Çağlayan, bir duruş ve direnişin sesidir [Safvet Senih]

Söze, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin  “Söz” yazısından  güzel sözlerle başlayalım:

“Yeri-göğü bir araya getirip, birbirine bağlayan, dünyayı ukbâ ile bütünleştiren sözdür. Her ne kadar onun güzelliği ve yüceliği kendiliğinden görülmese de her şey ona muhtaç, her gizli güzelliğin kaynağı da odur.

“O, burçları deviren öyle bir sancak ve kaleler fetheden öyle bir bayraktır ki; onun vesâyâsına girmeyen cihangirler bir köyü bile fethedememişlerdir. Fatih kumandanlar onun girdikleri yerlere girememiş, sultanlar onun ulaştığı ihtişama ulaşamamış ve hiçbir fâni onun kadar uzun ömürlü olamamıştır. Gelenler gitmiş; gidenler unutulup hâfızalardan silinmiş; ama o, hep taptaze ve olduğu gibi kalmıştır.

“Söz erleri semavî bülbüllerdir. Onların dilleri, dostların sînelerinin inşirahı, düşmanların da korkulu rüyalarıdır. Bunların dillerinden dökülen söz süngüleri, muhariplerin kılıçlarından daha keskin, mızraklarından daha ürperticidir. Hekimler, kılıç yaralarını, ok yaralarını tedavi edebilmişlerdir ama, söz yaralarını tedavi ettikleri görülmemiştir. Sözün en müessir ve en içlisini peygamberler, sonra da derecesine göre ilhâma açık saf gönüller söylemişlerdir. Söylemiş ve yerinde karanlığın bağrına yağdırdıkları söz oklarıyla zulmetleri delik-deşik etmiş; yerinde sînelere saldıkları beyân kıvılcımlarıyla ruhlarda yangınlar meydana getirmiş ve yerinde de rahmet damlaları şeklindeki kelimeleri dört bir yana saçarak her yeri cennetlere çevirmişlerdir.

“Hele ilham üveyklerinin kanatlandığı vakit, dudaklarından saçılan incileri toplamak için melekler bile onlara koşmuş ve onların dizlerine kapanmışlardır.

“Söz erleri güneş gibidirler; kendilerine rağmen durmadan çevrelerini aydınlatırlar.. derya gibidirler. Dünyanın en zengin hazinelerini hem de hiç hissettirmeden sînelerinde taşır ve bir mum gibi etraflarına ışık verir; fakat, başlar önlerinde mahcup ve iki büklüm yaşarlar. Halk içinde mütevâzilerden daha mütevâzi, Hak'la beraber olunca da fevkalâde uyanıktırlar. Çevrelerine yığın-yığın cevherler dağıtır dururlar da bunun farkında bile olmazlar. Olmazlar; zira, iç dünyalarında her an daha kıymetli pırlantalar peşindedirler.

“Buldukları o, zebercedden nükteleri açıklarken, sesleri kıyamet sûru gibi çınlar; sihirleri insi-cinni büyüler; meyhanedekiler de mescittekiler de heryandan onların cevherlerine koşar. ”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de “Lemaat” da şöyle diyor:

“Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidâr nevaz…
“Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücûddur: Ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: ‘Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!..’

Erek Dağındaki inzivasından Barla’ya doğru sürgüne gönderilirken Üstad Hazretlerinin, torbasında namaz seccadesi ve elinde bir kalemi vardı… Bütün zulümlere işte bu kalemiyle direndi, dik duruşunu cihana gösterdi… Çünkü o günün imkânı bu idi…
Muhterem Hocaefendi, ilk önce Öğretmenler Vakfının çıkardığı Zuhur isimli bültenle varlığımızı ızhar ve ibraz etti… Sonra da Sızıntı dergisiyle senelerce mesajlarını verdi. Evet biz Sızıntı ile beslendik ve o sevda ile yol aldık. Bugün artık Sızıntı yerine Çağlayan  var. Bizler birer canlı Çağlayan olmalıyız… Her birimizden, bizzat Çağlayan çağlamalı. Unutmayalım şimdi Çağlayan, bir direniş destanıdır. Çağlayan'a stratejik olarak bakmalıyız… Çağlayan da BİR VARLIK SESİDİR. Ben de varım demektir. Yazarak direniş gösterme demektir. Bizler de Çağlayan’da yazılanları okuyarak, okutarak direnmeliyiz ve DİRENİŞ KERVANINA katılmalıyız. Hizmetimiz lâf üretmiyor; DEĞER üretiyor. Onun için diyoruz ki, Çağlayan belli bir tiraja takılıp kalmasın… O da Sızıntı gibi 800 binlere, hatta milyonlara ulaşsın, inşaallah...
Gayret bizden, neticede hayırlar ve bereketler Cenab-ı Erhamürrâhimin’dendir…

[Safvet Senih] 21.11.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Acı tablo: Resmi kayıtlarda kıtlık yok ama Yemen’de 3 yılda yaklaşık 85 bin çocuk açlıktan öldü!

Uluslararası yardım örgütü Save the Children (Çocukları Koruyun) Yemen’de 3 yıldır süren savaşta yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybeden 5 yaş altı çocukların sayısının yaklaşık 85 bin olabileceğini açıkladı.

Birleşmiş Milletler (BM) de geçen ay yaptığı açıklamada yaklaşık 14 milyon Yemenli’nin açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtmişti. Ülkede 22 milyon kişi insani yardıma muhtaç. Savaş ve Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerinin uyguladığı abluka nedeniyle ülkede son yüzyılın en büyük gıda krizi yaşanıyor.

Ülkenin en büyük liman kenti Hudeyda isyanci Şii Husilerin elinde. Taraflar Hudeyda’da geçen hafta sonu karşılıklı saldırıları durduracağını açıklamıştı ancak bölgeden hâlâ çatışma ve bombardıman haberleri geliyor.

Savaştan önce Yemen’in gıda ithalatının yüzde 90’ı bu limandan yapılıyordu. Ticari ithalatın aylık bazda 55 bin metrik ton azaltığına dikkat çeken Save the Children, bu miktarın 2.2 milyonu çocuk olmak üzere 4.4 milyon kişinin ihtiyaçlarına denk geldiğini belirtti.

Artan gıda fiyatları ve ülke para biriminin iç savaş nedeniyle değer kaybetmesi de giderek daha fazla ailenin yeterli gıdaya ulaşımını tehlikeye atıyor.

BM verilerine göre savaşta en az 6 bin 800 sivil hayatını kaybetti ve 10 bin 700’den fazla sivil yaralandı.

İlaç sıkıntısının da yaşandığı ülkede 1.2 milyon kişinin de koleradan etkilendiği tahmin ediliyor.

BM savaşı sonlandırmak için müzakerelere geri dönülmesine çabalıyor.

YETERSİZ BESLENME YÜZÜNDEN ÖLENLER NASIL BELİRLENİYOR?
Ülkede savaş ve sebep olduğu yan etkenlerden ötürü hayatını kaybedenlerin tam sayısını belirlemek güç. Yemen’deki yardım kuruluşu çalışanları, ülkede sağlık tesislerinin yarısının çalışamadığını ve nüfusun çoğunluğunun bu hizmetlerden faydalanamayacak kadar fakir olduğunu söylüyor.

Save the Children, ciddi seviyede akut malnütrisyon (yetersiz beslenme) yaşayan ve tedavi edilmeden hayatını kaybeden 5 yaş altı çocukların verilerini toplayan BM sayesinde bu sayıya ulaştıklarını belirtti.

İngiltere merkezli yardım kuruluşu ‘ihtiyatlı tahminlere göre’ 2015 yılının Nisan ayından 2018’in Ekim ayına kadar yaklaşık yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybeden 5 yaş altı çocukların sayısının yaklaşık 84 bin 700 olduğunu açıkladı.

YETERSİZ BESLENEN ÇOCUKLARA NE OLUYOR?
Save the Children, tedavi edilmemeleri halinde beslenme yetersizliği çeken çocukların yüzde 20-30u hayatını kaybettiğini belirtiyor.

Yardım kuruluşunun Yemen Direktörü Tamer Kirolos yetersiz beslenmeden ölümlerin tamamen engellenebileceğine dikkat çekiyor.

Kirolos “Yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybeden çocuklar çok acı çekiyor çünkü iç organları yavaş yavaş iflas ediyor. Bağışıklık sistemleri çok zayıf ve enfeksiyonlara çok açıklar. Bazıları ağlayamayacak kadar zayıf. Aileler, çocuklarının gözlerinin önünde eriyip bittiğine şahit oluyor ve hiçbir şey yapamıyor” diyor.

