Seyahat yasağı kaldırıldı

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) tedbirleri gevşetiliyor. 1 Haziran'dan itibaren lokantalar, restoranlar, kafeler ve plajlar açılıyor. Şehirler arası seyahat kısıtlaması kaldırıldı. 65 yaş üstü için sokağa çıkma kısıtlaması sürecek, kamu personeli normal mesaiye dönecek.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kabine toplantısının akabinde yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınına dair yeni kararları açıkladı.

Restoranlar, kafeler, plajlar gibi birçok işyerinin açılırken, eğlence mekânları ile nargile satılan yerler kapalı kalmaya devam edecek.

65 YAŞ VE ÜZERİNDEKİLER İÇİN YASAK SÜRÜYOR

65 yaş üstü için sokağa çıkma kısıtlamasının sürdüğünü belirten Erdoğan, 20 yaş altı sokağa çıkma kısıtlamasının 18 yaş altına uygulanacak şekilde değiştirildiğini belirtti.

Şehirler arası seyahat kısıtlamasının da kalktığını belirten Erdoğan, "Açık havada oturma yerleri olan yerlerdeki konserler saat 24:00 ile sınırlı olmak üzere başlayabilecek." dedi.

KABİNE TOPLANTISINDA ALINAN KARARLAR:

*Şehirler arası seyahat sınırlaması 1 Haziran'dan itibaren tamamıyla kaldırılıyor.

*Kamu personeli 1 Haziran tarihi itibarıyla normal mesaiye başlayacak. Kreşler ve gündüz bakım evleri 1 Haziran'da açılacak.

*65 yaş üstünün sokağa çıkma sınırlaması sürecek. Pazar günleri 14.00-20.00 saatleri arasında vatandaşlar istisna kapsamında olacak.

*İşletme sahibi 65 yaş üstü vatandaşları, maske, mesafe ve temizlik şartıyla iş başı yapabilecek.

*20 yaş altıyla ilgili sokağa çıkma kısıtlamasının kapsamı 18 yaşa indirildi.

*0-18 yaş grubunun tamamı çarşamba-cuma günleri 14:00-20:00 saatlerinde sokağa çıkabilecek.

*Restoran, kafe, pastane, kıraathane, çay bahçeleri, kaplıcalar gibi işletmeler 1 Haziran'dan itibaren saat 22:00'ye kadar hizmet vermeye başlayacak.

*Eğlence mekânları ile nargile satışı yapan işletmeler bu kapsam dışında kalacak.

*Yol güzergâhlarındaki dinlenme tesisleri 1 Haziran'da hizmet vermeye başlayacak.

*Plajlar, milli parklar ve bahçeler 1 Haziran'da faaliyete geçecek. Müze ve ören yerleri de 1 Haziran'da açılacak.

*Hayvan satış yerleri 1 Haziran, hipodromlar 10 Haziran'da yeniden faaliyete geçecek.

*Bireysel sporlarla ilgili sınırlamalar kaldırıldı. Spor salonları saat 24:00'e kadar hizmet verebilecek.

*Deniz turizmi, balıkçılığı ve taşımacılığı ile ilgili sınırlamalar kaldırıldı.

*Sürücü ve benzeri kurslar 1 Haziran'dan itibaren, kütüphaneler, gençlik merkezleri, kampları 1 Haziran'dan itibaren belirlenen şartlar dahilinde faaliyetlerini sürdürebilecek.

*Açık havada konserler saat 24:00 ile sınırlı olmak üzere başlayabilecek.

[Samanyolu Haber] 28.5.2020

FikretKaplan - Bediüzzaman 6 - Barla Hayatı ve Risale-i Nurlar’ın yazılması


FikretKaplan - Bediüzzaman 6 - Barla Hayatı ve Risale-i Nurlar’ın yazılması

Twitter Trump’a karşı geri adım atmıyor: Uygulamaya devam edeceğiz

ABD Başkanı Trump’ın Twitter’ı ‘kapatma’ tehdidinde bulunmasının ardından CEO Jack Dorsey, geri adım atmama sinyali verdi. Dorsey, “Yanlış veya tartışmalı bilgileri aydınlatmaya devam edeceğiz” dedi. Facebook ise Trump’tan yana tavır koydu.

BOLD – Twitter CEO’su Dorsey sosyal medyada yaptığı açıklamada, “Sonuçta bir şirket olarak eylemlerimizden sorumlu olan biri varsa, o da benim. Lütfen çalışanlarımızı bunun dışında bırakın. Dünya genelinde seçimlerle ilgili yanlış veya tartışmalı bilgileri aydınlatmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Dorsey ayrıca ekledikleri “bilgiyi doğrula” etiketinin Twitter’i “doğruluk otoritesi” yapmadığını vurgulayarak, asıl amaçlarının çelişkili ifadelerdeki eksik noktaları tamamlamak ve insanların doğru bilgilere ulaşmasını sağlamak olduğunu söyledi.

FACEBOOK, TRUMP’TAN YANA TAVIR KOYDU

Trump ile Twitter arasında artan gerilimde Facebook’un CEO’su Mark Zuckerberg, ABD yönetiminden yana tavır koydu. Zuckerberg, “Sosyal medya platformları gerçeğin yargıcı olmamalı” gibi bir argümanı öne sürdü.

Fox News’e konuşan Zuckerberg, “Bu konuda bence Twitter’dan farklı bir politikamız var. Ben sadece Facebook’un, insanların çevrimiçi söylediği her şey konusunda gerçeğin yargıcı olmaması gerektiğine güçlü bir şekilde inanıyorum. Genel olarak, özel şirketler muhtemelen olmamalı, özellikle bu platform şirketler, bunu yapacak pozisyonda olmamalı” dedi.

TRUMP, SOSYAL MEDYAYI KAPATMAKLA TEHDİT ETTİ

Twitter, son günlerde sosyal medya platformlarında dezenformasyonun yayılmasının önüne geçmek için bazı paylaşımlarının altına eklediği “bilgiyi doğrulama” etiketini, salı günü Trump’ın California eyaletindeki “uzaktan oylama” konusunda attığı tweetlere de uygulamıştı.

Söz konusu uyarının gündem olmasının ardından Trump olay hakkında Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, Twitter’ı “3 Kasım’daki seçimlere müdahale etmeye çalışmak” ve “ifade özgürlüğünü kısıtlamak” ile itham etmişti.

Trump, çarşamba sabahı yaptığı Twitter paylaşımında ise , “bu platformlara ya güçlü düzenlemeler uygulayacağız ya da bunları kapatacağız” ifadesini kullanmıştı.

Beyaz Saray Sözcüsü Kayleigh McEnany, Trump’ın perşembe günü sosyal medya konusunda bir kararname imzalayacağını belirtti ancak kararnamenin içeriğine ilişkin bir bilgi vermedi.

[Bold Medya] 28.5.2020

Ahmet Altan’ın karşılaştığı zincirleme hukuksuzlukları tek tek sıraladı

Ahmet Altan’ın zincirleme hukuksuzluklar ve hukuk kırımı sonucu tutulduğu Silivri’de şimdi de korona ölümleri başladı.

Gazeteci ve yazar Ahmet Altan'ın avukatı Figen Çalıkuşu, müvekkilinin tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi'nde tespit edilen Koroanvirüs vakalarına dikkat çekti. Müvekkilinin yaşamsal bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu belirten Çalıkuşu, Altan'ın dosyasının hala incelemeye alınmadığını ve kendisi ile aynı gerekçelerle tutuklanan eski İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü'nün 3,5 yıl ceza aldığını hatırlattı. Çalıkuşu, "Müvekkilimi önce ağırlaştırılmış müebbete mahkum eden mahkeme, bu sefer 10,5 yıl verdi. Vali veya emniyet müdürü olmayıp bir yazar olduğu için mi?" diye sordu.

Gazeteci ve yazar Ahmet Altan'ın yazdığı "Bir turptan daha ümitsiz olacak değiliz ya..."  yazısını hatırlatan Çalıkuşu, "4 yıldır yaşanmakta olan görüşmemiş hukuksuzluğa rağmen ben de hukuk adına bir turptan daha çok umutlu olmak istiyorum" dedi.

Altan'ın dosyasının hala incelemeye alınmadığını ve kendisi ile aynı gerekçelerle tutuklanan eski İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü'nün 3,5 yıl ceza aldığını hatırlatan Çalıkuşu, "Ahmet Altan ne ile suçlanıyor? Eli kalem tutan herkesin terörist ilan edilmesine imkan tanıyan 'bir örgüte üye olmadan yardım'dan. Bu maddeden mahkum olan eski vali ve emniyet müdürüne en fazla 3 yıl verdiler. Müvekkilimi önce ağırlaştırılmış müebbete mahkum eden mahkeme, bu sefer 10,5 yıl verdi. Vali veya emniyet müdürü olmayıp bir yazar olduğu için mi? Üstelik 10,5 yıl veren bu mahkeme bile onu tahliye etti" dedi.

Altan'ın dosyasının incelenmesi taleplerinin hala yerine getirilmediğini belirten Çalıkuşu, "Türk yargı sisteminde görüşmemiş bir kepazelikle başkanı yeni atanmış yan mahkeme tarafından müvekkilim yeniden tutuklandı.Dosya uzun zamandır dosya kapsamını bilen Yargıtay Ceza Dairesi arşivinde incelenmeyi bekliyor. Bu hukuksal zorbalık için bir başvurumuz da Anayasa Mahkemesi'nde. Çünkü hükümden sonra tutuklamak hem hukuksuzluk hem de bir hak ihlali" dedi.

[Samanyolu Haber] 28.5.2020

Bankacılıkta kırılma noktasına doğru: Türkiye'den çıkışlar masada

Koronavirüs krizinin mali sektör üzerindeki yansımalarının Türkiye’nin bazı özel ve yabancı sermayeli bankaların birleşmesini veya çekilmesini hızlandırabileceğini belirten analistler, kamu bankalarının pazar payı kaptığı bir ortamda bazı bankaların mücadeleden çekilebileceğini söylüyor.

Hükûmetin bankacılık sektöründe yıllardır devam eden temettü dağıtılmaması tavsiye kararı ve ekonomide büyümeyi canlandırmak için yaptığı baskı, banka hissedarlarının tepkisini çekiyor.

Reuters’ten analizine göre ajansın konuştuğu çok sayıda banka yöneticisi, danışman ve analiste göre, bu ortamda ana hissedarların yeni sermaye artırımlarına sıcak bakmaları ve pazar payı için mücadele etmeleri olası görünmüyor.

KAMU BANKALARINA 21 MİLYAR LİRA SERMAYE AKTARILDI

Hazine, bankaların krizlerde bile dış borcu çevirmekte başarılı olduğunu ve ekonomik gerilemede kredi akışını sağlamak için yeterli likiditeye sahip olduğunu ifade ediyor.

Bu gerekçeyle, geçen ay özel bankaları daha fazla kredi vermeye ve daha fazla devlet tahvili almaya zorlayan bir düzenleme yürürlüğe kondu. Diğer yandan, kredi genişlemesini ve kur seviyesini desteklemek için kamu bankalarına da 21 milyar lira (yaklaşık 3 milyar dolar) sermaye enjeksiyonu sağlandı.

Ancak analistlere göre özel bankaların yaklaşımı hükümetten farklı olabilir.

Hermes Investment Management üst düzey analisti Filippo Alloatti ekonomideki zorlu durumun özel bankalar için ‘orta vadede birleşmeleri daha cazip hale getireceğini’ ifade etti.

Son altı ay içinde, İtalyan UniCredit Yapı Kredi’deki payını azaltırken, HSBC de Türkiye’den çıkmayı değerlendiriyor.

KREDİ VERMEK Mİ, SERMAYE ARTIRMAK MI?

İsmini açıklamak istemeyen bir banka yöneticisi, özel bankaların kredi vermek ve sermaye artırımı yapmak ile ‘harekete geçmeme‘ arasında seçim yapmak zorunda kalacağını söyledi.

Üst düzey bir banka danışmanı da Türkiye’de iş yapma riskleri göz önüne alındığında hissedarların sermaye artırımı yapmalarının ‘söz konusu olmadığını’ belirterek şunları söyledi: “Şu anda özel bankalarda ve yabancı ortaklı bankalarda ana ortakların sermaye artışı yapması neredeyse imkansız. Özel banka sahiplerinin de bir pencere açıldığında hızlıca çıkacağını düşünüyorum. Ancak devam eden salgın, varlıkların gerçek değerlemesinin şu an zor olması ve potansiyel alıcı bulunmamasından dolayı şu an böyle bir pencere yok.”

YABANCI BANKALAR ÇIKMAYA HAZIRLANIYOR

Borsa İstanbul’da işlem gören banka hisseleri bu yıl yüzde 26 düştü. Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank pazar payını artırdı. Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank’ın 2014 sonunda yüzde 30 olan toplam kredilerden aldığı pay şu an itibariyle yüzde 48 seviyesine kadar yükseldi.

Bankacılık sektörünün özsermaye karlılığı, yabancı ortaklıkların yoğun şekilde Türkiye’ye girdiği 2007 yılında yaklaşık yüzde 25 seviyesindeydi. Ancak özsermaye kârlılığı azalarak yüzde 11,5 seviyesine kadar geriledi.

Türkiye’nin 40 civarındaki özel bankası 2018 krizinden sonra 150 milyar TL'den fazla batık kredi (NPL-takipteki kredi) ile de karşı karşıya kaldı.

Bir bankacılık kaynağı, “Sektör hükûmet tarafından giderek daha fazla kontrol ediliyor ve bu özel banka çıkışlarını tetikleyebilir.” dedi.

Değişimi tetikleyebilecek bir diğer faktör ise, Ankara’nın geçen yıl döviz piyasaları ve bankalar üzerindeki kontrolünü sıkılaştıran bir dizi düzenlemelerin getirdiği maliyet.

İlk çeyrek verilerine göre kamu bankalarının net karı yüzde 83 artış gösterirken, yerli özel bankaların net kârı yüzde 9,3, yabancı bankaların ise yüzde 3,6 arttı.

"BU BİRAZ SIK OLMAYA BAŞLADI"

Üst düzey bir banka yöneticisi şunları söyledi: “Son yıllarda artan maliyetler ve getirilen düzenlemelerin de etkisiyle bu sürece ayak uyduramayanlar sektörden çıkabilir; bu maliyeti yönetmeyenlerin paylarını, bu süreci daha iyi yönetenler alabilir. Haftada bir regülasyon degişmez, bu biraz sık olmaya başladı. Bankacılık sektöründe, bunun artık oturması gerekiyor.”

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) Yönetici Direktörü Francis Malige ise Türk şirketleri iyi durumda olduğu için bu durumun kısa vadede birleşme baskısını azalttığını söyledi.

Malige, “Bir konsolidasyon olursa şaşırmam ama hemen olmasını beklemiyorum çünkü konsolidasyon genellikle finansal krizlerin akut aşamasından sonra olur.” dedi.

[Samanyolu Haber] 28.5.2020

CHP'li Tanrıkulu'ndan "zorla kaybetme" raporu

12 Eylül 1980 askeri darbesinden bu yana 1.352 kişinin zorla kaybedildiğine işaret eden Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu son yıllarda da tekrardan zorla kaybetme vak'alarının yaşandığını belirterek, Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Sözleşmesi’nin imzalanması çağrısı yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, 17-31 Mayıs Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü kapsamında rapor hazırladı.

Zorla kaybetme pratiğinin ağırlıklı olarak 12 Eylül darbesi ve onu takip eden 1990’lı yıllarda yaşandığı hatırlatılan raporda, “Türkiye’de insanların zorla kaybedilmesi olayları Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzansa da, bu suç 1984 yılında silahlı çatışmaların başlamasıyla birlikte yaygınlaştı.

‘Düşük yoğunluklu savaş’ dönemi olarak adlandırılan 1993-1996 yılları arasında ise zirveye ulaşmıştır. Uluslararası literatürde, ‘zorla kaybetme’ terimi kullanılsa da Türkiye’de daha çok ‘gözaltında kayıp’ olarak ifade edilmektedir. Birçok olayda kaybedilen kişinin gözaltında olduğu resmi olarak kabul edilmiştir. Ardından ya gözaltı reddedilmiş ya serbest bırakıldığı söylenmiş ya da kamu otoriteleri sessizliğe bürünmüştür” denildi.

