İslamcılık öldü; Mümtaz’er Hoca’yı hapse atan Erdoğanizm [A. Yavuz Altun]

Zaman Gazetesi’nin Yorum sayfalarının editörü olduğum dönemde bir telefon bağlamışlardı santralden. Bir gazete okuru, Mümtaz’er Türköne’yle ilgili merak ettiği bir şeyi soracakmış. Yaşlı bir amcaydı. Heyecanla şunu soruyordu: “Bu Mümtaz’er Türköne’nin ismindeki ‘er’ kısmını yazarken ayırıyorsunuz ya, acaba nüfus cüzdanında da öyle midir?”

Okurlarımızın böyle meraklara sahip olabildiği bir dönemdi. Ülkede yine her şey güllük gülistanlık değildi ancak hava bu kadar kararmamıştı. Şimdi olduğu gibi okurların, “Acaba falanca yazar hapishanede ne âlemdedir? Sağlığı sıhhati iyi midir?” diye iç geçirdiği bir zamanda değildik.

En azından bizim mahallede. Ergenekon soruşturmasından hapse giren gazeteci yazarlar vardı. O aralık hatırlıyorum Levent Kırca bir skeç hazırlamıştı. Olacak O Kadar eskisi kadar güldürmüyordu, zira ‘mesaj’ kısımlarına ağırlık veriliyordu skeçlerin. İşte bu hatırıma gelen skeçte de bir aile, çocuklarının iyi eğitim alması için yola çıkıyordu ancak bu macera Silivri Hapishanesi’nde son buluyordu. Baba oğluna, “Bak evladım ülkenin en iyi profesörleri, yazarları artık burada. Eğer hapse girer de onlarla aynı yere düşersen, çok iyi bir eğitimle buradan çıkarsın” diye öğüt veriyordu.

Burası Türkiye. Burada en zayıf şakalar bile gerçeğe dönüşebilir. Şafak Pavey’in geçenlerde The New York Times için yazdığı makalede vardı. Silivri’ye bir ziyaretinde duymuş o da. Mahkûmlardan birisi bir kitap istediğinde gardiyan şöyle demiş: “Kitap elimizde yok ama eğer ilgilenirsen yazarı burada.”

Hâlâ aklım almıyor, düşündükçe daha da tuhaf geliyor. Bir toplum, onun önde gelenleri, yıllarını kitaplara vermiş, gelecek nesillere büyük bir miras bırakma imkânı olan düşünürlerini, âlimlerini nasıl bu kadar âtıl hâle getirir? Hani kafasından hoşlanmadığı sesler geldiği için kafasını duvara vura vura kendini öldüren akıl hastaları vardır ya… Ona benzemiyor mu sizce de bu durum? Kendine yabancılaşmış bir iktidarın psikolojik sanrıları, 80 milyonluk bir bedeni ölüme götürüyor. Kafasını vura vura…

Mümtaz’er Türköne ‘o seslerden’ biri. Rahatsız edici. Asker ailesinde büyüyüp, Ülkücü camianın içinde yetişip 1990’larda Tansu Çiller’e siyasî danışmanlık yaptı. Bu yönüyle ilginç bir profile sahip Mümtaz’er Hoca. Böyle bir hayata sahip olup ‘devletçiliği’ sorgulayabilmek, Ergenekon ve Balyoz sürecinde askerin rolüyle ilgili cesur fikirler ortaya koymak, “Osmanlı olsaydı, Abdullah Öcalan’a paşalık verir, isyanı bastırırdı” diyebilmek, sağcılar sola reaksiyon göstermekten öte bir varlık gösteremedi ‘çuvaldızını’ batırmak kolay değil. Tayyip Erdoğan’la yakınlığı var. 2011 seçimlerinde AKP’nin kapısından döndü. Hatırlıyorum, veda etmişti gelmişti gazeteye. Ama kafası hâlâ çok net değildi. Çekiniyordu besbelli. Sonra ani bir kararla vazgeçti. Bir sene sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün atadığı yerden istifa edecekti.

Tanıyabildiğim kadarıyla yalnızlığını seven biri zaten Mümtaz’er Hoca. 9 Temmuz 2012’de t24.com.tr sitesine verdiği röportajın başlığı “Beni seven kimse yok, sevgisiz kaldım” olsa da, bu sözlerde ona mahsus çocuksu bir hinlik vardı. Röportajda ‘dindar nesil’ projesine giydiriyor, İmam Hatiplerin miadını doldurduğunu savunuyordu. Aykırıydı yine. Ve aykırılığın yalnızlık getireceğinin bilincindeydi. Bazen sırf ‘aykırı’ olmak için kalemini bilediği de olmuyor değildi.

Türkiye akademisinde az sayıdaki insanda gördüğüm bir ‘orijinallik’ arayışı var Türköne’nin. Günlük hâline de yansıyan bir durum bu. Gazete toplantılarında hep dikkatimi çekerdi. Sessizce tartışmayı seyreder, bazen başka şeylerle uğraşır sonunda mutlaka söyleyeceği orijinal bir tespit vardır, onu paylaşırdı. Ara sıra denk getirebildiğim ayaküstü sohbetlerde, çocuklarından bahsederken bile farklı bir bakış açısı göstermeye gayretliydi. Akademik hayatında da buna dikkat ediyor. Nitekim kanımca Hoca’nın magnum opusu sayılabilecek İslamcılığın Doğuşu isimli çalışması, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tevarüs eden ‘siyasal elitin’ akıl hocalığını yapmış Namık Kemal’i, aynı zamanda İslamcılığın da ‘atası’ mevkiine koyarak, Türkiye fikir tarihi açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir sorunsalı ortaya atar. Ancak Namık Kemal’in pragmatik bir siyaset yazarı olarak İslam’ı mecburiyetten kullandığını da ekler. Muhatabı Müslümanlar olduğu için İslam içinden konuşmak durumundadır. Gene de bu ‘pragmatik’ yaklaşımın izlerini bugünkü İslamcılarda da görmek mümkündür.

Zaten Hoca’nın AKP cenahında fiilen yok sayılmaya başlanması da, 17 ve 25 Aralık 2013’teki rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarından sonra değil, ondan birkaç sene önce Zaman Yorum’daki İslamcılık tartışmalarıyla oldu. İslamcılığın Doğuşu’nun yazarı, bu kez “İslamcılık öldü” diyordu. Çıtayı en yükseğe koyup muhataplarını kızdırması ve ardından onlara tane tane gerekçelerini anlatması, Mümtaz’er Hoca’nın yazı üslubunun kilit taşı malum. Yine öyle yapmıştı. Ali Bulaç’ı yazılarıyla tahrik etmekten muhtemelen hoşlanıyordu. Ancak tartışmadan Mümtaz’er Hoca haklı çıktı: İslamcılık gerçekten de öldü, bugün onları hapse atan şey Erdoğanizm. İslamcılar da mezesi…

17 Aralık’tan sonra defalarca AKP iktidarının sonuna geldiğini yazdı Mümtaz’er Hoca. Tahrik ediyordu yine birilerini ama bu kez yalnız değildi. Aslına bakarsanız orijinal bir tespit de yapmıyordu. Malum olanı ilan etmişti. Tarihler verdi. Muhtemelen baktığı pencereden son, ‘mukadder ve yakın’ görünüyordu ancak Yeşilçam filmlerinde bir türlü can vermeyen, ölmeden evvel uzun uzun kıvranarak ‘iyileri’ rahat bırakmayan ‘kötüler’ gibiydi bizim hikâyemiz. Kulağıma çalındı, şimdi ‘içerideyken’ de sesini duyurabildiklerine “Az kaldı, az…” diyormuş. Yüzüne yayılan bir gülümsemeyle mutlaka.

İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’nın en uzun yüzyılı” dediği 19. yüzyılını iyi biliyor Hoca. O ‘objektif’ zamanın, yaşayanlar için nasıl da ‘subjektif’ bir şekilde genişlediğinin farkında. 12 Eylül zindanlarında 2 yıl yatan için Silivri, bütün kötü muamelelere rağmen, kolay gelir. Elden yazmak ve üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Ne diyeyim Hocam… “Az kaldı, az…”

(Bu yazı ilk kez 17 Temmuz 2017’de Kronos’ta yayımlanmıştır.)

[A. Yavuz Altun] 1.1.2019 [Kronos.News]

Münzevi yazarın izinde [Can Bahadır Yüce]

New York’un kuzeyinden Kanada sınırına kadar uzanan 91 numaralı otoyol bizi J.D. Salinger’ın yaşadığı kasabaya götürürken, inzivası yıllardır bir efsaneye dönüşen yazarın evini bulacağımızdan emin değildim. Salinger’ın biyografisini kaleme alan Paul Alexander’ın verdiği ipuçlarından iz sürmüş, evin bulunduğu bölgeyi haritada belirlemiş, birkaç noktaya işaret koymuştum ama daha önce aynı maceraya atılmış bir gazetecinin dediği gibi, ‘şans’a da ihtiyacımız vardı.

Yolun iki yanında uzanan ormanların arasından Connecticut Nehri’ni takip ettikten sonra New Hampshire eyaletindeki Claremont kasabasına saptık. Henüz köşesine çekilmediği yıllarda Salinger’ın New York’taki yayıncısına uğramak ya da güneyde bir otel odasında öykülerine çalışmak üzere sık sık bu yoldan geçtiğini düşündüm. Tam bir kuzey kasabası olan Claremont’un içinden Cornish’e, Salinger’ın evinin bulunduğu ormanlara ulaşmamız çok sürmedi.

İşaret noktamız, Vermont ve New Hampshire eyaletlerini birbirine bağlayan üstü kapalı köprüydü (Salinger çok defa bu köprüde yürürken görülmüştü). Nehir kıyısından kuzeye yönelip tarihi Saint-Gaudens bölgesini geçtik. Saint-Gaudens, Salinger’ın New Hampshire’daki ilk evini tasarlayan mimardı ve adını bir Salinger biyografisinden hatırlıyordum. Ardından kendimizi kayın ağaçlarıyla çevrili bir patikada bulduk. İlerledikçe ormanın kuytularında kaybolmuş evlere rastlanıyordu ama hangisinin Salinger’a ait olabileceğine dair en ufak bir işaret yoktu.

Neden sonra bir kişiye rastlayabildik: Orta yaşlı bir adam, iz sürdüğümüz yolun üzerindeki evinin bahçesini düzenliyordu. Ona, lafı dolaştırmadan, Jerome David Salinger’ın evini sordum. Adam evi bildiğini ama bize yardımcı olamayacağını söyledi. “Üzgünüm” diyerek kafasını sallarken, boşuna çabalamayın der gibiydi. Salinger’ın evini araba yolundan fark etmek mümkün değildi ve işimiz gerçekten şansa kalmıştı. Derken, o şans birdenbire karşımıza çıktı.

Dar patikada bir ciple burun buruna geldik. Cipin kapısı açıldı ve beyaz saçlı, şapkalı bir ihtiyar göründü. Salinger’ın bir cipinin olduğunu biliyordum ve adam yazara o kadar benziyordu ki, yıllar önce Salinger’ın bir gazeteciye dediği gibi, “Ben J.D. Salinger, size nasıl yardımcı olabilirim?” deseydi ona hemen inanırdım. Adam bana doğru -biraz sinirli- yaklaşıp sordu:

– Yardım edebilir miyim?

– Salinger’ın evini arıyoruz.

– Oh, Salinger! Pek arkadaş canlısı değildir.

– Biliyorum, biz onun Türkiye’den okurlarıyız, sadece bir merhaba demek istiyoruz.

– Size dava açabilir.

– Kendisini rahatsız etmeyeceğiz.

– O tarafa gidiyorum, takip edin, size evi göstereyim.

İhtiyar adam elini cipin camından çıkarıp geldiğimiz yolun üzerinde, bir mil kadar aşağıda, ağaçların arasındaki bir evi eliyle işaret ettikten sonra ardında bir toz bulutu bırakarak kasabaya doğru gözden kayboldu. Ev o kadar iyi gizlenmişti ki, adresi bilsek bile birinin yardımı olmadan asla bulamazdık.

Salinger’ın evi, yazara ait arazinin tepesinde, bordo rengiyle ilk bakışta Budist tapınaklarını hatırlatıyordu (yazarın Uzakdoğu dinlerine Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı yazdığı dönemde başlayan ilgisi biliniyor). Eve ulaşabilmek için çıkılması gereken eğimli patikanın girişindeki ağaçlara turuncu renkli iki plaka çakılıydı:

“DİKKAT ÖZEL MÜLKİYET! AVLANMAK, BALIK TUTMAK, HERHANGİ BİR SEBEPLE İZİNSİZ GİRMEK KESİNLİKLE YASAKTIR! İZİNSİZ GİRENLER HAKKINDA YASAL İŞLEM YAPILACAKTIR!”

Yaklaşık 50 metrelik patikanın başında, Salinger’ın her gün öğleden sonra kendisine gelen mektupları ve kitapları aldığı posta kutusu vardı (yazarın kızı Margaret Salinger, Dream Catcher adlı anılarında, posta gelmediği için babasının pazarlardan ve öteki tatil günlerinden nefret ettiğini yazar). Arabayı posta kutusunun yanına park ettim. İlkyaz sabahının kuş cıvıltılarını, uzak geyik seslerini dinleyerek beklemeye başladık. Nihayet Salinger’ın bahçesindeydik.

Biraz bekledikten sonra arabadan inip eve doğru yürürken kendimi yaptığımız şeyin yanlış olmadığına inandırmaya çalıştım. Bir başka Salinger ziyaretçisinin yıllar önce yazdığı gibi, o bahçede yalnızca “sessizliğin büyük duvarı” vardı ve bizim o duvarı delmeye hakkımız yoktu. Salinger’ınki çabayla “kazanılmış” bir yalnızlıktı, bu yalnızlığın ortasına paldır küldür dalmak kabalık olurdu, bir Salinger okuruna yakışmazdı. Yine de tepedeki eve ve Salinger’ların bahçesindeki mor leylaklara (bu çiçeğin New Hampshire eyaletinin simgesi olduğunu henüz bilmiyordum) bakarken kapıyı çalma fikri aklımı çelmeye başlamıştı. Kapıyı çalsam –öfkeyle bağırsa bile– Salinger’ın ağzından birkaç kelime duyacağımı, en azından davetsiz misafirleri kibarca karşılayan karısıyla konuşabileceğimi biliyordum. Onca yolu gelip kapıyı çalmadan dönmenin aptallık olacağını düşünürken B.’nin uyarısıyla ayıldım: “Yapmayalım” dedi. Anladım. Arabaya döndük.

