Bu bir yönüyle geç kalmış, bir yönüyle de zamanı yeni gelmiş bir yazı.
Geç kalmış, çünkü; tr724 sitesinden Alper Ender Fırat’ın, “hasbihaline” gecikmiş bir mukabele.
California ve Amerika’nın başka eyaletlerindeki dolandırıcılık dosyalarına eğilmem nedeniyle bir parça geç kaldım.
Öte yandan zamanı yeni gelmiş bir yazı. Çünkü Alper Bey’in kapağını araladığı dosyaların artık konuşulma vakti geldi diye düşünüyorum.
Bunun nedenlerini, 2 bölüm sürecek bu yazının hemen ardından kaleme alacağım bir başka yazı ile kendi penceremden izaha çalışacağım.
Arkasından da çok geniş kapsamlı, ama her şeyi yerli yerine oturtan bir yazı dizisine başlayacağım.
Bugün yaşananları daha iyi anlayabilmek ve yarın bizleri nelerin beklediğini daha iyi kestirebilmek için kitap evsafında bir yazılar serisine soyunacağım.
Neden böyle oldu, bu noktaya nasıl gelindi ve buradan nasıl çıkılacak sorularının cevaplarını, Türkiye’nin ve cemaatin kendi gerçekleri ışığında, perde arkası bilgiler eşliğinde masaya sermeye çalışacağım.
****
Tekrar konuya dönecek olursak…
Alper Ender Fırat, “Bir hasbihal…” başlıklı yazısında benden ve “Bu sürecin Riphagen’leri” başlıklı yazımdan da söz ediyor.
Alper Bey, “Burada lüzumsuz bir polemik açma niyetinde değilim.” diyor. Zaten başlığından da anlaşılacağı gibi, ‘hasbihal’ niyeti ile satırlara döktüğü bir serzenişi söz konusu.
Ben de kimilerine lüzumsuz gelecek bir parantezle konuya gireyim: Uzun yıllardır tanıdığım, dostluğunu, ağabeyliğini, güvenini defalarca hissettiğim bir insan olarak Alper Bey’in bu ‘hasbihal’ine iştirak etmek ve sitemine cevap vermek her şeyden önce aramızdaki hukukun bir gereğidir diye düşünüyorum.
Dolayısıyla yazının bundan sonraki satırlarını benim de bir polemik niyeti ile kaleme almadığımı peşinen not etmek isterim. Haddizatında bu görüşlerin, Alper Bey’den önce de cemaat içerisinden çok geniş bir kitle tarafından ve uzunca bir süredir dile getirildiğini hatırlatmakta yarar var. Üzerine bir şeyler söylemek iktiza ediyor.
****
Yazıda muhatap alındığım için konuya ilişkin şahsi yaklaşımımı özetleyen genel bir değerlendirme yapmalıyım.
Benim cemaate yönelik eleştirel yazılarımın başlıca hedefi, çoğu görüşün aksine, bizatihi problemlerin kaynağı olarak gördüğüm sistemin kendisi. Burada şahısların (kişiliklerini ve zâti değerlerini kastetmiyorum) çok bir önemi yok.
Kişilerin zaaflarını, noksanlıklarını, hırslarını dengeleyecek olan sistemdir. Yapıyı şahısların keyfiyetine veya karakter özelliklerine teslim etmemesi gereken de odur.
Dünyada böyle bir yapılanma var mı bilmiyorum: “Çok geniş yetkiler olsun ama denetimi olmasın; yeri geldiğinde iktidar aygıtlarına ortak olsun ama sorumluluğu hiç olmasın; dünya kadar para toplasın ama kaydını tutmasın, nereye harcadığını kimse bilmesin ve sormasın; binlerce insanın hayatına mal olabilecek hatalar yapılabilsin ama herhangi bir yaptırımı olmasın, hatta kim olduğu dahi bilinemesin…”
****
Bu sistem -arızaların temerküz ettiği sahalarda- işini doğru yapan insanları da er ya da geç ya dönüştürecek ya da öğütecektir. Şu ana kadar da ekseriyetle olan budur.
Haliyle de isimleri konuşmak, hastalığın kaynağını ıskalayıp semptomları ile meşgul olmaktır gibi geliyor bana. İsimler üzerinden gitmek, şahsi husumetlere veya gruplar arası güç mücadelelerine alet olmak ya da kavganın içerisine sıkışıp kalmaktır.
Çünkü bu tür disipliner ve hiyerarşik yapılarda kişilerin değil, mekanizmanın dominasyonu söz konusudur. Bu mekanizma içerisindeki fertler, genellikle dişlinin birer parçası olmanın ötesinde anlamlı bir hacme sahip değildir.
Mesajlar/gündemler/talimatlar yukarıdan aşağıya doğru gelmekte; en alttaki uygulayıcı birey, kendisine ulaşan iletinin tartışmasız bir şekilde en yukarıdaki liderden geldiğini kabul etmektedir. Bu kabulle hareket etmektedir. Burada ne lider sıradan bir insandır ne de gelen gündem herhangi bir mesajdır. Liderin kutsiyeti söz konusu olduğundan nerdeyse gelen her mesaj aşkın bir muhteva ile uygulama sahasına konulmaktadır. Bir dava şuuru ile yani…
Gelen talimatın fıkhî veya vicdanî boyutu diye bir tartışma da yoktur. Çünkü bundan yana bir şüphe dahi bulunmamaktadır.
****
Nitekim şu ana kadar doğrudan veya dolaylı olarak bir şekilde yazı konusu yaptığım kişilerle ilgili, çevreden “Aslında o abimiz şöyle mübarektir, böyle düzgündür” diye çok sayıda şahitliklerin gelmesi, bir yönüyle meselenin çok da şahıslarla alakasının olmadığını gösteriyor. Normal hayatında gerçekten de iyi ve hasbî olarak tanınan biri, o sahaya girdikten sonra başka birine dönüşebilmektedir.
Orası Hüküm Dağı’dır.
Sınırsız ama denetimsiz bir güce sahip olacağınız; bir çok şeye muktedir iken gerçek bir adınızın bile olmayacağı kontrolsüz bir saha burası.
Bugün cemaatin, o bölgenin yanından bile geçmemiş, her şeyden habersiz kitlelerinin başına bela açan yanlışlıkların neredeyse tamamı, bu virüslü bölgeden üremiş ve bütün bünyeye sirayet etmiş görünüyor. Bunun kaynağı da bana göre sistemin kendisi. Bu sistem değişmeden 50 kere yıkılıp 50 kere başlansa yine gideceği yer aynıdır.
Sonuçta bu cemaat Türkiye’nin de dünyanın da bir gerçeği. Üzerinde kafa yormak, tartışmak herkes gibi gazeteciler için de kaçınılmaz bir görev.
****
Soğuk Savaş mahsulü, geçerliliğini yitirmiş, gizliliğe dayalı, hesap verme mekanizması bütünüyle ihmal edilmiş, böylesine akıllara zarar bir sistemde sadece insanlara yoğunlaşmak, kişileri konuşmak hadiseye şaşı bakmaktır kanaatindeyim.
Eski bir asker diyor ki bana, “Karşında bir abi var: O senin her şeyini, ananı, babanı, memleketini, yedi sülaleni, çocuklarının gittiği okulları, hastalıklarını, zevklerini, zaaflarını, tuttuğun takıma varıncaya kadar her şeyini biliyor ama sen onun adını bile bilmiyorsun. Bir müstear isim var, o kadar. Ve her şeyinle ona güveniyorsun.”
Böylesine asimetrik ve dengesiz bir ilişki sistematiği içerisinden dengeli, sağlıklı, modern bir çözüm elde etmek mümkün mü?
Tamamiyle “başarıya” mahkum, herhangi bir büyük yol kazası olmaksızın nihai noktaya ulaşmaya mecbur, aksi durumda zembereğinden boşalmış gibi dağılması mukadder bir sistemdi bu. Şu anda şahit olmakta olduğumuz da biraz o…
Burada tek tek o müstear adları tartışmanın faydası var mı?
Çünkü şu geride kalan 3 yıl içerisinde bu sözünü ettiğim sahalardan bir çok ‘hususi’ isimle konuştum ve aldığım cevap hep aynı oldu: “Biz, yukarıdan gelen gündem dışında bir şey yapmadık.”
****
Bünye içerisinde kendilerine güç adacıkları kuran, kendi güç iptilaları ile kümelenen insanların şahsî hırsları da sonuçta sistemin kapı aralaması ile alakalı bir durum bence.
Bu yüzden demokratik yapılar gücün belli bir merkezde toplanmasını önleyecek bazı tedbirler almakta ve bu tedbirlerin devamını da garanti altına alacak düzenlemeler peşinde koşmaktadır.
Yapının tek düze ve her konuda aynı şeyi düşünüp aynı şeyi söyleyen üyelerden oluşmaması için çaba göstermek de bu tedbirlerden bir tanesi.
****
Buraya kadarki bölüm, işin genel çerçevesi.
Meselenin bir de lokal ve arızî boyutları var.
Elbette bazı spesifik olaylarda bazı isimleri konuşmak, sorgulamak gerekiyor.
Zaman zaman verili düzenin bile ötesine geçen, sınırlarında kalmayan, kendine ekstra misyonlar yükleyen, kraldan fazla kralcılığa soyunan, kahramancılık oynayan veya ülkeyi kendisinin yönettiği zehabına kapılan baskın karakterlerle karşılaşıyoruz. (Aslına bakılırsa bunlar da bir yönüyle sistemin kendi üretimleridir, fabrikasyon hatası değildir.)
Dolayısıyla sorunun kaynağına ulaşabilmek için bu kişilere soru sormak zarureti var. Mesela 15 Temmuz’u tartışırken Adil Öksüz’ü konuşmayacak mıyız? Onunla birlikte hareket eden diğer sivilleri, cemaat bağlantılı şahısları gündeme getirmeyecek miyiz? Elbette mevzî hadiselerde isimleri tartışmadan meseleyi tam olarak anlamak, açıklığa kavuşturmak, derûnuna vakıf olmak şansı pek mümkün olmuyor.
O tür durumlarda da tabi ki bazı isimler üzerinden iz sürmek durumundayız.
****
Alper Bey, şunu da söylüyor: “Ben asla ‘bunları yazmanın şimdi sırası değil’ demiyorum tam tersi belki de bu tür yazıları yazmanın tam zamanı. Ama kim olduğu belli olmadan genelleştirici dil ile yazılan her şey herkesi ama herkesi zan altında bırakıyor.”
Haklı.
Ama ben bunu sadece Alper Bey ile aramızda bir ‘hasbihal’ olmaktan çıkarıp daha genele yaymak ve şunu sormak istiyorum: Gerçekten isimler verilmesini istiyor musunuz? Gerçekten her iddianın yer, zaman ve şahıs bilgileri ile paylaşılmasını istiyor musunuz? Bunu gerçekten istiyor musunuz?
Yine genele sorayım: Bu yapıldığı takdirde gerçekten hep birlikte peşine düşüp hesap soracak mısınız?
Öyleyse şunu sormak da benim hakkım olsun: Bugüne kadar bir kaç ismi gündeme getirdim. Bazıları müstear, bazıları gerçek ad…
Başkaları başka isimler de zikrettiler.
Bana ‘İsim ver’ diyenlerin bu konularda nasıl bir aksiyon aldıklarını merak ediyorum doğrusu.
Mesela ısrarla ‘Eşref’ diye birinden bahsettim. Bugüne kadar bu ismin peşine düşmüşler mi? ‘Sezai’ konusunda kimin yakasına yapışmışlar? Veya Sezai’lerin suçladığı karşı cenahtan kimlerin izini sürmüşler? Aslında hadisenin ne olduğunu ortaya çıkarmak üzere bir girişimde bulunmuşlar mı, bilmek isterim.
Son yazdığım dolandırıcılık olayları ile ilgili yukarılardan kimlere ulaşıp aslını astarını soruşturmuşlar?
Kimse bunlar münferit hadiseler demesin.
Zira konu hem Fethullah Gülen’e kadar aksettirilmiş hem de problemi çözmek maksadı ile onun bilgisi dahilinde bir heyet kurulmuş.
Alper Bey, bu kişilere rahatlıkla ulaşabilecek birisi.
Kendisi, “İsimleri verin, gelin hep beraber onlardan hesap soralım” diyor. Bazı pis işlerin üzerine gidilmesini ve insanlarının yüzde 90’ı temiz olan bu Hareket’in kirlerinden arınmasını savunanları cesaretlendirici bir çağrı bu.
****
‘Bir hasbihal…’ başlıklı yazıda, çok önemli bir yaraya daha parmak basıyor Alper Bey.
O da ‘soru çalma’ iddiaları ile ilgili.
Altına imza atmamak mümkün değil.
Diyor ki: “(…) Çünkü Allah da şahitti ki onlarca sınava giren çocuklarıma hiçbir zaman çalınmış bir soru gelmedi, ne benim çocuklarıma ne gazeteden tanıdığım insanların çocuklarına, ne yeğenlerime, ne akrabalarıma ne de benim herhangi bir şekilde tanıdığım birisine girdiği sınavın soruları önceden verilmemişti.
Peki ben, çocuklarım ve kendisine herhangi bir soru verilmemiş hizmete sempati duyan yüzbinlerce genç bu günahı niye yüklensin, niye soru çalma ile anılsın ki?
Burada lüzumsuz bir polemik açma derdinde değilim, konuyla ilgili yazı yazanların bazılarını çok yakından tanıyorum ve samimiyetlerine dünyada ve ahirette şahitlik ederim.
Ama gerçekten bir soru çalma hadisesi yaşanmışsa kimlerin, hangi sınavlarda yaptığını yazmak, yen kırılmışsa dışarı çıkarmak boynumuzun borcudur. Bir suçu somutlaştırmadığımız müddetçe niyet olarak ne kadar samimi olursak olalım söylediğimiz her söz, yazdığımız her yazı masumlara taşınmaz bir yük olarak dönecektir.
Bunu yapmadığımız sürece hem varsa cemaatin ismini kullanarak soru çalanlar bünye içinde kendini saklayacak hem de hayat boyu böyle bir şeyin yanına yaklaşmamış yüzbinlerce insan işlemediği günahın vebalini çekecek.(…)”
****
Hem yazıyı daha fazla uzatmamak hem de başlı başına hacimli bir dosyayı burada un ufak etmemek adına burdan sonrasına bir sonraki yazıda devam edeceğim.
Alper Bey’in bu satırlarının bir yüzleşmeyi ve arınmayı tetikleyeceği ümidiyle bir sonraki yazıda size bazı şahitlikleri aktaracağım.
Cemaat gerçekten bu lekeyi üzerinden atmak ve sorumluları ile hesaplaşmak istiyorsa, “Gelin hep beraber bunlardan hesap soralım” diyorsa, belki ben de bir katkı sunabilirim.
Gelecek yazıda görüşmek üzere…
[Ahmet Dönmez] 17.2.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]
Geç kalmış bir hasbihal-1 [Ahmet Dönmez]
Zalim hala bizden [Bahadır Polat]
Lübnanlı orta ve üst sınıf kadınların yaptığı gibi, hak ararken yanlarında afiyetle yenen-çiğnenen, hatta tarumar edilen haklara duyarsız kalmaya, onları amalı-fakatlı mazeretler üretmeye devam ettiler.
BAHADIR POLAT -17 Şubat 2020
Etiyopyalı 21 yaşındaki Elsa, Lübnan’a çalışmak için gelmiş 250 bin Afrikalı ve Asyalı göçmenden biri. En azından kısa süre öncesine kadar öyleydi. O, pek çok benzer durumdaki genç Afrikalı ve Asyalı kadın gibi işvereninden gördüğü cinsel taciz ve eziyet sebebiyle, hizmetçilik yaptığı evden kaçmak zorunda kalmış. Halen ülkede kaçak yaşıyor. Her an yakalanma korkusu yaşadığı için başk abir işe giremiyor ve kendisinden para bekleyen Addis Ababa’daki ailesine yardım edemiyor.
Elsa, Lübnan’a yabancı işçiler için uygulanan “Kefalet Sistemi”nin on binlerce kurbanından sadece biri. Bu sisteme göre ülkeye ev işçisi olmak için gelen Afrikalı ve Asyalı kadınlar sponsorunun izni olmadan iş değiştiremiyor ve ülkeyi terk edemiyor. Böylelikle zaten dezavantajlı olan sosyal kanunları tamamen onları istihdam eden zengin ailenin insafına kalıyor. Bu da ülkede korkunç boyutlarda bir göçmen kadın işçi sömürüsüne yol açıyor.
Cumhuriyet yazarı Nalan Yazgan, son aylarda Lübnan sokaklarına dökülerek hak talebinde bulunan ve hükümetin istifasını isteyen on binlerce Lübnanlı kadının talepleriyle, eylemleri arasındaki derin çelişkiye dikkat çekiyor. Evlerinde çalıştırdıkları göçmen hemcinslerinin hem haklarını gaspeden, hem de onların sorunlarını görmezden gelen Lübnanlı kadınlar arasında elbette “hak-hukuk” diye sokağa inen kadınlar da var. uzun sözün kısası, günümüzde hak meselesi öyle bir hal aldı ki hak yiyen ve hak gasplarına destek olan, onları görmezden gelenler de hak için sokağa çıkabiliyor. Mesele kadınlarla hemcinsleri arasında yaşandığı için Lübnan örneği çok çarpıcı. O bakımdan yazıya bu küçük ülkeden başladık.
Lakin bazen örnekler için çok uzağa gitmeye gerek yok. Ülkemiz de bu açıdan son derece mümbit. Hak, hukuk, adalet diye bağıranların, bunu sadece ve sadece kendileri, kendi mahalleleri için talep ettiği ve çevrelerinde yaşananları hiç umursamadığı bir ülkede yaşıyoruz. En manidar örnek ve elbette en sıcak olanı, Bilim Sanat Vakfı ile Şehir Üniversitesine kayyım atanmasıyla yaşandı. Son 5 yıldır alıştığımız üzere, AKP hükümeti, kendine muhalif bir yapıyı, en iyi bildiği şekilde, belaltı yöntemle cezalandırdı ve Gelecek Partisi başkanı Ahmet Davutoğlu’na yakın iki kuruma el koydu.
Benim derdim iktidarın artık rutinleşen hukuksuzluğunu anlatmak değil elbette. Zira onu artık bütün dünya biliyor. Altını çizmek istediğim konu, mağdurun verdiği tepkiler. Davutoğlu’na yakın, kısa süre öncesinin AKP yandaşı, şimdi ise iktidara muhalefet eden bir kadronun çıkardığı Karar gazetesi, kayyım atamalarından sonra kıyameti kopardı. Yapılan büyük hukuksuzluğa işaret etti. Gazeteye konuşan islamcı yazarlar bunun bir zulüm olduğunu söyledi. En vurucu cümle Mustafa İslamoğlu’ndan geldi: “Zalim bizdense ben bizden değilim.”
Yazarlardan Elif Çakır hadiseyi “tuzun koktuğu yer” olarak nitelendirdi. Şehir Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin dramı dramatize edildi. O çocukların ne günahı var, denildi. 28 Şubat’tan beter yorumları yapıldı. Aslında ne kadar güzel değil mi? Dindarlar, dindar hükümetin zulmüne karşı çıkıyor, seslerini yükseltiyor. Elbette çok güzel lakin ortada cevaplanması gerekn basit bir soru var: son 5 yıldır başka-öteki dindarlara bu zulüm, hem de çok daha beteri yapılırken bu kadro napıyordu? Herkesin bildiği gibi o zulme destek veriyordu. Gerekçekleri de çok sağlamdı elbette! Onlar masum dindarlar değil, terörist!
İkinci soru ise şu: o çok tanıdık terörist yaftası kendilerine döndüğünde ne oldu? Cevap netti, hiçbir şey olmadı, onlar yani yeni mazlumlar, eski mazlumlara reva görülen muameleyi hak görmeye; “ama onlar teröristti, biz değiliz” demeye devam ettiler. Aynen Lübnanlı orta ve üst sınıf kadınların yaptığı gibi, hak ararken yanlarında afiyetle yenen-çiğnenen, hatta tarumar edilen haklara duyarsız kalmaya, onları amalı-fakatlı mazeretler üretmeye devam ettiler. Türkiye’nin bir mahalleler demokrasisi olduğunu ve ondan bir adım öteye gidemediğini ispat ettiler. Herkesin, (istisnalar olmakla birlikte ama onlar sadece istisna) demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, adaleti kendisi için istediği ve mahallesinde sorun yoksa gerisini umursamadığı bir ülke burası. En temel hak kavramını bile herkesin hak etmediğine inananların ülkesi.
[Bahadır Polat] 17.2.2020 [Kronos.News]
BAHADIR POLAT -17 Şubat 2020
Etiyopyalı 21 yaşındaki Elsa, Lübnan’a çalışmak için gelmiş 250 bin Afrikalı ve Asyalı göçmenden biri. En azından kısa süre öncesine kadar öyleydi. O, pek çok benzer durumdaki genç Afrikalı ve Asyalı kadın gibi işvereninden gördüğü cinsel taciz ve eziyet sebebiyle, hizmetçilik yaptığı evden kaçmak zorunda kalmış. Halen ülkede kaçak yaşıyor. Her an yakalanma korkusu yaşadığı için başk abir işe giremiyor ve kendisinden para bekleyen Addis Ababa’daki ailesine yardım edemiyor.
Elsa, Lübnan’a yabancı işçiler için uygulanan “Kefalet Sistemi”nin on binlerce kurbanından sadece biri. Bu sisteme göre ülkeye ev işçisi olmak için gelen Afrikalı ve Asyalı kadınlar sponsorunun izni olmadan iş değiştiremiyor ve ülkeyi terk edemiyor. Böylelikle zaten dezavantajlı olan sosyal kanunları tamamen onları istihdam eden zengin ailenin insafına kalıyor. Bu da ülkede korkunç boyutlarda bir göçmen kadın işçi sömürüsüne yol açıyor.
Cumhuriyet yazarı Nalan Yazgan, son aylarda Lübnan sokaklarına dökülerek hak talebinde bulunan ve hükümetin istifasını isteyen on binlerce Lübnanlı kadının talepleriyle, eylemleri arasındaki derin çelişkiye dikkat çekiyor. Evlerinde çalıştırdıkları göçmen hemcinslerinin hem haklarını gaspeden, hem de onların sorunlarını görmezden gelen Lübnanlı kadınlar arasında elbette “hak-hukuk” diye sokağa inen kadınlar da var. uzun sözün kısası, günümüzde hak meselesi öyle bir hal aldı ki hak yiyen ve hak gasplarına destek olan, onları görmezden gelenler de hak için sokağa çıkabiliyor. Mesele kadınlarla hemcinsleri arasında yaşandığı için Lübnan örneği çok çarpıcı. O bakımdan yazıya bu küçük ülkeden başladık.
Lakin bazen örnekler için çok uzağa gitmeye gerek yok. Ülkemiz de bu açıdan son derece mümbit. Hak, hukuk, adalet diye bağıranların, bunu sadece ve sadece kendileri, kendi mahalleleri için talep ettiği ve çevrelerinde yaşananları hiç umursamadığı bir ülkede yaşıyoruz. En manidar örnek ve elbette en sıcak olanı, Bilim Sanat Vakfı ile Şehir Üniversitesine kayyım atanmasıyla yaşandı. Son 5 yıldır alıştığımız üzere, AKP hükümeti, kendine muhalif bir yapıyı, en iyi bildiği şekilde, belaltı yöntemle cezalandırdı ve Gelecek Partisi başkanı Ahmet Davutoğlu’na yakın iki kuruma el koydu.
Benim derdim iktidarın artık rutinleşen hukuksuzluğunu anlatmak değil elbette. Zira onu artık bütün dünya biliyor. Altını çizmek istediğim konu, mağdurun verdiği tepkiler. Davutoğlu’na yakın, kısa süre öncesinin AKP yandaşı, şimdi ise iktidara muhalefet eden bir kadronun çıkardığı Karar gazetesi, kayyım atamalarından sonra kıyameti kopardı. Yapılan büyük hukuksuzluğa işaret etti. Gazeteye konuşan islamcı yazarlar bunun bir zulüm olduğunu söyledi. En vurucu cümle Mustafa İslamoğlu’ndan geldi: “Zalim bizdense ben bizden değilim.”
Yazarlardan Elif Çakır hadiseyi “tuzun koktuğu yer” olarak nitelendirdi. Şehir Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin dramı dramatize edildi. O çocukların ne günahı var, denildi. 28 Şubat’tan beter yorumları yapıldı. Aslında ne kadar güzel değil mi? Dindarlar, dindar hükümetin zulmüne karşı çıkıyor, seslerini yükseltiyor. Elbette çok güzel lakin ortada cevaplanması gerekn basit bir soru var: son 5 yıldır başka-öteki dindarlara bu zulüm, hem de çok daha beteri yapılırken bu kadro napıyordu? Herkesin bildiği gibi o zulme destek veriyordu. Gerekçekleri de çok sağlamdı elbette! Onlar masum dindarlar değil, terörist!
İkinci soru ise şu: o çok tanıdık terörist yaftası kendilerine döndüğünde ne oldu? Cevap netti, hiçbir şey olmadı, onlar yani yeni mazlumlar, eski mazlumlara reva görülen muameleyi hak görmeye; “ama onlar teröristti, biz değiliz” demeye devam ettiler. Aynen Lübnanlı orta ve üst sınıf kadınların yaptığı gibi, hak ararken yanlarında afiyetle yenen-çiğnenen, hatta tarumar edilen haklara duyarsız kalmaya, onları amalı-fakatlı mazeretler üretmeye devam ettiler. Türkiye’nin bir mahalleler demokrasisi olduğunu ve ondan bir adım öteye gidemediğini ispat ettiler. Herkesin, (istisnalar olmakla birlikte ama onlar sadece istisna) demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, adaleti kendisi için istediği ve mahallesinde sorun yoksa gerisini umursamadığı bir ülke burası. En temel hak kavramını bile herkesin hak etmediğine inananların ülkesi.
[Bahadır Polat] 17.2.2020 [Kronos.News]
Ferhat Tunç’tan 40. yıl konserleri [Selahattin Sevi]
Sürgündeki sanatçı Ferhat Tunç, 40'ıncı yıl konserlerinin ilkini Almanya'nın Duisburg kentinde verdi. Tunç, ölüm orucundaki Grup Yorum üyelerine, eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'a ve hapisteki insanlara selam gönderdi.
SELAHATTİN SEVİ -17 Şubat 2020
FOTOĞRAFLAR: SELAHATTİN SEVİ
Sanat hayatında 40 yılı geride bırakan Ferhat Tunç, 40’ıncı yıl konserlerinin ilkini Almanya’nın Duisburg kentinde verdi. Duisburg Rheinhausen-Halle’deki konserde Tunç eski ve yeni eserlerini seslendirdi. Konser öncesinde ise sanatçının hayatından önemli kesitler aktaran ve Can Dündar’ın sunumuyla hazırlanan Tarih Bize İyi Davranmadı adlı belgesel gösterildi.
Tunç, konserde son çalışması “Marşlar ve Ağıtlar” albümünden parçalarla birlikte bugüne kadar çıkardığı 25 albümden özel bir seçkiye yer verdi.
TÜRKÇE VE KÜRTÇE ÖZGÜRLÜĞE ADANAN ŞARKILAR
Belgesel gösteriminin ardından sahneye çıkan Ferhat Tunç, anadili Kurmancî’de “Bıko” adlı eseri seslendirerek programına başladı. Sanatçı, “Memleketim”, “Ma Çhi Di”, “Vurgunum Hasretine”, “Adı Özgürlük Olan”, “Vuruldu”, “Bir Şehir” ve daha birçok eserini söylerken izleyenler de eşlik etti.
“SANATÇILAR HAPİSTE, SÜRGÜNDE VE ÖLÜM ORUCUNDA”
Türkiye’de özgürce yaşama koşullarının kalmadığını söyleyen Ferhat Tunç, “12 Eylül faşizmini aratmayan günleri yeniden yaşar olduk” diyerek şunları söyledi:
Her alanda olduğu gibi sanat ve sanatçılar için tarihin en karanlık dönemi yaşanıyor arkadaşlar. Geçenlerde hatırlarsanız Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali için Erdoğan’ın yaptığı bir güzelleme vardı. Siz o güzellemelere bakmayın, muhalif sanatçılar için aynı Erdoğan ülkeyi cehenneme dönüştürmüş gözüküyor. Erdoğanın iktidarında sanatçılar hapiste, sürgünde, ölüm orucunda. Konserler yasak, şarkı sözleri yasak. Dahası ülkede nefes almak neredeyse yasak haline getirildi.