Toplamda bin 352 kişinin zorla kaybedildiği kaydedilen raporda, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin şu verilerine yer verildi:

“1980-1990 yılları arasında 33, 1991 yılında 17, 1992 yılında 27, 1993 yılında 108 (1993 yılında dönemin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı tarafından özel bir güvenlik stratejisi yürürlüğe konulmuştur), 1994 yılında 532, 1995 yılında 235, 1996 yılında 166, 1997 yılında 87, 1998 yılında 53, 1999 yılında 52, 2000 ve sonrası 28, tarih belirlenemeyen 14 kişi zorla kaybettirildi.”

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine de yer verilen raporda, 2019 yılında 7 zorla kaçırma olayının yaşandığı ifade edildi.

Raporda, “Kaçırılanlardan 5’i ‘Birleşmiş Milletler Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na başvurulduktan sonra sağ olarak bulunmuş, diğer kişinin ise akıbeti bilinmemektedir. Bulunan kişilerin işkenceye maruz kaldıkları anlaşılmıştır” diye belirtildi.

Raporda, İHD verilerine göre, 1990’lardan bugüne gözaltına alındıktan sonra kaybolan insan sayısının bin 388 olduğu, 253 toplu mezar bulunduğu, bu mezarlarda 4 binden fazla kişinin gömülü olduğu kaydedildi.

Raporda, 2020 yılı içerisinde de kaybedilme pratiği yaşandığı belirtildi. 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak’ta Dersim’de, Hürmüz Diril ve eşi Şimoni Diril’in 11 Ocak’ta Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine bağlı Kovankaya köyünde, Mehmet Bal’ın ise 24 Ocak’ta İstanbul’da kaybedildiği ifade edildi.

Şimoni Diril’in cesedinin 70 gün sonra köye iki kilometre uzaklıktaki bir nehir yatağında çocukları tarafından bulunduğu ve eşi Hürmüz Diril’den herhangi bir haber alınamadığı hatırlatıldı.

Raporda, Hafıza Merkezi’nin 2017 çalışmaları sonucunda 344 kişinin dosyalarına ulaşıldığı, bunlardan 218 kişinin kaybedilmesine ilişkin soruşturmaların sürüncemede bırakıldığı (yüzde 63), 24 soruşturmanın zamanaşımı gerekçesiyle sonlandırıldığı (yüzde 7), 18 soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği (yüzde 5), 84 kişinin zorla kaybedilmesi nedeniyle dava açıldığına (yüzde 24) yer verildi.

Raporun sonuç kısmında ise şunlar belirtildi:

* Her şeyden önce zorla kaybettirilenlerin akıbetleri ortaya çıkarılmalı ve zorla kaybedilenlerin bulunması, faili meçhul cinayetler sonucu katledilenlerin faillerinin ortaya çıkarılması için devletin tüm arşivlerini açması gerekmektedir.

* Kayıpların akıbetlerinin ortaya çıkarılmasıyla ilgili yapılan mezar açma işlemlerinin ilgili uluslararası standartlar gözetilerek yapılması, mezarların iş makineleri ile özensiz bir biçimde açılarak kayıplara ait buluntuların tahrip edilmesinin/kaybolmasının önüne geçilmesi gerekmektedir.

* Hükümeti, “BM Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korunmaları ile İlgili Uluslararası Sözleşme”yi imzalamaya ve sözleşme gereklerini yerine getirmeye davet ediyoruz.

* Yargı mensuplarını, sistematik cezasızlık politikasından vazgeçmeye ve uluslararası belgelere göre insanlık suçu olan tüm kayıp vakaları konusunda etkin bir yargılama yürütmeye, uluslararası sözleşmeler uyarınca bu suçlar için zamanaşımı hükümlerini dikkate almamaya çağırıyoruz.

* Bu topraklarda bir daha benzer acıların yaşanmaması, hakikatlerin ortaya çıkarılması ve toplumsal barışın tesisi için “Geçmişle Yüzleşme ve Hakikatleri Araştırma Komisyonu” kurulmasını talep ediyoruz.

[Samanyolu Haber] 28.5.2020

Dünya Sağlık Örgütü: Avrupa’da vaka sayısı arttı, Türkiye ilk 5’te!

Dünya Sağlık Örgütü’nün Avrupa Bölge Direktörü Dr. Hans Kluge, son 2 haftada Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ilk 5 ülkede vaka sayısının arttığını söyledi.

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da video konferans yöntemiyle bir basın toplantısı düzenleyen Dr. Kluge, koronavirüsü salgınında dünya çapında vaka sayısı 5.7 milyonu geçtiğini kaydetti. DSÖ’nün Avrupa ofisine koronavirüs vakalarının gelmesinin üzerinden tam dört ay geçtiğini söyleyen Kluge, “Avrupa’da bugüne kadar 2 milyondan fazla doğrulanmış Covid-19 vakası tespit edildi. Trajik olan ise 175 binden fazla insanın ölmesi oldu. DSÖ’nün elindeki verilere göre Covid-19’dan ölenlerin yüzde 94’ü 60 yaşın üzerinde ve yüzde 59’u erkek. Yaşamını yitirenlerden yüzde 97’sinin en az bir rahatsızlığı vardı. Bu hastalıklar arasında başı çeken ise kardiovasküler rahatsızlıklardı.” dedi.

TÜRKİYE DE LİSTEDE

Son 14 gün içerisinde Avrupa bölgesindeki vaka sayısının yüzde 15 arttığını açıklayan Dr. Kluge, “Avrupa’daki vaka sayısı küresel vakaların yüzde 38’ine denk geliyor ve Avrupa’daki ölümler dünya çapındaki ölümlerin yüzde 50’sine denk geliyor.” diye konuştu.

Son 14 gün içerisinde kümülatif olarak vaka sayısında artış yaşayan 5 ülke olduğuna dikkat çeken Kluge, “Vaka sayısı en çok artan ülkeler Rusya, Birleşik Krallık, Türkiye, Belarus ve İtalya. İspanya, İtalya, Birleşik Krallık ve Fransa’daki ölümler, Avrupa’daki ölümlerin yüzde 72’sine denk geliyor.” ifadesini kullandı.

Dr. Kluge, “İnsanlar olmadan ekonomi olmaz” derken, sokağa çıkma yasakları ve kısıtlamalarının uygun bir şekilde gevşetilmesi gerektiğini dile getirdi.

[TR724] 28.5.2020

Tutuklu kanser hastası Gazeteci Mevlüt Öztaş’ın cezası onandı, tahliye yok!

Tutuklu gazetecilerden 4. evre kanser hastası Mevlüt Öztaş’ın cezası İstinaf Mahkemesi tarafından onandı. Tahliye kararı çıkmadı.

Kızı Büşra Öztaş, “Babamın istinaf mahkemesi sonuçlandı. Kararı onamışlar. Tahliye yok. O kadar dilekçe yazmamız, her yere başvuru yapmamız, buradan sesimizi duyurmaya çalışmamıza rağmen kararda babamın sağlık durumuna değinmemişler bile.” diyerek karara tepki gösterdi.

BABADAN KIZINA: SİZE YÜK OLDUM!

Büşra Öztaş babasıyla bugün yaptıkları telefon görüşmesinde yaşadıklarını ise şu cümlelerle paylaştı:

“Bugün babamın doğum günü. Bugünkü telefonda baba uğraşlarımız sonuç verdi tahliye oldun seni almaya geliyoruz demeyi çok isterdim ama yalnızca moralini bozma kendine iyi bak diyebildim. KENDİNE İYİ BAK. Size yük oldum benimle ilgilenmekten kendinize bakamadınız diye ağladı. El birliğiyle babamı öldürecekler, sesimi duyan yok mu?”

[TR724] 28.5.2020

Bir kadını darb eden bekçi görevden uzaklaştırıldı

Komşusu olan bir kadına hakaret edip darp eden bir bekçi görevden uzaklaştırıldı. Bekçi hakkında ayrıca hakkında adli ve idari soruşturma başlatıldı.

KRONOS -28 Mayıs 2020

Burdur’un Bucak ilçesinde, N.A. adlı kadının kendisini darbettiği gerekçesiyle şikayetçi olduğu, çarşı ve mahalle bekçisi A.U., görevden uzaklaştırılırken, hakkında adli ve idari soruşturma başlatıldı.

DHA‘nın haberine göre Bucak ilçesinde dün akşam N.A. adlı genç bir kadın, bekçi olan komşusu A.U. ile görüşmeye gittiğini ve darbedildiğini iddia etti. Önce Bucak Devlet Hastanesi’ne giden N.A. ardından polise başvurarak, A.U. hakkında şikayette bulundu.

Olayın ardından hukuki süreç başlatılırken, Bucak Kaymakamlığı’ndan yapılan açıklamayla genç kadını darbettiği öne sürülen bekçi A.U.’nun görevden uzaklaştırıldığı, hakkında idari ve adli soruşturma başladığı duyuruldu.

Açıklamada, “Bucak İlçe Emniyet Müdürlüğünde çarşı ve mahalle bekçisi olarak görev yapan A.U.’nun bir vatandaşımıza hakaret ve darp eyleminde bulunduğu iddiasıyla ilgili olarak A.U. hakkında idari ve adli soruşturma başlatılmış, ayrıca görevden uzaklaştırılmış ve konuyla ilgili idari tedbirler alınmıştır” denildi.

[Kronos.News] 28.5.2020

Ege Ordusu Komutanı’nın emir subayına da ‘telefon irtibatı’ndan gözaltı

Ege Ordusu Komutanı Korgeneral Ali Sivri'nin emir subayı Binbaşı F.Ö'nün, "silahlı terör örgütü yöneticisi olma" suçlamasıyla aranan L.Ç. ile telefon 'irtibatı' olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı.

KRONOS -28 Mayıs 2020

Ege Ordusu Komutanı’nın emir subayı Binbaşı F.Ö, Gülen cemaatinin Türk Silahlı Kuvvetlerindeki (TSK) kripto yapılanması iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı ile Milli İstihbarat Teşkilatının yürüttüğü çalışmalar kapsamında, Ege Ordusu Komutanı Korgeneral Ali Sivri’nin emir subayı Binbaşı F.Ö’nün, Gülen cemaati soruşturması kapsamında “silahlı terör örgütü yöneticisi olma” suçundan aranan L.Ç. ile ‘irtibatı’ tespit edildi.

Büfe, market, fatura ödeme merkezi gibi yerlerde kurulu kontörlü hatlar ile kamuya açık yerlerde kurulu ankesörlü hatlardan irtibat sağladığı iddia edilen F.Ö. hakkında gözaltı kararı verildi.

İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, Binbaşı F.Ö’yü gözaltına aldı.

Zanlının emniyetteki işlemleri devam ediyor.

[Kronos.News] 28.5.2020

6 yıl hapis gerekçesi: Profil bilgileri kızının adı ve doğum yılı ile örtüşüyor

Gaziantep'te tutuklu Hayrettin A'ya ID numarası Bylock'u ilk yükleyenlerden olduğunu gösterdiği, eşi Hatice A'nın ise profil bilgilerinin kızının adı ve doğum yılıyla örtüştüğü gerekçesiyle silahlı örgüt üyeliğinden hapis cezası verildi.

KRONOS -28 Mayıs 2020

Gaziantep’te Gülen cemaatinin emniyet yapılanmasında “zümre başkanı” olduğu iddiasıyla tutuklu Hayrettin A’ya 8 yıl 9 ay, tutuksuz yargılanan eşi Hatice A’ya da 6 yıl 3 ay hapis cezasınnın gerekçesi açıklandı.

ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağındaki bilgilere yer verilen kararda, Hayrettin A’nın kendi adına kayıtlı telefon hattında ByLock kullandığı, kullanıcı adının “veys63”, şifresinin “heh.75″ olduğu kaydedildi.

Sanığın ”Veysel” kod adını kullandığı, sohbet toplantılarını organize ettiği, ByLock’un yanı sıra Eagle programını kullandığı belirtilen kararda, sanığın örgüt içindeki konumu da aktarıldı.

Kararda, sanık Hayrettin A’nın, polis memurlarından sorumlu “öğretmen” konumundaki 4-5 kişinin yöneticisi pozisyonundaki “zümre başkanı” olduğu ve Gaziantep sorumlusuna bağlı faaliyet gösterdiği iddia edildi.

Sanığın ByLock kullanmadığı yönündeki beyanlarının gerçeği yansıtmadığı öne sürülen kararda, şu ‘bilgiler’ yer aldı:

“Sanığın ByLock’a 190 bin 841 kez erişim sağladığı, ID numarasının 2680 olduğu ve bu hususun da sanığın örgüt içerisindeki konumunu ve ByLock programını ilk yükleyen ve kullanan örgüt mensuplarından olduğunu gösteren bir başka delil olduğu, dolayısıyla ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağındaki verilerin, tanık beyanları ve örgütün mahrem yapılanmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında elde edilen tespitlerin birbiriyle örtüştüğü ve bir bütünlük arz ettiği anlaşılmıştır.”

Sanık Hatice A’nın da ByLock kullandığı, ID numarasının 26537 olduğu ve kullanıcı profil bilgilerinin kızının isim ve doğum yılıyla örtüştüğü aktarılan kararda, sanığın ByLock’a 39 bin 568 kez erişim sağladığı yer aldı.

[Kronos.News] 28.5.2020

Yargıda gelin-yandaş dernek-danışman-parti kadrolaşması

Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) mesleğe kabul ederek geçen hafta yaptığı kura töreninde 1379 hakim ve savcı atandı. AKP ve MHP’ye yakın birçok isim de atananlar arasında yer aldı.

KRONOS -28 Mayıs 2020

ANKARA – Geçen hafta yapılan kura çekimiyle mesleğe başlayan hakim ve savcılar arasında ‘tanıdık’ pek çok isim olduğu ortaya çıktı.
Cumhuriyet gazetesinden Alican Uludağ’ın haberine göre; 1379’luk listede, dikkat çekici sonuçlar çıktı. Buna göre, yargıya alımlarda AKP ile MHP arasındaki Cumhur İttifakı etkili oldu. Atama listesinde MHP’ye özel kontenjan verildiği öğrenildi.

Kurada, eski Adalet Bakanı Kenan İpek ve eski AKP milletvekili Burhanettin Uysal’ın gelinleri, eski Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz’in oğlu ve gelininin de hâkim ve savcı olarak atandıkları görüldü. Adalet ve Medeniyet Derneği’nin başkanı ve bazı üyeleri de artık yargı üyesi olarak görev yapacak.

Listede yer alan isimlerin bazılarının ülkücü kökenli olduğu görüldü. Eski MHP milletvekili, MYK üyesi Mehmet Parsak’ın danışmanı Avukat Samet Karpuz, Kuşadası (Söke) Hâkimliği’ne getirildi. Karpuz’un eşi de yargıda hakim olarak görev yapıyor.

OĞULLAR VE GELİNLER…

Listede, bazı siyasi ve bürokratların yakınları da hakim ve savcı olarak atandı. Bu kapsamda AKP döneminde Adalet Bakanlığı ve Müsteşarlığı yapan ve son olarak Yargıtay üyeliğine atanan Kenan İpek’in oğlu Mehmet Akif İpek’in eşi Ahsen Şenol İpek Adana Hâkimi oldu. Eski Emniyet Genel Müdürü, Vali Celalettin Lekesiz’in oğlu Muzaffer Lekesiz Kırklareli Cumhuriyet Savcılığı’na, gelini Merve Lekesiz ise Kırklareli Hâkimliği’ne atandı. Kurada eski AKP Karabük Milletvekili Burhanettin Uysal’ın oğlu Şamil Uysal ile evli olan Miyase Gümüş Uysal’a Söke Hakimliği çıktı.

YANDAŞ DERNEK

Kurada, Adalet ve Medeniyet Derneği’nin yönetici ve üyelerinin isimleri de yer aldı. Cemaat evi tarzında evlerde sohbet toplantıları yapan, hakim ve savcı alımı sınavlarına hazırlık için dersler verilen derneğin konuşmacıları arasında sık sık kadınlarla ilgili ‘ilginç’ yorumları nedeniyle gündeme gelen Nurettin Yıldız da yer alıyordu. Kura töreniyle bu derneğin Genel Başkanı Akif Tögel Boyabat Hakimliği, Ankara İl yöneticisi Mustafa Tayyib Güneş Pazarcık Savcılığı’na atandı. Twitter’da Siyer Vakfı ve gerici İhsan Şenocak paylaşımları yapan Talha Lütfü İnce Kırıkkale Hâkimliği’ne getirildi.

