‘Yalnızlığıma Orhan Pamuk’un hüznü yoldaşlık ediyor’

Tutuklu gazeteci Zafer Özcan, Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nden kızı Ebrar Beyza Özcan’a yazdığı yeni mektubunda edebiyat dünyasına yaptığı büyülü yolculuğa dair düşüncelerini paylaştı. Özcan, “Seyahatleri çok seven ve hayatı seyahatle geçmiş ancak şimdi bütün yaşamı bir cezaevi odasıyla sınırlanmış birine, asıl seyahatin içe doğru derinlemesine yapılanlar olduğunu öğreten ve onu alabildiğine özgür bırakan da edebiyatın büyülü dünyası oldu.” ifadelerini kullandı.

7 Mart 2019’da memleketi Akhisar’da gözaltına alınarak tutuklanan ve ilk duruşması 27 Haziran’da Manisa’da yapılacak olan Özcan’ın “Edebiyatın Kollarında – Babamdan Mektup Var” başlığı ile yayımlanan yazısında başta Orhan Pamuk olmak üzere Türk ve dünya edebiyatının dev isimlerini yeniden keşfetme serüveni anlatılıyor.

Zafer Özcan’ın kızı Ebrar Beyza Özcan’ın Hercümerç. adlı blogunda paylaştığı mektubun tamamı:

EDEBİYATIN KOLLARINDA-BABAMDAN MEKTUP VAR

Sevgili Ebrar, benim ruh ikizim.

Bugün seninle biraz edebiyat hasbihali yapmak istedim. Lakin okuyacakların sana basit, sıradan belki komik bile gelebilir. Bu yazıyı geç kalmış bir edebiyat yolcusunun sayıklamaları diye gör. Belki o zaman daha anlaşılabilir olur.

Edebiyatın kollarında yaşıyorum son birkaç yılımı, onun gölgesinde soluklanıyor, nefesleniyorum. Yalnızlığı, kimsesizliği, itilmişliği, dışlanmışlığı, bir kenara atılıvermişliği, hayatın dışına çıkarılmışlığı, acımasızca bana yaşattıkları ve ruhumu lime lime ettikleri o günlerde sığınmıştım onun kollarına. Ruhumun yaralarına, gönlümün kırıklıklarına merhem olduğunu hissettikçe daha da sokulmuştum koynuna. Kokusunu doyasıya içime çekmiş, tıkanmaya yüz tutmuş nefes borumu onunla açmıştım.

O acımasız yalnızlık günlerinden sonra özgürlüğümü de elimden aldıkları bugünlerde, yine beraber sırtladık yaşamın yükünü. Beraber çektik, çekiyoruz yalnız ve uzun saatlerin çilesini. Beraber aştık soğuk ve kalın duvarları, beraber süzüldük demir parmaklıkların arasından, uzun seyahatlere çıktık birlikte. Seyahatleri çok seven ve hayatı seyahatle geçmiş ancak şimdi bütün yaşamı bir cezaevi odasıyla sınırlanmış birine, asıl seyahatin içe doğru derinlemesine yapılanlar olduğunu öğreten ve onu alabildiğine özgür bırakan da edebiyatın büyülü dünyası oldu.

Şimdilerde, iş hayatımdaki sahnelerden biri sürekli muhayyilemi ziyaret ediyor. Meslektaşlarımla ülke gündemini, siyaseti, politik polemikleri, bitmeyen kavgaları, sporu ve ekonomideki gelişmeleri konuşuyoruz. Her katılımcı üst perdeden gelişmeleri yorumluyor. Tabi ben de öyle. Tam o esnada tartışma gündemimize fazla girmeyen kültür sanat dünyasından bomba bir haber düşüyor. Yazar Orhan Pamuk Nobel edebiyat ödülü almış. İlk kez bir Türk yazar Nobel alıyor, haber elbette önemli. Ancak biz acar gazeteciler bu büyük başarının şokunu çabuk atlatıyoruz. Ne de olsa takdirden çok eleştirmek bizim işimiz. Birkaç cılız takdir cümlesinden sonra, Orhan Bey ve romanlarına ve elbette onun siyasi görüşüne yönelik salvolar başlıyor. Başarı tartışmasızdı belki ama ona bir kılıf bulmak da gazetecinin işiydi! Ben de o zamanlar Pamuk’un Nobel’i politik görüşlerinden ve yakın tarihe yönelik değerlendirmelerinden dolayı aldığını söyleyiverdim. Fikrimi açıklarken, o güne kadar hiçbir romanını okumamış olmanın verdiği derin bilgisizliğim beni hiç rahatsız etmemişti. O sahne aklıma düştükçe hala utanırım. Mesleğimizin ustalarından rahmetli Uğur Mumcu’nun “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” sözünü duymuştum elbette lakin duymakla idrak etmek farklı haller…

Nitekim Orhan Pamuk ve romanları ile bu sahneden yıllar sonra hayatımın en zor ve en yalnız döneminde tanışacaktım. Tanışır tanışmaz da hemen bütün romanlarını yutarcasına okudum. Pamuk’u okurken, susuzluktan kavrulduğu sırada, aradığı pınarı aniden karşısında bulmuş bir garip yolcu gibiydim. Kana kana içtim haliyle ve haliyle hiç dinmeyen bir susuzluğun içindeyim. O sahneyi tekrar yaşamak isterdim şimdi. Orhan Pamuk ve romanları hakkında düşüncemin tekrar sorulmasını isterdim. Çevremde yine düşüncelerimi duymayı bekleyen, edebiyata aşina arkadaşlarım olsun isterdim. O fırsatı tekrar bulabilseydim şunları söylerdim:

“Orhan Pamuk’un Nobel’i sonuna kadar hakedilmiş bir ödüldür. O muhteşem başarıda her biri 6 yıllık fikir çilesiyle yazılmış romanların hakkı var. Füsun’un, Kemal’in, Mevlut’un, Rayiha’nın, Orhan’ın, Şevket’in, Şekure’nin, Şair Ka’nın, Galip’in, Rüya’nın, Gazeteci Celal’in, Mahmut Usta’nın ilmek ilmek ördükleri bir dünyanın, bir hayatın izleri var. O izlerde yaşamın bütün renklerini bulabilirsiniz. O hayatlara nüfuz etmeden ne Pamuk’u ne de Nobel’i anlamak kabil değil.”

O gün bunları diyemedim ama şimdi benim ruhumu saran yalnızlık duyguma, Pamuk’un İstanbul’a yakıştırdığı hüzün duygusu eşlik ediyor. Ve benim buradaki hayatımı daha katlanılabilir hale getiriyor.

Benim geç kalmış yolculuğuma eşlik eden, yıllardır başa çıkamadığım her hüzünlü anımda beni teselli eden o eşsiz Karayip kültürünü, Güney Amerika’nın toplumsal dokusunu bana iliklerime kadar hissettiren yazar. Büyülü gerçekçilik akımının büyük ustası. Başyapıtı kabul edilen Yüzyıllık Yalnızlık’ı okuduğumda gerçekten büyülenmiştim. Onun romanlarındaki sade anlatımını, o sade anlatıma eşlik eden gerçekçiliği ve onun üzerine inşa ettiği büyülü gerçekçiliği yudum yudum içtim. Hatta öyle ki külliyatını okuyup bitirdiğimde, “bundan sonra ne yaparım” diye panik yaptığımı bile hatırlıyorum! Zira büyük usta, ben onu keşfettikten kısa süre sonra, dünya serüvenini tamamlamıştı. Marquez’in ölümünü duyduğumuzda beraber yas tuttuğumuzu, beraber hüzünlendiğimiz hatırlıyor musun Ebrar?
Marquez’in öyle bir anlatım tekniği var ki, romanlarını okurken Güney Amerika ve Karayip Kültürü kadar, bölgenin iklimi ve bitki örtüsünü adeta yaşıyorsunuz. Ben ona bunaltıcı ekvator sıcaklarını en iyi anlatan yazar diyorum. Elbette ustanın beni en çok etkileyen eserine değinmesem olmaz. Kolera Günlerinde Aşk, okuduğum en etkileyici aşk romanıydı. O romanı okuduğumdan beri çılgın aşık Florentino Ariza ve Fermina Daza ile zaman zaman Magdelena ırmağında vapur seyahatlerime çıkarız. Vapurlarımız kesiştiğinde General Simon Bolivar ile selamlaşır sonra Macondo kasabasına uğrar, Albay Aureliano Buendia ile onun annesi, benim umudun ve vazgeçmemenin simgesi olarak kabul ettiğim Ursula’ya saygılarımızı sunarız.

Benim geç kalmış edebiyat yolculuğumda elbette Ahmet Altan’ın ayrı bir yeri var. Ben ona kelimelerle dans eden, cümlelerle sevişen adam diyorum. İnsan onu okurken, hikayelerin çarpıcılığı bir yana, kendi lisanına da aşık oluyor. Türkçe’nin neler yapabileceğine şahitlik ediyor. Sanırım dünyada ana dilini onun kadar etkili kullanan çok az yazar vardır. Ben Altan’nın romanlarının son sayfalarına yaklaştıkça, keşke bitmese, biraz daha uzasa psikolojisi yaşarım hep.

Ve tabiki Stefan Zweig. Avrupa’nın vicdanını temsil eden ve temellendiren yazar. O muhteşem romanların, novellaların ve tarihi biyografilerin yazarının sonu böyle mi olmalıydı? Keşke savaş lordlarının ve savaş makinelerinin sustuğunu ve Avrupa’nın tarihinin en uzun savaşsız dönemine girdiğini görebilseydi. Zweig ve eşinin hazin sonu bende hep bir Clarissa hissi uyandırır. Bugün Avrupa, iyi kötü bir medeniyet ve savaşsız bir dönem inşa edebilmişse bunda Zweig gibi vicdan yapıcıların rolü tartışmasızdır.

Benim geç kalmış edebiyat yolculuğumun en güzel duraklarından biri de geç dönem Osmanlı, erken dönem Cumhuriyet edebiyatıdır. Bir devrin kapanışına, bir devrin başlangıcına şahitlik etmek kadar bir romancı için daha heyecan verici ne olabilir ki! Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Halide Edip Adıvar beni en çok etkileyen yazarlar. Tanpınar’ın o ulaşılmaz görünen zamansız anlatımları, Peyami Safa’nın toplumsal yozlaşma kaygılarını yansıtan nefis romanları, Yakup Kadri’nin sert ve etkili üslubunu destekleyen tasvir ve anlatım becerisi ve Halide Edip’in o eşsiz romanlarını süsleyen zaman, mekan ve insan portreleri…

Halide Edip’in hayatını anlattığı ve İngiltere’de kaleme aldığı Mor Salkımlı Ev, yazıya ve edebiyata meraklı herkesin okuması gereken bir eserdir. Ben muhayyilemde Beşiktaş’taki o mor salkımlı eve uğrar dururum. Anlatmam gereken daha çok yazar var elbette lakin şimdilik kapasitem bu kadarına yetiyor.

Evet, gecikmiş edebiyat yolculuğum bütün hızıyla devam ediyor şimdi. Bedenimi tutsak etseler de en güzel keşif yolculuklarının tam ortasındayım. Edebiyatın kollarında, bütün vefasızlıklardan arınmış olarak, kendimi onun vefasına bıraktım. Hayatım boyunca içimden atamadığım yalnızlık duyguma, Orhan Pamuk’un İstanbul’undaki hüzün duygusu yoldaşlık ediyor şimdi. Buradaki küçük gökyüzümüzün”kuşları da yasına gidiyor.” Gazap Üzümleri kadar yürek parçalayıcı hikayelerimiz, Martin Eden kadar idealistlerimiz var.

Hayata Tutunamayanlar, burada Kunt Kapanları’nı aşarak tutunmayı, yeniden var olmayı öğretiyor. Aynen Uçurtma Avcısı’ndaki gibi, hayatta başardıkları her şeyin bir harabeye dönüşünü izleyen insanlar, burada aslında bütün kainatın insanın içinde olduğu sırrına vakıf oluyor.

Velhasıl kendimi edebiyatın kollarına bıraktığımdan beri şartlar ne olursa olsun hayat daha katlanılabilir, hüzünleri daha kolay taşınabilir hale geliyor.

Son Söz,
Bu yazı, muhteşem yolculuğumdaki en büyük destekçim, sırdaşım, yoldaşım, kızım Ebrar olmasaydı elbette yazılamazdı…

[Zafer Özcan] 3.6.2019 [Kronos.News]

Haziran’da ölmek zor! [Gülden Kara]

Haziran, Türk edebiyatı için bir hazan ayı. Türk şiiri, en gür dallarını bu ayda döktü. Nazım bu ayda öldü, Ahmet Haşim, Ahmed Arif, Cahit Zarifoğlu, İlhami Çiçek... Sadece şiir mi? Peyami Safa, Orhan Kemal, Cemil Meriç... Haziran yitiklerimizi yazdık.

Haziran, Türk edebiyatı için bir hazan ayı. Türk şiiri, en gür dallarını bu ayda döktü. Nazım bu ayda öldü, Ahmet Haşim, Ahmed Arif, Cahit Zarifoğlu, İlhami Çiçek… Sadece şiir mi? Peyami Safa, Orhan Kemal, Cemil Meriç liste uzayıp gidiyor.Bu ölümleri ne zaman ansak Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in sesini duyuyoruz. “Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/yaralı bir şahin olmuş yüreğimi uy anam anam…/Haziran’da ölmek zor”… ”

Korkmazgil, büyük romancı Orhan Kemal’e ithaf ettiği “Haziran’da ölmek zor” şiirini nasıl yazdığını şöyle anlatır: “3 Haziran 1963. Duyuyorum ki Nazım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! “Hava leylak ve tomurcuk kokuyor /uy anam anam Haziran’da ölmek zor” dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. 2 Haziran 1970. Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden… 1976’lara değin, bu türden acılarla doldum; dizeler beni bir kitaba zorluyordu. İşte “Haziran’da Ölmek Zor” böyle oluştu…”Yazdıklarıyla Türk edebiyatını etkilemiş şair ve yazarların kısa hayat hikayelerini derledik. Haziran yitiklerini hatırladığımızda şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza.

KARA ANLATI YAZARI

1 HAZİRAN 2005/VÜSAT O. BENERYazdıklarıyla Türk edebiyatında adeta devrim yaratmış bir adam Vüsat Orhan Bener… Kendine has üslubu ve naif alaycılığıyla Vüs’at O. Bener’in edebiyatımıza yepyeni bir soluk getirdiği kabul edilir. Sürekli yeni anlatım biçimleri aradı. Öykü ve romanları tekrarlayan anlatılar, ortak karakterler ve otobiyografik ögeler barındırır. Bener’in eserlerinde ölüm izleği önemli bir yer tutar. Bunda yazarın genç yaşta doğum sırasında kaybettiği ilk eşi ve doğumdan sonra yaşatılamayan çocuğunun da etkisi vardır. Öyküleri ve romanlarının yanı sıra Vüs’at O. Bener’in şiirleri, kısa dizelerden oluşan, esprili, ironik ve şaşırtıcıdır. Kara Tren, Mızıkalı Yürüyüş önemli öykü kitaplarındandır. Yazar 1 Haziran 2005 yılında 83 yaşında vefat etti.

