Eski Başbakan Binali Yıldırım tarafından PTT’ye Genel Müdür olarak atanan Kenan Bozgeyik, Maliye ve Hazine Bakanı Beraat Albayrak’ın ısrarı üzerine görevden alındığı belirtildi. Bozgeyik’in yerine ise İBB kökenli Hakan Gülten atandı.
BOLD-Akşam saatlerinde son dakika olarak bültenlerde yer alan haberlerde, PTT Genel Müdürü Kenan Bozgeyik’in görevden alındığı ve yerine Genel Müdür Yardımcısı Hakan Gülten’in atandığı ifade edildi. Ankara kulislerinde uzun süredir PTT üzerinden AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak ile eski Başbakan AKP İzmir Milletvekili Binali Yıldırım arasında dönen kavgalar konuşuluyordu.
PTT’DEKİ YILDIRIM TEMİZLİĞİ BİTTİ
Albayrak tarafından PTT’de Binali Yıldırım temizliği yaptığı ve Yıldırım döneminde atanan tüm bürokratların görevden alındığı ifade edilmişti. Yıldırım döneminde atanan PTT Genel Müdürü Kenan Bozgeyik ise tüm baskılara rağmen direndiği aktarılmıştı.
Yakın zamanda Türkiye Varlık Fonu’na devredilen PTT’de Bakan Berat Albayrak istediği son değişikliği de akşam saatlerinde yaptı. 2008 yılından 2018’e kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görev yapan Hakan Gülten, PTT Genel Müdürlüğü’nde göreve başladı. Kısa bir süre önce Genel Müdür Yardımcılığı’na getirilen Gülten’in, Genel Müdür olarak atanması dikkat çekti.
[BoldMedya] 7.1.2020
Ahmet Altan’ın dosyası, mahkemeler arasında dolaşıyor!
Gazeteci Ahmet Altan’ın Avukatı Figen Çalıkuşu, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin dosyayı İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade ettiğini açıkladı. CMK 307 gereği dosyanın doğrudan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderilmesi gerekiyordu.
BOLD-Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Gazeteci Ahmet Altan, tutuksuz yargılanan Prof. Dr. Mehmet Altan ve gazeteci Nazlı Ilıcak’ın haklarında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından bozulmuştu. Dosya İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş ve Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında tahliye kararı verilmişti.
4 Kasım 2019’ta tahliye edilen Ahmet Altan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı itiraz üzerine bir üst mahkeme İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 13 Kasım’da yeniden tutuklanmıştı.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tahliye kararında dosyanın istinaf yolunun açık olduğu belirtilmişti. Dosya önce İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nde oradan görevsizlik verilerek 2. Ceza Dairesi’ne gönderildi.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi ise, CMK 307 gereği dosyayı Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderilmek üzere İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade etti.
DOSYA ISRARLA DOLAŞTIRILIYOR!
Konuyla ilgili sosyal medyadan açıklama yapan Altan’ın avukatı Figen Çalıkuşu, “Tahliye edilen Ahmet Altan, Türk Yargı tarihinde görülmemiş bir hukuksal skandalla, başkanı karardan iki gün önce atanan yan mahkeme olan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı. Bu hukuksuz ve yasaya aykırı tutuklama ardından, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun 307 maddesi 3. fıkrası gereği yasa yolunun temyiz yasa olduğu ve dosyanın yeniden Yargıtay’a gönderilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamama rağmen yasa yolunun istinaf yasa olduğunda ısrar edildi.” ifadesini kullandı.
Altan dosyasının mahkemeler arasında nasıl gezdiğini anlatan Avukat Çalıkuşu, “Yeni yılın son günü dosya İstanbul Bölge Mahkemesi’ne gönderildi. Ancak ilk önce incelemeyi yapan 2. Ceza Dairesi yerine 3. Ceza Dairesine dosyanın gönderildiğini öğrendik. 3. Ceza Daire 03.01.2020 Cuma günü görevsizlik kararı vererek dosyayı 2. Ceza Dairesi’ne gönderdi.” dedi.
Ahmet Altan hakkında verilen tekrar tutuklanma kararının denetlemesi için İstanbul Bölge 2. Ceza Dairesi’ne dilekçe verdiğini anlatan Çalıkuşu, “Biraz önce İstanbul Bölge Mahkemesi 2. Ceza Dairesi benim de sürekli ve ısrarlı bir şekilde hatırlattığım ilgili yasa gereği, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderilmek üzere İstanbul dosyayı 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade etti.” açıklamasını yaptı.
Avukat Çalıkuşu, “Bu ‘hükümle tahliye’ ertesi bir yan mahkeme tarafından tutuklanamayacak olan Ahmet Altan’ın özgürlüğüne hukuksal bir zorbalıkla el konulmuş olmasına karşın bu hukuksal skandala ve zulme son vermeden hapishanede tutulması anlamına geliyor. Gerçekten Türkiye bir ‘hukuk devleti’ mi?” sözleriyle isyan etti.
BOLD-Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Gazeteci Ahmet Altan, tutuksuz yargılanan Prof. Dr. Mehmet Altan ve gazeteci Nazlı Ilıcak’ın haklarında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından bozulmuştu. Dosya İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş ve Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında tahliye kararı verilmişti.
4 Kasım 2019’ta tahliye edilen Ahmet Altan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı itiraz üzerine bir üst mahkeme İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 13 Kasım’da yeniden tutuklanmıştı.
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tahliye kararında dosyanın istinaf yolunun açık olduğu belirtilmişti. Dosya önce İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nde oradan görevsizlik verilerek 2. Ceza Dairesi’ne gönderildi.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi ise, CMK 307 gereği dosyayı Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderilmek üzere İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade etti.
DOSYA ISRARLA DOLAŞTIRILIYOR!
Konuyla ilgili sosyal medyadan açıklama yapan Altan’ın avukatı Figen Çalıkuşu, “Tahliye edilen Ahmet Altan, Türk Yargı tarihinde görülmemiş bir hukuksal skandalla, başkanı karardan iki gün önce atanan yan mahkeme olan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı. Bu hukuksuz ve yasaya aykırı tutuklama ardından, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun 307 maddesi 3. fıkrası gereği yasa yolunun temyiz yasa olduğu ve dosyanın yeniden Yargıtay’a gönderilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamama rağmen yasa yolunun istinaf yasa olduğunda ısrar edildi.” ifadesini kullandı.
Altan dosyasının mahkemeler arasında nasıl gezdiğini anlatan Avukat Çalıkuşu, “Yeni yılın son günü dosya İstanbul Bölge Mahkemesi’ne gönderildi. Ancak ilk önce incelemeyi yapan 2. Ceza Dairesi yerine 3. Ceza Dairesine dosyanın gönderildiğini öğrendik. 3. Ceza Daire 03.01.2020 Cuma günü görevsizlik kararı vererek dosyayı 2. Ceza Dairesi’ne gönderdi.” dedi.
Ahmet Altan hakkında verilen tekrar tutuklanma kararının denetlemesi için İstanbul Bölge 2. Ceza Dairesi’ne dilekçe verdiğini anlatan Çalıkuşu, “Biraz önce İstanbul Bölge Mahkemesi 2. Ceza Dairesi benim de sürekli ve ısrarlı bir şekilde hatırlattığım ilgili yasa gereği, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderilmek üzere İstanbul dosyayı 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade etti.” açıklamasını yaptı.
Avukat Çalıkuşu, “Bu ‘hükümle tahliye’ ertesi bir yan mahkeme tarafından tutuklanamayacak olan Ahmet Altan’ın özgürlüğüne hukuksal bir zorbalıkla el konulmuş olmasına karşın bu hukuksal skandala ve zulme son vermeden hapishanede tutulması anlamına geliyor. Gerçekten Türkiye bir ‘hukuk devleti’ mi?” sözleriyle isyan etti.
[BoldMedya] 7.1.2020Biraz önce İst Bölge Adliyesi https://t.co/XTYCGAGRmN’si— Figen AlbugaÇALIKUŞU (@FigenCalikusu) January 7, 2020
Ahmet Altan’ın dosyasını Yargıtay’a gönderilmek üzere İstanbul 26. AĞM’ye iade etti.
CMK 307/3
dosyanın doğrudan Yargıtay’a gönderilmesini emrediyor.
Ama İst. 26. AĞM ısrarlı taleblerimizi kale almadı.@abdulhamitgul
Putin, Erdoğan’la görüşmesi öncesi Şam’a gidip Esad’la Emevi Camisi’ni ziyaret etti
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yarınki Türkiye ziyareti öncesi Şam’a giderek Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la bir araya geldi. Putin Şam’da Emevi Camisi’ni de ziyaret etti. Esad’la birlikte camiyi ziyaret eden Putin’in fotoğrafı yayımlandı.
Putin’in Suriye temaslarıyla ilgili açıklama yapan Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, “Vladimir Putin, havalimanından Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye grubunun karargâhına doğru yola çıktı, Şam’ın caddelerinden geçti” dedi.
“Karargahta Putin’i Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad karşıladı” bilgisini veren Peskov, ekledi: “İki lider, askeri yetkililerin ülkenin çeşitli bölgelerindeki durumla ilgili raporlarını dinledi.”
Suriye Devlet Haber Ajansı (SANA) da, görüşmeye ilişkin haberinde, Putin ve Esad’ın Suriye’de görevde bulunan Rus kuvvetleri tarafından sunulan askeri bir sunumu dinledikleri ve Putin’in Suriye’deki Rus askerlerini Noel dolayısıyla kutladığı bilgisine yer verdi. Putin en son 2017 yılında Suriye’ye gitmiş ve Lazkiye’deki Rus hava üssü Hmeymim’i ziyaret etmişti.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan,2012 yılının Ekim ayında “Göreceksiniz en kısa zamanda Şam’a gidecek Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” demişti. Türk Akımı Projesi’nin açılışına katılmak üzere yarın İstanbul’a gelecek olan Putin, Erdoğan ile görüşecek.
[TR724] 7.1.2020
Putin’in Suriye temaslarıyla ilgili açıklama yapan Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, “Vladimir Putin, havalimanından Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye grubunun karargâhına doğru yola çıktı, Şam’ın caddelerinden geçti” dedi.
“Karargahta Putin’i Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad karşıladı” bilgisini veren Peskov, ekledi: “İki lider, askeri yetkililerin ülkenin çeşitli bölgelerindeki durumla ilgili raporlarını dinledi.”
Suriye Devlet Haber Ajansı (SANA) da, görüşmeye ilişkin haberinde, Putin ve Esad’ın Suriye’de görevde bulunan Rus kuvvetleri tarafından sunulan askeri bir sunumu dinledikleri ve Putin’in Suriye’deki Rus askerlerini Noel dolayısıyla kutladığı bilgisine yer verdi. Putin en son 2017 yılında Suriye’ye gitmiş ve Lazkiye’deki Rus hava üssü Hmeymim’i ziyaret etmişti.
Sham Fm’in aktardığına göre ise Putin Şam’da Emevi Camisi’ni de ziyaret etti. Esad’la birlikte camiyi ziyaret eden Putin’in fotoğrafı yayımlandı.برفقة الرئيس #الأسد.. الرئيس #بوتين جال في مدينة دمشق حيث زار الجامع الأموي الكبير واطلع على معالمه، كما زار ضريح القديس يوحنا المعمدان فيه، وسجل كلمة في سجل الزوار.. pic.twitter.com/n4NEqphJmZ— Sham fm شام اف ام (@radioshamfm) January 7, 2020
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan,2012 yılının Ekim ayında “Göreceksiniz en kısa zamanda Şam’a gidecek Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” demişti. Türk Akımı Projesi’nin açılışına katılmak üzere yarın İstanbul’a gelecek olan Putin, Erdoğan ile görüşecek.
[TR724] 7.1.2020
Borç batağındaki AKP’li Bursa Belediyesi’nden ‘karidesli’ tanıtım: ’30 milyon TL’
Borç batağından olan AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi, “Proje, Yatırım ve Hizmetlerin Kamuoyuna Duyurulması” hizmeti için 30 milyon 392 bin liralık ihale yaptı. AKP’li belediyenin satın aldığı hizmetler arasında, yemek ikramı, 5 yıldızlı otelde konaklama, sahne süslenmesi, yerel ve ulusal kanallarda tanıtım yer alırken; yemek menüsündeki deniz börülce, lakerda, karides söğüş, kalamar tava dikkatleri çekti. 14 Ekim’de başlayan tanıtım programlarının da dahil olduğu ihale 2021’e kadar devam edecek organizasyonları kapsıyor.
Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, daha önce yaptığı açıklamada, belediyenin borçlu olduğunu belirterek, “Ama iflas etmiş durumda değiliz” demişti.
Sözcü’nün haberine göre, belediyenin ikram edeceği yemek menüsünde, kuver tabağı, iri kıyım rokalı mevsim salata, ezine beyaz peynir ve kavun, közde patlıcan salata, deniz börülce, lakerda, karides söğüş, kalamar tava, buğulama veya ızgara balık, 17 çeşit ordöv tabağı, soğuk içecek, çay ve kahve bulunuyor.
Ayrıca, organizasyonlardaki ikramlarda da 8 kişilik masalara antep fıstık ve bademli karışık çerez tabağı, tatlı-tuzlu kuru pasta da verilecek. Organizasyonlar kapsamında Bursa’ya gelen konuklar, 5 ve 4 yıldızlı otellerde ağırlanacak. Konuklar için hediye çantaları da hazırlanacak.
AKP’li Belediye daha önce de çiçek alımı, sosyal ve kültürel hizmetler için otobüs kiralaması, tanıtım materyalleri yaptırılması ve ‘hoş geldin bebek’ seti alımı için 15 milyon 169 bin 550 TL harcamıştı. Mart 2019 tarihinde de 3 milyon 76 bin 500 TL’ye kentteki, spor, sosyal ve kültürel hizmetlerde kullanılmak üzere 7 aylık araç kiralanmıştı. 28 Mart’ta ise 5 milyon 894 bin TL’lik yeşil alanlarda kullanılmak üzere mevsimlik çiçek alımı yapılmıştı.
[TR724] 7.1.2020
Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, daha önce yaptığı açıklamada, belediyenin borçlu olduğunu belirterek, “Ama iflas etmiş durumda değiliz” demişti.
Sözcü’nün haberine göre, belediyenin ikram edeceği yemek menüsünde, kuver tabağı, iri kıyım rokalı mevsim salata, ezine beyaz peynir ve kavun, közde patlıcan salata, deniz börülce, lakerda, karides söğüş, kalamar tava, buğulama veya ızgara balık, 17 çeşit ordöv tabağı, soğuk içecek, çay ve kahve bulunuyor.
Ayrıca, organizasyonlardaki ikramlarda da 8 kişilik masalara antep fıstık ve bademli karışık çerez tabağı, tatlı-tuzlu kuru pasta da verilecek. Organizasyonlar kapsamında Bursa’ya gelen konuklar, 5 ve 4 yıldızlı otellerde ağırlanacak. Konuklar için hediye çantaları da hazırlanacak.
AKP’li Belediye daha önce de çiçek alımı, sosyal ve kültürel hizmetler için otobüs kiralaması, tanıtım materyalleri yaptırılması ve ‘hoş geldin bebek’ seti alımı için 15 milyon 169 bin 550 TL harcamıştı. Mart 2019 tarihinde de 3 milyon 76 bin 500 TL’ye kentteki, spor, sosyal ve kültürel hizmetlerde kullanılmak üzere 7 aylık araç kiralanmıştı. 28 Mart’ta ise 5 milyon 894 bin TL’lik yeşil alanlarda kullanılmak üzere mevsimlik çiçek alımı yapılmıştı.
[TR724] 7.1.2020
Göbeklitepe her yerde [Yavuz Genç]
UNESCO Dünya Mirası listesindeki Göbeklitepe, sinemadan edebiyata, güncel sanatlardan yayıncılığa kadar pek çok alanda popüler kültürün önemli ilham kaynaklarından biri olmuş durumda. Netflix dizisi ve sinema filmiyle milyonlara ulaşan Göbeklitepe’nin, adeta bir ikona dönüşmesinin hikâyesi…
ANKARA – 2018 yılında UNESCO tarafından “Dünya Mirası Listesi”ne alınan ve “tarihin başlangıç noktası” olarak kabul edilen Göbeklitepe’nin ismi son zamanlarda o kadar popüler hale geldi ki sanatın hangi yönüne başımızı çevirsek karşımıza çıkıyor; ondan esinlenmiş veya ona atıf yapan bir sinema filmine, diziye, sergiye veya kitaba rastlamak mümkün. Popüler kültürün şu sıralar beslendiği en önemli alan Göbeklitepe, görünen o ki daha uzun süre konuşulacağa benziyor. Kazılar devam ettikçe, yeni bulgular elde edildikçe etrafındaki “efsane” halesi de genişleyen Göbeklitepe ilgili ilgisiz herkesin gündemine oturmuş durumda. Kronos olarak biz de baş döndürücü Göbeklitepe popülerliğine kayıtsız kalamadık.
YERLİ VE YABANCI TURİST AKININA UĞRUYOR
Göbeklitepe kazı alanı UNESCO tarafından miras listesine alındıktan sonra yerli ve yabancı turistlerin akınına uğramış durumda. Şanlıurfa merkeze yaklaşık 22 kilometre uzaklıktaki Örencik Köyü yakınlarında bulunan Göbeklitepe kazı alanı her yıl on binlerce insanı ağırlıyor. Şehirde hatırı sayılır bir “Göbeklitepe” kültürü oluşmuş durumda: Gezi rehberleri, tur ve rehberlik hizmetleri, konaklama, otel vs…
KİTAPLAR, DİZİLER, FİMLER…
Göbeklitepe sadece ziyaretle sınırlı kalmadı elbette. Türkiye’nin neredeyse her bölgesinde içinde “Göbeklitepe” geçen bir etkinlik düzenleniyor. Arka arkaya kitaplar yayımlanıyor, gazetelerde hakkında değerlendirme yazıları yazılıyor, internet sitelerinde en çok tık alan haberler arasına giriyor. Göbeklitepe üzerine sinema filmi yapılıyor, diziler hazırlanıyor. Üstelik bu film ve diziler en çok izlenenler arasına giriyor! Bu durum Türkiye’de ilk kez yaşanıyor. Türkiye’de dünyada da oldukça bilinen başka ören yerleri olmasına rağmen Göbeklitepe etrafında oluşan bu inanılmaz ilgi ve organizasyon, tarihin bu eski yerleşim yerinin şimdiden bir “ikon” haline geldiğini gösteriyor. 12 bin yıl önce böylesi bir yeri inşa eden insanlara dair merak sanatın her alanına ilham veriyor.
GÖBEKLİTEPE SERGİSİNİ BİNLER GEZDİ
Geçtiğimiz eylül ayında Ankara Cer Modern’de açılan “Göbeklitepe: The Gathering” sergisi, 10 günde 4 bin ziyaretçiye, açık kaldığı 31 Aralık 2019’a kadar da 10 binin üzerinde kişiye ulaşmayı başardı. İki bin beş yüz metrekarelik ana galeriye kurulan sergi, girişinde ziyaretçilerini buğday mayası kokusuyla karşılıyordu. Ana alana gitmek için uzun ve yıldızların aydınlattığı karanlık bir yoldan yürüyen ziyaretçiler, 12 bin yıl öncesinin tehlikelere açık ortamını deneyimleme imkânı buluyordu. Dijital ekranlarda kendi silüetlerini gören ziyaretçiler, bir süre sonra bunun başka silüetlerle karışmasına şahitlik ederek, güven ve tehlike kavramlarını sorguluyordu. Ziyaretçileri toplanma alanı olarak dizayn edilmiş ana sergide Göbeklitepe’de bulunan 12 taş karşılıyor. Taşların üzerindeki el işaretlerinin tümüne aynı anda basılmasıyla 12 bin yıl öncesinin insanlarının sergiye özel görsel şovu başlıyor. 10 dakika süren dijital deneyimde ziyaretçiler, buğday tarlalarından geçiyor, Göbeklitepe’nin dikilitaşlarını görüyor, buluntulara kazınmış hayvanların yıldızlardaki yansımalarını ve o günün insanlarının dansını izliyor. Ziyaretçiler, Göbeklitepe’yi inşa eden insanların sembolik dünyasında çıktıkları yolculuğun ardından akıllarında o zamana ait yeni sorularla sergiden ayrılıyor. Serginin başka şehirlere de açılması planlanıyor. Cer Modern’de ayrıca “Göbeklitepe Buluşmaları” adı altında, konunun uzmanı arkeologlarla akademisyenleri bir araya getiren bir dizi etkinlik de düzenlendi.
… VE KİTAPLAR
Göbeklitepe’yi odağına alarak yazılmış kitaplardan şimdiden bir kitaplık oluşturacak kadar eser ortaya çıkmış durumda. Göbeklitepe’nin Yas Bulutları isimli üç romanlık serisiyle Kaan Demirdöven bu tarihi yerle ilgili ilk roman çalışmalarından birine imza atmıştı. Mona yayınevinden çıkan bu üçlemede güçlü bir aşk hikayesi anlatılıyordu. Sırlar, sürgünler, karanlık şövalyeler kitap boyunca Göbeklitepe etrafında oluşturulan kurgu içerisinde kendine yer buluyordu. Yine S. Serra Erdoğan’ın kaleminden çıkan Sırlı Gök-Bir Göbeklitepe Hikayesi de odağına Göbeklitepe’yi alan kitaplardan biri oldu. Yonca Eldener’in Göbeklitepe Muhafızı da odağına bu kültür hazinesini alan romanlardan biri. Benzer şekilde Göbeklitepe kazılarına ve elde edilen bulgulara yoğunlaşarak yayınlanan 30’un üzerinde araştırma ve inceleme kitap bulunuyor.
DİZİ VE FİLMLER
Dünyaca ünlü film ve dizi platformu Netflix de Göbeklitepe etrafında oluşan büyük ilgiye kayıtsız kalmadı. Türkiye’de orijinal olarak ikinci dizi olarak Atiye’yi çeken Netflix görünen o ki istediğini elde etmiş durumda. Yayınlandığı günden bu yana Atiye dizisi sosyal medyada en çok konuşulan, hakkında en çok haber yapılan magazin konusu ve üzerine en çok yorum yapılan yerli dizi oldu. Dizinin popüler oyuncuları da Göbeklitepe sayesinde “popülerliklerini” daha da arttırdı. TRT Çocuk kanalında yayınlanan Rafadan Tayfa animasyon filmi de Göbeklitepe esintisinden yola çıkarak çekilen bir film. Tam ismi “Rafadan Tayfa Göbeklitepe” olan filmde mahalleden arkadaş birkaç çocuğun gizemli bir şekilde başlayan Göbeklitepe yolculuğu, orada sırlarla, gizemlerle gelişen olaylara karışmaları anlatılıyor. Film vizyona girdiği ilk hafta ve sonraki ikinci hafta boyunca en çok izlenen filmler arasında ilk sırayı aldı. Ahmet Kural’la Murat Cemcir’in filmi Baba Parası filmini geride bıraktı. Rafadan Tayfa Göbeklitepe, 10 günde 1.401.295 seyirciye ulaşmayı başardı.
“10 YIL SONRA TÜRKİYE DENİNCE AKLA GÖBEKLİTEPE GELECEK”
Rafadan Tayfa Göbeklitepe filminin yapımcı ve yönetmeni İsmail Fidan, filmin gösterimi öncesi yaptığı açıklamada, “Göbeklitepe tarihin akışını değiştiren bir keşif. Böylesi bir keşfe kayıtsız kalınması zaten düşünülemez. Şu an dünyanın ilgi odağı. Şimdi Türkiye deyince insanların aklına Nemrut heykelleri, Ayasofya geliyor. Ama 10 yıl sonra Türkiye deyince Göbeklitepe görüntüsü gelecek akıllara. Daha bunlar başlangıç bundan sonra da birçok filmde izleyeceğimizi düşünüyorum” demişti.
TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN KAZI
Yerleşim yeri olarak kullanılmadığı bilinen ve tapınmaya hizmet eden Göbeklitepe, şaşırtıcı anıtsal mimarisiyle 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. Türkiye’de de “2019 Göbeklitepe Yılı” ilan edildi. Henüz küçük bir bölümü çıkarılan Göbeklitepe, yaklaşık 12 bin yıllık geçmişiyle insanlık tarihini değiştirdi. Dünyanın bilinen en eski ve en büyük tapınma (kült) merkezi sayılan Göbeklitepe ile dinsel inanışın yerleşik yaşama geçişteki etkisi kanıtlandı. Şanlıurfa’nın Örencik Köyü yakınlarındaki Göbeklitepe kazılarını 1995’te Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt başlattı ve 2014’deki ölümüne dek 20 yıl sürdürdü. Göbeklitepe’deki en ilginç buluntular, boyu 6 metreyi, ağırlığı 40 tonu bulabilen ‘T’ formlu anıtsal dikilitaşlardır.
[Yavuz Genç] 7.1.2020 [Kronos.News]
ANKARA – 2018 yılında UNESCO tarafından “Dünya Mirası Listesi”ne alınan ve “tarihin başlangıç noktası” olarak kabul edilen Göbeklitepe’nin ismi son zamanlarda o kadar popüler hale geldi ki sanatın hangi yönüne başımızı çevirsek karşımıza çıkıyor; ondan esinlenmiş veya ona atıf yapan bir sinema filmine, diziye, sergiye veya kitaba rastlamak mümkün. Popüler kültürün şu sıralar beslendiği en önemli alan Göbeklitepe, görünen o ki daha uzun süre konuşulacağa benziyor. Kazılar devam ettikçe, yeni bulgular elde edildikçe etrafındaki “efsane” halesi de genişleyen Göbeklitepe ilgili ilgisiz herkesin gündemine oturmuş durumda. Kronos olarak biz de baş döndürücü Göbeklitepe popülerliğine kayıtsız kalamadık.
YERLİ VE YABANCI TURİST AKININA UĞRUYOR
Göbeklitepe kazı alanı UNESCO tarafından miras listesine alındıktan sonra yerli ve yabancı turistlerin akınına uğramış durumda. Şanlıurfa merkeze yaklaşık 22 kilometre uzaklıktaki Örencik Köyü yakınlarında bulunan Göbeklitepe kazı alanı her yıl on binlerce insanı ağırlıyor. Şehirde hatırı sayılır bir “Göbeklitepe” kültürü oluşmuş durumda: Gezi rehberleri, tur ve rehberlik hizmetleri, konaklama, otel vs…
KİTAPLAR, DİZİLER, FİMLER…
Göbeklitepe sadece ziyaretle sınırlı kalmadı elbette. Türkiye’nin neredeyse her bölgesinde içinde “Göbeklitepe” geçen bir etkinlik düzenleniyor. Arka arkaya kitaplar yayımlanıyor, gazetelerde hakkında değerlendirme yazıları yazılıyor, internet sitelerinde en çok tık alan haberler arasına giriyor. Göbeklitepe üzerine sinema filmi yapılıyor, diziler hazırlanıyor. Üstelik bu film ve diziler en çok izlenenler arasına giriyor! Bu durum Türkiye’de ilk kez yaşanıyor. Türkiye’de dünyada da oldukça bilinen başka ören yerleri olmasına rağmen Göbeklitepe etrafında oluşan bu inanılmaz ilgi ve organizasyon, tarihin bu eski yerleşim yerinin şimdiden bir “ikon” haline geldiğini gösteriyor. 12 bin yıl önce böylesi bir yeri inşa eden insanlara dair merak sanatın her alanına ilham veriyor.
GÖBEKLİTEPE SERGİSİNİ BİNLER GEZDİ
Geçtiğimiz eylül ayında Ankara Cer Modern’de açılan “Göbeklitepe: The Gathering” sergisi, 10 günde 4 bin ziyaretçiye, açık kaldığı 31 Aralık 2019’a kadar da 10 binin üzerinde kişiye ulaşmayı başardı. İki bin beş yüz metrekarelik ana galeriye kurulan sergi, girişinde ziyaretçilerini buğday mayası kokusuyla karşılıyordu. Ana alana gitmek için uzun ve yıldızların aydınlattığı karanlık bir yoldan yürüyen ziyaretçiler, 12 bin yıl öncesinin tehlikelere açık ortamını deneyimleme imkânı buluyordu. Dijital ekranlarda kendi silüetlerini gören ziyaretçiler, bir süre sonra bunun başka silüetlerle karışmasına şahitlik ederek, güven ve tehlike kavramlarını sorguluyordu. Ziyaretçileri toplanma alanı olarak dizayn edilmiş ana sergide Göbeklitepe’de bulunan 12 taş karşılıyor. Taşların üzerindeki el işaretlerinin tümüne aynı anda basılmasıyla 12 bin yıl öncesinin insanlarının sergiye özel görsel şovu başlıyor. 10 dakika süren dijital deneyimde ziyaretçiler, buğday tarlalarından geçiyor, Göbeklitepe’nin dikilitaşlarını görüyor, buluntulara kazınmış hayvanların yıldızlardaki yansımalarını ve o günün insanlarının dansını izliyor. Ziyaretçiler, Göbeklitepe’yi inşa eden insanların sembolik dünyasında çıktıkları yolculuğun ardından akıllarında o zamana ait yeni sorularla sergiden ayrılıyor. Serginin başka şehirlere de açılması planlanıyor. Cer Modern’de ayrıca “Göbeklitepe Buluşmaları” adı altında, konunun uzmanı arkeologlarla akademisyenleri bir araya getiren bir dizi etkinlik de düzenlendi.
