Dayımın oğlu [Ercümend Perver]

Çok uzun zamandır göremediğim samimiyet ve ihlasından şüphe etmediğim bir ağabeyimizle yatsı namazı cami çıkışında karşılaştık. Sevinmiştim en az gurbetteki ailemi görmüş kadar. Ama bir o kadar da şaşırmış ve üzülmüştüm. Sevinmiştim zîra; uzun zamandan beri görmediğim bir ağabeyimi görmüştüm. Üzülmüştüm; bu ağabeyimin gördüğümdeki hal-i perişaniyeti idi. Avurtlar çökmüş. Beli bükülmüş. Her zaman neşeyle etrafına tebessümler yağdıran adam gitmiş adeta yaş daha altmış olmadan pir-i fani bir ihtiyar hali almıştı. Gerçi şu son süreçte vicdan sahibi herkesin unutup ihmal ettiği şeydi tebessüm. Ama bu ağabeyimiz adeta çökmüştü. 

Selam verip kucaklaştıktan sonra; koluna girip ısrarla bizim fakirhaneye davet ettim. Gelmek istemiyordu. Çünkü dertleşecek; kim bilir kaç defa anlattığı dertleri yeniden deşilecek, belki tam da kabuk bağlamak üzere olan yaralarını yeniden kanatacaktım. 

Gözlerime yalvarır gibi baktı “Ne olur beni bırak da gideyim” der gibiydi. Ama ben uzun zamandır göremediğim bu muhteremi hasret gidermeden bırakma niyetinde değildim. “Abi” dedim. “Ne olur evim hemen şurada çay olmazsa da bir acı kahve lütfen” Israrlarıma dayanamayıp “Gidelim bari bu kadar ısrar ettiniz sizi kırmayayım” Bayramlık alınmış fakir çocuk gibi sevindim. Hemen telefon edip hanıma çay demlemesini, çok değerli bir misafirimle eve geleceğimi söyledim. Hanım her zaman bu tür sürprizlere alışık olduğu için “Misafir kimdir” diye sormadı bile. Zira misafirin hepsi azizdir bizde. İster ağa ister maraba. 

Bu aziz misafirin bana tanıdığı süreyi verimli kullanmak için hemen sohbete koyuldum. “Ağabey! Anlat bakalım bu hal nedir neyin nesidir seni şen şakrak bir fıtrattan somurtan ihtiyara dönüştüren” “Malum” dedi.

-Şu son süreç insanda yaşama sevinci bırakmadı ki tebessüm edebilelim. 
-Abi ne çektiğini bilemiyorum ama az çok tahmin edebiliyorum. 
-Tahmin edemezsin kardeşim tahmin edemezsin… 

Gerçekten de; nasıl bir zulme maruz kaldığını anladığımda tahminlerin çok ötesinde zulümlere maruz kalmıştı. 

-Ağabey anlat da bilelim. Dertler paylaşıldıkça küçülür derler. 
-Belki kısmen doğrudur ama benimkiler anlattıkça büyüyor be kardeşim.
-Ağabey sen bi anlat biz onun sağından solundan kırpar belki küçültürüz inşallah.

“Malum” dedi. 

-Biz hizmet hareketinin mimarına uzaktan akrabayız. Şu malum sahte darbe tiyatrosundan sonra bizin dayı oğlunu içeri aldılar. Adamcağız altmış sekiz yaşında yüzde yetmiş özürlü. Birçok tabii ihtiyacını karşılamaktan aciz. Yengemizden Allah razı olsun her türlü ihtiyacını karşılıyordu evindeyken. Adamcağızın şekeri var, tansiyonu var, prostatı var. Dert namına yok yok. 

-Eee 
-Eesi biz de haber alır almaz bir avukat arayışına girdik. Aramaz olaydık derdimize dert eklediler. Kime gittiysek kabul etmediler etmedikleri gibi bir sürü hakaretamiz ifadelerle bizi kovdular. Bir gün ziyaretine ben de gittim. Sordular “Neyi olursun?” ben de “Dayısının oğluyum” dedim. Orada gençten biri “Hele sen şöyle gel bakalım” dedi. Beni emniyetin içinde küçük bir odaya aldılar. İçerde sağında solunda kan lekeleri olan bir sandalye ve sehpadan az büyük bir masa vardı. “Otur” dedi. Kaşları çatık öfke kusar gibi. Oturdum.  

-Demek sen de aynı ailedensin haa.    
-Evet. Dayımın oğlu olur. 
-Ne iş yapıyorsun sen? 
-Öğretmenim
-Vay vay vaay! Demek öğretmensin dedi. Arkasından sözümü tamamlamadan sol yanıma ağır bir yumruk indirdi. Ben birdenbire gelen bu darbeyle sandalyeden düştüm. Gözlüğüm kırıldı, burnum kanamaya başladı. Ve bu insanlıktan nasipsiz bir taraftan da ağır hakaretler ediyor, bağırarak düştüğüm yerde tekmelenmeye devam ediyordu. Neye döndüğümü şaşırdım. Niçin dayak yiyordum anlayamadım. Meğer tek suçum Fethullah GÜLEN’E uzaktan akraba olmakmış. Adamlar; affedersiniz adam değil de, insanlıktan nasipsiz bu zavallı da ganimeti fırsat bilip hazır bir akrabasını buldum hıncımı alayım demiş. 

Camiden eve gelinceye kadar ağabeyin çektiklerinden kısmen haberdar olmuştum. Eve girdik; hanım da ailecek tanıdığımız bu abiyi hoşâmedi ile karşıladı. Biz salona geçtik ağabey yolda yarım kalan mevzuyu anlatmaya devam etti. 

-İşte öyle. Meğer bunca zaman bize iltifatlar yağdıranlar, çocuklarını okul ve dershanelere yazdırmak için bizim önümüzde taklalar atanların içinde bize karşı nasıl bir kin, nasıl bir hınç birikmiş anlayamadık kardeş. Düşündüm de Efendimiz (SAV) diyor ki; Bir kalpte iki şey bir arada bulunmaz: “Kin ve İman” biri varsa öbürü yoktur. Bize biriken kini görünce daha çok işimiz var dedim. Biz de zannettik ki Türkçe olimpiyatlarına gelenler bizi seven, bize hayran olanlar. Meğer adamlar bedava eğlenmek, beleşten konser dinlemeye gelirlermiş. Yoksa nerede o statları doldurup taşıran yüz binler...? Hele o işin parlamentodaki her daim destekçileri, başındaki parlamenter ve yüzlerce bürokrat. Allah aşkına sizde hiç mi tuz ekmek hatırı yok? Siz bizi herkesten iyi tanıyorsunuz. Bize atılan iftiraları nasıl hazmeder ve bir de iftira atanlara destek olursunuz? 

Dudakları titrerken gözlerine yaşlar seğirtmiş yanakları ıslanmaya başlamıştı. 

-Peki ağabey sonra oradan nasıl çıktınız? 
-Hemen çıkamadık. Günlerce saçma sapan sorular, sorular, sorular. Yemek yok, su yok, uyku yok. Yâni psikolojik olarak bitirip, her dediklerine “He” demememizi, bu zamana kadar ne kadar suç varsa hepsini “Ben işledim” dedirtecek kadar baskılar. Dışarıda gün müdür gece midir? Saat mefhumu kalktı ortadan. Ailemin olanlardan hiç haberi yok. Biz dayıoğlunu ziyaret etmeye gidiyoruz diye çıktık evden. Meğer aileme benim orada olmadığımı söyleyip bir azap da onlara yaşatmışlar. Onlar da beni tam yirmi dokuz gün, gece gündüz aramışlar. İnsan ölüsüne bir gün ağlar, iki gün ağlar. Ama kayıp olunca insan; geride kalana cehennem azabı kardeş. Eşim, çocuklarım ağlamaktan gözleri kurumuş. Adeta yaşayan bir ölü olmuşlar geride.

-Abi o halde yirmi dokuz gün mü kaldınız?
-Evet yaa. 

Allah’ım bu nasıl insanlıktı böyle. Bırak insanlığı hayvanlık bile bu yapılanların yanında bir mertebedir. Şimdi daha iyi anlıyorum, Rabb'imin Kur’an’da “Belhum adel” diye tarif ettiği zümreyi. Mutfağa çayları getirmeye gittiğimde gözyaşlarım yanağımdan sızıyordu. Hanım “Hayırdır” dedi. 

-Ne oldu? 
-Senlik benlik bir şey yok. Abiyle dertleştik. Çektiklerini duyunca ağlamamak elde mi…?

Aslında bu hikayelerin binlercesi yaşanıyordu içerde. Ama bunlar bizim duyduklarımızdı. Bir de karanlıkta kalan gün yüzü görmemişleri vardı. Onlar da mahşere kalacak orada görülecek bilinecekti. Zîra öyle şeyler duyuyoruz ki bu son süreçte; yaşananları insanın ne yüreği kaldırır ne midesi. 

