Hakan Fidan’ın talimatıyla kaçırılan 6 kişinin dosyalarını Savcı M. Ali Korkmaz tek tek topluyor. 6 kişiye işkenceyle ortak ifade imzalatılıp yeni bir “çatı dava” açılmasından endişe ediliyor.
BOLD-32 yaşındaki Mustafa Yılmaz, özel hastanelerde çalışan genç bir Fizyoterapist. KHK’yla ihraç edilen eşi Sümeyye Yılmaz ise Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Bölümü’nde araştırma görevlisiydi.
15 Temmuz sonrası ekonomik olarak zor durumda kalan aile için 19 Şubat 2019 sabahı heyecanlı bir gündü. Mustafa Yılmaz yeni bir iş teklifi almış ve iş görüşmesine gitmek için kahvaltısını erkenden yapıp yola çıkmıştı.
19 Şubat 2019 sabahı 07:24’te evinden çıktı ve bir daha Mustafa Yılmaz’dan haber alınamadı.
Kaçırılan fizyoterapist Mustafa Yılmaz
ÖNCE TAHLİYE EDİLDİ SONRA KAÇIRILDI
Mustafa Yılmaz, kaçırılmadan önce gözaltına alınmış, tutuklanmış hatta hüküm almış bir isim. Buna rağmen kaçırılması oldukça dikkat çekici bir durum.
15 Temmuz’dan sonra Bank Asya’da hesabı bulunduğu ve Bylock kullanıcısı olduğu gerekçesiyle 1 Ekim 2018’de gözaltına alınıp tutuklandı. 100 günlük tutukluluğunun ardından 8 Ocak 2019’da 6.5 yıl hapis cezası verilerek Yargıtay sürecini tutuksuz beklemek üzere tahliye edildi. Tahliyesinden 42 gün sonra 19 Şubat 2019 sabahı kaçırıldı.
Sümeyye Yılmaz o günü anlatıyor:
“İş bulmuştu bir hastanede, oraya başlamaya gidiyordu. 19 Şubat sabahı saat 11 gibi eşimin işyerinden arkadaşı bana mesaj attı. ‘Mustafa bey gelecekti, gelmedi bir şey mi oldu’ diye. Ulaşamamışlar ben de aradığımda eşimin cep telefonuna ulaşılamıyordu.
Sonra etraftaki kamera kayıtlarına baktık ve eşimin işe gitmek için sabah 07:24’te apartmandan çıktığı görülüyordu. 24 saat geçtikten sonra polis kayıp kaydını aldı. Bu arada ben araştırmaya başladım.
EGO (Ankara’daki otobüs işletmesi) kayıtlarında eşimin otobüs kartının 214-2 numaralı otobüste kullanıldığı görülüyordu. Ancak eşim çıktığında evimizin önünden geçen otobüsün saatinde değil sonrasında kullanılmış. Saatler tutmuyordu. Telefon sinyallerine baktığımızda eşimin telefonundan Etimesgut’ta bir sinyal görülüyor. 09:00 gibi sonra o sinyal kesiliyor. Fakat eşimin telefonuna anladığım kadarıyla yönlendirme yapılmış. Çünkü biz aradığımızda eşime ulaşamıyoruz. Ancak polis kayıtlarında eşimin telefonunun sinyal verdiği görülüyor. Günde 15 dakika kadar her gün aynı baz istasyonundan Etimesgut’ta sinyal veriyor. Ama telefonu aradığınızda kapalı. Garip bir durum.
Yaptığım yasal başvurularda sürekli olarak eşimin kendiliğinden gittiğini söyleyip EGO otobüsü ve sinyal bilgilerinden sözediyorlar ama mantığa oturmayan durumlar var. Kendim etraftaki kameraları araştırdım. Büfedeki kamera kayıtlarına baktığımda eşimin zorla götürüldüğünü gördüm. Çok kısa süre sonra da siyah bir Transporter görüntüye giriyor. Bu görüntüler şimdi savcılıkta.”
SAVCILIKTAN JET HIZIYLA TAKİPSİZLİK
Kamera kayıtları, sinyal bilgilerindeki tutarsızlıklara rağmen savcılık, 9 Mart 2019’da Mustafa Yılmaz’ın kaçırılışıyla ilgili takipsizlik kararı verdi. 18 gün içinde jet hızıyla verilmiş bir takipsizlik bu.
Takipsizlik kararına itiraz eden Sümeyye Yılmaz, “Sürekli olarak eşimin beni terkedip gittiğini söyleyip beni buna inandırmaya ve olayın peşini bırakmamı sağlamaya çalıştılar. Bizi sürekli farklı yönlendirmeleri endişeye sevkediyor beni. Görüntüleri bulduktan sonra bir yandan içime su serpildi ama eşimi kaçırıp götürdükleri yerde neler yapıyorlar bilmiyorum. Sürekli korkular içindeyiz, biri beni de takip ediyor diye korkuya kapılıyorum. Geçen gün takip edildiğimi zannedip koşarken az kalsın kafamı kaldırıma çarpıyordum” diyor.
YENİ BOYUT
Mustafa Yılmaz’ın kaçırıldıktan sonra EGO kartının kullanılması, telefonundan sinyal verilmesi gibi durumlar ve ardından savcılığın hızla verdiği takipsizlik diğer kaçırılmalarda görülmeyen yeni bir durum.
Zorla kaybedilmelerle ilgili MİT Başkanı Hakan Fidan’a yönelik eleştiriler, ortaya saçılan çok sayıda bilgi ve kaçırılanların eşlerinin verdiği mücadele sonrası, olaylar artık savcılık aşamasında kapatılmaya çalışılıyor. Bunun için de Mustafa Yılmaz’a yapılana benzer fabrikasyon deliller üretiliyor.
Özgür Kaya 13 Şubat’ta kaçırıldı.
HAKAN FİDAN’LA 90’LARA DÖNÜŞ
Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarı olmasıyla birlikte istihbarat teşkilatı 90’lı yıllardaki hatta 70’lerde ve 80’lerdekine benzer insan hakları ihlallerine dönüş yaptı. Zorla kaybetme ve işkence uzun yıllar sonra MİT’in sıkça kullanılan yöntemleri oldu Hakan Fidan’ın talimatıyla. Doğrudan Fidan’a çalışan Özel Faaliyetler Merkezi, kaçırmalar ve ağır işkencelerin merkezi durumunda.
Öğretmen Erkan Irmak, 16 Şubat 2019’da kaçırıldı.
2019’DA KAÇIRILANLAR
MİT bugüne dek Gülen Cemaati’yle ilgili soruşturmalarda ismi geçen 25 kişiyi kaçırmış durumda.
Ancak 2019 başından itibaren gerçekleşen kaçırmalar oldukça farklı. Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Salim Zeybek ve Mustafa Yılmaz kısa süreli aralıklarla peş peşe kaçırıldılar.
Salim Zeybek eşi ve çocuklarının gözleri önünde kaçırılırken, Yasin Ugan ve Özgür Kaya ise kendini “sivil polis” olarak tanıdan ağır silahlı kişiler tarafından komşularının bakışları arasında kaçırıldı.
Tarım Bakanlığı çalışanı Gökhan Türkmen, 7 Şubat 2019’da kaçırıldı.
Bu isimlerin hiçbirinden haber alınamıyor. Ancak eşleri mücadelelerini yasal yollar dışında sosyal medya üzerinden sürdürüyorlar. Avukat bulmakta güçlük çeken aileler, delilleri de kendi imkanlarıyla toplamış durumdalar. Ancak savcılıklar eldeki deliller, TBMM’de verilen soru önergelerine rağmen harekete geçmekte direniyorlar. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da ailelerin yanında ve konuyu defalarca Meclis Gündemi’ne taşıdılar.
SAVCI KORKMAZ DOSYALARI TOPLUYOR 6 KİŞİ AYNI DOSYAYA KONULABİLİR
MİT tarafından kaçırılıp aylar süren ağır işkenceli sorgudan geçirilenlere zorla farklı ifadeler imzalatılmıştı. İfadeleri imzalayanlar işkence izlerinin kaybolmasının ardından Ankara Gölbaşı civarında boş arazilerde Emniyet’e teslim edildiler. İmza atmayanlardan ise aylar hatta birkaç yıl geçmesine rağmen haber alınamıyor.
6 kişinin aynı anda kaçırılmaları bu isimlerin hepsine birbirinin benzeri ifadeler imzalatılmak istendiği iddiasını beraberinde getiriyor.
Kaçırılan Salim Zeybek ve eşi.
6 kişi için de yapılan kaçırılma başvuruları farklı savcılardayken, geçtiğimiz hafta ilginç bir gelişme yaşandı ve Ankara Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Korkmaz tarafından dosyalara tek tek el konmaya başlandı. Tüm dosyalar tek elde toplanırken, yargılama konusunun Milli İstihbarat Teşkilatı’yla ilgili olduğu öğrenildi.
Bugüne dek Gülen Cemaati’yle ilgili hemen her kurumda dava açılırken MİT’le ilgili bir dava açılmamıştı. Bu davanın Gülen Cemaati’nin MİT yapılanması davası olabileceği iddia ediliyor.
Daha önce kaçırılan kişilere farklı kurumlarla ilgili binlerce kişilik isim listeleri de içeren ifadeler imzalatıldığı düşünüldüğünde, 2019 yılı içinde kaçırılan 6 kişiye MİT’le ilgili bir isim listesi imzalatılması olasılık dışı değil.
SORUŞTURMAYA ALTYAPI
Bunun sinyallerinden biri Salim Zeybek’in evinde yapılan arama oldu. 26 Mart 2019 gece 01:30’da Salim Zeybek’in evinde arama yapıldı. Fatma Betül Zeybek, “Biz kaçırılan eşimi ararken, polis evimize gelip arama yapıyor, ben bu olanlara anlam veremiyorum” diye sosyal medyadan yaşadıklarını duyurdu.
Arama kararının, hazırlanmakta olan bir soruşturmaya ilişkin olması güçlü bir olasılık.
Kaçırılan 6 kişinin hala Emniyet’e teslim edilmemiş olmaları ise kendilerine imzalatılamak istenen ifadeye hala direndiklerini gösteriyor.
[Cevheri Güven] 3.4.2019 [MedyaBold.com]
Erdoğan’ın treninden hiç inmedi [Yıldırım Şimşek]
Binali Yıldırım… Nam-ı diğer, ‘Bin-Ali, İn-Ali’… ‘İn-Ali’ denmesinin sebebi, Başbakanlık koltuğundan inmek için milletten oy isteyen dünyadaki tek başbakan olmasıydı. Ha, bir de AKP Genel Başkanlığı koltuğundan inmesi vardı. O koltuktan ise partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oturması için inmişti.
ERDOĞAN’IN TRENİNDEN HİÇ İNMEDİ
Bu iki inişin dışında hep Bin-Ali oldu. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği 1994’te İDO Genel Müdürü olarak trene bindi. O günden bu yana trenden inen ve indirilen sayısız isim olurken, o hep trenin en konforlu kompartımanlarında yolculuk yaptı. Sorumlu olduğu hızlandırılmış trenler kaza yapsa ve onlarca kişi ölse de Erdoğan’ın treninden hiç inmedi ya da indirilmedi. Siyasi hayatı Erdoğan ile birlikte hep yükseldi. Erdoğan’ın Başbakan olmasıyla o da Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturdu. Uzun yıllar hiç değişmeyen birkaç bakandan biri oldu.
Ahmet Davutoğlu’nun Pelikan Bildirisi ile hem Başbakanlık’tan hem de AKP Genel Başkanlığı’ndan indirilmesinin ardından Mayıs 2016’da iki koltuğa birden bindi. Bir süre hem AKP Genel Başkanlığı hem de Başbakanlık yaptı. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra da yeni sistemin ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
İN-ALİ, BİN-ALİ, CİN-ALİ
31 Mart 2019’daki yerel seçim süreci başladığında Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım oldu. Aday olduktan sonra uzun süre Meclis Başkanlığı’ndan istifa edip etmeyeceği tartışıldı. 29 Aralık 2018’de resmen aday olan Yıldırım, ancak 18 Şubat 2019’da istifasını sundu. Aradan geçen yaklaşık iki ayda yapılan yorumlar, “Binali Yıldırım, İstanbul’da seçimi kaybederse Meclis Başkanlığı görevine dönmeyi düşünüyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak istemiyor” şeklindeydi.
Her ne kadar yorumlar bu şekilde olsa da Binali Yıldırım seçileceğinden emindi. Ama olmadı. CHP adayı Ekrem İmamoğlu, çok az farkla ipi göğüsleyerek sandıktan birinci çıktı. Yıldırım, kariyerinde ikinci kez seçim kaybederek İn-Ali oluyordu (2014’te İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini CHP adayı Aziz Kocaoğlu’na karşı kaybetti). Gerçi daha sonuçlar netleşmeden İstanbul’un her tarafına “Gönül Belediyeciliği Kazandı – Teşekkürler İstanbul” afişleri asarak bir Cin-Ali’lik yaptı ama daha sonra Anadolu Ajansı’nın ve Yüksek Seçim Kurulu’nun İmamoğlu’nun önde olduğunu açıklamasının ardından sessizliğe bürünüp ‘Sin-Ali’ oldu.
PİRİNÇTEN DE OLDU, BULGURDAN DA, ERZİNCAN’DAN DA…
Şimdi gelelim, Binali Yıldırım’ın neden en büyük kaybeden olduğuna. Birincisi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı (pirinci) kaybetti. İkincisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’ndan (bulgurdan) oldu. Üçüncüsü ise memleketi Erzincan’da bile partisi kazanamadı. Binali Yıldırım’ın desteklediği AKP adayı Cemalettin Başsoy, yüzde 33 oyda kalarak yüzde 42,36 oy alan MHP adayı Bekir Aksun’a koltuğu kaptırdı. Cemalettin Başsoy, Binali Yıldırım gibi Erzincan Refahiye’liydi.
Bakalım, bundan sonra Binali Yıldırım Beştepe’de danışmanlık mı yapacak, evde torun mu sevecek, Kadir Topbaş gibi kendini dine mi verecek, yoksa oğlu ve kızının ortak olduğu gemicik, pardon gemicilik şirketinin başına mı geçecek?
[Yıldırım Şimşek] 2.4.2019 [Kronos.News]
ERDOĞAN’IN TRENİNDEN HİÇ İNMEDİ
Bu iki inişin dışında hep Bin-Ali oldu. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği 1994’te İDO Genel Müdürü olarak trene bindi. O günden bu yana trenden inen ve indirilen sayısız isim olurken, o hep trenin en konforlu kompartımanlarında yolculuk yaptı. Sorumlu olduğu hızlandırılmış trenler kaza yapsa ve onlarca kişi ölse de Erdoğan’ın treninden hiç inmedi ya da indirilmedi. Siyasi hayatı Erdoğan ile birlikte hep yükseldi. Erdoğan’ın Başbakan olmasıyla o da Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturdu. Uzun yıllar hiç değişmeyen birkaç bakandan biri oldu.
Ahmet Davutoğlu’nun Pelikan Bildirisi ile hem Başbakanlık’tan hem de AKP Genel Başkanlığı’ndan indirilmesinin ardından Mayıs 2016’da iki koltuğa birden bindi. Bir süre hem AKP Genel Başkanlığı hem de Başbakanlık yaptı. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra da yeni sistemin ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
İN-ALİ, BİN-ALİ, CİN-ALİ
31 Mart 2019’daki yerel seçim süreci başladığında Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım oldu. Aday olduktan sonra uzun süre Meclis Başkanlığı’ndan istifa edip etmeyeceği tartışıldı. 29 Aralık 2018’de resmen aday olan Yıldırım, ancak 18 Şubat 2019’da istifasını sundu. Aradan geçen yaklaşık iki ayda yapılan yorumlar, “Binali Yıldırım, İstanbul’da seçimi kaybederse Meclis Başkanlığı görevine dönmeyi düşünüyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak istemiyor” şeklindeydi.
Her ne kadar yorumlar bu şekilde olsa da Binali Yıldırım seçileceğinden emindi. Ama olmadı. CHP adayı Ekrem İmamoğlu, çok az farkla ipi göğüsleyerek sandıktan birinci çıktı. Yıldırım, kariyerinde ikinci kez seçim kaybederek İn-Ali oluyordu (2014’te İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini CHP adayı Aziz Kocaoğlu’na karşı kaybetti). Gerçi daha sonuçlar netleşmeden İstanbul’un her tarafına “Gönül Belediyeciliği Kazandı – Teşekkürler İstanbul” afişleri asarak bir Cin-Ali’lik yaptı ama daha sonra Anadolu Ajansı’nın ve Yüksek Seçim Kurulu’nun İmamoğlu’nun önde olduğunu açıklamasının ardından sessizliğe bürünüp ‘Sin-Ali’ oldu.
PİRİNÇTEN DE OLDU, BULGURDAN DA, ERZİNCAN’DAN DA…
Şimdi gelelim, Binali Yıldırım’ın neden en büyük kaybeden olduğuna. Birincisi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı (pirinci) kaybetti. İkincisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’ndan (bulgurdan) oldu. Üçüncüsü ise memleketi Erzincan’da bile partisi kazanamadı. Binali Yıldırım’ın desteklediği AKP adayı Cemalettin Başsoy, yüzde 33 oyda kalarak yüzde 42,36 oy alan MHP adayı Bekir Aksun’a koltuğu kaptırdı. Cemalettin Başsoy, Binali Yıldırım gibi Erzincan Refahiye’liydi.
Bakalım, bundan sonra Binali Yıldırım Beştepe’de danışmanlık mı yapacak, evde torun mu sevecek, Kadir Topbaş gibi kendini dine mi verecek, yoksa oğlu ve kızının ortak olduğu gemicik, pardon gemicilik şirketinin başına mı geçecek?
[Yıldırım Şimşek] 2.4.2019 [Kronos.News]
Kura'an Hizmeti her şeyin üstünde [Safvet Senih]
1980 ihtilali sonrasında Adıyaman’dan Dursun Kutlu, Bektaş Bey ve Abdülkadir Kayır Elazığ’a gelirler. Dersanede Hulusî Ağabeye hususî bir mesele sormak istediklerini söylerler. Hulusî Ağabey, durumu kavrar; “Bizim hususî bir meselemiz yok, ne soracaksanız sorun” der. Onlar, “Efendim Anayasa referandumuna EVET mi diyeceğiz. HAYIR mı diyeceğiz?” derler.
Hulusî Ağabey, “Kardeşlerim, ben (Yirmi Sekizinci Mektubun Birinci Meselesindeki) RÜYA bahsinin başındaki (Evliyaullaha tuzak olan o hayaller, Hudâ bahçesinin ay yüzlülerinin cemallerinin yansımasındaki) ‘HAYALLER EVLİYALARIN TUZAĞIDIR’ ibaresini ELLİ YILDIR çözemediğimden kendime ceza verip iki gün oruç tuttum. Ondan sonra Cenab-ı Hak lütfetti de Yirmi Dokuzuncu Mektub’un (Telvihat-ı Tis’a’nın) Üçüncü Telvihi ilham oldu. Camilerin Arkasında zikr-i İlahî ile, cûş u huruşla yapılan zikirlerin, camilerdeki feyzi muhafaza etmek ve AVLAMAK mânâsında olduğunu anladım. Şimdi ben de zannettim ki, sizin de Risale-i Nur’daki bir meseleyle ilgili böyle bir müşkülünüz var, onun için bana sormaya geldiniz. Her neyse!” dedikten sonra sorularıyla ilgili yine genel bir ifade kullanarak “Kardeşim fitneye sebebiyet vermeyecek şekilde verip kurtulursunuz.” der. Böylece aslında ehemmiyeti olmayan gelip geçici siyasî meseleler üzerinde merakla durmayı ve aralarında niza ve çekişme yapmayı Risale-i Nur Talebelerine yakıştırmaz.
1978’li yıllarda siyasî tartışmaların ayyuka çıktığı, zihinleri meşgul ettiği ve Nur Talebeleri arasında sû-i zanlar kapı açtığı bir zamanda, Hulusî Ağabey, her zamanki soğukkanlılığını muhafaza ederek, Nur Dairesine siyasetin bulaştırılmaması için gayret sarfeder. O gün kendilerini siyasetin akıntısına kaptıranlar, Hulusî Ağabeyin tavrını TENKİDE kalkışır, onu da siyasî tartışmaların içine çekmeye çalışırlar.
Bu maksatla Hulusî Ağabeyi ikna ve irşad etmek üzere bir grup ziyaretine gelirler. Kendilerine göre deliller ileri sürerek SİYASETLE MEŞGULİYETE FETVA çıkarmaya çalışırlar. Muhammed Orakçıoğlu, “Hulusî Ağabeyi hiçbir zaman o kadar celalli görmedim!” der. Kendisine ders vermeye kalkan bu gruba karşı, Hulusi Ağabey, o güne kadar takınmadığı bir tavır takınır. Yaptığı izahları kaale almayan gruba, “Siz beni ne zannediyorsunuz? Getirin Sikke-i Tasdik-i Gaybîyi okuyun!” demek zorunda kalan Hulusi Ağabey haddini aşanlara şöyle der: “Siyasetle uğraşanlar bu camiamıza girmesinler, gidip siyasetle uğraşsınlar. Cemaatin içine fikri bozuk birisi gelirse benden FEYİZ KAPISI kapanıyor ve konuşamıyorum, nefesim kesiliyor. Kerametim yok ki, göstereyim. Bundan dolayı siyasetçiler bizimle uğraşmasınlar ve içimize girmesinler.
“Risale-i Nur Talebeleri de siyasetle uğraşmasınlar ve onların içlerine girmesinler. Çünkü topu (hepsi) YALANDIR. Apaçık konuşuyorum. İsterlerse kafamı kessinler, ben yine susmam ve doğruyu konuşurum. Yoksa âhirette mesul olurum.