Evin önünde geçirdiğimiz o birkaç saat içinde iki kez postacı geldi. Salinger 80’li yıllara kadar her gün Cornish kasabasına iner, mektuplarını postaneden kendisi alırmış. Yaşlılığında bu alışkanlığını terk etmek zorunda kalmış. Gelen zarflardan birinde “Amazon” damgası vardı— zarfın içindeki kitabı hâlâ merak ediyorum. Salinger yeni yayınları takip ediyor muydu, ne sıklıkla kitap alıyordu? Biz posta kutusunun yanında, yazarın gelip mektuplarını almasını beklerken yoldan geçen tek tük kasaba sakinleri bize anlayışla bakıyordu. Artık yılda bir iki kişi de gelse yazarın davetsiz misafirlerine alışık olmalıydılar.

Biraz daha bekledikten sonra tek başıma bahçeye girip evin tam karşısında durdum. Patikadaki çakıl taşları o kadar gürültü çıkarıyordu ki, o büyük sessizlikte evden birinin ayak seslerimi duymaması imkânsızdı. Salinger’ın odasına ait olduğunu hayal ettiğim pencerenin tam karşısında durup kendimi gösterdim. Tıpkı, senaryosu Salinger’dan esinle yazılan Finding Forrester filmindeki gibi, panjurların arkasından yazarın beni izlediğini hayal ettim. Evin kapısına doğru kıvrılan patikanın sonunda küçük bir kulübe vardı. Ama bu, Salinger’ın gençlik yıllarında sabahlayarak çalıştığı yazı kulübesi değildi (o kulübe evin yarım mil aşağısında, artık bir harabe). Evin yan tarafında iki uydu anteni göze çarpıyordu; yazarın iyi bir televizyon izleyicisi olduğunu bildiğim için buna şaşırmadım. Bahçenin patikaya bakan güney tarafı alabildiğine ağaçlık olmasına rağmen, kuzey tarafı geniş çavdar tarlalarına açılıyordu. Belki de Salinger’ın odası, benim hayal ettiğim gibi, patikaya bakan değil, çavdar tarlalarına bakan cephedeydi. Salinger’ın o tarlalara bakarken Holden Caulfield’ı düşlediğini düşledim.

Orada, yüzyılın en münzevi yazarının evinin bahçesinde öylece ayakta dururken, Holden’ı, Glass ailesini, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı ilk okuduğum öğrenci evini, Holden’ı taklit edip günlüğüme “bittim buna” yazdığım günleri, kitabın çevirmeni Coşkun Yerli’nin artık hayatta olmadığını, Salinger’ın Pensilvanya’da bir askeri öğrenciyken nasıl bir çocuk olduğunu, elli yıldır kitap yayımlamasa da doldurduğu defterlerdeki karakterlerin hayaletlerini, o bahçedeki yarım yüzyıllık anıları, yazarak geçen güneşli yaz sabahlarını, karlı kış gecelerini düşündüm. Bahçedeki sessizlik inanılmaz gibi görünse de, bu evde mutlak bir inzivayla geçen elli küsur yıl bana daha inanılmaz geliyordu. O sessizliği son bir kez bozup arabaya döndüm. Yokuştan aşağı doğru yürürken Salinger’ın arkamdan beni izlediğini hayal ettim.

Birkaç saat daha beklesek posta kutusuna bakmaya gelecek yazarın eşini, hatta belki kendisini görebilirdik ama beklemedik. Kapısına kadar gelip Salinger’ı rahatsız etmeden geri dönmenin daha güzel olduğunu belirten bir not bırakıp oradan ayrıldık.

Dönüş yolunda karşılaştığımız, bize yolu gösteren ihtiyar, muzip bir bakışla hızlıca geçti yanımızdan. Kasabada bir sandviççide, kasadaki genç kıza ağzını aramak için Salinger’ı sordum. “Karısı arada bir buraya gelir ama yüzlerini bilmem” dedi. İlginç olan, “Evini biliyorum ama yerini size söylemeye iznim yok.” demesiydi. Cornish halkı, sessiz bir anlaşmayla kasabalarının dünyaca ünlü yazarını ‘izinsiz ziyaretçiler’den koruyordu.

On saatlik bir yolculuktan sonra Salinger’ı görmeden geri dönüyorduk. Yazarın yüzünü görmemek, onunla konuşmaktan daha şiirseldi. Sanırım doğru olanı yaptık. Salinger bu ziyaretin öyküsünü yazsa, yazarla okuru asla buluşturmazdı, biliyorum.

* Bu yazı ilk kez Kitap Zamanı’nın 42. sayısında (Temmuz 2009) yayımlanmıştı.

[Can Bahadır Yüce] 1.1.2019 [Kronos.News]

Hamrâü'l Esed ve Çağlayan Dergisi [Fikret Kaplan]

Ebû Süfyân ve askerleri, Uhud’da elde ettikleri geçici üstünlükten sonra savaşa daha fazla devam etmeyi göze alamayıp Mekke’ye doğru hareket etmişti. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve güzide ashabı müşriklerin kesin olarak dönüş yoluna girdiklerinden emin olunca cumartesi akşamından itibaren yaralarını sarmak için evlerine çekilmişti. Pazar sabahı Hz. Bilâl’in ezanıyla birlikte Mescid-i Nebevî’ye yeniden toplanmışlardı. 

Mekkeliler, geri dönmeye başlamıştı; ancak yolda giderken kanaatlerini değiştirip yeniden Medine’ye saldırmayı düşünebilirlerdi. Bu durum, Efendimiz`i (sallallahu aleyhi ve sellem) düşündürüyordu. Bu arada, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına Abdullah İbn Amr İbn Avf gelmiş ve Kureyş ordusunun, endişe edilen hususlarla ilgili haberlerini getirmişti. Gerçekten de Kureyş, Melel denilen yere geldiğinde aralarında bir durum değerlendirmesi yapmış ve elleri boş olarak geri dönmenin yanlış olduğunu, yeniden Medine’ye saldırarak Müslümanları kökten temizlemek gerektiğini konuşur olmuştu. Onlara göre Mekke’ye dönerken ne ellerinde bir ganimet ne de köle ve cariye bulunuyordu. Savaşmışlardı ama ellerinde, bu savaşı kazandıklarını ifade eden herhangi bir unsur da yoktu. “Savaşı biz kazandık.” deseler bile bunu ispat edebilecekleri hiçbir şey yoktu ellerinde.

Safvân İbn Ümeyye gibi bazıları ise şunları şöylüyordu:
– Ey kavmim! Sakın bunu denemeyin! Şu anda onlar, her zamankinden daha fazla öfkeliler ve ben, Uhud’da bulunmayanları da yanlarına alarak üzerimize geleceklerinden korkuyorum. En iyisi mi siz, elde ettiğinizle yetinip hemen geri dönün. Çünkü ben, yeniden onlara saldırdığınızda bu hâlinizi de kaybedeceğinizden korkuyorum!
Hz. Abdullah’tan bunları dinleyen Efendimiz, yanına çağırdığı Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le önce meseleyi istişare etti. Ardından da Hz. Bilâl’e seslenerek insanlara şöyle tebliğde bulunmasını istedi:
– Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sizin düşmanınızı takip etmenizi emrediyor! Yalnız, bizimle birlikte sadece, dün Uhud’da olanlar gelsinler!

Bu arada, Cibril-i Emîn de gelmiş, Allah’tan şu mesajları getirmişti:
“Düşman birliklerini takip edip arkadan sıkıştırmada gevşeklik göstermeyin! Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümit edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 4/104)

Onca yaraları, yakınlarından şehit olanların acısı, arkada kalan yetimlerin gözyaşı ve tükenen tâkâtlerine rağmen onların hepsi yeniden bir çırpıda, Resûlullah’ın sancağının altında toplandılar. Onların bu hâlini Kur’ân övecekti:
“Hele o yara aldıktan sonra Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyup gönül verenlere, hele onlar gibi ihsan ve takvâ sahiplerine pek büyük mükâfatlar vardır!” (Âl-i İmrân, 3/172)

Ashâb arasında, bir gün önce Uhud’da olup da Resûlullah ile birlikte Hamrâü’l-Esed’e doğru yola koyulmayan neredeyse bir tek sahabî bile kalmamıştı.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sadece düşmanı korkutmak, onları yakalamak, Müslümanlâr’da hala bir kuvvet olduğunu ve kendilerine isabet eden şeyden dolayı düşmanlarından korkmadıklarını bildirmek için Medine üzerine İbn-i Ümmü Mektumu vali tayin ederek sefere çıktı. Nihayet Medine'ye sekiz mil uzaklıkta bir yer olan Hamra'ül Esed'e ulaştı.

Hamrâü’l-Esed’e varınca Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına odun toplattırdı ve akşam olunca da ateş yakmalarını istedi. O dönemde konaklanan yerde her on asker için çadırın önünde bir ateş yakılırdı. Fakat Efendimiz (sav) her birinin birer ateş yakmasını emretmişti. Bu kendilerinin hala güçlü olduğunu ve düşmanlarından korkmadıklarını bildirmek içindi.  Gecenin karanlığı basınca Hamrâü’l-Esed, işte bu ateşlerle kendini gösterir olmuştu. Gecenin karanlığında yakılan bu beş yüzden fazla ateşin hem görüntüsü hem de haberi hızla yayılıyordu. Onu izleyen düşmanın gönlüne korku salıyordu. Medinelilerin hala yıkılmadıklarına dair güçlü bir mesajdı bu.
Bu arada Efendimiz’in yanına, daha önce aralarında istihbarat anlaşması bulunan ve Hicaz bölgesinde olup bitenlerden Allah Resûlü’nü haberdar edeceğinin sözünü veren Ma’bed İbn Ebî Ma’bed geldi. Oturup bir müddet konuştular. Hamrâü’l-Esed’den ayrılan Ma’bed, doğruca Mekke ordusunun bulunduğu yere gitti.

Mekke ordusu, bu sırada Medine’ye saldırmak için hareket etmek üzereydi. Ma’bed’in gelişi, işte tam böylesine kritik bir zamana denk gelmişti. Onu görünce Ebû Süfyân, yanındakilere dönerek:
– İşte bu Ma’bed’dir! Onda mutlaka yeni haberler vardır, dedi. Arkasından da:
– Ne haber ey Ma’bed? Oralardan ne haberler getirdin, diye sordu. Bunun üzerine Ma’bed, şunları söylemeye başladı:
– İşin doğrusu ben, Muhammed ve ashâbını, daha önce görmediğim kadar büyük bir kuvvetle peşinizden gelirken gördüm. Size karşı öfkeden yanıp tutuşuyorlar. Evs ve Hazreç halkından dün onlarla beraber olmayanlar da gelip aralarına katılmışlar! Size ulaşıp da intikam almadan geri dönmeyi de düşünmüyorlar! Başlarına gelenler konusunda çok öfkeliler ve dün yaptıklarına da bin pişmanlar! İşin özü, size karşı öyle bir kin ve nefretleri var ki bu zamana kadar ben, öylesini hiç görmedim!
Ebû Süfyân, kızmıştı:
– Yazıklar olsun sana! Nelerden bahsediyorsun sen, diye çıkıştı. Ma’bed:
– Vallahi de sen buradan ayrılmadan atlarının alınlarını görürsün, dedi. Onun sözleri, Ebû Süfyân’ı daha da endişelendirmişti. Yakılan her bir ateş gönlüne yangın düşürmüştü zaten. Ayrıca Efendimiz (sav) ve ashabının şimdi ne kadar istekli olduklarını ve zafer elde etmeden de peşlerini bırakmayacaklarını tahmin edebiliyordu. Hiç olmazsa kazandıkları bu başarıyı da heba etmek istemiyordu. Ebû Süfyân nihâyet geri dönüp Mekke’ye hareket için orduya emir verdi.

Ve bugün, camia tamamen bitti deyip ellerini oğuşturup nara atanlar birden önlerinde sarsılsa da devrilmeyen o ruhu tekrar gördüler. Kendilerine isabet eden bunca ağır imtihanlara rağmen bu hizmet erlerinin hala yıkılmadıklarını, tam tersine ‘Sızıntı’ iken de aslında büyük bir ‘Çağlayan’ olduklarını bizzat müşahade ettiler ve ediyorlar.