… VE KİTAPLAR
Göbeklitepe’yi odağına alarak yazılmış kitaplardan şimdiden bir kitaplık oluşturacak kadar eser ortaya çıkmış durumda. Göbeklitepe’nin Yas Bulutları isimli üç romanlık serisiyle Kaan Demirdöven bu tarihi yerle ilgili ilk roman çalışmalarından birine imza atmıştı. Mona yayınevinden çıkan bu üçlemede güçlü bir aşk hikayesi anlatılıyordu. Sırlar, sürgünler, karanlık şövalyeler kitap boyunca Göbeklitepe etrafında oluşturulan kurgu içerisinde kendine yer buluyordu. Yine S. Serra Erdoğan’ın kaleminden çıkan Sırlı Gök-Bir Göbeklitepe Hikayesi de odağına Göbeklitepe’yi alan kitaplardan biri oldu. Yonca Eldener’in Göbeklitepe Muhafızı da odağına bu kültür hazinesini alan romanlardan biri. Benzer şekilde Göbeklitepe kazılarına ve elde edilen bulgulara yoğunlaşarak yayınlanan 30’un üzerinde araştırma ve inceleme kitap bulunuyor.
DİZİ VE FİLMLER
Dünyaca ünlü film ve dizi platformu Netflix de Göbeklitepe etrafında oluşan büyük ilgiye kayıtsız kalmadı. Türkiye’de orijinal olarak ikinci dizi olarak Atiye’yi çeken Netflix görünen o ki istediğini elde etmiş durumda. Yayınlandığı günden bu yana Atiye dizisi sosyal medyada en çok konuşulan, hakkında en çok haber yapılan magazin konusu ve üzerine en çok yorum yapılan yerli dizi oldu. Dizinin popüler oyuncuları da Göbeklitepe sayesinde “popülerliklerini” daha da arttırdı. TRT Çocuk kanalında yayınlanan Rafadan Tayfa animasyon filmi de Göbeklitepe esintisinden yola çıkarak çekilen bir film. Tam ismi “Rafadan Tayfa Göbeklitepe” olan filmde mahalleden arkadaş birkaç çocuğun gizemli bir şekilde başlayan Göbeklitepe yolculuğu, orada sırlarla, gizemlerle gelişen olaylara karışmaları anlatılıyor. Film vizyona girdiği ilk hafta ve sonraki ikinci hafta boyunca en çok izlenen filmler arasında ilk sırayı aldı. Ahmet Kural’la Murat Cemcir’in filmi Baba Parası filmini geride bıraktı. Rafadan Tayfa Göbeklitepe, 10 günde 1.401.295 seyirciye ulaşmayı başardı.
“10 YIL SONRA TÜRKİYE DENİNCE AKLA GÖBEKLİTEPE GELECEK”
Rafadan Tayfa Göbeklitepe filminin yapımcı ve yönetmeni İsmail Fidan, filmin gösterimi öncesi yaptığı açıklamada, “Göbeklitepe tarihin akışını değiştiren bir keşif. Böylesi bir keşfe kayıtsız kalınması zaten düşünülemez. Şu an dünyanın ilgi odağı. Şimdi Türkiye deyince insanların aklına Nemrut heykelleri, Ayasofya geliyor. Ama 10 yıl sonra Türkiye deyince Göbeklitepe görüntüsü gelecek akıllara. Daha bunlar başlangıç bundan sonra da birçok filmde izleyeceğimizi düşünüyorum” demişti.
TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN KAZI
Yerleşim yeri olarak kullanılmadığı bilinen ve tapınmaya hizmet eden Göbeklitepe, şaşırtıcı anıtsal mimarisiyle 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. Türkiye’de de “2019 Göbeklitepe Yılı” ilan edildi. Henüz küçük bir bölümü çıkarılan Göbeklitepe, yaklaşık 12 bin yıllık geçmişiyle insanlık tarihini değiştirdi. Dünyanın bilinen en eski ve en büyük tapınma (kült) merkezi sayılan Göbeklitepe ile dinsel inanışın yerleşik yaşama geçişteki etkisi kanıtlandı. Şanlıurfa’nın Örencik Köyü yakınlarındaki Göbeklitepe kazılarını 1995’te Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt başlattı ve 2014’deki ölümüne dek 20 yıl sürdürdü. Göbeklitepe’deki en ilginç buluntular, boyu 6 metreyi, ağırlığı 40 tonu bulabilen ‘T’ formlu anıtsal dikilitaşlardır.
[Yavuz Genç] 7.1.2020 [Kronos.News]
‘Yerli’ otomobil üretirken otomotiv fabrikalarını kaybetmek [Bahadır Polat]
Türkiye kendisini dünyada marka haline getiren bütün otomotiv üreticilerine bizzat kamu eliyle neden rakip çıkarıyor? Bu üreticiler kamu destekli Türkiye Otomotiv Girişim Grubu (TOGG) ile nasıl rekabet edecek?
Türkiye ekonomisinde son yılların en popüler tartışma konularından olan “yerli otomobil”de ilk prototipler sonunda görücüye çıktı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın özel önem verdiği ve yıllarca “babayiğitler” aradığı projede, böylelikle ilk somut adım da atılmış oldu. Şimdi sırada, Gemlik’teki TSK arazisine fabrikayı kurmak ve devamında seri üretime başlamak var. Onun için de verilen tarih 2022.
Türkiye’de pek çok konuda olduğu gibi bu önemli mevzu da ekonominin değil, siyasetin gerekleri baz alınarak tartışıldığı için pek çok gerçek gözardı ediliyor. Daha basit şekliyle ifade edecek olursak, yine ilk düğme yanlış ilikleniyor. Görünen o ki “yerli ve milli otomobil” konusu, muhtemel bir erken seçimde AKP ve Erdoğan’ın en önemli seçim kozu olacak. Aynen Kanal İstanbul gibi.
Oysa işin siyaset ve şov kısmından sıyrılıp meseleye biraz daha yakından baktığımızda acı gerçeklerle karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Şimdi meseleyi biraz daha açalım…
Önce “rutin” bir haberle başlayalım konuya. Önceki hafta gazetelerin ekonomi sayfalarında bir haber yer aldı. Sabancı Grubu’nun kurucusu olduğu, yıllarca otobüs üreten ve son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle şehir içi elektrikli toplu taşıma otobüsleri üretimine de başlayan TEMSA şimdi sessiz sedasız tasfiyesini bekliyor. Otomobil üretimine bu kadar önem veren bir hükümetin, otobüs üretiminde marka olmuş, hem de “yerli ve milli” üretim yapan bir fabrikanın kapanışını sadece seyretmesinin izahı nedir? Neden hazır kurulu ve pazarı olan bir fabrika için de bir babayiğit aranmadı? Neden fabrikanın ürettiği elektrikli toplu taşıma otobüslerini AKP’li belediyeler almadı? Yerli otomotive kamu 30 bin adet alım garantisi verirken bunun bir benzeri TEMSA’ya yapılmadı ve ayakta kalması temin edilmedi? Acaba TEMSA iktidarın siyasi hedeflerine hizmet etmediği için olabilir mi? Bu soruları sorarken elbette otomotiv sektöründe bir sanayi yatırımını küçümsemek istemiyorum.
MEDYANIN SORAMADIĞI SORULAR
Bu ülke yıllardır bütün sermayesini taşa toprağa yatırıyor. Ekonomimiz, inşaat sektörünün sırtına kurulmuş, o giderse yol alan bir organizmaya dönüşmüş durumda. Bir ülkenin nitelikli ve sürdürülebilir kalkınmasının sanayi ve özellikle de yüksek teknoloji yatırımlarından geçtiğini tartışmak bile gereksiz. Buna rağmen AKP iktidarında özellikle son dönemde hemen hiçbir sanayi yatırımı yapılmadı.
O bakımdan şimdi otomotiv sektörüne 22 Milyar TL’lik bir yatırım yapılacak olması elbette kayda değer. Ancak bu yatırımın olgun teknolojiye, Türkiye’nin bile ciddi marka olduğu bir alana yapılması düşündürücü. Zira Türkiye zaten otomotiv üretiminde bir marka. Gölcük’te üretilen Ford Transitler Amerikan pazarına ihraç ediliyor. Toyota, Sakarya’daki Corolla fabrikasında hibrit üretimine geçti. FIAT’ın ürtim üssü Bursa. Aynı şekilde Renault ileri teknoloji elektrikli modellerini Bursa’da üretmeye başladı. Güney Koreli Hyundai ve Japon Honda Türkiye’de üretim yapıyor. Ve sektör yıllardır ülkenin ihracat lideri. Bu üretimi besleyen müthiş bir yedek parça üretim altyapısı var. bunlara ek olarak Alman Volkswagen Manisa’da fabrika kurmak için girişimlerde bulunuyor.
İşte bir soru daha… şimdi Türkiye o üretimde kendisini dünyada marka haline getiren bütün bu üreticilere bizzat kamu eliyle neden rakip çıkarıyor? Bu üreticiler kamu destekli Türkiye Otomotiv Girişim Grubu (TOGG) ile nasıl rekabet edecek?
Aynı kamu desteği ve alım garantisi diğer firmalara da verilecek mi? Ve o fabrikalarda çalışan işçiler bu ülkenin insanı değil mi?
Son bir soru daha… yerli marka gerekliyse rakip fabrika kurmak yerine öncelik bu üreticilerden biriyle işbirliğine verilemez miydi? Memlekette bu soruları soracak fazla gazeteci kalmadığı için medyanın işlevi alkış korosuna katılıp iktidarın değirmenine su taşımaktan öteye gidemiyor. Ve sonuçta hepimizin vergilerinden meydana gelen ülke kaynakları, fütursuzca heba ediliyor.
[Bahadır Polat] 7.1.2020 [Kronos.News]
Türkiye ekonomisinde son yılların en popüler tartışma konularından olan “yerli otomobil”de ilk prototipler sonunda görücüye çıktı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın özel önem verdiği ve yıllarca “babayiğitler” aradığı projede, böylelikle ilk somut adım da atılmış oldu. Şimdi sırada, Gemlik’teki TSK arazisine fabrikayı kurmak ve devamında seri üretime başlamak var. Onun için de verilen tarih 2022.
Türkiye’de pek çok konuda olduğu gibi bu önemli mevzu da ekonominin değil, siyasetin gerekleri baz alınarak tartışıldığı için pek çok gerçek gözardı ediliyor. Daha basit şekliyle ifade edecek olursak, yine ilk düğme yanlış ilikleniyor. Görünen o ki “yerli ve milli otomobil” konusu, muhtemel bir erken seçimde AKP ve Erdoğan’ın en önemli seçim kozu olacak. Aynen Kanal İstanbul gibi.
Oysa işin siyaset ve şov kısmından sıyrılıp meseleye biraz daha yakından baktığımızda acı gerçeklerle karşılaşmak kaçınılmaz oluyor. Şimdi meseleyi biraz daha açalım…
Önce “rutin” bir haberle başlayalım konuya. Önceki hafta gazetelerin ekonomi sayfalarında bir haber yer aldı. Sabancı Grubu’nun kurucusu olduğu, yıllarca otobüs üreten ve son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle şehir içi elektrikli toplu taşıma otobüsleri üretimine de başlayan TEMSA şimdi sessiz sedasız tasfiyesini bekliyor. Otomobil üretimine bu kadar önem veren bir hükümetin, otobüs üretiminde marka olmuş, hem de “yerli ve milli” üretim yapan bir fabrikanın kapanışını sadece seyretmesinin izahı nedir? Neden hazır kurulu ve pazarı olan bir fabrika için de bir babayiğit aranmadı? Neden fabrikanın ürettiği elektrikli toplu taşıma otobüslerini AKP’li belediyeler almadı? Yerli otomotive kamu 30 bin adet alım garantisi verirken bunun bir benzeri TEMSA’ya yapılmadı ve ayakta kalması temin edilmedi? Acaba TEMSA iktidarın siyasi hedeflerine hizmet etmediği için olabilir mi? Bu soruları sorarken elbette otomotiv sektöründe bir sanayi yatırımını küçümsemek istemiyorum.
MEDYANIN SORAMADIĞI SORULAR
Bu ülke yıllardır bütün sermayesini taşa toprağa yatırıyor. Ekonomimiz, inşaat sektörünün sırtına kurulmuş, o giderse yol alan bir organizmaya dönüşmüş durumda. Bir ülkenin nitelikli ve sürdürülebilir kalkınmasının sanayi ve özellikle de yüksek teknoloji yatırımlarından geçtiğini tartışmak bile gereksiz. Buna rağmen AKP iktidarında özellikle son dönemde hemen hiçbir sanayi yatırımı yapılmadı.
O bakımdan şimdi otomotiv sektörüne 22 Milyar TL’lik bir yatırım yapılacak olması elbette kayda değer. Ancak bu yatırımın olgun teknolojiye, Türkiye’nin bile ciddi marka olduğu bir alana yapılması düşündürücü. Zira Türkiye zaten otomotiv üretiminde bir marka. Gölcük’te üretilen Ford Transitler Amerikan pazarına ihraç ediliyor. Toyota, Sakarya’daki Corolla fabrikasında hibrit üretimine geçti. FIAT’ın ürtim üssü Bursa. Aynı şekilde Renault ileri teknoloji elektrikli modellerini Bursa’da üretmeye başladı. Güney Koreli Hyundai ve Japon Honda Türkiye’de üretim yapıyor. Ve sektör yıllardır ülkenin ihracat lideri. Bu üretimi besleyen müthiş bir yedek parça üretim altyapısı var. bunlara ek olarak Alman Volkswagen Manisa’da fabrika kurmak için girişimlerde bulunuyor.
İşte bir soru daha… şimdi Türkiye o üretimde kendisini dünyada marka haline getiren bütün bu üreticilere bizzat kamu eliyle neden rakip çıkarıyor? Bu üreticiler kamu destekli Türkiye Otomotiv Girişim Grubu (TOGG) ile nasıl rekabet edecek?
Aynı kamu desteği ve alım garantisi diğer firmalara da verilecek mi? Ve o fabrikalarda çalışan işçiler bu ülkenin insanı değil mi?
Son bir soru daha… yerli marka gerekliyse rakip fabrika kurmak yerine öncelik bu üreticilerden biriyle işbirliğine verilemez miydi? Memlekette bu soruları soracak fazla gazeteci kalmadığı için medyanın işlevi alkış korosuna katılıp iktidarın değirmenine su taşımaktan öteye gidemiyor. Ve sonuçta hepimizin vergilerinden meydana gelen ülke kaynakları, fütursuzca heba ediliyor.
[Bahadır Polat] 7.1.2020 [Kronos.News]
Davutoğlu: 17 Aralık’ta Yüce Divan’a Erdoğan engel oldu
Ahmet Davutoğlu başbakanlığı zamanında 17-25 Aralık ile ilgili üç bakanın Yüce Divan'a gitmesi konusundaki anlaşmayı Tayyip Erdoğan'ın engellediğini açıkladı.
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, 17-25 Aralık sürecinde üç bakan ile Yüce Divan’a çıkmaları konusunda anlaştıklarını ancak Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın buna engel olduğunu söyledi.
T24’te Murat Sabuncu ve Tayfun Atalay’ın sorularını yanıtlayan Davutoğlu’nun Gezi protestoları, barış akademisyenleri ve 17-25 Aralık sürecine ilişkin yaptığı şu açıklamaları Murat Sabuncu köşesine taşıdı.
GEZİ SÜRECİ
“Türkiye’nin içinden geçtiği sıkıntılı süreçlerde, bakanlık yaptığım, Başbakanlık yaptığım günlerde sustuğum, eleştiri yapmadığım söyleniyor. Bu doğru değil. Gezi’den 17 Aralık sürecine her konuda fikirlerimi söyledim, itiraz ettim, dönüştürmeye çalıştım. Bunların bir kısmında başarılı oldum, bir kısmında istediğimi elde edemedim. Gezi sırasında Tayyip Bey’i Taksim’e, o gençlerin arasına götürmek, onlarla görüştürmek için uğraştım. İkna edemedim. Taksim Dayanışması’ndan isimlerle görüştüm, buluşma ayarladım.
’17 ARALIK’TA YÜCE DİVAN’A GİDİLMELİYDİ’
17-25 Aralık açık seçik bir FETÖ darbe girişimiydi. Daha önce 7 Şubat’ta MİT’e ve müsteşarımıza hamle yapmışlardı. Buna karşı dik durmuştuk. Ancak arkadan bu hamleyi yaptılar. 17 Aralık’ta itham edilen bakan arkadaşlarla ilgili ise benim farklı bir duruşum oldu. Bu arkadaşların Yüce Divan’a giderek aklanması gerektiğini düşünüyordum. Hatırlarsınız 17 Aralık’ı araştırmak için Meclis’te bir komisyon kurulmuştu. İçlerinde 9 AK Partili üye de vardı. Onlar belgeleri incelemişti. Ben hem onlardan bilgi aldım, hem belgelere baktım, hem de komisyon başkanı Kastamonu Milletvekilimiz Hakkı Köylü ile görüştüm. Hepsi ‘Bir bakanınki usulsüzlük (dönemin Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar, yazarın notu), diğerleri ile ilgili iddialar ciddi, Yüce Divan’a gidilmeli’ diyordu. Üç bakanı (Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Muammer Güler; yazarın notu) ofisime çağırdım. Tartışmalı bir görüşmeden sonra ertesi gün saat 11’de basın toplantısı düzenleyip gönüllü olarak Yüce Divan’a gitme konusunu açıklamalarında anlaştık. Ben o günlerde ‘Kim milli hazinemize, kaynaklarımıza yolsuzluk niyetiyle yaklaşırsa, kim hangi şekilde harama bulaşırsa, kardeşimiz de olsa, onunla mücadeleye kararlıyız’ demiştim. Ertesi gün öğlen saatleri oldu. Açıklama yapılmadı. Ne olduğunu sordum. Bakanların Tayyip Bey ile görüştüklerini ve onun ‘yapmayın’ dediğini öğrendim. Hemen yanına gittim. Neden böyle yaptığını sordum. Önemli kırılma noktalarından biriydi. (Yazılmamak kaydı ile söylenen bölümler eklenmemiştir; yazarın notu).
‘TERÖRİSTLERİ SAVUNUYORSUN’
Barış Akademisyenleri bildirisi yayımlandı. Eleştirilerim oldu, diline, ifade tarzına. Ama sonuçta fikir özgürlüğü idi. Tayyip Bey beni davet etti. Gittim. Bana ‘Bu bildiriye karşı niye daha sert tavır almıyorsun, adeta teröristleri savunuyorsun’ diye çıkıştı. Ben de bu akademisyenlerin terörist olarak tanımlanamayacağını, esas onun yaptığının fikir-ifade özgürlüğüne karşı bir tavır olduğunu söyledim. O adalet mekanizmasını işin içine sokmak istedi, ne yazık ki soktu da. Önünde bir liste vardı. ‘Sizin de kurulmasında katkısı olduğunuz Şehir Üniversitesi’nden isimler de var’ dedi. Ben de bunun onların doğal hakkı olduğunu söyledim.
KURUCULAR KURULUNA BASKI
Partinin kurucularının her biri saygın olduğu kadar korkusuz da isimler. Kurucular kurulu açıklandığı andan itibaren kimine vergi incelemesi gitti, kiminin vakfına soruşturma… Ama bunlar bizi yıldırmayacak. Doğru bildiklerimizi söyleyeceğiz.”
[Kronos.News] 7.1.2020
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, 17-25 Aralık sürecinde üç bakan ile Yüce Divan’a çıkmaları konusunda anlaştıklarını ancak Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın buna engel olduğunu söyledi.
T24’te Murat Sabuncu ve Tayfun Atalay’ın sorularını yanıtlayan Davutoğlu’nun Gezi protestoları, barış akademisyenleri ve 17-25 Aralık sürecine ilişkin yaptığı şu açıklamaları Murat Sabuncu köşesine taşıdı.
GEZİ SÜRECİ
“Türkiye’nin içinden geçtiği sıkıntılı süreçlerde, bakanlık yaptığım, Başbakanlık yaptığım günlerde sustuğum, eleştiri yapmadığım söyleniyor. Bu doğru değil. Gezi’den 17 Aralık sürecine her konuda fikirlerimi söyledim, itiraz ettim, dönüştürmeye çalıştım. Bunların bir kısmında başarılı oldum, bir kısmında istediğimi elde edemedim. Gezi sırasında Tayyip Bey’i Taksim’e, o gençlerin arasına götürmek, onlarla görüştürmek için uğraştım. İkna edemedim. Taksim Dayanışması’ndan isimlerle görüştüm, buluşma ayarladım.
’17 ARALIK’TA YÜCE DİVAN’A GİDİLMELİYDİ’
17-25 Aralık açık seçik bir FETÖ darbe girişimiydi. Daha önce 7 Şubat’ta MİT’e ve müsteşarımıza hamle yapmışlardı. Buna karşı dik durmuştuk. Ancak arkadan bu hamleyi yaptılar. 17 Aralık’ta itham edilen bakan arkadaşlarla ilgili ise benim farklı bir duruşum oldu. Bu arkadaşların Yüce Divan’a giderek aklanması gerektiğini düşünüyordum. Hatırlarsınız 17 Aralık’ı araştırmak için Meclis’te bir komisyon kurulmuştu. İçlerinde 9 AK Partili üye de vardı. Onlar belgeleri incelemişti. Ben hem onlardan bilgi aldım, hem belgelere baktım, hem de komisyon başkanı Kastamonu Milletvekilimiz Hakkı Köylü ile görüştüm. Hepsi ‘Bir bakanınki usulsüzlük (dönemin Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar, yazarın notu), diğerleri ile ilgili iddialar ciddi, Yüce Divan’a gidilmeli’ diyordu. Üç bakanı (Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Muammer Güler; yazarın notu) ofisime çağırdım. Tartışmalı bir görüşmeden sonra ertesi gün saat 11’de basın toplantısı düzenleyip gönüllü olarak Yüce Divan’a gitme konusunu açıklamalarında anlaştık. Ben o günlerde ‘Kim milli hazinemize, kaynaklarımıza yolsuzluk niyetiyle yaklaşırsa, kim hangi şekilde harama bulaşırsa, kardeşimiz de olsa, onunla mücadeleye kararlıyız’ demiştim. Ertesi gün öğlen saatleri oldu. Açıklama yapılmadı. Ne olduğunu sordum. Bakanların Tayyip Bey ile görüştüklerini ve onun ‘yapmayın’ dediğini öğrendim. Hemen yanına gittim. Neden böyle yaptığını sordum. Önemli kırılma noktalarından biriydi. (Yazılmamak kaydı ile söylenen bölümler eklenmemiştir; yazarın notu).
‘TERÖRİSTLERİ SAVUNUYORSUN’
Barış Akademisyenleri bildirisi yayımlandı. Eleştirilerim oldu, diline, ifade tarzına. Ama sonuçta fikir özgürlüğü idi. Tayyip Bey beni davet etti. Gittim. Bana ‘Bu bildiriye karşı niye daha sert tavır almıyorsun, adeta teröristleri savunuyorsun’ diye çıkıştı. Ben de bu akademisyenlerin terörist olarak tanımlanamayacağını, esas onun yaptığının fikir-ifade özgürlüğüne karşı bir tavır olduğunu söyledim. O adalet mekanizmasını işin içine sokmak istedi, ne yazık ki soktu da. Önünde bir liste vardı. ‘Sizin de kurulmasında katkısı olduğunuz Şehir Üniversitesi’nden isimler de var’ dedi. Ben de bunun onların doğal hakkı olduğunu söyledim.
KURUCULAR KURULUNA BASKI
Partinin kurucularının her biri saygın olduğu kadar korkusuz da isimler. Kurucular kurulu açıklandığı andan itibaren kimine vergi incelemesi gitti, kiminin vakfına soruşturma… Ama bunlar bizi yıldırmayacak. Doğru bildiklerimizi söyleyeceğiz.”
[Kronos.News] 7.1.2020
Prof. Daron Acemoğlu: Türkiye’nin verimlilik sorunu var, oldukça da ağır
Dünyada en çok alıntı yapılan ilk 10 ekonomist arasında gösterilen Prof. Dr. Daron Acemoğlu, "Türkiye'de verimlilik artışı düşük, çünkü yatırımların çoğu teknoloji yerine inşaata gidiyor" dedi.
Prof. Dr. Daron Acemoğlu, Türkiye’de yaşanan ekonomik gelişmelere dair açıklamalarda bulundu.
Karar gazetesi yazarı Taha Akyol’a konuşan Acemoğlu, “Türkiye’de krizin temel sebebinin verimliliğin artmaması olduğunu söylüyorsunuz. Neden artmadı? Verimlilikle kurumlar arasında bağlantı var mı?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Çok yakın bağlantı var. Türkiye’nin verimlilik sorunu var, oldukça da ağır. Son 13 yılda, Türkiye ekonomisi büyüdü, ancak verimlilik artışı oranı sıfır veya negatif oldu. Bu nasıl olabilir? Aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Türkiye’de verimlilik artışı düşük, çünkü teknolojik ilerleme çok az. Bunun nedeni yüksek teknoloji alanları yerine, Türkiye’nin yatırımlarının çoğunun inşaat ve gayrimenkul alanlarına gitmesi; daha iyi fikirlere sahip yeni şirketlerin ortaya çıkmaması. Bunların hepsi kurumlarla ilgilidir. Daha iyi kurumlarla, daha yeni ve iyi fikirlerin gelişmesi için daha fazla alan olacaktır. İşlerini yürütmek için politik bağlantılarını kullanan şirketlerden farklı olacaktır bunlar. Daha iyi kurumlarla modern teknolojilere de daha fazla yatırım yapılacaktır. Aslında, 2000’li yılların başlarında Türkiye’nin 2000-2001 krizini takiben daha yüksek verimlilik artışına yol açan bu tür kurumsal reformlar gördük. Bu kısa dönem, Türkiye’de daha kaliteli bir büyüme için güçlü bir potansiyel olduğunu göstermektedir.”
[Kronos.News] 7.1.2020
Prof. Dr. Daron Acemoğlu, Türkiye’de yaşanan ekonomik gelişmelere dair açıklamalarda bulundu.
Karar gazetesi yazarı Taha Akyol’a konuşan Acemoğlu, “Türkiye’de krizin temel sebebinin verimliliğin artmaması olduğunu söylüyorsunuz. Neden artmadı? Verimlilikle kurumlar arasında bağlantı var mı?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Çok yakın bağlantı var. Türkiye’nin verimlilik sorunu var, oldukça da ağır. Son 13 yılda, Türkiye ekonomisi büyüdü, ancak verimlilik artışı oranı sıfır veya negatif oldu. Bu nasıl olabilir? Aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Türkiye’de verimlilik artışı düşük, çünkü teknolojik ilerleme çok az. Bunun nedeni yüksek teknoloji alanları yerine, Türkiye’nin yatırımlarının çoğunun inşaat ve gayrimenkul alanlarına gitmesi; daha iyi fikirlere sahip yeni şirketlerin ortaya çıkmaması. Bunların hepsi kurumlarla ilgilidir. Daha iyi kurumlarla, daha yeni ve iyi fikirlerin gelişmesi için daha fazla alan olacaktır. İşlerini yürütmek için politik bağlantılarını kullanan şirketlerden farklı olacaktır bunlar. Daha iyi kurumlarla modern teknolojilere de daha fazla yatırım yapılacaktır. Aslında, 2000’li yılların başlarında Türkiye’nin 2000-2001 krizini takiben daha yüksek verimlilik artışına yol açan bu tür kurumsal reformlar gördük. Bu kısa dönem, Türkiye’de daha kaliteli bir büyüme için güçlü bir potansiyel olduğunu göstermektedir.”
[Kronos.News] 7.1.2020
Davutoğlu: 17 Aralık’ta üç bakanı Yüce Divan’a gitme konusunda ikna ettim Erdoğan vazgeçirdi
Gelecek Partisi Genel Başkanı, eski başbakan Ahmet Davutoğlu, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasında bakanların Yüce Divan’a gönderilmesine Tayyip Erdoğan’ın engel olduğunu söyledi. O günün kulis bilgilerini ilk kez açıkladı.
BOLD – T24’ten Murat Sabuncu, Ahmet Davutoğlu ile İstanbul’daki ofisinde röportaj yaptı. “Türkiye’nin içinden geçtiği sıkıntılı süreçlerde, bakanlık yaptığım, Başbakanlık yaptığım günlerde sustuğum, eleştiri yapmadığım söyleniyor” diyen Davutoğlu, şöyle konuştu:
GEZİ’YE GÖTÜRMEK İSTEDİM, İKNA EDEMEDİM
“Bu doğru değil. Gezi’den 17 Aralık sürecine her konuda fikirlerimi söyledim, itiraz ettim, dönüştürmeye çalıştım. Bunların bir kısmında başarılı oldum, bir kısmında istediğimi elde edemedim. Gezi sırasında Tayyip Bey’i Taksim’e, o gençlerin arasına götürmek, onlarla görüştürmek için uğraştım. İkna edemedim. Taksim Dayanışması’ndan isimlerle görüştüm, buluşma ayarladım.”
İDDİALAR CİDDİ YÜCE DİVAN’A GİDİLMELİ
Davutoğlu, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili şunları söyledi: “17 Aralık’ta itham edilen bakan arkadaşlarla ilgili ise benim farklı bir duruşum oldu. Bu arkadaşların Yüce Divan’a giderek aklanması gerektiğini düşünüyordum. Hatırlarsınız 17 Aralık’ı araştırmak için Meclis’te bir komisyon kurulmuştu. İçlerinde 9 AK Partili üye de vardı. Onlar belgeleri incelemişti. Ben hem onlardan bilgi aldım, hem belgelere baktım, hem de komisyon başkanı Kastamonu Milletvekilimiz Hakkı Köylü ile görüştüm. Hepsi ‘Bir bakanınki usulsüzlük (dönemin Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar), diğerleri ile ilgili iddialar ciddi, Yüce Divan’a gidilmeli’ diyordu.