YEMEN RESMİ OLARAK KITLIKTA MI?
Resmi kriterlere göre henüz değil ancak buna çok yakın. BM geçen ay ülke nüfusunun yarısının “kıtlık öncesi koşullarda” yaşadığını açıkladı.

Bir ülkede resmi olarak kıtlık ilan edilmesi için şu koşulların oluşmuş olması gerekiyor:

Her 5 haneden en az birinde çok ciddi gıda sıkıntısı yaşanması
5 yaş altı çocukların en az yüzde 30’unun ciddi şekilde beslenme yetersizliği çekmesi.

Her gün her 10 bin kişiden en az 2’sinin açlık nedeniyle hayatını kaybetmesi.

BM geçen yılın verilerine göre Yemen’in 333 bölgesinden 107’sinde ilk iki koşulun geçerli olduğunu, ancak hayatını kaybedenlere dair sağlıklı veri olmaması nedeniyle 3. kriterin değerlendirmesinin yapılamadığını belirtmişti. BM Yemen’in durumunu yeniden değerlendiriyor.

YEMEN’DE SAVAŞIN SEYRİ
Yemen’de 2015’in Mart ayında başlayan çatışmalar iç savaşa dönüşmüştü.

Ülkenin kuzeyindeki Şii Husi hareketi ülkenin batısının neredeyse tamamını ele geçirdi ve sonucunda uluslararası toplumun Cumhurbaşkanı olarak kabul ettiği Abdurabbu Mansur Hadi ise ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

İsyancıları İran’ın “taşeronu” olarak gören Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği 9 Arap ülkesinin yer aldığı koalisyon, hükümeti yeniden kurmak için bir askeri operasyon başlattı.

Ülkedeki savaşı sonlandırmak için yapılan müzakere girişimleri şu ana kadar sonuçsuz kaldı.

[TR724] 21.11.2018

Yemen bizim neyimiz olur? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Bazı konular vardır ki elinizden bir şey gelmese de empatiye vesile olacağı düşüncesiyle kaleme alınır. İşte “Yemen” bu tür yazılardan birisi.

Bu yazıyı Yemen’de milyonlarca insanın yaşadığı açlık, sıkıntı ve ıstırapların kaynağını anlamaya faydası olacağı düşüncesiyle yazma ihtiyacı hissettiğimi söylemeliyim.

“Yemen” denince akıllara gidip dönmeyen askerlerimiz, anne babasına, yârine hasret olarak o topraklarda can veren gençlerimiz gelir. Yemen, insanımızın hafızasına bu şekilde yerleşmiştir ve Yemen türkülerini dinleyen bir insanın hüzünlenmemesi mümkün değildir.

MUTLU ARABİSTAN

Arap yarımadasının güneydoğusunda yer alan Yemen, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açılan kapısı konumundadır ve stratejik öneminden dolayı birçok devletin egemenliğine almak istediği bir yer olmuştur.

Yemen’e Yunan coğrafyacılar tarafından “Arabia Felix” yani “Mutlu Arabistan” denilmiş, Fransızcaya da aynı anlamda “L’Arabie Hereuse” olarak geçmiştir.

Yemen’de Müslümanların egemenliği 632’de başlamışsa da Peygamberimizin vefatıyla isyan çıkmış ve Hz. Ebubekir döneminde yeniden hâkimiyet altına alınmıştır.

Bu bölgede daha sonra Şiiliğin bir kolu olan Zeydiyye mezhebi yayıldı. İran Şiiliğinden farklı olan Zeydiyye mezhebi mensupları bugün Yemen nüfusunun yüzde 35’ini oluşturmaktadırlar.

Zeydilik, Sünniliğe en yakın Şii mezhebi olarak bilinmektedir. Adını Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd bin Ali’den alan mezhep, diğer Şii mezheplerin aksine Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetlerini meşru kabul eder.

Zeydilere göre imam/devlet başkanı “âlim, şecaat sahibi, zahit olmalı”, savaşları idare edebilmeli ve mutlaka siyaset bilmelidir. Yine Zeydilikte imam “masum” olarak görülmez ve “takiyye” yoktur.

YEMEN’DE İLK OSMANLI EGEMENLİĞİ

Zihinlerimizde Yemen’in bir Osmanlı toprağı olduğu algısı olsa da bölgenin tamamı hiçbir zaman Osmanlı egemenliğine alınamamıştır. Bu durum coğrafyanın bir sonucu olup bölgenin aşiretlere dayanan yapısı, sürekli görülen isyanlar ve önce Portekiz sonra da İngiltere’nin müdahaleleri bunda etkili olmuştur.

Yemen’de ilk Osmanlı egemenliği 1517’de Yavuz’un Mısır seferiyle başladı. Memlûklerin yıkılmasıyla buradaki idareciler Osmanlı yönetimine girdiler.

Osmanlılar, Kanuni devrinde yoğunlaşan Portekiz baskısına karşı Hint deniz yolu egemenliği amacıyla buraya kuvvet gönderdiler. 1527’de Selman Reis liderliğindeki Osmanlı kuvvetleri Yemen ve Aden’de hâkimiyet kurdular. Ancak bölgede iç karışıklıklar sona ermediği gibi ilk beylerbeyi 1540’da tayin edilebildi.

Bölgede Osmanlı idarecilerinin yanlış tutumları nedeniyle yerel aşiretlerin tepkisi hiç bitmedi. Örneğin Mahmut Paşa döneminde yapılan haksızlıkların çokluğu nedeniyle her türlü zulme “Mahmudiye” denilmeye başladı.

Osmanlılar, 17. Yüzyıl ortalarında Yemen’i terk etmek zorunda kaldılar. Bölgenin hâkimi de Zeydilik’i benimseyen Kasımîler oldu.

İKİNCİ EGEMENLİK DÖNEMİ

Osmanlıların Yemen’e ilgisi 19. Yüzyılda yeniden ortaya çıktı. Bölge, 1850’lerden itibaren İstanbul’dan gönderilen mutasarrıflar ve valiler tarafından yönetilmeye başladı.

Yemen’de gerçek anlamda ikinci Osmanlı egemenliği ise Ahmet Muhtar Paşa tarafından gerçekleştirildi. Paşa, fırka (tümen) komutanı ve vali olarak görev yaptığı sırada Asir ve San’a’da da hâkimiyet kurdu.

Bu dönemde Yemen bir Osmanlı vilayeti olarak teşkilatlandırıldı. San’a’da cami, imaret ve bir kale inşa edildiği gibi San’a-Hudeyde arasında telgraf hattı döşendi. 1871’de başlayan bu istikrar dönemi yirmi yıla yakın sürdü.

1889’da Osmanlı memurlarının yetersizliği ve adaletsiz davranışları nedeniyle Yemen’i kendi imamlarının yönetmesini isteyen Zeydiler ayaklandılar. Bu şekilde başlayan isyanlar önce Ahmet Fevzi Paşa, ardından Hüseyin Hilmi Paşa tarafından bastırıldı.

19.Yüzyıl “sömürgecilik” dönemiydi ve İngilizler, Fransızlar ve son olarak İtalyanlar bölgede yayılma politikası izlediler. Bu durum Yemen’in istikrarsızlığının önemli bir sebebi oldu.

YEMEN’E GİDENİ GELİR Mİ SANDIN?

Yemen Osmanlıların son döneminde iç karışıklıklar, isyanlar ve askeri müdahalelerle anıldı. Bölgede kontrolü kuvvet ve şiddetle sağlamaya çalışan Osmanlı idarecileri harekâtlara giriştiler. Ancak her askeri harekât, hem insan kaynağı hem de ekonomik yönden çok pahalıya mâl olmakta, ıslahat projeleri uygulanamamakta ve halkın huzursuzluğu artmaktaydı.

Bu dönemde isyanların liderliğini İmam Yahya üstlenmişti. Osmanlı kuvvetleri harekâtlarda çok büyük problemler yaşamakta ve Zeydilerin egemenlik alanı sürekli genişlemekteydi.

İkinci Abdülhamit Yemen meselesini çözmek amacıyla yerel ulema ve önde gelenlerden bir heyeti İstanbul’a davet ettiyse de bir sonuç alamadı. Ardından İmam Yahya’nın gönderdiği beş kişilik heyetin girişimleri de 1909’daki Hükümet değişikliğinden dolayı sonuçsuz kaldı.

1909’da Asir’de İmam İdris’in, 1911’de de İmam Yahya’nın büyüyen isyanı, Yemen meselesinin İttihat ve Terakki döneminde de ön plana geçmesine neden oldu.

