Ekonomi düşünülenden daha büyük bir krizde

İşsizlik rakamlarını değerlendiren Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, “1 ay içinde yaklaşık 230 bin kişilik istihdam kaybı var. Bu, ekonominin düşünülenden daha şiddetli bir resesyon içinde olduğunu gösteriyor.” dedi.

BOLD- İşsizlik oranı kasımda arındırılmamış olarak bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2 puan artışla, şubat 2017’den bu yana en yüksek seviye olan  yüzde 12,3’e yükseldi.

Mevsimsellikten arındırılmış işsizlik ise bir önceki döneme göre 0,4 puan artışla yüzde 12 ile en son 2016 yılı aralık ayında gördüğü seviyeye geldi.

BU KADAR BÜYÜK İSTİHDAM KAYBI BEKLEMİYORDUK

Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) Direktörü Profesör Seyfettin Gürsel, BloombergHT’de katıldığı programda bu kadar büyük istihdam kaybı beklemediklerini söyledi.

Gürsel, “Bir ay içinde (arındırılmış olarak) yaklaşık 230 bin kişilik istihdam kaybı var. Bu, ekonominin düşünülenden daha şiddetli bir resesyon içinde olduğunu gösteriyor. İstihdam tarafında tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinde kayıp var. Sanayi ve hizmet istihdamın yükünü çektiği için önemli.” değerlendirmesini yaptı.

İNŞAATTAKİ KAYIP SÜRPRİZ DEĞİL

İnşaat tarafındaki kaybın sürpriz olmadığını söyleyen Gürsel, şöyle devam etti: “Şubattan beri inşaat sektörü mutlak istihdam kaybediyor, toplamda 350 bin kayıp söz konusu. Bu da oldukça normal; müteahhitler ellerindeki konutları satamadıkları için yeni konut inşaatına girişmiyor. Ayrıca inşaat maliyetlerinde yüzde 30’un üzerinde artış oldu. Konut satışları düştüğü için bu maliyet artışını telafi edip üzerine biraz da kârla konut satmak da imkânsız hale geldi.”

İŞSİZLİK 2009 KRİZİ SEVİYESİNE YÜKSELDİ

İşsizlik verilerini değerlendiren, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sözcüsü Faik Öztrak, işsiz sayısında ve işsizlik oranında görülen artışların 2009 krizinden bu yana görülen en yüksek artışlar olduğunu belirtti.

Öztrak, “Ekonomide üretim çakıldı, işsizlik hızla artıyor, sokaklarda meyve-sebze kuyrukları uzayıp gidiyor. Milletin üzerine ateşten gömlek geçirildi.” dedi.

Üniversiteli işsiz oranına da değinen Öztrak, son verilere göre üniversiteli işsizlerin sayısının 1 milyon barajını aşarak, 1 milyon 32 bine yükseldiğine dikkat çekti.

[https://medyabold.com] 15.2.2019

Vicdan Körelmesi - 1 [Dr. Ahmet Yılmaz]

Birçok dostumun, farklı sosyal medya kanalları aracılığıyla gönderdikleri çeşitli iletiler sık sık düşer telefonuma. Size de oluyor mu bilmem, ama bende birazcık ülfet peyda etmiş. Sıkılganlık oluşmuş. Ya umursamıyorum birçoğunu, veremiyorum her zaman dikkatimi. Ya da bakıyorum bir iki saniyeliğine içeriğine ve dönüveriyorum rutinime. Öyle ya, mahkûmu haline dönüşüveriyoruz çoğu defa kişisel algılarımızın, göreceli kanaatlerimizin, öznel yargılarımızın…

Yine bir video mesajı. Metrodayım. Oynat tuşuna bastım, açtım. Açtım ama parmağım da bir taraftan refleks olarak kapatma tuşunu arıyor… O da ne? Bir hanımefendi belirdi ekranda; vakur, kendinden emin, dingin, dirayetli ve belli ki eğitimli, münevver. İlk cümleleri ile birlikte bazı duygular vicdanımı çepeçevre sardı. Hassas olduğunu zannettiğim ruh dünyam paramparça oldu. Alt üst oldum. Şaşırdım. Afalladım. “Adım” diyordu, “Dilek Dündar… Siz beni Can Dündar’ın eşi olarak tanıyorsunuz ama bunun ötesinde kimliklerim var: Ankara Koleji ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunu bir ekonomistim, belgesel yapımcısıyım, bir Cumhuriyet kadınıyım, bu ülkenin bir yurttaşıyım, anneyim…” Az önce beni rutinime geri döndürme arayışındaki aynı parmağımla telefonumu daha bir sıkı kavrama ihtiyacı hissettim. Kalbimde çılgın rüzgârlar esmeye başladı, belli ki birazdan fırtınalar koparacak. Ahhh! Kulaklıklarım yine yanımda değil… Metroda bir şeyleri sesli dinleyen veya izleyenlerin bu yaptıklarından oldum olası hazzetmemişimdir. Ama bu videoyu can kulağıyla dinlemeli ve hemencecik bitirmeliydim. Sesini azaltabildiğim kadar azalttım, kulağıma iyice yaklaştırdım ve adeta akıllı telefonumun hoparlörünü sağ kulağıma dayadım.

O sahne, duygularımı yazıya dökmeye çalıştığım şu anda, imam-hatipli yıllarımı aklıma getirdi. Saçma sapan ve baskıcı doksanlı yılların başında, memleketimde, evimizdeydim. Maneviyata meyilli bir tabiatım vardı. Geceleri sık sık divana oturur, pencereye kendimi yaslar, eski cep radyomu antenini uzatabildiğim kadar uzatarak kulağıma yapıştırır, orta dalgadan bir Mısır radyosu frekansı yakalamaya çalışırdım. Gece daha rahat dinlenebiliyordu zira. “Savt el-Arab mine’l-Kâhira” anonsunu duyunca sevinir, frekansı netleştirmeye çabalardım. Ama heyhat, biraz sonra frekans kaybolurdu. Mısırlı Kur’ân kârilerinden 3-5 dakikalık bir Kur’ân-ı Kerîm kıraati ya dinleyebilirdim ya da dinleyemezdim.

Uğur Dündar’ın pasta imalatçılarını kovaladığı, Ali Kırca’nın düğmeye basmakla meşgul olduğu, Sadettin Teksoy’un kutuplarda namaz kıldığı ve benim de İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci olduğum doksanlı yılların sonu çok daha sancılıydı. Kaldığım özel yurtta, darbeciler ha şimdi gelirler ha birazdan endişesiyle, pencerenin önünde bekleşirdik. Birazdan tanklar görünecek korkusuyla sokağın başını gözler dururduk. Ama bu defa benim kulağımda, o yıllarda yeni trend olmuş olan radyolu walkman'im vardı, o stresli ortamda, bu defa her nasılsa Galatasaray’ın maçlarını takip etmeye çalışıyordum. Dilek Dündar’ı hoparlör kulağımda dinlemeye çalışırken, metroda düştüğüm durum bana o eski hatıralarımı çağrıştırdı. 

Neyse…

Sayın Dündar’ın cümleleri beni etkisine almıştı bir defa. Kurduğu her cümle bir kitap güzelliğinde ve değerinde idi. “Yurttaş olarak haklarım, anne olarak sorumluluklarım, Cumhuriyet kadını olarak yükümlülüklerim var” diyordu. Hak-sorumluluk-yükümlülük denklemine ne kadar önem verdiğini vurgulama ihtiyacı hissediyordu. “Bugüne dek durumu bizden daha kötü olanlara saygı gereği yaşadığımız haksızlıkları, hukuksuzlukları dile getirmedim. Sustum. Yargının, vicdanların harekete geçmesini bekledim” diyor; “hakka”, “hukuka”, “adalete” ve “vicdana” atıflar yapıyordu. Ve aslında ondan duyduğum bu cümle; bendenizin, silsile halinde yazmayı planladığım ve hassaten siyasal islamcı gürûhtaki vicdan fukaralığını merkeze alacağım köşe yazılarına gerekçe teşkil ediyordu. Dündar; mütevazı bir şekilde, “Bugüne dek durumu bizden daha kötü olanlara saygı gereği” diyerek duygudaşlık yeteneğini gösteriyor, “öteki” mağdur ve mazlumların mağduriyetlerine da ayrıca dikkat çekiyordu.

Sayın Dündar’ın ifade ettiği, “Türkiye’de insan ihlali olmadığını, bunun aksini savunanların bir tane bile somut delil sunamayacaklarını savunan genel başkan yardımcısı” profili, adeta “vicdan körelmesi” ile kastettiğimiz acınası realitenin ete-kemiğe bürünmüş karşılığı.

Bu ve benzeri örneklere bu yazı silsilesinde yer yer değineceğiz. Bu aşamada asıl odaklanmak istediğim, iktidar partisinin genel başkan yardımcısına, Dilek Dündar’ın manifesto niteliğinde verdiği cevap:

 “2016'da yurtdışına çıkarken havaalanında pasaportuma el konuldu. Hakkımda hiçbir suçlama, soruşturma, yargılama yok. Önce elimde olan pasaportumun kayıtlarda kayıp gözüktüğü söylendi. Sonra polis, seyahat özgürlüğümün kısıtlanmasına gerekçe olarak yurtdışına çıkmamın ülke güvenliği açısından sakıncalı olduğuna dair bir yasa maddesi öne sürdü. Benim yurt dışına çıkmam neden ülke güvenliğini tehdit edecekti ki? Madem öyle bir tehdit vardı, eşime kurşun sıkan tetikçi, neden ceza almadan salıverilmiş ve pasaportu iade edilmişti. Tamamen hukuksuz, keyfi ve siyasi bir kararla iki buçuk yıldır yurt dışına çıkmam, oğlumla, eşimle buluşmam engelleniyor. Tam anlamıyla eşime karşı rehin tutuluyorum.

Oğlumun bütün ömrümce hayalini kurduğum mezuniyet törenine gidememem, sıkıntılı ya da sevinçli günlerinde annesi olarak yanında olamam, iki buçuk yıldır hiçbir suçlamaya muhatap olmadan bu hukuksuzluğa maruz kalmam, hiç bir mahkemeden sonuç alamamam, yeterince somut bir örnek midir?

Yaşanan insan hakkı ihlalini göstermeye yeter mi? Yetmezse devam edeyim:

Eşim ve ben ömrümüz boyu çalışarak kendimize bir yazlık ev aldık. Sonra paramızın yeteceği düşüncesiyle İstanbul’da da banka kredisiyle de bir ev almaya kalkıştık. İkimiz de işsiz kalınca krediyi geri ödeyemeyeceğimizi anladım, yazlık evimizi satıp bankaya olan borcumuzu ödemek istedim. Ancak tapu müdürü bu satışı Ankara’ya sormak zorunda olduğunu söyledi. “Bunun tamamen hukuksuz olduğunu” hatırlattığımda da “Nereye şikâyet ederseniz edin” dedi. O satışı yapamadığım için borcumuzu ödeyemediğim evimize geçenlerde haciz geldi ve icra takibi başladı. Banka hesaplarımıza da el kondu. Ülkemden çıkamıyorum ama yalnız yaşamaya zorlandığım evimden çıkmak zorunda kalacağım.

Türkiye’de yatırım yapacak, ev alacak, ortaklık kuracak olanlar bu risklerin farkında mıdır? Bilmiyorum… Ama biz daima hukuka inanmanın bedelini ödüyoruz bugün. Buna rağmen hâlâ o inancı sürdürüyor, başvurduğumuz mahkemelerden adalet bekliyoruz.

İki buçuk yıldır eşimden, oğlumdan uzaktayım. Çoklarının yaptığı ya da önerdiği gibi illegal yollardan ülkemi terk etmek istemedim. Yargıya güvendim, sabırla bekledim. Benim ve benim gibi aile bağları nedeniyle gerekçesiz cezalandırılan binlerce eşin örneğinde hukuk kadar eski bir kavramın suçun şahsîliği ilkesinin açıkça çiğnendiğine tanık oluyoruz. Sadece o da değil. Anayasayla bize verilmiş olan hak ve özgürlüklerimiz seyahat özgürlüğümüz, kanunlar önünde eşitlik hakkımız, haberleşme hürriyetimiz, mülkiyet hakkımız, hak arama hürriyetimiz ve tabii aile bütünlüğümüz de çiğnenmiş durumda.

Acaba daha ne kadar somut bir örnek verebilirim? Hayatı boyunca sadece kendisi için değil, ülkesi için demokrasi ve adalet mücadelesi vermiş bir kadın olarak son bir umutla ve benim gibi keyfi kararlarla ailesinden uzak tutulanlar adına buradan haykırmak istiyorum. Bu hukuksuzluğa son verin!”

Kendisinin vurgulu şekilde ifade ettiği üzere, eşi Can Dündar’a karşılık adeta rehin tutulan Dilek Dündar’ın ifadelerinin her biri üzerinde durulası, derinlikli cümleler. “Dertli söylegen olur” derler. Hayata ve olaylara bakış açılarımız muhtemelen farklılıklar gösteriyor. Ancak bu farklılıklar, “hakkaniyet” ilkesinde birleşmemize elbette engel değil. Son derece etkili bir dil ve sunum ile dile getirdiği problemler, bu ülkede özellikle son yıllarda birlerce annenin, babanın, evladın hatta bebeğin başına gelenlerin adeta birebir kopyası… 

Her şeyden önce bir anne ve bir eş olarak, kendisinin bütün haklarına kavuşması, ailesiyle buluşabilmesi en büyük temennim.

Türkiye’de sağ siyasetin üç temel sacayağını oluşturan “İslamcılık”, “Muhafazakârlık” ve “Milliyetçilik” maalesef ülkemizin çıkmazı haline dönüştürüldü. Üç kesimin de “üstat” kabul ettiği Necip Fazıl’dan bir dörtlük paylaşayım isterim:

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti!

Vicdan körelmesi problemini farklı yönleriyle ele almaya devam edeceğiz.

[Dr. Ahmet Yılmaz] 15.2.2019 [Samanyolu Haber]
drahmetyilmaz1@gmail.com

Portekiz ve İrlandalı hukukçulardan ortak deklarasyon: Türk yargısıyla ilişkiler askıya alınsın

Portekiz ve İrlanda yargı örgütleri ve baroları; tum ulusal kuruluşların ve AB kurumlarının Türk yargısı ile işbirliklerini askıya almaları çağrısında bulundu.

Portekiz Barosu, Avukatlar ve İcra Bürosu, Portekizli Hakimler Meslek Birliği, Cumhuriyet Savcıları Birliği ve Yargı Görevlileri Birliği Türk Hükümeti'ni avukatlara, hakimlere ve savcılara karşı devam eden hak ihlalleri nedeniyle kınadı ve yargı içindeki tüm ulusal ve Avrupa kurumlarını, Türk yargı sistemi ile herhangi bir girişimi veya işbirliği projesini askıya almaya çağırdı.

İrlanda Hakimler Birliği İcra Kurulu da, 11 Şubat 2019 tarihinde, ortak bildirgeyi destekleyen bir karar aldı.

Ortak Deklarasyon şöyle:

Avrupa Hakimler Birliği tarafından tanınan, Türkiye’nin tek hakimler ve bağımsız savcılar birliği olan YARSAV Başkanı Murat Arslan, bu yıl 19 Ocak’ta 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

9 Ekim 2017 tarihinde, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, yargının bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğüne desteği konusundaki kalıcı hizmetleri nedeniyle, 2017'ye, Václav Havel İnsan Hakları Ödülü'nü vermiştir.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Avukat Sebnem Korur Fincanci, “Barış İçin Akademisyenler” grubunun “Biz bu suça dahil olmayacağız” dilekçesini imzaladığı için 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Bunlar, Türkiye'nin dünyadaki hakimler, savcılar, avukatlar ve adalet görevlileri için en büyük hapishane haline geldiğini gösteren iki örnektir.

