Ayakta yazmak [Can Bahadır Yüce]

Ayakta yazmanın yorgunluğu geçer, diz çökerek yazmanın utancı kalır.

Bu yazı birkaç yıl önce yazılmıştı. Baskılara rağmen kalemi elimizden düşürmemeye çalışıyorduk. Bunca zaman sonra hâlâ “ayakta” yazdığımıza göre yazının eskimediğini düşündüm. Üstelik ayakta yazmayı iyice öğrendik: Eskiden maaş karşılığında, ulusal bir gazetede sesimizi duyurmanın görece konforuyla yazardık. Şimdilerde başka işler yaparken, günlük telaşlar arasında, gerçekten ‘ayakta’ yazıyoruz. Belki daha yorucu ama içten…

***

Ayakta yazanları (düz anlamıyla) biliyoruz: Ernest Hemingway yazı makinesini göğüs hizasına yerleştirir, dirseklerini yüksek masasına dayayıp ayakta çalışırmış. Charles Dickens’ın kitaplarla tıka basa dolu odasında bir “uzun ayaklı masa” bulundurmayı ihmal etmediği söylenir. Virginia Woolf “bir iki adım geri çekilip yaptığı işi seyreden ressam gibi” bazen ayakta yazarmış. Bir de şiirlerini geceleyin ayaküstü kâğıda geçiren Fernando Pessoa var. Defterini buzdolabının üstüne koyup yazan iri cüsseli Thomas Wolfe ise herhalde en sıra dışı örnektir. Ayakta çalışanlar yalnız edebiyatçılar değil: Leonardo da Vinci bilimsel çizimlerini yerine oturmadan yapıyordu. Yazarlığı devlet adamlığının gölgesinde kalan Winston Churchill’in günde on puro içmesine rağmen 90’ına kadar yaşaması, ciltlerce kitabını ayakta yazmasına bağlanır.

Ayakta mı oturarak mı yazmalı sorusunun tarihi 19. yüzyıla kadar uzanıyor. Gerçi ilk modern romanın yazarı Cervantes, kendini masada çalışırken resmetmişti ama konuya gerçekten kafa yoran ilk romancı, ondan üç yüzyıl sonra Flaubert oldu: “İnsan ancak otururken düşünebilir ve yazabilir.” Flaubert’in bu konudaki kesin inancı kahramanları için de geçerliydi:  Bilirbilmezler romanında Bouvard ve Péchuchet, kendilerine çift kişilik bir masa yaptırıp onun üzerinde çalışırlar. Aslında yaptıkları iş, başkalarının düşüncelerini kopyalamaktan ibarettir; iki kahraman yeni bir şey üretmez, duyduklarını aktarmakla yetinirler. Yine de Flaubert zavallı salaklarına büyükçe bir masayı layık görmüştür.

Fransız romancıya yıllar sonra cevap veren Nietzsche, “Seni nihilist!” demişti, “Ancak yürürken varılan düşüncelerin bir değeri vardır.” Yürüyüşçüleri (ki saymakla bitmez) ayrı tutuyorum, fakat Wordsworth’ü anmamak olmaz: Romantik şair (bir hesaba göre) hayatı boyunca 180 bin mil yürümüştü. Öteki uçta ise oturmak şöyle dursun, yatarak yazanlar (Proust, Twain, Capote) var. Capote’nin, “Ben tamamen yatay bir yazarım,” sözü aslında bir gerçeğin düz ifadesinden başka bir şey değil.

Ayakta yazmak denince Michel Tournier’nin bir anısı da unutulmaz: Bir gün mahkûmlara konuşma yapmak için bir hapishaneye davet edilen yazar, o buluşmada “ayakta yazmak” (écrire debout), yani baskılara boyun eğmemek gerektiğini anlatır. Birkaç ay sonra Tournier’nin evine, marangozhanede çalışan mahkûmlardan bir armağan gelir. Yüksek bir masadır bu, üzerinde de bir not vardır: “Ayakta yazmak için… Cléricourt Mahkûmlarından.”