ÖLÜM ORUCUNDAKİ GRUP YORUM ÜYELERİNE SELAM
Ülke tarihinde bir ilk yaşandığını ve ve yasaklara karşı sanatçıların bedenlerini ölüme yatırdığını belirten Tunç, “Grup Yorum üyesi arkadaşlarımız faşizme karşı aslında hepimiz için direniyor, burada en büyük alkışı onlar hak ediyor” diyerek Grup Yorum’a selam gönderdi.
“SANAT HAYATIMIN 40. YILINI SÜRGÜNDE KARŞILIYORUm”
Ferhat Tunç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Değerli arkadaşlar, sanat hayatımın 40. yılını sürgünde karşılıyorum. Son iki yılda hakkımda açılan davaların sayısı, akıl almaz bir şekilde arttı. Doğrusu mahkemelerde savunma üstüne savunma yapmaktan yorulmuştum. Evimin kapısında zorla ifadeye götüren polisleri görmek, artık bir işkence halini almıştı. Cezaevine girmekten yana en küçük bir tereddüt ve korkum olmadı hiçbir zaman. Hakkımda açılan davaların sonuçlanmasıyla birlikte yıllarca hapiste kalmak, kendime ve en önemlisi de sesimin karşılık bulduğu milyonlara, yani siz değerli halkımıza haksızlık olur, diye düşündüm.”
MİKAİL ASLAN VE GENÇ YETENEK ALİ İNSAN DA SAHNEDEYDİ
Konserin ikinci bölümünde ise HDP eş genel başkanları Pervin Buldan ve Sezai Temelli’nin konsere gönderdiği mesajları okundu.
Ardından sanatçının sanat hayatının 30. yıl İzmir konserine ait Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder’in yaptıkları konuşmalar ekrana yansıtıldı. Konser, Mikail Aslan ve genç yeteneklerden keman virtüözü Ali İnsan ile birlikte söylediği eserlerle son buldu.
Çuval dergisinin organize ettiği konserde Avrupa’da yaşayan birçok eski HDP’li milletvekili ile Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eş Başkanı (AABK) Hüseyin Mat da hazır bulundu.
[Selahattin Sevi] 17.2.2020 [Kronos.News]
SELAHATTİN SEVİ -17 Şubat 2020
FOTOĞRAFLAR: SELAHATTİN SEVİ
Sanat hayatında 40 yılı geride bırakan Ferhat Tunç, 40’ıncı yıl konserlerinin ilkini Almanya’nın Duisburg kentinde verdi. Duisburg Rheinhausen-Halle’deki konserde Tunç eski ve yeni eserlerini seslendirdi. Konser öncesinde ise sanatçının hayatından önemli kesitler aktaran ve Can Dündar’ın sunumuyla hazırlanan Tarih Bize İyi Davranmadı adlı belgesel gösterildi.
Tunç, konserde son çalışması “Marşlar ve Ağıtlar” albümünden parçalarla birlikte bugüne kadar çıkardığı 25 albümden özel bir seçkiye yer verdi.
TÜRKÇE VE KÜRTÇE ÖZGÜRLÜĞE ADANAN ŞARKILAR
Belgesel gösteriminin ardından sahneye çıkan Ferhat Tunç, anadili Kurmancî’de “Bıko” adlı eseri seslendirerek programına başladı. Sanatçı, “Memleketim”, “Ma Çhi Di”, “Vurgunum Hasretine”, “Adı Özgürlük Olan”, “Vuruldu”, “Bir Şehir” ve daha birçok eserini söylerken izleyenler de eşlik etti.
“SANATÇILAR HAPİSTE, SÜRGÜNDE VE ÖLÜM ORUCUNDA”
Türkiye’de özgürce yaşama koşullarının kalmadığını söyleyen Ferhat Tunç, “12 Eylül faşizmini aratmayan günleri yeniden yaşar olduk” diyerek şunları söyledi:
Her alanda olduğu gibi sanat ve sanatçılar için tarihin en karanlık dönemi yaşanıyor arkadaşlar. Geçenlerde hatırlarsanız Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali için Erdoğan’ın yaptığı bir güzelleme vardı. Siz o güzellemelere bakmayın, muhalif sanatçılar için aynı Erdoğan ülkeyi cehenneme dönüştürmüş gözüküyor. Erdoğanın iktidarında sanatçılar hapiste, sürgünde, ölüm orucunda. Konserler yasak, şarkı sözleri yasak. Dahası ülkede nefes almak neredeyse yasak haline getirildi.
ÖLÜM ORUCUNDAKİ GRUP YORUM ÜYELERİNE SELAM
Ülke tarihinde bir ilk yaşandığını ve ve yasaklara karşı sanatçıların bedenlerini ölüme yatırdığını belirten Tunç, “Grup Yorum üyesi arkadaşlarımız faşizme karşı aslında hepimiz için direniyor, burada en büyük alkışı onlar hak ediyor” diyerek Grup Yorum’a selam gönderdi.
“SANAT HAYATIMIN 40. YILINI SÜRGÜNDE KARŞILIYORUm”
Ferhat Tunç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Değerli arkadaşlar, sanat hayatımın 40. yılını sürgünde karşılıyorum. Son iki yılda hakkımda açılan davaların sayısı, akıl almaz bir şekilde arttı. Doğrusu mahkemelerde savunma üstüne savunma yapmaktan yorulmuştum. Evimin kapısında zorla ifadeye götüren polisleri görmek, artık bir işkence halini almıştı. Cezaevine girmekten yana en küçük bir tereddüt ve korkum olmadı hiçbir zaman. Hakkımda açılan davaların sonuçlanmasıyla birlikte yıllarca hapiste kalmak, kendime ve en önemlisi de sesimin karşılık bulduğu milyonlara, yani siz değerli halkımıza haksızlık olur, diye düşündüm.”
MİKAİL ASLAN VE GENÇ YETENEK ALİ İNSAN DA SAHNEDEYDİ
Konserin ikinci bölümünde ise HDP eş genel başkanları Pervin Buldan ve Sezai Temelli’nin konsere gönderdiği mesajları okundu.
Ardından sanatçının sanat hayatının 30. yıl İzmir konserine ait Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder’in yaptıkları konuşmalar ekrana yansıtıldı. Konser, Mikail Aslan ve genç yeteneklerden keman virtüözü Ali İnsan ile birlikte söylediği eserlerle son buldu.
Çuval dergisinin organize ettiği konserde Avrupa’da yaşayan birçok eski HDP’li milletvekili ile Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eş Başkanı (AABK) Hüseyin Mat da hazır bulundu.
[Selahattin Sevi] 17.2.2020 [Kronos.News]
Etiketler:
Selahattin Sevi
‘Naziler gibi, KHK’lılar koluna Davut yıldızı takacak deseler, şaşırmam’ [Işıl Sipahi]
KHK ile ihraç edildikten sonra işe iade edilen ancak ikinci kez ihraç edilen infaz koruma memuru: Yakında çıkıp Nazilerin Yahudilere yaptığı gibi, 'KHK ile ihraç olanlar, koluna davut yıldızı takıp sokakta dolaşacaklar' deseler şaşırmam.
IŞIL SİPAHİ -17 Şubat 2020
Abdürrezzak Biter. Diyarbakırlı… Yaklaşık 20 yıldır ailesiyle birlikte Kayseri’de yaşıyor. En son Kayseri Açık Ceza İnfaz Kurumu’nda infaz ve koruma memuruydu. Yaklaşık 5 sene atanmak için uğraşan Biter, 14. başvurusunda memuriyeti kazanmıştı. Fakat KHK ile atıldı, geri döndü, yeniden atıldı.
Neden ihraç edildinizi biliyor musunuz?
Neden ihraç edildiğimi henüz ben de bilmiyorum. Ama ben bu süreci 2 kere yaşadım. 15 Temmuzdan 2 hafta sonra gözaltına alındım. İlk operasyonlarda gözaltı süreci çok ağır geçiyordu. 13 gün gözaltında kaldım. Adli denetimle serbest bırakıldım. Yaklaşık 7 ay karakola giderek imza attım. 15 ay açıkta kaldım. Tarafıma takipsizlik verildi. 2017 yılında Eylül ayı gibi görevime iade edildim. Yaklaşık 8 ay çalıştıktan sonra 701 sayılı son KHK ile bir sabah ihraç edildiğimi öğrendim.
Göreve iade edildikten sonra tekrar mı KHK ile ihraç edildiniz?
Evet, 15 ay açıkta kaldığım sürece kendimden o kadar emin olduğum için hiçbir KHK’ya bakmamıştım. Benim yerime arkadaşlarım veya çevremdeki diğer insanlar bakıyordu. Hiç ihraç edileceğimi düşünmedim ki. Bir önceki ihracımda da haklı çıktım. Görevime iade oldum. 701 sayılı KHK’da ise hiç ihraç olacağımı beklemiyordum. Nasıl olsa aklandım demiştim. Kız kardeşim ağlayarak “ihraç edildiğimi “haber verdi. İlk başta inanamadım, listeye baktım göremedim, zaten umursamıyordum da. Nasıl olsa ismim yoktur diye düşünüyordum. Listeye bir kaç defa bakınca ismimi görünce şok oldum, inanamadım. Babam o an yanımdaydı. Çok zoruna gitti. Ağlamadım, çok zordu ama bir yanlışlık vardır diye düşündüm. Kendime gelmekte baya zorlandım. Sonra kabullendim. Adalet Bakanlığı’nı arayıp sormak istedim ve doğru olduğunu teyit edince, “Lanet olsun, hakkımda haram olsun.” dedim.
İhraçlardan önce herhangi bir soruşturma geçirmiş miydiniz?
Memuriyet hayatım boyunca herhangi bir soruşturma geçirmedim. O lanet olası 15 Temmuz’dan sonra hayatımım birden bire değişti. İnanır mısınız, neredeyse 4 sene oldu ben neden gözaltına alındığımı ve neden ihraç olduğumu öğrenemedim. Bana verilen takipsizlik kararında da herhangi bir şey yazmıyor. Zaten herhangi bir cemaat yapısı içinde hiçbir zaman bulunmadım. Cemaat yapısı içinde bulunan insanlar elbette suçlu değil ama yetkili merciler tarafından suç sayılan , yurt, banka, okul vb. gibi ne kriter varsa hiçbiri bende bulunmuyor. Böyle bir insanın ihraç olması benim çok tuhafıma gidiyor.
Sizin neden ihraç edildiğinize dair bir tahmininiz var mı?
Gözaltına alındığımda savcı “O yok, bu yok, şu yok karşıma neden geldin.” dedi. Anladım ki muhtemelen beni sevmeyen biri şikayet etmişti. Oysa kendi halimde basit bir insandım. İşime gider, kitabımı okur, sporumu yapardım. Hayatım bundan ibaretti.
KADIN-ERKEK KARIŞIK NEZARETHANEDE SÜTÜNÜ LAVABOYA SAĞAN KADINLAR VARDI
Kaç gün gözaltında kaldınız, orada neler yaşadınız?
Tutukluluk süresi geçirmedim ama gözaltına alındığımda, 13 gün boyunca tutuklansam da kurtulsam dedim. İnanılmaz dramlar yaşadım. 13 gün boyunca “Bugün mahkemeye çıkacaksın, yarın mahkemeye çıkacaksın” diye diye oyalayıp durdular. Güneş yüzü görmedim. Nezaretin kadınlı erkekli olması, kadınların ağlaması beni psikolojik olarak çok yıpratmıştı. O nezarette unutamadığım ve hiçbir zaman unutmayacağım olaylar yaşadım. Bir kadın vardı, çocuğu yeni doğmuştu. Her gün dışarıdan bir bebek sesi gelirdi. Sonra bu kadın feryat figan ederdi. Nezarette kadın erkek karma kaldığımız için, kadınlar lavabo ihtiyaçlarını karşılayacakları zaman kapıda bir erkek beklerdi. En küçük ben olduğum için bazen benden rica ederlerdi veya artık o an kim müsait olursa ondan rica ederlerdi. O kadın bir gün lavaboya gitti, o kadar bağırarak ağladı ki, herkes duydu. “Sütümü lavaboya sağıyorum, o süt haram olsun”dedi. O zaman büyüdüğümü anladım. Hayatı boşuna yaşamışım dedim. Sonra o kadını bıraktılar kocasını aldılar. Sonra kocasını da bizimle birlikte adli denetimle bıraktılar.
Kadın-erkek karışık nezaret ilk defa duyuyorum…
Evet nezaret karmaydı. Kadın-erkek hepımız aynı yerdeydik. U şeklinde düşünün. Kadınların sadece koğuşu farklıydı. Hepimiz aynı yerdeydik. Her gün ağlama sesi… 13 gün olmuş ailmeden haber alamamıştım. Emniyette ilk ifademi vermemin üzerinden 1 hafta geçmişti. Barodan gelen avukattan aileme haber vermesini istedim, çünkü ben Aksaray’a götürülmüştüm ve şok içersindeydim. Aksaray benim ilk görev yerim ve 1 ay çalıştıktan sonra Aksaray cezaevi açılmadığı için bakanlık tarafından kayseriye geçiçi görevlendirme ile gönderilmiştim. Yanımıza gelen avukat içeri girdiğinde “benim telefonum açık kalmış, ben bu davalara bakmıyorum, ailene de haber veremem dedi. O an sinir krizi geçirecektim. Daha benim suçlu olup olmadığımı bile bilmiyordu. Anladım ki hukuk denen bir şey ortada yok. Mahkeme sürecine kadar olan 13 günlük süre içerisinde bir kere sadece 3 veya 4 dakikalığına dışarı çıktım. Polislere nefes alamıyorum, beni dışarı çıkartın, yoksa kendimi nezarette bulunan hortumla asacağımı söyledim. Hepsi korktu, bu bizim başımıza bela olur dediler ve akşam üzeri 3 veya 4 dakika dışarı çıkmama izin verdiler. 2 veya 3 kişinin hayatını idame edeceği yerde 18 bazen 20 kişi kalıyorduk. Gece bazen yer olmadığı için nöbetleşe uyuyorduk. Nezarette konuşulan şeylere ise ilk defa tanık oluyordum. O kadar vakıf değildim ki hayatımda ilk defa böyle şeyler oldu, baylock, katalog gibi…
‘ANLADIM Kİ ORTADA BİR DEVLET YOK BUNLAR MAFYA’
İhraç olduktan sonra defalarca adliyeye gittim. Suçumu öğrenmek istedim. Ortada da zaten bir suç yoktu. Sebep aradım açıkcası. Maalesef şu ana kadar da öğrenmiş değilim. Anladım ki ortada bir devlet yok, benim uğraştığım kişiler mafya ve gangsterler. En son askere gitmeden önce savcılık kanalıyla hangi gerekçeyle gözatına alındığımı öğrenmek istedim ve savcılığın soruşturma dosyasının bir fotokopisini istedim. Bana gelen her zamanki gibi takipsizlik kararı oldu. Şaka gibi ama malesef durum bu. Umudumu yitirmedim elbet birgün öğreneceğim. Ailem ve arkadaşlarım benden çok eminlerdi. Sosyal demokrat bir insanım. Benim için önce insan gelir, hep bu minvalde yaşadım, o yüzden çevremde büyük sıkıntılar yaşamadım ama bazı arkadaşlarım korktuğu için malesef görüşmediler. Bazen diyorum iyi ki böyle olmuş da hayatımdan çıkıp gitmişler. Bazı arkadaşlarımın harç parası olmadığı için kendi cebimden vermiş insanım bunları haketmediğimi düşünmüyorum, ama dediğim gibi iyi ki görmüşüm, iyi ki hayatımdan çıkmışlar. Şu süreçte çok güzel arkadaşlarım olduğunu da gördüm. Ne olursa olsun beni bırakmayan çok güzel insanlar ve iyi ki onlar var diyorum.
İhraç edildikten sonra iş bulabildiniz mi, şu an çalışıyor musunuz ?
İş bulmakta çok zorluk çektim. 1 seneye yakın bir gömlek firmasında çalıştım. En ufak bir problem olduğunda “ya işte size kimse iş vermiyordu, biz size iş verdik” gibi laflar duydum. Bu zamana kadar bir bunu duymam demiştim o da oldu. “İş verdiniz ama bende karşılığında emeğini verdim” dedim ve işten çıktım. Hiçbir şey benim onurumdan daha önemli değil. Şuan işsizim. Devlet seni toplumdan soyutlamış, insan yapsa ne olur diyorum.
İşe iade edileceğinize dair umudunuz var mı?
İade olacağmın umudunu hiçbir zaman yitirmedim. 28 yaşındayım. 16 yaşından beri SGK var. Bir yandan çalıştım, bir yandan okudum. Kimseye ağız eğip beni işe alın demedim. Emeğimle kazandım. Bir inancım var Allah’a inanıyorum. 5 senelik emeğimin karşılığını elbet alacagımı düşünüyorum. Sadece hayallerim öldü. Bu hayattan bir beklentim kalmadı. Evim olsun, arabam olsun vs şeylerin hayalini kurmuyorum veya evlenmek gibi bir derdim de yok artık.
MEMUR OLURSAM KÜRT OLMAMLA İLGİLİ ALGI DEĞİŞİR DEDİM AMA…
Yıllar boyu hep kürt olduğum için bir meslek sahibi olursam belki algı değişir diye düşündüm, malesef yanılmışım. Memur olduktan sonra hep hayalimdi, DGS sınavıyla hukuk okumayı çok istedim. 2 sene sınava hazırlandım. Sınava gireceğim zaman nezaretteydim ve sınava girmem gerekiyor dediğimde “dalga mı geçiyorsun bizimle” dediler. Ondan sonra hiç DGS sınavına girmedim. Hele o avukatı gördükten sonra hukuktan nefret ettim. Karşıma geçip “telefonum açık kalmış, ben bu davalara bakmam, ailene haber veremem deyince her şeyden soğudum.
HACI BOYDAK’I ÜZERİNDE MÜNİR ÖZKUL PİJAMASIYLA HAVALANDIRMADA GÖRDÜM, BU ADAM MI TERÖRİST?
Bu süreçte siz en çok etkileyen şey ne oldu?
Etkilendiğim birçok şey oldu malesef. Bir hastalıkla tanıştım. İrritabl bağırsak sendromu, çok ağır travmalar yaşadım. Hassas ve çok duyarlı bir insanım. Aslında bana yapılandan daha çok diğer insanlara yapılan zulumler beni yordu. Bütün siyasileri Allah afFederken mazlumu mağduru ne hikmetse bir türlü affetmedi. Aynı Allah’a inanmıyoruz dediğimde kızıyorlar bana. Hayır kesinlikle aynı Allah’a inanmıyoruz. 20 senedir Kayseri’de yaşıyorum bir kez olsun Boydak ailesine kötü herhangi bir söz söylendiğini duymadım. Kayseri cezaevinde Hacı Boydak’ı havalandırmaya çıkartıklarında üzerinde tabiri caizse Münir Özkul’un pijaması vardı. Bir an baktım, bu adam mı milyonların sahibi? Bu mu terörist dedim. Allah siyasileri affetti ama Boydakları affetmedi. 55 günlük Mahir bebek, Ege’de boğuldu. Lafa gelince Aylan bebek, Aylan bebek diyenler, çocukların milliyeti olmadığı halde Mahir için sessiz kaldı. Oysa Aylan da Mahir de bizim bebeğimizdi.
7,5 yaşındaki Ahmet kanser hastası. Sırf babası cezaevinde diye yurtdışında tedavi olmasında zorluklar çıkarılıyor, anneye pasaport verilmiyor. izin vermediler. Farzedelim ki babası suçlu. Ne zamandan beri annenin, babanın yapmış olduğu hatanın bedelini çocuklar çeker oldu? Bütün insan hakları savucuları ocu bucu oldu. Natali Ermeni, Ömer Faruk Gergerlioğlu oğlu HDP’li, Sezgin Tanrıkulu CHP’li terörist, Mustafa Yeneroğlu eski AKP’li şimdi yeni FETÖCÜ. Barbaros Şansal sivri dilli…
Hiçbir delil olmadan soyut, mesnetsiz iddialarla binlerce insan ihraç oldu, cezaevine düştü. Bir Allah’ın kulu çıkıp “siz ne yapıyorsunuz” demedi. İnsanların tutumları, sessiz kalmaları, şakşakçılık yapmaları midemi bulandırdı. KHK’lılara o kadar zulüm yaptılar ki, Nazi Almanya’sından bir farkımız kalmadı. Bir tek üzerimizde milgram deneyi yapmadıkları kaldı. Yakında çıkıp ihraç olanlar, koluna davut yıldızı takıp sokakta dolaşacaklar deseler şaşırmam.
Son olarak neler söyleyeceksiniz, umutlu musunuz ?
Bu süreç elbet bir şekilde düzelecek. Ben buna inananlardanım. 4 senedir ortada bir devlet yok dediğimde bana kızıyorlar. Dik başlısın diyorlar. Ben dik başlı değilim, ben hakkımı istiyorum. Eğer ortada bir devlet olsaydı ben neden gözaltına alındığımı ve neden ihraç olduğu öğrenirdim. Hep küçüklüğümden beri şunu duydum, “Devlet kimsenin hakkını yemez.” Devlet benim hakkımı yedi. Devlet hiçbir delil olmadan soyut, mesnetsiz iddialarla binlerce insanı ihraç etti. Yetmedi sosyal ölüme terk etti. Hukuk devletinin olmadığı yerde her şey vardır. Hak yeme vardır, despotluk vardır, mobokrasi, otokrasi vardır, teokrasi, despotluk, faşistlik vardır ve en önemlisi nepotizm vardır. Yani vardır da vardır. Bu dönemde suç ve cezalar geriye doğru yürüdü, masumiyet karinesini gören hiç olmadı. Suçun şahsiliği ilkesi ise neredeyse hiç kullanılmadı. Birgün elbet hukuk gelecek ve herkes hukuk önünde hesaplaşacak. Bazı şeylere kin tutsam da inşallah o zaman o kin, vicdanımın önüne geçmez. Tek temennim bu…
[Işıl Sipahi] 17.2.2020 [Kronos.News]
IŞIL SİPAHİ -17 Şubat 2020
Abdürrezzak Biter. Diyarbakırlı… Yaklaşık 20 yıldır ailesiyle birlikte Kayseri’de yaşıyor. En son Kayseri Açık Ceza İnfaz Kurumu’nda infaz ve koruma memuruydu. Yaklaşık 5 sene atanmak için uğraşan Biter, 14. başvurusunda memuriyeti kazanmıştı. Fakat KHK ile atıldı, geri döndü, yeniden atıldı.
Neden ihraç edildinizi biliyor musunuz?
Neden ihraç edildiğimi henüz ben de bilmiyorum. Ama ben bu süreci 2 kere yaşadım. 15 Temmuzdan 2 hafta sonra gözaltına alındım. İlk operasyonlarda gözaltı süreci çok ağır geçiyordu. 13 gün gözaltında kaldım. Adli denetimle serbest bırakıldım. Yaklaşık 7 ay karakola giderek imza attım. 15 ay açıkta kaldım. Tarafıma takipsizlik verildi. 2017 yılında Eylül ayı gibi görevime iade edildim. Yaklaşık 8 ay çalıştıktan sonra 701 sayılı son KHK ile bir sabah ihraç edildiğimi öğrendim.
Göreve iade edildikten sonra tekrar mı KHK ile ihraç edildiniz?
Evet, 15 ay açıkta kaldığım sürece kendimden o kadar emin olduğum için hiçbir KHK’ya bakmamıştım. Benim yerime arkadaşlarım veya çevremdeki diğer insanlar bakıyordu. Hiç ihraç edileceğimi düşünmedim ki. Bir önceki ihracımda da haklı çıktım. Görevime iade oldum. 701 sayılı KHK’da ise hiç ihraç olacağımı beklemiyordum. Nasıl olsa aklandım demiştim. Kız kardeşim ağlayarak “ihraç edildiğimi “haber verdi. İlk başta inanamadım, listeye baktım göremedim, zaten umursamıyordum da. Nasıl olsa ismim yoktur diye düşünüyordum. Listeye bir kaç defa bakınca ismimi görünce şok oldum, inanamadım. Babam o an yanımdaydı. Çok zoruna gitti. Ağlamadım, çok zordu ama bir yanlışlık vardır diye düşündüm. Kendime gelmekte baya zorlandım. Sonra kabullendim. Adalet Bakanlığı’nı arayıp sormak istedim ve doğru olduğunu teyit edince, “Lanet olsun, hakkımda haram olsun.” dedim.
İhraçlardan önce herhangi bir soruşturma geçirmiş miydiniz?
Memuriyet hayatım boyunca herhangi bir soruşturma geçirmedim. O lanet olası 15 Temmuz’dan sonra hayatımım birden bire değişti. İnanır mısınız, neredeyse 4 sene oldu ben neden gözaltına alındığımı ve neden ihraç olduğumu öğrenemedim. Bana verilen takipsizlik kararında da herhangi bir şey yazmıyor. Zaten herhangi bir cemaat yapısı içinde hiçbir zaman bulunmadım. Cemaat yapısı içinde bulunan insanlar elbette suçlu değil ama yetkili merciler tarafından suç sayılan , yurt, banka, okul vb. gibi ne kriter varsa hiçbiri bende bulunmuyor. Böyle bir insanın ihraç olması benim çok tuhafıma gidiyor.
Sizin neden ihraç edildiğinize dair bir tahmininiz var mı?
Gözaltına alındığımda savcı “O yok, bu yok, şu yok karşıma neden geldin.” dedi. Anladım ki muhtemelen beni sevmeyen biri şikayet etmişti. Oysa kendi halimde basit bir insandım. İşime gider, kitabımı okur, sporumu yapardım. Hayatım bundan ibaretti.
KADIN-ERKEK KARIŞIK NEZARETHANEDE SÜTÜNÜ LAVABOYA SAĞAN KADINLAR VARDI
Kaç gün gözaltında kaldınız, orada neler yaşadınız?
Tutukluluk süresi geçirmedim ama gözaltına alındığımda, 13 gün boyunca tutuklansam da kurtulsam dedim. İnanılmaz dramlar yaşadım. 13 gün boyunca “Bugün mahkemeye çıkacaksın, yarın mahkemeye çıkacaksın” diye diye oyalayıp durdular. Güneş yüzü görmedim. Nezaretin kadınlı erkekli olması, kadınların ağlaması beni psikolojik olarak çok yıpratmıştı. O nezarette unutamadığım ve hiçbir zaman unutmayacağım olaylar yaşadım. Bir kadın vardı, çocuğu yeni doğmuştu. Her gün dışarıdan bir bebek sesi gelirdi. Sonra bu kadın feryat figan ederdi. Nezarette kadın erkek karma kaldığımız için, kadınlar lavabo ihtiyaçlarını karşılayacakları zaman kapıda bir erkek beklerdi. En küçük ben olduğum için bazen benden rica ederlerdi veya artık o an kim müsait olursa ondan rica ederlerdi. O kadın bir gün lavaboya gitti, o kadar bağırarak ağladı ki, herkes duydu. “Sütümü lavaboya sağıyorum, o süt haram olsun”dedi. O zaman büyüdüğümü anladım. Hayatı boşuna yaşamışım dedim. Sonra o kadını bıraktılar kocasını aldılar. Sonra kocasını da bizimle birlikte adli denetimle bıraktılar.
