AB, Erdoğan’ın ‘fetö’süne itibar etmedi [Ali Haydar Arslan]

Avrupa Birliği, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin AB üyeliği gibi bir hedefi olmadığını tescil ettiği yıllık ilerleme raporunda ‘fetö’ yaftalamasına yer vermedi. Türk hükümetinin ısrarlarına rağmen Hizmet Hareketi’ni 102 sayfalık ilerleme raporunun hiçbir sayfasında terör örgütü olarak nitelendirmeyen Brüksel, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından atılan adımlardan duyduğu derin endişeye sık sık vurgu yaptı.

1998 yılından bu yana yayınlanan ilerleme raporlarının en serti olma özelliği taşıyan belgedeki, Türkiye’nin AB kriterlerine yaklaşmak bir yana tamamen uzaklaştığı tespiti önemli. Raporun yayınlanmasının ardından Avrupa Parlamentosu’nda geleneksel olarak Türkiye’nin üyeliğini destekleyen siyasi gruplar Ankara ile üyelik müzakerelerinin derhal askıya alınması çağrısı yaptı. Sosyalistler ve Yeşiller yaptıkları yazılı açıklamalarda, müzakereleri askıya almaktan başka çare kalmadığına işaret etti.

Erdoğan’ın propagandası tutmadı

Erdoğan’ın Türkiye’yi terör örgütü olduğuna ikna etmek için bütün propaganda unsurlarını seferber ettiği Hizmet Hareketi, 102 sayfalık raporda 28 kere zikredilmesine rağmen sadece Gülen Hareketi olarak isimlendiriliyor.

Rapor öncesi ‘fetö’ ifadesinin tırnak içinde kullanılabileceği, Ankara’nın bu konuda ısrarlı olduğu yorumları yapılıyordu. ‘fetö’ ifadesine tırnak içinde dahi yer verilmemesi Brüksel’in Ankara’nın tezlerine iltifat etmemesi olarak yorumlanıyor.

15 Temmuz’a sert tel’in

15 Temmuz darbe teşebbüsünü sert şekilde tel’in eden AB raporu, iktidarın darbeden Gülen Hareketi’ni sorumlu tuttuğuna işaret ediyor ancak darbenin arkasında kim ya da kimlerin olduğuna dair herhangi bir yorumda bulunmuyor. İktidarın darbe teşebbüsüne verdiği cevabın orantısız olduğu sık sık vurgulanan raporda, 15 Temmuz’un Erdoğan iktidarının tahkim edilmesi için istismar edildiği ima ediliyor.

Kamuda görevli on binlerce görevlinin Gülen Hareketi ile iltisaklı olduğu iddiası ile işten atıldığı belirtilen raporda, bu işlemlerde kriterlerin son derece belirsiz ve keyfi olduğunun altınız çiziyor. Rapor, Gülen Hareketi ile irtibatlı olduğu iddiası ile çok sayıda özel mülkiyete ‘güvenilir’ dava süreçleri olmadan el konulmasını da tarihe mal etti.

17 Aralık ve Deniz Feneri’ni Avrupa unutmuyor

Raporun, 17 Aralık ve Deniz Feneri gibi yolsuzluk davalarının peşini bırakmaması da dikkat çekiyor. Her iki davadan da hiç bir sonuç alınamadığına işaret eden raporun, iktidar mensuplarının müdahil olduğu iddia edilen davaların neticesiz kaldığını bir daha hatırlatmasının altını çizmek gerekiyor.

Ali Haydar Arslan, 12.11.2016 /TR724

Bekleyin bakalım! [Mehmet Ali Şengül]

Zelzele var, yangın var, inilti var. Enkazdan ne kadar can kurtarılabilir? Yangın nasıl söndürülür? Yanan neslimizin elinden nasıl tutulabilir? Feryatlar yürekleri yakıyor. Nerdeyiz, ne yapıyoruz? Milyonlar seyrediyor, iyi oldu deyip keyfine bakanlar da var. Bilmiyorlar ki, yangın söndürülmezse kıvılcımlar onlara da sıçrayacak, onların da ciğerparelerini yakacaktır.

Ülkemizde sosyal bir Tsunami yaşanmaktadır. Sebeplerin sükut edip herşeyin alabora olduğu bir dönem yaşıyoruz. Kanun yok, adalet yok, hukuk-u beşer iflas etmiş ve yerle bir edilmiştir. İçtihat ve fetvalarla dinin temeline dinamit konmuş; nice mazlum, mağdur, mahkum insanların haysiyetiyle, şerefiyle, namusuyla oynanmış; imkanlarına el konmuş, çoluk-çocuklar, aile fertleri birbirinden ayrı, herkes çaresizlik içinde perişan duruma düşürülmüştür. Ve ne yazık ki, ahiret, hesap-kitap, sırat, mizan unutulmuş, bir inat uğruna, enaniyet ve gururların tatmini adına, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden, hasta olduğunu dinlemeden bütün hızıyla zulme devam edilmektedir.

Cenab-ı Hak gerçekten inanan, Allah’ın dinine sahip çıkan kullarını; kimse onlar, işte onların kalbini dünyadan koparmak, yaratılış gayesine uygun hareket etmeye sevketmek ve kalplerini Mevla’nın rızasına kilitlemek için, zahiren musibet gibi görünen hadiselerle sorguluyor. Dünyada maddi manevi her imkana sahip oldukları bir dönemde, huzur, güven ve emniyet içinde hayatlarını sürdürürken itaat ettiği gibi; birde ellerinden herşeylerini almak suretiyle imtihana tabi tutmakta, sabırlarını, Allah’a olan güven ve tevekküllerini ölçmektedir.

Allah (cc) herşeyi çift yaratıp, nimetleri külfetiyle beraber vermiştir. Bunlar dünyada birer imtihan vesilesidir. Allah(cc) insanı, ‘akla kapıyı açıp iradesini elinden almamak’ suretiyle imtihana tabi tutmaktadır.

Başımıza gelen bütün sıkıntılar, birbirinden kıymetli ve değerli sermayeleri yerinde kullanmamaktan, kardeşliğimizi “i’sar” şuuruyla temsil edememekten ve dünyayı ahirete tercih ederek; gayz, kin ve nefret gibi, sevgi, şefkat ve merhamet duygularını menfi yolda kullanmaktan gelmektedir.

Hz. Adem’in çocukları Kabil Habil’i öldürürken, Habil ‘Ben elimi kaldırmam’ diye cevap veriyordu.  Hz. İbrahim (as) ateşe atılırken Nemrud’a teslim olmuyordu. Firavun bütün ordusuyla Allah’a başkaldırıyor ve Hz. Musa’ya ‘büyücü ve deli’ diyordu. Neticede denizde boğulurken pişmanlık duyuyor, feryat ve figan içinde kendini kınıyordu.

Allah Ad kavmine de ortalığı kasıp kavuran, köklerini kurutan bir kasırga göndermişti. Bu rüzgar uğradığı herşeyi kül gibi savurmuştu. Semud kavmine, ‘Bir süre hayattan zevk alın bakalım’ denilmişti. Allah’ın emrinden uzaklaşıp azıtınca, o müthiş yıldırım onları çarpmış, oldukları yere çöküp kalmışlardı. Ne kalkabildiler, ne de yardım gördüler.

Dokuz yüz elli sene ömrü devam eden Hz.Nuh (as), asırlarca kavmine ve aile efradına hakkı tebliğ etmesine rağmen, kavminin büyük çoğunluğu, hatta hanımı ve evladı da dahil Allah’a baş kaldırmış, isyan etmişlerdi. Kendi gurur ve kibirlerine takılan bu kavmi de Allah (cc) helak etmişti. Onları suda boğulmaktan kimse kurtaramamıştı.

Tarih boyu başkaldırmış bütün kavimler hakkında Allah (cc)’ın takdir ettiği ceza mutlaka bir gün vuku bulacak ve onu önleyecek hiçbir kuvvet de olmayacaktır. Siz sadece ne yaptı iseniz onun karşılığını bulacaksınız.

Allah (cc)’ın insana bahşettiği hayat, sıhhat, mal-mülk, maddi-manevi kabiliyetler, uzuvlar, kullarına verdiği borç durumundadır. Borçlunun teminatı ise, kişinin nefsidir. Kim bunları meşru yolda kullanırsa, rehin olan nefsini kurtaracaktır. Aksi halde mahpus olacak, cezasını çekecektir.