Mahkûmlar yazarı gerçekten yanlış mı anladı, yoksa bir muziplik mi düşündüler, bilmiyoruz. Gelgelelim, ayakta yazmanın her zaman ayakta durmakla ilgili olmadığına kuşku yok. Hekimoğlu İsmail yıllarca tekerlekli sandalyesinden “ayakta yazma” dersi verdi. Ayakta yazmanın bir eylem değil, bir duruş olduğunu söylemek gereksiz. Yazının işlevini “insanları ayağa kaldırmak” diye tanımlayanlardan değilim (Neruda’ya karşı Borges’in tarafındayım bu tartışmada) ama ayakta yazanların karanlıkta birer sis çanı olduğunu biliyorum. Bu yüzden, ayakta uyuyan toplumlarda ayakta yazanlara daha çok ihtiyaç var.

Zihin dünyamızı kuşatan hantallık, oturarak yazanların sayısıyla da ilgili. Bir toplumun çöküşünde, diz çökerek yazanların payı azımsanabilir mi? Ayakta yazanların has yazı adamları oluşu bize şunu hatırlatıyor: İnsanoğlunun bu soylu eylemi, ayak öperek yapılmaz.

Ayakta yazmanın yorgunluğu geçer, diz çökerek yazmanın utancı kalır.

[Can Bahadır Yüce] 24.2.2018 [Kronos.News]

Cezayirli ünlü yazardan Erdoğan’a açık mektup: Mağdurla ağlayıp celladıyla iş tutuyorsun

Türkiye Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın salı günü gerçekleştireceği Cezayir ziyareti öncesi dünyaca ünlü Cezayirli edebiyatçı Kamel Daoud, Erdoğan’a açık bir mektup yazdı. Erdoğan’a sert eleştirilerin yer aldığı Huffington Post’taki yazı sosyal medyada gündem oldu. Gazeteci kökenli Daoud’un romanları 20 dile çevirildi ve yazar 2014’te saygın edebiyat ödülü Goncourt’u kazandı. İşte Daoud’un Huffington Post’ta yayımlanan yazısının çevirisi. 

Erdoğan’a açık mektup

Tüm hapsettikleriniz, öldürdükleriniz ve işkence ettikleriniz adına söylüyorum Erdoğan. Ülkemize hoş gelmediniz.

Hayır Erdoğan, Cezayir’de istenmiyorsunuz.

Biz daha önce ülkemize halifeliklerini dayatmak isteyenler yüzünden kan ve gözyaşı döktük. Kendi fikirlerini bizim canlarımızdan daha değerli gören, çocuklarımızı esir alan, ruhlarımızı ve gelecek ümidimizi bizden çalanlara bedel ödedik.

Sizin geçim kaynağınız olan İslamcılık bizim hüznümüz oldu. Siz bize o günleri hatırlatıyorsunuz. Sizin “Babıali”nizde diz çökmemizi isteyenlere sadece kanat germiyorsunuz. Ayrıca milletimizin bütün değerlerinin tam zıttını simgeliyorsunuz. Özgürlükten nefret ediyorsunuz. Bağımsız düşünceden nefret ediyorsunuz. Mitingleri ve yürüyüşleri seviyorsunuz. Din tacirliği yaparak bizim sırtımızdan bir halifelik hayal ediyorsunuz.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER’İN BİLDİK YÖNTEMLERİ

Bugün ülkemizdeki İslamcı partileri destekleyerek, onlara emrinizdeki şirketlerden hediyeler alarak, dernekler kurarak, camilerimizi kontrol ederek bu arzunuzu yavaşça gerçekleştiriyorsunuz. Bir taraftan tabutlarımız için mezar kazarken, öbür taraftan bize cenneti gösteren “Müslüman Kardeşler” örgütünün bildik, eski yöntemleri.