Kadın-erkek karışık nezaret ilk defa duyuyorum…
Evet nezaret karmaydı. Kadın-erkek hepımız aynı yerdeydik. U şeklinde düşünün. Kadınların sadece koğuşu farklıydı. Hepimiz aynı yerdeydik. Her gün ağlama sesi… 13 gün olmuş ailmeden haber alamamıştım. Emniyette ilk ifademi vermemin üzerinden 1 hafta geçmişti. Barodan gelen avukattan aileme haber vermesini istedim, çünkü ben Aksaray’a götürülmüştüm ve şok içersindeydim. Aksaray benim ilk görev yerim ve 1 ay çalıştıktan sonra Aksaray cezaevi açılmadığı için bakanlık tarafından kayseriye geçiçi görevlendirme ile gönderilmiştim. Yanımıza gelen avukat içeri girdiğinde “benim telefonum açık kalmış, ben bu davalara bakmıyorum, ailene de haber veremem dedi. O an sinir krizi geçirecektim. Daha benim suçlu olup olmadığımı bile bilmiyordu. Anladım ki hukuk denen bir şey ortada yok. Mahkeme sürecine kadar olan 13 günlük süre içerisinde bir kere sadece 3 veya 4 dakikalığına dışarı çıktım. Polislere nefes alamıyorum, beni dışarı çıkartın, yoksa kendimi nezarette bulunan hortumla asacağımı söyledim. Hepsi korktu, bu bizim başımıza bela olur dediler ve akşam üzeri 3 veya 4 dakika dışarı çıkmama izin verdiler. 2 veya 3 kişinin hayatını idame edeceği yerde 18 bazen 20 kişi kalıyorduk. Gece bazen yer olmadığı için nöbetleşe uyuyorduk. Nezarette konuşulan şeylere ise ilk defa tanık oluyordum. O kadar vakıf değildim ki hayatımda ilk defa böyle şeyler oldu, baylock, katalog gibi…
‘ANLADIM Kİ ORTADA BİR DEVLET YOK BUNLAR MAFYA’
İhraç olduktan sonra defalarca adliyeye gittim. Suçumu öğrenmek istedim. Ortada da zaten bir suç yoktu. Sebep aradım açıkcası. Maalesef şu ana kadar da öğrenmiş değilim. Anladım ki ortada bir devlet yok, benim uğraştığım kişiler mafya ve gangsterler. En son askere gitmeden önce savcılık kanalıyla hangi gerekçeyle gözatına alındığımı öğrenmek istedim ve savcılığın soruşturma dosyasının bir fotokopisini istedim. Bana gelen her zamanki gibi takipsizlik kararı oldu. Şaka gibi ama malesef durum bu. Umudumu yitirmedim elbet birgün öğreneceğim. Ailem ve arkadaşlarım benden çok eminlerdi. Sosyal demokrat bir insanım. Benim için önce insan gelir, hep bu minvalde yaşadım, o yüzden çevremde büyük sıkıntılar yaşamadım ama bazı arkadaşlarım korktuğu için malesef görüşmediler. Bazen diyorum iyi ki böyle olmuş da hayatımdan çıkıp gitmişler. Bazı arkadaşlarımın harç parası olmadığı için kendi cebimden vermiş insanım bunları haketmediğimi düşünmüyorum, ama dediğim gibi iyi ki görmüşüm, iyi ki hayatımdan çıkmışlar. Şu süreçte çok güzel arkadaşlarım olduğunu da gördüm. Ne olursa olsun beni bırakmayan çok güzel insanlar ve iyi ki onlar var diyorum.
İhraç edildikten sonra iş bulabildiniz mi, şu an çalışıyor musunuz ?
İş bulmakta çok zorluk çektim. 1 seneye yakın bir gömlek firmasında çalıştım. En ufak bir problem olduğunda “ya işte size kimse iş vermiyordu, biz size iş verdik” gibi laflar duydum. Bu zamana kadar bir bunu duymam demiştim o da oldu. “İş verdiniz ama bende karşılığında emeğini verdim” dedim ve işten çıktım. Hiçbir şey benim onurumdan daha önemli değil. Şuan işsizim. Devlet seni toplumdan soyutlamış, insan yapsa ne olur diyorum.
İşe iade edileceğinize dair umudunuz var mı?
İade olacağmın umudunu hiçbir zaman yitirmedim. 28 yaşındayım. 16 yaşından beri SGK var. Bir yandan çalıştım, bir yandan okudum. Kimseye ağız eğip beni işe alın demedim. Emeğimle kazandım. Bir inancım var Allah’a inanıyorum. 5 senelik emeğimin karşılığını elbet alacagımı düşünüyorum. Sadece hayallerim öldü. Bu hayattan bir beklentim kalmadı. Evim olsun, arabam olsun vs şeylerin hayalini kurmuyorum veya evlenmek gibi bir derdim de yok artık.
MEMUR OLURSAM KÜRT OLMAMLA İLGİLİ ALGI DEĞİŞİR DEDİM AMA…
Yıllar boyu hep kürt olduğum için bir meslek sahibi olursam belki algı değişir diye düşündüm, malesef yanılmışım. Memur olduktan sonra hep hayalimdi, DGS sınavıyla hukuk okumayı çok istedim. 2 sene sınava hazırlandım. Sınava gireceğim zaman nezaretteydim ve sınava girmem gerekiyor dediğimde “dalga mı geçiyorsun bizimle” dediler. Ondan sonra hiç DGS sınavına girmedim. Hele o avukatı gördükten sonra hukuktan nefret ettim. Karşıma geçip “telefonum açık kalmış, ben bu davalara bakmam, ailene haber veremem deyince her şeyden soğudum.
HACI BOYDAK’I ÜZERİNDE MÜNİR ÖZKUL PİJAMASIYLA HAVALANDIRMADA GÖRDÜM, BU ADAM MI TERÖRİST?
Bu süreçte siz en çok etkileyen şey ne oldu?
Etkilendiğim birçok şey oldu malesef. Bir hastalıkla tanıştım. İrritabl bağırsak sendromu, çok ağır travmalar yaşadım. Hassas ve çok duyarlı bir insanım. Aslında bana yapılandan daha çok diğer insanlara yapılan zulumler beni yordu. Bütün siyasileri Allah afFederken mazlumu mağduru ne hikmetse bir türlü affetmedi. Aynı Allah’a inanmıyoruz dediğimde kızıyorlar bana. Hayır kesinlikle aynı Allah’a inanmıyoruz. 20 senedir Kayseri’de yaşıyorum bir kez olsun Boydak ailesine kötü herhangi bir söz söylendiğini duymadım. Kayseri cezaevinde Hacı Boydak’ı havalandırmaya çıkartıklarında üzerinde tabiri caizse Münir Özkul’un pijaması vardı. Bir an baktım, bu adam mı milyonların sahibi? Bu mu terörist dedim. Allah siyasileri affetti ama Boydakları affetmedi. 55 günlük Mahir bebek, Ege’de boğuldu. Lafa gelince Aylan bebek, Aylan bebek diyenler, çocukların milliyeti olmadığı halde Mahir için sessiz kaldı. Oysa Aylan da Mahir de bizim bebeğimizdi.
7,5 yaşındaki Ahmet kanser hastası. Sırf babası cezaevinde diye yurtdışında tedavi olmasında zorluklar çıkarılıyor, anneye pasaport verilmiyor. izin vermediler. Farzedelim ki babası suçlu. Ne zamandan beri annenin, babanın yapmış olduğu hatanın bedelini çocuklar çeker oldu? Bütün insan hakları savucuları ocu bucu oldu. Natali Ermeni, Ömer Faruk Gergerlioğlu oğlu HDP’li, Sezgin Tanrıkulu CHP’li terörist, Mustafa Yeneroğlu eski AKP’li şimdi yeni FETÖCÜ. Barbaros Şansal sivri dilli…
Hiçbir delil olmadan soyut, mesnetsiz iddialarla binlerce insan ihraç oldu, cezaevine düştü. Bir Allah’ın kulu çıkıp “siz ne yapıyorsunuz” demedi. İnsanların tutumları, sessiz kalmaları, şakşakçılık yapmaları midemi bulandırdı. KHK’lılara o kadar zulüm yaptılar ki, Nazi Almanya’sından bir farkımız kalmadı. Bir tek üzerimizde milgram deneyi yapmadıkları kaldı. Yakında çıkıp ihraç olanlar, koluna davut yıldızı takıp sokakta dolaşacaklar deseler şaşırmam.
Son olarak neler söyleyeceksiniz, umutlu musunuz ?
Bu süreç elbet bir şekilde düzelecek. Ben buna inananlardanım. 4 senedir ortada bir devlet yok dediğimde bana kızıyorlar. Dik başlısın diyorlar. Ben dik başlı değilim, ben hakkımı istiyorum. Eğer ortada bir devlet olsaydı ben neden gözaltına alındığımı ve neden ihraç olduğu öğrenirdim. Hep küçüklüğümden beri şunu duydum, “Devlet kimsenin hakkını yemez.” Devlet benim hakkımı yedi. Devlet hiçbir delil olmadan soyut, mesnetsiz iddialarla binlerce insanı ihraç etti. Yetmedi sosyal ölüme terk etti. Hukuk devletinin olmadığı yerde her şey vardır. Hak yeme vardır, despotluk vardır, mobokrasi, otokrasi vardır, teokrasi, despotluk, faşistlik vardır ve en önemlisi nepotizm vardır. Yani vardır da vardır. Bu dönemde suç ve cezalar geriye doğru yürüdü, masumiyet karinesini gören hiç olmadı. Suçun şahsiliği ilkesi ise neredeyse hiç kullanılmadı. Birgün elbet hukuk gelecek ve herkes hukuk önünde hesaplaşacak. Bazı şeylere kin tutsam da inşallah o zaman o kin, vicdanımın önüne geçmez. Tek temennim bu…
[Işıl Sipahi] 17.2.2020 [Kronos.News]
Yeniden okumak [Can Bahadır Yüce]
Aslında okumak yoktur, sadece yeniden-okumak vardır, der Nabokov. Ancak yeniden-okuma sayesinde metnin derinine inebilir, kat yerlerini açabilir, sırlarını çözebiliriz. Çaba isteyen ama kişiyi zenginleştiren okuma biçimi budur.
CAN BAHADIR YÜCE -16 Şubat 2020
Yeniden okumak için ayırdığımız kitaplar olur. Geniş zamanlarda onlara dönülecektir: Bir daha keşfetmek, anlamak, taramak, tefekkür veya zevk için…
Gerçek okumanın yeniden-okumak olduğunu Nabokov söylemişti. Romancıya göre, zihnimizin gizemli bir yapısı vardır ve ilk okumada hikâyeyi, satır aralarını çözmeye çalıştığımız için metni asla tam kavrayamayız. Bir metni bütün olarak kavrayabilmek için yeniden okumak gerekir—tıpkı bir resmi tamamen görebilmek için birkaç adım uzaktan bakmak gerektiği gibi… Bu yüzden, der Nabokov, aslında okumak yoktur, sadece yeniden-okumak vardır. Ancak yeniden-okuma sayesinde metnin derinine inebilir, kat yerlerini açabilir, sırlarını çözebiliriz. Çaba isteyen ama kişiyi zenginleştiren okuma biçimi budur.
Yeniden-okumalarda yine de eksik bir şey vardır: Bir metinle ilk karşılaşma anının büyüsü. Yeniden-okumak zevk verir ama mutluluk getirmez—mutluluk tamamen yeni olanla gelir (Roland Barthes), çünkü okur için mutluluğun sırrı bir metinle o ilk karşılaşma anında gizlidir.
Yeniden-okumak bir özlemi de içerir. Bazen bir kitaba değil, onu ilk okuduğumuz yere ve zamana dönmek isteriz: Bir vapur güvertesine, bir yaz ikindisine, bir pencere önüne… Bu yüzden, yeni bir kitapla tanışmaktansa eski dostlarla söyleşmeyi yeğleyenler olacaktır. Yeni şairleri sevdiğini ama canı şiir okumak istediğinde elinin divan şiirine uzandığını söyleyen Tanpınar biraz da bunu anlatıyordu. Borges için Stevenson’ı yeniden okumak bir yazar keşfetmekten daha heyecan vericiydi. Sürekli aynı kitaplara dönmenin muhafazakârlık olduğunu ileri sürecek değilim: Eskinin emniyetini yeninin risklerine tercih etmek de, son kertede, bir okur seçimidir. Bugün bile okunan William Hazlitt de öyle düşünüyordu: “Dönüp dönüp okuduğum yirmi-otuz kitap var, bütün okumak istediklerim bunlar.”
Eleştirmenler için yeniden-okumak bir zevk değil, uğraştır: James Wood, Virginia Woolf’un Deniz Feneri romanını her yıl bir kez okurmuş. Harold Bloom’un Shakespeare’i nasıl döne döne okuduğunu biliyoruz. Bloom, yeniden-okumayı bir tekrar değil, çözümleme eylemi olarak görüyordu. Kimi eleştirmenlere göreyse yeniden-okumak bir metnin dayanıklılığını sınamak için şaşmaz ölçüttür. Fethi Naci, en beğendiği Türkçe roman olan Huzur‘u şu payeyle anardı: “İki kere okuduğum tek Türk romanı!”
Bugünlerde yayımlanan bir kitap,* yeniden-okumanın anlamı üzerinde bir kez daha duruyor. Vivian Gornick hayatında iz bırakmış önemli kitaplara dönüyor ve “yarım kalmış iş” diye tanımladığı tekrar okumaların işlevini sorguluyor. Sonuç? Aslında, diyor Gornick, yeniden okumak bize geri döndüğümüz kitaptan çok kendimiz hakkında bir şeyler söyler. Yıllar sonra döndüğümüz çocuk kitabının aslında çocuk kitabı olmadığını anladığımızda, değişenin kitap değil kendimiz olduğunu da anlarız.
Yeniden-okumalar bize okumanın gizemlerini de fısıldar. İçindeki bazı şeyleri yanlış hatırladığımız, hatta ana hikâyeyi bile unuttuğumuz halde bir roman yaşamımızda iz bırakmışsa bunu nasıl açıklamalı? Bir kitaptan bize kalan nedir? Yeniden-okumak işte bize bunu, yani okumanın büyüsünü de öğretir.
Unfinished Business anı, eleştiri ve denemeyi buluşturan bir kitap. Her okuyuşta satırların altını farklı renk bir kalemle çizen gerçek bir yeniden-okuyucu olarak Gornick bu konuda iyi bir rehberlik yapıyor. Yine de yeniden-okumak üzerine yazılmış en iyi kitabın hâlâ Patricia Meyer Spacks’a ait olduğu kanısındayım (On Rereading, Harvard University Press, 2011). Spacks kitabında, defalarca okuduğu metinlere dönmenin yanı sıra, yeniden-okumanın gerekçelerini de inceliyordu. (Profesör Spacks’la aynı dönemde aynı okuldaydık, keşke ‘yeniden okumak’ her anlamda mümkün olsaydı diye düşünürüm bazen—dersini dinlemek isterdim.) Spacks’ın deneyiminde ikinci okuyuşta da tazeliğini koruyan kitaplar ve büyüsünü yitirenler olmuş. Vivian Gornick ise her yeniden okuyuşta gözde kitaplarını daha ilginç bulduğunu söylüyor.
Yeniden-okumak, temelde, bir tekerrür ve tefekkür eylemidir. Kierkegaard tekerrürü modern felsefenin en önemli sorularından biri olarak koymuştu. Ona göre tekerrür, yaşanmış bir şeyin sınanarak olgunlaşmasıydı. Yeniden okumayla metin sınanır, okur olgunlaşır. (Şiiri bütün edebi türlerin şahı yapan da hep yeniden sınanması, tek okuyuşta tüketilememesidir.)
Okumak özünde yeniden-okumak olmasaydı, herhalde insana “Oku!” denmezdi. Kâinat, yeryüzü, kitaplar—insanın serüveni bir tür (yeniden) okuma yolculuğu… Ve iki dize:
hüznü yeniden-okumak için
bir kitap olur dünya
* Unfinished Business: Notes of A Chronic Reader, Vivian Gornick, FSG 2020.
[Can Bahadır Yüce] 16.2.2020 [Kronos.News]
CAN BAHADIR YÜCE -16 Şubat 2020
Yeniden okumak için ayırdığımız kitaplar olur. Geniş zamanlarda onlara dönülecektir: Bir daha keşfetmek, anlamak, taramak, tefekkür veya zevk için…
Gerçek okumanın yeniden-okumak olduğunu Nabokov söylemişti. Romancıya göre, zihnimizin gizemli bir yapısı vardır ve ilk okumada hikâyeyi, satır aralarını çözmeye çalıştığımız için metni asla tam kavrayamayız. Bir metni bütün olarak kavrayabilmek için yeniden okumak gerekir—tıpkı bir resmi tamamen görebilmek için birkaç adım uzaktan bakmak gerektiği gibi… Bu yüzden, der Nabokov, aslında okumak yoktur, sadece yeniden-okumak vardır. Ancak yeniden-okuma sayesinde metnin derinine inebilir, kat yerlerini açabilir, sırlarını çözebiliriz. Çaba isteyen ama kişiyi zenginleştiren okuma biçimi budur.
Yeniden-okumalarda yine de eksik bir şey vardır: Bir metinle ilk karşılaşma anının büyüsü. Yeniden-okumak zevk verir ama mutluluk getirmez—mutluluk tamamen yeni olanla gelir (Roland Barthes), çünkü okur için mutluluğun sırrı bir metinle o ilk karşılaşma anında gizlidir.
Yeniden-okumak bir özlemi de içerir. Bazen bir kitaba değil, onu ilk okuduğumuz yere ve zamana dönmek isteriz: Bir vapur güvertesine, bir yaz ikindisine, bir pencere önüne… Bu yüzden, yeni bir kitapla tanışmaktansa eski dostlarla söyleşmeyi yeğleyenler olacaktır. Yeni şairleri sevdiğini ama canı şiir okumak istediğinde elinin divan şiirine uzandığını söyleyen Tanpınar biraz da bunu anlatıyordu. Borges için Stevenson’ı yeniden okumak bir yazar keşfetmekten daha heyecan vericiydi. Sürekli aynı kitaplara dönmenin muhafazakârlık olduğunu ileri sürecek değilim: Eskinin emniyetini yeninin risklerine tercih etmek de, son kertede, bir okur seçimidir. Bugün bile okunan William Hazlitt de öyle düşünüyordu: “Dönüp dönüp okuduğum yirmi-otuz kitap var, bütün okumak istediklerim bunlar.”
Eleştirmenler için yeniden-okumak bir zevk değil, uğraştır: James Wood, Virginia Woolf’un Deniz Feneri romanını her yıl bir kez okurmuş. Harold Bloom’un Shakespeare’i nasıl döne döne okuduğunu biliyoruz. Bloom, yeniden-okumayı bir tekrar değil, çözümleme eylemi olarak görüyordu. Kimi eleştirmenlere göreyse yeniden-okumak bir metnin dayanıklılığını sınamak için şaşmaz ölçüttür. Fethi Naci, en beğendiği Türkçe roman olan Huzur‘u şu payeyle anardı: “İki kere okuduğum tek Türk romanı!”
Bugünlerde yayımlanan bir kitap,* yeniden-okumanın anlamı üzerinde bir kez daha duruyor. Vivian Gornick hayatında iz bırakmış önemli kitaplara dönüyor ve “yarım kalmış iş” diye tanımladığı tekrar okumaların işlevini sorguluyor. Sonuç? Aslında, diyor Gornick, yeniden okumak bize geri döndüğümüz kitaptan çok kendimiz hakkında bir şeyler söyler. Yıllar sonra döndüğümüz çocuk kitabının aslında çocuk kitabı olmadığını anladığımızda, değişenin kitap değil kendimiz olduğunu da anlarız.
Yeniden-okumalar bize okumanın gizemlerini de fısıldar. İçindeki bazı şeyleri yanlış hatırladığımız, hatta ana hikâyeyi bile unuttuğumuz halde bir roman yaşamımızda iz bırakmışsa bunu nasıl açıklamalı? Bir kitaptan bize kalan nedir? Yeniden-okumak işte bize bunu, yani okumanın büyüsünü de öğretir.
Unfinished Business anı, eleştiri ve denemeyi buluşturan bir kitap. Her okuyuşta satırların altını farklı renk bir kalemle çizen gerçek bir yeniden-okuyucu olarak Gornick bu konuda iyi bir rehberlik yapıyor. Yine de yeniden-okumak üzerine yazılmış en iyi kitabın hâlâ Patricia Meyer Spacks’a ait olduğu kanısındayım (On Rereading, Harvard University Press, 2011). Spacks kitabında, defalarca okuduğu metinlere dönmenin yanı sıra, yeniden-okumanın gerekçelerini de inceliyordu. (Profesör Spacks’la aynı dönemde aynı okuldaydık, keşke ‘yeniden okumak’ her anlamda mümkün olsaydı diye düşünürüm bazen—dersini dinlemek isterdim.) Spacks’ın deneyiminde ikinci okuyuşta da tazeliğini koruyan kitaplar ve büyüsünü yitirenler olmuş. Vivian Gornick ise her yeniden okuyuşta gözde kitaplarını daha ilginç bulduğunu söylüyor.
Yeniden-okumak, temelde, bir tekerrür ve tefekkür eylemidir. Kierkegaard tekerrürü modern felsefenin en önemli sorularından biri olarak koymuştu. Ona göre tekerrür, yaşanmış bir şeyin sınanarak olgunlaşmasıydı. Yeniden okumayla metin sınanır, okur olgunlaşır. (Şiiri bütün edebi türlerin şahı yapan da hep yeniden sınanması, tek okuyuşta tüketilememesidir.)
Okumak özünde yeniden-okumak olmasaydı, herhalde insana “Oku!” denmezdi. Kâinat, yeryüzü, kitaplar—insanın serüveni bir tür (yeniden) okuma yolculuğu… Ve iki dize:
hüznü yeniden-okumak için
bir kitap olur dünya
* Unfinished Business: Notes of A Chronic Reader, Vivian Gornick, FSG 2020.
[Can Bahadır Yüce] 16.2.2020 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Arkeolog Schmidt’ten Göbeklitepe isyanı
Dünyanın bilinen en eski tapınak merkezi olarak kabul edilen ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Göbeklitepe’de kar yağışı sonrası ortaya çıkan tabloya arkeolog Çiğdem Köksal Schmidt sosyal medya hesabından tepki gösterdi.
KRONOS -17 Şubat 2020
ANKARA – Göbeklitepe’yi keşfeden Alman Arkeolog Klaus Schmidt’in kendisi de arkeolog olan eşi Çiğdem Köksal Schmidt, iyi korunmadığı için üzeri karla örtülen Göbeklitepe’nin fotoğraflarını paylaşarak tepki gösterdi. Arkeolog Çiğdem Köksal Schmidt, “Göbekli Tepe artık çok kişinin ‘nemalandığı’ ( bu kelimeden nefret ediyorum ama öyle) bir yer, bu kadar faydasını gördüğünüz yeri bir de korumayı düşünün ey faniler. Hadi doğu tarafından C yapısı ortalarına kadar yağmur girdiğini biliyordum ama eğer kar çatıya rağmen D yapısına, B yapısına kadar ulaşıp yerleşebiliyorsa çözüm aramak gerekir” diyerek ortaya çıkan manzaraya isyan etti.
Eşi Klaus Schmidt ile birlikte Göbeklitepe’ye büyük emek veren Çiğdem Köksal Schmidt, uyarılarının dikkate alınmadığını, özensizlik nedeniyle karın D ve B yapısına girdiğini belirtti. Schmidt, Twitter ve Facebook hesaplarından şunları yazdı:
‘GÖBEKLİ TEPE ARTIK ÇOK KİŞİNİN NEMALANDIĞI BİR YER’
“Şu fotoğrafları görünce, geçen hafta yağan kardan mutlu olduğuma utandım. Göbekli Tepe’nin bir kısmını örten şimdiki çatının inşaatı Klaus aramızdan ayrıldıktan sonra başlamıştı ve yapım sürecindeki itinasızlıkları, projenin kağıt üzerindeki haliyle inşa edilen halinin farklılıklarını, endişelerimi defalarca paylaştım, istisnasız her seferinde, bu insan eşi ile 20 yılını verdi oraya bir dinleyelim, çözüm bulalım demedi kimse de, aksine bana kişisel saldırılara başlandı hep.
Göbekli Tepe artık çok kişinin ‘nemalandığı’ (bu kelimeden nefret ediyorum ama öyle) bir yer, bu kadar faydasını gördüğünüz yeri bir de korumayı düşünün ey faniler. Hadi doğu tarafından C yapısı ortalarına kadar yağmur girdiğini biliyordum ( çatı taşıyıcıları kağıt üzerindeki plandan daha yüksek yapıldı) ama eğer kar çatıya rağmen D yapısına, B yapısına kadar ulaşıp yerleşebiliyorsa çözüm aramak gerekir. Bilim danışma kurulu, koordinatör falan bu insanlar neden Göbekli Tepe’nin sorunları ile ilgilenmiyorlar?”
[Kronos.News] 17.2.2020
KRONOS -17 Şubat 2020
ANKARA – Göbeklitepe’yi keşfeden Alman Arkeolog Klaus Schmidt’in kendisi de arkeolog olan eşi Çiğdem Köksal Schmidt, iyi korunmadığı için üzeri karla örtülen Göbeklitepe’nin fotoğraflarını paylaşarak tepki gösterdi. Arkeolog Çiğdem Köksal Schmidt, “Göbekli Tepe artık çok kişinin ‘nemalandığı’ ( bu kelimeden nefret ediyorum ama öyle) bir yer, bu kadar faydasını gördüğünüz yeri bir de korumayı düşünün ey faniler. Hadi doğu tarafından C yapısı ortalarına kadar yağmur girdiğini biliyordum ama eğer kar çatıya rağmen D yapısına, B yapısına kadar ulaşıp yerleşebiliyorsa çözüm aramak gerekir” diyerek ortaya çıkan manzaraya isyan etti.
Eşi Klaus Schmidt ile birlikte Göbeklitepe’ye büyük emek veren Çiğdem Köksal Schmidt, uyarılarının dikkate alınmadığını, özensizlik nedeniyle karın D ve B yapısına girdiğini belirtti. Schmidt, Twitter ve Facebook hesaplarından şunları yazdı:
‘GÖBEKLİ TEPE ARTIK ÇOK KİŞİNİN NEMALANDIĞI BİR YER’
“Şu fotoğrafları görünce, geçen hafta yağan kardan mutlu olduğuma utandım. Göbekli Tepe’nin bir kısmını örten şimdiki çatının inşaatı Klaus aramızdan ayrıldıktan sonra başlamıştı ve yapım sürecindeki itinasızlıkları, projenin kağıt üzerindeki haliyle inşa edilen halinin farklılıklarını, endişelerimi defalarca paylaştım, istisnasız her seferinde, bu insan eşi ile 20 yılını verdi oraya bir dinleyelim, çözüm bulalım demedi kimse de, aksine bana kişisel saldırılara başlandı hep.
Göbekli Tepe artık çok kişinin ‘nemalandığı’ (bu kelimeden nefret ediyorum ama öyle) bir yer, bu kadar faydasını gördüğünüz yeri bir de korumayı düşünün ey faniler. Hadi doğu tarafından C yapısı ortalarına kadar yağmur girdiğini biliyordum ( çatı taşıyıcıları kağıt üzerindeki plandan daha yüksek yapıldı) ama eğer kar çatıya rağmen D yapısına, B yapısına kadar ulaşıp yerleşebiliyorsa çözüm aramak gerekir. Bilim danışma kurulu, koordinatör falan bu insanlar neden Göbekli Tepe’nin sorunları ile ilgilenmiyorlar?”
[Kronos.News] 17.2.2020
Davutoğlu çağrılardan sonra Gezi davasından çekildi
Gelecek Partisi lideri Davutoğlu Gezi Parkı dahil şahsına karşı işlenen ceza davalarından feragat etti.
KRONOS -17 Şubat 2020
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu kendisine yönelik sosyal medyadan yapılan Gezi Parkı davalarından mağdur sıfatıyla yer almaktan çekilmesine ilişkin isteklere olumlu cevap verdi. Davutoğlu, “PKK, FETÖ, DAEŞ ve Pelikan ile ilgili her tür dava hariç, şahsına karşı işlenen ve kamusal nitelik taşımayan suçlara ilişkin ceza davalarından çekildiğini” açıkladı.
Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Sefer Üstün imzasıyla yapılan açıklamada, “Bu kararının amacı toplumumuzda herkesin geçmişi bırakıp geleceğe dönmesidir” denilirken, şu ifadelere yer verildi:
“Türkiye, yargının siyasallaştığı ve yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının yara aldığı bir dönemden geçmektedir. Ülkemiz yargı tartışmaları ile yorulmuş ve kutuplaşmıştır. Yeni bir döneme geçilmesi ve eski tartışmaların geride bırakılması şarttır. Bunun için herkesin adım atması önemlidir.
Bu çerçevede, Gelecek Partisi Genel Başkanı Sayın Ahmet Davutoğlu;
Türk Ceza Kanunun’da düzenlenen terör suçları kapsamında, yetkili ve görevli Cumhuriyet Savcılıklarınca yürütülen, Sayın Genel Başkanımızın mağdur ve davaya katılan sıfatıyla bizatihi takipçisi olduğu, başta PKK, FETÖ, DAEŞ terör örgütleriyle bağlantılı dosyalar ile Pelikan gibi illegal organize yapıların işlemiş oldukları kamusal suçlar haricindeki, şahsına yönelik işlenen ve kamusal nitelik taşımayan, başta hakaret olmak üzere ceza davası dosyalarından bir daha tekerrür etmemesi dileğiyle feragat etmiştir. Derdest olan davaların da takipçisi olmayacağı gibi, henüz takibata uğramamış olanlar için de şikayetçi olmayacaktır.