[Kronos.News] 28.5.2020

İnfaz düzenlemesinden sonra 2 bin 506 şiddet başvurusu yapıldı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, infaz yasasının ardından Alo 183’e 20 günde, içinde kadına şiddetin de yer aldığı 2 bin 506 başvuru yapıldığını açıkladı.

KRONOS -28 Mayıs 2020

Koronavirüsü salgını sırasında çıkarılan infaz düzenlemesinin ardından Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na 20 gün içinde kadına şiddetin de yer aldığı 2 bin 506 başvuru yapıldı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, şiddet mağdurlarının ulaşabileceği özel telefon hattının hâlâ açılmadığına, Alo 183’e salgın dönemindeki yoğunluk nedeniyle şiddet mağduru kadınlar tarafından ulaşmakta zorluk yaşandığına ve bu hattın yetersiz kaldığına dikkat çekti.

CHP’li Karaca, infaz düzenlemesinde kadına şiddet faillerinin de tahliye edildiğine, bu durumun kadına şiddet riskini artırdığına dikkat çekti. Karaca konuyla ilgili Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verirken, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne de (CİMER) sorular yöneltti.

EN ÇOK BAŞVURU İSTANBUL, ANKARA, İZMİR, ANTALYA VE ANTEP’TEN

CİMER’den gelen yanıtta, infaz düzenlemesinin Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesinin ardından 15 Nisan – 5 Mayıs dönemini kapsayan 20 günlük dönemde Alo 183 hattına 2 bin 506 başvuru yapıldı.

Başvurular sırasıyla en fazla İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Gaziantep’ten oldu. Karaca’nın şiddet mağduru kadınlarla ilgili infaz düzenlemesinin ardından salıverilen failler hakkında bilgilendirme yükümlülüğünün zamanında yerine getirilip getirilmediği konusundaki sorusu ise yanıtsız kaldı.

Karaca, faille mağdurun aynı evde kalmak zorunda olması gözetilerek özel tedbirler alınıp alınmadığı, salıverilen faillerin sayısı ve illere göre dağılımının ne şekilde gerçekleştiği, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için yıl başında çıkarılan genelgenin etkin uygulanıp uygulanmadığı, sığınma evlerine yerleştirilen kadın sayıları gibi sorularına da yanıt verilmedi.

“YA VERİ TUTMUYORLAR YA DA İTİRAF ETMEKTEN KORKUYORLAR”

Karaca, sorularına yanıt verilmemesini, “Bakanlık ya veri tutmuyor ya almadığı önlemleri itiraf etmekte zorlanıyor. Saraydan gelen talimatları uygulamak için yarışa girenler kadına yönelik şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesinde etkin ve somut adım atmıyor” şeklinde değerlendirdi.

Bakanlığın şiddetle ilgili doğrudan bir özel hattı olması gerektiğini vurgulayan Karaca, “Bakanlık, şiddet nedeniyle bu hattı arayan kadınların illerinde Emniyet, Jandarma, Bakanlık ilgili birimlere yönlendirildiklerini söylüyor. İçişleri, Adalet ve ilgili bakanlıklarla şiddetin yaşandığı acil durum sonrası sürecin ne şekilde işlediğinin koordinasyonla takibi gerekiyor” dedi.

[Kronos.News] 28.5.2020

‘Yürürlükteki anayasa 15 Temmuz darbe girişiminin ürünü’

Anayasa Hukukçusu ve CHP Milletvekili Kaboğlu, 2017’deki Anayasa değişikliğinin de 15 Temmuz darbe girişimi ürünü olduğunu belirtti. Kaboğlu, “Olağanüstü Hal Anayasa değişikliği yapılmak ve kamudan büyük tasfiyeler için kullanıldı” dedi.

KRONOS -28 Mayıs 2020

ANKARA – Anayasa Hukukçusu İbrahim Kaboğlu, ARTI TV’de katıldığı programda önemli mesajlar verdi. Darbelerin sadece silahla yapılmadığını, sivil darbe örneklerinin de olduğunu söyledi.

“DARBELERİN SADECE SİLAHLA OLMADIĞINI BİLMEK GEREKİR”

27 Mayıs 1960 darbesinin sonuçlarıyla çok ağır bir darbe olduğunu kaydeden Kaboğlu, “Bugün 60 yıl öncesini, 27 Mayıs’ı tartışırken, darbenin neden olmaması gerektiğini askeri darbenin ve sonuçlarının bu şekilde sonuçlanmaması gerektiğini ortaya koyarken, esasen darbenin sadece silahlı ve askeri darbe olmadığını, sivil darbeler de olduğunu, sivil darbelere farklı adlar verildiğini, anayasal darbe, hükümet darbesi saray darbesi gibi isimler verildiğini de hatırlamak gerekir” dedi.

“TÜRKİYE’NİN TEMEL SORUNU DÜRÜSTLÜK”

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle ilgili eleştirileri de dile getiren CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu, şunları söyledi:

“Diyebilirsiniz ki ben Sayın Erdoğan’ın kurduğu anayasal düzeni savunuyorum çünkü, bu tek kişi yönetimi Türkiye’yi daha iyi yönetiyor. Bu denebilir, bunu savunabilir, buna saygı duyulur. Fakat bu söylemeden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi çok iyidir, en demokratik hükümet sistemidir biçiminde bir açıklama yaptığınız aman hem dürüstlük ilkesinden uzaklaşıyorsunuz hem de siyaset biliminin ve anayasa hukukun verilerini çarpıtmış oluyorsunuz. Şu an Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz temel sorun bu dürüstlük sorunudur, bunu öncelikle aşmamız gerekiyor.”

“27 NİSAN MUHTIRASI DA SUÇTU AMA YAPTIRIMI OLMADI”

27 Mayıs 1960 darbesinin konuşulduğu günlerde 27 Nisan e-muhtırasının gündeme gelmemesini de eleştiren Kaboğlu, “27 Nisan 2007 muhtırası da bir suçtu ama bir yaptırımı olmadı. Muhtırayı yayınlayan Genelkurmay Başkanı Dolmabahçe görüşmesinde kalan sırlarıyla aramızdan ayrıldı. 27 Mayıs’ı yargılarken esasen son muhtıranın sonuçlarını da hatırlamamız gerekir” dedi.

İbrahim Kaboğlu, Türkiye’nin 2014’ten bir ayasasızlaştırma süreci yaşadığını kaydederek, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yapılan Anayasa değişikliğinin de iktidar tarafından kullanıldığını kaydetti. Kaboğlu, şunları söyledi:

“Bugün Türkiye’de yürürlükte olan 2017 anayasa değişikliği 15 Temmuz darbe girişiminin bir ürünüdür. Olağanüstü Hal Anayasa değişikliği yapılmak ve kamudan büyük tasfiyeler için kullanıldı. Darbe konusunda bir değerlendirme yaparken bunun sonuçlarından kimin nasıl yararlandığına da iyi bakmak gerekir. Biz bunu ortaya koyamazsak, şu anda yaşamakta olduğumuz durumun ne olduğu konusunda, demokratik olup olmadığı veyahut da sivil darbeler zinciri yaşayıp yaşamadığımız, veyahut 2014’ten bu yana Türkiye’nin yaşamakta olduğu anayasasızlaştırma sürecinin sürüp sürmediği konusunda sağlıklı tartışma yapamayız.”

[Kronos.News] 28.5.2020

Türkiye ülke ülke aradığı parayı bir ayda faize verdi

Yurt dışında borç arayışlarını sürdüren Türkiye geçen ay 22 milyar 300 milyon dolar dış borç ödedi. Bu borcun 5 milyar dolarını ise faiz oluşturdu. Resmi verilere göre Merkez Bakasının döviz rezervi ise 50 milyar dolara geriledi.

BOLD – Merkez Bankasının (MB) resmi rezerv varlıkları, nisanda bir önceki aya göre yüzde 6,3 azalarak 86,3 milyar dolara geriledi. Resmi verilere göre döviz rezervi 50 milyar dolara düştü. Nisan ayındaki 22 milyar 300 milyon dolar dış borcun 5 milyar dolarını faiz oluşturdu.

DÖVİZ VARLIKLARI YÜZDE 15.5 AZALDI

Merkez Bankası tarafından, Nisan 2020 dönemine ilişkin “Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri” verileri yayımlandı. Buna göre, resmi rezerv varlıkları nisanda bir önceki aya kıyasla yüzde 6,3 azalışla 86,3 milyar dolar oldu. Aynı dönemde döviz varlıkları yüzde 15,5 azalışla 50,1 milyar dolara gerilerken, altın cinsinden rezerv varlıklar yüzde 10,8 artışla 34,8 milyar dolara yükseldi.

5 MİLYAR DOLAR FAİZE GİTTİ

Vadesine 1 yıl veya daha az kalmış Merkezi Yönetim ve Merkez Bankasının önceden belirlenmiş döviz çıkışları nisanda bir önceki aya göre yüzde 0,6 azalarak 22,3 milyar dolara düştü. Bu tutarın 17,3 milyar doları anapara, 5 milyar doları faizden oluştu. Bu dönemde, Merkez Bankasının yurt içi ve yurt dışı yerleşik bankalarla yaptığı finansal türev işlemlerinden kaynaklanan net döviz ve altın yükümlülükleri 37,8 milyar dolar düzeyinde gerçekleşirken, söz konusu tutarın 17,2 milyar doları bir ay vadeli olarak kayıtlara geçti.

[Bold Medya] 28.5.2020

Camiler açılıyor: Abdest evde alınacak, maske şart, seccade şahsi

Koronavirüs salgını sebebiyle 16 Mart’tan bu yana kapalı camiler yarın açılıyor. İlk cuma namazı, cami bahçeleri ile mülki amirliklerce belirlenen, okul ve meydanlar dahil alanlarda sosyal mesafe gözetilerek kılınacak.

BOLD – Diyanet İşleri Başkanlığı, yaklaşık 2,5 aylık aradan sonra camilerin ibadete açılacağını duyurdu. Yarın cuma namazında tekrar cemaatle buluşacak camilerde uyulması gereken kurallar şöyle:

ÖĞLE VE İKİNDİ CEMAATLE DİĞER VAKİTLERDE İSTEYENLER İÇİN CAMİLER AÇIK

– Abdest evde alınıp camiye gelinecek. Şadırvan ve abdest alma yerleri kapalı olacak – Maskesiz camiye girilmeyecek – Herkes kendi seccadesini getirecek – Camilerde belirlenen mesafelerde saf tutulacak – Namaz çıkışlarında kesinlikle tokalaşma olmayacak – Cuma namazı cami içinde değil bahçesinde kılınacak – Öncelik cami bahçesi/avlusu, açık alanlar olmak üzere meteorolojik/mevsimsel şartlara göre öğle ve ikindi namazları cami içinde kılınabilecek – Öğle ikindi, cemaatle kılınacak, diğer vakitlerde münferiden namaz kılmak isteyenler için camiler açık tutulacak – Sokağa çıkma yasağı kapsamındakiler ile hastalık belirtileri taşıyanlar evde kalacak – Cuma namazında vaaz yapılmayacak, hutbe okunacak, namazın mümkün olduğunca kısa sürede kılınmasına çalışılacak – Camilerde ortak kullanıma açık rahle, tespih, ayakkabı çekeceği kullanılmayacak.

OKUL BAHÇELERİ, FUTBOL SAHALARI, SEMT PAZARLARI VE ÇAYIRLAR

İllerde cami bahçelerinin cuma namazı için yeterli gelmemesi halinde, valiliklerce okul bahçeleri, futbol sahaları, semt pazarları, park alanları, meydanlar ve çayırlarda namaz yeri belirlenebilecek. Namazları, avlusuz camilerin imamları kıldıracak.

[Bold Medya] 28.5.2020

ABD Temsilciler Meclisi ‘Uygur zulmü’ dolayısıyla Çinli yetkililere yaptırımı onayladı

Uygurların tutulduğu kamplarla ilgili Çinli yetkililere yaptırımlar öngören yasa tasarısı, ABD Senatosunun ardından Temsilciler Meclisinde de kabul edildi.

BOLD – ABD Temsilciler Meclisi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri’ne yönelik baskı politikalarından dolayı Çinli yetkililere yaptırım uygulanmasını öngören yasa tasarısını onayladı.

Senato’da 15 Mayıs’ta onaylanan ve bugün Temsilciler Meclisinde oylanan tasarı, oy çokluğu ile kabul edildi.

Tek bir ret oyuna karşı 413 oyla kabul edilen tasarının Başkan Donald Trump tarafından çekince bildirilmeden imzalanması ve kısa süre içinde yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Trump, Beyaz Saray’da tasarıya ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu hafta sonundan önce Çin konusunda güçlü bir adım duyacaksınız.” diye konuşmuştu.

ABD Kongresinden geçen yaptırım yasasının, koronavirüs, Hong Kong’daki gelişmeler ve ticari anlaşmazlıklar nedeniyle zor bir dönemden geçen ABD-Çin ilişkilerini daha da gerginleştirmesi bekleniyor.

TASARI NELER GETİRİYOR?

Tasarı, Uygurlar ve Çin’deki diğer Müslüman azınlıklara uygulanan baskıdan sorumlu görülen kişilere karşı doğrudan yaptırımları içeriyor. Yaptırımlarla Uygurların kitlesel olarak bir arada tutulduğu kamplardan sorumlu hükumet yetkilileri ve memurlar hedef alınacak.

Ayrıca tasarıda, ABD Dışişleri Bakanlığının bölgedeki insan hakları ihlalleri için bir rapor hazırlaması talep ediliyor.

UYGURLARIN TUTULDUĞU KAMPLAR

Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları örgütleri, Sincan’daki kamplarda bir milyonu aşkın Uygur ve diğer Müslüman azınlık mensuplarının tutulduğunu tahmin ediyor.

Uygurların “ideolojik dönüştürme” amacıyla kamplarda zorla tutulduğuna dair belgeler 2019 Kasım ayında kamuoyuna sızdırılmış, belgelerin doğruluğunu inkar etmeyen Çin yönetimi, söz konusu tesislerin terörle mücadele amacıyla kurulan bir nevi “mesleki eğitim okulu” işlevi gördüğünü ve kişilerin bu kamplara gönüllü olarak geldiklerini savunmuştu.

[Bold Medya] 28.5.2020

Trump Twitter’dan intikam peşinde: Sosyal medyayı kapatma kararnamesi geliyor

Twitter’ın, iki mesajına ‘bilgi doğrulama için uyarı işareti’ koymasının ardından sosyal medyayı kapatmakla tehdit eden ABD Başkanı Donald Trump’ın sosyal medya şirketleri ile ilgili bir başkanlık kararnamesi imzalayacağı açıklandı.

BOLD –  Twitter’ın attığı 2 mesajına “bilgi doğrulama için uyarı işareti”  konulması sonrası sosyal medyayı kapatma tehdidinde bulunan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, sosyal medya şirketlerine “düzenleme getirme ya da kapatma” tehdidinde bulunmuştu.

Beyaz Saray, Başkan Trump’ın sosyal medya şirketleri ile ilgili bir başkanlık kararnamesi imzalayacağını duyurdu.

Trump’ın kararname imzalayacağı ile ilgili açıklamayı Beyaz Saray sözcüsü Kayleigh McEnany yaptı. Başkanlık uçağı Air Force One’da gazetecilere konuşan McEnany, başkanlık kararnamesinin içeriği hakkında ilgili bilgi vermedi.

Twitter’ı sıklıkla kullanan ve 80 milyonun üzerinde takipçisi olan Başkan Trump, Twitter’dan haber doğrulama uyarısı alan ilk ülke lideri olmuştu.

Trump bir başka twitte’de, sosyal medya firmalarına seslenerek, “Davranışlarınızı düzeltin, ŞİMDİ!”ifadelerini kullanmıştı.

ŞİRKETLERİN HİSSELERİ DÜŞTÜ

Trump’ın bu tehdidinin ardından Twitter ve Facebook firmalarının hisselerinde düşüş kaydedildi.

Twitter ve Facebook yetkilileri Trump’ın tehdit içerikli mesajlarıyla ilgili yorum yapmayı reddetti.

Son yıllarda Twitter yönetimi, platformda paylaşılan mesajlarda ya da sahte hesaplarda müdahale gerektiği yerde adım atmamakla eleştirilmeleri nedeniyle kuralları sıkılaştırdı.