Bu işin aşık-ı Sadık’ı olan önümüzdeki rehber Hamraü’l Esed’deki gibi herkesin birer meş’ale tutuşturmasını istiyor arkadaşlarından.
Yaklaşık 40 yıl önce büyük bir ümit ve azimle Sızıntı dergisi:
“Sıza sıza göl olur 
Akar akar yol olur 
Yaradan dileyince 
Az; çoklardan bol olur”
diye dua gibi güzel bir temenni ile başlayan Sızıntı, şimdi artık ummanlar dolduran bir “Çağlayan” oldu. Yani bundan sonra, artık  Çağlayan… Evet, yıllardan beri aka aka oluşan bu gözyaşı gölü artık yol bulup Çağlayanlar misali akmak istiyor her tarafa. Yol verelim bu akıntıya ki yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürecek Çağlayanlara dönüşsün! Söndürsün kin ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukbâ ateşini...
Çağlayan’a sadece bir dergi nazarıyla bakmak yanlış olur. O, bu süreçte yaşadığımız onca şeye rağmen duruş ve tavrımızın değişmediğini gösterme azmidir. İnsanlığın önünü aydınlatacak bütün meş’aleleri yeniden tutuşturma gayreti... Herkesin başvuracağı bir güç ve ümit kaynağı… İçimizde ölmeye yüz tutmuş bazı duyguların yeniden kıpırdanma zamanı…
Yeryüzü, bir baştan bir başa Çağlayanların yeşerttiği tohumlarla yeniden bir bahara uyansın. Asya’da, Avrupa’da, Amerika'da, Afrika'da.. ailesini, evini-barkını bırakıp giden her bir muhacir ve onlara kucak açan ensar, tutuştursun bir sevgi Çağlayan’ı. Bu aşk bütün dünyada kardeşlik, sevgi ve hoşgörü meltemleri halinde hissedilir olsun. Allah’ın rahmet deryasından akıp gelen Çağlayanların fitne rüzgarlarıyla kurutulmayacağını görsün cümle alem.
Bediüzzaman’ın dediği gibi:
‘İnşaallah, bu imtihanda dahi hem şark hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek.’ (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ, s. 310)

O halde tutuşturalım bu sevgi meşalesini…

[Fikret Kaplan] 2.1.2018 [Samanyolu Haber]

Beklentiler ve Gerçekler [Halit Emre Yaman]

Süha, Ahmet Ümit’in “Bir Ses Böler Geceyi” romanındaki komünist gençtir. 12 Eylül 1980 öncesindeki sağ-sol çatışmalarında aktif görev almış idealistlerden biridir. Emperyalizmin sömürüye dayalı sistemine karşıdır. Katıldığı eylemler sayesinde halkın bilinçleneceği ve kurulu düzenin yıkılacağına inancı tamdır.

Bazı farklılıklarla beraber Hizmet Hareketi mensupları da Süha gibi düşünür. Aradaki fark bir tarafın şiddet, diğer tarafın sevgi ve şefkati merkeze alan çalışmalarıdır. Hizmet Hareketi müntesiplerinin tek amacı “Allah rızası”, yapılan faaliyetler de bu uğurda birer araçtır.

Ne yazık ki, bunu anlamayan veya anlamak istemeyenler eskiden de vardı, bugünlerde de var. Bugünküler münafık postu giydiğinden Hizmet üzerinden İslam’a verdikleri zararın hesabını şimdilik hesap etmek mümkün değil.

Darbe sonrasında hapse girip işkence gören birçok arkadaşı itirafçı/iftiracı olmasına rağmen Süha yerinde sabitkadem durur. Tıpkı günümüzde Hizmet Hareketi mensuplarının kahir ekseriyeti gibi… Zira Hizmet’e gönül verenler, geçici dünya hayatının zevklerinden ziyade Adil-i Mutlak’ın kendilerine hazırladığı şeylere taliptir. Hedef böyle büyük olunca da parola “ölmek var, dönmek yok” şeklinde kendiliğinden oluşmuştur.

Hapisten çıkan Süha, gördükleri karşısında şok geçirir. Arkadaşları, yapılmış olan darbeden sonra halkı emperyalizmin kıskacından kurtarma davasından vazgeçip kendi geleceklerini mamur etme derdine düşmüş ve geçmişte yaptıklarını “gençlik hevesi” olarak değerlendirmektedirler. Zaman içinde herkes, bir zamanlar şikâyetçi oldukları kompradorlar arasına girmişlerdir. Süha’nın hapiste yaşadıkları ve gördüğü işkenceler hiçbirinin umurunda değildir.

Gerekçeleri ne olursa olsun Hizmet içinde de ayağı sürçen arkadaşlarımız var. İnşaallah Ammar bin Yasir, Ka’b bin Malik ve benzerleri gibi gereğini yaparlar da tekrar bir arada oluruz. Ama daha şimdiden “gözlerinin açıldığını ve gerçekleri gördüklerini” söyleyenler var. Yani bir zamanlar “talebe, ev, burs, abone…” diyerek koşturanlar, çok rahat bir şekilde, kandırıldıklarını, kullanıldıklarını söyleyebiliyorlar.

Aklım almıyor ve anlamakta zorlanıyorum; Hizmet adına yapılan şeylerde Allah rızası ve sevaptan başka ne beklenir ki? Kimse kusura bakmasın, bunlardan başka beklentisi olanlar yanlış yerde duruyorlar. Yoksa o beklentiler gerçekleşmeyecek diye mi bu öfke?

Yok, öyle değil de, yazılan ve söylenenler Hizmet’in geleceği adına ve hizmetlerin devamı adına ise usul ve üslup bu mu olmalı? Bu kadar yıl Hizmet Hareketi içinde bulunduğu halde temel beslenme kaynaklarının ortaya koyduğu düsturları öğrenemeyen, benimsemeyenlere söylenecek tek şey var: Kur’an’ın emrini yerine getir; oku, düşün, fikret…

Benim gibi olan biteni anlamakta zorlanan Süha’ya bir arkadaşı durumu, “Bence onlarda hiçbir değişiklik yok. Eskiden de rüzgârın önündeki yaprak gibiydiler. Olaylar onları nereye götürürse sürükleniyorlardı. Şimdi de aynı. Sadece onları sürükleyen rüzgâr değişti.” şeklinde izah eder.

Daha düne kadar Hizmet’in programlarına ve faaliyetlerine katılıp “bizi kendinizden uzak görmeyin” diyenlerin veya araya birçok aracı koyup medyamızda boy gösterenlerin bugünkü tavırlarını görünce Süha’nın arkadaşlarının yaptıklarını normal karşılıyor insan… Evet, herkes karakterinin gereğini sergiliyor… Kimi esen rüzgâra göre ekin gibi sağa-sola savrulurken, kimi de onca yıpranmaya rağmen çınar ağacı gibi olduğu yerde dimdik ayakta… Anne-baba, kardeş, komşu, esnaf, akademisyen, siyasetçi, gazeteci, aydın hatta eş… Belirgin bir ayırım olmadan toplumun her kesimiyle…

İnsanoğlunun genel karakteri böyle olsa da bizler şimdiye kadar böyle bir tenkile maruz kalmadığımızdan anlamakta zorluk çekiyoruz maalesef. Hz. Yusuf’un kuyuya atılması, Bi’r-i Maune olayı, Kûfeliler’in Hz. Hüseyin’i çağırdıkları halde sahip çıkmamaları, “Millet-i Sâdıka” denen Ermenilerin Osmanlı’ya ihaneti, her iki kişiden birinin oyunu alan Adnan Menderes’in idamına kimsenin ses çıkarmaması gibi olayları biliyor olmamamıza rağmen bugün yaşananları anlamlandıramıyorsak suç bizde demektir. Şimdiye kadar yaptığımız okuma ve dinlemelerin hakkını vermemiş, gerekli analizleri yapıp, ders çıkarmamışız demektir.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, toprak gül bitirdiği gibi, yılanlara ev sahipliği de yapıyor. Hal böyle olunca bu topraktan beslenenler arasında kelepir peşinde koşanlar da olacak, inci-mercan avlama derdinde olanlar da... Dünyanın aldatıcılığı karşısında mum gibi eriyenler de olacak, onun dönüşünü değiştirmeye niyetli olanlar da… Gönül isterdi ki, rüzgârın önünde her tarafa savrulan bir yaprak veya akıntıya kapılıp sürüklenen bir saman çöpü olmayan bireyler olalım ama heyhat…

Bazı hadiseler de vardır ki, bunlar çok güçlü kaynaklar tarafından çıkarılıp yönlendiriliyordur. Bu yüzden onlara mukavemet etmek kolay değildir. Bunlara ister “derin devlet”, ister “İslam düşmanı”, ister “başkalarının emeline hizmet eden kuvvetler”, veya “her şeyi dünya olanlar” fark etmez. Onlar tarafından tutuşturulan ?tne ateşlerini söndürmek ve provokasyonlara engel olmak çok kolay değildir. Zira onlarda Allah korkusu olmadığından her melaneti işlerler.

Dünyada her şey sebep-sonuç bağlamında işlediğinden Hak yolda olsanız da zulümlere maruz kalabilir, hedefe doğru ilerlerken ihanetlere uğrayabilirsiniz. Sebeplere riayet, muvaffakiyetin rükünlerindendir ama tek başına bir şey ifade etmez; hele Allah’ın imtihanı söz konusu ise…

Evet, benden bu kadar… Biraz da söz sultanına kulak verelim…

***

Zannediyordum ki, şimdiye kadar bin defa hipnoz edilen insanımız, bir daha aynı oyuna gelmeyecek ve aynı hokkabazların iradesine teslim olmayacak!...

Zannediyordum ki, her an ölüm tehditleri altında, havarî gibi yola çıkan bu hasbîler topluluğu Hz. Mesih’e çarmıh hazırlayanlara asla iltihak etmeyecek. Servetler, şöhretler, makamlar, mansıplar onlara yol ve yön değiştirtmeyecek. Hep aynı şeyleri düşünecek, aynı şeylerin türküsünü söyleyecek ve aynı hayatı en ritmik şekilde yaşamaya gayret gösterecekler!...

Zannediyordum ki, mazlumun âhını dindirmek, zalimin soluklarını kesmek ve ilhad ateşini söndürmek için, Yaradan’a ahd ü peymânda bulunan bu kudsîler, gizli-açık asla zalime yahşî çekmeyecek, şahsî rahat ve sûrî saadeti için geçmişini küçümsemeyecek ve mazisinden kopmayacak!..

Zannediyorlar ki, şekil ve düşünce değiştirmekle, ebedî hasımlarına karşı şirin görünecekler! Bilmiyorlar ki, böyle yapmakla, ruhlarını ipotek ediyor, kalplerini söndürüyor ve bu hâlleriyle düşmanları karşısında daha çok maskara oluyorlar.

Toprağın sızıntıya, tohumun rüşeyme, balığın mercana ve yılanın zehire gebe olduğu bir bahar daha idrak ediyoruz. Bakalım kimler bahardan yana, kimler de kıştan yana çıkacak? Kimler kelepir kovalayacak, kimler mercan avlamak için en derin noktaları kollayacak? Kimler bir muhalif rüzgârla harman gibi savrulan mala mülke mağrur olacak ve kimler hem kendini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa erecek? Kimler dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi eriyecek ve kimler bu devvâr u gaddarın dönüşünü değiştirecek...

Haydi, gün ola devran ola!..

[Halit Emre Yaman] 1.1.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/halitemreyaman2, halitemreyaman@hotmail.com

Karpal tünel sendromundan korunmak için 5 tavsiye

Karpal tünel sendromu, sık kullanılan el bileğinde ortaya çıkan ve her yaş grubunda görülebilen bir hastalık. İlerlediği ve tedavinin geciktiği durumlarda, parmaklarda güç kaybı yaşanabiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Yılmaz Niyazi Yazman, problem yaşamamak için el bilek sinirlerini olumsuz etkileyebilecek hareketlerden kaçınmanın ve düzenli egzersiz yapmanın gerekli olduğunu söylüyor.

Karpal tünel sendromu, elin önemli sinirlerinden biri olan “median” sinirinin el bileğinde sıkışması sonucu ortaya çıkar. En sık belirtileri; baş parmak, işaret parmağı ve orta parmaklarda genellikle geceleri aralıklarla ortaya çıkan uyuşma, karıncalanma, yanma gibi şikayetlerdir. Hasta bu nedenle uykudan uyanır ve ellerini sallayarak rahatlatmaya çalışır. Hastalığın ilerlediği durumlarda, zamanla ellerde ve parmaklarda güçsüzlük meydana gelir ve şikayetler diğer elde de başlayabilir. Bunun yanında karıncalanma ve uyuşma artar, devamlılaşır ve başparmakta kuvvetsizlik başlar. Çok ileri evrelerde ise başparmak tarafındaki kasta erime görülebilir.

Belirtileri boyun fıtığı ile karıştırılabilir

El-bilek hastalığı, diğer sinirleri etkileyen hastalıklar ile karışabilir. Özellikle boyun fıtıkları belirtileri buna dahildir. Ayrıca sinir sistemini etkileyen şeker hastalığı, tiroit hastalığı, romatoid artrit, kronik böbrek yetmezliği gibi diğer metabolik hastalıkları olanlarda karpal tünel sendromu daha çok gelişebilir. Karpal tünel sendromunun teşhisi EMG ile konulmaktadır. EMG ile hastalığın seviyesi hakkında da fikir edinilir. Karpal tünel sendromu çok hafif düzeyde ise el bileği atelleri kullanılabilir. Bunun yanında el bileğini zorlayıcı aktivitelerden kaçınmak da hastalığın ilerlemesini önleyebilir. Tedavide el bileğinden uygulanan tetik nokta enjeksiyonu da hafif düzeydeki hastalarda yararlı sonuçlar vermektedir.

Elleri zorlayıcı hareketlere dikkat!

El bileğinin tekrarlayıcı ve zorlayıcı hareketleri, karpal tünel sendromu oluşumu için önemli bir risktir. Bu nedenle bazı meslek gruplarında bu hastalığın görülme sıklığı daha fazladır. El bileğinin sürekli kullanıldığı bazı meslek grupları olan marangozlar, bahçe işleri ile uğraşanlar ve çiftçiler, hayvancılık ile uğraşan kişiler, ev kadınları ve el işi yapanlar, fabrika işçileri ile uzun süre bilgisayar başında çalışanlarda, sinir harabiyeti ortaya çıkmaktadır.

El bileğini doğru kullanmak için…
  1. Bilgisayar kullanımında uygun mouse tercih edin.
  2. Bileğe yük bindirecek şekilde masaya dayanarak çalışmayın.
  3. Ağır yük kaldırmayın.
  4. El işi yaparken dikkat edin ve elde çamaşır sıkma gibi işlemlerden kaçının ya da bileğinizi zorlamamaya özen gösterin.
  5. El bileğini kuvvetlendirici özelliği olan ve gün içinde 10’ar kez tekrarlamanız gereken şu egzersizleri yapın:
  6. Bileklerinizi düz tutup, parmaklarınızı kendinize çekin ve bu şekilde 5 saniye (5’e kadar sayın) tutup parmaklarınızı eski haline getirin.
  7. Parmaklarınızı sıkıp elinizi yumruk yapın, sonra yumruğunuzu aşağı doğru bükün. Bu hareketi yaparken de 5’e kadar sayın ve daha sonra bileklerinizi düz tutun ve parmaklarınızı gevşetin.
[TR724] 2.1.2019

Mehmet Akif neden Mısır’a gitti? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

27 Aralık tarihi merhum Mehmet Akif’in vefatının 82. yıldönümüydü. Akif, Milli Mücadele’nin kazanılmasında “manevi yönden” önemli bir rol oynamış ve bu gayretlerini “İstiklal Marşı” ile taçlandırmıştı.