TAYYİP BEY’İN YAPMAYIN DEDİĞİNİ ÖĞRENDİM
Üç bakanı (Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Muammer Güler) ofisime çağırdım. Tartışmalı bir görüşmeden sonra ertesi gün saat 11’de basın toplantısı düzenleyip gönüllü olarak Yüce Divan’a gitme konusunu açıklamalarında anlaştık. Ben o günlerde ‘Kim milli hazinemize, kaynaklarımıza yolsuzluk niyetiyle yaklaşırsa, kim hangi şekilde harama bulaşırsa, kardeşimiz de olsa, onunla mücadeleye kararlıyız’ demiştim. Ertesi gün öğlen saatleri oldu. Açıklama yapılmadı. Ne olduğunu sordum. Bakanların Tayyip Bey ile görüştüklerini ve onun ‘yapmayın’ dediğini öğrendim. Hemen yanına gittim. Neden böyle yaptığını sordum. Önemli kırılma noktalarından biriydi.”
TERÖRİSTLERİ NİYE SAVUNUYORSUN DEDİ
Davutoğlu, başbakan olduğu dönemde Barış Akademisyenleri bildirisine imza atan akademisyenler hakkında açılan davalarla ilgili de değerlendirmelerde bulundu. Gelecek Partisi lideri Davutoğlu, “Eleştirilerim oldu, diline, ifade tarzına. Ama sonuçta fikir özgürlüğü idi. Tayyip Bey beni davet etti. Gittim. Bana ‘Bu bildiriye karşı niye daha sert tavır almıyorsun, adeta teröristleri savunuyorsun’ diye çıkıştı. Ben de bu akademisyenlerin terörist olarak tanımlanamayacağını, esas onun yaptığının fikir-ifade özgürlüğüne karşı bir tavır olduğunu söyledim. O adalet mekanizmasını işin içine sokmak istedi, ne yazık ki soktu da. Önünde bir liste vardı. ‘Sizin de kurulmasında katkısı olduğunuz Şehir Üniversitesinden isimler de var’ dedi. Ben de bunun onların doğal hakkı olduğunu söyledim” dedi.
[BoldMedya] 7.1.2020
BOLD – T24’ten Murat Sabuncu, Ahmet Davutoğlu ile İstanbul’daki ofisinde röportaj yaptı. “Türkiye’nin içinden geçtiği sıkıntılı süreçlerde, bakanlık yaptığım, Başbakanlık yaptığım günlerde sustuğum, eleştiri yapmadığım söyleniyor” diyen Davutoğlu, şöyle konuştu:
GEZİ’YE GÖTÜRMEK İSTEDİM, İKNA EDEMEDİM
“Bu doğru değil. Gezi’den 17 Aralık sürecine her konuda fikirlerimi söyledim, itiraz ettim, dönüştürmeye çalıştım. Bunların bir kısmında başarılı oldum, bir kısmında istediğimi elde edemedim. Gezi sırasında Tayyip Bey’i Taksim’e, o gençlerin arasına götürmek, onlarla görüştürmek için uğraştım. İkna edemedim. Taksim Dayanışması’ndan isimlerle görüştüm, buluşma ayarladım.”
İDDİALAR CİDDİ YÜCE DİVAN’A GİDİLMELİ
Davutoğlu, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili şunları söyledi: “17 Aralık’ta itham edilen bakan arkadaşlarla ilgili ise benim farklı bir duruşum oldu. Bu arkadaşların Yüce Divan’a giderek aklanması gerektiğini düşünüyordum. Hatırlarsınız 17 Aralık’ı araştırmak için Meclis’te bir komisyon kurulmuştu. İçlerinde 9 AK Partili üye de vardı. Onlar belgeleri incelemişti. Ben hem onlardan bilgi aldım, hem belgelere baktım, hem de komisyon başkanı Kastamonu Milletvekilimiz Hakkı Köylü ile görüştüm. Hepsi ‘Bir bakanınki usulsüzlük (dönemin Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar), diğerleri ile ilgili iddialar ciddi, Yüce Divan’a gidilmeli’ diyordu.
TAYYİP BEY’İN YAPMAYIN DEDİĞİNİ ÖĞRENDİM
Üç bakanı (Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Muammer Güler) ofisime çağırdım. Tartışmalı bir görüşmeden sonra ertesi gün saat 11’de basın toplantısı düzenleyip gönüllü olarak Yüce Divan’a gitme konusunu açıklamalarında anlaştık. Ben o günlerde ‘Kim milli hazinemize, kaynaklarımıza yolsuzluk niyetiyle yaklaşırsa, kim hangi şekilde harama bulaşırsa, kardeşimiz de olsa, onunla mücadeleye kararlıyız’ demiştim. Ertesi gün öğlen saatleri oldu. Açıklama yapılmadı. Ne olduğunu sordum. Bakanların Tayyip Bey ile görüştüklerini ve onun ‘yapmayın’ dediğini öğrendim. Hemen yanına gittim. Neden böyle yaptığını sordum. Önemli kırılma noktalarından biriydi.”
TERÖRİSTLERİ NİYE SAVUNUYORSUN DEDİ
Davutoğlu, başbakan olduğu dönemde Barış Akademisyenleri bildirisine imza atan akademisyenler hakkında açılan davalarla ilgili de değerlendirmelerde bulundu. Gelecek Partisi lideri Davutoğlu, “Eleştirilerim oldu, diline, ifade tarzına. Ama sonuçta fikir özgürlüğü idi. Tayyip Bey beni davet etti. Gittim. Bana ‘Bu bildiriye karşı niye daha sert tavır almıyorsun, adeta teröristleri savunuyorsun’ diye çıkıştı. Ben de bu akademisyenlerin terörist olarak tanımlanamayacağını, esas onun yaptığının fikir-ifade özgürlüğüne karşı bir tavır olduğunu söyledim. O adalet mekanizmasını işin içine sokmak istedi, ne yazık ki soktu da. Önünde bir liste vardı. ‘Sizin de kurulmasında katkısı olduğunuz Şehir Üniversitesinden isimler de var’ dedi. Ben de bunun onların doğal hakkı olduğunu söyledim” dedi.
[BoldMedya] 7.1.2020
SP Lideri’nden KHK çıkışı: Ülke bir an önce bundan sıyrılmalı
Saadet Partisi Genel Başkan Temel Karamollaoğlu, KHK’lar ile mağdur duruma düşen yüzbinlerce aile olduğuna dikkat çekerek, Türkiye’nin bir an önce bu ortamdan sıyrılması gerektiğinin altını çizdi.
BOLD – Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Gaziantep’te karşılaştığı ODTÜ mezunu KHK’lı karı kocanın kendisini çok şaşırttığına dikkat çekerek, bunlar gibi yüzbinlerce KHK mağduru bulunduğunun altını çizdi. Karamollaoğlu, Türkiye’nin bir an önce bundan sıyrılması gerektiğini ifade etti.
BÖYLE BİR ŞOKLA İLK KEZ KARŞILAŞTIM
Saadet Lideri Karamollaoğlu, KRT TV’de yayınlanan ‘Siyaset Gündemi Programı’nda gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Programda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Karamollaoğlu, Gaziantep’te yaşadığı bir olayı anlattı. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) sonucunda görevden alınan bir kişinin Gaziantep’te yanına gelip derdini anlattığını ifade eden Karamollaoğlu, “İlk defa böyle bir şokla karşılaştım” dedi.
KENDİ HAKLARINI ARAYAMAMANIN VERDİĞİ SIKINTI VAR
Karamollaoğlu Gaziantep’te bir radyo programına çağırıldığını hatırlatarak, “Dışarıda arabaları görünce bir kişi hemen benimle görüşmek istemiş, çıkmış. Radyo programının sonunda bir infialle karşılaştım, üzüldüm de. Kendisi ve eşi, ikisi de Ortadoğu mezunu bunların. Üniversitede hocalar, çocukları var. Kanun Hükmünde Kararname ile görevden alınmış olmaları, çocuklarının oldukça zor bir döneme girmeleri… Fakat gördüğüm kendi haklarını arayamamanın verdiği bir sıkıntı var esas. Onun için de infial içinde, isyan içinde” dedi.
ÜLKE BİR AN ÖNCE BUNDAN SIYRILMALI
KHK ile mağdur edilen çok sayıda kişi olduğunu hatırlatan Karamollaoğlu, “Bu benim karşılaştığım bir kişi ama buna benzeyen Kanun Hükmünde Kararname ile mağdur duruma düşen haklı olanlara bir şey demiyorum ama herhalde yüzbinlerce aile var. Fert dediğimiz zaman etkilenen milyonları buluyor. Bana çok mektup geliyor bu tarzda. Bu ortamdan Türkiye’nin bir an önce sıyrılması lazım. Sadece ekonomi değil, genel olarak ülkemiz bir sıkıntı içerisinde” dedi.
[BoldMedya] 7.1.2020
BOLD – Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Gaziantep’te karşılaştığı ODTÜ mezunu KHK’lı karı kocanın kendisini çok şaşırttığına dikkat çekerek, bunlar gibi yüzbinlerce KHK mağduru bulunduğunun altını çizdi. Karamollaoğlu, Türkiye’nin bir an önce bundan sıyrılması gerektiğini ifade etti.
BÖYLE BİR ŞOKLA İLK KEZ KARŞILAŞTIM
Saadet Lideri Karamollaoğlu, KRT TV’de yayınlanan ‘Siyaset Gündemi Programı’nda gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Programda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Karamollaoğlu, Gaziantep’te yaşadığı bir olayı anlattı. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) sonucunda görevden alınan bir kişinin Gaziantep’te yanına gelip derdini anlattığını ifade eden Karamollaoğlu, “İlk defa böyle bir şokla karşılaştım” dedi.
KENDİ HAKLARINI ARAYAMAMANIN VERDİĞİ SIKINTI VAR
Karamollaoğlu Gaziantep’te bir radyo programına çağırıldığını hatırlatarak, “Dışarıda arabaları görünce bir kişi hemen benimle görüşmek istemiş, çıkmış. Radyo programının sonunda bir infialle karşılaştım, üzüldüm de. Kendisi ve eşi, ikisi de Ortadoğu mezunu bunların. Üniversitede hocalar, çocukları var. Kanun Hükmünde Kararname ile görevden alınmış olmaları, çocuklarının oldukça zor bir döneme girmeleri… Fakat gördüğüm kendi haklarını arayamamanın verdiği bir sıkıntı var esas. Onun için de infial içinde, isyan içinde” dedi.
ÜLKE BİR AN ÖNCE BUNDAN SIYRILMALI
KHK ile mağdur edilen çok sayıda kişi olduğunu hatırlatan Karamollaoğlu, “Bu benim karşılaştığım bir kişi ama buna benzeyen Kanun Hükmünde Kararname ile mağdur duruma düşen haklı olanlara bir şey demiyorum ama herhalde yüzbinlerce aile var. Fert dediğimiz zaman etkilenen milyonları buluyor. Bana çok mektup geliyor bu tarzda. Bu ortamdan Türkiye’nin bir an önce sıyrılması lazım. Sadece ekonomi değil, genel olarak ülkemiz bir sıkıntı içerisinde” dedi.
[BoldMedya] 7.1.2020
2 kez ameliyat olan hasta tutuklu, gözünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya
Cezaevlerinden her gün hasta tutuklularla ilgili hak ihlali haberleri geliyor. Bolu’da tutuklu bulunan Hidayet Tosun, iki kez ameliyat olduğu bir gözünü kaybetmek üzere.
BOLD- Bolu Cezaevinde tutuklu bulunan öğretmen Hidayet Tosun (49), kör olma tehlikesiyle karşı karşıya. 2 göz ameliyatından sonra tedavisi devam ederken tutuklanan Tosun’un retinasında ödem oluştuğu için acil ameliyat olması gerekiyor.
Şu an yüzde 10 görebilen Tosun’un durumunu HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından duyurdu ve Bakanlığı yetkililerine çağrıda bulundu: “Cezaevi şartları riskli olduğundan ameliyat olamıyor. Gözünü mü kaybetsin?”
[BoldMedya] 7.1.2020
BOLD- Bolu Cezaevinde tutuklu bulunan öğretmen Hidayet Tosun (49), kör olma tehlikesiyle karşı karşıya. 2 göz ameliyatından sonra tedavisi devam ederken tutuklanan Tosun’un retinasında ödem oluştuğu için acil ameliyat olması gerekiyor.
Şu an yüzde 10 görebilen Tosun’un durumunu HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından duyurdu ve Bakanlığı yetkililerine çağrıda bulundu: “Cezaevi şartları riskli olduğundan ameliyat olamıyor. Gözünü mü kaybetsin?”
Bolu KHK’lılar Platformundan yapılan açıklamaya göre Hidayet Tosun, Ağustos 2016’da beri tutuklu bulunuyor.Bolu cezaevinde tutuklu Hidayet Tosun, 2 göz ameliyatından sonra tedavisi devam ederken tutuklandı. Retinada ödem oluştuğundan acil ameliyat olması gerekiyor. Cezaevi şartları riskli olduğundan ameliyat olamıyor.@adalet_bakanlik gözünü mu kaybetsin?@ctekurumsal pic.twitter.com/UWYsMK1hej— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) January 7, 2020
[BoldMedya] 7.1.2020
İsrail’deki Haaretz gazetesinden kriz değerlendirmesi: Oluşan ortam Tahran’a fayda sağlıyor
İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesinde yapılan bir değerlendirmede, “Trump’ın Kasım Süleymani kararı sonrasında oluşan ortam Tahran’a fayda sağlıyor, İsrail’e yük oluyor ve ABD’nin Irak ve Suriye’deki stratejisine ve çıkarlarına darbe vuruyor”
BOLD – Daniel B. Sahpiro tarafından kaleme alınan ve İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesinde yeralan analizde, “Trump’ın Kasım Süleymani kararı sonrasında oluşan ortam Tahran’a fayda sağlıyor, İsrail’e yük oluyor ve Abd’nin Irak ve Suriye’deki stratejisine ve çıkarlarına darbe vuruyor” ifadelerine yer verildi.
“TRUMP’IN TEK KIRMIZI ÇİZGİSİ ASKERLER”
Analizin devamında;” İran bu olay sonunda şunu öğrendi. Başkan Trump’ın tek kırmızı çizgisi Amerikan askerlerine ve tesislerine yapılan saldırılardır. İran, nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından ABD’nin uyguladığı ezici yaptırımlara tepki olarak ateş püskürdü, Trump tepki vermemeyi tercih etti. ABD Körfez’deki petrol tankerlerine, Suudi petrol tesisine ve hatta bir Amerikan İHA’sının düşürülmesine yönelik saldırılara da sessiz kalmayı tercih etti. Aynı şekilde ABD Suriye’de, İran yanlısı unsurlarının oluşturduğu tehdit ile İsrail mücadelesini izlemekle yetindi” diye yazdı.
“DOĞRUDAN ÇATIŞMA YERİNE…”
Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra İran’ın verebileceği en akıllıca tepkinin ABD ile doğrudan çatışma yerine, üçünü unsurları kullanarak ABD askerlerini ve tesislerini hedef almak olacağını belirten Saphiro, “İran Suriye’de kendisine daha fazla alan açmak için Suriye’de İsrail ve Rusya arasında gerginliği tırmandıracak faaliyetler icra edebilir” ifadelerini kullandı.
“İRAN’IN ELİNDEKİ KOZ”
İran’ın elinde bir koz daha bulunduğunu ifade eden Saphiro, İran’ın Trump’ın Ortadoğu’dan çıkma istediğini sömürmeye çalışabileceğini kaydetti.
Saphiro, yazısını şu şekilde sürdürdü: “Evet şu anda ABD tesislerin korunmasına yardımcı olmak ve acil durumlara hazırlıklı olmak için bölgeye ilave asker gönderdi. Ancak birçok çelişkili açıklamasına rağmen Trump Amerikan askerlerini Ortadoğu’da sadece “kum ve ölümle” karşı karşıya kalacağı bir savaşa sokmama konusunda sabit bir fikre sahip.”
TRUMP, SÜRPRİZ YABALİR
Sabırlı, stratejik bir İran tepkisinin Irak hükümetine ABD kuvvetlerini Irak’tan kovması için baskı oluşturmak olacağını kaydeden Trump, Irak Parlamentosu’nun da bu yönde bir karar aldığını hatırlattı.
Saphiro, şöyle devam etti: “Üstelik İran bu amaca ulaşmak için harekete bile geçmeyebilir. IŞID lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin ortadan kaldırılmasının ardından Trump, ABD güçlerinin Suriye’den çekildiğini ilan ederek Kürt ve İsrailli ortaklarını şok etti. (Daha sonra kısmen, ABD güçlerinin daha küçük bir birlik ile Suriye petrol sahalarını korumaya odaklanacağını söyledi.) Süleymani saldırısının ardından benzer bir zafer iddiasıyla Trump, Irak’taki ABD askeri varlığının sona ereceğini açıklarsa kimse şaşırmamalı.
Bu senaryoların herhangi birinde, ABD’nin Süleymani’ye yaptığı saldırının ironik ikinci ve üçüncü dereceden etkileri, İran’ın Irak ve Suriye’deki nüfuzunda önemli bir artışa neden olacak, bu da ABD’nin veya bölgesel müttefiklerinin çıkarları için pek de olumlu bir sonuç olmayacaktır.”
[BoldMedya] 7.1.2020
BOLD – Daniel B. Sahpiro tarafından kaleme alınan ve İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesinde yeralan analizde, “Trump’ın Kasım Süleymani kararı sonrasında oluşan ortam Tahran’a fayda sağlıyor, İsrail’e yük oluyor ve Abd’nin Irak ve Suriye’deki stratejisine ve çıkarlarına darbe vuruyor” ifadelerine yer verildi.
“TRUMP’IN TEK KIRMIZI ÇİZGİSİ ASKERLER”
Analizin devamında;” İran bu olay sonunda şunu öğrendi. Başkan Trump’ın tek kırmızı çizgisi Amerikan askerlerine ve tesislerine yapılan saldırılardır. İran, nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından ABD’nin uyguladığı ezici yaptırımlara tepki olarak ateş püskürdü, Trump tepki vermemeyi tercih etti. ABD Körfez’deki petrol tankerlerine, Suudi petrol tesisine ve hatta bir Amerikan İHA’sının düşürülmesine yönelik saldırılara da sessiz kalmayı tercih etti. Aynı şekilde ABD Suriye’de, İran yanlısı unsurlarının oluşturduğu tehdit ile İsrail mücadelesini izlemekle yetindi” diye yazdı.
“DOĞRUDAN ÇATIŞMA YERİNE…”
Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra İran’ın verebileceği en akıllıca tepkinin ABD ile doğrudan çatışma yerine, üçünü unsurları kullanarak ABD askerlerini ve tesislerini hedef almak olacağını belirten Saphiro, “İran Suriye’de kendisine daha fazla alan açmak için Suriye’de İsrail ve Rusya arasında gerginliği tırmandıracak faaliyetler icra edebilir” ifadelerini kullandı.
“İRAN’IN ELİNDEKİ KOZ”
İran’ın elinde bir koz daha bulunduğunu ifade eden Saphiro, İran’ın Trump’ın Ortadoğu’dan çıkma istediğini sömürmeye çalışabileceğini kaydetti.
Saphiro, yazısını şu şekilde sürdürdü: “Evet şu anda ABD tesislerin korunmasına yardımcı olmak ve acil durumlara hazırlıklı olmak için bölgeye ilave asker gönderdi. Ancak birçok çelişkili açıklamasına rağmen Trump Amerikan askerlerini Ortadoğu’da sadece “kum ve ölümle” karşı karşıya kalacağı bir savaşa sokmama konusunda sabit bir fikre sahip.”
TRUMP, SÜRPRİZ YABALİR
Sabırlı, stratejik bir İran tepkisinin Irak hükümetine ABD kuvvetlerini Irak’tan kovması için baskı oluşturmak olacağını kaydeden Trump, Irak Parlamentosu’nun da bu yönde bir karar aldığını hatırlattı.
Saphiro, şöyle devam etti: “Üstelik İran bu amaca ulaşmak için harekete bile geçmeyebilir. IŞID lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin ortadan kaldırılmasının ardından Trump, ABD güçlerinin Suriye’den çekildiğini ilan ederek Kürt ve İsrailli ortaklarını şok etti. (Daha sonra kısmen, ABD güçlerinin daha küçük bir birlik ile Suriye petrol sahalarını korumaya odaklanacağını söyledi.) Süleymani saldırısının ardından benzer bir zafer iddiasıyla Trump, Irak’taki ABD askeri varlığının sona ereceğini açıklarsa kimse şaşırmamalı.
Bu senaryoların herhangi birinde, ABD’nin Süleymani’ye yaptığı saldırının ironik ikinci ve üçüncü dereceden etkileri, İran’ın Irak ve Suriye’deki nüfuzunda önemli bir artışa neden olacak, bu da ABD’nin veya bölgesel müttefiklerinin çıkarları için pek de olumlu bir sonuç olmayacaktır.”
[BoldMedya] 7.1.2020
Demirtaş “Erdoğan Devleti”nin haritasını çizdi
Selahattin Demirtaş duruşmada; Devlet içine çöreklenmiş yargı ayağı, medya ayağı, işverenler ayağı, bürokrasi ayağı olan Erdoğan yapılanmasını anlattı.
BOLD – Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ana dava duruşması öğleden sonra devam etti.
Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşmaya tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile aracılığı ile katılan Demirtaş, tutuklanma gerekçesinin Erdoğan’ın önünün açılması için olduğunu söyledi.
‘ERDOĞAN’IN SİYASİ HEDEFLERİNİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN BURADAYIZ’
AİHM’in kendisine ilişkin aldığı “ihlal” kararı şartlarının halen devam ettiğini kaydeden Demirtaş, “O karar; haksız tutuklamanın, tutuklama saikinin siyasi olduğuna dairdi. Şimdi yargılamanın her aşamasının da aynı saiklerle devam ettiğine dair iddialarımız var. Yani şu anda şu duruşma salonunda hepimizin bir arada bulunma amacı bir yargılama yapmak değil. Ben sanık olarak, avukatlarım savunma, siz de iddia makamı olarak bir yargılama yapma amacıyla burada toplanmış değiliz. İktidarın, AKP hükümetinin ve özellikle AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hedeflerinin gerçekleşmesi için, onun önünün açılması için, onun siyasi hedeflerinin hayata geçirilebilmesi açısından muhalefetin tasfiye edilmesi için yapılmış çalışmalardan biridir bu toplantı” diye belirtti.
‘REKABETÇİ OTORİTERİZM’ REJİMİ İNŞASI VAR
Savunmasına “Biz anayasal düzene mi karşı çıktık, anayasal düzeni değiştirmeye mi çalıştık?” diye sorarak devam eden Demirtaş, hakkında açılan ve tutuklu olduğu soruşturmada iddianın bu olduğunu ifade etti.
Demirtaş, sözlerine şöyle devam etti: “Şu anda anayasal düzen tasfiye ediliyor. Anayasal düzen ortadan kaldırılıyor. Tek adam rejimi kuruluyor. Buna ‘diktatörlük’ diyemeyiz literatürde. Daha çok ‘rekabetçi otoriterizm’ olarak siyasi literatürde tanımlanabilir. Neden? Çünkü halen seçim yapılıyor, seçimlerin yapılma ihtimali var. Ama rekabetçi otoriterizmde seçimlerin tamamı otoriter liderin kazanması üzerine inşa edilir. Geri kalan her şey tasfiye edilir. Seçim garantiye alınır, göstermelik seçimler yapılır. Siyaset biliminde buna, bu rejime ‘rekabetçi otoriterizm’ denilir. Peki, bu Türkiye Cumhuriyeti’nin, 1982’de kabul edilmiş ve birçok değişikliğe uğramasına rağmen, ‘demokratik, sosyal, laik hukuk devleti’ olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti devletinin idari rejimi midir ya da resmi politik görüşü müdür Anayasa’nın? Değildir. Türkiye Cumhuriyeti devleti eksiğiyle, yanlışıyla fazlasıyla bir hukuk devleti olarak tanımlanır, bir cumhuriyet olarak tanımlanır ve yapılan son değişiklikle birlikte Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile yönetildiği tanımlanır. Yani rejim Cumhuriyet’tir, idari model Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Aynı zamanda tek parlamentolu bir parlamentosu da vardır.
Şimdi bu anayasal yönetim modeli anayasaya aykırı bir şekilde feshedilmiş durumda. Fiili olarak, defacto tek adam rejimine geçiliyor. Bunun önündeki engeller ne? Muhalefet. Her yönüyle muhalefet, sadece HDP değil. Yani tek adam rejiminin kurulmasına, inşa edilmesine, kurumsallaşmasına, kalıcı hale gelmesine karşı çıkan herkes hedefe konulmuş durumda.
‘BİR DÜZEN İNŞA EDİLMİYOR. KAOS DÜZENİ VEYA KAOS DÜZENSİZLİĞİ İKAME EDİLİYOR’
Bunu nasıl başarabiliyor peki tek adam? Tarihte çok örnekleri var ama ülkemizde şu anda bunu sürdürebiliyor olmasının nedeni 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı şok ortamı, onun yarattığı travma. 15 Temmuz sonrası devlet kurumlarının far görmüş tavşan gibi refüze olması, şoka girmesi, donup kalması ve kurum olmaktan çıkmasıdır. Devlet artık 15 Temmuz’dan sonra yeniden inşa edilmemiştir. Bütün kurumları tasfiye edilmiş, oluşan boşluktan yeni bir yönetim anlayışı ile inşa edilmiyor. Dikkatinize çekeyim. Bir düzen inşa edilmiyor. Kaos düzeni veya kaos düzensizliği diyelim aslında yerine ikame ediliyor. Bu rejimin ya da kaos düzeninin Anayasal Cumhuriyet düzeninin yerine ikame edilmesi için açılmış davalardır. Recep Tayyip Erdoğan’ın önüne engel olarak çıkan herkes; bu bir muhtar da olabilir, bir partinin başkanı, eş genel başkanı da olabilir. Bu bir eski başbakan, cumhurbaşkanı da olabilir, bu bir yargı üyesi olabilir, medya mensubu olabilir, üniversite öğrencisi olabilir hiç fark etmez. Sistem, tamamının bastırılması üzerine kuruludur.
Peki bunun mekanizmaları nedir? Mekanizmaları şudur. Yakın tarihte biz darbe davalarıyla birlikte ortaya çıkınca gördük. Bunlara Cemaat davası demiyorum. darbe davası diyorum. Çünkü Cemaate selam vermiş herkes veya sempati duymuş, içinde olmuş herkes suçlu değil, herkes darbeci de değil bana göre. Öyle de bakmıyorum.
‘AKP, DEVLET İÇERİSİNDE TEHLİKELİ BİR YAPI OLUŞTURDU’
Darbe suçuna bulaşmış herkes suçludur, yargılanır, cezasını alır. Fakat o davalardan ortaya çıktı ki; bu paralel yapılanma neyse, şu anda AKP, devlet içerisinde, kendisine bağlı, bakın devlete bağlı değil, bir partiye bağlı, bir kişiye bağlı, eskisinden çok daha tehlikeli bir yapı oluşturmuş. Bunun yargı ayağı var. Mevcut tek adam rejiminin, rekabetçi otoriterizm dediğimiz ve anayasayı ihlal suçunu oluşturan bu örgütün, devlet içine çöreklenmiş bu örgütün yargı ayağı var, medya ayağı var, işverenler ayağı var, bürokrasi ayağı var.”
Devlet içerisinde oluşturulan bu yapıya dair değerlendirmelerini sürdüren Demirtaş, “İddia ediyorum, yarın hukuk devleti işlemeye başladığında bir savcı bunları delilleriyle ortaya koyacak ve yine iddia ediyorum aralarından pişmanlık belirtenler çıkacak. Ki şimdiden başlamış pişmanlık belirtileri. Sadece, dilekçe verecek bir yargı makamı olmadığı için yargıya yansımıyor. Bu medya merkezinin yönetildiği yer, Saray’daki İletişim Başkanlığı’dır. Bu merkeze bağlı kişiler açık oturum programlarına çıkarılır. Bunların telefonlarına mesaj gönderilir. Kanalları aynı anda değiştirirseniz görürsünüz, telefonlarına mesaj aynı anda gelir bunların. Hepsi hızla telefonlarına bakarlar. Bir dakika sonra, üç ayrı kanalda olmalarına rağmen aynı şeyi söylemeye başlarlar. Onlara gelen talimatlardan biri de, ‘Demirtaş’ı terörist ilan edin, katil ilan edin, onun tutuksuz yargılanması gerektiğini söyleyen herkesi düşman ilan edin’ türü mesajlarıdır.
‘SAFİYANE BİR BEKLENTİMİZ YOK!’
Elimde belge yok ama emin olun, bir gün belgesi de çıkacak. Bunun bir de yargı ayağı var. İçinde başsavcılar var, Cumhurbaşkanı’nın avukatları var. Özellikle de Sulh Ceza Hakimleri var. Hepsini kast etmiyorum. Avukatlarımın şikayetleri var HSK’de. HSK dikkate almıyor, tabii ki almaz. Öyle safiyane bir beklentimiz de yok” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 7.1.2020
BOLD – Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ana dava duruşması öğleden sonra devam etti.
Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşmaya tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile aracılığı ile katılan Demirtaş, tutuklanma gerekçesinin Erdoğan’ın önünün açılması için olduğunu söyledi.