Bu nedenle Genelkurmay Başkanı A. İzzet Paşa, Yemen’e gitti. Hatta Balkan Harbi başladığında İzzet Paşa Yemen’de olduğundan Genelkurmay Başkanlığı vekâletle yönetilmekteydi

İzzet Paşa akıllı bir stratejiyle İmam Yahya ile anlaşmayı tercih etti. Buna göre San’a dâhil dağlık bölgelerin idaresi Yahya’ya bırakılacak ancak Yahya başka devletlerle antlaşma yapamayacak ve hilafet iddiasından vazgeçecekti.

Yahya sözünde durarak Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı aleyhinde bir harekette bulunmadı ve Osmanlı kuvvetlerine destek verdi. Asir bölgesindeki İmam İdris ise İngilizlerle birlikte Osmanlılara karşı savaştı.

Osmanlı’nın son döneminde çıkan isyanlarda binlerce Osmanlı askeri Yemen’de şehit oldu. Bu durum Yemen’in Anadolu insanının hafızasında gidenin geri gelmediği bir coğrafya olarak algılanmasına ve “Yemen bizim neyimize” söyleminin güçlenmesine yol açtı.

Anadolu halkı, Yemen’e gidip de gelmeyen çocukları için ağıtlar yaktı, türküler söyledi. Böylece Anadolu folklorunda Yemen hep acı, ıstırap ve hasretliğin adı oldu.

İMAM YAHYA VE SONRASI

Mondros Mütarekesi ile Osmanlılar Yemen’den çekildiler. Hâkimiyet, İmam Yahya’nın eline geçti. Yahya kendisini kral ilan ederek 1948’e kadar ülkeyi yönetti.

Yahya’nın suikastla öldürülmesinden sonra oğlu İmam Ahmet ülkeyi yönetti. Ahmet babasının “dini temelli” yönetimi yerine daha çok “dünyevi” icraatlar yaptı.

1960’larda Aden, İngiliz idaresinden kurtuldu ve güneyde Güney Yemen devleti kuruldu. Bu devlet Çin ve Sovyetler Birliği’ne yakın politikalar izledi. Kuzey ve Güney Yemen arasında 1972 ve 1979’da iki defa savaş yaşandı. İki devlet şeklindeki yönetim 1990’da sona erdi ve 1992’de birleşme tamamlandı.

Birleşmeden sonra da problemler bitmedi. Devlet başkanı Ali Abdullah Salih’e karşı özellikle ekonomik nedenler ve Saddam Hüseyin yanlısı politikalarından dolayı tepkiler meydana geldi ve isyanlar çıktı.

2000’li yıllarda ise Zeydiyye kökenli “Husiler” olarak bilinen “Şebabül Müminin” hareketi silahlı direnişe geçti. Arap baharının etkisiyle protestolar sonucunda ülkeyi yıllardır yöneten Salih, yönetimi yardımcısı el Hadi’ye devretmek zorunda kaldı.

Husilerin 2014’de San’a’yı ele geçirmesi ise bunu İran Şii hilalinin yayılması olarak gören Suudilerin harekete geçmesine yol açtı.

Bugün Yemen’de İran tarafından desteklenen Husilere karşı başını Suudi Arabistan’ın çektiği ve on ülkenin oluşturduğu koalisyon operasyonlar düzenliyor. Bu durum zaten fakir ve karmaşa içinde olan ülkede sefaleti gittikçe artırıyor ve milyonlarca insan adım adım ölüme sürükleniyor.

DÜNYA NEDEN SESSİZ?

Dünya kamuoyu bu büyük insanlık dramını sadece izlemekle yetiniyor. İslam dünyası da “zengin” Suudilerle karşı karşıya gelmemek için herhangi bir tepki vermiyor.

Önemli bir neden de Yemen’in İslam dünyasında “Kudüs gibi” kitleleri harekete geçirecek bir yönünün olmamasından kaynaklanıyor.

Yemen’de nüfusun çok azını oluşturan Husilerin ülkeye tamamen hâkim olma ihtimalleri bulunmuyor. Bu nedenle bu dramı bitirmek için Hükümet ve Husi cephesinin Suudiler ve İran gibi dış aktörleri devreden çıkararak bir an önce barış masasına oturmaları gerekiyor.

Not: Geçen hafta ele aldığımız akademisyenlerin durumuyla ilgili yazımıza gelen yorumlardan bir bayan okuyucumuzun mesajını meslektaşlarımıza bir vefa borcu olarak burada paylaşıyorum. Bu yorumun da yansıttığı gibi binlerce akademisyen benzer şartlarda hayatını devam ettirmeye çalışıyorlar ve mağduriyetlerini bile duyuramıyorlar.

“Değerli hocam ben de bu kervandayım. Çok güzel izah etmişsiniz. Allah razı olsun. Ama inanın anlattığınızdan çok daha kötü durumdayız. Asgari ücrete sigortasız pasın yağın içindeyim. Anlatmak yetmez. Koşullar öyle acı verici ki. 7 de çıkıp 8 de evde oluyorum. Anneyim. Bedensel yorgunluğun üstüne ailevi vazifeler derken akademik çalışma hayal gibi…
Sesimizi çıkaracak gücümüz uygun imkânımız yok. Hayat bir süreliğine durdu bizim için…”.

Kaynaklar: İ. Bostan, C. Tomar, “Yemen”, DİA, C. 43; M. Cingöz, Ortadoğu’da Suudi Arabistan-İran Mücadelesi ve Yemen Sorunu, İÜ SBE yüksek lisans tezi, İstanbul 2014; Tasam, Yemen Raporu, İ. Arslan, “Yemen: İstikrarsızlaştırılan Bir Bölgede Bölgesel/Küresel Güç Mücadelesi, ÜÜ SBD, S.1.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 21.11.2018 [TR724]

Ne olacak şimdi?! [Ramazan Faruk Güzel]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutukluluk haline ilişkin başvuruyu Salı günü karara bağladı ve: “Tutukluluğa son verilsin” dedi. Mahkeme; “uzun tutukluluk”, “seçilme hakkı” ve “Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlali”ne karar verdi.

AİHM, tutukluğunun; “özgürlük ve güvenlik hakkı”, “makul bir süre içinde yargılanma” ya da “yargılama süresince serbest bırakılma hakkı” ve “serbest seçim hakkı”nı ihlal ettiğine hükmederken, tutukluluğun devam etmesini haklı kılan yeni gerekçeler ve kanıtlar ileri sürülmedikçe tutukluluğun mümkün olan en kısa tarihte sonlanmasını talep etti.

Türkiye, bu kararla birlikte ilk kez AİHS’nin 18. maddesinden mahkûm oldu. Mahkeme, Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamının “siyasi nedenlerden kaynaklı olduğunu” ilan ederken, “Tutukluluğun; referandum ve Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilintili olduğu” belirtip, “Cumhurbaşkanı’nın yaptığı ‘hesap verecekler’ tarzındaki açıklamalara yer verdi.

AİHM, Türkiye demokrasisi ile ilgili de göndermeler yapıp, tutukluluğun devamının hem Demirtaş’ın “seçilme hakkı” hem de yurttaşların “seçme hakkı” yönünden bir kısıtlama oluşturduğunun altını çizdi.

Bunlar olurken de Ankara, Türkiye-AB arasında üst düzeyli önemli bir toplantıya ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn, 22 Kasım Perşembe günü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile temaslarda bulunacak. Mogherini ve Hahn’ın Ankara ajandasında şunlar varmış:

“Suriye’deki durum, İran’a yönelik yaptırımlar ve Irak’taki gelişmeler başta olmak üzere ortak çıkar ve endişe yaratan konular. Ayrıca, terörle mücadele, göç yönetimi konusunda işbirliği ve AB-Türkiye ikili ilişkileri..”  Yavuz Baydar’ın da belirttiği gibi, 150 bin kişi ihraç olduğu, bunun 6 bininin akademisyen, 5 binin yargı mensubu olduğu, 70 bin öğrencinin, 175 gazetecinin, HDP’lilerin, yargıçların hapiste olduğu, yargının çöktüğü yerde, neyin buluşması, neyin “fırsatı”?! Soytarılık.. “üçüncü dünya ülkesi egemenlerine yeni soygun fırsatı.”

BAŞYARGIÇ, “OLMAZ” DERKEN..

AİHM’nin Demirtaş kararını açıkladıktan çok kısa bir süre sonra Başyargıç Erdoğan: “Bizi bağlamaz. Karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” diyerek bu kararı tanımadığını açıkladı. (Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında Soğan ve patates fiyatlarının artması”nı da değerlendirmişti: “Depo baskınlarında nasıl stoklar yaptıklarını görüyoruz. Buralarda asla taviz yok. Öyle patates, soğan stokçuluğu, öbür tarafta birçok sebze, meyvede bu tür stoklar yapmanın bedelini ödeyecekler.” Gülmeyin yahu, burası Erdoğan Türkiyesi.. Bırakın, kendisine “Seni Başkan yaptırmayacağız” diyen Demirtaş’a bedel ödetmesini, patatesini depoya koyana bile bedel ödetiyor, daha neyi konuşacağız, bilmem.)