Temmuz 2016’daki siyasi kriz ve olağanüstü hal ilanından sonra, Türk hükümetinin totaliterizmine meydan okumaya cesaret edenlerin birçoğu işten çıkarmalar, keyfi tutuklamalar, varlıklara el koyma ve ağır hapis cezaları ile karşı karşıya kaldı.

Duruşmalarda bulunan uluslararası gözlemciler, Türk hukukunun mahkemelerin tarafsızlığını yitirdiğini ve suçlananların savunma haklarının elinden alındığını tespit etmişlerdir. Bu hukuka aykırı uygulamaları onamışlardır. Kararların politik motivasyonla alındığına hükmedilmiştir.

Birkaç ay içinde 4.463 yargıç ve 1.546 avukat tutuklandı ve 2.360 yargıç ve 600 avukat görevden alındı. Yüzlerce hakime ve avukata, düzinelerce YARSAV üyesine, ya da Barolar Birliği üyelerine uzun hapis cezaları verildi.

Bu trajik rakamlar, on binlerce başka akademisyenin, doktorun, öğretmenin, gazetecinin, asker ve devlet memurunun görevden alınmasına, tutuklanmasına ve mahkum edilmesine katkıda bulunuyor.

Avrupa’daki adli topluluk ve hukuk meslek örgütlerinin çeşitli temsilcileri, Türk adalet sisteminin işkenceye varan haksız uygulamalarını endişe ile not etmektedir.

Bu durum, özellikle insan haklarının ve ortak hayatımızı yöneten temel medeniyet kurallarının savunucusu olduğunu iddia eden Avrupa için çok trajik ve kabul edilemezdir.

Sonuç olarak özellikle böyle ciddi bir zamanda;

Murat Arslan'a destek olan bütün hakimler, savcılar, avukatlar ve adalet yetkilileri, siyasi nedenlerden dolayı mahkum edildi ve aileleriyle birlikte, insanlık dışı ve haksız muameleye maruz kaldılar;

Türkiye'deki temel demokrasi kurallarının ve insan haklarının ihlal edildiğine derin kaygılarımızı ifade etmek;

Yargı dahilindeki tüm ulusal ve Avrupa kurumlarını, Türk yargı sistemi ile herhangi bir girişimi veya varsa işbirliği projesini askıya almaya çağırmak;

Binlerce yargı temsilcisini haksız yere tutuklayan veya hüküm giydirerek serbest bırakan Türk hükümetini ülkedeki hukukun üstünlüğünü zaman kaybetmeden geri getirmesini şiddetli bir şekilde talep ediyoruz...

Lizbon, Şubat 2019

[samanyoluhaber.com] 15.2.2019

Aşık-ı Sâdık : Fethullah Gülen Hocaefendi [Tarık Burak]

Ey bu vefasız zamanın ‘metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirtleri..’ diyen Bediüzzaman Said Nursi  ve Fethullah Gülen hocaefendi’nin arkasında her şeye rağmen ‘ben de varım!’ diyen Hizmet Gönüllüleri!

Hizmetin bugünlere nasıl geldiğini anlatmak için bir sıra gözetmeksizin buraya taşıdığımız hatıralar sizlerin teveccühüne fazlasıyla mazhar oldu. Ve tanıdıklarımızdan ısrarla gelen talepler üzerine Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet ile ilgili hatıraları Hocaefendi’nin hayatı etrafında 1938’den başlayarak günümüze kadar bir yazı dizisi halinde yazmaya karar verdik. Bu yazı dizisi, 1-Bediüzzaman, 2- Fethullah Gülen Hocaefendi, 3- O dönemde dünyada cereyan eden hadiseler olmak üzere 3 boyutta ilerleyecek. Bu şekilde tarihi hadiseler ışığında Hocaefendi’nin hayatına ve Hizmet’e daha iyi bir perspektiften bakma imkanı olacağını ümit ediyoruz. Ayrıca, bu yazıların bugün yaşanan sürecin daha iyi anlaşılmasına vesile olacağını tahmin ediyoruz.

Buhranlar içinde kıvranan nesillere çok yüce hedefler gösteren ve o istikamette motivelerini artırıp aşkla şevkle onları insanlığa hizmete yönlendiren Fethullah Gülen Hocaefendi kimdi?

'Objektif konuşacak olursak, Gülen'le ilgili mühim olan şey… Gülen'in İslam ile modernliğin bağdaşabileceği ve nasıl dönüşüm sağlanabileceği hususundaki düşüncelerinin Orta Asya'da ve şimdi de Avrupa ve Amerika'da ne tür etkilere yol açtığını görmek. Hem İslam dünyasındaki hem de Batı'daki insanların Gülen'i, fikirlerini ve bunların yansımalarını bilmeleri önem arz ediyor.' (Prof. Dr. John Esposito, Zaman Gazetesi, 30 Nisan 2001).
 
Birinci Bölüm

Erzurum Yılları (1938  –  1959)

Korucuk 

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce çok şiddetli bir deprem olmuştu. Korucuk Köyü’nde yıkılmadık bina kalmamıştı. Herkes harman yerinde yatıyor, kimse evine gidemiyordu. Halbuki kış bastırmış ve kar da yağmıştı. Bir gün, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dedesi Şamil Ağa da harmana gidiyordu. Karşısına Mehmed Efendi çıktı.

Ona:

'Şamil Ağa! Nereye gidiyorsun?' diye sordu.

'Harmana' diye cevap verdi Şamil Ağa.

'Git evinde yat! Bir tek taş dahi düşerse getir onu benim kafama çal' dedi.

Şamil Ağa şaşkınlık içinde:

'Hoca niye?' diye sordu:

'Bu gece bu köye Fahr-i Kâinat Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam geldi. Arkasında Raşid Halifeler vardı. Hz. Ali'nin elinde ise birçok kazık bulunuyordu. Ben hemen koştum ve yanlarına vardım. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam bana dönerek:

'Molla Muhammed! Bu köy senin mi?' diye sordu.

Ben de:

'Evet ya Rasulallah! Benimdir.' dedim.

Bunun üzerine Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Ali'ye döndü ve:

'Ya Ali! Bu köye de bir kazık çak, bir daha bu köy sallanmasın!' dedi. O da elindeki kazıklardan birini ovaya çaktı..'

Ahirzamanda İ’lâ-yı Kelimetullah’ı ve Nam-ı Celili Muhammedî’yi (sallallahu aleyhi ve sellem) hakiki manasıyla yeniden yücelten ve on binlerce insanın yüreğine dert tohumları ekip dünyanın dört bir yanına gitmeye teşvik eden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin doğduğu köydü burası.

Hocaefendi’nin doğduğu 60 hanelik Korucuk köyü, tarihi İpek Yolu üzerindeydi. İpek Yolu, Erzurum’a yirmi kilometre mesafedeki bu köyün tam ortasından geçiyordu. Bu yüzden, küçük bir köy olmasına rağmen Korucuk’ta 5-6 tane han vardı. Erzurum’u Kars’a bağlayan tren de köyün yakınından geçiyordu. Hasankale Ovası’nın merkezi geçiş noktasında yer aldığından Korucuk Köyü'nde bir jandarma karakolu da vardı.

1940’lı yıllarda Korucuk fakir bir köydü. Ağır hayat şartlarına rağmen burada yaşayanlar, daima ümitli, misafirperver ve sosyal hayatı canlı tutan bir ruha sahipti.  Köyde iki üç kahvehane vardı. Kahvehanelerde akşamları, Battal Gazi, Ahmediye, Muhammediye denilen kitaplar okunuyordu.

Fethullah Gülen Hocaefendi 

Fethullah Gülen Hocaefendi, 10 Kasım 1938’de Erzurum’un Hasankale (Pasinler) İlçesinin Korucuk Köyü’nde dünyaya geldi. (Akşam, 12 Mart 1998 tarihli yazı dizisinden, fgülen.com)
Şamil Ağa ve Munise Hanım’ın ilk erkek torunuydu.

Ramiz Efendi, ilk erkek doğan evladına Muhammed Fethullah ismini verdi. Gönlündeki bu isim (Fethullah), Bediüzzaman’ın son dersini aldığı Muhammed Küfrevî Hazretleri’nin (“İlim zincirinde bana en son ve en mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren, Hazreti Şeyh Muhammedü’l-Küfrevî’dir (Kuddise sirruh). (Barla Lâhikası, Risale-i Nur Külliyatı) silsilesinden gelen Şeyh Sırrı Efendi’nin oğlunun adıydı.

Doğduğu yıl Hocaefendi’yi nüfusa kaydettirmek üzere Hasankale nüfus müdürlüğüne gitti Ramiz Efendi. Ancak tek parti iktidarının hüküm sürdüğü o yıllarda nüfus memuru, içinde Allah ve peygamber lafzının geçtiği bu ismi beğenmeyip yazmak istemedi. “Ben bu ismi kaydetmem” dedi. Ramiz Efendi isim değişikliği teklifini reddetti ve kızarak nüfus kaydını yapmadan köye geri döndü.

1938 yılları hem ülkemizde hem de dünyada felaket üstüne felaketlerin yaşandığı bir zaman dilimiydi. Bu zaman fitnesinin en tehlikeli tarafı, her türlü menfi düşüncenin ferdilikten çıkarak bir şahs-ı manevi olarak faaliyet göstermesiydi.

Türkiye Cumhuriyeti, on beş yaşındaydı. Ülke o yıllarda maddî-manevî yokluk ve kuraklık dönemlerinden geçiyordu. Anadolu insanı fedakârlığın son haddini de göstererek kurtardığı bu kutsal topraklarda din ve namusunu düşmanın çizmelerine çiğnetmemişti. Neyi varsa dinin kurtarılması için feda etmişti. Bu uğurda yıllarca bir lokma ekmek bulamayıp ot ve yapraklarla beslenmiş, bulduğu hayvan kemiklerini ve derilerini emmiş; kadınlar açlıktan ölmek üzere olan çocuklarına hiçbir şey bulamadıkları için köpek eti yedirmişlerdi. (M. Fethullah Gülen, Bornova Vaazı’ından, 5 Ekim 1979).

Ve bu fedakârlığın neticesi tam bir hüsrandı. “Din elden gidiyor!” diye yapılan savaşın üzerinden çok geçmemişti ki bu millet “Allahu Ekber, Allahu Ekber” sadasına hasret bırakılmıştı. İslâm’ın Batıdaki bu son kalesinde tam altı asır İslam’a hizmet etmiş olan bu hayırlı milletin kalbinden inancı sökmek için birtakım değişikliklere gidilmiş, yasalar çıkarılmıştı. Dini hayatı yasaklamaya yönelik çok vahim icraatlerdi bunlar. Dinî eğitim kaldırılmış, Osmanlıca yerine bir gecede latin harfleri konularak millet cahil bırakılmıştı. İnsanlar kendi kültürlerine karşı tamamen yabancılaştırılmıştı. Yasaklar, cezalar, gurbetler birbirini izliyordu.

Bu yasaklar ve keyfi uygulamalar, ülkenin dört bir yanında endişe, korku ve isyana neden oluyordu. 21 Mart 1937’de başlayan Dersim Ayaklanması, 13 Eylül 1937'de binlerce insanın katledilmesiyle bastırıldığı halde olayların üzerine hışımla gidilip şiddet uygulanması 1938'de ikinci bir isyanın fitilini ateşlemişti. Bu sefer daha da sert uygulanan ikinci askeri harekât ile çoğu aşiretler dere boylarında yok edilmiş ve bulundukları yerden sürülmüştü.. Harekât sonrası katledilen binlerce insanın yanında 100.000 kişi de yurtlarından mahrum edilmişti.

1938’lerdeki en büyük zulümlerden bir tanesi de Kur’ân-ı Kerîm’in yasaklanmasıydı. İngiliz Sömürge Bakanı William Gladstone’un “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, ya Kur’ân’ı ortadan kaldırmalıyız veyahut da bütün Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız!” hayali gerçek olmaya başlamıştı: Kuran-ı Kerîm yasaklanmıştı ve namazlarda Türkçe mealinin okunması teşvik ediliyordu.

Bediüzzaman Said Nursî de bu fırtınada hedef haline getirilenler arasındaydı. Erek Dağı’nda inzivada iken Şeyh Said isyanı bahane edilerek oradan alınmış, uçsuz bucaksız bir belde olan Barla’ya, sonra da Eskişehir ve Kastamonu’ya (1936) sürgün edilmişti. Çünkü Üstad, devrin diğer âlimlerinden çok farklıydı. Çağın imansızlık hastalığına karşı akıl ve kalbi tam ikna edecek çareler ortaya koyuyordu.

İşte Hocaefendi, 1938’de doğduğu zaman Bediüzzaman Said Nursi, 62 yaşındaydı ve Kastamonu’daki sürgün hayatının ikinci yılında bulunuyordu. Burada kendisine uygulanan zulümlerin yanında, Bediüzzaman üç kez de çok ağır şekilde zehirlenmişti.

Yine bu yıllarda (1938) Suriye ve Fransa ile sorun olan Hatay ilinin bağımsızlığı ilan edilmiş, Cumhurbaşkanlığına da Tayfur Sökmen seçilmişti. (29 Haziran 1939'da Hatay tekrar Türkiye'ye katılma kararı alacaktı.)

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayata gözlerini açtığı gün, ülkenin gelişen önemli bir hadisesi de 10 Kasım 1938’de Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat etmiş olmasıydı. Bu gelişme üzerine, "İkinci Adam" İsmet İnönü, meclisin tek partisi olan CHP tarafından 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanlığına seçildi.

Türkiye’nin toplam nüfusu 16,9 milyondu ve 1938’deki bütçesi sadece 250 milyon liraydı (195 milyon dolar). 

İstanbul ve Ankara Üniversitesi olmak üzere bütün Türkiye’de, sadece iki üniversite vardı. Ülkenin her ilinde lise yoktu. Anadolu’nun çoğu yerinde elektrik olmadığı gibi hiçbir köyünde de elektrik ve telefon yoktu. İstanbul, Kayseri, Bursa’da birkaç bez fabrikası, bir şişe cam fabrikası ve İzmit’teki kâğıt fabrikasına sahipti Türkiye. Bu fabrikaların büyük kısmını da ancak Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurmuştu. Erzurum’dan Ankara’ya, ancak Trabzon ve Samsun yoluyla gidiliyordu. Erzincan üzerinden yol geçmiyordu. Anadolu illerini birbirine bağlayan yollar yoktu henüz. 