“İslam Şairi” olarak anılan Mehmet Akif Burdur milletvekili olarak mecliste bulunmuş,  Anadolu’yu gezerek vaaz ve irşatlarıyla halkı Milli Mücadeleye davet etmişti.

“Vatan” için yaptığı bütün fedakârlıklara rağmen 1 Nisan 1923’de seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi sonrasında oluşturulan milletvekili listesinde kendisine yer verilmediğini görünce İstanbul’a dönmüştü.

Türkiye için artık yeni bir dönem başlıyor ve “tek parti iktidarının kurulması için” farklı görüşteki insanlar tasfiye edilerek “potansiyel birer suçlu gibi” değerlendiriliyordu. Akif bu sürece tahammül edemeyecek ve Mısır’da on yıldan fazla “sürgün” yaşayacaktır.

MEHMET AKİF VE SİYASET

M.Akif Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki felaketleri yaşamış ve bunu şiirlerine yansıtmış bir şairdi. Akif’in şiirlerinde “sanat sanat içindir” anlayışı yerine toplumun yaşadığı yozlaşma ve ahlâki çöküntü geniş bir şekilde yer alıyor ve birçok şiirinde bu hissiyat bir feryada dönüşüyordu.

“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Âdem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir” .

Bir taraftan da ülkenin yaşadığı dram şiirlerine yansıyor ve Akif sözlerini eğip bükme ihtiyacı hissetmeden söylemeyi tercih ediyordu. Yetiştiği dönem itibarıyla Elmalılı Hamdi Yazır, Bediüzzaman gibi o da “istibdat ve Abdülhamit karşıtıydı” ve bu yaklaşımı şiirlerinde “çok ağır ifadelerle” yer alıyordu.

Akif’in Meşrutiyet döneminde dostu Fatin Gökmen aracılığıyla İttihat ve Terakki’ye de girdiği anlaşılmaktadır. Buna rağmen İttihatçıları eleştirmekten çekinmeyecek ve Balkan Harbi sırasında Enver, Talat ve Cemal Paşaları kastederek şu meşhur şiirini kaleme alacaktır.

“Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk,
Bak nasıl doğranıyor?  Kalk, baba, kabrinden kalk. 
Diriler koşmadı imdadına sen bari yetiş…
Arnavutluk yanıyor… Hem bu sefer pek müthiş! …

SEBİLÜRREŞAD MECMUASI

M.Akif’in Osmanlı toplumuna ulaşma araçlarından birisi de önce “Sırat-ı Müstakim” sonra da “Sebilürreşad” adıyla yayınlanan mecmuaydı. Meşrutiyet döneminde “İslamcılık cereyanının temsilciliğini üstlenen” ve İslam dünyasının her yerinden halkı haberdar etmeye çalışan bu mecmua, Eşref Edip tarafından yayınlanıyor ve başyazarlığını Mehmet Akif yapıyordu.

Akif ve Eşref Edip başta olmak üzere Elmalılı Hamdi, Said Halim Paşa, Ali Ekrem (Bolayır), Ömer Rıza (Doğrul), Manastırlı İsmail Hakkı, İzmirli İsmail Hakkı, Babanzade Ahmet Naim gibi zengin bir yazar kadrosuna sahip olan dergi; Mısır, Balkanlar, Rusya, Çin, Afrika, İngiltere gibi çok farklı yerlerde yaşayan Müslümanlara dair yazılar yayınlamaktaydı.

Mecmua, Birinci Dünya Savaşı sırasında aynı çizgide yayın yaparken Mehmet Akif de Enver Paşa’nın isteğiyle iki uzun yolculuğa çıktı. Önce Almanya’ya giderek Almanların esir aldığı Müslüman askerlere “cihat” propagandası yapma görevini üstlendi. Daha sonra da Hicaz ve Necid’e gitti ve Reşidilerin lideri İbnürreşid ve Vehhabi liderlerle görüşmeler yaparak Arap isyanını önlemeye çalıştı.

Akif’in bu desteğine rağmen Sebilürreşad, savaş sırasındaki İttihat ve Terakki sansüründen nasibini aldı ve 1916 sonunda kapatıldıktan sonra ancak 1918’de yayınlanabildi.

AKİF MİLLİ MÜCADELEDE

Milli Mücadelenin başlamasıyla birlikte M. Kemal Paşa’nın Ankara’ya davet ettiği kişilerden birisi de Mehmet Akif’ti. Akif, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’le beraber zorlu bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaştı ve Meclis’te “milletvekili” oldu.

Akif’in bu dönemde daha çok vaaz, irşat ve mecmuaya yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Kastamonu, Balıkesir, Kayseri gibi Anadolu vilayetlerine giderek buralarda cami kürsüsünden halkı Milli Mücadele’ye katılmaya davet etmiştir. Milli Mücadelenin en önemli problemlerinden birisinin “asker kaçakları” olduğu düşünülürse Akif’in çabalarının önemi daha iyi anlaşılabilir.

Akif’in ikinci meşguliyeti ise Sebilürreşad mecmuası olmuş ve mecmua yayınına Ankara’da devam etmiştir. Bu sırada Akif’in yanında “mecmuanın klişelerini al, Ankara’ya gel” dediği Eşref Edip bulunmaktaydı. Hükümetin yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesi gibi Sebillüreşad’ın masraflarını da Hükümet üstlenmişti.

Mecmua zor şartlara rağmen yayınını devam ettirmiş, Türk ordusunun Sakarya’nın doğusuna çekildiği sırada Ali Şükrü Bey’in konuşmasının yer aldığı şekliyle Kayseri’de yayınlanmıştır. Mecmua askerin milli heyecanını güçlendirmek amacıyla cephelerde de dağıtılmaktaydı.

Mehmet Akif ayrıca M. Kemal Paşa’nın onayıyla Ankara’da büyük bir “İslam Kongresi” toplanması çalışmalarına katılmışsa da Ankara Hükümeti’nin politika değişikliği sonucunda bu girişimler sonuçsuz kalmıştır.

AKİF MISIR’DA

Milli Mücadele’nin kazanılması sonrasında yeni rejim “laiklik” merkezli olarak yapılandırılmaya başlamış ve buna karşı olan milletvekilleri tasfiye edilmiştir. “İstiklal Marşı” şairi Akif de 1923’de yapılan seçimlerde listeye konulmamıştır.

Bu sırada yaşanan bir hadise de Mehmet Akif’i endişeye sevk etmiş olmalıdır. Bu hadise Ali Şükrü Bey’in Topal Osman tarafından öldürülmesidir. Bunun üzerine M. Akif, İstanbul’a dönmüş, fakat bir memuriyet verilmediğinden ve emekli maaşı bağlanmadığından “altı çocuk babası olarak” ekonomik problemlerle karşı karşıya kalmıştır.

Abbas Halim Paşa’nın davetiyle 1923’den itibaren kışları Mısır’da geçiren Akif, 1925 sonlarında gittiği Mısır’dan dönmemiştir.

Akif’in bu “zorunlu sürgünü” için farklı yorumlar yapılmıştır. Hasan Ali Yücel, Agâh Sırrı Levent gibi birçok kişi inkılaplara karşı olmasından dolayı ve özellikle şapka giymek istememesi nedeniyle Mısır’a gittiği düşüncesindedir.

Hâlbuki Akif’in “zorunlu sürgününde” farklı nedenler vardır. Öncelikle Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi Akif’i endişeye sevk etmiş, ardından Osmanlı hanedanının hepsinin yurtdışına sürgüne gönderilmesi hadisesi yaşanmış, dönemin muhalefet partisi “Terakkiperver Fırka” Şeyh Sait İsyanında etkili olduğu ileri sürülerek kapatılmıştır.

Ayrıca isyan sonrasında bazı gazetelerle birlikte Sebillüreşad’ın da kapatılarak Eşref Edip’in İstiklal Mahkemesi’nde “isyana teşvik” suçlamasıyla yargılanması da önemli bir nedendir.

Akif polis tarafından “bir suçlu gibi” takip edilmekte ve bu durum kendisini ciddi şekilde rahatsız etmektedir. Nitekim “Arkamda polis hafiyeleri gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum” demiştir.

Akif’in 1925’de bir Çanakkale Şehitleri programında  “Arnavut” kökenli olmasından dolayı tahkir edilmesi ve iktidar yanlısı Hâkimiyet-i Milliye’de kendisine hitaben “hadi sen kumda oyna” şeklinde bir yazı yayınlanması da bardağı taşıran son damlalar olmuştur.

İskilipli Atıf Hoca’nın yargılanarak idam edilmesi ve İzmir Suikastı sonrasında İzmir İstiklal Mahkemelerinde Kazım Karabekir, Rauf Bey, A. Fuat Paşa, Refet Paşa gibi Milli Mücadele liderlerinin yargılanması da Akif’in geri dönmemesinde etkili diğer nedenlerdir.

İRTİCA-906

Mehmet Akif bundan sonra 1936’ya kadar Mısır’da kalmış, fakat “muhbirler” onu yurt dışında da rahat bırakmamış, “Yüzelliliklere” benzer şekilde takip edilmiştir. Milli Mücadele yıllarında kullanılan “İslam Şairi” ifadesinin yerini de artık istihbarat raporlarında kod olarak “İrtica-906” almıştır.

Cumhuriyet Arşivi’nde yer alan dosyaya göre Akif’in gittiği yerler, görüştüğü kişiler ve konuşmaları ayrıntılı olarak Ankara’ya bildirilmiştir. Örneğin Akif’in Antakya seyahatine dair bir muhbir raporunda “İslam Şairinin Hilafet lehinde sözler söylediği, Ankara Hükümeti erkânını tenkit ettiği” belirtilmekte ve görüştüğü kişilerin isimleri verilmektedir.

Elbette bu tür bilgiler tamamen doğru değildir. Çünkü “muhbirler” genellikle raporlarında abartılı ifadeler kullanarak “ödül” beklemektedirler.

Mısır’da vatan hasretinin yanında maddi sıkıntılar da yaşayan Akif, hastalığı iyice nüksetmiş bir şekilde 1936’da yeniden Türkiye’ye dönmüş ve kısa bir süre sonra vefat etmiştir.

BEDEL

Görüldüğü gibi Akif’in Milli Mücadele’deki hizmetleri ve İstiklal Marşı’nı yazması bile “muhalif” görüldüğünde gözardı edilmiş, peşine polis takılmış ve o da çareyi ülkeyi terk etmekte bulmuştur.

Gerek Türkiye’de gerekse Mısır’da maddi imkânsızlıklar yaşayan Akif’e emekli maaşı ancak 1936 Haziranında bağlanmıştır.

Yüz yıl sonra bugün de Türkiye’de aynı durum yaşanmakta ve “muhalif olmak, iktidardan farklı düşünmek” çok ağır bedeller ödemeyi gerekmektedir. Başta sanatçılar, gazeteciler ve akademisyenler olmak üzere eğitimli kesim hedef olmakta ve bir işaretle soruşturma, gözaltı ve hapishane süreçleri başlamaktadır.

Özellikle yargının tamamen bağımsızlığını kaybetmesiyle de Mehmet Akif gibi gelecek endişesi yaşayan eğitimli kitle “sürgün” olmaktadır. Acı olansa bu tür yanlışlıklarla yaşanan “beyin göçünün” Türkiye’ye neler kaybettirdiğinin hala farkına varılmamış olmasıdır.

Kaynaklar: M. Coşkun, Kod Adı İrtica-906; İstanbul 2014;  A. Efe, “Sebilürreşad”, C. 36, O. Okay, E. Düzdağ, “M. Akif Ersoy”, C. 28, DİA,  M. Doğan, “Mehmet Akif”, Eyüpsultan Sempozyumu, 2003; H. Kaya, M. Akif Ersoy’un Siyasi ve Dini Fikirleri, FÜ SBE yüksek lisans tezi, 2009.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 2.1.2019 [TR724]

Zam değil o, ufak bir ikram! [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yandaşı ihya düzenini (Yap-İşlet-Devret / YİD) her halükârda ayakta tutuyor. Ufukta seçim olsa bile o bahisten taviz verilmiyor.

Bir tarafta kamunun tayin ettiği tarifeler seçim rüşvetleri kabilinden aşağı çekiliyor yahut artıştan muaf tutuluyor. Diğer tarafta yüzde 10 rüşvet havuzuna su taşıyan müteahhitlerin cebi şişirilmeye devam ediyor.

ESKİ KÖPRÜLERE ZAM YOK, YENİSİNE VAR!

Süleyman Demirel ve Turgut Özal döneminde inşâ edilen ve mülkiyeti Hazine’ye ait olan Boğaziçi ve Fatih köprüleri ile otoyolların tarifesi 2018 senesi ile aynı tutuldu.

AKP’ye yakın 6 firmanın inşâ edip işlettiği Osmangazi Köprüsü ve bağlantı yollarının tarifesine ise 2019’un ilk gününde afakî zamlar geldi.

İzmit Körfezi’nin iki yakasını biraraya getiren Osmangazi Köprüsü’nden 31 Aralık 2018’de 71,75 TL ödeyerek geçen otomobilin şoförü dönüş yolunda aynı köprüye 103,05 TL ödedi.

Gebze-Orhangazi-İzmir otoyol geçiş ücretleri de zamlandı. Daha önce 5,5 TL olan Altınova-Orhangazi arası 11,5 TL’ye çıktı. Gemlik-Bursa güzergâhı ise 7,40 TL’den 15,65 TL’ye yükseltildi.