Çayları içtik abi kalkmaya niyetlenince rica ettim. 

-Abi bir de bizim memleketin güzel bir kahvesi var müsaade edersen size ikram etmek istiyorum. Beş dakikada hazır. 

Israrıma dayanamadı. “Pekâlâ” dedi. Hemen mutfağa geçtim hanıma “Acele tarafından bi menengiç kahvesi yap” talimatını verdim salona abinin yanına geçtim. 

-Sahi abi! Sormayı unuttum sizi hangi rüzgâr attı bizim mahalleye. 
-Üsküdar’a geçmiştim baktım ezan da okunuyor akşamı kılıp yola öyle devam edeyim dedim. Yani geçiyordum uğradım.

Kahvemizi de içtikten sonra abi müsaade de istedi kalktı. Sokağın başına kadar uğurladım abiyi. 
Eve dönerken düşündüm acaba abinin başına gelenler benim başıma gelseydi, bu zalimlerin istediği her türlü iftiraya alet olmamaya dayanabilir miydim? Eve dönerken dilimde şu dua vardı “Allah’ım sen bize götüremeyeceğimiz yükü yükleme”  Amin.

[Ercümend Perver] 3.1.2017 [Samanyolu Haber]

Bu umrede yaşananlar [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazımda “Muhammed Aleyhisselam Kimdir?” başlıklı siyer yarışmasını kazananların Umreye gittiklerinden bahsetmiştim. Bu yazımda da işin içindekilerden birisinin hissiyatını aktarmaya çalışacağım:

Organizatörlerden Ahmet Bey diyor ki:

“Herkes kitaplarda okudukları mekânları görmenin heyecanını yaşıyordu. Şurası Kâbe… Hemen yakınında Peygamber Efendimizin (S.A.S.) eşi Hatice validemizle beraber kaldıkları ev de şurası… Gerçi üstü örtülmüş… İşte Efendimizin (S.A.S.) doğduğu ev… Arafat, Müzdelife, Mina… Cennet-i Mualla Kabristanı… Medine’de Mescid-i Nebevî, Kubbe-i Hadra, Kabr-i Nebevî… Cennet-i Bakıye Kabristanı… Her yer tarih,  her yer siyer konusu… Hira Mağarasına gidiyorsunuz mesela… Önce bir Müzeye uğruyorsunuz. Müzede önemli yerlerin maketleri var. onlar vasıtasıyla, tarihi hadiseleri âdeta o zaman yaşıyor gibi müşahede ediyorsunuz. Anlatılanlar böylece insanın içine işliyor, zihinlere nakşediliyor… Sonra gidip Hira Mağarasına çıkıyorsunuz… Gezi sırasında rehberin anlattıklarında bazan hata bile bulan, gerçekten siyer kitapları üzerinde iyi çalışmış Pakistanlı bir abla hemen uyarıyor; ‘Ama siyerde şöyle yazıyor!..’ diyor.

“Umrecilerimiz Mekke ve Medine’de mukim fedâkâr  ve cefâkâr hizmet gönüllüleriyle de tanıştılar. Çok güzel dersler ve sohbetler oldu. Medîne’de hurma bahçesine gidildi. Bir kuzu yemeği olan Mandi (Maklûbeye benzer) yemeği ikrâm edildi. Bedevî çadırında sohbet edildi.

“Oralarda okuduğumuz, 2015’te Peygamber Yolu Araştırma Heyeti tarafından yazılan “EFENDİMİZİN  HACCI, Bir Vedâ Günlüğü” isimli kitap çok önemli. Bu kitapta, gitmeden önce çok iyi okunmalı… Bir hac rehberi gibi… Çünkü kitap Efendimizin (S.A.S.) ihrama girişten itibaren bütün yaptıkları, bütün teferruatı ile yazılmış. Tabiî oralarda okununca daha farklı ve daha heyecanlı oluyor. Evet gelecek seneler de inşallah tekrarlanacak olan bu yarışmanın hiç kaybedeni yok. Çünkü umre hakkı kazanmamış olsanız bile, Efendimizin (S.A.S.) nurlu hayatını öğrenmiş oluyorsunuz. Bilhassa Sonsuz Nur okuyanlar farklı bir şaheser mütalaa etmenin avantajını da yakalamış oluyorlar.”

Evet umre ve hacda herşeyi, yudum yudum ve doyasıya yaşayarak, ruhanî zevklere ve hazlara gark olabilmek için önce niyetimizin çok sağlam ve ihlâslı olması gerekiyor. İkincisi bilgilerimizin tam olması icabediyor. Ayrıca sadece şahsımızın / kendimizin değil, ümmetin umresi ve haccı olarak yapılması, duaların, düşüncelerin ve hissiyatın ona göre olması iktiza ediyor. Çünkü sevapların yüz binlere ve milyonlara katlandığı mukaddes mekan ve mâbedlerde duaların da ona göre şekil alması, o atmosferlere uygun olması gerekiyor…

Ümmetin umresine / haccına niyet derken onlar için yapılacak duaların önemini ifade etmek istiyorum. Mehmed Feyzi Efendi Ağabeyimiz müminlerin birbirilerine yaptıkları duanın, dünyayı ayakta  tutan direkler olduğunu, bunlar kesildiği zaman kıyameti beklememizi söylerdi.

Cenab-ı Hak, ümmetin içinde Muhammed Aleyhisselam olduğu müddetçe ve o toplumda çok istiğfar edenler bulunduğunda da büyük musibetlerin gelmiyeceğini buyuruyor. Sünnetleri yaşamak da, Efendimizin (S.A.S.) sevgisini içimizde yaşatmak da öyledir…

Beş vakit namazın, Üstadımız dünyayı Arşa bağlayan tek veya beş kemer olduğunu Âsâr-ı Bediyyede ifade ediyor. Müminin namazı miracı olduğu için namazlar ve namazlardan sonra yapılan dualar çok mühimdir, tesbihat ve salavatlarla beraber. Hac ve umrede ise artık bunlar zirvededir. Onun için Üstad Hazretleri On Altıncı Söz’ün Dördüncü Şua’ında hac esnasında bir velâyet bile kazanılacağını söyler… Birinci Dünya Savaşında insanlığın başına gelen musibetin, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük olduğunu beyandan sonra, Müslümanlara vurulan tokadın sebebinin, namaz, oruç ve zekat gibi erkân-ı İslâmideki ihmal olduğunu söyler. Ama haccın ihmalinin tokadının daha ağır olduğunu,  hacda bir araya gelip birbirilerine dua etmedikleri için Birinci Dünya Savaşında, Müslümanların sömürgecilerin bayrakları altında başları olan Osmanlıya, bilmeden silah çektiklerini yana yakılana anlatır…

[Abdullah Aymaz] 3.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Kurt kuzuyu yemeye karar verdi, bu kez gerekçe Bylock [Konuk Yazar: Tarık Çetin*]

HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz 5 Ekim 2016 tarihli açıklamalarında “ByLock örgütün iletişim yazılımı ve bizim en güçlü delilimiz” dedi. Gerçekte öyle olmadığını hakim karşısına geçip ByLock kullandığı iddiasıyla tutuklanan herkes biliyordu, ancak kamuoyu bu konuda ilk kez geçtiğimiz aylarda medyaya yansıyan bir belge ile bilgi sahibi oldu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde (ACM) görülen ve Tahşiye Davası olarak bilinen dosyaya “bir kısım sanıkların örgüt için gizli haberleşmede ByLock isimli iletişim programını kullandıkları”na dair yazı gönderdi. İstanbul 14. ACM savcılığa bir yazı yazarak söz konusu bilginin tespitine esas teşkil eden “bilgi, belge ve verilerin” temin edilerek mahkemeye gönderilmesini talep etti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü 21 Ekim 2016 tarihinde mahkemeye cevaben 5 sayfadan ibaret “Değerlendirme ve Tespit Tutanağı” gönderdi.

Değerlendirme ve tespit tutanağı iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde havuz medyasından alınan iki habere yer verilmiş. İlki Akşam Gazetesinin 19 Ağustos 2016 tarihli “FETÖ’cülerin kullandığı ByLock nedir?” haberi. Haberde özetle, Muş’ta iddia konusu “FETÖ” operasyonları kapsamında gözaltına alınan polislerin akıllı telefonlarında ByLock çıktığı belirtiliyor.