Sayın Genel Başkanımızın bu kararının amacı toplumumuzda herkesin geçmişi bırakıp geleceğe dönmesidir. Bu vesile ile fikir özgürlüğü, tartışma kültürü ve birlikte yaşama için Gelecek Partisi olarak bağımsız ve tarafsız yargı çağrımızı bir kez daha yineliyoruz.”
Gezi Parkı davalarında mağdur sıfatıyla yer alan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’a davadan çekilmeleri yönünde sivil toplum örgütleri ve hak savunucuları tarafından sosyal medyada talepte bulunulmuştu.
[Kronos.News] 17.2.2020
KRONOS -17 Şubat 2020
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu kendisine yönelik sosyal medyadan yapılan Gezi Parkı davalarından mağdur sıfatıyla yer almaktan çekilmesine ilişkin isteklere olumlu cevap verdi. Davutoğlu, “PKK, FETÖ, DAEŞ ve Pelikan ile ilgili her tür dava hariç, şahsına karşı işlenen ve kamusal nitelik taşımayan suçlara ilişkin ceza davalarından çekildiğini” açıkladı.
Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Sefer Üstün imzasıyla yapılan açıklamada, “Bu kararının amacı toplumumuzda herkesin geçmişi bırakıp geleceğe dönmesidir” denilirken, şu ifadelere yer verildi:
“Türkiye, yargının siyasallaştığı ve yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının yara aldığı bir dönemden geçmektedir. Ülkemiz yargı tartışmaları ile yorulmuş ve kutuplaşmıştır. Yeni bir döneme geçilmesi ve eski tartışmaların geride bırakılması şarttır. Bunun için herkesin adım atması önemlidir.
Bu çerçevede, Gelecek Partisi Genel Başkanı Sayın Ahmet Davutoğlu;
Türk Ceza Kanunun’da düzenlenen terör suçları kapsamında, yetkili ve görevli Cumhuriyet Savcılıklarınca yürütülen, Sayın Genel Başkanımızın mağdur ve davaya katılan sıfatıyla bizatihi takipçisi olduğu, başta PKK, FETÖ, DAEŞ terör örgütleriyle bağlantılı dosyalar ile Pelikan gibi illegal organize yapıların işlemiş oldukları kamusal suçlar haricindeki, şahsına yönelik işlenen ve kamusal nitelik taşımayan, başta hakaret olmak üzere ceza davası dosyalarından bir daha tekerrür etmemesi dileğiyle feragat etmiştir. Derdest olan davaların da takipçisi olmayacağı gibi, henüz takibata uğramamış olanlar için de şikayetçi olmayacaktır.
Sayın Genel Başkanımızın bu kararının amacı toplumumuzda herkesin geçmişi bırakıp geleceğe dönmesidir. Bu vesile ile fikir özgürlüğü, tartışma kültürü ve birlikte yaşama için Gelecek Partisi olarak bağımsız ve tarafsız yargı çağrımızı bir kez daha yineliyoruz.”
Gezi Parkı davalarında mağdur sıfatıyla yer alan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’a davadan çekilmeleri yönünde sivil toplum örgütleri ve hak savunucuları tarafından sosyal medyada talepte bulunulmuştu.
[Kronos.News] 17.2.2020
AKP’den yeni bankacılık yasası: Ekonomi sopayla yönetilecek
Bankalara ekonomi yönetiminin istemediği işlemler yapmaları durumunda ağır yaptırımlar getiren, ekonomiyi eleştirmeyi imkansız hale getiren yeni bir yasa hazırlandı.
BOLD – İktidarı oluşturan AKP-MHP’nin ortak imzasıyla bankacılık sektörünü yeniden düzenleyen bir kanun hazırlandı.
Bir süredir Tayyip Erdoğan tarafından ekonomiyi eleştiren kişiler “vatan hainliği” ile suçlanıyor. Yeni değişiklikle bu durum yasal olarak da suç haline geliyor.
Yasa teklifi, ekonomi alanında yeni suçlar tanımlarken, mevcut suçların cezalarını da çok ağırlaştırıyor. Teklif ile “manipülatif ve yanıltıcı işlemler” yapan bankalara ceza verilmesi öngörülüyor. “Bankacılık sistemini tehlikeye düşüren işlemler” yapan bankacılara da ağır cezalar getiriliyor.
Hangi işlemlerin “manipülatif” olduğu, “yanıltıcı işlem”in ne olduğu, “bankacılık sistemini tehlikeye düşüren işlemler”in hangileri olduğu ise yasada tanımlanmıyor. Yorum tamamen ekonomi yönetiminin eline bırakılıyor.
Ekonomist Erdal Sağlam’a konuşan bir bankacı, “Örneğin tasarruf sahibinin ‘Gerçeğe aykırı şekilde yönlendirilmesi’ kapsamına sosyal medyada ‘Ekonomi iyi yönetilmediği için TL değer kaybedecek’ yazan birileri, dolar sonraki aylarda artmadığında yanıltıcı yönlendirme yapmış sayılacak mı?” diye sordu.
Bankacılar bu nedenle tedirgin. Ekonomi üzerindeki baskılar nedeniyle birçok uluslararası şirket ve UniCredit gibi büyük bankalar Türk Finans sisteminden çıktılar.
HDP MUHALEFET ŞERHİ DÜŞTÜ
Halkların Demokratik Partisi (HDP), değişikliğe karşı.
HDP’ye göre kanunla birlikte; özel bankalar iktidarın ekonomi politikalarına tam destek vermeye zorlanacak: “Örneğin, bu kanun teklifiyle AKP, arzu ettiği oranda kredi musluğunu açmaya yanaşmayan özel bankalara baskının dozunu artırabilecektir. Bankalar üzerine siyasi baskılar kurulabilecek.”
KREDİ MUSLUKLARI ZORLA AÇILACAK
“Yönetim herkese kredi açılmasını istiyor ama bankalar batık hale geleceği belli olan kredileri açmaya yanaşmıyor” diyen bir bankacı, özel bankaların tüketici kredilerini artırdıklarını ama bunun yönetimi tatmin etmediğini söyledi. Yasal değişiklikle birlikte bankalar bu kredileri vermeye mecbur bırakılacak. Ayrıca ticari kredilerde bankaların ne oranda komisyon alacağına bankanın kendisi değil ekonomi yönetimi karar verecek.
Özellikle hükümete yakın büyük müteahhitlerin son dönemde kredi bulamadığı düşünülürse, yeni yasayla bankalar bu kredileri ekonomi yönetiminin öngördüğü komisyonlarla vermek zorunda kalacak.
HÜKÜMET DOLARI FRENLEYEMİYOR
Öte yandan Merkez Bankası, yılbaşından bu yana doların Türk lirası karşısında değerlenmesini frenlemek için ekonomistlerin eleştirdiği yöntemler kullanıyor. Özel bankalar üzerinden piyasaya 17 milyar dolar satıldı. Libya’ya asker gönderme karşılığında alınan 1 milyar dolar da buna dahil. Merkez Bankasının döviz rezervlerindeki erime, döviz cinsinden borçlu olan Türkiye için oldukça riskli bir durum. Ancak Erdoğan yönetimi, inşaat sektörünün çökmemesi için doları 6 TL’de tutmakta kararlı.
[BoldMedya] 17.2.2020
BOLD – İktidarı oluşturan AKP-MHP’nin ortak imzasıyla bankacılık sektörünü yeniden düzenleyen bir kanun hazırlandı.
Bir süredir Tayyip Erdoğan tarafından ekonomiyi eleştiren kişiler “vatan hainliği” ile suçlanıyor. Yeni değişiklikle bu durum yasal olarak da suç haline geliyor.
Yasa teklifi, ekonomi alanında yeni suçlar tanımlarken, mevcut suçların cezalarını da çok ağırlaştırıyor. Teklif ile “manipülatif ve yanıltıcı işlemler” yapan bankalara ceza verilmesi öngörülüyor. “Bankacılık sistemini tehlikeye düşüren işlemler” yapan bankacılara da ağır cezalar getiriliyor.
Hangi işlemlerin “manipülatif” olduğu, “yanıltıcı işlem”in ne olduğu, “bankacılık sistemini tehlikeye düşüren işlemler”in hangileri olduğu ise yasada tanımlanmıyor. Yorum tamamen ekonomi yönetiminin eline bırakılıyor.
Ekonomist Erdal Sağlam’a konuşan bir bankacı, “Örneğin tasarruf sahibinin ‘Gerçeğe aykırı şekilde yönlendirilmesi’ kapsamına sosyal medyada ‘Ekonomi iyi yönetilmediği için TL değer kaybedecek’ yazan birileri, dolar sonraki aylarda artmadığında yanıltıcı yönlendirme yapmış sayılacak mı?” diye sordu.
Bankacılar bu nedenle tedirgin. Ekonomi üzerindeki baskılar nedeniyle birçok uluslararası şirket ve UniCredit gibi büyük bankalar Türk Finans sisteminden çıktılar.
HDP MUHALEFET ŞERHİ DÜŞTÜ
Halkların Demokratik Partisi (HDP), değişikliğe karşı.
HDP’ye göre kanunla birlikte; özel bankalar iktidarın ekonomi politikalarına tam destek vermeye zorlanacak: “Örneğin, bu kanun teklifiyle AKP, arzu ettiği oranda kredi musluğunu açmaya yanaşmayan özel bankalara baskının dozunu artırabilecektir. Bankalar üzerine siyasi baskılar kurulabilecek.”
KREDİ MUSLUKLARI ZORLA AÇILACAK
“Yönetim herkese kredi açılmasını istiyor ama bankalar batık hale geleceği belli olan kredileri açmaya yanaşmıyor” diyen bir bankacı, özel bankaların tüketici kredilerini artırdıklarını ama bunun yönetimi tatmin etmediğini söyledi. Yasal değişiklikle birlikte bankalar bu kredileri vermeye mecbur bırakılacak. Ayrıca ticari kredilerde bankaların ne oranda komisyon alacağına bankanın kendisi değil ekonomi yönetimi karar verecek.
Özellikle hükümete yakın büyük müteahhitlerin son dönemde kredi bulamadığı düşünülürse, yeni yasayla bankalar bu kredileri ekonomi yönetiminin öngördüğü komisyonlarla vermek zorunda kalacak.
HÜKÜMET DOLARI FRENLEYEMİYOR
Öte yandan Merkez Bankası, yılbaşından bu yana doların Türk lirası karşısında değerlenmesini frenlemek için ekonomistlerin eleştirdiği yöntemler kullanıyor. Özel bankalar üzerinden piyasaya 17 milyar dolar satıldı. Libya’ya asker gönderme karşılığında alınan 1 milyar dolar da buna dahil. Merkez Bankasının döviz rezervlerindeki erime, döviz cinsinden borçlu olan Türkiye için oldukça riskli bir durum. Ancak Erdoğan yönetimi, inşaat sektörünün çökmemesi için doları 6 TL’de tutmakta kararlı.
[BoldMedya] 17.2.2020
Ahmet’in annesine izin çıktı, Almanya’ya birlikte gidecekler
Cemaat soruşturmaları kapsamında yurt dışına çıkış yasağı bulunan Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç’ın yasağı kaldırıldı. Ahmet ikinci kemoterapi için annesiyle birlikte Almanya’ya gidebilecek.
BOLD – Bir buçuk yıldır kemik kanseriyle mücadele eden 9 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağı kaldırıldı. Ahmet, ikinci kemoterapiyi almak için Almanya Köln’deki Immun Onkologisches Zentrum’a annesiyle birlikte gidebilecek. 20 Ocak 2020’de babaannesiyle birlikte Almanya’ya gitmek zorunda kalan Ahmet, yaklaşık 15 günde daha da kötüleşmişti. Her gün telefonla görüntülü görüşen anne-oğulun ayrılık acısını tüm dünya izlemiş, nihayetinde Ahmet ve babannesi 8 Şubat’ta Adana’ya dönmüştü. Döner dönmez ise Ahmet’in bir bacağı tümör metastaz yaptığı için alçıya alınmıştı.
MUTLULUKTAN AĞLIYORUM
Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağının kaldırılmasıyla ilgili haberi insan hakları aktivisti Natali Avazyan sosyal medya hesabından duyurdu. Avazyan “Adana #CHP Milletvekilimiz Sn @Zinonutumer önderliğinde yürüttüğümüz üstün çabalar sayesinde Ahmet annesiyle tedaviye gidiyor. Adana Cumhuriyet Başsavcısı @yurdagul_faruk ederim. Adana Baro Başkanımıza Sn.Veli Küçük teşekkür ederim. Ve teşekkürler Türkiye. Teşekkürler kendim.” dedi. Mutluluktan ağladığını ifade eden Avazyan, kendisine destek olan sanatçılar Zülfü Livaneli, Gökhan Özoğuz, Serra Yılmaz, Ayşenil Şamlıoğlu’na teşekkür etti.
ANNE VE BABASININ TUTUKLANDIĞI GÜNLERDE HASTA OLDU
Adana’da özel bir yurtta görev yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 20 Şubat 2018’de tutuklanan ve 30 Kasım 2018’de, 9 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan baba Harun Reha Ataç, oğlunun hastalığı daha birkaç ay önce öğrendi. Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde davası görülen Ataç’ın dosyası şu an İstinaf Mahkemesinde bulunuyor. Eşiyle aynı gün gözaltına alınan Zekiye Ataç, 2,5 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmişti.
Ahmet Burhan Ataç, anne ve babasından ayrı kaldığı o günlerde hastalığa yakalandı. Oğlunun hastalığını sosyal medyada duyuran Ataç, 15 Eylül 2019’da sırf bu nedenle gözaltına alınmış, sosyal medya tepkileri nedeniyle bir gün sonra adli kontrol şartıyla sonra serbest bırakılmıştı. Daha sonra ise Ahmet’in tedavisi için Prof. Dr. Haluk Savaş ve Natali Avazyan girdi. Kendisi de kanser hastası olan Savaş, 2019 yılının sonbahar aylarında Almanya Köln’deki ‘Immun Onkologisches Zentrum’a tedavi için gitmişti. Aynı yerde Ahmet’in de tedavi olabilmesi için hastane ile bağlantı kuruldu. Ama önlerinde iki problem vardı.
[BoldMedya] 17.2.2020
BOLD – Bir buçuk yıldır kemik kanseriyle mücadele eden 9 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağı kaldırıldı. Ahmet, ikinci kemoterapiyi almak için Almanya Köln’deki Immun Onkologisches Zentrum’a annesiyle birlikte gidebilecek. 20 Ocak 2020’de babaannesiyle birlikte Almanya’ya gitmek zorunda kalan Ahmet, yaklaşık 15 günde daha da kötüleşmişti. Her gün telefonla görüntülü görüşen anne-oğulun ayrılık acısını tüm dünya izlemiş, nihayetinde Ahmet ve babannesi 8 Şubat’ta Adana’ya dönmüştü. Döner dönmez ise Ahmet’in bir bacağı tümör metastaz yaptığı için alçıya alınmıştı.
MUTLULUKTAN AĞLIYORUM
Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağının kaldırılmasıyla ilgili haberi insan hakları aktivisti Natali Avazyan sosyal medya hesabından duyurdu. Avazyan “Adana #CHP Milletvekilimiz Sn @Zinonutumer önderliğinde yürüttüğümüz üstün çabalar sayesinde Ahmet annesiyle tedaviye gidiyor. Adana Cumhuriyet Başsavcısı @yurdagul_faruk ederim. Adana Baro Başkanımıza Sn.Veli Küçük teşekkür ederim. Ve teşekkürler Türkiye. Teşekkürler kendim.” dedi. Mutluluktan ağladığını ifade eden Avazyan, kendisine destek olan sanatçılar Zülfü Livaneli, Gökhan Özoğuz, Serra Yılmaz, Ayşenil Şamlıoğlu’na teşekkür etti.
ANNE VE BABASININ TUTUKLANDIĞI GÜNLERDE HASTA OLDU
Adana’da özel bir yurtta görev yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 20 Şubat 2018’de tutuklanan ve 30 Kasım 2018’de, 9 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan baba Harun Reha Ataç, oğlunun hastalığı daha birkaç ay önce öğrendi. Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde davası görülen Ataç’ın dosyası şu an İstinaf Mahkemesinde bulunuyor. Eşiyle aynı gün gözaltına alınan Zekiye Ataç, 2,5 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmişti.
Ahmet Burhan Ataç, anne ve babasından ayrı kaldığı o günlerde hastalığa yakalandı. Oğlunun hastalığını sosyal medyada duyuran Ataç, 15 Eylül 2019’da sırf bu nedenle gözaltına alınmış, sosyal medya tepkileri nedeniyle bir gün sonra adli kontrol şartıyla sonra serbest bırakılmıştı. Daha sonra ise Ahmet’in tedavisi için Prof. Dr. Haluk Savaş ve Natali Avazyan girdi. Kendisi de kanser hastası olan Savaş, 2019 yılının sonbahar aylarında Almanya Köln’deki ‘Immun Onkologisches Zentrum’a tedavi için gitmişti. Aynı yerde Ahmet’in de tedavi olabilmesi için hastane ile bağlantı kuruldu. Ama önlerinde iki problem vardı.
Zekiye Ataç’a ikinci gözaltından sonra yurt dışı çıkış yasağı getirilmişti. Ve hastane tedavi için 50 bin Euro istiyordu. Zekiye Ataç defalarca dilekçe vermesine rağmen yasak kaldırılmadı. Bu sırada devreye insan hakları aktivisti Natali Avazyan girdi. Ahmet’i manevi evladı gibi sahiplendi. Babası Reha Ataç’ı bir günlüğüne de olsa Ahmet’in yanına hastaneye getirmeyi başarabildi. Hastane masrafları için ise Norveç’teki sivil toplum kuruluşu Aidbrom International ile birlikte ortak bir kampanya düzenleyerek 50 bin Euro’yu bir günde toplandı. Ahmet ilk tedavi için Almanya’ya babaannesiyle gitti. İkincisi için artık annesiyle gidecek.Savcılıktan belgeyi aldim.Ahmede gidiyorum. pic.twitter.com/X04AZiQoUf— Zekiye Ataç (@Zekiye_Atac) February 17, 2020
[BoldMedya] 17.2.2020
Erdoğan’ın eski yol arkadaşı böyle uyardı: Bankalara ve paraya karşı özel merakı var!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski yol arkadaşı CHP’li Abdüllatif Şener, CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devredilmesinin büyük bir hata olacağını söyledi.
BOLD-AKP’nin kurucularından eski Maliye Bakanı CHP Konya Milletvekili Abdullatif Şener, CHP’nin İş Bankası’ndaki hisseleriyle ilgili gündemde yer alan tartışmalara ilişkin açıklamalarda bulundu. “Erdoğan’a eski bir arkadaşı olarak tavsiyem” diyen Şener, “Yanlış işlerle uğraşıp başına bela almasın. Tayyip Erdoğan’ın bankalara ve paralara çok özel merakı var. Bu yüzden nerede bir para kaynağı varsa Tayyip Erdoğan oraya uzanıyor” dedi.
Sözcü’de yer alan habere göre, CHP Konya İl Başkanlığı 37. Olağan İl Kongresi’ne katılan Abdullatif Şener, gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devredilmesi üzerinden eski yol arkadaşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a uyarılarda bulunan Şener, “Tayyip Erdoğan’a eski bir arkadaşı olarak tavsiyem böyle yanlış işlere girmesin. Çünkü 12 Eylül’den sonra da hisseleri hazineye devretmeye çalışanlar oldu ve hüsrana uğradı. Erdoğan’da hüsrana uğrar” diye konuştu.
“NEREDE BİR PARA KAYNAĞI VARSA ERDOĞAN ORADA!”
AKP iktidarında bir dönem Maliye Bakanlığı yapan Abdullatif Şener, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın paraya ve bankalara karşı özel bir ilgisinin olduğunu vurguladı. Erdoğan’ın neden İş Bankası üzerinde durduğunu anlatan Şener, “İş Bankası’nın hisselerinin Hazine’ye devredilmesiyle amaçlanan birkaç başlık var. Tayyip Erdoğan’ın bankalara ve paralara çok özel merakı var. Kredi musluklarını istediği gibi açıp kapatmak istiyor. Bu yüzden nerede bir para kaynağı varsa Tayyip Erdoğan oraya uzanıyor.” dedi.
İş Bankası’nın Hazine’ye devredilme teşebbüsünün bütün yerli ve yabancı sermayeyi ürküteceği uyarısında bulunan CHP’li Abdüllatif Şener, “Geçen hafta Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Varlık Fonu’nun içerisindeki bankaların sınırsız borçlanabileceğini ve de belli bir firmaya bankacılık sınırları dışında da kaynaklarının tamamıyla borç verilebileceğine ilişkin bir yasal düzenleme yaptılar.” hatırlatmasında bulundu.
“KAMU BANKALARINDAKİ PARA YETMEYİNCE…”
Konuşmasının devamında Şener, “Varlık Fonu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Tayyip Erdoğan, Yönetim Kurulu Başkan Vekili de damadı Berat Albayrak. Bunların altında Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Vakıflar Bankası var. Tayyip Erdoğan buradaki paralara göz dikmiş. Şimdi bu para da yetmeyince İş Bankası’ndaki hisselere göz dikti. Ama bu hukuka ve Atatürk’ün vasiyetine aykırı.” uyarısında bulundu.
CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinden tek kuruş dahi almadığını vurgulayan Abdüllatif Şener, “Sadece burada CHP’yi temsilen dört üye var. CHP’nin payları Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na gidiyor. CHP’nin burada para kazanıyormuş gibi bir düşüncesi olan varsa da yanlış bilgilendirilmiştir” diye konuştu.
[BoldMedya] 17.2.2020
BOLD-AKP’nin kurucularından eski Maliye Bakanı CHP Konya Milletvekili Abdullatif Şener, CHP’nin İş Bankası’ndaki hisseleriyle ilgili gündemde yer alan tartışmalara ilişkin açıklamalarda bulundu. “Erdoğan’a eski bir arkadaşı olarak tavsiyem” diyen Şener, “Yanlış işlerle uğraşıp başına bela almasın. Tayyip Erdoğan’ın bankalara ve paralara çok özel merakı var. Bu yüzden nerede bir para kaynağı varsa Tayyip Erdoğan oraya uzanıyor” dedi.
Sözcü’de yer alan habere göre, CHP Konya İl Başkanlığı 37. Olağan İl Kongresi’ne katılan Abdullatif Şener, gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devredilmesi üzerinden eski yol arkadaşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a uyarılarda bulunan Şener, “Tayyip Erdoğan’a eski bir arkadaşı olarak tavsiyem böyle yanlış işlere girmesin. Çünkü 12 Eylül’den sonra da hisseleri hazineye devretmeye çalışanlar oldu ve hüsrana uğradı. Erdoğan’da hüsrana uğrar” diye konuştu.
“NEREDE BİR PARA KAYNAĞI VARSA ERDOĞAN ORADA!”
AKP iktidarında bir dönem Maliye Bakanlığı yapan Abdullatif Şener, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın paraya ve bankalara karşı özel bir ilgisinin olduğunu vurguladı. Erdoğan’ın neden İş Bankası üzerinde durduğunu anlatan Şener, “İş Bankası’nın hisselerinin Hazine’ye devredilmesiyle amaçlanan birkaç başlık var. Tayyip Erdoğan’ın bankalara ve paralara çok özel merakı var. Kredi musluklarını istediği gibi açıp kapatmak istiyor. Bu yüzden nerede bir para kaynağı varsa Tayyip Erdoğan oraya uzanıyor.” dedi.
İş Bankası’nın Hazine’ye devredilme teşebbüsünün bütün yerli ve yabancı sermayeyi ürküteceği uyarısında bulunan CHP’li Abdüllatif Şener, “Geçen hafta Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Varlık Fonu’nun içerisindeki bankaların sınırsız borçlanabileceğini ve de belli bir firmaya bankacılık sınırları dışında da kaynaklarının tamamıyla borç verilebileceğine ilişkin bir yasal düzenleme yaptılar.” hatırlatmasında bulundu.
“KAMU BANKALARINDAKİ PARA YETMEYİNCE…”
Konuşmasının devamında Şener, “Varlık Fonu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Tayyip Erdoğan, Yönetim Kurulu Başkan Vekili de damadı Berat Albayrak. Bunların altında Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Vakıflar Bankası var. Tayyip Erdoğan buradaki paralara göz dikmiş. Şimdi bu para da yetmeyince İş Bankası’ndaki hisselere göz dikti. Ama bu hukuka ve Atatürk’ün vasiyetine aykırı.” uyarısında bulundu.
CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinden tek kuruş dahi almadığını vurgulayan Abdüllatif Şener, “Sadece burada CHP’yi temsilen dört üye var. CHP’nin payları Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na gidiyor. CHP’nin burada para kazanıyormuş gibi bir düşüncesi olan varsa da yanlış bilgilendirilmiştir” diye konuştu.
[BoldMedya] 17.2.2020
Erdoğan neden darbe tartışmasını açtı? Adem Yavuz Arslan yorumladı
Erdoğan’ın neden ‘darbe’ tartışmalarını gündeme getirdiğini sorgulayan TR724 Yazarı Adem Yavuz Arslan, AKP rejiminin tükenen ekonomi ve halkın iktidara olan güvenin gittikçe zayıflamasının ardından yeni bir söylem geliştirmeye çalıştığını ifade etti.
BOLD-Adem Yavuz Arslan, Gazeteci Fatih Akalan’ın sunumuyla Bold Medya Youtube kanalında gündeme ilişkin soruları yorumladı.
[BoldMedya] 17.2.2020
BOLD-Adem Yavuz Arslan, Gazeteci Fatih Akalan’ın sunumuyla Bold Medya Youtube kanalında gündeme ilişkin soruları yorumladı.
[BoldMedya] 17.2.2020
Ben de ilk başlarda "Acaba darbeyi cemaat mi yaptı?" diyordum, fakat...
Darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi'ne mensup 1,1 milyon kişinin soruşturmaya tabi tutulduğu dönemde gözaltına alınan ya da tutuklanan yüz binlerce kişide tek tabanca dahi çıkmamasına rağmen belli çevrelerin yargısız infaz yapmaya devam etmesi ehli vicdan hukukçulardan biri olan Kemal Karanfil'i çileden çıkardı.
SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Allah'ın lütfu" diye nitelediği 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün üzerinden yaklaşık 4 yıl geçmesine rağmen darbenin tam olarak kim tarafından planlanıp icra edildiğine dair onlarca soru cevapsız kaldı.
Darbe teşebbüsü devam ederken akşam 22:00 civarında hükümet cenahı söz birliği etmişçesine Hizmet Hareketi'ni darbenin fâili olmakla itham etmişti.
DARBE TEŞEBBÜSSÜNÜN ÜZERİNDEKİ ESRAR PERDESİ KALKMADI
Gece yarısı 2 bin 400 hâkim ve savcının darbeci oldukları gerekçesi ile açığı alınması listelerin 15 Temmuz'dan önce hazırlandığına dair iddiaları teyit ederken, AKP tarafından tanzim edilen mahkemelerin kararlarında bile darbenin 1 numarasının kim olduğuna atıf yapılmadı.
Hizmet Hareketi'ne mensup 1,1 milyon kişinin soruşturmaya tabi tutulduğu dönemde gözaltına alınan ya da tutuklanan yüz binlerce kişide tek tabanca dahi çıkmamasına rağmen belli çevrelerin yargısız infaz yapması ehli vicdan hukukçulardan biri olan Kemal Karanfil'i çileden çıkardı.
27 Ekim 2019'da AKP'den milletvekilliği ve üyeliğinden istifa eden Mustafa Yeneroğlu'nun demokrat ve tutarlı duruşunu takdir ettiğini belirten Karanfil daha sonra Yeneroğlu'nun bile bilerek ya da bilmeyerek bu yargısız infazın parçası olmaması için bazı ikazlarda bulundu.
Şahsi Twitter hesabında, "Bugün bile kesinleşmemiş onlarca davaya rağmen 'Darbeyi şunlar yaptı!' demek yanlıştır." tespitinde bulundu.
AKP'nin darbe bahanesi ile yayımladığı onlarca Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile mağdur edilen 150 bin kişiden biri olan Karanfil en son Zonguldak Adliyesi'nde hâkim olarak görev yapıyordu.