Yüzde 45 ila yüzde 111 arasında değişen zam oranlarının tek bir izahı var o da yandaşı ihya etmektir. İktidara sorsanız o zam değil, küçük bir ikram!

SERVET TRANSFERİNİN EN KESTİRME YOLU

İkramları kendi etrafındakilere dağıtan iktidarın büyük altyapı projelerini servet transferi için kullandığı artık sır değil. İstanbul 3’üncü havalimanından köprü ve otoyollara kadar her yeni ihalede onlarca ihlale göz yumuluyor.

Kamu İhale Kanunu kevgire döndü. Hortumlanan paraların hesabını soran yok.

Sayıştay’ın Osmangazi Köprüsü’nde uygulama mukavelesinin ihaleye aykırı şekilde uzatılması sebebiyle işletmeci firma Otoyol AŞ’nin 2017 rakamlarıyla 3 milyar 323 milyon 978 bin lira haksız kazanç elde edeceğine dair tespiti ne oldu?

İNŞAATA ERKEN BAŞLA, 3,3 MİLYAR TL CEBE İNSİN

3,3 milyar TL kıyak savcıların dikkatini çekmedi mi? Firma inşaata sözleşmeden erken başlamış, inşaatı bitirip arta kalan süreyi köprüyü fazladan işleterek yine haksız kazanç elde etmiş ve bunu kimse fark edememiş. Gel de inan!

Hadi o an atlandı diyelim. Pekâlâ Sayıştay raporu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geldiği halde 81 milyonun hakkı olan o paraların peşine niye düşülmez!

Üç maymunu oynayan iktidara layık bir muhalefetin sayesinde Türkiye’de yolsuzluğun adı yol yapmak oldu.

GÜNLÜK 40 BİN ARABA GARANTİSİ VERİLDİ

Nurol, Makyol, Astaldi, Yüksel, Özaltın ve Güriş firmalarının kurduğu Otoyol AŞ’yi ihya düzeni 2019 zammı ile mahdut kalmayacak. İhale tamamen soygun üzerine tanzim edildiği için müteahhit firmalar, AKP’nin kendilerine taahhüt ettiği rantı devşirecek.

Günlük tek yönde 40 bin taşıt garantisi verilen Osmangazi Köprüsü’nde vatandaş o kadar taşıt geçerse doğrudan, geçmezse dolaylı ödeme yapmış olacak. Rakamlar afaki tutulduğu için geçmeyen taşıtlar için her sene Otoyol AŞ’nin hesaplarına 700 milyon TL’ye yakın para aktarılıyor.

Garantili ödeme tutarı işletme hakkının biteceği 2035 senesine kadar 10 milyar TL’yi bulacak. Kredisi kamu bankaları tarafından verilen bir projedeki ranta bakın!

OTOYOL AŞ ŞARTNAMEDE YAZILI RAKAMI ALIYOR

İhale şartnamesinde geçiş ücretinin 40 dolar+Katma Değer Vergisi (KDV) yazdığını hatırlatayım. Yani geçmeyen her otomobil için Hazine, hal-i hazırda KDV dahil 250,16 TL’yi Otoyol AŞ’ye ödüyor. Güya köprüyü belirtilen tarifenin altında işletiyorlar.

Bir taşla kuş sürüsü katliamı. Yüksek tarifede indirim yapmanın meyvesini sandıkta toplarken yandaş arka kapıdan o parayı zaten alıyor.

Köprüden geçenlerin ödeyeceği 103,5 TL ile 250,16 TL arasındaki 146,66 TL fark da işletmecinin cebine gidiyor. AKP hükûmetinin vatandaşa hesap verme gibi bir derdi olmadığı için o kısım artık ticari sır sayılıyor.

Oradaki matematik ihaleyi kazananların kaybetme ihtimalini sıfıra indirecek şekilde işliyor.

Yandaş ihya edilirken, vatandaş iflas ediyor.

[Semih Ardıç] 2.1.2019 [TR724]

#ÜlkemdeSuriyeliİstemiyorum etiketini açanlara: Doğru mu yapıyorsunuz acep? [Ramazan Faruk Güzel]

Acılar, kayıplar, mesnetsiz iddialarla hayatları karartılan yüzbinlerce insanın sessiz çığlıkları, bu ortamı terk etmeye Meriçler’den geçmeye çalışırken yiten canlar, gittikleri yerlerde tutunmaya çalışan insanlarımızın anlattıkları… Böyle iç yaralayan anlarla geçti 2018! Yeni yıla girerken de yine Noel ile yılbaşının farkını ortaya koyma, yılbaşı kutlamak haram mı değil mi tartışmaları yaşandı. Bunlara bir de “Yılbaşında eğlenen Suriyeliler” tartışması eklendi…

Sosyal medyada hemen her gün Türkiye’deki Suriyelilere dair nefret söylemi paylaşımları var…

Kendim de şu an bulunduğum ülkede mülteciden hallice olduğum için oradaki yaşananlara empati yapıyorum. Bana tuhaf gelen, Suriyelilere dair nefret paylaşımlarının bazılarını, benzer zulmü ülkesinde yaşayıp başka ülkelere iltica etmiş kişilerde de görmek: Şaşkınlık mı, farkındalık eksikliği mi, bilemedim gitti.

Evet, bakıyorum bazen sahilde bir Suriyelinin elinde nargile içmesinin fotoğrafını paylaşanlar oluyor. Altında yorumlar: “Senin ülkende savaş var, oraya gitmiyorsun, gelmiş burada keyif çatıyorsun, utan” filan…

Şimdi de, Taksim Meydanı’nında bir grup Suriyelinin ellerinde ÖSO bayraklarıyla “Suriya!” diye sloganları atması olay olmuş. Hatta ülkemdeSuriyeliİstemiyorum diye etiketler açılmış Tweter aleminde ve de Türkiye gündeminde birinci sıraya oturmuş.

Videoyu açıp izlediğinizde, eğlenen bir grup genç görüyorsunuz. Videoyu çeken genç, görüntünün sonunda, “Ülkeyi bu hale getirenlere lanet” ediyordu.

NE EKERSEN…

Bu tür paylaşımların içeriğine bakıyorum bir hukukçu olarak; bir suç unsuru göremiyorum. Sahilde nargile içen, meydanda eğlenen adamlar; burda hukuken bir problem yok, eğer bir başkasını taciz etmiyorsa, o bölgenin kurallarına riayet ediyorsa, kullandıkları şeyler suç teşkil etmiyorsa… (Ama bunları böyle paylaşanlar ise en azından bir “nefret suçu” işliyorlar.)

Nargile tamam, AK gençliğin yerli ve milli içeceğine dönüştü zaten, onu geçiyoruz. Bayrak mesele diyorsanız, ÖSO bu hükümetin büyüttüğü, desteklediği bir Suriyeli muhalif örgüt, Türkiye’de de Suriye resmi hükümetinden daha legal muamele görüyor.

Ne o zaman? Bu kadar çok Suriyeli olmasına, bu kadar gözünüze batmasına mı kızıyorsunuz?

Bu mesele çok girift; işin milletlerarası siyaset, sosyoloji boyutu olduğu kadar uluslararası hukuk, hatta ceza hukuku tarafı bile var. Her bir konusuna dair de ciltlerle kitaplar yazılır. İleride de işin uzmanları uzun uzun yazar. Ama bu süreçleri kısmen görmüş ve yurtdışında yansımalarını gören birisi olarak kendi izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Şöyle ki:

-Zorla adamların ülkesine girmişsiniz, karıştırmışsınız, içerisindeki ayrılıkçı grupları kışkırtmışsınız, iç savaşın çıkmasına sebep olmuşsunuz, bu kargaşadan dolayı da milyonlarca insan evinden ve yurdundan olmuş ve yollara düşmüş. Nereye gitsin, İslam ülkelerine mi? İran mı, Irak mı, Suudi Arabistan mı, Katar mı? Siz hiç bunlar başta olmak üzere bir İslam ülkesinin bir mağdura, bir müslümana sahip çıktığını gördünüz mü? Sahip çıkmayı geçtim, yeni mağduriyetler üretme derdindeler; Yemen’de bombalanan ve açlıktan ölmeye mahkum  edilen yüzbinler gibi!

– Bu yurtsuz insanlar da gözünü Türkiye’ye dikmişti haliyle. Bunun saikleri var:

En yakın sınır olması, oradan davet olması, oranın da bu savaşın tarafı olması ve aynı zamanda Avrupa’ya/ Batı’ya geçiş için Türkiye’nin mecburi bir ara geçit olması.

– Türkiye’deki iktidar, hükümet neden böyle bir akıma sebep oldu derseniz:

– Sayıları 4 milyonu bulan ve her geçen gün hızla artan bu Suriyeli mültecileri hızla vatandaşlığa geçirerek onları birer oy deposuna dönüştürmek,

– Ülkeden sürdüğü ve yok saydığı yüzbinlerce ve hatta milyonlarca yerli halk yerine yeni bir kitle oluşturmak, toplumun demografik yapısını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek,

– Bu mülteciler üzerinden BM ve AB’den yardımlar koparmak,

– AB ve Batı dünyasına karşı bu insanları bazen koz, tehdit, bazen de kalkan olarak kullanmak. “Biz ensarız, onlar da muhacir” söylemleri üretilse de fiilen yapılan, o insanları batıya karşı bir sopa olarak kullanmak.

– Aynı zamanda bu insanları, Suriye savaşında kullanmak üzere lojistik bir depoya dönüştürmek. Buradan devşirilen bazı insanların, Avrupa ülkelerindeki bazı terör eylemlerinde de kullanıldığı Avrupalı yayınlarda sık sık dile getiriliyor.

DİNLEDİNİZ Mİ?

Suriye’deki iç savaş baş göstermeye başladığında aklıselim insanların hemen hepsi uyarmıştı: “Ateşle oynuyorsunuz, yapmayın, provokasyonlardan ve boş hayallerden uzak durun, meselelerin diyalogla ve uzlaşıyla çözümüne bakın” şeklinde tavsiyelerle…

Bu işlerin merkezinde Ahmet Davutoğlu ve ekibi vardı, hepsinin arkasında da “İslam aleminin lideri, halifesi” hayallerindeki Erdoğan vardı. Ezoterik, ahirzaman senaryoları da üretiyorlar, kendilerini seçilmiş insanlar olarak görüyorlardı, çevresindekiler de 7/24 bunu pompalıyorlardı. (İlginçtir ki, Ahirzaman hadislerinde de Şam/ Suriye merkezli bir çok hadisler bulunmaktaydı, evet. Burada doğacak büyük fitne ve savaşa sebep olacaklara dokunacak büyük ateşe de işaret ediliyordu halbuki!.. Bu konu da çok uzun, başlı başına bir kitap konusu, es geçelim şimdilik.)

Evet, böyle histerik bir havada bir ülkede iç savaş çıkarıldı, “Saatler içinde  Şam’da Cuma namazında olma” hayalleriyle Türkiye de bu savaşın bir parçası edildi. Bundan yaklaşık bir asır önce, o dönemin AKP’si olan İttihat ve Terakki Partisi’nin yaptığı gibi, megaloidealler kurulurken şimdi eldekilerden de olma noktasındayız, “Dimyata pirince gitme” hesabı…

Bu sürece fren koymak isteyen insanlar da olduydu. Türkiye üzerinden Suriye’deki muhalif silahlı gruplara “bin tır dolusu ağır silahlar” nakledildiği konuşuluyordu. O ara bir avuç kamu görevlisi (bir kaç hakim, savcı ve kolluk güçleri) bir tırı durdurmuştu. Bir ihbara dayalı idi bu müdahale ve ”o tırda yasadışı mühimmat olduğu” bilgisi vardı. O tır, bütün engellemelere rağmen durdurulduğunda içinde iki ülke arasında savaş çıkaracak kadar ağır silah bulunmuştu. (İttihatçıların marifetiyle Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşına sokulmasına sebep olan mühimmat da bundan hallice değildir sanırım.)

Ve sonra Can Dündar gibi cesur, sorumluluk sahibi gazeteciler bu hadisenin üzerine gidip haberleştirmişti. O dönem, bu habere imza atan Dündar ve Cumhuriyet Gazetesi’nin başına neler geldiğini hep birlikte görmüştük. (Aslında onlardan önce Perinçek’in Aydınlık gazetesi de bu olayı haberleştirmiş, manşetten duyurmuş ama kimseden çıt çıkmamıştı. “Yargının tam istedikleri gibi ellerinde olduğunu” söyleyenlere kim ne yapabilirdi ki?!)

O habere imza atan Can Dündar, can güvenliği gerekçesiyle şimdi yurtdışında, Almanya’da sürgün yaşamak zorunda. O tırı durdurulmasında etkin olmuş savcısından polisine, askerine herkes şu an hapiste ve çok ağır ithamlarla yargılanıyorlar.

Aslında o gazeteciler ve bir avuç kamu görevlisi bu ülkenin onurunu, namusunu kurtarmışlardı. Yaşanan bu kanunsuzluklara herkesin de evet demediğini, karşı duranların da olduğunu ilan ediyorlardı.Hani fıkıhta “farz-ı kifaye” diye bir kavram var ya; yani birilerinin bir sorumluluğu yerine getirmesinin diğerlerinin üzerindeki vebali kaldırması. Ortada kalmış cenazeyi bir avuç insanın kaldırması ile mahallenin mesuliyetten kurtulması gibi.

Halk, insanımız ne dedi peki? Yurtdışına ilk çıktığım zamanlarda arabasına bindiğim yakınımın bana dediğini: “Senin kalkıp da bizim reise ters gelecek kararlar vermeni geçtim de.. O savcılar ne demeye kalkıp MİT tırlarını durduruyor ki, ihanet değil mi bu?!” Cevabım şu olmuştu:

“Şimdi senle böyle giderken, bu yabancı ülkenin emniyetine bir ihbar gelse ve şu plakalı aracın torpido gözünde kırık da olsa bir tabanca olduğu söylense ne yapardı emniyet? Amaan bana ne, başım ağrımasın mı der, yoksa savcıya meseleyi iletip ne yapalım diye mi sorar?”