[Bold Medya] 28.5.2020

Adli hükümlülerin salıverilmesi sonrası kadına şiddet patladı

Düşünce suçlarını kapsam dışı bırakan, 90 bin adli hükümlüyü cezaevinden çıkaran infaz yasası sonrası kadınlara yönelik şiddet arttı. İnfaz düzenlemesi sonrası 20 gün içerisinde Alo 183’e şiddeti mağduru 2 bin 506 kadın başvuru yaptı.

BOLD – İnfaz düzenlemesinin ardından Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na 20 gün içinde kadına şiddetin de yer aldığı 2 bin 506 başvuru yapıldı. Başvurularda İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Gaziantep listenin başında yer aldı.

KADINA ŞİDDET RİSKİ ARTTI

Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberine göre CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, infaz düzenlemesinde kadına şiddet faillerinin de tahliye edildiğine, bu durumun kadına şiddet riskini artırdığına dikkat çekti. Karaca konuyla ilgili Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verirken, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne de (CİMER) sorular yöneltti.

EN ÇOK BAŞVURU İSTANBUL’DAN

CİMER’den gelen yanıtta, infaz düzenlemesinin Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesinin ardından 15 Nisan – 5 Mayıs dönemini kapsayan 20 günlük dönemde Alo 183 hattına 2 bin 506 başvuru yapıldı. Başvurular sırasıyla en fazla İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Gaziantep’ten oldu. Karaca’nın şiddet mağduru kadınlarla ilgili infaz düzenlemesinin ardından salıverilen failler hakkında bilgilendirme yükümlülüğünün zamanında yerine getirilip getirilmediği konusundaki sorusu ise yanıtsız kaldı.

FAİLLE MAĞDURLAR AYNI EVDE KALIYOR

Karaca’nın, faille mağdurun aynı evde kalmak zorunda olması gözetilerek özel tedbirler alınıp alınmadığı, salıverilen faillerin sayısı ve illere göre dağılımının ne şekilde gerçekleştiği, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için yıl başında çıkarılan genelgenin etkin uygulanıp uygulanmadığı, sığınma evlerine yerleştirilen kadın sayıları gibi sorularına da yanıt verilmedi.

BAKANLIK ÖNLEM ALMADIĞINI İTİRAF ETMEKTE ZORLANIYOR

Karaca, sorularına yanıt verilmemesini, “Bakanlık ya veri tutmuyor ya almadığı önlemleri itiraf etmekte zorlanıyor. Saraydan gelen talimatları uygulamak için yarışa girenler kadına yönelik şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesinde etkin ve somut adım atmıyor” dedi. Bakanlığın şiddetle ilgili doğrudan bir özel hattı olması gerektiğini vurgulayan Karaca, “Bakanlık, şiddet nedeniyle bu hattı arayan kadınların illerinde Emniyet, Jandarma, Bakanlık ilgili birimlere yönlendirildiklerini söylüyor” dedi.

[Bold Medya] 28.5.2020

Dilgeş’in babaannesi Emine Erdoğan’a seslendi: Sen de bir annesin; torunun, çocuğun var!

İki kez ameliyat geçiren ve üçüncüye hazırlanan böbrek hastası Dilgeş, tutuklanan annesiyle cezaevine konuldu. Babaannesi seslendi: “Çocuklar bayramda şeker toplarken…”

BOLD – Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Rosa Kadın Derneği’ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan Bağlar Belediyesi Meclis üyesi Gönül Aslan, 3 yaşındaki oğlu Dilgeş ile birlikte cezaevine gönderildi. 5 gündür Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde kalan küçük Dilgeş’in böbrek yetmezliği hastalığı bulunuyor. Bir süre önce babası Avrupa’ya gitmek zorunda kalan ve biri 7, diğeri 14 yaşında iki kardeşi daha bulunan Dilgeş, bugüne kadar iki kapalı ameliyat geçirdi.

Dilgeş’in sağlık durumundan endişe eden babaannesi Kudret Aslan, Mezopotamya Ajansı’na konuştu. Aslan, gelini ve torununun bir an önce serbest bırakılmasını istedi.

ÜÇÜNCÜ AMELİYAT

“Bayram sabahı çocuklar şeker toplarken, benim çocuğum yüzünü cezaevine döndü” sözleriyle torununun yaşadıklarına dikkat çeken Aslan, Dilgeş’in annesi ile birlikte cezaevine gönderilmeseydi, bayramdan sonra yapacakları test sonucuna göre üçüncü ameliyat için hazırlık içinde olacaklarını kaydetti.

Dilgeş’in sağlık raporlarına rağmen annesi ile birlikte cezaevine gönderilmesinin kabul edilemez olduğunu söyleyen Aslan, “Çocuğum hasta, böbreklerinden biri iflas etmiş. Sürekli ilaç tedavisi görüyor. Annesi ile birlikte tutuklanmasaydı eğer ameliyat olacaktı. Tehlikeli bir ameliyat olacağı söylendi. Dilgeş’in sağlık raporları var. O raporları gerekli her yere gönderdim. Raporları Cumhurbaşkanı’na da göndereceğim” diye konuştu. Aslan, hasta torunundan 5 gündür haber alamadığını da ekledi.

NE İLAÇ NE KIYAFET ALINDI

Torununun ilaçlarını ve kıyafetlerini cezaevine gönderdiklerini, ancak cezaevi yönetiminin çeşitli gerekçelerle bunları içeriye almadıklarını aktaran Aslan, Dilgeş ve annesinin derhal serbest bırakılmasını, aksi halde sağlığının tehlikeye atılacağı uyarısında bulundu.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın halkın salgına karşı dikkat edilmesine dair yaptığı uyarıları anımsatan Aslan, “Madem sağlığımıza dikkat etmemizi istiyorsun, hasta bir çocuğun sabaha kadar, adliyede uyumasına nasıl müsaade edersin” diye sordu.

Aslan, Dilgeş’i tedavi eden doktora da, “Eğer Dilgeş’imin fotoğrafını gördü ise rica ediyorum ondan, ‘Bu çocuk benim hastamdır, hastamı bırakın, hastamı ameliyat edeceğim’ desin” diyerek seslendi.

‘ADLİYEDEN SESLENECEĞİM’

Gelini ve torunu için Diyarbakır Adliyesi önünden tüm dünyaya sesleneceğini söyleyen Aslan, “O savcıya sesleneceğim, 3 çocuğumu düşünsün. Dünyadaki tüm annelere sesleniyorum: Anneyim, yüreğim yanıyor. Dilgeş için bize destek versinler. Emine Erdoğan’a sesleniyorum: Sen de bir annesin, senin de torunun, senin de çocuğun var. Kendi torununu, çocuğunu düşün, bir de benim torunlarımın haline bak” diye seslendi.

Dilgeş’in 7 yaşındaki ağabeyi Miran ise, annesi ve kardeşinin bir an önce eve dönmesini istedi.

[Bold Medya] 28.5.2020

14 insan hakları örgütünden toplu korona ölümlerine karşı acil çağrı

Türkiye’deki cezaevlerinde ölümlerle sonuçlanan koronavirüs vakalarının toplu bir felakete dönüşmemesi uyarısında bulunan 14 insan hakları örgütü, acil eylem çağrısı yaptı.

BOLD – Cezaevlerinde yaşanan koronavirüs vakaları artarak devam ediyor. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu özellikle Silivri Cezaevinde durumun ciddi olduğuna dikkat çekiyor. Ancak Silivri, pozitif vakaların hızla arttığı tek cezaevi değil. İzmir Buca Cezavinde 22 Nisan itibariyle vaka sayısı 64’e ulaştı. Pek çok cezaevinde Kovid-19 teşhis edilen kişilerle aynı koğuşlarda bulunanlar risk altında. Dahası kronik rahatsızlığı olan onlarca kişinin de tahliye talepleri cevapsız kalıyor.

Yaşanan süreci endişeyle takip eden insan hakları kuruluşları harekete geçti. Advocates of Silenced Turkey (AST) ile birlikte aralarında Pen Argentina and Economic Equity, Alliance for Shared Values, Metro Organization for Racial, Social Justice and Advocacy Campaign, Coalition for Women in Journalism gibi kuruluşların da bulunduğu toplam 14 insan hakları örgütü cezaevlerindeki toplu ölüm tehlikesine karşı acil eylem çağrısı yaptı.

Ortak açıklamada “Türkiye cezaevlerindeki koronavirüs tehlikesinin bizzat yaşamlarından sorumlu olanlarca ağırlaştırılması ve olası bir toplu felakete engel olunabilmesi için, başta Türkiye Hükumeti olmak üzere, tüm ulusal ve uluslararası kamuoyu ile kurum ve kuruluşlara, derhal ve etkili biçimde harekete geçme çağrısı yapıyoruz” denildi.

[Bold Medya] 28.5.2020

Türkiye 1 ayda 5 milyar dolar faiz ödedi

Merkez Bankası'nın (MB) resmi rezerv varlıkları, nisanda bir önceki aya göre yüzde 6,3 azalarak 86,3 milyar dolara geriledi. Resmi verilere göre döviz rezervi 50 milyar dolara düştü. Nisan ayındaki 22 milyar 300 milyon dolar dış borcun 5 milyar dolarını faiz oluşturdu.

Merkez Bankası tarafından, Nisan 2020 dönemine ilişkin “Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri” verileri yayımlandı.

Buna göre, resmi rezerv varlıkları nisanda bir önceki aya kıyasla yüzde 6,3 azalışla 86,3 milyar dolar oldu. Aynı dönemde döviz varlıkları yüzde 15,5 azalışla 50,1 milyar dolara gerilerken, altın cinsinden rezerv varlıklar yüzde 10,8 artışla 34,8 milyar dolara yükseldi.

5 MİLYAR DOLAR FAİZ

Vadesine 1 yıl veya daha az kalmış Merkezi Yönetim ve Merkez Bankası’nın önceden belirlenmiş döviz çıkışları (döviz kredileri, menkul kıymetler ve mevduat işlemlerinden doğan yükümlülükler) nisanda bir önceki aya göre yüzde 0,6 azalarak 22,3 milyar dolara düştü. Bu tutarın 17,3 milyar doları anapara, 5 milyar doları faizden oluştu.

Bu dönemde, Merkez Bankasının yurt içi ve yurt dışı yerleşik bankalarla yaptığı finansal türev işlemlerinden kaynaklanan net döviz ve altın yükümlülükleri 37,8 milyar dolar düzeyinde gerçekleşirken, söz konusu tutarın 17,2 milyar doları bir ay vadeli olarak kayıtlara geçti.

Şarta bağlı döviz çıkışları, 1 yıl içinde ödenecek Hazine garantili dış borçlar ile diğer yükümlülüklerden (bankacılık sektörünün döviz ve altın cinsinden zorunlu karşılıkları ve akreditifler) oluştu. Söz konusu yükümlülükler nisanda bir önceki aya göre yüzde 7,4 azalarak 30,2 milyar dolar oldu.

[Samanyolu Haber] 28.5.2020

Çocuklar şeker toplarken, böbrek hastası Dilgeş annesiyle cezaevine girdi

İki kez ameliyat geçiren ve üçüncüye hazırlanan böbrek hastası Dilgeş, tutuklanan annesiyle cezaevine konuldu. Babaannesi seslendi: “Çocuklar bayramda şeker toplarken…”

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Rosa Kadın Derneği’ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan Bağlar Belediyesi Meclis üyesi Gönül Aslan, 3 yaşındaki oğlu Dilgeş ile birlikte cezaevine gönderildi. 5 gündür Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde kalan küçük Dilgeş’in böbrek yetmezliği hastalığı bulunuyor. Bir süre önce babası Avrupa’ya gitmek zorunda kalan ve biri 7, diğeri 14 yaşında iki kardeşi daha bulunan Dilgeş, bugüne kadar iki kapalı ameliyat geçirdi.


Dilgeş’in sağlık durumundan endişe eden babaannesi Kudret Aslan, Mezopotamya Ajansı’na konuştu. Aslan, gelini ve torununun bir an önce serbest bırakılmasını istedi.

ÜÇÜNCÜ AMELİYAT

“Bayram sabahı çocuklar şeker toplarken, benim çocuğum yüzünü cezaevine döndü” sözleriyle torununun yaşadıklarına dikkat çeken Aslan, Dilgeş’in annesi ile birlikte cezaevine gönderilmeseydi, bayramdan sonra yapacakları test sonucuna göre üçüncü ameliyat için hazırlık içinde olacaklarını kaydetti.

Dilgeş’in sağlık raporlarına rağmen annesi ile birlikte cezaevine gönderilmesinin kabul edilemez olduğunu söyleyen Aslan, “Çocuğum hasta, böbreklerinden biri iflas etmiş. Sürekli ilaç tedavisi görüyor. Annesi ile birlikte tutuklanmasaydı eğer ameliyat olacaktı. Tehlikeli bir ameliyat olacağı söylendi. Dilgeş’in sağlık raporları var. O raporları gerekli her yere gönderdim. Raporları Cumhurbaşkanı’na da göndereceğim” diye konuştu. Aslan, hasta torunundan 5 gündür haber alamadığını da ekledi.

NE İLAÇ NE KIYAFET ALINDI

Torununun ilaçlarını ve kıyafetlerini cezaevine gönderdiklerini, ancak cezaevi yönetiminin çeşitli gerekçelerle bunları içeriye almadıklarını aktaran Aslan, Dilgeş ve annesinin derhal serbest bırakılmasını, aksi halde sağlığının tehlikeye atılacağı uyarısında bulundu.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın halkın salgına karşı dikkat edilmesine dair yaptığı uyarıları anımsatan Aslan, “Madem sağlığımıza dikkat etmemizi istiyorsun, hasta bir çocuğun sabaha kadar, adliyede uyumasına nasıl müsaade edersin” diye sordu.

Aslan, Dilgeş’i tedavi eden doktora da, “Eğer Dilgeş’imin fotoğrafını gördü ise rica ediyorum ondan, ‘Bu çocuk benim hastamdır, hastamı bırakın, hastamı ameliyat edeceğim’ desin” diyerek seslendi.

‘ADLİYEDEN SESLENECEĞİM’

Gelini ve torunu için Diyarbakır Adliyesi önünden tüm dünyaya sesleneceğini söyleyen Aslan, “O savcıya sesleneceğim, 3 çocuğumu düşünsün. Dünyadaki tüm annelere sesleniyorum: Anneyim, yüreğim yanıyor. Dilgeş için bize destek versinler. Emine Erdoğan’a sesleniyorum: Sen de bir annesin, senin de torunun, senin de çocuğun var. Kendi torununu, çocuğunu düşün, bir de benim torunlarımın haline bak” diye seslendi.

Dilgeş’in 7 yaşındaki ağabeyi Miran ise, annesi ve kardeşinin bir an önce eve dönmesini istedi.

[Samanyolu Haber] 28.5.2020

[Ebabil Örgütü] Aralarında vekiller de var, hedef kabineye girmek

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’yu koltuğundan indiren grup olarak bilinen Pelikancılar son günlerde kendilerine rakip olarak kurulan yeni bir örgütle gündemde.

Kısa bir süre önce gazeteci Erk Acarer, sosyal medyada AKP trollüğü yapan Pelikancılara rakip olarak Ebabil Harekâtı adı altında yeni bir oluşumun faaliyete geçirildiğini duyurdu.

Acarer, Ebabil örgütünü “Ebabil Harekâtı, işsizliğin dibe vurduğu, yoksulluğun tavan yaptığı Türkiye’de, halkın kaynakları ile halka karşı kullanılan ve AKP tarafından fonlanan sosyal medya girişimi” olarak tanımladı.

Peki, bu örgütün içerisinde kimler var? Acarer, içinde olanların büyük çoğunluğu, Ak Gençlik’ten kişiler ve AKP gençlik kolları üyeleri bilgisini vermişti.

Pelikan’a rakip Ebabil örgütüne ilişkin yeni detaylar gelmeye başladı.

Yeniçağ gazetesinin haberine göre bazı milletvekilleri ile Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden gözüne girmek isteyenlerin bu yapıda yer aldığı öğrenildi.

Haberde, AKP'nin mevcut Merkez Karar Yürütme Kurulu'nda bulunan bazı isimlerle, eski gençlik kolları genel başkanlarının başını çektiği ve ‘Ebabil Kuşları’ adıyla kurulan yapıda milletvekillerinin de yer aldığı öğrenildi” denildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden gözüne girmek isteyenlerin de örgüt içinde bulunduğu belirtilen haberde, “Ebabil Kuşları grubunun, sosyal medyada da örgütlenerek belirledikleri hedeflerin aleyhinde propaganda yapmaya başladığı” ifade edildi.