“Bu fesad-ı ümmet zamanında, ya imanı tehlikeden kurtarmak veya imanı elden çıkarmak tehlikesi vardır. Allah bizleri korusun.
“Eğer içimizde siyasetçi varsa, bıraksın. Bırakamıyorsa, içimize girip bizi meşgul etmesin, defolup başka yerlere gitsin. Bizim cemaatimize gelmesin, yoksa ne yapacağımı ben bilirim.
‘Euzü billahi mine’ş-şeytanı ve’s-siyase’ deyip siyasetten el çekmek lâzımdır. Sandığa gidip orada ne yapacaksa yapsın ve orada siyasetini sandık başında göstersin. Bu kadar bize izin verilmiş, daha ileri gidersek TOKAT YERİZ. ALLAH KORUSUN. Soran olursa ‘Hangi partiye verdin?’ Sen ‘Attım gitti!.’ de.
“Siyasetle meşgul olmak değil, belki düşünmesinin bile zarar vereceğini hesaba katmalı. Bu işi iştahlılara bırakmalı, hizmete devam Azrail ile fikirleri temizlemeli ve içimize girmiş siyasî fikirlerin tesirinden kurtulmalı.
“Siyasete bulaşan, muhakkak bir yere iltihak edecek. Bu işlerin hiçbirine karışmamak lâzım. Çünkü münakaşaya yol açar.
“Eğer aklın, vazifelerle ilgili olmayan şeylerle uğraşacak olursa, aklına de ki: ‘Çekil ıradan! Bizim başka işlerle uğraşacak vaktimiz yok.’ Âhirette, ‘Sen hangi partidensin?’ diye mi sorulacaklar? Hayır, hayır, öyle değil. Allahü Taâlâ âhirette sırf Allah rızası için bir araya gelmiş ve hizmet etmişlerin mükafaatını verecek. Bizim siyasetle uğraşacak vaktimiz yoktur.
“Bir gün siyasetle uğraşsam o gün feyizle o gün ders yapamıyorum. Mânevî feyizler sâlim olamıyor. Cemaat de istifade edemiyor.”
Gerçekten şimdi de görüyoruz ki, Nur Hizmetinden bazıları o tertemiz hizmetlerinin kudsiyetini bir tarafa bırakarak iktidardakilerin yanına yaklaşmaya çalışıyor. Elbette siyasetin çirkinlik ve çirkeflerinden bazı şeylerin bulaştığı açıkça görülüyor. Algı operasyonlarının tesiriyle masum kardeşlerine atılan iftiralara göre konuşabiliyorlar. Nurları ve İslam Hukukunu bilen birisi de kalkıp o partinin haksızca hatta zulmen ve gadren mahkum ettirmeye çalıştığı kardeşleri hakkında daha da ileri giderek “Bunların hepsini idam etmeli” diyebiliyor. Bu nasıl iştir? Bu nasıl bir vicdandır ki, siyaset bataklığını böyle bir insanı kendi girdabına çekebiliyor…
Hulusi Ağabeyin dediği gibi bu salgın hastalığın bela ve vebasından kurtulmak için, uzak durmak gerekiyor. İpleri ecnebilerin elinde olup çoğu yalandan ibaret olan siyasetten Cenab-ı Hak bizi korusun… Zaten Kur’an’da siyasetle ilgili hükümler % 2… Sivil İslam diyebileceğimiz iman, ibadet, ahlak ve faziletle ilgili hükümler için % 98… Artık gerisini biz düşünelim…
[Safvet Senih] 3.4.2019 [Samanyolu Haber]
Hulusî Ağabey, “Kardeşlerim, ben (Yirmi Sekizinci Mektubun Birinci Meselesindeki) RÜYA bahsinin başındaki (Evliyaullaha tuzak olan o hayaller, Hudâ bahçesinin ay yüzlülerinin cemallerinin yansımasındaki) ‘HAYALLER EVLİYALARIN TUZAĞIDIR’ ibaresini ELLİ YILDIR çözemediğimden kendime ceza verip iki gün oruç tuttum. Ondan sonra Cenab-ı Hak lütfetti de Yirmi Dokuzuncu Mektub’un (Telvihat-ı Tis’a’nın) Üçüncü Telvihi ilham oldu. Camilerin Arkasında zikr-i İlahî ile, cûş u huruşla yapılan zikirlerin, camilerdeki feyzi muhafaza etmek ve AVLAMAK mânâsında olduğunu anladım. Şimdi ben de zannettim ki, sizin de Risale-i Nur’daki bir meseleyle ilgili böyle bir müşkülünüz var, onun için bana sormaya geldiniz. Her neyse!” dedikten sonra sorularıyla ilgili yine genel bir ifade kullanarak “Kardeşim fitneye sebebiyet vermeyecek şekilde verip kurtulursunuz.” der. Böylece aslında ehemmiyeti olmayan gelip geçici siyasî meseleler üzerinde merakla durmayı ve aralarında niza ve çekişme yapmayı Risale-i Nur Talebelerine yakıştırmaz.
1978’li yıllarda siyasî tartışmaların ayyuka çıktığı, zihinleri meşgul ettiği ve Nur Talebeleri arasında sû-i zanlar kapı açtığı bir zamanda, Hulusî Ağabey, her zamanki soğukkanlılığını muhafaza ederek, Nur Dairesine siyasetin bulaştırılmaması için gayret sarfeder. O gün kendilerini siyasetin akıntısına kaptıranlar, Hulusî Ağabeyin tavrını TENKİDE kalkışır, onu da siyasî tartışmaların içine çekmeye çalışırlar.
Bu maksatla Hulusî Ağabeyi ikna ve irşad etmek üzere bir grup ziyaretine gelirler. Kendilerine göre deliller ileri sürerek SİYASETLE MEŞGULİYETE FETVA çıkarmaya çalışırlar. Muhammed Orakçıoğlu, “Hulusî Ağabeyi hiçbir zaman o kadar celalli görmedim!” der. Kendisine ders vermeye kalkan bu gruba karşı, Hulusi Ağabey, o güne kadar takınmadığı bir tavır takınır. Yaptığı izahları kaale almayan gruba, “Siz beni ne zannediyorsunuz? Getirin Sikke-i Tasdik-i Gaybîyi okuyun!” demek zorunda kalan Hulusi Ağabey haddini aşanlara şöyle der: “Siyasetle uğraşanlar bu camiamıza girmesinler, gidip siyasetle uğraşsınlar. Cemaatin içine fikri bozuk birisi gelirse benden FEYİZ KAPISI kapanıyor ve konuşamıyorum, nefesim kesiliyor. Kerametim yok ki, göstereyim. Bundan dolayı siyasetçiler bizimle uğraşmasınlar ve içimize girmesinler.
“Risale-i Nur Talebeleri de siyasetle uğraşmasınlar ve onların içlerine girmesinler. Çünkü topu (hepsi) YALANDIR. Apaçık konuşuyorum. İsterlerse kafamı kessinler, ben yine susmam ve doğruyu konuşurum. Yoksa âhirette mesul olurum.
“Bu fesad-ı ümmet zamanında, ya imanı tehlikeden kurtarmak veya imanı elden çıkarmak tehlikesi vardır. Allah bizleri korusun.
“Eğer içimizde siyasetçi varsa, bıraksın. Bırakamıyorsa, içimize girip bizi meşgul etmesin, defolup başka yerlere gitsin. Bizim cemaatimize gelmesin, yoksa ne yapacağımı ben bilirim.
‘Euzü billahi mine’ş-şeytanı ve’s-siyase’ deyip siyasetten el çekmek lâzımdır. Sandığa gidip orada ne yapacaksa yapsın ve orada siyasetini sandık başında göstersin. Bu kadar bize izin verilmiş, daha ileri gidersek TOKAT YERİZ. ALLAH KORUSUN. Soran olursa ‘Hangi partiye verdin?’ Sen ‘Attım gitti!.’ de.
“Siyasetle meşgul olmak değil, belki düşünmesinin bile zarar vereceğini hesaba katmalı. Bu işi iştahlılara bırakmalı, hizmete devam Azrail ile fikirleri temizlemeli ve içimize girmiş siyasî fikirlerin tesirinden kurtulmalı.
“Siyasete bulaşan, muhakkak bir yere iltihak edecek. Bu işlerin hiçbirine karışmamak lâzım. Çünkü münakaşaya yol açar.
“Eğer aklın, vazifelerle ilgili olmayan şeylerle uğraşacak olursa, aklına de ki: ‘Çekil ıradan! Bizim başka işlerle uğraşacak vaktimiz yok.’ Âhirette, ‘Sen hangi partidensin?’ diye mi sorulacaklar? Hayır, hayır, öyle değil. Allahü Taâlâ âhirette sırf Allah rızası için bir araya gelmiş ve hizmet etmişlerin mükafaatını verecek. Bizim siyasetle uğraşacak vaktimiz yoktur.
“Bir gün siyasetle uğraşsam o gün feyizle o gün ders yapamıyorum. Mânevî feyizler sâlim olamıyor. Cemaat de istifade edemiyor.”
Gerçekten şimdi de görüyoruz ki, Nur Hizmetinden bazıları o tertemiz hizmetlerinin kudsiyetini bir tarafa bırakarak iktidardakilerin yanına yaklaşmaya çalışıyor. Elbette siyasetin çirkinlik ve çirkeflerinden bazı şeylerin bulaştığı açıkça görülüyor. Algı operasyonlarının tesiriyle masum kardeşlerine atılan iftiralara göre konuşabiliyorlar. Nurları ve İslam Hukukunu bilen birisi de kalkıp o partinin haksızca hatta zulmen ve gadren mahkum ettirmeye çalıştığı kardeşleri hakkında daha da ileri giderek “Bunların hepsini idam etmeli” diyebiliyor. Bu nasıl iştir? Bu nasıl bir vicdandır ki, siyaset bataklığını böyle bir insanı kendi girdabına çekebiliyor…
Hulusi Ağabeyin dediği gibi bu salgın hastalığın bela ve vebasından kurtulmak için, uzak durmak gerekiyor. İpleri ecnebilerin elinde olup çoğu yalandan ibaret olan siyasetten Cenab-ı Hak bizi korusun… Zaten Kur’an’da siyasetle ilgili hükümler % 2… Sivil İslam diyebileceğimiz iman, ibadet, ahlak ve faziletle ilgili hükümler için % 98… Artık gerisini biz düşünelim…
[Safvet Senih] 3.4.2019 [Samanyolu Haber]
Şenol Güneş’in Türk futboluna son armağanı: Dorukhan Toköz [Hasan Cücük]
A Milli Takım teknik direktörlüğünü görevine getirilen Şenol Güneş, Beşiktaş’la olan birlikteliğinin artık son aylarını yaşıyor. Sezonun bitimiyle birlikte 4 yıllık Beşiktaş defterini kapatacak olan Güneş’in Türk futboluna kazandırdığı son isim Dorukhan Toköz oldu. Sezon başında Eskişehirspor’dan kadroya katılan Dorukhan takımın değişmezlerinden biri olmakla kalmadı, A Milli Takıma kadar yükseldi.
Dorukhan Toköz’un, Eskişehirspor’da başladığı futbol yolculuğunun yeni durağı temmuz 2018’de Beşiktaş olduğunda ödenen bonservis ücreti sadece 150 bin Euro idi. Önlibero mevkiinde oynayan genç oyuncunun formayı kapması için Tolgay Arslan ve Oğuzhan Özyakup’u geçmesi gerekiyordu. Her iki oyuncuda Beşiktaş kadrosunun değişmezleri olduğunu düşündüğümüzde Dorukhan’ın forma şansı oldukça azdı. Ancak Oğuzhan ve Tolgay’ın formsuzluğu Dorukhan’ın şansı oldu. Daha sonra Tolgay’ın önce kadro dışı bırakılıp daha sonra ara transferde Fenerbahçe’ye satılmasıyla genç oyuncu için ilk 11 kapısı sonuna kadar açıldı. Yakaladığı bu şansı iyi değerlendirdi. Kısa sürede takımın değişmezlerinden biri oldu.
21 Mayıs 1996’da Eskişehir’de doğan Dorukhan, futbola şehrin takımı Eskişehirspor’da başladığında henüz 12 yaşındaydı. Alt yapıda geçen 6 yılın ardından ocak 2015’te profesyonel imzayı atıp A takım kadrosuna yükseldi. Sezonu forma giymeden tamamlayan Dorukhan, Eskişehirspor formasını ilk kez 3 Aralık 2015’te Türkiye Kupası’nda Menemen Belediyespor karşısında giydi. Maçı Eskişehirspor 1-0 kazanırken golün adı Dorukhan’dı. 20 Aralık’ta ise Eskişehirspor formasıyla ilk Süper Lig maçına Başakşehir karşısında çıktı. 2016-17 sezonunda TFF 1. Lig’e düşen takımda daha fazla şans bulmaya başladı. O sezon 24 maçta 2 gollük bir performansla oynadı. Süper Lig’e yükselme play-offlarına çıksalar da finalde Göztepe’ye penaltılarla kaybettiler. Bir sonraki sezon ise 32 maçta forma giyerek takımının en önemli isimlerinden oldu. Sezon içinde yaptığı 9 asist ile önemli bir performans gösterdi. Bu performansıyla sezon başında kendini Beşiktaş’ta buldu. Hem de 150 bin Euro gibi cuzi bir rakama.
Dorukhan’ın futbola yönelmesinde babasının işlerinin bozulması etkili oldu. Futbolcu olma kararını aldığında 13-14 yaşlarındaydı. İşleri bozulan babası İstanbul’dan dönünce, 2 çocuklu aileyi geçindirmek oldukça zor oluyordu. Ailesinin içine düştüğü ekonomik durumun farkına varan Dorukhan kararını veriyordu; ’inşallah futbolcu olacağım.’ Şöhretin başını döndürmeyen isimlerden biri olan Dorukhan, profesyonel olmasının hayatında radikal değişiklere yol açmadığını söyledi. Dorukhan, “Yaşadığımız hayat aynı aslında. Dört sene önce de büfemiz vardı, hâlâ var. Dört sene önce abim oradaydı, hâlâ orada. Hayatımdaki tek fark, benim Eskişehir’de değil de İstanbul’da yaşıyor olmam. Zaten Eskişehir’deyken de bir süre tesislerde kalmış son senemde ise ayrı eve çıkmıştım.” diyerek, şöhretin cazibesine kendisini kaptırmadığını ortaya koydu.
Kara Kartal’da ilk kez 26 Temmuz’daki UEFA Avrupa Ligi 2. ön eleme turunda B36 Torshavn’la oynanan mücadelede görev yapan Dorukhan, Süper Lig’de de Siyah-Beyazlı formayı sırtına ilk kez 11 Kasım’daki Sivasspor mücadelesinde geçirdi. Bu 2 karşılaşmada da oyuna sonradan dahil olan 22 yaşındaki ön libero; forma yarışında önünde bulunan iki isim; Tolgay Arslan ve Oğuzhan Özyakup’un formsuz olduğu dönemde eline geçen şansı iyi değerlendirdi.
Süper Lig’de ilk kez 24 Kasım’da Ankaragücü karşısındaki mücadeleye ilk 11’de başlayan Dorukhan, Beşiktaş’taki ilk asistini de bu maçta yaptı. Orta sahada zaman zaman görev yaptığı, Gary Medel ve Atiba Hutchinson’la birlikte iyi bir ikili oluşturdu. Bir kez kaptığı formayı bırakmadı. Süper Lig’de bu sezon 13’ü ilk 11’de olmak üzere 14 maça çıkan genç oyuncu, 3 gol ve 2 asistlik performans ortaya koydu.
Teknik direktör Şenol Güneş’in son yıllarda Türk futbolunda parlattığı isimler arasına katılan yetenekli futbolcu, başarılı görüntüsünün karşılığını Milli Takım’a seçilerek aldı. Daha önce Ay-Yıldızlılar’ın genç yaş kategorilerinde görev yapan Dorukhan, teknik direktör Şenol Güneş’in Arnavutluk ve Moldova’yla Euro 2020 Avrupa Elemeleri karşılaşmalarının kadrosunda yer aldı. Arnavutluk mücadelesinde sonradan dahil olarak ilk kez A Milli olan Dorukhan, Moldova karşısına da ilk 11’de başlayıp sergilediği etkili görüntüyle alkış topladı.
Oynadığı futbolla adını kısa sürede duyuran Dorukhan’ın adı İngiliz ve İspanyol kulüpleri ile anılmaya başladı. Beşiktaş Başkanı Fikret Orman, genç oyuncuya bir çok kulüpten teklif geldiğini belirtip, bonservis ücretinin 20 milyon Euro olduğunu söyledi. Kısa sürede değerini arttıran oyuncunun örnek aldığı isimler ise İspanyol Xavi Alonso ve İngiliz Steven Gerard. Genç oyuncu futbolun iki efsanesi için, “Xabi Alonso’yu çok beğenirdim. Yine aynı tarzdaki Gerrard’ı çok beğenerek izliyordum. Futbolda hem defans hem ofansı bir arada yapmak gerçekten zor ama bunu yapabilirseniz ortaya güzel şeyler çıkıyor. Xabi Alonso ve Gerrard bence oyunun iki yönünü de çok başarıyla oynayabilen oyunculardı.” diyor.
[Hasan Cücük] 3.4.2019 [TR724]
Dorukhan Toköz’un, Eskişehirspor’da başladığı futbol yolculuğunun yeni durağı temmuz 2018’de Beşiktaş olduğunda ödenen bonservis ücreti sadece 150 bin Euro idi. Önlibero mevkiinde oynayan genç oyuncunun formayı kapması için Tolgay Arslan ve Oğuzhan Özyakup’u geçmesi gerekiyordu. Her iki oyuncuda Beşiktaş kadrosunun değişmezleri olduğunu düşündüğümüzde Dorukhan’ın forma şansı oldukça azdı. Ancak Oğuzhan ve Tolgay’ın formsuzluğu Dorukhan’ın şansı oldu. Daha sonra Tolgay’ın önce kadro dışı bırakılıp daha sonra ara transferde Fenerbahçe’ye satılmasıyla genç oyuncu için ilk 11 kapısı sonuna kadar açıldı. Yakaladığı bu şansı iyi değerlendirdi. Kısa sürede takımın değişmezlerinden biri oldu.
21 Mayıs 1996’da Eskişehir’de doğan Dorukhan, futbola şehrin takımı Eskişehirspor’da başladığında henüz 12 yaşındaydı. Alt yapıda geçen 6 yılın ardından ocak 2015’te profesyonel imzayı atıp A takım kadrosuna yükseldi. Sezonu forma giymeden tamamlayan Dorukhan, Eskişehirspor formasını ilk kez 3 Aralık 2015’te Türkiye Kupası’nda Menemen Belediyespor karşısında giydi. Maçı Eskişehirspor 1-0 kazanırken golün adı Dorukhan’dı. 20 Aralık’ta ise Eskişehirspor formasıyla ilk Süper Lig maçına Başakşehir karşısında çıktı. 2016-17 sezonunda TFF 1. Lig’e düşen takımda daha fazla şans bulmaya başladı. O sezon 24 maçta 2 gollük bir performansla oynadı. Süper Lig’e yükselme play-offlarına çıksalar da finalde Göztepe’ye penaltılarla kaybettiler. Bir sonraki sezon ise 32 maçta forma giyerek takımının en önemli isimlerinden oldu. Sezon içinde yaptığı 9 asist ile önemli bir performans gösterdi. Bu performansıyla sezon başında kendini Beşiktaş’ta buldu. Hem de 150 bin Euro gibi cuzi bir rakama.
Dorukhan’ın futbola yönelmesinde babasının işlerinin bozulması etkili oldu. Futbolcu olma kararını aldığında 13-14 yaşlarındaydı. İşleri bozulan babası İstanbul’dan dönünce, 2 çocuklu aileyi geçindirmek oldukça zor oluyordu. Ailesinin içine düştüğü ekonomik durumun farkına varan Dorukhan kararını veriyordu; ’inşallah futbolcu olacağım.’ Şöhretin başını döndürmeyen isimlerden biri olan Dorukhan, profesyonel olmasının hayatında radikal değişiklere yol açmadığını söyledi. Dorukhan, “Yaşadığımız hayat aynı aslında. Dört sene önce de büfemiz vardı, hâlâ var. Dört sene önce abim oradaydı, hâlâ orada. Hayatımdaki tek fark, benim Eskişehir’de değil de İstanbul’da yaşıyor olmam. Zaten Eskişehir’deyken de bir süre tesislerde kalmış son senemde ise ayrı eve çıkmıştım.” diyerek, şöhretin cazibesine kendisini kaptırmadığını ortaya koydu.
Kara Kartal’da ilk kez 26 Temmuz’daki UEFA Avrupa Ligi 2. ön eleme turunda B36 Torshavn’la oynanan mücadelede görev yapan Dorukhan, Süper Lig’de de Siyah-Beyazlı formayı sırtına ilk kez 11 Kasım’daki Sivasspor mücadelesinde geçirdi. Bu 2 karşılaşmada da oyuna sonradan dahil olan 22 yaşındaki ön libero; forma yarışında önünde bulunan iki isim; Tolgay Arslan ve Oğuzhan Özyakup’un formsuz olduğu dönemde eline geçen şansı iyi değerlendirdi.
Süper Lig’de ilk kez 24 Kasım’da Ankaragücü karşısındaki mücadeleye ilk 11’de başlayan Dorukhan, Beşiktaş’taki ilk asistini de bu maçta yaptı. Orta sahada zaman zaman görev yaptığı, Gary Medel ve Atiba Hutchinson’la birlikte iyi bir ikili oluşturdu. Bir kez kaptığı formayı bırakmadı. Süper Lig’de bu sezon 13’ü ilk 11’de olmak üzere 14 maça çıkan genç oyuncu, 3 gol ve 2 asistlik performans ortaya koydu.