KORKUSUZ SEVDALI BİR YÜREK İŞÇİSİ

2 HAZİRAN 1991/AHMED ARİF“Elinde tahta bavulu, sırtında çarşafsız yorganı, sağında solunda iki polis memuru ile Ankara garında trene binmiştir. Bileklerinde annesinin nakışlı mendili misali kelepçe. Paramparça bir canla Eskişehir üzerinden İstanbul’a uzanmakta yolu… Tren Eskişehir’de duruyor, iki köylü biniyor, biri erkek, öteki kadın. Kadın bakıyor dışarıda delikanlı bir bahar, yanında iki polis arasında bir yiğit… Soruyor bir ara: “Suçun ne evladım?” Ne desin şiirinde başka bir suçun gölgesi düşmemiş ki künyesine… “Sevdadır” diyor kısaca.. İşte bu sevdanın bir adı da Ahmed Arif idi…” Refik Durbaş bir yazısında şairi anlatmaya böyle başlıyor. Ahmed Arif’in (1927-1991) hayatının kısa özeti gibidir bu sahne. Mahkemeler, sürgünler, hapis hayatı; ve bütün ömrü boyunca yazılmış 30’a yakın şiir. Yayınladığı tek kitap hâlâ Türk şiirinin burçlarının en tepesinde. 1968 Kasım ayında yayınlanan “Hasretinden Prangalar Eskittim” in bugün 60’dan fazla baskısı yapılmış bir kült kitap. Şiirleri dün olduğu gibi bugün de mağlupların, mahzunların, aşıkların dilinde “Terketmedi sevdan beni,/Aç kaldım, susuz kaldım,/ Hayın, karanlıktı gece,/ Can garip, can suskun,/ Can paramparça…/ Ve ellerim, kelepçede,/Tütünsüz uykusuz kaldım,/ Terketmedi sevdan beni” Ahmed Arif 64 yaşında, 2 Haziran 1991 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Kabri Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’ndadır.

ROMANLARI EN ÇOK DİZİ VE SİNEMAYA UYARLANAN YAZARIMIZ

2 HAZİRAN 1970/ORHAN KEMAL“Bereketli Topraklar”, “Gurbet Kuşları”, “72. Koğuş” gibi romanlara imza atan birçok kitabı sinemaya ve diziye uyarlanan Orhan Kemal Haziran’da vefat etti. Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil o meşhur “Haziran’da Ölmek Zor” şiirini bu kayıp üzerine yazdı. Orhan Kemal ölümünden iki yıl evvel hastalanmış, sağlığı ciddi bir şekilde bozulmuştu. Mayıs 1970’de hem gezi hem de tedavi için gittiği Bulgaristan’da 2 Haziran günü hayatını kaybetti. 6 Haziran’da cenazesi özel bir arabayla Kapıkule sınır kapısına getirildi. Eski arkadaşlarından bir grup onu karşıladı ve İstanbul’a kadar arabasına eşlik ettiler. Ertesi gün Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. O da şiirle başlamıştı edebiyata, Nazım Hikmet’in yönlendirmesiyle düz yazıya geçmiştir sağlığı ciddi bir şekilde bozulan Orhan Kemal, hem gezi hem de tedavi için gittiği Bulgaristan’da vefat etti. 6 Haziran’da cenazesi özel bir arabayla Kapıkule sınır kapısına getirildi. Eski arkadaşlarından bir grup onu karşıladı ve İstanbul’a kadar arabasına eşlik ettiler.O da yazıya şiirle başlamış beraber hapis yattıkları Nazım Hikmet’in yönlendirmesiyle düz yazıya geçmişti. Günümüzde Orhan Kemal adına bir roman yarışması var. Aynı zamanda yazarın adını taşıyan bir müze ev de Cihangir’de.

RÜZGARA KARŞI YÜRÜYEN ADAM

3 HAZİRAN 1963/NAZIM HİKMETŞiirleri, mektupları, aşkları, fikirleri, mücadelesi ile Türk edebiyatının en çok konuşulan, tartışılan şairidir Nazım Hikmet. Uzun dönem “vatan haini” damgası yedi. “Komünist şair” de dendi “Türkçenin sürgün şairi” de, “memleket sevdalısı” da… Hakkında ciltler dolusu kitap yayınlandı. Seveni de sevmeyeni de çok oldu. Nazım 3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30’da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarığı’nda gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan “rüzgâra karşı yürüyen adam” figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

BİR

MELAL ŞAİRİ

4 HAZİRAN 1933/AHMET HAŞİMAhmet Haşim uzun bir süredir mide ve böbreklerinden rahatsızdır. O gün Kadıköy Bahariye’deki evinde öğleden sonra yemeğini yemiş ve uzanmıştır, birden yatağından fırlar. Doktoru gideli yarım saat olmuştur. Yeni evlendiği eşi Güzin Hanım çıplak ayakla yere bastığını görerek ayağına terlik vermek ister. Haşim terlik giymenin sırası olmadığını söyleyerek yatağa düşer; ölmüştür. Kabri, Eyüp Sultan Mezarlığındadır. Vefat ettiğinde 47 yaşındadır. Modern Türk şiirinin öncüsü sayılan Haşim ardında “Merdiven”, “O Belde” “Bir Günün Sonunda Arzu” gibi sevilen şiirler bırakmıştır.

TİYATROCU, SİNEMACI, AKTÖR, ŞAİR

5 HAZİRAN 1971/CAHİT IRGATYaşadığı dönemde tiyatro, sinema ve şiir dünyasının önemli isimlerindendir Cahit Irgat. “Toplumcu şiir ve 1940 kuşağı” söz konusu olduğunda mutlaka onun da adı geçer. 50’den fazla filmde rol almıştır. Türk sinemasının ilk kadın yıldızı Cahide Sonku ve çevirmen, filolog yazar Prof. Dr. Mine Urgan’la evlilik yapmıştır. İlk şiir kitabı 1945 yayınlanır: “Bir Şehrin Çocukları” Toplu şiirlerini 1969’da “Irgatın Türküsü” adıyla yayınlar. İki romanı ve bir anı kitabı vardır. Cahit Irgat, 21 Mart 1915’te geldiği dünyadan elli beş yıl sonra 5 Haziran 1971’de ayrılır.

“İSMİMİN BAŞ HARFLERİ ACZ TUTUYOR”

7 HAZİRAN 1987/CAHİT ZARİFOĞLUYedi Güzel Adam’ın birincisi, şair. Nuri Pakdil’in ifadesiyle “artist mizaçlı”… Kendine has bir şiir dili kurmayı başardı… Son yıllarda TRT’de yayınlanan bir diziyle popüler kültür enstürümanı olarak sahaya sürüldü. Popüler dergilerin kapaklarını süsledi.  Lise yıllarında edebiyatla son derece ilgili bir arkadaş grubunun içinde olan Zarifoğlu’nun ilk şiir ve yazı denemeleri, yerel gazete ve dergilerde yayımlandı. Türk edebiyatının önemli isimlerinden Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve Mehmet Akif İnan’la Maraş Lisesinde başlayan arkadaşlıkları, hayatlarının sonraki yıllarında “Diriliş”, “Edebiyat” ve “Mavera” dergilerinde sürdü. Beş şiir kitabı yayınladı. Çok sayıda çocuk kitabı kaleme aldı. Günlüklerini “Yaşamak” adında toplamıştır. . Şair, pankreas kanseri nedeniyle, 7 Haziran 1987’de İstanbul’da vefat etti. Şair öldüğünde 47 yaşındadır.

“AYRILIKTAN ZOR BELLEME ÖLÜMÜ”

7 HAZİRAN 2012/ABDURRAHİM KARAKOÇEn güzel aşk şiirlerinden biri olan “Mihriban“ı kaleme alan Abdurrahim Karakoç 2012 yılının 7 Haziran’ınında 80 yaşında hayata veda eti. Türk halk şiirinin büyük ozanlarındı. 1932 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü köyünde doğan Abdürrahim Karakoç, çocukluk çağından itibaren şiire ilgi duymaya başladı. Temiz Türkçe ve hece vezniyle aşk, gurbet ve sosyal temalı şiirler kaleme alan Karakoç, ironik yazılarıyla geniş kitlelere hitap etti. Yazdığı şiirilerden bazıları bestelenerek birçok sanatçı tarafından seslendirilen Karakoç’un bestelenen eserlerinden ‘‘Mihriban’‘, unutulmaz türküler arasında yerini aldı.KADIN

YAZARLARIN ANNESİ

10 HAZİRAN 1984/HALİDE NUSRET ZORLUTUNA

Halide Nusret Zorlutuna, Türk şair, yazar, öğretmen. “Kadın yazarların annesi” olarak anılır. Romancı Emine Işınsu’nun annesi, Pınar Kür’ün teyzesidir. Heceyle kaleme aldığı şiirleri ile ünlenmiştir.Şiir, roman, öykü türlerinde yazan sanatçı, “Git Bahar” şiiri ile tanınmıştır. Öğretmenlik yaptığı yılları ve öğrencilerini anlattığı “Benim Küçük Dostlarım” 100 Temel Eser arasındadır. Zorlutuna 10 Haziran 1984 günü 83 yaşında vefat etmiştir.


“İNSANLAR KÖTÜYDÜ KİTAPLARA SIĞINDIM…”

13 HAZİRAN 1987/CEMİL MERİÇ

O kendini “Yazar ve hocayım. Başlıca işim düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.” diye tanımlayan, hayatını Türk irfanına adamış münzevi bir fikir işçisidir. Ömrünün hiçbir döneminde sağda olmamıştır, solda da… Cemil Meriç’in yeri hep kütüphanelerdir. Yalnızdır, kitapların dünyasına sığınmış, ‘fildişi kulesi’nde yaşamıştır. “İnsanlar kötüydü kitaplara sığındım… Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim” Eserlerinde kullandığı üslup ve şiirli dil okuyanları büyülemiş, sarsmıştır. 38 yaşından itibaren gözlerini kaybeder. Hayat dolu, enerji dolu bu insan intiharın eşiğine gelir. Okuması yazması mümkün değildir tek başına. Uzun süre kızı Ümit Meriç ve oğlu Mahmut Ali Meriç babalarının gören gözü olur. Ona istediği kitapları okurlar. Daha sonra talebeleri de onu yalnız bırakmaz. Gününün sekiz saatini yine kitaplarla geçirir. Hatta o kadar ki “Okumadığınız zaman körlüğümü hatırlıyorum ve büyük bir ızdırap duyuyorum.” der. Kubbealtı, Türk Edebiyatı, Hisar gibi dergilerde yazıları yayınlanır. 1974’te emekli olur ve birikimini art arda yayınlamaya başlar. Bu Ülke (1974), Umrandan Uygarlığa (1974), Mağaradakiler (1978), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikâyesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985) 1984’te önce beyin kanaması, ardından felç geçirir. 13 Haziran 1987’de vefat eder.

 “BİR

İNSAN EN ÇOK AĞLARKEN GÜZELDİR”

14 HAZİRAN 1983/İLHAMİ ÇİÇEKOnu “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın” dizesiyle ve “Satranç Dersleri” kitabıyla tanıyoruz. İlhami Çiçek 1954 Erzurum, Oltu doğumlu. Öğretmen bir baba ile ev hanımı bir annenin evladı. Üçü erkek ikisi kız beş çocuğun en büyüğü. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. Üniversiteden sonra 1978 yılında Kırıkkale Lisesinde edebiyat öğretmenliğine başladı. 1979 yılından itibaren Nuri Pakdil’in yönettiği Edebiyat dergisinin şairleri arasında yer aldı. Şiirleri İkinci Yeni’den izler taşır. Metin Cengiz’e göre İlhami Çiçek’in şiiri “Sabır içinde bir çatlamanın şiiridir… düşünsel gerilimin şiiri…” Kırıkkale’den sonra İstanbul’a gider. Öğretmenliğini Pendik Lisesinde sürdürür. Bu sırada evlenir ve bir oğlu olur. Bu günler, hastalığının da iyice alevlendiği günlerdir. 1983 yılının Mart ayı… İlhami Çiçek kısa dönem askerlik için Tokat’tadır. Hastalığının iyice artması sebebiyle, bir ara Mevki Hastanesi’nde tedavi altına alınır. İyileştiği sanılarak Tokat’a geri gönderilir. Ve, askerliğinin bitmesine çok kısa bir süre kala, geçirdiği şiddetli bir kriz sonrasında 14 Haziran 1983’te intihar ederek hayatını sonlandırır. Şiire ve düşünceye adanan bir ömür, 29’unda son bulmuştur. Nuri Pakdil cenaze töreninde, “Şiir sandığını toprağa gömüyoruz” demiştir. Satranç Dersleri’nin kitap olarak yayımlanmasıyla ölümü, aynı aya rastlar.

“HAFAKANLARI VARDI, ÇİLESİ VARDI, ŞÜPHELERİ VARDI..”

15 Haziran 1961/PEYAMİ SAFADokuzuncu Hariciye Koğuşu, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, Yalnızız gibi psikolojik türdeki eserleriyle Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında ön plana çıktı. Yaşamı ve fikrî hayatındaki değişimlerini eserlerine de yansıttı. Server Bedii adıyla birçok eser kaleme aldı. Doğu ile Batı’nın sentez ve tahlilinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Küçük yaşlarda babasını kaybedince annesi ve ağabeyi ile zor şartlar altında yaşadı. Sağ kolunda kemik veremi hastalığı baş gösterdi. Doğduğu günden beri hastalık ve acılarla boğuşan Peyami Safa, yedek subay olarak vatanî görevini yapmakta olan oğlunu kaybedince derin ruhsal çöküntü yaşadı ve 15 Haziran 1961 tarihinde bir öksürük nöbeti sonrası kan kusarak vefat etti. “İşte bu fena” son sözleri oldu. 62 yaşındaydı. Yazar, Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi. Peyami Safa’nın ölümü üzerine Necip Fazıl şunları yazmıştır: “Kafası vardı. Kültürü vardı. Cümlesi vardı. Üslubu vardı. İç dünyası vardı. Hafakanları vardı. Çilesi vardı. Metafizik arayıcılığı vardı. İmanı vardı. Şüpheleri vardı. Estetiği vardı. Diyalektiği vardı. Cesareti vardı.”

HAZİRAN’DA ÖLECEĞİNİ YAZDI!

20 HAZİRAN 1997/CAHİT KÜLEBİ“Her akşam bulutlar/Bilmez telaşımı,/Her akşam bulutlar.
Belki de haziran/Bulacak naaşımı,/Belki de haziran.
Bir gün geleceğim/Alıp şu başımı/Bir gün geleceğim.”Cahit Külebi bu şiiri yazdığında tarihler 1938’i göstermektedir. Bu dizeleri yazdıktan tam 60 yıl sonra 20 Haziran 1997’de hayatını kaybeder. Öldüğünde 80 yaşındadır. 9 Ocak 1917 tarihinde Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu. İlkokul ve ortaokulu Tokat’ta tamamladı. Sivas Lisesi’ni bitirdi. Liseden mezun olduktan sonra İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi. Cahit Külebi, edebiyat öğretmeni olarak ilk görevini Antalya Lisesi’nde yaptı. Daha sonra sırasıyla Ankara Devlet Konservatuvarı ve Ankara Gazi Lisesi’nde edebiyat derslerine girdi. Cahit Külebi’nin Milli Eğitime katkısı öğretmenlikten sonra Milli Eğitim müfettişliği görevi ile devam etti. İlk yurt dışı görevini, İsviçre’de kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi olarak yaptı. İsviçre’den döndükten sonra Millî Eğitim Bakanlığı Başmüfettişliği ve Kültür müsteşar yardımcılığı yaptı. 1972 yılında emekli oldu. Emeklilikten sonra Türk Dil Kurumu’nda, 1983 yılına kadar çalışmaya devam etti. Cahit Külebi, 20 Haziran 1997 tarihinde Ankara’da vefat etti.

HOYRATTIR, BU AKŞAMÜSTÜLER DAİMA!