AİHM de zaten tam bunu diyordu, bunun bir “siyasi karar olduğunu” ve  Erdoğan da çıkıp bunu birinci ağızdan teyit etmiş oldu. Önceki yazımızda (Hitler Almanyası yetkileri hayalleri yolundaki) “Ein volk, ein reich” (Tek ırk, tek devlet)’in “ein führer” (tek lider) etrafında kenetlenmesini ve bu tek liderin zamanla herşeyin teki ve dolayısıyla da “Oberster Gerichtsherr” (Ülkenin Başyargıcı)’na dönüşmesini yazmıştık. Şu anki yaşananlar da bunun yansımaları zaten…

AİHM’E UYULMAZSA –GÜNCEL HAYATTA– NE OLUR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “AİHM’in Demirtaş kararını tanımama” yönündeki açıklamalarından sonra borsa % 3 düştü, doları % 1.48 yükseldi.

Eğer Erdoğan, dediği gibi “karşı hamleler” yapıp AİHM kararlarını tanımazsa, Avrupa Konseyi yaptırıma uzanan süreci başlatır, kötüye giden ekonomi ve döviz politikası daha da kötüleşir; belki Euro ve Dolar 10 TL’yi geçer gider.. Bahçeli, çıkar “Bu bir milli mesele, beka meselesi” filan der, sonra döviz bozar ve sonunda yine/ her türlü karlı çıkar..

Rahip Brunson olayındaki gibi Erdoğan bunu kitlesine bir milli mücadele olarak yutturur, bundan da bir kahramanlık destanı çıkarır.. Yaptıkları, yapacaklarının teminatı..

AİHM’E UYULMAZSA –HUKUKEN– NE OLUR?

Türkiye’nin AİHM kararlarına uymaması yeni değil, kararlara en çok uymayan ülkeler arasında İtalya’dan sonra ikinci sıradayız. Yani Başyargıç Erdoğan, uymuyorum derse uymaz, bu da ilk değil. Hukuk ve kurumları pek bağlamıyor:

“AİHM bizi bağlamaz, “Anayasa bizi bağlamaz”, “AYM bizi bağlamaz”, “Danıştay bizi bağlamaz”, “Sayıştay bizi bağlamaz”, “HSYK seçimlerinde istediğimiz sonuç çıkmazsa, netice bizi bağlamaz, tanımıyoruz”.. Bunlar, kanıksadığımız haller. Onları ne bağlar:

Güçlülerin metazoru.. (Trump’un bir tehdit e-maili, Merkel’in aba altından bir sopası vs..)

Anayasa’nın m. 90’da: “Temel hak ve hürriyetlerle ilgili uluslar arası hukukla iç hukuk arasında çatışma olursa milletler arası insan hakları, hukuk uygulanır” deniliyor. (Türkiye, 46. maddeye imza atarak da AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul etmişti.)

AİHM’nin verdiği karar uyarınca “Demirtaş serbest bırakılmazsa” Türkiye’ye başlıca üç yaptırımın uygulanabilir. (Öcalan’ın “yeniden yargılanma” dosyasında da böyle bir durum ile karşı karşıya kalınmıştı.):

1- Avrupa Konseyi Statüsü’nün 8’inci maddesine göre, insan hakları ihlal eden bir üye devletin konseydeki temsil hakları askıya alınır. İhlalin devamı halinde, Bakanlar Komitesi tarafından taraf devletin Avrupa Konseyi üyeliğinden çekilmesi istenebilir.

2- Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Asamblesi’nin iç tüzüğü ve 1115 sayılı kararına istinaden, kararları uygulamayan devlet, denetim sürecine alınır. Dolayısıyla da Parlamenterler Asamblesi üye devletin uluslararası delegasyonda yer alan parlamenterlerin yetki belgeleri de iptal edilir.

3- AB Nice Sözleşmesi 49’uncu Maddesi ve şu anda gündemde olan Avrupa Anayasal Sözleşmesi’nin 58 maddesine dayanarak;

Karara uymayan ülke, aday ülke ise üyelik süreci durdurulur. (Eğer devlet üyeyse onunla ilgili başka tedbirler alınır.)

Yani özetle, (Demirtaş kararını ya da bir başka) kararın gereğini yerine getirmeyen Erdoğan Türkiyesi, Avrupa Konseyi’nden uzaklaştırılabilir, AB üyelik süreci de tamamen son bulabilir.

Erdoğan’ı tanıyanlar bilir, bir sonraki hamle için önceden zemin yapar, başka bir tehlike gelmeden yerini yapar.. Şu an AİHM’de onun “Sahte Diploma” dosyası dahil bir çok dosya var sırada ve her birisi başını ağrıtacak nitellikte.. Vuruşarak çekilmek ve bu kararlar çıkmadan baştan tavır almak için ipleri koparabilir.. Her an herkesle ittifak yapabilir. Oportinizmin, pragmatizmin yeryüzündeki zirvesi olan Erdoğan’ın ne yapacağını kestirmek zor.

AİHM KARARININ DEMİRTAŞ VE DİĞER TUTUKLULARA ETKİSİ

AİHM kararında “Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamına karar verilirken ortaya konulan gerekçelerin hak ihlali sayıldığını” söylüyor. Malum, şu anki mahkemeler Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. M.’de tutuklama koşullarını belirlerken, mevcut haliyle matbu gerekçelerle, kanıt bildirmeden, neden tutuklu kalmasının gerekli olduğu vurgulanmadan tutukluluk halinin devamına karar veriyor. AİHM, Türk yargısına “Bunu yapamazsın!” diyor. Bu da, hukuksuz şekilde içeride tutulan –başta Demirtaş olmak üzere- onbinlerce insanı ilgilendiriyor.

Peki bu AİHM kararı sonrasında adeta rehin tutulan bu onbinlerce insan için olumlu şeyler gelişebilir mi?

Hukukçular da bu noktada şaşkın haldeler. (Hukuk olmayınca; hukukçular ne yapsın, neyi öngörsün?!)

İşin Demirtaş’a bakan yönü itibariyle de “ne olabilirliği” muğlak.. Konu ile ilgili eski AİHM yargıcı Rıza Türmen, Demirtaş’ın AİHM kararınca tahliye edilip, bir başka suçtan tutuklanması gibi yöntemler uygulanabileceğini, bunun da: “daha ağır ihlal kararları söz konusu olabileceğini” vurguluyor. Her şey olabilir artık.

Mevcut durumu açıklayan en çarpıcı yorumu, ihraç edilen savcı arkadaşlarımızdan Yiğit Kaçmaz yaptı: “AİHM; Demirtaş için değil de tutuklu hakim ve savcılar için karar vermiş olsaydı zaten bugün Demirtaş için karar vermesine gerek kalmayacaktı. Boşuna ümitlenmeyin. Yargı mensuplarının üzerindeki tahakküm kalkmadan, kendilerine güvence verilmeden adalet gelmez.”
“İÇERİYE ALAN VE İÇERİDE TUTAN” İRADE

Hatırlarsınız, yakın zamanda Demirtaş’ın twitter hesabından bir dizi twitler atılmış ve kendisinin içeri atılmasının “FETÖ’cü bazı savcılardan kaynaklı” olduğu söylenmişti. Buna dair kaleme aldığım yazıda, kendisini içeri atanların kimler olduğunu ve kimlerin içeride tuttuğunu izah etmeye çalışmıştım, yaklaşık aynı dönemlerde Diyarbakır’da görev yapmış bir yargı mensubu olarak..

Şu an yaşadığımız ise tam bir faşizm dönemidir. Roland Barthes’in dediği gibi: “La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire”. Yani: “Faşizm, susma memnuîyeti değil, söyleme mecburiyetidir.” Bu baskıcı dönemde insanlar, özgürlüklerini alabilmek için bir şeyler söyleme ihriyacı hissediyorlar, buna mecbur kalmak da faşizmin daniskasıdır!

Ve AİHM sonrası Erdoğan ve çevresinin “tanımayız!” tarzı söylemleri de Demirtaş’ı içeri atanın kim olduğunu, kimin ısrarla tutttuğunu da ortaya koymuş oluyor.