Diğeri Habertürk Gazetesinin 28 Ağustos 2016 tarihli “ByLock için 3 kategorili soruşturma başlatıldı” haberi. Bu haberde de özetle, istihbarat birimlerinin ByLock’u mercek altına aldığı ve kullanıcıları kırmızı, turuncu, mavi diye listeledikleri, uygulamayı yoğun kullandığı tespit edilen ve kullanıcı kimlikleri de belirlenenlerin kırmızı listede, uygulamanın kullanıldığı ama kullananın net tespit edilemediği hatların turuncu listede, uygulamayı kullanmış olabilecek kimselerin isimlerinin mavi listede yer aldığı belirtiliyor.

İki ‘yandaş’ gazeteden aktarılan bu “bilgi” den sonra emniyet yazısında, “Soruşturma kapsamında sanıkların ByLock isimli kriptolu haberleşme sistemini kullanıp kullanmadığı Emniyet Genel Müdürlüğü Projeler kısmından yapılan sorgulamasında; KRİPTOGRAFİK HABERLEŞME SİSTEMİ BYLOCK programını kullandığı tespit edilenler tablo halinde aşağıya çıkarılmıştır” denilerek sanıkların kimlik bilgileri ve kategorisi (kırmızı, turuncu, mavi) bir Excel tablosunda belirtildiği görülüyor.

Emniyet yazısında belirtilen ilgililerin ByLock kullanımına ilişkin “bilgi, belge ve veri” bunlardan ibaret; yani havuz medyasında çıkan 2 haber ve Excel’de hazırlanmış bir isim listesi.

HUKUKA AYKIRI DELİL İŞTE TAM DA BU

Delil olarak kabul edilmesi mümkün olmayan, bilakis elde edilme yöntemine göre hukuka aykırı delil niteliğinde olan bu tür belgeler tüm Türkiye çapında ByLock tutuklamalarına ve nihayet 20 Aralık 2016 tarihinde örgüt üyeliğinden verilen bir mahkûmiyet hükmüne dayanak yapıldı ne yazık ki. Hâkimler bu tutanakların niteliği ve elde edilme yöntemi itibariyle delil olarak kullanılmasının mümkün olmadığını, içeriği itibariyle de hüküm kurmaya elverişli olmadığını bilmiyor olabilirler mi? Hiç sanmıyorum.

Bilindiği üzere ByLock uygulamasının kimler tarafından kullanıldığı ilk olarak MİT tarafından araştırılmış, listeler hazırlanmış ve daha sonra bu listeler MİT tarafından adli otoritelere verilerek, bu bulguya dayalı ceza soruşturması başlatılmıştır.

MİT tarafından belirlenen listelerin tamamen istihbari nitelikte olması, bu bulguların MİT’in sorumluluk alanı dışında ve kanuna aykırı yöntemlerle elde edilmesi, önce kuvvetli suç şüphesine dayalı olarak mahkemeden karar alınıp daha sonra suçlanan kişi ya da kişilerin ByLock kullandığı tespitinin yapılmamış olması gibi nedenler söz konusu belgenin tamamen hukuka aykırı bir delil niteliğinde olduğunu ortaya koymaktadır. Bu şekilde elde edilen bulguların, idari veya adli soruşturmalarda delil olarak kullanılması tamamen hukuka aykırıdır. Anayasanın 38/6 maddesi ile CMK’nın 217/2 hükmü uyarınca hukuka aykırı deliller ceza yargılamasında kullanılamaz. Dolayısıyla MİT’in verdiği ByLock listelerine dayalı tutuklamalar ve mahkûmiyet kararları tamamen yasa dışı delillere dayalı olduğu için, iç hukuka aykırı olan bu tutuklamalar Anayasanın 19/2 ile AİHS’nin 5/1 maddelerini açıkça ihlal eder.

BYLOCK ‘DELİL’ OLSAYDI BİLE

Kaldı ki mevcut ByLock kullanım bilgisi usulüne uygun olarak temin edilseydi dahi bu haliyle, yani içerik itibariyle hüküm kurmaya elverişli olduğu söylenemez. Kişinin bu programı hangi tarihlerde kullandığı, kimlerle yazıştığı, yazıştığı kimselerin de örgüt üyesi olup olmadıkları, yazışma içeriklerinin ne olduğu, tablolarda belirtilen renklendirmenin hangi somut bilgiye dayalı olarak ve nasıl belirlendiği gibi sorular yanıtsız kalmaktadır. Sırf ByLock kullandığı için örgüt üyesi olduğu ileri sürülen kişinin, yazışma içeriği ile birlikte iletişime geçtiği kişinin örgüt üyesi olup olmadığı hususu da özellikle önem arz etmektedir. Örneğin bazı siyasiler hakkında ortaya atıldığı üzere, kişinin ByLock’u gayrimeşru bir ilişki için kullanmış olması da ihtimal dâhilindedir veya kişi (ByLock kullandığı belirtilen) Bakan veya milletvekillerinden biri ile ByLock yoluyla iletişim kurmuş olabilir. Bu nedenle bu soruların cevabı aranmadan sadece programı indirme ya da ‘yoğun şekilde kullanma’ şeklindeki eylemin nasıl olup da örgüt üyeliğini oluşturduğunu izah etmek mümkün değildir.

Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre telefon iletişimine ait HTS kayıtları, kimin, kiminle, nerede, ne zaman iletişim kurduğunu gösterdikleri halde içeriği bilinmediğinden dolayı mahkumiyet için yeterli delil olarak kabul edilmemektedir. Sadece kişinin ByLock kullandığı bilgisini içeren ByLock listeleri (usule uygun elde edilmiş olması varsayımında dahi) HTS kayıtlarından çok daha zayıf bir delil niteliğindedir. Kimin, kiminle, ne zaman, nerede iletişime geçtiğine dair kayıtların ve içeriği tespit edilmeyen bu bilgilerin kişiler aleyhine delil olarak kullanılamayacağı açıktır.

EMNİYET DE İTİRAF EDİYOR

İstihbari nitelikteki ByLock bilgisinin delil olarak kullanılamayacağı hususu bahse konu emniyet yazısının son kısmında, “ByLock modülü ile ilgili bilgiler PVSK Ek 7. Madde kapsamında ve istihbari mahiyette olduğundan hukuki delil niteliği taşımamaktadır. Bu nedenle haricen delillendirilmedikçe yapılacak adli ve idari işlemlerde bizzat gerekçe teşkil etmez” denilerek açıkça belirtildiği halde ve yukarıda açıklanan tüm hususlara rağmen, adli makamlarca buna dayanılarak işlem yapılmasına anlam verebilmek için yargının içerisinde bulunduğu hazin durumu görmek ve yetkililerin açıklamalarına göz atmak yeterli olacaktır.

HÂKİM-SAVCILAR BYLOCK KISKACINDA

Tr724 internet haber sitesinde 20 Aralık 2016 tarihinde yayınlanan “Proje Mahkemeler” konulu makalede ayrıntılı olarak izah edildiği ve hemen her gün yaşanan canlı örnekleriyle herkesin bizzat şahit olduğu üzere, 17/25 Aralık’tan sonra oluşturulan proje mahkemeler vasıtasıyla artık siyasi iktidarın toplumun herhangi bir kesimi veya muhalif gördüğü kimseler hakkında bir delil olsun veya olmasın, faaliyetleri suç oluştursun veya oluşturmasın “terör örgütü” kararı aldırmasında veya herhangi bir suçtan tutuklama kararından başlayarak mahkumiyete varıncaya kadar istediği herhangi bir kararı temin etmesinin önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Yargı, yürütmenin etkisi altında bulunan ve hatta yürütmeye bağlı bir kurum gibi faaliyet gösteren HSYK marifetiyle olağanüstü bir baskının kıskacı altındadır. Bugün artık yürütmenin ve HSYK’nın istemediği biçimde karar vermek ve yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.

ByLock konusunda da hâkim-savcılar üzerinde baskı ortamı oluşturulmuştur. HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz 5 Ekim 2016 tarihle açıklamasında “ByLock örgütün iletişim yazılımı ve bizim en güçlü delilimiz. ByLock’un örgüt elemanları dışında başkaları tarafından kullanılabilen bir program olmadığı net” demiş, yine 22 Kasım 2016 tarihli bir başka konuşmasında “ByLock, örgütün çıplak yakalandığı tek alandır. Bu program özel bir takım garantileri olan, tamamen örgüt militanları tarafından kullanılan haberleşme yazılımıdır. Bu tartışmasız” ifadelerini kullanmıştır. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın da benzer nitelikte açıklamaları mevcuttur.

İleride yargılama konusu yapılacak olan olaylar hakkında, yargı mensupları ile ilgili atama, terfi, disiplin (meslekten çıkarma ve diğer cezalar), mesleğe kabul ve sair halleri hakkında karar vermeye yetkili kurulun en üst makamında bulunan kişiler tarafından yapılmış olan bu tür açıklamalarla soruşturma makamları ve mahkemeler açıkça etki altına alınmıştır.

Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 20.09.2016 tarihli kararı ile, ByLock kaydı olduğu için hakkında “FETÖ/PDY” üyeliği suçundan dava açılan bir şüpheli hakkındaki iddianameyi yukarıda yazılanlara benzer gerekçelerle iadesine karar vermesi üzerine HSYK’nın iki hafta geçmeden kararda imzası bulunan hâkimler hakkında inceleme başlatması, sonraki günlerde Mehmet Yılmaz tarafından yapılmış olan söz konusu açıklamalar ve HSYK’nın yargı mensupları üzerinde oluşturduğu baskı ortamı dikkate alındığında, bir yargı mensubunun ByLock konusunda HSYK’nın benimsediği görüş dışında bir görüş ileri sürmek ve HSYK’nın istemediği biçimde karar vermek için soruşturma, görevden uzaklaştırma, tutuklama gibi sonuçları göze alması gerekmektedir.

Bütün bu hususlar yargı mensuplarının hukuka aykırı delil olma niteliği kuşku götürmeyen ByLock konusunda nasıl olup da tutuklama/mahkûmiyet kararları verebildiklerini yeterince açıklıyor sanırım. Tutuklama kararı vermemesi halinde aynı şeyin kendi başına gelmesinin kaçınılmaz olması ve tutuklama kararı vermekle de ileride bu haksız tutuklamadan dolayı hürriyeti tahdit, insanlığa karşı suç ve soykırım suçlarından kendi hakkında hukuki ve cezai soruşturma yapılması ihtimali bulunduğundan dolayı tutuklama kararı veren hakim için de riskli bir durum söz konusu yani.

ÇÜRÜTÜLMÜŞ İDDİALARA TUTUNMAK

HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın ByLock ile ilgili olarak “ByLock’un örgüt elemanları dışında başkaları tarafından kullanılabilen bir program olmadığı” yönündeki açıklamalarına gelince, bu iddia da, bir futbol kulübü yöneticisinin “devre aralarında oturarak su içenlerin FETÖ’cü” olduğunu söylemesi kadar absürd, temelsiz ve mesnetsiz bir iddia. Emniyetin yazısında 53 bin kişinin bu programı kullandığını belirtiyor.  ByLock’un kâğıt üzerindeki sahibi olan David Keynes ise, ByLock’un 600 bin kişi tarafından indirildiğini belirtiyor. Siz ise sözde 53 bin kişi tespit etmişsiniz, yani programı indirenlerin % 8,8’i. Bu kadar düşük bir orana sahip kullanıcı üzerinden böyle bir iddiada bulunmanın hiçbir tutar yönü olmadığı çok açık.

Kaldı ki gün geçtikçe ortaya çıkan örnekler bu iddiaların temelsiz olduğunun en açık ve somut birer kanıtları. Birkaç örnek vermek gerekirse;

– 82’si AKP’li, 43’ü CHP, MHP ve HDP’li olmak üzere toplam 125 milletvekilinin telefonuna ByLock programı yüklendiğinin tespit edildiği,

– İzmir Askeri Casusluk davasında yargılanan ve beraat eden Üsteğmen Sunay Akkaya’nın ByLock kullanıcısı olduğu ve kırmızı listede yer aldığı iddiasıyla TSK’dan ihraç edildiğinin ortaya çıkması,

– Android cep telefonu kullanmayan kişinin ByLock kullandığı iddiası ile tutuklanması,

– AKP milletvekili Selçuk Özdağ’ın Darbe Komisyonu toplantısında masonların son 3 yıldır ByLock programını kullandıklarını söylemesi,

– İddia konusu FETÖ soruşturması kapsamında tutuklanan, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneği üyesi olduğunu ve iddia konusu FETÖ ile ilgisi olmadığını belirten BM Uluslararası Ceza Mahkemeleri yargıcı emekli Büyükelçi Aydın Sefa Akay’ın ByLock programını Aralık 2015’te Google Store’dan yüklediğini ve farklı kişilerle masonik konularda yazışma yaptığını söylemesi,

Görüldüğü üzere herkesin kullanımına açık ve 600.000 kişinin akıllı telefonuna indirdiği kamuya açık bir uygulamanın sadece bir yapıya mensup kişilerce kullanıldığı ve cep telefonunda ByLock yüklü kişilerin bahse konu harekete mensup oldukları iddiası tamamen dayanaksız ve gerçek dışı bir iddia. Öyle anlaşılıyor ki kuzuyu yemeye karar veren kurt bu kez “suyumu bulandırdın” yerine “ByLock kullanıyorsun” gerekçesine dayanmak istiyor.

HÂKİMLER BYLOCK KARARI SEBEBİYLE YARGILANIR

Ancak unutulmamalıdır ki; kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez (Anayasa m.38/6). Yüklenen suç ancak hukuka uygun delillerle ispat edilebilir (CMK. m.217). Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması mutlak bozma nedenidir (CMK. m.289). Hukuka aykırı delillerle verilen karar AİHS’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir ve verilecek kararların ülkemiz aleyhine ihlal ve tazminat olarak geri döneceği ve karar verenler bakımından hukuki ve cezai sorumluluk doğuracağı bilinmelidir.

  * Hukukçu

[Tarık Çetin] 3.1.2017 [TR724]

‘40 bin altına kadar namuslu’ İaşe Nazırı ve Diyanet [Akif Umut Avaz]

Merhum Çetin Altan, “Gölgelerin Gölgesi” isimli kitabında ortaokul yıllarında tarih dersine giren İttihat ve Terraki hükümetinde iaşe nazırlığı yapmış Raşit Bey diye birinden bahseder. Bugünkü AKP iktidarında olduğu gibi diktaya yöneldikçe yolsuzlukların, hırsızlıkların, rüşvetin zirve yaptığı İttihat ve Terraki döneminin meşhur İaşe Nazırı Kara Kemal iyi bilinir de hikâyemizin kahramanı, dürüstlüğü ile tanınan Raşit Bey pek bilinmez.

Çetin Altan, devir değiştiğinde geçimini sağlamak için tarih öğretmenliği yapmak zorunda kalan İslam aşığı bu eski nazırın hikâyesini, sorduğu bir münasebetsiz (!) soruyla arasının bozulması üzerine, yeniden gözüne girmek için yaptıkları üzerinden şöyle anlatır:

40 BİN ALTINA KADAR NAMUSLU

“Hz. Muhammed’in  hayatıyla ilgili talihsiz sorudan sonra Raşit Bey’le barışmanın yollarını aramaya koyuldum. Raşit Bey’in her türlü yeniliğe karşı çocuksu bir ilgisi vardı. Aynı zamanda cep lambası da olan bir kalem geçirdim elime. Düğmesine basınca çevresine ışık dağıtarak karanlıkta da yazmayı sağlıyordu. Tarih dersinde kalemle oynuyordum. Raşit Bey geldi.

– Bu ne, diye sordu.

Anlattım kalemin özelliğini.

– Tam bana göre kalem, dedi. Her türlü fikir gece geliyor aklıma. Kalkıp lambayı yakarak not almaya üşendiğim için unutuyorum aklıma gelen şeyleri.

Kendisine vermek istedim kalemi. Kesinlikle ama kibarca reddetti. İlk kez bir anı anlattı:

– Ben vaktiyle nazırken kırk bin altına kadar rüşvet teklif ettiler. Reddettim. Kırk bin altına kadar namuslu olduğumu biliyorum. Ama kırk bin altından daha çoğunu teklif etselerdi ne olurdu bilemiyorum. Kırk bin altına kadar namuslu olduğuma göre senden rüşvet alamam.”

Raşit Bey belli ki kendisini bilen bir adammış. İşi alım satımla, parayla olduğu halde ve yolsuzlukların vakayı adiyeden olduğu bir dönemde bile teklif edilen 40 bin altınlık rüşveti almayacak kadar da “namuslu”ymuş.

BU DA 300 BİN TL’YE KADAR NAMUSLU

Raşit Bey’i rahmetle yâd ederek dönüp bir de bugün iş icabı topluma din, iman, ahlak vesaireden bahsedenlerin durumuna bakalım isterseniz. Malumunuz olduğu üzere 300 bin TL’lik lüks makam arabasına yönelik kamuoyu tepkisi karşısında ne yapacağına şaşıran Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Allah’tan korkmayıp kuldan utandığından olsa gerek, önce arabayı iade etmeye kalkışmıştı. Sonrasında ise, lüks ve şatafatla itibar kazanıldığına iman etmiş Erdoğan’ın “çivi çiviyi söker” pervasızlığıyla 1 milyon TL’lik makam aracı teklifine ram olmuştu. Görmez’in “din adamı” itibarını yerle bir eden “ibret-i alem”lik bu hazin durumu çok tartışılmıştı.