Hayır Sayın Erdoğan, bir taraftan Kürtlere ve muhaliflerinize ölüm saçarken sizin bize yardımcı olmak istemediğinizi, özerklik hakkımızı savunmadığınızı çok iyi biliyoruz.

Ortadoğu’da mağdurla ağlayıp cellatlarıyla iş antlaşmaları imzalıyorsunuz. Bizim haysiyetimizi değil kendi halifeliğinizi savunuyorsunuz. Zulümlerinizi, tasfiye listelerinizi, her gün daha fazla dolan korkunç hapishanelerinizi, Sarayınızın emrindeki yargınızı, küstahlığınızı ve palavralarınızı unutmayacağız.

OSMANLI’NIN KÖTÜ BİR TAKLİDİ

Siz paylaşacağımız bir insanlık değil Osmanlı’nın kötü ve kanlı bir taklidini gerçekleştirmeyi hayal ediyorsunuz. İslam sizin için sadece bir basamak. Tanrı bir ticari ürün. Modernlik bir düşman. Filistin sadece bir vitrin. İslamcılar ise şaşkın dalkavuklarınız.

Tarih sizi iktidara tutunmak için yaptığınız hilelerle, kurmaca darbelerinizle, farklı fikirlere ve halkınıza yürüttüğünüz cadı avıyla, öldürdükleriniz ve işkence ettiklerinizle hatırlayacak.

Tarih sizi bombalarınızla, savaşlarınızla, diyalog kurma acziyetinizle, kendiniz ve kendi kişisel hikayeniz dışında kimseye hayat hakkı tanımamanızla hatırlayacak. BM’deki Kudüs oylamasını kendi ticari ürününüze çevirdiniz. Filistinlilerle birlikte size gülmemize müsaade edin. Filistin davası sizin için ticaretini yaptığınız bir ürün. Tıpkı diğerleri için olduğu gibi. Diz çökmüşlerin sırtına binmeyi çok iyi biliyorsunuz.

Biz Cezayir’de kendini Tanrı gören ve istediğine hayat hakkı verip istemediğine vermeyenlerden çok çektik. Onlar sizin ziyaretinizden mutlu. Biz değiliz. Cezayirli İslamcıların ve popülistlerin idolüsünüz. Onlar halifeliğinizle evlilik yapmadan iktidara gelmeyi hayal edemiyorlar.

Biz ülkemizi bir özgürlük ülkesi olarak hayal ediyoruz. Daha önce elimizden alınmış olsa da onurlu bir ülke hayal ediyoruz. Bunlar ne sizin hayaliniz, ne de sizin değerleriniz.

‘SİZ SADECE BİR İLLÜZYONSUNUZ’

Güzel Türkiye’yi kendi yandaşlarınız, yakınlarınız ve hanedanınız için bir pazara ve muhalifleriniz için bir hapishaneye çevirdiniz. Ümit ediyoruz ki bu güzel millet sizin elinizden sağ kalarak kurtulacak. Mahkumları, işkence mağdurları, bombalanan çocukları bunu da atlatacak. Siz sadece bir illüzyonsunuz. Sizde biliyorsunuz. Biz de.

Aşağılanmışlık duygumuza, sevdiğimiz değerlere, inançlara yatırım yapıyorsunuz. Kendinizi bir kurtarıcı olarak sunabilmek için. Oysa tam tersine bir mezar kazıcısınız. İlk önce kendi ülkeniz ve sonra komşu ülkeleriniz için. Türkiye, size hiç bir vefa borcu olmayan bir mucize. Bu mucizeyi bu ulusun rönesansını sağlayan ve itibar kazandıran özgür ruhlu kadınlara ve erkeklere borçlu. Tıpkı ömür boyu hapise mahkum ettiğiniz Ahmet Altan gibilere.