Umudumuz o ki, onbinlerce ihlale karşı Türk Hükümeti’ne OHAL Kmisyonu kurup dosyaları öteleme, sözde iç hukuk yolları icat aymazlıkları yapan Avrupa, AB, AİHM; Demirtaş Kararı sonrası daha bir sorumluluk alır ve de içeride rehin tutulan tutukluların serbest kalması için insiyatif kullanır. Tarihi dönemleri yaşarken, umarım ileride utanç ile anılmak zorunda kalmaz kişiler ve kurumlar…

[Ramazan Faruk Güzel] 21.11.2018 [TR724]

Majestelerinin sülükçüsü! [Naci Karadağ]

Biz bu köşede bazı şeyleri aktarıyoruz ya, kimi zaman “abartıyorsunuz” tepkisi alıyoruz okurlardan. Kimsenin “yalan söylüyorsunuz” dememesi de güzel bir şey elbette ama inanın abartı filan yok. Belki başka başka alanlarda alakasız gibi görünen mevzuları alt alta koyunca ortaya çıkan tuhaflık öylesine bir gerçeküstü manzara arzediyor ki, okuduklarına inanmak istemeyebiliyor insan!

Fotoğraftaki bu genç adamın ismi Emre Nur.

Kendisi Ayvalık Ali Çetinkaya Ortaokulu’nda öğretmendi.

Aslında her gün kahveye, okeye takılan, arada bir bira içen seküler hayat yaşayan biriydi Emre Hoca.

Ancak bir süre sonra psikolojik sıkıntıları başladı.

Ve bir gün şöyle bir dilekçe yazıp istifa etti mesleğinden.

Açıkçası bugüne kadar pek milyonlarca öğretmen, milyonlarca gerekçe ile mesleğinden istifa etmişti ama hiç kimse kıyamet kopacak gerekçesiyle işletmemişti istifa müessesesini.

Arkadaşları kıyametin kopacağını nereden öğrendiğini sordular merakla. Şu cevabı verdi:

“Rüyamda okeye döndüm ve siyah 11 ile okey attım. 11 Kasım’da Tarık yıldızı dünyaya çarpacak ve kıyamet kopacak…”

Normalde acilen ruh doktoruna görünüp, psikiyatri kliniğine yatırılması gereken bir hasta olan Emre Nur’u televizyona çıkardılar.

Show TV onunla röportaj yaptı hem de 11 Kasım akşamından kısa süre önce.

Öyle bir şey olmadı tabi…

12 Kasım günü kendine unvan olarak “Hz” seçen Emre şunları söyledi:

“Arkadaşlar dün gece sabaha kadar cennet tepesinde dualarıma karşılık veren Allah’ım bize ikinci şans verdi. Yeni gelen vahiy de 12.12.2018 e kadar gemi yapmamı söylüyor. Büyük tufan kopacak küresel bir kasırga ile gelecek ve bu son şansımız bana inandığınız için sizleri seviyorum…”

Ve kısa süre öncesine kadar matematik öğretsin diye çocuklarımızı emanet ettiğimiz bu genç adam evinin içinde bir gemi yapmaya başladı.

Gemi dediğime bakmayın, mini bir ‘taka’ idi bu aslında…

Dik dur eğilme!

Ülkenin genel olarak savrulduğu akıldışılığın bir örneğiydi Emre Nur…

Enflasyonu önlemek için soğan depolarını basanların ve bunu bizzat Cumhurbaşkanının ciddiyetle takip ettiği bir sürecin yaşandığı ülkede, her hafta kıyametin kopmasını beklemek sıra dışı bir beklenti değildi belki de…

Hatırlıyor musunuz bilmem?

Portakal bıçakladığımız, turpları ısırdığımız, dolarları yaktığımız bir dönemde Hacamat ve sülükçüler de yedi düvele meydan okuyan ‘Reis’in yanında yer alıp aslanlar gibi korumuşlardı ülkeyi!

15 Temmuz’da tankların egzozuna fanila tıkayan bir milletin fertleriydik nihayetinde…

Öyle bir ülke ki, ne yana dönsek bir cevher, ne tarafı eşsek bir delilik fışkırıyordu.

Mehmet Karalı ismini duymamışsınızdır muhtemelen.

Kendisi bir profesör.

Aslında önlisans mezunu bir tekniker.

Nasıl profesör olmuş meçhul.

Ama şimdilerde Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı…

İşte bu uzay fakültesi dekanı aynen şu cümleleri kullanabildi geçtiğimiz günlerde:

“İLAN EDİYORUM, Aile hayatına yönelik bazı politikaları YANLIŞ buluyorum. İyi bir çocuk yetiştirmek, iyi bir ev hanımı olmak Bakan yada Başkan olmaktan veya Başarılı! bir iş kadını olmaktan çok daha elzemdir. Yerel seçimde hiç bir Kadın Belediye Başkanı Adayına OY VERMEYECEĞİM.”

Ne tarafından tutarsanız tutun, akıl ve bilim dışılığın, sakilliğin ve cehaletin bu kadar yüceltilmesi akıl alır gibi değildi şüphesiz.

Hani tam da “TÜBİTAK’a başkan olacak kişi” şeklinde düşünürken internet ortamına bir kartvizit düştü…

Türkiye’nin içine yuvarlandığı cinnet gayyasının muazzam bir izdüşümüydü bu örnek.

Mesleği, kariyeri hakkında kimsenin hiçbir şey bilmediği, kerameti kendinden menkul bir ‘bacımız’ kendine kartvizit bastırmıştı.

İktidara yakın çevreler bu hanım kızımızın hacamat ve sülük alanında uzman olmaktan başka bir yeteneğinin olmadığını söylüyordu.

Anlaşılan Emine Hanım kendine danışman olarak bir hacamatçıyı seçmişti.

Yakında Emre Nur öğretmen de Saray’a bilim ve teknoloji, gemi, mühendislik danışmanı olup, kartvizit bastırırsa kimse şaşırmasın!

[Naci Karadağ] 21.11.2018 [TR724]

Futbol topunun siyasetle imtihanı! [Hasan Cücük]

‘Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum’ cümlesi Türkiye’de bir zamanlar siyasi duruşu olmayanların kullandığı bir cümleydi. Futbolcu olmak tarafsız olmak demekti. Ancak herşey göründüğü gibi olmuyor. Futbol, siyaset üstü olmasına karşılık çoğu zaman isteyerek veya istemeyerek futbol kulüpleri siyasetin bir tarafı konumuna geliyordu. Siyaset ve futbolun iç içe girdiği kulüpler hiçte az değil.

Celtic – Glasgow Rangers (İskoçya)

Dünyanın sayılı derbilerinden olan Celtic – G. Rangers ilk kapışmasının tarihi 1988 yılına kadar uzanıyor. Bu maçları sıradanlıktan çıkaran ise, Celtic’i Katolikler’in, G. Rangers’i Protestanlar’ın takımıdır. Aynı şehrin iki takımı iki farklı mezhepin ortasında kalmanın sıkıntısını yaşadığı gibi Celtic’liler bağımsız İskoçya için savaşan direnişçilerden oluşurken, G. Rangers’liler ülkenin İngiltere’nin bir parçası olması yönünde mücadele etmişlerdir.

Polis iki takımın buluşmasından  günler önce tedbirini en üst düzeyde alır. Mezhep ve bağımsızlık gibi iki farklı konuda iki farklı kutupta yer alan Celtic ve G. Rangers’i ayıran bir başka özellik ise; Celtic aristokrasiyi, G. Rangers işçi sınıfını temsil etti. İki takım ilk kez 18 mayıs 1888 tarihinde karşılaşırken, ilk maçtan 5-2 Celtic galip ayrıldı. Celtic Park adeta Katoliklerin ‘gövde gösterisi’ yaptıkları yer olurken, papazlar maçları yıllarca ücretsiz izledi. Celtic oyuncu olarak kapısını Protestanlara açmasına karşılık, G. Rangers uzun yıllar kapısını Katolik oyunculara kapalı tuttu.

1976 yılında Rangers menajeri Willie Waddel, artık Katolik oyuncuyu kadrolarına katma zamanının geldiğini açıklamasına yönetim destek verdi. Ancak bu konuda uzun yıllar yine bir gelişme olmadı. 1986’da Rangers’i çalıştırmaya başlayan bir dönem Galatasaray’da da görev yapan Greame Souness’in eşinin Katolik olmasına fanatik taraftarlar tepki gösterirken, devrim niteliğindeki transfer İskoç hoca döneminde gerçekleşti. 1984-87 arasında Celtic formasını giyen Mo Johnston 52 gole imza attı. 2 yıl Nantes formasını giydikten sonra 1989’da tekrar Celtic’e döneceğini açıklayan Johnston, herkesi şaşırtan bir karara imza attı. Herkesin Celtic’e imza atmasını bekleyen Johnston, Souness’inde devreye girmesiyle Rangers’e transfer oldu. Tarihte ilk kez bir Katolik oyuncu Rangers formasını giyerken, fanatiklerin bazıları sezon biletlerini yakarak tepkilerini ortaya koydular. Hatta bu öyle bir boyut kazanmıştı ki Mo Johnston’ın golüyle Rangers’ın 1-0 üstünlüğü ile biten Celtic maçı, Rangers’lılar için 0-0 bitmişti. Son yıllarda eskiye nazaran iki takımın maçları mezhep değil, futbol kapışmasına sahne oluyor.