Teknik direktör Şenol Güneş’in son yıllarda Türk futbolunda parlattığı isimler arasına katılan yetenekli futbolcu, başarılı görüntüsünün karşılığını Milli Takım’a seçilerek aldı. Daha önce Ay-Yıldızlılar’ın genç yaş kategorilerinde görev yapan Dorukhan, teknik direktör Şenol Güneş’in Arnavutluk ve Moldova’yla Euro 2020 Avrupa Elemeleri karşılaşmalarının kadrosunda yer aldı. Arnavutluk mücadelesinde sonradan dahil olarak ilk kez A Milli olan Dorukhan, Moldova karşısına da ilk 11’de başlayıp sergilediği etkili görüntüyle alkış topladı.
Oynadığı futbolla adını kısa sürede duyuran Dorukhan’ın adı İngiliz ve İspanyol kulüpleri ile anılmaya başladı. Beşiktaş Başkanı Fikret Orman, genç oyuncuya bir çok kulüpten teklif geldiğini belirtip, bonservis ücretinin 20 milyon Euro olduğunu söyledi. Kısa sürede değerini arttıran oyuncunun örnek aldığı isimler ise İspanyol Xavi Alonso ve İngiliz Steven Gerard. Genç oyuncu futbolun iki efsanesi için, “Xabi Alonso’yu çok beğenirdim. Yine aynı tarzdaki Gerrard’ı çok beğenerek izliyordum. Futbolda hem defans hem ofansı bir arada yapmak gerçekten zor ama bunu yapabilirseniz ortaya güzel şeyler çıkıyor. Xabi Alonso ve Gerrard bence oyunun iki yönünü de çok başarıyla oynayabilen oyunculardı.” diyor.
[Hasan Cücük] 3.4.2019 [TR724]
Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım arasındaki 12 fark [Turgut Efe Kara]
Eski Meclis Başkanı AKP’li Binali Yıldırım ile eski Beylikdüzü Belediye Başkanı CHP’li Ekrem İmamoğlu arasında geçen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi kıyasıya bir yarışa sahne oldu. Halka haber hizmeti veren devlete ait Anadolu Ajansı’nın (AA) İstanbul seçim sonuçları ile ilgili yaptığı manipülasyon ise bütün dünyanın dikkatini bu yarışa çevirdi.
İmamoğlu, sıra dışı performansı ile manipülasyonu boşa çıkarmayı başarırken, bakanlık ve başbakanlık da yapmış olan Yıldırım, AA’nın veya partisinin kurbanı olarak ‘kazandım’ açıklaması yaptı.
Kesin olmayan sonuçlara göre İstanbul’da ipi İmamoğlu göğüsledi. Ortaya çıkan netice, iki aday arasında ne gibi farklar olduğunu göz atma ihtiyacı doğurdu. İşte o farklar:
1
Ekrem İmamoğlu: 49 yaşında. İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu.
Binali Yıldırım: 64 yaşında. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’ni bitirdi.
2
Ekrem İmamoğlu: 10 yıllık siyasi geçmişi var. İstanbul Beylikdüzü ilçesinin belediye başkanlığından geliyor. Kazanma şansı düşük gösterildi.
Binali Yıldırım: İstanbul Büyükşehir’deki bürokratlık dönemi dahil siyasette 25’inci yılı. Bakanlık, Başbakanlık ve Meclis Başkanlığı’ndan geliyor. ‘Yarışın favorisi’ diye lanse edildi.
3
Ekrem İmamoğlu: Muhafazakar/sağ kökenli bir aileden geliyor ama üniversite yıllarından itibaren ‘sosyal demokrat’ değerleri benimsedi.
Binali Yıldırım: Siyasi hayatı boyunca, İslamcılık’tan muhafazakar/dindar demokratlığa, oradan milliyetçi-muhafazakarlığa evrilen AKP içinde yer aldı.
4
Ekrem İmamoğlu: Seçim çalışmalarını tek başına yürüttü. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu uzaktan destek verdi.
Binali Yıldırım: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın himayesinde seçim çalışması yaptı. Erdoğan, İstanbul’un birçok ilçesinde son saatlere kadar miting düzenledi.
5
Ekrem İmamoğlu: Maddi imkanları sınırlıydı. Reklam verme gücü zayıftı. Buna rağmen iktidar medyası reklamlarını yayınlamadı. Sosyal medyayı kullanmaya çalıştı.
Binali Yıldırım: İktidar partisi AKP ve devletin her türlü maddi desteği arkasındaydı. Bütün reklam panoları ve medya sınırsız alan açtı. Sosyal medyanın her mecrasında yer aldı.
6
Ekrem İmamoğlu: Gazete ve televizyonlar haberlerinde yer vermedi. Verdiklerinde ise eleştiri ve negatif propaganda yaptı.
Binali Yıldırım: Yüzde 95’e ulaşan ‘havuz medyası’ bütün sayfalarını ve ekranlarını kendisine açtı. Olumsuz hiçbir yönünden bahsetmedi. Hakkındaki yolsuzluk iddialarına değinmedi.
7
Ekrem İmamoğlu: Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil, daha önce İstanbul’u yöneten belediye başkanlarını ziyaret etti, görüşlerini aldı.
Binali Yıldırım: Herhangi bir ziyaret trafiği kamuoyuna yansımadı. Adaylığı açıklandıktan sonra bile Meclis Başkanlığı görevini uzun süre devam ettirdi.
8
Ekrem İmamoğlu: Seçim gecesinde Anadolu Ajansı’nın yaptığı manipülasyon krizini yönetmeyi bildi. Sakin ve özgüvenli tavrı ile sorumluları göreve çağırması dikkat çekti.
Binali Yıldırım: Anadolu Ajansı’nın tartışmalı sonuçlarına herhangi bir yorum yapmadı. Bu sıralarda teşekkür konuşması hazırladığını gösteren bir fotoğrafı yayınlandı.
9
Ekrem İmamoğlu: 9-10 kez kameraların karşısına geçmesine ve elindeki ıslak imzalı sonuçlarda önde gözükmesine rağmen ‘kazandım’ açıklaması yapmadı.
Binali Yıldırım: Sadece bir kez medyanın karşısına çıktı ve daha sonuçlar netleşmeden heyecansız bir şekilde ‘kazandık’ konuşması yaptı.
10
Ekrem İmamoğlu: Sandık sonuçlarını takip etmek için kurduğu ekip ve birlikte gerçekleştirdikleri disiplinli çalışma, sonuçları ile beraber ekranlara yansıdı.
Binali Yıldırım: Sandık sonuçlarını takip etme işini tamamen partisine ve Beştepe Sarayı’na bırakmış bir görüntü çizdi.
11
Ekrem İmamoğlu: Sandık sonuçlarını sabaha kadar kararlı bir şekilde takip ederek, bütün manipülasyonları boşa çıkardı. Sabah saatlerinde Yüksek Seçim Kurulu ve Anadolu Ajansı geceden beri paylaştığı verileri doğruladı.
Binali Yıldırım: ‘Kazandık’ açıklamasından sonra kayıplara karıştı. Teşekkür konuşması için yapılan canlı yayın ekiplerini dağıtmak zorunda kaldı. Sabah mahcup bir ifade ile YSK’nın son kararını beklediğini açıkladı.
12
Ekrem İmamoğlu: 10 yıllık bir yerel yönetim tecrübesini akıl, zeka ve sağduyu ile birleştirerek nasıl bir yönetim sergileyeceğini gösterdi.
Binali Yıldırım: İpleri ‘tek adamın’ ve ‘partinin’ eline bırakarak, 25 yıllık ‘devlet adamlığı’ tecrübesinin 3 ayda nasıl heba edilebileceğini ortaya koydu.
[Turgut Efe Kara] 3.4.2019 [TR724]
İmamoğlu, sıra dışı performansı ile manipülasyonu boşa çıkarmayı başarırken, bakanlık ve başbakanlık da yapmış olan Yıldırım, AA’nın veya partisinin kurbanı olarak ‘kazandım’ açıklaması yaptı.
Kesin olmayan sonuçlara göre İstanbul’da ipi İmamoğlu göğüsledi. Ortaya çıkan netice, iki aday arasında ne gibi farklar olduğunu göz atma ihtiyacı doğurdu. İşte o farklar:
1
Ekrem İmamoğlu: 49 yaşında. İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu.
Binali Yıldırım: 64 yaşında. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’ni bitirdi.
2
Ekrem İmamoğlu: 10 yıllık siyasi geçmişi var. İstanbul Beylikdüzü ilçesinin belediye başkanlığından geliyor. Kazanma şansı düşük gösterildi.
Binali Yıldırım: İstanbul Büyükşehir’deki bürokratlık dönemi dahil siyasette 25’inci yılı. Bakanlık, Başbakanlık ve Meclis Başkanlığı’ndan geliyor. ‘Yarışın favorisi’ diye lanse edildi.
3
Ekrem İmamoğlu: Muhafazakar/sağ kökenli bir aileden geliyor ama üniversite yıllarından itibaren ‘sosyal demokrat’ değerleri benimsedi.
Binali Yıldırım: Siyasi hayatı boyunca, İslamcılık’tan muhafazakar/dindar demokratlığa, oradan milliyetçi-muhafazakarlığa evrilen AKP içinde yer aldı.
4
Ekrem İmamoğlu: Seçim çalışmalarını tek başına yürüttü. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu uzaktan destek verdi.
Binali Yıldırım: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın himayesinde seçim çalışması yaptı. Erdoğan, İstanbul’un birçok ilçesinde son saatlere kadar miting düzenledi.
5
Ekrem İmamoğlu: Maddi imkanları sınırlıydı. Reklam verme gücü zayıftı. Buna rağmen iktidar medyası reklamlarını yayınlamadı. Sosyal medyayı kullanmaya çalıştı.
Binali Yıldırım: İktidar partisi AKP ve devletin her türlü maddi desteği arkasındaydı. Bütün reklam panoları ve medya sınırsız alan açtı. Sosyal medyanın her mecrasında yer aldı.
6
Ekrem İmamoğlu: Gazete ve televizyonlar haberlerinde yer vermedi. Verdiklerinde ise eleştiri ve negatif propaganda yaptı.
Binali Yıldırım: Yüzde 95’e ulaşan ‘havuz medyası’ bütün sayfalarını ve ekranlarını kendisine açtı. Olumsuz hiçbir yönünden bahsetmedi. Hakkındaki yolsuzluk iddialarına değinmedi.
7
Ekrem İmamoğlu: Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil, daha önce İstanbul’u yöneten belediye başkanlarını ziyaret etti, görüşlerini aldı.
Binali Yıldırım: Herhangi bir ziyaret trafiği kamuoyuna yansımadı. Adaylığı açıklandıktan sonra bile Meclis Başkanlığı görevini uzun süre devam ettirdi.
8
Ekrem İmamoğlu: Seçim gecesinde Anadolu Ajansı’nın yaptığı manipülasyon krizini yönetmeyi bildi. Sakin ve özgüvenli tavrı ile sorumluları göreve çağırması dikkat çekti.
Binali Yıldırım: Anadolu Ajansı’nın tartışmalı sonuçlarına herhangi bir yorum yapmadı. Bu sıralarda teşekkür konuşması hazırladığını gösteren bir fotoğrafı yayınlandı.
9
Ekrem İmamoğlu: 9-10 kez kameraların karşısına geçmesine ve elindeki ıslak imzalı sonuçlarda önde gözükmesine rağmen ‘kazandım’ açıklaması yapmadı.
Binali Yıldırım: Sadece bir kez medyanın karşısına çıktı ve daha sonuçlar netleşmeden heyecansız bir şekilde ‘kazandık’ konuşması yaptı.
10
Ekrem İmamoğlu: Sandık sonuçlarını takip etmek için kurduğu ekip ve birlikte gerçekleştirdikleri disiplinli çalışma, sonuçları ile beraber ekranlara yansıdı.
Binali Yıldırım: Sandık sonuçlarını takip etme işini tamamen partisine ve Beştepe Sarayı’na bırakmış bir görüntü çizdi.
11
Ekrem İmamoğlu: Sandık sonuçlarını sabaha kadar kararlı bir şekilde takip ederek, bütün manipülasyonları boşa çıkardı. Sabah saatlerinde Yüksek Seçim Kurulu ve Anadolu Ajansı geceden beri paylaştığı verileri doğruladı.
Binali Yıldırım: ‘Kazandık’ açıklamasından sonra kayıplara karıştı. Teşekkür konuşması için yapılan canlı yayın ekiplerini dağıtmak zorunda kaldı. Sabah mahcup bir ifade ile YSK’nın son kararını beklediğini açıkladı.
12
Ekrem İmamoğlu: 10 yıllık bir yerel yönetim tecrübesini akıl, zeka ve sağduyu ile birleştirerek nasıl bir yönetim sergileyeceğini gösterdi.
Binali Yıldırım: İpleri ‘tek adamın’ ve ‘partinin’ eline bırakarak, 25 yıllık ‘devlet adamlığı’ tecrübesinin 3 ayda nasıl heba edilebileceğini ortaya koydu.
[Turgut Efe Kara] 3.4.2019 [TR724]
Hangi hakim üç Aliler’den birisi olmak ister? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Türkiye kamuoyu birkaç aydır seçimle yatıp kalktı, seçim konuştu. Diğer gündem ekonomi olsa da aslında unutulmaması gereken çok önemli bir konu var.
Şu an Türkiye’de yargının bağımsızlığını kaybederek siyasetin emrine girmesiyle fişlemelerle ve komik iddialarla insanlar hapse mahkûm ediliyor, hamile ve çocuklu kadınlar hapse gönderiliyor.
Bu durum akıllara bazı sorular getiriyor. Bir savcı veya hâkim neden hukuk ve evrensel insan haklarının gereğini yapmak yerine siyasi iradenin isteğini yerine getirir? Bunu yaparken beklentisi ne olabilir? Ve bütün bunlar yaşanırken bizim ülkemizde bu hukuksuzluklara karşı vicdanın sesi olacak Emile Zola’lar neden çıkmaz?
Bu soruların cevabını galiba geçmişimizde aramak gerekiyor. Bugün yaşananlar 12 Eylül’de ve 12 Mart’ta cuntaların emrine giren hâkimleri ve 27 Mayıs’ta Bayar ve Menderes’e “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor!” diyen Yassıada hâkimi Salim Başol ve savcısı Altay Ömer Egesel’i hatırlatıyor.
Bir taraftan da İstiklal Mahkemelerinin tetikçi hâkimleri “Üç Aliler” akla geliyor.
“Üç Aliler” de bugüne benzer şekilde yeni rejime giden süreçte verdikleri hukuksuz kararlarla bir döneme damga vurmuş ve birçok mağduriyet yaşanmasına neden olmuşlardı.
İSTİKLAL MAHKEMELERİ
“Olağanüstü mahkemeler” olarak bilinen İstiklal Mahkemeleri, 9 Eylül 1920 tarihinde kuruldu. Bu mahkemelerin hukukî bir dayanağı yoktu. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM henüz bir anayasa yapmadığından 24 Nisan 1920 tarihli önergeye göre çalışıyor ve hüküm olmayan konularda 1876 Anayasası esas alınıyordu. Bu Anayasada “özel yetkili ve olağanüstü mahkemeler” kurulmasını yasaklanmıştı.
İstiklal Mahkemelerinin kurulmasındaki amaç, asker kaçaklarının orduya kazandırılmasıydı. Mahkemelerin üyeleri TBMM’deki vekillerden seçildiğinden “hukukçu olma” şartı yoktu. Ancak “idam kararı verme yetkisi de tanınan” bu mahkemelerin kararları temyiz edilemiyor ve bu durum telafi imkânı olmayan sonuçlara yol açıyordu.
İlk mahkemeler çeşitli yerlerde faaliyet gösterdi. 5 Ağustos 1921 tarihli Başkumandanlık Kanunuyla M. Kemal Paşa, TBMM’nin yetkilerini tek başına üstlenince İstiklal Mahkemeleri de kendisine bağlandı.
1922 Temmuzunda ise mahkemelerle ilgili bir kanun çıkarılarak kararların infazının TBMM onayı ile gerçekleşmesi hükmü getirildi.
1923’e kadar faaliyet gösteren bu dönem mahkemelerinde 5.000’in üzerinde idam cezası verildiği, bunların da 1450-1500 kadarının infazının gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
1924 yılına gelindiğinde İstiklal Mahkemeleri yeniden sahneye çıktı. Başlangıçta “asker kaçakları” için kurulan mahkemeler yeni dönemde iktidarın muhalefeti yok etme aracına dönüştüğü gibi şapka inkılabı örneğinde olduğu gibi devrimlerin zorla yerleştirilmesine yönelik faaliyet gösterdi.
İstiklal Mahkemelerinin delilsiz, kanaate dayalı ve hukukun en temel esaslarına bile aykırı kararları, sonraki dönemlerde büyük tartışmalara neden oldu. Ama “mahkeme şartını bile yerine getirmeyen” bu mahkemelerin tetikçi hâkimleri sayesinde muhalefet tasfiye edildiği gibi tek sesli bir yapı ve “tek parti rejimi” kuruldu.
Bu hâkimlerden öne çıkanlarsa “Üç Aliler” yani Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali idi.
KEL ALİ (ALİ ÇETİNKAYA)
Aslen Afyon’lu olan Kel Ali, “piyade subayı” olarak Osmanlı ordusuna katılmış ve İttihat ve Terakki’ye üye olmuştu. 31 Mart Olayı sırasında İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’na katılmış ve sonrasında Selanik’e sürgüne gönderilen II. Abdülhamit’in muhafazasını üstlenen Fethi Bey’in (Okyar) yardımcılığı görevine getirilmişti.
Trablusgarp Harbine de iştirak eden Kel Ali, Birinci Dünya Savaşı’nda da görev aldı. İstiklal Harbi’nde Ayvalık cephesinin oluşmasında öncülük yaparak Milli Mücadele’ye katkıda bulundu. İngilizler tarafından Malta’ya sürülen Kel Ali, sürgün dönüşünde TBMM’de milletvekili olarak M. Kemal Paşa’nın en yakınındaki isimlerden birisi oldu.
Atatürk tarafından “Çetinkaya” soyadı verilen Kel Ali’nin meşhur olması ise 1925’de Ankara İstiklal Mahkemesi reisliğiyle gerçekleşti.
Şeyh Sait İsyanı üzerine çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi 1925-1927 arasında görev yaptı.
Bu iki yıl inkılap hareketlerinin yoğunlaştığı ve gerek siyasi gerekse “devrim muhalifi” olarak değerlendirilen kişilerin çok sert bir şekilde cezalandırıldığı bir dönemdi. Bu mahkeme iki yıl içinde Terakkiperver Fırka’nın kapatılması, muhalif gazeteciler davası, telgrafçılar grevi, Komünistler davası, Şapka Kanunu’na muhalif olan aralarında Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ve İskilipli Atıf Hoca gibi kişilerin davası, İzmir Suikastı ve İttihatçılar davası gibi çok önemli davalara baktı.
Bu davalarda amaç yeni rejimin muhalefetin tasfiyesiyle tek parti rejimine dönüştürülmesiydi. Yargılamalarda “İnkılapları koruma ve devrimleri yerleştirme” öne çıkarılarak bütün muhalefet ortadan kaldırıldı. Kel Ali bu konuda kendisine verilen görevi “hukuki” olmasa da “siyaseten” mükemmel bir şekilde yerine getirdi.
HALİT PAŞA (DELİ) CİNAYETİ
Elbette önemli bir soru aslen asker kökenli olan Ali Çetinkaya’nın neden mahkeme reisi yapıldığıdır. Bunda M. Kemal Paşa’ya yakınlığı yanında başka faktörlerin de olabileceği akla gelmektedir. Bu sorunun cevabını ararken öncelikle Kel Ali’nin “İttihatçı” kimliği dikkate alınmalıdır.
Diğer taraftan Kel Ali’nin İstiklal Mahkemelerinin kurulmasından kısa bir süre önce TBMM’de bir siyasi cinayete adının karıştığı dikkat çekmektedir. 9 Şubat 1925’de Meclis’te çıkan bir tartışmada “Kars Fatihi” olarak bilinen Halit Paşa (Deli) vurulmuş ve birkaç gün sonra da vefat etmiştir.
Halit Paşa’nın Kel Ali’nin silahından çıkan kurşunla vurulmasına rağmen soruşturma sonunda Kel Ali’nin “nefs-i müdafaa” ile Paşa’yı öldürdüğü kanaatine varılarak dosya kapatılmıştır. Böylece Kel Ali mahkûmiyetten kurtulmuştur.
Paşa ile Kel Ali’nin husumeti Trablusgarp Harbi’ne kadar gitmektedir. TBMM’de zaman zaman aralarında tartışmalar yaşanmış ve üst rütbelere çıkamayan “Yarbay” Kel Ali, Halit Paşa tarafından suiistimalle suçlanmıştır.
Bu aşamada akla Halit Paşa cinayetinin örtbas edilmesi ve yolsuzluk iddialarının kapatılmasına karşılık Ankara İstiklal Mahkemesinde “tetikçi” olarak seçilmiş olabileceği gelmektedir.
Ali Çetinkaya hakkında çeşitli çalışmalar olsa da İstiklal Mahkemelerindeki konumu genellikle “Kemalist ve devrimci” olmasından hareketle izah edildiğinden mahkemelerde görev alma nedeninin anlaşılabilmesi için daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
KILIÇ ALİ VE NECİP ALİ
İstiklal Mahkemelerinin diğer iki önemli figürü ise Kılıç Ali ve Necip Ali’dir. Asıl ismi “Asaf” olan Kılıç Ali astsubay kökenli olmasına rağmen subaylığa geçerek yüzbaşılığa kadar yükselmiş ve Kafkas İslam Ordusu ile Bakü’ye gitmişti.