21 HAZİRAN 1980/AHMET MUHİP DRANAS

Türk Edebiyatına Ağrı, Kar, Köpük, Selâm, Serenat, Olvido, Fahriye Abla gibi unutulmaz şiirler armağan etmiş Ahmet Muhip Dranas’da Haziran yitiklerinden. Hece şiirinin son kuşağı denebilecek şairler arasında yer alan Dranas, kendinden sonraki kuşakları etkilemiş bir şairdir. Hocası Tanpınar gibi az yazmış, seyrek yayınlamış, şiirlerini şiire başladıktan neredeyse elli yıl sonra kitaplaştırmıştır. (1974) Turgut Uyar’ın “şiirimizde mutlu bir raslantı” diye değerlendirdiği Dranas, 1980 yılı 21 Haziran’ında kalp yetmezliği sonucu 72 yaşında vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine Sinop’ta doğduğu köye defnedilmiştir.

YEDİ GÜZEL ADAM’DAN BİRİ

26 HAZİRAN 2003/ALAEDDİN ÖZDENÖREN‘

Yedi Güzel Adam’dan biri olarak anılan Alaeddin Özdenören 26 Haziran 2013’te vefat etmişti. 20 Mayıs 1940’da Maraş’da doğdu. Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt ve kendisi gibi edebiyatçı olan ikiz kardeşi Rasim Özdenören ile lise yıllarında edebiyat dergileri çıkardı, Diriliş ve Edebiyat Dergilerinde yazıları yayımlandı. Kimi zaman kendi adıyla kimi zaman da Bilal Davut takma adıyla çeşitli gazetelerde, fikri ve kültürel yazılar kaleme aldı. 1976’da arkadaşlarıyla beraber Mavera dergisi’ni kurdu. Burada şiirleri ve denemeleri yayımlandı. Özdenören’in şiirlerinde yalnızlık, ayrılık ve ölüm temaları hakimdi. 1996’da çıkardığı “Yalnızlık Gide Gide” adlı şiir kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü kazandı. İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü mezunu olan Özdenören, Maraş, Çorum ve Ankara gibi illerde öğretmenlik yaptıktan sonra 1991’de Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı ve bu görevden emekli oldu. 26 Haziran 2003’de Balıkesir’de dünyaya veda eden Alaeddin Özdenören’in kabri de burada bulunmaktadır.

[Kronos.News] 3.6.2019 [Gülden Kara]

'Kayıp olan beş kişi 100 günü aşkın süredir ortada yok'

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Salim Zeybek, Gökhan Türkmen ve  Erkan Irmak’ın kaçırılması olaylarını Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a sorarak Meclis gündemine taşımıştı.

Gergerlioğlu, "90’lı yılların beyaz Toros marka arabaları bugünün siyah ve beyaz Transporterlarına yerlerini bırakmıştır. Savcılar dava açma konusunda çok hevesli değiller. Aileler perişan haldeler. Son üç yılda bize ulaşan kaçırılma vakaları 26’yı bulmuştur" dedi.

Gazeteci Erk Acarer ise kayıp/kaçırılma vakalarıyla ilgili son bilgileri sosyal medya hesabından paylaştı:

"Ürkütücü bir gerçek. Erkan Irmak, Salim Zeybek, Özgür Kaya, Yasin Ugan, Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen 100 günü aşkın süredir ortada yok.

Aileler, emniyet, savcılık ve bakanlıklardan bilgi alamıyor. Bu insanlar nasıl ve neden kaçırılıyorlar, nerede tutuluyorlar, sonrasında ne yaşanıyor bakalım. Darbe sonrası, siyah minibüsler vardı. Şimdi bu araçlar beyazlarla yer değiştirdi. Son vakalarda bunu görüyoruz.

Bilgi sahibi aynı savcı. Bunu hazırlanmış dosyalardan biliyoruz. Dosyalarda gizlilik kararı var. Normal bir gözaltı süreci değil. Hukuk devletine aykırı. El yordamıyla bilgi almaya çalışan kimi ailelere eşleriyle ilgili söylenen şu: Devletteler gerisini kurcalamayın.

Bırakılanlar oldu. Konuşan yok. Ankara civarı bir “merkez” iddiaları var. Bilgi kırıntıları çarpıcı: 30-35 kilo veren, suskun eşler. 101 gün önce eşi ve 2 çocuğu önünde kaçırılan Salim Zeybek’in hikayesine bakalım. Edirne’de beyaz, 22 plaka Dacia Duster araç önlerini kesti.

Zeybek’in eşi ve 2 çocuğu film camlı, gölgelikleri inik araçta bekletildi. Çocuklardan büyüğü, babasının farklı araçla götürüldüğünü gördü. 7-8 şahıs vardı. Edirne Emniyete götürülecekleri söylendi, Duster’a alındılar. Ancak araç döndü ve yine ilk araca götürüldüler.

Anlatıma göre 3 araç var. 33 plakalı son araç bir süre yol açtı. İstanbul’a götürülüp eşi ile buluşturulacakları söylendi. Aracı süren 55-60 yaşlarındaydı, bereliydi, elindeki silahı araba kullanırken de bırakmıyordu. Tedirgindi. Yanındaki de aynı yaşlarda, kapüşonluydu.

55-60 yaş… Burası neden önemli? Çünkü bölgedeki yıkım ve Suriye topraklarında sık sık emekli özel harekatçılar gündeme geldi. Arkada ise en fazla 25’inde bir şahıs vardı. Zaman zaman telefonla konuşuyordu. Betül Zeybek siz kimsiniz diye sordu. Şu cevabı aldı: Devletiz.

Koordinasyon gençteydi, öndekilere dokununca, duruyor, konuşuyorlardı. Betül Zeybek, ayaklarının altındaki metal parçaları hissetti. Bunların plakalar olduğunu anladı. Kumburgaz yakınında bir villaya yakın kısa süreli durdular. Zeybek plaka değiştirdiklerini anladı.

Yolda bu birkaç kez tekrarlandı. Onları İstanbul otogarında bırakacaklarını söylediler. Para verdiler.Z eybek,bu para ne dedi: Devletin parası cevabını aldı. İstanbul’a yakın telefonla eşi ile görüştürdüler. Eşi, Ankara’ya dönün yaşamınıza devam edin, belki yine görüşürüz” dedi.

Konuşmadan sonrası, polisler tartışıp Ankara’ya dönmeye karar verdiler. Benzin alınan yerde bile tuvalete izin çıkmadı: “Ancak yol kenarı olur.” Eski Ankara yolu üzerinden şehre varıldı. Beyaz farları yanmayan bir başka araç takibe geçti.

Aileyi ikisi eşliğinde, gece yarısı, kızı çocuğunun anaokulu önünden geçerek eve bıraktılar. Betül Zeybek iki kez arkasına baktı, son takılan plakayı aklında tuttu: 34 FF 9017 Genç şahıs 2’inci kez tekrar etmişti: Savcıya ve emniyete gitmeyin!

Buna rağmen ilçe emniyete gitti, ilgilendiler. Fakat birkaç yere telefon ettikten sonra polislerin keyfi kaçtı: Bırakın bu işi diyip eklediler: Devlette ve sağ. Diğer aileler dosya savcısının da, çocuklarınız için vazgeçin ifadeleri kullandığını belirtiyor.

Araştırmalar sonuçsuz, aileler oradan oraya yönlendiriliyor. Emniyet kayıp büroya, kayıp büro savcılığa yönlendiriyor. Özet şu: “Boşverin!” Zeybek’in kayıp büro ile yaptığı bir görüşmeyi ekleyelim: “Dosya bizden çıktı?” Kime gitti, bunlar kim?

Bu hikayede bizi ilgilendiren şeyler: Zorla insan kaybetme ve işkence evrensel hukuk kurallarına aykırıdır. Devlette 90’lardaki bir yapı mı var? Ülke bu korku ikliminden çıkarılmalı ve kayıplar derhal suçsuzsalar ailelere, suçluysalar yargıya teslim edilmelidirler."

[Samanyolu Haber] 3.6.2019

10 yıl hacca gitmek için bekledi, bir isimsiz ihbarla hayalleri suya düşürüldü

Gazeteduvar.com'dan Hacı Bişkin'in haberine göre Abdunnur Aydın ve ailesi 10 yıl önce Hacca gitmek için Diyanet İşleri Başkanlığı’na başvurdu. Aydın ailesi yıllarca Hacca gitmek için bekledi. 2018’de çekilen kurada Aydın ailesi Hacca gitme hakkı kazandı. Fakat beklenmedik bir şey oldu. Abdunnur Aydın hakkında yapılan bir şikayet sonucu Aydın’ın pasaportuna tahdit uygulandı. Aydın, pasaport tahdidinin kaldırılması için gittiği her yerde kapıların yüzüne kapandığını söyleyerek, “Bu sorunu çözsünler artık, ibadet hakkımızı engelleyemezler” diyor.

'PASAPORTUM NEDEN İPTAL EDİLDİ' DİYE KAPI KAPI GEZDİ…

47 yaşındaki Abdunnur Aydın 37 yaşından beri Hacca gitmek için bekliyor. Aydın, ailesiyle birlikte Hacca gitmek için 10 yıl önce yaptığı başvuruya geçen yıl olumlu yanıt geldi. Ailesi ile birlikte Hacca gitmeye hazırlanan Aydın’ın karşısına bir sorun çıktı: İsmi açıklanmayan bir kişi şikayette bulunduğu için Aydın’ın pasaportuna el konuldu. Aydın aylarca hakkındaki şikayetin ne olduğunu öğrenmek için kapı kapı dolaştı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne dilekçe yazarak pasaportunun neden iptal edildiğini öğrenmek isteyen Aydın’a günler sonra bir yazı geldi: “Pasaport iptal sebebine ilişkin bilgi verilmemektedir.” Aydın bu sefer CİMER’ (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi)’ne İstanbul Valiliği’ne başvurdu. Fakat buralardan yanıt almayınca Aydın son olarak savcılığa başvurdu. Aydın nihayet burada pasaportunun neden iptal edildiğini öğrendi. Aynı zamanda iş insanı olan Aydın hakkında biri ‘F...’ üyesi olduğu iddiasıyla şikayette bulunmuş…

‘BU KİŞİ KİMDİR BİLMİYORUM’

Birçok insanı yanında çalıştırdığını söyleyen Aydın, hakkında şikayette bulunan kişinin kim olduğunu bilmediğini söyleyerek, yaşadıklarını şöyle anlattı: “10 sene önce Hacca gitmek için başvuruda bulundum. Yıllarca kura sonucunu bekledim ama çıkmadı. Ben, oğlum, eşim aile olarak Hacca gitmek için yıllarca bekledik. Hayalimiz geçtiğimiz sene gerçekleşti ve kura sonucunda ismimiz çıktı. Aile olarak artık Hacca gidebilecektik. Fakat daha sonra hakkımda yapılmış bir şikayet olduğunu öğrendim. İş seyahati için yurt dışına gitmeye çalışırken havalimanında pasaportuma tahdit konulduğunu öğrendim. Çağlayan Adliyesi’ne gittim. Fakat bir sonuç alamadım. Defalarca soruşturma hakkında bilgi almak için valiliğe, CİMER’e, savcılığa başvuruda bulundum. Emniyete gittim ifade verdim. Daha sonra öğrendim ki biri ‘F...’ üyesi olduğum gerekçesiyle hakkımda şikayette bulunmuş. Bu kişi kimdir onu bile bilmiyorum.”

‘BU SORUNU ÇÖZSÜNLER ARTIK’

Aydın son olarak iki gün önce Hacca gidebilmek için yetkili birimlere başvuruda bulunuyor. “Her akşam Hacca gitmek için dua ediyorum” diyen Aydın son olarak şöyle devam ediyor: “Ama maalesef engeli kaldırmıyorlar. İbadet hakkımızı elimizden alıyorlar. Bu sorunu çözsünler artık. Suçumuz varsa cezamızı çekelim. Ama suçumuz nedir onu bile bilmiyoruz. Niye pasaportumu iptal ettirdiler? Mahkemeden bir karar olsa, yargılama olsa, pasaportuma el konulmasına ses çıkartmam. Ama hiçbir şey yok. Şu an tek istediğim şey üniversite sınavına girip Hukuk Fakültesi’ni kazanmak. Avukat olduğumda bu adaletsizliklerin peşini bırakmayacağım. Çünkü bu kaldırılacak bir durum değil. Bunu kabul etmiyorum. Bu suç tamamen mesnetsiz. Bu konuda kimse bir şey demedi. Dava açılmadı. İşin komik tarafı ben dış ticaretle uğraşıyorum. Çin’de birkaç fabrikanın temsilciliğini yapıyorum. İran, Kosova, Dubai’ye mal ihracatı yapıyorum. Fakat buralara gidemiyorum. Bütün işleri telefonla çözmeye çalışıyorum. Sonra ülkede döviz neden yükseliyor, kalkınma neden olmuyor, ekonomi neden durgunlaşıyor… Benim gibi bu durumu yaşayan binlerce insan var.”

‘KAÇ KİŞİ HACCA GİTME HAKKINI KAYBETMİŞTİR?’

Hâlâ birçok kişin pasaport tahdidi nedeniyle yurtdışına çıkamıyor. Konuyla ilgili olarak HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun konuyla ilgili Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a sorduğu 17 soru yanıt bekliyor:

1 – 6.08.2018 tarihi itibariyle kaç kişinin pasaportunda halen tahdit bulunmaktadır?

2 – Cumhurbaşkanının: ‘Yakınlarının suçlarından dolayı pasaport alamayanların mağduriyeti giderilecek.’ demesine rağmen halen kişilerin yakınlarının pasaport tahditlerinin kaldırılmamasının sebepleri nelerdir?

3 – Yurt dışında yaşayan bazı kişilerin ihbarlar neticesinde pasaportlarının iptal edildiği, bu kişilerin çocuklarına konsolosluklarda kimlik verilmediği, bu kişilere konsolosluklarda askerlik tecili dahil hiçbir resmi işlemin yapılmadığı, bu kişilerin yerine onların haberleri olmadan pasaport iptali için konsolosluk çalışanlarının gazeteye sahte ilan verdiği, bazı soruşturma geçirenlerin eşlerine eşinizden boşanırsanız ancak çocuğunuza pasaport veririz denildiği iddiaları doğru mudur?

4 – Nüfus memuru , görevli müdür ve elçilik görevlilerinin kişilere hukuk dışı muamelelerde bulunduğu, kişileri aldatarak pasaportlara el koyduğu , kişilere aşağılayıcı muamelede bulunduğu iddiaları doğru mudur? Bu iddia doğruysa hakkında soruşturma açılan devlet görevlileri var mıdır?

5 – Hakkında soruşturma olmayan veya mahkemelerce takipsizlik/beraat alan kişilerde halen kendisinde ve ailelerinin pasaportlarında tahdit bulunduğu iddiası doğru mudur? İddia doğruysa bu uygulamanın hukuki temeli nedir

6 – Hakkında soruşturma olmayan KHK’lıların eşlerinde tahdit olduğu iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa uygulamanın hukuki gerekçesi nedir?

7 – Pasaportunda tahdit olduğu için kaç kişi hacca gitme hakkını kaybetmiştir? Bu insanların inanç özgürlüğünü yerine getirebilmeleri için hangi çalışmalar yapılmaktadır?

8 – Hasta veya ağır engelli bebeklerinin veya başka bir yakınlarının yurt dışında tedavisini yaptırmak için pasaporta başvuran bazı vatandaşlara tahdit dolayısıyla ret kararı verildiği iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa konuyla ilgili herhangi bir soruşturma açılmış mıdır

9 – Yurt dışında eğitimi devam ettiği halde Türkiye’deyken pasaportu iptal olduğu için okuluna gidemeyen öğrenci sayısı kaçtır? Bu öğrencilerin eğitim hakkından yararlanabilmesi için yapılan çalışmalar nelerdir

10 – Yurt dışına çıkmış gözüken kişilerin eşlerine pasaport verilmemesi hukukta suçun şahsiliği ilkesi göz önüne alındığında hukuki gerekçesi nedir

11 – Göreve iade edildiği halde pasaportundaki tahdit kalkmayan veya KHK’lı olmayıp beraat eden kişinin kendisine ve eşine tahdit uygulamasının devam ettiği bilgisi doğru mudur? Bu iddia doğruysa hukuki gerekçesi nedir

12 – Pasaport tahditleri kalktığı iddiasına rağmen neredeyse kimsenin pasaportundaki tahdit kalkmadığı iddiası doğru mudur? Eğer bu iddia doğruysa kamuoyunun yanlış bilgilendirmesi ve görevi kötüye kullanma suçlamasıyla hakkında soruşturma açılan personel var mıdır?