‘ERDOĞAN’IN SİYASİ HEDEFLERİNİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN BURADAYIZ’
AİHM’in kendisine ilişkin aldığı “ihlal” kararı şartlarının halen devam ettiğini kaydeden Demirtaş, “O karar; haksız tutuklamanın, tutuklama saikinin siyasi olduğuna dairdi. Şimdi yargılamanın her aşamasının da aynı saiklerle devam ettiğine dair iddialarımız var. Yani şu anda şu duruşma salonunda hepimizin bir arada bulunma amacı bir yargılama yapmak değil. Ben sanık olarak, avukatlarım savunma, siz de iddia makamı olarak bir yargılama yapma amacıyla burada toplanmış değiliz. İktidarın, AKP hükümetinin ve özellikle AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hedeflerinin gerçekleşmesi için, onun önünün açılması için, onun siyasi hedeflerinin hayata geçirilebilmesi açısından muhalefetin tasfiye edilmesi için yapılmış çalışmalardan biridir bu toplantı” diye belirtti.
‘REKABETÇİ OTORİTERİZM’ REJİMİ İNŞASI VAR
Savunmasına “Biz anayasal düzene mi karşı çıktık, anayasal düzeni değiştirmeye mi çalıştık?” diye sorarak devam eden Demirtaş, hakkında açılan ve tutuklu olduğu soruşturmada iddianın bu olduğunu ifade etti.
Demirtaş, sözlerine şöyle devam etti: “Şu anda anayasal düzen tasfiye ediliyor. Anayasal düzen ortadan kaldırılıyor. Tek adam rejimi kuruluyor. Buna ‘diktatörlük’ diyemeyiz literatürde. Daha çok ‘rekabetçi otoriterizm’ olarak siyasi literatürde tanımlanabilir. Neden? Çünkü halen seçim yapılıyor, seçimlerin yapılma ihtimali var. Ama rekabetçi otoriterizmde seçimlerin tamamı otoriter liderin kazanması üzerine inşa edilir. Geri kalan her şey tasfiye edilir. Seçim garantiye alınır, göstermelik seçimler yapılır. Siyaset biliminde buna, bu rejime ‘rekabetçi otoriterizm’ denilir. Peki, bu Türkiye Cumhuriyeti’nin, 1982’de kabul edilmiş ve birçok değişikliğe uğramasına rağmen, ‘demokratik, sosyal, laik hukuk devleti’ olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti devletinin idari rejimi midir ya da resmi politik görüşü müdür Anayasa’nın? Değildir. Türkiye Cumhuriyeti devleti eksiğiyle, yanlışıyla fazlasıyla bir hukuk devleti olarak tanımlanır, bir cumhuriyet olarak tanımlanır ve yapılan son değişiklikle birlikte Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile yönetildiği tanımlanır. Yani rejim Cumhuriyet’tir, idari model Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Aynı zamanda tek parlamentolu bir parlamentosu da vardır.
Şimdi bu anayasal yönetim modeli anayasaya aykırı bir şekilde feshedilmiş durumda. Fiili olarak, defacto tek adam rejimine geçiliyor. Bunun önündeki engeller ne? Muhalefet. Her yönüyle muhalefet, sadece HDP değil. Yani tek adam rejiminin kurulmasına, inşa edilmesine, kurumsallaşmasına, kalıcı hale gelmesine karşı çıkan herkes hedefe konulmuş durumda.
‘BİR DÜZEN İNŞA EDİLMİYOR. KAOS DÜZENİ VEYA KAOS DÜZENSİZLİĞİ İKAME EDİLİYOR’
Bunu nasıl başarabiliyor peki tek adam? Tarihte çok örnekleri var ama ülkemizde şu anda bunu sürdürebiliyor olmasının nedeni 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı şok ortamı, onun yarattığı travma. 15 Temmuz sonrası devlet kurumlarının far görmüş tavşan gibi refüze olması, şoka girmesi, donup kalması ve kurum olmaktan çıkmasıdır. Devlet artık 15 Temmuz’dan sonra yeniden inşa edilmemiştir. Bütün kurumları tasfiye edilmiş, oluşan boşluktan yeni bir yönetim anlayışı ile inşa edilmiyor. Dikkatinize çekeyim. Bir düzen inşa edilmiyor. Kaos düzeni veya kaos düzensizliği diyelim aslında yerine ikame ediliyor. Bu rejimin ya da kaos düzeninin Anayasal Cumhuriyet düzeninin yerine ikame edilmesi için açılmış davalardır. Recep Tayyip Erdoğan’ın önüne engel olarak çıkan herkes; bu bir muhtar da olabilir, bir partinin başkanı, eş genel başkanı da olabilir. Bu bir eski başbakan, cumhurbaşkanı da olabilir, bu bir yargı üyesi olabilir, medya mensubu olabilir, üniversite öğrencisi olabilir hiç fark etmez. Sistem, tamamının bastırılması üzerine kuruludur.
Peki bunun mekanizmaları nedir? Mekanizmaları şudur. Yakın tarihte biz darbe davalarıyla birlikte ortaya çıkınca gördük. Bunlara Cemaat davası demiyorum. darbe davası diyorum. Çünkü Cemaate selam vermiş herkes veya sempati duymuş, içinde olmuş herkes suçlu değil, herkes darbeci de değil bana göre. Öyle de bakmıyorum.
‘AKP, DEVLET İÇERİSİNDE TEHLİKELİ BİR YAPI OLUŞTURDU’
Darbe suçuna bulaşmış herkes suçludur, yargılanır, cezasını alır. Fakat o davalardan ortaya çıktı ki; bu paralel yapılanma neyse, şu anda AKP, devlet içerisinde, kendisine bağlı, bakın devlete bağlı değil, bir partiye bağlı, bir kişiye bağlı, eskisinden çok daha tehlikeli bir yapı oluşturmuş. Bunun yargı ayağı var. Mevcut tek adam rejiminin, rekabetçi otoriterizm dediğimiz ve anayasayı ihlal suçunu oluşturan bu örgütün, devlet içine çöreklenmiş bu örgütün yargı ayağı var, medya ayağı var, işverenler ayağı var, bürokrasi ayağı var.”
Devlet içerisinde oluşturulan bu yapıya dair değerlendirmelerini sürdüren Demirtaş, “İddia ediyorum, yarın hukuk devleti işlemeye başladığında bir savcı bunları delilleriyle ortaya koyacak ve yine iddia ediyorum aralarından pişmanlık belirtenler çıkacak. Ki şimdiden başlamış pişmanlık belirtileri. Sadece, dilekçe verecek bir yargı makamı olmadığı için yargıya yansımıyor. Bu medya merkezinin yönetildiği yer, Saray’daki İletişim Başkanlığı’dır. Bu merkeze bağlı kişiler açık oturum programlarına çıkarılır. Bunların telefonlarına mesaj gönderilir. Kanalları aynı anda değiştirirseniz görürsünüz, telefonlarına mesaj aynı anda gelir bunların. Hepsi hızla telefonlarına bakarlar. Bir dakika sonra, üç ayrı kanalda olmalarına rağmen aynı şeyi söylemeye başlarlar. Onlara gelen talimatlardan biri de, ‘Demirtaş’ı terörist ilan edin, katil ilan edin, onun tutuksuz yargılanması gerektiğini söyleyen herkesi düşman ilan edin’ türü mesajlarıdır.
‘SAFİYANE BİR BEKLENTİMİZ YOK!’
Elimde belge yok ama emin olun, bir gün belgesi de çıkacak. Bunun bir de yargı ayağı var. İçinde başsavcılar var, Cumhurbaşkanı’nın avukatları var. Özellikle de Sulh Ceza Hakimleri var. Hepsini kast etmiyorum. Avukatlarımın şikayetleri var HSK’de. HSK dikkate almıyor, tabii ki almaz. Öyle safiyane bir beklentimiz de yok” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 7.1.2020
Böyle böyle battılar: Kendi binasını boşaltıp kiraya çıktı, 30 milyon lira kira ödedi
Varlık Fonu’na devredilen Eti Maden, 2012'de binasını boşaltıp aylık 330 bin TL'ye kiraya çıktı. Yeni bina inşaatı uzayınca kurum 2018'e kadar 30,6 milyon TL kira ödedi.
AKP iktidarlarının savurgan harcamaları arasında önemli bir yer tutan kiralamalarla ilgili her geçen gün yeni bir örnek ortaya çıkıyor.
Türkiye Varlık Fonu’na devredilen Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü, 2012 yılında Ankara’nın merkezindeki genel müdürlüğünü boşaltarak daha uzak bir semtteki bir binayı üç yılı peşin olmak üzere aylık 330 bin TL’ye kiraladı. İnşaatına başlanan yeni Genel Müdürlük binası tamamlanamadığı için kiracılığı uzayan Eti Maden, 2018 sonuna kadar 30,6 milyon TL kira ödedi.
Sayıştay’ın TBMM’ye sunulan 2018 yılı denetim raporuna göre, 2017 yılında Türkiye Varlık Fonu’na devredilen Eti Maden Genel Müdürlük Hizmet Binası uzun yıllar bakım-onarım yapılamaması, iki kez yangın tehlikesi atlatılması, deprem performans testlerinde de güçlendirme ihtiyacının ortaya çıkması nedeniyle TOKİ’den yeni bir bina satın almaya karar verdi.
Birgün gazetesinde yer alan habere göre, genel müdürlük, Ankara’nın en merkezi bölgesi olan Sıhhiye semtindeki binasını 2 milyon 30 bin TL bedelle Adalet Bakanlığı'na devretti. TOKİ ile Çankaya ilçesinde bulunan arsa üzerinde hizmet binası yapımı için protokol imzalandı. 34 milyon 158 bin TL’lik tutar inşaat avansı olarak TOKİ’ye aktarıldı.
Ancak imar planı değişikliği yargıya taşındığı için süreç 2015’te Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın planı onaylanması ile tamamlandı.
BİLİNDİK ŞİRKETLER
“Hizmet Binası İnşaat Öncesi, İnşaat Aşaması ve İnşaat Sonrası Danışmanlık Hizmeti Alım işi” kamuya ait birçok inşaatın ihalesini alan Prokon-Beşer Ortak Girişimi’ne yer teslimi yapıldı.
2018 yılında yapılan ihale sonucunda da 121 milyon 500 bin TL bedelle TOKİ ile yine kamudan önemli işler alan Can İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş arasında inşaat sözleşmesi imzalandı. 2018 boyunca yaklaşık yüzde 7,5 seviyesine ulaşabilen inşaat ekim ayından itibaren yavaşladı.
Yapılan görüşmeler sonucu yapımcı firma ile inşaatın 31 Aralık 2019’da tamamlanması imza altına alındı. Ancak yüklenici firma işin bitmeyeceği anlaşılınca 31 Ekim 2020’ye kadar süre istedi.
CUMHURBAŞKANLIĞI İZİN VERDİ
Bunun üzerine Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı'ndan, 68 milyon TL’lik ödeneğe ek olarak 125 milyon TL’lik ek harcama izni talebinde bulundu. Cumhurbaşkanlığı, Bakanlığın talebini uygun buldu.
Bu süreçte Eti Maden kiraladığı binada faaliyetlerini sürdürdü. Genel müdürlüğün aylık 330 bin TL kira ödeyerek taşındığı ve üç yılın tümünü de peşin ödediği binadaki kiracılığı yaklaşık sekiz yıl sürdü.
KİRA AYLIK 387 BİN TL'YE ÇIKTI
Eti Maden’in şirkete ödediği kira 2019 yılı Şubat ayında 387 bin 166 TL’ye çıktı. Daha önce çeşitli soru önergelerine konu olan ancak açıklanmayan toplam kira bedeli 2018 sonunda 30 milyon 588 bin TL oldu.
Sayıştay, hizmet binasının bir önce bitirilmesini, daha fazla gecikme yaşanmaması için yapım işinin sorumlusu olan TOKİ nezdinde girişimlerin artırılmasını istedi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
AKP iktidarlarının savurgan harcamaları arasında önemli bir yer tutan kiralamalarla ilgili her geçen gün yeni bir örnek ortaya çıkıyor.
Türkiye Varlık Fonu’na devredilen Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü, 2012 yılında Ankara’nın merkezindeki genel müdürlüğünü boşaltarak daha uzak bir semtteki bir binayı üç yılı peşin olmak üzere aylık 330 bin TL’ye kiraladı. İnşaatına başlanan yeni Genel Müdürlük binası tamamlanamadığı için kiracılığı uzayan Eti Maden, 2018 sonuna kadar 30,6 milyon TL kira ödedi.
Sayıştay’ın TBMM’ye sunulan 2018 yılı denetim raporuna göre, 2017 yılında Türkiye Varlık Fonu’na devredilen Eti Maden Genel Müdürlük Hizmet Binası uzun yıllar bakım-onarım yapılamaması, iki kez yangın tehlikesi atlatılması, deprem performans testlerinde de güçlendirme ihtiyacının ortaya çıkması nedeniyle TOKİ’den yeni bir bina satın almaya karar verdi.
Birgün gazetesinde yer alan habere göre, genel müdürlük, Ankara’nın en merkezi bölgesi olan Sıhhiye semtindeki binasını 2 milyon 30 bin TL bedelle Adalet Bakanlığı'na devretti. TOKİ ile Çankaya ilçesinde bulunan arsa üzerinde hizmet binası yapımı için protokol imzalandı. 34 milyon 158 bin TL’lik tutar inşaat avansı olarak TOKİ’ye aktarıldı.
Ancak imar planı değişikliği yargıya taşındığı için süreç 2015’te Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın planı onaylanması ile tamamlandı.
BİLİNDİK ŞİRKETLER
“Hizmet Binası İnşaat Öncesi, İnşaat Aşaması ve İnşaat Sonrası Danışmanlık Hizmeti Alım işi” kamuya ait birçok inşaatın ihalesini alan Prokon-Beşer Ortak Girişimi’ne yer teslimi yapıldı.
2018 yılında yapılan ihale sonucunda da 121 milyon 500 bin TL bedelle TOKİ ile yine kamudan önemli işler alan Can İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş arasında inşaat sözleşmesi imzalandı. 2018 boyunca yaklaşık yüzde 7,5 seviyesine ulaşabilen inşaat ekim ayından itibaren yavaşladı.
Yapılan görüşmeler sonucu yapımcı firma ile inşaatın 31 Aralık 2019’da tamamlanması imza altına alındı. Ancak yüklenici firma işin bitmeyeceği anlaşılınca 31 Ekim 2020’ye kadar süre istedi.
CUMHURBAŞKANLIĞI İZİN VERDİ
Bunun üzerine Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı'ndan, 68 milyon TL’lik ödeneğe ek olarak 125 milyon TL’lik ek harcama izni talebinde bulundu. Cumhurbaşkanlığı, Bakanlığın talebini uygun buldu.
Bu süreçte Eti Maden kiraladığı binada faaliyetlerini sürdürdü. Genel müdürlüğün aylık 330 bin TL kira ödeyerek taşındığı ve üç yılın tümünü de peşin ödediği binadaki kiracılığı yaklaşık sekiz yıl sürdü.
KİRA AYLIK 387 BİN TL'YE ÇIKTI
Eti Maden’in şirkete ödediği kira 2019 yılı Şubat ayında 387 bin 166 TL’ye çıktı. Daha önce çeşitli soru önergelerine konu olan ancak açıklanmayan toplam kira bedeli 2018 sonunda 30 milyon 588 bin TL oldu.
Sayıştay, hizmet binasının bir önce bitirilmesini, daha fazla gecikme yaşanmaması için yapım işinin sorumlusu olan TOKİ nezdinde girişimlerin artırılmasını istedi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
Bankaya yatan her bin dolar için 5 dolarlık Deli Dumrul vergisi
Dolarizasyonla mücadele için bankaya yatırılan her bin dolar için TCMB 5 dolar komisyon alacak.
Karar gazetesi yazarı Mehmet Ali Verçin, Merkez Bankası’nın bankalara gönderdiğini yazıyı anımsatarak, “Bankaya yatırılan her bin dolar için TCMB 5 dolar komisyon alacak” ifadesini kullandı.
Merkez Bankası’nın bu hamlesinin ‘Ters Dolarizasyon Sürecine Destek’ amacıyla yaptıklarını kaydeden Verçin, “Türkiye gibi hem kırılgan hem de dışarıya açık bir ekonomide TCMB’nin “tasarruf sahiplerine mesaj vermeyi aşan, adeta vergi niteliğinde komisyon almaya girişmesi’ olacak iş değil” görüşünü savundu.
Verçin, “Bu kararla, “döviz hesapları üzerinde sıkılaştırma tedbirleri alınıyor” algısı oluşabilir. TCMB son zamanlarda, özensiz ve kanaatimce çelişik kararlar almaktan çekinmiyor ancak bu kararla fazla ileri gittiği kanaatindeyim” düşüncesini dile getirdi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
Karar gazetesi yazarı Mehmet Ali Verçin, Merkez Bankası’nın bankalara gönderdiğini yazıyı anımsatarak, “Bankaya yatırılan her bin dolar için TCMB 5 dolar komisyon alacak” ifadesini kullandı.
Merkez Bankası’nın bu hamlesinin ‘Ters Dolarizasyon Sürecine Destek’ amacıyla yaptıklarını kaydeden Verçin, “Türkiye gibi hem kırılgan hem de dışarıya açık bir ekonomide TCMB’nin “tasarruf sahiplerine mesaj vermeyi aşan, adeta vergi niteliğinde komisyon almaya girişmesi’ olacak iş değil” görüşünü savundu.
Verçin, “Bu kararla, “döviz hesapları üzerinde sıkılaştırma tedbirleri alınıyor” algısı oluşabilir. TCMB son zamanlarda, özensiz ve kanaatimce çelişik kararlar almaktan çekinmiyor ancak bu kararla fazla ileri gittiği kanaatindeyim” düşüncesini dile getirdi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
Büyük felaket! 4 aydır neden söndürülemiyor?
Avustralya'da rekor düzeydeki sıcak hava ve aylardır süren kuraklık yüzünden çıkan yangınlar geçen hafta etkisini daha da yoğunlaştırdı.
Eylül ayından beri süren ve alevlerin yüksekliğinin kimi zaman 70 metreyi aştığı yangınlar sonucu en az 25 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kasaba boşaltıldı, milyonlarca hayvan öldü.
BBC Türkçe ekibi bütün dünyanın Avustralya'ya odaklanmasına ve ünlü oyunculardan siyasetçilere çok sayıda kişinin düzenlenen kampanyalara destek çıkmasına sebep olan yangınların nedenlerini ve yangınlarla ilgili bilinmesi gerekenleri derledi.
1. Yangınlarda son durum ne?
Avustralya'da Pazartesi günü itibarıyla yangından etkilenen yerlere yağmurlar yağmaya başladı ve sıcaklıkların düşmeye başladığı görüldü. Ancak yetkililer yangınların tekrar ortaya çıkabileceği uyarısında bulunuyor.
Ülkenin doğu kıyısındaki Sydney'den Melbourne'a kadar çok sayıda şehre güçlü yağmurların yağdığı görüldü. Ancak yetkililer Perşembe günü itibarıyla sıcaklıkların tekrar yükselmesini beklediklerini; bu yüzden de bugünün hasar tespitinin yapılması ve gerekli alanların boşaltılması için kullanılacağını söyledi.
Kapalı yollar açılırken yüzlerce kişinin duman yüzünden etkilenerek dışarı çıkamadığı görüldü.
Avustralya Başbakanı Scott Morrison yangınların aylarca sürebileceği uyarısında bulunmuştu.
Ülkenin başkenti Canberra ise Pazartesi günü yangınlardan ötürü dumanla kaplandı.
Başkentte yer alan acil durum yönetim ofisi, Avustralya Ulusal Müzesi ve Avustralya Ulusal Üniversitesi, yangınlardan ötürü oluşan sisten ötürü kapalı olduklarını açıkladı.
İçişleri Bakanlığı gerekli olmadıkça çalışanlarının binaya gelmemesini salık verdi. Sağlık Bakanlığı da binaya gelinmemesi gerektiğini belirtti.
Melbourne'daki görüş mesafesinin ise 1 kilometreden daha az olduğu açıklandı.
New South Wales Eyaleti Kırsal Yangın Kurumu'nun (NSW RFS) Pazartesi günü erken saatlerde attığı tweete göre bu eyalette 136 aktif yangın var.
Victoria eyaletinde ise 31 aktif yangın bulunmakta.
2. Yangınların bilançosu ne?
Reuters haber ajansının verilerine göre yangınlarda şimdiye kadar 8 milyon hektar alan yok oldu.
Binlerce ev küle dönerken, çok sayıda kasaba elektrik ve internet bağlantısı olmadan yaşamak zorunda.
Eylül ayından beri en az 800 evin tahliye edildiği bildiriliyor.
Avustralya Acil Durumlar Bakanı Lisa Neville, Victoria eyaletinde 67 bin kişinin tahliye edildiğini açıkladı.
Yaklaşık bin kadar turistin Avustralya donanması tarafından kıyılardan alınarak götürüldüğü duyuruldu.
Yangınların görüldüğü alanlar
Adelaide Tepeleri'ndeki şarap endüstrisine üzüm sağlayan bağların üçte birinin yok olduğu belirtiliyor.
Uydu görüntülerine göre yangından en çok etkilenen Victoria ve New South Wales eyaletlerinden yayılan dumanlar Yeni Zelanda'ya kadar vararak hava kalitesinin etkilenmesine neden oldu.
Avustralya'da bir yangın yüzünden en çok sayıda insanın hayatını kaybettiği afet Şubat 2009'da yaşanmıştı.
Kara Cumartesi olarak adlandırılan yangında Victoria eyaletinde 180 kişi hayatını kaybetti.
3. Yangınlar neden meydana geldi?
Avustralya yaz aylarında yaşanan yangınlara alışkın olsa da bu yıl normalin üzerinde görülen sıcaklıklar ve kuraklık, yangınların şiddetinin daha fazla olmasına neden oldu.
İnsan faktörü de kimi zaman yangınların ortaya çıkmasında etkili olsa da, kuru tarım alanları üzerinde şimşeklerin çakması üzerine de yangınların başladığı görülüyor.
Yangınlar bir kere başladı mı otların yanmasıyla ortaya çıkan közlerin rüzgarla yayılması diğer alanların da tehlike altına girmesine yol açıyor.
Otlarda meydana gelen yangınlar, gök gürültülü fırtınaların oluşmasına, bu da şimşeklerin meydana gelmesine ve daha fazla yangının ortaya çıkmasına neden oluyor.
Bu da bir volkan patlaması ya da atom bombası etkisi yaparak yangınların kendi fırtınalarını ortaya çıkarmasına yol açıyor.
4. Yangınların bu kadar yayılmasının nedeni ne? İklim değişikliğinin etkisi var mı?
Avustralya'da yangınların bu kadar büyümesi ve kontrol altına alınamamasında yazların daha sıcak ve kuru geçmesinin etkisi var.
Bilim dünyası uzun zamandır iklim değişikliğinin şiddetlenmeye başlamasıyla Avustralya'da daha uzun, sıcak ve kuru yazların yaşanacağı uyarısında bulunuyordu.
Bu da tarımsal alanların daha kuru bir hale gelerek daha kolay tutuşmasına ve yangınların daha kolay yayılmasına neden oluyor.
Bilim insanları iklim değişikliğinin yangınların daha sık ve daha şiddetli görülmesine neden olacağını belirtmekteydi.
Verilere göre Avustralya 1910 yılından beri bir derece daha ısındı. En büyük ısınma 1950 senesinde yaşandı.
Avustralya 2019 Aralık'ında ise en sıcak hava rekorunu iki defa 40,9 ve 41,9 derece ile kırdı.
İkisi de 2013'te ölçülen 40,3 dereceden daha yüksekti.
Ayın sonunda ise normalde ülkenin kalanından daha serin olan Tazmanya'da bile 40 derecenin üzerinde sıcaklıklar ölçüldü.
Meteoroloji uzmanlarına göre Avustralya'da yangınların kontrol altına alınamamasında en çok etkili olan durumlardan biri ise Hint Okyanusu'nda görülen çift kutuplu iklim olayı.
Hint Okyanusu Dipolü olarak adlandırılan olayda deniz üst yüzeyi sıcaklıkları batı tarafında daha yüksekken doğu tarafında daha serin oluyor.
Bu iki taraf arasındaki sıcaklık farkı bu yıl son 60 yılın zirvesinde.
Bunun sonucu olarak da doğu Afrika'da ortalamanın üzerindeki şiddette yağmurlar ve seller görülürken güneydoğu Asya ve Avustralya'da kuraklık yaşanıyor.
5. Şimdiye kadar kaç hayvan hayatını kaybetti?
İngiliz Times gazetesine konuşan çevre yetkilileri, yapılan hesaplamalara göre yangınlarda şimdiye kadar en az 480 milyon hayvanın öldüğünün tahmin edildiğini aktardı.
Koala nüfusunun da üçte birinin hayatını kaybettiği düşünülüyor. Çevre uzmanlarına göre toplamda 8 bin koala hayatını kaybetmiş olabilir.
4 bin çiftlik hayvanı ve koyunun da öldüğü hesaplanıyor.
6. Yangınlarla nasıl mücadele ediliyor?
Yüz binlerce itfaiyeci, çoğunluğu gönüllü olmak üzere haftalardır bazen günde en az 12 saat olmak üzere çalışıyor.
İtfaiyecilerin üzerine bu kadar büyük bir çalışma yükünün binmesi, ülkenin itfaiye gücü olarak gönüllülere ihtiyaç duymasının sorgulanmasına yol açtı.
Avustralya'nın federal hükümeti geçen hafta yaptığı açıklamada başta New South Wales eyaleti olmak üzere gönüllülerin talep etmeleri takdirde 4 bin dolara kadar tazminat alabileceğini söyledi.
Bu politikaya başta Avustralya Başbakanı Scott Morrison karşı çıkmıştı.
Yangınların kontrol altına alınamaması üzerine ordu, askerlerini, gemilerini ve hava araçlarını yangın bölgelerine göndermeye başladı.
Başbakan Morrison, Cumartesi günü ise ülke yakın tarihinin en büyük askeri seferberliğini ilan ederek 3 bin askerin gönüllü itfaiyecilere yardım etmesi için alana gönderildiğini açıkladı.
Hükümet, ABD ve Kanada'dan su tankerlerini barındıran hava araçları konusunda takviye yardım talep etti.
Kanada, 30'dan fazla itfaiye görevlisini Avustralya'ya göndereceğini açıkladı.
7. Avustralya Başbakanı Scott Morrison neden eleştiriliyor?
Avustralya Başbakanı Scott Morrison, gerek iklim değişikliğinin rolünü küçümsemesi gerekse yangınların şiddetlendiği dönemde tatiline devam etmesinden dolayı ülkesinde eleştirilere maruz kaldı.
Scott Morrison, yangınlar devam ederken geçen ay içinde ailesiyle Hawaii'ye tatile gittiği için eleştirilmişti.
Eleştirilerin üzerine tatilini yarıda keserek geri dönen Morrison, hükümetinin iklim politikalarını savunmaya devam etti.
Morrison'ın askerleri yangınlara müdahale etmeleri için seferberliğe çağırmasını itfaiye birimlerine haber vermeden yapması da eleştirilmesine neden oldu.
Avustralya'nın karbon salımı politikaları uzun süredir eleştiriliyor.
Ülkenin madencilik geçmişi ve güçlü kömür lobisi yüzünden iklim değişikliği ile mücadele için gerekli adımların atılmadığı belirtiliyordu.
Morrison da bu politikaları değiştirmemekle suçlanıyor.
8. Bağış yapılmasına ihtiyaç var mı?
Avustralya bu kadar büyük çapta yangınlarla aylardır mücadele ettiği, milyonlarca canlı hayatını kaybettiği ve evler yok olduğu için dünyanın dört bir yanından ülkeye yardım etmek gerektiğine dair çağrılar büyüyor.
Yangınlarla en çok mücadele eden eyaletlerin başında olan yetkililer para yardımına ihtiyaçları olduğunu açıklıyor.
Sadece yangınlarla mücadele etmek için değil, yangınlardan sonra hayatta kalanların yaşamına geri dönmesi ve yangınların yok ettiği alanların ıslah edilmesi için de ülkenin bağışlara ihtiyacı olacak.
Avustralya Başbakanı Morrison, hükümetine yangınlarla mücadelede getirilen eleştirilerin ardından yerel topluluklara yardımcı olması için 1,39 milyar dolar değerinde Ulusal Yangın İyileşme Kurumu kurduğunu açıkladı.
Sosyal medyadan da çok sayıda oyuncu, müzisyen ve ünlü ya bir kampanya düzenlediğini ya da bağış kampanyalarına destek olduğunu açıkladı.
Şarkıcı Pink sosyal medyadan yaptığı açıklamada kurtarma çalışmalarına yardımcı olması için 500 bin dolar bağışladığını açıkladı.
Nicole Kidman, Keith Urban, Novak Djokovic, Maria Sharapova, Selena Gomez gibi çok sayıda isim de bağış yaptığını açıklayan ünlüler arasında.
9. Avustralya'da yangınlar altında yaşam nasıl?
Çok sayıda Avustralyalı yangın sırasında evleri yok olduğu için tanıdıklarının yanında kalıyor.
16 yaşındaki Gabriel Kam de bu insanlardan biri.
BBC'ye konuşan Kam, itfaiyecilerin tavsiyelerini dinlediklerini, evin etrafındaki çalıları ve ağaçları temizlediklerini ancak evlerinin bir anda yok olduğunu anlatıyor.
"O an geldiğinde yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok" diyen Kam, kedilerini ve giysilerini alıp kaçtıklarını anlatıyor. Şimdi Kam ve ailesi bir tanıdıklarının evinde kalıyor.