“Ee, tabii ki sorar.”

“Peki o savcı da, kim bilir kimin aracı, siyasilerden birine ucu dokunabilir, en iyisi hiç ellemeyin, mi der?”

“Tabii ki demez. Polise, gidin bir bakın der.”

“Demezse ne olur: Görevi suistimal olur azizim. Hatta bu olayda ihanet bile olur. Bir tır dolusu silah karşısında işini yapmazsa…”

Evet, bu olayda da, benzer yanlışlarda da insanımız ilkesel hareket etmedi, nemelazım deyip meseleyi örttü, bu işin faillerini kolladı, hatta seçerek zımmen destek de verdi.

“Ama ben aslında karşıydım, onlara oy da vermedim, destek filan da olmadım” diyenler çıkacaktır. İyi de kardeşim buna mukabil ne yaptın sen;

Bu kötülüğe dur demeye çalışanlara bir kez olsun omuz verdiniz mi? “Ne yapıyorsunuz siz, o adamlar işini yapıyor, yapması gerekeni yapıyorlar!” dediniz mi?

Ben duymadım, bir etkinizi de görmedim. Bu onurlu tavır da zaten herkese nasip de olmaz, böylesi baskıcı rejimlerde. Diyebilenleri de tarih yazmıştır, çok istisnai oldukları için; Hitler Almanyası döneminde August Landmesser ya da Kuran’da destansı bir şekilde bahsedilen Habib-i Neccar gibi! Neccar: marangoz, Landmesser ise bir bir tersane işçisi idi…

UZAKLARDA YILBAŞI

Türkiye’de insanlar yılbaşını geçirirken, bir kısım Suriyeliler Taksim’de eğlenirken, yurdundan binlerce kilometre uzakta ben evimde oturmuş çayımı yudumluyor, başladığım heyecanlı romanı bitirmeye çalışıyordum. Dışarıda gülüp eğlenme sesleri, havai fişekler ortalığı yıkıyordu adeta.

Muhtemelen, o eğlenenlere, o coşkuya katılanlar arasında yabancılar, mülteciler ve hatta Suriyeliler de vardır. Ben de olabilirdim, ama soğukta evde olmayı tercih etmiştik ailemle… Şimdi ben de katılsaydım o etkinliğe, hatta bayrak filan da açsaydım, orada ırkçı birisi gelip: “Eğlenmek senin ne hakkına, defol git memleketine, orada insanlar savaşıyor, ölüyor” filan deseydi… ne dersiniz? Ne derdim ya da?

Burada aksine devlet ve toplum bu tür katılımları teşvik ediyor. Göçmen ve mültecilerin topluma entegresi adına bu tür sosyalleşmelere katılımın çok faydalı olduğunu söylüyorlar. Gelenlerin kendi bayram ve özel günlerini yaşamalarını cesaretlendiriyor, dahil de oluyorlar.

Siz orada Suriyelilerle birlikte yaşamaya çalışırken, ben de gittiğim kurslarda başta Suriyeliler, Iraklılar, Afganlılar olmak üzere, zulmün olduğu her yerden sayısız insanlarla aynı sınıflarda eğitim görmekteyim.

Ben ve benim gibi bir çok insan da Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştı, hayat hakkı tanınmadığı, potansiyel tehlike görüldüğü, muhalif addedildiği için… Şimdi o gönderilenlerin yerine Suriye’den vs milyonlarca insan getirtiliyor, yerleştiriliyor. Bizden aldıkları vatandaşlıkları da onlara veriyorlar. Olsun. O adamların hakkı, hayrını da görsünler yani. Vatandaşı olduğu ülkenin de her yerinde istediği gibi eğlenirler, kanunlara da riayet etmek kaydıyla…

Ülkenin bu kadar raydan çıkmasına ses çıkarabilirler diye bu kadar yetişmiş insanın sürülmesine ses çıkarmayanlar, hatta “onların boşalttıkları makamlara bizim akrabalar, yandaşlar girer ya, ne güzel!” diye ellerini oğuşturanlar, ya da “bırakalım birbirini yesinler, bize ne” diyenler. Kazın ayağı öyle değildi kardeşim, nasıl olduğunu zamanla anlarsınız.

Şu an geride bıraktığımız ülkede 4 milyon civarında Suriyeli varmış. Onların içinden de imkanı olabilenler buralara, Avrupa’ya gelmeye çalışıyorlar.  Gelebilenler, burada da tartışma konusu oluyor, hatta buradaki ülkelerin siyasi dengeleri bile değişiyor. O mültecilere el uzatmaya çalışan iktidarlar oy kaybediyor, eriyor. Onlara karşı sert söylemler getiren sağ partiler, ırkçı ve yabancı karşıtı partiler oy devşiriyorlar. Bazı göçmenlerin yapmış oldukları münferit olaylar büyütülerek yabancı karşıtı politikalara malzeme yapılıyor. Bunların kaynağı, yine sizlerin o savaşın olduğu ülkelere gerekli hassasiyeti göstermemeniz.

Koyu Hristiyan bir ahbabım, aramızdaki samimiyete güvenerek bu yabancılara tolerans gösterilmemesi gerektiğini, onların haksızca devletten yardım aldıklarını, dolayısıyla da yabancı karşıtı ve ırkçı denilen partilere desteğe saygı duyulması gerektiğini söylediğinde, ilk defa kendisine çok sert bir tepki göstermiştim:

“Saygı duymuyorum kardeşim yahu! Her fikre, her tercihe saygım var ama faşistlere, insanlara ayrım yapan kimselere asla saygı duymuyorum da. Böylelerinden kaçarak geldim buraya. Burada da tahammülüm yok bunlara. Dünya, bir global köy artık. Bir yerde acı, zulüm var ve sen tavır almıyorsan, “kelebek etkisi” döner seni de vurur! Türkiye’de hukuksuzluklar ivme kazanmaya başladığında atıldım ben. Şimdi buradayım. Keyfime değil. Bir rahatım, düzenim vardı. Bozdular. Ve Avrupa’ya çıktığımda insiyatif sahiplerini Türkiye’deki hukuksuzluklara tepki vermeye, dalga dalga yayılacak zulümlere dur demeye çağırmıştım. Ama göç meselesinden korktuklarından Erdoğan ve rejimine ses etmemişlerdi. Şimdi de konuşmaya hakkınız yok” demiştim. Aynı sözleri de buradan ülkemdekilere yolluyorum. O tanıdığım bana hak vermiş, hatta özürlenmişti. Ülkemdekilerden de “Yahu, hak payı var gibi mi ne?” diyen çıkar mı ki…

E O ZAMAN..?

Bir tanıdığım, Alman bir yetkiliye: “Buradaki yabancılardan menmun musunuz?” diye sormuş. O da “Tabii ki, iyiyiz hoşuz” diye maslahat gereği bir şeyler demiş. O tanıdığım ise:

“Biliyorum hazzetmiyorsunuz. Biz de sizin bir çok yönlerinizi hazzetmiyoruz. E ne yapacaksınız? Bir zamanlar Yahudilere yaptığınız gibi gaz odalarına, fırınlara mı dolduracaksınız? Hitler denedi, bir neticeye varamadı, daha kötüsü oldu. O yüzden gelin, karşılıklı anlayış göstererek ortak yaşamanın yollarına bakalım” demiş. Bunun üzerine Alman yetkili, önce aradaki resmi duvarların böyle tuz buz olmasından şok olmuş ama sonra daha samimi ve gerçekçi diyalog içinde anlatılanlara hak vermiş.

Şimdi, Türkiye’de 4 miyon Suriyeli ve daha nice mülteci gruplar var. İleride her 4 vatandaşın birisi Suriyeli olacakmış. Türk insanı, binlerce yıldır birlikte yaşadığı Kürtleri daha hazmedebilmiş değil, şimdi Suriyeliler gelmiş, nasıl olacak bilmiyorum. Ama buradaki ülke çalışmalarından gördüğüm kadarıyla; bir arada yaşamın bir yolunu bulmak zorundasınız.

Öncelikle de nerede aldıysanız oraya bırakmak mecburiyetindesiniz:

– Ölümcül politik hatalarıyla Türkiye’yi ve Suriye’yi bu hale getirenlerden siyaseten ve hukuken hesap soracaksınız,

– Yaşananlardan ders çıkarıp yapılmış yanlış icraatları geri alacaksınız, KHK çılgınlıklarını geri alıp ülkeyi fabrika ayarlarına döndürüp tansiyonu düşüreceksiniz,

– Suriye’yi dönülebilir hale getirilmesi için gereken her türlü özveride bulunulmalı, en azından eski halini alması için gerekli girişimler yapılmalı,

– Ülkedeki Suriyelilerin topluma entegresi için çok hızlı ve köklü eğitim, uyum çalışmaları başlatılmalı, o insanların kriminal ve terör unsurlarına karşı yalıtılması sağlanmalı…

Bu ve buna benzer söylenecek çok şey var. Ama fazlasının demeye de artık gerek görmüyorum. Zira biliyorum ki tavsiyelerin hiç birisinin bu ortamda alıcısı olmayacak, faydası hiç olmayacak. Çünkü şu anki mevcut iktidar tamamen toplumsal kamplaşmadan besleniyor, her geçen gün de tansiyonu yükselterek buradan saflarını sıklaştırma, oylarını konselide etme derdinde. Ağzı kapalı düdüklü tencere gibi sürekli altı ısıtılıyor ve emniyet sibopları ısrarla kapalı tutuluyor. Neticesinin ne olacağını söylemeye gerek yok.

Böyle bir ivme kazanmış baskıcı rejimlerinin akibetini, duracağı son noktayı hatırlatmaya da gerek yok sanırım, az bir tarih okuduysanız, modelledikleri Hitler Almanyasının nereye vardığını biliyorsanız.

Şimdilik sadece kemerlerini iyi bağlayıp, bir tarafa sıkıca tutunuz diyorum, uzakta bir dost olarak.

[Ramazan Faruk Güzel] 2.1.2019 [TR724]

Suriyelilerden kim rahatsız? [Levent Kenez]

Türkiye’de resmi rakamlara göre yaklaşık 4 milyona yakın Suriyeli var. AB fonları için rakamların şişirildiği ya da gayrı resmi rakamın daha fazla olduğu iddiaları var. Hiçbir istatistiğin güvenilir olmadığı Türkiye’de gerçek rakama ulaşmak zor.

Kısa denilebilecek bir zaman diliminde başka bir ülkeden bu kadar sayıda göçmenin gelmesi yönetilmesi çok zor bir durum. Bu gelenlerin Suriyeli olması ile ilgili bir durum değil. 7 yıl içerisinde 4 milyon Alman ya da Amerikalı ya da aynı dili konuştuğumuz Azeri de gelse asayişten kültürel çatışmaya bir çok sorunun yaşanması doğal. Türkiye’den çok daha zengin batılı ülkelerin çok daha az sayıdaki mültecilerden ekonomik ve sosyolojik olarak rahatsız olmasını, göçmen karşıtı partilerin oylarını arttırmasını da ekleyelim.

Suriyeli göçmenler sayılarından bağımsız olarak AKP’nin Suriye politikasının faturalarından bir tanesidir ve ödüyoruz. AKP defolup gidince de ödeyeceğiz. Ve bu insanların çok büyük bir çoğunluğu bir daha ülkesine dönmeyecek.

Suriyelilerden bu kadar rahatsızlık duyuluyorsa Türkiye’de Suriyeliler denince akla ilk gelen muhatabın yani AKP’nin oyunun düşmesi beklenirken, bırakın bunu, tabanında en çok Suriyeli düşmanı barındıran MHP ve BBP’nin AKP’ye sonsuz destek vermesi insanların tercihlerine etki edecek kadar samimi bir rahatsızlık olmadığına yorulabilir. Tabii sandıkların güvenilir olmadığını biliyoruz ancak ırkçı partilerin AKP ile ilişkilerinde bunun bir argüman dahi olmadığını da.

Suriyelilerden rahatsız olan ve aynı zamanda AKP muhalifi olanların Suriye düşmanlıklarına ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Neredeyse su içen bir Suriyeli görseler “Sana bunu biz bahşediyoruz nankör yavaş iç” havalarına bürünecek olanların savaştan kaçıp evlerini, yurtlarını kaybeden insanların hangi şartlarda bu ülkede yaşamalarını istediklerini merak ediyorum. Gözlerden uzakta kimsenin görmediği, bilmediği teneke kamplarda sessiz sedasız yaşamaları herhalde kimseyi rahatsız etmezdi. Ama sayı milyonlar olunca bunun mümkün olmadığına göre bu insanlar nerede yaşasınlar? Sağlık hizmeti gerektiği zaman nasıl edinsinler? Çocukları okula gitmesin mi? Nasıl yaşasın bu insanlar da siz rahat edin? Tamam ülkedeki varlıklarına muhalifsiniz peki bu insanların suçu nedir? Ülkelerini bir cehenneme çeviren etkenlerin başında Şam’da cuma namazı kılacak insanlar yok mu? Bizi felakete sürükleyenlerden kurtulabildik mi ki bu insanlardan neyin hesabını soruyoruz? Ya da AKP’ye can suyu vermekten öte geçemeyen oy verdiğiniz  muhalefete bu kadar karşı olsaydınız çok daha adam akıllı şeyler yaparlardı.

Aynı sebeplerle Almanya, Avusturya ve diğer Avrupa ülkelerindeki Türkiyelilerin de ki yıllarca orada yaşıyor olmalarına rağmen Türkiye’ye dönmelerini isteyen ciddi bir kamuoyu var. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, azınlıklara şiddet bu ülkelerin de bir numaralı sorunu. Orada olunca ‘Irkçı Avrupa” burada olunca “Pis Suriyeliler”! Türkiye de artık bu Avrupa ülkeleri gibi kendi vatandaşı olmayan büyük bir azınlığa ev sahipliği yapıyor. Büyük bir kısmı dönmeyecek, bu insanları topluma entegre etme ve ırkçılıkla mücadele etmekten başka bir seçenek de yok. CHP de gelse en açıktan Suriyeli düşmanı Akşener de gelse yarın hiçbirini gönderemeyeceği gibi bence bu gerçekle yaşamak ve ona göre politika üretmek en mantıklısı.