13 – Sadece kapatılan özel kurumlarda çalıştıkları için pasaportuna tahdit konulan kişilerin olduğu bilgisi doğru mudur? Bu iddia doğruysa bunun hukuki gerekçesi nedir

14 – Yurt dışında akademisyen olup Türkiye’ye geldiğinde soruşturması olmadığı halde pasaportuna el konulan akademisyenlerin olduğu iddiası doğru mudur

15 – Bazı kişilerin annelerinin ve kayınvalidelerinin de pasaportlarına tahdit koyulduğu iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa pasaport tahditi hangi yakınları kapsamaktadır

16 – Eşinden boşandığı halde halen eski eşi dolayısıyla hakkında pasaport tahditi olan kişilerin bulunduğu iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa hukuki gerekçesi nedir

17 – Pasaport tahditinin kaldırılmasıyla ilgili hükümetinizin samut adımları neler olacaktır? Pasaport tahditlerinin kalkması için belirlediğiniz takvim nedir?

[Samanyolu Haber] 3.6.2019

Hayaller cevizli baklava, gerçekler ise…

Ramazan Bayramı hazırlıklarını tamamlayan Antalyalı tatlıcılar, işlerinin yüzde 40 oranında düşmesinden şikayet ederken, merdiven altı üreticilerin yaptığı son hile şaşırttı. Pastacılar Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Kerim Üre, cevizli baklavanın içerisine ceviz yerine kızarmış ekmek ve hamur kırıntıları konulup satıldığını söyledi.

Patronlar Dünyası’nda yer alan habere göre, Antalya Pastacılar Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Kerim Üre, tatlı hazırlıklarını yerinde inceleyerek hem esnafın sıkıntısını dinledi hem de denetim yaptı. Eski bayramları arar hale geldiklerini belirten Başkan Üre, bayram öncesi zamanlarda ciddi oranda merdiven altı üretim yapan tatlıcılar çıktığını söyledi.

Merdiven altı üretim yapanların hem sektöre hem de vatandaşın sağlığına ciddi zarar verdiğini vurgulayan Üre, kent yetkilileriyle merdiven altı üreticilere savaş açtıklarını belirtti, denetimleri bu yönde sıklaştırdıklarını anlattı.

İŞLER YÜZDE 40 ORANINDA DURDU

Siparişlerin durgunluk evresine girdiğini anlatan Kerim Üre, üretim için gerekli girdilerin fiyatları yükselttiğini söyledi. Malzeme fiyatlarındaki artışa rağmen zam yapamadıklarını ifade eden Başkan Üre, “Merdiven altı üretimle mücadele edebilmemiz için zam yapmadan satış yapmaya çalışıyoruz. Merdiven altı üretimi, sektörümüze yüzde 50 oranında hakim. Süpermarketler de tatlıcıların işini yaptığı için ayrı bir mağduriyet oluyor. 140 TL’ye aldığımız şeker bugün 190 TL. 90 TL’ye aldığımız yağ 140 TL. Un 150 TL. Antep fıstığı zaten 150’den aşağı düşmüyor. Ceviz 50-60 TL civarında.” diye konuştu.

Tatlıların kilogram fiyatının 25 TL’den başlayıp 70 TL’ye kadar çıktığını hatırlatan Kerim Üre, 25 TL’nin altındaki ürünlerde mutlaka bir hile olduğuna dikkati çekti.

CEVİZ YERİNE EKMEK KIRINTISI

Vatandaşın alacağı ürünün içini açıp bakmasının en doğal hakkı olduğunu da ifade eden Üre, baklavada yapılan bazı hilelere dikkat çekti. Fıstıklı baklavada önceki yıllarda Antep fıstığı yerine bezelye koyanlar olduğunu hatırlatan Üre, bu yıl ilk defa cevizli baklavada da hileyle karşılaştıklarını kaydetti.

Kerim Üre, “Ekmek ve hamur kırıntılarını kızartıp ceviz diye baklavanın içerisine dolduruyorlar. Şekerli de olunca vatandaş ceviz yediğini sanıyor. Bu tarzda pek çok şikayet geldi. Gerekli incelemeleri yapıp takipçisi oluyoruz. Bunlar hep merdiven altı üretim yapan yerlerin basit ama önemli hileleri.” dedi.

[TR724] 3.6.2019

Türkiye bu soruya cevap arıyor; İSPARK ‘zarar’ etmeyi nasıl başardı? [İlker Doğan]

Sadece AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım’ın değil, hiç kimsenin aklı almıyor; nasıl olur da personel giderinden başka bir masrafı olmayan ve koca İstanbul’un bütün sokak ve caddelerini otoparka çeviren İSPARK ‘zarar’ edebilir? Söz konusu zararı ‘idari personel ve eşlerine yapılan özel sağlık sigortası’ ya da ‘kiralanan 100 araçla’ açıklamak mümkün değil. Söz konusu kalemlere yapılan harcamalar İSPARK’ın yıllık 350 milyonu aşan cirosu düşünüldüğünde devede kulak bile değil!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir iştiraki olan İSPARK, 2005 yılında ‘Güvenle Park Güler Yüzle Hizmet’ sloganıyla kuruldu. Asıl amaç ‘değnekçi’ olarak tanımlanan ve sokaklarda ‘terör’ estiren illegal otopark çetelerini ortadan kaldırmaktı. Ancak İBB, bir süre sonra işi tamamen ticarete döktü. İstanbul’da ücretsiz otopark kalmadı! Büyükşehir’in her sokağı, her caddesi ‘ücretli’ otoparka dönüştürüldü. Öyle ki çıkmaz sokaklar bile İSPARK’a tahsis edildi! Saatlik ücret 7 liradan başlıyor. 5 dakika bile park etseniz bu parayı ödemek zorundasınız. İSPARK’ın İstanbul genelinde işlettiği otopark sayısı ise 700’den fazla… Ve bunların bir çoğu ruhsatsız!

İSTANBUL’UN MODERN DEĞNEKÇİLERİ!

İSPARK bir cadde ya da sokak gördüğü zaman sahipleniyor! Bu kadar… Ve apartmanınızın önünden geçen yola arabanızı park ettiğinizde artık İSPARK’a haraç vermek zorunda kalıyorsunuz. Modern değnekçiler haline geldi İSPARK çalışanları. Artık onlar da sürücüleri tehdit ediyor, 2 dakikalık park için bile para alıyor. Öyle ki bazı zamanlar makbuz/fiş bile vermiyorlar.

YOLSUZLUK VE VURGUNLARLA ANILIYOR

İSPARK, bugüne kadar sürekli yolsuzluk, skandallar ve çalışanlarını vurgunlarıyla anıldı. Daha geçtiğimiz yıllarda onlarca çalışan zimmetine para geçirdiği iddiasıyla işten çıkarıldı, haklarında soruşturma açıldı. Ancak kurumun ettiği zararı, değnekçilerinin ‘kırptığı’ 700-800 bin lirayla açıklamak mümkün değil! Kurum yöneticileri, milyonlarca liralık zararları ‘kar amacı gütmediklerini’ söyleyerek geçiştiriyor. Ancak durum bundan daha vahim!

18 MİLYON TL’LİK ZARAR NASIL OLUŞTU?

İstanbul büyükşehir belediyesi (İBB) bünyesindeki 30 şirketten 11’i, 2018’in üçüncü çeyreğinde toplam 94 milyon 543 bin lira zarar ettiği medyaya yansımıştı. Otoparklarının çoğunun ruhsatsız olduğu tespit edilen, caddeleri, sokakları otoparka çeviren, üstelik sadece nakit paranın ‘geçtiği’ İSPARK, belediyenin en çok zarar eden ikinci şirketi olayı başardı! Bilançoya göre en çok zarar eden şirketlerin başında 18 milyon 469 bin lirayla Şehir Hatları A.Ş gelirken, 17 milyon 949 bin lira zararla İSPARK ikinci sırada yer aldı.

İSPARK: ZARAR ETMEDİK!

Konuya ilişkin Sayıştay raporları da var ve söz konusu raporlarda İSPAR’ın nasıl zarar ettiği kalem kalem anlatılıyor. Ancak İSPARK yönetimi öyle düşünmüyor. Bir an için haklı olduklarını kabul edelim. Peki ne kadar kar etmiş olabilir? İSPARK, 2018 yılının tamamında binde 3 oranında kâr ettiğini açıkladı! Evet yanlış okumadınız binde 3! İSPARK’ın 2018 yılı toplam cirosu 351 milyon lira olan ve personel dışında gideri olmayan bir kurumdan bahsediyoruz. Bu kurumun 2018 yılı karı sadece 1 milyon 77 bin lira olarak kayıtlara geçti. İBB CHP Grup Sözcüsü Tarık Balyalı’nın açıklamaları da ilginç: “Peki son 5 yılda ne kadar kar etmiş? 15 milyon civarında.”

İBB’den yapılan açıklamada ise kurumun geçtiğimiz yıl 4 milyon TL kar ettiği savunuldu. Doğru olduğunu kabul edersek, karlılık oranı yaklaşık yüzde 1!

O PARALAR KİMİN CEBİNE GİDİYOR?

Peki ‘zarar etmediğini’ açıklayan İSPARK, geçtiğimiz aylarda ne yaptı dersiniz; İBB’den personel giderlerindeki artışı vs. gerekçe göstererek kira indirimi istedi! İBB de İSPARK’tan aylık olarak aldığı yüzde 25’lik kira payını ortalama yüzde 15 indirdi. Peki nasıl oluyor da neredeyse kırmızı ışıkta duran otomobilden bile park parası alan İSPARK zarar ediyor! Bunun açıklaması yok! Kurumdaki değnekçilerin yaptığı iddia edilen yolsuzluk rakamları devede kulak! Söz konusu zararı ‘idari personelin eşleri ve çocuklarına yapılan özel sağlık sigortası’ ya da kiralanan 100-150 araçla açıklamak da mümkün değil! Yıllık ortalama 350 milyon geliri olan ve personel giderinden başka hiçbir harcaması bulunmayan bir kurum İSPARK. Kamuoyu haklı olarak soruyor; o paralar kimin cebine giriyor?

[İlker Doğan] 3.6.2019 [TR724]

Hukukun üstünlüğü mü üstünlerin hukuku mu? [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İnsanlık, huzur ve barış içinde bir hayat yaşayabilmek, dirlik ve düzenini koruyabilmek için devlete ne kadar muhtaçsa, devlet de kendisinden beklenilen vazife ve fonksiyonları kusursuz bir şekilde yerine getirebilmesi için bu ölçüde hukuka muhtaçtır. Mülkün temeli ve hukuk düzeninin nihaî hedefi adalet olduğu gibi, adaletin temin edilebilmesinin, ayakta tutulabilmesinin, nesnel ve evrensel ölçütlerinin belirlenebilmesinin garantisi de hukuk kurallarıdır. Günümüzde hukuk devleti denildiğinde kısaca, devletin bütün müesseseleriyle hukuka tâbi olduğu, yönetilenlere hukuk güvenliğinin sağlandığı, fertlerin temel haklarının devlete karşı korunduğu ve bağımsız mahkemelere gidebilme hakkının herkese açık olduğu devlet düzeni kastedilmektedir.

Hiç şüphesiz hukuk devletinin en bariz vasfı, hukukun üstünlüğü ilkesinin hâkim olmasıdır. Bu ilkeye uyulmadığı takdirde hukuk devletinden beklenilen faydaların elde edilebilmesi ve hatta bu ilkenin ihlâl edildiği bir devlete -her ne kadar şeklî unsurları bünyesinde barındırsa bile- gerçek anlamda “hukuk devleti” denilebilmesi mümkün değildir. Hukuk devleti denildiğinde asıl anlaşılması gereken, devletin hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olarak örgütlenmesi ve devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinde bütünüyle bu ilkenin hâkim olmasıdır. Zira hukuk devleti, sadece hukuku olan devlet demek değildir; bilakis hukukun bütün şahıslar ve kurumlar üzerinde egemen olduğu devlet demektir. Bu yönüyle hukuk devletinde hukuk, devlet aygıtının hem temelini, felsefesini ve meşruluk kaynağını oluşturur hem de sınırlarını ve hedeflerini tayin eder.

“Hukukun Üstünlüğü” Kavramının Tanımı, Hedefi ve Ortaya Çıkışı

Hukukun üstünlüğü (the rule of law, siyâdetu’l-kânûn), en basit tanımıyla hukukun bir ülkedeki genelliğini ve yetkisinin yüksekliğini ifade eder. Genellikten kastedilen, kanunların herkese eşit bir şekilde uygulanması ve herkesin kanun önünde eşit olmasıdır. Kanunlara muhatap olma noktasında ne zenginlerin fakirlerden, ne güçlülerin zayıflardan, ne de yöneticilerin yönetilenlerden bir farkı yoktur. Hukukun yetkisinin yüksek olması ise yargıçlar, kanun yapıcılar, din adamları ve yöneticiler de dâhil olmak üzere hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hukuk karşısında imtiyazlı bir konuma sahip olmaması ve hukukun üstüne çıkamaması demektir.

Hukukun üstünlüğü denildiğinden en geniş anlamıyla bütün vatandaşların hukuk kurallarına uyması ve hukuk tarafından yönetilmesi anlaşılsa da esasında hukukun üstünlüğünün asıl amacı devleti ve yöneticileri hukukla bağlamak ve sınırlamaktır. Egemenliğin, kayıtsız şartsız ve denetimsiz bir şekilde kullanılmasına mâni olmaktır. Güç ve iktidarı, devletin yönetimiyle sorumlu olan şahıslardan alarak kanuna vermektir. Hukuk kaidelerini devletin üzerine çıkararak devleti, kanunların denetimine almak ve bütün icraatlarını kanunî hâle getirmektir. En büyük gücü elinde tutan devlet aygıtının, nispeten zayıf ve güçsüz durumdaki vatandaşlarına karşı muhtemel bir kısım hak ihlâllerinin önüne geçmektir. Dolayısıyla hukukun üstünlüğü ilkesinin özünü, devlet gücü karşısında bireyin korunması düşüncesi oluşturur.

Biraz daha açacak olursak, ortaçağ boyunca gücünü Tanrıdan aldığını iddia eden ve âdeta toplumu köleleştiren krallıkların, toplum üzerinde tam bir sömürü sistemi kuran kilise babalarının ve geniş yetkilere sahip derebeylerinin keyfi uygulamalarından çok çeken Batılı, devlet karşısında güçsüz durumda olan bireyin temel hak ve özgürlüklerini koruyabilmenin çözümünü, hukuk devletini tesis etmede ve hukukun üstünlüğü ilkesini hâkim kılmada bulmuştur. Başta Amerika, Almanya, Fransa ve İngiltere olmak üzere birçok Batılı ülke yaptıkları anayasalarla ve çıkardıkları kanunlarla “kadir-i mutlak” devlet anlayışına son vermişlerdir.