Yetkililer çok sayıda evi kapı kapı dolaşarak ailelere alanı terk etmeleri gerektiğini söylerken yangının etkili olduğu alanların yakınlarında yaşayanlar dumandan ve buna bağlı olarak artan hava kirliliğinden de etkileniyor.
10. Avustralya'ya seyahat edilmesinde bir sakınca var mı?
Çok sayıda hükümet Avustralya'ya seyahat notunu güncelleyerek gidilecek yerlere dikkat edilmesi uyarısında bulunuldu.
Ülkede olanlara haber merkezlerini dinlemeleri ve yetkililerin uyarılarına göre davranmaları konusunda açıklama yapıldı.
İngiltere, vatandaşlarına yaptığı uyarıda olağanüstü halin ilan edildiği yerlerde özellikle dikkatli olunması gerektiğini ve yerel yetkililerin açıklamalarının sürekli takip edilmesi gerektiğini söyledi.
Avustralya Turizm Ofisi de çoğu turistik yerin yangınlardan etkilenmediğini, ancak seyahat edecek yolcuların uçuşlarından önce tekrar en son güncellenmiş bilgilere bakması ve değişen koşullardan haberdar olması gerektiğini ifade etti.
Çoğu turistik tesisin halen açık olduğu belirtildi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
Eylül ayından beri süren ve alevlerin yüksekliğinin kimi zaman 70 metreyi aştığı yangınlar sonucu en az 25 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kasaba boşaltıldı, milyonlarca hayvan öldü.
BBC Türkçe ekibi bütün dünyanın Avustralya'ya odaklanmasına ve ünlü oyunculardan siyasetçilere çok sayıda kişinin düzenlenen kampanyalara destek çıkmasına sebep olan yangınların nedenlerini ve yangınlarla ilgili bilinmesi gerekenleri derledi.
1. Yangınlarda son durum ne?
Avustralya'da Pazartesi günü itibarıyla yangından etkilenen yerlere yağmurlar yağmaya başladı ve sıcaklıkların düşmeye başladığı görüldü. Ancak yetkililer yangınların tekrar ortaya çıkabileceği uyarısında bulunuyor.
Ülkenin doğu kıyısındaki Sydney'den Melbourne'a kadar çok sayıda şehre güçlü yağmurların yağdığı görüldü. Ancak yetkililer Perşembe günü itibarıyla sıcaklıkların tekrar yükselmesini beklediklerini; bu yüzden de bugünün hasar tespitinin yapılması ve gerekli alanların boşaltılması için kullanılacağını söyledi.
Kapalı yollar açılırken yüzlerce kişinin duman yüzünden etkilenerek dışarı çıkamadığı görüldü.
Avustralya Başbakanı Scott Morrison yangınların aylarca sürebileceği uyarısında bulunmuştu.
Ülkenin başkenti Canberra ise Pazartesi günü yangınlardan ötürü dumanla kaplandı.
Başkentte yer alan acil durum yönetim ofisi, Avustralya Ulusal Müzesi ve Avustralya Ulusal Üniversitesi, yangınlardan ötürü oluşan sisten ötürü kapalı olduklarını açıkladı.
İçişleri Bakanlığı gerekli olmadıkça çalışanlarının binaya gelmemesini salık verdi. Sağlık Bakanlığı da binaya gelinmemesi gerektiğini belirtti.
Melbourne'daki görüş mesafesinin ise 1 kilometreden daha az olduğu açıklandı.
New South Wales Eyaleti Kırsal Yangın Kurumu'nun (NSW RFS) Pazartesi günü erken saatlerde attığı tweete göre bu eyalette 136 aktif yangın var.
Victoria eyaletinde ise 31 aktif yangın bulunmakta.
2. Yangınların bilançosu ne?
Reuters haber ajansının verilerine göre yangınlarda şimdiye kadar 8 milyon hektar alan yok oldu.
Binlerce ev küle dönerken, çok sayıda kasaba elektrik ve internet bağlantısı olmadan yaşamak zorunda.
Eylül ayından beri en az 800 evin tahliye edildiği bildiriliyor.
Avustralya Acil Durumlar Bakanı Lisa Neville, Victoria eyaletinde 67 bin kişinin tahliye edildiğini açıkladı.
Yaklaşık bin kadar turistin Avustralya donanması tarafından kıyılardan alınarak götürüldüğü duyuruldu.
Yangınların görüldüğü alanlar
Adelaide Tepeleri'ndeki şarap endüstrisine üzüm sağlayan bağların üçte birinin yok olduğu belirtiliyor.
Uydu görüntülerine göre yangından en çok etkilenen Victoria ve New South Wales eyaletlerinden yayılan dumanlar Yeni Zelanda'ya kadar vararak hava kalitesinin etkilenmesine neden oldu.
Avustralya'da bir yangın yüzünden en çok sayıda insanın hayatını kaybettiği afet Şubat 2009'da yaşanmıştı.
Kara Cumartesi olarak adlandırılan yangında Victoria eyaletinde 180 kişi hayatını kaybetti.
3. Yangınlar neden meydana geldi?
Avustralya yaz aylarında yaşanan yangınlara alışkın olsa da bu yıl normalin üzerinde görülen sıcaklıklar ve kuraklık, yangınların şiddetinin daha fazla olmasına neden oldu.
İnsan faktörü de kimi zaman yangınların ortaya çıkmasında etkili olsa da, kuru tarım alanları üzerinde şimşeklerin çakması üzerine de yangınların başladığı görülüyor.
Yangınlar bir kere başladı mı otların yanmasıyla ortaya çıkan közlerin rüzgarla yayılması diğer alanların da tehlike altına girmesine yol açıyor.
Otlarda meydana gelen yangınlar, gök gürültülü fırtınaların oluşmasına, bu da şimşeklerin meydana gelmesine ve daha fazla yangının ortaya çıkmasına neden oluyor.
Bu da bir volkan patlaması ya da atom bombası etkisi yaparak yangınların kendi fırtınalarını ortaya çıkarmasına yol açıyor.
4. Yangınların bu kadar yayılmasının nedeni ne? İklim değişikliğinin etkisi var mı?
Avustralya'da yangınların bu kadar büyümesi ve kontrol altına alınamamasında yazların daha sıcak ve kuru geçmesinin etkisi var.
Bilim dünyası uzun zamandır iklim değişikliğinin şiddetlenmeye başlamasıyla Avustralya'da daha uzun, sıcak ve kuru yazların yaşanacağı uyarısında bulunuyordu.
Bu da tarımsal alanların daha kuru bir hale gelerek daha kolay tutuşmasına ve yangınların daha kolay yayılmasına neden oluyor.
Bilim insanları iklim değişikliğinin yangınların daha sık ve daha şiddetli görülmesine neden olacağını belirtmekteydi.
Verilere göre Avustralya 1910 yılından beri bir derece daha ısındı. En büyük ısınma 1950 senesinde yaşandı.
Avustralya 2019 Aralık'ında ise en sıcak hava rekorunu iki defa 40,9 ve 41,9 derece ile kırdı.
İkisi de 2013'te ölçülen 40,3 dereceden daha yüksekti.
Ayın sonunda ise normalde ülkenin kalanından daha serin olan Tazmanya'da bile 40 derecenin üzerinde sıcaklıklar ölçüldü.
Meteoroloji uzmanlarına göre Avustralya'da yangınların kontrol altına alınamamasında en çok etkili olan durumlardan biri ise Hint Okyanusu'nda görülen çift kutuplu iklim olayı.
Hint Okyanusu Dipolü olarak adlandırılan olayda deniz üst yüzeyi sıcaklıkları batı tarafında daha yüksekken doğu tarafında daha serin oluyor.
Bu iki taraf arasındaki sıcaklık farkı bu yıl son 60 yılın zirvesinde.
Bunun sonucu olarak da doğu Afrika'da ortalamanın üzerindeki şiddette yağmurlar ve seller görülürken güneydoğu Asya ve Avustralya'da kuraklık yaşanıyor.
5. Şimdiye kadar kaç hayvan hayatını kaybetti?
İngiliz Times gazetesine konuşan çevre yetkilileri, yapılan hesaplamalara göre yangınlarda şimdiye kadar en az 480 milyon hayvanın öldüğünün tahmin edildiğini aktardı.
Koala nüfusunun da üçte birinin hayatını kaybettiği düşünülüyor. Çevre uzmanlarına göre toplamda 8 bin koala hayatını kaybetmiş olabilir.
4 bin çiftlik hayvanı ve koyunun da öldüğü hesaplanıyor.
6. Yangınlarla nasıl mücadele ediliyor?
Yüz binlerce itfaiyeci, çoğunluğu gönüllü olmak üzere haftalardır bazen günde en az 12 saat olmak üzere çalışıyor.
İtfaiyecilerin üzerine bu kadar büyük bir çalışma yükünün binmesi, ülkenin itfaiye gücü olarak gönüllülere ihtiyaç duymasının sorgulanmasına yol açtı.
Avustralya'nın federal hükümeti geçen hafta yaptığı açıklamada başta New South Wales eyaleti olmak üzere gönüllülerin talep etmeleri takdirde 4 bin dolara kadar tazminat alabileceğini söyledi.
Bu politikaya başta Avustralya Başbakanı Scott Morrison karşı çıkmıştı.
Yangınların kontrol altına alınamaması üzerine ordu, askerlerini, gemilerini ve hava araçlarını yangın bölgelerine göndermeye başladı.
Başbakan Morrison, Cumartesi günü ise ülke yakın tarihinin en büyük askeri seferberliğini ilan ederek 3 bin askerin gönüllü itfaiyecilere yardım etmesi için alana gönderildiğini açıkladı.
Hükümet, ABD ve Kanada'dan su tankerlerini barındıran hava araçları konusunda takviye yardım talep etti.
Kanada, 30'dan fazla itfaiye görevlisini Avustralya'ya göndereceğini açıkladı.
7. Avustralya Başbakanı Scott Morrison neden eleştiriliyor?
Avustralya Başbakanı Scott Morrison, gerek iklim değişikliğinin rolünü küçümsemesi gerekse yangınların şiddetlendiği dönemde tatiline devam etmesinden dolayı ülkesinde eleştirilere maruz kaldı.
Scott Morrison, yangınlar devam ederken geçen ay içinde ailesiyle Hawaii'ye tatile gittiği için eleştirilmişti.
Eleştirilerin üzerine tatilini yarıda keserek geri dönen Morrison, hükümetinin iklim politikalarını savunmaya devam etti.
Morrison'ın askerleri yangınlara müdahale etmeleri için seferberliğe çağırmasını itfaiye birimlerine haber vermeden yapması da eleştirilmesine neden oldu.
Avustralya'nın karbon salımı politikaları uzun süredir eleştiriliyor.
Ülkenin madencilik geçmişi ve güçlü kömür lobisi yüzünden iklim değişikliği ile mücadele için gerekli adımların atılmadığı belirtiliyordu.
Morrison da bu politikaları değiştirmemekle suçlanıyor.
8. Bağış yapılmasına ihtiyaç var mı?
Avustralya bu kadar büyük çapta yangınlarla aylardır mücadele ettiği, milyonlarca canlı hayatını kaybettiği ve evler yok olduğu için dünyanın dört bir yanından ülkeye yardım etmek gerektiğine dair çağrılar büyüyor.
Yangınlarla en çok mücadele eden eyaletlerin başında olan yetkililer para yardımına ihtiyaçları olduğunu açıklıyor.
Sadece yangınlarla mücadele etmek için değil, yangınlardan sonra hayatta kalanların yaşamına geri dönmesi ve yangınların yok ettiği alanların ıslah edilmesi için de ülkenin bağışlara ihtiyacı olacak.
Avustralya Başbakanı Morrison, hükümetine yangınlarla mücadelede getirilen eleştirilerin ardından yerel topluluklara yardımcı olması için 1,39 milyar dolar değerinde Ulusal Yangın İyileşme Kurumu kurduğunu açıkladı.
Sosyal medyadan da çok sayıda oyuncu, müzisyen ve ünlü ya bir kampanya düzenlediğini ya da bağış kampanyalarına destek olduğunu açıkladı.
Şarkıcı Pink sosyal medyadan yaptığı açıklamada kurtarma çalışmalarına yardımcı olması için 500 bin dolar bağışladığını açıkladı.
Nicole Kidman, Keith Urban, Novak Djokovic, Maria Sharapova, Selena Gomez gibi çok sayıda isim de bağış yaptığını açıklayan ünlüler arasında.
9. Avustralya'da yangınlar altında yaşam nasıl?
Çok sayıda Avustralyalı yangın sırasında evleri yok olduğu için tanıdıklarının yanında kalıyor.
16 yaşındaki Gabriel Kam de bu insanlardan biri.
BBC'ye konuşan Kam, itfaiyecilerin tavsiyelerini dinlediklerini, evin etrafındaki çalıları ve ağaçları temizlediklerini ancak evlerinin bir anda yok olduğunu anlatıyor.
"O an geldiğinde yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok" diyen Kam, kedilerini ve giysilerini alıp kaçtıklarını anlatıyor. Şimdi Kam ve ailesi bir tanıdıklarının evinde kalıyor.
Yetkililer çok sayıda evi kapı kapı dolaşarak ailelere alanı terk etmeleri gerektiğini söylerken yangının etkili olduğu alanların yakınlarında yaşayanlar dumandan ve buna bağlı olarak artan hava kirliliğinden de etkileniyor.
10. Avustralya'ya seyahat edilmesinde bir sakınca var mı?
Çok sayıda hükümet Avustralya'ya seyahat notunu güncelleyerek gidilecek yerlere dikkat edilmesi uyarısında bulunuldu.
Ülkede olanlara haber merkezlerini dinlemeleri ve yetkililerin uyarılarına göre davranmaları konusunda açıklama yapıldı.
İngiltere, vatandaşlarına yaptığı uyarıda olağanüstü halin ilan edildiği yerlerde özellikle dikkatli olunması gerektiğini ve yerel yetkililerin açıklamalarının sürekli takip edilmesi gerektiğini söyledi.
Avustralya Turizm Ofisi de çoğu turistik yerin yangınlardan etkilenmediğini, ancak seyahat edecek yolcuların uçuşlarından önce tekrar en son güncellenmiş bilgilere bakması ve değişen koşullardan haberdar olması gerektiğini ifade etti.
Çoğu turistik tesisin halen açık olduğu belirtildi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
'Libya'da Türkiye için savaşan militanlara vatandaşlık sözü verildi'
Türkiye, Libya'ya asker gönderme tezkeresini Meclis'ten geçirdikten sonra, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Trablus hükümetinin talebi üzerine Türk askerinin Libya'ya intikal etmeye başladığını söylerken, Türkiye için Libya'da savaşan milislerle ilgili 'vatandaşlık' iddiası ortaya atıldı.
The Forum for Regional Thinking'de araştırmacı ve insan hakları aktivisti Elizabeth Tsurkov, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Libya'da Türkiye adına savaşan militanlara, altı ay Libya'da savaşmaları karşılığında vatandaşlık verileceği taahhüdünde bulunulduğunu iddia etti.
Twitter'dan yaptığı paylaşımda, Türkiye tarafından verilen bir kimlik kartının fotoğrafını da yayımlayan Tsurkov, paylaşımında, "Libya'da savaşan Türkiye destekli Suriyeli gruplar içindeki kaynaklar, altı ay Libya'da savaşmaları karşılığında, kendilerine Türkiye vatandaşlığı sözü verildiğini söyledi. Bu gruplar içindeki pek çok komutan, geçen ay içinde Türk vatandaşlığı ve pasaportu aldı" iddiasını dillendirdi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
The Forum for Regional Thinking'de araştırmacı ve insan hakları aktivisti Elizabeth Tsurkov, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Libya'da Türkiye adına savaşan militanlara, altı ay Libya'da savaşmaları karşılığında vatandaşlık verileceği taahhüdünde bulunulduğunu iddia etti.
Twitter'dan yaptığı paylaşımda, Türkiye tarafından verilen bir kimlik kartının fotoğrafını da yayımlayan Tsurkov, paylaşımında, "Libya'da savaşan Türkiye destekli Suriyeli gruplar içindeki kaynaklar, altı ay Libya'da savaşmaları karşılığında, kendilerine Türkiye vatandaşlığı sözü verildiğini söyledi. Bu gruplar içindeki pek çok komutan, geçen ay içinde Türk vatandaşlığı ve pasaportu aldı" iddiasını dillendirdi.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
Türkiye'de krizin temel nedeni ne?
Ekonomi dünyasının önde gelen isimlerinden Prof. Daron Acemoğlu, demokrasinin çeşitli ana nedenlerden dolayı saldırı altında olduğunu belirterek, "Demokratik kurumlar işe yaramazsa ve sıradan insanlar seslerini duyuramazlarsa, sistemi sarsmak istediğini iddia eden otokratik bireyler aniden çekici görünüyor" diyor.
Dünyanın önde gelen iktisatçılarından, Massachusetts Institute of Technology (MIT) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu, Türkiye’de devletin ve seçkinlerin gücüne göre toplumun çok zayıf olduğunu, ekonomideki büyümeye rağmen verimlilik artışının olmadığını savundu.
Karar’dan Taha Akyol’un haberine göre otoriter popülizme karşı demokrasiyi savunduğu yeni kitabı ‘Dar Koridor’ hakkında konuşan Acemoğlu, bu bağlamda Türkiye’yi de değerlendirdi.
Ünlü iktisatçı, ‘dar koridor’u aşiret-kabile toplumları ile kaotik toplumlar arasında kalan ve demokrasinin işlediği bir alan olarak değerlendirdi.
Demokrasilerin ekonomik performans açısından genellikle demokratik olmayan sistemlerden daha iyi olduğunu kaydeden Acemoğlu, demokratik olmayan ülkelerin demokratikleşerek gelirlerini artırabileceğini ifade etti.
‘Yeniden inşası çok uzun zaman alıyor‘
Türkiye’nin koridora girmesi için toplumun siyasi olarak daha aktif ve daha iyi örgütlenmiş olması gerektiğini savunan Acemoğlu, “Örneğin sivil toplum örgütleri ile özgür ve bağımsız medya aracılığıyla. Aynı zamanda, Türkiye’nin daha güçlü kurumlara ihtiyacı var. Bu bilhassa yargı için çok önemli. Yargı kurumları bağımsızlıklarını ve yetkinliklerini kaybettiklerinde, bunun yeniden inşası çok uzun zaman alıyor” dedi.
Türkiye ekonomisinde çok ciddi verim sorunu olduğunu ifade eden iktisatçı şöyle konuştu: “Son 13 yılda Türkiye ekonomisi büyüdü, ancak verimlilik artışı oranı sıfır veya negatif oldu. Bu nasıl olabilir? Aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Türkiye’de verimlilik artışı düşük, çünkü teknolojik ilerleme çok az.”
‘2000’li yılların başında’
Acemoğlu bunun nedenlerini şöyle anlattı: “Bunun nedeni yüksek teknoloji alanları yerine, Türkiye’nin yatırımlarının çoğunun inşaat ve gayrimenkul alanlarına gitmesi; daha iyi fikirlere sahip yeni şirketlerin ortaya çıkmaması. Bunların hepsi kurumlarla ilgilidir. Daha iyi kurumlarla, daha yeni ve iyi fikirlerin gelişmesi için daha fazla alan olacaktır. İşlerini yürütmek için politik bağlantılarını kullanan şirketlerden farklı olacaktır bunlar. Daha iyi kurumlarla modern teknolojilere de daha fazla yatırım yapılacaktır. Aslında, 2000’li yılların başlarında Türkiye’nin 2000-2001 krizini takiben daha yüksek verimlilik artışına yol açan bu tür kurumsal reformlar gördük. Bu kısa dönem, Türkiye’de daha kaliteli bir büyüme için güçlü bir potansiyel olduğunu göstermektedir.”
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
Dünyanın önde gelen iktisatçılarından, Massachusetts Institute of Technology (MIT) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu, Türkiye’de devletin ve seçkinlerin gücüne göre toplumun çok zayıf olduğunu, ekonomideki büyümeye rağmen verimlilik artışının olmadığını savundu.
Karar’dan Taha Akyol’un haberine göre otoriter popülizme karşı demokrasiyi savunduğu yeni kitabı ‘Dar Koridor’ hakkında konuşan Acemoğlu, bu bağlamda Türkiye’yi de değerlendirdi.
Ünlü iktisatçı, ‘dar koridor’u aşiret-kabile toplumları ile kaotik toplumlar arasında kalan ve demokrasinin işlediği bir alan olarak değerlendirdi.
Demokrasilerin ekonomik performans açısından genellikle demokratik olmayan sistemlerden daha iyi olduğunu kaydeden Acemoğlu, demokratik olmayan ülkelerin demokratikleşerek gelirlerini artırabileceğini ifade etti.
‘Yeniden inşası çok uzun zaman alıyor‘
Türkiye’nin koridora girmesi için toplumun siyasi olarak daha aktif ve daha iyi örgütlenmiş olması gerektiğini savunan Acemoğlu, “Örneğin sivil toplum örgütleri ile özgür ve bağımsız medya aracılığıyla. Aynı zamanda, Türkiye’nin daha güçlü kurumlara ihtiyacı var. Bu bilhassa yargı için çok önemli. Yargı kurumları bağımsızlıklarını ve yetkinliklerini kaybettiklerinde, bunun yeniden inşası çok uzun zaman alıyor” dedi.
Türkiye ekonomisinde çok ciddi verim sorunu olduğunu ifade eden iktisatçı şöyle konuştu: “Son 13 yılda Türkiye ekonomisi büyüdü, ancak verimlilik artışı oranı sıfır veya negatif oldu. Bu nasıl olabilir? Aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Türkiye’de verimlilik artışı düşük, çünkü teknolojik ilerleme çok az.”
‘2000’li yılların başında’
Acemoğlu bunun nedenlerini şöyle anlattı: “Bunun nedeni yüksek teknoloji alanları yerine, Türkiye’nin yatırımlarının çoğunun inşaat ve gayrimenkul alanlarına gitmesi; daha iyi fikirlere sahip yeni şirketlerin ortaya çıkmaması. Bunların hepsi kurumlarla ilgilidir. Daha iyi kurumlarla, daha yeni ve iyi fikirlerin gelişmesi için daha fazla alan olacaktır. İşlerini yürütmek için politik bağlantılarını kullanan şirketlerden farklı olacaktır bunlar. Daha iyi kurumlarla modern teknolojilere de daha fazla yatırım yapılacaktır. Aslında, 2000’li yılların başlarında Türkiye’nin 2000-2001 krizini takiben daha yüksek verimlilik artışına yol açan bu tür kurumsal reformlar gördük. Bu kısa dönem, Türkiye’de daha kaliteli bir büyüme için güçlü bir potansiyel olduğunu göstermektedir.”
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
Gasp ettikleri Yamanlar'da 'Ümmet nasıl kurtulur'u konuştular
İzmir'de halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği için haklarında şikayet dilekçesi verilen Sıla Vakfı, gasp edilen İzmir Yamanlar Koleji'nde 'ümmet nasıl kurtulur' toplantısı yaptı.
15 Temmuz sonrasında el konularak imam hatip lisesine dönüştürülen İzmir Yamanlar Fen ve Anadolu Lisesi tuhaf dini grupların toplantı merkezi haline getirildi.
İzmir’de yollardaki sarıklı-cübbeli üyeleri ile gündeme gelen Sıla Vakfı’nın düzenlediği toplantı, ismi Prof. Dr. İlhan Varank Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak değiştirilen Karşıyaka’daki kolejin spor salonunda yapıldı.
GASP ETTİKLERİ KOLEJDE ‘ÜMMETİN AHVALİNİ’ KONUŞACAKLARMIŞ
Kronoshaber'de yer alan habere göre ‘Erkeklere mahsus’ olarak düzenlenen, ‘kadınlara da yer ayrılan’ toplantının konusu olarak ise ‘ümmetin ahvali’ ilan edildi.
Aralarında Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, Cevat Karadağ, İhsan Şenocak ve Hüseyin Avni’nin olduğu kişileri yüzlerce kişi izledi. Toplantı Cübbeli'nin yayın organı Lalegül FM’den de canlı olarak yayınlandı.
BİLİM OLİMPİYATLARINDAN TUHAF TOPLANTILARA…
Yamanlar Fen ve Anadolu lisesi birçok bilim olimpiyatına ve spor etkinliğine ev sahipliği yapmış, önemli dereceler elde etmişti. 15 Temmuz'dan sonra yağmalanan ve zarar verilen güzide okul daha sonra İmam Hatip yapıldı. Okul yerleşkesi tuhaf dini grupların toplantılarına da ev sahipliği yapıyor.
TOPLANTIYI İZMİR’DE ‘KİN VE NEFRET SUÇU İŞLEYEN’ SILA VAKFI YAPTI
Okulun spor salonunda toplantı yapan Sıla Vakfı, İzmir’de, ‘Dünyayı kan gölüne çeviren Hristiyanların geleneği olan yılbaşını kutlamıyoruz. Çünkü biz Müslümanız’ bildirisi dağıtmıştı. İzmir’deki bir çok kuruluş ve kişi “Bu bildirinin basımını ve dağıtımını yapan Sıla Vakfı yöneticileri, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçunu işlemiştir.” ifadelerini kullanmıştı.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
15 Temmuz sonrasında el konularak imam hatip lisesine dönüştürülen İzmir Yamanlar Fen ve Anadolu Lisesi tuhaf dini grupların toplantı merkezi haline getirildi.
İzmir’de yollardaki sarıklı-cübbeli üyeleri ile gündeme gelen Sıla Vakfı’nın düzenlediği toplantı, ismi Prof. Dr. İlhan Varank Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak değiştirilen Karşıyaka’daki kolejin spor salonunda yapıldı.
GASP ETTİKLERİ KOLEJDE ‘ÜMMETİN AHVALİNİ’ KONUŞACAKLARMIŞ
Kronoshaber'de yer alan habere göre ‘Erkeklere mahsus’ olarak düzenlenen, ‘kadınlara da yer ayrılan’ toplantının konusu olarak ise ‘ümmetin ahvali’ ilan edildi.
Aralarında Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, Cevat Karadağ, İhsan Şenocak ve Hüseyin Avni’nin olduğu kişileri yüzlerce kişi izledi. Toplantı Cübbeli'nin yayın organı Lalegül FM’den de canlı olarak yayınlandı.
BİLİM OLİMPİYATLARINDAN TUHAF TOPLANTILARA…
Yamanlar Fen ve Anadolu lisesi birçok bilim olimpiyatına ve spor etkinliğine ev sahipliği yapmış, önemli dereceler elde etmişti. 15 Temmuz'dan sonra yağmalanan ve zarar verilen güzide okul daha sonra İmam Hatip yapıldı. Okul yerleşkesi tuhaf dini grupların toplantılarına da ev sahipliği yapıyor.
TOPLANTIYI İZMİR’DE ‘KİN VE NEFRET SUÇU İŞLEYEN’ SILA VAKFI YAPTI
Okulun spor salonunda toplantı yapan Sıla Vakfı, İzmir’de, ‘Dünyayı kan gölüne çeviren Hristiyanların geleneği olan yılbaşını kutlamıyoruz. Çünkü biz Müslümanız’ bildirisi dağıtmıştı. İzmir’deki bir çok kuruluş ve kişi “Bu bildirinin basımını ve dağıtımını yapan Sıla Vakfı yöneticileri, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçunu işlemiştir.” ifadelerini kullanmıştı.
[Samanyolu Haber] 7.1.2020
İnanan Gönüller [Abdullah Aymaz]
Ocak 2020 ÇAĞLAYAN’ın başyazısı “İnanan Gönüller”. Bu yazıda benim tesbit edebildiğim 15 şifre var…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi evrensel bir dille “İnanan Gönüller”e sevgiyi anlatıyor.
Maalesef, yaşanılan atmosfer ve şartlar, üstüne üstlük algı operasyonları insanları bir yerlere, hem de arzu etmediği yönlere savurabiliyor.
Osmanlı parçalanıp yıkılmış, Anadolu işgal edilmiş… Dolayısıyla karşılıklı düşmanlıklar oluşmuş. Bunu lehlerine kullananlar ülkenin vesayetini ellerine geçirmişler. Bu düşmanlığı bir koz olarak kullanıp ufukları, anlayışları daralttıkça daraltmış, sığlaştırdıkça sığ hâle getirmişlerdir. Sanki herkes bize düşman, herkes bize karşı… Hatta içimizde de düşman üretip insanlarımızı iyice baskılar altına almışlardır…
1997’da 28 Şubatta yapılanları konuşurken Prof. Dr. Ömer Aksu şunları anlatmıştı: “O günlerde bizleri aydınlatmak için bizim üniversiteye bir yüzbaşı göndermişlerdi. Salonda biz üniversite üyeleri oturup onu dinlemeye başladık… Türkiye’nin dıştan ve içten düşmanlarla kuşatıldığını anlattıktan sonra, tahtaya: DIŞ DÜŞMANLAR diye yazıp, bunları da ikiye ayırdı. Bir kısmı YAKIN DÜŞMANLAR…. Bunların sınır komşularımız olduğunu, ikincisi UZAK DÜŞMANLAR olduğunu ve bunların süper güçler olduklarını söyledi.
“Sonra tahtaya İÇ DÜŞMANLAR diye bir başlık yazıp, bunları da solcular ve sağcılar olarak ikiye ayırıp onları da daha ince detaylar halinde sayıp dökmeye başladı…
“Konuşma bitince parmak kaldırıp –Komutanım, bir de dostlarımızı anlatır mısınız? Diye sordum. “Bana bu hususta üstlerim hiçbir bilgi vermediler.” Dedi.