KABİNEYİ HEDEFLİYORLAR

Ebabil Kuşları adlı yapıda AKP İstanbul milletvekillerinin ağırlıkta olduğu ifade edilirken, ilk hedeflerinin olası bir revizyonda kabineye kendilerine yakın bir ismin girmesini sağlamak olduğu belirtildi.Parti içerisinde Pelikan'dan rahatsız olan isimlerin desteğini aldığı öğrenilen Ebabil Kuşları adlı yapının iktidara yakın medyada ise henüz bir bağlantısının olup olmadığı bilinmiyor. 

[Samanyolu Haber] 28.5.2020

Allah! Deyip Dosdoğru Yolda Dimdik Duranlar [Safvet Senih]

Fussilet Suresinde Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır, deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vaat olunan Cennet’le sevinin, derler.” (41/30)

Bu âyet üzerinde M. Fethullah Gülen Hocaefendi, şöyle tesbitlerde bulunuyor: “Birincisi: İstikamet (yani hayatını sürekli dosdoğru olma yönünde sürdürmek, doğrunun peşinde koşmak ve ömür boyu doğruyu kollamak); yolun başında olan bir insana-geniş mânâda da ele alabilirsiniz bir cemaate, millete, bir devlete çok önemli bir zâd (azık) ve zahiredir. İstikamet azığından mahrum olarak yola çıkanlar, yollarda takılıp kalır ve katiyyen hedeflerine ulaşamazlar. Halbuki mümin için esas olan, Allah’ın (c.c.) göstermiş olduğu hedefe ulaşabilmektir. Bu hedef ister şahsî ister ailevî, isterse ictimaî hayatımız adına olsun; çok fark etmez…

“Evet, gerek ferdi yaklaşımımızda ve gerekse millî hayatımızdaki başarılarımızda, istikamet olmazsa olmaz bir rükündür. Bazılarımız bir kısım eğriliklerle ve yalanla-dolanla bu gün bazı başarılar elde edip kitleleri arkamızdan sürükleyebilsek de hakikatler ayan-beyan ortaya çıkınca kazandığımız şeyler  bir bir elden gidecek ve biz elde ettiğimiz onca imkanla beraber yeniden kazanma itibarını da kaybedeceğiz. Evet İSTİKAMET öyle bir kredidir ki, onu kaybettiğinizde, bunu gören kimseler o güne kadar size kazandırdıklarını bir bir elinizden alabilirler. İstikametin bu ölçüdeki kazandırıcılığı ve aksinin kaybettiriciliğinden olmalı ki, Allah Resulü (S.A.S.)  ‘Beni HÛD  Suresi ihtiyarlattığı, iflâhını kesti.’ (Tirmizi) buyurur. Neden olmasın ki, o sure içinde ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ (Hud Suresi, 11/112)  âyeti var. Demek peygamber bile olsa, tam istikamete mazhariyet endişesi zâil olmuyor. Olmuyor ve O istikamet Kahramanı (S.A.S.) bana bir şeyler tavsiye et diyen bir sahabiye ‘Önce Allah’a iman et, sonra da dosdoğru istikamet üzere ol’ (Müslim) irşadında bulunuyor. Sen bu çerçeveyi koruduktan sonra düşmanların veya seni hazmedemeyen hazımsız dostların sana çamur atsalar bile, bir gün gelir kaderin beraatı mutlaka tecelli eder, muvakkaten kaybettiklerinin kat katını bir hamlede kazanırsın. Elverir ki her şeye rağmen istikametten ayrılmasın.

“İkincisi: Şayet insan doğru hareket etmiyorsa, ömür boyu hep endişeli yaşar; yaşar ve ve hep ya bu kirli çamaşırlarım ortaya çıkarsa korkusunu taşır. Hele bir de aynı yanlışlıkları paylaştığı kimseler varsa, bütün bütün korku içinde oturur korkar ve acaba ne zaman arkamdan vurulacağım telaşıyla kıvranır durur.. kıvranır durur zina “Hırsızlar dövüşünce, çalınan nesneler ortaya çıkarmış’ fehvasınca hep titrer, herkesi idare etmeye çalışır ve sürekli kuşku içinde bulunur.

“Üçüncüsü: Şimdi de Bediüzzaman Hazretlerinin istikametle alâkalı bir tesbitiyle konunun bir başka buudunu arz etmeye çalışalım… O, geri kalışımızın sebeplerini sıraladığı bir yerde  der ki: ‘Bazen doğru bir netice ve hedefe yanlış vesilelerle gitmek isterler. Oysa doğru, doğru olduğu gibi, ona ulaştıracak yanlış vesilelerle gidilmez ve gidilemez.’ Mesela politik oyunlarla ne Allah’ın rızasına ulaşılabilir ne de Müslümanların yararına bir gayeye… Aynı şekilde ruh haletini değerlendirerek bir yere varmaya çalışmak bâtıl bir vesiledir, insan kendi kendini aldatmış olur. Sun’î muâlecelerle hakikate ulaşmak da öyledir… Bunların hiçbirini ne Allah Resulü’nün hayatında ne de İslamın hayata hayat olduğu devrelerde görmek mümkündür. Öyleyse, öyle bir yol kullanılmalı ve öyle bir metod takip edilmelidir ki, onda hep doğruluk esas olsun. Aksi halde istikamet çizgisinde olmayan bütün çaba ve gayretler boşa gider ve bu metod yanlışlığında meydana gelen FALSO ve FİYASKOLARIN  hesabını da Allah mutlaka sorar. Zira niyet salih olsa da, kitleler yanlış yollara yönlendirilmiş; Müslümanlık imajı kirletilmiş ve din düşmanlarına koz verilmiştir.

“Halbuki, bu türlü toplumu alâkadar eden meseleler MEŞVERET  ister. Geniş platformlarda fikir teâtisi ister. Eğer siz meşveret etmemiş, kimseyle fikir teâtisinde (alış-verişinde) bulunmamış iseniz, HEVÂ ve HEVESİNİZLE  milleti maceraya sürüklemişsiniz demektir ki, Allah, bunun hesabını mutlaka soracaktır. Maalesef bugün (2000 senesinde) âlem-i İslamın dört bir yanında sürekli bu yanlışlıklar yapılıyor. Suriye, Mısır ve Cezayir’de bunun en bâriz örneklerine şahit oluyoruz. Irak, süper güçleri hesaba katmadan ve dünyanın nabzını tutmadan girdiği maceraların açısıyla kıvrım kıvrım… Böyle bir kör  dövüşünde ölenler ölüp gitmiş, kalanlar da bir dilim ekmek, bir kutu ilaç uğruna kuyrukta canları çıkıyor. Yıkılan evler, bozulan yuvalar, dul kalan kadınlar, ana-babasını yitirmiş çocuklar ve altüst olmuş bir toplum. Rica ederim, bütün bunların sebebiyet verenlere, Allah (c.c.)  bunun hesabını sormayacak mı zannediyorsunuz?”  (Kur’an’dan İdrake  Yansıyanlar)

Elbette soracak, hem de bu yaşadığımız süreci tezgahlayan zâlim ve gaddarlara soracak!  “Bu masum ve mağdurların ne günahı vardı?”  diye diye…

[Safvet Senih] 28.5.2020 [Samanyolu Haber]

Evlerimiz Cennet Bahçesi Olsun [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, Ramazan-ı şerifi uğurladık, inşallah bizlerden hoşnut ayrılmıştır.. Ömrümüz vefa ederse seneye inşallah yine o aziz misafir ile o nur hüzmelerinin içimize aktığı ultra güzellikteki günleri tekrar yaşayacağız inşallah..

Sevgili dostlar, Ramazan sonrası bir boşluğa düşmemek için evlerimizi birer mescide dönüştürmeli, içinde mutad programlar planlamalı, gelecek Ramazan’a kadar kazanımlarımızı muhafaza etmeye gayret etmeliyiz..

Bu günkü yazımda bu konuya temas etmeye çalışacağım inşallah..

Önce Nur suresindeki nur ayeti ve peşinden gelen ayetlere bir bakalım:
 “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nûrunun misali, tıpkı içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Lamba bir sırça (cam) içinde, o sırça da sanki parlayan incimsi bir yıldız!

Bu lamba, ne yalnız doğuya, ne de yalnız batıya mensup olmayan kutlu, pek bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur. Bu öyle bereketli bir ağaç ki, nerdeyse ateş değmeden de yağ ışık verir. Işığı pırıl pırıldır. Allah dilediği kimseyi nûruna iletir, gerçeği anlamaları için insanlara böyle temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.” (Nur suresi, 35)

36-37 – O nura, Allah’ın, yükseltilmesine ve içlerinde kutlu isminin zikredilmesine izin verdiği evlerde kavuşulur. Oralarda, sabah akşam O’nun şanını yücelterek tenzih eden öyle yiğitler vardır ki, ne ticaretler, ne alım ve satımlar onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.

Âyetteki “evler” mescitler olarak tefsir edilmekle beraber İslâm’da ruhban sınıfı olmadığından ve ibadet mâbetlerle sınırlandırılmadığından aynı zamanda “müminlerin evleri” diye de tefsir edilir. Hatta bazı müfessirler bu ikinci izahın ağır bastığı kanaatini taşırlar.

Evlerimiz mescitleşmeli, mektepleşmeli ve  “Allah evlerinden bir eve” dönüşmeli..

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir grup insan Allah evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekîne iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teâlâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanlar yanında anar.” (Müslim, Zikr 38)

Evlerimizde, Allah’tan bize bir mektup gibi gelen Kur’an’ı sistemli bir şekilde anlayarak okumak için bir program uygularsak,  o zaman evlerimize rahmet yağmurları sürekli ve bol bol yağacak, evlerimiz meleklerin ziyaretgahı olacak ve içinde buğu buğu sevgi, güven ve huzur atmosferi taze bir hahar gibi yaşanacaktır..

Evlerimizi, içinde namaz kılarak cennet bahçesine çevirelim..

Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Biriniz farz namazını mescidde kıldığı zaman, o namazından bir pay da evine bıraksın. Zira Allah Teâlâ bu namaz vesilesiyle evinde hayır yaratır.” (Müslim, Müsâfirîn 210) Efendimiz, Allah’ın adı anılmayan, namaz kılınmayan evleri, içinde hiç bir hayat emaresi görülmeyen mezarlara benzetmiş, sahâbeye evlerinde Kur’an okumalarını ve farzlar dışındaki sünnet namazları, nâfileleri evlerinde kılmayı tavsiye buyurmuştur.

Efendimizin “Farz namazlar dışında, kişinin kıldığı namazların en faziletlisi, evinde kıldığı namazdır” (Müslim, Müsâfirîn 213) hadisi, evlerimizi ibadetten mahrum etmemek gerektiğini gösterir. Nitekim Peygamberimiz, evi mescide bitişik olduğu halde nâfile namazları evinde kılmışlardır.

Yine İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Namazınızdan bir kısmını evlerinizde kılınız da oraları kabirlere çevirmeyiniz.” (Buhârî, Salât 52, Teheccüd 37; Müslim, Müsâfirîn 208, 209)

Kâdî İyâz hadisteki “Namazınızın bir kısmını evlerinizde kılınız” ibaresini farz namaz diye yorumlamıştır. Ona göre insan bazı farzları evinde kılmalı, evin sakinlerinden  câmiye gidemeyen kadınlara ve çocuklara imam olmalı, böylece onlara hem namazın bilmedikleri yanlarını öğretmeli hem de cemaatle namaz kılmanın sevabından faydalanmalarını sağlamalıdır ( Fethü’l-bârî, I, 630, Salât 52)

“Kabir ya cennet bahçesi veya cehennem çukurudur.”

Girerken selamla girilen, sofrasında besmele çekilen, içinde namazlar tesbihatla eda edilen, Kur’an manasını anlamak için tefsiriyle birlikte okunan, sakinleriyle, medeni insana yakışan bir şekilde güzelce geçinilen,  dillerin gıybetten, yalandan, iftiradan, kalblerin suizandan korunduğu, dolayısıyla sakinlerinin takva ehli kimseler haline gelip meleklerle hem dem olduğu evler, cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelecektir..Bu nacizane tavsiyelerin bana ait şeyler olmadığını biraz hadis bilgisi olanlar hemen fark edecektir..

Bu yazıyı okurken aramızda yılların eğitimcileri olan çok değerli öğretmenlerimiz, evlerimizi olabildiği kadar sistemli bir eğitim yuvasına dönüştürebilir miyiz diye düşünmeye başlamışlardır bile. Aslında içinde eğitim verilen müesseler de evimize benzeyen mekanlar gibi değil midir? Bu günlere benzeyen ve Kur’an okumanın yasak edildiği o ceberrut yıllarda, o günün eğitimcileri samanlık gibi yerleri okula çevirmemiş miydiler? Günümüzde mekanın önemi her geçen zaman daha da azalıyor diye düşünüyorum. Eğer bir cep telefonunuz varsa, bir de insanlara verecek dersiniz olursa artık bütün dünya sizin için bir eğitim alanı haline gelebilir..

“Cehennem çukuru evleri” tarife ihtiyaç yoktur zannediyorum, zira içinde yaşadığımız çağda ve toplumlarda pek çok örnekleriyle canlı bir şekilde yaşanıyor.. Hem bendeniz, olumsuz şeyleri resmederek safi zihinleri bulandırmaktansa pozitifin canlı bir şekilde resmedilmesinin daha faydalı olacağına inananlardanım..

Dostlar muhabbetimizi Efendimizin abdest alırken okuduğu ve okunmasını tavsiye buyurduğu bir duasıyla noktalayalım:

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. Allahım, günahımı bağışla, evimi, mekânımı genişlet ve rızkıma bereket ihsan eyle.

Kelime-i şehâdet getirir. Kelime-i şehâdetin manası şöyledir:
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed (sav)’in Onun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet ederim”.

Cenabı Allah evlerimizi cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin, cehennem çukurlarına yuvarlanmaktan hepimizi muhafaza buyursun..Amin..

[Hüseyin Yağmur] 28.5.2020 [Samanyolu Haber]

Hâkim ve savcı atamalarında MHP’ye özel kontenjan verildi!

Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) geçen hafta yaptığı kura töreninde bin 379 hâkim ve savcı atandı. AKP ve MHP’ye yakın birçok isim de atananlar arasında yer aldı.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın videokonferans aracılığıyla katıldığı hâkim/savcı kura töreni kapsamında 20 Mayıs’ta 940 hâkim, 439 savcı ataması yapıldı. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) düzenlediği kurada, eski Adalet Bakanı Kenan İpek ve eski AKP milletvekili Burhanettin Uysal’ın gelinleri, eski Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz’in oğlu ve gelininin de hâkim ve savcı olarak atandıkları görüldü.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, evlerde sohbet toplantıları düzenleyen Adalet ve Medeniyet Derneği’nin başkanı ve bazı üyeleri de artık yargı üyesi olarak görev yapacak.

1379’luk listede yapılan araştırmada, dikkat çekici sonuçlar çıktı. Buna göre, yargıya alımlarda AKP ile MHP arasındaki Cumhur İttifakı etkili oldu. Atama listesinde MHP’ye özel kontenjan verildiği öğrenildi.

Listede yer alan isimlerin bazılarının ülkücü kökenli olduğu görüldü. Eski MHP milletvekili, MYK üyesi Mehmet Parsak’ın danışmanı Avukat Samet Karpuz, Kuşadası (Söke) Hâkimliği’ne getirildi. Karpuz’un eşi de Yargıtay’da hâkim olarak görev yapıyor.