Cenab-ı Hak, Efendimiz’e (sav), “Ey Resulüm, sen irşad ve nasihatına devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde onların iddia ettikleri gibi kahinde değil, deli de değilsin.” (Nur Suresi, 29)  “Ne o, yoksa onlar senin hakkında; -Ne olacak? şairin biri! Feleğin onun başına neler getireceğini göreceğiz. mi diyorlar?” (Tur Suresi,30)  “De ki: Bekleyin bakalım! Ben de sizin feci akıbetinizi bekliyorum.” (Tur Suresi, 31) “Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret! Çünkü sen bizim himayemiz altındasın.” (Tur S.,48) şeklinde hitap ederek, adeta O’nu teselli etmiştir.

Hz. Adem (as) den günümüze ve kıyamete kadar, insanların büyük çoğunluğu kendi hevalarına uyarak, Allah (cc)’dan gelen kuralları ve ölçüleri tanımamışlardır. Nefis ve arzularını gerçekleştirme adına hiçbir sınır tanımadan karada ve denizde, fitne ve fesat çıkararak sosyal düzeni bozmuşlar, kendileri de tahrip ettikleri o düzen içinde boğulup gitmişlerdir.

Mehmet Ali Şengül, 11.11.2016 /Zaman

Ergene anne baba olmanın zorlukları ve öneriler [Ümit Burcu]

Sevgili Ümit Burcu, 16 yaşındaki oğlum için endişelerim var. Son günlerde sık sık tartışıyoruz. Gittikçe aramıza duvar örülmeye başladı. Oğlumun ders durumu da pek iyi değil. Oğlumda özellikle bu sene ciddi değişiklikler var. Eşim gece çalışıyor, gündüz uyuyor. Çocuklara fazla vakit ayıramıyor. Kocam fazla otoriter ve asabi. Her istediğinin harfiyyen yapılmasını istiyor. Dolayısıyla bütün görev bana düşüyor. Benim dini bilgim zayıf. Dinimi yaşamaya çalışıyorum fakat çocuklarıma rehberlik yapacak konumda değilim. Bu konuda yardımlarınıza ihtiyacım var. DERTLİ ANNE
Sevgili Dertli Anne,

Nerde bir ergen görsem ona çok acıyorum. Yani ne çocuk, ne de genç. İkisinin arasında.

Oğlunuz bir erişkin midir, yoksa bir çocuk mudur? Buna karar verip ona göre davranmanız gerekir. Çocuğunuzun ergenlik dönemine girişiyle ailenizde birtakım değişikliklerin olması ve ailedeki kuralların bir miktar esnetilmesi gerekiyor.

Dikkat etmeniz gereken belli başlı kurallar şunlardır:

*Ergenlik dönemi fırtınalı bir dönemdir. Bu dönem pek çok duygusal iniş ve çıkış yaşamak anlamına gelir.

*Daha önce çocukluk döneminde sizler çocuğunuzun hemen her şeyinden haberdar olup her şeyiyle ilgilenirken şimdi artık gencin kendine özgü, sizinle paylaşmayacağı bir alanı var oluyor.

*Bu, sadece davranış açısından değil, düşünsel açıdan da olabiliyor. Bazı düşünce ve duygularını ailesiyle paylaşmak yerine, arkadaşlarıyla paylaşmayı tercih ediyor ergenler.

*Çocukluktan gençliğe adım atış her ergen ve anne-babası için zor bir dönemdir.

*Ergenin artık hayat alanını, sınırlarını aileden ayırması söz konusu olacaktır.

*Bu dönemde daha fazla sabır ve anlayış sahibi olmanız, aynı zamanda tutarlı davranışlar ortaya koyup, şiddetten uzak durmanız gerekmektedir.

*Çocuğu döverek yola getirmek, kesinlikle uygun bir yol değildir. İşte o zaman oğlunuzu kaybedersiniz.

Sevgili kızım,

*Sürekli anlaşılmadığından dert yanan ergen, anlaşılmak ister. Anne babadan bağımsız olmak ister. Yeni kimliğiyle toplumdaki yerini aramaya başlar. Arkadaş gruplarının önemi artıp, aileden bağımsız, kendini ispatlama eğilimindedir.

*Anne baba ile çatışmaların arttığı bu dönemde karşılıklı güç denemesine girmemeniz gerekmektedir.

*Sabır ve anlayış göstererek, ona daha çok zaman ayırarak bu dönemin sağlıklı bir şekilde atlatılmasını bekleyeceksiniz.

*Eşinize gelince; ergenlik döneminde bunalım yaşayan yavrusuna her şeye rağmen vakit ayırması, iyi bir baba, oyun arkadaşı ve terbiyecisi olması gerekir.

*Erkek çocuğun baba modeline ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır.

*Eşiniz öğleden sonra her gün oğluyla beraber kaliteli bir saati beraber geçirse oğlunuzun ihtiyaç duyduğu baba sevgisini verebilir.

*Maddi gıdasından daha önemli olan manevi gıdanın verilmesi konusunu önemsemeniz gerekiyor. Rehberlik hizmeti veren dernekler ve camilerle irtibata geçerek ve sıkı takip ederek bu gereksinimi karşılamınız şart.

*Burada önemli ve tehlikeli olan konu; dinin anlatılmaması kadar, dinin yanlış anlatılması ve yanlış anlaşılmasıdır. Buna da dikkat etmeniz gerekiyor.

*Her zaman samimiyetin, sıcak ilginin ve ailesine güven duymasının pozitif yönde etkilerini göreceksiniz. Fazla ısrar edip üstüne gitmeden oğlunuzun duygularını anlamaya çalışın.

*Bu dönem de sabırla ergenin sınırlarına saygı gösterip, fikirlerini daha fazla dinleyerek, daha fazla sorumluluk almasını beklemelisiniz.

*Kendi kararlarını vermesi ve sonuçlarını görmesi için ona fırsatlar tanımanız ve anne duasını eksik etmemeniz gerekiyor.

*Bunları yaptıktan sonra aynı hal devam ediyorsa ergenle ilgilenen bir uzmandan yardım almanız faydalı olacaktır.

Çocuğuyla ilgilenen ve onun problemlerine eğilen bir anne olarak sizi tebrik ederim. Sizin bu samimiyeti ve sıcaklığı çocuklarınıza da yansıttığınız zaman evinize mutluluk güneşi doğar inşaallah.

Ümit Burcu, 11.11.2016 /Zaman

İçeriye ‘ensar’, dışarıya ‘simsar’ [Ali Mirza Yazar]

Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve müzakere sürecini yürüttüğü Avrupa Birliği (AB) yöneticilerine karşı en büyük kozu, maalesef, Suriyeli mülteciler. Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 3 milyondan fazla sığınmacının Avrupa’ya ’akın etme’ ihtimali, Avrupalı siyasetçileri, tabiri caizse, titretiyor. Birçok Avrupa ülkesinde seçimlerin yaklaşması ve göçmen karşıtı partilerin her geçen gün oylarını arttırması, böyle bir mülteci akınının direkt politik etkileri olacağını da gösteriyor. Bunu iyi hesap eden Türkiye ise, içeride ’ensar-muhacir’ kardeşliği olarak pazarladığı Suriyeli mültecileri, Avrupa’yla ilişkilerde ’şantaj malzemesi’ olarak kullanıyor.

Son açıklanan AB ilerleme raporu ve HDP’li vekillerin tutuklanması sonrası Avrupa’dan yükselen ’müzakereleri askıya alalım’ çağrılarına karşı yine aynı taktik devreye sokuldu. Al Jazeera Türkçe’ye konuşan Erdoğan ”Bakın Türkiye’de şu anda 3 milyon mülteci var, bu mülteciler Avrupa’ya doğru gidebilir, yürüyebilir. Biz 3 milyon mülteciyi burada barındırırken, AB’nin Türkiye’ye destek vermesi lazım. Bu mülteciler Avrupa’ya bir yürürse Avrupa ne yapacağını şaşırır.” sözleriyle ’tehdidini’ yineledi. Geçen yıl Suriyeli mültecilerle ilgili ’pazarlıkta’ 3 milyar Euro maddi yardım ve Türk vatandaşlarına ’vize muafiyeti’ konuşulmuştu. Şubat 2016’da basına yansıyan, AB yetkilileri ile Erdoğan arasındaki ’pazarlık’ tutanaklarında, Erdoğan’ın AB’yi açıkça mültecileri göndermekle tehdit ettiği görülmüştü.