“Herkes dağılırken yanına varıp: ‘Hiç böyle bir ülke olur mu? Hiç dostumuz yok; herkes düşman… Hatta iç düşmanları anlatırken, şu salonda olanları da düşman ilan ettiniz. Çünkü bizim de bir kısmımız sağ görüşlü, bir kısmımız sol görüşlü… Olabilir… Biz ne diye ülkemizin düşmanı olalım.”
İşte böyle şovenist, kendinden başka herkesi düşman gören ve gösteren anlayışlara karşı M. Fethullah Gülen Hocaefendi de SEVGİ, diyor:
1-Sevgi, sözsüz-kelimesiz evrensel bir lisandır.
2-Sevgi vahşi ruhların bile teslim olduğu sihirli bir güç kaynağıdır.
3-Kaba ifadeler, nefret söylemleri toplumu böler, düşman sevindirir, ağlayan insanlar olur.
4-Bu bölünmüşlüğü, tamir ve tedavi edecek sevgiyle çarpan sineler gerek…
5-Hem de insanlığın, dünyevî-uhrevî mutluluğu için kendisini insanlığa adamak, hatta Bediüzzaman Hazretleri gibi, bunun için Cehennemin alevleri içinde yanmaya hazır bir ihlas ve i’sar hasleti gerek…
6-Sevgi, vahşî ruhları bile celb ve cezbedecek sihirli bir güç kaynağıdır.
7-Sevgide öyle bir tesir gücü ve sihir vardır ki, ruhların derinlikleri, sevgiden gelen mesajları kabule hazır hâle gelir.
8-Sevgiyle atan gönüller, çehrelere yansıdığı zaman, insan hiçbir şey söylemese bile, içteki kitap kadar malumâtı bütün detayları ile muhataplarına yansıtmış olur.
9-Sevginin sesi ve soluğu, samimiyet ve sıcaklığın derecesine göre, hislerimizi coşturup, itimad, teslim, kabul ve güvene yükselttiği ruhlarımıza en beliğ hitapların ve kitapların anlatamayacağı en ENFES MÂNALARI FISILDAR…
10-Sevgi her zaman bir bülbül sesi gibi duyulur ve bir beşik ninnisi gibi benliğimizi sarar. Sarar da bir çocuk gibi ağlayasımız gelir.
11-Sevgi, o sımsıcak anne kucağı gibi havası ve her kapıyı açan anahtarlar gibi büyüsüyle, bütün varlığın usâresini ve her türlü ledünnî, alâkanın mânasını gönüllerimize boşaltan bir SİHİRLİ MUSLUKTUR.
12-O saf musluktan akan sevgi kevserini duyabildiğimiz ölçüde, duygularımız öylesine şahlanır, ruhlarımız o denli heyecanlanır ve köpürür ki, benliğimizin tavanı delinip de göklerin ebedî neşvesine erecekmişiz gibi oluruz.
13-Gönüller, sevginin, dirilten havasını teneffüs ederler. Böylece insan olmadaki engin derinlikleri duyar ve duyururlar.
14-Neticede sevginin derinliğine göre MUHABBET ve ALÂKA HALKALARI genişleye genişleye topyekün varlığı kaplar; hatta gider ta sonsuza ulaşır, sonsuzun rengini alır ve her yerde ‘O’ndan ötürü’ deyip çevresine sevgi ve iltifat yağdırırken, her yerde bundan ötürü aranan, sevilen biri haline gelir.
15-Kim bilir, bundan sonra da niceleri, yeni bir ifade farkı ve yeni bir seslendirme ile ne ateşten nağmeler mırıldanacak, ne yanık türküler söyleyecek ve şehrâyinlerde HAVAÎ FİŞEKLER gibi çevrelerine ışıklar yağdıracak ve hep sevgi düşünecek, sevgi konuşacak, sevgiye âşina gönüller arayacaklardır…
Maalesef yüreklerin kinle, öfke ile ve nefretle doldurulup ve her gün yeni yeni iftiralarla beslendiği şu günlerde bizim ve bütün insanlığın en çok muhtaç olduğumuz şey şefkattir, merhamettir, sevgidir. Bunu sulh-u umûmînin temsilcileri ve muhabbet fedaileri gerçekleştireceklerdir inşaallah!..
[Abdullah Aymaz] 7.1.2020 [Samanyolu Haber]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi evrensel bir dille “İnanan Gönüller”e sevgiyi anlatıyor.
Maalesef, yaşanılan atmosfer ve şartlar, üstüne üstlük algı operasyonları insanları bir yerlere, hem de arzu etmediği yönlere savurabiliyor.
Osmanlı parçalanıp yıkılmış, Anadolu işgal edilmiş… Dolayısıyla karşılıklı düşmanlıklar oluşmuş. Bunu lehlerine kullananlar ülkenin vesayetini ellerine geçirmişler. Bu düşmanlığı bir koz olarak kullanıp ufukları, anlayışları daralttıkça daraltmış, sığlaştırdıkça sığ hâle getirmişlerdir. Sanki herkes bize düşman, herkes bize karşı… Hatta içimizde de düşman üretip insanlarımızı iyice baskılar altına almışlardır…
1997’da 28 Şubatta yapılanları konuşurken Prof. Dr. Ömer Aksu şunları anlatmıştı: “O günlerde bizleri aydınlatmak için bizim üniversiteye bir yüzbaşı göndermişlerdi. Salonda biz üniversite üyeleri oturup onu dinlemeye başladık… Türkiye’nin dıştan ve içten düşmanlarla kuşatıldığını anlattıktan sonra, tahtaya: DIŞ DÜŞMANLAR diye yazıp, bunları da ikiye ayırdı. Bir kısmı YAKIN DÜŞMANLAR…. Bunların sınır komşularımız olduğunu, ikincisi UZAK DÜŞMANLAR olduğunu ve bunların süper güçler olduklarını söyledi.
“Sonra tahtaya İÇ DÜŞMANLAR diye bir başlık yazıp, bunları da solcular ve sağcılar olarak ikiye ayırıp onları da daha ince detaylar halinde sayıp dökmeye başladı…
“Konuşma bitince parmak kaldırıp –Komutanım, bir de dostlarımızı anlatır mısınız? Diye sordum. “Bana bu hususta üstlerim hiçbir bilgi vermediler.” Dedi.
“Herkes dağılırken yanına varıp: ‘Hiç böyle bir ülke olur mu? Hiç dostumuz yok; herkes düşman… Hatta iç düşmanları anlatırken, şu salonda olanları da düşman ilan ettiniz. Çünkü bizim de bir kısmımız sağ görüşlü, bir kısmımız sol görüşlü… Olabilir… Biz ne diye ülkemizin düşmanı olalım.”
İşte böyle şovenist, kendinden başka herkesi düşman gören ve gösteren anlayışlara karşı M. Fethullah Gülen Hocaefendi de SEVGİ, diyor:
1-Sevgi, sözsüz-kelimesiz evrensel bir lisandır.
2-Sevgi vahşi ruhların bile teslim olduğu sihirli bir güç kaynağıdır.
3-Kaba ifadeler, nefret söylemleri toplumu böler, düşman sevindirir, ağlayan insanlar olur.
4-Bu bölünmüşlüğü, tamir ve tedavi edecek sevgiyle çarpan sineler gerek…
5-Hem de insanlığın, dünyevî-uhrevî mutluluğu için kendisini insanlığa adamak, hatta Bediüzzaman Hazretleri gibi, bunun için Cehennemin alevleri içinde yanmaya hazır bir ihlas ve i’sar hasleti gerek…
6-Sevgi, vahşî ruhları bile celb ve cezbedecek sihirli bir güç kaynağıdır.
7-Sevgide öyle bir tesir gücü ve sihir vardır ki, ruhların derinlikleri, sevgiden gelen mesajları kabule hazır hâle gelir.
8-Sevgiyle atan gönüller, çehrelere yansıdığı zaman, insan hiçbir şey söylemese bile, içteki kitap kadar malumâtı bütün detayları ile muhataplarına yansıtmış olur.
9-Sevginin sesi ve soluğu, samimiyet ve sıcaklığın derecesine göre, hislerimizi coşturup, itimad, teslim, kabul ve güvene yükselttiği ruhlarımıza en beliğ hitapların ve kitapların anlatamayacağı en ENFES MÂNALARI FISILDAR…
10-Sevgi her zaman bir bülbül sesi gibi duyulur ve bir beşik ninnisi gibi benliğimizi sarar. Sarar da bir çocuk gibi ağlayasımız gelir.
11-Sevgi, o sımsıcak anne kucağı gibi havası ve her kapıyı açan anahtarlar gibi büyüsüyle, bütün varlığın usâresini ve her türlü ledünnî, alâkanın mânasını gönüllerimize boşaltan bir SİHİRLİ MUSLUKTUR.
12-O saf musluktan akan sevgi kevserini duyabildiğimiz ölçüde, duygularımız öylesine şahlanır, ruhlarımız o denli heyecanlanır ve köpürür ki, benliğimizin tavanı delinip de göklerin ebedî neşvesine erecekmişiz gibi oluruz.
13-Gönüller, sevginin, dirilten havasını teneffüs ederler. Böylece insan olmadaki engin derinlikleri duyar ve duyururlar.
14-Neticede sevginin derinliğine göre MUHABBET ve ALÂKA HALKALARI genişleye genişleye topyekün varlığı kaplar; hatta gider ta sonsuza ulaşır, sonsuzun rengini alır ve her yerde ‘O’ndan ötürü’ deyip çevresine sevgi ve iltifat yağdırırken, her yerde bundan ötürü aranan, sevilen biri haline gelir.
15-Kim bilir, bundan sonra da niceleri, yeni bir ifade farkı ve yeni bir seslendirme ile ne ateşten nağmeler mırıldanacak, ne yanık türküler söyleyecek ve şehrâyinlerde HAVAÎ FİŞEKLER gibi çevrelerine ışıklar yağdıracak ve hep sevgi düşünecek, sevgi konuşacak, sevgiye âşina gönüller arayacaklardır…
Maalesef yüreklerin kinle, öfke ile ve nefretle doldurulup ve her gün yeni yeni iftiralarla beslendiği şu günlerde bizim ve bütün insanlığın en çok muhtaç olduğumuz şey şefkattir, merhamettir, sevgidir. Bunu sulh-u umûmînin temsilcileri ve muhabbet fedaileri gerçekleştireceklerdir inşaallah!..
[Abdullah Aymaz] 7.1.2020 [Samanyolu Haber]
Ragıp Enes Katran’ın abisi Fevzi Katran: Kardeşimi canice öldürdüler [Sevinç Özarslan]
Boğaziçi Köprüsü’nde kesici aletlerle öldürülen Harbiyeli Ragıp Enes Katran’ın ailesi ilk kez BOLD’a konuştu. Asker abisi o geceyi ve sonrasını anlattı.
BOLD ÖZEL – Ragıp Enes Katran, 15 Temmuz’da Hava Harp Okulu 3. sınıf öğrencisiydi. 20 yaşındaydı. O gün arkadaşları gibi komutanlarının emriyle Yalova’daki kamp yerinde otobüse bindirildi ve Boğaziçi Köprüsüne götürüldü. Köprüde delici ve kesici aletlerle öldürüldü. Otopsi raporunda ölüm nedenine beyin kanaması yazdılar. Vücudunda 8 yerde kesici delici alet yarası vardı. Boynunda ise, boyun organlarını ortaya çıkaran 6 cm uzunluğunda kesik mevcuttu.
Ragıp Enes ölümünden 10 gün sonra İstanbul Adli Tıp’ta bulundu ve defnedildi. Arkadaşları ise o geceden sonra tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi. Geçtiğimiz hafta, 3 Ocak 2020 günü Ragıp’ın 70 arkadaşına daha müebbet hapis cezası verildi. 3,5 yılda ise tüm askeri okullardan 355 öğrenci darbeden sorumlu tutularak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ragıp’ın, Murat’ın katilleri de KHK ile korunmaya alındı.
O gün Boğaziçi Köprüsünde hayatını kaybeden iki öğrenci bulunuyor. Murat Tekin’in annesi, babası ve ablası Murat’ın vahşi bir şekilde öldürüldüğünü birçok kez anlattı. Ragıp’ın ailesi ise sessizliğe gömülmüştü. Yaşadıkları şoku, acıyı atlatabilmiş değiller, atlatabilecek gibi de görünmüyorlar. Ablası Elif Katran ile görüşmek için birçok kez teklifte bulunmuştum ama maalesef konuşmak istememişti.
Kendisi gibi asker olan deniz astsubayı abisi Fevzi Katran’ın (33) Almanya’da olduğu öğrenince ona ulaştım ve görüştüm. 677 sayılı KHK ile ihraç edilen Katran, eşi ve iki çocuğuyla birlikte 16 ay önce Almanya’ya yerleşmiş. Üç ay önce dünyaya gelen küçük oğluna amcasının hatırasını yaşatsın diye Enes Burak adını vermişler.
Benim için oldukça zor bir röportajdı. Kardeşi kan revan içinde kalıncaya kadar canice öldürülen bir insanın yarasını sorularımla kanatmaktan korktum. Fevzi Katran da ailesiyle bile konuşmadığı birçok ayrıntıyı ilk kez anlattığını söyledi. Ragıp Enes’i İstanbul Adli Tıp’ta nasıl bulduklarını, cansız bedenini gördüklerinde hissettiklerini, cenaze nakil ve defin işlemleri sırasında yaşadıklarını… Bunları anlatırken çoğu zaman boğazı düğümlendi, sessiz kaldı, ağlamamak için kendini çok zor tuttu.
“Kardeşimi canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz.” diyen Fevzi Katran, 15 Temmuz’da şehit olan herkesin ailesine başladığı diledikten sonra ekliyor:
“İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım. Bütün askeri öğrencilerin aileleri çıkıp konuşmalı.”
O BİZİM EN KÜÇÜĞÜMÜZDÜ
1986’da Gaziantep’te doğdum. Biz 7 kardeşiz. Bir abim 2013’te kanserden vefat etti. Kardeşim de Ragıp Enes Katran bu malum olaylarda vefat etti. Şu an 5 kişi kaldık. Bir abim ve üç ablam var. Ragıp Enes bizim en küçüğümüzdü. O hep bizim en kıymetlimizdi, en akıllımızdı. Beraber büyüdük. Onu büyüttük. Ablamla hep ona hediyeler alıp getirirdik o zamanlarda. Hep ona bir şeyler yapmaya çalışırdık. Bizim ailemiz böyle kendi halinde, Gaziantep’te yaşardık.
BANA ÖZENİP ASKER OLMAK İSTEDİ
Babam fabrika işçisi, annem ev hanımı. Ben ilkokul ve liseyi Gaziantep’te okudum. Daha sonra Yalova’da deniz astsubay okulunda gidip deniz astsubayı olmuştum. Vefat eden abim sınıf öğretmeniydi. Diğer abim de devlet memuru. Ragıp Enes de herhalde bizden görüp birazcık askeri merakı oradan kaynaklanmış olabilir. İzinlere geldiğimizde üniformayla görürdü. O da hep istiyordu. Başarılı da bir öğrenciydi. Biz de biraz onu yönlendirmiş olduk.
HAYALİ PİLOT OLMAKTI
Ragıp hep pilot olmak isterdi. Okula girdiğinde de çok sevinmişti. Ben ona Deniz Harp Okuluna gel, bak burası da iyi. Bildiğimiz şeyler var, sana söyleriz, yönlendiririz diyordum. “Yok yok abi ben pilot olacağım” diyordu. O kazanma süreci de uzun. Önce sınava giriyor. Sonra Hava Harp Okuluna gidip spor mülakatlarına giriyor. Onun sonrasında 15 gün uçuş eğitimi alıyorlar ve ondan sonra kabul ediyorlar HHO’na. O uçuş eğitimden sonra aramıştı, çok mutluydu, çok sevinmişti. “Beni aldılar” demişti. Neşe dolu, disiplinli, çalışkan bir çocuktu Ragıp. Kimse sorsanız hep güler yüzlü der. Onu hiç asık suratlı hatırlamıyorum.
BÜTÜN ZORLUKLARINI ÇEKEREK HHO’NA GİRDİ
Ragıp Hava Harp Okuluna gitmek için ortaokuldan sonra askeri liseye başvurdu. Kazanamadı o zaman. 85’ti giriş puanı, 83’te kaldı. Eğer bir yerden olsa idi o zaman girerdi. Ben kendimden de biliyorum, kimseden soru almadım. ÖSS’nin yaptığı sınava girip yüksek bir puan alıp okula gittim, kendim zorluklarla kazandım. Kimse de bana hadi sen gel içeri gir otur, bak bu okulda oku, mezun ol demedi. Bütün zorluklarını çekerek o okula girdik, kardeşim de öyle ben de öyle ve bütün zorluklarını çekerek mezun olduk. Kardeşim gelirdi dizleri, dirsekleri hep yara bere içinde. Sürünmüşler, eğitim yapmışlar, yüzü gözü kızarmış, kararmış, beyaz tenliydi. Saatlerce güneşte bekletmişler. Bunlar mı torpilli çocuklar. Alındı, beslendi, hemen bir şey yapıldı. Yo hayır, öyle bir şey yok.
KARDEŞİMİZ AKLIMIZIN UCUNA GELMEDİ
15 Temmuz gecesi ben evimdeydim. Mustafa Tarık daha küçüktü. O zaman Ankara’da görev yapıyordum. Evde çocuğumu uyutuyordum. Saat 9-9.30 suları. Televizyon da açık değildi. Hiçbir şeyden haberim yok. 9.30-10 gibi bir arkadaşımın ısrarlı aramalarıyla öğrendim. “Ya bir şey oluyor, sen Ankara’dasın, haberin var mı” diye soruyordu. Böyle öğrendim yani 15 Temmuz’u. Sonra televizyonu açıp öğrendim.
Ailem Gaziantep’teydi. Sonra onları aradım, konuştuk. Tabi kardeşimiz hiç aklımızın ucuna gelmiyor. Çünkü o Yalova’da, kamp yerinde, güvende, herhangi bir şey olmaz diye düşünüyoruz. Cep telefonları da yok yanlarında. Arayıp soramıyoruz. Ta ertesi gün ben ona bir mesaj attım. ‘Telefonunu alırsan, açarsan, haber ver’ diye. Tabi herhangi bir cevap gelmedi.
TEDİRGİN OLDUK, NE YAPACAĞIMIZI BİLEMEDİK
Pazar günüydü yanlış hatırlamıyorsam, okulda kalan arkadaşlarından biri aradı. “Biz burada 700 küsur öğrenciydik. Bunların bir kısmını o gece dışarı çıkardılar ve çoğu da gözaltında. Sizin Ragıp Enes de gözaltında olma ihtimali yüksek, bilginiz olsun” dedi. Çocukların oradan çıkarıldığına dair ilk bilgimiz o şekilde oldu.
Ondan sonra tabi biz tedirgin olduk. Ne yapacağımızı bilemedik. Avukatlara sorduk. Çocuklar iyidir, merak etmeyin, ortaya çıkarlar dediler. O arada HHO öğrencilerinin aileleri Whatsup grubu kurmuştu. Benim çocuğum burada bulundu, benim çocuğum şurada bulundu gibi bilgiler alıyorduk. Biz de İstanbul Emniyeti arıyoruz. Sonra bize dediler ki İstanbul Barosunu arayın. Oradan çocuğunuz gözaltına alınınca avukat tayin ediliyor, neredeyse ortaya çıkar dediler.
Ben her bir saate 1, iki saate bir arıyorum, abim ayrı arıyor. Baroyu, emniyeti… Bir de diyorlar ki, İstanbul Emniyet’i olmayabilir, farklı farklı ilçelere götürüldü çocuklar, oralar olabilir, bütün ilçeleri arıyoruz. Tek tek karakolları, böyle isimde biri var mı yok mu.
10 GÜN BOYUNCA HER YERDE RAGIP’I ARADIK
Bu arayışımız 8-10 gün sürdü. Ayın 26’sına kadar. Hiçbir haber alamadık. O sırada da haber alınamayan 3 Harp Okulu öğrencisi kaldı. Biri Murat Tekin, Ragıp Enes, bir de hasta olan bir arkadaş vardı. En son o arkadaş da yanlış hatırlamıyorsam Haseki Hastanesinden çıktı. Oradan arayıp ailesine haber verdi ve son geriye iki aile kaldık.
Murat’ın babası İstanbul Adli Tıp’a kendisi gidip görmüş, orada tanımış oğlunu. Aslında biz daha önce Adli Tıp’ı aramıştık ama kimliği belirsiz askerler var gibi bir şey söylenmişti. Biz de orada olacağına ihtimal vermemiştik. 10 gün geçince mecburen abimle ben 27 Temmuz sabahı İstanbul Adli Tıp’a gittik. Ayağımız geri gide gide, dualar ede ede… Burada çıkmasın Allahım, başka bir yerde bulalım, bir hastanede dualarıyla gittik.
BEN DE ABİM DE YIKILDIK
Kardeşimiz için geldiğimizi söyledik. Beklettiler. Sonra içeriye çağırdılar. Ben kardeşimin bir fotoğrafını gösterdim. Görevlinin yüzü biraz düştü. Tanıdı muhtemelen. ‘Benzer biri var, gelin bakın’ dedi. Teşhis için içeriye girdik ve kardeşimi teşhis ettik. Tabi yıkıldık. Ben de yıkıldım, abim de yıkıldı. Yarım saat ne yaptığımızı hatırlamıyorum. Abime bir kimlik tespit tutanağı gibi bir kağıt imzalattılar.
VÜCUDUNDA MORLUKLAR, KESİKLER VARDI
Vücudunda morluklar vardı, delik ve kesikler vardı. 7-8 kesik yazıyor otopsi raporunda. Yüzünü görünce kendimizden geçtiğimiz için o kadar detaylı bakamıyorsunuz. Otopsinin de izleri diye düşündüm o an. Bize beyin kanamasından öldüğünü söylediler. Daha sonra okuduğumuz gibi kesici, delici aletlerle her biri öldürmeye niyetli, öldürme kastı ile yapılmış, kesikler, delikler.. Yani canilik söz konusu. Kardeşimi, Murat’ı ve diğer öğrencileri canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz diye düşünüyorum.
RAGIP ENES KATRAN’IN OTOPSİ RAPORU
O yıkımı öğreniyorsunuz ama bitmiyor orada. Görevlilerden biri dedi ki, biz size cenaze hizmeti veremeyeceğiz. Araba, herhangi bir şey… Kendiniz yapacaksınız. Yıkım üstüne yıkım yaşadık. Sonra araştırmaya başladık. İnternetten, oradan buradan bakıyoruz. Bu işler nasıl yapılır. Bir cenaze nasıl alınıp götürülür. İnternetten bu işi yapan bir adam buldum. Aradım telefonla. Yarım saat 45 dakika sonra geldi. Adamla konuştuk. Normalde parasını veriyorsunuz, devletin yapmadığı işlemi sizin için yapıyor. Tabut ayarlayacak, cenazeyi tabuta koyuyorlar, tabutu arabaya götürüyorlar. Tamam öyle yapalım dedik. Adam dedi ki “Olmaz… Beni içeriye almazlar.” Adam korkuyor, “Bir daha bana burada iş yaptırmazlar” dedi. Bize sadece bir tabut ayarladı. Nakliye için yoldan araba çevirdik, onlar da kabul etmedi. Bir tanıdığımız küçük bir araba, Doblo idi yanlış hatırlamıyorsam buldu. Kardeşimizi tabuta biz koyduk. Havaalanına öylece götürebildik. Uçağa verdik ve memlekete gönderdik.
Annem babam o zaman Gölcük’te abimin yanındaydı. Onları da alıp biz de arabayla memlekete yola çıktık, defnetmek üzere. Fakat telefonu açıp bizimkilere Ragıp Enes’i burada bulduk derken çok zorlanmıştım. Nasıl söyleyeceğim! Biz orada yıkıldık, onlar orada yıkıldı. Sonra biz onların yanına gidince tekrar yıkıldık.
GELİN, CENAZENİZİ BURADAN ALIN!
Cenazeyi memlekette akrabalar karşıladı. Mezarlık morguna koydular. Biz tabi o zaman da safiyane bir şekilde, mezarlıkta normal işlemleri yapılacak gibi düşünüyoruz. Öğlen namazına defnedeceğiz gibi planlıyoruz. Öğlen olmadan mezarlıktan aradılar. Mezarlık müdürü mü artık kimse. Dediler ki, ‘Cenazenize burada hizmet vermeyeceğiz. Gelin cenazenizi alın. Biz herhangi bir işlem yapmayacağız.’ O anda 3-5 kişi kardeşimi gidip oradan almak zorunda kaldık.
MEZARLIK ÖNÜNDE PROVAKASYON OLACAKTI
Orada sanki böyle bir provakasyon olacak gibiydi. Kalabalık toplanmış. Biz de belki kalabalık bir grupla gitsek belki bir şey olacakmış gibi. insanlar bekliyordu. Polisler vardı. Artık polisler neyi bekliyorsa…
Herkes bir şey söylüyordu. Bu çocuğa yer veremeyecekler. Oraya defnettirmezler. Biri köye defnedelim, diyor. Kimseye bir zarar gelmesin, ailemizde, tanıdıklarımıza ve cenazemizi sakin bir şekilde alıp gidelim diye ben, abim, iki de akrabamızdan 4 kişi gittik, aldık. Kardeşimi biz defnettik. Annem babam cenazeye gelemediler. Sessiz sedasız defnettik. Cenaze namazını biz kıldık. Bir imam cenaze namazı kıldırmadı. Gidip söylediler camiye, caminin imamı selasını okumadı.
DEFNEDERKEN SİVİL POLİSLER BİZİ TAKİP EDİYORDU
Antep’te şehir merkezinde aile mezarlığımız vardı. Babam eskiden almıştı, iyi ki de almış. Yoksa yer vermeyeceklerdi. Biz defnederken de polisler bizi takip ediyordu. Sivil polisler görünce anlıyordum. 2-3 araba toplanmışlar… Kendimiz kıldırdık cenaze namazını. İnternetten bakarak, yani nasıl oluyor bunlar, nasıl yapılıyor diye.
Defnettikten sonra annem babamı da aldık, mezarın başına getirip bir de onlarla cenaze namazı kıldığımızı hatırlıyorum tekrar. Babam, ablalarım son bir kez göreyim diye bakmak istediler ama izin vermedik. Daha fazla üzülmesinler diye uygun görmemiştik. Hep eski güzel günlerini, güzel gülüşünü hatırlasınlar diye. En sonunda abimin ‘Çok şükür cenazesini bulduk” dediğini hatırlıyorum. İnsanın buna sevinebileceğini düşünebiliyor musunuz… Çok şükür bir mezarımız var. Çok şükür.
ÖĞRENCİLERİ DARBENİN BİR PARÇASI YAPILMAK İSTENDİ
Birebir yanında olup onunla köprüye giden çocuklardan kimseye ulaşamadım. Aslında olayın canlı tanıkları onlar ve onlar da şu an cezaevindeler ve müebbet hapis cezası aldılar. Çocukları saat 10-11 gibi toplamışlar ve terör saldırısı var, Hava Harp Okuluna gidiyoruz diye arabalara bindirmişler. Hepsine de yetmemiş o otobüsler. Saat 12.00 gibi çıkmışlar yola. Bunun kamera kayıtları var. Olay olmuş. Köprü’yü tıkamışlar. Belli bir şey için oraya götürdükleri belli. Kimi Köprü’ye götürüyorlar, kimi Sultanbeyli’de kalmış, kimi Orhanlı’da kalmış, kimini Digiturk’e götürmüşler. Ve çocukların hiçbir şeyden haberi yok. Cep telefonları yok, herhangi ulaşabilecekleri bir şey yok. Onlar Hava Harp Okuluna gittiklerini düşünerek yola çıkıyorlar. Başlarında da bir komutan var ve ne derse onun sözüne uyup gidiyorlar.
Bu çocuklar darbenin bir parçası yapılmak istendi. Yoksa aklı olan, asker olmasa da az buçuk düşünebilen bir insan darbenin öğrenci ile yapılmayacağını bilir. Daha sonra bütün askeri okulları kapattılar. Bu bir sebep olabilir. O gece darbeye katılan yeterli sayıda insan yoktu, çocukları dahil ederek insan sayısını artırmış oldular. Artık bunu planlayanlar kim ise okulları kapatmak için bütün çocukları oradan tasfiye ettiler. Ve yerine yenilerini aldılar. Milli Savunma Üniversitesi diye bir kurum kurup. Oradaki çocukların hepsi mi suçlu idi?
YÜZÜ GÖZÜ KANLI GENCECİK BİRİNİ TAŞIYORLAR
Bir videoda kardeşimi benzettiğim biri var. Bire bir kardeşim diyemiyorum, çünkü yüzü gözü çok kanlı, karga tulumba gencecik birini taşıyorlar. Tabi bu videoların çoğunu da izleyemiyorum, bakamıyorum. Kaldırmıyor yüreğim. İnsanlar onu nasıl yapabilmiş hayretler içindeyim. Ellerinde G3 var bu çocukların. Öldürülme pahasına kimseyi öldürmemişler.
ELLERİNDE G3 VAR VE KİMSEYE ATEŞ ETMEMİŞLER
G3 ile birine bir mermi değse o kişi oradan sağ kurtulamaz. Eğer o çocuklar o gece G3 ile halka ateş etmiş olsa idi, kimse çocukların yanına yaklaşamazdı. Ama çocuklar kendilerine bir şey olma pahasına o silahlara dokunmamışlar. Balistik raporlarında da var. Çocukların silahlarından ateş edilmemiş. Ama ne hikmetse bizim çocuğumuzu hem öldürmüş hem de hain etmişler. Kim bunu neye göre yapmış, bilemiyorum. Hakim olmuşlar, savcı olmuşlar, yargılamışlar ve o gece bizi hain ilan etmişler. Neye göre yapmışlar bunu. Bütün olayları inceleyip bu haindir, vatanına ihanet etmiştir deyip nasıl bu kanıya varmışlar hayret ediyorum.