Bundan sonradır ki artık hikmetinden sual olunamayan işler yapan, “hikmet-i hükümet” veya “idare-i maslahat” adı altında fertlerin haklarını çiğneyen ve özgürlüklerini kısıtlayan devlet anlayışı yavaş yavaş kaybolmaya başlamış; kanunların üstünde duran veya keyfine göre kanunlar çıkaran devlet anlayışı, yerini, kanunların sınırları içinde icraatta bulunmak zorunda olan ve vatandaşlarının her türlü hak ve özgürlüklerini korumayı en büyük vazife telakki eden devlet anlayışına bırakmaya başlamıştır. Bir yönüyle devlet kaba bir güç unsuru olmaktan çıkarak ehlileşmiş, insanileşmiş ve ahlakileşmiştir.

Bu kısa izahlar bile hukukun üstünlüğü düşüncesini ortaya çıkaran temel ihtiyaçların ne olduğunu veya devlet yönetiminde hukuku mutlak hâkim kılmayla ne gibi suiistimallerin önüne geçileceğini anlamak için yeterli olacaktır. Hukukun üstünlüğü, insanları başka insanların hizmetçisi ve hatta kölesi haline getiren mutlakiyetçi hükümdarlıkların karşısındadır. Hukukun üstünlüğü, toplumu sıkı sıkıya denetleyen, biçimlendiren ve sömüren otoriter ve totaliter rejimlerin karşısındadır. Hukukun üstünlüğü, devlet imkânlarının belirli şahıs ve zümrelerin elinde temerküz ettiği diktatörlüklerin karşısındadır. Hukukun üstünlüğü, sınırsız yetkilerle donatılmış ve keyfi olarak hareket eden zorbaların iş başında olduğu polis devletinin karşısındadır. Hukukun üstünlüğü, koca bir milletin kaderine hâkim olarak kitleleri baskı ve zulmün pençesinde kıvrandıran tiran ve müstebitlerin karşısındadır. Hukukun üstünlüğü, Brezilyalı diktatör Getulio Vargas’ın ifadesiyle “Arkadaşlarım için her şey, düşmanlarım için hukuk” düşüncesinin karşısındadır.

Son olarak ifade etmek gerekir ki liberal siyaset felsefesinin, anayasacılık faaliyetlerinin, insan haklarına verilen önemin gelişmesi de hukukun üstünlüğü düşüncesinin oturmasında ciddi etkili olmuştur. Zira liberal anlayışta devlet, kıymeti kendinden menkul bir varlık değildir. Devlet olmanın kendi mahiyetinden kaynaklanan bir kısım gerekleri ve zaruretleri yoktur. Bilakis devlet, sosyal barışı sağlayan ve hakları koruyan bir araçtır. Devlet, güçlü olduğu için haklı değildir. O, sahip olduğu bu gücü sadece meşru ve haklı amaçları gerçekleştirmek için kullanabilir. Aynı şekilde liberal felsefeye göre devlet değil, hukuk birincil ve üstün ilkedir. Böyle bir devlet tasavvurunun hukuka ve insan haklarına verilen önemi artıracağında şüphe yoktur.

Hukukun Üstünlüğü İlkesinin Göstergeleri ve Gerekleri

Gerçek anlamıyla hukukun üstün olduğu ve gücün kanuna verildiği bir ülkede, devletin, hukuku birilerine karşı “silah” olarak kullanması veya onu devletin amaçlarına hizmet ettiği ölçüde yarayışlı bir “araç” olarak görmesi söz konusu olamaz. Bir kısım illegal işlere bulaşma veya kanun namına kanunsuzluk yapma da hukuk devletiyle telif edilemez. Aynı şekilde özü itibarıyla hukuk devleti sayılan bir ülkede devletin selameti için asla fertler veya gruplar feda edilemez. Devletin âlî menfaatleri uğruna can ve mal masumiyeti çiğnenemez. Hatta böyle bir ülkede devletin vazifesi insanlara bir kısım haklar ve özgürlükler “lütfetmek” de değildir. Bilakis onların birer insan ve vatandaş olarak zaten sahip oldukları haklarını güvence altına almaktır. Elbette bütün bunların gerçekleşebilmesi için en başta devleti yönetenlerin hukukun üstünlüğüne inanması, meşruiyetini bu temele dayandırması ve bu felsefeyi benimsemesi gerekecektir.

Öte yandan hukukun üstün olduğu bir ülkede temel hak ve özgürlükler anayasa ve kanunlarla güvence altına alınır. Bundan sonra devletin hiçbir kimseyi veya gurubu legal bir kısım iş ve faaliyetlerinden ötürü suçlaması söz konusu olamaz. Kanunların eksik, yetersiz veya adalete aykırı olması da bu konuda bir mazeret teşkil etmez. Zira bu durumda yapılması gereken kanunları değiştirmek veya yeni kanunlar yapmaktır. Bunun anlamı şudur: Devlet, yurttaşlarını sadece resmî olarak ilân etmiş olduğu yasalara tâbi kılabilir ve bunlardan hesaba çekebilir. Hukuk devletinde “legal görünümlü illegal örgütler” gibi tanımlamalar, siyasilerin yapacakları bir kısım illegal işlere ve zulümlere meşruiyet kazandırma çabasından başka bir şey değildir.

Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi için de devletin hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olarak kurumsallaşması ve örgütlenmesi gerekir. Kanunları, kanun yapıcılar ve devlet yöneticileri de dâhil olmak üzere herkese eşit bir şekilde uygulayabilmesi ve bunun için de bir kısım anayasal ve yasal düzenlemeler yapması gerekir. Dahası devlet, yasama ve özellikle yürütmeye dair icraatları yargısal denetime tâbi tutabilmelidir. Bunun da yönetimde şeffaflığı ve hesap verebilirliği gerektireceğinde şüphe yoktur.

Hem devletin her türlü icraat ve tasarrufunun kanunlara uygun olmasını sağlamanın hem de devletin keyfi bir kısım uygulamalarına karşı bireylere hukuk güvencesi temin edebilmenin en etkili yolu ise bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşturulmasıdır. Yoksa yargı organlarının iktidarın güdümünde olduğu veya adamına göre muamele yaptığı bir devlette, hukukun ve hukuk devletinin önemli esasları sayılan ne hak arama özgürlüğünden, ne adil yargılanmadan, ne masumiyet karinesinden, ne kazanılış haklara saygıdan, ne de kanunların geçmişe yürümezliği ilkesinden bahsedilebilir.

İslâm’da Hukukun Üstünlüğü İlkesi

Daha önce de kısaca üzerinde durulduğu üzere hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramları modern döneme aittir ve birkaç asırlık geçmişe sahiptir. Fakat bazı araştırmacıların da ifade ettiği üzere bu düşüncenin temelleri çok daha eski devirlere dayanmaktadır. Mesela Aristo’nun, “Devleti, herhangi bir vatandaşın yönetmesindense hukukun yönetmesi çok daha uygundur.” şeklindeki ifadeleri hukukun üstünlüğü fikrini çok güzel özetlemektedir. İslâm uleması da her ne kadar kavram olarak bunun üzerinde durmasalar da çok sayıda Kur’ân ve Sünnet nassı hukukun üstünlüğü fikrine referans teşkil ettiği gibi, Allah Resûlü (s.a.s) ve Raşit Halifelerin uygulama ve tatbikleri de tamamıyla hukukun üstünlüğü mefhumuna dayanmaktadır. Hukukun üstünlüğü fikriyle bağdaşması mümkün olmayan İslâm tarihindeki veya günümüz İslâm ülkelerindeki bir kısım yanlış uygulamaların İslâm’a mâl edilmesinin doğru olmadığını burada ifade etmek gerekir.

İslâm ulemasının Kur’ân ve Sünnet’ten yola çıkarak siyaset ve devletle ilgili ortaya koymuş oldukları; hukuka muhatap olma noktasında yönetilenlerle yöneticiler arasında hiçbir ayrım yapılmaması, devlet başkanı da dâhil olmak üzere hiçbir yöneticiye dokunulmazlık hakkı tanınmaması, sıradan bir vatandaşın bile rahatlıkla devlet başkanından davacı olabilmesi, devlet başkanlığının ağır mesuliyet gerektiren bir vekâlet ve velayet görevi olarak kabul edilmesi, devlet başkanının sadece meşru ve maruf emirlerine itaat edileceğinin vurgulanması, yöneticilere karşı emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker vazifesiyle kamuoyu denetiminin kurulması, bir prensip olarak hukuka muhalefet eden devlet başkanının görevden alınacağının kabul edilmesi, devletin varlık gayesinin adaleti temin etme ve kamu yararını sağlama olduğunun ifade edilmesi gibi düzenlemelerine bakılacak olursa İslâm’ın öngördüğü devletin tamamıyla hukuk devleti olduğu ve devletin temeline hukukun üstünlüğü ilkesini yerleştirdiği söylenebilir.

Bunların yanı sıra yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı olarak vazife ve sorumluluklarının net olarak belirlenmesi, devlet başkanı olacak kimselerle ilgili ilim ve ehliyete dair çok önemli ve ağır şartlar ileri sürülmesi, istişareyle iş yapmanın yönetimin bütün kademelerinde bulunan idareciler için temel bir görev olarak vaz edilmesi, idarî ve icraî her türlü işlem ve eylemin yargı denetimine tâbi tutulması, yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrı olarak vazifelerini icra etmeleri, hukukun itikadî ve ahlakî bir kısım dinamiklerle desteklenmesi gibi esaslar, yöneticileri keyfî şekilde hareket etmekten ve halk üzerinde tahakküm kurmaktan men eden çok önemli dinamiklerdir.

Bütün bunlar sadece teoride kalmamış İslâm’ın ilk devirleri başta olmak üzere sonraki asırlarda da uygulama imkânı bulmuştur. Asr-ı Saadet’te soylu bir aileye mensup olan bir kadın hırsızlık yapmıştı. Onun affedilmesi adına Allah Resûlü’ne müracaatta bulunulduğunda O öncelikle kızı Fatıma da olsa söz konusu müeyyideyi uygulayacağını ifade etmiş arkasından da en net ifadelerle hukukun üstünlüğünü ortaya koyan şu tarihî sözlerini sarf etmiştir: “Sizden öncekileri helak eden şeylerden biri şuydu: Onlardan zayıf biri hırsızlık yapınca had cezasını tatbik eder, kuvvetli biri yapınca geçiştirilirdi.” (Buharî, enbiyâ 51)

Allah Resûlü ile bir sahabe arasında yaşanan şu hâdise ise hukukun üstünlüğü ilkesinin en önemli yansımalarından birisi olan kanun önünde eşitliğin mücessem bir misalidir: Bir gün Allah Resûlü mal dağıtırken birisi O’nun üzerine fazla abanır. Bundan rahatsız olan Nebiyy-i Ekrem elinde bulunan değnekle onu dürterek dikkatli olmasını ister. Fakat değnek yanlışlıkla onun yüzüne isabet eder ve hafif yaralar. Bunun üzerine Allah Resûlü adamı yanına çağırarak kendisine kısas yapmasını talep eder. Fakat o, affettiğini söyler. (Ebû Dâvud, Diyât 14) Bu olaya şahit olan Hz. Ömer, “Allah Resûlü’nün kendisine kısas yaptırmak istediğini gördüm.” demiştir. (Nesaî, Kasâme 23) Yeni kurulan devletin başkanı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir Peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.s) bile bunu yapıyorsa, İslâm’a göre hiçbir yönetici ve idarecinin kanunlar karşısında dokunulmazlık hakkı yok demektir.

Allah Resûlü’nden sonra devletin başına geçen Hz. Ebu Bekir’in halife seçildikten sonra yaptığı şu konuşmada da hukuk devletinin temel dinamikleri ortaya konulmuştur:  “Ey İnsanlar! Size halife olmam sizden hayırlı olduğum anlamına gelmez. Vazifemi doğru bir şekilde ifa edersem bana yardım edin. Hataya düşersem beni düzeltin. İçinizde zayıf olan hakkını alıncaya kadar, benim yanımda kuvvetlidir. İçinizde kuvvetli olan, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaatten ayrılırsam sizin bana itaat göreviniz yoktur.” (İbn Hişam, 2/661)

Hz. Ebu Bekir’in, sıradan insanlardan farklı olmadığını, göreviyle ilgili her zaman denetime ve hesap vermeye açık olduğunu, herkese eşit muamele yapacağını, hukuka bağlı kalacağını ve meşruiyetini de hukuku uygulamadan aldığını bildiren ve aynı zamanda yöneticilerin hukuktan saptığı durumlarda halkı siyasi muhalefete, sivil itaatsizliğe ve direnişe çağıran bu sözleri modern dünyanın bile henüz ulaşamadığı üstün bir adalet ve hukuk düşüncesini yansıtmaktadır.

Ayni şekilde Hz. Ömer’in hilafet vazifesinin başlangıcında dile getirdiği şu sözleri de devlet başkanının asıl vazifesinin hukuku uygulamak olduğunu ortaya koymaktadır: “Bize düşen ancak Allah’ın emrettiğini size emretmek, Allah’ın yasakladığını size yasaklamak ve Allah’ın hükümlerini uzak yakın herkese uygulamaktır.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 16/164)

Hz. Ömer’in Ebû Musa el-Eş’ari’ye yazdığı mektupta kullandığı şu ifadeler ise hukuk devletinin en önemli gereklerinden bir diğeri olan yargı önünde eşitlik ilkesini ifade etmektedir: “(Duruşmada) bakışlarınla, taraflara verdiğin yerle ve adaletinle insanlara eşit davran ki toplumda mevki sahibi olan kişi kendisini kayırabileceğin beklentisine kapılmasın, zayıf olan kişi de adaletinden ümit kesmesin.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, 10/229) Esasında Hz. Ömer’in bu sözleri Allah Resûlü’nün şu hadisinin farklı ifadelerle teyit edilmesinden ibarettir: “Sizden biri halk arasında hüküm vermekle görevlendirildiğinde onlara tavrıyla, işaretiyle ve oturuşuyla eşit davranmalı, (başka bir rivayette) sesini hasımlardan yalnız birine karşı yükseltmemelidir.” (Dârekutnî, Sünen, 5/365-366)

Hz. Ömer, hâkimlere yaptığı adalet ve eşitlik tavsiyesine kendisi de sıkı sıkıya riayet etmiştir. Mesela bir gün Übey b. Kâ’b, ihtilafa düştükleri bir meseleden ötürü Hz. Ömer’i Zeyd b. Sabit’e dava eder. Aralarında hüküm vermesi için beraberce Hz. Zeyd’in evine giderler. Hz. Zeyd, halife olduğunu göz önünde bulundurarak Hz. Ömer’e daha iyi bir yer gösterir. Bunun üzerine Hz. Ömer, onun bu davranışıyla adaletten saptığını söyleyerek davacının yanına oturur. Arkasından davalı olması hasebiyle Hz. Ömer’in yemin etmesi gerekir. Hz. Zeyd, Übey’den halifeyi yeminden muaf tutmasını rica etse de Hz. Ömer bunu da reddeder ve yemin eder. Arkasından da, “Vallahi halife Hz. Ömer ile sıradan bir vatandaşı eşit tutmadığı sürece bir daha Zeyd’e dava götürülmemelidir.” der. (Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, 10/230)

Son bir misal de Hz. Ali’den verelim. O, halife olduğu dönemde devesinden zırhını düşürür. Bu zırhı da bir Yahudi alır. Zırhını onun elinde gören Hz. Ali, Yahudi’nin zırh üzerinde mülkiyet iddia etmesi üzerine onu Kadı Şureyh’e dava eder. Kadı Şureyh iddia sahibi olması hasebiyle Hz. Ali’den şahit ister. O da kölesi ve oğlunu çağırır. Fakat Kadı Şureyh oğlunun babası lehine şahitliğini caiz görmediğinden onun yerine başka bir şahit bulmasını talep eder. Bulamayınca da zırhın Yahudiye ait olduğu hükmünü verir. Devlet başkanının kendisiyle birlikte bir hâkimin huzuruna çıkmasına ve sonra da halife tarafından tayin edilen bir hâkimin onun aleyhine hüküm vermesine çok şaşıran Yahudi zırhını Hz. Ali’ye iade eder ve Müslüman olur. Hz. Ali de zırhı tekrar ona hediye eder. (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 4/140)

İslâm tarihinde devlet başkanıyla sıradan bir vatandaşın aynı mahkemede eşit şartlarda hâkim huzuruna çıkması ve duruma göre halifenin haksız bulunması gibi örneklerin sayısı hiç de az değildir. Nitekim İslâm tarihinde kurulan ve üst bir mahkeme olan mezalim mahkemelerinin en önemli görevlerinden birisi, yürütmenin hukuka aykırı kararlarıyla ve yetkilerini kötüye kullanan idarecilerle ilgili davalara bakmaktı. Osmanlı’da ise Divan-ı Hümayun bu görevi devam ettirmiştir.