Peki, Avrupalılar ’mültecilerden’ neden bu kadar rahatsız? Tek sorun, giderek artan ’yabancı düşmanlığı’ mı?

Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden Avrupa’ya mültecilerin ‘akın etmesi’ yeni bir uygulama değil. Ancak Suriye nüfusunun yarısından çoğunun iç savaştan ötürü dünyaya dağılması ve önemli bir kısmının Avrupa’da yaşamak istemesi, Avrupalılar için çeşitli riskleri beraberinde getiriyor. İstatistikler aksini savunsa bile, Avrupalılar mültecilerin kriminal suçları beraberinde getirdiklerini ve topluma asla uyum sağlayamadıklarını düşünüyor.

Bir de olayın maddi boyutu var. Örneğin Almanya, her sığınmacı için aylık ortalama 1000 Euro masraf yapıyor. Eğitimli göçmenlerin bile bir topluma katkı sunacak seviyeye gelmesi, dil öğrenmesi, kalıcı bir iş bulması yaklaşık 3-4 yıl sürüyor. Eğitimsiz olanlar ise gettolarda ya da güvencesiz işlerde ömürlerini geçiriyor. Bu sürede sosyal yardımlardan faydalanmaları ise Avrupalı orta sınıfın ‘gözüne batıyor’. Mültecilerin sebep olduğu ya da sebep olarak görüldüğü her problem, merkez partilerin oy kaybetmesi, aşırı sağ partilerin ise güçlenmesi anlamına geliyor.

Aslında AB yetkilileri Türkiye ile mülteci pazarlığını ‘gizli’ tutmaktan yanaydı fakat Erdoğan’ın bu konuyu iç kamuoyunda kullanmak istemesi ve meydanlarda yüksek sesle mültecileri ‘otobüslere doldurup göndermekten’ bahsetmesi, Avrupa’da da belirli bir toplumsal tepki oluşturdu. Bu olayın ardından Türkiye’nin giderek otoriterleşen yönetimi, gazetecilerin, siyasetçilerin hapse atılması, ülkedeki muhalefetin susturulması, basın kuruluşlarına ve iş yerlerine el konması ve yargının tamamen kontrol altına alınması, Avrupa kamuoyundaki baskıyı da artırdı. Ahmet Davutoğlu ile ‘iyimser havada’ gerçekleşen mülteci pazarlığı, artık Avrupa kamuoyu için “Erdoğan’ın önünde boyun eğmek” olarak görülüyor.

AB’nin Türkiye’ye şu andaki bakışını doğru okumak için Almanya’ya bakmak gerekiyor. Almanya başından beri Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkmakla beraber, Türkiye ile köprülerin atılmaması yönünde bir siyaset benimsedi. Bunun en önemli nedeni iki ülke arasındaki tarihi ilişkiler ve Almanya’da sayıları 4 milyonu bulan Türklerin varlığıydı. Son yıllarda buna 1 milyonu aşkın Suriyeli mülteci de eklendi. Türkiye’nin ‘tampon bölge’ olmayı kabul etmesi karşılığında Şansölye Angela Merkel, geçen yıl açıklanacak AB İlerleme Raporu’nu 1 Kasım seçimleri sonrasına erteletmiş, sık sık Türkiye’yi ziyaret ederek ’arayı sıcak’ tutmuştu. Ancak Cumhuriyet gazetesine yapılan baskın sonucu Merkel uzun süren suskunluğunu bozup, “Türkiye’de olup bitenler azami tehlike sinyali vermektedir ve son hadise de, zaten üzücü olan bu gelişmeye işaret etmektedir.” açıklamasını yaptı.

Avrupa’ya gelen mültecilerin çoğunu barındıran Türkiye’nin AB ile vardığı mutabakat Merkel açısından şimdiye kadar alternatifsizdi. Avrupa’dan her ses yükseldiğinde Türk dışişlerinden yapılan mülteci anlaşmasının feshi tehditlerine bu sebeple uzun süredir sessiz kalınmıştı. Türkiye’nin karşılığında alacağı vize muafiyetiyle ilgili takvim de, istenen 72 kriterden 65’inin yerine getirilmemesi sebebiyle, sürekli erteleniyordu. Ancak artık Avrupalı siyasetçilerden gelen yüksek tondaki eleştiriler, Türkiye’nin ‘mülteci kozunun’ ömrünün iyiden iyiye kısaldığını gösteriyor.

Nitekim, Avusturya Savunma Bakanı Hans Peter Doskozil yaptığı açıklamayla, bunun işaretlerini verdi. Bakan Doskozil, “Türkiye ile AB arasındaki anlaşmanın AB kendi sınırlarını etkin bir şekilde korumaya başlayarak mülteci akınını durduracak hale gelene kadar geçici bir çözüm olduğunu hep dile getirdim” sözlerini kullandı. Türkiye ile yürütülen müzakerelerin durdurulmasını güçlü şekilde dile getiren ülkelerin başında yer alan Avusturya’nın Savunma Bakanı Doskozil, Türkiye’deki son gelişmelere ilişkin olarak da “Türkiye diktatörlük olma yolunda ilerliyor” ifadesini kullanarak, “tehdit edilmeye daha fazla göz yummayacağız” dedi.

Avrupa mülteci akınına karşı kendi içinde bazı önlemler almaya çalışıyor. AB üyesi ülkeler arasındaki serbest dolaşımı öngören Schengen Anlaşması’na rağmen Avusturya, Macaristan, Almanya, Fransa, Danimarka ve İsveç sınır kontrolü uygulaması başlattı. Bazı ülkeler Türkiye ile yapılan mülteci anlaşmasına güvenerek sınır kontrolü uygulamasını yavaşlatırken, İsveç gibi ülkeler hâlen bu uygulamayı sürdürüyor. Bu ülkelerdeki merkez siyasî partiler, göçmen meselesinden ötürü daha fazla oy kaybetmek istemiyor. Öte yandan Erdoğan’ın şantajına boyun eğmekle, dağılan imajlarını toparlamaları da mümkün görünmüyor.

Elbette bu siyasî hamleler ve pazarlıklar en çok mültecileri yaralıyor. Her ne pahasına olursa olsun Avrupa’ya geçmek isteyen mülteciler, sığındıkları Ortadoğu ülkelerindeki otoriter yönetimlerin altında ‘insanca yaşayamadıklarını’ her fırsatta dile getiriyorlar. Avrupa’da ise göçmenlere yönelik öfkenin giderek artması, onları kararsız bırakıyor.

Ali Mirza YAZAR, 12.11.2016 /TR724

Neo-faşizm çağında bir faşist enternasyonal mümkün mü? [Akif Umut Avaz]

1930-1940’larda dünyayı sarsan faşizm yeniden hortladı. Tüm göstergeleriyle uç veren bu neo-faşizm çağında 11 Eylül saldırılarından tüm Arapları sorumlu tutan, Müslümanları ülkeye sokmayacağını söyleyen, açıkça işkenceyi savunan, iklim değişikliği konusundaki endişelere saçmalık diyen, göçmenleri engellemek için Meksika sınırına duvar öreceğini söyleyen, ülkede doğmuş ABD vatandaşı çocuklarıyla birlikte 11 milyon göçmeni sınırdışı edeceğini açıklayan, bireysel silahlanmayı savunan, siyahî karşıtı her türlü ırkçı söyleme sarılan Donald Trump, ABD’ye başkan oldu.

Birbirlerinden pek hazzetmese de Vladimir Putin’le iyi geçineceğini söyleyen, Saddam Hüseyin’li, Muammer Kaddafi’li dünyayı özlediğini beyan eden Trump’ın seçim zaferi dünyanın her yerindeki göçmen karşıtı ırkçı kesimlerde ve İslamofobik çevrelerde bir heyecan dalgası yarattı. Heyecanını gizleme gereği duymayan İslam düşmanı ırkçı figürler arasında Gertz Wilders ve Jean Marie Le Pen gibi isimler dikkat çekti. Bir de tabii Trump’un sürpriz zaferini kutlamak için alelacele telefona sarılan Recep Tayyip Erdoğan. Siyasal İslamcı Erdoğan ile destekçilerinin Trump’u hangi sebepten coşkuyla karşıladıkları malum.