Futbolcu “Baba Gündüz (Gündüz Kılıç)” ve gazeteci Altemur Kılıç’ın babası olan Kılıç Ali “Enver Paşa’nın adamı” olarak görülse de sonraki dönemde M. Kemal Paşa’nın güvenini kazandı ve Paşa tarafından kendisine “Kılıç Ali” denildi.
Kılıç Ali de Ali Çetinkaya gibi Milli Mücadelede önemli bir rol üstlenerek Antep ve Maraş’ta Fransızlara karşı Güney Cephesini örgütledi. TBMM’de Antep Mebusu olarak görev alan Kılıç Ali, ilk İstiklal Mahkemelerinden itibaren görev yaparak yeni rejimin kurumsallaşmasında etkin bir rol oynadı.
Zamanla M. Kemal Paşa’nın adamı olarak görülen Kılıç Ali, İsmet Paşa devrinde tasfiye edilen isimler arasında yer aldı.
Kılıç Ali yeni rejimin kurulmasında önemli bir kilometre taşı olan, İzmir Suikastı davasına bakan ve İttihatçıları tasfiye eden Ankara İstiklal Mahkemesi’nde görev aldı.
Bu mahkemenin savcısı ise bir hukukçu olan Necip Ali (Küçüka) idi. Necip Ali hazırladığı iddianame ile İzmir Suikastı davasını “suikast ve İttihatçılık” olarak iki ayrı davaya dönüşmesini sağlamıştı. Yine somut hiçbir delil olmasa da İttihatçı Kara Kemal’i “en büyük fail” göstermişti.
Mahkemenin tutuklama kararı verdiği ilk kişiler arasında Kazım Karabekir de yer almış, hatta Karabekir’in serbest bırakılması emrini verdiği gerekçesiyle dönemin Başbakanı İsmet Paşa için bile tutuklama kararı çıkarılmıştı.
Bu süreç Kazım Karabekir, Rauf Bey, A. Fuat Paşa ve Refet Paşa gibi “halk tarafından sevilen” Milli Mücadele liderlerinin siyaset dışına itilmesiyle ve İttihatçılığın tasfiyesiyle sonuçlanmış ve tek parti rejiminin önündeki önemli bir engel ortadan kaldırılmıştır.
EMİLE ZOLA ÇIKMASA DA
“Üç Aliler” örneği her iktidarın başvurabileceği bir örneği göstermesi bakımından ilginçtir. “Hâkim” olarak seçilen Kel Ali ve Kılıç Ali asker kökenli olup önce İttihatçılıklarıyla öne çıkmış sonra da yeni rejimin kurulmasında kendilerine “tevdi edilen” görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir.
“Savcı” Necip Ali’nin de kanunun “hukukçu” şartının yerine getirilmesi için seçildiği ve davanın genişlemesinde etkin bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.
Kel Ali ve Kılıç Ali, Milli Mücadele kahramanı olmalarına rağmen TBMM’de “yolsuzluk” iddialarıyla karşı karşıya kalmışlar, Kel Ali ilave olarak bir siyasi cinayete karışmıştır. Bu zaafları onların “emir kulu” olmalarında etkili olmuştur.
İki yıl içinde iki yüz kırk idam kararı veren Üç Aliler, verilen görevleri yerine getirmelerinin karşılığını Ali Çetinkaya’nın Bayındırlık Bakanı olması örneğinde olduğu gibi üst görevlere getirilerek almışlardır. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra yeni lider İsmet Paşa ikisini de tasfiye etmiştir.
İlginç olan bu kişilerin Milli Mücadele’deki katkılarını kimse bilmezken, örneğin Ali Çetinkaya’nın “başarılı” sayılabilecek bakanlığı dönemindeki faaliyetlerini kamuoyu hatırlamazken “Üç Alilerin” hukuktan uzak yargılamaları her zaman gündeme gelmektedir. Elbette bunun nedeni verdikleri “hukuksuz” kararların toplum vicdanında ciddi yaralar açmasıdır.
Bugünün yargısında hukuk yerine siyasetin emrinde hareket eden hâkimler de bu topraklarda bir Emile Zola çıkmasa da yıllar sonra “Yassıada Hâkimleri” ve “Üç Aliler” gibi hatırlanacaklardır.
Kaynakça: M. Balcıoğlu, “Ölümünün 48. Yılında Ali Çetinkaya”, ATAM, S. 38, 1997; C. Küçük, “İstiklal Mahkemeleri”, TDV İA, C. 23; U. Üçüncü, “Halit Paşa Olayı ve Yankıları”, History Studies, Volume 4/1, 2012; Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları (Der. Hulusi Turgut), İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2005; İstiklal Mahkemeleri Sempozyumu, ATAM, Adıyaman, 2016.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 3.4.2019 [TR724]
Şu an Türkiye’de yargının bağımsızlığını kaybederek siyasetin emrine girmesiyle fişlemelerle ve komik iddialarla insanlar hapse mahkûm ediliyor, hamile ve çocuklu kadınlar hapse gönderiliyor.
Bu durum akıllara bazı sorular getiriyor. Bir savcı veya hâkim neden hukuk ve evrensel insan haklarının gereğini yapmak yerine siyasi iradenin isteğini yerine getirir? Bunu yaparken beklentisi ne olabilir? Ve bütün bunlar yaşanırken bizim ülkemizde bu hukuksuzluklara karşı vicdanın sesi olacak Emile Zola’lar neden çıkmaz?
Bu soruların cevabını galiba geçmişimizde aramak gerekiyor. Bugün yaşananlar 12 Eylül’de ve 12 Mart’ta cuntaların emrine giren hâkimleri ve 27 Mayıs’ta Bayar ve Menderes’e “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor!” diyen Yassıada hâkimi Salim Başol ve savcısı Altay Ömer Egesel’i hatırlatıyor.
Bir taraftan da İstiklal Mahkemelerinin tetikçi hâkimleri “Üç Aliler” akla geliyor.
“Üç Aliler” de bugüne benzer şekilde yeni rejime giden süreçte verdikleri hukuksuz kararlarla bir döneme damga vurmuş ve birçok mağduriyet yaşanmasına neden olmuşlardı.
İSTİKLAL MAHKEMELERİ
“Olağanüstü mahkemeler” olarak bilinen İstiklal Mahkemeleri, 9 Eylül 1920 tarihinde kuruldu. Bu mahkemelerin hukukî bir dayanağı yoktu. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM henüz bir anayasa yapmadığından 24 Nisan 1920 tarihli önergeye göre çalışıyor ve hüküm olmayan konularda 1876 Anayasası esas alınıyordu. Bu Anayasada “özel yetkili ve olağanüstü mahkemeler” kurulmasını yasaklanmıştı.
İstiklal Mahkemelerinin kurulmasındaki amaç, asker kaçaklarının orduya kazandırılmasıydı. Mahkemelerin üyeleri TBMM’deki vekillerden seçildiğinden “hukukçu olma” şartı yoktu. Ancak “idam kararı verme yetkisi de tanınan” bu mahkemelerin kararları temyiz edilemiyor ve bu durum telafi imkânı olmayan sonuçlara yol açıyordu.
İlk mahkemeler çeşitli yerlerde faaliyet gösterdi. 5 Ağustos 1921 tarihli Başkumandanlık Kanunuyla M. Kemal Paşa, TBMM’nin yetkilerini tek başına üstlenince İstiklal Mahkemeleri de kendisine bağlandı.
1922 Temmuzunda ise mahkemelerle ilgili bir kanun çıkarılarak kararların infazının TBMM onayı ile gerçekleşmesi hükmü getirildi.
1923’e kadar faaliyet gösteren bu dönem mahkemelerinde 5.000’in üzerinde idam cezası verildiği, bunların da 1450-1500 kadarının infazının gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
1924 yılına gelindiğinde İstiklal Mahkemeleri yeniden sahneye çıktı. Başlangıçta “asker kaçakları” için kurulan mahkemeler yeni dönemde iktidarın muhalefeti yok etme aracına dönüştüğü gibi şapka inkılabı örneğinde olduğu gibi devrimlerin zorla yerleştirilmesine yönelik faaliyet gösterdi.
İstiklal Mahkemelerinin delilsiz, kanaate dayalı ve hukukun en temel esaslarına bile aykırı kararları, sonraki dönemlerde büyük tartışmalara neden oldu. Ama “mahkeme şartını bile yerine getirmeyen” bu mahkemelerin tetikçi hâkimleri sayesinde muhalefet tasfiye edildiği gibi tek sesli bir yapı ve “tek parti rejimi” kuruldu.
Bu hâkimlerden öne çıkanlarsa “Üç Aliler” yani Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali idi.
KEL ALİ (ALİ ÇETİNKAYA)
Aslen Afyon’lu olan Kel Ali, “piyade subayı” olarak Osmanlı ordusuna katılmış ve İttihat ve Terakki’ye üye olmuştu. 31 Mart Olayı sırasında İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’na katılmış ve sonrasında Selanik’e sürgüne gönderilen II. Abdülhamit’in muhafazasını üstlenen Fethi Bey’in (Okyar) yardımcılığı görevine getirilmişti.
Trablusgarp Harbine de iştirak eden Kel Ali, Birinci Dünya Savaşı’nda da görev aldı. İstiklal Harbi’nde Ayvalık cephesinin oluşmasında öncülük yaparak Milli Mücadele’ye katkıda bulundu. İngilizler tarafından Malta’ya sürülen Kel Ali, sürgün dönüşünde TBMM’de milletvekili olarak M. Kemal Paşa’nın en yakınındaki isimlerden birisi oldu.
Atatürk tarafından “Çetinkaya” soyadı verilen Kel Ali’nin meşhur olması ise 1925’de Ankara İstiklal Mahkemesi reisliğiyle gerçekleşti.
Şeyh Sait İsyanı üzerine çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi 1925-1927 arasında görev yaptı.
Bu iki yıl inkılap hareketlerinin yoğunlaştığı ve gerek siyasi gerekse “devrim muhalifi” olarak değerlendirilen kişilerin çok sert bir şekilde cezalandırıldığı bir dönemdi. Bu mahkeme iki yıl içinde Terakkiperver Fırka’nın kapatılması, muhalif gazeteciler davası, telgrafçılar grevi, Komünistler davası, Şapka Kanunu’na muhalif olan aralarında Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ve İskilipli Atıf Hoca gibi kişilerin davası, İzmir Suikastı ve İttihatçılar davası gibi çok önemli davalara baktı.
Bu davalarda amaç yeni rejimin muhalefetin tasfiyesiyle tek parti rejimine dönüştürülmesiydi. Yargılamalarda “İnkılapları koruma ve devrimleri yerleştirme” öne çıkarılarak bütün muhalefet ortadan kaldırıldı. Kel Ali bu konuda kendisine verilen görevi “hukuki” olmasa da “siyaseten” mükemmel bir şekilde yerine getirdi.
HALİT PAŞA (DELİ) CİNAYETİ
Elbette önemli bir soru aslen asker kökenli olan Ali Çetinkaya’nın neden mahkeme reisi yapıldığıdır. Bunda M. Kemal Paşa’ya yakınlığı yanında başka faktörlerin de olabileceği akla gelmektedir. Bu sorunun cevabını ararken öncelikle Kel Ali’nin “İttihatçı” kimliği dikkate alınmalıdır.
Diğer taraftan Kel Ali’nin İstiklal Mahkemelerinin kurulmasından kısa bir süre önce TBMM’de bir siyasi cinayete adının karıştığı dikkat çekmektedir. 9 Şubat 1925’de Meclis’te çıkan bir tartışmada “Kars Fatihi” olarak bilinen Halit Paşa (Deli) vurulmuş ve birkaç gün sonra da vefat etmiştir.
Halit Paşa’nın Kel Ali’nin silahından çıkan kurşunla vurulmasına rağmen soruşturma sonunda Kel Ali’nin “nefs-i müdafaa” ile Paşa’yı öldürdüğü kanaatine varılarak dosya kapatılmıştır. Böylece Kel Ali mahkûmiyetten kurtulmuştur.
Paşa ile Kel Ali’nin husumeti Trablusgarp Harbi’ne kadar gitmektedir. TBMM’de zaman zaman aralarında tartışmalar yaşanmış ve üst rütbelere çıkamayan “Yarbay” Kel Ali, Halit Paşa tarafından suiistimalle suçlanmıştır.
Bu aşamada akla Halit Paşa cinayetinin örtbas edilmesi ve yolsuzluk iddialarının kapatılmasına karşılık Ankara İstiklal Mahkemesinde “tetikçi” olarak seçilmiş olabileceği gelmektedir.
Ali Çetinkaya hakkında çeşitli çalışmalar olsa da İstiklal Mahkemelerindeki konumu genellikle “Kemalist ve devrimci” olmasından hareketle izah edildiğinden mahkemelerde görev alma nedeninin anlaşılabilmesi için daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
KILIÇ ALİ VE NECİP ALİ
İstiklal Mahkemelerinin diğer iki önemli figürü ise Kılıç Ali ve Necip Ali’dir. Asıl ismi “Asaf” olan Kılıç Ali astsubay kökenli olmasına rağmen subaylığa geçerek yüzbaşılığa kadar yükselmiş ve Kafkas İslam Ordusu ile Bakü’ye gitmişti.
Futbolcu “Baba Gündüz (Gündüz Kılıç)” ve gazeteci Altemur Kılıç’ın babası olan Kılıç Ali “Enver Paşa’nın adamı” olarak görülse de sonraki dönemde M. Kemal Paşa’nın güvenini kazandı ve Paşa tarafından kendisine “Kılıç Ali” denildi.
Kılıç Ali de Ali Çetinkaya gibi Milli Mücadelede önemli bir rol üstlenerek Antep ve Maraş’ta Fransızlara karşı Güney Cephesini örgütledi. TBMM’de Antep Mebusu olarak görev alan Kılıç Ali, ilk İstiklal Mahkemelerinden itibaren görev yaparak yeni rejimin kurumsallaşmasında etkin bir rol oynadı.
Zamanla M. Kemal Paşa’nın adamı olarak görülen Kılıç Ali, İsmet Paşa devrinde tasfiye edilen isimler arasında yer aldı.
Kılıç Ali yeni rejimin kurulmasında önemli bir kilometre taşı olan, İzmir Suikastı davasına bakan ve İttihatçıları tasfiye eden Ankara İstiklal Mahkemesi’nde görev aldı.
Bu mahkemenin savcısı ise bir hukukçu olan Necip Ali (Küçüka) idi. Necip Ali hazırladığı iddianame ile İzmir Suikastı davasını “suikast ve İttihatçılık” olarak iki ayrı davaya dönüşmesini sağlamıştı. Yine somut hiçbir delil olmasa da İttihatçı Kara Kemal’i “en büyük fail” göstermişti.
Mahkemenin tutuklama kararı verdiği ilk kişiler arasında Kazım Karabekir de yer almış, hatta Karabekir’in serbest bırakılması emrini verdiği gerekçesiyle dönemin Başbakanı İsmet Paşa için bile tutuklama kararı çıkarılmıştı.
Bu süreç Kazım Karabekir, Rauf Bey, A. Fuat Paşa ve Refet Paşa gibi “halk tarafından sevilen” Milli Mücadele liderlerinin siyaset dışına itilmesiyle ve İttihatçılığın tasfiyesiyle sonuçlanmış ve tek parti rejiminin önündeki önemli bir engel ortadan kaldırılmıştır.
EMİLE ZOLA ÇIKMASA DA
“Üç Aliler” örneği her iktidarın başvurabileceği bir örneği göstermesi bakımından ilginçtir. “Hâkim” olarak seçilen Kel Ali ve Kılıç Ali asker kökenli olup önce İttihatçılıklarıyla öne çıkmış sonra da yeni rejimin kurulmasında kendilerine “tevdi edilen” görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir.
“Savcı” Necip Ali’nin de kanunun “hukukçu” şartının yerine getirilmesi için seçildiği ve davanın genişlemesinde etkin bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.
Kel Ali ve Kılıç Ali, Milli Mücadele kahramanı olmalarına rağmen TBMM’de “yolsuzluk” iddialarıyla karşı karşıya kalmışlar, Kel Ali ilave olarak bir siyasi cinayete karışmıştır. Bu zaafları onların “emir kulu” olmalarında etkili olmuştur.
İki yıl içinde iki yüz kırk idam kararı veren Üç Aliler, verilen görevleri yerine getirmelerinin karşılığını Ali Çetinkaya’nın Bayındırlık Bakanı olması örneğinde olduğu gibi üst görevlere getirilerek almışlardır. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra yeni lider İsmet Paşa ikisini de tasfiye etmiştir.
İlginç olan bu kişilerin Milli Mücadele’deki katkılarını kimse bilmezken, örneğin Ali Çetinkaya’nın “başarılı” sayılabilecek bakanlığı dönemindeki faaliyetlerini kamuoyu hatırlamazken “Üç Alilerin” hukuktan uzak yargılamaları her zaman gündeme gelmektedir. Elbette bunun nedeni verdikleri “hukuksuz” kararların toplum vicdanında ciddi yaralar açmasıdır.
Bugünün yargısında hukuk yerine siyasetin emrinde hareket eden hâkimler de bu topraklarda bir Emile Zola çıkmasa da yıllar sonra “Yassıada Hâkimleri” ve “Üç Aliler” gibi hatırlanacaklardır.
Kaynakça: M. Balcıoğlu, “Ölümünün 48. Yılında Ali Çetinkaya”, ATAM, S. 38, 1997; C. Küçük, “İstiklal Mahkemeleri”, TDV İA, C. 23; U. Üçüncü, “Halit Paşa Olayı ve Yankıları”, History Studies, Volume 4/1, 2012; Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları (Der. Hulusi Turgut), İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2005; İstiklal Mahkemeleri Sempozyumu, ATAM, Adıyaman, 2016.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 3.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Erdoğan’la baş etmek! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Büyü bozuldu! Erdoğan artık yenilmez armada değil. Yerel seçimler Kasımpaşa kabadayısı Erdoğan’ın façasını bozdu. Ne kadar çaldıklarını, neler yaptıklarını bilmiyoruz, kedilerin mesaisini tam kestiremiyoruz. Bütün illegal çabalara rağmen Erdoğan pek çok büyük şehri, ama en önemlisi 3 büyük şehri kaybetti. Kaybedeni AKP olarak anmak çok da anlamlı değil. Kaybeden Erdoğan! Zira Erdoğan Partiyi yuttu, özel mülkü haline getirdi. Bu nedenle bundan sonraki bütün olumsuzluklar partiden, hükümetten öte Erdoğan’ın hanesine yazılacak. Memnuniyetsizliklerden oluşan kötü sözler, küfürler önce Erdoğan’ı bulacak!
Seçimi müteakip Türkiye bütün ötelenmişliğine, yok sayılmasına rağmen devasa bir ekonomik krizle yüzleşecek. Ekonomide, hukukta, eğitimde, ahlakta.. her alanda kriz ve çöküş var. Erdoğan için iki yol görünüyor:
Dış ve iç baskıları, ekonominin halini dikkate alıp yeniden demokrasi, hukuk, AB diye mırıldanmaya ve milletin, uluslararası camianın gazını almaya çalışacak, kısmi iyileşmeşmelere yönelecek.
Daha ağır bir otoriterleşmeyi, herkesi susturmayı tercih edecek.
Her iki halde de Erdoğan’ın gücünü sürdürmesi ve içten içe büyüyen eleştirileri, kendisine yönelen nefreti durdurması imkansız. Kıyısında bulunduğumuz batı dünyası kendisine sıçrayacak olması nedeniyle ne mutlak bir ekonomik çöküşü ister, ne de Türkiye’nin mutlak diktatörlük olmasını. Her iki durumda da kendisine müthiş bir göç akını olur. Dibindeki devasa ülke Türkiye’nin problemleri tüm Avrupayı olumsuz etkiler. Bu nedenlerle pragmatizmin üstadı Erdoğan’ın anketleri, halkın nabzını ve uluslararası kamuoyunu dikkate alarak -sureta da olsa- demokrasiye dümen kıracağını düşünüyorum.
Erdoğan’ın tek adam haline gelme sürecinin başlangıcı Dolmabahçe mutabakatına, One Minute mizansenine kadar uzanıyor. Ama her şeyi kontrol edebilir olması 15 Temmuz’la başladı. Muhalefet kayıtsız şartsız destekleyince, hiç sorgulamadan Yenikapı’da arkasına dizilince, O’nun ürettiği sakızı çiğneyince Erdoğan yargıdan, orduya, medyaya her alanı tek başına kontrol eder hale geldi. Ona rağmen iş yapan bürokratlar, karar alan yargıçlar, haber yazan gazeteciler kendisini hapiste buldu. Başlarda 15 Temmuz argümanının sadece Cemaate karşı kullanılacağı sanılıyordu. Ama Erdoğan bunu darbeye çevirdi ve her muhalife inen “sopa” yaptı. Zaten yaralı olan demokrasiyi bütünüyle bitirdi.
31 Mart yerel seçimleri iktidarı değiştirmedi, iktidar gücünü alıp başkasına vermedi. Adı üstünde yerel seçim. Ama ortaya çıkan tablo gösteriyor ki -eğer fırsat değerlendirilebilirse- tek adam rejimini sarsan önemli bir gelişme. Siyasi tarihimizde pek çok iktidarın gidişi yerel seçimlerdeki kayıplardan sonra gelmiştir. Yerel seçimler önemli bir göstergedir, kilometre taşıdır.