677 KHK İLE İHRAÇ EDİLDİM
Ben 15 Temmuz’dan sonra iki ay çalıştım. Daha sonra açığa alındım iki kere. 15 gün, 15 gün arayla. Daha sonra da 677 sayılı KHK ile ihraç ettiler. Ben bunlara üzülemedim bile. Beni açığa almışlar, sonra ihraç etmişler, emek verdiğim mesleğim elimden gitmiş, üzülemedim yani, yaşadığımız o kadar şeyden sonra… İnanın hiçbir şey hissetmedim. Çünkü gencecik bir çocuğun cenazesine neler yaptıklarını gördüm. Bunlar 2016 yılında yaşandı. 200 yıl önce yaşanmadı. Türkiye’de yaşandı. İnsanların bilmesi lazım. Masum değil o insanlar. Daha sonra o katillere KHK ile zırh çıkardılar, yargılanamaz bunlar diye. Neden? Kimi koruyorlar? Katilleri koruyorlar. Bunları görünce kendime üzülecek takatim kalmadı.
İlk başta açığa alırlarken herhangi bir şey söylememişlerdi, şundan bundan dolayı alıyoruz diye. Daha sonra bizi Bylock çukuruna bizi attıklarını öğrendim, öyle bir şey olmamasına rağmen o ara popüler olan Bylock’tu. İlk zamanlarda. Yani Bylock listelerine bizim de ismimizi yazmışlar. Oysa Bylock nedir, ne yapar, sonradan öğreniyorum. O listelerin altına da bu liste delil olarak kullanılamaz diye yazmışlar. Ondan sonra da bizi savcılığa bildirmişler. Yani bizi kendi kurumumuz savcılığa bildirmiş. Biz bu adamı attık siz de yakalayın!
Dikkat ediyorum, hep işini iyi yapan insanlara bir şekilde iftira, çamur atılmaya çalışılıyor. Bize terörist diyorlar ama herhangi bir şeyle suçlayamıyorlar. Suçladığı şey, işini iyi yapmak, İngilizce’den iyi not almak, o aldığı notlarla yurt dışına gitmek. Terörist tanımı bu olmuş. Daha fazla orada yaşam hakkı olmadığını gördük. KHK’lıyız, bir şekilde bizi arıyorlar, terörist diye damgalamışlar, bizden dolayı eşime, aileme zulüm ederler diye çekinerek yurt dışına çıkma kararı aldık.
Fevzi Katran ve ailesi hayatlarına artık Almanya’da devam ediyor. Röportajı bir pazar günü evlerinde gerçekleştirdik.
KATİLİ BULUNSUN DİYE ŞİKAYETTE BULUNDUK AMA…
Biz şikayette bulunmuştuk, katili bulunsun diye. Ama bir sonuç alamadık. Savcı takipsizlik kararı verdi. Daha sonra o gün orada sivil şahısların herhangi bir suç işledilerse onlardan muaf tutulacağı bir KHK ile korumaya alındı. Yani orada o katillere bir zırh uydurdular ve onların yargılanmasını engellediler. Ama er ya da geç bu değişecek, masumiyetleri ortaya çıkacak, bütün Harp Okulu öğrencilerinin. Kardeşim de dahil… Biz zaten şehit olduğuna inanıyoruz. Bunu resmi makamlar da er ya da geç tescil edecekler.
KÖPRÜDEKİ POLİS ARAÇLARI ZARAR GÖRDÜ DİYE TAZMİNAT DAVASI AÇTILAR
Emniyet Genel Müdürlüğü, o gece araçlarına, köprüye zarar geldi diye zararı tahsil etmek için askerlere tazminat davası dava açıyor. Toplamda 250 bin TL gibi bir rakam. Bütün ailelere pay etmişler. Kardeşim vefat ettiği için aileme gönderdiler belgesini. Hem kardeşimizin orada canını almışlar, hem de araçlara verilen zararı sizden alacağız diyorlar.
Yoldan geçen birine sorun Türkiye’de, böyle bir şey olmaz der. Bu ülke darbeleri yaşamış. Ben kendim görmedim. Az buçuk biliyorum ki darbe böyle olmaz. Hadi diyelim ki başarsız oldu. O en üstteki genelkurmay, kuvvet komutanları, başarısız oldu ise altındaki insanlar onlardan aykırı bir şey yaptı diye ceza alması lazım. Başarılı olsa zaten ceza alması lazım, darbeci olduğu için. Eğer birisi darbeye kalkıştı ise altındaki görevli kişiye sahip çıkamadığı için ceza alması lazım. Ama bizde ne oldu. Ödüllendirildiler. Milli savunma bakanı yapıldılar, taltif edildiler. Asıl ceza alması gereken kişiler ceza almadı, gencecik kişilere müebbet verildi. Ortada bir olay var, onun neticesi kime yaradıysa o yapmıştır o olayı.
OLAYLAR GÖSTERİLDİĞİ GİBİ DEĞİL
O gün şehit olan herkese ben Allah’tan rahmet diliyorum. İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. İnsanların düşünmesi lazım. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım.
[Sevinç Özarslan] 7.1.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Ragıp Enes Katran, 15 Temmuz’da Hava Harp Okulu 3. sınıf öğrencisiydi. 20 yaşındaydı. O gün arkadaşları gibi komutanlarının emriyle Yalova’daki kamp yerinde otobüse bindirildi ve Boğaziçi Köprüsüne götürüldü. Köprüde delici ve kesici aletlerle öldürüldü. Otopsi raporunda ölüm nedenine beyin kanaması yazdılar. Vücudunda 8 yerde kesici delici alet yarası vardı. Boynunda ise, boyun organlarını ortaya çıkaran 6 cm uzunluğunda kesik mevcuttu.
Ragıp Enes ölümünden 10 gün sonra İstanbul Adli Tıp’ta bulundu ve defnedildi. Arkadaşları ise o geceden sonra tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi. Geçtiğimiz hafta, 3 Ocak 2020 günü Ragıp’ın 70 arkadaşına daha müebbet hapis cezası verildi. 3,5 yılda ise tüm askeri okullardan 355 öğrenci darbeden sorumlu tutularak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ragıp’ın, Murat’ın katilleri de KHK ile korunmaya alındı.
O gün Boğaziçi Köprüsünde hayatını kaybeden iki öğrenci bulunuyor. Murat Tekin’in annesi, babası ve ablası Murat’ın vahşi bir şekilde öldürüldüğünü birçok kez anlattı. Ragıp’ın ailesi ise sessizliğe gömülmüştü. Yaşadıkları şoku, acıyı atlatabilmiş değiller, atlatabilecek gibi de görünmüyorlar. Ablası Elif Katran ile görüşmek için birçok kez teklifte bulunmuştum ama maalesef konuşmak istememişti.
Kendisi gibi asker olan deniz astsubayı abisi Fevzi Katran’ın (33) Almanya’da olduğu öğrenince ona ulaştım ve görüştüm. 677 sayılı KHK ile ihraç edilen Katran, eşi ve iki çocuğuyla birlikte 16 ay önce Almanya’ya yerleşmiş. Üç ay önce dünyaya gelen küçük oğluna amcasının hatırasını yaşatsın diye Enes Burak adını vermişler.
Benim için oldukça zor bir röportajdı. Kardeşi kan revan içinde kalıncaya kadar canice öldürülen bir insanın yarasını sorularımla kanatmaktan korktum. Fevzi Katran da ailesiyle bile konuşmadığı birçok ayrıntıyı ilk kez anlattığını söyledi. Ragıp Enes’i İstanbul Adli Tıp’ta nasıl bulduklarını, cansız bedenini gördüklerinde hissettiklerini, cenaze nakil ve defin işlemleri sırasında yaşadıklarını… Bunları anlatırken çoğu zaman boğazı düğümlendi, sessiz kaldı, ağlamamak için kendini çok zor tuttu.
“Kardeşimi canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz.” diyen Fevzi Katran, 15 Temmuz’da şehit olan herkesin ailesine başladığı diledikten sonra ekliyor:
“İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım. Bütün askeri öğrencilerin aileleri çıkıp konuşmalı.”
O BİZİM EN KÜÇÜĞÜMÜZDÜ
1986’da Gaziantep’te doğdum. Biz 7 kardeşiz. Bir abim 2013’te kanserden vefat etti. Kardeşim de Ragıp Enes Katran bu malum olaylarda vefat etti. Şu an 5 kişi kaldık. Bir abim ve üç ablam var. Ragıp Enes bizim en küçüğümüzdü. O hep bizim en kıymetlimizdi, en akıllımızdı. Beraber büyüdük. Onu büyüttük. Ablamla hep ona hediyeler alıp getirirdik o zamanlarda. Hep ona bir şeyler yapmaya çalışırdık. Bizim ailemiz böyle kendi halinde, Gaziantep’te yaşardık.
BANA ÖZENİP ASKER OLMAK İSTEDİ
Babam fabrika işçisi, annem ev hanımı. Ben ilkokul ve liseyi Gaziantep’te okudum. Daha sonra Yalova’da deniz astsubay okulunda gidip deniz astsubayı olmuştum. Vefat eden abim sınıf öğretmeniydi. Diğer abim de devlet memuru. Ragıp Enes de herhalde bizden görüp birazcık askeri merakı oradan kaynaklanmış olabilir. İzinlere geldiğimizde üniformayla görürdü. O da hep istiyordu. Başarılı da bir öğrenciydi. Biz de biraz onu yönlendirmiş olduk.
HAYALİ PİLOT OLMAKTI
Ragıp hep pilot olmak isterdi. Okula girdiğinde de çok sevinmişti. Ben ona Deniz Harp Okuluna gel, bak burası da iyi. Bildiğimiz şeyler var, sana söyleriz, yönlendiririz diyordum. “Yok yok abi ben pilot olacağım” diyordu. O kazanma süreci de uzun. Önce sınava giriyor. Sonra Hava Harp Okuluna gidip spor mülakatlarına giriyor. Onun sonrasında 15 gün uçuş eğitimi alıyorlar ve ondan sonra kabul ediyorlar HHO’na. O uçuş eğitimden sonra aramıştı, çok mutluydu, çok sevinmişti. “Beni aldılar” demişti. Neşe dolu, disiplinli, çalışkan bir çocuktu Ragıp. Kimse sorsanız hep güler yüzlü der. Onu hiç asık suratlı hatırlamıyorum.
BÜTÜN ZORLUKLARINI ÇEKEREK HHO’NA GİRDİ
Ragıp Hava Harp Okuluna gitmek için ortaokuldan sonra askeri liseye başvurdu. Kazanamadı o zaman. 85’ti giriş puanı, 83’te kaldı. Eğer bir yerden olsa idi o zaman girerdi. Ben kendimden de biliyorum, kimseden soru almadım. ÖSS’nin yaptığı sınava girip yüksek bir puan alıp okula gittim, kendim zorluklarla kazandım. Kimse de bana hadi sen gel içeri gir otur, bak bu okulda oku, mezun ol demedi. Bütün zorluklarını çekerek o okula girdik, kardeşim de öyle ben de öyle ve bütün zorluklarını çekerek mezun olduk. Kardeşim gelirdi dizleri, dirsekleri hep yara bere içinde. Sürünmüşler, eğitim yapmışlar, yüzü gözü kızarmış, kararmış, beyaz tenliydi. Saatlerce güneşte bekletmişler. Bunlar mı torpilli çocuklar. Alındı, beslendi, hemen bir şey yapıldı. Yo hayır, öyle bir şey yok.
KARDEŞİMİZ AKLIMIZIN UCUNA GELMEDİ
15 Temmuz gecesi ben evimdeydim. Mustafa Tarık daha küçüktü. O zaman Ankara’da görev yapıyordum. Evde çocuğumu uyutuyordum. Saat 9-9.30 suları. Televizyon da açık değildi. Hiçbir şeyden haberim yok. 9.30-10 gibi bir arkadaşımın ısrarlı aramalarıyla öğrendim. “Ya bir şey oluyor, sen Ankara’dasın, haberin var mı” diye soruyordu. Böyle öğrendim yani 15 Temmuz’u. Sonra televizyonu açıp öğrendim.
Ailem Gaziantep’teydi. Sonra onları aradım, konuştuk. Tabi kardeşimiz hiç aklımızın ucuna gelmiyor. Çünkü o Yalova’da, kamp yerinde, güvende, herhangi bir şey olmaz diye düşünüyoruz. Cep telefonları da yok yanlarında. Arayıp soramıyoruz. Ta ertesi gün ben ona bir mesaj attım. ‘Telefonunu alırsan, açarsan, haber ver’ diye. Tabi herhangi bir cevap gelmedi.
TEDİRGİN OLDUK, NE YAPACAĞIMIZI BİLEMEDİK
Pazar günüydü yanlış hatırlamıyorsam, okulda kalan arkadaşlarından biri aradı. “Biz burada 700 küsur öğrenciydik. Bunların bir kısmını o gece dışarı çıkardılar ve çoğu da gözaltında. Sizin Ragıp Enes de gözaltında olma ihtimali yüksek, bilginiz olsun” dedi. Çocukların oradan çıkarıldığına dair ilk bilgimiz o şekilde oldu.
Ondan sonra tabi biz tedirgin olduk. Ne yapacağımızı bilemedik. Avukatlara sorduk. Çocuklar iyidir, merak etmeyin, ortaya çıkarlar dediler. O arada HHO öğrencilerinin aileleri Whatsup grubu kurmuştu. Benim çocuğum burada bulundu, benim çocuğum şurada bulundu gibi bilgiler alıyorduk. Biz de İstanbul Emniyeti arıyoruz. Sonra bize dediler ki İstanbul Barosunu arayın. Oradan çocuğunuz gözaltına alınınca avukat tayin ediliyor, neredeyse ortaya çıkar dediler.
Ben her bir saate 1, iki saate bir arıyorum, abim ayrı arıyor. Baroyu, emniyeti… Bir de diyorlar ki, İstanbul Emniyet’i olmayabilir, farklı farklı ilçelere götürüldü çocuklar, oralar olabilir, bütün ilçeleri arıyoruz. Tek tek karakolları, böyle isimde biri var mı yok mu.
10 GÜN BOYUNCA HER YERDE RAGIP’I ARADIK
Bu arayışımız 8-10 gün sürdü. Ayın 26’sına kadar. Hiçbir haber alamadık. O sırada da haber alınamayan 3 Harp Okulu öğrencisi kaldı. Biri Murat Tekin, Ragıp Enes, bir de hasta olan bir arkadaş vardı. En son o arkadaş da yanlış hatırlamıyorsam Haseki Hastanesinden çıktı. Oradan arayıp ailesine haber verdi ve son geriye iki aile kaldık.
Murat’ın babası İstanbul Adli Tıp’a kendisi gidip görmüş, orada tanımış oğlunu. Aslında biz daha önce Adli Tıp’ı aramıştık ama kimliği belirsiz askerler var gibi bir şey söylenmişti. Biz de orada olacağına ihtimal vermemiştik. 10 gün geçince mecburen abimle ben 27 Temmuz sabahı İstanbul Adli Tıp’a gittik. Ayağımız geri gide gide, dualar ede ede… Burada çıkmasın Allahım, başka bir yerde bulalım, bir hastanede dualarıyla gittik.
BEN DE ABİM DE YIKILDIK
Kardeşimiz için geldiğimizi söyledik. Beklettiler. Sonra içeriye çağırdılar. Ben kardeşimin bir fotoğrafını gösterdim. Görevlinin yüzü biraz düştü. Tanıdı muhtemelen. ‘Benzer biri var, gelin bakın’ dedi. Teşhis için içeriye girdik ve kardeşimi teşhis ettik. Tabi yıkıldık. Ben de yıkıldım, abim de yıkıldı. Yarım saat ne yaptığımızı hatırlamıyorum. Abime bir kimlik tespit tutanağı gibi bir kağıt imzalattılar.
VÜCUDUNDA MORLUKLAR, KESİKLER VARDI
Vücudunda morluklar vardı, delik ve kesikler vardı. 7-8 kesik yazıyor otopsi raporunda. Yüzünü görünce kendimizden geçtiğimiz için o kadar detaylı bakamıyorsunuz. Otopsinin de izleri diye düşündüm o an. Bize beyin kanamasından öldüğünü söylediler. Daha sonra okuduğumuz gibi kesici, delici aletlerle her biri öldürmeye niyetli, öldürme kastı ile yapılmış, kesikler, delikler.. Yani canilik söz konusu. Kardeşimi, Murat’ı ve diğer öğrencileri canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz diye düşünüyorum.
RAGIP ENES KATRAN’IN OTOPSİ RAPORU
O yıkımı öğreniyorsunuz ama bitmiyor orada. Görevlilerden biri dedi ki, biz size cenaze hizmeti veremeyeceğiz. Araba, herhangi bir şey… Kendiniz yapacaksınız. Yıkım üstüne yıkım yaşadık. Sonra araştırmaya başladık. İnternetten, oradan buradan bakıyoruz. Bu işler nasıl yapılır. Bir cenaze nasıl alınıp götürülür. İnternetten bu işi yapan bir adam buldum. Aradım telefonla. Yarım saat 45 dakika sonra geldi. Adamla konuştuk. Normalde parasını veriyorsunuz, devletin yapmadığı işlemi sizin için yapıyor. Tabut ayarlayacak, cenazeyi tabuta koyuyorlar, tabutu arabaya götürüyorlar. Tamam öyle yapalım dedik. Adam dedi ki “Olmaz… Beni içeriye almazlar.” Adam korkuyor, “Bir daha bana burada iş yaptırmazlar” dedi. Bize sadece bir tabut ayarladı. Nakliye için yoldan araba çevirdik, onlar da kabul etmedi. Bir tanıdığımız küçük bir araba, Doblo idi yanlış hatırlamıyorsam buldu. Kardeşimizi tabuta biz koyduk. Havaalanına öylece götürebildik. Uçağa verdik ve memlekete gönderdik.
Annem babam o zaman Gölcük’te abimin yanındaydı. Onları da alıp biz de arabayla memlekete yola çıktık, defnetmek üzere. Fakat telefonu açıp bizimkilere Ragıp Enes’i burada bulduk derken çok zorlanmıştım. Nasıl söyleyeceğim! Biz orada yıkıldık, onlar orada yıkıldı. Sonra biz onların yanına gidince tekrar yıkıldık.
GELİN, CENAZENİZİ BURADAN ALIN!
Cenazeyi memlekette akrabalar karşıladı. Mezarlık morguna koydular. Biz tabi o zaman da safiyane bir şekilde, mezarlıkta normal işlemleri yapılacak gibi düşünüyoruz. Öğlen namazına defnedeceğiz gibi planlıyoruz. Öğlen olmadan mezarlıktan aradılar. Mezarlık müdürü mü artık kimse. Dediler ki, ‘Cenazenize burada hizmet vermeyeceğiz. Gelin cenazenizi alın. Biz herhangi bir işlem yapmayacağız.’ O anda 3-5 kişi kardeşimi gidip oradan almak zorunda kaldık.
MEZARLIK ÖNÜNDE PROVAKASYON OLACAKTI
Orada sanki böyle bir provakasyon olacak gibiydi. Kalabalık toplanmış. Biz de belki kalabalık bir grupla gitsek belki bir şey olacakmış gibi. insanlar bekliyordu. Polisler vardı. Artık polisler neyi bekliyorsa…
Herkes bir şey söylüyordu. Bu çocuğa yer veremeyecekler. Oraya defnettirmezler. Biri köye defnedelim, diyor. Kimseye bir zarar gelmesin, ailemizde, tanıdıklarımıza ve cenazemizi sakin bir şekilde alıp gidelim diye ben, abim, iki de akrabamızdan 4 kişi gittik, aldık. Kardeşimi biz defnettik. Annem babam cenazeye gelemediler. Sessiz sedasız defnettik. Cenaze namazını biz kıldık. Bir imam cenaze namazı kıldırmadı. Gidip söylediler camiye, caminin imamı selasını okumadı.
DEFNEDERKEN SİVİL POLİSLER BİZİ TAKİP EDİYORDU
Antep’te şehir merkezinde aile mezarlığımız vardı. Babam eskiden almıştı, iyi ki de almış. Yoksa yer vermeyeceklerdi. Biz defnederken de polisler bizi takip ediyordu. Sivil polisler görünce anlıyordum. 2-3 araba toplanmışlar… Kendimiz kıldırdık cenaze namazını. İnternetten bakarak, yani nasıl oluyor bunlar, nasıl yapılıyor diye.
Defnettikten sonra annem babamı da aldık, mezarın başına getirip bir de onlarla cenaze namazı kıldığımızı hatırlıyorum tekrar. Babam, ablalarım son bir kez göreyim diye bakmak istediler ama izin vermedik. Daha fazla üzülmesinler diye uygun görmemiştik. Hep eski güzel günlerini, güzel gülüşünü hatırlasınlar diye. En sonunda abimin ‘Çok şükür cenazesini bulduk” dediğini hatırlıyorum. İnsanın buna sevinebileceğini düşünebiliyor musunuz… Çok şükür bir mezarımız var. Çok şükür.
ÖĞRENCİLERİ DARBENİN BİR PARÇASI YAPILMAK İSTENDİ
Birebir yanında olup onunla köprüye giden çocuklardan kimseye ulaşamadım. Aslında olayın canlı tanıkları onlar ve onlar da şu an cezaevindeler ve müebbet hapis cezası aldılar. Çocukları saat 10-11 gibi toplamışlar ve terör saldırısı var, Hava Harp Okuluna gidiyoruz diye arabalara bindirmişler. Hepsine de yetmemiş o otobüsler. Saat 12.00 gibi çıkmışlar yola. Bunun kamera kayıtları var. Olay olmuş. Köprü’yü tıkamışlar. Belli bir şey için oraya götürdükleri belli. Kimi Köprü’ye götürüyorlar, kimi Sultanbeyli’de kalmış, kimi Orhanlı’da kalmış, kimini Digiturk’e götürmüşler. Ve çocukların hiçbir şeyden haberi yok. Cep telefonları yok, herhangi ulaşabilecekleri bir şey yok. Onlar Hava Harp Okuluna gittiklerini düşünerek yola çıkıyorlar. Başlarında da bir komutan var ve ne derse onun sözüne uyup gidiyorlar.
Bu çocuklar darbenin bir parçası yapılmak istendi. Yoksa aklı olan, asker olmasa da az buçuk düşünebilen bir insan darbenin öğrenci ile yapılmayacağını bilir. Daha sonra bütün askeri okulları kapattılar. Bu bir sebep olabilir. O gece darbeye katılan yeterli sayıda insan yoktu, çocukları dahil ederek insan sayısını artırmış oldular. Artık bunu planlayanlar kim ise okulları kapatmak için bütün çocukları oradan tasfiye ettiler. Ve yerine yenilerini aldılar. Milli Savunma Üniversitesi diye bir kurum kurup. Oradaki çocukların hepsi mi suçlu idi?
YÜZÜ GÖZÜ KANLI GENCECİK BİRİNİ TAŞIYORLAR
Bir videoda kardeşimi benzettiğim biri var. Bire bir kardeşim diyemiyorum, çünkü yüzü gözü çok kanlı, karga tulumba gencecik birini taşıyorlar. Tabi bu videoların çoğunu da izleyemiyorum, bakamıyorum. Kaldırmıyor yüreğim. İnsanlar onu nasıl yapabilmiş hayretler içindeyim. Ellerinde G3 var bu çocukların. Öldürülme pahasına kimseyi öldürmemişler.
ELLERİNDE G3 VAR VE KİMSEYE ATEŞ ETMEMİŞLER
G3 ile birine bir mermi değse o kişi oradan sağ kurtulamaz. Eğer o çocuklar o gece G3 ile halka ateş etmiş olsa idi, kimse çocukların yanına yaklaşamazdı. Ama çocuklar kendilerine bir şey olma pahasına o silahlara dokunmamışlar. Balistik raporlarında da var. Çocukların silahlarından ateş edilmemiş. Ama ne hikmetse bizim çocuğumuzu hem öldürmüş hem de hain etmişler. Kim bunu neye göre yapmış, bilemiyorum. Hakim olmuşlar, savcı olmuşlar, yargılamışlar ve o gece bizi hain ilan etmişler. Neye göre yapmışlar bunu. Bütün olayları inceleyip bu haindir, vatanına ihanet etmiştir deyip nasıl bu kanıya varmışlar hayret ediyorum.
677 KHK İLE İHRAÇ EDİLDİM
Ben 15 Temmuz’dan sonra iki ay çalıştım. Daha sonra açığa alındım iki kere. 15 gün, 15 gün arayla. Daha sonra da 677 sayılı KHK ile ihraç ettiler. Ben bunlara üzülemedim bile. Beni açığa almışlar, sonra ihraç etmişler, emek verdiğim mesleğim elimden gitmiş, üzülemedim yani, yaşadığımız o kadar şeyden sonra… İnanın hiçbir şey hissetmedim. Çünkü gencecik bir çocuğun cenazesine neler yaptıklarını gördüm. Bunlar 2016 yılında yaşandı. 200 yıl önce yaşanmadı. Türkiye’de yaşandı. İnsanların bilmesi lazım. Masum değil o insanlar. Daha sonra o katillere KHK ile zırh çıkardılar, yargılanamaz bunlar diye. Neden? Kimi koruyorlar? Katilleri koruyorlar. Bunları görünce kendime üzülecek takatim kalmadı.
İlk başta açığa alırlarken herhangi bir şey söylememişlerdi, şundan bundan dolayı alıyoruz diye. Daha sonra bizi Bylock çukuruna bizi attıklarını öğrendim, öyle bir şey olmamasına rağmen o ara popüler olan Bylock’tu. İlk zamanlarda. Yani Bylock listelerine bizim de ismimizi yazmışlar. Oysa Bylock nedir, ne yapar, sonradan öğreniyorum. O listelerin altına da bu liste delil olarak kullanılamaz diye yazmışlar. Ondan sonra da bizi savcılığa bildirmişler. Yani bizi kendi kurumumuz savcılığa bildirmiş. Biz bu adamı attık siz de yakalayın!
Dikkat ediyorum, hep işini iyi yapan insanlara bir şekilde iftira, çamur atılmaya çalışılıyor. Bize terörist diyorlar ama herhangi bir şeyle suçlayamıyorlar. Suçladığı şey, işini iyi yapmak, İngilizce’den iyi not almak, o aldığı notlarla yurt dışına gitmek. Terörist tanımı bu olmuş. Daha fazla orada yaşam hakkı olmadığını gördük. KHK’lıyız, bir şekilde bizi arıyorlar, terörist diye damgalamışlar, bizden dolayı eşime, aileme zulüm ederler diye çekinerek yurt dışına çıkma kararı aldık.
Fevzi Katran ve ailesi hayatlarına artık Almanya’da devam ediyor. Röportajı bir pazar günü evlerinde gerçekleştirdik.
KATİLİ BULUNSUN DİYE ŞİKAYETTE BULUNDUK AMA…
Biz şikayette bulunmuştuk, katili bulunsun diye. Ama bir sonuç alamadık. Savcı takipsizlik kararı verdi. Daha sonra o gün orada sivil şahısların herhangi bir suç işledilerse onlardan muaf tutulacağı bir KHK ile korumaya alındı. Yani orada o katillere bir zırh uydurdular ve onların yargılanmasını engellediler. Ama er ya da geç bu değişecek, masumiyetleri ortaya çıkacak, bütün Harp Okulu öğrencilerinin. Kardeşim de dahil… Biz zaten şehit olduğuna inanıyoruz. Bunu resmi makamlar da er ya da geç tescil edecekler.
KÖPRÜDEKİ POLİS ARAÇLARI ZARAR GÖRDÜ DİYE TAZMİNAT DAVASI AÇTILAR
Emniyet Genel Müdürlüğü, o gece araçlarına, köprüye zarar geldi diye zararı tahsil etmek için askerlere tazminat davası dava açıyor. Toplamda 250 bin TL gibi bir rakam. Bütün ailelere pay etmişler. Kardeşim vefat ettiği için aileme gönderdiler belgesini. Hem kardeşimizin orada canını almışlar, hem de araçlara verilen zararı sizden alacağız diyorlar.
Yoldan geçen birine sorun Türkiye’de, böyle bir şey olmaz der. Bu ülke darbeleri yaşamış. Ben kendim görmedim. Az buçuk biliyorum ki darbe böyle olmaz. Hadi diyelim ki başarsız oldu. O en üstteki genelkurmay, kuvvet komutanları, başarısız oldu ise altındaki insanlar onlardan aykırı bir şey yaptı diye ceza alması lazım. Başarılı olsa zaten ceza alması lazım, darbeci olduğu için. Eğer birisi darbeye kalkıştı ise altındaki görevli kişiye sahip çıkamadığı için ceza alması lazım. Ama bizde ne oldu. Ödüllendirildiler. Milli savunma bakanı yapıldılar, taltif edildiler. Asıl ceza alması gereken kişiler ceza almadı, gencecik kişilere müebbet verildi. Ortada bir olay var, onun neticesi kime yaradıysa o yapmıştır o olayı.
OLAYLAR GÖSTERİLDİĞİ GİBİ DEĞİL
O gün şehit olan herkese ben Allah’tan rahmet diliyorum. İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. İnsanların düşünmesi lazım. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım.