Peki bu Suriyeliler hep sorun da neden hiç kimse bunlara değinmez:

-Merdiven altı atölyelerde komik ve utanç aylıklarla köle gibi çalıştırılan Suriyelilerin hakları ne olacak?

-Evinin kömürlüğünü ev parasına kiralayan fırsatçılar uzaydan mı geldi?

-Suriyeli olunca evini normal kiranın bir kaç katına kiralayan ev sahibine tek söz edemeyen ama kirayı çıkarabilmek için bir iki aile beraber kalınca apartmanda huzur kalmadı diyen komşular.

-Gelirken yanında parası ile gelen ki bu bir suç değil zenginler mülteci olmuyor diye bir şey yok, dükkan açınca senin işlerine engel oluyor da sen gidip Almanya’da dükkan açtığında neden yabancı düşmanlığından şikayet ediyorsun. Eğer ona bir ayrıcalık tanınıyorsa muhatabın kim?

-Gelen Suriyeli genç kadınları ikinci eş yapıp bir nevi hizmetçi gibi kullanıldıklarına ses çıkaran var mı?

-İnsanların en temel ihtiyaçlarına ulaşabilmelerini sömüren ve bunun karşılığında en adi yollara tevessül eden pezevenklerden eşit derece de şikayetçi olan var mı?

-Okulda çocuğuna tokat attı diye ki o da şüpheli, bütün mahalle toplanıp dövmeye gittiğin zaman mı delikanlı oluyorsun?

-Suriyelilerden önce metrobüsler, otobüsler mis gibiydi de Suriyeliler gelince mi binilmez oldu?

Bu liste uzar gider…

Suriyeliler konusundaki tutum bütün yolsuzlukları görüp sesini çıkarmayan necip millet ahlakıdır. Devlet Kürtlere para veriyor bize vermiyor yalanının başka bir versiyonudur. En azılı Suriye düşmanı evini iki katına Suriyeliye vermekten bir saniye bile tereddüt etmez. Köşede nargile içiyorlar diyen dükkanından mal alsa Suriyeliden değerlisi olmaz. Suriyeliler arasında suç işleyen varsa suç şahsidir kim suç işlemişse alır işlemini yaparsın;  sınırdışıysa sınır dışı, cezaeviyse ise cezaevi. Hollanda olay çıkaranının sosyal yardımını keserim dedi o gün bugündür Hollanda’daki Türkler örnek vatandaş.

Suriye düşmanlığının zaman zaman tedavüle sokulan bir versiyonu bizim Mehmetçik Suriye’de savaşırken Suriyeli erkekler neden savaşmıyor da Türkiye’de gününü gün ediyor. Öncelikle büyük bir çoğunluğunun Türkiye’de gününü gün ettiği yalan. İmkanı olsa hepsi bir Batı ülkesine geçmek için sahte belge peşinde. Savaşma meselesine gelince bu saçma tez ilk başta akla çok mantıklı geldiği için hemen alıcı buluyor. Peki tamam, onbinlercesi toplandı ve savaşmaya gitti. Kim verecek silahı? Suriye’de Rusya ve İran’ın şamaroğlanı olan Türkiye mi? Nato mu? Amerika mı? Hadi hepsinin eline silah verildi. Esed, Rusya ve İran yapımı uçağıyla, topuyla, kimyasal silahıyla vurmaya başladı. Sen mi savunacaksın? Türkiye mi savunacak? Kim bu uçaklara dur diyecek. Zaten bu yüzden adamlar kaçmadı mı? Var mı böyle bir konjonktür? Var mı bölgede böyle bir aritmetik. Savaştan kaçmak da savaşmaktan kaçmak da çok göreceli bir durumdur. Aynen mangalda kül bırakmayıp sabahın köründe bedelli sırasına giren tosunlar gibi.

Kaldı ki Mehmetçiği Suriye’ye seçimden seçime sokanlara karşı sesini çıkaramayıp elin gariplerine ses yükseltenlerin arasında ikiyüzlü gazetecilerden bir işe yaramayan CHP’li vekillere kadar geniş bir yelpazenin olması insan kalitemizle ilgili.

[Levent Kenez] 2.1.2019 [Tr724]

Hazard soyadının isimsizleri; Thorgan ve Kylian [Hasan Cücük]

Hazard soyadını duyunca aklımıza ilk gelen isim Eden olur. Chelsea’nin Belçikalı yıldızı oynadığı futbolla dünyanın en iyilerinden biri olduğu için doğal olarak Hazard soyadının bir numaralı temsilcisi oldu. Son yıllarda Eden kadar olmasa da oynadığı futbolla adından söz ettiren bir başka Hazard soyadlı Thorgan oldu. Bundesliga takımlarından Mönchengladbach’ta başarıyla top koşturan Thorgan Hazard, abisi Eden yolunda ilerliyor.

29 Mayıs 1993’te doğan Thorgan Hazard tıpkı Eden gibi futbol kariyerine Fransa’da başladı. İki yaş büyük abisi Lille’de yıldızını parlatırken, Thorgan Lens takımında profesyonel kariyerine başlıyordu. Eden oynadığı futbolla her geçen gün manşetleri süslüyordu. Thorgan ise daha sıradan ancak potansiyeli olan bir oyuncu profili çiziyordu.

İki kardeşim yolu 2012’de Premier Lig kulüplerinden Chelsea’da kesişiyordu. 7 hafta önce Eden için 35 milyon Euro ödeyip kadrosuna katan Chelsea, 24 Haziran 2012’de Thorgan için sadece 500 bin Euro ödüyordu. Bonservis ücretleri arasındaki büyük fark futbol kumaşlarının kalitesini de ortaya koymaya yetiyordu. Eden Hazard daha ilk sezonundan itibaren takımın değişmezlerinden biri oluyordu. Chelsea’nın iki kardeş için planları farklıydı. Eden, takımda mutlaka tutulması gereken bir yıldız, Thorgan ise kendini geliştirmesi gereken bir yetenekti.

Thorgan’ın oynayıp yeteneğini geliştirmesi için kiralık gittiği ilk adres ülkesi Belçika’nın Zulte Waregem takımı oluyordu. İki yıl geçen kiralık döneminden sonra yeniden yuvaya dönen Thorgan için Chelsea formasını giymesi hala bir hayalden ibaretti. Doğal olarak yine yol görünüyordu. Bu kez kiralık adresi Almanya Bundesliga takımlarından Borussia Mönchengladbach oluyordu. Alman ekibi genç oyuncuyu kiralarken, satın alma opsiyonunu sözleşmeye koyduruyordu.

2014-15 sezonuna Bundesliga’da başlayan Thorgan, forma bulmakta zorlanıyordu. Koca bir sezonda 28 maçta forma giyerken, bunun sadece 7’sinde sahaya ilk 11’de çıkıyordu. Forma bulduğu maç sayısı fazla olmasına karşılık sahada kaldığı süre sadece 923 dakika oluyordu. Ligde pek şans bulamayan Thorgan, UEFA Avrupa Ligi’nde Mönchengladbach’ın oynadığı 9 maçın 6’sında sahaya ilk 11’de çıkıp, 4 gol atarak dikkatleri üzerine çekiyordu. Oyun stili olarak tıpkı abisi Eden gibiydi. Kanatta oynuyor. Aldığı topları ustaca ceza alanına taşıyor. Gol pasları veriyor. Adam eksiltiyordu. Sezonun bitmesiyle Mönchengladbach satın alma opsiyonunu kullanıp, 8 milyon Euro bonservis karşılığında Thorgan’ı renklerine kalıcı bağlıyordu.

2015-16 sezonundan itibaren Thorgan Hazard, Alman ekibinin önemli isimleri arasına adını yazdırıyordu. Her geçen yıl takıma olan uyumu daha da artıyordu. Özellikle son iki sezonda takımın değişmezi oluyordu. Geçen yıl 34 lig maçının 33’ünde sahaya ilk 11’de çıkarken 10 gol ve 5 asistle sezonu tamamlıyordu. Bu sezonda aynı başarıyı yakalıyordu. Sezonun ilk devresinde tüm maçlarda sahaya ilk 11’de çıkan Thorgan Hazard, attığı 9 golle Mönchengladbach’ın en skorer ismi olup, takımını puan sıralamasından 3. sıraya yükseltiyordu. Attığı gollerin yanı sıra 6 da gol pası veren Thorgan, takımının attığı 36 golün 15’ine doğrudan katkı sağlıyordu.

Abisi Eden’in dünya çapında bir yıldız olduğunu belirten Thorgan, iki kardeş olarak her gün mutlaka telefonda görüştüklerini söylüyor. Futboldan ziyade aile ilişkilerini konuştuklarını belirtiyor.

Belçika milli formasını ilk kez 29 Mayıs 2013’te ABD karşısında giyen Thorgan, Dünya Kupası kadrosunda yer buldu. Rusya 2018’de sadece İngiltere karşısında forma giyen Thorgan, Dünya Kupası sonrası oynanan 6 milli maçta da sahada yer aldı. Milli forma ile çıktığı 19 maçta 3 gole imza attı.

Hazard kardeşlerden Eden ve Thorgan dışında bir başka futbolcu isim Kylian. 5 Ağustos 1995 doğumlu Kylian, futbola Eden’in başladığı takım olan Lille’de start verdi. Fransa, Belçika ve Macaristan kulüplerinde geçen yılların ardından Ağustos 2017’de Chelsea’ya transfer oldu. Aynı sezon Belçika’nın Cercle Brugge takımına kiralandı. Bu sezon ligde 10 maçta forma giyip, 2 gol attı.

Hazard kardeşlerden en başarılı şüphesiz en büyükleri olan Eden. Ancak Thorgan son yıllarda ortaya koyduğu futbolla abisinin izinden gidiyordu. Küçük kardeş Kylian’ın ise daha önünde katetmesi gereken uzun bir yol var.

[Hasan Cücük] 2.1.2019 [TR724]

Kemerleri bağlayın, 2019 fırtınalı olacak [Adem Yavuz Arslan]

Gelenektir…

Yeni yılın ilk yazısında bir önceki yılı değerlendirmek, yeni yıla yönelik projeksiyonlar yapmak gerekir.

Böylece ‘neredeyiz’ ve ‘nereye gidiyoruz’ görmek mümkün olur.

2018’de hatırlamak istemediğimiz, ‘keşke hiç yaşanmasaydı’ dediğimiz çok şey oldu.

Hem Türkiye hem dünya çalkantılı bir yıl yaşadı. Krizler birbirini izledi.

Maalesef yeni yıl da öyle olacak gibi.  Hem Türkiye hem ABD açısından ‘son dakika’sı bol bir yıl bizi bekliyor.

BEYAZ SARAY’DA KAOS BİTMİYOR

Washington yeni yıla krizle ve karamsar bir havayla girdi. Herşeyden önce Beyaz Saray’da kaos var.

Trump kabinesinde yaprak dökümü durdurulamıyor. Son olarak ‘Durum Odası’ndaki son yetişkin’ olarak tanımlanan Savunma Bakanı Mattis istifa etti.

Böylece istifa eden ya da kovulan üst düzey yönetici sayısı 41 oldu.

Ara kademe yöneticileri de eklerseniz elliden fazla isim Trump yönetiminden ayrıldı. Başkan Trump’ın mevcut yönetim anlayışına bakılırsa istifaların arkası kesilmeyecek.

Hal böyle olunca da ‘kritik kararların nasıl alınacağına dair’ endişeler büyüyor. Mesela Amerika için stratejik öneme sahip Suriye ve Afganistan’a yönelik politikalar şok etkisi yaptı.

Trump sürpriz bir kararla Suriye’den çekileceklerini açıkladı.

Karar tam anlamıyla şok etkisi yaptı, çünkü Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton ve Savunma Bakanı Mattis dahil tüm yönetim bırakın Suriye’den çekilmeyi, asker sayısını arttırmayı savunuyordu.

Sıkı Trump destekçisi olan Cumhuriyetçiler bile başkanın bu kararına tepkili.

Gerçi 2018’in son günü Cumhuriyetçi Senatör Graham çekilmenin yavaşlatılacağı yönünde açıklamalarda bulundu ama belirsizlik halen sürüyor.

WASHINGTON’DA TEK PARTİ DEVRİ BİTTİ

Malum olduğu üzere Kasım ayında yapılan ara seçimlerle Demokratlar Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçirdi. Cumhuriyetçilerin hem Senato hem Temsilciler Meclisi çoğunluğu sona erdi.

Bu sonuç ile Washington’da tek parti iktidarı da bitti.

Yeni Kongre önümüzdeki günlerde göreve başlayacak. Özellikle soruşturma komisyonlarının Demokrat ağırlıkta olması Trump için kabus demek. 2018’in son günlerinde yaşanan ve federal hükümetin kepenk kapatmasına yol açan duvar krizi gösteriyor ki Trump’ın Demokratlarla anlaşması çok zor.

Rusya soruşturması nedeniyle hayli zor günler yaşayan Başkan Trump, Kongre’den gelen salvolarla da uğraşmak zorunda. Teknik olarak çok kolay değil ama Trump’ın azil süreci bile başlatılabilir.

Senato çoğunluğu Cumhuriyetçilerde olduğu için azil kolay değil ama Trump’ın elini kolunu bağlayabilir bu süreç.

Öte yandan Trump’ın yakın çalışma ekibinden isimlerin de itirafçı olarak özel yetkili savcı Mueller ile çalıştıklarını da unutmamak lazım. Başkan Trump’ın her şeyden önce bu soruşturmalarla ilgilenmesi gerekiyor ki, bu soruşturmanın da bir kaç ay içinde sonuçlanması bekleniyor.

Yani Trump dört bir yandan baskı altında.