Yasama Faaliyeti ve Hukukun Üstünlüğü

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle ilgili en önemli konularından birisi mevcut yasaların kaynağı ve niteliğidir. Zira söz konusu yasaların geçerliliklerini ve icra yetkilerini hangi kaynaktan alacakları ve bunların ne tür özelliklere sahip olacakları konusu, hukukun üstünlüğüyle hedeflenen adalet, eşitlik, güvenlik ve sosyal barış gibi değerlerin gerçekleşmesiyle doğrudan alâkalıdır. Daha açık bir ifadeyle yöneticilerin bir şekilde yasama faaliyetini tekeline aldığı, keyiflerine göre kanunlar yaptığı ve bu kanunlarla da vatandaşların temel hakları yerine kendi çıkarlarını korumaya çalıştığı bir devlette hukukun üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Bunun için çıkarılan kanunların her şeyden önce adil, hakkaniyetli, eşit, objektif, evrensel ve insan fıtratına uygun olması gerekir.

Hukukun üstünlüğü ilkesinin en önemli hedefinin devlet gücünü sınırlama ve devletin bütün icraatlarını hukukilik esasına bağlama olduğunu ifade etmiştik. Fakat bu düşüncenin kendi içinde çok önemli çıkmazları barındırdığı da bir gerçektir. Öncelikle hukuk normu koyma yetkisini elinde tutan devletin, harfiyen kendi koyduğu kurallara uymasını beklemek çok nahif bir beklentidir. Dahası anayasayı ve yasaları belirleme gücünü elinde tutan devletin temel hak ve özgürlükleri koruma altına alan adil yasalar yapmasının teminatı nedir? Devletin adil ve demokrat olmayan yasalar yapmasını kim önleyecektir? İktidar sahiplerinin kanun yaparken veya mevcut kanunları değiştirirken kendi çıkarlarını gözetmelerine mâni olacak dinamikler nelerdir? Adil yasaların yapılması için bir güvence olarak görülen anayasanın adil olup olmadığı nasıl bilinecektir?

Modern devlet, “İktidar iktidarı durdurur.” mantığıyla yasama, yürütme ve yargı organları arasında güçler ayrılığı prensibini benimseyerek, Anayasa mahkemesini kurarak, yasamayı da yargısal denetime tâbi tutarak yasama alanındaki suiistimalleri önlemeye yönelik bir kısım tedbirler almaya çalışmıştır. Acaba bunlar yeterli midir?

Bunların yanı sıra şu sorular da akla gelmektedir: Netice itibarıyla toplumun diğer fertleriyle eşit konumda olan bazı şahısların kanun yapma yetkisiyle donatılarak başkalarının hayat tarzlarını belirlemesi, onlar için bir kısım emir ve yasaklar koyması ne kadar adildir? İnsanların, hata yapma, zaaflarına yenik düşme ve çıkarlarını gözetme gibi bir kısım noksanlarla kuşatılmış kanun yapıcıların iradelerine boyun eğmesi onları köleleştirmez mi? Dahası acaba hukuk değişik çağlarda ve toplumlarda mevcut olan egemen sınıfın kendi çıkarları istikametinde halkı denetlediği ve yönettiği bir enstrüman mıdır?

Bazı hukukçular ve siyaset felsefecileri bu gibi çıkmazları bertaraf etme adına fertlerin doğuştan bir kısım dokunulmaz haklara ve özgürlüklere sahip olduğunu, bu hakların devletin varlığından önce mevcut olduğunu ve devletin bu haklarla sınırlanması gerektiğini iddia eden tabii hukuk anlayışına dayanmaya çalışmışlardır. Zira tabii hukuk savunucularına göre insanların sahip oldukları bu dokunulmaz ve temel haklar, devlet iktidarının aşamayacağı sınırları tayin eder ve onun için bir çerçeve oluşturur.

Bazı hukukçular ise hukukun kaynağını toplumsal gerçeklikte aramak suretiyle yasama problemiyle ilgili dile getirdiğimiz söz konusu açmazlardan kurtulmaya çalışmışlardır. Onlara göre devletin yapmış olduğu faaliyet, zaten toplum fertleri arasında mevcut bulunan örf ve teamüllerin yasalaştırılmasından ibarettir. Farklı bir tabirle hukuk devletten bağımsız olarak toplum fertlerinin bilinçlerinde kendiliğinden meydana gelir ve bu hukuk devleti de bağlar. Onlar hukuka devlet iradesinin dışında bir temel bulmak suretiyle, hukuku yöneticilerin keyfi kararlarından kurtarmaya çalışmışlardır.

İslâm hukukçuları ise bu tür seküler yöntemlerin ve hukukî teorilerin devletin, iktidar gücünü keyfi biçimde kullanmasını önlemede yetersiz kalacağını, bu tür nazari bilgilerin olduğu gibi teoriye yansımasının çok güç olduğunu ifade etmişlerdir. Onlara göre sınırlı bir akla ve ilme sahip olan, dış etkilere açık bulunan, arzu ve heveslerinin baskısından kurtulamayan insanoğlunun, fertlerin haklarını koruyacak, her türlü ihtiyacına cevap verecek ve dengeli bir toplum hayatı oluşturacak adaletli kanunlar yapabilmesi çok zordur. İnsanı, iç derinlikleri, maddî-manevî ihtiyaçları, başkalarıyla kuracağı münasebetler itibarıyla en iyi bilen O’nun Yaratıcısıdır. Bu açıdan İslâm’da gerçek anlamıyla teşri kuvvetinin Allah’a ait olduğu ifade edilmiştir.

İslâm tarihine göz atıldığında İslâm’ın bidayetinden itibaren uzun asırlar boyunca yasama faaliyetinin hep sivil âlimler tarafından yürütüldüğü görülecektir. Farklı bir tabirle İslâm hukuku, müçtehitlerin devletten bağımsız olarak icra ettikleri ilmî çalışmaların bir neticesi olarak vücut bulmuştur. Özellikle İslâm’ın ilk dönemlerinde iktidar sahiplerine karşı mesafeli duran ve bağımsızlığını koruyan ulemanın en önemli hedefi, Allah’ın iradesine uygun içtihatlar ortaya koymak olmuştur. Yasama faaliyetinde ne devlet başkanının ne de daha başka idarecilerin bir müdahalesi ve rolü olmuştur. Bu yönüyle İslâm’da devletin hukuk vaz etmesi mevzubahis değildir; bilâkis hukuk, devleti oluşturur. Daha doğrusu devlet, meşruiyetini hukuktan alır. Wael b. Hallaq’ın The Impossible State kitabında detaylı olarak üzerinde durduğu üzere İslâm hukukunun bu yönü, modern devlet anlayışına oldukça yabancıdır.

Elbette “müçtehit” vasfını haiz olmaları durumunda yöneticiler de hukukun oluşmasına katkıda bulunacaklardır. Fakat kanun koyma hiçbir şekilde onların tekeline bırakılmamıştır. Zira devletin görevi kanun yapmak değil, mevcut kanunları adaletli bir şekilde tatbik etmekten ibaret görülmüştür. Teşri faaliyetinin devletin dışında gelişmesi ve bu alanda âlimlerin söz sahibi olması, devlet otoritesini temsil eden şahısların hukuku kendi isteklerine uydurma girişimlerine karşı bir çeşit teminat olmuştur. Devletin bizzat değer belirleyici olma yerine sivil toplum tarafından üretilen değerlerin koruyucusu olması, iktidar sahipleri ile halk arasındaki gerginlik ve çatışmaların son bulması adına oldukça önemlidir.

Bununla birlikte işin tabiatı gereği devletin, özellikle idare, siyaset ve ekonomi gibi alanlarda bir kısım düzenlemeler yapabileceği İslâm hukukçuları tarafından da kabul edilmiştir. Nitekim Osmanlı’da ortaya çıkan “örfi hukuk” da bu ihtiyacın bir neticesidir. Fakat bu düzenlemelerin bir taraftan İslâm’ın temel ilkelerine ve ruhuna aykırı olmaması, diğer yandan da kamu yararına uygun olması gerektiği söylenmiştir. İslâm hukukçuları bunu, “Raiyye üzerine tasarruf, maslahata (kamu yararının sağlanmasına) menuttur.” şeklindeki fıkıh kaidesiyle ifade etmişlerdir. Aynı zamanda bu kaide, hukukun üstünlüğü ilkesinin de veciz bir ifadesidir.

Müçtehitlerin hüküm vaz etme adına yapmış oldukları iş ise öncelikli olarak Kur’ân ve Sünnet naslarını anlama, yorumlama, onlardan hüküm çıkarma, hükmü naslarda yer almayan meseleleri ise nasların ışığında çözüme kavuşturmaktan ibarettir. Bu yönüyle İslâm’da yasama faaliyeti temel itibarıyla vahiy kaynaklıdır. Bununla birlikte fukahanın hem hukukun korumayı hedeflediği ana maksatları dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması olarak ifade etmesi, hem de yasama faaliyetine yön vermesi açısından ısrarla örf, maruf, maslahat, istihsan ve adalet gibi kavramlar üzerinde durmaları da İslâm’ın insana, akla ve toplumsal telakkilere ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermektedir.

Bütün bunların yanında İslâmî hükümlerin taalluk alanının sadece bu dünyadan ibaret olmaması, Müslümanların ahirette de söz konusu hükümlere uyup uymadıklarından hesaba çekilecek olmaları onlar nazarında hukuk kurallarını daha ehemmiyetli hale getirmektedir. Yani hukuka muhalefet edenler için maddî ve dünyevî müeyyidelerin yanı sıra uhrevî ve manevî müeyyidelerin de bulunması kanunlara uyma adına vicdanları da harekete geçirmektedir. Bu konuda yöneticiyle yönetilenler arasında da hiçbir fark yoktur.

Toplumsal Şuurlanma

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü mefhumlarının oturması ve fonksiyonel hâle gelmesi adına toplumsal şuurlanmanın oluşmasının, fertlerde hukuk bilincinin kökleşmesinin, temel hak ve özgürlüklerin kıymetini bilmelerinin çok önemli olduğunu da ifade etmek gerekir. Halkın, hukuka bağlı kalmanın, devletin zulüm ve haksızlıkları karşısında en büyük güvence olduğunu bildiği, hukukun üstünlüğünü insanca bir hayat yaşamanın olmazsa olmaz şartı gördüğü bir ülkede yöneticilerin halk üzerinde tahakküm kurması çok daha zorlaşacaktır. Bütün bunların yanında yurttaşların, hukukun üstünlüğünün ekonomik hayatla da çok sıkı bir irtibatının olduğunu, hukuk güvenliğinin ve istikrarın olmadığı bir ülkede yatırımların da riske gireceğini, belirsizlik ve öngörüsüzlük yüzünden teşebbüs ruhunun öleceğini bilmeleri de onları hukukun üstünlüğüne karşı daha duyarlı hale getirecektir.

Halkın hukukun önemi hakkında bilinçlendiği ve farkındalığının arttığı böyle bir ülkede ise yöneticilerin hukuk dışı keyfi muamelelerine sessiz kalınmayacak, onların zulüm ve haksızlıklarına göz yumulmayacak, hak ve özgürlükler cesurca savunulacaktır. Böyle kamusal bir denetimin olduğu bir ülkede ise hukukun sözü geçmeye başlayacak ve devlet her geçen gün daha da şeffaflaşacaktır.

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki günümüzde Batılı devletlerin siyasi, iktisadî ve içtimaî hayatlarında önemli mesafeler katetmelerinin en önemli sebeplerinden birisi devlet yönetiminde hukuku üstün kılmaları olduğu gibi, İslâm dünyasının bir kısım despot ve diktatörlerin pençesinde inim inim inlemesinin, her yerde zulüm ve hak ihlalleri yaşanmasının ve neredeyse hayatın her alanında ciddi bir geri kalmışlığın hâkim olmasının en önemli sebebi de hukukun üstünlüğünün yerini üstünlerin hukukunun almasıdır.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 3.6.2019 [TR724]

İcat çıkarmak! [Naci Karadağ]

Millet olarak ağzımızı her açtığımızda geçmişle övünür ve doğru-yanlış neredeyse tüm icatların Müslüman-Türk bilim adamları tarafından keşfedildiğini söyleriz.

Büyük bir eziklik kompleksinin yansıması olan bu durum o kadar hoşumuza gider ki bugün siyasal İslam’ın esir aldığı Türk medyasında neredeyse dakikada bir böyle saçmalıklar yayınlanır.

Oysa Anadolu’da en yaygın olan deyişlerden biri de “İcat çıkarma”dır.

Çocuk evde bir şey yapmaya kalkıştığında büyükleri hemen çıkışırlar, “otur oturduğun yerde icat çıkarma!”

Hemen hatırlayacaksınızdır; Devlet kanalı TRT’de yayınlanan bir bilim-icat programında finale kalan üç eserden bir tanesi portatif fizik tedavi cihazı geliştiren gençti. Bir tanesi de organik hoşaf üreten hanım kızımız. TRT’nin değerli jürisi büyük bilimsel keşif diye organik hoşafı birinci seçmişti.

Şuradan izleyebilirsiniz:


İlave TV diye bir internet kanalı var. Genç ve parlak zekalı bir muhabir şehir şehir gezip adeta insan kumaşımızın kalitesini bizlere gösteriyor. Geçtiğimiz gün bu kanalda S 400 füzeleriyle ilgili bir sokak röportajı yayınlandı. Hani izleyen insanın beyninin yanmaması mümkün değildi. Suyumuza, aşımıza ne kattılar da bu hale geldik, yoksa hep böyleydik de biz mi gaflet uykusunda göremiyorduk emin olamadım.

O röportaj da şurada.


Sosyal medyada maaşlı binlerce saray trolü doğru-yanlış demeden saçma sapan şeyleri vatan millet Sakarya kontenjanından boca ediyorlar.

Aldıkları maaş ne kadar bilemiyorum ama gerçekten işleri çok zor. Hiç bilmedikleri, anlamadıkları konularda atıp tutmak, rezil olma pahasına Saray destekçisi olmak hiç kolay değil.

Aldıkları maaşı hak ettiklerinden eminim.

S 400 füzeleri konusunda o kadar uçuyorlar ki, sanki bu füzeler ülkeye geldiği anda Türkiye uçuşa geçecek.

Eminim birkaç vakte kadar Reis bu füzeleri almaktan vazgeçtiklerini açıklasa, aynı motivasyon ile bu sefer S 400’lerin nasıl birer balon olduğunu anlatacaklar!

Talha’yı tanımıyorsunuz muhtemelen.

İmam Hatip lisesine giden bir delikanlı Talha. Hasta olduğu için ve yakınında imam hatipten başka okul olmadığı için bu okula kerhen gittiğini söylüyor.

Çöplerden topladığı malzemelerle kendince yeni alet edevat yapan zor şartların mütevazi bir mucidi Talha.

Geçtiğimiz günlerde teknoloji ve tasarım dersi öğretmeni, geri dönüşüm malzemelerinden bir şeyler üretsinler diye ödev veriyor 8. Sınıf öğrencisi Talha ve arkadaşlarına.