POPÜLİST TOTALİTER FAŞİZMİN DEĞİŞİK TONLARI

Popülist totaliter faşizmin değişik tonları Rusya’da Putin, Türkiye’de Erdoğan’la konsolide olurken Macaristan ve Polonya’da kendisini yükselen otoriteleşme eğilimi ile İngiltere’de ise Brexit ile gösterdi. Popülist faşizmin ayak sesleri Trump’ın beklenmedik zaferiyle nihayet Atlantik’in öteki yakasına da erişmiş oldu. Farklı hedeflerle de olsa hep benzer söylemlere, benzer araçlara ve benzer taktikleri kullanmaya yönelen totaliter faşizmin yeni aktörleri dünyayı da yeni bir faşizm çağına doğru hızla sürüklüyor. Peki, kin ve nefretin kol gezeceği; zulüm, savaş, şiddet ve kanın eksik olmayacağı böyle bir dünyada bizleri neler bekliyor dersiniz? Türlü isimlerle yücelttikleri zalim liderlerin peşine takılıp benzerlerinin zaferleriyle sevinenler acaba neye sevindiklerinin farkında mı?

Geleceği kestirmenin en garantili yolu şüphesiz ki geçmişe bakmak. Neo-faşizmin de 1930’ların faşizmiyle benzer süreçleri izleyeceğini ve benzer refleksleri göstereceğini söylemek için kâhin olmak gerekmiyor. Şunu da bir yere not edin: Adına ne derseniz deyin beynelmilelcilik, enternasyonalizm veya uluslararasıcılığın sadece sosyalist ve sol çevrelere özgü bir durum olduğunu düşünürseniz yanılırsınız. Her ne kadar farklılıklardan nefret etseler de, ırkçı ve yabancı düşmanı olsalar da ve hatta birbirlerine karşı düşmanca hisler besleseler de farklı ülkelerin faşistleri arasında da bir anlayış ve bir perspektif birliği ve birlikteliğinde rahatlıkla söz edilebilir.

OBAMA’DAN ZİYADE PUTİN, CLINTON’DAN ZİYADE TRUMP

Diktaya savrulduğu oranda Erdoğan’ın Obama’dan ziyade Putin’le daha kolay iletişim kurup anlaşabilmesinin sebeplerini, Batı ve Avrupa Birliği başkentlerinden ziyade kendisini Pekin, Tahran, Vilinius ve Moskova’da daha rahat hissetmesinin ve Clinton’dansa Trump’ın seçilmesinden sevinç duymasının arkasındaki patolojik psikolojiyi iyi analiz etmek lazım.

Sınırlar aşan sınıf bilincine, evrensel insani değerlere veya refahı, sosyal adaleti, hak ve özgürlükleri geliştirme idealine dayalı sosyo-politik akımlar arasındaki enternasyonal dayanışmayı anlamak zor olmasa gerek. Peki, hiçbir konuda ortak idealleri bulunmayan, en nihai planda birbirlerinin gözlerini oyacaklarından kimsenin kuşku duymayacağı faşist eğilimler ve ırkçı, şoven liderlikler arasındaki dayanışmayı ve birbirlerinin varlığından güç almayı nasıl açıklayacağız? Hakikaten muvakkat ihtiyaçları ve pragmatizm midir birbirlerinden nefret edenleri bir araya getiren zamk?

İSLAMOFOBİK ZAFERE SİYASAL İSLAMCI SEVİNCİ

İslamofobik söylemlerine rağmen siyasal İslamcı Erdoğan’ın Trump’ı tebrik için saniye kaybetmemesi ve medyaya yansıdığı kadarıyla tarafların telefonda aşırı bir yakınlık gösterisi içerisine girmeleri kimseyi şaşırtmasın. Tarihte de faşistler en fazla faşistlerle, zalimler en fazla zalimlerle, despotlar en fazla despotlarla anlaşma ve muvakkatten de olsa birlikte yol yürüme zemini bulmuşlardır. Her türden faşizmin ve totalitarizmin dünyayı kasıp kavurduğu 1930’lara dönüp baktığımızda bunun pek çok örneğini kolayca görebiliriz.

Almanya’da anti-Semitizm kadar komünizmin de köküne kibrit suyu dökme söylemiyle zemin kazanan Hitler’in, Fransa, İngiltere ve ABD’ye karşı Sovyet diktatörü Stalin’le 1939’da Molotov-Ribbentrop Paktı olarak bilinen bir saldırmazlık anlaşması imzaladığını hatırladığımızda bugünkü gelişmelere şaşırma olasılığımız belki biraz azalır. Tabiatı gereği başka milletlerden nefret üzerine kurulu ırkçı faşizmler arasında bir anlayış birlikteliği her ne kadar bir oksimoron gibi gözükse de bu tarihi bir gerçekliktir.

FÜHRER, IL DUCE, CAUDILLO, GÜNEŞİN OĞLU, MİLLİ ŞEF, REİS

Nazi Almanyası ile Faşist İtalya arasındaki, peşine taktığı yığınlara “Führer” dedirten Adolf Hitler ile “Il Duce” dedirten Betino Mussolini arasındaki vizyon ve çıkar birlikteliği şaşırtıcı olsa da bir vakıadır. Hitler’in devrin en kanlı faşist liderlerinden (Caudillo) Franco ve ta dünyanın öteki ucunda kendisine “Güneşin Oğlu” dedirten ırkçı, faşizan Japon İmparatoru ile geniş bir anlayış zeminine sahip olması da şaşırtıcı, ama gerçektir.

Hitler’in Stalin ile olan kısa ömürlü anlaşması 1941’de Nazilerin Sovyetlere saldırısı üzerine bozulmuştu. Ama Mussolini ve Japon İmparatoru ile kader birlikteliği ölünceye kadar devam etmişti. Bütün benzerleri gibi en baskın karakteri ilkesiz pragmatizm olan Franco ise gerilemeye başladığını anladığı andan itibaren Hitler’den hızla uzaklaşmış ve müttefik güçleri rahatlatacak adımlar atmıştı. Saddam Hüseyin ile Muammer Kaddafi arasındaki yakın ilişkiler de belki yakın zamana ait diktatörler arası ilişkilere bir örnek olarak verilebilir.

Aşırı propaganda ve endoktrinasyon yoluyla peşlerine taktıkları efsunlanmış şuursuz yığınlara kendileri için “Führer”, “Milli Şef”, “Lider”, “Şef”, “Reis” dedirten her biri birbirinden daha kibirli faşist ve ırkçı liderlerin üzerlerine dayanarak birbirlerini kolaylıkla anlayabilecekleri ortak noktalar sanılandan fazladır.

Bir kez bunlar herhangi bir muhalefete asla müsamaha göstermezler. Güçlerinin doruklarına doğru yürürken tek adam-tek parti rejimini de artık iyice konsolide etmiş olurlar. Bölgelerine istikrarsızlık ihraç ederken ülkelerinde en yüksek dozda baskıyı, sistematik işkence ve zulmü bir politika haline getirirler (Bkz. Hitler’in Yahudi soykırımı, Stalin’in Gulagları). Farklı hiç bir görüşe hayat hakkı tanımazken, tek yanlı ve ahlaksız propagandayı en üst düzeye çıkarırlar. Çevrelerine oluşturdukları kişilik kültüne tapınanlardan milyonlar yığarken, kendilerini hiçbir insani, ahlaki ve etik değere bağlı hissetmezler. Kitleleri, ne pahasına olursa olsun devleti bir süper güç yapma ütopyası etrafında kenetlerler. Hayatın ve ekonominin her aşamasını ve her alanını takibe alır, kontrol altında tutar ve yaygın şekilde terör taktiklerine başvururlar.

YE MEMET YE!..

Hesap sorulamayacak iktidar olanaklarına eriştiklerinde güç zehirlenmesinin şahikalarına çıkan faşist diktatörler, bu kadar ortak özellikleri sayesinde, elbette ki en iyi birbirleriyle anlaşabilirler. Faşist diktatörlerin arasındaki bu doğal anlayış birlikteliği ve iletişim kolaylığından dünyadaki özgürlükçü ve demokrat kesimlerin büyük acılar çekme olasılığı yüksektir. Yine de faşistler ve diktatörler arası ilişkiler sürpriz gelişmelere de gebe olabilir.