Raşit Bey’in mantığıyla değil 40 bin altın, 300 bin TL’ye kadar bile “namuslu” kalmakta zorlanan, 1 milyon TL’lik makam arabası karşısında ise yelkenlerini tümden suya indiren Görmez’in durumu hakikaten ibretlikti. Terazinin bir kefesine dinini, imanını, haysiyetini, diğer kefesine ise 1 milyon TL’lik lüks makam aracını koymuştu. Makam aracı ağır basınca hırsızlığı, yolsuzluğu, yozluğu, despotluğu tescilli iktidara asker yazılmaktan imtina etmemişti. Görmez’in bu içler acısı hali sadece şahsi zaaflarının bir göstergesi olsa belki üzerinde fazla durmak gerekmezdi. Ama onun bu zavallı ve bu esef verici pespaye hali başında bulunduğu Diyanet İşleri Teşkilatı’nın içler acısı durumunu da fazlasıyla temsil ediyordu.

DİYANET’İN EN PESPAYE DÖNEMİ

3 Mart 1924’te kurulduğundan bu yana devleti hangi zihniyet yönetiyorsa ona göre pozisyon alan, türlü iktidarların elinde kullanışlı bir araca dönüşen Diyanet, tartışmaların da hep odağında oldu. 2015 rakamlarına göre, 117 bin 337 kişilik kadrosuyla Diyanet, ruhban sınıfının olmadığı İslam’ın ruhuna aykırı şekilde resmi bir “ruhban sınıfı” haline geldi. (Belki aralarındaki çok az istisnaları tenzih ederek) kurulduğu dönemde devrim yasalarının, İnönü döneminde Milli Şef’in, 12 Eylül’de askeri rejimin, 28 Şubat’ta cuntacıların hizmetinde olan omurgası oynak bu ruhban sınıfı, yine de hiçbir zaman yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, hukuksuzluk, keyfilik, zulüm, , yalan, iftira, israf ve şatafatla yozlaşmış AKP iktidarı dönemindeki kadar pespaye bir duruma düşürülmemişti.

Yoz ve ahlaksız iktidarın apaçık yalan ve iftiralarla dolu en pespaye söylemlerini bile dini bir kılıfa sokarak adi bir propaganda aygıtına dönüşen Diyanet, özellikle Kürtlere, Alevilere, gayr-i Müslim vatandaşlara, farklı yaşam tarzlarına ve Hizmet’e yakın kesimlere yönelik işlenen sistematik zulümleri meşrulaştırmak suretiyle bu zulümlerin en işlevsel parçası haline geldi. 17-25 Aralık 2013’te suçsüstü yakalanmış ahlaksız bir haramiler güruhuyla kendisini özdeşleştiren Diyanet, en fazla zararı ise bizzat dine ve İslam’ın kendisine verdi.

CAMİ KÜRSÜLERİNDE CÜBBELİ PARTİZANLAR…

Hırsızlığı sorun etmeyen, rüşveti doğal karşılayan, yolsuzluğa fetva veren, en ahlaksız yalan ve iftiralara dini kılıf giydirerek meşrulaştıran, yoz iktidar eliyle işlenen haksızlıklar ve zulümler karşısında “dilsiz şeytan” olmak şöyle dursun bu haksızlık ve zulümlerin en faal aktörü haline gelen Diyanet, insanları şeytanca bir maharetle adaletten, insanilikten ve ahlakilikten ayrıştırdığı dinden gün be gün daha da soğutuyor. Karşılığında ise harami Erdoğan rejimi ve yoz AKP iktidarı, cami kürsülerinde cübbeli partizan şarlatanlara çevirdikleri Diyanet memurlarına kesenin ağzını açtıkça açıyor.

Öyle ki, 2017 bütçesinde Diyanet’e ayrılan pay Başbakanlık bütçesini (1 milyar 584 milyon lira) tam 4’e katladı. 6 milyar 867 milyon lirayla 11 bakanlığın bütçesinden yüksek olan Diyanet bütçesinin 5 milyar 474 milyon lirası personel giderleri için harcanacak. Yani içkiye, kumara, zinaya ve benzeri kötü alışkanlıklara dair dini, ahlaki telkinlerde bulunacakları varsayılan imamların doğrudan cebine girecek. Aslına başka söze gerek yok, sadece bu paranın kaynakları gözden geçirilse Diyanet’in nasıl bir gayr-i meşruluk ve çelişkiler batağı içerisinde debelendiği net bir şekilde görülebilir. Diyanet’in din memurları cami kürsülerinde dini anlatmak için maaş alıyor. Peki devlet Diyanet imamlarına maaş olarak dağıttığı bu paraları nerede, nasıl topluyor?

‘… HELAL ETMİYORUZ! SİZLER NASIL MÜSLÜMANSINIZ?’

Birkaçını söyleyelim: Diyanet, sadece Sünnilere “hizmet” vermesine rağmen Alevilerden, ateistleden, gayr-i Müslimlerden alınan vergilerle finanse ediliyor… Bu insanlardan son zamanlarda daha sık duymaya başladığımız şu soruyu ne yapacağız: “Aleviler, ateistler, gayr-ı Müslimler olarak ödediğimiz vergileri Diyanet’e helal etmiyoruz. Sizler nasıl Müslümansınız! Bu sizi rahatsız etmiyor mu?”

Sahi dini anlatma ve İslam ahlakına göre dindar nesiller yetiştirme amacıyla faaliyet gösteren devletin din memurları, Alevilerin maaşlarındaki payını helal etmemelerinden hiç mi rahatsızlık duymuyorlar? Farklı inanç sahiplerinden rızaları dışında alınan vergilerle finanse edilen din hizmetlerinde hiç mi sorun görmüyorlar? Adaletsizlikle, toplumun bir kesiminin hak ve hukukunun ihlaliyle ve kul hakkına girmekle mukaddes İslam dinini nasıl bağdaştırıyorlar?

DİYANET Mİ, ENGİZİSYON MAHKEMESİ Mİ?

Toplumun tüm kesimlerinden alınan vergilerle finanse edilen Diyanet’in, inanç grupları arasında adalet yerine adaletsizliğe hizmet ettiği yıllardır zaten tartışılıyordu. Din adına adaletsizlik üretmek başlı başına bir fecaatken, bugün Diyanet bu kepazeliği temsil ettiğini savunduğu inanç kesimleri arasında partizan ayrımcılıklara kadar vardırdı. Yetmedi, Ortaçağ’ın adi Engisizyon mahkemeleri rolüne soyundu ve yozlaşmış iktidara eleştiri yönelten inançlı kesimleri aforoz etme cüretinde bulunarak “fırak-ı dalle” ilan edecek kadar kendisini kaybetti, yoldan çıktı.

Bununla da kalmayıp, yılın son günü verilen Cuma hutbesinde ve farklı vesilelerle 100 bine yakın camide toplumun farklı kesimlerinin yaşam tarzlarına tehdit oluşturacak tuhaf bir pozisyon aldı. Yılbaşı kutlamalarını vesile ederek topluma barış ve huzur yerine nefret tohumları serpmeyi tercih etti. Rüzgâr ekti, fırtına biçti. Yılbaşı gecesi bir eğlence merkezinde yapılan vahşice katliama sosyo-psikolojik zemini hazırladı. Milyonlarca insanın gözünde bu alçakça katliamı meşrulaştırma vazifesi gördü.

AKP adına sadece siyasi propaganda yapmakla kalmayıp seçimlerde oy bile çaldıkları belgelenen Diyanet imamları, yurtdışındaki camilerde suçüstü yakalandıkları casusluk, istihbaratçılık, hafiyelik, muhbirlik vazifelerini yurtiçinde de devam ettiriyor. Cami cemaatini fişliyor, yaftalıyor, ihbar ediyorlar. Sadece bu çirkin faaliyetlerle değil Erdoğan ve adamlarının hırsızlık ve yolsuzluklarını gözden kaçırmak üzere bu ahlaksızlıklara dair kavramları hutbelerinden vaazlarından ayıklayan Diyanet, tuzun nasıl kokabileceğinin somut bir örneği haline geldi.

PARTİZAN DİYANET, AKP TEŞKİLATINA BAĞLANSIN…

Bu yüzden net teklifimdir: Bunca kokuşmuşluktan sonra ıslah ve iflah olma şansı kalmayan; toplumsal kesimler arasında sebep olduğu adaletsizlik yerine bundan böyle yeniden adalet üretir hale gelme imkânı bulunmayan Diyanet İşleri Teşkilatı, oluşacak ilk fırsatta mutlaka kapatılmalıdır. Şartlar değişmez de Türkiye Erdoğan dikta rejimine mahkûm kalmaya devam ederse şayet, olmaz ama fiili duruma resmiyet kazandırmak suretiyle 100 binden fazla camide gece gündüz yoz iktidarın borazanlığı yapan Diyanet, hemen AKP teşkilatına bağlanmalıdır. Çünkü, böylesi din kılıflı bunca ahlaksızlık arasında daha ahlaki ve dürüst olur. En azından Diyanet’in partizan din memurları kendilerini zoraki finanse etmek zorunda kalan on milyonların hak ettikleri şekilde sabah akşam lanetlemelerinden ve küfürlerinden yakalarını kurtarmış olur.

