Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, aylar öncesinden duyurusu yapılan ve kamu oyuna reform paketi diye takdim edilen 8 Nisan’daki sunum toplantısını neden 2 gün geciktirdi? Normal şartlar altında sağlık ya da doğal afet gibi bir gelişme olmadıktan sonra piyasaların merakla beklediği bir toplantı söylendiği tarihte yapılırdı. Bu hayatın doğal akışına uymayan ertelemenin sebebi ne olabilir?Takip ettiğimiz kadarıyla hiçbir olağan dışılık yoktu! İstanbul’daki seçim belirsizliği hariç. Daha doğrusu AKP’nin Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’un yeni patronu olmasına yaptığı itiraz Türkiye’yi yeni bir kaosun eşiğine getirdi. Seçimlerin tekrarlanması dahil pek çok seçenek tartışılıyor. Yüksek Seçim Kurulu seçimlerin tekrarlanmasına hükmederse zaten oksijen çadırında olan demokrasi ve yargı sistemi negatif yönde yeni bir eşiği daha aşmış olacak. Peki bunun açıklanacak ekonomi paketi ile ne alakası olabilir?
Ekonomi ile ilgilenen herkesin ortak kanaati Berat Albayrak’ın 10 Nisan’da sunumunu yaptığı paketin paket niteliğini taşımadığı. Neredeyse bütün rakamsal veriler kriz noktasındayken 4,5 yıllık seçimsiz dönemi dikkate alan hükümetin gerçekten yapısal reform içeren acı bir reçete açıklaması bekleniyordu. Ama pek çok ekonomistin sıkça tekrarladığı tabir ile dağ fare doğurdu. Kanaatimizce Berat Albayrak’ın açıkladığı program aylardır hazırlığı yapılan program değildi. Paket İstanbul seçimleri dikkate alınarak rütuşlandı. Suya sabuna dokunulmadı. Kıdem tazminatı, turizm, tarım reformu ve kayıt dışı ile mücadele gibi çok tanıdık kavramları yine tanıdık cümlelerin içerisine yerleştirerek ‘mış gibi’ yapıldı. Zira yeni bir seçim süreci başlarsa AKP kamuoyunun karşısına elini zayıflatacak bir unsurla çıkmak istemez.
AKP İstanbul’u masada kazanmak için bütün gücü ile bastırıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya seferi öncesi yaptığı konuşma, mazbatanın Ekrem İmamoğlu’na verilmeyeceği yönündeki analizleri güçlendirdi.
İstanbul’un CHP’ye verilmek istenmemesinin arkasında Erdoğan ve onun ilişki içinde olduğu rant çevresi var. Bu rant geçmişte çok büyüktü gelecekte daha da büyük olacak. Erdoğan yıllarca yaptığı yatırımların neticesini alacağı sırada bunu CHP ile paylaşmak ya da CHP’ye teslim etmek istemiyor. Sadece Atatürk Havalimanı’nın arazisi için bile İstanbul verilemez! “Ama Erdoğan burayı park yapacağını söyledi” dediğinizi duyar gibiyim. Gezi Parkı’na rezidans yapmak için Türkiye’yi ateşe atan birinin Atatürk Havaalanı’nı “yeşile” teslim edeceğini düşünmek bana zayıf ihtimal geliyor. Dikkat ederseniz Erdoğan o sözü sadece bir yerde kullandı. O da Fatih Altaylı’nın ısrarlı sorusu üzerine. Daha sonra bu konuyu ağzına bile almadı. Buradaki rant 10 milyarlarca dolar büyüklüğünde. Kuzey Ormanları ve yerleşik İstanbul arasındaki bölge yeni havaalanı ile birlikte daha bir değerli hale geliyor. Mübalağasız katrilyon dolarlar sözkonusu. Hazırlanan yemek masaya konmuş kaşık çalacakken, yerel seçim sonuçları ile gelen sürpriz misafir bütün hesapları bozdu.
[Harun Odabaşı] 12.4.2019 [Kronos.News]
Reform paketine İmamoğlu rötuşu [Harun Odabaşı]
Dünya Bahçesinin Bahçıvanı [Fikret Kaplan]
1959 yılında Erzurum’dan ayrılıp trenle Edirne’ye seyahat etmekte olan bir yolcunun bambaşka hayalleri vardı. Dünyasını tahta bir bavula sığdıran bu gencin gözünü, gönlünü yüce bir sevda doldurmuştu. Ümit tomurcuklarına Bahçıvan olma azmindeydi. İnsanın mâhiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması için yollara düşmüştü.
Bu “Kutlu Bahçıvan” uzun yıllardan beri çorak kalmış Anadolu topraklarında bir kere daha gül dermek istiyordu. Semaya ser çekmiş ulu ağaçlar, kökleri zeminin derinliklerine inmiş yüce çınarlar görmekti onun hayali. Karın, dolunun şiddetinden; tipinin ve boranın yakıp kavuruculuğundan etkilenmeyecek fidanlar yeşertmek… Gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet gibi rengârenk bahçeler oluşturmaktı onun arzusu.