[TR724] 28.5.2020

TL’ye vergi ‘kalkanı; Dolarda karaborsaya doğru [Yusuf Dereli]

Ekonomik açıdan köşeye sıkışan AKP iktidarı, artan döviz ihtiyacını finansman bonolarına ve dolar almak isteyenlere yeni vergiler getirerek çözmenin hesabını yapıyor! Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe Erdoğan imzalı kararnameye göre, finansman bonolarında stopaj oranı da yüzde 10’dan yüzde 15’e yükseltildi. Aynı kararnameyle döviz ve altın alımında binde 2 olan vergi tam 5 kat artırılarak yüzde bire yükseldi. Rejim, TL’deki değer kaybını önlemek için insanların döviz almasını engellemek istiyor. Bundan böyle bankalardan ya da döviz bürolarından alınan her 100 dolar için 1 dolar vergi ödenecek. Söz konusu düzenlemeden önce bir döviz bürosundan 1.000 dolar alan kişi 2 dolarını devlete vermek zorundaydı. Artık bu rakam 10 dolara çıkmış oldu! Devlet, vatandaşın parasına ortak oldu…

Peki daha kötüsü olabilir mi? Döviz alımında yüzde 1’e kadar çıkarılan oranı Cumhurbaşkanı’nın yüzde 2’ye kadar çekme yetkisi var. Önümüzdeki günlerde dolara olan talebin devam etmesi durumunda böyle bir hamlenin gelip gelmeyeceği bilinmiyor. Ancak bu tür adımlar dövizde ‘karaborsa’ oluşmasına zemin hazırlıyor. Kayıt altındaki altın ve dövizin önümüzdeki süreçte kayıt dışına çıkma ihtimali yüksek.

AKP rejiminin yönettiği Türkiye, Kuzey Kore olma yolunda hızla ilerliyor. Şubat 2021’e kadar acilen 168,5 milyar dolara ihtiyacı olan rejim, ekonomik açıdan köşeye sıkıştı. Siyasi nedenlerle IMF’ye gitmeyen AKP, swap anlaşmalarından da umduğunu bulamadı. Dış finansman ihtiyacı her geçen gün daha da artıyor. İktidar ise sorunu vatandaşın sırtına yeni vergiler yükleyerek çözmenin hesabını yapıyor.

VERGİ ORANI 5’E KATLANDI

Finansman bonoları ile döviz ve altın alımında alınan vergiler yükseltildi. Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı kararnameye göre, finansman bonosundan alınan yüzde 10 düzeyindeki vergi yüzde 15’e çıkarılarak, mevduatın vergisi ile eşitlendi. Döviz ve altın alım satımında uygulanan Banka Sigorta ve Muamele Vergisi de binde 2’den yüzde 1 düzeyine yükseltildi. Kısaca, döviz ve altın alımında vergi beşe katlandı.



HER 100 DOLAR İÇİN 1 DOLAR VERGİ!

İktidara yakın medyaya göre vergilerin yükseltilmesi, Covid-19 salgınının ekonomik etkilerini aza indirme önlemi. Eskiden  bankadan ya da döviz bürosundan 1.000 dolar alan vatandaş 2 dolar da devlete ödemek zorundaydı. Artık aldığı her 1.000 dolar için 10 dolar vergi ödemek zorunda. 6.80’den vereceğiniz dolar alım emrinin maliyeti alıcılar için 6.868 olacak.

KARABORSA OLUR MU?

Peki daha kötüsü olur mu? Zira tek seferde 5 kat artırılarak yüzde 1’e çıkarılan vergi oranın yarın yüzde 2’ye çıkmayacağının garantisi yok. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yüzde 2’ye kadar artırma yetkisi var! Ekonomistlere göre, swap anlaşmalarının da bir türlü sonlandırılamadığı bir ortamda böyle bir hamlenin ters etki ve panik yaratarak TL’den kaçışı hızlandırma ihtimali de var. Ayrıca geleceğe dair belirsizlik ve korku ‘dövizde karaborsa olur mu’ sorusunu da gündeme getiriyor. Zira artan vergiler kayıtta olan altın ve dövizin kayıt dışına çıkmasına neden olabilir.

ALACAK OLAN YİNE ALIR!

Ekonomistlere göre söz konusu düzenleme dolara kaçışı engellemek şöyle dursun, daha da artıracak. Ekonomist Mustafa Sönmez, “Nasıl bir sıkışmışlık! 1.000 dolar alan 10 dolar da devlete verecek düzenlemesi getirdiler. TL’ye ve size güveni kalmayan bundan mı cayacak? Verecek yüzde 1’i yine alacak.” ifadelerini kullandı. Ekonomist Uğur Gürses ise “Döviz swapı peşinde koşan, son 10 yılın rekor döviz borçlanmasını yapan ekonomi yönetimi, vergi artışı ile vatandaşa ve şirketlere ‘siz koşmayın’ diyor. TL’ye yatırım yapanları cezalandırıyor.” yorumunda bulundu.

TL’DEN KAÇIŞ SÜRECEK

İktidar, yerli yatırımcının ya da tasarruf sahiplerinin döviz alımlarını mümkün olduğunca zorlaştırmak istiyor. Euronews’e konuşan Prof. Dr. Yalçın Karatepe, Türk lirasına olan güvenin erozyona uğradığını anlatıyor. Bu müdahaleye rağmen, düşünüldüğü ya da beklenildiği gibi TL’ye bir dönüşün olacağını düşünmüyor. Çünkü, yatırımcılara göre Türk lirası cinsinden yapılan tasarruflar riskli. Sebebi ise TL’nin enflasyon ile birlikte bankalardan elde edilen faiz getirisinin negatif seviyelerde olması. Karatepe, “O nedenle ilk yapılması gereken Türk lirasına karşı güvenin yeniden sağlanması.” diyor.

[Yusuf Dereli] 28.5.2020 [TR724]

Ben de Çemberlitaş FEM’deydim… [Ali Topdağ]

YORUM | ALİ TOPDAĞ | @alitopdag / alitopdag2@hotmail.com

1980 ve 90’larda Türkiye’de İslam’ı yaşamak bugünkü kadar zor değildi. Yine devlet eliyle dindarlarla zulüm yapılıyordu ama kurumlar bunu hukukî çerçevede yapıyordu. Şimdiki gibi tek kişinin emri veya korkusuyla hareket edilmiyordu. Yolunuz mahkemeye düştüğünde avukat bulabiliyor, beraat edip işinize geri dönebiliyor hatta devletten tazminat bile alabiliyordunuz.

1980’lerde İstanbul’un taşrası olan Esenler’de ortaokul olmadığı için babamın işyerine yakın Mahmutpaşa Ortaokulu’na gidiyordum. Böyle merkezi bir okulda dindar kimliği olan birçok öğretmenim vardı ve muhtemelen notlarım yüksek olduğu için benimle yakından ilgileniyorlardı. Böylece birçok cemaat veya hareketle irtibatım oldu; İlim Yayma Vakfı, Metin Balkanlıoğlu, Millî Görüş, Türkiye Gazetesi cemaati, Kadiri tarikatı ve nihayet Hizmet Hareketi…

O zamanlar İslamî hareket veya cemaatlerin içinde bulunanlar, bugüne göre daha dikkatli, davranışları daha samimiydi. Hizmet Hareketi içinde kalmamın sebebi, Sultanahmet’teki Doğu Apartmanı’nda kalan abilerimin samimiyetinin diğerlerine göre daha baskın olmasıydı.

Çapa Tıp’ta okuyan Numan abinin ders anlatırken bana “abicim” diye hitap etmesi…  Yolda giderken koluma girmesi… Zeytin üzerine pul biber serpmesi… Antep usulü tahin-pekmez karışımı… Yağmur altında yaptığımız piknikler…

1989-1990 döneminde Pertevniyal Lisesi son sınıfında okuyordum ve her öğrenci gibi üniversiteli olma hayalim vardı. Bir dershanenin sınavında dördüncü olup ücretsiz okuma hakkı elde ettiğim halde tercihimi FEM’den yana kullandım. Kendimi orada daha rahat hissedeceğime inanıyordum çünkü dört yıldır içinde olduğum Hizmet Hareketi bana çok şey kazandırmıştı.

Mehmet Ayvacı abiyle Lise 2. sınıfta iken tanıştım. Üniversiteli olabilmek için dershaneye gitmenin önemini anlatmıştı. Bugünün ‘talk show’cularına taş çıkartacak şekilde eğlenceli geçen bir seminer vermişti. Allah rahmet eylesin…

Kendisiyle tanışma fırsatım olmadı ama namını herkesin bildiği kimyacı Mehmet Yavuzlar Hoca varmış önceki yıllarda… Bir öğrenciyi ayaklarından tutup camdan sallandırdığı konuşulurdu; modern çağ efsanelerinden biri işte… Bir gün bir yerde karşılaşırsak bunu soracağım… Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler; vardır mutlaka bir gerçeklik tarafı…

Yüksel Nizamoğlu ile dershanenin ilk günlerinde bütün Pertevniyal Lisesi öğrencilerini topladığı salonda tanıştım. Kendisi okulumuzdan sorumlu danışman öğretmen idi. Tarihçi olduğu için dersimize girmiyor ama ders aralarında veya derslerden sonra bizimle ilgileniyordu. 30 yıl sonra kendisine ulaşıp adımı söylediğimde beni hatırlamasının ne demek olduğunu takdirlerinize bırakıyorum.

Rahmetli Ergün Kurum abi o zamanlar kimya öğretmeniydi ve ikinci dönem okulumuzun danışmanlığını o yapmaya başladı. 12 yıl sonra kendisiyle İzmir Körfez Dershanelerinde birlikte öğretmenlik yapmak da nasip oldu. Hep mütebessimdi…

Kimya derslerimize giren Necdet hocanın bazı taktiklerini, öğretmenlik yaptığım yıllarda çok kullandım. Derse başlarken tahtayı üçe böler ve hiç silmeden dersi bitirirdi. Ders sonunda tahtaya yazdıkları bir sanat eseri gibi olurdu. Kendisi şu an nerede bilmiyorum ama eğer öğretmenlik yapıyorsa, muhtemelen öğrencileri not tutmuyor ders sonunda tahtanın fotoğrafını çekiyordur.

Fizik öğretmenimiz Mehmet Ali Hoca bu dünyanın insanı değildi. Sezai Karakoç gibi münzevi ama bizlerle konuşurken neşeliydi. Ders anlatırken vecde gelmiş sanatçılar gibi formüllerle, sayılarla adeta dans ediyor, onları parmağında oynatıyordu. Kendisinin ağır bir rahatsızlık geçirdiğini duymuştum, umarım şifa bulmuştur.

Türkçe derslerimize giren Mehmet Doğan Hoca, benim için Çemberlitaş’ın efsane hocalarından biridir. Hiç unutmam, tahtaya bir vecize yazıp onun üzerinden cümlenin öğelerini anlatmış dersin kalan kısmında da o vecize üzerinden bize hayat dersi vermişti. Sınıftan çıkarken de “Siz zeki çocuklarsınız, bir saat boyunca cümlenin öğelerini anlatmak size işkence olurdu.” manasında sözler söylemişti. Teneffüslerde öğretmenler odasına gitmez, Çemberlitaş’ın harika manzaralı kantininde oturur, yanına gelenlerle sohbet ederdi. Son kez, üniversite okumak için İzmir’e giderken otobüs garajında karşılaşmıştık. O da oğlunu yolcu etmeye gelmişti. Alnımdan öpüp babama “Bu gençler geleceğimiz, güzel ve yeni bir dünyayı onlar kuracak” dediğinde ayaklarım yerden kesilmişti… Ben kimdim ki Garibname şairi böyle iltifat edecekti.

Ali Çolak’ı işte o kantin sohbetlerinde tanıdım. Mehmet hocamızın yanındaydı hep… Elle yazarak, gazete veya dergilerden keserek hazırladığı duvar gazetesi çok hoşuma giderdi. Öğretmenlik yaptığım her kurumda bu konuda kendisini taklit ettim. Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Öğretmenliğini kazandığımda kayıt işlemleri ve kalacak yer ayarlamak için bizimle İzmir’e gelmişti, bizim sayemizde nostalji yaptığını söylemişti çünkü kendisi de Buca Eğitim Fakültesi mezunuydu. Dersimize girmedi ama 30 yıldır ne zaman kapısını çalsam beni geri çevirmedi. İstanbul Fatih Kolejinde çalıştığım yıllarda kendisi ziyaret eder, öğrencilerimle sohbet etmesi için okula davet ederdim. Gözümü kırpmadan bütün kitaplarını satın aldığım birkaç yazardan bir tanesidir.

Veysel Ayhan Bey Türkçe derslerine giriyordu. O zamanlar kendisiyle herhangi bir ilişkimiz olmamıştı ama kendisi Zaman Gazetesi’ne geçtikten sonra daha sık şekilde görüşmeye başladık.

Cumartesi günleri sabahtan arkadaşlarla para toplayıp Yüksel veya Ergün hocaya verir, ders bitiminde bizim için lahmacun sipariş etmesini isterdik. Bizim zamanımızda Çemberlitaş FEM’in kıvrılan uzun koridorunun sonunda bir şark odası vardı. Lahmacunlarımızı orada, davet ettiğimiz hocalarımızla birlikte yer sonra da çay eşliğinde koyu sohbetlere dalardık. Hocalarımız olmadığı zamanlarda da güreş yapardık.

Öğrencilerin namaz kılabilmeleri için ayrılan mekânda arkadaşlar genelde beni imam yaparlardı. Birkaç defa selam verdiğimde safta Mehmet Doğan ve Mehmet Ali Yaz beyleri görünce kendimden utanmıştım. Öğretmenler odasında kendi mescitleri olduğu halde bizimle namaz kılıyor olmaları ve bir öğrencinin arkasında saf tutmaları beni çok etkilemişti.

Kim ne derse desin, ben bu Hizmet’te samimiyet gördüm, fedakârlık gördüm, güzellikler gördüm ve güzel insanlarla tanıştım. Benim Hizmet’e katkım olmuş mudur bilmiyorum ama Hizmet’in bana çok fazla katkısı oldu. Eğer Hizmet’le tanışmamış olsaydım, muhtemelen şu an AKP çatısı altında bir yerlerde ihale kovalayıp, ganimet peşinde koşuyor olurdum.

Hizmet içinde herkes gibi ben de birçok sıkıntı yaşadım. “Keşke olmasaydı” veya “yapmasaydım” dediğim çok şey var. Son süreçte yaşadıklarımdan da hiç şikayetçi değilim; güzel işler yapan arkadaşlar vesilesiyle sevap kazanabiliyorsam yine onlar yüzünden sıkıntı çekiyor olmaktan şikayetçi olmaya hakkım olmamalı diye düşünüyorum.

Şimdi yeni bir hayatım var ve o güzel insanları tekrar buldum. Eskiye dair muhasebe ve murakabemizi yaparak yolumuza devam etmemiz gerekir yoksa mirasyedi olmaktan kurtulamayız. Hizmet’i ilk tanıdığımdan beri Üstad’ın “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.” sözünü Polyannacılık yapmadan kendime düstur edindim. Başka bir ifadeyle “hüsn-ü zan, adem-i itimat…”

Neyse… Engin Sezen, Çemberlitaş FEM’i yazınca benim de hatıralarım canlandı. O yazıda adı geçmeyen ama özellikle Çemberlitaş FEM’in temel taşlarından olan hocalarımı bu yazıyla yâd etmek istedim.

[Ali Topdağ] 27.5.2020 [TR724]

Hizmet neydi? [Şemsinur Özdemir]

Ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un o çok sevdiğimiz hikayesi Selvi Boylum Al Yazmalım’ın sonunda Asya, kendine ve aynı zamanda bize şöyle soruyordu: Sevgi neydi?
Ardından şu cevabı veriyordu: Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti.

Eşimi ziyaret etmek için Silivri Cezaevi’ne giderken ve aynı gün aynı yolu dönerken saatlerce süren şehirlerarası yolculuklarda, çocuklar uyuduktan sonra tamamen sessizleşen korku dolu karanlık ve kimsesiz gecelerde, arkadaşlarımızın sıkıntılarını duyup da çaresizce kalakaldığımız derin sükut anlarında zihnimde ve kalbimde hep bir soru vardı: Hizmet neydi? Kendi kendime bunu sorup durdum ve cevap aradım.