Her biri ayrı bir kibir dağı niteliğindeki bu diktatörler arasında anlayış birlikteliği kadar karşıtlık zemini de söz konusudur. Buna rağmen belki yeni bir “terör dengesi” kurmak suretiyle, belki “karşılıklı olarak birbirini yok etme garantisi”ne (MAD – mutually assured destruction) benzer bir çılgınlıktan uzak durmak amacıyla da olsa “deli deliyi görünce değneğini saklarmış” hesabı farklı bir tavra da bürünebilirler.

Ne de olsa umut fakirin ekmeği. Ye Memet ye!..

Akif Umut AVAZ 12.11.2016 /TR724

Merkez Bankası’nın eli kolu bağlı [Semih Ardıç]

Türk Lirası buluttan nem kapıyor. Her menfi haber doları, TL karşısında yukarı taşıyor. Donald Trump’ın ABD başkanı seçildiğine dair haberlerle bütün dünyada para birimlerinde dolara karşı sert düşüşler oldu. Amma velâkin iki gündür kayıplar telafi ediliyor. Türk Lirası bu potaya giremedi.

Dolar/TL 3,20’lerden tekrar 3,25’in üzerine yükseldi. Bu seviyeden bir önceki psikolojik eşik olan 3,10’a gerilemesi üst üste iyi haberler gelmesine bağlı. Ufukta pek fazla iyi haber görünmüyor. Kaldı ki yatırımcılar 3,10, hatta 3,20 seviyelerini sonraki tırmanışlar için satın alma fırsatı olarak görecektir.

Merkez Bankası (TCMB) kurdaki sert hareketlere ne kadar mani olabilir? Elinde çok fazla mühimmatı olduğu söylenemez. Son olarak döviz depo işlemlerine limit getirdi. 17 Temmuz’dan sonra limit kaldırılmıştı. Şimdi 17 Temmuz’dan evvel verilen limitlerin 4 katına kadar işlem yapılabilecek. Döviz depo işlemleri bankalar arası piyasada geçici döviz likiditesi ihtiyacı olan bankaların Merkez Bankası garantörlüğünde belirli bir faiz ve vadeyle döviz kullanmasına imkân veriyor. Burada maliyeti Merkez Bankası belirler.

MERKEZ ETKİLİ OLAMADI

Mevcut konjonktür dikkate alındığında Merkez Bankası’nın kurdaki yükselişi limit hamlesi ile tersine çevirmesi mümkün değil. Zira ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde tahvil faizleri yükselirken yabancı niye TL’de kalsın ki? Açıklamanın etkisi kısa sürdü ve dolar 3,25’i yeniden aştı.

Geriye döviz satış ihaleleri ve faiz artışı kaldı. Malum, faiz artışına Saray karşı. Saray’ın müşavir kadrosu, özerk olması icap eden TCMB’ye alenen, “Faizleri indirin” talimatı verirken ‘artış senaryosu’ çok fantastik geliyor. Saray’ın hiddetini göze alma pahasına doğru adımı atabilecek cesarette TCMB’de kimse kalmadığına göre bir süre daha dolar satışı ile tansiyonu düşürmeyi deneyecekler.

O da beyhude uğraş olacak.

İÇTEN İÇE YANAN PAMUK ÇUVALI

Net döviz açığı 201 milyar dolar olan özel sektörün yüreği ağzına geliyor. Kurda 3 TL’den sonraki 25 kuruşluk artış şirketlere 50 milyar TL ilave yük getirdi. Kur farkının kârları nasıl erittiği Borsa İstanbul’a gelen 2016/9 bilançolarında görülüyor. Türk Telekom’un taksitlerini ödeyemez hale gelmesinde, THY’nin 30 uçağı parka çekmesinde en önemli faktör finansman maliyetlerindeki astronomik artıştır. Bu sadece bahsi geçen iki şirketin derdi değil. Türkiye ekonomisi dövizin önlenemeyen yükselişi ile içten içe yanan pamuk çuvalını andırıyor.

Trump sonrası ABD’de yüksek faiz, yüksek enflasyon konuşuluyor. ABD 10 senelik tahvil faizi seçim sonuçları netleşince yüzde 2,1’e tırmandı. FED’in eli mahkûm faizi artırmaya. Tahvil yatırımcıları, 2017’de fırsatlar ülkesine akın edecek. Böyle bir hücumdan en fazla zarar görecek para birimlerinin başında Türk Lirası geliyor. Merkez’in elinde avucunda 30 milyar dolardan biraz fazla net döviz rezervi var.

3,50 ARTIK UZAK DEĞİL

Merkez’in eli bu kadar zayıfken TL’yi cazip hale getirmek için faizi artırmaktan başka şık kalmıyor. Bu havucu verebilecek cesareti gösterebilirlerse ne âlâ! Aksi takdirde dolarda sene sonu gelmeden 3,50 seviyesi geçilmezse sürpriz olur.

Şirketler TMSF’ye devredilirken, binlerce kişi sadece Bank Asya’da hesabı olduğu için hapse atılırken, gazete ve TV’ler Keyfî Hükümet Kararnamesi (KHK) ile kapatılırken, 200’e yakın gazeteci ve yazar demir parmaklıkların arkasında iken hâlâ sermayenin Türkiye’ye koşma ihtimali kaldı mı? Ülker ve Koç gibi nice büyük grup, yatırımı artık dışarıda yapıyor. Boydak, Alfemo, Naksan ve Koza İpek gibi Anadolu’nun yüz akı holdingler TMSF elinde can çekişiyor. Mülkiyet hakkı, teşebbüs hürriyeti kalmamışsa yatırımcı kuru sözlere niye itimat etsin?

2002’den sonra dünyadaki ucuz ve bol döviz sayesinde müteahhit lobisine kredi yağdıran AKP’nin kıtlık günlerine dâir B planı olmadığına göre dövizdeki her geri gelişi alım fırsatı olarak değerlendirmek en rasyonel yatırım kararı olur.

Ne hazin bir manzara ki ekonominin dümeninde, “Doların yükselmesi Türkiye ekonomisinin sağlamlığını gösterir.” diyen Saray müşavirleri bulunuyor. Bol sıfırlı ücret mukabili program yaptıkları ekranlarda, “Dolarda köpük var, 2,80’e inecek.” gibi milimetrik seviye açıklayan kerameti kendinden menkul bu zevat kale almaya değmez.

Semih ARDIÇ, 12.11.2016 /TR724

Türk tipi bile değil, Erdoğan tipi başkanlık! [Erman Yalaz]

AKP’nin tek başına iktidarı kaybettiği 7 Haziran seçimlerinden önce Tayyip Erdoğan’ın iki siyasi söylemi kayıt altına alındı. İlki, “400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” sözleriydi. İkincisi ise seçimlerden bir hafta önce TRT’deki konuşmasıydı. Orada, “Başkanlık tartışmasını meydanlarda bulamadığını sadece kendisinin gündeme getirdiğini” söyledi. Yani Başbakan Ahmet Davutoğlu o gün çiziği yemişti aslında. Ancak 1 Kasım seçimlerinde Erdoğan’ın müdahalelerine rağmen Davutoğlu, partinin başında seçim kazanan Başbakan olarak bir müddet daha kaldı/kalabildi.

MİLLET 400’Ü VERMEYİNCE NELER GELDİ BAŞIMIZA…

Davutoğlu, 5 Mayıs 2016 günü 1 Kasım seçiminden sonra sadece 6 ay görev yapmasını nazara vererek “4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir. Zarurettir” şeklinde bir açıklama yaptı ve AK Parti’yi 22 Mayıs’ta yeni Genel Başkan seçimi yapması için 2. Olağanüstü Büyük Kongre’ye çağırdı. Mazbatayı  Erdoğan’ın yeni başbakanı Binali Yıldırım’a teslim etti.

7 Haziran’dan günümüze kadar iki seçim bir darbe girişimi ve bir başarılı Erdoğan-AKP sivil darbesi yaşandı. Araya tartışılan birçok politik konu başlığı girse de ana tema hiç değişmedi: Başkanlık. Bir de oluk oluk akan kan, şehitler ve tabi insan hakları ihlalleri. Bu başkanlık Türk tipi mi olacak? Yarı başkanlık mı gelecek? Partili cumhurbaşkanlığı mı? Cevap, hiçbiri aslında. Erdoğan, “Erdoğan tipi” bir başkanlık istiyor. Halen yürüttüğü ve yönettiği devlet aygıtının tapusunu almak istiyor bir bakıma. Yaygın tanımlamasıyla, tek adama odaklı tartışmasız bir rejim değişikliği arzulanıyor.