İŞTE KHK MAĞDURU HÂKİM KEMAL KARANFİL'İN 15 TEMMUZ DARBE KUMPASINA DAİR ATTIĞI TARİHİ MESAJLAR:
1) Sizi severek takip ediyorum. Lakin "15 Temmuz'da gerçek yüzleri ortaya çıktı" cümlesi ile yanılıyorsunuz. Zira bugün, 2020 yılında bile darbe davaları henüz kesinleşmiş değil. Yargılamaların adil yapılmadığı, aleniyetin engellendiği, avukat ve sanıklara baskı
2) yapıldığı, lehe olan delillerin toplanmadığı,eski sulh ceza hâkimi Hulusi Pur gibi tarafsızlığı şüpheli hâkimler eliyle yargılamaların yapıldığı, işkence iddialarını bir tarafa bıraksak dahi BUGÜN BİLE KESİNLEŞMEMİŞ onlarca davaya rağmen, "Darbeyi şunlar yaptı!" demek yanlıştır.
3) 15 Temmuz sonrası yapılan tüm yargılamalarda maalesef bu fahiş hata BİLEREK yapıldı ve yapılıyor. Neredeyse tüm davalar bu ÖN KABUL ile yürütüldü. Bu ön kabulle cemaatin kıyısından geçen on binlerce insan tutuklandı. Cemaati sevip sevmeyebilirsiniz. Fakat adil olmak zorundayız!
4) Daha geçenlerde Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesi'ne uğradığımda darbe dava dosyaları çuvallar halinde koridorda duruyordu. Şimdi henüz neticelenmeyen ve adil yapıldığı konusunda onlarca şüphe bulunan bir olayda, "örgütün gerçek yüzü 15 Temmuz da ortaya çıktı" demek hukuki değildir.
5) Ben de ilk başlarda "Acaba cemaat mi bu darbeyi yaptı?" diyordum. Fakat Cumhuriyet'te Ahmet Şık' ın yazı dizisi, duruşma tutanakları, Hulusi Akar ve Hakan Fidan'ın TBMM ye gidip ifade vermemesi, Erdoğan'ın çelişkili açıklamaları, Darbeye karşı çıkan binlerce asker ve polisin
6) F..öcülükle suçlanması, henüz askerler bile yakalanmadan 2 bin 745 hâkim ve savcı hakkında ki göz altı kararı onlarca ihbara rağmen komutanların düğünde olmaları, Deniz Kuvvetleri Komutanı, 1'inci Ordu Komutanı ve birçok komutanın o geceki tutarsız davranışları ve birilerinin buna
7) Allah'ın lütfu demesi, Akın Öztürk ve Semih Terzi olayları, TBMM Darbe Araştırma Komisyonu kurulması talebini AKP'nin başta reddetmesi, CHP'nin raporunu yayımlanmaması, hepsi alt alta konulduğunda 15 Temmuz'un resmi söylemden çok farklı olduğunu ortaya konmaktadır.
8) Kaldı ki davalar kesinleşip cemaatin bu darbeyi yaptığı saptansa bile bu durum 1 milyona ulaşan cemaati "Suç ve cezanın şahsiliği, kasıt unsuru" ilkeleri gereği suçlu hale getirmez. Nasıl ki 10 yılda bir ülkede darbe yapılması tüm Silahlı Kuvvetleri suçlu hale getirmediği gibi..."
[Samanyolu Haber] 17.2.2020
SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Allah'ın lütfu" diye nitelediği 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün üzerinden yaklaşık 4 yıl geçmesine rağmen darbenin tam olarak kim tarafından planlanıp icra edildiğine dair onlarca soru cevapsız kaldı.
Darbe teşebbüsü devam ederken akşam 22:00 civarında hükümet cenahı söz birliği etmişçesine Hizmet Hareketi'ni darbenin fâili olmakla itham etmişti.
DARBE TEŞEBBÜSSÜNÜN ÜZERİNDEKİ ESRAR PERDESİ KALKMADI
Gece yarısı 2 bin 400 hâkim ve savcının darbeci oldukları gerekçesi ile açığı alınması listelerin 15 Temmuz'dan önce hazırlandığına dair iddiaları teyit ederken, AKP tarafından tanzim edilen mahkemelerin kararlarında bile darbenin 1 numarasının kim olduğuna atıf yapılmadı.
Hizmet Hareketi'ne mensup 1,1 milyon kişinin soruşturmaya tabi tutulduğu dönemde gözaltına alınan ya da tutuklanan yüz binlerce kişide tek tabanca dahi çıkmamasına rağmen belli çevrelerin yargısız infaz yapması ehli vicdan hukukçulardan biri olan Kemal Karanfil'i çileden çıkardı.
27 Ekim 2019'da AKP'den milletvekilliği ve üyeliğinden istifa eden Mustafa Yeneroğlu'nun demokrat ve tutarlı duruşunu takdir ettiğini belirten Karanfil daha sonra Yeneroğlu'nun bile bilerek ya da bilmeyerek bu yargısız infazın parçası olmaması için bazı ikazlarda bulundu.
Şahsi Twitter hesabında, "Bugün bile kesinleşmemiş onlarca davaya rağmen 'Darbeyi şunlar yaptı!' demek yanlıştır." tespitinde bulundu.
AKP'nin darbe bahanesi ile yayımladığı onlarca Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile mağdur edilen 150 bin kişiden biri olan Karanfil en son Zonguldak Adliyesi'nde hâkim olarak görev yapıyordu.
İŞTE KHK MAĞDURU HÂKİM KEMAL KARANFİL'İN 15 TEMMUZ DARBE KUMPASINA DAİR ATTIĞI TARİHİ MESAJLAR:
1) Sizi severek takip ediyorum. Lakin "15 Temmuz'da gerçek yüzleri ortaya çıktı" cümlesi ile yanılıyorsunuz. Zira bugün, 2020 yılında bile darbe davaları henüz kesinleşmiş değil. Yargılamaların adil yapılmadığı, aleniyetin engellendiği, avukat ve sanıklara baskı
2) yapıldığı, lehe olan delillerin toplanmadığı,eski sulh ceza hâkimi Hulusi Pur gibi tarafsızlığı şüpheli hâkimler eliyle yargılamaların yapıldığı, işkence iddialarını bir tarafa bıraksak dahi BUGÜN BİLE KESİNLEŞMEMİŞ onlarca davaya rağmen, "Darbeyi şunlar yaptı!" demek yanlıştır.
3) 15 Temmuz sonrası yapılan tüm yargılamalarda maalesef bu fahiş hata BİLEREK yapıldı ve yapılıyor. Neredeyse tüm davalar bu ÖN KABUL ile yürütüldü. Bu ön kabulle cemaatin kıyısından geçen on binlerce insan tutuklandı. Cemaati sevip sevmeyebilirsiniz. Fakat adil olmak zorundayız!
4) Daha geçenlerde Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesi'ne uğradığımda darbe dava dosyaları çuvallar halinde koridorda duruyordu. Şimdi henüz neticelenmeyen ve adil yapıldığı konusunda onlarca şüphe bulunan bir olayda, "örgütün gerçek yüzü 15 Temmuz da ortaya çıktı" demek hukuki değildir.
5) Ben de ilk başlarda "Acaba cemaat mi bu darbeyi yaptı?" diyordum. Fakat Cumhuriyet'te Ahmet Şık' ın yazı dizisi, duruşma tutanakları, Hulusi Akar ve Hakan Fidan'ın TBMM ye gidip ifade vermemesi, Erdoğan'ın çelişkili açıklamaları, Darbeye karşı çıkan binlerce asker ve polisin
6) F..öcülükle suçlanması, henüz askerler bile yakalanmadan 2 bin 745 hâkim ve savcı hakkında ki göz altı kararı onlarca ihbara rağmen komutanların düğünde olmaları, Deniz Kuvvetleri Komutanı, 1'inci Ordu Komutanı ve birçok komutanın o geceki tutarsız davranışları ve birilerinin buna
7) Allah'ın lütfu demesi, Akın Öztürk ve Semih Terzi olayları, TBMM Darbe Araştırma Komisyonu kurulması talebini AKP'nin başta reddetmesi, CHP'nin raporunu yayımlanmaması, hepsi alt alta konulduğunda 15 Temmuz'un resmi söylemden çok farklı olduğunu ortaya konmaktadır.
8) Kaldı ki davalar kesinleşip cemaatin bu darbeyi yaptığı saptansa bile bu durum 1 milyona ulaşan cemaati "Suç ve cezanın şahsiliği, kasıt unsuru" ilkeleri gereği suçlu hale getirmez. Nasıl ki 10 yılda bir ülkede darbe yapılması tüm Silahlı Kuvvetleri suçlu hale getirmediği gibi..."
[Samanyolu Haber] 17.2.2020
Bir vatandaştan daha acı haber geldi
Şişli'de kendisini doğalgaz borusuna astığı iddia edilen bir kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Polis olayla ilgili soruşturma başlattı.
İstanbul Şişli'de bir kişi yalnız yaşadığı evindeki doğalgaz borusuna asılmış halde bulundu.Zeytinburnu Belediyesi'nde memur olarak çalışan Yavuz Selim S.( 33) işine gitmeyince, iş yerindeki arkadaşları durumdan şüphelendi.Arkadaşları, saat 15.00 sıralarında, telefonla ulaşamadıkları Yavuz Selim S'nin ulya Mahallesi Çiğdem 1 Sokak'ta bulanan 5 katlı dairenin giriş katında yalnız yaşadığı evine kontrol için geldi.
Arkadaşları kapıyı çalmalarına rağmen açan olmayınca çilingir çağırdı. Arkadaşları, onu giriş kapısının üstünde bulunan doğalgaz borusuna asılı halde buldu. Bildirmeleri üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri sevk edildi.
Sağlık ekipleri, Yavuz Selim S'nin hayatını kaybettiğini belirledi.Olay yeri inceleme ve savcı inclemesinin ardından ceset otopsi için, Adli Tıp Kurumu Morgu'na kaldırıldı.
İlk belirlemelere göre Yavuz Selim S'nin , kendisini doğalgaz borusuna asarak intihar ettiği değerlendiriliyor. Sahibi olduğu "Tedi" adlı köpeği arkadaşları götürdü.
[Samanyolu Haber] 17.2.2020
İstanbul Şişli'de bir kişi yalnız yaşadığı evindeki doğalgaz borusuna asılmış halde bulundu.Zeytinburnu Belediyesi'nde memur olarak çalışan Yavuz Selim S.( 33) işine gitmeyince, iş yerindeki arkadaşları durumdan şüphelendi.Arkadaşları, saat 15.00 sıralarında, telefonla ulaşamadıkları Yavuz Selim S'nin ulya Mahallesi Çiğdem 1 Sokak'ta bulanan 5 katlı dairenin giriş katında yalnız yaşadığı evine kontrol için geldi.
Arkadaşları kapıyı çalmalarına rağmen açan olmayınca çilingir çağırdı. Arkadaşları, onu giriş kapısının üstünde bulunan doğalgaz borusuna asılı halde buldu. Bildirmeleri üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri sevk edildi.
Sağlık ekipleri, Yavuz Selim S'nin hayatını kaybettiğini belirledi.Olay yeri inceleme ve savcı inclemesinin ardından ceset otopsi için, Adli Tıp Kurumu Morgu'na kaldırıldı.
İlk belirlemelere göre Yavuz Selim S'nin , kendisini doğalgaz borusuna asarak intihar ettiği değerlendiriliyor. Sahibi olduğu "Tedi" adlı köpeği arkadaşları götürdü.
[Samanyolu Haber] 17.2.2020
Sly, Tadında Bırakmalıydı! [Kadir Gürcan]
Duayen Hollywood aktörü Kirk Douglas geçtiğimiz günlerde öldü. ABD'nin yaşam standartlarına göre bile 103 yıl ciddi bir ömür sayılıyor. Yetmişli yılların en meşhurlarından sayılan Kirk Douglas en çok Spartacus karakteri ile zihinlerde kaldı. Çenesindeki derin çukur (The Douglas Dimple, olarak biliniyor), artistin en belirgin özelliklerinden birisiydi. Bu özelliğini, başrol oynadığı Vahşi Batı filmlerinden birinde çocuğun “Sen çeneni nasıl traş ediyorsun!” sorusuna, ustura ile nasıl traş olduğunu anlatarak T'ye alır. Oğul Michael ve torun Dylan da aynı izi Dede Douglas'tan tevarüs etmişler.
Douglas, Hollywood'un altın dönemi (Hollywood's Golden Era) sayılan yıllarda şöhretin zirvelerinde dolaşmış. Kendinden sonra oğlu, Michael Douglas'ın büyük film projelerinde yer almasından sonra Baba Douglas, akranlarından bir çoğu gibi kendi köşesine çekilmiş. Daha sonra ciddi bir rol ile seyirci karşısına çıktığı bilinmiyor.
Douglas'lar ailecek Hollywood sektörünün içinde. Baba mesleğini devralan Michael, ilerleyen yaşına rağmen piyasanın en çok kazananları arasında ve A List denilen kategoride. Gelini Catherina-Zeta Jones da, Hollywood'un en güzel actrees'lerinden biri ve kayınpederine çok bağlı. Hollywood'un muhafazakar ailelerinden biri sayılan aile, her yıl, Kirk Douglas'ın doğum gününde bir araya gelmeyi ihmal etmiyorlardı. Bir ay kadar önce, yaşlı duayen, oğlu Michael'a, 103. yaşgünü partisini dar bir çerçevede kutlamak istediğini söylemiş.
Seksenli yıllarda, Sylvester Stallone'un (Sly) Blood Serisi başladığında, Kirk Douglas'ın ismi John Rambo'nun emekli komutanı için düşünülmüş. Daha sonra rol Richard Crenna'da kalmış. İyi de olmuş, Çünkü Crenna o film serisinde en az Rambo kadar başarılı. Serinin ilk üçünde model bir komutan portresi çizen Crenna, 2003'de vefat ettiği için daha sonra çekilen iki Rambo filminde yoktu.
Türk Sinemalarına İlk Kan (First Blood) ismiyle giren Stallone'ın, o yılların gençleri üzerinde çok ciddi tesiri oldu. Yetmişli yılların kötü 'Nihilizm'ine, genç Vietnam gazisi, vatanseverlik, kahramanlık ve idealizm gibi gözle görünür, eğlenceli bir alternatif sundu. Vatani görevini hakkıyla yapmış olmasına rağmen askerlikle arası pek iyi olmayan şu satırların yazarı, Sly'nin bütün filmlerini, hatta bazılarını bir kaç kez olmak üzere, seyrettiğini itiraf etmeli. Kaderin cilvesi bu ya, yurt dışında bulunduğu yıllarda, derse gelen bir bayan hoca “Sly, Philadelphia'da, Rocky filmlerinin çekiminde bizim komşumuzun evini kullandı!” deyince, yazarınızın ilgisi daha bir artmıştı. Ta ki, Sly'nin son filmi Last Blood'u izleyene kadar...
Türkiye'de İktidar ve Saray'ı korumak için birbiri ile yarışan sanat camiasının tek hedefi Devlet Sanatçısı olup, maaşa bağlanmak. İnsani trajedinin modern örneklerine her gün şahit olduğumuz Türkiye'de, sesini yükseltmek şöyle dursun, Cumhurbaşkanı'na toz kondurmayan yeni yetme çömezlere, Türk Sineması'nın duayenleri de katılınca, hayal kırıklıklarımız iç çöküntülerine dönüştü.
Yeşil Çam'ın 'Hanımefendileri' arasında sayılan Hülya Koçyiğit'in de Saray İç Havlusunda saf tutan takım içine gireceğine ihtimal verir miydiniz? Maalesef öyle imiş! Koçyiğit ailesi de A List olmasa da, şöyle ya da böyle eğlence sektörünün içinde. Hülya Hanım ara sıra medya da boy gösterip, iktidar ve Saray'a olan desteklerini yenileme ihtiyacı duyuyordu. Meğer Koçyiğit ailesinin bütün derdi, damatlara verilen ihalelerin devamını ya da ailenin karıştığı usulsüzlüklerden ya hafif ya da hiç ceza almadan kurtulmak hedefliymiş. Diğer bir damadının, devlet destekli propaganda filmlerinde astronomik rakamlarla “Milli Kahraman” edalarına soyunmasını bilmem söylemeye gerek var mı?
Yetmişli yıllarda, Kartal Tibet'e “Para ile saadet olmaz!” replikleri ile kan kusturan Koçyiğit, yaşı ilerleyince para ve imaj hastalığına kapılmış olmalı. Rol arkadaşı Tibet'e yazık oldu. Bir zamanların en itibarlı bayan artisti olma ayrıcalığından, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanındaki Tefeci Yaşlı Kadın imajına düşmek gerçekten acı.
İBB'nin arpalığına çöreklenen diğer sanatçı taslakları, belediye el değiştirince, sırtlarını Saray'a dayayıp şehrin, yeni şerifine (New Sherif in the Town) sataşmayı sanat faaliyeti haline getirdiler. Düşük bütçeli, lokal ve kalitesiz projelerde, meczup tipleri oynayan budalalar bile İBB'den 187 bin lira para devşirmiş. Bu zavallıların adını zikretmeye bile gerek yok. Onlar “Maaşlı Saray Soytarıları!” olarak anılacaklar.
Geçen yılın Haziran ayı itibariyle reklamları yayınlanmaya başlayan Last Blood filmi, Sly'in son projesiydi. Filmin reklam ve trailer'i gerçekten etkileyici. Ne var ki, yaşı yetmişi aşmış Sly'in yeni bir sürpriz ile sevenleri karşısına çıkacağı beklentisi büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Blood Serisi'nin bütün bölümlerinde, ezilen, dışlanan ve mağdur edilen grup ve kişilere yardım eden kahraman asker rolü ile sempati toplayan Rambo'nun aşırı-Irkçı Trump'ın yaktığı ırkçı ve ayrımcılık ateşine benzin taşıyacağını kimse beklemiyordu. Meksikalı sıradan bir suç yapılanmasını bahane edip, Meksika Sınırı'na Duvar inşasına meşruiyyet katmaya çalışmak John Rambo için çok ucuz kaçmış. Hele filmin son sahnesi Hintli filmlerinde bile göremeyeceğiniz kadar sıradan.
Sly, filmlerine güzel ifadeler yerleştirmeyi bilen bir oyuncu ve yönetmen. Rambo Serisi'nin ikinci filminde “I am expendable!” “Ben, gözden çıkarılıp, harcanabilirim!” sözünü üçleme olarak çektiği “The Expendables” ile başarılı bir üretime dönüştürdü. Last Blood'da en güzel söz, filmin tanıtımındaki “Bir çok dostum, geride bir şey bırakmadan gitti!” sözü olmuş. Onun haricinde Last Blood Sylvester Stallone'nin sonu olmuş. Dahası var; Last Blood, 2019'un en kötü filmleri arasına girdi.
Hollywood'un duayeni Kirk Douglas son yıllarında, tekerlekli sandalyesindeki halleri ile objektife gülümsüyordu. Ama zihinlerde kalan en güzel hatırası Spartacus'un Roma'ya kafa tutan performansı oldu. Sly'nin Vietnam Gaziliğinden, ABD'nin en kötü başkanlarından sayılan Trump'ın seçim kampanyalarına malzeme olması, Rambo için kötü bir düşüş sayılır. Keşke o da, Kirk Douglas gibi zamanında bıraksaydı.
Last Blood'un oluşturduğu ruh ezikliği ile “Rambo, son filminde kendisini bitirmiş.” diyecekken, Sly'nin Expendables Serisi'ne bir yenisini ekleyeceği konuşulmaya başladı. Kırk yıllık hayranlığı bir çırpıda kesip atmak kolay olmuyor. İçimden bir ses, Kırk Yıllık Rambo'ya bir şans daha vermem gerektiğini fısıldayınca, biraz olsun rahatladım.
Hanımefendilik'ten, yaşlı-tefeci kadın rollerine düşenlere bir şans tanımak gerekmez mi? Seçim kampanyalarına malzeme olmak başka, binlerce masumu hapislerde çürüten bir zorbaya siper olup, gelin, damat, hısım-akrabanın gayr-ı meşru ticari ilişkilerini perdelemek için sanatın arkasına sığınmak bambaşka. Birbirine karıştırmayalım.
[Kadir Gürcan] 17.2.2020 [Samanyolu Haber]
Douglas, Hollywood'un altın dönemi (Hollywood's Golden Era) sayılan yıllarda şöhretin zirvelerinde dolaşmış. Kendinden sonra oğlu, Michael Douglas'ın büyük film projelerinde yer almasından sonra Baba Douglas, akranlarından bir çoğu gibi kendi köşesine çekilmiş. Daha sonra ciddi bir rol ile seyirci karşısına çıktığı bilinmiyor.
Douglas'lar ailecek Hollywood sektörünün içinde. Baba mesleğini devralan Michael, ilerleyen yaşına rağmen piyasanın en çok kazananları arasında ve A List denilen kategoride. Gelini Catherina-Zeta Jones da, Hollywood'un en güzel actrees'lerinden biri ve kayınpederine çok bağlı. Hollywood'un muhafazakar ailelerinden biri sayılan aile, her yıl, Kirk Douglas'ın doğum gününde bir araya gelmeyi ihmal etmiyorlardı. Bir ay kadar önce, yaşlı duayen, oğlu Michael'a, 103. yaşgünü partisini dar bir çerçevede kutlamak istediğini söylemiş.
Seksenli yıllarda, Sylvester Stallone'un (Sly) Blood Serisi başladığında, Kirk Douglas'ın ismi John Rambo'nun emekli komutanı için düşünülmüş. Daha sonra rol Richard Crenna'da kalmış. İyi de olmuş, Çünkü Crenna o film serisinde en az Rambo kadar başarılı. Serinin ilk üçünde model bir komutan portresi çizen Crenna, 2003'de vefat ettiği için daha sonra çekilen iki Rambo filminde yoktu.
Türk Sinemalarına İlk Kan (First Blood) ismiyle giren Stallone'ın, o yılların gençleri üzerinde çok ciddi tesiri oldu. Yetmişli yılların kötü 'Nihilizm'ine, genç Vietnam gazisi, vatanseverlik, kahramanlık ve idealizm gibi gözle görünür, eğlenceli bir alternatif sundu. Vatani görevini hakkıyla yapmış olmasına rağmen askerlikle arası pek iyi olmayan şu satırların yazarı, Sly'nin bütün filmlerini, hatta bazılarını bir kaç kez olmak üzere, seyrettiğini itiraf etmeli. Kaderin cilvesi bu ya, yurt dışında bulunduğu yıllarda, derse gelen bir bayan hoca “Sly, Philadelphia'da, Rocky filmlerinin çekiminde bizim komşumuzun evini kullandı!” deyince, yazarınızın ilgisi daha bir artmıştı. Ta ki, Sly'nin son filmi Last Blood'u izleyene kadar...
Türkiye'de İktidar ve Saray'ı korumak için birbiri ile yarışan sanat camiasının tek hedefi Devlet Sanatçısı olup, maaşa bağlanmak. İnsani trajedinin modern örneklerine her gün şahit olduğumuz Türkiye'de, sesini yükseltmek şöyle dursun, Cumhurbaşkanı'na toz kondurmayan yeni yetme çömezlere, Türk Sineması'nın duayenleri de katılınca, hayal kırıklıklarımız iç çöküntülerine dönüştü.
Yeşil Çam'ın 'Hanımefendileri' arasında sayılan Hülya Koçyiğit'in de Saray İç Havlusunda saf tutan takım içine gireceğine ihtimal verir miydiniz? Maalesef öyle imiş! Koçyiğit ailesi de A List olmasa da, şöyle ya da böyle eğlence sektörünün içinde. Hülya Hanım ara sıra medya da boy gösterip, iktidar ve Saray'a olan desteklerini yenileme ihtiyacı duyuyordu. Meğer Koçyiğit ailesinin bütün derdi, damatlara verilen ihalelerin devamını ya da ailenin karıştığı usulsüzlüklerden ya hafif ya da hiç ceza almadan kurtulmak hedefliymiş. Diğer bir damadının, devlet destekli propaganda filmlerinde astronomik rakamlarla “Milli Kahraman” edalarına soyunmasını bilmem söylemeye gerek var mı?
Yetmişli yıllarda, Kartal Tibet'e “Para ile saadet olmaz!” replikleri ile kan kusturan Koçyiğit, yaşı ilerleyince para ve imaj hastalığına kapılmış olmalı. Rol arkadaşı Tibet'e yazık oldu. Bir zamanların en itibarlı bayan artisti olma ayrıcalığından, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanındaki Tefeci Yaşlı Kadın imajına düşmek gerçekten acı.
İBB'nin arpalığına çöreklenen diğer sanatçı taslakları, belediye el değiştirince, sırtlarını Saray'a dayayıp şehrin, yeni şerifine (New Sherif in the Town) sataşmayı sanat faaliyeti haline getirdiler. Düşük bütçeli, lokal ve kalitesiz projelerde, meczup tipleri oynayan budalalar bile İBB'den 187 bin lira para devşirmiş. Bu zavallıların adını zikretmeye bile gerek yok. Onlar “Maaşlı Saray Soytarıları!” olarak anılacaklar.
Geçen yılın Haziran ayı itibariyle reklamları yayınlanmaya başlayan Last Blood filmi, Sly'in son projesiydi. Filmin reklam ve trailer'i gerçekten etkileyici. Ne var ki, yaşı yetmişi aşmış Sly'in yeni bir sürpriz ile sevenleri karşısına çıkacağı beklentisi büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Blood Serisi'nin bütün bölümlerinde, ezilen, dışlanan ve mağdur edilen grup ve kişilere yardım eden kahraman asker rolü ile sempati toplayan Rambo'nun aşırı-Irkçı Trump'ın yaktığı ırkçı ve ayrımcılık ateşine benzin taşıyacağını kimse beklemiyordu. Meksikalı sıradan bir suç yapılanmasını bahane edip, Meksika Sınırı'na Duvar inşasına meşruiyyet katmaya çalışmak John Rambo için çok ucuz kaçmış. Hele filmin son sahnesi Hintli filmlerinde bile göremeyeceğiniz kadar sıradan.
Sly, filmlerine güzel ifadeler yerleştirmeyi bilen bir oyuncu ve yönetmen. Rambo Serisi'nin ikinci filminde “I am expendable!” “Ben, gözden çıkarılıp, harcanabilirim!” sözünü üçleme olarak çektiği “The Expendables” ile başarılı bir üretime dönüştürdü. Last Blood'da en güzel söz, filmin tanıtımındaki “Bir çok dostum, geride bir şey bırakmadan gitti!” sözü olmuş. Onun haricinde Last Blood Sylvester Stallone'nin sonu olmuş. Dahası var; Last Blood, 2019'un en kötü filmleri arasına girdi.
Hollywood'un duayeni Kirk Douglas son yıllarında, tekerlekli sandalyesindeki halleri ile objektife gülümsüyordu. Ama zihinlerde kalan en güzel hatırası Spartacus'un Roma'ya kafa tutan performansı oldu. Sly'nin Vietnam Gaziliğinden, ABD'nin en kötü başkanlarından sayılan Trump'ın seçim kampanyalarına malzeme olması, Rambo için kötü bir düşüş sayılır. Keşke o da, Kirk Douglas gibi zamanında bıraksaydı.
Last Blood'un oluşturduğu ruh ezikliği ile “Rambo, son filminde kendisini bitirmiş.” diyecekken, Sly'nin Expendables Serisi'ne bir yenisini ekleyeceği konuşulmaya başladı. Kırk yıllık hayranlığı bir çırpıda kesip atmak kolay olmuyor. İçimden bir ses, Kırk Yıllık Rambo'ya bir şans daha vermem gerektiğini fısıldayınca, biraz olsun rahatladım.
Hanımefendilik'ten, yaşlı-tefeci kadın rollerine düşenlere bir şans tanımak gerekmez mi? Seçim kampanyalarına malzeme olmak başka, binlerce masumu hapislerde çürüten bir zorbaya siper olup, gelin, damat, hısım-akrabanın gayr-ı meşru ticari ilişkilerini perdelemek için sanatın arkasına sığınmak bambaşka. Birbirine karıştırmayalım.