2020 YARIŞI ÇOKTAN BAŞLADI

2019’a dair prejeksiyonlarda gözardı edilmemesi gereken bir diğer kritik faktör 2020 seçimleri.

Bir çok uzman Trump’ın bir mi yoksa iki dönem mi başkan olabileceğinin bu yıl yaşanacaklarla netleşeceği görüşünde.

Soruşturmalar yüzünden köşeye sıkışan Trump’ın seçimlere giderken daha popülist politikalar izlemesi sürpriz olmayacak.

Brezilya’dan Doğu Avrupa’ya, dünya çapında popülist-milliyetçi liderlerin yükselişte olduğu düşünülürse Trump’ın popülist politikalarının neden olacağı yıkım daha da endişe verici hale geliyor.

Bir yandan Mueller soruşturmaları bir yandan Kongre’nin baskısı nedeniyle köşeye sıkışan Trump gündemi değiştirmek için daha radikal kararlar alacak. Ayağını gazdan çekmeyecek demektir ki bu da tüm dünyayı etkileyecek gelişmelere yol açacaktır.

Ayrıca Twitter’da daha fazla zaman geçirecek.

TÜRKİYE İLE BALAYI SÜRECEK Mİ?

2018 Türkiye ABD ilişkileri açısından inişli çıkışlı bir yıl oldu.

Bir önceki yıla oranla Erdoğan ve AKP hükümetini memnun eden gelişmeler yaşansa da 2019’a dair belirsizlik büyük.

Zira başta Reza Zarrab ve Halkbank eksenli soruşturmaların iddianameye  dönüşmesi bekleniyor. Hakan Atilla yargılaması sırasında ortaya çıkan deliller, ifadeler gösteriyor ki Erdoğan bu ‘network’ün merkezinde.

Trump’ın ilk ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn’in savcı Mueller ile anlaşması da Erdoğan ile Trump arasındaki balayını bitirebilir.

Unutmamak gerekiyor ki aralarında Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın da bulunduğu toplam 5 bakan ABD’de iddianame konusu.

Erdoğan’ın söz konusu soruşturmalardan kurtulmak için ‘herşeyi’ yaptığını da unutmamak gerekir.

Rahip Brunson’ın serbest kalması ilişkileri bir nebze olsun yumuşattı ama hala tutuklu çok sayıda ABD’li var Türkiye’de.

Şimdilik dondurulmuş görünse de S-400 ve F-35 anlaşmazlıkları mayınlı saha gibi. Türkiye ‘hem S-400 hem Patriot alırız’ diyor ama bu kararın ne kadar uygulanabilir olduğu meçhul.

Eğer Türkiye S-400 füze savunma sisteminde ısrarcı olursa Türkiye ile ABD arasında büyük bir kriz kaçınılmaz demektir.  S-400’lerden vazgeçildiğinde ise Moskova ile yaşanacak sorunlar da unutulmamalı.

Suriye’den çekilme ile ilgili belirsizlikler de cabası.

Özellikle ABD medyası ve kamuoyunda Türkiye’nin IŞİD ile mücadele edip etmeyeceği konusunda büyük şüphe var.

Dahası Washington’da Erdoğan’ın Trump’tan başka dostu yok.

Özetle ABD’nin kendi iç kavgaları, Trump’ın öngörülemez politikaları ve Türkiye ile ABD arasında biriken sorunlar göz önüne alındığında 2019  kolay bir yıl olmayacak.

[Adem Yavuz Arslan] 2.1.2018 [TR724]

AİHM: TCK’daki örgüt üyeliği düzenlemesi temel hakları ihlal ediyor (2) [Aziz Kamil Can]

Önceki yazımızda AİHM’in örgüt üyeliği konusunda verdiği kararları ele almış ve bu kapsamda Venedik Komisyonu’nun eleştirilerine yer vermiştik.

Şüphesiz örgüt üyeliği ile ilgili TCK’nın 220/6-7 ve 314/2-3. maddelerinin hukuki dayanaktan yoksunluklarını sadece AİHM ve Venedik Komisyonu tespit etmemiş, başka kurumlar da bu düzenlemeler ve uygulamaları hakkındaki eleştirilerini dile getirmişlerdir.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg Türkiye’yi değişik tarihlerde ziyaret etmiş, 1 Ekim 2009, 12 Temmuz 2011 ve 10 Ocak 2012 tarihlerinde yayınladığı raporlarda; Terörle Mücadele Kanunu ve TCK’nın 220. maddesindeki hükümlerin özellikle terör örgütüne üyeliğin kanıtlanmadığı ve bir eylemin ya da ifadenin bir terör örgütünün amaçları ya da talimatlarıyla kesiştiğinin düşünülebileceği durumlarda çok geniş bir takdir payı tanıdığını değerlendirmiştir.

Yine Türkiye’ye 6 ve 14 Nisan 2016 tarihleri arasındaki ziyaretinden sonra, Türkiye’deki ifade ve medya özgürlüğü üzerine 15 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan memorandumda (CommDH(2017)5), Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks, TCK’nın 220/ 6 ve 7. fıkraları ve 314. maddesinin tamamen gözden geçirilmesi ihtiyacını vurgulamıştır (Işıkırık kararı prg. 37). Komiser, bu gözden geçirme yapılırken AİHM içtihatlarının ve yukarıda bahsi geçen Venedik Komisyonu görüşünün tam anlamıyla dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.

Bu maddeleri eleştiren diğer bir kuruluş olan İnsan Hakları İzleme Örgütü, 1 Kasım 2010 tarihli raporunda (İmret kararı prg 25 vd) şu tavsiyelere yer verdi: “Türk Ceza Kanunu’nun ‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurma’ başlıklı 220. maddesinde değişiklik yapılmalı; ayrıca muğlak, kanuni açıklıktan ve sarahatten yoksun, dolayısıyla keyfi uygulamalara konu olan 220 § 6 (örgüt adına suç işleme) ve 220 § 7 (örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme) maddeleri yürürlükten kaldırılmalıdır… Bu maddeler uyarınca sonuçlandırılan tüm davaların uluslararası insan hakları kapsamındaki yükümlülüklere uygunluğunun incelenmesi için bir inceleme kurulu kurulmalı; bu yolla Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 ve 314/ 3 maddelerinin 220/6 ve 220/7 maddeleriyle birlikte uygulanması sonucu verilen ceza kararları bozulmalıdır.”

Uluslararası Af Örgütü de 27 Mart 2013 tarihinde, “Türkiye: İfade Özgürlüğünün Tam Zamanı” başlıklı bir rapor yayımlamış ve bu maddelerin muğlaklık ve keyfi uygulamalarını eleştirerek, maddelerin yeniden ele alınması çağrısında bulunmuştur.

Tüm bu açıklamalar ışığında AİHM, ilgili başvuruları, Sözleşme’nin 10. Maddesinin, özel bir hüküm olan 11. maddesine göre genel bir hüküm olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatine vararak, sadece 11. madde bağlamında incelemiştir.

AİHM’e göre bir müdahale; eğer “kanunla öngörülmüş” değilse, Sözleşme’nin 115/2 maddesinde ortaya konulan “meşru amaçlardan” biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” değilse 11. madde ihlal edilmiş olur.

AİHM, yerleşik içtihadına atıf yaparak, “hukuka uygun” ve “kanunla öngörülmüş” ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğini vurgulamıştır. Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle de bağdaşması gerekmektedir.

AİHM, “öngörülebilirliği” şöyle tanımlıyor: “Öngörülebilirlik, ‘kanunla öngörülmüş’ ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir. Dolayısıyla, kişilere davranışlarını düzenleme imkânı vermek üzere yeterli netlikle ifade edilmediği takdirde, bir norm ‘kanun’ olarak kabul edilemez; zira kişiler, gerekirse uygun tavsiye ile, belli bir eylemin yol açabileceği sonuçları, söz konusu koşullar içerisinde makul olan derecede öngörebilmelidirler…”

AİHM’e göre bir kural, kamu mercileri tarafından keyfi uygulamalarda bulunulmasına ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlıyorsa bu “öngörülebilir” niteliktedir. Temel hakları etkileyen durumlarda, sınırsız yetki biçimindeki bir hukuki takdir yetkisinin tahsis edilmesi, demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan ve Sözleşme ile koruma altına alınan hukukun üstünlüğüne aykırılık teşkil eder.

AİHM, fiili bir örgüt üyeliğinin maddi unsurlarının iddia makamınca kanıtlaması gerektiğini, ancak anılan maddelerde buna uygun bir tanımlamanın olmadığını söylemiştir. Bu nedenle, bir kişinin, yerel mahkemelerce yasadışı bir örgüte yardım sağlama niteliğinde olduğu değerlendirilen eylemleri, bu eylemler iç hukuk kapsamında bir suç teşkil etmese dahi, kişinin örgüte üyelikten mahkûm edilmesine yol açabilmektedir.

AİHM’e göre, TCK’nın 314. maddesi tek başına uygulandığında, sanığın silahlı bir örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde suç işleyip işlemediği mahkemelerce incelenmektedir. Diğer yandan, aynı madde 220/7 maddesiyle birlikte uygulandığında, bir hiyerarşi dâhilinde hareket edilip edilmediğine bakılmaksızın, yalnızca örgüte yardım edildiği gerekçesiyle kişi silahlı örgüt üyesi gibi cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla düzenleme, eylemleri çok geniş bir yelpazeye yaymakta ve kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlayamamaktadır.

Son yıllardaki ister PKK ister Cemaat, isterse diğer örgütlerdeki soruşturmalara bakıldığında, sanıkların neredeyse tamamı üyelikten cezalandırılmakta ama somut olarak hangi eylemi ile hangi suça katıldığı veya nasıl hiyerarşik talimat aldığı ortaya konulmamaktadır. Geriye tek bir şey kalıyor, o da, ilgili örgütün toplantısına veya bağlantılı bir kuruluşuna katılmış olmak. Bu durum da tüm sanıkları TCK 220/6-7. ve 314/2-3. maddelerine götürmektedir.

Üstteki açıklamalara bakıldığında, ülkede bugün yargılanan kişilerin, yapmış oldukları eylemlerin yol açabileceği sonucu, söz konusu koşullar içerisinde makul olan derecede öngörebildiklerini söyleyebilir miyiz? Dün yasal dairede yapılan bir eylemin (örneğin sohbete gitme, gösteriye katılma, bir bildiriye imza atma veya bir insani yardım derneğine para gönderme) bugün anılan maddeler uyarınca suç olabileceğini kim öngörebilmiştir? Bu kişilerle gerçek anlamda örgüt üyesi olup suç makinesi haline gelmiş kişiler arasında nasıl bir ayrım yapılabilir?

İşte AİHM burada şunu diyor: “Sözleşme’nin 10 ve 11. Maddeleri kapsamına giren eylemler gerekçesiyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle, bir siyasetçi ve barışçıl bir gösterici olan başvuran ile PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir kişi arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun bu denli kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez.”

Bir darbeci ile ev hanımı nasıl bir tutulur?

AİHM’in bu haklı tespiti bize aynı zamanda şunu hatırlatıyor: Darbeye teşebbüs eden, onlarca kişinin ölümüne sebebiyet veren gerçek sorumlu veya örgüt ya da yönetici ve oyun kurucuları ile bir bebek, hastanede doğum yapan bir ev hanımı, yıllarca hiçbir suça karışmamış, darbenin “d”sinde bile haberi olmayan bir kamu görevlisi veya esnaf nasıl bir tutulabilir? Bir yasa hükmü bu kadar geniş ve keyfi yorumlanabilir mi?

Böyle bir durum karşısında adeta dehşete kapılan AİHM, bu düzenleme ve uygulamaların barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsıp yok ettiğini vurgulamaktadır. Yine Mahkeme, anılan yukarıdaki başvurularda, bu müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve söz konusu kişilerin davranışlarıyla ciddi şekilde orantısız olduğunu kaydetmiştir.

Merak ediyorum, bir köşe yazısı nedeniyle (ki somut şiddet çağrımı oluşturan tek bir cümle olmadığı halde, zorlama yorumlarla…) bu maddelerin bir uzantısı olarak, yine aynı mantık ve yasalar uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları alanlara yarın AİHM ne diyecek acaba?

Yarını bilmesem de, üstteki üç kararı inceleyen AİHM, sonuç olarak başvurucuların TCK’nın 220/6-7 maddesiyle bağlantılı olarak 314/2. maddesi uyarınca mahkûm edilmeleri gerekçeleriyle Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, TCK’nın 220/6-7 maddesinin uygulanışında “öngörülebilir” olmadığına, zira Sözleşme’nin 11. maddesi ile korunan haklara yönelik keyfi müdahaleye karşı başvuranlara yasal koruma sağlamadığına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla Mahkemeye göre, TCK 220/6-7. maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir.

AİHM’in bu üç kararı ve yukarıda görüşlerine yer verilen Kuruluşların kanaatleri birlikte değerlendirildiğinde, örgüt üyeliği ile ilgili tüm yargılamalar yok hükmündedir. Çünkü ortada “kanunilik” unsurlarını taşıyan bir düzenleme bile bulunmamaktadır. Adeta insanlar idari bir mantık ve keyfilikle yargılanmakta ve cezalandırılmaktadırlar.

Bir “örgüt” tanımı olmayan, “öngörülebilir” unsurlara sahip bir yasası olmayan, evrensel ceza kuralları (tipiklik) özellikleri taşımayan, şahsi ve keyfi yoruma açık geniş kapsamlı düzenlemeler ile yapılan bu yargılamalar, AİHM’in ilgili kararları ile çökmüş ve yok hükmündedir.

Yazımı şu tavsiye ile bitirmek istiyorum: Her mağdurun, bu kararları okuyup, destekleyici delil olarak dosyasına sunmasında yarar var. Ayrıca savunmasını, bu yazıda dile getirilmeyen ama kararlarda görülebilecek diğer kriterlere uygun olarak hazırlamalı ki, ilerde AİHM’e başvurduğunda lehe bir sonuç alma imkânı olabilsin.

[Aziz Kamil Can] 2.1.2019 [TR724]