Erdoğan iyi bir başlangıç yapmış olmasına rağmen Türk siyasal tarihinde en kötü anılacak liderler arasına adını soktu. Kirlenmişlik O’nu her şeyi kontrol etmeye, farklı her sesi susturmaya yöneltti. Baskıyla sindireceğini, korkuyla kontrol edeceğini düşündü. Ama Türkiye’nin petrol ülkesi olmadığını unuttu. Ülke, üretmeden halkı besleyecek kaynaklara sahip değildi. Üretim olursa ekonomi ayakta kalabilir, halk memnun edilebilirdi. Etrafındaki yiyici, rüşvetçi kitle ile ülkenin ekonomisini bitirdi, milleti açlığa, yokluğa sürükledi. Türk toplumu demokrasiyi hukuku pek önemsemese de aç kalmayı, işsiz olmayı önemser. Zulümlerden hesap sorma alışkanlığı olmasa da, aç bırakana tavır alır.
15 Temmuz hipnozu, Erdoğan’a verdiği sorgulanmaz güç 2.5 sene idare etti. Zaten bozuk olan ekonomi daha feci bozuldu, işsizlik iyice arttı. Bu dönemde her şey tepetaklak oldu, ülkede iyiye giden hiçbir şey kalmadı. Ama Erdoğan’ın kurduğu korku düzeni nedeniyle insanlar sesini çıkaramıyordu. Aslında tek kişiye dayalı bu düzenden vicdanını kaybetmemiş, hakkaniyet duygusu olan herkes rahatsızlık duyuyordu. Yiyici, goygoycu takımı, müteahhit esnafı bile bunun böyle gitmeyeceğinin farkındaydı. Hem yiyor hem de yediklerinin ne zaman ve nasıl çıkacağının endişesini yaşıyorlardı. Bürokratlar suç işlediğini biliyor ama korkudan, çaresizlikten yapıyordu. Hakimler hukukla bağdaşmayan kararlar aldığının bilincindeydi ama hakim iken mahkum olma korkusu yaşıyorlardı. Rüşvet alanlar, verenler rahatsız olsa da işleyen çarka direnemiyorlardı. Erdoğan’ı kutsayanlar dahi yozlaşmanın, ahlaksızlığın, din istismarının farkındaydı.
Erdoğan’la baş etmek için ne yapmalı?
Kanaatimce 31 Mart yerel seçimleri kurumsallaşmamış diktatörlüğü bitirmek, saltanata dönüşmemiş tek adam rejimini zayıflatmak ve çok örselenmiş demokrasiyi tekrar inşa etmek için surda önemli bir gedik açtı. Demokrat kesimlere, ezilenlere, dışlananlara umut verdi, çıkış için kapı araladı. Ancak bu noktada tüm demokratlara, tek adam rejiminden rahatsız olanlara siyasi, mezhebi etnik farklılıkları bir kenara koyarak demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını yeniden inşa etmek için amasız, fakatsız işbirliği yapmak düşüyor. Erdoğan’ın ayrıştırıcı, bölücü, ötekileştirici taktiklerine kanmadan, tuzaklarına kapılmadan aklı selimle yürümek düşüyor. Hep gerilimden beslenen ve bunu çok iyi yapan Erdoğan siyasetine karşı kararlı, dikkatli ve sakin davranmak en iyi çözüm görünüyor. Bu yapılabildiğinde Erdoğan hırçınlaşacak ve muhataplarına hakaret ederek, ağır sözler söyleyerek toplum nezdindeki itibarını yitirecektir. Kabul etmek gerekiyor ki yalan söylemede, manevra yapmada, demogojide Erdoğan’la yarışabilevcek kimse yok! O halde onunla en başarılı olduğu alanlarda mücadaleye girişmek anlamsız! Sükuneti muhafaza ederek, tahriklere kapılmadan, kararlı şekilde demokrasi, hukuk, insan hakları, ekonomi vurgusu yapmak ve Erdoğan yönetiminin zaaflarını ortaya dökmek lazım.
Bunları yapabilmek için Erdoğan’ın rakiplerini birbirine düşürme taktiğini boşa çıkarmak, onun ağzıyla konuşmaktan, onun ürettiği argümanlarla siyaset yapmaktan vazgeçmek gerekiyor. Ekrem İmamoğlu bilinmeyen bir siyasetçi olmasına rağmen sükuneti ve sabrıyla Erdoğan’la dalaşmadan, laf yarışına girmeden onunla başetti. Tavrıyla, duruşuyla, konuşmalarıyla adeta O’nun hırçınlığını, sevimsizliğini, kavgacı, uzlaşmaz yönünü iyice açık etti.
Şu anda hukuksuz karar veren hakim de, yanlış iş yapan bürokrat da, rüşvet veren esnaf da mevcut halden kurtulmak istiyor. Ama kendini çaresiz hissediyor. Siyaset tıkanmışlıkları açma, çözüm üretme sanatı. Yeni bir kırılmaya, kargaşaya, huzursuzluğa sebep olmadan bütün muhalif siyasi partiler, demokratlar, muhalif kesimler Erdoğan’ın kartondan kaplan olduğunu, korku ile, tehditle ayakta kaldığını, kamu kaynaklarını ulufe olarak dağıttığını daha görünür kılmaya çalışmalı, ortaya koymalılar.
Dikkatli ve itinalı olunmazsa Erdoğan gibi narsist, egosantrik liderler herşeyi yakıp yıkmaktan çekinmez. Hiç tereddüt etmeden “benden sonrası tufan!” diyebilir. Kendisini “kurtarıcı” gören militanları, SADAT türü silahlandırdığı yapıları alana sürebilir. Baskının dozajını artırarak, yeni çatışmalar çıkararak koltuğunu korumayı isteyebilir.
Erdoğan’ı bu ülkenin başına basiretsiz ve cesaretsiz, gereken zamanda gereken hamleleri yapamayan siyasi muhalefet ve omurgasız “aydınlar” sardı. Bir şahıs ülkenin en büyük ve karmaşık problemi haline geldi, ülkenin “beka sorunu” oldu. 31 Mart’la Erdoğan için erozyon başladı. 7 Haziran seçimleri sonrası milletin verdiği mesajı heder edip Erdoğan’ın oyunlarına teslim olan, 15 Temmuz’la tüm devleti Tek Adam’a terk eden siyasetçiler bu önemli sorunu ülke, toplum için yıkıma dönüştürmeden çözmenin yolunu bulmalılar.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 3.4.2019 [TR724]
Seçimi müteakip Türkiye bütün ötelenmişliğine, yok sayılmasına rağmen devasa bir ekonomik krizle yüzleşecek. Ekonomide, hukukta, eğitimde, ahlakta.. her alanda kriz ve çöküş var. Erdoğan için iki yol görünüyor:
Dış ve iç baskıları, ekonominin halini dikkate alıp yeniden demokrasi, hukuk, AB diye mırıldanmaya ve milletin, uluslararası camianın gazını almaya çalışacak, kısmi iyileşmeşmelere yönelecek.
Daha ağır bir otoriterleşmeyi, herkesi susturmayı tercih edecek.
Her iki halde de Erdoğan’ın gücünü sürdürmesi ve içten içe büyüyen eleştirileri, kendisine yönelen nefreti durdurması imkansız. Kıyısında bulunduğumuz batı dünyası kendisine sıçrayacak olması nedeniyle ne mutlak bir ekonomik çöküşü ister, ne de Türkiye’nin mutlak diktatörlük olmasını. Her iki durumda da kendisine müthiş bir göç akını olur. Dibindeki devasa ülke Türkiye’nin problemleri tüm Avrupayı olumsuz etkiler. Bu nedenlerle pragmatizmin üstadı Erdoğan’ın anketleri, halkın nabzını ve uluslararası kamuoyunu dikkate alarak -sureta da olsa- demokrasiye dümen kıracağını düşünüyorum.
Erdoğan’ın tek adam haline gelme sürecinin başlangıcı Dolmabahçe mutabakatına, One Minute mizansenine kadar uzanıyor. Ama her şeyi kontrol edebilir olması 15 Temmuz’la başladı. Muhalefet kayıtsız şartsız destekleyince, hiç sorgulamadan Yenikapı’da arkasına dizilince, O’nun ürettiği sakızı çiğneyince Erdoğan yargıdan, orduya, medyaya her alanı tek başına kontrol eder hale geldi. Ona rağmen iş yapan bürokratlar, karar alan yargıçlar, haber yazan gazeteciler kendisini hapiste buldu. Başlarda 15 Temmuz argümanının sadece Cemaate karşı kullanılacağı sanılıyordu. Ama Erdoğan bunu darbeye çevirdi ve her muhalife inen “sopa” yaptı. Zaten yaralı olan demokrasiyi bütünüyle bitirdi.
31 Mart yerel seçimleri iktidarı değiştirmedi, iktidar gücünü alıp başkasına vermedi. Adı üstünde yerel seçim. Ama ortaya çıkan tablo gösteriyor ki -eğer fırsat değerlendirilebilirse- tek adam rejimini sarsan önemli bir gelişme. Siyasi tarihimizde pek çok iktidarın gidişi yerel seçimlerdeki kayıplardan sonra gelmiştir. Yerel seçimler önemli bir göstergedir, kilometre taşıdır.
Erdoğan iyi bir başlangıç yapmış olmasına rağmen Türk siyasal tarihinde en kötü anılacak liderler arasına adını soktu. Kirlenmişlik O’nu her şeyi kontrol etmeye, farklı her sesi susturmaya yöneltti. Baskıyla sindireceğini, korkuyla kontrol edeceğini düşündü. Ama Türkiye’nin petrol ülkesi olmadığını unuttu. Ülke, üretmeden halkı besleyecek kaynaklara sahip değildi. Üretim olursa ekonomi ayakta kalabilir, halk memnun edilebilirdi. Etrafındaki yiyici, rüşvetçi kitle ile ülkenin ekonomisini bitirdi, milleti açlığa, yokluğa sürükledi. Türk toplumu demokrasiyi hukuku pek önemsemese de aç kalmayı, işsiz olmayı önemser. Zulümlerden hesap sorma alışkanlığı olmasa da, aç bırakana tavır alır.
15 Temmuz hipnozu, Erdoğan’a verdiği sorgulanmaz güç 2.5 sene idare etti. Zaten bozuk olan ekonomi daha feci bozuldu, işsizlik iyice arttı. Bu dönemde her şey tepetaklak oldu, ülkede iyiye giden hiçbir şey kalmadı. Ama Erdoğan’ın kurduğu korku düzeni nedeniyle insanlar sesini çıkaramıyordu. Aslında tek kişiye dayalı bu düzenden vicdanını kaybetmemiş, hakkaniyet duygusu olan herkes rahatsızlık duyuyordu. Yiyici, goygoycu takımı, müteahhit esnafı bile bunun böyle gitmeyeceğinin farkındaydı. Hem yiyor hem de yediklerinin ne zaman ve nasıl çıkacağının endişesini yaşıyorlardı. Bürokratlar suç işlediğini biliyor ama korkudan, çaresizlikten yapıyordu. Hakimler hukukla bağdaşmayan kararlar aldığının bilincindeydi ama hakim iken mahkum olma korkusu yaşıyorlardı. Rüşvet alanlar, verenler rahatsız olsa da işleyen çarka direnemiyorlardı. Erdoğan’ı kutsayanlar dahi yozlaşmanın, ahlaksızlığın, din istismarının farkındaydı.
Erdoğan’la baş etmek için ne yapmalı?
Kanaatimce 31 Mart yerel seçimleri kurumsallaşmamış diktatörlüğü bitirmek, saltanata dönüşmemiş tek adam rejimini zayıflatmak ve çok örselenmiş demokrasiyi tekrar inşa etmek için surda önemli bir gedik açtı. Demokrat kesimlere, ezilenlere, dışlananlara umut verdi, çıkış için kapı araladı. Ancak bu noktada tüm demokratlara, tek adam rejiminden rahatsız olanlara siyasi, mezhebi etnik farklılıkları bir kenara koyarak demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını yeniden inşa etmek için amasız, fakatsız işbirliği yapmak düşüyor. Erdoğan’ın ayrıştırıcı, bölücü, ötekileştirici taktiklerine kanmadan, tuzaklarına kapılmadan aklı selimle yürümek düşüyor. Hep gerilimden beslenen ve bunu çok iyi yapan Erdoğan siyasetine karşı kararlı, dikkatli ve sakin davranmak en iyi çözüm görünüyor. Bu yapılabildiğinde Erdoğan hırçınlaşacak ve muhataplarına hakaret ederek, ağır sözler söyleyerek toplum nezdindeki itibarını yitirecektir. Kabul etmek gerekiyor ki yalan söylemede, manevra yapmada, demogojide Erdoğan’la yarışabilevcek kimse yok! O halde onunla en başarılı olduğu alanlarda mücadaleye girişmek anlamsız! Sükuneti muhafaza ederek, tahriklere kapılmadan, kararlı şekilde demokrasi, hukuk, insan hakları, ekonomi vurgusu yapmak ve Erdoğan yönetiminin zaaflarını ortaya dökmek lazım.
Bunları yapabilmek için Erdoğan’ın rakiplerini birbirine düşürme taktiğini boşa çıkarmak, onun ağzıyla konuşmaktan, onun ürettiği argümanlarla siyaset yapmaktan vazgeçmek gerekiyor. Ekrem İmamoğlu bilinmeyen bir siyasetçi olmasına rağmen sükuneti ve sabrıyla Erdoğan’la dalaşmadan, laf yarışına girmeden onunla başetti. Tavrıyla, duruşuyla, konuşmalarıyla adeta O’nun hırçınlığını, sevimsizliğini, kavgacı, uzlaşmaz yönünü iyice açık etti.
Şu anda hukuksuz karar veren hakim de, yanlış iş yapan bürokrat da, rüşvet veren esnaf da mevcut halden kurtulmak istiyor. Ama kendini çaresiz hissediyor. Siyaset tıkanmışlıkları açma, çözüm üretme sanatı. Yeni bir kırılmaya, kargaşaya, huzursuzluğa sebep olmadan bütün muhalif siyasi partiler, demokratlar, muhalif kesimler Erdoğan’ın kartondan kaplan olduğunu, korku ile, tehditle ayakta kaldığını, kamu kaynaklarını ulufe olarak dağıttığını daha görünür kılmaya çalışmalı, ortaya koymalılar.
Dikkatli ve itinalı olunmazsa Erdoğan gibi narsist, egosantrik liderler herşeyi yakıp yıkmaktan çekinmez. Hiç tereddüt etmeden “benden sonrası tufan!” diyebilir. Kendisini “kurtarıcı” gören militanları, SADAT türü silahlandırdığı yapıları alana sürebilir. Baskının dozajını artırarak, yeni çatışmalar çıkararak koltuğunu korumayı isteyebilir.
Erdoğan’ı bu ülkenin başına basiretsiz ve cesaretsiz, gereken zamanda gereken hamleleri yapamayan siyasi muhalefet ve omurgasız “aydınlar” sardı. Bir şahıs ülkenin en büyük ve karmaşık problemi haline geldi, ülkenin “beka sorunu” oldu. 31 Mart’la Erdoğan için erozyon başladı. 7 Haziran seçimleri sonrası milletin verdiği mesajı heder edip Erdoğan’ın oyunlarına teslim olan, 15 Temmuz’la tüm devleti Tek Adam’a terk eden siyasetçiler bu önemli sorunu ülke, toplum için yıkıma dönüştürmeden çözmenin yolunu bulmalılar.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 3.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Nasıl gidiyor arabalar? [Naci Karadağ]
Hayret içerisinde izliyorum…
Ülkemi elbette…
Yok; halkı ya da siyasetçileri değil.
Aklı başında sandığım adamların tepkilerini, fikirlerini ve meseleyi hala anlamamış olmalarınadır hayretim.
99 Depremi sonrası ülkede deprem uzmanı patlaması yaşanmıştı.
Şimdilerde ise ekonomi uzmanından geçilmiyor ortalık.
Üç aşağı beş yukarı da hepsi aynı şeyi sakız gibi çiğniyorlar.
Yok efendim Swap, gecelik faiz, döviz kuru vesaire…
Bunları konuşmak kime iyi geliyor ya da kimi ikna ediyor bilemiyorum…
Şu gerçeği de hepsinin bildiğinden eminim:
Türkiye bu hale ekonomik olarak ölümcül derecede yanlış adımlar attığı için gelmedi.
Elbette büyük hatalar yapıldı.
Çok daha büyük yolsuzluklar, hırsızlıklar da…
Ama bunların hiç biri bugünkü tablonun esas sebebi ya da ana gerekçesi değil.
Bugün ülkenin bu duruma düşmesindeki tek sebep, giderek otoriterleşen rejim, dikta hevesleri ve siyasal İslamcı faşizmidir.
Nokta…
Bunun dışında neyin üzerine inşa ederseniz edin, tabloyu tasvir eksik kalacaktır.
Bu sebeple ülkeyi değil IMF, Uzaydan bankacı getirilse kurtarmaya yetmeyecektir.
Çünkü sebep ekonomik değildir.
Hatta sadece zalim yönetici sorunu da yoktur bu ülkede.
Bugün ülkeyi bir kocaman tımarhaneye çevirenler bir şekilde çekip gitseler bile, bir başkası gelip aynı şeyleri yapacak, benzer süreçler tekrar yaşanacaktır.
Çünkü Türk halkının alması gereken ders ve değişim tamamlanmamıştır.
Bu olmadıkça da kimse bu ülkeyi değiştiremez.
En tepedeki görsele iyi bakın lütfen. Hiçbir özgür ülkede göremeyeceğiniz bir utanç resmidir gördüğünüz. Çadır devletlerinde bile olmaz bu görüntü ama bizde çok değil bir hafta önce yaşandı bu.
Doğru dürüst yadırgayan bile çıkmadı.
Çok moda bir video furyası var. Adam kendisine gönderilen cezayı ya da kabarık faturayı kameraya gösterip, yandık bittik öldük, diyor.
Sonra da, size oy veren ellerim kırılsın…
Vay be diyor çoğumuz, bak bak millet akıllanmaya, aydınlanmaya başladı.
Oysa çok iyi biliyorlar ki, faturası 50 lira fazla geldi diye beddua eden, kendi elleri kırılsın diye niyaz eden bu ucuz çıkarcı zihniyet, 50 lira indirimle en ateşli zulüm alkışlayıcısı olacak.
Kimsenin değiştiği, akıllandığı, aydınlandığı filan yok yani.
Seçim öncesi uzatılan mikrofonlara, açız, perişanız, oy vermeyeceğiz filan diyenler oldukça bu ülkede zalim yönetici hep var olacaktır.
Haksızlığa, ahlaksızlığa, namussuzluğa, talana, yalana, zulme kendisine dokunmasa bile sesini çıkarmayanların ülkesinde bir şey değişmez.
İsterseniz büyük şehirlerin tamamını muhalefet kazansın.
Bu millet bu tıynette oldukça bu ülkede hiçbir şey değişmeyecektir.
Mansur Yavaş ya da Ekrem İmamoğlu…
Yıldırım ya da Özhaseki’den çok farklı olduklarına mı inanıyorsunuz?
Mesele Boydaklar hapiste değil de yanlarında olsaydı ve her şeylerini borçlu oldukları Boydak’ları hançerlemeyi tıpkı Özhaseki gibi yapmayacağına mı inanıyorsunuz?
Size bir şey söyleyeyim de biraz şaşırın.
Evet; ben Ankara olmasa da Antalya, Adana ve İstanbul’da seçimlerde hile yapıldığına tüm kalbimle inanıyorum.
Erdoğan da dahil bu ülkeyi kontrol eden derin mahfil hangisiyse, Erdoğan’ı böyle böyle kıskacına alacak.
Daha önce onu iktidarda tutmak için yaptığı şeyin aynısını şimdi ona karşı uygulayacak çünkü.
Bitlis’te, Batman’da, Van’da farklı oynuyorlar bu oyunu, büyük şehirlerde farklı.
Rivayet olunur ki, Erdoğan, Melih Gökçek’i istifa etsin diye Saray’a çağırdığında bir kaç cümle etmiş; “Sen de biliyorsun ki, seçimi sen filan kazanmadın, biz sana kazandırdık, o halde edebinle bırak, çirkinleştirmeyelim. Neler çevirdiğini biliyoruz, olay mahkemeye filan yansımasın!”
Şimdi aynı şeyin Erdoğan’a söylendiğine eminim:
“Başta İstanbul belediye başkanlığı olmak üzere neredeyse tüm seçimlerde hak ettiğinin çok üzerinde oy aldığını biliyorsun. Şimdi bu tabloya itiraz etme, çatışma, dalaşma, edebinle sus ve kaderini bekle…”
Pelikan Çetesi’nin İslamcı Mata Hari’lerin kavrayamadığı mesele bu. Reisleri tam gırtlağından kavranmış durumda. İcap ederse kendilerinin gözyaşına bir saniye bile bakmadan hepsini harcar.
Hiçbir diktatör seçimle gitmezmiş…
Elbette gitmez.
Diktatörlerin de elleri armut toplamıyor bittabi.
Ama bunun için denk olmayı, olgunlaşmayı beklemek zorundadır bir diktatör.
O sebeple tüm zalimler, önce kendisini o noktaya taşıyanları yutarlar, yok ederler.
İsim mi vereyim yani; Gül, Arınç, Topbaş ve daha yüzlercesi…
Bu kadim hikayede nice evlatlar, eşler, ana-baba kardeşler harcanmıştır bilmiyor musunuz?
Stalin bizzat kendi ailesini darmadağın etti. Kimini tımarhaneye yatırttı, kimini hapse attırdı, kimi alkolik oldu vesaire..
Bizim Tiranımız da bırakınız tüm torbacıları, öz ailesini bile harcamak için gözünü bile kırpmaz emin olun.
Türkiye, hemen her topumun yaşadığı kadim bir süreci yaşıyor. Bir toplumsal dönüşüm sürecidir bu. Ve öyle kısa boylu, dünden bugüne olabilecek bir şey de değildir. Bunun cemaatle filan doğrudan ilgisi de yok.
Varsa da zannettiğimiz bağlamda değil bundan emin olabilirsiniz.