İttihatçıların İaşe Nazırı Raşit Bey, yaşlılık günlerinde iaşesini çıkarmak için ortaokulda öğretmenlik yaparken en azından “40 bin altına kadar namuslu” olduğunu bilmenin huzuru içerisindeydi. Cami kürsülerinde uğruna sattıklar, yoz iktidarın kirli ayakları altında adi birer paspasa çevirdikleri tüm değer ve inançlarının karşılığında aldıkları maaş miktarı kadar bile namuslu olamayan Diyanet imamları aynı huzuru hissedebiliyor mudur acaba?

[Akif Umut Avaz] 3.1.2017 [TR724]

Ahmet-Nedim ve gerçekler [Nazif Apak]

Geçenlerde bir grup gazeteci uluslararası faaliyet gösteren bir kuruluşu ziyaret etti. Tabii ki konu Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, demokrasinin askıya alınması, gazetecilerin tutuklanması gibi ateşli noktalara kaydı. Bir kez daha şu gerçek çıktı ortaya: Türkiye’deki medyayı topyekun kapatarak ve sosyal medyayı yasaklayarak gerçeklerin üzerini örteceğini sananlar yanılıyor. Herkes -özellikle de Türkiye’yi yakından takip edenler- bu ülkede hangi fırıldakların döndürüldüğünü ve ipin ucunun kimin elinde olduğunu gayet iyi biliyor. Herneyse; asıl mevzumuza dönelim.

Türkiye hakkında konuşmalar yapılırken ilginç bir olay yaşandı. Dünyaca ünlü, itibarlı, güvenilir medya kuruluşu yetkilisi gazeteciler ile ilgili yaptıkları çalışmaları özetledi ve ekledi: ‘Maalesef Nedim Şener bizim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Biz onu gerçekten gazeteciliğe inanan, mesleki refleksleri güçlü bir insan sandık…’ Sonra da Nedim için gösterdikleri olağan üstü gayreti ve Nedim’in son dönemde yaptıklarını nakletti.

Türk gazeteciler şaşırmıştı. Onlar zannediyorlardı ki Nedim için seferber olan Avrupalı kuruluşlar, pozisyonlarını aynen koruyorlar ve Nedim’in son dönemde linç kampanyalarının bir parçası haline geldiğini bilmiyorlar. Hiç de öyle değilmiş kazın ayağı. Bir zaman özgürlüğüne kavuşsun diye seferber olan Batılı kuruluşlar, Nedim’in samimiyet sınavından geçemediğini, iktidara yaranabilmek için kendini inkar ettiğini bir kenara not etmişler…

Ahmet Şık’ın durumu bunun tam tersini gösteriyor. Nedim ne kadar yanar döner ve iktidarın ayaklarına kapanır bir haris portre sunmuş ise Ahmet Şık da o kadar cesur ve ilkeli bir gazeteci olarak tanınıyor artık dünyada.

Haksız da değiller. Nedim son dönemde yalan makinesi gibi çalışıyor. Eskiden de hiçbir bilginin derinliğine inemez, yüzeysel yazdığı haberler/kitaplar kısa sürede delik deşik edilirdi. Çünkü Nedim’in gerçekleri arama gibi bir sevdası hiç olmadı. O hep baştan kendi kendini şartlandırdığı sonuçlara odaklanır, bir kesimi suçlu gösterebilmek için kırk dereden su getirir, yalan yanlış bilgilerle manipülasyon yapardı.

Tabii ki Nedim’in desteksiz ve önyargılı yazması onun tutuklanmasını, hapse atılmasını gerektirmez. Keşke tutuklanmasalardı. Tutuklanmış olmasaydı, Nedim’in yazılarındaki defolu bilgiler zaten başka gazetecilerin gözünden kaçmaz, yazıya yazı ile cevap verilirdi. O yüzden tutuklanması yanlış oldu. o kadar ki Nedim’in temelsiz iddialarına yanıt vermek bile yanlış anlaşılacağı, tutuklanmasını meşru göstereceği korkusuyla tehir edilmiş oldu.

Şimdi Nedim rahat rahat yazıyor. Uzaktan bakanlar, olayları soğukkanlı bir şekilde takip edenler Nedim’in kalıbının adamı olmadığını şimdi daha rahat görüyor. Mesela, adam, Rus büyükelçisinin öldürülmesi üzerine o kadar çok yalan uydurdu ki! Yok katil hizmetin dershanesine gitmişmiş, yok Bylock kullanıyormuşmuş, yok KPSS soruşturmasında adı geçmişmiş, yok dayısının dershanesi varmışmış… hepsi yalan çıktı. Nedim’den hala tık yok.

NEDİM YİNE BAŞ KÖŞEDE, AHMET YİNE ZİNDANA…

Ahmet Şık ise geçenlerde gözaltına alındı ve ardından da jet hızıyla tutuklandı. Nedim yandaş medyada baş köşe edilirken ve sürekli yıkama yağlama işleminden geçirilirken Ahmet yine zindanlara yürüdü. Ahmet ‘cemaat’a yönelik eleştirilerinden vaz mı geçti? Hayır. Ama gördüğünü yazıyordu Ahmet. Nedim gibi delil karartmıyor, kara propaganda yapmıyor, iktidar sahiplerinin gözüne girmek için el etek öpmüyordu. Biliyordu ki bu demokratik ve cesur duruşun bir bedeli var ve bu bedeli ödemek gerekiyor. Şimdi Ahmet, şık bir bedel ödüyor; ‘koğuş arkadaşı’ Nedim ne yapıyor? Sivil darbeye eklenmenin getirdiği kendisine sağladığı avantajın tadını çıkarmak için gazeteciliğin sınırlarını zorladıkça zorluyor ve her geçen gün biraz daha pusuya yatmış keskin sniper rolüne ısınıyor.

Aslında Ahmet Şık’ın tutuklanıp Nedim’in baş köşeye oturtulması yıllar önce bu iki gazetecinin kim tarafından tutuklandığını da kanıtladı. Bir grup gazeteci (en başta da Ruşen Çakır) yıllar önceki Nedim-Ahmet tutuklanmasını cemaate bağlamışlardı. Cemaat ısrarla bu iddiayı reddetti. Erdoğan ise bu tutuklamaların hep arkasında durmuştu. Nereye kadar? Kendisine Ahmet Şık’ın yayınlanmamış bir kitap üzerine tutuklanması sorulduğunda Erdoğan ‘Bazı kitaplar bomba gibidir’ demişti.

CEMAATİ SUÇLAYANLAR BUGÜN NE DÜŞÜNÜYOR ACABA?

Erdoğan’ın canla başla savunduğu, cemaatin de şiddetle reddettiği yıllar önceki tutuklamalardan dolayı cemaati suçlayanlar bugün ne düşünüyor acaba? Ortada emniyetten adliyeden bazı isimleri öne çekerek suçlayabilecekleri ‘cemaat’ yok artık. Yıllardır beyin yıkarcasına anlatılan kurgu neydi? ‘Cemaat AKP iktidarına rağmen Ahmet ve Nedim’i tutukladı.’ AKP de bu fikri yayıyordu o dönemde; Nedim’in arkadaşlarının da işine geliyordu bu söylem. ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ diyerek cemaate yükleniyor, AKP’yi de baskı altında tutmaya çalışıyorlardı.

Asıl soru şu idi: Siyasi iradenin rağmına hangi bürokrat bir gazeteciyi gözaltına alabilir, tutuklayabilir? Siyasi otoritenin aksine iş yapan bir bürokrat adalet ve içişleri bakanlığının hışmına nasıl uğramazdı?

YILLARCA YALAN SÖYLENDİ

Yıllarca yalan söylendi, yalanın muhatapları da yalana gerçek muamelesi yaptı. Şimdi çok net bir gerçek var ortada: Yıllar önce Ahmet Şık’ı (ve diğer bazı gazeteci, bürokrat ve akademisyenleri) kim tutuklatmışsa şimdi de o tutuklatıyor. Dün ‘cemaate yakın’ diye niteledikleri bürokratlara emir verip gazetecilere hapse atanlar bugün Milli Görüşçü, Hak Yolcu, Ülkücü, Perinçekçi diye bilinen kişilere tutuklama emirleri veriyor.