Dinamo Kiev ve Shakhtar Donetsk (Ukrayna)

Ukrayna’da tarihe ‘Turuncu Devrimi’ olarak geçen 2005’te çıkan olaylarda Dinamo Kiev ve Shakhtar Donetsk takımları kelimenin tam anlamıyla siyasetin göbeğinde kaldılar. S. Donetsk’in bulunduğu doğu Ukrayna bölgesi Başbakan Vitor Janukoviç’i desteklemesine karşılık, takımın renkleri muhalifliğini ‘turuncu’ renkle ifade aden muhalif lider Vitor Yuşenko sembol rengine sahipti. Shakhtar Donetsk’in forma rengi istemeyerekte olsa kendini muhalif kanatta sağlayacağı için kulüp büyük bir ikilemin içinde kaldı. Ülkede çıkan olaylardan dolayı liglere ara verilmesi Donetsk’i biraz olsun rahatlatırken, Şampiyonlar Ligi’nde deplasmanda oynanacak Milan maçına kulüp başkanı Rinat Ahmedov bulduğu çözümle takımın beyaz formayla çıkmasını sağladı. Ahmedov’un görünürde gerekçesi turuncu formanın  kırmızı – siyah renklere sahip Milan formasıyla karışmasıydı. Doğrusu bu savunmaya kimse inanmadı. Asıl gerekçe, Donetsk halkının Janukoviç taraftarı olmasından dolayı ‘turuncu’ renkli formanın yanlış anlaşılıp, politik sinyal olarak algılanmasıydı. Yine bir çok Donetsk’li oyuncunun turuncu formayı giymeyi reddettiğide sızan bilgiler arasında yer aldı. Şehrin ‘turuncu’ renge karşı alerjisinin olması fanatik Donetsk taraftarlarını zor durumda bırakırken, muhalefeti destekliyor diye yorumlanır diye takımlarının formalarını giymekten korkar hale gelmişlerdi. Ukrayna’nın iki köklü külubü kendilerini siyasetin ortasından bulmasından dolayı, mecburen bir taraf seçmek zorunda kaldılar.

Real Madrid – FC Barcelona (İspanya)

İspanya’nın özerk Katalanya bölgesinin takımı FC Barcelona, bölge halkı için ‘bir kulüpten daha fazlası’ bir anlam taşıyor. Katalanlar, FC Barcelona’yı milli takımları gibi gördü. Kulüp bu anlayıştan dolayı 105 yıl formasına reklam almadan mücadele ederken, iç savaş sonrasında diktatör Franco’nun uygulamaları FC Barcelona’nın politik arenada daha fazla ön plana çıkmasını sağladı. Genarel Franco, iç savaş sonrası tüm İspanya’da İspanyolca dışında bir dilin konuşulmasına yasak getirmesiyle, FC Barcelona’yı tutmak Katalan olmanın bir gereği ve göstergesi oldu. Bu dönemde FC Barcelona Katalan halkının sembolü haline gelmiş ve “Més que un club” (Bir kulüpten daha fazlası) adıyla anılmıştır. Barcelona’nın muhalefeti simgelediği iç savaş döneminde Real Madrid ise baskıcı merkeziyetçilik anlayışının ve faşist rejimin bir simgesi konumuna gelmiştir. İki farklı kutubun yeşil sahalarda yaptıkları kapışma ise, futbol müsabakası sınırlarını aşarak siyasi bir boyuta taşınmıştır. Diktatör Franco’nun devrilip, İspanya’nın demokrasiyi tam anlamıyla benimsemesiyle iki kulübün buluşması futbol sınırları içine çekilmiş oldu.

Livorno – Lazio  (İtalya)

İtalya’nın sıradan takımı Livorno’yu sıradışı kılan özelliği tüm dünyada yerle bir olan Kominizm düşüncesine sadık bağlılığını devam ettirmesidir. Livorno – Lazio maçları bir futbol müsabakası olarak değil; kominizm ile faşizmin kapışması olarak görüldü.

Livorno kominizmi, Lazio faşizmi temsil etti. Livorno kominist partinin 1920 yılında kurulduğu yer. Kominist parti 1991 yılında tarihe karışmasına rağmen Livornolılar, yıllarca süren alışkanlıklarından vazgeçmeden aşırı sola ilgi duymaya devam ediyorlar. Livorno’nun sola kaymasının sebebinin altında ‘fakirlik ve liman işçilerinin’ çok olması yatıyor.  Livorno – Lazio maçları öncesinde çıkan kavgaları polis önlemekte yetersiz kalırken, sahadaki oyuncularda taraftarı aratmayacak bir görüntü çizdi. Livorno’nun lig düşmesiyle polis rahat bir nefes almış oldu!

İngiltere – Arjantin

İngiltere’nin Arjantin açıklarında bulunan Falkland Adalarını işgal etmesiyle iki ülke ciddi kriz yaşamıştı. 1982’de savaş çıkınca Ardiles, 1982-83’te formasını giydiği Tottenham’ın maçlarına vatandaşı Ricardo Villa ile beraber çıkmadı. İngiltere’yi terk eden Ardiles, barış gelince Ada’ya döndü. Ancak arada doğan soğukluktan dolayı 1 yıl Fransa’da top koşturdu. Savaşı canlı tutan bir diğer isim de Maradona oldu. 1986 Dünya Kupası’nda Maradona’nın iki golüyle Arjantin, İngiltere’yi 2-1 yenince, efsane isim, “Onlar bizi savaşta yendi, biz de futbolda yenip intikamımızı aldık.” diyerek iki ülke arasındaki yaşanan gerilimi yeşil sahalara taşıdı.

[Hasan Cücük] 21.11.2018 [TR724]

Trump ‘Amerika’yı yıkabilir mi? [Adem Yavuz Arslan]

Tr724.com’da ki ilk yazımın (7 Aralık 2016) başlığı ‘Trump Korkusu ve Yeni Washington’du.

O yazıda henüz başkan seçilmiş Trump’a dair ABD kamuoyundaki ‘endişe’ye dair detayları anlatmış ve ‘öngörülemez bir ismin neden olduğu korku’ya dikkat çekmiştim.

Geride kalan iki yıl Trump’tan endişe edenleri haklı çıkardı. Seçim kampanyası gibi Beyaz Saray günleri de hayli ‘sıradışı’ geçiyor Trump’ın.

Her açıklaması, her adımı olay. Ülke neredeyse ikiye bölündü. Trump destekçileri gelinen durumdan memnun.

Muhalifler ise endişeli ve Trump’ın ‘Amerika’yı Amerika yapan moral değerlere’ saldırdığını düşünüyorlar.

Son dönemde ABD medyasında ve Washington’da ki sayısız düşünce kuruluşunda bu konular tartışılıyor.

HAYRAN OLMAMAK ELDE Mİ ?

Öncelikle şu notu düşme ihtiyacı hissediyorum; Türkiye’de ilginç bir kesim var. Ne zaman ABD demokrasisinin pozitif yönlerine dair bir şeyler yazsam hemen saldırıya geçiyorlar.

Ne ‘ABD hayranlığı’mız kalıyor ne de ‘aşağılık kompleksi’miz.

Oysa ki gazeteci olarak görevimiz gözlemek, soru sormak, sorgulamak ve bu yazılar da o ‘misyon’un parçası.

Herhangi bir aşağılık kompeksim yok ama ‘hayranlık’ olayında haklı olabilirler.

Zira Türkiye gibi ‘faşizmin dorukları’nda gezen bir ülkeden gelmişim. Türkiye’de ‘yokluğunu’ çektiğim ne varsa ABD’de fazlasıyla var.

Mesela basın özgürlüğü. Meslaktaş dayanışması. Hukunun üstünlüğü.

Yaşananları gördünüz. Trump, canlı yayında CNN’in muhabiri ile tartıştı (aslında ilk günden bu yana tartışıyor) ve Beyaz Saray o muhabirin akreditasyon kartını iptal etti.

ABD ayağa kalktı.

Meslek örgütleri harekete geçti. CNN, Başkan Trump’ı dava etti. Federal bir yargıç Trump’a ‘o kadar da değil’ diyerek kararı bozdu.

Beyaz Saray’da gazetecinin kartını paşa paşa geri verdi.

Bu arada ne oldu ? Tüm Amerikan medyası CNN’in ardında durdu. Trump yandaşı FOX bile ezeli rakibi CNN’in yanına geçti.