Ülkenin içinde bulunduğu bütün zor şartlara rağmen, anne ve baba yönünden oldukça dindar, zeki ve hisleri itibariyle son derece gelişmiş bir yuvada büyüyordu Fethullah Gülen Hocaefendi. İslâm ruhunun çok canlı olarak yaşandığı bir ocaktı bu. Bu yuvada, Hocaefendi’nin kendi değerlendirme ve ifadeleriyle, bir ciddiyet, temkin, vakar ve dinî salâbet timsali olan büyükbaba Şamil Ağa, torunuyla sıkı bir gönül bağı içinde idi. Baba Ramiz Efendi, Türkiye'nin maddî-manevî yokluk ve kıtlık dönemlerinde küçük bir köyde yetişmiş olmasına rağmen, "Enderun terbiyesi almışçasına" asil, ilim âşığı, vaktini asla boşa geçirmez, kıvrak bir zekânın göstergesi olarak nüktedan ve dinine gönülden bağlı kerim bir zattı. Babaanne Mûnise Hanım, sessiz, durgun deryalar gibi derin ve engin, inanmayı ve Allah ile irtibatı her hal ve hareketiyle ortaya koyan örnek bir hanımefendiydi. Edirne Müdafii Şükrü Paşa ve Kurt İsmail Paşa’nın ailesinden gelen anneanne Hatice Hanım ise, her yanı ile bir nezahet âbidesiydi. Hatice Hanım’ın kızı ve Fethullah Gülen Hocaefendi'nin annesi Rafia Hanım, aynı şekilde, hem Hocaefendi’ye hem de köyün bütün kadınlarına Kur'ân öğreten bir şefkat ve deruniyet timsaliydi.

Aile dışından da Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin Hocaefendi üzerinde derin tesirleri olmuştu.

Ahlât ve Seyyidler Soyu

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin anne ve baba tarafından büyük dedeleri hakkında hem şifahi hem de belgeye dayalı bilgiler mevcuttur. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu Tahrir kayıtları, Kadı Sicilleri ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus Sicilleri’nde bu bilgilere kolaylıkla erişebiliyor.


Fethullah Gülen Hocaefendi’nin aile kayıtlarına ait arşiv belgeleri.

[Tarık Burak] 15.2.2019 [Samanyolu Haber]

“Strese giren müminin imanından şüphe ederim!” [Dr. Ali Demirel]

Yazımızın başlığındaki cümleyi geçtiğimiz günlerde bir sohbet meclisinde arkadaşımızın biri dile getirdi. Çok keskin, bir o kadar da iddialı bir ifade.

Genel bir düşünce olarak toplumumuzda, müminin strese girmeyeceği, girerse bunun imânî bir eksikliğe işaret ettiği yönünde bir kanaat mevcut. Peki bu kanaat ne kadar doğru?

Bir mümin stres ve depresyona giremez mi? Veya strese giren müminin imanından şüphe mi edilmeli?

Bir de şu husus var tabi. İmanlı insanların psikolog ya da psikiyatriye ihtiyacı hiç olmaz mı?

Uzmanlar stresi, bireyin kendini huzursuz veya baskı altında hissettiğinde verdiği fiziksel, zihinsel, duygusal ve davranışsal tepkiler bütünüdür, şeklinde tarif ediyorlar.

Mümin strese giremez mi?

Mümin stres veya onun daha ötesi depresyona giremez mi?

Cevap: Girebilir.

Şimdi şöyle bir düşünelim: Bir arkadaşımız şu zorlu süreçte pek çok badireyi atlattı. Neticede bir ülkeye sığındı. Orada sığınma süreci devam ediyor. Ailesi başka bir yerde. Sığınma süreci, elbette belli bir zaman alacak. Mahkemeden olur alacak mı, almayacak mı? Yaşadığı ortam çok da iyi değil. Buradan çıkıp normal bir hayata başlayabilecek mi? Diyelim mahkemeden olumlu sonuç çıktı. Aile birleşim süreci hemen başlayacak mı? Ailesini ne zaman getirecek?

Bu soruları sayfalarca uzatabiliriz. Bir de tabi bu yolda bazı tersliklerin yaşanması işin cabası. Peki, bu terslikler onun üzerinde bir baskı oluşturmayacak mıdır? Bu da işin doğası gayet normal değil midir?

Elbette. Dolayısıyla arkadaşımızda stres oluşabilir.

Diğer soru: Strese giren müminin imanından şüphe mi edilmeli?

Ne kadar haksız bi değerlendirme!

Stres ve depresyon da bir hastalıktır. Evet, ruhsal bir hastalık.

Şimdi düşünelim. Bir insanın şeker hastası veya Allah göstermesin kanser hastası olması durumunda, imanım zayıfmış demesi kendine haksızlık ve yanlış bir yargı değil midir? 

Biyolojik hastalıklar için iman eksikliği yargısı yapılmıyorsa, stres, depresyon ve sair psikiyatrik rahatsızlıklar için yapılması, hem bu hastalıklara hem de bunları yaşayanlara haksızlıktır.

Şimdi müsadenizle Kur’an-ı Kerim’den mevzumuza ışık tutacak birkaç ayet paylaşalım:

Tevbe suresi 118. ayet. Buyurun:

“Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet, Allah’ın cezasından, yine Allah’ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar da, bundan sonra, önceki iyi hallerine dönsünler diye, Allah onları tövbeye muvaffak kıldı.”

Burada bahsi edilen üç kişi malumunuz Hz. Kâ’b İbn Malik, Hz. Hilal İbn Ümeyye ve Hz. Mürâre İbn Rebi (r.anhüm) adlı sahabilerdir.

Bu üç sahabi, değişik mazeretler öne sürerek Efendimiz (s.a.s.) ve ashabıyla beraber mücadele ortamına gelmediler. Bunun üzerine toplumdan dışlandılar. Elli gün süren, kendilerine ise elli bin sene gibi gelen büyük bir imtihan yaşadılar.

Onların yaşadığı sıkıntı ve stresi Rabbimiz, “Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı.” ifadeleriyle anlatıyor. Dolayısıyla buradaki belirsizlik ve endişenin, bekleyiş içerisindeki bu üç kişide stres halini ortaya çıkardığını söyleyebiliriz.

Yine aynı surede, bu sefer 25. ayet-i kerimede Huneyn anlatılırken önceki ayete benzer şekilde bir ruh hali şu ifadelerle tasvir ediliyor:

“Şu kesindir ki Allah size birçok savaşta yardım etti, Huneyn günü de... O gün ki sayıca çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ama bu, size fayda etmemişti. Olanca genişliğine rağmen, dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana arka çevirip kaçmaya başlamıştınız.”

Peki, iman hiç mi devrede olmaz?
Evet, hayat imtihanlarla dolu. Ne kadar iman sahibi bir mümin olsanız da bazen yaşadığınız şeyler size dünyayı dar edebilir. Bu gayet normaldir.

Peki, iman hiç mi devrede olmaz? Şüphesiz olur. Mümine yakışmayan stres ve depresyona girmek değil, “Allah’ım neydi günahım, niye bunlar başımıza geliyor, neden depresyona giriyorum! Hayat enerjim tükendi.” türünden ifadelerle isyana düşmesidir.

Bir mümin de strese girebilir. Ama kendisini strese sokacak gelişmeleri onurla taşır. “Lütfun da hoş, kahrın da” mülahazasıyla kahır günlerini, dertleri, tasaları, hüzünleri, “Hüküm O’nundur” diyerek sabırla göğüsler.

Bu arada içine düştüğü stres duvarından çıkamıyorsa, mutlaka alanında uzman bir psikolog veya psikiyatriden destek alır. “Acaba imanımda bir zafiyet mi yaşıyorum” düşüncesine girmez. Üzerinde bunca psikolojik yük varken böylesi telkinler altında kendisini tedaviden uzak tutmaz...

BİR SORU-BİR CEVAP

Eşim tutuklu, nikahımız düşer mi?

Soru: Eşim iki buçuk yıldır tutuklu. Hüküm de aldı. Onu görmeye gidemiyorum. Bir buçuk yılı kaldı.  Eşime kavuştuğumda nikah tazelememiz gerekir mi?

Öncelikle Rabbimiz sabrınızı ziyadeleştirsin.

Eşlerin, soruda bahsedildiği gibi tutukluluk gibi sebeplerle uzun süre ayrı kalsalar da sırf ayrı kalmaları sebebiyle nikâhları düşmez. Eşinin yanına dönmesi durumunda yeniden nikâh yapılması gerekmez.

Ancak kişi, “Benim içim rahat değil. Yeniden bir başlangıç yapıyoruz. Dua olsun diye tekrar nikah tazeleyelim.” diye ısrarcı oluyorsa elbette nikâh tazeleyebilir. Bunun da bir zararı yoktur...

[Dr. Ali Demirel] 15.2.2019 [Samanyolu Haber]

Çocuğunuzun ağız kokusuna dikkat!

Kötü ağız kokusu çocuklarda da görülebiliyor. Yaş gruplarına göre değişmekle birlikte okul çağı çocuklarında görülme sıklığı yaklaşık yüzde 15 olarak kabul ediliyor.

Çocuk Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yıldız’a göre, fizyolojik ve patolojik olmak üzere iki türde görülen ağız kokusunun kaynağının tespit edilmesi ve vakit geçirilmeden tedavi planlaması yapılması büyük önem taşıyor. Yıldız anne ve babaların dikkat etmesi gereken hususları şöyle anlatıyor:

  1. Fizyolojik ağız kokusu: Sabah uyanınca ortaya çıkan ağız kokusu, ağız salgısının azlığı, dehidratasyon, bazı vitamin-mineral eksiklikleri (örneğin A vitamini, B12 vitamini, demir, çinko) ve açlık durumuna bağlı görülebilir.
  2. Ağız içi nedenlere bağlı ağız kokusu: Dilin üstündeki tükürük, bakteri, epitel hücreleri ve gıda artıkları birikerek ağız kokusuna neden olabilirler. Dişeti iltihabı, ağız içi enfeksiyonlar, ağız kuruluğu, ağızda ülserler, ağızda aftlar, diş hastalıkları, diş çürükleri ve yumuşak damak hastalıkları sayılabilir.
  3. Solunum yolu nedenlere bağlı ağız kokusu: Boğaz enfeksiyonları, bademcik iltihapları, boğaz iltihapları, bademcik taşları, sinüzit, burun iltihabı, kronik burun tıkanıklıkları, geniz akıntısı, solunum yollarında yabancı cisimler, bronşektazi ve akciğer enfeksiyonları sayılabilir.
  4. Sistemik hastalıklara bağlı ağız kokusu: Diyabet, diyabetik koma, metabolik hastalıklar, zehirlenmeler, kan hastalıkları, maligniteler ve böbrek yetmezliği sayılabilir.
  5. Mide-bağırsak sistemine bağlı ağız kokusu: Gastroesofagial reflü hastalığı, yemek borusundaki divertüküller, yemek borusundaki darlıklar, mide çıkış darlıkları, duedonal darlıklar, bağırsak emilim kusurları, karaciğer yetersizliği, helicobakter pilori enfeksiyonları ve paraziter hastalıklar sayılabilir.
  6. İlaç kullanımına bağlı ağız kokusu:Nitrat ve nitritler, sitotoksik ajanlar, fenotiazinler, amfetaminler, dimetil sülfoksitler ve kloral hidrat sayılabilir.
  7. Yiyecek ve içecekler bağlı ağız kokusu: Soğan, sarımsak, lahana, turp, alkol, kahve, süt ürünleri vb. sayılabilir.
  8. Bakteriler: Uçucu kükürt bileşikleri, organik bileşikler ve azotlu bileşikler üreten bakterilerin ağızda bulunması kötü ağız kokusuna neden olurlar.

Ağız kokusunu önlemenin yolları

  • Ağız kuruluğunun önüne geçmek için bol sıvı tüketilmesi önemlidir.
  • Tükrük salgısının arttırılması ağız temizliği ve hijyeni açısından önemlidir. Şekersiz sakız tüketimi tükrük salgısını arttırıcı özellik gösterir.
  • Ağız gargaralarının kullanılması ağız hijyenini sağlamada önemlidir.
  • Ağız kokusunu artırıcı özellik gösteren besinler kısıtlanması önerilir.
  • Ağız, diş hijyeni ve temizliği yapılmasına rağmen ağız kokusu devam eden çocuklarda altta yatan sistemik ve olası hastalıklar açısından ilgili uzmanlık bölümleri tarafından değerlendirme yapılmalı ve tedavi edilmelidir.

[TR724] 15.2.2019

Bedavacı Juventus [Hasan Cücük]

Serie A’nın tartışmasız bir numaralı takımı olan Juventus’un ilginç bir özelliği bulunuyor. Juventus, transferde daha çok bonservisi olmayan oyuncuları kadrosuna katıyor. Bedavaya kadrosuna kattığı oyuncuların büyük kısmı yıldız statüsünde bulunuyor. Kadroya bedava katılan son isim Arsenal’den Aaron Ramsey oldu.

Juventus’un en pahalı transferi uzun yıllar Parma’dan transfer edilen kaleci Gianluigi Buffon oldu. 52 milyon Euro’ya 2001’de Juventus’a transfer olan Buffon hem kulübün en pahalı transferi hem de dünyanın en pahalı kalecisi oldu. Juventus, 2016’da Napoli’den Gonzalo Higuian’i 90 milyon Euro’ya kadrosuna katarken, Buffon’dan sonra kulüp tarihinin en pahalı transferini gerçekleştiriyordu. Buffon 15 yıl kulübün en pahalı transferi olurken, Higuian’in rekoru sadece 2 yıl sürdü. Sezon başında Cristiano Ronaldo’yu renklerine bağlayan Juventus’un ödediği bonservis ücreti 117 milyon Euro oluyordu. Portekizli yıldız İtalyan kulübünün en pahalı transferi ünvanının yeni sahibiydi.

Juventus’un bedavaya kadrosuna kattığı ilk yıldız isim Bayern Münih’ten Robert Kovac oldu. Hırvat oyuncuyu 2005’te Juventus kadrosuna katıldı. Kovac, iki yıl Juventus formasını giyerken 2007’de yine bedelsiz olarak Borussia Dortmund yolunu tuttu. Juve’nin Bayern’den ücretsiz kadrosuna kattığı diğer isim ise Boşnak oyuncu Hasan Salihamidzic oldu. 2007’de Juventus yolunu tutan Salihamidzic 4 yıl boyunca ter döktü. 2011’de ayrılıp Wolfsburg’a giderken, Juventus adına 61 Serie A maçında ter dökmüştü.

Juventus’un bedavaya kadrosuna kattığı oyuncuların içinde Andrea Pirlo için özel bir bölüm açmak gerekiyor. İtalyan futbolunun efsanelerinden olan Pirlo, 2011’de Juventus’a gelirken yaşı 32 idi. Pirlo’nun gelişiyle birlikte Juventus’un Serie A’da şampiyonluk serisi başlıyordu. Pirlo, Juventus’ta 4 yıl top koşturdu. Bu süre içinde Juventus ligi zirvede bitirdi. Pirlo döneminde Juventus şampiyonluğa ambargo korken, Milan son şampiyonluğunu Pirlo top koştururken yaşamıştı.

Yıldız oyuncuları bedava kadrosuna katmakla ünlenen Juve, bedavaya aldığı bazı oyuncuları yüksek bedellerle başka takımlara sattı. Bu isimlerin başında Paul Pogba geliyor. Juve, Fransız futbolcuyu Manchester United’den 2012’de ücret ödemeden kadrosuna kattı. Gösterdiği performansla Avrupa’nın en iyi orta saha oyuncularından biri olan Pogba için Juventus’un kapısını çalan kulüp, eski takımı Manchester United oldu. United’den bedavaya aldığı Pogba’yı aynı takıma 2016’da tam 105 milyon Euro’ya satarak süper ötesi bir kar ediyordu.