Seçim sonuçları sadece bir eşik ve kırılma noktası olması bağlamında bir anlam ifade eder. Meselenin asli aktörlerinin hamlelerini okuyabilmek adına önemlidir seçimler.
Yoksa anket firmaları, çöpten çıkan çuvallar, kaydırmalar, tutanaklar filan hikaye. Plakasız arabalardır esas görülmesi gereken.
Çünkü mesele atlıkarıncalar değil, dönen dolaplardır!
[Naci Karadağ] 3.4.2019 [TR724]
Ülkemi elbette…
Yok; halkı ya da siyasetçileri değil.
Aklı başında sandığım adamların tepkilerini, fikirlerini ve meseleyi hala anlamamış olmalarınadır hayretim.
99 Depremi sonrası ülkede deprem uzmanı patlaması yaşanmıştı.
Şimdilerde ise ekonomi uzmanından geçilmiyor ortalık.
Üç aşağı beş yukarı da hepsi aynı şeyi sakız gibi çiğniyorlar.
Yok efendim Swap, gecelik faiz, döviz kuru vesaire…
Bunları konuşmak kime iyi geliyor ya da kimi ikna ediyor bilemiyorum…
Şu gerçeği de hepsinin bildiğinden eminim:
Türkiye bu hale ekonomik olarak ölümcül derecede yanlış adımlar attığı için gelmedi.
Elbette büyük hatalar yapıldı.
Çok daha büyük yolsuzluklar, hırsızlıklar da…
Ama bunların hiç biri bugünkü tablonun esas sebebi ya da ana gerekçesi değil.
Bugün ülkenin bu duruma düşmesindeki tek sebep, giderek otoriterleşen rejim, dikta hevesleri ve siyasal İslamcı faşizmidir.
Nokta…
Bunun dışında neyin üzerine inşa ederseniz edin, tabloyu tasvir eksik kalacaktır.
Bu sebeple ülkeyi değil IMF, Uzaydan bankacı getirilse kurtarmaya yetmeyecektir.
Çünkü sebep ekonomik değildir.
Hatta sadece zalim yönetici sorunu da yoktur bu ülkede.
Bugün ülkeyi bir kocaman tımarhaneye çevirenler bir şekilde çekip gitseler bile, bir başkası gelip aynı şeyleri yapacak, benzer süreçler tekrar yaşanacaktır.
Çünkü Türk halkının alması gereken ders ve değişim tamamlanmamıştır.
Bu olmadıkça da kimse bu ülkeyi değiştiremez.
En tepedeki görsele iyi bakın lütfen. Hiçbir özgür ülkede göremeyeceğiniz bir utanç resmidir gördüğünüz. Çadır devletlerinde bile olmaz bu görüntü ama bizde çok değil bir hafta önce yaşandı bu.
Doğru dürüst yadırgayan bile çıkmadı.
Çok moda bir video furyası var. Adam kendisine gönderilen cezayı ya da kabarık faturayı kameraya gösterip, yandık bittik öldük, diyor.
Sonra da, size oy veren ellerim kırılsın…
Vay be diyor çoğumuz, bak bak millet akıllanmaya, aydınlanmaya başladı.
Oysa çok iyi biliyorlar ki, faturası 50 lira fazla geldi diye beddua eden, kendi elleri kırılsın diye niyaz eden bu ucuz çıkarcı zihniyet, 50 lira indirimle en ateşli zulüm alkışlayıcısı olacak.
Kimsenin değiştiği, akıllandığı, aydınlandığı filan yok yani.
Seçim öncesi uzatılan mikrofonlara, açız, perişanız, oy vermeyeceğiz filan diyenler oldukça bu ülkede zalim yönetici hep var olacaktır.
Haksızlığa, ahlaksızlığa, namussuzluğa, talana, yalana, zulme kendisine dokunmasa bile sesini çıkarmayanların ülkesinde bir şey değişmez.
İsterseniz büyük şehirlerin tamamını muhalefet kazansın.
Bu millet bu tıynette oldukça bu ülkede hiçbir şey değişmeyecektir.
Mansur Yavaş ya da Ekrem İmamoğlu…
Yıldırım ya da Özhaseki’den çok farklı olduklarına mı inanıyorsunuz?
Mesele Boydaklar hapiste değil de yanlarında olsaydı ve her şeylerini borçlu oldukları Boydak’ları hançerlemeyi tıpkı Özhaseki gibi yapmayacağına mı inanıyorsunuz?
Size bir şey söyleyeyim de biraz şaşırın.
Evet; ben Ankara olmasa da Antalya, Adana ve İstanbul’da seçimlerde hile yapıldığına tüm kalbimle inanıyorum.
Erdoğan da dahil bu ülkeyi kontrol eden derin mahfil hangisiyse, Erdoğan’ı böyle böyle kıskacına alacak.
Daha önce onu iktidarda tutmak için yaptığı şeyin aynısını şimdi ona karşı uygulayacak çünkü.
Bitlis’te, Batman’da, Van’da farklı oynuyorlar bu oyunu, büyük şehirlerde farklı.
Rivayet olunur ki, Erdoğan, Melih Gökçek’i istifa etsin diye Saray’a çağırdığında bir kaç cümle etmiş; “Sen de biliyorsun ki, seçimi sen filan kazanmadın, biz sana kazandırdık, o halde edebinle bırak, çirkinleştirmeyelim. Neler çevirdiğini biliyoruz, olay mahkemeye filan yansımasın!”
Şimdi aynı şeyin Erdoğan’a söylendiğine eminim:
“Başta İstanbul belediye başkanlığı olmak üzere neredeyse tüm seçimlerde hak ettiğinin çok üzerinde oy aldığını biliyorsun. Şimdi bu tabloya itiraz etme, çatışma, dalaşma, edebinle sus ve kaderini bekle…”
Pelikan Çetesi’nin İslamcı Mata Hari’lerin kavrayamadığı mesele bu. Reisleri tam gırtlağından kavranmış durumda. İcap ederse kendilerinin gözyaşına bir saniye bile bakmadan hepsini harcar.
Hiçbir diktatör seçimle gitmezmiş…
Elbette gitmez.
Diktatörlerin de elleri armut toplamıyor bittabi.
Ama bunun için denk olmayı, olgunlaşmayı beklemek zorundadır bir diktatör.
O sebeple tüm zalimler, önce kendisini o noktaya taşıyanları yutarlar, yok ederler.
İsim mi vereyim yani; Gül, Arınç, Topbaş ve daha yüzlercesi…
Bu kadim hikayede nice evlatlar, eşler, ana-baba kardeşler harcanmıştır bilmiyor musunuz?
Stalin bizzat kendi ailesini darmadağın etti. Kimini tımarhaneye yatırttı, kimini hapse attırdı, kimi alkolik oldu vesaire..
Bizim Tiranımız da bırakınız tüm torbacıları, öz ailesini bile harcamak için gözünü bile kırpmaz emin olun.
Türkiye, hemen her topumun yaşadığı kadim bir süreci yaşıyor. Bir toplumsal dönüşüm sürecidir bu. Ve öyle kısa boylu, dünden bugüne olabilecek bir şey de değildir. Bunun cemaatle filan doğrudan ilgisi de yok.
Varsa da zannettiğimiz bağlamda değil bundan emin olabilirsiniz.
Seçim sonuçları sadece bir eşik ve kırılma noktası olması bağlamında bir anlam ifade eder. Meselenin asli aktörlerinin hamlelerini okuyabilmek adına önemlidir seçimler.
Yoksa anket firmaları, çöpten çıkan çuvallar, kaydırmalar, tutanaklar filan hikaye. Plakasız arabalardır esas görülmesi gereken.
Çünkü mesele atlıkarıncalar değil, dönen dolaplardır!
[Naci Karadağ] 3.4.2019 [TR724]
Gerçek beka sorunu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Yerel seçimlerin demokrasi hülyalarını kamçıladığı yalancı baharın tam ortasından, yine reel politikle alakalı bir yazı yazarak, olumlu havayı bozan kötümser yazar suçlamalarını göze alıyor ve doğrudan yazının anafikrini ortaya koyan bir provokatif cümleyle başlıyorum. Türkiye artık fiilen NATO tarafından korunmuyor, hatta NATO üyesi olarak muamele de görmüyor. Şimdi bu yazıyı okuyacak olsalar, Türkiye’deki çok “şahsiyetli” meslektaşlarım NATO Madde 5 üzerinden bana kolektif savunmaya ilişkin kuramsal ders vermeye kalkarlar. Ama bunca yaşanmışlıktan sonra, siyaset veya uluslararası ilişkiler yerine keşke karpuzcu veya bakkal olsalarmış dediğim bu “değerli dostlarla” (!) tartışmaya girecek halim yok. Dolayısıyla yazdıklarımın bazılarına uçuk geldiğini biliyorum. Ama sakın bu yaşananların inanılması güç şeyler olmasından kaynaklanıyor olmasın? Eğer bu girizgâhtan sonra halen yazıyı okumayı sürdürüyorsanız, hazır olun, başlıyoruz.
Evet, Türkiye NATO ülkesi! Fakat ittifakın 70’inci kuruluş yıldönümünün kutlanma hazırlıklarının yapıldığı 2019 yılında, Türkiye fiilen NATO ve daha da ötesi Batılı ülkeler topluluğundan kopmuş durumda. Öncelikle Batılı olmanın Hristiyan olmak manasına geldiğine inandırıldınız. Çünkü en az son 20 yıldır toprak aldığımız ve toprak kaybettiğimiz Osmanlı paradigması üzerinden bir Batı diskuruyla beyin yıkadılar. Üstüne üstlük bir de cumhuriyet döneminde yaşanan Batılılaşma (esasında modernleşme) reformlarının “özünü inkâr etme” ve “taklitçilik” manasına geldiğine şartlandırıldı genç beyinler. Kimse “o halde neden Osmanlı sultanlarının ta kendisi başladı toplumlarını modernleştirmeye ve Batılı kurumları-pratikleri Osmanlı ülke ve toplumuna nakletmeye” diye sormayı bile akıllarından geçirmedi. Özellikle de ne oldu biliyor musunuz? İkinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen koşulların ve bunun sonucunda Türkiye’nin gerçek beka meselesinin nasıl çözümlendiğini öğretmediler genç kuşaklara. Peki, aslında ne oldu, hatırlayalım mı?
1945 itibarıyla Mihver Devletleri (faşist-yayılmacı grup) savaşı Avrupa’da tümden kaybetmişti. Özellikle Almanya gibi bir devin yenilgisinde Sovyetler Birliği (SSCB) başrol oynamış, Avrupa’nın doğusunu Kızıl Ordu gücüyle fiilen işgal etmiş durumdaydı. Almanya’nın ikiye bölünmesiyle aynı anda Avrupa da ikiye bölündü. Tüm doğu Avrupa’da Sovyet tipi komünist Marksist-Leninist rejimler inşa edildi. SSCB bu dönemde Boğazlar ve kuzeydoğu Anadolu topraklarına göz dikmişti. Hem Potsdam Konferansı’nda hem de birkaç diplomatik tehdit notasıyla Ankara’dan Boğazlarda ve Marmara’da askeri SSCB üssü ve kuzeydoğudaki Türkiye-SSCB sınırında SSCB lehine sınır düzenlemesi istedi. Dediler ki yani, ezcümle, “Akdeniz’e inmek ve bazı topraklarınızı almak istiyoruz. Bize Marmara ve Boğazların kontrolünü verin. Bir de Kars’ı, Ardahan’ı ve bazı diğer stratejik toprakları Moskova denetimine bırakın”. Bu dönem, soba borularının Türk-SSCB sınırına – uzaktan top mavzeri gibi görünsün diye! – yerleştirildiği, şekerin, ekmeğin ve yağın karneye bağlandığı günlerdi. Evet, İnönü Türkiye’yi savaşın dışında tutmuş ve çocukları babasız bırakmamıştı. Fakat sonradan çok suiistimal edilen “karneli” ekonomi realitesine neden olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, bana sorarsanız ben ekmeğin karneli olmasını kabul ederim, savaşa girmeyecekse ülke ve ölmeyecek olsa babam. Ama ben benim, diğerleri ise diğerleri! Neyse, gelelim konuya. Ruslar Türkiye’yi işgale kalksa, Kızıl Ordu’nun Ankara’ya varması bir haftadan biraz uzun sürer diye hesap edildiği dönemdi. Ve bu dönemde 1947 yılında dönemin ABD başkanı Harry Tuman Rusların doğu Avrupa’daki yayılma politikasına güneydoğu Avrupa ve doğu Akdeniz’de dur denmesi gerektiğine kani oldu ve Yunanistan ile Türkiye’yi koruma altına almaya karar verdi. Truman doktrini denen program kapsamında askeri ve ekonomik yardım başlamıştı. Sonrasında ABD’li general George Marshall dışişleri bakanı olunca, Türkiye de dahil tüm özgür Avrupa’yı kapsamına alan bir ekonomik yeniden yapılandırma planı başlatıldı. Ve Ruslar, ABD’nin bu politikalarıyla geri adım attılar. Derken 1949 yılında NATO kuruldu. Türkiye NATO’ya katılma kararı aldı, çünkü o dönemde Türkiye’yi yönetenler (gerek CHP gerekse de DP’li karar alıcılar!) sadece NATO ile Rus işgalinden tümüyle korunabileceğini biliyordu.
Türkiye 1952 yılında NATO üyesi oldu. Tüm Soğuk Savaş boyunca NATO kapsamında SSCB’ye karşı caydırıcılık elde etti. NATO’nun güneydoğu kanadı üzerinden Avrupa güvenliğini sağlamaya önemli katkılarda bulundu. Bu arada ABD ve NATO Ankara’yı salt Sovyet askeri tehdidinden korumakla kalmadı, Türkiye’de piyasa ekonomisi ile liberal demokratik değerlerin yeşermesinde destekçi oldu. Bu arada Türk solu başından itibaren Leninist Marksizm ve onun pro-Sovyet anti-emperyalist diskuru üzerinden, Türk sağı ise başta anti-komünist Batı ittifakına olumlu da yaklaşmış olsa, 1990’lardan itibaren İslami anti-Hristiyan Batı imajı üzerinden latent Batı karşıtlığı yapmaya başladılar.
Bu arada TSK bünyesinde 1991’de SSCB’nin çökmesi ve dağılmasıyla beraber, Avrasya coğrafyasında yeni güç politikaları arayışında olan ve Türkiye’de vesayet sisteminin yeni dünya düzeninde Batı kulübü dâhilinde er geç sona ereceğini sezip, buna cephe alan bir grup subay, Ankara’nın NATO ve diğer Batılı örgütlerle ilişkisinden uzaklaşıp, daha bağımsız ve fırsatçı bir dış politika izlemesi gerektiğini savunmaya başladı. 28 Şubatçılar AB’nin Kopenhag ölçütlerinin üniter Türk devletini yıkacak etkide bulunacağını düşünüyor, bu nedenle AB üyeliği hedefi güden yaklaşıma gizliden karşı çıkıyorlardı. Bu askeri klik giderek güçlendi. 2000’lerin başında AKP iktidara geldiğinde, İslamcılar kendi sırtlarını askere karşı sağlama alabilmek için AB ipine ve onun demokratikleşme sürecindeki meşrulaştırıcı gücüne sarıldı. Türkiye’yi AB’ye taşırken askeri vesayetten kurtulmak düşüncesi ana hedefleriydi. Bunu kısmen başardılar da. Bu arada kendilerine yönelik darbe planlamaları yapan bu Batı karşıtı askeri kliği yargı önüne çıkardılar. Ergenekon ve türevi davalarda bu askerler yüzlerce yıl ceza aldı, kesinleşmiş hüküm giydi. Sonra bunları 17 Aralık’ı müteakip içerden çıkarıverdiler. Ve bunlara TSK’nın kontrolünü verdiler. 15 Temmuz sonrası bu askeri ekip, Avrasyacı doktrinlerinin doğrultusunda, Türkiye’de temel politika değişiklilerini gerçekleştirdi. Kürt siyaseti ve AB demokratikleşme süreci baltalandı. AKP ile ortak düşman ilan ettikleri Cemaat ve liberal kesimin üzerinden buldozerle geçildi.
Avrasyacılar NATO’dan tek yanlı fiili ayrılma kararı almış görünüyorlar. İzlenen politika başka türlü nasıl yorumlanabilir? Ruslarla stratejik ortaklık, S-400 bataryası almak, nükleer santral kurdurmak, Suriye’de ortak askeri işler çevirmek, istihbarat paylaşmak, iki haftada bir MİT ve TSK üst personelini Moskova’ya göndermek gibi işler olağanlaştı. ABD ve NATO defalarca Türkiye karar alıcılarını uyardı ve “gelin bu Rus sevdasından ve S-400 teranesinden vazgeçin” dedi. Fakat dinlemediler. Bu arada ABD Ankara’yı NATO’nun yeni nesil F-35 savaş uçağı projesinden izole etmeye yöneldi. Ankara’ya 18 Mart 2019’a kadar süre verdi, eğer S-400 alımı konusunda geri adım atılmazsa yaptırım var mesajını net olarak masaya koydu. Derken bu süre doldu. Bu arada Erdoğan 8 Nisan’da Moskova’ya giderek Putin’le görüşecek. Bunlar gerçekleşirken ilk yaptırımlar geldi bile. ABD’de eğitimde bulunan Türk pilotlar, F-35 uçuş eğitimi kapsamından çıkartıldı. Ve F-35 teçhizatının Türk tarafına nakli askıya alındı. ABD tarafı artık aleni olarak Türkiye’nin salt “kâğıt üzerinde” müttefik olduğunu dillendiriyor.
Mevcut koşullarda ABD’nin değerlendirmesi tek mantıklı sonuç değil mi? ABD’yi Suriye’deki Kürt oluşumu PYD ile işbirliğine iten Ankara’nın miyop Kürt saplantısı değilmiş gibi, sanki IŞİD’e karşı işbirliği yapmayan Ankara ABD’yi yeni ortak aramaya kendisi zorlamamış gibi, sanki Rusların kucağına istekle kendisi oturmamış gibi, çıkıp sabah-akşam ABD ve Batı düşmanlığı yapıyorlar! ABD’yi emperyalistlikle suçluyorlar, bunu Rusya’nın dizlerinin dibinde yaparken zerre utanmıyorlar. O Rusya Suriye’de Esad’a hami olan, Gürcistan’ın yüzde yirmisini, Ukrayna’nın yarısını işgal eden, tarihi Çarlık Rusya’sından SSCB’ye, oradan Rusya Federasyonu’na kadar tümüyle yakın bölgeler üzerinde kurduğu tahakküm ve işgal eden Rusya’dır. Onun güdüm ve himayesinden anti-emperyalist retorikle iç siyasetteki (sağ ve sol) nasyonalistlere, İslamcılara, Maoculara ve kafası karışık ya da eğitimsiz kitlelere ucuz propaganda yapmak, Türkiye’nin aldığı yüksek riskleri azaltmıyor!
Bugün gelinen nokta bakımından, Avrasyacılar – ve onların çömezi İslamcılar ile ülkücüler – Türkiye’yi Batı’ya kafa tutan, “Batı’ya meydan okuyan bir Müslüman-Türk güç” olarak propaganda ediyor, kamuoyu algısı oluşturmaya çalışıyor. Bunu kontrol ettikleri medya fosseptiği üzerinden ve ele geçirdikleri eğitim müfredatı sayesinde yapabiliyorlar. Maalesef CHP, İYİ Parti ve hatta kısmen (Marksist algılarla olaylara bakan) HDP de rejimin bu anti-Batı güvenlik ve dış politika yaklaşımına bilerek/bilmeden destek oluyor! Oysa göz önüne almadıkları nedir biliyor musunuz? Çarlık Rusya’sı, SSCB ve Rusya Federasyonu üç ayrı dönemde var olmuş üç ayrı devlettir evet, ama güttükleri güvenlik ve dış politika stratejisi son iki yüz yıldır Avrasyacı Rus yayılmacılığı ve onun jeopolitik okuması üzerine inşa edilmiştir! Osmanlı’da Rusya, imparatorluğun varoluşsal birincil düşmanıydı. Rusya’nın tüm modern tarihinde en önemli stratejik hedeflerinden biri, Karadeniz-Akdeniz koridorunu denetimine almaktı. Şimdi Ukrayna’nın doğusu, Gürcistan ve Suriye hattı üzerinde bir konumlandırma yaparsanız, aradaki boşluğun Türkiye olduğunu anlarsınız. NATO üyesi Türkiye, yaklaşık yetmiş yıldır müttefiklerinin desteği ile Rus yayılmacılığına ve nüfuzuna karşı caydırıcı olabilmişti. 2016’dan itibaren TSK’yı ve dolayısıyla Türk güvenlik politikalarını kontrollerine alan Avrasyacılar, izledikleri Rus güdümü yönelimli stratejik körlükle, Türkiye’nin bu değerli caydırıcılığını follaş ettiler. Şu anda Moskova’nın dediğini yapan bir Ankara var. Erdoğan gitse de, sahnenin gerisinde ipleri ellerinde tutan Avrasyacı-Ergenekoncu derin yapı, yeni gelecek olası bir vitrin başkan veya hükümette de aynı politikaları uygulatacak etkiye ve güce sahiptir. Bu durumun kısa vadede değişmesi zor görünüyor.
Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
Bu durum, Türkiye için varoluşsal bir problem oluşturuyor. Ruslar örneğin Gürcistan’da Osetya ve Abhazya üzerinden “fiilen böl-zayıflat-yönet” stratejisini izliyor. Ukrayna’da Kırım’ın işgal ve ilhakı ile doğu Ukrayna topraklarının fiilen Rusya denetimine sokulması da diğer bir örnek teşkil ediyor. Suriye, dikkat ederseniz, aynı taktikle Rus nüfuz alanı içinde Ruslar tarafından hava sahası kontrolünün yapıldığı bir Akdeniz Rus limanı görünümündedir. Türkiye’de o kadar çok kaşınabilecek potansiyel fay kattı var ki, bunları ufak manevralarla kırmak ve kendi menfaatine kullanmak, Moskova’daki stratejik akıl için çok basit mesele. Örneğin sadece 4-400’lerin alımından vazgeçilmesi yönünde karar alınacak olsa ve Moskova 2020 doğalgaz sevkiyatını “teknik sebeplerden dolayı” aksatsa, neler olur, hiç düşündü mü Ankara’daki Rusya muhipleri? Ya da Ankara ezkaza taraf değiştirse, Rusya Suriye Kürtleri üzerinden neler yapar, her fırsatta ABD’yi YPG ile işbirliği konusunda eleştiren resmi ağızlar buna kafa yoruyorlar mı? Zira ABD NATO ve uluslararası hukuk çerçevesinde Rusya’yla mukayese kabul etmeyecek kadar daha fazla hesaplanabilir bir aktördür. Dahası Türkiye ile 70 yıllık uzun erimli bir kurumsal ilişkisi vardır.
Kamuoyu İstanbul’da oyları çaldırmamak için – haklı olarak – tedirgin olurken, majör sorunlar, özellikle de Rusya-Avrasyacılar-Türk siyasal sistemi Bermuda şeytan üçgeni, Türkiye gemisini yutma hazırlığı yapıyor. NATO yanlısı 30 bin subay hapishanelerde işkence ve kötü muamele görürken, ailelerine kadar zulme uğrarken, CHP ve İYİ Parti milletvekilleri ve belediye başkanları, gazeteciler ve bebekleri hapiste olan Türkiye’de demokrasicilik oynuyor! 15 Temmuz’da derin aklı Ankara’da olan Rusya ve onun TSK’daki ortaklarıyla vitrindeki kuklaları, rejimle de beka ile de doğrudan ilgili oldukları halde, insanlar her şey normal havasında demokrasinin gelişini kutluyor! Gerçek beka sorunu bu!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.4.2019 [TR724]
Evet, Türkiye NATO ülkesi! Fakat ittifakın 70’inci kuruluş yıldönümünün kutlanma hazırlıklarının yapıldığı 2019 yılında, Türkiye fiilen NATO ve daha da ötesi Batılı ülkeler topluluğundan kopmuş durumda. Öncelikle Batılı olmanın Hristiyan olmak manasına geldiğine inandırıldınız. Çünkü en az son 20 yıldır toprak aldığımız ve toprak kaybettiğimiz Osmanlı paradigması üzerinden bir Batı diskuruyla beyin yıkadılar. Üstüne üstlük bir de cumhuriyet döneminde yaşanan Batılılaşma (esasında modernleşme) reformlarının “özünü inkâr etme” ve “taklitçilik” manasına geldiğine şartlandırıldı genç beyinler. Kimse “o halde neden Osmanlı sultanlarının ta kendisi başladı toplumlarını modernleştirmeye ve Batılı kurumları-pratikleri Osmanlı ülke ve toplumuna nakletmeye” diye sormayı bile akıllarından geçirmedi. Özellikle de ne oldu biliyor musunuz? İkinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen koşulların ve bunun sonucunda Türkiye’nin gerçek beka meselesinin nasıl çözümlendiğini öğretmediler genç kuşaklara. Peki, aslında ne oldu, hatırlayalım mı?
1945 itibarıyla Mihver Devletleri (faşist-yayılmacı grup) savaşı Avrupa’da tümden kaybetmişti. Özellikle Almanya gibi bir devin yenilgisinde Sovyetler Birliği (SSCB) başrol oynamış, Avrupa’nın doğusunu Kızıl Ordu gücüyle fiilen işgal etmiş durumdaydı. Almanya’nın ikiye bölünmesiyle aynı anda Avrupa da ikiye bölündü. Tüm doğu Avrupa’da Sovyet tipi komünist Marksist-Leninist rejimler inşa edildi. SSCB bu dönemde Boğazlar ve kuzeydoğu Anadolu topraklarına göz dikmişti. Hem Potsdam Konferansı’nda hem de birkaç diplomatik tehdit notasıyla Ankara’dan Boğazlarda ve Marmara’da askeri SSCB üssü ve kuzeydoğudaki Türkiye-SSCB sınırında SSCB lehine sınır düzenlemesi istedi. Dediler ki yani, ezcümle, “Akdeniz’e inmek ve bazı topraklarınızı almak istiyoruz. Bize Marmara ve Boğazların kontrolünü verin. Bir de Kars’ı, Ardahan’ı ve bazı diğer stratejik toprakları Moskova denetimine bırakın”. Bu dönem, soba borularının Türk-SSCB sınırına – uzaktan top mavzeri gibi görünsün diye! – yerleştirildiği, şekerin, ekmeğin ve yağın karneye bağlandığı günlerdi. Evet, İnönü Türkiye’yi savaşın dışında tutmuş ve çocukları babasız bırakmamıştı. Fakat sonradan çok suiistimal edilen “karneli” ekonomi realitesine neden olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, bana sorarsanız ben ekmeğin karneli olmasını kabul ederim, savaşa girmeyecekse ülke ve ölmeyecek olsa babam. Ama ben benim, diğerleri ise diğerleri! Neyse, gelelim konuya. Ruslar Türkiye’yi işgale kalksa, Kızıl Ordu’nun Ankara’ya varması bir haftadan biraz uzun sürer diye hesap edildiği dönemdi. Ve bu dönemde 1947 yılında dönemin ABD başkanı Harry Tuman Rusların doğu Avrupa’daki yayılma politikasına güneydoğu Avrupa ve doğu Akdeniz’de dur denmesi gerektiğine kani oldu ve Yunanistan ile Türkiye’yi koruma altına almaya karar verdi. Truman doktrini denen program kapsamında askeri ve ekonomik yardım başlamıştı. Sonrasında ABD’li general George Marshall dışişleri bakanı olunca, Türkiye de dahil tüm özgür Avrupa’yı kapsamına alan bir ekonomik yeniden yapılandırma planı başlatıldı. Ve Ruslar, ABD’nin bu politikalarıyla geri adım attılar. Derken 1949 yılında NATO kuruldu. Türkiye NATO’ya katılma kararı aldı, çünkü o dönemde Türkiye’yi yönetenler (gerek CHP gerekse de DP’li karar alıcılar!) sadece NATO ile Rus işgalinden tümüyle korunabileceğini biliyordu.
Türkiye 1952 yılında NATO üyesi oldu. Tüm Soğuk Savaş boyunca NATO kapsamında SSCB’ye karşı caydırıcılık elde etti. NATO’nun güneydoğu kanadı üzerinden Avrupa güvenliğini sağlamaya önemli katkılarda bulundu. Bu arada ABD ve NATO Ankara’yı salt Sovyet askeri tehdidinden korumakla kalmadı, Türkiye’de piyasa ekonomisi ile liberal demokratik değerlerin yeşermesinde destekçi oldu. Bu arada Türk solu başından itibaren Leninist Marksizm ve onun pro-Sovyet anti-emperyalist diskuru üzerinden, Türk sağı ise başta anti-komünist Batı ittifakına olumlu da yaklaşmış olsa, 1990’lardan itibaren İslami anti-Hristiyan Batı imajı üzerinden latent Batı karşıtlığı yapmaya başladılar.
Bu arada TSK bünyesinde 1991’de SSCB’nin çökmesi ve dağılmasıyla beraber, Avrasya coğrafyasında yeni güç politikaları arayışında olan ve Türkiye’de vesayet sisteminin yeni dünya düzeninde Batı kulübü dâhilinde er geç sona ereceğini sezip, buna cephe alan bir grup subay, Ankara’nın NATO ve diğer Batılı örgütlerle ilişkisinden uzaklaşıp, daha bağımsız ve fırsatçı bir dış politika izlemesi gerektiğini savunmaya başladı. 28 Şubatçılar AB’nin Kopenhag ölçütlerinin üniter Türk devletini yıkacak etkide bulunacağını düşünüyor, bu nedenle AB üyeliği hedefi güden yaklaşıma gizliden karşı çıkıyorlardı. Bu askeri klik giderek güçlendi. 2000’lerin başında AKP iktidara geldiğinde, İslamcılar kendi sırtlarını askere karşı sağlama alabilmek için AB ipine ve onun demokratikleşme sürecindeki meşrulaştırıcı gücüne sarıldı. Türkiye’yi AB’ye taşırken askeri vesayetten kurtulmak düşüncesi ana hedefleriydi. Bunu kısmen başardılar da. Bu arada kendilerine yönelik darbe planlamaları yapan bu Batı karşıtı askeri kliği yargı önüne çıkardılar. Ergenekon ve türevi davalarda bu askerler yüzlerce yıl ceza aldı, kesinleşmiş hüküm giydi. Sonra bunları 17 Aralık’ı müteakip içerden çıkarıverdiler. Ve bunlara TSK’nın kontrolünü verdiler. 15 Temmuz sonrası bu askeri ekip, Avrasyacı doktrinlerinin doğrultusunda, Türkiye’de temel politika değişiklilerini gerçekleştirdi. Kürt siyaseti ve AB demokratikleşme süreci baltalandı. AKP ile ortak düşman ilan ettikleri Cemaat ve liberal kesimin üzerinden buldozerle geçildi.
Avrasyacılar NATO’dan tek yanlı fiili ayrılma kararı almış görünüyorlar. İzlenen politika başka türlü nasıl yorumlanabilir? Ruslarla stratejik ortaklık, S-400 bataryası almak, nükleer santral kurdurmak, Suriye’de ortak askeri işler çevirmek, istihbarat paylaşmak, iki haftada bir MİT ve TSK üst personelini Moskova’ya göndermek gibi işler olağanlaştı. ABD ve NATO defalarca Türkiye karar alıcılarını uyardı ve “gelin bu Rus sevdasından ve S-400 teranesinden vazgeçin” dedi. Fakat dinlemediler. Bu arada ABD Ankara’yı NATO’nun yeni nesil F-35 savaş uçağı projesinden izole etmeye yöneldi. Ankara’ya 18 Mart 2019’a kadar süre verdi, eğer S-400 alımı konusunda geri adım atılmazsa yaptırım var mesajını net olarak masaya koydu. Derken bu süre doldu. Bu arada Erdoğan 8 Nisan’da Moskova’ya giderek Putin’le görüşecek. Bunlar gerçekleşirken ilk yaptırımlar geldi bile. ABD’de eğitimde bulunan Türk pilotlar, F-35 uçuş eğitimi kapsamından çıkartıldı. Ve F-35 teçhizatının Türk tarafına nakli askıya alındı. ABD tarafı artık aleni olarak Türkiye’nin salt “kâğıt üzerinde” müttefik olduğunu dillendiriyor.
Mevcut koşullarda ABD’nin değerlendirmesi tek mantıklı sonuç değil mi? ABD’yi Suriye’deki Kürt oluşumu PYD ile işbirliğine iten Ankara’nın miyop Kürt saplantısı değilmiş gibi, sanki IŞİD’e karşı işbirliği yapmayan Ankara ABD’yi yeni ortak aramaya kendisi zorlamamış gibi, sanki Rusların kucağına istekle kendisi oturmamış gibi, çıkıp sabah-akşam ABD ve Batı düşmanlığı yapıyorlar! ABD’yi emperyalistlikle suçluyorlar, bunu Rusya’nın dizlerinin dibinde yaparken zerre utanmıyorlar. O Rusya Suriye’de Esad’a hami olan, Gürcistan’ın yüzde yirmisini, Ukrayna’nın yarısını işgal eden, tarihi Çarlık Rusya’sından SSCB’ye, oradan Rusya Federasyonu’na kadar tümüyle yakın bölgeler üzerinde kurduğu tahakküm ve işgal eden Rusya’dır. Onun güdüm ve himayesinden anti-emperyalist retorikle iç siyasetteki (sağ ve sol) nasyonalistlere, İslamcılara, Maoculara ve kafası karışık ya da eğitimsiz kitlelere ucuz propaganda yapmak, Türkiye’nin aldığı yüksek riskleri azaltmıyor!
Bugün gelinen nokta bakımından, Avrasyacılar – ve onların çömezi İslamcılar ile ülkücüler – Türkiye’yi Batı’ya kafa tutan, “Batı’ya meydan okuyan bir Müslüman-Türk güç” olarak propaganda ediyor, kamuoyu algısı oluşturmaya çalışıyor. Bunu kontrol ettikleri medya fosseptiği üzerinden ve ele geçirdikleri eğitim müfredatı sayesinde yapabiliyorlar. Maalesef CHP, İYİ Parti ve hatta kısmen (Marksist algılarla olaylara bakan) HDP de rejimin bu anti-Batı güvenlik ve dış politika yaklaşımına bilerek/bilmeden destek oluyor! Oysa göz önüne almadıkları nedir biliyor musunuz? Çarlık Rusya’sı, SSCB ve Rusya Federasyonu üç ayrı dönemde var olmuş üç ayrı devlettir evet, ama güttükleri güvenlik ve dış politika stratejisi son iki yüz yıldır Avrasyacı Rus yayılmacılığı ve onun jeopolitik okuması üzerine inşa edilmiştir! Osmanlı’da Rusya, imparatorluğun varoluşsal birincil düşmanıydı. Rusya’nın tüm modern tarihinde en önemli stratejik hedeflerinden biri, Karadeniz-Akdeniz koridorunu denetimine almaktı. Şimdi Ukrayna’nın doğusu, Gürcistan ve Suriye hattı üzerinde bir konumlandırma yaparsanız, aradaki boşluğun Türkiye olduğunu anlarsınız. NATO üyesi Türkiye, yaklaşık yetmiş yıldır müttefiklerinin desteği ile Rus yayılmacılığına ve nüfuzuna karşı caydırıcı olabilmişti. 2016’dan itibaren TSK’yı ve dolayısıyla Türk güvenlik politikalarını kontrollerine alan Avrasyacılar, izledikleri Rus güdümü yönelimli stratejik körlükle, Türkiye’nin bu değerli caydırıcılığını follaş ettiler. Şu anda Moskova’nın dediğini yapan bir Ankara var. Erdoğan gitse de, sahnenin gerisinde ipleri ellerinde tutan Avrasyacı-Ergenekoncu derin yapı, yeni gelecek olası bir vitrin başkan veya hükümette de aynı politikaları uygulatacak etkiye ve güce sahiptir. Bu durumun kısa vadede değişmesi zor görünüyor.
Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
Bu durum, Türkiye için varoluşsal bir problem oluşturuyor. Ruslar örneğin Gürcistan’da Osetya ve Abhazya üzerinden “fiilen böl-zayıflat-yönet” stratejisini izliyor. Ukrayna’da Kırım’ın işgal ve ilhakı ile doğu Ukrayna topraklarının fiilen Rusya denetimine sokulması da diğer bir örnek teşkil ediyor. Suriye, dikkat ederseniz, aynı taktikle Rus nüfuz alanı içinde Ruslar tarafından hava sahası kontrolünün yapıldığı bir Akdeniz Rus limanı görünümündedir. Türkiye’de o kadar çok kaşınabilecek potansiyel fay kattı var ki, bunları ufak manevralarla kırmak ve kendi menfaatine kullanmak, Moskova’daki stratejik akıl için çok basit mesele. Örneğin sadece 4-400’lerin alımından vazgeçilmesi yönünde karar alınacak olsa ve Moskova 2020 doğalgaz sevkiyatını “teknik sebeplerden dolayı” aksatsa, neler olur, hiç düşündü mü Ankara’daki Rusya muhipleri? Ya da Ankara ezkaza taraf değiştirse, Rusya Suriye Kürtleri üzerinden neler yapar, her fırsatta ABD’yi YPG ile işbirliği konusunda eleştiren resmi ağızlar buna kafa yoruyorlar mı? Zira ABD NATO ve uluslararası hukuk çerçevesinde Rusya’yla mukayese kabul etmeyecek kadar daha fazla hesaplanabilir bir aktördür. Dahası Türkiye ile 70 yıllık uzun erimli bir kurumsal ilişkisi vardır.
Kamuoyu İstanbul’da oyları çaldırmamak için – haklı olarak – tedirgin olurken, majör sorunlar, özellikle de Rusya-Avrasyacılar-Türk siyasal sistemi Bermuda şeytan üçgeni, Türkiye gemisini yutma hazırlığı yapıyor. NATO yanlısı 30 bin subay hapishanelerde işkence ve kötü muamele görürken, ailelerine kadar zulme uğrarken, CHP ve İYİ Parti milletvekilleri ve belediye başkanları, gazeteciler ve bebekleri hapiste olan Türkiye’de demokrasicilik oynuyor! 15 Temmuz’da derin aklı Ankara’da olan Rusya ve onun TSK’daki ortaklarıyla vitrindeki kuklaları, rejimle de beka ile de doğrudan ilgili oldukları halde, insanlar her şey normal havasında demokrasinin gelişini kutluyor! Gerçek beka sorunu bu!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
CHP seçimin mesajını alacak mı? [Alper Ender Fırat]
Türkiye’nin en büyük beş şehrinin dördünü alan, beşincisini kıl payı kaçıran CHP bakalım bu seçim zaferinin okumasını nasıl yapacak? Bence bu sonuçlara en çok kafa yorması gereken CHP’nin ta kendisi olmalıdır. Her şeyden önce bu zaferi doğru kodlarıyla okuyabilecek kadar cesareti var mı?
Bu galibiyet geleceğe yeni bir vizyonla bakmasına sebep olacak mı yoksa zafer sarhoşluğunun tadını çıkardıktan sonra her şeyi örtbas edip, geleneksel tavrını sürdürecek mi? Zaferin ışıltısı karanlıktan bir çıkış yolu mu yoksa üzerine doğru gelen bir kamyonun göz alan farları mı? Bunu göreceğiz.
CHP tam 42 yıl sonra İstanbul ve Ankara’da seçim kazandı. 1977 yılında İstanbul’da Aytekin Kotil, Ankara’da Ali Dinçer ile elde ettiği başarıyı tekrar etmesi için neredeyse yarım asır beklemesi gerekti. 1989 yılında İstanbul’u kazanan Nurettin Sözen ve Ankara’ya başkan olan Murat Karayalçın’ın partilerinin CHP değil SHP olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu seçimleri kazanırken 1977 yılında partinin başında Bülent Ecevit’in, 1989 yılında SHP’nin başında Erdal İnönü’nün olduğu ayrıntısı bence çok önemli. Bülent Ecevit’in dindarlara bakışı, Erdal İnönü’nün de Kürt meselesine yaklaşımı genel CHP mantalitesinden farklı olduğunu hatırlayalım.
CHP yönetimi ve tabanı bu seçimlerden çıkaracağı ders onların yakın ve uzak gelecekteki durumunu da belirleyecek. Ancak ben hala İstanbul ve Ankara’da aldıkları yüzde elliye varan oyun tam analizini yaptıklarından emin değilim. Çünkü bu seçimde geleneksel CHP tabanından başka AKP’nin ötekileştirdiği, dışladığı kesimlerin CHP’ye destek verdiğini daha net gözlerle görmeleri gerekir.
Ekrem İmamoğlu’nun 20-25 bin, Mansur Yavaş’ın da yüzde üç oy farkı ile seçimleri kazandığını hep bir kenara yazmakta fayda var. Yani başta Kılıçdaroğlu olmak üzere parti yöneticilerinin her platformda sözünü sakınmadan terörist diye andıkları insanların oylarıyla kazandıklarının umarım farkındalardır.
Bırakın Kürt seçmenleri, hapisteki cemaat oyları bile İmamoğlu’nun kazanması için yeter bir katkı sağlamıştır.
Maalesef, CHP parti yöneticilerinin ve tabanının geleneksel Kürt meselesine yaklaşımı Cumhur ittifakından hiç de farklı değil. Selahattin Demirtaş’ın ve HDP seçmeninin olgun davranışı ve gerek Ekrem İmamoğlu’na, gerekse Mansur Yavaş’a verdiği desteğin Türk demokrasisinin varlığı açısından nasıl hayati bir destek olduğunu idrak etmişler gibi görünmüyor. Seçimlerden sonra ne Kılıçdaroğlu ne de bu partiden herhangi bir yetkilinin ağzından bununla ilgili bir teşekkür duymamak, CHP’nin kanaat önderlerinin bu konuyu ağzına hiç almaları bize bunu gösteriyor. Ekrem İmamoğlu, bütün cesaretini toplayarak Kürt’leri andı, o kadar. Teşekkürden öte, AKP ve MHP’nin politikalarından farklı bir politika da dillendirmiyorlar.
Bu politikalar hep böyle mi devam edip gidecek? Dini her şeyi aşağılayan, ti ye alan, Kürtlerden, azınlıklardan farklı olan her şeyden nefret eden geleneksel devlet çizgisini sürdürmeye devam mı edecekler.
Oysa bugünkü şartları fırsat bilerek çok daha özgürlükçü, söylemler politikalara öncülük edebilirler. Ama hepsinden önemlisi insan hakları ihlallerini önleyecek, adaleti siyasetin bir silahı olmaktan kurtaracak politikalar üretilmesi konusunda çok daha cesur olabilirler.
Ülkede sürekli problem üreten temel konular hakkında AKP-MHP faşist çizgisinden öteye bir şey söylemeyen bir CHP kime umut vaat edebilir?
Kürtler ve bütün ötekiler bizi AKP’den kurtarsın ama biz onları aşağılamayı sürdürelim, yasakları, yok saymayı, asimileyi, insan hakları ihlallerini savunmaya devam edelim diyen bir partinin Cumhur ittifakından ne farkı olur?
Türkiye’nin şartları CHP’ye tarihi bir fırsat doğurdu. Umarım böyle bir fırsat heba etmezler.