[Sevinç Özarslan] 7.1.2020 [BoldMedya]
İddia: İstanbul Havalimanı’nda açılmamış etaplara garanti para ödenecek
İstanbul Havalimanı’nda 4 etaptan sadece biri faaliyete girdi. Ancak devletin kasasından açılmamış etaplardaki yolcu garantileri için de para ödeneceği iddia edildi.
Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre, CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar, diğer etaplar açılmasa da şirketin yolcu garantisi ücretini alacağını söyledi. Akar, İstanbul Havalimanı’nın yap-işlet-devret modeli ile ihale edildiğini belirterek, havalimanının 25 yıllık işletme süresi için 22 milyar 152 milyon Euro artı KDV ile ihale edildiğini hatırlattı. Akar “Yeni havalimanı için devlet yüzde 61’lik garanti verdi. ÖTV, KDV, gümrük muafiyeti de sağlandı. Bütün YİD havalimanlarında garanti edilen yolcu ücreti dış hatlarda 15 Euro iken burada 20 Euro. İç hatlarda diğer havalimanlarında 3-2 Euro, burada ise 5 Euro. Havalimanı 4 etaptan oluşuyor. 3 ve 4. etaplar 1 ve 2’nin durumuna bağlı olarak yapılacak. Yani henüz yapılıp yapılmayacağı belli değil. Eğer bir sıkışıklık yaşanırsa firma 3 ve 4. etapları inşa edecek, yaşanmaz ise inşa etmeyecek.” dedi.
PARALARINI TIKIR TIKIR ALACAKLAR
Garanti edilen yolcu miktarlarının 3 ve 4. etapların da inşa edileceği düşünülerek verildiğini savunan Haydar Akar, “Bu etaplar için tek tek yolcu hesapları yapılmış. Birinci etapta 70 milyon yolcu kapasitesi olacak. 2. etap devreye girdikten sonra yolcu kapasitesi 90 milyon olacak. Eğer 90 milyon sıkışırsa 3. etap inşa edilecek ve 20 milyonluk bir kapasite gelecek. 3. etap da sıkışırsa 4. etap inşa edilecek. Bunlar yapılmasa da işletmeci firmalar tıkır, tıkır, parasını alacak. Köprü yapıyorsunuz verdiğiniz garanti araç sayıları ve döviz üzerinden anlaşmalar sonucunda, devlet işletmecilere para yetiştiremiyor. Tünel yapıyorsunuz aynı şekilde. Karada da havada da aynı tablo ile karşılaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.
[Tr724] 7.1.2020
Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre, CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar, diğer etaplar açılmasa da şirketin yolcu garantisi ücretini alacağını söyledi. Akar, İstanbul Havalimanı’nın yap-işlet-devret modeli ile ihale edildiğini belirterek, havalimanının 25 yıllık işletme süresi için 22 milyar 152 milyon Euro artı KDV ile ihale edildiğini hatırlattı. Akar “Yeni havalimanı için devlet yüzde 61’lik garanti verdi. ÖTV, KDV, gümrük muafiyeti de sağlandı. Bütün YİD havalimanlarında garanti edilen yolcu ücreti dış hatlarda 15 Euro iken burada 20 Euro. İç hatlarda diğer havalimanlarında 3-2 Euro, burada ise 5 Euro. Havalimanı 4 etaptan oluşuyor. 3 ve 4. etaplar 1 ve 2’nin durumuna bağlı olarak yapılacak. Yani henüz yapılıp yapılmayacağı belli değil. Eğer bir sıkışıklık yaşanırsa firma 3 ve 4. etapları inşa edecek, yaşanmaz ise inşa etmeyecek.” dedi.
PARALARINI TIKIR TIKIR ALACAKLAR
Garanti edilen yolcu miktarlarının 3 ve 4. etapların da inşa edileceği düşünülerek verildiğini savunan Haydar Akar, “Bu etaplar için tek tek yolcu hesapları yapılmış. Birinci etapta 70 milyon yolcu kapasitesi olacak. 2. etap devreye girdikten sonra yolcu kapasitesi 90 milyon olacak. Eğer 90 milyon sıkışırsa 3. etap inşa edilecek ve 20 milyonluk bir kapasite gelecek. 3. etap da sıkışırsa 4. etap inşa edilecek. Bunlar yapılmasa da işletmeci firmalar tıkır, tıkır, parasını alacak. Köprü yapıyorsunuz verdiğiniz garanti araç sayıları ve döviz üzerinden anlaşmalar sonucunda, devlet işletmecilere para yetiştiremiyor. Tünel yapıyorsunuz aynı şekilde. Karada da havada da aynı tablo ile karşılaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.
[Tr724] 7.1.2020
Üç günlük sempozyuma 2 milyon lira harcanmış; katılımcılara Hereke halısı hediye
AKP’li Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 25-27 Ekim tarihleri arasında düzenlenen ve üç gün süren ‘Şehircilik ve Mutlu Şehir Sempozyumu’na’ toplam 1 milyon 942 bin TL harcadığı öğrenildi. Organizasyona katılan kişilere yüzde 100 sığır derisi çanta ve ipek Hereke halısı hediye edildi.
Kamu İhale Kurumu’na bağlı Elektronik Kamu Alımları Platformu’nda yer alan bilgiye göre, 8 Ekim tarihinde ‘3. Uluslararası Kartepe Zirvesi; Şehircilik ve Mutlu Şehir Sempozyumu Organizasyonu Hizmet Alımı İşi’ başlığıyla ihale yapıldı. Birgün’den İsmail Arı’nın haberine göre RNA İletişim Danışmanlık ve Reklam Şirketi ihaleye tek başına katılarak 1 milyon 737 bin 350 TL teklif verdi ve şirketle 11 Ekim tarihinde sözleşme imzalandı. İhalenin sonuç ilanının sempozyumdan yaklaşık iki ay sonra, 3 Ocak tarihinde açıklanması da dikkati çekti.
AKP’li belediye, 11 Ekim tarihinde de “3’üncü Uluslararası Kartepe Zirvesi; Şehircilik ve Mutlu Şehir Sempozyumu Sekreterya ve Koordinasyon Hizmeti” başlığıyla bir başka ihale daha yaptı. Pazarlık usulü yaptığı ihaleyle 205 bin TL harcadı. İhaleye tek başına MKB Teknik Proje Tasarım İletişim Şirketi ile sözleşme imzalandı.
İPEK HALI VE DERİ ÇANTA HEDİYE
İhale dosyasında yer alan bilgilere göre, organizasyon ihalesini kazanan şiketten, sempozyuma katılan konuklara hediye olarak vermek için 500 adet deri çanta istendi. Çantaların yüzde 100 yerli sığır derisi ve yerli üretim süet astar olması gerektiği de belirtildi. İhale dosyasında “Özel olarak davet edilen misafirlerimize verilmek üzere 15 adet 35×45 ölçülerinde saf İpekten oluşan Hereke halısı” da talep edildi. Sempozyuma katılacak konuklara verilecek hediyeler arasında, “parçacıklı renkli tabaka ve yüksek yoğunluklu unibody reçine kılıfa sahip, turbo hızlı şarj özelliğine sahip 750 adet power bank” da yer aldı.
15 ADET LÜKS ARAÇ KİRALANDI
İhale dosyasında yer alan bilgilere göre ihaleyi kazanan şirketten VIP hizmet için kullanılmak üzere beş gün süreyle 15 lüks araç da istendi. AKP’li belediyenin iki milyon TL’lik sempozyumuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ile Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu katıldı. Sempozyuma çok sayıda AKP’li milletvekilinin katıldığı da bildirildi.
[TR724] 7.1.2020
Kamu İhale Kurumu’na bağlı Elektronik Kamu Alımları Platformu’nda yer alan bilgiye göre, 8 Ekim tarihinde ‘3. Uluslararası Kartepe Zirvesi; Şehircilik ve Mutlu Şehir Sempozyumu Organizasyonu Hizmet Alımı İşi’ başlığıyla ihale yapıldı. Birgün’den İsmail Arı’nın haberine göre RNA İletişim Danışmanlık ve Reklam Şirketi ihaleye tek başına katılarak 1 milyon 737 bin 350 TL teklif verdi ve şirketle 11 Ekim tarihinde sözleşme imzalandı. İhalenin sonuç ilanının sempozyumdan yaklaşık iki ay sonra, 3 Ocak tarihinde açıklanması da dikkati çekti.
AKP’li belediye, 11 Ekim tarihinde de “3’üncü Uluslararası Kartepe Zirvesi; Şehircilik ve Mutlu Şehir Sempozyumu Sekreterya ve Koordinasyon Hizmeti” başlığıyla bir başka ihale daha yaptı. Pazarlık usulü yaptığı ihaleyle 205 bin TL harcadı. İhaleye tek başına MKB Teknik Proje Tasarım İletişim Şirketi ile sözleşme imzalandı.
İPEK HALI VE DERİ ÇANTA HEDİYE
İhale dosyasında yer alan bilgilere göre, organizasyon ihalesini kazanan şiketten, sempozyuma katılan konuklara hediye olarak vermek için 500 adet deri çanta istendi. Çantaların yüzde 100 yerli sığır derisi ve yerli üretim süet astar olması gerektiği de belirtildi. İhale dosyasında “Özel olarak davet edilen misafirlerimize verilmek üzere 15 adet 35×45 ölçülerinde saf İpekten oluşan Hereke halısı” da talep edildi. Sempozyuma katılacak konuklara verilecek hediyeler arasında, “parçacıklı renkli tabaka ve yüksek yoğunluklu unibody reçine kılıfa sahip, turbo hızlı şarj özelliğine sahip 750 adet power bank” da yer aldı.
15 ADET LÜKS ARAÇ KİRALANDI
İhale dosyasında yer alan bilgilere göre ihaleyi kazanan şirketten VIP hizmet için kullanılmak üzere beş gün süreyle 15 lüks araç da istendi. AKP’li belediyenin iki milyon TL’lik sempozyumuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ile Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu katıldı. Sempozyuma çok sayıda AKP’li milletvekilinin katıldığı da bildirildi.
[TR724] 7.1.2020
Tiraj raporları, yandaş medyanın oyununu deşifre etti!
Bu hafta açıklanan gazetelerin son tiraj raporları yandaş medyanın oyununu gözler önüne serdi. Geçtiğimiz hafta kapanan Güneş ve Star gazeteleri sözde toplamda 203 bin satıyordu. Ancak söz konusu gazeteler kapandıktan sonra diğer yandaş gazetelerin tirajı toplam sadece 25 bin adet yükseldi. Kapanmadan önce söz konusu iki gazetenin toplam tirajının 30-35 binlerde olduğu söyleniyordu. İddiaya göre iki gazete, Basin İlan Kurumu’ndan daha fazla ilan parası almak için tirajını 100 binin üzerinde gösteriyordu.
Türk Medya’ya bağlı Star ve Güneş gazeteleri geçtiğimiz hafta 31 Aralık 2019 günü baskı hayatına son verdi. Grupta sadece Akşam gazetesi basılmaya devam ediyor. Kapanan iki gazete, resmi rakamlara göre basıldığı son güne kadar toplam 203 bin tiraja sahipti. Bu rakamlar Star için 101 bin, Güneş için ise 102 bindi. Gazeteler kapandıktan sonra gelen tiraj raporlarında ise hiçbir gazetenin tirajında ciddi bir artış yaşanmadığını gözler önüne serdi. Akşam’ırn tirajı 6 bin yükselirken, aynı doğrultuda yayın yapan Sabah gazetesi 6 bin, Takvim 8 bin, Hürriyet 5 bin tiraj arttırdı. Aynı dönem muhalif çizgideki Sözcü de tirajını 6 bin civarında yükseltti.
TİRAJ ARTIŞI OLMAMASI NE ANLAMA GELİYOR?
Bu şu anlama geliyor; Star ve Güneş gazetelerinin tirajı hiç bir zaman 100 bini geçmedi. Ancak bu iki gazetenin tirajları Basın İlan Kurumu’ndan aldıkları reklam gelirinin düşmemesi için sürekli şişirilerek gösterildi. İddiaya göre Güneş’in gerçek tirajı sadece 15 binlerdeyken, Star ancak 20-25 bin satıyordu.
[TR724] 7.1.2020
Türk Medya’ya bağlı Star ve Güneş gazeteleri geçtiğimiz hafta 31 Aralık 2019 günü baskı hayatına son verdi. Grupta sadece Akşam gazetesi basılmaya devam ediyor. Kapanan iki gazete, resmi rakamlara göre basıldığı son güne kadar toplam 203 bin tiraja sahipti. Bu rakamlar Star için 101 bin, Güneş için ise 102 bindi. Gazeteler kapandıktan sonra gelen tiraj raporlarında ise hiçbir gazetenin tirajında ciddi bir artış yaşanmadığını gözler önüne serdi. Akşam’ırn tirajı 6 bin yükselirken, aynı doğrultuda yayın yapan Sabah gazetesi 6 bin, Takvim 8 bin, Hürriyet 5 bin tiraj arttırdı. Aynı dönem muhalif çizgideki Sözcü de tirajını 6 bin civarında yükseltti.
TİRAJ ARTIŞI OLMAMASI NE ANLAMA GELİYOR?
Bu şu anlama geliyor; Star ve Güneş gazetelerinin tirajı hiç bir zaman 100 bini geçmedi. Ancak bu iki gazetenin tirajları Basın İlan Kurumu’ndan aldıkları reklam gelirinin düşmemesi için sürekli şişirilerek gösterildi. İddiaya göre Güneş’in gerçek tirajı sadece 15 binlerdeyken, Star ancak 20-25 bin satıyordu.
[TR724] 7.1.2020
‘KHK’lı diye müşterisine parasını ödemeyen Doğa Sigorta geri adım attı
Aracına kasko yaptıran bir müşterisine KHK’lı olduğu gerekçesiyle ödeme yapmayan Doğa Sigorta geri adım attı. Tepkiler üzerine KHK’lı müşterisine parasını ödedi.
15 Temmuz sonrası KHK ile memuriyetten ihraç edilen ve tutuklanan H.B. adlı kişiye, eşinin aracıyla yaptığı kazanın ardından, daha önce aracını kaskolatığı Doğa Sigorta tarafından 20 bin liralık ödeme yapılmamıştı. Gerekçe olarak da H.B.’nin KHK’lı olması gösterilmişti.
Olayın mahkemeye taşımasından sonra mahkeme H.B lehine karar verdi. Sigorta şirketinin 20 bin lira bedelden sorumlu olduğuna hükmederek, paranın yasal faiziyle birlikte davacı H.B.’ye ödenmesine hükmetti. Fakat Doğa Sigorta geri adım atmayarak dosyayı istinaf mahkemesine taşıdı.
Fakat olayın duyulmasından sonra gelen tepkiler üzerine Doğa Sigorta parayı ödemek zorunda kaldı.
Bu durumu twitter üzerinde paylaşan HDP’li vekil ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Aracı pert olan kasko sahibine ödeme yapmak istemeyen Doğa Sigorta yapılan sosyal medya baskısı ve girişimlerimiz sonrası mağdur KHKlıya bugün parasını ödemiş 🙂 İhlali de söyleriz ödemeyi de! Zulmedenler yaptıklarının yanına kalmaycağını bilmeli,diğer ihlalci bankalarda sıra.” dedi.
15 Temmuz sonrası KHK ile memuriyetten ihraç edilen ve tutuklanan H.B. adlı kişiye, eşinin aracıyla yaptığı kazanın ardından, daha önce aracını kaskolatığı Doğa Sigorta tarafından 20 bin liralık ödeme yapılmamıştı. Gerekçe olarak da H.B.’nin KHK’lı olması gösterilmişti.
Olayın mahkemeye taşımasından sonra mahkeme H.B lehine karar verdi. Sigorta şirketinin 20 bin lira bedelden sorumlu olduğuna hükmederek, paranın yasal faiziyle birlikte davacı H.B.’ye ödenmesine hükmetti. Fakat Doğa Sigorta geri adım atmayarak dosyayı istinaf mahkemesine taşıdı.
Fakat olayın duyulmasından sonra gelen tepkiler üzerine Doğa Sigorta parayı ödemek zorunda kaldı.
Bu durumu twitter üzerinde paylaşan HDP’li vekil ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Aracı pert olan kasko sahibine ödeme yapmak istemeyen Doğa Sigorta yapılan sosyal medya baskısı ve girişimlerimiz sonrası mağdur KHKlıya bugün parasını ödemiş 🙂 İhlali de söyleriz ödemeyi de! Zulmedenler yaptıklarının yanına kalmaycağını bilmeli,diğer ihlalci bankalarda sıra.” dedi.
[TR724] 7.1.2020Aracı pert olan kasko sahibine ödeme yapmak istemeyen @dogasigorta yapılan sosyal medya baskısı ve girişimlerimiz sonrası mağdur KHKlıya bugün parasını ödemiş :)— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) January 7, 2020
İhlali de söyleriz ödemeyi de!
Zulmedenler yaptıklarının yanına kalmaycağını bilmeli,diğer ihlalci bankalarda sıra
Bana bir transfer yapsana! [Alper Ender Fırat]
Bir yazıda Şenol Güneş için ‘simyacı’ benzetmesi okumuştum. Biliyorsunuz Simyacı sıradan madenleri altına çevirebilenlere deniyor. Gerçekten de takıma gelen her futbolcuyu yıldıza dönüştüren bir simyacıydı Şenol Hoca. Ya da mutfağa gelen her malzemeden olağanüstü yemekler çıkaran büyük bir ustaydı.
Mutfakta hiçbir malzemeyi zayi etmeden, hatta çöpe atılmak için ayrılmış olanlardan bile inanılmaz lezzetli yemekler yapıyordu, Normal şartlarda çoktan iflasını açıklaması gereken bir işletme bu sayede belini doğrultup ayağa kalkmıştı. Şenol Hoca’nın Beşiktaş’ı çok doğru mutfak yönetimiyle şampiyonluklara uzun süre ambargo koyacaktı ki Türkiye futbolunun gizli mafyası olaya el koydu ve takımdan uzaklaştırıldı.
Şenol hoca, Fikret Orman yönetiminin bütün salvolarına rağmen istikrarlı bir başarı sağlayarak Türk futbolunun mevcut düzenine çomak sokuyordu.
Türkiye’de kulüp dediğin, hele de büyük kulüp dediğin sürekli futbolcu alır-gönderir ve bunu öyle bir baş döndürücü bir ritimde yapar ki arada nelerin döndüğünü kimse anlayamaz.
Beşiktaş’ta kim geliyorsa Şenol Hoca’nın özdeki cevheri yakalayan becerisi sayesinde bir anda herkesin dikkat kesildiği bir futbolcu haline geliyordu. Dikkat çeken oyuncuyu gönderip, yeniden yeniden oyuncu almak taraftarın tepkisini çekiyor, onları rahatsız ediyordu. Rahatsız olan taraftar yönetime ‘ne oluyor?’ diye soruyordu.
Şenol Hoca, Türk futbolundaki bu anlaşılmaz sirkülasyona engel teşkil ediyordu.
Oysa diğer kulüpler öyle miydi? Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor’da her yıl onlarca futbolcu transfer ediliyor, onlarcası sessiz sedasız gönderiliyordu. Başarısız olmak bir sürü yeni transfer yapabilmek için taraftardan yetki almaktı aynı zamanda.
Geçtiğimiz sene Türkiye liglerinde başarısız bir sene geçiren Fenerbahçe çareyi sezon başlarken tam 13 yeni futbolcu transfer etmekte aramıştı ama görünen o ki bu alımlar takımın eksiklerini gidermeye yetmemişti. İlk yarının sona ermesiyle ve ara transfer döneminin açılmasıyla hemen Teknik Direktör Ersun Yanal takımdaki eksik bölgeleri belirlemiş, sarı lacivertin kurmayları da listedeki yıldızların transferi için kolları sıvamışlardı. Defanstaki eksiklikler için daha önce Fenerbahçe’de oynamış ve apar topar gönderilmiş Simon Kjaer’i de gündemlerine aldılar. Bu kadar transfer yapan yönetim daha ne yapsındı?
Sezon başlarken tam 13 futbolcu transfer etmiş yetmemiş ara dönemde de takımdaki eksiklikler için yeni yeni oyuncular almak için kurmaylar yedi koldan saldırmaya devam ediyorlar.
Aynı Fenerbahçe bir sezon önce de genç transferleri çıkararak söylüyorum, tam 16 futbolcu transfer etmişti. Ondan önceki sezon da yine genç transferleri bir kenara bırakarak söylüyorum 9 yeni futbolcu almıştı takıma.
Galatasaray’ın, Trabzonspor’un durumu da Fenerbahçe’den fazlası var eksiği yoktu. Anadolu kulüpleri de İstanbul kulüplerinin kötü birer kopyası. Beşiktaş’ta böyle yapmak istiyor yer yer yapıyordu ancak başarılı bir takımdan oyuncu çıkarıp oyuncu almak taraftarı huzursuz ediyordu. Bu yüzden Fikret Orman yönetimi Şenol Hoca başarısız olsun diye her şeyi denedi. En sonunda çareyi onu takımdan göndermekte buldu.
Hiçbir gelecek planı yapmadan, uzun vadeli kurumsal yapılanmalara gerek duyulmadan günü de değil sadece anı kurtarmaya yönelik yönetim anlayışı ile Kapıkule’den öteye gitmek tabi ki mümkün olmazdı. Olamadı!
Kulüplerdeki yönetim anlayışını göstermesi açısından bir örnek olsun diye anlatacağım. Yeni Malatyaspor Başkanı Adil Gevrek’e sunucu soruyor Sergen Yalçın’la uzun planlar içeren bir anlaşma düşünüyor musunuz? Gevrek bu soruya hemen ‘Hayır’ diye cevap veriyor. Sözleşmesi sezon sonu bitiyor o zamana göre değerlendireceğiz.
Öyle ya, uzun soluk, sistem, kurgu, plan, kurumsallaşma Türk yönetim anlayışının nefret ettiği sözlerdi.
Bu anlayışla yönetilen takımların başarılı olma ihtimali var mıdır? Her sezon takımı yıkıp yeniden bir takım kurmak, bir sezon sonra yine yıkmak yeniden bir takım kurmak öngörüsüzlükle ya da beceriksizlikle açıklanabilir şeyler değildir.
Futbolcu transferlerindeki gri alanlar ve hesap vermeyen yönetimler oldukça Avrupa ile yarışacak kulüplerin olması mümkün değildir.
Barcelona’nın, Porto’nun, Liverpool’un becerebildiği şeyi futbola olan bu kadar ilgiye rağmen Türk kulüpleri neden beceremiyorlar. Mesela sadece beceriksizlikle açıklanabilir mi?
Okulda yemek parası bulamadığı için intihar edenlerin yaşadığı bir ülkenin paraları hırsız ve beceriksiz kulüp yönetimlerinin sebep olduğu borçlara gidiyor. Kulüplerin düştüğü mali krizler, vergi afları ve örtülü ödenek paralarıyla kapatılıyor.
Takımların sahipleri olmalı, bir şirket gibi yönetilmeli diyeceğim ama bu kadar taraftarı olan bir kulübü devlet hiç kimseye sattırmaz, hiçbir kimsenin bu kadar taraftarla Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin sahibi olmasına müsaade etmez.
Ya ne yapar, kulüplerin ahmakça ve haramice yönetilmeleri sonucu meydana gelen borçlarını kamu bankalarına devreder. Ya da kamunun arsalarını hesapsız kitapsız şekilde kulüplere peşkeş çeker.
Bizim devlet çalmayan, defosu olmayan bir sistemi sevmez.
[Alper Ender Fırat] 7.1.2020 [TR724]
Mutfakta hiçbir malzemeyi zayi etmeden, hatta çöpe atılmak için ayrılmış olanlardan bile inanılmaz lezzetli yemekler yapıyordu, Normal şartlarda çoktan iflasını açıklaması gereken bir işletme bu sayede belini doğrultup ayağa kalkmıştı. Şenol Hoca’nın Beşiktaş’ı çok doğru mutfak yönetimiyle şampiyonluklara uzun süre ambargo koyacaktı ki Türkiye futbolunun gizli mafyası olaya el koydu ve takımdan uzaklaştırıldı.
Şenol hoca, Fikret Orman yönetiminin bütün salvolarına rağmen istikrarlı bir başarı sağlayarak Türk futbolunun mevcut düzenine çomak sokuyordu.
Türkiye’de kulüp dediğin, hele de büyük kulüp dediğin sürekli futbolcu alır-gönderir ve bunu öyle bir baş döndürücü bir ritimde yapar ki arada nelerin döndüğünü kimse anlayamaz.
Beşiktaş’ta kim geliyorsa Şenol Hoca’nın özdeki cevheri yakalayan becerisi sayesinde bir anda herkesin dikkat kesildiği bir futbolcu haline geliyordu. Dikkat çeken oyuncuyu gönderip, yeniden yeniden oyuncu almak taraftarın tepkisini çekiyor, onları rahatsız ediyordu. Rahatsız olan taraftar yönetime ‘ne oluyor?’ diye soruyordu.
Şenol Hoca, Türk futbolundaki bu anlaşılmaz sirkülasyona engel teşkil ediyordu.
Oysa diğer kulüpler öyle miydi? Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor’da her yıl onlarca futbolcu transfer ediliyor, onlarcası sessiz sedasız gönderiliyordu. Başarısız olmak bir sürü yeni transfer yapabilmek için taraftardan yetki almaktı aynı zamanda.
Geçtiğimiz sene Türkiye liglerinde başarısız bir sene geçiren Fenerbahçe çareyi sezon başlarken tam 13 yeni futbolcu transfer etmekte aramıştı ama görünen o ki bu alımlar takımın eksiklerini gidermeye yetmemişti. İlk yarının sona ermesiyle ve ara transfer döneminin açılmasıyla hemen Teknik Direktör Ersun Yanal takımdaki eksik bölgeleri belirlemiş, sarı lacivertin kurmayları da listedeki yıldızların transferi için kolları sıvamışlardı. Defanstaki eksiklikler için daha önce Fenerbahçe’de oynamış ve apar topar gönderilmiş Simon Kjaer’i de gündemlerine aldılar. Bu kadar transfer yapan yönetim daha ne yapsındı?
Sezon başlarken tam 13 futbolcu transfer etmiş yetmemiş ara dönemde de takımdaki eksiklikler için yeni yeni oyuncular almak için kurmaylar yedi koldan saldırmaya devam ediyorlar.
Aynı Fenerbahçe bir sezon önce de genç transferleri çıkararak söylüyorum, tam 16 futbolcu transfer etmişti. Ondan önceki sezon da yine genç transferleri bir kenara bırakarak söylüyorum 9 yeni futbolcu almıştı takıma.
Galatasaray’ın, Trabzonspor’un durumu da Fenerbahçe’den fazlası var eksiği yoktu. Anadolu kulüpleri de İstanbul kulüplerinin kötü birer kopyası. Beşiktaş’ta böyle yapmak istiyor yer yer yapıyordu ancak başarılı bir takımdan oyuncu çıkarıp oyuncu almak taraftarı huzursuz ediyordu. Bu yüzden Fikret Orman yönetimi Şenol Hoca başarısız olsun diye her şeyi denedi. En sonunda çareyi onu takımdan göndermekte buldu.
Hiçbir gelecek planı yapmadan, uzun vadeli kurumsal yapılanmalara gerek duyulmadan günü de değil sadece anı kurtarmaya yönelik yönetim anlayışı ile Kapıkule’den öteye gitmek tabi ki mümkün olmazdı. Olamadı!
Kulüplerdeki yönetim anlayışını göstermesi açısından bir örnek olsun diye anlatacağım. Yeni Malatyaspor Başkanı Adil Gevrek’e sunucu soruyor Sergen Yalçın’la uzun planlar içeren bir anlaşma düşünüyor musunuz? Gevrek bu soruya hemen ‘Hayır’ diye cevap veriyor. Sözleşmesi sezon sonu bitiyor o zamana göre değerlendireceğiz.
Öyle ya, uzun soluk, sistem, kurgu, plan, kurumsallaşma Türk yönetim anlayışının nefret ettiği sözlerdi.
Bu anlayışla yönetilen takımların başarılı olma ihtimali var mıdır? Her sezon takımı yıkıp yeniden bir takım kurmak, bir sezon sonra yine yıkmak yeniden bir takım kurmak öngörüsüzlükle ya da beceriksizlikle açıklanabilir şeyler değildir.
Futbolcu transferlerindeki gri alanlar ve hesap vermeyen yönetimler oldukça Avrupa ile yarışacak kulüplerin olması mümkün değildir.
Barcelona’nın, Porto’nun, Liverpool’un becerebildiği şeyi futbola olan bu kadar ilgiye rağmen Türk kulüpleri neden beceremiyorlar. Mesela sadece beceriksizlikle açıklanabilir mi?
Okulda yemek parası bulamadığı için intihar edenlerin yaşadığı bir ülkenin paraları hırsız ve beceriksiz kulüp yönetimlerinin sebep olduğu borçlara gidiyor. Kulüplerin düştüğü mali krizler, vergi afları ve örtülü ödenek paralarıyla kapatılıyor.
Takımların sahipleri olmalı, bir şirket gibi yönetilmeli diyeceğim ama bu kadar taraftarı olan bir kulübü devlet hiç kimseye sattırmaz, hiçbir kimsenin bu kadar taraftarla Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin sahibi olmasına müsaade etmez.
Ya ne yapar, kulüplerin ahmakça ve haramice yönetilmeleri sonucu meydana gelen borçlarını kamu bankalarına devreder. Ya da kamunun arsalarını hesapsız kitapsız şekilde kulüplere peşkeş çeker.
Bizim devlet çalmayan, defosu olmayan bir sistemi sevmez.
[Alper Ender Fırat] 7.1.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)