Kingsley Coman, 2014’te Paris Saint Germain’den ayrılıp Juventus kadrosuna katılırken, bedavaya gelen isimlerden biriydi. Sadece bir sezon Juve formasını giyen Coman, bir yıl sonra Bayern Münih’e yıllık 7 milyon Euro ücretle kiralandı. 2 yıl Bayern’de kiralık oynayan Coman, 2017’de 21 milyon Euro bedelle Alman kulübüne katıldı. Juve’nin karı ise 35 milyon Euro oluyordu. Yine Juventus, Livorno’dan bedavaya aldığı Rumen oyuncu Adrian Mutu’yu Fiorentina’ya 8 milyon Euro’ya, Ajax’tan bedava gelen Edwin van der Sar’ı ise Fulham’a 10 milyon Euro’ya sattı.

Mevcut Juventus kadrosunda bedava gelen iki oyuncu bulunuyor. Biri Real Madrid’den kadroya katılan Sami Khedira diğeri Liverpool’dan gelen Türk asıllı Emre Can. Her iki oyuncuda Juventus’un kadrosunun önemli isimleri arasında yer alıyor. Sezon sonunda bu isimlere Aaron Ramsey eklenecek.

[Hasan Cücük] 15.2.2019 [TR724]

Rejimin diğer bir ötekisi: Alevi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bakın bu sıra dışı bir yazı değildir. Diyaloğa inanan bir insanın analiz ve duygularıyla yoğrulmuş, didaktik olmayı hedefleyen, iyi niyetli bir yazıdır. Amacım kimseyi dövmek değil, kabalığı sevmem, ama doğrudan eleştirmek gibi Türkiye standartlarına göre kötü bir huyum vardır. Ama bunun iyi tarafı, polemikten ve diyalogdan herkesin öğrenebileceği gerçeğidir. Yani eleştiri iyidir. Bunu yazarken eleştirilmeyi de peşinen kabullenerek yazıyorum yani. Sabırla okuyan okurlarımın soruları olursa, Twitter hesabımdan yazabilirler – memnuniyetle elimden geldiğince yanıtlamaya söz veriyorum.

Biliyorsunuz, bir öteki olarak, tüm ötekilerle dayanışıyorum, dayanışıyoruz hep beraber! Doğrusu da budur! Bu süreç bize hiçbir şey öğretmediyse, en azından bunu öğretmiş olmalıdır!

Ötekinin diğer adlarından biridir Türkiye’de Alevi. Sayısını bile bilmeyiz, nedeni basit – kategorik olarak kimlik kabul edilmez Türkiye devletince kuruluşundan bu yana. Heterodoks İslam’a ait bir inanış şekli olarak da, kültürel bir grup olarak da, Anadolu’nun bir zenginliği ola gelmiş insanlardır Aleviler. Azınlık olmanın dayanılmaz baskısını yaşarken yok olmaktan az buçuk sıyrılabilen Aleviler, toplumdaki var oluşlarının aksine, hep devletin standart vatandaş tarifinin dışında oldular. Türkiye’de devlet her ne kadar laik olarak da tanımlasa kendisini, daima Sünni Türklerin devleti oldu. Tamamen Sünni mezhebine dayalı Diyanet İşleri propaganda makinesine bakmanız yeterlidir bunu anlamak için. Veya okullarda din bilgisi derslerindeki müfredata! Beğenmeyenler, Camilerle Cemevleri arasındaki statü ve sağlanan olanakların bir karşılaştırmasını yapsınlar. Ölen anasının veya babasının cenazesini inancına göre toprağa veremeyen bir Alevi vatandaşın yerine koysun herkes kendisini. Bununla da yetinmeyenler, Alevilerin nasıl aşağılandığını, “Kızılbaş” gibi, “mum söndü” gibi aşağılık ayırımcı hakaretlerle bu insanların nasıl ezildiklerini bir düşünsün. Maraş Katliamını okusun. Daha gerilerde, Osmanlı Tarihi boyunca ayırımcılığa tabi tutulan, bunun da ötesinde soykırımsal katliamlara maruz bırakılan Alevilerin başına gelenler, İkinci Bayezid ve Birinci Selim dönemlerinde verilen “Kızılbaş” fetvaları ve bunların dehşet verici sonuçları, Bektaşilik’in yasaklanması gibi uygulamalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kolektif hafızasını oluşturmaları bakımından, Alevilerin cumhuriyet döneminde uğradığı ayrımcılığı anlamamıza ışık tutabilir!

Cumhuriyet döneminde devlet bilfiil Türk ve Sünni kökenli olmayan tüm vatandaşları asimilasyon politikalarına tabi tutmuştur. 1934’te Islahat Planı’na göre Türk devleti, sınırları içerisinde bulunan tüm insanları Türk yapmakla mükelleftir. Yani Türk devletinin birincil görevleri arasında, vatandaşlarını korumak değil, vatandaşlarını dönüştürmek vardır. Dönüştürmenin ana unsuru, yeknesaklıktan geçiyor. Homojen Türkiye, Türk ve Sünni kökenden gelenleri birinci sınıf vatandaş addetmiş, bunun gereğini her türlü iç politika sahasında yapmaktan geri durmamıştır. 1937-38 Dersim katliamı, bu çerçevede ele alınmalıdır. Zorunlu iskân diye adlandırılan yersiz-yurtsuzlaştırma politikaları, İttihatçıların Ermenilere 1915’te yaptıkları soykırımdan beri, Türk devlet makinesinin deneyim dağarcığına eklenmiş korkunç bir uygulamaydı. Bu tecrübelerden hareketle Dersim Alevilerine yine “zorla göç ettirilme” adı altında, insanlık dışı uygulamalarla çok büyük acılar yaşatıldı. Dersim Alevilerinin topraklarından sürülmeleri için katliam ve zor kullanmadan önce, Dersim’in dünyayla bağlantısını kesip, “aç bırakarak adam etmek” uygulaması yapıldığı, bölge insanının Türkleştirilmesinin devlet politikası olarak benimsendiği ciddi kolektif cezalandırmalar yapılarak ağır insan hakları ihlallerinde sistematik olarak bulunulduğu gerçeği ortadadır. Bunun ardından ise korkunç bir suç işlenmiştir: daha 1930’lu yıllarda havadan bombalama yapılan, zehirli gazla topluca kırıma tabi tutulan Aleviler, Türkiye’nin öteki tarihinin yirminci yüzyılın soykırım tarihi içinde öncül bir yerlerde olmasına yol açtı. Daha Adolf Hitler Yahudileri Holokost cehenneminde katletmeden önce, Osmanlı Devleti’nin 1915 Ermeni Soykırımı “büyük deneyim”, genç Türkiye ulus devletinin 1925 kararları ve onların akabinde pratiğe döktüğü 1937-38 Dersim Alevi Katliamı da “küçük deneyim” olarak yirminci asır tarihinde yerini aldı. Bu katliamları daima Rusların kışkırtması, İngilizlerin kışkırtması gibi dış güç masallarıyla meşrulaştırmaya çalışan devlet aygıtı, bugün aynı uygulamaları rejimin ötekileştirdiği Kürtlere veya Gülen Cemaati sempatizanlarına yapıyor.

Dersim katliamı gibi 20. yüzyılda işlenen insanlığa karşı suç vasfındaki uygulamalar, on binlerce Alevi Zaza’nın kadın, çoluk-çocuk, yaşlı-genç demeden katledilmesi, yine on binlercesinin zorunlu göçe maruz bırakılması ve batı illerinde çalışmaya zorlanması, Birleşmiş Milletler soykırım tanımlamalarına göre soykırım suçudur. Ermeniler gibi, Anadolu Rumları gibi, Türkiye Yahudileri gibi, Kürtler gibi, Aleviler de rejimin ötekisi olarak üzerlerine düşen bedeli ödemek durumunda kalmış bir topluluktur. Ötekileri çoktur bu devletin. Ötekileştirmede ve ötekileştirdiklerini yok olmakla asimile olmak arasında bir yerlerde bırakmakta üzerine yoktur Osmanlı-Türkiye lineer devlet tarihinin.

Tüm bunları neden yazıyorum? Türkiye toplumunda ötekileştirmelerden çok çektik. Çekmeğe de devam ediyoruz. Bu gidişle, bu ötekileştirmelerin önünü almak mümkün olmayacak gibi görünüyor. Modern zamanlara kadar hak ettikleri özgürlükleri yaşayamayan Aleviler, bugünlerde yine faşizan Türkiye siyasetinin gündeminde. Özellikle eski genelkurmay başkanlarından İlker Başbuğ’un Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) Alevilerin Gülen Cemaati tarafından atıldığı iddiaları üzerine, rejim yanlılarınca da rejim karşıtlarınca da değişik perspektiflerden ele alınmaya başlandı.

Bu arada kendi düşüncelerini Cemaat’in resmi fikirleri gibi sunma niyetinde olan bazı kalemler de bu konuyu ele aldılar. Bu kalemlerden biri, kendisini ilgiyle okuduğum Alper Ender Fırat, Suriye yönetimindekilerin Nusayri olmaları üzerinden bir okuma yaparak, TSK’daki Alevileri hedef alan Cemaat söylemini eleştirirken, bu hedef olarak alınan Alevilerin “bildiğimiz Aleviler” olmadığını, “Suriye’deki Nusayriliği örnekleyen hizipler” olduğunu söylüyor. “Askerin içinde Kemalist laikçilik maskesi altında saklanan bazı cuntalar Suriye modelini örnek alıyordu” diyor. Yani zımnen Alevi kökenli subayların hedef alındığını belirtiyor. Alevi subayların orduda fişlenerek takibata uğratılmasını savunan bir tutum alıyor. Hem de İlker Başbuğ, yani döneminin genelkurmay başkanı bu fişleme, takibat ve tasfiyeden Gülen Cemaati’ni sorumlu tutarken bu pozisyonu alıyor. Bu son derece düşündürücü bir yorum!

Yazar, orduda “bildiğimiz Alevlerin” değil de, cuntacı ve darbe niyetlisi, Alevi devleti kurma sevdasında olan bir grubun takibata alındığını nereden biliyor, diye sorsa biri, ne cevap verecek? “Alevileri ordudan atan Cemaat” iddiaları gündemdeyken, böyle bir yorum yapmanın Cemaat’i töhmet altına almak anlamına gelmeyeceğini düşünmek, en hafif değimiyle saflık olmalı! Gerçi bu konuda TR724’ün kurumsal bir pozisyonu değil söz konusu olan. Dolayısıyla, yazarın kendi görüşleridir bunlar. Ve elbette herkes istediğini yazmakta serbesttir. Doğrusu da budur. Ama burada küçük bir sorun var. Yazar bu yazıyı müstear isimle yayınlıyor. Ayrıca cemaat adına konuşuyormuş gibi bir tutum içerisinde. Elbette ben Cemaat ile herhangi bir organik bağlantısı olmayan, Cemaat’le salt uğradığı hukuksuzluklar boyutunda ilgilenen bir yazarım. Bu nedenle bu algı, sadece benim öznel yorumumdur. Ben okurum, anladığımca analiz eder, yorumlarım. Suriye rejimi ve Suriye Nusayriliği arasındaki bağlantıların yazıdaki ele alınış biçiminde değil sorun. Yani yazarın bu konuyu ele alış ve irdeleyiş biçimi ve TSK ile kurmaya çalıştığı bağlantıların yüzeyselliğinden ziyade, Cemaat’e yapılan bir suçlamayla doğrudan muhatap olup, suçlamanın konusu olan “Alevileri hedef alma” durumunun savunulmasıdır sorun. Benim takıldığım nokta budur. Ben, Cemaat dışından bakan bir yazar olarak, Fırat’ın “evet bu hedef alma yapıldı, nedeni de şudur” türü bir yaklaşımda bulunup, adeta yapılan büyük haksızlığı haklı çıkarmaya çalışan bir tutum içine girmesinin, Cemaat’i töhmet altında bıraktığını düşünüyorum. Hem de 15 Temmuz 2016 darbe senaryosunun Cemaat’in tasfiyesi adına üzerine yamandığı bir faşizan ortamda! Bu, zaten Cemaat’i bir kaşık suda boğmaya çalışan rejim ve onun ortak ve destekçilerinin ekmeğine yağ sürmek değil mi? İnsanlar şimdi kalkıp dese: “Bak işte gördün mü, orduda etkinlermiş işte. Yoksa neden Alevi subayların tasfiyesini böyle hararetle savunsunlar?”, ne cevap verilebilir? Alper Ender Fırat’ın hayali bir kişi olması, bu konuda fesat düşünebilecek odakların iddialarını güçlendirmeyecek midir? İlla bu fikirler öne sürülecekse, kişisel olarak öne sürülür, işin içine Gülen Cemaat filan çekilmeden, bireysel analiz olarak yayınlanır. Cemaat’in adam fişleyip, “sen Aleviymişsin, Nusayri türü darbe yapacakmışsın” türü Gestapo yaklaşımlarda bulunduğu izlenimini böylesi bir ortamda vermeye pencere aralamanın, rejim mağdurlarının ortak hak ve hukuk talebini zayıflatıcı etkide bulunduğunu düşünüyorum. Bu rejimin bir mağduru olarak, mağdurun da vaktiyle rejimin uyguladığı türden fişleme-takibat türü kirli işlere giriştiği izleniminin uyandırılmasının çok yanlış olduğuna inanıyorum. Bu tür kirli işleri kim yaptıysa, ister Cemaatten olsun, isterse başka grup veya mahallelerden olsun, bugünkü hak-hukuk ve demokrasi mücadelesini kendi ismini korkmadan çekinmeden vererek bin bir riskle yapmaya gayret eden insanlara büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Ben, TSK’daki “Cemaat örgütlenmesi” gibi iddialara hep güldüm. Benim gibi birçok sosyal demokrat veya liberal demokrat da bu iddiaları kategorik olarak reddetti. Çünkü bu rejimin diliydi, faşizan bir fişlemenin neticesiydi. TSK’daki tasfiye edilen ve tüm kadronun yüzde ellisini oluşturan amiral ve generallerin Cemaat’ten (“FETÖCÜ”) olduğu iddialarına ilişkin çürütücü onlarca yazı yazdım, binlerce Tweet attım! Şimdi biri Cemaat’in yaptığı iddia edilen bir operasyona kalkmış gerekçe buluyor, onu haklı çıkartmaya gayret eden yazı yazıyor.

Şimdi bu tespit, değerlendirme ve eleştirileri yaptıktan sonra, yazının sonucu olarak, bir etik çağrı yapmak istiyorum. Arkadaşlar, sevgili okurlarım. Aleviler olsun, Kürtler olsun, Barış Akademisyenleri olsun, Cemaat’ten olanlar veya liberaller olsun, kim olduklarına bakmaksızın, bu ülkede kim haksızlığa hukuksuzluğa takibata uğradıysa, hepsinin haklarını hep beraber savunmaya var mıyız? Eğer ses cılızsa, Türkiye’den ümidi tümden keselim zaten. Alevilerin bugün kendi ibadethaneleri yok. Bir daireye bir devlet kapısına müracaat ettiklerinde, zaten bin bir türlü önyargıyla savaşmak zorunda kalıyorlar. Bu ülkede Alevilere “sünnet oluyor musunuz” ya da “Allah’a inanıyor musunuz” gibi sorular sorulduğunu kulaklarımla çok kez duydum. “Alevidir, ama iyi çocuktur” denilen, anasının-babasının inancından dolayı aşağılanan ve dışlanan Alevilerin, Türkiye’de her daim ikinci sınıf yurttaş olduklarını hepimiz biliyoruz, kıvırmadan doğruları konuşalım! Bu ülkede Alevi cumhurbaşkanı, Alevi başbakan, Alevi dışişleri bakanı, Alevi genelkurmay başkanı oldu mu? Soruyorum! Nusayri tipi darbe yapacaklarmış! Bu ifadeler İslamcı kesimin Anadolu’da on yıllardır Sünnicilik politikalarının retoriğidir. Evrensel olma iddiasındaki bir dini sivil toplum hareketi olma iddiası olan, kıtalararası diyalog çalışmaları yaparak inançlar arası köprüler kurmayı hedeflediğini söyleyen bir hareketin içinden olduğunu iddia eden insanlar, TSK’daki Alevilerin Cemaat tarafından atıldıkları iddiaları üzerine, “… bildiğimiz Aleviler” değildi ama, “Hacıbektaş geleneğini temsil eden, barış ve sevgiyi önceleyen, Türkiye’de her dönemde mağduriyetler yaşayan Aleviler değil” bu atılanlar derse, soruyorum: ne kadar inandırıcı olabilir?