Tıpkı diğer İslamcılar gibi başkalarının zaferlerini çalmayı seviyorsunuz. Devrimlerin olgunlaşmasını bekliyorsunuz ve vakti geldiğinde kendiniz Tanrı’nın atadığı halife olarak tayin ediyorsunuz. Sizin popülizminiz bu güzel ülkeye çok şey kaybettirecek ve vaazlarınız suçlarınızı örtmeye yetmeyecek. Bizim islamcılarımız ve popülistlerimiz Vahhabi para babalarını kaybettikten sonra sizi yeni bir cüzdan olarak görüyor. Bilin ki, onlar bizden değiller. Sadece sizin ideolojik hareminizin mensupları.

‘DOSTLARA İHTİYACIMIZ VAR, ELİNİ KANA BULAMIŞLARA DEĞİL’

Tarih sizin sebeb olduğunuz ölümleri ve mahkumları, tasfiyelerinizi, yolsuzluklarınızı, savaş uçaklarınızı, Sarayınızın emrindeki adalet saraylarınızı hatırlayacak. Buraya Osmanlı fatihi gibi, kurtarıcı Barbaros gibi gelmiyorsunuz. Kurtarıcı gibi gelen korsanların hikâyelerini iyi biliyoruz.

Biz güçlü, bağımsız ve ecdadınla gurur duyan bir ülke hayal ediyoruz. Farklılıklarını kabul eden, farklı din ve inançlara saygılı, çoğulcu ve herkesin mutluluk arama hakkına saygı duyan bir Cezayir hayal ediyoruz.

Dostlara ve müttefiklere ihtiyacımız var. Sizin gibi elini kana bulamışlara değil. Hilelerinize burada yer yok. Bu ülkedeki ajanlarınızın da uzun bir geleceği yok.

Fethedilmiş topraklarda değilsiniz. Sadece bir fetih yanılsaması yaşayacaksınız. Tıpkı eski sömürgeciler gibi.

[Kronos.News] 25.2.2018

Hiç Olarak Ölmek Mi, Diktatör Olmak mı? [Kadir Gürcan]

Geleceği oturduğu yerden planlamaya meraklı yazar-çizer, entellektüel takımının beylik lafları, teknolojinin süratine ayak uydurumayacak kadar yaya. Teknolojiye ne kadar müteşekkir olsak azdır. Kerameti kendilerinden menkul, “Tarihe not düşüyorum!” durumundan vazife edinen, maaşlı aydın kesimin, boş kehanetlerine mahkum değiliz.

Gelecek nesiller neyi okuyacağına kendileri karar verecek. Önümüzdeki on yılların beraberinde neleri getireceğini ve neleri bulunduğu yere defnedeceğini keşfetmek her gün biraz daha zorlaşıyor.

Şunun şurasında ne kadar oldu ki? Türkiye’nin irtifa kaybetmeye başladığı, geçtiğimiz dört-beş senede ciddi değişikliklere şahit olduk. Telafi imkanı olmayan tahribatların masraf dökümünü yapmak için daha çok erken. Ne var ki, her gün takip ettiğimiz haberlerden bu tahribatın daha da derinleştiğini görüp, okuyabiliyoruz. Siz tarihe not düşseniz ne olur, düşmeseniz ne değişir?

Türkiye’deki hadiseleri yakından takip etmek zorunda kalan bizlerin dışında, bu tepetaklak gidişe ilgi duyan başkaları  da varmış. Daha bir kaç ay once yayınlanmış bir kitapta, bizdeki siyasi figürlerden bazılarının Putin, Kuzey Kore Diktatörü Kim, Chavez ya da isimlerini çoğu kimsenin bilmediği ancak, ölene kadar milletlerine musallat olmuş liderler arasında zikredilmesi gerçekten ilginç. Neye niyet neye kısmet? Nobel Barış Ödülü beklerken, çıkan piyangoya bakın.