Talha çöpten topladığı malzemeler ile kumandalı elektrikli araba yapıyor.

Büyük bir heyecan içinde okula götürüyor.

Takdir olmasa da en azından teşvik göreceğini umuyor muhtemelen. Ancak bırakınız takdiri bir güzel fırça yiyor ve adeta aşağılıyor teknoloji tasarımı öğretmeni Talha’yı. Ve basıyor 0’ı (Sıfır)…

İşin ilginç yanı, Talha’nın projenin afişini tasarlayan öğrenciye 100 tam puan veriyor.

Dondurma çubuklarından yapılan kalemliğe bayılıyor öğretmen ve ona da 100 veriyor.

Organik hoşaf ya da ayran yapıp getiren olmamasının ve birinci olamamasının sebebi muhtemelen geri dönüşüm başlığına uymamaları olsa gerek. Yoksa Talha’nın öğretmeni o projeleri de ödülsüz bırakmazdı eminim!

Sonrası daha enteresan.

Sosyal medyada hepi topu 6 takipçisi olan Talha’nın çok ağırına gitmiş olacak ki bu durumu bir paylaşımla ifade ediyor arkadaşlarına.

Tabiri caizse film burada kopuyor ve Talha’nın paylaşımı “yürüyor”… Onbinlerce kişi “like”layıp, “RT” yapıyor bu paylaşımı.

Fakat esas iç acıtan ve mide bulandıran husus ise gencecik bir çocuğun hevesini kırmak için yapılan yorumlar. Akıl alır gibi değil. Eşek kadar adamlar Talha’yı eleştirmek için olmadık şaklabanlıklar yapıyorlar, laf sokuyorlar.

Muhtemelen Talha’nın öğretmeni de bu paylaşımdan haberdar oluyor ve puanını bir anda 100’e çıkarıyor genç mucidin. Talha bunun da belgesini paylaştı.

Talha’nın durumu Erdoğan’ın ülkesine on numara yakışan bir şey aslında. Haset ve kıskançlığın tetiklediği kötülük.

Bu ülkenin başarıdan başarıya koşan yüzlerce eğitim kurumunun kapısına kilit vuruldu ve Allah’ın hiçbir kulu ağzını açıp tek laf etmedi. Etmediği gibi yürek soğutanlar, oh oldu diyenlerin haddi hesabı yok.

Erdoğan’ın yurt içinde yaptığı eğitim katliamı da yüreğini soğutmuyor ki, beşinci sınıf ülkelerin mafyatik yöneticilerine milyonlarca dolar para akıtarak bu okulları kapatmaya çalışıyor.

Pakistan ve bazı Afrika ülkelerinde, Doğu blokunun etkin olduğu yerlerde bunu başarıyor da.

Geçtiğimiz gün bir Türki cumhuriyetinde okul kapattırmak için 35 milyon dolara cami yaptırdığını bizzat büyükelçi söylemişti.

Maarif Vakfı isimli tarihe utançla geçecek bir devlet yapısı var. Sivil insanların kendi paralarıyla yaptırdıkları güzide eğitim kurumları rüşvet ve baskı ile kapatıldıktan sonra bu utanç vakfına devrediliyor.

Çoğu işletemeyip batırıyor zaten.

Kimse de çocuğunu yollamıyor bu okullara artık.

Pakistan’ta silahlı adamlarca basılıp öğrenci ve öğretmenleri dışarı atılan Türk okullarında yeni gelen Maarif Vakfı yöneticileri ne yaptı biliyor musunuz?

Okulun bilim olimpiyatlarında kazandıkları ödülleri imha ettiler!

Bunun yerine mesela bilim üretmesi gereken üniversiteler de manav açarak üstelik rektör tarafından gururla paylaşılarak üretim yapan insan modelleri başa geçti.

Başarıya, başarılı insana olan nefret ve kin bugünkü Türkiye’nin en kısa özeti sanırım.

Eminim Talha’nın öğretmeni bir süre sonra TRT’ye jüri olarak seçilebileceği gibi yakın gelecekte Maarif Vakfı başkanı bile olabilir!

Talha başına gelen bu üzücü hadise sonrasında ise iç burkan şu mesajı yayınladı: İnsanlr neden bu kadar kötü.

[Naci Karadağ] 3.6.2019 [TR724]

Jamais Vu [Hakan Zafer]

Tecrübe etmeyenimizin olmadığı, yaşadığı anı sanki daha önce yaşamış gibi hissetme, Deja Vu var ya, onun bir de kaburgası kalın kardeşi var; Jamais Vu. Fransızca, “hiç görmedim” anlamına geliyor. Bir şeyi, daha önce milyon defa tekrar etmiş olsa bile hatırlamama, ilk kez şahit oluyor hissine kapılma.

Böyle bir durumda kişide eskinin bilgisi olsa ne yazar, ya da kişi kutsalı tekrar etse. Karşılaştığı durumda gerekli tutumu sergileyebilmek için yeniden örgüleyeceği bir bilinç oluşturmadıktan sonra. Mesela, “Rezzak sensin!” deyip Allah’a, sonra insan elinden yalamadığı kap kendine küsen, “En büyük sensin!” diye Allah’ı tekbir eden ama karşısında küçülmedik heybet(!) bırakmayan kimseye ne denebilir?

Altı boşalmış kavram listesi yapın deseniz, başa yazacaklarımdandır zikir.  Kendimi bildim bileli bu kavram, içini kurtların kemirdiği, uzaktan kendisini tamam gösteren kabuktan başkaca varlığı kalmamış bir yemiş gibidir. Herkesin, uzaktan sevdiği, tatmadığı halde bile ağzını kamaştıra kamaştıra bahsettiği bir yemiş.

Aslında, yeniden organize olan zihnin temelidir zikir. Unutmanın çaresi, namı unutmak olan insanın en temel görevidir.  Zaten, telaştan geriye sıyrılınca, hayat denen yol halinin uzaktan görünüşü, bir unutup bir hatırlamaktır. İnsana yapılan ilahi ikazın da özü, hatırlatmak yani zikirdir.

*****

Adı gibi bildiğini dilinin ucundan çıkaramayan, az önce söylediği hatta ahdettiği halde ağız kendinin değilmiş gibi sonrasında başka davranan insan, neyi unutmaz, neyi yok saymaz ki!

İyiyi de iyilik etmeyi de kendisine yapılan iyiliği de unutur. Yoksa yararı dokunmuş onca iyiliği unutmanın, dahası reddetmenin zihinde oturduğu temel ne olabilir; Roma’yı yaksan, “şu güne şu gün eline bir kibrit almışlığın mı var!” diyen bir yoksunlukla nasıl mücadele edilebilir?

Ne başlangıç heyecanları, ne de sayesinde başladıklarımıza vefa, iyilikte ısrarın temeli olmaya yetmez. İyiliğin ve iyi kalmanın, etkilenen kimselerce hatırlanmasının ibadet değeri açısından önemsiz olması, tam da bu sebeple rahmettir. İyiliği kendisi adına tercih ettiğimiz Allah’ın “bilen”, “gören” ve “duyan” vasıfları, “zayi oldu” diyebileceği yerde insanın imdadına yetişir, tutar elinden.

Denize iyilik atmanın balıkla alakası, “bilmek” olmayabilir ama bu durum, attığımız iyiliği balığın yediği gerçeğini de değiştirmez. O halde, balığın zihnini organize edemedik diye vaz mı geçelim?

Her küsenin gönlü alınıyor zannedip yaptığı iyilik unutuldu diye küsmek; kendisine küsülecek, nazınızın geçeceği vakti tahmin edip geriden sevimli bir ilgisizlikle takip eden kimseniz yoksa başa beladır. Bazen küseyim dersiniz; küstüğünüz, küsecek kadar evvelce yakın olduğunuz, en uzağınıza düşüp celladınız olmaya durur. Küstüğünüze, küseceğinize bin pişman olursunuz. Yetmez, dönüp o da size küser, alır eline keseri, “geçmişim” diye üstüne titrediğiniz, arada girip çıktığınız kapıyı parçalar.

Önemseyin önemsemesine ama etrafa ejderha olup ateş saçacak kadar da değil. Baktınız dudaktan ateş dökülüyor, temizliğinden emin olduğunuz bir suya dayayın gitsin.

Tebrik

Bayramların hüzünle bir akrabalığı var, hüzünle akraba olanın da duayla.

O kadar kalbi kırık birikti ki geçtiğimiz güzergâhta; kime, nasıl darılıp nazlanacağını şaşıyor insan. Kudreti sınır bilmez Rabbimden şu mübarek vakitlerde dileğim; kalbi kırıkların dualarını -hiç olmazsa ona darılmayacakları kadarını- kabul etmesidir.

Bayramınız mübarek olsun.

[Hakan Zafer] 3.6.2019 [TR724]

Türk İrredantizmi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Rejim Sovyetler Birliği’ndeki gibi kendi propaganda makinesini oluşturdu. Tek farkla; Sovyet TAS haber ajansı ve rejimin sesi Pravda, döneminin koşulları gereği merkez Sovyet kontrolünün gizlenmeye çalışılmadığı bir rejim aparatıydı. Modern diktatörlükler daha sofistike hareket ediyor. Birçok haber ajansını, gazeteyi, televizyon kanallarını, radyoyu hatta sosyal medyayı tek bir havuzda topluyor. Böylece alternatif gerçeklik adını verdiği manipülatif ve tahrif edilmiş bir gerçeklik vizyonunu vatandaşlarına pompalıyor. Bir endoktrinizasyon metodu bu. Böylelikle rejime sadık, onun ana görüşlerini ve yönelimlerini sorgulamayan bir halk kitlesi oluşturmak hedefleniyor.

Rusya bu işi en ince yapan ülkelerin başında geliyor. Ne de olsa Sovyetler Birliği döneminden gelen ciddi bir totaliter birikimleri var. Aleksandr Dugin gerçeğin tekil olamayacağını, her devlete göre birbirinden farklı gerçeklik versiyonlarının olduğunu, gerçek kontrolünün devletin ana misyonlarından biri olduğunu gayet açıklıkla ifade ediyor. Gerçeklik olgusu bir tür diplomatik karşılıklılık ilkesi olarak algılanıyor. Gerçeklik üzerinde uzlaşmak gibi gerçeğin doğasına aykırı bir öneri veya stratejiyle Batı’daki haberleri eleştiriyorlar. “Siz bizim gerçekliğimize eleştiride bulunuyorsunuz” dedikleri şey, mesela Rusya tarafından işgal ve ilhak edilen Ukrayna toprağı Kırım. Rusya’ya göre bu tür bir niteleme “Rus gerçekliğine tekabül etmiyor”.

Bugün Türkiye’deki rejim enformasyon aparatı farklı prensiplerle mi işliyor sanıyorsunuz? Medyanın ve gazetelerin tarafsızlığını yitirmesi bir tarafa, artık özenerek gerçekleştirilen bir algı kamuflajına dahi gerek duyulmadan doğrudan yalan haberlerle kendi hedef kamuoyları endoktrine ediliyor. Öyle ki, hipnotize edilmiş kitleler realiteden kopuk bir algıyla bakıyor Türkiye’ye. Tüm haber mecraları tek bir merkezden talimatla yönetiliyor. İç siyasette bunu zaten gözlemliyoruz. En basiti fabrike edilmiş “FETÖ” kavramı üzerine inşa edilen takibat politikaları ve insan hakları ihlalleri. Ancak bu yazıda ele almak istediğim dış politika ve güvenlik politikaları bağlamı.

Rejimin “büyük Türkiye” diskuru üzerinden farklı ideolojik zeminlerdeki siyasal hareketleri ve tabanlarını nasıl aynı potada birleştirdiğini daha önce analiz etmiştim. Özetle ifade etmek gerekirse, birbirinden farklı dünya görüşlerinden ve ideolojik çıkış noktalarından hareket eden ve beslenen partiler, siyasi hareketler ve çıkar grupları, Batı normları dışında bir gelecek oluşturma konusunda ortak bir platformda fiilen birleşmiş durumdalar. Türkiye’nin Batılı savunma ittifakından ayrılışı olarak özetlenebilecek bir duruşları, tümünün ortak noktası. Kimi İslamcı, kimi sağ nasyonalist (ülkücü ve Pantürkist), kimi sol nasyonalist (ulusalcı, Kemalist milliyetçi), kimi de Neo-Osmanlıcı referanslarla Batı dışında kendi başına büyük devlet olma rotasında ilerleyen bir Türkiye hayali kuruyorlar. Bu hayalin NATO içinde, Türkiye’nin küresel güvenlik mimarisinde oynaya geldiği klasik ve uzun erimli rol çerçevesinde gerçekleşmesi imkânsız. Çünkü büyük Türkiye hülyası statüko karşıtı ve irredentist bir konsept. Yani Türkiye’nin mevcut gücü ve hatta sınırları ile yetinmek istemeyen, “enginlere açılmak” ve “risk almak” suretiyle nüfuz alanı ve hatta toprak elde etmek isteyen bir plan. Türkiye’de Osmanlı imparatorluk geleneğinden kaynaklanan inanılmaz büyüklükte bir Batı fobisi var. Bu yeni bir şey. Çünkü cumhuriyetin kuruluşunu gerçekleştiren Osmanlı elit askeri kadrosu dahi, Birinci Savaş sonrasında böylesi bir anti-Batı konseptine tevessül etmedi, yönelmedi. Dahası, böylesi eğilimleri olanlar tehlikeli addedildi. Enver Paşa sonrası Türk subay profili, maceracılıktan uzak, ayakları yere basan, gücü ile hayalleri arasında uyumsuzluğu stratejik körlükle hatta hainlikle eşit gören bir anlayışa sahip oldu. Bu yaklaşım bugün terk edilmiş görünüyor. Ve yukarıda ele aldığım Pravdalaşmış medya gücüyle, halk bir irredentist politikaya hazırlanıyor.

Bu tür fikirlere örnek olması açısından propaganda merkezlerinden biri olan Sabah’ta strateji ve dış politika yazan Bercan Tutar verilebilir. Tutar 15 Temmuz’dan bu yana Avrasyacılık propagandası yapıyor ve son derece derinlemesine Avrasya stratejisi anlatıyor. Kendi içinde tutarlı ve akıllı yazılar. Ancak kendi içerisinde tutarlı olmalarına bir parantez açarak bunun reel duruma iyi ve doğru teşhis koyan analizler olduğunu söylemek imkânsız. Yazıların özünde küresel uluslararası sistemin tek merkezli olmaktan artık çıktığı, çok merkezli bir yapı arz ettiği varsayımı var. Ben 2006’dan beri Türk üniversitelerinde ve Harp Akademisinde bunu anlattım. Ancak bunu söyledikten sonra daima bir parantez açtım ve öğrencilerime çok kutuplu dünyanın eşitler arası bir ilişki olmadığını, aksine bir güç hiyerarşisi olduğunu izah ettim. Bercan Tutar, Soner Yalçın, SETA grubundan Burhanettin Duran gibi İslamcı ya da Avrasyacı-sol yazarların ortak noktası Amerikan merkezli tek kutuplu dünyanın sonlanmasıyla beraber Türkiye’nin bir güç merkezi olarak profil kazandığı. Bu büyük bir yanılsama. Çünkü çok kutupluluk hiyerarşisinde Türkiye ciddi zaafları olan ve orta güç üzerine çıkması olanaksız görünen bir aktördür. Bunun böyle olması bazılarının gururunu kırsa da realite budur. Çok kutuplu dünyada hammadde kaynaklarından, özellikle de fosil enerji kaynaklarından yoksun bulunan bir aktörün büyük güç olması olanaksızdır. Özellikle makro ekonomik sorunlarını çözememiş, bilhassa giderek kötüleşen devalüasyon, enflasyon, küçülme ve işsizlik gibi sorunlarla boğuşan ve de kriz öncesi sessizliği yaşayan bir ülke için büyük güç beklentileri tutarsızlıktan başka bir şey değil.