Gözaltı ve tutuklamalardaki ölçü ne biliyor munuz: İktidar yağcılığı. Geçmişinizde ne yaşarsanız yaşayın eğer sivil diktanın tetikçisi olup onların ayaklarına kapanıyorsanız, sizi omuzlarına alıyor baş tacı yapıyorlar. Eğer gerçeklerin peşinde iseniz ve olaylara muhalif bir gözle bakıyorsanız güdümlü yargıda militanca görev yapanlar ellerinize kelepçe vurmak için sırada bekleşiyor. Örnek mi arıyorsunuz: işte iki çarpıcı örnek Ahmet Şık ve Nedim Şener.

[Nazif Apak] 3.1.2017 [TR724]

Klavyemizden kan damlamasın [Tarık Toros]

Albert Camus demiş ki, “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” Resmi açıklama diyor ki, İstanbul’daki yeni yıl kutlamalarında 25 bin polis görev yapıyordu. Yine buna göre, terör olaylarının onlarcası önlenmiş!

KALECİ MİSALİNİN YERİDİR

Takımı 1-0 yenilen kalecinin, “Onlarca gollük pozisyonu çıkardım” demesi tabelayı kurtarır mı? Hele bu takımın sezon boyunca hiç galibiyeti yoksa, teknik direktörün “Rüya gibi bir ekibimiz var, iyi oynuyoruz, önümüzdeki sezonlara bakıyoruz” demesi ne anlam ifade eder. Yönetim onu orada tutmaya çalışsa bile taraftar bir süre sonra ıslıklar, ekip yenilenmek zorunda kalır. Geçelim… Bizim taraftara göre, olan biten, “rakiplerin komplosu!”

250 İSTİHBARATÇI YETER

Siz değil 25 bin polis, 250 bin polisle bile önlem alsanız, sağlam istihbaratınız ve bu istihbaratı doğru değerlendiren terörü önleme timleriniz yoksa, anca böyle rakam verirsiniz. Olay olduktan sonra bile tecrübe gerekir, değilse elçi suikastındaki gibi tetikçiyi öldürür veya Reina katliamındaki gibi elinizden kaçırırsınız. Sivil veya resmi, Noel baba kostümlü güvenlik güçleri elbette gerekli, Batı’da da var (ve hiçbir yetkili bunları arkasına alıp fotoğraf çektirmez). Lakin işini iyi yapan 250 istihbaratçınız yoksa, daha çok canları teröre böyle kurban veririz. Olağanüstü Hal rejimi süresiz devam eder (belki de arzu edilen odur).

NİYET BAŞKA!

Resmi açıklamaları sorgulamayı bırakalı çok oldu. Niyetleri sorgulayalım. Tüm dünya yeni yıla havai fişeklerle girerken gece yarısından sonra neden bizim ülkemiz “Breaking News” konusu oldu, son dakika haberlerle yeni yıl umutlarımız çöpe atıldı? Üç buçuk yılı geçti, aynı şey: Bir ülkeyi bölmek, parçalamak için kötülük yüklü bir ekip biraraya gelse, bugün ülkenin ulaştığı noktayı tutamazdı.

PİYANGO ÇOK MU CAİZ?

Cami cemaatine yeni yıl kutlamalarını “gayrımeşru” ilan edip ardından gece kulübü katliamını ilk kınayan siz oluyorsanız ve bu bile sırıtıyorsa, utanmanız da kalmamış demektir. Vah Diyanet vah! Sizin itikadınıza göre, en yüksek ikramiyenin dağıtıldığı Milli Piyango’nun yılbaşı çekilişi çok mu meşru! Her şeyi yerle bir eden hükümet, istese bir dakikada kaldırır. Anayasal bir kurum da değil, kapatır geçer. Fakat dedim ya, niyet başka. Üzerinde çok durulmamıştır, Başbakanlık muhabiriydim, iyi hatırlarım: Sayısal Loto, Refahyol hükümetinin ürünüdür, 16 Kasım 1996.

KESİNTİLER DAHİ KOMPLO!

Bir terör olayı olduğunda, ertesi gün göstermelik operasyonlar yapılıyor, birileri alınıp birileri arka kapıdan salınıyor, IŞİD (DAESH, DAEŞ, DEAŞ ya da DAİŞ, aynı bela) ve onca terör örgütü aranızda cirit atıyorsa, öldürülen kişilerin intikamı alınmışçasına “bire on” rakamlarla “şu kadar terörist öldürüldü” başlıklarıyla günü kurtarma yarışına giriliyorsa… Hepsi bir yana, bırakın terörü, bugün şu çağda skandal elektrik, gaz ve internet kesintilerini “aman hükümete yüklenmeyelim” diye kimse eleştirmiyor, eleştiremiyorsa… Hatta yazdığını siliyorsa, yazanlar da bunu birtakım “odaklara” bağlıyorsa… Hele hele, köprü ücretinin %50 zamlanması, yeni yapılanların vatandaşın cebinden finanse edildiği gerçeği dahi sorgulanamıyorsa, topyekün felaketimiz çok uzakta değil demektir.

BAŞIMIZ SAĞOLSUN

Ölenler, yitip giden gençler, bizim acımız. Ailelerine, yakınlarına Allah sabırlar versin. Zordur, güçtür, ateş düştüğü yeri yakar, hayat boyu dinmeyecek bir sızıdır bu. Hani, dilimizde güzel bir deyim var, “Başımız sağolsun”. İşte bu, şu zamanda çok önemli. Başımızın sağlığı için aman dikkat edelim, hırsla kinle yüklenmeyelim, başkasının bize yaptığı zulmü tersine çevirip intikamla bilenmeyelim. Klavyelerimizden kan damlamasın. Kafa sağlığımız önemli. Aman!

Mühim not: Türkiye ne zaman mı düzelir? Benim için iki şey olursa işler yoluna girmiş demektir. Birincisi, “ülkede herhangi bir hadise var mı acaba” diye internete bakmayı bıraktığımız zaman… İkincisi, bir yazı kaleme alırken veya tweet atarken, “interneti kolaçan edelim de yazıp çizdiğimiz absürt kaçmasın” demediğimiz zaman. Biraz daha böyle istim üstünde olacağız. Biraz daha.

[Tarık Toros] 3.1.2017 [TR724] @TarikToros  / TarikToros@Tr724.com

2017’de Türkiye ekonomisi: Lale Devri’nin sonu [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Terör sarmalından bir türlü kurtulamayan Türkiye, yılbaşı gecesi İstanbul’da eğlence mekânı Reina’yı hedef alan saldırının şokuyla 2017’ye adım attı. 200-300 metre mesafede Ortaköy Polis Evi’nin bulunduğu bir adreste kalaşnikofla 39 kişiyi katleden, 65 kişiyi yaralayan teröristin elini kolunu sallayarak kaçması endişeleri daha da artırdı.

6 aydır Olağanüstü Hal (OHAL) yetkileri ile kafasını kaldıranı gözaltına alan Emniyet’in terör saldırılarında içine düştüğü ya da düşürüldüğü acziyeti kabul etmek mümkün değil. Sosyal medyada İstanbul’u karanlığa gark eden elektrik kesintisini eleştirenleri derdest edenlerin eli silahlı canileri yakalayamaması Türkiye’yi Afganistan ve Irak ile yan yana getiriyor. Acı üstüne acı yaşanırken ekonomide günden güne derinleşen krizi de konuşamıyoruz.

KRİZ DERİNLEŞİYOR

İktisadî kriz günden güne derinleşiyor ve krizin üstesinden gelebilmek için evvela terörün kökünü hakikaten kazımak şart. İnsanların kendisini güvende hissetmediği bir iklimde üretim, yeni yatırım veya kalkınma beklenemez. 2017’de ekonominin nasıl seyredeceğini biraz da 2016’da yaptıklarımız, yapamadıklarımız tayin edecek.

2016 ekonominin 2009’dan sonra ilk defa küçüldüğü bir sene oldu. Dolar 60 kuruşa yakın arttı. Faizler yeniden tırmanışa geçti. TÜİK’in açıkladığı haliyle bile işsiz sayısı 3,5 milyonu aştı. Bu sayı kriz dönemlerinin rakamlarına yakın. Kapanan fabrikalar, iş yerleri ve piyasayı kasıp kavuran nakit sıkışıklığı… 2016’da dolar bazında yüzde 20 daha fakirleştik.

FORMÜLÜ DEĞİŞTİR YÜZDE 20 ZENGİNLEŞ!

TÜİK, 12 Aralık 2016’da formülü değiştirerek 700 milyar doların altına gerilemesi beklenen millî gelire (GSYH) makyaj yapmış oldu. Amma velakin yatırımcıların akıl hocaları gece yarısı operasyonuna kanmadı. Alman Commerzbank’ın dikkat çektiği gibi küçülme yüzde 1,8 değil, yüzde 4,4.

Bank of America Merrill Lynch’in en riskli üç ekonomiden biri olarak gösterdiği Türkiye için 2017 senesi ekonomide Lale Devri’nin sonu olabilir. Lale Devri teşbihim sebepsiz değil.