Yazdığı kitaplar nedeniyle hakkında 3 müebbet istenen, çalıştığı gazetesi ve televizyonu gasp edilip kapatılmış, pasaportu iptal edilmiş, sosyal medya hesapları sansürlenmiş, uzun yıllardır taşıdığı basın kartı iptal edilmiş ve kendi meslektaşları tarafından bile ‘vebalı’ muamelesi gören bir gazeteci olarak ABD’de yaşanan bu gelişmelere ‘hayranlık’ duymayayım da ne yapayım?

Ya yargı?

Hakimlerin ‘siyasetin köpeği’ olduğu bir ülkeden gelmişim ve ‘yargı bağımsızlığı’nın ne olduğunu Washington’da izleyerek görüyorum.

Dünyanın en güçlü siyasetçisi bile olsanız kılını kıpırdatmayan bir yargıya, meslek onurunu herşeyin üstünde tutan hakimlere hayranlık duymamak mümkün mü?

TRUMP ‘TEMELLERE’ SALDIRIYOR

Erdoğan tecrübesini yaşamış birisi olarak Trump’ın başkanlığı benim için biraz da ‘dejavu’ gibi.

Nasıl ki Erdoğan medya ve yargı ile kavga etti, populist politikalarla eğitimsiz ve dar gelirli kesimleri ‘öteki’lere karşı birleştirdi,

Trump’ta aynı yöntemi izliyor.

Evet, Amerika Türkiye değil ama yöntemler benziyor. Amerika’nın avantajı ise güçlü bir basın, yargı ve bürokrasi geleneğinin olması.

Trump ile ABD basınının mücadelesi hayli sert geçiyor.

Geçen hafta yaşadığımız Trump-CNN gerginliğinde olduğu gibi tüm medya basın özgürlüğü söz konusu olunca tek vücut haline gelebiliyor.

Bürokrasi de benzer bir reflex veriyor.

Uzun yıllar Ankara’da çalışmış bir gazeteci olarak Türk bürokrasisi hakkında birinci elden bilgiye sahibim. Şimdi ABD bürokrasisini de yerinde görüyorum.

Arada dağlar kadar fark var.

Türk bürokrasisi güce tapar.

Kanunlar yada teamüller değil siyasetin talimatları belirleyicidir. Ayak oyunları, güç mücadeleleri çok sert yaşanır. Hatta ‘ayak oyunları’nda o kadar maharetlidirler ki gördüklerinizi, duyduklarınızı hazmetmeniz uzun zaman gerektirir.

ABD bürokrasisi ise Turmp’a karşı direniyor.

Trump’ın anayasa ve kanunlara aykırı talimatları yerine getirilmiyor. Hatta ortada bir illegalite varsa bunlar bizzat bürokratlarca medyaya sızdırılıyor. Kuvvetler ayrılığı çok net.

Bürokrasinin Trump’a direnmesine dair yaşanan çok ilginç örnekler var. Fakat Türkiye ile ABD arasında gerginliğe sebeb olduğu iddia edilen “Fethullah Gülen’in iadesi” meselesinde yaşananlar hayli dikkat çekici.

Amerikan NBC televizyonu Beyaz Saray’ın Fethullah Gülen’in iadesi yada Amerika’dan gönderilmesi için hukuki yollar araştırdığını haberleştirdi. Habere göre Trump yönetimi Cemal Kaşıkçı cinayeti konusunda Türkiye’yi yatıştırmak, Suudi Arabistan üzerindeki baskıyı azaltmak için ‘hukuki yollar’ araştırılması talimatı vermiş.

Erdoğan’ın ‘Gülen’i istiyormuş hatta bunun için çok ısrarcı oluyormuş gibi yaptığı’ (gerçekte Gülen’i hiç bir zaman istemedi. Onun için Reza Zarrab ve Halkbank çok daha önemli. Dahası Gülen’in ABD’de olması hem iç siyasette hem dış politika da çok işine geliyor. Gülen’i ABD’ye karşı ‘kaldıraç’ olarak kullanıyor.) herkesin malumu.

Haberin orijinal iki boyutu var;

Birincisi Erdoğan’ın Kaşıkçı cinayetinden Gülen’e uzanma, gözleri önünde katledilen bir gazeteci cinayetinden siyasi çıkar devşirme çabasının geldiği nokta.

‘Arkadaşım’ dediği bir gazetecinin katledilmesini Gülen’in iadesi amaçlı istismar etmek herkesin harcı olmasa gerek !

İkincisi ise ABD bürokrasisinin tavrı.

Trump’ın ‘bakın bakalım Gülen’i nasıl göndeririz?’ talimatına ‘nasıl yani?’ diye tepki gösteren bir bürokrasi var Washington’da. Düşünün başkan size bir talimat veriyor ama siz bürokrat olarak ‘emredersiniz’ demek yerine ‘bu hukuken mümkün değil’ cevabı veriyorsunuz.

Üstelik bu bilgiyi medyaya sızdırıyorsunuz.

Kamuoyu baskısı (Bu arada Kaşıkçı cinayeti üzerinden Gülen’i pazarlık masasına çekme girişimi büyük tepki çekti. Erdoğan rejimi niyetinin tam tersi bir tablo ile karşılaştı) nedeniyle Trump geri adım attı ve ‘böyle bir niyetimiz yok’ demek durumunda kaldı.

Dediğim gibi yargı, medya ve bürokrasinin Trump’ın hukuksuz girişimlerine karşı direncine dair çok sayıda örnek vermek mümkün.

Ama işin özü şu;

Amerika’yı Amerika yapan güçlü demokrasisidir. Demokrasiyi güçlü kılan, populist-otoriter liderlere karşı koruyan ise yargı-medya-bürokrasi üçgenidir.

Bu yüzden Trump özellikle bu üç saç ayağına saldırıyor.

Erdoğan’ın yaptığı gibi medyayı susturup dönüştürebilir, yargıyı ‘siyasetin köpeği’ yapabilir ve en önemlisi bürokrasiyi hukukun değil iktidarın emrine sokabilirse amacına ulaşmış olacak.

İşte o zaman Trump ‘ABD’yi yıkmış’ olur.

 [Adem Yavuz Arslan] 21.11.2018 [TR724]

BM: Türkiye Temel Hakları ihlal etmiştir [Mestan Yayman Kararı -2] [Aziz Kamil Can]

BM bir süre önce Gülen Cemaati üyesi olduğu iddiasıyla tutuklu bulunan üç kişinin başvurusunu karara bağladı. Bunlardan ilki 02 Ekim 2018 tarih ve 44/2018 nolu Muharrem Gençtürk; ikincisi 11 Ekim 2018 tarih ve 43/2018 nolu Ahmet Çalışkan; üçüncüsü de 18 Ekim 2018 tarih ve 42/2018 nolu Mestan Yayman  kararıdır.

BM İnsan Hakları Konseyine söz konusu başvuruyu yapan kişi, darbe girişimi sırasında Antalya Vali Yardımcısı Mestan Yayman’dır. Başvurucu ilk kez darbe girişiminden yaklaşık üç hafta sonra gözaltına alınmış bir süre sonra serbest bırakılmış, ancak bir gün sonra yeniden gözaltına alındıktan sonra tutuklanmıştır.

Başvurucu hakkında -sonradan ifadesini değiştiren- bir tanık beyanıyla 2013 yılında cemaat sohbetlerine katıldığı beyan edilmiş ayrıca başvurucunun 2014 yılında Bylock programı kullandığı iddia edilmiştir. Yayman, adil yargılanma hakkı çok açık şekilde ihlal edilerek, tutuklanmasından sonraki 14 ayın sonunda ilk kez mahkeme önüne çıkarılmış ve sadece iki celse sonunda bu deliller kapsamında silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezası almış ve karar tarihinde de tutuklu bulunmaktadır.

Başvuru yapılan kuruluş olan BM KTÇG, başvuruyu değerlendirirken, özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) ve 1966 tarihli BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (BM MSHS) hükümlerini dikkate alarak Yayman’ın birçok hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Yayınlanan karardaki ihlal olarak tespit edilen hususların tamamı aslında aynı zamanda T.C. Anayasası, TCK ve CMK’ya da aykırıdır. Yayman’ın her iki gözaltına alınış şekilleri, gözaltında günlerce kendisine ne ile suçlandığının anlatılmaması ve bu süre zarfında Avukatına ulaşım izninin verilmemesi nedenleri ile gözaltı işleminin hukuka uygunluğunun denetletebileceği bir mahkemeye başvuru hakkı elinden alınarak etkin başvuru yapma hakkını (BM MSHS m. 9 § 4) kullanamadığı tespit edilmiştir.