[Alper Ender Fırat] 3.4.2019 [TR724]
Bu galibiyet geleceğe yeni bir vizyonla bakmasına sebep olacak mı yoksa zafer sarhoşluğunun tadını çıkardıktan sonra her şeyi örtbas edip, geleneksel tavrını sürdürecek mi? Zaferin ışıltısı karanlıktan bir çıkış yolu mu yoksa üzerine doğru gelen bir kamyonun göz alan farları mı? Bunu göreceğiz.
CHP tam 42 yıl sonra İstanbul ve Ankara’da seçim kazandı. 1977 yılında İstanbul’da Aytekin Kotil, Ankara’da Ali Dinçer ile elde ettiği başarıyı tekrar etmesi için neredeyse yarım asır beklemesi gerekti. 1989 yılında İstanbul’u kazanan Nurettin Sözen ve Ankara’ya başkan olan Murat Karayalçın’ın partilerinin CHP değil SHP olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu seçimleri kazanırken 1977 yılında partinin başında Bülent Ecevit’in, 1989 yılında SHP’nin başında Erdal İnönü’nün olduğu ayrıntısı bence çok önemli. Bülent Ecevit’in dindarlara bakışı, Erdal İnönü’nün de Kürt meselesine yaklaşımı genel CHP mantalitesinden farklı olduğunu hatırlayalım.
CHP yönetimi ve tabanı bu seçimlerden çıkaracağı ders onların yakın ve uzak gelecekteki durumunu da belirleyecek. Ancak ben hala İstanbul ve Ankara’da aldıkları yüzde elliye varan oyun tam analizini yaptıklarından emin değilim. Çünkü bu seçimde geleneksel CHP tabanından başka AKP’nin ötekileştirdiği, dışladığı kesimlerin CHP’ye destek verdiğini daha net gözlerle görmeleri gerekir.
Ekrem İmamoğlu’nun 20-25 bin, Mansur Yavaş’ın da yüzde üç oy farkı ile seçimleri kazandığını hep bir kenara yazmakta fayda var. Yani başta Kılıçdaroğlu olmak üzere parti yöneticilerinin her platformda sözünü sakınmadan terörist diye andıkları insanların oylarıyla kazandıklarının umarım farkındalardır.
Bırakın Kürt seçmenleri, hapisteki cemaat oyları bile İmamoğlu’nun kazanması için yeter bir katkı sağlamıştır.
Maalesef, CHP parti yöneticilerinin ve tabanının geleneksel Kürt meselesine yaklaşımı Cumhur ittifakından hiç de farklı değil. Selahattin Demirtaş’ın ve HDP seçmeninin olgun davranışı ve gerek Ekrem İmamoğlu’na, gerekse Mansur Yavaş’a verdiği desteğin Türk demokrasisinin varlığı açısından nasıl hayati bir destek olduğunu idrak etmişler gibi görünmüyor. Seçimlerden sonra ne Kılıçdaroğlu ne de bu partiden herhangi bir yetkilinin ağzından bununla ilgili bir teşekkür duymamak, CHP’nin kanaat önderlerinin bu konuyu ağzına hiç almaları bize bunu gösteriyor. Ekrem İmamoğlu, bütün cesaretini toplayarak Kürt’leri andı, o kadar. Teşekkürden öte, AKP ve MHP’nin politikalarından farklı bir politika da dillendirmiyorlar.
Bu politikalar hep böyle mi devam edip gidecek? Dini her şeyi aşağılayan, ti ye alan, Kürtlerden, azınlıklardan farklı olan her şeyden nefret eden geleneksel devlet çizgisini sürdürmeye devam mı edecekler.
Oysa bugünkü şartları fırsat bilerek çok daha özgürlükçü, söylemler politikalara öncülük edebilirler. Ama hepsinden önemlisi insan hakları ihlallerini önleyecek, adaleti siyasetin bir silahı olmaktan kurtaracak politikalar üretilmesi konusunda çok daha cesur olabilirler.
Ülkede sürekli problem üreten temel konular hakkında AKP-MHP faşist çizgisinden öteye bir şey söylemeyen bir CHP kime umut vaat edebilir?
Kürtler ve bütün ötekiler bizi AKP’den kurtarsın ama biz onları aşağılamayı sürdürelim, yasakları, yok saymayı, asimileyi, insan hakları ihlallerini savunmaya devam edelim diyen bir partinin Cumhur ittifakından ne farkı olur?
Türkiye’nin şartları CHP’ye tarihi bir fırsat doğurdu. Umarım böyle bir fırsat heba etmezler.
[Alper Ender Fırat] 3.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Mola bir günde bitti, türbülans an meselesi… [Semih Ardıç]
Erdoğan’ın muharebe hazırlığı
Seçimler demokrasinin bayram günleridir. Demokratik rejimlerde piyasalar seçim zamanında daha serin kanlı hareket eder.
Türkiye gibi sistem krizi, borç krizi, reel sektör krizi, füze krizi gibi farklı sahalardaki krizi aynı zaman diliminde bir araya getirmeyi başarmış bir ülkede seçim sadece partiler ve seçmenlere nefes aldırmaz.
DEMOKRASİ BAYRAMINDA KAOS PLANLARI
Birkaç günlüğüne de olsa yatırımcılar da bayram havasının tadını çıkarmaya çalışır. Bu arada hem seçimden evvelki dönemin muhasebesi yapılır hem de sandıkta şekillenen siyasi dinamiklerin muhtemel neticeleri hesaplanır.
24 Haziran 2018’de yapılan Partili Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi ile girilen tek adam karanlığında kriz içinde krize maruz kalan Türk Lirası’na yatırım yapanlar için 31 Mart yeni bir başlangıca vesile olabilir mi?
Herkesin cevabını aradığı bu suâl Saray’ın kapısında tuz-buz oluyor.
YAPISAL REFORM BALKONDA KALDI
Seçime bir hafta kala doların 5,84 TL’ye kadar tırmanması fay hatlarının hareketlendiğini göstermişti.
31 Mart Pazar günü İstanbul ve Ankara’yı kaybeden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın aynı akşam balkon konuşmasında “yapısal reform” bahsini açması yabancı yatırımcıları heyecanlandırmıştı.
Mamafih Pazartesi sabahından şu vakte kadar geçen sürede yapısal reform iradesi bir tarafa yine piyasa ile büyük bir harbe girmeye hazırlandığına dair iddialar öne çıktı. Yapısal reform sözü balkonda kaldı.
MUHALEFETİN ZAFERİNİ MIZIKÇILIKLA GÖLGELEMEK
Muhalefeti “ağlaklıkla” itham eden AKP, İstanbul ve Ankara’da demokratik mücadelenin galibi Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın belediye başkanlığı mazbatasını almaması için mızıkçılık yapıyor.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından ilan edilen geçici neticelere göre İmamoğlu da Yavaş da başkan seçildiği halde İstanbul’da “Teşekkürler İstanbul” afişleri asılıyor.
Diğer taraftan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sevk ve idaresinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bazı hassas ihale dosyalarının imha edildiği söyleniyor.
Ankara’da Büyükşehir Belediyesi’ne ait taşıtlar AKP’li belediyelere hibe ediliyor. Yangından mal kaçırmanın partileşmiş hali.
PİYASA VERDİĞİ KREDİYİ ANINDA GERİ ALDI
Demokrasinin tek taraflı bir rejim olarak telakki edildiğini ele veren bu tablo Erdoğan’dan habersiz olabilir mi?
Ezcümle piyasanın yanlış adama hatalı kredi verdiğini idrak etmesi uzun sürmedi. Erdoğan ve ekibi bunu idrak etmeleri için ellerinden geleni yaptı son iki günde.
Seçim durağı geçildiğinde otobüs zaten kriz tabelasını takip edecekti. Sadece o kısa molada muhataplarımızı kriz yolculuğunun kısa sürebileceğine inandırmak için iyi bir fırsat yakalanmıştı o kadar.
Kaptan otobüsten inenlerden-otobüse yeni binenlerden rahatsız olunca öfkeyle yine gaza bastı bile…Halının altına ittiği çer çöpü salonun ortasına yığdı.
İLK ZAM BENZİN VE ELEKTRİK FİYATLARINA
Benzin ve elektrik zamları ile perdeyi açtı. Hazirana kadar kalacağı söylenen tanzim satış çadırlarını söktü. Kendisine oy veren vermeyen herkese “Ne haliniz varsa görün!” gaddarlığı ile muamele ediyor.
Seçim sonrası zammı ile benzinin litre fiyatı Ankara’da 6,97 lira, İstanbul’da 6,95 liraya yükseldi.
Elektriğin toptan fiyatı da kilowat saat (kWh) başına 17,2700 kuruşa çıktı. Dağıtım şirketlerine yapılan yüzde 37 zam er ya da geç tüketiciye de aksedecek.
Diğer taraftan elektrik tüketimi ocak ve şubat aylarının akabinde martta da düştü. Kriz sebebiyle elektrik talebi de azalıyor.
ARABA SATIŞLARI ÇAKILDI
Araba başına 15 bin lirayı bulan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) indirimine rağmen otomobil ve hafif ticari satışları yılın ilk üç ayında yüzde 44 azaldı.
Otomobil ve hafif ticari taşıt satışlarındaki düşüş tarihin en yüksek seviyelerinde. Geçen sene yüzde 35 küçülen pazar 2019’un ilk üç ayında da yarı yarıya daraldı.
Üç ayda 81 ilde toplam 88 bine 469 adet araba satıldı ki bu rakam işlerin iyi gittiği vakitlerde bir aylık satışın bile altında.
Firmalar krizde ayakta kalmak için personel sayısında tenkisata gidiyor. Böyle giderse geçen sene yüzde 35 küçülen otomotiv sektörü 2019 senesinde de bunun üzerine yüzde 50’ye yakın daha daralacak.
Bu kadar geniş çaplı ve uzun periyotlu bir kriz hiç yaşanmadı. Ne 2001’de ne de 2009’da bu kadar daraldı pazar.
S-400’DE OKYANUS ÖTESİNDEN İLK HAMLE
Erdoğan’ın “O iş bitti. Tükürdüğümüzü yalamayız.” dediği S-400 bahsinde ABD çemberi daraltıyor.
1 Nisan’da F-35 taarruz uçaklarının imalatında kullanılan bazı ekipmanların Türkiye’ye satışı resmen askıya alınmıştı.
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 2 Nisan’da da Türk Hava Kuvvetleri’nin eğitim için ABD’ye gönderdiği savaş pilotları hakkında bir karar aldı. Türkiye’den gelen pilotlara F35 eğitimi ikinci bir emre kadar durduruldu.
Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu 4 Nisan’da ABD’ye gönderirken diğer taraftan muhtemel müeyyidelere hazırlık yapıyor.
ERDOĞAN DAHA DA HIRÇINLAŞACAK
Piyasada konuşulanlara göre Türkiye’nin yeni bir türbülansa girmesi an meselesi. Sandıktan çıkan neticeyi içine sindiremeyen Erdoğan daha da hırçınlaşacak. Zira kendisine ihanet ettiğini düşündüğü derin müttefikleri ile de muharebeye girmeye hazırlanıyor.
AKP’nin İstanbul’u kaybetmesinin ardından Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a ait vakıflar ile Büyükşehir Belediyesi arasındaki para trafiği de duracak.
Ankara Meydan Muharebesi’nin en büyük 2’nci cephesi de İstanbul olacak. Boğaz’ın kıyısında Erdoğan’a karşı bilenmiş rakiplerinin toplantı trafiği de hızlanırken iktisadî krizden çıkış Erdoğan’ın aklına bile gelmeyecek.
Piyasa kurşun gibi ağır havada yeni riskleri fiyatlandırıyor. ABD’den gelecek her “iptal” haberi döviz ve faizi yukarı tırmandıracak.
PİYASALARI ATEŞE VERMEK…
Erdoğan’ın tahtı kurtarma planında mali piyasaları ateşe vermek de var. Böylece 31 Mart’ta yeşeren “değişim ve demokratikleşme” ümitlerini de ortadan kaldırabileceğine inanıyor.
AKP içinde Erdoğan’ın Hazine’nin başına getirdiği damadı Berat Albayrak’ın beceriksizliklerinin faturasını partinin 31 Mart’ta ödediği konuşuluyor.
Erdoğan kendisine yapılan şu tavsiyelere burun kıvırıyor: “Yapısal reformlar; hukuka üstünlük tanıyarak, yargı bağımsızlığını gerçekleştirerek, yasalar önünde herkesi eşit sayarak, yasama, yargı ve yürütme erklerini ayırarak başlamalı. Geçmiş tecrübeler gösteriyor ki hukukun üstünlüğü olmadan vergileri düzelterek, bütçe açığını düşürerek gideceğimiz yol en fazla 10 yıl sürüyor.”
Huylu huyundan vazgeçmiyor… Diktatörlere has “ben yanarsam hepinizi yakarım” marazi hastalığı yine nüksedecek.
Gözünüzün piyasa verilerinde ve haber akışında olmasını tavsiye ederim.
Bankalar artık hiç emniyetli değil. AKP’li isimler bile yurt dışına para çıkarıyor.
Hassaten erbab-ı ticaretin varlığını mümkün mertebe emniyetli limanlarda muhafaza etmesinde fayda var.
[Semih Ardıç] 3.4.2019 [TR724]
Seçimler demokrasinin bayram günleridir. Demokratik rejimlerde piyasalar seçim zamanında daha serin kanlı hareket eder.
Türkiye gibi sistem krizi, borç krizi, reel sektör krizi, füze krizi gibi farklı sahalardaki krizi aynı zaman diliminde bir araya getirmeyi başarmış bir ülkede seçim sadece partiler ve seçmenlere nefes aldırmaz.
DEMOKRASİ BAYRAMINDA KAOS PLANLARI
Birkaç günlüğüne de olsa yatırımcılar da bayram havasının tadını çıkarmaya çalışır. Bu arada hem seçimden evvelki dönemin muhasebesi yapılır hem de sandıkta şekillenen siyasi dinamiklerin muhtemel neticeleri hesaplanır.
24 Haziran 2018’de yapılan Partili Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi ile girilen tek adam karanlığında kriz içinde krize maruz kalan Türk Lirası’na yatırım yapanlar için 31 Mart yeni bir başlangıca vesile olabilir mi?
Herkesin cevabını aradığı bu suâl Saray’ın kapısında tuz-buz oluyor.
YAPISAL REFORM BALKONDA KALDI
Seçime bir hafta kala doların 5,84 TL’ye kadar tırmanması fay hatlarının hareketlendiğini göstermişti.
31 Mart Pazar günü İstanbul ve Ankara’yı kaybeden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın aynı akşam balkon konuşmasında “yapısal reform” bahsini açması yabancı yatırımcıları heyecanlandırmıştı.
Mamafih Pazartesi sabahından şu vakte kadar geçen sürede yapısal reform iradesi bir tarafa yine piyasa ile büyük bir harbe girmeye hazırlandığına dair iddialar öne çıktı. Yapısal reform sözü balkonda kaldı.
MUHALEFETİN ZAFERİNİ MIZIKÇILIKLA GÖLGELEMEK
Muhalefeti “ağlaklıkla” itham eden AKP, İstanbul ve Ankara’da demokratik mücadelenin galibi Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın belediye başkanlığı mazbatasını almaması için mızıkçılık yapıyor.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından ilan edilen geçici neticelere göre İmamoğlu da Yavaş da başkan seçildiği halde İstanbul’da “Teşekkürler İstanbul” afişleri asılıyor.
Diğer taraftan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sevk ve idaresinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bazı hassas ihale dosyalarının imha edildiği söyleniyor.
Ankara’da Büyükşehir Belediyesi’ne ait taşıtlar AKP’li belediyelere hibe ediliyor. Yangından mal kaçırmanın partileşmiş hali.
PİYASA VERDİĞİ KREDİYİ ANINDA GERİ ALDI
Demokrasinin tek taraflı bir rejim olarak telakki edildiğini ele veren bu tablo Erdoğan’dan habersiz olabilir mi?
Ezcümle piyasanın yanlış adama hatalı kredi verdiğini idrak etmesi uzun sürmedi. Erdoğan ve ekibi bunu idrak etmeleri için ellerinden geleni yaptı son iki günde.
Seçim durağı geçildiğinde otobüs zaten kriz tabelasını takip edecekti. Sadece o kısa molada muhataplarımızı kriz yolculuğunun kısa sürebileceğine inandırmak için iyi bir fırsat yakalanmıştı o kadar.
Kaptan otobüsten inenlerden-otobüse yeni binenlerden rahatsız olunca öfkeyle yine gaza bastı bile…Halının altına ittiği çer çöpü salonun ortasına yığdı.
İLK ZAM BENZİN VE ELEKTRİK FİYATLARINA
Benzin ve elektrik zamları ile perdeyi açtı. Hazirana kadar kalacağı söylenen tanzim satış çadırlarını söktü. Kendisine oy veren vermeyen herkese “Ne haliniz varsa görün!” gaddarlığı ile muamele ediyor.
Seçim sonrası zammı ile benzinin litre fiyatı Ankara’da 6,97 lira, İstanbul’da 6,95 liraya yükseldi.
Elektriğin toptan fiyatı da kilowat saat (kWh) başına 17,2700 kuruşa çıktı. Dağıtım şirketlerine yapılan yüzde 37 zam er ya da geç tüketiciye de aksedecek.
Diğer taraftan elektrik tüketimi ocak ve şubat aylarının akabinde martta da düştü. Kriz sebebiyle elektrik talebi de azalıyor.
ARABA SATIŞLARI ÇAKILDI
Araba başına 15 bin lirayı bulan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) indirimine rağmen otomobil ve hafif ticari satışları yılın ilk üç ayında yüzde 44 azaldı.
Otomobil ve hafif ticari taşıt satışlarındaki düşüş tarihin en yüksek seviyelerinde. Geçen sene yüzde 35 küçülen pazar 2019’un ilk üç ayında da yarı yarıya daraldı.
Üç ayda 81 ilde toplam 88 bine 469 adet araba satıldı ki bu rakam işlerin iyi gittiği vakitlerde bir aylık satışın bile altında.
Firmalar krizde ayakta kalmak için personel sayısında tenkisata gidiyor. Böyle giderse geçen sene yüzde 35 küçülen otomotiv sektörü 2019 senesinde de bunun üzerine yüzde 50’ye yakın daha daralacak.
Bu kadar geniş çaplı ve uzun periyotlu bir kriz hiç yaşanmadı. Ne 2001’de ne de 2009’da bu kadar daraldı pazar.
S-400’DE OKYANUS ÖTESİNDEN İLK HAMLE
Erdoğan’ın “O iş bitti. Tükürdüğümüzü yalamayız.” dediği S-400 bahsinde ABD çemberi daraltıyor.
1 Nisan’da F-35 taarruz uçaklarının imalatında kullanılan bazı ekipmanların Türkiye’ye satışı resmen askıya alınmıştı.
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 2 Nisan’da da Türk Hava Kuvvetleri’nin eğitim için ABD’ye gönderdiği savaş pilotları hakkında bir karar aldı. Türkiye’den gelen pilotlara F35 eğitimi ikinci bir emre kadar durduruldu.
Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu 4 Nisan’da ABD’ye gönderirken diğer taraftan muhtemel müeyyidelere hazırlık yapıyor.
ERDOĞAN DAHA DA HIRÇINLAŞACAK
Piyasada konuşulanlara göre Türkiye’nin yeni bir türbülansa girmesi an meselesi. Sandıktan çıkan neticeyi içine sindiremeyen Erdoğan daha da hırçınlaşacak. Zira kendisine ihanet ettiğini düşündüğü derin müttefikleri ile de muharebeye girmeye hazırlanıyor.
AKP’nin İstanbul’u kaybetmesinin ardından Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a ait vakıflar ile Büyükşehir Belediyesi arasındaki para trafiği de duracak.
Ankara Meydan Muharebesi’nin en büyük 2’nci cephesi de İstanbul olacak. Boğaz’ın kıyısında Erdoğan’a karşı bilenmiş rakiplerinin toplantı trafiği de hızlanırken iktisadî krizden çıkış Erdoğan’ın aklına bile gelmeyecek.
Piyasa kurşun gibi ağır havada yeni riskleri fiyatlandırıyor. ABD’den gelecek her “iptal” haberi döviz ve faizi yukarı tırmandıracak.
PİYASALARI ATEŞE VERMEK…
Erdoğan’ın tahtı kurtarma planında mali piyasaları ateşe vermek de var. Böylece 31 Mart’ta yeşeren “değişim ve demokratikleşme” ümitlerini de ortadan kaldırabileceğine inanıyor.
AKP içinde Erdoğan’ın Hazine’nin başına getirdiği damadı Berat Albayrak’ın beceriksizliklerinin faturasını partinin 31 Mart’ta ödediği konuşuluyor.
Erdoğan kendisine yapılan şu tavsiyelere burun kıvırıyor: “Yapısal reformlar; hukuka üstünlük tanıyarak, yargı bağımsızlığını gerçekleştirerek, yasalar önünde herkesi eşit sayarak, yasama, yargı ve yürütme erklerini ayırarak başlamalı. Geçmiş tecrübeler gösteriyor ki hukukun üstünlüğü olmadan vergileri düzelterek, bütçe açığını düşürerek gideceğimiz yol en fazla 10 yıl sürüyor.”
Huylu huyundan vazgeçmiyor… Diktatörlere has “ben yanarsam hepinizi yakarım” marazi hastalığı yine nüksedecek.
Gözünüzün piyasa verilerinde ve haber akışında olmasını tavsiye ederim.
Bankalar artık hiç emniyetli değil. AKP’li isimler bile yurt dışına para çıkarıyor.
Hassaten erbab-ı ticaretin varlığını mümkün mertebe emniyetli limanlarda muhafaza etmesinde fayda var.
[Semih Ardıç] 3.4.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)