Osmanlı devrinde sistem çatırdarken Saray’a yakın mutlu bir zümre köşklerde, saltanat kayıklarında, Kısıklı’da, Sadabat’ta safa sürüyordu. Rüşvet, iltimas, irtikap devleti esir almıştı. Ahbabı olmayan fakr u zaruret içindeydi.

YANDAŞTAN VERGİ ALMA, ASGARÎ ÜCRETLİDEN AL

3,5 milyon işsizinden hallice olan bir kesim var ki, AKP o kesime verdiği sözleri senelerdir tutmadı. Hal-i hazırda 6 milyon hane, TÜİK’in açıkladığı açlık sınırının altında kalan 1.404 lira ile ay sonunu getirmeye çalışıyor. İhale rekortmenlerinden vergi almadığı gibi dolar kuru farkını bile yandaş müteahite otomatik olarak aktaran AKP hükümeti 1.404 lira alan asgarî ücretliden ortalama 200 lira vergi kesiyor.

Bu yetmezmiş gibi 100 TL de bireysel emeklilik kesintisi yapılacak. Dolara vurulduğunda asgarî ücretlinin eline 2016 başına göre 50 dolar daha az geçiyor. Çok kullanılan köprülere, otoyollara yüzde 15 ila yüzde 48 arasında zam yapılırken, 40 bin araba garantisi verilen Osman Gazi Köprüsü’nden sadece 13 bin araba geçince tarife yüzde 26 indirildi. İndirimli hali tek yönde otomobiller için 65 TL. Otogaz, benzin, motorin, muayene fark ücreti, ÖTV başta olmak üzere bilumum vergi, harç ve para cezaları zamlandı.

Korkudan kimse sesini çıkaramasa da Türkiye en ağır iktisadî buhranla karşı karşıya. 2017 buhranın derinleştiği bir dönem olacak. Amerika’nın faizleri artırmaya devam edeceğini de hesaba katarsak Türkiye yüksek enflasyon, yüksek faiz ve durgunluk (stagflasyon) ile tanışacak. Risk primi 350’nin üzerine çıkarsa Borsa 60 bine doğru geriler.

BÜYÜME: 2016 büyüme rakamı yüzde 3’ün altında kalacak. Her şey güllük gülistanlık gitse bile 2017’de yüzde 2 büyüme sürpriz olur. İlk iki çeyrekte eksi büyüme beklentisi ağır basıyor. Sanayinin milli gelir içindeki payı yüzde 18’in altına inecek. Fert başına gelir (TÜİK kabul etmek istemese de) 8 bin doların altına gerileyecek. Ekonomik güven endeksi yerle bir. İşsizliğin artacağı bir dönemde borçlanarak tüketmeye dayalı büyüme modeli sürdürülemez. Birkaç senedir bu yavaşlamanın emareleri vardı. 2017’de iliklerimize kadar hissedeceğiz denizin tükendiğini.

İŞSİZLİK: Döviz borcu yüksek sanayi şirketleri ciddi zarar yazacak. Sanayide binlerle ifade edilen  işten çıkarmalar başladı. Maalesef devamı gelecek. En fazla kayıp turizm, sağlık ve inşaat gibi hizmetler kategorisinde görülecek. Turizmdeki kayıp 2017’de 15 milyar doları bulabilir. İnşaatta stokların eritilmesi en önemli mesele. İstanbul’da fiyatlar serbest düşüşe geçti bile. Sanayideki istihdam kayıplarını sırtlayan bu sektörle kriz etkisi ile bu kez işsizliği tırmandıran sektörler olacak.

ENFLASYON: Merkez Bankası yüzde 7 civarında bir tahmin yaptı. Ancak doların yanı sıra petrol gibi emtiaların fiyatında ciddi artışlar bekleniyor. Bu yüzden hem kur geçişkenliği hem de ithalat üzerinden yüksek enflasyon ithal edilecek. Tüketici Fiyatları’nda (TÜFE) çift haneyi görebiliriz. Kamu zamları yüzünden enflasyon en az yüzde 2 puan yukarı çıkacak.

MERKEZ BANKASI: İlk toplantısını 24 Ocak’ta yapacak. Son toplantıda tribüne çıksa da doların artışını yavaşlatmak için libero olarak sahaya inmek mecburiyetinde kalacak. Faiz artışı yapmadan sermaye göçünü engelleyemediğini itiraf edecek. Saray’a rağmen bunları yapmazsa piyasa tamamen kontrolden çıkacak. Net rezervleri 35 milyar doların altına gerilediğinden döviz satması felaketin başlangıcı olur.

DOLAR: ABD Merkez Bankası FED faizleri artırmaya devam edeceği için bütün dünyada yükselişini sürdürecek. Küresel fonlar, Türkiye gibi döviz açığı yüksek piyasalardan ABD’ye göç ediyor. ‘Bedava çorba’ kampanyasından daha rasyonel müdahaleler yapılmadığı takdirde TL mum gibi erimeye devam edecek. Dolar borcu olan şirketleri daha zor bir sene bekliyor. Dolarda her geri gidiş satın alma fırsatı olarak değerlendirilmeli. Yükseldiği seviyeler (ortalama 10 kuruş civarında fark) satış yapılarak daha evvelki zararlar asgarîye indirilebilir.

EURO: İngiltere’nin Brexit kararı Euro bölgesine dâir beklentileri düşürdü. Dolar karşısında 1 seviyesinin altına gerileyebilir. Parite etkisi sebebiyle TL’nin Euro karşısındaki kaybı dolara nazaran daha az olacak. Döviz borçlanmasında Euro tavsiye edilebilir.

ALTIN: Donald Trump 20 Ocak’ta Obama’dan başkanlık koltuğunu devraldığında kamu harcamaları için gaza basacak. Yüzde 3’ün üzerine çıkabilir, ABD’de GSYH artışı. Enflasyon ve faiz artışından kaçan yatırımcı 2017’nin ikinci yarısında altına yönelebilir. Çin’de büyümenin yüzde 5’e gerilemesi, Çin ile ABD arasında ticarî savaş çıkması halinde altın tırmanır. Dolar arttığı için Türkiye’de altın TL olarak mevcut seviyelerin altına gerilemez. ONS fiyatı ise Trump’ın siyasetine bağlı olarak yükselişe geçecek.

ELEKTRİK: İthal doğalgaz ve kömüre bağımlılığı daha da artacak. Kesintiler sürecek. Buna rağmen fiyatlar artacak. Hükümet, referanduma kadar ötelese bile sonrasında elektrik ve doğalgaza çift haneli zamlarla açığı kapatmaya çalışacak. Döviz kredisi ile kurulan enerji santrallerinin ekseriyeti doların 3,50 TL’yi aşmasından ötürü fiilen iflas etti. Borçları ödemek için kredi bulamıyorlar. 2017’de bu iflaslar yüzünden enerji üretiminde belirsizlikler artacak.

İHRACAT: Kaç senedir 140 milyar dolara demir atan ihracat gemisi AB ile ilişkilerde kopma yaşanması halinde ağır yara alır. Mevcut halin devamında elde edilen gelir 2016 ile hemen hemen aynı olur. İthalat dövizin yükselmesi sebebiyle ihracata göre daha sert düşecek. Ancak enerji ithalatına ödenecek fatura bütçeyi zorlayacak.

Moody’s gibi önde gelen kuruluşlar, 2017’de Türkiye’yi takip etme lüzumu bile duymadığını ilan etti. “Değmez” demenin nazik dille yüzümüze vurulması hâlâ hükümet cenahında gülümsemeyle karşılanıyor. Bu rahatlığı anlamak ne mümkün!

SURİYE VE IRAK’A DİKKAT

Suriye’de iç savaşın sona erip ermeyeceği, sona erecekse hangi şartlarda anlaşmaya varılacağı Türkiye’yi dolayısı ile ekonomiyi yakından ilgilendiren en önemli faktör. Irak, İran ve Rusya ile ilişkilerin inişli çıkışlı seyri de istikrarlı bir dış ticaret vaat etmiyor. ‘Partili cumhurbaşkanlığı’ dayatmasının hem AKP hem muhalefet açısından çok bilinmeyenli denkleme dönüştüğü aşikâr.

Giderek tırmanan gerilim ve ötekileştirme temayülü, içtimaî bir kırılmanın başlangıcı olursa ne ekonomi kalır ne Türkiye.

Belirsizlikten, şiddetten, hukuksuzluktan, güvensizlikten, tahammülsüzlükten, velhasıl bugüne dek ektiklerimizden payımıza düşen ne ise hepsini alacağız.

El kesesinden Lale Devri biterken trajedimiz başladı bile.

[Semih Ardıç] 3.1.2017 [TR724]