1 KASIM VE 15 TEMMUZ’UN AYNI AMACA HİZMET ETMESİ TESADÜF MÜ?

‘Allah’ın bir lütfu’ dediği 15 Temmuz darbe girişiminin ardına gizlenmiş OHAL ve KHK’lar eliyle dizayn edilen yeni devlet, Erdoğan’ın final vuruşuna hazırlansın diye masaya Devlet Bahçeli davet edildi. Bahçeli ve Binali Yıldırım ikilisi eliyle hazırlanmış başkanlık kazanı fokur fokur kaynıyor şimdi. Ne şehitler, ne gerçek terör, ne ekonomik kriz derdinde politika. Tek dert, başkanlığı sahibine tevdi etmek.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dün katıldığı bir canlı yayında sözü yine başkanlığa getirdi. Süleyman Demirel, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş’in başkanlığı savunduğunu, kendisinin belediye başkanlığı ile adeta başkanlık sisteminin küçük bir uygulamasından başarı(!) ile çıktığını anlattı: “Şu anda dünyada Amerika’ya bakıyorsunuz başkanlık sistemi, Rusya’ya bakıyorsunuz başkanlık sistemi; bunlar dünyadaki iki önemli örnek. Şimdi bu iki önemli örneğin çalışma sistemleri farklı. Çalışma sistemlerinin farklı olduğunu bir kenara koyalım, diyorum ki biz geleneklerimizden de esinlenerek Türkiye’ye yakışan Türk tipi bir başkanlık sistemini devreye sokalım.”

‘MHP İLE BİRLİKTE BAŞKANLIK SİSTEMİNİ GETİRECEĞİZ’

Öğlen ses geldi. Pası alan Binali Yıldırım, Trabzon’dan seslendi: “MHP’yle beraber inşallah anayasa yapacağız. Başkanlık sistemini getireceğiz. Meclis’e getireceğiz. Meclis’ten sonra iş bitmiyor. Sahibine getireceğiz. Sahibi kim? Sizsiniz. Millete gelen iş yolda kalmaz.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, geçen hafta önce Saray’da Cumhurbaşkanı  Erdoğan, ardından önceki gün Çankaya Köşkü’nde Başbakan Binali Yıldırım ile görüşmüştü. Üçlü pazarlıktan sonra ilk net açıklama Yıldırım’dan gelmiş oldu böylece. Bahçeli, sandalye sayısı TBMM’deki oylamaya yetmeyen AKP’nin başkanlık teklifine yeşil ışık yakarak Anayasa değişikliği ve referandum kapılarını açmıştı. Bahçeli’nin ‘fiilî durumu yasaya uydurma’ yönündeki açıklamalarının mantığını ise kimse çözemedi…

OHAL VE KHK’LARLA KURULAN ERDOĞAN DEVLETİ VE REJİM DEĞİŞİKLİĞİ

Peki Erdoğan gerçekte ne istiyor? Başkanlık deyince muradı ne? 7 Haziran seçim kampanyasından bu yana konuşulanların özeti aslında şu; Erdoğan, sorumsuz, sınırsız yetkili; kontrol ve denge mekanizmalarının olmadığı tek adam yönetimi ya da parti devleti istiyor. Bu aslında 15 Temmuz darbesi bahanesiyle OHAL ve KHK uygulamalarıyla, bakanlar kurulunun Erdoğan başkanlığında toplanması, yüksek yargı ve sulh cezalarla birlikte kritik mahkeme ve adliyelerin iktidar-Erdoğan güdümüne girmiş olması nedeniyle başarılmış bir proje. Halka yeni ne sunulacak? O da Erdoğan’ın dünkü sözlerinde saklı.

Erdoğan, “Başkanlık çok daha hızlı kalkınma fırsatı verecek” diyor. Kalkınan bir Türkiye’ye kimse itiraz etmez. Tabi ortada bir demokrasi kalırsa, insan haklarına riayet edilirse, hukuk ve sermaye güvenliği sağlanırsa,  kalkınma, ekonomik gelişmişlik iş yapıyor dünyada. Eksik olduğunda işler biraz terse dönüyor. Örneği çok.  Liberal ekonomi terk ediliyor, ülkeler içe kapanıyor. Demokrasi, insan hakları rafa kalkıyor.

DENGE DENETİM YOK, TÜRK TİPİ BAŞKANLIKTA GÜÇLER BİRLİĞİ  VAR

Meclisler, demokrasilerde  en önemli kurum. Yasama, yürütme ve yargı üçlüsünün tek elde toplanması değil, güçler ayrılığı ilkesi parlamenter sistemlerin denge mekanizması olarak adlandırılıyor. Ana motor Meclis. Ancak mali-siyasi-hukuki denetim olmadan Meclis işletmek, göstermelik demokratik devletlerin harcı sadece.

Bugün uygulanan ve Erdoğan’ın fiili durumla elde ettiği ve kullandığı yetkiler, güçler ayrılığı değil, yetkinin tek elde toplanması anlamına geliyor. Rusya’daki yönetim sistemi de konunun uzmanı Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun tanımlamasıyla ‘rekabetçi otoriter sistem’, yani demokrasi değil. Bizde konuşulurken konunun hep ‘güçler birliği’ne gelmesi, Amerikan tipi bir başkanlık değil, otoriter eğilimlerin öncelikli tercih olduğunun da göstergesi.

YA BENİMSİN YA OTORİTERLİĞİMİN…

Anayasayı daha demokratik hâle getirme adımları atmak yerine, eline geçeni devşirme hastalığı bulaştı AKP’ye. YÖK, kötü idi örneğin. Ancak başına Erdoğan’ın ya da AKP’nin atadıkları isimler gelince YÖK yeni bir otoriter yönetim aşamasına geçti. AYM, Danıştay, Yargıtay, MGK… Demokrasi önünde engel olarak görülüyordu, başkanları Erdoğan’a biat ettiğinde her şey süt liman oldu. Otoriter her rejimde olduğu gibi bu aygıtlar, parti devletinin emrine verildi. Kurumsal dönüşüm sürüyor halen. Son dizayn orduda yapıldı/yapılıyor.

KÜRT DEVLETİ MESELESİ, ŞEHİTLER, KAN SEYLAPLARI

Başkanlık tartışmalarının MHP kanadında ise, Kürt meselesi ve Güneydoğu sorununda Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bir tehlikeden söz ediliyor. Irak ve Suriye üzerinde yeni  Kürt devleti veya devletlerinin oluşumunu durdurma diye adlandırılacak bu söylemin müşterisi de çok. Peki, başkanlık bu tehdidi nasıl ortadan kaldıracak? Üniter yapıyı tamamen ortadan kaldırıp, eyalet sistemi vb yeni yapıları konuşacak demokratik kültür MHP’de ya da AKP’de var mı? Yok. Devletin ve toplumun politik, sosyolojik altyapısı müsait mi? Hayır. Tam tersine toplum yarılmış, bin bir fırkaya bölünmek üzere. Yapılan şey ne peki? O da basit: Zaman kazanmak. Ellerindeki mevcut iktidarı kaybetmemek.

Bu arada 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 300’e yakın şehit gelmesi, 7 Haziran’dan beri 2 bini aşmış şehit olması bu liderleri çok da ırgalamıyor. Yara derin, ülkenin evlatları kan seylabında, kifayetsiz muhterislerin siyasi geleceği adına ölüyor-öldürüyor. Ölüm, yüceltiliyor bu yüzden. Demokrasi, barış, kalkınma, İslam, din kardeşliği… Hiçbiri bu ülkenin artık kirletilmiş gündeminde sözcük değeri dışında önem taşımıyor.

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ Mİ?

Bahçeli’nin her siyasi konuşması, ülkenin bekasını kurtarma adına yapılıyor. Kimse, parti içinde demokrasiyi sağlayamayan, parti içi muhaliflerin AK Parti desteğiyle nasıl engellendiği, niye kongre bile yaptırılmadığını sormuyor. Bahçeli’nin yaklaşık bir ay önce yaptığı ‘anayasa ve başkanlığı referandumunu millete götürelim’ çıkışı ile tetiklenen yeni süreç tüm hızıyla Erdoğan’ın istediği yönde ilerliyor.

MİLLİYETÇİ CEPHE Mİ, FAŞİZM İÇİN KOL KOLA MI?