Yazmak sorumluluk ister. İsmini kullanmamak bu sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. Yazmak özgürlüktür. Ama yazılanların yorumlanması da özgürlüktür. Dahası, yazılanların varacağı yeri düşünmek, kurulan cümlelerin geleceği manaları hesap etmek, yazarlığın en temel sorumluluk alanıdır. Türkiye’de yeknesak bir toplum inşa etmek hem imkânsız, hem de hayali dahi ürkütücü ve tehlikeli bir şeydir! On bin yıllık tarihi olan topraklardan bahsediyoruz! Birileri kalkmış hala Nusayri Suriye tipi darbe yapacak Alevi subaylar üzerinden Alevi subay tasfiyesini haklı çıkartmaya çalışıyor. Bu olmaz. Olmamalıdır! Ben, Alevi olsun, Kürt olsun, Cemaat’ten olsun, seküler veya Ermeni, ateist veya deist, Türk veya Çerkez, Roman ya da Gürcü – insanların ne olduğuna değil, yasalara uygun hareket edip etmediklerine bakılması ve yasa önünde eşitlik ilkesine göre hareket edilmesi gerektiğine yürekten inanan bir insanım. TR724’te yazmamın nedeni budur. Twitter’da, ezilen zavallı insanların haklarını savunmamın nedeni budur. Bu taraf tutma izlenimi veren davranışları gelin terk edelim! Topluluk psikolojisinin değil, eşit yurttaşlığın hayalinin vereceği kimlikle yazalım, düşünelim. Diğer özel aidiyetlerimizin devletin ilgi alanı dışında olmasını sağlayacak hukuk devletini inşa etmenin yolu, bu düşünce biçimini benimsemekten geçiyor çünkü.

Sürç-ü lisan ettiysem affola!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.2.2019 [TR724]

Soykırım [Alper Ender Fırat]


Köklerini kazıyacağız cümlesi hem soykırım suçu hem de itirafıdır. Kök kazımak ya da buna yeltenmek bir Nazi suçudur ve bir gün hukuk yeniden geldiğinde dosyalarında apaçık bir delil olacaktır.

‘İçişleri Bakanı yeni bir operasyon daha hazırlıyoruz bunların köklerini kazıyacağız, bunlara acıyanlara acıyorum’ sözleri devlet gücü kullanan bir içişleri bakanının ağzından çıkan ve soykırımı tescil eden bu sözler maalesef bugünkü Türkiye’de hiçbir vicdanı harekete geçirmiyor.

Ben de yazacaklarımı, bugün vicdanlarda bir ses uyanır beklentisiyle yazmıyorum. 2019 yılında bir topluluk devlet gücünü kullanan bir şebeke tarafından soykırıma tabi tutulduğunun kayıtlara geçmesi için bir kere daha kaleme alıyorum.

Evrensel hukukun geçerli olduğu ülkelerde hukuk, acımaz; hukuk, adaletin gereğini yerine getirir. Birisi ya da birileri yasalarda yazan suçları işlemişlerse ve işledikleri de kanıtlanmışsa hukuk onları cezalandırır. Daha da önemlisi hukukun geçerli olduğu ülkelerde devlet erkini kullanan ya da kullanmayanlar toplu cezalandırma yapamaz hiçbir aidiyetin kökünü kazıyamaz, kazımaya yeltenemez.

‘Köklerini kazıyacağız söylemi’

Dünya; bunu yapmayı deneyenleri en son 80 yıl önce gördü. Naziler, Yahudilerin kökünü kazımaya yeltendi, yasaların yazdığı hiçbir suçu işlememiş milyonlarca Yahudi önce toplumdan dışlandı, sonra kamplara toplandı, daha sonra da fırınlarda katledildi.

Köklerini kazıyacağız söylemi sadece İçişleri Bakanının söylediği bir söz değil, başta Recep T. Erdoğan olmak üzere AKP’nin, yargının ve pek çok yazar-çizerin sıklıkla dile getirdiği bir soykırım sözü. Yani Türkiye cumhuriyetinin cari hukuku içinde nasıl bir suç işledikleri belli olmadan aidiyetten, akrabalıktan, okuduğu gazeteden, çalıştığı bankadan dolayı cezalandırma biçimi 1930’ların Nazi Almanya’sından daha farklı değil. Önce toplumdan tecrit ettiler, sonra mallarına çöktüler, sonra hapishanelere doldurdular, hapishanelerde en alçak işkencelere maruz bıraktılar, onlarca kişi işkencelerde hayatını kaybetti. Nazilerden farklı olarak sadece fırınlara atmadıkları kaldı. Fırınlara atıp toplu katletmek de isterler, şartlar uygun olsa örneğin Nazi Almanyası’nın dünya konjonktürü olsa onu da gözlerini kırpmadan yaparlar.

Kök kazımanın neden bu topluma itici gelmiyor!

Bu ülkenin kuşlara taş bile atmayacak kadar şiddetten uzak yasalara uyan bir kitleye aleni olarak köklerini kazıyacakları bağıra çağıra söylüyorlar.

Asıl dehşet veren şey ise kök kazımanın bu topluma itici gelmiyor olması. Hatta içlerinde çocuklarının öğretmenlerini, kapı komşularını, hayat boyu hep iyilik gördükleri akrabaların ihbar etmekte bir yanlış görmeyenler de bir hayli çok. Toplumun kanaat önderi sayılabilecek yazar, çizer, politikacı, muhalefet, yargı mensubu, hukukçu, barolar birliği başkanı bir aidiyetin, bir inancın başka hiçbir şey yapmasa da, suçlu olmaya yettiğini düşünmelerindeki dehşeti anlayabiliyor musunuz?

AKP’nin kendisine biat etmeyenlere karşı insanlık dışı mücadeleye kalkışabilmesi, hukuk bu kadar rahat ayaklar altına alabilmesi, kendi tabanından aldığı destekten çok karşı tarafta temelleri derinde olan ideolojik nefret sayesindedir.

Gün gelip devran döndüğünde bu değirmene su taşıyan herkes, ihbar eden, suçlayan, töhmet altında tutanlar, bu Nazi yönetiminin suç ortakları olarak görülecekler. Mevsimin hiç değişmeyeceğini, şartların hiçbir zaman başka olmayacağını zannederek pervasızca soykırım ateşine odun taşıyanlar bilesiniz ki suç ortağısınız.

Bankaya para yatıranlar tutuklanıyor peki bunlar niye tutuklanmıyor diye her gün birilerini ihbar eden, solcu, demokrat, liberal görüntülü faşistler tarih sizi de Nazi artığı olarak yargılayacak. Bir gün din taciri Siyasal İslamcılar gibi siz de öğreneceksiniz konjonktürün ve devletin Tanrı olmadığını.

[Alper Ender Fırat] 15.2.2019 [TR724]

Namusluymuş namussuz! [Naci Karadağ]

“Bu ülkede sağcı-solcu yoktu.
Bu ülkede ilerici-gerici yoktur.
Bu ülkede yalnız namuslular ve namussuzlar vardır.”
(Cemil Meriç)

Avantacı bir toplumun çekilmiş muazzam bir mizahıdır Ertem Eğilmez’in Namuslu’su.

Çekildiği ve vizyona girdiği dönem önemlidir…

Türkiye daha Kenan Evren cuntasının etkisindedir ve toplum inanılmaz bir iki yüzlülük girdabında sürüklenirken, göstermelik bir erdem, bizzat Evren’in her fırsatta dile getirdiği “Biz bize yeteriz, düşmanlar çatlasın” mottosu toplumun tüm dokusuna sirayet etmiştir.

Yani gerekirse tezek yakan bir toplumu resmeder Eğilmez.

Başar Sabuncu da iyi hikâye çıkarmış, toplumu iyi okumuştur.

Namuslu filmindeki Türkiye enteresandır. İzleyen seyirci karakterlerin neredeyse tamamından nefret eder. Zira Şener Şen’in canlandırdığı Ali Rıza karakterinden başka olumlu, iyi bir tek kişi yoktur, buna çocuklar da dahildir.

Enteresandır, seyirci olarak bizi bir tek Ali Rıza karakteri yakalar zannederiz ama çakal kayınbirader, fırsatçı kaynana, dünya umurunda olmayan evlat, kariyer için namusunu feda eden sekreter, iki yüzlü arkadaşlar, para olduktan sonra senden iyi olmadığına seni ikna eden eş vesaire…

Aslında Türkiye’nin halı altına süpürdüğü iç yüzümüzün perdeye yansımasıdır Namuslu filmindeki karakterler. Ama biz hepsinden tiksiniriz.

Çünkü beş kuruş etmez kişiliklerdir.

Yalancıdırlar, menfaatçidirler, ikiyüzlüdürler, haysiyetleri yoktur, karakterleri yoktur, vefa, ahlak hele hele namus diye bir dertleri hiç yoktur.

Zehirli ve efsunlu bir sudan içmediği için en yakınları da dahil toplum tarafından önce dışlanan, ardından taciz ve nihayetinde cezalandırılmaya kadar giden bir memurun, toplumun geneline benzedikçe yükselmesini ve bu yozlaşmanın takdir görmesini anlatır.

İlginç değil mi?

Ahlaksızlaştıkça övgü alıyorsunuz, yükseliyorsunuz.

Namussuz oldukça örnek gösteriliyorsunuz, zenginleşiyorsunuz, itibarınız artıyor.

Aksi durumda herkes sizi aşağılıyor ve hayat hakkı tanımıyor.

Çok Sevgili Şebnem Hocam’ın (Korur Fincancı)  verdiği söyleşide şöyle demişti: “15 Temmuz sonrası infaz koruma memurlarının mahpuslara şiddet uygulamadığında ‘cemaatçi’ diye ihbar edildiği, veya edileceği tehdidi ile karşı karşıya kaldığı bizlere aktarılan bilgiler arasında.”

İşkence yapmıyorsanız cemaatçisiniz!.

Şebnem Hoca son derece değerli bir akademisyen olduğu gibi aynı zamanda Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı’dır. Yani öyle kulaktan duyma değildir bu verileri.

İşkence yapmıyorsan, iftira atmıyorsan, dürüstsen, ihbarcı değilsen, işini hakkıyla yapıyorsan Fetöcüsün!

İlker Başbuğ, Ergenekon’un sembol ismi. Bir kitap yazdı, bugünlerde Ergenekon ve havuz medyası pek bir severek köpürtüyor kitabı. İsmi; Ergenekon’dan Çıkış.

Erdoğan sayesinde artık kendi kimliklerini inkar etme ihtiyacı hissetmiyor cuntacılar.

Neyse, Başbuğ kitabında cemaate bağlı olduğunu düşündüğü harp okulu öğrencilerinin hepsinin ortak özelliklerini sıralamış.

Neler mi?

Bakalım:

Çalışkan olmaları..

Zeki ve dürüst olmaları…

Düzgün bir hayat yaşamaları…

Düşünebiliyor musunuz, böyle özellikleriniz varsa hainsiniz, teröristsiniz demeye getiriyor Başbuğ.

Dönelim Namuslu filmine…

Eğilmez’in filmindeki en enfes sahnelerden biri şöyledir.

Ana karakterimiz Ali Rıza Bey arkadaşlarının tüm ısrarlarına rağmen rüşvet almaz, çalmaz, kaytarmaz…

Adam gibi çalışır.

En yakın mesai arkadaşı şöyle der;

“Namusluymuş namussuz!”

Namusun namussuzluk sayıldığı bir ülkede kavramlar zıtlığıyla neşet etmeye başlamış demektir.

Hırsız değilseniz hırsız, dinci değilseniz din düşmanı, hain değilseniz hain sayılırsınız.

Çünkü tüm kavramlar artık iç dış edilmiştir.

Namussuzluk norm olarak kabul edilmiştir.

Din adamları, akademisyenler, hukukçular, medya, iş adamları…

Hepsi bir otoritenin önünde iki büklüm oluyorsa, olmayana ‘Namussuz hain’ diyecektir elbette.

“Yargı bağımsız, işkence yok” diye iki de bir suçlu psikolojisiyle sallayıp duran bakandan cumhurbaşkanına kadar herkes biliyor ki, tarihin en ağır işkenceleri isminde adalet olan bir parti iktidarında yapılmaktadır.

Adalet intikam, kin ve nefret adına paspas edilmiştir.

Neredeyse hapisteki bebeklere tek tip elbise giydirelim diyebilecek kadar insanlıktan çıkmışlar artık.

Buna rağmen kalemi, mikrofonu eline alan ahlaktan, namustan, Allah’tan bahseder.

AYM Başkanı, siyasetçinin önünde iki büklüm durur. Sembolik olarak çok büyük anlamı var bu sefalet tablosunun.

Sonra sözümona kendini aklamaya çalışırken de, “Allah’tan başkasının önünde eğilmem” türü klişelere sarılmıştı hatırlarsınız.

Aslında tam da mesele buydu..

Allah’tan korkar gibi korkmak birinden.

Allah’a tapar gibi tapmak bir güce…

Friedrich Nietzsche  “Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o’dur.” Der.

Utanıp sıkılmamalarının sebebi de budur.

Hepsi içmiştir o efsunlu suyu ve rahatlamıştır artık.

Bu sebeple kin beslerler bu sudan içmeyene ve şöyle derler ahlaksızlık, hırsızlık, işkence yapmayana “Fetöcü imiş hain!”

Çünkü işkence etmez, çalmaz, çırpmaz, iftira atmaz…

Namussuz namusluların ülkesinden herkese merhaba!

[Naci Karadağ] 15.2.2019 [TR724]

Öyle bir hale getirdiler ki ülkeyi, herkes ‘terörist’ ! [Erhan Başyurt]

‘Vatan haini’, ‘terörist’ yaftalamaları en ağır hakaretlerdir.

Hukukun olduğu bir ülkede, suçu mahkeme kararıyla sabit olmayan bir insana bu tarz bir yaftalama yapılamaz.

Yapan da ağır ceza alır.

Anayasamıza göre de bu ifadeler bir suçtur. Ancak hukuk yok edildiği, siyasi bağımlı hale getirildiği için işlemiyor…

***

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) eski milletvekili ve Anayasa Profesörü Osman Can, geçtiğimiz hafta TV5’e bir röportaj verdi.

Can, Türkiye’de Cemaat’e karşı mücadele edilirken hukukun sınırları dışına çıkıldığına dikkat çekiyor, ‘sanırım evin kolonlarını kestik’ diyor ve uyarıyor; ’Sadece hukuk çökmez devlet de çökebilir…’

Bad’el harab’ül Basra!