[Kadir Gürcan] 17.2.2020 [Samanyolu Haber]
Çimler ne zaman biçilmeli [Abdullah Aymaz]
Prof. Dr. Yunus Serin hocamız, Şubat 2020 tarihli Çağlayan dergisinde uzmanlık alanı ziraatçilik üzerine “ÇİM YETİŞTİRİRKEN ALDIĞIMIZ DERSLER” başlıklı yazısında fıtrattan, tabiattan yani kainat kitabından çıkaracağımız ibretler ve dersler üzerinde duruyordu. Biz biraz, HİZMET ve bu süreç ile ilgili orijinal benzetmelerinden aktarmalar yapmak istiyoruz: “(Çimlerin ilk ideal biçimleriyle ilgili olarak): İlk biçim bitkinin yayılmasını, kökleşmesini, kardeşlenmesini ve sıklaşmasını hızlandırır. Biçimler 12-16 cm yüksekliğe eriştiğinde ilk biçim uygundur. Bu dönemde KÖK BOĞAZINDA, bol yapraklı oluşan İLK BOĞUMDAN hakiki kökler ve türlere göre, 5, 10, 20 ve3 50 adet yeni KARDEŞ yaratılır. Fazla kardeşler, ortamı halı gibi kapladıklarında, yabancı otlar da gelişme imkânı bulamazlar.
“ERKEN BİÇİM: Kök boğazında BOĞUMUN OLUŞMADIĞI, bitkilerin 1-2 cm olduğu dönemde biçim yapılırsa, yapraksız bitkilerde fotosentez olmayacağından bitkiler yeniden gelişme imkânı bulamaz ve çoğu ölür.
“GEÇ BİÇİM: İlk biçimler, 30-35 cm boylanıncaya kadar geciktirilirse, bitkilerin dip kısımları sararıp ve sap üzerinde başak veya salkım oluşturan bitkiler kurur. Kardeşlenme olmadığı için seyrek bitkiler arasında yabancı otlar biterek tesisin bozulmasına ve ölmesine sebep olur.”
“Hizmet, 1955 yılında M. Fethullah Gülen Hocaefendinin rüyasına teşrif eden Üstadımızın, ‘Git, Edirne’den hizmetleri başlat!’ demesiyle başladı. (…) Edirne ve İzmir’de Hocaefendi’nin Ehl-i Sünnet çizgisinde Hizmeti yürütmesi, siyasî menfaat gruplarından uzak kalması, donanımlı öğrenciler yetiştirmesi, kaliteli tohumların, uygun toprak ve tohum yatağına ekilmelerine, çimlenmelerine uygun miktar ve kalitede gübreleme ve sulama yapılmasına benzemektedir. (…)
“1983 yılından sonra Türkiye’de 40 ilde faal olan Hizmet Hareketi, tohumların çimlenerek toprak yüzüne çıkmasına ve 1991’den sonra, dünyada açılan okul ve müesseselerde çimlerin boy atması gibi Hizmet’in büyümesine işaret eder.
“2013 yılına kadar Kur’an ve Sünnet çizgisinde yürütülen Hizmet faaliyetleri, çimlerin sulanması ve gübrelenmesi neticesinde boy atmasını hatırlatır. 2013 yılında ithamlar ve iftiralara maruz kalarak işimizi Allah’a (c.c.) ve Rasulüne (S.A.S.) havale etme adına, müâlene ve mübâhele ile tavrımızın belirlenmesi neticesinde, üzerimize zarar vererek gelmeleri, çimlerin EN UYGUN BİÇİLME ZAMANINA işaret eder. Çünkü müesseselere el koyma, Hizmete gönül verenleri tutuklama, işlerine son verme ve mallarına el koyma; aslında Hizmetin zayıflamasına yol açmamıştır. ÇİMLERİN UYGUN ZAMANDA BİÇİLMESİ nasıl kuvvetli kök ve kardeşlenme sağlıyorsa, bu hikmetli gelişmeler Hizmet’in dünyada tanınmasına vesile oldu. Yapılan bu kadar zulme rağmen inanmış, dimdik ayakta duran, yıkılmayan bir cemaat ortaya çıktı. Kesilen bir kol yerine gelmez, ama kesilen bir sakal daha gür çıkar.
“Eğer bu sıkıntılar daha önce yaşansaydı, erken dönemde çimlerin biçilmesi neticesi kuruması gibi Hizmet de telâfî edilmesi çok zor zararlara uğrayabilirdi. Daha geç bir dönemde BİÇME yaşansaydı, kötü niyetlilerin TOHUM bağlayarak gelişmelerine, kök salmalarına tohumlarını etrafa saçmalarına ve asıl bitkilere gölge yaparak Hizmet’e çok büyük zararlar vermelerine sebep olabilirdi. Futbol sahalarındaki ÇİM alanları erken biçilirse, ÇİMLER öleceği için saha çamurlu tarlaya benzer. BİÇİM geç yapılırsa, bitkiler ve yabancı otlar boylanıp tohum oluşturduklarından, kardeşlenme ve köklenme olmayacağından ve bitkiler kuruyacağından, orası bir toprak sahaya benzerdi. BİÇME uygun zamanda yapıldığında, bitki kökleri çok iyi gelişeceğinden ve her bitki çok fazla kardeş oluşturarak, futbol sahasının halı gibi kaplanmasını sağlayacağından, orada oynanan futboldan ÇİMLER zarar görmezler.
“ÇİMLERDE olduğu gibi BİÇİMDEN en az zarar göreceğimiz bir dönemde bunlar başımıza geldi. BU DÖNEMDEN SONRA, kök gelişmesi fazla oldu, kardeşlenme artarak çimler halı gibi, toprağı kapladı. BU GELİŞMEYİ BÜTÜN DÜNYA GÖRDÜ VE TASDİK ETTİ. Çimlerde ilk biçim uygun zamanda yapıldığında, çimler kök ve gövde olarak çok fazla geliştikleri ve daha sonraki biçimlerden zarar görmedikleri gibi, HİZMET’e de bundan sonra, Allah’ın inayetiyle, zarar veremeyecekler. Bu dönemde bize düşen, FİNALE YAKIŞIR BİR DİK DURUŞ SERGİLENMEKTEDİR.”
Fetih Suresinin son âyetinde bir EKİN TEMSİLİ var. Bu ÇİM KONUSU ile çok alakası var. Biraz da onun üzerinde durmamız gerekiyor…
[Abdullah Aymaz] 17.2.2020 [Samanyolu Haber]
“ERKEN BİÇİM: Kök boğazında BOĞUMUN OLUŞMADIĞI, bitkilerin 1-2 cm olduğu dönemde biçim yapılırsa, yapraksız bitkilerde fotosentez olmayacağından bitkiler yeniden gelişme imkânı bulamaz ve çoğu ölür.
“GEÇ BİÇİM: İlk biçimler, 30-35 cm boylanıncaya kadar geciktirilirse, bitkilerin dip kısımları sararıp ve sap üzerinde başak veya salkım oluşturan bitkiler kurur. Kardeşlenme olmadığı için seyrek bitkiler arasında yabancı otlar biterek tesisin bozulmasına ve ölmesine sebep olur.”
“Hizmet, 1955 yılında M. Fethullah Gülen Hocaefendinin rüyasına teşrif eden Üstadımızın, ‘Git, Edirne’den hizmetleri başlat!’ demesiyle başladı. (…) Edirne ve İzmir’de Hocaefendi’nin Ehl-i Sünnet çizgisinde Hizmeti yürütmesi, siyasî menfaat gruplarından uzak kalması, donanımlı öğrenciler yetiştirmesi, kaliteli tohumların, uygun toprak ve tohum yatağına ekilmelerine, çimlenmelerine uygun miktar ve kalitede gübreleme ve sulama yapılmasına benzemektedir. (…)
“1983 yılından sonra Türkiye’de 40 ilde faal olan Hizmet Hareketi, tohumların çimlenerek toprak yüzüne çıkmasına ve 1991’den sonra, dünyada açılan okul ve müesseselerde çimlerin boy atması gibi Hizmet’in büyümesine işaret eder.
“2013 yılına kadar Kur’an ve Sünnet çizgisinde yürütülen Hizmet faaliyetleri, çimlerin sulanması ve gübrelenmesi neticesinde boy atmasını hatırlatır. 2013 yılında ithamlar ve iftiralara maruz kalarak işimizi Allah’a (c.c.) ve Rasulüne (S.A.S.) havale etme adına, müâlene ve mübâhele ile tavrımızın belirlenmesi neticesinde, üzerimize zarar vererek gelmeleri, çimlerin EN UYGUN BİÇİLME ZAMANINA işaret eder. Çünkü müesseselere el koyma, Hizmete gönül verenleri tutuklama, işlerine son verme ve mallarına el koyma; aslında Hizmetin zayıflamasına yol açmamıştır. ÇİMLERİN UYGUN ZAMANDA BİÇİLMESİ nasıl kuvvetli kök ve kardeşlenme sağlıyorsa, bu hikmetli gelişmeler Hizmet’in dünyada tanınmasına vesile oldu. Yapılan bu kadar zulme rağmen inanmış, dimdik ayakta duran, yıkılmayan bir cemaat ortaya çıktı. Kesilen bir kol yerine gelmez, ama kesilen bir sakal daha gür çıkar.
“Eğer bu sıkıntılar daha önce yaşansaydı, erken dönemde çimlerin biçilmesi neticesi kuruması gibi Hizmet de telâfî edilmesi çok zor zararlara uğrayabilirdi. Daha geç bir dönemde BİÇME yaşansaydı, kötü niyetlilerin TOHUM bağlayarak gelişmelerine, kök salmalarına tohumlarını etrafa saçmalarına ve asıl bitkilere gölge yaparak Hizmet’e çok büyük zararlar vermelerine sebep olabilirdi. Futbol sahalarındaki ÇİM alanları erken biçilirse, ÇİMLER öleceği için saha çamurlu tarlaya benzer. BİÇİM geç yapılırsa, bitkiler ve yabancı otlar boylanıp tohum oluşturduklarından, kardeşlenme ve köklenme olmayacağından ve bitkiler kuruyacağından, orası bir toprak sahaya benzerdi. BİÇME uygun zamanda yapıldığında, bitki kökleri çok iyi gelişeceğinden ve her bitki çok fazla kardeş oluşturarak, futbol sahasının halı gibi kaplanmasını sağlayacağından, orada oynanan futboldan ÇİMLER zarar görmezler.
“ÇİMLERDE olduğu gibi BİÇİMDEN en az zarar göreceğimiz bir dönemde bunlar başımıza geldi. BU DÖNEMDEN SONRA, kök gelişmesi fazla oldu, kardeşlenme artarak çimler halı gibi, toprağı kapladı. BU GELİŞMEYİ BÜTÜN DÜNYA GÖRDÜ VE TASDİK ETTİ. Çimlerde ilk biçim uygun zamanda yapıldığında, çimler kök ve gövde olarak çok fazla geliştikleri ve daha sonraki biçimlerden zarar görmedikleri gibi, HİZMET’e de bundan sonra, Allah’ın inayetiyle, zarar veremeyecekler. Bu dönemde bize düşen, FİNALE YAKIŞIR BİR DİK DURUŞ SERGİLENMEKTEDİR.”
Fetih Suresinin son âyetinde bir EKİN TEMSİLİ var. Bu ÇİM KONUSU ile çok alakası var. Biraz da onun üzerinde durmamız gerekiyor…
[Abdullah Aymaz] 17.2.2020 [Samanyolu Haber]
Mülteciler için 4 ülke ve 50 km yürüyorlar
Ülkelerinden kaçmak zorunda kalan mülteciler için bir araya gelen WalkforRefugees hareketi bu alanda farkındalık oluşturmak için geçen yıl olduğu gibi bu sene de 50 km’lik yürüyüşlerine başladı.
Yürüyüş 15 Şubat’ta İngiltere Greenwich’ten başladı. Yürüyüşü gerçekleştiren grup Belçika, Almanya ve son olarak Fransa’da programlarını tamamlayacak.
Grup bu süreçte yardım toplamak için de Virgin Money Giving üzerinden bir yardım kampanyası başlattı. Grup amaçlarının kendi ülkelerinden kaçmak zorunda kalan mültecilere yardım etmek olarak açıklıyor ve destek bekliyor.
Yürüyüş 15 Şubat’ta İngiltere Greenwich’ten başladı. Yürüyüşü gerçekleştiren grup Belçika, Almanya ve son olarak Fransa’da programlarını tamamlayacak.
Grup bu süreçte yardım toplamak için de Virgin Money Giving üzerinden bir yardım kampanyası başlattı. Grup amaçlarının kendi ülkelerinden kaçmak zorunda kalan mültecilere yardım etmek olarak açıklıyor ve destek bekliyor.
Grup geçen sene ilkini gerçekleştirdiği etkinlikte toplanan yardımları Yunanistan’da bulunan mültecilere iletmişti.Yürüyüşün 2. durağı Belçikaya gelmiş bulunmaktayız..Asıl maratonumuz gece burdan başlayacak.Desteklerin devamını istirham ediyoruz :) pic.twitter.com/xcmcaSNPIN— WalkforRefugees (@Walkwithrefuge1) February 15, 2020
[TR724] 17.2.2020Ve yürüyüşümüze Londradan Start verdik.Desteklerinizi bekliyoruz.. pic.twitter.com/Mc0vMf4hLm— WalkforRefugees (@Walkwithrefuge1) February 15, 2020
20 bin çürük bina İmar Affı’na başvurmuş!
Deprem riskinin çok yüksek olduğu Türkiye’de her an yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan 20 bin çürük binanın İmar Barışı’na başvuru yaparak aftan faydalanmak istediği ortaya çıktı.
Daha önce imara aykırı olarak inşa edilen yapıların binanın yeniden yapılmasına veya kentsel dönüşüm programı yapılana kadar kullanılmasına ‘hukuki’ imkân tanıyan düzenlemeler içeren İmar Barışı’ndan faydalanmak isteyen 20 bin 158 kişi riskli binalar için başvuru yaptı.
24 MİLYAR 744 MİLYON 721 BİN LİRA GELİR ELDE EDİLDİ
31 Aralık 2017’den önce yapılmış, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı yapıların imar ve iskân sorununun çözülmesi amacıyla hayata geçirilen İmar Barışı uygulamasında, başvurular 8 Haziran 2018’de başladı. Yapı kayıt belgesi almak için bedelin en az yüzde 25’inin yatırılması gereken uygulamada, geri kalan ödeme için verilen süre ise 31 Aralık 2019’da sona erdi. Bu kapsamda, Ocak 2020 itibarıyla yapı kayıt belgesi bedeli ödenen bağımsız bölüm başvuru sayısı 7 milyon 393 bin 413 olurken, ödenen toplam bedel ise 24 milyar 744 milyon 721 bin liraya ulaştı. İmar Barışı’na en çok İstanbul, İzmir ve Ankara’dan başvuru yapıldı.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca 81 ilde bulunan Çevre Şehircilik İl Müdürlükleri harekete geçirilerek, yapılan başvurular incelemeye alındı. Yapılan incelemede yapı kayıt belgesi alınamayacak yapılardan olduğu için mevzuata aykırılığı tespit edilen 20 bin 158 kişinin belgesi iptal edildi. Ayrıca belge bedelinin tamamını verilen süre içerisinde yatırmayan 10 bin 300 kişinin de yapı kayıt belgesi iptal oldu.
ÇÜRÜK BİNA TARTIŞMASI YENİDEN ALEVLENDİ
İmar Barışına başvuran bina-daire sayısı 7 milyon 393 bin 413 olarak açıklanırken, mevzuata aykırı olarak ret kararı verilen bina-daire sayısının sadece 20 bin 158 olması tartışmaları alevlendirdi. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un riskli binaların İmar Barışı’ndan yararlanamayacağı söylemesine rağmen uzmanlar açıklanan rakamın gerçeği yansıtmadığını kaydetti. 7,4 milyon bina veya daireden sadece 20 bin binanın çürük olduğunun açıklandığını belirten uzmanlar, özellikle 2001 yılı öncesinde milyonlarca yapının deprem yönetmeliğine uygun inşa edilmediğini söyledi.
[TR724] 17.2.2020
Daha önce imara aykırı olarak inşa edilen yapıların binanın yeniden yapılmasına veya kentsel dönüşüm programı yapılana kadar kullanılmasına ‘hukuki’ imkân tanıyan düzenlemeler içeren İmar Barışı’ndan faydalanmak isteyen 20 bin 158 kişi riskli binalar için başvuru yaptı.
24 MİLYAR 744 MİLYON 721 BİN LİRA GELİR ELDE EDİLDİ
31 Aralık 2017’den önce yapılmış, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı yapıların imar ve iskân sorununun çözülmesi amacıyla hayata geçirilen İmar Barışı uygulamasında, başvurular 8 Haziran 2018’de başladı. Yapı kayıt belgesi almak için bedelin en az yüzde 25’inin yatırılması gereken uygulamada, geri kalan ödeme için verilen süre ise 31 Aralık 2019’da sona erdi. Bu kapsamda, Ocak 2020 itibarıyla yapı kayıt belgesi bedeli ödenen bağımsız bölüm başvuru sayısı 7 milyon 393 bin 413 olurken, ödenen toplam bedel ise 24 milyar 744 milyon 721 bin liraya ulaştı. İmar Barışı’na en çok İstanbul, İzmir ve Ankara’dan başvuru yapıldı.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca 81 ilde bulunan Çevre Şehircilik İl Müdürlükleri harekete geçirilerek, yapılan başvurular incelemeye alındı. Yapılan incelemede yapı kayıt belgesi alınamayacak yapılardan olduğu için mevzuata aykırılığı tespit edilen 20 bin 158 kişinin belgesi iptal edildi. Ayrıca belge bedelinin tamamını verilen süre içerisinde yatırmayan 10 bin 300 kişinin de yapı kayıt belgesi iptal oldu.
ÇÜRÜK BİNA TARTIŞMASI YENİDEN ALEVLENDİ
İmar Barışına başvuran bina-daire sayısı 7 milyon 393 bin 413 olarak açıklanırken, mevzuata aykırı olarak ret kararı verilen bina-daire sayısının sadece 20 bin 158 olması tartışmaları alevlendirdi. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un riskli binaların İmar Barışı’ndan yararlanamayacağı söylemesine rağmen uzmanlar açıklanan rakamın gerçeği yansıtmadığını kaydetti. 7,4 milyon bina veya daireden sadece 20 bin binanın çürük olduğunun açıklandığını belirten uzmanlar, özellikle 2001 yılı öncesinde milyonlarca yapının deprem yönetmeliğine uygun inşa edilmediğini söyledi.
[TR724] 17.2.2020
Türkiye, ‘garanti’ye çalışıyor! [İlker Doğan]
AKP rejiminin tepe tepe kullandığı ‘yap-işlet-devret’ modelinin millete olan maliyeti her geçen yıl katlanarak artıyor. İktidar, sözde ‘sıfır maliyetle’ yaptırdığı ‘mega’ projeler için yandaş müteahhitlere her yıl milyarlarca lira aktarıyor. Yollar, köprüler ve hastaneler için 2019 yılında 5,1 milyar lira garanti ücret ödendi. Bu yıl ayrılan bütçe yaklaşık 8 milyar lira. Ancak bugüne kadar ayrılan bütçe hiç bir zaman tutturulamadı. Bütçeden 2020’de çıkması beklenen paranın 9 milyar TL’den fazla olması bekleniyor. Sorun şu ki, garanti ücretler daha yıllarca ödenecek. Sadece önümüzdeki 3 yıl için ödeneceği öngörülen miktar 32 milyar liraya yakın!
Plansız ve belli bir kesime ‘kazandırmak’ için girişilen yatırımlar milletin sırtına yük olarak biniyor. Geçtiğimiz hafta Kütahya Zafer Havalimanı ile ilgili ‘garanti yolcu’ ücretleri yine haber oldu. Zira projede yolcu sayılarında yanılma payı ‘yüzde 95’ seviyelerindeydi. Ve bu nedenle sadece 5 yılda yüklenici firmaya 27 milyon liraya yakın ‘garanti’ para ödemesi yapılmıştı.
HAVALİMANLARI ‘ZARARINA’ ÇALIŞIYOR
Zafer Havalimanı, Afyonkarahisar, Uşak ve Kütahya illerine hizmet vermesi planlandı. Havalimanının inşaatı AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstanbul’daki 3. havalimanının da üstlenici firması olan İçtaş İnşaat’a verildi. Yüklenici firmaya toplam 50 milyon Euro’ya mal olan havalimanı Kasım 2012’de faaliyete geçti. Havalimanının işletme süresi 21 Mart 2044’te sona erecek. Yap-işlet-devret modeliyle yapılan havalimanı için yüklenici firmaya yolcu garantisi verildi. İç hatlar için yolcu başına 2, dış hatlar için 10 Euro ödenecek.
YANILMA PAYI YÜZDE 96!
Kütahya Zafer Havalimanı’nın kapasitesi yıllık 2 milyon kişi. Verilen ‘garanti yolcu’ sayısı ise 1 milyon 232 bin. Ancak bugüne kadar bırakın 1 milyon 232 bini, yıllık 100 bin rakamına bile ulaşılamadı. Gelmeyen yolcuların parası ise ‘Hazine’den ödendi. Örneğin 2013’de iç hatlardan 32 bin kişi uçmuş. Sonraki yıl 28 bin küsür. Ardından rakam 32 bin 500’e çıkmış. Dış hatlarda da aynı şekilde ‘taahhüt edilen’ rakamın yanına bile yaklaşılamadı. 2012 ve 2017 yılları arasında toplamda dış hatlar terminalini yaklaşık 55 bin kişi kullandı. Buradaki taahhüd edilen yolcu miktarı ise 2 milyon 100 binden fazla. Yanılma payı yüzde 96!
2044’E KADAR 210 MİLYON EURO AKTARILACAK
Şartnameye göre her yıl garanti edilen yolcu sayısı artıyor. Onuncu yılda ise ise sayı 2044’e kadar sabitleniyor. 2022’den 2044’e kadar iç hatlarda 775 bin, dış hatlarda ise 542 bin yolcu garantisi verildi. Neredeyse üç ilin toplam nüfusu kadar! Ortalama bir hesapla yüklenici firmaya sözleşmenin bitim tarihine kadar yapılması öngörülen ödeme 210 milyon Euro’yu bulacak.
BU YIL DA UÇMAYAN 1 MİLYON 200 BİN KİŞİNİN PARASI ÖDENECEK
Bu yıl garanti edilen yolcu sayısı ise 1 milyon 279 bin kişi! Peki geçtiğimiz ay kaç yolcuya hizmet verildi dersiniz; Devlet Hava Meydanları’nın istatistiklerine göre sadece 5 bin 656 kişi uçtu! Yaz aylarında daha fazla seyahat edildiğini varsayarak rakamın 12 ay sonunda en iyi ihtimalle 85 bin civarında olacağını söyleyebiliriz. Özetle yine yaklaşık 1 milyon 200 bine yakın yolcunun parası ‘Hazine’den ödenecek!
YAP-İŞLET-DEVRET: SOYGUN DÜZENİ!
Tek sorun Zafer Havalimanı değil elbette. Onun gibi hatta ondan kat kat fazla ‘garanti ücret’ ödenen ‘mega’ projeler var. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan’ın geçtiğimiz aylarda, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaptığı açıklamaya göre ‘mega projeler’ nedeniyle müteahhitlere verilen araç ve yolcu garantisi ödemelerinin yapıldığı ‘Hane Halkına Transferler’ kalemine 2020 yılı için 7.8 milyar TL’lik ödenek konuldu.
HEDEF HİÇ TUTTURULAMADI!
Ancak hemen hatırlatalım, bugüne kadar ayrılan ödenek miktarı hiç bir zaman tutturulamadı. Örneğin, yolcu ve araç garantisi verilerek yaptırılan Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile bağlantılı otoyolları ve Avrasya Tüneli’nden geçmeyen yolcu ve araçlar için müteahhitlere 2018 yılında 3 milyar 403 milyon lira ödeme yapıldı. 2019 yılı için ise 3 milyar 549 milyon lira ödenek ayrıldı. Ancak geçtiğimiz yıl Ağustos ayı sonunda ödeneğin yaklaşık 1.5 milyar lira üzerine çıkılarak müteahhit firmalara aktarılan tutar 5 milyar 109 milyon lirayı bulmuştu.
3 YILDA 31,2 MİLYAR LİRA AKTARILACAK
Plana göre, 2020 yılında 7 milyar 876 milyon, 2021’de 10 milyar 714 milyon, 2022’de ise 12 milyar 684 milyon lira garanti ödemesi yapılması öngörülüyor. Buna göre 2020, 2021 ve 2022 yıllarında tamamına yakını AKP iktidarlarının gözde müteahhitlik şirketleri olan gruplara (en az) 31 milyar 274 milyon lira daha garanti ödemesi yapılacak. Sapmalarla birlikte rakamın 35 milyara tırmanması sürpriz olmaz…
[İlker Doğan] 17.2.2020 [TR724]
Plansız ve belli bir kesime ‘kazandırmak’ için girişilen yatırımlar milletin sırtına yük olarak biniyor. Geçtiğimiz hafta Kütahya Zafer Havalimanı ile ilgili ‘garanti yolcu’ ücretleri yine haber oldu. Zira projede yolcu sayılarında yanılma payı ‘yüzde 95’ seviyelerindeydi. Ve bu nedenle sadece 5 yılda yüklenici firmaya 27 milyon liraya yakın ‘garanti’ para ödemesi yapılmıştı.
HAVALİMANLARI ‘ZARARINA’ ÇALIŞIYOR
Zafer Havalimanı, Afyonkarahisar, Uşak ve Kütahya illerine hizmet vermesi planlandı. Havalimanının inşaatı AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstanbul’daki 3. havalimanının da üstlenici firması olan İçtaş İnşaat’a verildi. Yüklenici firmaya toplam 50 milyon Euro’ya mal olan havalimanı Kasım 2012’de faaliyete geçti. Havalimanının işletme süresi 21 Mart 2044’te sona erecek. Yap-işlet-devret modeliyle yapılan havalimanı için yüklenici firmaya yolcu garantisi verildi. İç hatlar için yolcu başına 2, dış hatlar için 10 Euro ödenecek.
YANILMA PAYI YÜZDE 96!
Kütahya Zafer Havalimanı’nın kapasitesi yıllık 2 milyon kişi. Verilen ‘garanti yolcu’ sayısı ise 1 milyon 232 bin. Ancak bugüne kadar bırakın 1 milyon 232 bini, yıllık 100 bin rakamına bile ulaşılamadı. Gelmeyen yolcuların parası ise ‘Hazine’den ödendi. Örneğin 2013’de iç hatlardan 32 bin kişi uçmuş. Sonraki yıl 28 bin küsür. Ardından rakam 32 bin 500’e çıkmış. Dış hatlarda da aynı şekilde ‘taahhüt edilen’ rakamın yanına bile yaklaşılamadı. 2012 ve 2017 yılları arasında toplamda dış hatlar terminalini yaklaşık 55 bin kişi kullandı. Buradaki taahhüd edilen yolcu miktarı ise 2 milyon 100 binden fazla. Yanılma payı yüzde 96!
2044’E KADAR 210 MİLYON EURO AKTARILACAK
Şartnameye göre her yıl garanti edilen yolcu sayısı artıyor. Onuncu yılda ise ise sayı 2044’e kadar sabitleniyor. 2022’den 2044’e kadar iç hatlarda 775 bin, dış hatlarda ise 542 bin yolcu garantisi verildi. Neredeyse üç ilin toplam nüfusu kadar! Ortalama bir hesapla yüklenici firmaya sözleşmenin bitim tarihine kadar yapılması öngörülen ödeme 210 milyon Euro’yu bulacak.
BU YIL DA UÇMAYAN 1 MİLYON 200 BİN KİŞİNİN PARASI ÖDENECEK
Bu yıl garanti edilen yolcu sayısı ise 1 milyon 279 bin kişi! Peki geçtiğimiz ay kaç yolcuya hizmet verildi dersiniz; Devlet Hava Meydanları’nın istatistiklerine göre sadece 5 bin 656 kişi uçtu! Yaz aylarında daha fazla seyahat edildiğini varsayarak rakamın 12 ay sonunda en iyi ihtimalle 85 bin civarında olacağını söyleyebiliriz. Özetle yine yaklaşık 1 milyon 200 bine yakın yolcunun parası ‘Hazine’den ödenecek!
YAP-İŞLET-DEVRET: SOYGUN DÜZENİ!
Tek sorun Zafer Havalimanı değil elbette. Onun gibi hatta ondan kat kat fazla ‘garanti ücret’ ödenen ‘mega’ projeler var. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan’ın geçtiğimiz aylarda, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaptığı açıklamaya göre ‘mega projeler’ nedeniyle müteahhitlere verilen araç ve yolcu garantisi ödemelerinin yapıldığı ‘Hane Halkına Transferler’ kalemine 2020 yılı için 7.8 milyar TL’lik ödenek konuldu.
HEDEF HİÇ TUTTURULAMADI!