Türkiye’de 15 Temmuz darbe tiyatrosundan çok önce hizmet gönüllülerine yönelik başlatılan cadı avı ve algı operasyonları milyonlarca insanın hayatını altüst etti. Çalıştığı kurumlar ucube KHK’larla kapatılan binlerce insan işsiz kaldı, binlercesi tutuklandı veya bir şekilde ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. En yakınlarımızın bile selamı kestiği, komşuların tanımazdan geldiği, her türlü maddi imkanını kaybetmenin yanında ruhsal, manevi sorunlarla da baş etmeye çalıştığımız kapkaranlık bir dönem hala devam ediyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Eski arkadaşlarla karşılaştığımızda bazen geriye dönüp bakıyor, ’15 Temmuz’dan önce bu vakitler ne yapıyorduk?’ diye soruyoruz. Ve bu felaketler, iftiralar, toplumu ayrıştırma süreci yaşanmasaydı, ‘Hizmet’ olarak tarif ettiğimiz faaliyetler devam etseydi ne yapıyor olurduk? Okul, hastane, medya gibi kurumsal çalışmaların ötesinde manevi gündemlerimizi konuşuyoruz daha çok. Öğrenciler için burs arayışları, Afrika’da açılacak su kuyuları, kurban bulma ve dağıtma telaşları, iftar davetleri, kermes çalışmaları…

Benim de o günlerde bir kitap projesi için planlarım vardı mesela; yeni biyografiler yazacaktım. Ön görüşmelerini yapmış, yaz tatilinde hem çocuklarla ailemizin yanında vakit geçirecek, hem de onların desteğiyle görüşmeler yapabilmek için farklı şehirlere gidecektim. Olmadı, olamadı. ‘Olanda da olmayanda da hayır vardır’ deyip aynı soruyu sorduk yine: Hizmet neydi? Ve şimdi ne yapmalıyız?

Her birimiz hayatımızın farklı dönemlerinde Hizmet hareketi ile tanışmış, Allah’ın rızasını kazanmanın, başkalarına el uzatıp iyilik yapmaktan geçtiğine inanmıştık. ‘Yaşatmak için yaşama sevdası’ diyorduk buna. Birine yardım ederken kendi dertlerimizi de çözmek, hayatımıza anlam katmak, dünyada barış ve iyiliğin hakim olması için, kardeşçe bir arada yaşayabileceğimizi göstermek için çalışıyorduk. Herkes gönlüne, kabiliyetlerine uygun bir şekilde bu yola revan olmuştu. Kurumlar, binalar, unvanlar, meslekler farklı olsa da tek niyet Allah’ın razı olacağı iyi ve güzel işler yapmaktı.

Allah’ın rızasını kazanmak için birer araçtan ibaret olan kurumlar kapatılıp imkanlar elimizden alınmış olsa bile, imanımız ve niyetimiz kalbimizde, ayaklarımız yolumuzda sabit kaldı hamdolsun. ‘Kıymetini bilmediğimiz için elimizden alındı’ gibi yaklaşımları kabul edemiyorum. Rabbimiz, rızası için vesile saydığımız yol ve yöntemleri, onun için oluşturulan kurumları değiştirmemizi; başka coğrafyalarda yeni imkânlarla, belki daha zor görünen ama muhakkak daha hayırlı işler yapmamızı murad buyurdu. Ben böyle inanıyorum.

Bilhassa 15 Temmuz’dan sonra Hizmet yöntemleri değişti. Bazen, elinden düzeltmek için hiçbir şey gelmeyeceğini bilsen de arkadaşının sıkıntılarını dinlemek oldu hizmet. Bazen cezaevindeki sevdiklerini bir saat kalın bir camın arkasından görebilmek için saatlerce yolculuk yapmak, çocuklarına küçük gelen kıyafetlerini paylaşmak, kendin için yeni bir şey almayı aklına bile getirmemek oldu. Hizmet bazen de birbirinden alışveriş yapmak oldu.

İşsiz kalan ve başka işe giremeyen çoğu KHK’lı hayatını idame ettirebilmek, ailesine bakabilmek için çözümler aradı, arıyor. Ben renkli iplerle oyuncak örmeye başladım; komşum terziliğe. Kimisi evde yaptığı mantı ve tarhanayı satıyor. Başkası aksesuar üretiyor, etamin işliyor. Aslında bir evi geçindirmeye yetecek kazançlar değil bunlar ama boş durmuyor, rızık duası niyetine elimizden geleni yapıyoruz. Allah olanı bereketlendiriyor, yine de muhannete muhtaç etmiyor bizi.

Hatırlarsanız muhterem Hocaefendi daha 17-25 Aralık sürecinde Hizmet’e yönelik sıkıntılar, baskılar baş gösterdiğinde şöyle demişti: “Fakat bütün bunlar sizde katiyen sarsıntı meydana getirmemeli. Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz.”

İşte aynen bu oluyor şimdilerde.

Sokağımızın köşe başında eski bir arabanın bagajında yumurta, ceviz, bal gibi mevsime göre ürünler satan düzgün giyimli, sessiz sakin bir adam vardı. Yakınlardaki bir okulda idareciymiş KHK ile memuriyetten atılmadan önce. Benim için Hizmet, evde bir ihtiyaç olduğunda önce ona gidip var mı diye bakmaktı mesela. Onun sattığı bir şeyi marketten alırsam kardeşlik hukukuna ihanet etmiş olurdum. Buna karşılık başkaları da benim acemice ördüğüm oyuncaklara değerinin üstünde ödemeler yaparak destek oldu.

 Çünkü ‘Hizmet’ten olmak böyle bir şeydi. Çünkü Hizmet; iyilikti, merhametti, vefa idi, kardeşlikti. Kendinden önce başkasını düşünmekti. Hizmet birbirini dinlemek, moral vermek, ‘Geçecek bu günler, bütün sevdiklerimiz gelecek Allah’ın izniyle’ diyebilmekti. Hizmet, kardeşinin gözyaşını silmek, cebinde kalan son parayı bölüşmekti. Hizmet arabanla arkadaşlarını cezaevi ziyaretlerine taşımak, kimi annesiz kimi babasız kalmış çocukları mutlu etmek için çabalamaktı. Hizmet, hem maddi hem manevi anlamda kardeşlerine yük olmamaya çalışmak, moral bozmamak, dik durmak, gözyaşlarını gizli akıtmaktı.

Türkiye’den çıkabilmiş veya zaten yurt dışında olduğu halde eski imkanlarını kaybeden, yeni ülkelere gitmek zorunda kalan gönüllüler için de Hizmet yöntemleri biraz değişti. Yeni yerlere alışmak, sıkıntılara sabretmek, yeni diller öğrenmek, yeni iş imkanları bulmak…

 Bütün bunların yanında geride kalan masum ve tutsak kardeşlerini unutmamak, her fırsatta onların kısılan sesi olmaya çalışmak, kazancını muavenet niyetiyle paylaşmak, yeni gelenlere yardımcı olmak, evini açmak, yol yordam göstermek gibi. Hiç unutmuyorum, çok sevgdiğim bir arkadaşıma hicret diyarında hayatının nasıl geçtiğini sorduğumda “Muhacir olamadan ensar oldum.” demişti, daha yeni taşındığı evi başka bir aile ile paylaştığını anlatırken.

İslam’ın temel değerleri ve iman hakikatleri sabit olmak kaydıyla, Allah’ın rızasını kazanma gayesinden ibaret olan ‘Hizmet’in zamana mekana coğrafyaya göre değişen, dönüşen ve uyum sağlayan canlı bir hayat tarzı olduğunu bizzat yaşayarak öğreniyoruz. Hizmet, geçmişe üzülmeyi bırakıp, gelecek kaygılarından da kurtularak, şimdi her neredeysek ve şu anda en yakınımızdan başlayarak iyilik adına ne yapılması gerekiyorsa onu yapmamızdır.

Dileğim o ki, bu süreci bizimle beraber göğüsleyen evlatlarımız ve bu yola devam edecek olan nesiller benzer imtihanlara maruz kalmasın; kalsa bile aşkla şevkle bu iman ve iyilik bayrağını dünyanın en ücra köşelerine taşısınlar inşallah.

 [Şemsinur Özdemir] 28.5.2020 [TR724]

Bayern cephesinde değişen bir şey yok! [Hasan Cücük]

Korona salgını sonrası yeniden futbol topunun santra noktasına geldiği Almanya Bundesliga’da 28. haftanın dev maçında Bayern Münih, takipçisi Borussia Dortmund’u deplasmanda yenerek üst üste 8. şampiyonluğu yolunda dev bir adım attı. Son 7 yılın şampiyonu Bayern cephesinde değişen bir şey olmuyor. Teknik direktörünü kovuyor ama yine şampiyon oluyor.

Müzesinde 29 lig şampiyonluğu kupası bulunan Bayern Münih, 30. kupası için gün saymaya devam ediyor. 28. haftada son dönemde şampiyonluk yarışındaki bir numaralı rakibi olan Dortmund’da konuk olan Bavyera ekibi, Joshua Kimmich’in akıl dolu golüyle 3 puanı aldı. Takipçisiyle puan farkını 7’ye çıkaran Bayern, üst üste 7. maçında da 3 puanla ayrıldı. Bayern, Dortmund’un 6 maçlık galibiyet serisine son verdi ve rakibine bu sezon iç sahadaki ilk mağlubiyetini yaşattı. Borussia Dortmund, Bayern Münih’e karşı ligde üst üste oynadığı 7. maçta 6. yenilgisini almış oldu.  Bu istatistik iki takım arasında güç dengesini ortaya koyduğu gibi, Bayern’in neden kolay şampiyon olduğunun bir başka göstergesi oldu. En güçlü rakibinizi iç- dış saha farketmeden yeniyorsunuz. Doğal olarak Bayern cephesinde her şey aynı olmaya devam ediyor.

Bayern’in son dönemdeki hegomanyasının temellerini Temmuz 2011’de göreve gelen Jupp Heynckes attı. Heynckes, Bayern’in zor duruma düştüğünde sarıldığı bir isimdi. Louis Van Gaal’ın yaşattığı hüsran sonrası koltuğu oturan Heynckes ikinci sezonunda sadece lig ve kupa ile yetinmedi. 2013’te Şampiyonlar Ligi kupasını da kulübün müzesine taşırken, finalde yendiği ekibin Bayern’in hegomanyasına isyan eden Borussia Dortmund olması ilginç bir tevafuktu.

Heynckes, 2013’te emekliye ayrılıp futbola veda ederken yerine gelen isim Pep Guardiola oldu. 4 yıllık Barcelona kariyerinde kazanmadık kupa bırakmayan Guardiola, Heynckes’in 2012-13 sezonunda başlattığı şampiyonluk serisini 3 yıl üst üste devam ettirdi. Ardından göreve gelen bir başka ünlü isim Carlo Ancelotti ilk sezonunda şampiyonluk yaşattı. İkinci sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde PSG karşısında alınan 3-0’lık hezimete, yıldız oyuncularla problem yaşaması eklenince koltuğunu kaybetti. Lig ve Şampiyonlar Ligi’nde kötü günler yaşayan Bayern’in kurtarıcısı ‘zor günlerin adamı’ Heynckes oldu. Emeklilik günlerine ara veren yaşlı kurt, Ekim 2017’de yeniden takımın başına geçti. Sezon sonu yine mutlu sonla bitti. Şampiyonluk kupasını müzeye getiren Heynckes, bu kez kesin olarak emekliye ayrılıp köşesine çekildi.

Temmuz 2018’de takım eski oyuncularından Niko Kovac’a teslim edildi. Hırvat teknik adam, stajını Frankfurt’ta başarıyla yapmıştı. Almanya Kupası’nı kazanan Kovac, Bayern’deki ilk sezonunda geleneği devam ettirip sezonu zirvede tamamladı. İkinci sezonunda Kovac teklemeye başladı. Bayern taraftarının alışık olmadığı skorlar üst üste gelmeye başladı. Dahası şampiyonluk yolunda sadece Borussia Dortmund yoktu. Mönchengladbach, RB Leipzig gibi ekipler de yarışa müdahil oldu. Kovac’la sezonun zirvede bitmesi oldukça zor gözüküyordu. Bayern yönetimi derhal duruma el koyup, Kovac’ın biletini kasım ayında kesti. Takım ‘emanetçi’ olarak yardımcısı Hans-Dieter Flick’e bırakıldı.

Temmuz 2000 – Kasım 2005 arasında o yıllarda bölgesel liglerde mücadele eden Hoffenheim’i çalıştıran Hans-Dieter Flick ilerleyen yıllarda sportif direktör ve yardımcı antröner olarak görev yaptı. 2014-17 arasında Alman Milli Takımı’nda sportif direktörlük yaptı. Temmuz 2019’da Bayern Münih’te Niko Kovac’ın yardımcısı olarak göreve başlayan Flick, kasım ayına gelindiğinde ise takımın dümeninin emanet edildiği isim oldu.

Bayern yönetimi için Hans-Dieter Flick geçici bir çözümdü. Yönetimin, takımı emanet etmek için teknik adam arayışına girdiği dönemde Flick ilk iki haftayı galibiyetle kapattı. Ardından gelen üst üste iki yenilgi güven kaybına sebep olup, yönetimin hoca arayışlarına hız verdi. Sonra ise Flick’in başarı grafiği hızla yükselmeye başladı. Lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde kaybetmeyen bir Bayern vardı. Flick’in performansının üstüne çıkıp Heynckes dönemi esintiler sunmasıyla Bayern yönetimi teknik adam arayışını sonlandırıp, sezonu Flick’le tamamlayacağını açıkladı. Flick yönetiminde ligde çıkılan 18 maçta 15 galibiyet, bir beraberlik ve iki yenilgi alan Bayern, Şampiyonlar Ligi ve Almanya Kupası’nda oynadığı maçların tamamından galibiyetle ayrıldı.

Hâlâ adını çoğu insanın bilmediği Hans-Dieter Flick yönetiminde Bayern koşar adım 30. şampiyonluğuna ilerliyor. Hocaların değişmesi Bayern’in şampiyonluk hegomanyasına engel olmuyor. 3 Nisan’da Flick ile masaya oturan Bayern yönetimi 2023’e kadar sözleşme imzaladı. Geçici oturduğu koltukta gösterdiği başarıyla kalıcı olan Flick, hızla Heynckes olma yolunda ilerliyor. 

[Hasan Cücük] 28.5.2020 [TR724]

Diyanet’in Hizmet Hareketi’ne yönelttiği suçlamalar [Dini kim istismar ediyor?-3] [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Konuya girmeden önce bir hususu hatırlatmakta fayda var. Maksadımız, Diyanetin Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi aleyhine dile getirdiği iddia ve iftiralara cevap vermek değildir. Bunun için çok daha geniş ve derinlikli çalışmalara ihtiyaç vardır. Yer yer dile getirilen iddia ve suçlamaların ne kadar yersiz, delilsiz ve garazlı yapıldığını gösterme adına cevap mahiyetinde bazı açıklamalar yapmış olsak da, buradaki asıl maksadımız, Diyanet’in siyasallaşmasının ne gibi vahim neticeler doğurduğunu göstermeye çalışmak, din istismarının nasıl yıkıcı ve tahrip edici boyutlara ulaşabildiğine dikkat çekmektir.

Şunu da ifade etmeden geçemeyeceğiz. Biliyoruz ki dile getirilen iddia ve iftiralar, yapılan hakaret ve karalamalar, bunların kendileriyle, içinde bulundukları hareketle ve saygı duydukları bir şahsiyetle uzaktan yakından alakası olmadığını bilen Hizmet gönüllüleri için son derece üzücü ve rahatsız edicidir. Fakat Diyanet eliyle gerçekleşen tahribin boyutlarını, kin, düşmanlık, haset ve tarafgirliğin insana neler yaptırabileceğini, en masum ve temiz insanların dahi siyaset canavarının dişlileri arasında nasıl ezilebileceğini gösterme adına bunları nakletme lüzumu duyduk.

Diyanet, yaptığı çalışmalar, hazırladığı raporlar ve hutbeleriyle Hizmet hareketi hakkında sistematik bir karalama kampanyası başlattı. Daha doğrusu uzun süredir AKP tarafından devam ettirilen karalama kampanyasına dinî bir meşruiyet kazandırmak istedi.