Bu birlikteliği, yani Bahçeli-Erdoğan-Yıldırım üçlüsünün işbirliğini, 1970’lerin Milli Cephe (MC) hükümetlerine benzetenler de var. Kısmen haklı bir benzetme olabilir. Ancak dünden farkı bu cephenin ardında siyasiler var, tam manasıyla siyasi tabanların iç içe olduğunu söylemek için biraz erken. Sonu benzemesin. Milliyetçi Cephe hükümetlerinin arkasından darbe ve müdahaleler, kaos, karmaşa geldi. Bu kez darbe girişimi sonrası bir cephe var. Geniş anlamda bir MC’den değil, belki liderlerinin ikbali, istikbali için kurulmuş bir küçük ‘milliyetçilik’ dalgasını da kullanan bir işbirliğinden söz etmek daha doğru.

ELVEDA ÇOĞULCU DEMOKRASİ…

1946’da Tek Parti dönemi bitti ve çoğulcu demokrasiye geçildi. Yaygın söylemiyle millet iradesi iktidar olmaya başladı, halkın temsili arttı. Parlamenter sistem güçlendi. Şimdi ise milletin oyu ile gelmiş siyasilerin ihtiras ve projeleriyle parlamenter sistemi bitirecek, tek adam belki tek partiye evrilecek bir dönemin başlatılması kampanyası yürütülüyor.

27 Mayıs darbesinden itibaren neredeyse  her 10 yılda bir bu geniş temsil, vesayet kanadının (kimi zaman asker, kimi zaman yargı) engellemeleriyle kör topal bugünlere geldi. Şimdiki tehlike ise son 3-4 yıldır yaşayarak görülmüş yakın tehlike. Nedir yakın tehlike? Tek adam ve partili cumhurbaşkanlığı uygulamalarıdır ki; 15 Temmuz darbe girişimini başkanlık için gerekçe gösterse de Erdoğan-AKP rejimi zaten fiili durumla yasama, yürütme ve yargı gücünü tek çatı altında tek adamın idaresine vererek istediğini başardı.

Peki ya yeni anayasa? Erdoğan’ın açıklamalarına bakılırsa, kendisi işin bu kısmıyla zaten ilgili değil. Neticede hangi anayasa olursa olsun dikkate almak istemediğinde çiğniyor. Anayasa’ya riayet etse, meydanlardan başlayan başkanlık kampanyası, Devlet Bahçeli’yi kafa-kola almaya dek gelebilir miydi? Normal demokrasilerde hayır. Ama Erdoğan Türkiye’sinde evet.

BÜTÜN MUHALİFLERİ BİTİRENE KADAR DEVAM

Adı konmamış ancak başarılmış bu Erdoğan tipi başkanlık sisteminde Erdoğan’ın daha alabileceği hangi yetki ve kullanmak istediği hangi güç olabilir? Bu sorunun cevabı da çok uzun değil. Hiçbir muhalif kalmayana kadar tasfiye. HDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte 12 milletvekili hapiste. Ses seda yok. AKP’liler hala “Sıra CHP’de” diyebiliyor. Nasılsa önlerinde bir engel kalmadı.

Erdoğan’ın ‘evin tapusunu almak istemesi’, etrafındakilere ve en çok da millete zerre güvenmediğinin göstergesi. Mağduriyetler unutulmadan, sonuca gitmek istiyor. Levent Gültekin’in tabiriyle, zaten tek adamlık yapıyor, ama Saray’ın, Köşk’ün tapusunu da üstüne geçirmek istiyor.

Bundan sonra seçmen 4 yılda bir, spor olarak sandığa gidip sonucu belli seçimler yapabilir. Diktatörlüğe hoş geldiniz.

Erman YALAZ, 12.11.2016 /TR724

Bisiklete binen diktatör [Mehmet Yıldız]

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ büyük konuşmuş. “Bir yerde kötü muamele ve işkence var olduğunu söyleyenler lütfen o yerin adını bize versinler, kimin yaptığını, kime, nasıl, ne zaman yapıldığını söylesinler. Eğer biz üzerine gidip gereğini yapmazsak, o zaman kalkıp Türkiye’yi suçlasınlar” demiş.

Hâlbuki daha geçen ay Anadolu Ajansı’na işkence görüntülerini yayınladığı için soruşturma açanlar kendileri değil mi? Diğer yandan Birleşmiş Milletler İşkence Özel Raportörü Juan E. Méndez’in Türkiye’ye 10-14 Ekim’de yapacağı ziyaret, hükümetçe engellenmemiş miydi? Emniyet müdürlüğü bağlı birimlere resmi yazı yazarak ‘Avrupa İşkenceyi İzleme Komitesi (CPT) geliyor, mekanları uygun hale getirin!’ talimatı vermemiş miydi? Üstelik İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Türkiye’de işkenceyi örnekleriyle birlikte raporlaştırmamış mıydı?

Sayın Adalet Bakanı “Biz üzerine gidip gereğini yapmazsak…” diyor ama yaptığı ortada. Havuz medyası ve devletin ajansı tarafından ‘kazaen’ sızdırılan ve aslında yaşananların pek azını yansıtan fotoğraf ve görüntüler işkencenin rutin hale geldiğinin apaçık ispatı. Bu arada işkencecilere soruşturma açıldığına dair bir şey duymadık. Aksine işkenceciler devletin en üst makamları tarafından alenen teşvik edildi, ediliyor.

Bakan neden büyük yalanlar söylüyor?

Peki, hem ilahiyat hem de hukuk diplomasına sahip Adalet Bakanı (ve benzerleri) doğru olmadığını bile bile sabah akşam kamera önüne geçip bu yalanları neden uyduruyor?

Günümüzde, algı ve yanılgının gölgesinde kalan gerçekleri görmekte zorlanan bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in de ifade ettiği gibi, “Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa insanların o yalana inanması o kadar kolaylaşır. Bir yalanı ne kadar çok tekrarlarsanız insanlara o kadar çok inandırıcı gelir.” Birilerinin hırsızlık yaparken suçüstü yakalandığından beri havuz medyasının yaptığı da tam anlamıyla budur.

Erdoğan yönetimindeki AKP’nin ‘algı operasyonları’, geçen 14 yıl boyunca artarak devam etti: ‘Derin devletin tasfiyesi’ algısı, ‘vesayetten kurtulma’ algısı, ‘seçilmezsek kaos gelir’ algısı ve uzun süredir vizyonda olan ‘başkanlık gelmezse ülke bölünür’ algısı…

Okumuşların şerrinden…

Kutsal kitabımızın ilk emri ‘OKU!’ olduğu halde, Erdoğan’ın da bulunduğu cenazede bir imam; ‘sen bizi okumuşların şerrinden koru ya Rabbi’ diye dua ediyor, cemaat de âmin diyebiliyor bu akla ziyan duaya. Daha da ironik olan, “profesör” unvanı taşıyan birisi, ülkedeki okuma oranı arttıkça kendisini hafakanların bastığını, cahil ve okumamış halka daha çok güvendiğini belirtmekten geri durmuyor.

Yine yandaş basın ve sosyal medya üzerinden ‘hapishanelerdeki cemaat mensuplarının toplu firar planı’ adlı algı operasyonu ile aslında kanunen devletin koruması altında bulunan hapishanedeki binlerce masum insanı ve yakınlarını endişeye sevk ediyor. (Allah’tan ki sayın Adalet bakanı, ‘onların öyle bir şeyi başarma şansları kesinlikle söz konusu değildir’ diyerek bu haberleri yalanlamış. Sanki havuz medyasına bu haberleri kendileri yaptırmamış gibi işi pişkinliğe vuruyor.)

Böyle bir şey mümkün mü? Bir hukuk devletinde elbette mümkün değil. Ama sudan bir bahane ile insanların canına kastedilmesi ihtimali akla uzak gelmiyor. Normal bir hukuk devletinde ‘yok artık!’ dedirtecek bu gibi haberlerin inandırıcılığı, her türlü kirli ve karanlık odaklarla tam işbirliği içine girmiş olan AKP yönetimi başta olunca ister istemez artıyor. Kim bilir belki de bu tür haberlerle yapacakları toplu katliamların alt yapısını hazırlıyorlar.

Kaldı ki 15 Temmuz’dan bu yana cezaevlerinde ve gözaltı mekânlarında intihar ettiği iddia edilen 26 kişinin hesabını kimse vermeye yanaşmıyor. Diyelim intihar ettiler. Devletin bunda sorumluluğu yok mu?