Kitaplara konu olan insanlar çoğu zaman öbür aleme göçtükleri için, halen hayatta olanların kitaba mevzu olmaları, hem de ekip-diktiklerinin, beklentilerinin tam aksine bir konuma yerleştirilmelerini görmek ayrı bir zevkmiş. The Despot’s Apprentice kitabının yazarı Brian Klaas, şimdiye kadar farkına varmadığım bu ilginç okuma tadını bana yaşattı. Trump’ın müstebit, baskıcı ve despot eğilimlerini Amerikan okuruna anlatmak için, dünya ülkelerinde benzer eğilimleri ile öne çıkan liderleri örnek vermiş. Putin, Duerte, Kim, Chavez, Mabutu, İdi Amin, Hüsnü Mubarek ve Türkiye’den biri…Yazar haklı; örnek olmadan Amerikan okuruna derdini nasıl anlatacak. Örneklerinin çoğunu yaşayanlardan seçmiş?

Meğer Trump’ın despot tiplere merakı hatta gizli bir tutkusu varmış. Putin ile olan yakın münasebeti şu an için Amerika gündeminin en sıcak konusu. Özel yetkili savcı Muller, halihazırda 13 kişinin 2016 seçimlerine fesad karıştırma meselesinde Rusya ile işbirliği yaptıklarını ispatladı.

Trump, her gün öldürdüğü adamlarla gündeme gelen Flipinli lider Duerte’yi tebrik etmiş. CIA ise Duerte’nin demokrasi düşmanı olduğunu söylüyor. Trump’ın Kuzey Kore lideri ile de görüşmeye can attığı ve Beyaz Saray’da ağırlamak istediği biliniyor.

ABD tarihinin en zengin liderlerinden biri olmakla övünen Trump, ülke idare etmenin farklı bir şey olduğunu yeni yeni anlamış olmalı. Demokratik bir ülkede, demokrasinin garantisi kurumlarla hergün kavga etmesi de bu yüzden. Popülaritesi düştükçe, basın mensuplarını, yargı üyelerini hatta, istihbarat teşkilatını bile ABD düşmanı ilan etmeye başladı. En son Florida’da meydana gelen okul katliamında “FBI, Rusya’ya ayırdığı vakti başka işler için kullanmalı!” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor.

Kitabın yazarı, geçtiğimiz dört-beş yıldır Türkiye’yi de yakından takip etmiş. Yukarıda ismi geçen diktatörlerin rutin uygulamalarından bir çoğunun, son yıllarda Türkiye’nin sahte gündemini oluşturduğunu söylüyor. 15 Temmuz darbe senaryosunun müstebit idarelerde muhalif grupları sindirmek için uygulanan bir yöntem olduğuna da değinmiş. Müstebit ve diktatörlerin muhalifleri sindirmek için uyguladığı metoda, bizde pek kullanılmayan bir tabir de üretmiş; tek gidişli (One way ticket!) hapishane bileti.

Yazar, Trump’ın zirve yapmış egosu ve Narsisist eğilimlerinin diktatör ve müstebit liderler portresine tıpa tıpa uyduğu noktasında ısrarlı. Diktatörler, hiç bir şey olarak yaşayıp sonra da bir ‘hiç’ olarak ölüp gitmekten çok korkuyorlarmış. Anlayacağınız, hasta tabiatlar için ‘hiç’ olarak unutulup gitmektense, devlet imkanlarını suistimal edip diktatörlüğü denemek tek seçenek olarak kalıyor.

Amerikalılar bu noktada sanslılar. Trump’a, bilemediniz iki yıl daha, ya da bir dönem daha ilave edilirse, altı yıl katlanmak zorundalar. Ya geri kalmış ülkeler ne yapsın? Onların tek tesellisi va’d-i Hakk’ın tecellisi.

Teknolojinin imkanları sayesinde, içine düştüğümüz berbat durumun küflü, tarihi ve modası geçmiş sebeblerine mahkum değiliz. Yabancı bir yazar sayesinde hastalığın en makul teşhisi konmuş durumda.

[Kadir Gürcan] 25.2.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com