Can’ın kendisi AKP vekili olduğu dönemde bu hukuksuzluğa çanak tutanlardandı. Basra harap olduktan sonra yaptığı bu uyarılar çok geç. Ancak içeriden bir itiraf olması nedeniyle önemli…



***

Evet, ülkenin ayakta durmasını sağlayan kolonları kesildi…

‘Terörist’ ve ‘vatan haini’ yaftalamaları hukukun değil iktidarın iki dudağı arasında.

Hukuk sadece, siyasilerin talimatlarını yerine getiren bir ‘demoklesin kılıcı’… Hukuksuzluklara giydirilen bir kılıf!..

Yüzbinlerce insana, ellerine değil silah çakı almamış, değil bir taş bir fiske atmamış insanlara ‘’silahlı terörist’’ yaftası yapıştırdılar.

İşlendiği dönemde yasal olan eylemleri de, ‘uydurma terör örgütü’ için sonradan keyfi şekilde suç ilan ettiler.

Hukuksuzluk ve insan hakları ihlallerinde zirve yaptılar…

***

Durumun vahametinin daha iyi anlaşılması için iki konuşmaya yer vereceğim.

Birincisi, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ankara Mamak konuşmasından.

Erdoğan diyor ki;

‘’CHP’nin başını çektiği yıkım ittifakı, 31 Mart seçimlerini son 17  yılın hesaplaşması olarak görüyor. 31 Mart’ta millete ders vermek için sizlerle  hesaplaşmak için adeta gün sayıyorlar. Yanlarını kimi almışlar? Kandil’den verilen emirle bölücü terör örgütünün siyasi uzantısı olan HDP’yi almışlar, İYİ  Parti’yi almışlar, Saadet Partisi’ni almışlar. Dörtlü bir ittifakla karşımızdalar ve bu zillet ittifakı, illet ittifakı, biz ise Cumhur İttifakı’yız…

Karşımızda CHP, bölücü terör örgütünün siyasi uzantısı HDP, İYİ Parti, Saadet. Bunlar da dörtlü malum zillet, illet ittifakı.  Bu partilerin çoğu belediye başkan adaylarını, maalesef partililer ve delegeler değil lobiler, terör örgütleri, marjinal çevreler belirliyor…

Gençler, CHP ne demektir biliyor musunuz? CHP, çöp, çukur, çamur demektir. CHP,  yokluk, yoksulluk, yolsuzluk demektir. CHP, hırsızlık, haksızlık, hukuksuzluk  demektir. CHP, kavga, kaos, kutuplaşma demektir. CHP, bakımsızlık, başarısızlık, beceriksizlik demektir…’’

***

Yani, AKP ve MHP dışındaki partiler ‘terör örgütü’ uzantıları ile işbirliği yapıyor, dolayısıyla onlara oy verenler de ‘terörist’…

HDP, Meclis’te yasal olarak temsil edilen bir parti. Çıkan yasaların altında imzaları var. Bütçeyi onlar da onaylıyor. Meclis’ten bir savaş kararı çıkacaksa, onlar da karar mekanizmasının parçası. 6 milyona yakın oy aldılar. Ama aynı Meclis çatısı altında, ‘terör örgütünün uzantısı’ diye suçladıkları parti ile yan yana oturuyorlar. En hafif ifade ile ‘ayıp’… Utanç veren, nefret içeren bir siyasi kampanya bu…

İktidar, daha önce de ‘dörtlü çete’ diyordu ve içlerinde MHP’yi de sayıyordu. MHP, ‘iktidarın bastonu’ olmayı kabul edince, ‘terör’ ve ‘çete’ olmaktan çıktı ve ‘ak’landı…

Şimdi, muhaliflerin geri kalanı, ülkenin yüzde 50’si terörist…

***

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu TV24’te açıkladı:

Bugüne kadar 550 bin insana FETÖ soruşturması açıldı…’


Yani, tek bir eylemi ve tek bir çakısı bile olmayan 550 bin insana ‘silahlı terör örgütü’ soruşturması açılmış. İşlerinden, aşlarından edilmişler. Açlığa mahkum edilmişler. ‘Ağaç kabuğu yesinler’, ‘Onlara su bile yok’, ‘Köklerini kazıyacağız’ denilerek hukuksuzca nefret ve ayrımcılık suçuna maruz bırakılmışlar, soykırımı teşebbüsüne uğramışlar…

Sadece onlar da değil. İktidara göre;

Dolar alanlar da ‘terörist’…

Soğan depolayanlar da ‘terörist’…

Gıda ve yiyeceklere zam yapanlar da ‘terörist’…

Geziciler de ‘terörist…

Kabzımallar da ‘terörist’…

Gazeteciler, aydınlar, akademisyenler, öğretmenler, doktorlar, avukatlar, hakimler, askerler, polisler de ‘terörist’…

Neredeyse ülkede ‘terörist’ ilan edilmeyen kalmadı.

Herkesin ‘terörist’ ilan edildiği yerde, bu gidişle olmayanlar ‘suçlu’ ilan edilecek.

***

Zincirin son halkasını dün Meclis’te HDP Milletvekili Ahmet Şık tamamladı.

Türkiye’nin getirildiği noktayı özetleyen ikinci önemli konuşma bu…

Şık, Leyla Güven’in açlık grevi ve tecridin kaldırılmasına ilişkin kürsü konuşması sırasında kendisine sataşan AKP’li Bülent Turan’a şöyle seslendi;

‘’En büyük terör örgütü sizsiniz ya, sizsiniz! Bu ülkenin gelmiş geçmiş, cumhuriyet tarihinin…

…bir terör örgütüsünüz siz ve bunun için yargılanacaksınız hepiniz.

Ama sizler gibi yapmayacağız, düşmanımız için bile hukuk talep ediyoruz, sizi evrensel hukuk normlarıyla yargılayacak bir yargıya teslim etmek istiyoruz…’’

Tırnak içi bu satırları Meclis tutanaklarından alıyorum.

Her önlerine geleni ‘terörist’ veya ‘vatan haini’ olarak niteleyen AKP, şimdi kendi silahları ile vurulmuş…

Türkiye’nin yarısı, AKP ve AKP’ye oy verenler de artık birileri için ‘terörist’…

***

Evet, Osman Can’ın ifadesiyle ‘kolonlar kesildi’ ve ‘devlet çökebilir’ bir noktadayız.

Kaynağının Hz. Ömer olduğu bilinen ’’Adalet mülkün temelidir’’ sözünde geçen ‘mülk’ ifadesi Arapça’da ‘devleti’ temsil eder.

Adaleti yok ederseniz, devletin temeli de çöker.

AKP, hesap vermemek için hukuku ve hukukun üstünlüğünü topyekün yok ederek, ülkenin temelini dinamitledi.

Artık herkes ‘terörist’… AKP’ye göre tüm muhalifleri, muhaliflerine göre de AKP…

Böyle seçim yarışı olur mu?

Böyle iktidar olur mu?

Bu kadar kutuplaşan bir ülkede huzur kalır mı? Refah olur mu?

***

Akıllı telefonlar da olduğu gibi, ya devleti ‘fabrika ayarlarına’ geri döndürecekler ya da iflas edecekler.

İktidar ve güç sarhoşluğu içinde ülkeye de halka da kendilerine de yazık ediyorlar….

[Erhan Başyurt] 15.2.2019 [TR724]

Üç yargı mensubu üzerinden Türk yargısı [Ramazan Faruk Güzel]

Geçenlerde Yargıtay’a 8 yeni üye seçilmişti hatırlarsınız. Yargıtay’da halen emeklilik sebebiyle 16 üyelik boş bulunuyordu. Daha önce çıkarılan ve “Yargıtay’ın daire ile üye sayısının azaltılmasını öngören yasa” gereği boşalan üyeliklerin yarısı oranında üye seçimi yapılması gerekiyordu ve bu prosedür yerine getirilmiş oldu.

Seçilen isimler dikkat çekici idi ama kanımca yeterince tartışılmadı. Zira bu isimler üzerinden Yargıtay’ın işleyişi ve şu anki yargının son durumu çok iyi anlaşılabilirdi. Ki, bu üyelerin arka planını bilenler bu haberi, “HSK, ‘cadı avı’ yargıçlarını ödüllendirdi” şekliyle vermişlerdi.

Seçilen üyelerin bir kısmını yakından tanıyorum, birlikte çalıştıklarım da var… Hepsini burada tek tek işlemek istemiyorum ama içlerinden iki farklı kutupta –özellikle- öyle iki isim var ki, onlar üzerinden süreci işlesek bile genel bir fikir vermiş oluruz. Bu isimler; eski İzmir Başsavcısı Ömer Faruk Aydıner ve eski Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zikrullah Özbağ.

Bunların yanında bir de Eski Ankara Batı Başsavcısı/Eskişehir Cumhuriyet Savcısı Murat Gökçe’yi nazarlarınıza sunmak istiyorum.  Geçenlerde “Darbe/ Fetö” vs denilerek 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen Gökçe, bu iki ismin karşısında bir ibret levhası gibi duruyor!

Bir haftadır bu yazıyı yazmak istiyordum ve bulduğum ilk fırsatta şimdi kaleme alıyorum.

BİR ÖDÜLLENDİRME YERİ: YARGITAY

Hepimizin hayatına bir şekilde dokunan Yargıtay’ın temel görevi; “adli yargı alanında temyiz incelemesi yapmaktır” (Yargıtay Kanunu m.1). Dolayısıyla da bu Yüksek Mahkeme’ye uygulamada “Temyiz Mahkemesi” de denilmektedir ve adli yargı hukuk uygulamasında (birliği sağlamak üzere) “hukuki derece” mahkemesi olarak görev yapan en yüksek mahkemedir de…

Bu kadar hassas “yüksek mahkeme”nin başkanlığına geçenlerde yine İsmail Rüştü Cirit seçildi. Cirit deyince de akla hemen; Erdoğan ile çay toplamaları, onun sarayında boy gösterip durması, onunla ortak pozlar vermesi gelir. Cirit ki, aralarında Recep Tayyip Erdoğan ve Ali Müfit Gürtuna gibi isimlerin de bulunduğu “Akbil Davası” sanıkları hakkında beraat kararı veren “dönemin Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı”olarak da bilinir. Ki, o dönemden sonra kariyer yolu açılıp gitmiş, bu beraat kararının verilmesinden bir kaç ay sonra (19 Temmuz 2004’de) Yargıtay üyeliğine seçilmiş, sonra da terfi ederek Yargıtay 3. Ceza Dairesi Üyesi olmuştu. 10 Mart 2011 tarihinde Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 13. Ceza Dairesi Başkanlığına, 10 Şubat 2015 tarihinde Yargıtay Başkanlığına seçildi, 2019’da yapılan seçimde tek aday olarak katılan Cirit 363 oyla yeniden Yargıtay Başkanı seçildi.

Ve Cirit hemen her adli yıl açılışında mutad olarak “Bağımsız Türk Yargısı” ve “Bağımsız Mahkemeler”den  bahseder… Gülmeyin, Cumhur Reis de sürekli demokrasiden, özgürlükten, adaletten filan bahseder ya.

Peki biz niye şimdi önce Yargıtay ve olağan başkanı Cirit’ten bahsettik?

Genel gidişat önce bilinsin diye… İşte Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK), bu Yargıtay’a 8 yeni üye seçerken de şu son 5 yıldır hukuk ve kanun tanınmadan sürdürülen ‘cadı avı’ performanslarını dikkate almaya çalıştı.

15 Temmuz sonrası zaten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında, bir anda, skandal bir şekilde görevden alınan 140 Yargıtay üyesi gözaltına alınmıştı. Meslektaşları, bu hukuksuzluğa, bu zorbalığa ses çıkaracaklarına sessiz kaldılar, yerlerine kendi adamlarının getirileceği keyfiyle alkış bile tuttular. Anayasa Mahkemesi de 2 üyesini kurban vermişti bu büyük ateşe!

O gece apart topar binlerce hakim savcı da ihraç edilmiş, büyük bir kısmı da gözaltına alınmıştı. Bununla bağlantılı da ilginç bir detay var; Gazeteci Ahmet Dönmez’in ortaya çıkardığı Savcı Serdar Coşkun’a ait tutanak. Bu tuhaf tutanakta, darbe ve sonrasında olacak hadiseler sanki olmuşçasına sıralanmış ve işleme konmuştu. Aynı gün HSK üyelerinin Hakimevi’nde toplandıkları ve bazı çalışmalar yürüttükleri de biliniyor. Savcı Coşkun’un neden bu kadar işi aceleye getirdiği de sonra anlaşılmıştı; daha darbenin komuta kademesi belli olmadan “darbe suçlamasıyla” ihraç olunacak 5 bine yakın yargı mensubunun isim listeleri belli olmuştu! Çünkü milletin başına öyle büyük bir çorap örüyorlardı ki, öyle büyük bir minare çalacaklardı ki, kılıfını baştan hazırlıyorlardı… Yani bu hukuksuzluklara engel çıkarabilecekleri ilk baştan ekarte etmiş oluyorlardı.

Sırf bu operasyon bile bu darbenin ne kadar kurmaca ve art niyetli olduğunu göstermeye yeter! (Bundan önce çok dedim, ömrüm yettikçe de göğsümü gere gere sayısız kez tekrarlayacağım ki, bu çakma darbeden 10 ay önce ihraç edilmiş olsam da, aylar önce yurtdışına çıkmış olsam da ben de aynı darbe dosyalarından yargılanıyorum. Listelerin aylar yıllar önce hazırlanmış olmasından. İşte, darbe dediğiniz budur!)

BU KADROYA ÖZEL MOTİVASYONLU 8 YENİ ÜYE!

Yeni Yargıtay üyeleri:

İstanbul Adalet Komisyonu Başkanı Ayhan Ayan, İzmir Başsavcısı Ömer Faruk Aydıner, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zikrullah Özbağ, Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Musa Yücel, Konya Adalet Komisyonu Başkanı Eyüp Mergen, Yargıtay Tetkik Hakimi Mustafa Artuç, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Yiğitsoy ve İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Daire Başkanı İbrahim Temir.

15 Temmuz’dan çok önce kayyum atanan Koza İpek Holding’e ilişkin soruşturmayı yürütmüş olan Cumhuriyet Başsavcı Vekili Musa Yücel, ‘cadı avı’ operasyonları ve şaibeli darbe ile ilgili soruşturmalara imza atmış, son olarak Ankara’da cezaevlerinden sorumlu başsavcı vekili olarak görev yapmıştı. Ağır Ceza Mahkemesi başkanları Mustafa Yiğitsoy ve Zikrullah Özbağ da Ankara’da şaibeli darbe davalarına bakmışlardı. Ve bu üyeler, ilk derece mahkeme görevindeyken baktıkları ya da karar verdikleri güncel “Fetö vs” muhaliflerin davaların temyiz başvurularını da kendileri değerlendirecekler.

BİR KANATTA ÖMER FARUK AYDINER VAR

Yeni üyelerden Ömer Faruk Aydıner, Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı görevinde bulunurken İzmir Başsavcılığı’na getirilmiş ve bu dönemde Gülen Cemaati’ne yakınlık duyan (ilgili- ilgisiz) binlerce isme  ‘darbe davası’ açılmasına sebep olmuş ve takipçisi olmuştu.

“Erdoğan-Ergenekon Ortaklığı”nda yürütülen bütün bu şaibeli ve zulümlü davaların “Siyasal İslamcı” ve “Avrasyacı” olmak üzere 2 ayağı bulunmaktaydı ve Aydınel bunların Avrasyacı ayağına yakın duruyordu.