İlmî ve akademik üsluptan ziyade çarpıtma, garaz, suizan, ön yargı ve art niyetin hâkim olduğu bu çalışmalarda Hocaefendi’nin şahsıyla, Hizmet gönüllülerinin karakter ve ahlak yapılarıyla, Hizmet hareketinin mahiyeti, hedefleri, ilişki ağları, yapısı, işleyişi, diğer hareketlere bakışıyla ilgili birçok asılsız iddia dile getirdi. Hocaefendi’yi ve Hizmet hareketini “örgütlü bir din istismarı” yapmakla suçladı. Hizmet hareketi mensuplarını sık sık “din tacirleri”, “din bezirganları” gibi vasıflarla yaftaladı. Mesela İSAM tarafından yapılan çalışmada şu ifadelere yer verildi: “Bu hareketin İslamî açıdan neredeyse çiğnemediği esas ve hüküm, istismar etmediği değer kalmadığı söylenebilir.” (s. 50-51)

Başta Fethullah Gülen Hocaefendi olmak üzere bütün Hizmet gönüllüleri hakkında çok ağır itham, iddia ve iftiralar ortaya attı. Onları sapkınlık ve nifakla suçladı. Dinî tahrif ve istismar ettiklerini ileri sürdü. Farklı çalışmalarında onların temsil ve tebliğ ettiği din anlayışını “heretik”, “batınî”, “ezoterik”, “sapkın”, “mesiyanik”, “eklektik”, “makyavelist”, “pragmatist”, “egsantrik/benmerkezci”, “dejenere”, “totaliter”, “paralel”, “ibahiyeci” vb. vasıflarla niteledi.

a) Diyanet’in Hizmet Tanımı

Diyanet’in Hizmet hareketine getirdiği tanım şu şekildedir: “Mesiyanik özellikli, karizmatik ve otoriter kimlikli bir dinî liderliğe dayanan, sıkı bir hiyerarşik yapılanması bulunan, açık teşkilat biçimlerini kullanmakla birlikte gizli, kendine mahsus ve komplike bir iç örgütlenmeye sahip bir yapılanma.”

Diyanet’in, 2016 yılında tertip edilen Din Şurasında, Hizmet hareketi hakkında verdiği hüküm de şudur: “Gülen örgütünün, ‘İslamlaşmak’ ile hiç alakası olmayan, sadece ‘İslam’ı dönüştürmek ve Müslümanları kontrol etmek’ amaçlı kökü dışarıda bir küresel projeye çoktandır evrildiği hususunda hiçbir kuşku bulunmamaktadır.”

Diyanet’in 2019 yılında yayınladığı Farklı Boyutlarıyla FETÖ/PDY başlılık çalışmada ise şu ifadelere yer verildi: “Herkese hitap eden dinî söylem, gerçekte ‘kurtarıcı’ ve ‘seçilmiş’ kapalı bir yapı üzerinden paralel bir dini anlayış ve yapı inşasının aracı haline getirilmiştir.”

Yine aynı çalışmada “FETÖ”ye benzer olukları ileri sürülen bazı şahıslar ve tarihî yapılar ele alınıyor; bu meyanda Muhtar es-Sakafî, Karmatiler, Fatımîler, Haşhaşiler, Dürzîler, Fazlullah Hurufî, Gulam Ahmed, Mirza Hüseyin Ali, Cizvitler, Moonculuk, Scientology, Opus Dei gibi örnekler veriliyor ve sonrasında da “FETÖ’ün tüm bu örnekleri geride bırakacak derecede şaşırtıcı özelliklere sahip, kendine mahsus bir dinî yapılanma” olduğu iddia ediliyordu. Dolayısıyla Diyanet’e göre Hizmet hareketi, ilk dönem aşırı Şiî-İsmailî cemaatlerden de, gözü dönmüş Haşhaşilerden de daha tehlikeli bir hareketti.

İnsan merak ediyor: Acaba Hizmet hareketini bu denli tehlikeli kılan, ülkenin dört bir yanında açtığı yüzlerce eğitim müessesesiyle fakir Anadolu evlâdının elinden tutması, onlara maddî manevî destek çıkması ve onları geleceğin Türkiye’sinde söz sahibi kılması mıydı! Yoksa Hizmet hareketinin yetiştirmiş olduğu eğitimli, ahlâklı ve dürüst eğitimciler, kamu çalışanları, bürokratlar ülkede otoriter ve totaliter bir rejim inşasının önünde engel olduğu için mi bu kadar tehlikeli hâle geliyorlardı!

Bu yapılan tanımların Hizmet hareketiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Yazarlar zihinlerindeki kurgulara, suizanlara dayanmış; iftira ve karalama yoluna gitmişlerdir. Hizmet hareketiyle şöyle böyle dirsek teması olmuş avamdan bir insan dahi bu ifadelerin, vakıanın ne kadar uzağına düştüğünü rahatlıkla görebilir.

Müntesipleri bütün dünyaya dağılmış, çok farklı kültürlere ve dünya görüşlerine sahip insanları içinde barındıran, zamanın ruhuna uygun olarak sürekli değişen, çok farklı alanlarda faaliyet gösteren bir hareketi tanımlamak hiç de kolay değildir. Fakat ille de bir tanım yapma ihtiyacı hissediliyorsa Hizmet hareketini şu şekilde tanımlamayabiliriz:

Hizmet, yetiştirmiş olduğu fedakâr ve diğergâm gönüllüleri vasıtasıyla cehalet, fakirlik ve iftirakla mücadele eden, bu mücadeleyi kendisine Asr-ı Saadeti model alarak ve müspet hareketi ilke edinerek gerçekleştiren ve neticede eğitim, diyalog ve hayır hizmetleri yoluyla dinî, ahlakî ve evrensel değerlerin yaşanmasına gayret eden ve dünya barışının sağlanmasına katkı sunmaya çalışan inanç temelli ve insan merkezli evrensel bir iyilik ve ıslah hareketidir.

b) Diyanete Göre Hizmet’in Hedefleri

Diyanet’e göre Hizmet hareketinin hedefi kesinlikle i’la-i kelimetullah olarak görülemez. Hizmet gönüllülerinin yapmış oldukları faaliyetlerin de tebliğ ve irşatla bir alakası yoktur. Bilakis onların “süfli amaçları”, “karanlık emelleri” ve “gizli siyasi gündemleri” vardır. Hizmet adına ortaya koydukları bütün faaliyetlerdeki temel amaçları, kendi konumlarını güçlendirmek, kişisel çıkar ve grup menfaatleri sağlamak, tüm dünyada etkin bir siyasi ve ekonomik güç unsuru haline gelmektir.

Farklı Boyutlarıyla FETÖ/PDY isimli çalışmada Hizmet hareketinin temel fikriyatı “militan-ezoterizm” olarak isimlendiriliyor ve sonrasında da bu anlayış şu şekilde tanımlanıyordu: “Kendine has ezoterik fikriyatını hâkim kılmak için ülkesindeki iktidardan başlayarak tüm dünya iktidarını başta zor olmak üzere her türlü yolu kullanarak ele geçirmeyi mubah ve meşru gören anlayıştır.”

İSAM tarafından hazırlanan ve 2017 yılında Diyanet Vakfı Yayınları tarafından neşredilen Gülen Yapılanması-15 Temmuz’a Giden Süreçte FETÖ’nün Analizi ve Tavsiyeler isimli çalışmada ise Hizmet hareketinin amacının öncelikle Türkiye Cumhuriyetini devralmak olduğu ifade ediliyor ve sonrasında da şu ifadelere yer veriliyor: “Bir sonraki aşama olarak hareket, mesiyanik karakterinin doğurduğu bir sonuç olarak Türkiye merkezinden başlayıp tüm dünyada etkin bir siyasi ve ekonomik bir güç haline gelmeyi hedefleyen daha büyük bir küresel planı gerçekleştirmek istemektedir.” (s. 16)

Diyanet tarafından yapılan başka çalışmalarda ise, “Bu kült son tahlilde başında halife olarak Gülen’in olduğu bir dünya devleti hayaline sahiptir.” (İSAM, s. 81) “Amacı paralel bir devlet yapılanması oluşturarak ülkeyi ele geçirmek ve dış güçlerin güdümüne teslim etmektir.” (FETÖ, s. 23) türü ifadelere yer veriliyor.

Görünen o ki, her fırsatta ısrarla siyasi bir hedeflerinin olmadığını belirten, yaptıkları hizmetleri dünyevî ve uhrevî hiçbir beklentiye alet etmeme üzerinde sürekli duran, temel maksatlarının Allah rızasını kazanma, sahip oldukları değerleri dünyaya duyurma, cehalet, iftirak ve fakirlikle mücadele etme, kirlenen İslâm imajını düzeltme, yeryüzünde barış ve huzurun hakim olmasına katkı sunma, insanlar arasında sevgi ve diyalog köprüleri kurma, çatışma ve savaşların önüne geçme adına dalgakıranlar oluşturma olduğunu söyleyen Hocaefendi de, Hizmet gönüllüleri de Diyanet’e göre yalan söylüyor, halkı kandırıyorlar.

c) Diyanet’in Gözünde Hizmet İnsanı   

Diyanetin resmini çizdiği, portresini ortaya koyduğu Hizmet hareketi fert, toplum, ahlak, din, devlet ve ümmet açısından âdeta tam bir felaket sebebidir. Fert açısından felakettir, çünkü Hizmet’in yetiştirdiği fertler takıyyeci, ikiyüzlü, yalancı, ahlâksız bir karaktere sahiptir. Hizmet içerisinde kişisel özgürlük ve ferdiyetçilik bulunmadığı için fertler de zamanla robotlaşır, mankurtlaşır ve kimliksiz köleler haline gelirler.

Diyanet’e göre Hizmet insanları, Hocaefendi’nin yazdıkları dışında her türlü neşriyatı okumaktan menedilmişlerdir. Dışarıdan bilgi alamazlar. Tek yönlü bir enformasyona, ileri düzey psikoloji, beyin yıkama ve kontrol tekniklerine muhatap olurlar. Dolayısıyla da iradeleri felç olur, sağlıklı düşünebilme ve karar alabilme kabiliyetleri dumura uğrar, gerçeklikten ve dış dünyadan koparlar.

Diyanet’e göre Hizmet mensuplarının Hocaefendi’ye bakışları ve onunla münasebetleri de oldukça problemlidir. Onlar Hocaefendi’yi “Mehdi” veya “Mesih” olarak görür ve aynı zamanda onun masum olduğuna inanırlar. Şu cümleler Diyanet’in FETÖ: Din İstismarının Arkasına Gizlenen Terör Örgütü isimli çalışmada geçmektedir: “Örgüt mensuplarının, kendilerine verilen talimatları sorgulamaksızın ve sonuçlarını düşünmeksizin yerine getirmeleri esastır. Örgüt, din yolunda hedef saptırarak Allah’a yöneltilmesi gereken “itaat ve teslimiyeti” ihanet şebekesinin liderine yönlendirmiştir.” (s. 24)

Aynı kitabın başka bir yerinde ise şu iftiralara yer verilir: “Örgüt mensupları, liderlerinin Allah Teâlâ ile doğrudan konuştuğuna inanmakta ve bu sebeple onun sözlerini bütün insanların sözlerinden üstün tutmaktadır.” (s. 34)

Diyanetin her birisi diğerinden daha tutarsız bu hayal mahsulü uçuk kaçık iftiralarıyla, gerçekte olanın uzaktan yakından bir alakası yoktur. Sayısı yüzbinleri bulan Hizmet hareketi içerisinde Hocaefendi’nin Allah’la konuştuğuna inanan tek bir insan bile bulunabileceğine ihtimal verilemez. Hizmet mensuplarının tek yönlü enformasyonu gibi hikayelerin de hiçbir gerçeklik payı yoktur. Hizmet insanları Bediüzzaman’ın ve Hocaefendi’nin eserlerini okumaya ayrı bir önem verseler de bu, onların başka kaynaklara karşı alakasız kaldıkları anlamına gelmez. Aksi takdirde bu güne kadar Hizmet hareketine mensup olan çok sayıda akademisyen, entelektüel ve mütefekkir yetişmesi mümkün olmazdı.

Eğer Diyanetin iddia ettiği gibi Hizmet hareketi, iradeleri felç olmuş, sağlıklı düşünebilme ve karar alabilme kabiliyetleri dumura uğramış insanlardan oluşmuş olsaydı, şimdiye kadar dünyanın dört bir tarafında gerçekleştirdiği bu eğitim ve diyalog hamlesini gerçekleştiremez, bunca güzelliğe imza atamazdı.

Diyanetin, Hizmet hareketi içerisine yer alan herkesin peşinen reddedebileceği bu kadar büyük iftiralara yer vermesinin tek sebebi, toptan bir hareketi itibarsızlaştırmak ve kamusal vicdanda ademe mahkûm etmek istemesidir.

d) Diyanet’e Göre Hizmetin Topluma Verdiği Zararlar

Diyanet’e göre Hizmet hareketi toplum için bir felâkettir; çünkü Hizmet mensupları kendilerinin Allah tarafından özel seçilmiş kişiler olduğuna inanır, müntesip bulundukları cemaatlerini kutsar ve kendileri dışındaki bütün Müslümanlara yukarıdan bakar ve onları aşağılarlar. Toplumun problemleriyle hemhal olmazlar. Müntesiplerini kapalı yapılar içinde yaşatmak için farklı toplumsal kesimler ile aralarına duvarlar örerler. Kendilerine rakip olarak gördükleri manevi benzerlerine mütemadiyen düşmanlık üretirler. (Farlı Boyutlarıyla FETÖ, s. 216)

Şu cümleler Diyanet’in hazırladığı raporlarda geçmektedir: “Örgüt mensupları kendilerine bağlı olanları halis mümin, onların dışındakileri en iyimser ihtimalle ‘müellefe-i kulûb’ olarak görürler.” (Din İstismarının Arkasına Gizlenen Terör Örgütü, s. 29) “Gayrimüslimlerle kurduğu diyaloğu, Müslüman gruplardan esirgemiş, onlara karşı daima mesafeli durmuştur. Hatta kardeşlik hukukuyla asla bağdaşmayacak şekilde İslamî grupları küçümsemiş, bazen de hile ve tuzaklarla onları bastırmaya ve susturmaya yönelik tutumlar içerisine girmiştir.” (Dini İstismar Hareketi FETÖ, s. 56)

Diyanet, Hizmet hareketini, Müslümanlar arasına nifak tohumları saçmakla ve tefrikaya sebep olmakla suçlamıştır. Şu ifadeler de İSAM tarafından yapılan çalışmada geçmektedir: “Bu örgütün İslam’a aykırı nitelikteki eylemleri genelde dünya, özelde ise Türkiye Müslümanları arasına nifak tohumları atmış ve zaten kronik bir sorun olan tefrika ve Müslümanların birbirinden yabancılaşması sorununun daha da akut hale gelmesine sebep olmuştur.” (İSAM, s. 113)

Dahası Hizmet mensuplarının kendileri dışındaki Müslüman gruplara “olumsuz bakışları” kendileriyle de sınırlı kalmamakta, onlar “çocuklarına ve sonraki nesillere kendilerinden yana bir tutum almayan ana akım İslamî kesim aleyhine bir nefret zerketmektedirler.” (İSAM, s. 117)

Diyanet’in bu konuda yönelttiği diğer bir suçlama ise Hizmet hareketinin “tekelci” bir mantıkla hareket etmesi ve diğer cemaat ve hareketlere alan bırakmamasıdır. Diyanet, Hizmetin hareket felsefesini “hegomanik” olarak vasıflamış ve onu diğer cemaatlerin faaliyetlerini sabote etmekle suçlamıştır. Uzun yıllardır Müslümanların yardım ve infaklarından en büyük payı aldığı, dolayısıyla da diğer cemaatlere yeterince imkân bırakmadığı da dile getirilen suçlamalardan bir diğeridir. Kısaca Diyanet tarafından, Hizmet hareketi, hem toplum hem Müslümanlar hem de diğer grup ve cemaatler açısından büyük bir tehdit ve felaket sebebi olarak sunulmuştur.

Bütün dünyada diyalog ve hoşgörü faaliyetleriyle öne çıkan, sürekli birlik ve beraberlik üzerinde duran, farklı programlarında çok farklı dünya görüşlerine sahip insanları bir araya getiren, dünyadaki çatışma ve kavgaları sona erdirebilme adına sürekli projeler üreten, her daim insan sevgisi üzerinde duran, herkesi kendi konumunda kabul etme felsefesini kendine ilke edinen, Ahmed Yesevi, Mevlana ve Yunus Emre gibi sevgi ve hoşgörüyü bayraklaştıran büyük zatların izini takip etmeye çalışan bir harekete yukarıdaki suçlamaları yöneltmek ne aklen ne ahlaken ne vicdanen ne de dinen kabul edilemez. Bir hareketi, gerçekte olduğunun tam zıddı gibi göstererek onun kıymet ve değerini düşürmek isteyen insanlar, gerçekte kendi kıymet ve değerlerini düşürmüş olacaklardır.

Devam edecek…

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 28.5.2020 [TR724]