Ancak hemen hatırlatalım, bugüne kadar ayrılan ödenek miktarı hiç bir zaman tutturulamadı. Örneğin, yolcu ve araç garantisi verilerek yaptırılan Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile bağlantılı otoyolları ve Avrasya Tüneli’nden geçmeyen yolcu ve araçlar için müteahhitlere 2018 yılında 3 milyar 403 milyon lira ödeme yapıldı. 2019 yılı için ise 3 milyar 549 milyon lira ödenek ayrıldı. Ancak geçtiğimiz yıl Ağustos ayı sonunda ödeneğin yaklaşık 1.5 milyar lira üzerine çıkılarak müteahhit firmalara aktarılan tutar 5 milyar 109 milyon lirayı bulmuştu.
3 YILDA 31,2 MİLYAR LİRA AKTARILACAK
Plana göre, 2020 yılında 7 milyar 876 milyon, 2021’de 10 milyar 714 milyon, 2022’de ise 12 milyar 684 milyon lira garanti ödemesi yapılması öngörülüyor. Buna göre 2020, 2021 ve 2022 yıllarında tamamına yakını AKP iktidarlarının gözde müteahhitlik şirketleri olan gruplara (en az) 31 milyar 274 milyon lira daha garanti ödemesi yapılacak. Sapmalarla birlikte rakamın 35 milyara tırmanması sürpriz olmaz…
[İlker Doğan] 17.2.2020 [TR724]
Önce babası, sonra annesi tutuklandı; artık konuşmuyor!
AKP rejiminin kadınlar ve çocuklara yaptıklarını bugüne kadar hiç bir iktidar yapmadı. Binlerce kadın sırf kermes düzenledi, bir bankaya para yatırdı, bir gazeteye abone oldu, bir sendikaya üye oldu diye hukuksuzca tutuklandı. Aileler paramparça oldu, yuvalar dağıldı. Babanın tutuklanması yetmedi, 2-3 yaşlarında çocukları olan anneler de cezaevine konuldu. Bir anda anne ve babasını kaybeden binlerce çocuk ağır travmalar yaşadı. Bugün Türkiye’de 5 yaşın altında yüzlerce çocuk hem annesinden hem de babasında yoksun büyüyor. Zira anne ve babaları ‘uyduruk’ gerekçelerle zindanlara atıldı. Çocuklar annelerini, babalarını unuttu!
ÖNCE KONUŞMAYI BIRAKTI
Bunlardan birini dün İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu paylaştı. Yasemin Aladağ’ın eşi sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklanmıştı. Ancak zulüm bununla sınırlı kalmadı kendisi de cezaevine gönderildi. Önce babasını, ardından da annesini bir anda kaybeden 2 yaşındaki çocuk, yaşadığı travmayla konuşmayı bıraktı. Kendisine asla dokundurtmuyor. Dokunulduğunda tepki gösteriyor. Bunun üzerine anneannesi çocuğu cezaevindeki annesinin yanına bıraktı. Ancak ‘demir kapılar’ çocuğu korkutmuştu, hasta oldu. Aile, çareyi psikyatra gitmekte buldu. Psikiyatr, anneanneye ‘çocuğun hayatının kısa süre içinde allak bullak’ olduğunu söyledi. AKP rejiminin annesiz ve babasız bıraktığı çocuk şimdi anneannesinin yanında.
Tutuklanan anne ve çocuğunun fotoğrafını paylaşan Gergerlioğlu, duruma tepkisi şu cümlelerle gösterdi: “Anadoludan feryatlar yukseliyor..! Yeter, yeter artık bu mazlum çocuklara çektirilenler..! @adalet_bakanlik Anneler tutuksuz yargılansın! Eşi de tutuklu Yasemin Aladag’ın annesi torunu için diyor ki, ‘Anne alınınca konuşmamaya başladı kimselere kendini dokundurtmadı. Psikiyatriye götürdüm ‘çocugun hayatı allak bullak olmuş’ dedi, babasını tanımıyor, annesini çok biliyor cezaevine gidince annesinden kopmuyor, herkes ağlıyor. Yanına aldı, demir kapılardan çok korkmuş hastalandı, geri aldım.”
[TR724] 17.2.2020
ÖNCE KONUŞMAYI BIRAKTI
Bunlardan birini dün İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu paylaştı. Yasemin Aladağ’ın eşi sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklanmıştı. Ancak zulüm bununla sınırlı kalmadı kendisi de cezaevine gönderildi. Önce babasını, ardından da annesini bir anda kaybeden 2 yaşındaki çocuk, yaşadığı travmayla konuşmayı bıraktı. Kendisine asla dokundurtmuyor. Dokunulduğunda tepki gösteriyor. Bunun üzerine anneannesi çocuğu cezaevindeki annesinin yanına bıraktı. Ancak ‘demir kapılar’ çocuğu korkutmuştu, hasta oldu. Aile, çareyi psikyatra gitmekte buldu. Psikiyatr, anneanneye ‘çocuğun hayatının kısa süre içinde allak bullak’ olduğunu söyledi. AKP rejiminin annesiz ve babasız bıraktığı çocuk şimdi anneannesinin yanında.
PSİKYATR: ÇOCUĞUN HAYATI ALLAK BULLAK OLMUŞ!Anadoludan feryatlar yukseliyor..!— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) February 16, 2020
Yeter, yeter artık bu mazlum çocuklara çektirilenler..!@adalet_bakanlik
Anneler tutuksuz yargılansın!
Eşi de tutuklu Yasemin Aladag'ın annesi torunu için diyor ki
'anne alınınca konuşmamaya başladı kimselere kendini dokundurtmadı++ pic.twitter.com/maQOUDJecb
Tutuklanan anne ve çocuğunun fotoğrafını paylaşan Gergerlioğlu, duruma tepkisi şu cümlelerle gösterdi: “Anadoludan feryatlar yukseliyor..! Yeter, yeter artık bu mazlum çocuklara çektirilenler..! @adalet_bakanlik Anneler tutuksuz yargılansın! Eşi de tutuklu Yasemin Aladag’ın annesi torunu için diyor ki, ‘Anne alınınca konuşmamaya başladı kimselere kendini dokundurtmadı. Psikiyatriye götürdüm ‘çocugun hayatı allak bullak olmuş’ dedi, babasını tanımıyor, annesini çok biliyor cezaevine gidince annesinden kopmuyor, herkes ağlıyor. Yanına aldı, demir kapılardan çok korkmuş hastalandı, geri aldım.”
[TR724] 17.2.2020
Kampanya sonuç verdi: Ahmet tedaviye annesiyle gidecek
İnsan Hakları savunucusu Natali Avasyan, Ahmet Burhan'ın kanser tedavisi için gerekli paranın toplanması konusunda büyük emek sarf etmişti.
Aylardır kanser hastası Ahmet Burhan için sosyal medyada sürdürülen kampanya nihayet sonuç verdi. Anne Zekiye Ataç’a pasaport verileceği ve oğlunun Almanya’daki tedavisinde yanında olacağı açıklandı. Anne Zekiye Ataç, yaşadığı mutluluğu savcılığın kararıyla birlikte, “Yasak kalktı, Ahmet’e gidiyorum.” notuyla paylaştı.
Güzel haberi Ahmet’in tedavisiyle yakından ilgilenen Natali Avazyan sosyal medya hesabından duyurdu. Avazyan, paylaşımında, “Adana #CHP Milletvekilimiz Sn @Zinonutumer önderliğinde yürüttüğümüz üstün çabalar sayesinde Ahmet Annesiyle tedaviye gidiyor. Adana Cumhuriyet Başsavcısı @yurdagul_faruk ederim. Adana Baro Başkanımıza Sn.Veli Küçük teşekkür ederim. Ve teşekkürler Türkiye.. (…) Mutlulukta ağlıyorum. Bu süreçde yanımızda olan herkese teşekkür ederim.. KARA EFEM ,TEDAVİ YE ANNESİYLE BİRLİKTE GİDİYOR. Teşekkürler Kızıl Efem @gokhanozoguz Teşekkürler” ifadelerini kullandı.
[TR724] 17.2.2020
Aylardır kanser hastası Ahmet Burhan için sosyal medyada sürdürülen kampanya nihayet sonuç verdi. Anne Zekiye Ataç’a pasaport verileceği ve oğlunun Almanya’daki tedavisinde yanında olacağı açıklandı. Anne Zekiye Ataç, yaşadığı mutluluğu savcılığın kararıyla birlikte, “Yasak kalktı, Ahmet’e gidiyorum.” notuyla paylaştı.
Güzel haberi Ahmet’in tedavisiyle yakından ilgilenen Natali Avazyan sosyal medya hesabından duyurdu. Avazyan, paylaşımında, “Adana #CHP Milletvekilimiz Sn @Zinonutumer önderliğinde yürüttüğümüz üstün çabalar sayesinde Ahmet Annesiyle tedaviye gidiyor. Adana Cumhuriyet Başsavcısı @yurdagul_faruk ederim. Adana Baro Başkanımıza Sn.Veli Küçük teşekkür ederim. Ve teşekkürler Türkiye.. (…) Mutlulukta ağlıyorum. Bu süreçde yanımızda olan herkese teşekkür ederim.. KARA EFEM ,TEDAVİ YE ANNESİYLE BİRLİKTE GİDİYOR. Teşekkürler Kızıl Efem @gokhanozoguz Teşekkürler” ifadelerini kullandı.
Mutlulukta ağlıyorum , Bu süreçde yanımızda olan herkese teşekkür ederim..— Arlet Natali AVAZYAN (@NataliAVAZYAN) February 17, 2020
KARA EFEM ,TEDAVİ YE ANNESİYLE BİRLİKTE GİDİYOR.
Teşekkürler Kızıl Efem @gokhanozoguz
Teşekkürler@LivaneliZulfu @serrafine @samliogluayseni Teşekkürlet Ülkemin Aydınlıkları..
Babası sözde ‘f.tö’ soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Ahmet, geçtiğimiz ay tedavi için Almanya’ya anneannesiyle gitmek zorunda kalmıştı. Anne Zekiye Ataç’ın ‘adli kontrol kaldırılsın’ talebi mahkeme tarafından reddedilmişti.Savcılıktan belgeyi aldim.Ahmede gidiyorum. pic.twitter.com/X04AZiQoUf— Zekiye Ataç (@Zekiye_Atac) February 17, 2020
[TR724] 17.2.2020
Hayat çeşmeleri! [Betül Gül]
Son yıllarda bir zamanlar hiçbir canlının hayat süremeyeceği düşünülen ortamlarda yaşayan çok sayıda canlı keşfedildi. Aşırı sıcak, aşırı soğuk, fazla asitli, çok tuzlu ortamlarda, yüksek basınç altında yaşayan canlılar var. Okyanusların derinlerindeki hidrotermal bacaların çevresi Dünya’nın en uç yaşam alanları arasında. Yerkabuğunun içine sızan okyanus suyu ısınıyor ve hidrojen sülfür, amonyum gibi kimyasal maddelerle birlikte dışarı çıkıyor. İçlerinden çıkan suyun sıcaklığı 400 dereceye varan hidrotermal bacaların etrafında yaşayan büyük midyeler, boyları iki metreye yaklaşan solucanlar, beyaz tüylü yengeçler şaşırtıyor.
Bir süre önce, Kanada’nın Victoria Üniversitesi’nden Dr. John Dower ve meslektaşları, Büyük Okyanus’un batısındaki hidrotermal bacalara keşif gezisi yapmış ve bazı bacalarda oluşan kükürt havuzlarının kenarlarında kümeleşen dilbalıklarını (Symphurus thermophilus) gözlemlemişlerdi. Görünüşe göre, bacalardan çıkan zehirli ağır metaller, asit ve sıcaklık onları rahatsız etmiyordu. Araştırmacılar dilbalıklarının bazılarını da kükürt havuzunun üstünde görmüştü. 2019’da, Schmidt Okyanus Enstitüsü’nün araştırma gemisi ile yola çıkan Georgia Üniversitesi’nden deniz biyolojisi uzmanı Dr. Mandy Joye ve ekibi de, California Körfezi’nde, yaklaşık 2 km derinlikte hayret verici bir alem keşfetti. Boyları 23 metreye varan hidrotermal bacalar, sıcak kükürtlü havuzlar, pembe, mor, sarı, beyaz, turuncu mikroorganizmalar… Dr. Joye, “tüm yüzeylerinde bir çeşit hayat olan harikulade kuleler keşfettik.” diyor.
Hidrotermal bacalar, güneş ışınlarının ulaşmadığı karanlık derin sularda çöldeki vahalar gibi. Yüzey sularında güneş enerjisiyle fotosentez yapan bitkisel planktonlar besin zincirinin temelini oluşturuyor. Okyanusların derinlerinde, hidrotermal bacaların çevresinde ise, bacalardan çıkan kimyasalların enerjisiyle sudaki karbondiositten organik madde üreten (kemosentez yapan) mikroorganizmalar besin zincirinin temelini oluşturuyor. Bazı hayvanlar bu mikroorganizmaları yiyor; bazıları da ihtiyaçları olan gıdayı vücutlarında yaşayan mikroorganizmalardan alıyor. Mesela, derin deniz midyelerinin (Bathymodiolus) solungaçlarında kemosentez yapan bakteriler bulunuyor. Dev tüp solucanları da (Riftia pachyptila) bu ilginç ekosistemin parçası. Larva halindeyken serbestçe yüzen, sonra bir hidrotermal bacanın yakınına yerleşen dev tüp solucanlarının derilerinden içeriye kükürt “yiyen” bakteriler giriyor. Vücutlarında bakterileri barındıran özel bir organ oluşuyor! Ağızları ve sindirim sistemleri olmayan bu hayvanlar bakterilerin ürettikleri organik maddelerle besleniyor.
Yeri gelmişken şunu da belirtelim, Amerika’nın Northeastern Üniversitesi’nden Prof. Daniel Distel ve meslektaşları Filipinler’deki sığ bir lagünden çıkarılan bir tür yumuşakçayı (Kuphus polythalamia) inceledi. 2017 yılında PNAS adlı akademik dergide yayımlanan araştırmalarına göre, çamurun içinde yaşayan bu hayvanın gıdasını da vücudundaki bakteriler sağlıyor. Çamurda çürüyen odun parçalarından çıkan (çürük yumurta gibi kokan), hidrojen sülfürün enerjisiyle organik madde üreten bakteriler…
“…İşte şu temsildeki gibi, dünya da dönüp duran devasa gökcisimleri içinde küçüklüğü, maddi ve katı oluşuyla beraber sayısız canlının ve şuur sahibi varlığın vatanıdır. Onun en kıymetsiz, en çürük kısımları dahi birer hayat kaynağıdır, gözle görülemeyecek kadar küçük varlıklara birer yuvadır. Işte bu elbette, açıkça, kesin bir sezgiyle ve şüphesiz bir şekilde, şu sonsuz alemin ve burçlarıyla, yıldızlarıyla şu muhteşem göklerin canlı, şuur sahibi, ruh sahibi varlıklarla dolu olduğunu gösterir, ilan eder ve buna şahittir. Nurdan, ateşten, ışıktan, karanlıktan, havadan, sesten, güzel kokulardan, kelimelerden, esir maddesinden, hatta elektrikten ve elle tutulmaz başka latif maddelerden yaratılan o şuur, hayat ve ruh sahibi varlıklara, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye (aleyhissalatü vesselam) ve Kur’an-ı Mucizü’l Beyan, “melekler, cinler ve ruhaniler” der, onları böyle isimlendirir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Sözler, 29. Söz)
[Betül Gül] 17.2.2020 [TR724]
Bir süre önce, Kanada’nın Victoria Üniversitesi’nden Dr. John Dower ve meslektaşları, Büyük Okyanus’un batısındaki hidrotermal bacalara keşif gezisi yapmış ve bazı bacalarda oluşan kükürt havuzlarının kenarlarında kümeleşen dilbalıklarını (Symphurus thermophilus) gözlemlemişlerdi. Görünüşe göre, bacalardan çıkan zehirli ağır metaller, asit ve sıcaklık onları rahatsız etmiyordu. Araştırmacılar dilbalıklarının bazılarını da kükürt havuzunun üstünde görmüştü. 2019’da, Schmidt Okyanus Enstitüsü’nün araştırma gemisi ile yola çıkan Georgia Üniversitesi’nden deniz biyolojisi uzmanı Dr. Mandy Joye ve ekibi de, California Körfezi’nde, yaklaşık 2 km derinlikte hayret verici bir alem keşfetti. Boyları 23 metreye varan hidrotermal bacalar, sıcak kükürtlü havuzlar, pembe, mor, sarı, beyaz, turuncu mikroorganizmalar… Dr. Joye, “tüm yüzeylerinde bir çeşit hayat olan harikulade kuleler keşfettik.” diyor.
Hidrotermal bacalar, güneş ışınlarının ulaşmadığı karanlık derin sularda çöldeki vahalar gibi. Yüzey sularında güneş enerjisiyle fotosentez yapan bitkisel planktonlar besin zincirinin temelini oluşturuyor. Okyanusların derinlerinde, hidrotermal bacaların çevresinde ise, bacalardan çıkan kimyasalların enerjisiyle sudaki karbondiositten organik madde üreten (kemosentez yapan) mikroorganizmalar besin zincirinin temelini oluşturuyor. Bazı hayvanlar bu mikroorganizmaları yiyor; bazıları da ihtiyaçları olan gıdayı vücutlarında yaşayan mikroorganizmalardan alıyor. Mesela, derin deniz midyelerinin (Bathymodiolus) solungaçlarında kemosentez yapan bakteriler bulunuyor. Dev tüp solucanları da (Riftia pachyptila) bu ilginç ekosistemin parçası. Larva halindeyken serbestçe yüzen, sonra bir hidrotermal bacanın yakınına yerleşen dev tüp solucanlarının derilerinden içeriye kükürt “yiyen” bakteriler giriyor. Vücutlarında bakterileri barındıran özel bir organ oluşuyor! Ağızları ve sindirim sistemleri olmayan bu hayvanlar bakterilerin ürettikleri organik maddelerle besleniyor.
Yeri gelmişken şunu da belirtelim, Amerika’nın Northeastern Üniversitesi’nden Prof. Daniel Distel ve meslektaşları Filipinler’deki sığ bir lagünden çıkarılan bir tür yumuşakçayı (Kuphus polythalamia) inceledi. 2017 yılında PNAS adlı akademik dergide yayımlanan araştırmalarına göre, çamurun içinde yaşayan bu hayvanın gıdasını da vücudundaki bakteriler sağlıyor. Çamurda çürüyen odun parçalarından çıkan (çürük yumurta gibi kokan), hidrojen sülfürün enerjisiyle organik madde üreten bakteriler…
“…İşte şu temsildeki gibi, dünya da dönüp duran devasa gökcisimleri içinde küçüklüğü, maddi ve katı oluşuyla beraber sayısız canlının ve şuur sahibi varlığın vatanıdır. Onun en kıymetsiz, en çürük kısımları dahi birer hayat kaynağıdır, gözle görülemeyecek kadar küçük varlıklara birer yuvadır. Işte bu elbette, açıkça, kesin bir sezgiyle ve şüphesiz bir şekilde, şu sonsuz alemin ve burçlarıyla, yıldızlarıyla şu muhteşem göklerin canlı, şuur sahibi, ruh sahibi varlıklarla dolu olduğunu gösterir, ilan eder ve buna şahittir. Nurdan, ateşten, ışıktan, karanlıktan, havadan, sesten, güzel kokulardan, kelimelerden, esir maddesinden, hatta elektrikten ve elle tutulmaz başka latif maddelerden yaratılan o şuur, hayat ve ruh sahibi varlıklara, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye (aleyhissalatü vesselam) ve Kur’an-ı Mucizü’l Beyan, “melekler, cinler ve ruhaniler” der, onları böyle isimlendirir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Sözler, 29. Söz)
[Betül Gül] 17.2.2020 [TR724]
Nokia sendromuna dikkat! [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]
Nokia’yı hepimiz biliyoruz, birçoğumuz da cep telefonlarını kullandı, kullanmayanlarımız da en azından varlığını duydular. Bu efsane markanın hikayesini kısa süre önce bu sitede okumuştuk. İşte bu ifade oradan: ‘2007’de telefon piyasasının yüzde 64,9’unu elinde bulunduran Nokia’nın pazar payı 2013’te yüzde 3’lere kadar düştü. Apple ve Google ile rekabette başarısız olunca çareyi cep telefonu bölümünü satmakta buldu.’ Nokia’yı bir anda dünya lideri yapan aynı dinamikler kısa zamanda sahneden silinmesine de yol açtı. Sosyal olaylar her zaman ticaretteki bu yükseliş ve düşüş gibi seyretmez ama çok benzer parametreler sosyal hareketlerde de söz konusu olabiliyor. Bu yazıda Hizmet Hareketini yükselten bazı faktörleri ve değişen dünyada yeni dinamikleri yakalamanın önemini vurgulamak istiyorum. Nokia’nın yaşadığı değişimin bir benzeri ile karşı karşıya olabileceğimizi düşünüyorum.
Bilindiği üzere toplumlara yön vermek isteyen bütün rehberler yaşadıkları şartları dikkate alarak en verimli ve etkili vasıtalarla insanlara mesajlarını ulaştırmışlardır. Hazret-i İsa (a.s) kendi döneminde en etkili yolla ve olabilecek bütün vasıtalarla mesajını yaymaya çalışmıştı. Hazret-i Peygamber (s.a.v) o günkü Mekke’de ulaşabildiği herkese mesajını yaymaktaydı. Gene o günün şartlarında Mekke’deki panayırı değerlendirerek bütün ziyaretçilerin bu mesajı duyması için azami gayret gösteriyordu. Daha sonraki dönemde imkan bulduğunda arkadaşlarını başka topluluklara göndererek ve mektuplar yazarak bütün dünyaya mesajını iletmeye çalışıyordu.
Bundan yaklaşık yüz yıl önce Bediüzzaman Said-i Nursi o günkü iletişimin en etkin vasıtaları olan kitaplar ve gazeteler ile mesajını yaymaya ve insanlara ulaştırmaya çalışıyordu. İnsanlarla görüşmesi sınırlandırıldığı ve kitaplarını bastırması imkansız hale geldiği zaman da bu kitapları (risaleler) gizlice de olsa küçüklü büyüklü elle yazılarak çoğaltılmasını sağlıyor ve bu yolla insanlara mesajlarını iletiyordu. Daha sonra da imkan bulunca teksir makinasını, ortam biraz daha normalleşip imkanlar arttıkça matbaaları değerlendiriyordu. Kendisi ve talebelerinin gazeteler aracılığıyla insanlara ulaşmak için ne kadar gayret gösterdiğini biliyoruz. O zaman tamamen devlet tekelinde olan ve O’nun mesajlarına kapalı olan Radyonun ne kadar önemli ve etkili bir vasıta olduğunu sıklıkla vurguladığını nakleden birçok şahit bulunuyor.
Bugünkü anlamda Hizmet Hareketinin kurucusu olan F. Gülen de aynı şekilde insanlara mesajlarını en etkin vasıtalarla iletmeye çalışıyordu ve hala çalışıyor. Cami kürsüsünden vaazlarla ulaşmaya çalıştığı insanlar vardı, Kuran kursunda okuttuğu talebeler vardı, kahvehanelere gidip oyun oynayan insanlara konuşmalar yapıyordu. Aynı zamanda başka şehirlere, kasabalara gidip oralardaki insanlara mesajlarını götürmeye çalışıyordu. Öğrencilerini çevre köylere, kasabalara gönderip oralarda bu mesajları yaymaları için çaba gösteriyordu. Bu gidilen mekanlar önce Türkiye’nin her yeri olurken daha sonra dünyanın bütün ülkeleri oldu. İlerleyen zamanda insanlara mesajlarını iletmek için kullanılan vasıtalara dergiler, gazeteler, kitaplar, radyolar, televizyonlar ve internet kanalları eklenecekti. Aynı zamanda insanlara ulaşmaya vesile olacak ve onları fikren, ilmen ve ruhen de yükseltecek başka vasıtalara müracaat ediliyordu. Dersaneler, okullar ve benzeri eğitim ve basın yayın vasıtaları bunların örnekleridir.
Bütün bu bilinen şeyleri niçin sıralıyorum ve bunların Nokia ile ne ilgisi var? Sosyal bilimler alanında ‘Nokia Sendromu’ diye tanımlanan bir olgu yok. Benim burada tanımladığım fenomeni tanımlayan bir terim varsa da ben bilmiyorum. Nokia Sendromu tabirini konunun daha iyi anlaşılabilmesi ve akılda kalması için kullanıyorum. Bir ürünün piyasada alıcı bulması için daha öncekilerde olmayan bir özelliği olması veya daha önce benzer ürünlerin ulaşamadığı bir müşteri kitlesine ulaşması gerekir. Hizmet Hareketi aslında bu iki özelliği de içinde barındıran bir yayılım gösterdi. Hem daha önce yardım ve iyilik adına insanların sunduklarından farklı bir hizmet sunumu yaptı. Çeşitli dini motivasyonlu topluluklar insanlara dini mesajlar götürmekteydi ve bununla onlara hizmet etmeye çalışıyorlardı. Hizmet Hareketi insanlara eğitim hizmeti götürdü ve bunu yaparken örnek insanların temsili ile mesajlarını iletti. Başlangıçtan itibaren bu hizmetleri daha önce başkalarının ulaşamadığı ya da ulaştıramadıkları toplum kesimlerine ve ülkelere ulaştırarak onları da faydalandırdı. O nedenle kısa bir zaman diliminde bütün benzer topluluklardan çok daha büyük bir kabule mazhar oldu ve çok daha fazla insana faydalı oldu.
Nokia’yı tahtından eden değişim aslında iletişimde yeni bir çağ açan akıllı telefonların piyasaya çıkması oldu. Artık bir cep telefonu aynı zamanda bir bilgisayar, fotoğraf makinası ve daha çok sayıda ekstra özelliğe haiz bir cihazdı. Akıllı telefonların piyasaya çıkmasından önce internet çağı başlamış ve hemen her eve girmişti. Bu klasik anlamda bilinen birçok iletişim ve bilgi paylaşım şeklinin değişmesi demekti. Denilebilir ki son otuz yılda internetin yaygınlaşması ile dünya küçük bir köy oldu. Ancak akıllı telefonlardan önce gene de bu teknolojinin kullanımını ve bireyselleşmeyi sınırlayan faktörler vardı. Akıllı telefonlardan önce herkes bir bilgisayara ve internet bağlantısına tek başına sahip olamayabiliyordu ve bu durum bireyselleşmeyi kısmen yavaşlatıyordu. Ancak akıllı telefonların yaygın kullanımı ile ve internetin herkes için ulaşılabilir olması ile geleneksel medya büyük bir rakiple karşı karşıya kaldı ve zamanla ikinci plana düşmeye başladı. Aslında akıllı telefonların bu kadar yaygın olması ve sosyal medya platformlarının bütün dünyada sınırlar aşarak kullanılmaya başlanması sadece medyayı değil bütün toplumsal ilişkileri etkileyecek bir gelişmeydi. Artık çocuk yaşta bir youtuber ya da instagram kullanıcısı milyonlarca insana ulaşıp mesajını aracısız olarak ulaştırabilmektedir. En çok satan bir gazete ya da kitabın bu kadar yaygın kullanıcıya ulaşması ve mesajlarını iletmesi asla mümkün olmamaktadır.
Hizmet felsefesinin ve Hizmet Hareketinin değerlerinin en eski ve klasik yol olan birebir ilişki ile anlatılması ve yayılmasından en yeni medya ortamlarına kadar olabilecek bütün vasıtalarla insanlara ulaştırılması esas olduğuna göre bu yeni durumu hızla kavramak ve ona göre üretimler yapmak durumundayız. Bugüne kadar tecrübe edilmiş bütün vasıtaların yanında yeni dönemde insanlara en hızlı ulaşan sosyal medya platformlarının ve araçlarının kullanılması en temel esas olmalıdır diye düşünüyorum. Artık sadece eski yöntemlerle insanlara ulaşmaya çalışmak demek Nokia’nın yaşadığı hayal kırıklığını yaşamaya namzet olmak demektir. Çeşitli sosyal medya vasıtaları ile kendi doğrularımızın anlatılması ve bu değerleri anlatacak içeriklerin üretilmesi bundan yüz yıl önceki elle yada matbaa ile kitap çoğaltmaktan farklı değildir. Çağın iletişim vasıtalarını kullanarak insanlara ulaşmak asla ihmal edilemeyecek bir zorunluluktur.