Elbette bu yazarlar da bunun farkındalar. Ancak “merkezden gelen yönlendirme” gereği, çizdikleri Türkiye resmi son derece gerçeklerden kopuk bir imaj. Yukarıda ele aldığım propaganda makinesi üzerinden bu hayali tabana gerçeklik olarak kabul ettiriyorlar. Ben bunun bir hazırlık olduğundan endişeleniyorum. Tıpkı Hitler dönemindeki güçsüz Almanya gibi, topluma hayal satarak diktatörlüğe yakıt üretme gayretinde olabileceklerini düşünüyorum. Dahası, bu rejimin bir süre sonra bu toplumsal tabanı memnun etmek üzere cidden bir takım askeri maceralara da atılabilecek olması olasılığı üzerinde duruyorum. Bu Irak’ın kuzeyinde Kürdistan topraklarında yapılan illegal askeri müdahaleler gibi ya da Suriye’de Kürtlere yönelik kara harekâtları gibi küçük ölçekli operasyonlarla sınırlı kalırsa iyidir! Benim kast ettiğim, geçtiğimiz günlerde Bercan Tutar’ın ağzından kaçırdığı gibi yayılmacı bir saldırı olasılığı. Rusya ve İran’la ilişkileri gün geçtikçe derinleşen, özellikle Kremlin’le işbirliğini rejimin savunulması konusunda Rusya’ya yanaşmaya kadar vardıran Avrasyacı yapı, Erdoğan’ın zafiyetlerinden dolayı etki alanını giderek etkili hale getiriyor.

Bilindiği üzere Kıbrıs çevresinde doğal gaz kaynakları keşfedildi. Kıbrıs (Rum kesimi), İsrail, Mısır gibi ülkelerle işbirliği içerisinde doğu Akdeniz’deki bu fosil enerji kaynakları çıkartmak ve Avrupa pazarına sürmek niyetinde! Türkiye, İsrail ve Mısır’la potansiyelinin çok altında işbirliği yapıyor. Bu iki aktör de İslamcı retoriğin iç politika malzemeleri olarak kullanılıyor. Gazze ve Sisi üzerinden İslamcı tabanı Avrasyacı bir Batı düşmanlığına rahatlıkla ikna edebilen Erdoğan, bu nedenle Avrasyacı ortakları nezdinde (hem dışarıda hem de içeride) değerini arttırıyor. Rusya doğu Akdeniz’deki doğal gazın Avrupa’ya alternatif bir kaynak oluşturacağını ve bunun kendi Pazar payını olumsuz etkileyeceğini görmüş durumda. Bu nedenle Ankara’ya kapalı kapılar ardında destek çıkarak Rusya-Türkiye-Suriye hattı üzerinden doğu Akdeniz’i istikrarsızlaştırmak peşinde. ABD ve NATO ise AB ülkeleri üzerindeki rus enerji kartını zafiyete uğratabilmek için Kıbrıs münhasır ekonomik sahası içindeki gazı mümkün olduğunca ucuz ve güvenli bir şekilde Avrupa pazarına sürme peşinde. Tıpkı Bakü petrollerini dünya pazarına açan BTC boru hattı gibi! Türkiye Kıbrıs’ta bir an evvel bir çözüm bulmak ve yeniden AB rotasına dönerek bu baş belası Avrasyacıların verdiği hasarı telafi etmek yerine, Rusya’ya daha da yanaşarak opsiyon penceresini daraltıyor. S-400’lerin doğu Akdeniz’e yerleştirilmesi planı çok endişe edici bir durum. Mısır, Ürdün, İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs, NATO üyesi kampı da arkalarına alarak askeri işbirliğine giriyor. İşte Bercan Tutar bu bağlamda şunları ağzından kaçırıyor: “Çevremizde köklü bir değişim sürecinin yaşandığı böyle bir dönemde kültürel, siyasi ve ekonomik düzeyde proaktifliği de aşan irredentist bir strateji izlemeye mecburuz” diyerek, açıkça genişleme (irredantizm) politikasını savunuyor. Bu tez bugünkü Avrasyacı kliğin Türkiye üzerine olan planlarının sandığımızdan çok daha tehlikeli olduğunu ortaya koyuyor!

Anlaşılan güç kırılması doğu Akdeniz’de olacak. Türkiye-Rusya-İran-Suriye (ve dışarıdan destekleyecek büyük oyuncu Çin) bloğu, neo- mihver devletleri olarak ikinci Soğuk Savaş’ın ana ötekileri! Türkiye Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi çok yanlış ata oynayarak, 75 yıllık stratejik Batı ittifakı birikimini hoyratça çarçur ediyor. Oysa birinci harekatta (20 Temmuz 1974) haklı da olsa, ikinci harekatın sürekli statüko olarak benimsenmesi üzerinden oluşturulan gedik, Türkiye’yi şimdi Kıbrıs’ta suların ısındığı şu dönem, Rusya’nın inisiyatifine terk ediyor. S-400’ler sanki yeni Yavuz ve Midilli gibi, Türkiye Akdeniz’ine konuşlandırılırken, bu bataryaların yeni bir irredentist savaşın bahanesi olabilmesi ihtimali büyüyor. Bataryaların kontrolünün Rus askeri uzmanlarında olacağı (en azından başlangıçta) kesinken, Ankara’nın aldığı riskler daha rahat görülmekte.

İşin hazin tarafı, Türk kamuoyunda bu tuzağı görebilecek ve buna karşı durabilecek hiçbir kesimin bulunmuyor olması. Demokrasi, hukuk ve özgür basın yokluğunda Türk irredantizmi ülkeyi bir varoluşsal yol ayrımına getirirken, Türkiye kamuoyu batan Titanik’te dans eden yolcular gibi!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.6.2019 [TR724]

3 Haziran 3 Portre: Kafka, Nazım ve Günümüzdekiler [Ramazan Faruk Güzel]

Yazın giriş kapısı Haziran. Sıcağın, yeniden canlanışın mevsiminin hemen başlangıcında çok değerli insanlar gözlerini yummuştu bu dünyaya…

2 Haziran 1970’de Orhan Kemal, 2 Haziran 1991’de Ahmed Arif gitmişti mesela…

Bugün ise günlerden 3 Haziran 2019 Pazartesi. 3 Haziran 1963’de Nazım Hikmet, 3 Haziran 1924 Franz Kafka’nın göç ettiği gün… Onların dünyadan göçüp gittikleri günün yıldönümünde, ölüp ölüp dirilenler, ülkesinde adeta ölüye döndürülenler, gittikleri başka yerlerde yaşam mücadelesi veren insanlar var günümüzde…

KAFKA’YI ANMAK

Evet bugün; Ölümü münasebetiyle (3 Temmuz 1883 – 3 Haziran 1924)  büyük yazar ve düşünür Franz Kafka’yı anma günü…

Alman ve Çek kültürleri arasında gidip gelmiş Yahudi bir aileden neşet etmiş ve bulunduğu ortamda yabancılaşmayı, ayrışmayı ve sonunda da metamorfozu yaşamış birisi olarak eserlerinde bunları işlemiş ve herkese bunu yaşatmış olan birisiydi Kafka..

Evet, bu Kafka’yı hatırlama vakti şimdi.. Adeta Kafka’nın sürrealist dünyasında, distopyasında acayip ve trajik kahramanlarına dönüştüğümüz şu olağandışı günlerde…

DÖNÜŞÜMÜ YAŞAMAK..

Kafka’yı hep bilirdim, okumuşluğum da vardı.. Ama son günlerde tekrar tekrar okuyorum.. Buna vaktim de oluştu.. Eserlerini okudukça, kendimin de içinde bulunduğu günümüz Türkiyesindeki onbinlerce insanın bir sabah vakti kendilerini nasıl da başkalaşmış hissettiklerini, bir günde nasıl da her şeylerinden oluşlarını gördüm.

Yaşadıklarımdan, izlenimlerimden örnekleyecek olursam;

Terörle mücadele ediyorum derken bir bakıyorsun ki bir anda odan basılmış ve terörist ilan edilmişsin… Kafka’nın Dava’sındaki Franz K gibi, neyle suçlandığını bile anlayamadan ordan oraya savrulmaya başlamışsın!

Ve “proses”in her aşamasında bir başkalaşım, dönüşüm yaşamaya başlarsın ailen ve yakınların nezdinde…

Başına gelenleri ailene bile haber veremezsin. Bir kaç gün sonra, “Bilmek, onların da hakkı. Zaten bu halimi kimlerle paylaşırım ki!” diye düşünür, kendini toparlar ve aileni (mesela babanı) ararsın.

Kısa bir sessizlik olur, sonra: “Neyse, ben seni sonra bi ararım” sözleri ile birlikte telefon görüşmesi sonlanıverir. İşte o zaman bir böceğe dönüşmeye başladığını derinliklerinde hissetmeye başlarsın.

Günlerce konuşamazsın onlarla. Bir gün cesaretini toplar, tekrar ararsın, bu sefer annen çıkar telefona mesela. Ona açılacak olduğunda: “Kim bilir, sen de ne halt karıştırmışsındır da başına bu gelmiştir, yoksa yanlış yapmaz onlar” sözlerinin ardından telefonunun tekrar yüzüne çarpıldığını görürsün.

“Ben sadece görevimi yapıyordum ve utanacak hiçbir şey de yapmadım!” diyememişsindir, sözler dudaklarında tıkalı kalmıştır. Konuşmaları ailesine ulaşamayan bir hamam böceğinden öte değilsindir.



Aradan bir müddet geçer ve sıla-i rahim düşüncesiyle çok uzun yollar katederek ailenle bir yerde görüşmeye gidersin, tam içeri girerken haberlerde “devletin başı”nın “Bunlar terörist, bunlar hain, bunlar…” şeklindeki, her gün ki haykırışlarını duyarsın.

“Ne diyorsun oğlum, bak ne diyor?” diye sorduklarında: “Ne diyeyim ki anacığım, yüzlerce hakareti var, ağzına geleni söylüyor, ne diyeyim ki söyle! Güç onda, suçladıkları ise güçsüz… Bütün televizyonlar, gazeteler, medya onda. İstediği yerde, istediğini söylüyor işte..” deyiverirsin sadece.

Sabahlara kadar aslında “bir böcek olmadığını” izah etmeye çalışırsın ve nihayet geri döneceğin gün, güneş doğuncaya kadar dil dökersin:

“Terörist diyor da anacığım… Bunca yıllık oğlunum, kaç zamandır teröre karşı durmuş birisiyim. Sorarım sana; ben terörist miyim!? Hiç görülmüş mü benim terör ile ilgili en ufak bir hareketim, halim?!”

Gözlerinin içine boş boş bakar ve:

“Ne bileyim, 24 saat yanımda mısın?! Ya benim görmediğim bir anda öyle isen?!” deyiverir ya annen!.

İşte o zaman, devlet nezdinde olduğu kadar en yakınların gözünde de dönüşümünü tamamlamış bir böcek olduğunu kabullenmiş bir şekilde sükut etmekle yetinirsin. Onlar seni bir çöp yığını olarak atmadan orayı terk etmeye bakarsın, helalleşirsin ve “bu kadar lüzumsuz konuşmalarla başını ağrıttığın için özür diler”, el öpüp helalleşip yoluna düşersin…

Dönüşüm’deki Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesini yaşayanlar; bu toplumdan dışlananlar mı, yoksa toplumun kendisi midir aslında..?!

Cevabını Kafka’yı okumuş ve okuyacak olanlara havale ederek ölümünün 95. yılında hukukçu ve büyük yazar Franz’a selam çakıyor, öngörüsü karşısında şapka çıkarıyor ve iki kere memleketine gitmiş ve onun adımladığı yerlerden tekrar tekrar geçmiş birisi olarak, müzesine -daha bilinçlenmiş olarak- uğrama sözünü kaydediyorum buraya.

NAZIM İLE GÜZEL GÜNLER..?!

Evet bugün, günlerden 3 Haziran Pazartesi. Ölümü münasebetiyle büyük yazar ve şair Nazım Hikmet’i anma vakti… (15 Ocak 1902- 3 Haziran 1963)

Nazım; büyük şair, tutkuların, özlemlerin ve en sonunda da sürgünlerin adamı!

Çocukluğumdan, gençliğimden beri şiirlerini bilirdim, okumuşluklarım vardı.

Ama açıkçası ben Necip Fazıl şiirleri ile büyümüş ve yoğrulmuş birisiyim. Onun şiirlerine öykünerek yüzlerce şiirler yazmışlığımız da var.

Ama bu yaşa, döneme ve bu sürece gelince şimdi Nazım’ı iliklerime kadar hissediyorum.

N.Fazıl’ın şiirleri ve düşünceleri ile şekillendiğini iddia eden zamanın iktidar sahiplerince ben ve benim gibi yüzlerce, binlerce insan yerinden, yurdundan edildiler; “Öz yurdunda parya!” yapıldılar..

Mallarından, mülklerinden, hatta canlarından oldular!

Yüzlercesi içeride, özgürlüklerinden oldular. Çıkabilenler sürgün oldular.

Şu son dönemde nice dostlar içeride, hürriyetinden mahrum, bir açık havaya hasret..

Her “Ben de olabilirdim” dedikçe içinde ince bir sızı yayılır.

Nazım’ın ölümünün 56. Yılında, uzaklarda, “Bugün Pazar” şiiri düşer diline:

“Bugün Pazar/ Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün/ Bu kadar benden uzak

Bu kadar mavi/ Bu kadar geniş olduğuna şaşarak/ Kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,/ Dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara/ Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…/ Bahtiyarım…”

İstediğimde kapıyı açıp dışarıya çıkabilmeyi bir nimet bilerek dışarıya çıkıyorum arada.. Yürümekten yorulduğumda, bir banka ya da taşın üstüne oturup ihmal ettiğim Nazım şiirlerini talim ediyorum, telafi adına..

Bir ağacın gölgesinde bir leylak kokusuna denk geldiğimde durup, gözlerimi kapayarak derin derin içime çekiyorum havayı ve içerde sorgusuz sualsiz tutsak kalanları düşünüyorum. İçimde yarı suçluluk, yarı şükür hisleriyle..

“Orda mı olmalıydım, yoksa burda mı?!” düşünceleri içinde gelip giderken, yine Nazım’dan şu mısralar geliveriyor hep aklıma:

“Güzel günler göreceğiz çocuklar/ Motorları maviliklere süreceğiz

Çocuklar inanın inanın çocuklar/ Güzel günler göreceğiz güneşli günler.

Hani şimdi bize/ Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,

Yalnız cumaları,yalnız pazarları…”

Koca şairin ölümünün üzerinden tam 56 yıl geçmiş!

Az gitmişiz, uz gitmişiz, ülke olarak bir arpa boyu yol gitmemişiz bu zaman aralığında!..

“Hainler” değişmiş, “zalimler”in isimleri değişmiş ama zulüm çarkları hiç değişmemiş, düzen ve düzenek hep aynı kalmış!

..

Ve bu iki büyük insanın ölüm yıl dönümünün ertesi günü Bayram.

Yargı reformlarından bahsediliyor, af söylentileri dolaşıyor ortada… Yüz binlerce ailesinden ayrı insanların kulakları bir güzel haberde. Zulümlerin son bulması, hakların iadesi asıl bayram günü olacak. Duamız ve temennimiz de o yönde:

“Can bula cânânını/ Bayram o bayram ola

Kul bula sultânını/ Bayram o bayram ola.”

Şimdiden herkese hayırlı bayramlar. Gerçek bayramları yaşamak dilekleriyle…

[Ramazan Faruk Güzel] 3.6.2019 [TR724]