Bütün şahitleri yok etmek…

İlk akla gelen, AKP’nin kendi kirli iktidarını tehdit eden bilgilere sahip her kurumu yok ettiği gibi, bu bilgiyi dillendirme cüretine sahip herkesi ortadan kaldırma ihtimali! Hatırlanacağı üzere, çalarken suçüstü yakalandıkları tapeler bir daha ortaya çıkmasın diye Telekomünikasyon İletişim Başkanlığını (TİB) kapatmakla yetinmeyip üzerine beton dökmeyi kararlaştırmışlardı. Şimdi de yüzlerce masum insanı toplu firar teşebbüsü gibi gösterip topluca katletmek isteyebilirler. Çünkü ülkenin beyni ve hafızası şu anda hapishanelerde yatıyor. Bu hafızayı silmek için birilerinin vahşice planları olabilir!

Ancak şu an hipnozla büyülenmiş halkımız uyanmazsa korkarım ki, bunlar daha başlangıç, zulüm dalga dalga artacak, zulmü meslek edinen bu zihniyet eliyle, milletvekilleri dâhil biat etmeyen herkes tutuklanacak, ülkenin modern dünya ile bağlantısı kopartılacak, TSK büyük operasyonlara sokulup iç savaş çıkartılacak, kontrollü kaostan beslenmeye devam edilerek halk üzerinde korku ve sindirme politikası sürekli hale getirilecek vs. Peki bunların hepsi ne için…

Freni patlamış diktatör

İngiliz tarihçi John Dalberg-Acton’nun veciz ifadesiyle ‘Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.’ Şu anda bin bir hileyle Türkiye’de mutlak gücü ‘kendi hesabına geçirmiş’ olan Erdoğan, Türkiye’de tek ses haline getirilmiş yandaş medyasının desteği ile algı operasyonlarına tam gaz devam etmekte ve oluşturulan bu algıların potansiyel gücünün ivmesiyle diktatörlük yolunda hızla yol almaktadır. Aslında başka seçeneği de yoktur. Çünkü ‘diktatör bisiklete binen adama benzer, durursa devrilir’. Ancak freni patlamış olduğu için zulüm hızını gün geçtikçe artıran Erdoğan’ın tekerinin patlaması an meselesi.

Mehmet YILDIZ, 12.11.2016 /TR724

İslami kozmopolitan ahlakın sacayakları [Dr. Emin Aydın]

İslami kozmopolitanlığın ahlaki normlarının sacayakları üç ilahi kitapta tesis edilmiştir: Hazreti Kur’an, Hazreti Kâinat ve Hazreti İnsan. Bunu din, fen ve beşeri bilimler olarak da ifade etmek mümkün. Bu üç kaynağın hükümlerinin birebir örtüşmediği durumlarda hüküm çıkarma metodolojisi, kendinin sorumluluklarını belirlerken azimet, başkasının özgürlüklerini belirlerken ruhsattır. Yani kozmopolit Müslüman, kendi sorumluluklarını belirlerken bu üç kaynağın üçü için de kabul edilebilir olan hükmü tercih etmek durumundayken; başkalarının özgürlüklerini tanırken, herhangi birinde meşru olanı kabul etmek durumundadır (Meşru kabul etmek demiyorum; kabul etmek diyorum).

Din ve bilim el ele gidebilir

Bu çerçevede İslami kozmopolitanlık semavi ve arzî bütün din ve hayat felsefeleri tecrübelerini, pozitivizm bataklığına saplanmamış bilimsel bilgi birikimini ve insanoğlunun dil, gelenek, töre ve hukuk sistemleri üzerinden kuşaktan kuşağa aktardığı medeniyet hamulesini bilgi kaynağı olarak görür. Bunların harmanlanmasından da kendi İlk Felsefe’sini tesis eder.

Kaynakların muğlâklığını yaşam tecrübesinin pratik ve somut gerçekliğiyle gidermeye çalışalım. Kozmopolit Müslüman alkol içemez, çünkü bu konuda İslam, gerek diğer dini doktrinlere, gerekse fenni ve beşeri bilimlere kıyasla en dar hareket dairesini tespit etmiştir: Alkol içmek haramdır. Ancak Kozmopolit Müslüman başkalarının alkol içme özgürlüğünü gerek farklı dinlerin buna müsaade etmiş olduğu gerekçesiyle, gerekse beşeri bilimlerin bu konuda son sözü söylememiş olmasına binaen kısıtlayamaz, kısıtlanmasını da talep edemez.

Atıkların ayrıştırılması da konumuza dâhil

Dinimiz evsel atıkların, ‘gıda atıkları,’ ‘geri dönüşüm atıkları’ ve ‘toprak dolgu atıkları’ şeklinde ayrıştırılmasını emretmemiş olabilir. Fakat bilimsel akıl evsel atıkların en erken evrede ayrıştırılmasını salık veriyor. Kozmopolit Müslüman kendi yaşadığı çevrede bu ayrıştırmanın kurumsal yapısının olmamasını bir özgürlük fetvası olarak göremez. Belediye bu hizmeti vermiyorsa, kozmopolit Müslüman kendi gıda atığını komposta (bahçe gübresi) dönüştürme yolunu kendisi bulmalı, geri dönüşüm atıklarının değerlendirilmesi konusunda da kendisi gibi düşünen insanlarla ortak hareket ederek çözüm üretmelidir.

İnsanın insanlığa dönebilmesi zor değil

Kozmopolit Müslüman’ın ‘helal et’ düşüncesi, ‘Allah’ın adı anılarak kesilmişlik’ asgari şartına indirgenemez. Allah’ın adı anılmak suretiyle yapılan, dolayısıyla Allah’a sunulduğu şuuruyla yapılan amel nasıl olması gerekiyorsa, öyle olup olmadığı şartlarını arar Kozmopolit Müslüman. Bu çerçevede, söz gelimi, vahşi Kapitalizmin tesis ettiği tavuk üretme tesislerinde, hareket imkânı verilmemiş, yapay güneş ışığı ve hızla kilo aldıran gıdalarla semirtilmiş tavuklar, tekbirler eşliğinde kesilmiş olsalar dahi etleri Kozmopolit Müslüman’ın kursağında düğümlenmelidir. Çare her evin arkasında bir özgür tavuk kümesi kurmak da değil. Ama sadece Batı Avrupa’daki ‘açık alanda yemlenen tavuk yumurtası’ (free-range egg) sektöründeki büyüme bile iradenin hakkı verildiğinde insanın insanlığa dönebildiğini gösteriyor.

Pazar şartlarını araştırmalı değil misiniz?

Dinimiz pazardaki ürünün üretim şartlarının araştırılmasını da dayatmamış olabilir – Belki de dayatmıştır; ama iktidarı elde etme ve İslami ekonomik bir nizam kurma sevdasıyla üç asırdır hayata dair meseleleri ihmal eden din âlimlerimiz bu konuda bir hükümle gelmemişler bize. Fakat beşeri bilginin kaynaklarından olan vicdan, çocuk işgücü kullanımı, düşük ücretlendirme, köleleri çalıştırma yollarıyla üretilen veya işgal altındaki toprakların doğal kaynakları sömürülerek elde edilen ürünler, Kozmopolit Müslüman’ın pazar çantasına girmemelidir…

İnsan-ı kâmil olmanın bugünü

İslami kozmopolitanlık, sadece tüketim alışkanlıklarımızla alakalı bir çağrı değil. İnsanları insan-ı kâmil olma ufkuna davet etmenin metot ve söylemlerini de evrensel kabule vabeste bir şekilde yeniden formüle etmek durumundayız. Bu çerçevede Anadolu’nun tarihsel şartları içinde üretilmiş olan kurucu metinlerimizi evrensel bir dille yeni baştan yazmak, bunu yaparken de sözlü ve yazılı dile kıyasla daha evrensel olan müziğin, sanatın, sporun dilini kullanmak mecburiyetindeyiz.

Bir önceki yazımı bitirdiğim sorumluluk reddi ifadesiyle bitireyim: İslami kozmopolitanlıkta kimselerin göremediği bir ışığı görmüş değilim. Türkiyelilikte sıkışıp kalmışlığın zulmetini gördüm. Nefeslerimizi daraltan şu karanlıklar mağarasından çıkış nerede? Işığı gören var mı? Sesimi duyan var mı? Kimse yok mu!?

Dr.Emin AYDIN, 12.11.2016 /TR724