Günümüzde özellikle çocukluktan itibaren bütün gençler internet vasıtasıyla çok farklı konulara ve çok farklı söylemlere ulaşmaktadırlar. Bu gençler için büyük bir risk olduğu gibi aslında büyük bir imkan da sunmaktadır. Usulüne uygun olarak sunulacak ürünler ihtiyaç sahiplerince kısa zamanda sahiplenilebilmektedir. Bir camide yüz kişiye konuşmak yada bir toplantı salonunda üç yüz kişiye hitap etmek yerine bir youtube videosu ile milyonlarca insana ulaşmak mümkün olabilmektedir. İnsanların ihtiyacı olan herşey internetten ulaştığı bu dünyada bizim bunu görmezden gelmemiz ya da sadece çok sınırlı alanlarda kullanmamız çağı ıskalamak olur. Yeniliklerden korkmak yerine onlardan daha bilinçli faydalanmak bize kazandıracaktır. Aksi takdirde Nokia Sendromu ile yüzleşme riski açıkça ortadadır.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 17.2.2020 [TR724]
Bilindiği üzere toplumlara yön vermek isteyen bütün rehberler yaşadıkları şartları dikkate alarak en verimli ve etkili vasıtalarla insanlara mesajlarını ulaştırmışlardır. Hazret-i İsa (a.s) kendi döneminde en etkili yolla ve olabilecek bütün vasıtalarla mesajını yaymaya çalışmıştı. Hazret-i Peygamber (s.a.v) o günkü Mekke’de ulaşabildiği herkese mesajını yaymaktaydı. Gene o günün şartlarında Mekke’deki panayırı değerlendirerek bütün ziyaretçilerin bu mesajı duyması için azami gayret gösteriyordu. Daha sonraki dönemde imkan bulduğunda arkadaşlarını başka topluluklara göndererek ve mektuplar yazarak bütün dünyaya mesajını iletmeye çalışıyordu.
Bundan yaklaşık yüz yıl önce Bediüzzaman Said-i Nursi o günkü iletişimin en etkin vasıtaları olan kitaplar ve gazeteler ile mesajını yaymaya ve insanlara ulaştırmaya çalışıyordu. İnsanlarla görüşmesi sınırlandırıldığı ve kitaplarını bastırması imkansız hale geldiği zaman da bu kitapları (risaleler) gizlice de olsa küçüklü büyüklü elle yazılarak çoğaltılmasını sağlıyor ve bu yolla insanlara mesajlarını iletiyordu. Daha sonra da imkan bulunca teksir makinasını, ortam biraz daha normalleşip imkanlar arttıkça matbaaları değerlendiriyordu. Kendisi ve talebelerinin gazeteler aracılığıyla insanlara ulaşmak için ne kadar gayret gösterdiğini biliyoruz. O zaman tamamen devlet tekelinde olan ve O’nun mesajlarına kapalı olan Radyonun ne kadar önemli ve etkili bir vasıta olduğunu sıklıkla vurguladığını nakleden birçok şahit bulunuyor.
Bugünkü anlamda Hizmet Hareketinin kurucusu olan F. Gülen de aynı şekilde insanlara mesajlarını en etkin vasıtalarla iletmeye çalışıyordu ve hala çalışıyor. Cami kürsüsünden vaazlarla ulaşmaya çalıştığı insanlar vardı, Kuran kursunda okuttuğu talebeler vardı, kahvehanelere gidip oyun oynayan insanlara konuşmalar yapıyordu. Aynı zamanda başka şehirlere, kasabalara gidip oralardaki insanlara mesajlarını götürmeye çalışıyordu. Öğrencilerini çevre köylere, kasabalara gönderip oralarda bu mesajları yaymaları için çaba gösteriyordu. Bu gidilen mekanlar önce Türkiye’nin her yeri olurken daha sonra dünyanın bütün ülkeleri oldu. İlerleyen zamanda insanlara mesajlarını iletmek için kullanılan vasıtalara dergiler, gazeteler, kitaplar, radyolar, televizyonlar ve internet kanalları eklenecekti. Aynı zamanda insanlara ulaşmaya vesile olacak ve onları fikren, ilmen ve ruhen de yükseltecek başka vasıtalara müracaat ediliyordu. Dersaneler, okullar ve benzeri eğitim ve basın yayın vasıtaları bunların örnekleridir.
Bütün bu bilinen şeyleri niçin sıralıyorum ve bunların Nokia ile ne ilgisi var? Sosyal bilimler alanında ‘Nokia Sendromu’ diye tanımlanan bir olgu yok. Benim burada tanımladığım fenomeni tanımlayan bir terim varsa da ben bilmiyorum. Nokia Sendromu tabirini konunun daha iyi anlaşılabilmesi ve akılda kalması için kullanıyorum. Bir ürünün piyasada alıcı bulması için daha öncekilerde olmayan bir özelliği olması veya daha önce benzer ürünlerin ulaşamadığı bir müşteri kitlesine ulaşması gerekir. Hizmet Hareketi aslında bu iki özelliği de içinde barındıran bir yayılım gösterdi. Hem daha önce yardım ve iyilik adına insanların sunduklarından farklı bir hizmet sunumu yaptı. Çeşitli dini motivasyonlu topluluklar insanlara dini mesajlar götürmekteydi ve bununla onlara hizmet etmeye çalışıyorlardı. Hizmet Hareketi insanlara eğitim hizmeti götürdü ve bunu yaparken örnek insanların temsili ile mesajlarını iletti. Başlangıçtan itibaren bu hizmetleri daha önce başkalarının ulaşamadığı ya da ulaştıramadıkları toplum kesimlerine ve ülkelere ulaştırarak onları da faydalandırdı. O nedenle kısa bir zaman diliminde bütün benzer topluluklardan çok daha büyük bir kabule mazhar oldu ve çok daha fazla insana faydalı oldu.
Nokia’yı tahtından eden değişim aslında iletişimde yeni bir çağ açan akıllı telefonların piyasaya çıkması oldu. Artık bir cep telefonu aynı zamanda bir bilgisayar, fotoğraf makinası ve daha çok sayıda ekstra özelliğe haiz bir cihazdı. Akıllı telefonların piyasaya çıkmasından önce internet çağı başlamış ve hemen her eve girmişti. Bu klasik anlamda bilinen birçok iletişim ve bilgi paylaşım şeklinin değişmesi demekti. Denilebilir ki son otuz yılda internetin yaygınlaşması ile dünya küçük bir köy oldu. Ancak akıllı telefonlardan önce gene de bu teknolojinin kullanımını ve bireyselleşmeyi sınırlayan faktörler vardı. Akıllı telefonlardan önce herkes bir bilgisayara ve internet bağlantısına tek başına sahip olamayabiliyordu ve bu durum bireyselleşmeyi kısmen yavaşlatıyordu. Ancak akıllı telefonların yaygın kullanımı ile ve internetin herkes için ulaşılabilir olması ile geleneksel medya büyük bir rakiple karşı karşıya kaldı ve zamanla ikinci plana düşmeye başladı. Aslında akıllı telefonların bu kadar yaygın olması ve sosyal medya platformlarının bütün dünyada sınırlar aşarak kullanılmaya başlanması sadece medyayı değil bütün toplumsal ilişkileri etkileyecek bir gelişmeydi. Artık çocuk yaşta bir youtuber ya da instagram kullanıcısı milyonlarca insana ulaşıp mesajını aracısız olarak ulaştırabilmektedir. En çok satan bir gazete ya da kitabın bu kadar yaygın kullanıcıya ulaşması ve mesajlarını iletmesi asla mümkün olmamaktadır.
Hizmet felsefesinin ve Hizmet Hareketinin değerlerinin en eski ve klasik yol olan birebir ilişki ile anlatılması ve yayılmasından en yeni medya ortamlarına kadar olabilecek bütün vasıtalarla insanlara ulaştırılması esas olduğuna göre bu yeni durumu hızla kavramak ve ona göre üretimler yapmak durumundayız. Bugüne kadar tecrübe edilmiş bütün vasıtaların yanında yeni dönemde insanlara en hızlı ulaşan sosyal medya platformlarının ve araçlarının kullanılması en temel esas olmalıdır diye düşünüyorum. Artık sadece eski yöntemlerle insanlara ulaşmaya çalışmak demek Nokia’nın yaşadığı hayal kırıklığını yaşamaya namzet olmak demektir. Çeşitli sosyal medya vasıtaları ile kendi doğrularımızın anlatılması ve bu değerleri anlatacak içeriklerin üretilmesi bundan yüz yıl önceki elle yada matbaa ile kitap çoğaltmaktan farklı değildir. Çağın iletişim vasıtalarını kullanarak insanlara ulaşmak asla ihmal edilemeyecek bir zorunluluktur.
Günümüzde özellikle çocukluktan itibaren bütün gençler internet vasıtasıyla çok farklı konulara ve çok farklı söylemlere ulaşmaktadırlar. Bu gençler için büyük bir risk olduğu gibi aslında büyük bir imkan da sunmaktadır. Usulüne uygun olarak sunulacak ürünler ihtiyaç sahiplerince kısa zamanda sahiplenilebilmektedir. Bir camide yüz kişiye konuşmak yada bir toplantı salonunda üç yüz kişiye hitap etmek yerine bir youtube videosu ile milyonlarca insana ulaşmak mümkün olabilmektedir. İnsanların ihtiyacı olan herşey internetten ulaştığı bu dünyada bizim bunu görmezden gelmemiz ya da sadece çok sınırlı alanlarda kullanmamız çağı ıskalamak olur. Yeniliklerden korkmak yerine onlardan daha bilinçli faydalanmak bize kazandıracaktır. Aksi takdirde Nokia Sendromu ile yüzleşme riski açıkça ortadadır.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 17.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Salih Hoşoğlu
Cuma Hutbesi ve siyaset [Ahmet Kurucan]
“Batı ülkelerinde Cuma namazı kılınır mı?” başlıklı seri halinde tam 7 yazı yayınlandı bu köşede. Kaleme aldığım bu yazıların gerek üretilmiş beşerî düşüncelerin/içtihatların din olmadığı gerekse son yazımızda ifade ettiğimiz soruya direkt cevap olan yaklaşımlarımın toplumsal karşılığı nedir bilmiyorum. Bu konuda söz söyleyebilecek ve nihai değerlendirmeler yapabilecek verilere sahip değilim. Bununla beraber konu ile alakalı bana ulaşan sorulardan bir tanesini günümüz gerçekleri açısından ele alınmasının gerekliliğine inanıyorum. Okumakta olduğunuz yazı işte bu gerçeği seslendirecektir.
Mevzu Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) merkezi olarak kaleme almış olduğu hutbeler. Konu açık; diyanet-siyaset iş birliği. Daha açık ve daha net ifadesiyle DİB’in siyasi iktidarın emrinde, onun politikalarını seslendiren bir propaganda aracı haline gelmesi ve özellikle hutbelerini bu eksende kaleme alması. Çoklarının bildiği, gördüğü, seslendirmese de farkında olduğu bir gerçek bu. Ama Diyanet’e haksızlık etmeyelim; bu sadece bugünün ya da 18 yıllık AKP iktidarı Diyanetinin Cumhuriyet tarihi Diyanetinin bir gerçeği. Okuduğunuz satırların yazarı 1988-1995 yılları arasında Diyanet İşlerinde Başkanlığında vaiz olarak çalışan ve bahsini ettiğim gerçekleri birebir yaşayan, hafıza dağarcığında bununla alakalı nice hatıraları olan birisi.
Tam da burada istisnaları yok mudur sorusu akla gelebilir. Tabii ki Cumhuriyet tarihi boyunca sayıları az da olsa istisnaları elbette vardır. Fakat bu genel manzarayı değiştirecek, farklı kanaatlere yelken açmamıza yetecek sayıda ve kalitede değil.
Bu hatırlatmadan sonra asıl konuya geleyim; şöyle diyor okur: “Propagandist bir dille kaleme alınan, siyasi iktidarın adeta borazanlığını yapan hutbeleri dinlememek, hutbe esnasında itiraz edip cemaatin huzurunu bozmamak için Cuma’ya gitmiyorum.” Bir başka okur ise günümüzün bir başka acı gerçeğini seslendiriyor: “Hayatında başkalarına zarar verir düşüncesiyle cebinde çakı bile taşımamış kişilere -ki ben de onlardan biriyim-terörist demeleri yok mu? Bunu hazmedemiyorum” diyor ve Cuma namazına gitmediğini ifade ediyor.
Bu iki ana eksende yerini alan kişilerin düşünce ve davranışları adına bir şey demeyeceğim. Son tahlilde karar kendilerinin. Bununla beraber bu düşünceleri vesile yaparak hafızalarınızı tazelemek adına siyaset ve Cuma hutbesi konusunda bir iki tarihi gerçeği sizlerle paylaşmak isterim. Geçtiğimiz yazı dizisinde Peygamber Efendimiz (sas) ve peşi sıra gelen halifeler ve devlet başkanları zamanında Cuma namazının siyasi karakterine dikkati çekmiş ve hutbe konularının gündelik hayatın tabii akışı içinde dini ve ahlaki bağlamdaki nasihatlerden toplumu ilgilendiren siyasi, iktisadi, askeri vb. her türlü konuda bir bilgi paylaşımı mahiyeti taşıdığını söylemiştim. Hatta Efendimizin 500’e yakın Cuma hutbesinden bize intikal eden hutbe sayısının azlığını günün gelişmelerine uygun olma şartıyla mesaj mahiyetini taşıyan ayetler veya sureler okuduğu için sahabenin bunları rivayet etme gereği duymadığına bağlamıştık.
İdari yapının Hz. Peygamber (sas) uygulamasına muvafık olarak devam ettiği zamanlarda hutbe muhteviyatının bu çerçevede devam etmesi gayet doğal. Bunu tasvip ve tasdik etmekte de bir problem yok. Asıl problem erken dönemlerde başlayan Cemel, Sıffin, Kerbela ve Nehrevan iç savaşları sonrası başlıyor. O günün şartları içinde siyasi iktidarın halka kendi görüşlerini ve politikasını anlatabileceği, propagandasını yapabileceği en iyi zeminlerden birisidir Cuma hutbesi. Hazır farz olan ibadetlerini yerine getirmek için toplanmış olan kalabalık önlerinde iken, bu fırsatı değerlendirmemek onlar adına büyük bir kayıptır. Nitekim öyle de olmuştur ve Muaviye b. Ebi Süfyan ile bu uygulama adeta kurumsal bir mahiyete bürünmüştür.
Sözün geldiği bu aşamada konunun uzmanları ve ansiklopedik okumalar yapan kişiler hariç belki çoklarına garip gelebilecek bir tartışma konusunu aktarayım. Konu şu; Efendimiz (sas) Cuma hutbesini namazdan önce mi okudu, sonra mı? Genel kanaat namazdan önce okuduğudur. Ama bazıları Serahsi’nin Mebsut’unda geçen bir ifadeye dayanarak önce Cuma namazını kılıp sonra hutbe okuduğu, namazın sonraya alınması ise Emeviler döneminde olduğunu söylerler. Benim yaptığım okumalarda “genel kanaat” isterseniz usul tabirini kullanıp “cumhurun ittifak ettiği görüş” diyelim, ilkidir. İ. Serahsi’nin cümlelerinin eksik aktarımından kaynaklanan bir tartışmadır bu. Fakat bu durum Cuma hutbelerinin muhtevası adına Emevi iktidarı ile kurumsallaştı dediğimiz gerçeği değiştirmiyor aksine destekliyor. Şöyle diyor Serahsi: “Emeviler hutbeyi Cuma namazından önceye almışlardı. Bunun sebebi, Emevi yönetimi hutbede helal olmayan bazı sözler söylüyorlar, halk da bu sözleri dinlememek için namazdan sonra mescidden çıkıp gidiyordu.” (bkz. Serahsi, el-Mebsut, 2/37.)
Halkın bu bağlamdakini tepkisini gösterme açısından daha sahih bir başka rivayeti aktarayım. Ebu Said el-Hudri anlatıyor: “Bayram günlerinde sünnete uygun olarak önce bayram namazı kılınır sonra hutbe okunurdu. Ya bir Kurban bayramı ya da bir Ramazan bayramı gününde, Mervan ile beraber namazgaha vardığımda Kesir b. Salt’ın yaptığı bir minber vardı. Mervan namazı kıldırmadan önce minbere çıkmaya davrandı. Ona mâni olmak için elbisesinin eteğinden yakaladım ve o da elimden eteğini kurtarmak istedi ve kurtardı. Ona “Vallahi siz Resulullah’ın sünnetini değiştiriyorsunuz” dedim. O da bana: “Ya Eba Said. Senin bildiğin o dönemler artık geçti gitti” dedi. Ben de ona: “Vallahi benim bildiğim şey bilmediğim şeyden daha hayırlıdır” dedim. Bunun üzerine “Namazdan sonra insanlar bizi dinlemek için karşımızda oturmuyorlar. Ben de bu nedenler hutbeyi namazdan önceye aldım.” (Buhari, Iyden,6; ve benzeri rivayetler için bkz: Müslim, Salatu’l Iyden, 889; Tirmizi, Cuma, 4; Ebu Davud, Salat, 2; Müsned, 3/379)
Gördüğünüz gibi Cuma namazı hutbe konularının siyasi iktidarın propagandasını yapacak şekilde îrâd edilmesinin tarihi yeni değil, eskilere hem de çok eskilere dayanıyor. Neredeyse İslam tarihi ile eş zamanlı bu gerçeğin sabahtan-akşama değişeceğini beklemek de imkânsız. Dile getirilen serzenişler ise haksız ve temelsiz değil.
İlginçtir vefat tarihi 505/1111 olan İ. Gazzali’de din-siyaset ya da iktidar-din ilişkisi adına benzeri şikayetlerde bulunuyor ve Bağdat Nizamiye medreselerindeki o şaşalı konumunu terk ediyor. Zaten Nizamiyye medreselerinin yetiştirmiş olduğu talebelerin istihdam edilmeleri de aynı amaca yönelik; siyasi iktidarın benimsediği resmi görüşlerinin savunucusu olmak. Hem müfredat program hem de tarihi gerçekler bunu doğruluyor.
Ve tarih 14 Şubat 2020. Daha üç gün önce. Amerika’nın kuzey eyaletlerinden birisindeyim. Cuma namazını kılmak için misafir olarak geldiğim şehirde Pakistan göçmeni Müslümanların açmış oldukları bir camiye gittim. Yukarıda okuduğunuz satırları kabataslak kaleme almış fakat yayına göndermemiştim. Hutbeyi îrâd eden kılık kıyafet ve sakalı ile tam bir Pakistan’lı genç ama İngilizcesi hiç aksansız. Belli ki 2. veya 3. nesil ABD’de doğmuş ya da çok küçük yaşlarda buraya gelmiş birisi. Hutbesini bitirirken şu hatırlatmayı yaptı ve hem de hadis vurgusunu yaparak. Arapça olarak söyledi önce: “es-Sultan zillullahi fi’l ard. Me ehanes’ sultane ehanellahe ve rasülehu.” Yani “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir. Kim ona ihanet ederse, Allah ve Resulüne ihanet etmiş olur.” Hadis denilen rivayet sahih mi, sultan kim, ihanet ne ve hepsinden öte ne dediğinizin bilincinde misiniz ve daha yüzlerde soru. Sadece bu vakıa bile benim yukarıda ifade ettiğim kökeni neredeyse İslam tarihinin başlangıcına dayanan bir uygulamanın sabahtan akşama değişmeyeceğinin bir göstergesi.
[Ahmet Kurucan] 17.2.2020 [TR724]
Mevzu Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) merkezi olarak kaleme almış olduğu hutbeler. Konu açık; diyanet-siyaset iş birliği. Daha açık ve daha net ifadesiyle DİB’in siyasi iktidarın emrinde, onun politikalarını seslendiren bir propaganda aracı haline gelmesi ve özellikle hutbelerini bu eksende kaleme alması. Çoklarının bildiği, gördüğü, seslendirmese de farkında olduğu bir gerçek bu. Ama Diyanet’e haksızlık etmeyelim; bu sadece bugünün ya da 18 yıllık AKP iktidarı Diyanetinin Cumhuriyet tarihi Diyanetinin bir gerçeği. Okuduğunuz satırların yazarı 1988-1995 yılları arasında Diyanet İşlerinde Başkanlığında vaiz olarak çalışan ve bahsini ettiğim gerçekleri birebir yaşayan, hafıza dağarcığında bununla alakalı nice hatıraları olan birisi.
Tam da burada istisnaları yok mudur sorusu akla gelebilir. Tabii ki Cumhuriyet tarihi boyunca sayıları az da olsa istisnaları elbette vardır. Fakat bu genel manzarayı değiştirecek, farklı kanaatlere yelken açmamıza yetecek sayıda ve kalitede değil.
Bu hatırlatmadan sonra asıl konuya geleyim; şöyle diyor okur: “Propagandist bir dille kaleme alınan, siyasi iktidarın adeta borazanlığını yapan hutbeleri dinlememek, hutbe esnasında itiraz edip cemaatin huzurunu bozmamak için Cuma’ya gitmiyorum.” Bir başka okur ise günümüzün bir başka acı gerçeğini seslendiriyor: “Hayatında başkalarına zarar verir düşüncesiyle cebinde çakı bile taşımamış kişilere -ki ben de onlardan biriyim-terörist demeleri yok mu? Bunu hazmedemiyorum” diyor ve Cuma namazına gitmediğini ifade ediyor.
Bu iki ana eksende yerini alan kişilerin düşünce ve davranışları adına bir şey demeyeceğim. Son tahlilde karar kendilerinin. Bununla beraber bu düşünceleri vesile yaparak hafızalarınızı tazelemek adına siyaset ve Cuma hutbesi konusunda bir iki tarihi gerçeği sizlerle paylaşmak isterim. Geçtiğimiz yazı dizisinde Peygamber Efendimiz (sas) ve peşi sıra gelen halifeler ve devlet başkanları zamanında Cuma namazının siyasi karakterine dikkati çekmiş ve hutbe konularının gündelik hayatın tabii akışı içinde dini ve ahlaki bağlamdaki nasihatlerden toplumu ilgilendiren siyasi, iktisadi, askeri vb. her türlü konuda bir bilgi paylaşımı mahiyeti taşıdığını söylemiştim. Hatta Efendimizin 500’e yakın Cuma hutbesinden bize intikal eden hutbe sayısının azlığını günün gelişmelerine uygun olma şartıyla mesaj mahiyetini taşıyan ayetler veya sureler okuduğu için sahabenin bunları rivayet etme gereği duymadığına bağlamıştık.
İdari yapının Hz. Peygamber (sas) uygulamasına muvafık olarak devam ettiği zamanlarda hutbe muhteviyatının bu çerçevede devam etmesi gayet doğal. Bunu tasvip ve tasdik etmekte de bir problem yok. Asıl problem erken dönemlerde başlayan Cemel, Sıffin, Kerbela ve Nehrevan iç savaşları sonrası başlıyor. O günün şartları içinde siyasi iktidarın halka kendi görüşlerini ve politikasını anlatabileceği, propagandasını yapabileceği en iyi zeminlerden birisidir Cuma hutbesi. Hazır farz olan ibadetlerini yerine getirmek için toplanmış olan kalabalık önlerinde iken, bu fırsatı değerlendirmemek onlar adına büyük bir kayıptır. Nitekim öyle de olmuştur ve Muaviye b. Ebi Süfyan ile bu uygulama adeta kurumsal bir mahiyete bürünmüştür.
Sözün geldiği bu aşamada konunun uzmanları ve ansiklopedik okumalar yapan kişiler hariç belki çoklarına garip gelebilecek bir tartışma konusunu aktarayım. Konu şu; Efendimiz (sas) Cuma hutbesini namazdan önce mi okudu, sonra mı? Genel kanaat namazdan önce okuduğudur. Ama bazıları Serahsi’nin Mebsut’unda geçen bir ifadeye dayanarak önce Cuma namazını kılıp sonra hutbe okuduğu, namazın sonraya alınması ise Emeviler döneminde olduğunu söylerler. Benim yaptığım okumalarda “genel kanaat” isterseniz usul tabirini kullanıp “cumhurun ittifak ettiği görüş” diyelim, ilkidir. İ. Serahsi’nin cümlelerinin eksik aktarımından kaynaklanan bir tartışmadır bu. Fakat bu durum Cuma hutbelerinin muhtevası adına Emevi iktidarı ile kurumsallaştı dediğimiz gerçeği değiştirmiyor aksine destekliyor. Şöyle diyor Serahsi: “Emeviler hutbeyi Cuma namazından önceye almışlardı. Bunun sebebi, Emevi yönetimi hutbede helal olmayan bazı sözler söylüyorlar, halk da bu sözleri dinlememek için namazdan sonra mescidden çıkıp gidiyordu.” (bkz. Serahsi, el-Mebsut, 2/37.)
Halkın bu bağlamdakini tepkisini gösterme açısından daha sahih bir başka rivayeti aktarayım. Ebu Said el-Hudri anlatıyor: “Bayram günlerinde sünnete uygun olarak önce bayram namazı kılınır sonra hutbe okunurdu. Ya bir Kurban bayramı ya da bir Ramazan bayramı gününde, Mervan ile beraber namazgaha vardığımda Kesir b. Salt’ın yaptığı bir minber vardı. Mervan namazı kıldırmadan önce minbere çıkmaya davrandı. Ona mâni olmak için elbisesinin eteğinden yakaladım ve o da elimden eteğini kurtarmak istedi ve kurtardı. Ona “Vallahi siz Resulullah’ın sünnetini değiştiriyorsunuz” dedim. O da bana: “Ya Eba Said. Senin bildiğin o dönemler artık geçti gitti” dedi. Ben de ona: “Vallahi benim bildiğim şey bilmediğim şeyden daha hayırlıdır” dedim. Bunun üzerine “Namazdan sonra insanlar bizi dinlemek için karşımızda oturmuyorlar. Ben de bu nedenler hutbeyi namazdan önceye aldım.” (Buhari, Iyden,6; ve benzeri rivayetler için bkz: Müslim, Salatu’l Iyden, 889; Tirmizi, Cuma, 4; Ebu Davud, Salat, 2; Müsned, 3/379)
Gördüğünüz gibi Cuma namazı hutbe konularının siyasi iktidarın propagandasını yapacak şekilde îrâd edilmesinin tarihi yeni değil, eskilere hem de çok eskilere dayanıyor. Neredeyse İslam tarihi ile eş zamanlı bu gerçeğin sabahtan-akşama değişeceğini beklemek de imkânsız. Dile getirilen serzenişler ise haksız ve temelsiz değil.
İlginçtir vefat tarihi 505/1111 olan İ. Gazzali’de din-siyaset ya da iktidar-din ilişkisi adına benzeri şikayetlerde bulunuyor ve Bağdat Nizamiye medreselerindeki o şaşalı konumunu terk ediyor. Zaten Nizamiyye medreselerinin yetiştirmiş olduğu talebelerin istihdam edilmeleri de aynı amaca yönelik; siyasi iktidarın benimsediği resmi görüşlerinin savunucusu olmak. Hem müfredat program hem de tarihi gerçekler bunu doğruluyor.
Ve tarih 14 Şubat 2020. Daha üç gün önce. Amerika’nın kuzey eyaletlerinden birisindeyim. Cuma namazını kılmak için misafir olarak geldiğim şehirde Pakistan göçmeni Müslümanların açmış oldukları bir camiye gittim. Yukarıda okuduğunuz satırları kabataslak kaleme almış fakat yayına göndermemiştim. Hutbeyi îrâd eden kılık kıyafet ve sakalı ile tam bir Pakistan’lı genç ama İngilizcesi hiç aksansız. Belli ki 2. veya 3. nesil ABD’de doğmuş ya da çok küçük yaşlarda buraya gelmiş birisi. Hutbesini bitirirken şu hatırlatmayı yaptı ve hem de hadis vurgusunu yaparak. Arapça olarak söyledi önce: “es-Sultan zillullahi fi’l ard. Me ehanes’ sultane ehanellahe ve rasülehu.” Yani “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir. Kim ona ihanet ederse, Allah ve Resulüne ihanet etmiş olur.” Hadis denilen rivayet sahih mi, sultan kim, ihanet ne ve hepsinden öte ne dediğinizin bilincinde misiniz ve daha yüzlerde soru. Sadece bu vakıa bile benim yukarıda ifade ettiğim kökeni neredeyse İslam tarihinin başlangıcına dayanan bir uygulamanın sabahtan akşama değişmeyeceğinin bir göstergesi.
[Ahmet Kurucan] 17.2.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)