Aydıner aslen Elazığlı, Elazığ Anadolu Lisesi’ni bitirince 1992 yılında kazandığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1996 yılında mezun oldu. Bir tarafım Elazığlı olduğu için kendisiyle hemşeri sayılırız, yaklaşık aynı dönemlerde, aynı fakültede okuduk ve o, üniversitede okurken asıl ismi “Kaya İner” idi. Fakülteden sonra da ismini mahkeme kararı ile Ömer Faruk Aydıner olarak değiştirdi. Avukatlık staj döneminde Müslüm Gündüz’ün avukatlığı yapan bir avukatlık bürosunda kısa bir süre çalışmıştı.

Savcı olarak ilk görev yeri Isparta Şarkikaraağaç idi sonra Şanlıurfa Akçakale Cumhuriyet Savcısı olarak atanmıştı. Aydıner’in hayatı bu Urfa’daki görev yerinde tamamen değişti desek yeridir, orada derin bazı kimselerle sıkı ilişkiler kurduğu konuşuluyordu. Nitekim Urfa’dan sonra kısa bir Sinop Boyabat Cumhuriyet Savcılığı ve oradan Çatalca Cumhuriyet Başsavcılığı, Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı ve –hoop!- Bakırköy Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği’ne getirilmişti! 31.07.2017 tarihinde Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı’na, 2018 Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) kararnamesi ile de İzmir Cumhuriyet Başsavcısı görevine atanmıştı. Bu görev yerinde Cemaat üyelerine karşı gösterdiği “amansız mücadele”nin karşılığı olarak da mükafat babından Yargıtay üyeliğine getirildi şimdi de…

Aydıner’in sıradışı bir hayatı var. Üniversite yıllarında “Cemaat ile bağlantısı” olduğu iddia edilen bir hanımefendi ile tanıştı ve bilahare evlendi. Bu evlilik bir muamma olarak kaldı fakat uzun sürmedi boşandılar, daha sonra Aydıner bir doktor bayan ile evlendi. İşte bu evliliği haberlere konu oldu. Hatırlarsanız, o dönem Ömer Faruk Aydıner’in başsavcı vekili olduğu Bakırköy savcılığı, soruşturma başlatarak cezaevi doktoru Alp Çetiner’in de aralarında bulunduğu 10 kişiyi gözaltına almıştı. Adliyeye çıkarılan Alp Çetiner, ‘tutukluların ayaklanmasına iştirak etmek’, ‘FETÖ, PKK ve DHKP/C silahlı terör örgütüne üye olmak’ iddiasıyla tutuklanmıştı. Bu garip tutuklama ve görevden almanın hemen ardından da Aydıner’in doktor eşi Nermin Aydıner, Dr. Çetiner’in yerine getirilmişti!

ilginç bir kişilik sergileyen Aydıner’in Urfa’da geliştirdiği derin ilişkilerin İstanbul Çatalca’ya geçtiğinde de artarak devam ettiği hatta askeri kanatla da sağlam ilişkiler geliştirdiği konuşuldu.  17/25’den sonra operasyonel maksatlı Bakırköy’e getirilen Aydıner’in oradaki fişlemeleri koordine ettiği söylentisi vardı. Hatta Aydıner’in Sultanahmet’teki bir kafede bazı gizli ve önemli toplantılar tertip ettiği ve bunlara hemşehrisi Mehmet Ağar’ı da getirdiği, HSK’dan ağır topların da geldiği zamanlarda ise daha gizli yerlerde özel toplantılar ayarladığı biliniyordu. Bu bağlamda (tutuklu emniyetçileri serbest bırakan) hakimler Mustafa Başer ve Metin Özçelik’in tutuklanması işini organize eden kişinin de Aydıner olduğu söylentisi vardı.

Bu kritik işlerin adamı Aydıner, İzmir’e başsavcı olarak atandığında da sosyal demokrat olarak bilinen savcıları pasifize ettiği basına yansımıştı. İzmir’de ayrıca Cemaat’te yakın bilinen kimselere hiç göz açtırmamış, onlara adeta kan kusturmuştu. İzmir, bu soruşturmalar için önemli idi, zira Gülen Cemaati’nin doğuş yeri olarak İzmir biliniyor ve Cemaat’in merkezinden yıkılması için de en operasyonel, en derin adamlardan birisi seçilmişti.

Hemşehrim Ö. Faruk Aydıner için bir ilginç detay daha aktarayım. 15 Temmuz 2016 akşamı darbe söylentilerinin ayyuka çıktığı akşam vakitlerinde “Elazığlı Yargı Mensupları” Watsapp grubuna bazı yargı mensuplarının mesajları düşmeye başlamıştı. Dili çözülen bazı savcılar hükümeti eleştirmeye kalktığında Aydıner, gruba Emniyet’e gönderdiği bir yazısını paylaşıp, daha ortada bir şey yokken bile “Bunun bir Fetö kalkışması olduğunu ve görevinin başında olduğunu” yazmıştı. Ortalığın toz duman olduğu yerde onun bu soğukkanlı şekilde – senkronize olarak Erdoğan ile birlikte- Cemaat’i tek suçlu ilan etmesi çok ilginç idi. Az önce bahsettiğimiz Serdar Coşkun’un tutanağı kadar sıradışı bir çıkıştır bu. Yani birileri bu işlerden önceden haberdar ve hazırlıklı idi! O kadarını diyeyim.

VE DİĞER KANATTA ZİKRULLAH ÖZBAĞ

Avrasyacı kanada bir örnek sunduktan sonra, Siyasal İslamcı kanada önemli bir misal olarak Zikrullah Özbağ’a biraz değinelim. Diyarbakır’da birlikte görev yaptığımız Başsavcı Ramazan Solmaz ile aynı ekipten olan ve İskenderpaşa (Hakyol) Tarikatı’na yakınlığı bilinen Özbağ, İmam-Hatipliler grubundan…

Sincan’a gelen en genç mahkeme başkanlarındandı, 2014 HSYK seçimlerinde –aidiyeti gereği- açıktan oynadı ve YBP (Yargıda Birlik Platformu) için oy topladı. Sonrasında da Sincan Komisyon Başkanlığı’na oynadı, seçilemeyince de odalar basmaya başladı. Komisyon Başkanlığı için Şenel Altınay ile yarışmış ama kaybetmişti. Özbağ, Altınay’ın “Beni seçin, ben Cemaat ile daha iyi mücadele ederim” dediği ve kendisi hakkında da “Onu seçmeyin, kripto Cemaatçidir” dediği rivayetleri üzerine onun odasını basmıştı.

Özbağ tarikatçi, Altınay ise seküler bir hayatı olan hatta adliyede hakkında “katibine özel bir ev açtı” şaibesi olan ve de bu yönde HSK’ya şikayet edilmiş birisi idi. Bütün bu bastırmalara rağmen Altınay’ı yerinden alamamışlar, HSK’dan şikayetçilere: “Şu an mücadele dönemi, ses çıkarmayın, böyle şeyleri büyütmeyin” uyarısı ile karşılaşmışlardı.

Bu hırslı adamı, “Kendisini de görecekleri” vaadi ile yatıştırdılar, öğretmen eşini istediği yere atadılar, kaldığı lojmanı baştan aşağı değiştirdiler, dekore ettiler, özel arabalar tahsis ettiler ve bir şekilde gönlünü ettiler. Cihat düşüncesi ile hareket Zikrullah Özbağ’ı -söz verdikleri gibi- Ankara Adliyesi’ne aldılar, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne atadılar ve önemli darbe davalarını ona verdiler. O da orada “kripto olmadığını”, “cemaatçi olmadığını” ispat için elinden gelen gayreti gösterdi! Duruşmada sanıkları azarlayan, bağıran, onlara en ağır cezaları veren Özbağ; iki kızını, annesini ve kayın pederini kaybeden Evren Civelek’e de 25 yıl hapis cezası veren hâkim idi. Ve Özbağ, “Cemaat davalarında verilmiş en acımasız karar”ı verdikten 8 gün sonra Yargıtay’a üye olarak atandı.

YARGI MENSUPLARINI TAVLAMANIN BAŞKA MALZEMELERİ..

Ekipçi mantıkla bu iktidar hesabına bir sağdan bir soldan çalışan yargı mensuplarının gönlünü etmek için, dağıtılan bu makamların yanında başka çerezler de var! Kendisine, eşine ve çocuklarına olmak üzere üç makam arabasının (sınırsız yakıt imkanı ile) verilmesi, korumaların tahsisi gibi şeyler…

Bir de Ankara İncek’te, Polatlı yakınlarında bazı arsalar, gönlü görülecek yargı mensuplarına (40-50 bin TL gibi küçük,sembolik rakamlarla) veriliyor, sonra buralardan imar geçiriliyor, sonra bunlar villalara, sitelere dönüştürülüyor.  Böylelikle 50 binler bir anda milyonlara dönüşüyordu.

Bu arsaların bir kısmı sit ya da askeri alan… Bu işlerde Melih Gökçek’in her türlü yardımcı olduğu, böylelikle de onun yargı camiasında büyük bir nüfus edindiği hep konuşuldu. Bu organizasyonlarda da Harun Kodalak ve Köksal Çelik’in adı zikrediliyordu. 2014 HSYK seçimlerinde de seçim yatırımı olarak böyle daireler adeta havada uçuşmuştu.

Ve BİR TARAFTA DA MURAT GÖKÇE!

Bir sağdan bir soldan böyle 2 belirgin örnekler verdik. Bir de Murat Gökçe örneği vardı. Tweter hesabındaki profilinde: “İlahi Adalette Zamanaşımı Yoktur/There is no statute of limitations on divine justice/Eski Ankara Batı Başsavcısı/Eskişehir Cumhuriyet Savcısı Murat Gökçe diye yazıyordu. Son paylaştığı tweet ise, 15 Temmuz’u 16’ya bağlayan gece attığı “Namlusunu milletine çeviren tanka selâm durmam” MY.

Gökçe, herkesçe de bilindiği üzere MHP/ Ülkücü kökenli birisi idi. Bazen Cuma namazlarına uğrardı. Özellikle Sincan Başsavcılığı yaptığı dönemlerde rüşvete göz açtırmaması, haklıyı- haksızı iyi ayırması, dürüstlüğü ve çalışkanlığı ile tebarüz etmiş birisi idi. Diğerlerine ulufe gibi makamlar dağıtırlarken bu insana, Eski Ankara Batı Adliyesi Cumhuriyet Başsavcısı Murat Gökçe’ye, “Fetullahçı Terör Örgütü- Fetö” üyesi olduğu suçlaması ile 8 yıl 9 ay hapis cezası verildi! Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya Gökçe, tutuklu bulunduğu Eskişehir H Tipi Kapalı Cezaevi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla katılmış, yargılama sonunda “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış, Gökçe’nin duruşmalardaki iyi halinden dolayı mahkeme heyeti, cezayı 8 yıl 9 ay hapse indirmişti!

Delil neydi? Bir itirafçının itiraf beyanında geçen bir cümle: “Bir kafede otururlarken önlerinden Murat Gökçe’nin geçip gittiği”. Böylelikle belki alakası olabilirmiş! Çok saçma geldi değil mi? Dosyasına açıp bakabilirsiniz. Böyle zaten sayısız örnek var!

Peki niye bu adama bu kadar ceza verdiler? Cemaat ile alakası var mıydı ki? Uzaktan yakından alakası yok. Sadece HSYK seçimlerinde aday olmuş olması. O süreci anlatayım:

GÖKÇE GİBİLERİN SONU!

İbrahim Okur, 3-5 tanıdığını ikna ederek seçimlere bir grup olarak girmek istemişti. Fakat Okur, Hükümetin bu seçime ne kadar abandığını ve işin vehametini görünce çekilmiş ve grup fikrinden vazgeçmişti. Fakat bu yönde bir kere adım atmış olan Gökçe, geri adım atmayı adeta “delikanlılığın raconuna ters” görmüş ve çekilmemişti. Grup olmasa da adaylığını koymuştu.

İşte bu aşamada bazı işadamları gelip kendisine arsa, 2 daire verme teklif ettiler.

Ülkücü kimliği bilindiği için Etimesgut MHP’den gelenler oldu ve benzer tekliflerde bulunuldu.

Sonra Ankara Etimesgut Bağlıca’da kooperatif yeri teklifi geldi. Ve Murat Gökçe, şu can alıcı soruyu sordu: “Ben işimi yapan biriyim, niye bu teklifler?” Cevap:

“Bu bir ölüm-kalım mücadelesi. Bu teklifler de adaylıktan çekilmeniz için.” O da bu aracılara:

“Ben satılık adam değilim!” deyip göndermişti. Onları gönderir göndermez de Hakyolcu yüksek bir bürokrat (B.E.) kendisini arayıp: “Niye teklifleri kabul etmedin? Adaylıktan çekil.” demişti. O, yine tavrını tekrarlamış ve şöyle demişti:

“Demek bütün bu yaşananları biliyorsun, haberdarsın… Sen benim Cemaatçi olmadığımı biliyorsun ama buna rağmen hakkımda yapılan haberlere bak!”

“Onlar mesele değil, o iddia ve haberleri biz bir günde sileriz. Ama bak, adaylık konusunda seni son kez uyardım.”

Bu uyarıya rağmen Murat Gökçe, HSYK seçimlerine girmiş ve 120 civarında bir oy almıştı. Bu da, hiç bir alternatif kabul etmeyen YBP’i kızdırmış ve Gökçe’nin isminin çizilmesine yol açmıştı. Bağımsızlara oy veren 5 bine yakın yargı mensubu da bilahare tespit edilmiş ve hepsi toptan ihraç edilmişti, malumunuz…

Bütün bunları niye anlattım?

Türkiye’de yargı evet, eskiden beri ağır aksak idi. AKP iktidarı ile birlikte tuhaf bir hal almıştı, derin yapı ile anlaştıktan sonra ise adalet, mecrasından çıkmaya başlamış, 17/25’ten sonra ise tamamen savrulmuştu. Ve “Mülkün temeli” denilen “adalet”in şu 5 yılda nasıl da dinamitlendiğini ortaya koymaya çalıştım. Yargıtay, bu konuda önemli bir gösterge idi ve oraya seçilen 8 yeni üyenin özellikle iki ucu üzerinden yargının ikili ortaklığını gözler önüne sermek istedim. Diğer üyeler için de tek tek anlatılacak var ama daha fazla mevzuyu uzatmak istemiyorum.

Bu örneklerin yanında da Murat Gökçe gibi dik duruşu olan yargı mensuplarının başına gelenler de ortada… Bu anlattıklarımı okuyup, anlayıp da bu çarpık düzene ses getirecek kimse çıkar mı acaba?

Yasama- Yürütme- Yargı üç erkin de Tek Adam’ın elinde birleştiği, 4. Kuvvet denilen “basın”ın da tamamen susturulduğu, devletin bütün kurumlarının ele geçirildiği, muhalif görünenlerin bile göstermelik olduğu bir coğrafyada; konuşmanın çok zor olduğu bir yer artık, biliyorum. Bu gidişata razı olmayanlar ise zamanında ses çıkarmadığı, “hele şunları bir ezsinler, yok etsinler, sonra bakarız” deyip gidişata baştan ve topluca ses çıkarmadıkları, dur demedikleri için şu an bir şey demeye de fırsat bulamadılar, treni kaçırdılar.

Ama vaziyet böyleyken böyle. Akibeti öğrenmeniz için ise sadece Fatih Sultan Mehmet’in sözünü hatırlayım:

”Aklı öldürürsen ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür.

Kadı’yı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün Devlet de ölür.”