Grubun tespitleri tamamıyla iç hukukukla uyuşuyor

BM KTÇG bu aykırılık nedeniyle gözaltı ve ardından yapılan tutuklama işlemlerinin “keyfi” olduğuna karar vermiştir. Ayrıca başvurucunun tutuklu bulunduğu süre içindeki Avukata erişim hakkı da (anlamsız süre sınırlaması ve gerekli mahremiyet alanı oluşturulmaması) kısıtlanmış olması sebebiyle yine BM MSHS m. 14 § 3(b)’nin ek bir ihlaline yol açmıştır.

Grubun tespitleri tamamıyla iç hukukumuzla da uyuşmaktadır. Bilindiği gibi 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra Türkiye’nin tamamını kapsayacak şekilde “Olağan üstü Hal (OHAL)” ilan edildi. Ve OHAL zamanında Anayasa’nın verdiği yetkiye dayanarak OHAL kanun hükmünde kararnameleri (KHK) yayınlandı. Bu düzenlemelerle özellikle ceza usul hukukuna yönelik birçok değişiklik yapıldı. Gözaltı sürelerinin uzatılması, şüpheli-avukat görüşmelerinin kısaltılması ve sınırlanması, cezaevindeki bu görüşmelerin kayıt altına alınması bunlardan bazılarıdır.

Hükümet her ne kadar bu OHAL KHK’larını Anayasa’daki ilgili maddeyi dayanak göstererek çıkarmış ise de, bu noktada hukuken bir “sakatlık” söz konusudur. Anayasa hukukçusu Prof. Kemal Gözler’in de belirttiği gibi, OHAL KHK’larının konu bakımından tâbi olduğu bazı sınırların varlığını kabul etmek gerekir. Özellikle bu KHK’ler sıkıyönetim ve olağanüstü hâlin “gerekli kıldığı konularda” (m.121/3) çıkarılabilirler. Diğer bir ifadeyle olağanüstü halin gerekli kılmadığı konularda sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK’si çıkartılamaz. Diğer yandan, Anayasanın 15/2. maddesine göre, olağanüstü hallerde dahi dokunulamayacak bir “çekirdek alan” vardır. OHAL KHK’ları şayet bu alanı ihlal edecek olurlarsa, AYM konu bakımından yapılan bu tecavüz nedeniyle, geçmişte örnekleri olduğu gibi denetim yetkisini kullanarak bu KHK’ları iptal edebilir.

Çalışma grubu çok isabetli şekilde “ihlal” kararı verdi

Öte yandan OHAL KHK’ları ana muhalefet partisi tarafından AYM’ye iptal istemiyle götürülmüş olsa da, çoğunluk üyeleri AKP’li siyasetçiler tarafından atanan yüksek mahkeme, bu KHK’ları inceleme yetkisinin olmadığını söyleyerek hükümete hukuk tanımayan “sınırsız” bir alan açmış oldu. Hem bu gerekçeler ve korunması zorunlu çekirdek alan, hem de Anayasa 90. madde göndermesiyle BM MSHS’ye aykırılık nedeniyle çalışma grubu çok isabetli şekilde “ihlal” kararı vermiştir.

15 TEMMUZ TARİHİNE KADAR TÜM KURUMLARIYLA LEGAL VE DEVLET KONTROLÜNDE FAALİYETLERİNE DEVAM EDEN BİR CEMAATİN, HERHANGİ BİR SUÇ İÇERİĞİ TESPİT EDİLEMEYEN DİNİ SOHBETİNE KATILMIŞ OLMANIN SUÇ OLARAK KABUL EDİLMESİ, ANAYASAL ÖZGÜRLÜK HAKLARI İLE CEZA KANUNUNUN “KANUNSUZ SUÇ OLMAZ” VE “CEZA KANUNLARININ GERİYE YÜRÜME YASAĞI” GİBİ EN TEMEL İLKELERİNE DE ÇOK AÇIK ŞEKİLDE AYKIRIDIR.

Bunun dışında başvurucunun tutuklanması ve cezalandırılmasına gerekçe sayılan 2013 yılında Gülen Hareketince organize edilen dini sohbetlere katılma hususuyla ilgili olarak BM KTÇG, bu iddianın Gülen Grubunun terör örgütü ilan edildiği tarihten asgari 2 yıl (26/05/2016 tarihli MGK açıklaması ve sonraki hükümet açıklamaları nedeniyle esasında 3 yıl) öncesine ait olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, başvurucunun bu toplantılara katılmasının herhangi bir suç eylemine yol açtığına dair hükümet tarafından hiçbir delil gösterilmediği de ifade edilmiştir.

“Kanunsuz suç olmaz”

Anayasanın 34. maddesinde her vatandaşa silahsız ve saldırısız toplantı düzenleme hakkı verilmiştir. Bu hak da ancak Anayasa’da belirtilen şartlar altında kısıtlanabilir. İlgili tarihlerde bu tür toplantıları düzenlemek ve katılmak Anayasal bir özgürlüktür. Ve hiçbir şekilde herhangi kanuni bir kısıtlama ya da yasaklama da getirilmiş değildir. Çalışma grubu tarafından başvurucunun olay tarihinde meşru ve barışçıl toplantılara katılmasını spesifik olarak gerekçelendirememesi nedeniyle, “barışçıl toplantılara katılma ve örgütlenme hakkının” ve dolayısıyla BM MSHS’nin 21. ve 22. maddelerinin ihlal edildiği kabul edilmiştir.

Şüphesiz cemaat davalarında ki en büyük sorunlardan birisi, tüm suçlamalar için “bir tarih belirlenme” sorunudur! Neredeyse her sanık için, suç ve cezanın aleyhe geriye yürümezliği ilkesi açıkça çiğnenmiştir. Dolayısı ile 15 Temmuz tarihine kadar tüm kurumlarıyla legal ve devlet kontrolünde faaliyetlerine devam eden bir cemaatin, herhangi bir suç içeriği tespit edilemeyen dini sohbetine katılmış olmanın suç olarak kabul edilmesi, anayasal özgürlük hakları ile ceza kanununun “kanunsuz suç olmaz” ve “ceza kanunlarının geriye yürüme yasağı” gibi en temel ilkelerine de çok açık şekilde aykırıdır.

Kararda tespit edilen diğer bir ihlal de tanıklar sorunuyla ilgilidir. Mahkeme Yayman’ın sohbetlere katıldığını iddia etmiş olan sanığı, başvuran ve Avukatının hazır olmadığı oturumda dinlemiş, taleplere rağmen bu tanığa soru sorulmasına izin vermemiştir.

HÜKÜMET HER NE KADAR BU OHAL KHK’LARINI ANAYASA’DAKİ İLGİLİ MADDEYİ DAYANAK GÖSTEREREK ÇIKARMIŞ İSE DE, BU NOKTADA HUKUKEN BİR “SAKATLIK” SÖZ KONUSUDUR.

Ceza yargılamasının en önemli amacı salt gerçeğe ulaşmak olduğu için en temel ilkelerden biri olan “silahların eşitliği” prensibine uyulmamış, başvuranın iddiayı çürütmesine izin verilmemiştir. Bunun dışında başvuran her ne kadar duruşma günü kendi tanığını hazır etmişse de açık kanun hükümlerine rağmen mahkeme bu tanığı dinlemeyi de kabul etmemiştir. BM Çalışma Grubuna göre, ilk görünüşte dahi çok ciddi bir şekilde başvurucunun, BM MSHS m. 14 § 3(e) hükmünde korunan hakları ihlal edilmiştir.

Buradaki ihlal konusu hususlar da benzer şekilde ulusal kanuni düzenlemelere bütünüyle aykırıdır. CMK 177’ye göre sanık veya müdafisinin mahkemeden delil toplanmasını isteme hakları vardır. Usulünce yapılan bu talep, kanuni bir gerekçe olmadan mahkeme tarafından yerine getirilmek zorundadır. Aynı şekilde CMK 178. maddesine göre de, sanığın duruşma günü hazır ettiği kendi tanığını mahkeme dinlemek zorundadır.

Bunun dışında, AYM’nin ve Yargıtay’ın kabullerine göre AİHS 6/3 ve Anayasa 36. maddesi gereğince, “tanığa soru sorma hakkı” adil yargılanma ilkesinin ayrılmaz bir unsurudur. Hatta bununla ilgili AYM’nin 24/5/2018 tarihindeki Serdar Batur kararında, “mahkeme huzurunda dinlenmeyen ve sanık ile müdafisine soru sorma hakkı verilmeyen durumun” açıkça Anayasanın 36. maddesine aykırı olduğu belirtilmiştir.

Önümüzdeki yazıda BM kararını analiz etmeye devam edeceğiz.

[Aziz Kamil Can] 21.11.2018 [TR724]