[Ramazan Faruk Güzel] 15.2.2019 [TR724]

Şu anda yapılmaya çalışılan şey… [Tarık Toros]

Ekonominin başaşağı gittiğini görmek için iktisatçı olmak gerekmiyor.

İktidarın seçime giderken devlet olanaklarını seferber edip aldığı tedbirlere bakmak bile vahameti görmek için yeterli:

-Tanzim satışlarla hal fiyatlarının altında sebze satılıyor.

-Ürünü fahiş yükselen ürünler piyasadan çekiliyor.

-Kazara yapılan kimi zamlar, köprü geçiş ücretleri gibi, seçim sonuna erteleniyor.

-KDV, ÖTV, vergi indirimleri seçime kadar geçerli.

-Benzer biçimde elektrik, doğalgaz zamları da bekliyor.

-Otomobil satışları çakılmış, genel perakende satışlarda ciddi gerileme var.

-2018 yılında, kaynağı belirsiz para girişinde rekor kırılmış, 21.2 milyar dolar.

-Devletin cebinden 5 kuruş çıkmadan yapıldı denilen her projeye devlet dolar üzerinden yüklü ödeme yapıyor. Bu durum 20 ila 30 yıl böyle devam edecek.

-DİSK verilerine göre, sanayide üretim yüzde 10 düşmüş, işten çıkarmalar geliyor.

-Betona dayalı ekonomi durmuş, müteahhit borç içinde, boş binalar artık müşteri beklemiyor, zamana direnmeye çalışıyor.

-Özellikle Avrupa’da genel bir yavaşlama var, bunu da ekleyin.

**

Vatandaş, mutfağının alev almasına dayanamaz.

Gelgelelim…

Ekonominin mevcut rejimi devireceğine inananlardan değilim.

Rejim, tüm çıkışları kapattı.

Muhalif siyaset ve hür basının son kırıntıları ustaca yok edildi.

Şu anda yapılmaya çalışılan şey şu:

Kamuoyu, fakirliğe ve yokluğa alıştırılıyor.

Buna gerekçeler üretiliyor.

Vatandaş da mutfakta “istiklal harbi” verdiğini düşünüyor.

**

Sadece Türkiye değil, dünya iyi yönetilmiyor.

“Süper güç” dediğiniz, kurumlarını parmakla gösterdiğiniz Amerika, bir düzenbazı başa getirdi.

Sokaktan birini çevirip Trump’ın önceki hayatını sorsanız, “Başarılı işadamı, milyarder” filan der.

Koca bir yalan. Hayatında milyarder olmamış.

Sıfırı tüketmiş, bankalar kredi vermezken NBC televizyonunun Apprentice (Çırak) reality şovu can simidi olmuş… Orada ustaca kurgulanmış CEO karakteri ile başkanlığa kapağı atmış biri Trump.

New York’ta üstünde “Trump” yazan 17 binadan sadece 5’i onun.

30 yaşlarında bir TV röportajında soruyorlar:

-Her şeyini kaybedersen ne yaparsın?

-ABD Başkanı olurum.

**

ABD’nin bir şansı var:

Trump’tan kurtulabilir ve Beyaz Saray’da işleri tekrar yoluna koyabilir.

Türkiye gibi Ortadoğu ülkeleri için bu çok zor maalesef.

İran, Humeyni’nin ülkeye dönüşünü kutladı geçenlerde. Kırk yıl olmuş.

Baştaki gitse de yerine gelen malum rejimi sürdürüyor, Azerbaycan’a bakın, Suriye’ye bakın.

**

Gerçek genellikle basittir. Gizli değildir. Yalanlar iyi gizlenir. Türkiye’de çok yalan var. Siyaset ve gazetecilik bittiği için gerçeği haykıranların sesi duyulmuyor.

Sadece tarihe not düşüyoruz. Elimizden ancak bu geliyor.

[Tarık Toros] 15.2.2019 [TR724]

Bavulla gelen paralar kimin? [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB), 2018 senesine ait Ödemeler Dengesi rakamlarını açıkladı. Başka bir memlekette muhalefeti ayağa kaldıracak kadar vahim bir kalemde yeni bir rekor kırıldı.

Bir başka ifadeyle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarının esrarengiz para rekoru yeni bir seviyeye çıktı. Kaynağı meçhul para girişini ifade eden net hata kaleminde 21,1 milyar TL görünüyor.

O PARANIN NEREDEN VE NASIL GELDİĞİ MEÇHUL

Dile kolay! 21,1 milyar dolar havadan, karadan, denizden, TIR dorsesinde, konteynerde veya bavulla, velhasıl aklınıza kayıtlı işlem haricinde ne geliyorsa o vasıtayla Türkiye’ye gelmiş.

İhracat, turizm ya da yurt dışından bir alacak mukabili getirilen dövizden bahsetmiyoruz.

TCMB’nin ödemeler dengesinde “net hata/noksan” satırında gösterdiği o kalem AKP’den evvelki iktidarlarda 10 milyon dolar seviyesini aştığında gazetelere manşet oluyordu.

HESAPLAMA KOLAYLIĞI İÇİN BELİRTİLİYORDU

Zira ismi üzerinde hesaplama yapılırken arta kalan veya eksik çıkan tutar net hata/noksana atılıyordu. Yekûnun içinde anlamlı bir büyüklük ifade etmediğinden kimse oralı bile olmuyordu.

İstatistik disiplininin bir parçası olarak ihdas edilen o kalem AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a muazzam bir fırsat sundu.

Erdoğan’a kadar hiçbir başbakanın veya reis-i cumhurun aklına devlet nizamını kendine yontmak gelmemişti.

TÜRKİYE KABUL ETSE YABANCILAR KABUL ETMEZ

Türkiye gibi faizi, enflasyonu dünyada ilk üç-beş arasında gösterilen, iktisadî krizin pençesine düşmüş bir piyasaya 21,1 milyar doları kim, niye getirsin?

Bir an için o paraları yabancıların getirdiğini kabul edelim. O halde niye bankacılık sistemi üzerinden ve açıklanabilecek makul bir karşılıkla gelmiyor?

Borsa İstanbul’a ya da devlet tahvillerine para yatıran şahıs ya da bankaların ekseriyeti kıta Avrupası, İngiltere ve ABD menşeli.

Türkiye kayıt dışılığa göz yumsa bile paranın kaynağındaki devletlerin böyle bir temayüle zerre kadar tahammülü yok. İleri demokrasilerde en az cinayet kadar ağır bir suç vergi kaçakçılığı.

JAPONLAR AFFETMEDİ

Nissan-Renaut-Mitsubishi Yönetim Kurulu Başkanı Carlos Ghosn, 19 Kasım 2018’de Japonya’da hapse atıldı.

Sebebi milyarlık vurgun değildi. Maaşını olduğundan düşük göstermesiydi. Gelir Vergisi’ni 3-5 milyon dolar daha az ödediğinin tespit edilmesiydi.“Milyarlarca dolara hükmeden bir genel müdürün maaşının sözü mü olur?” demedi Japonlar ve Ghosn’u demir parmaklıkların ardına yolladı. Misaller çoğaltılabilir.

Dolayısıyla TCMB’nin ilan ettiği net hata/noksan kalemindeki 21,1 milyar doların diğer tarafında müşahhas bir şirket ya da fon olma ihtimali sıfırdır.

Böylesine yüksek tutarlı bir yatırımı batıda kimse saklayamaz. Kaldı ki niye saklasın! Her kuruşun hesabının verildiği, kayıt dışılığın asgari seviyeye indirildiği bir piyasada kimse kendisini ateşe atmaz.

O, BIYIKLI YABANCI OLMASIN!

Borsa İstanbul’da “bıyıklı yabancı” tabiri vardır. Parasını Londra, Zürih, Amsterdam ve New York gibi finans merkezlerinde tutan yerli yatırımcıların Borsa’da hisse senedi alması halinde bu tabir kullanılır.

Kaynağı meçhul paraların fâili için aynı tabir kullanılabilir. O paralar, bıyıklı yabancı ya da yabancıların bavullarla getirdiği paralar olmasın!

İlaveten kupon araziye kadar takip eden Erdoğan’dan habersiz kuş uçmadığına göre 21,1 milyar doların Saray’ın icazeti yahut tensibi haricinde gelme ihtimali yok.

MERKEZ BANKASI O SUÇA ORTAK 

Merkez Bankası vazifesinin hakkını verseydi bu kalem böylesine afakî bir noktaya getirilemezdi. Civata gevşemeye görsün. O kapı darda kalan iktidar için otoyola dönüşür.

Birilerinin Man Adası’nda, Panama’da zulalarda tuttuğu rüşvet, kaçak silah ve petrol paralarını peyderpey sisteme dahil edip aklamasına tavassut ettiği için Merkez Bankası da aynı suçlara ortaktır.

Cari açığın 27,6 milyar dolar mertebesine inmiş olması hem sevindirici hem de endişe verici. Daha yüksek olsa bavulla gelen paranın meblağı da yükselecekti.

Sevindirici en azından döviz talebi bir nebze aşağı çekildi. Amma velakin ithalatın yüzde 30’dan fazla gerilemesinden başka bir sebebinin olmaması ise endişe vericidir.

ÇARKLAR DURDU, CARİ AÇIK ÇÖZÜLDÜ!

İmalat sanayiinde ithal ara malı kullanımı yüzde 70 civarında iken ithalatın tabii seyrinden uzaklaşmasının verdiği mesaj “sanayide kriz var” şeklinde okunmalıdır.

Zaten birer birer şarter indiren elektrik santralleri, işçi tenkisatına başlayan demir-çelik tesisleri, ayda bir hafta mecburi izin kullandıran otomobil-traktör fabrikaları aynı hususa dikkati çekiyor.

İmalat durdu, iflaslar hızlandı, işçi kıyımı başladı.

Sanayide çarklar durunca ithalat da azaldı. İthalat düşünce de ihracat 2012 rakamlarını ancak yakaladığı halde cari açık 57 milyar dolardan 27,6 milyar dolara iniverdi.

AKP 11 MİLYAR DOLAR REKORUNU 21,1 MİLYARA ÇIKARDI

Hükûmet bu kadar krizin temeline inip çare için yollar arayacağına kâğıt üzerinde hokkabazlık yapmaya devam ediyor.

2018’e kadar bavulla gelen para rekoru 11 milyar dolar idi. Geçen sene bir o kadar daha ilave edildi o rekorun üzerine.

Kaynağı meçhul 21,1 milyar dolar 14 Şubat kuru üzerinden 111,8 milyar TL’ye tekabül ediyor. Böylesine yüksek bir rakamın geliş sebebi izah edilemiyorsa hesapta bir hata yok mu? Hesapta derken dönen dolapta demek istedim…

Herkesin gözü önünde cereyan eden skandalı ne eski merkez bankacıları ne de iktisatçılar izah edebiliyor. İşin aslını bilenler de korkudan sesini çıkaramıyor.

KALICI YATIRIMLAR İÇİN CAYDIRICI

AKP kara para şüphelerini kuvvetlendiren metotlarla seneyi kurtarmış gibi görünse de sisli vadilerden getirdiği paraların Türkiye’ye gelecek şeffaf, kayıtlı ve kalıcı yatırımın önünü kestiğini görmek istemiyor.

Hadi iktidar zehirlenmesi ile sarhoş olduğundan AKP görmek istemiyor.

Pekâlâ 82 milyonun bu yolun yol olmadığını idrak etmesi için daha kaç kriz tecrübe edilecek? Sebze kuyruklarına kadar zillete düşen vatandaş ne vakit intibaha gelecek?

Kuyrukta bekleyen efsunlanmış bakışları gördükçe ümitvar olmak için fazla sebep yok.

Anlaşılan o ki bir müddet daha Zeki Müren’in “Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak.” şarkısı ile avunacağız, avutacağız birbirimizi.

O gün çok yakın değil…

[Semih Ardıç] 15.2.2019 [TR724]

İşte TÜİK’in açıklamadığı işsizlik oranı, yüzde 19

Her ay sadece “kayıtlı işsizlik” oranını açıklayan TÜİK’in, işsizlik oranına dahil etmediği kişi sayısı 2 milyon 136 bin kişi. İş aramayan veya en azından İşkur üzerinden iş aramayan bu işsizler de eklendiğinde, Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 18,9’a ulaşıyor. İşsiz sayısı ise 6 milyon 117 bin kişiye fırlıyor. Karar yazarı İbrahim Kahveci’ye göre işsizler ordusu 2001 krizini bile geride bırakmış durumda. 

BOLD – Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), kasım ayı işgücü istatistiklerini açıkladı. Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 706 bin kişi artarak 3 milyon 981 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 2 puanlık artış ile yüzde 12,3 seviyesinde gerçekleşti.

Bu veriler, Türkiye İş Kurumu’nda (İşkur) “iş arıyorum” diye güncel kaydı bulunan kişilere ait. TÜİK bir de her ay, “iş aramayıp ta çalışmaya hazır olanlar” diye bir veri yayınlıyor. Ancak “işsizlik oranına” bu verideki kişiler eklenmiyor.

GERÇEK İŞSİZ SAYISI 6 MİLYON 117 BİN KİŞİ

Bunlar daha çok iş bulmaktan ümidini kesmiş daha doğrusu İşkur’dan ümidini kesmiş, kayıt yaptırmamış ve kendi çabasıyla iş arayanlardan oluşuyor. Bu veri “işgücü istatistikleri” bölümünde kaybolup gidiyor.

Bunlara bakıldığında, yine TÜİK’e göre 2 milyon 136 bin kişi de “kayıtsız işsiz” konumunda. Onlar da listeye eklendiğinde Türkiye’deki işsiz sayısı 6 milyon 117 bin kişiye ulaşıyor. İşsizlik oranı da yüzde 18,9’a fırlıyor.

İŞSİZLİK ARALIK VE OCAKTA DAHA DA ARTACAK

Öte yandan ekonomistlere göre işsizlik verileri, sanayi üretim ve imalat sanayi verileriyle birlikte okunduğunda, işsizler ordusu aralık ve ocakta daha da büyüyecek. Ekonomist ve eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, “Sanayideki büyük çöküş ve iç talepteki düşüş bu gidişi gösteriyordu zaten. Oran daha da yükselecek. Öyle görünüyor.” yorumunu yaptı.

Ekonomist Emin Çapa ise işsizlik verilerini aktarırken, “Kasım ayı gongu çaldı, Kriz vaaaar.” ifadesini kullandı.

RESMİ İŞSİZLİK ORANI KRİZ DÖNEMİNİ YAKALADI

İktisatçı Dr. Murat Kubilay ise kasım 2018 TÜİK işsizlik verilerinin, 2019’da en büyük ekonomik sorunun enflasyon değil işsizlik olacağını gösterdiğini vurguladı. Kubilay, “İşsizlik oranı şimdiden teğet geçti denilen 2008-9 krizi seviyesine ulaştı. Ancak işsizliğin yarattığı gerçek tahribatı oranlar değil rakamlar gösteriyor.” dedi.

KAHVECİ: 2001 KRİZİNİ ARATAN ORANLAR

Karar gazetesi ekonomi yazarı İbrahim Kahveci ise kasım ayı işsizlik verilerini, 2001 krizi ile kıyaslayarak, “2001 krizinde 15+ yaş üstü her 100 kişiden 5,1 kişi işsiz kalmıştı ve ülke battı diyorduk. Kasım itibari ile şu anda ülkemizde her 100 yetişkinden 6,5 kişi işsiz ve kriz yok diyoruz.” değerlendirmesini yaptı.

[https://medyabold.com] 15.2.2019