Fakat, şiddetli bir kış yaşanıyordu Edirne’de. Her tarafı buz tutmuştu. Fırtına, tipi, boran estirdikçe estiriyordu. Pek geleceği yoktu baharın. Ama her şeye rağmen durmuyordu Bahçıvan. Kış, kıyamet de olsa düşlerini yeşertmeye çalışıyordu. Tohumu serpiyordu her yere. ‘Karlar, buzlar çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım’ yoktu onun dünyasında. Kendisine düşen şey tohumu atmaktı toprağa. Onları yeşertecek olan Allah’tı. Eğer O (cc) dilerse, ümitle dolu olan bu fidanlar, bahar demez, yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kametten bekleneni yerine getirirlerdi.
Bahçıvan, Anadolu’nun ümitsiz kışını bahara çevirecek kardelenler peşinde koştururken önünde en büyük engel olarak valiyi bulmuştu. Edirne Valisi Ferit Kubat, baharın güllerinden hoşlanmayan bir insandı. Bahçıvan’ın aktif olmasından çok rahatsızlık duyuyor, yaşanmaz bir hayat için elinden gelen her şeyi yapıyordu. İnsanlar arasında onu göstererek:
- Aranızda hainler var, onları ezeceksiniz, diyordu.
Kim ne derse desin aldıramazdı Bahçıvan. İnsanlığın, dayanıp darılmayan, azmedip yılmayan ve hele ümitsizliğe asla kapılmayan Bahçıvanlar’a ekmek kadar, su kadar, hava kadar ihtiyacı vardı. Hevesle yola çıkıp hevâlarına göre aradıklarını bulamayınca, ya ümitsizliğe düşmüş veya Yaradan'la cedelleşmeye tutuşmuş olanlara değil.
Binbir ümit tomurcuğunun toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği o günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit aşılamak için duramazdı Bahçıvan. Ve durmadı da. Kara kışı bahara çevirecek gülleri yetiştirmek için bu sefer Kırklareli’ne ve hemen ardından 1966 yılının Mart ayında İzmir’e giderek yaşatma aşkıyla yolculuğuna devam etti.
Geleceğin “Altın Nesil”ini yetiştirmekten başka gayesi ve sevdası yoktu onun. Hatta, çok sevdiği babasını rüyasında görmesini, Bahçıvan’ın muradına ereceği, bir yitiği varsa onu bulacağı şeklinde yapılan yorumlara o şöyle diyordu:
-Benim yitiğimi bulmam çok zor. Çünkü benim yitiğim, hepimizin yitirilmiş Cennetidir. Yitiğimiz, ülkemiz, milli değerlerimiz, manevi dinamiklerimiz, dinimizi anlatma heyecanıdır. Yitirdiğimiz yolumuzdur… Diğer yitiklerime gelince onlara zerre kadar bile önem vermem. Zaten başka bir şeyim de olmadı ki onları yitirmiş olayım. Kendimi bile yitirsem, Allah şahit ki aklıma gelmez. Yeter ki biz, bir an önce kaybettiğimiz asıl yitiğimizi bulalım.
Kendi adıma, makam-mansıp sevdasına kapılmaktan, iyi olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabb’ime, Efendim’e ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum. Millet olarak, zaman içinde kendimizi yenilemek, daha parlak bir görüntü sergilemek, hususiyle de son bin senelik müktesebâtımızı, kültürümüzü tanımak, tanıtmak ve dinimizi anlatmaktan başka hiçbir sevdam olmasını istemiyorum.
Bugünkü gibi, hayatımın her gününü sıkıntı, acı ve ızdırap yudumlayarak; her biri kalbimi durduracak büyüklükte üç-dört defa şok yaşayarak; bir ilacın tesiri bitmeden bir diğerini almak zorunda kalarak geçirsem de ben dünyevî lezzetleri, hatta Cenneti değil, her şeye rağmen dinime ve milletime hizmeti tercih ederim. Uzun yaşamak değil benim muradım. Her geceyi “Bu gece son gecemdir.” diye bekliyorum. Ama dünyaya bir “hizmet diyarı” olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum.”
Dünya bahçesinin gülü, fidanı ister istemez, bir gün solacak ve fenaya gidecekti. Toprakta çürüyüp gitmeleri yeniden varlığa, ihtiyarlığı yeniden gençliğe, solmayı yeniden canlılığa çevirebilir miyim acaba? diye gayret ediyordu Bahçıvan. Bunun çaresi ise, Allah'a îman ve hayatını O'nun rızasına göre tanzim etmekten, O'nun yolunda bitmekten, tükenmekten ve yok olmaktan geçiyordu. Ta ki, toprağa düşüp, çürüdüğü anda yeniden yeşersin. Çekirdek olarak çürüdüğü noktada yeniden ondan bir ağaç çıkıversin. Ameller, Şecere-i Tuba gibi semere versin, fani olan her şey bakileşsin…
Tohum saçmadan topraktan bir şeyler beklemek abes olduğu gibi; genç kuşakların insanlığa yükseltilmesi istikâmetinde, bazı fedâkârlıklara katlanmadan gidip hedefe ulaşmaya da imkân yoktu. İnsan, almadan önce vermesini bilmelidir ki, alma mevsiminde de kat kat alabilsin...
Bahçıvan, bahçesine değer veriyor, toprağının en küçük parçasını dahi ihmal etmeden onu işliyor, hallaç ediyor; meyveli ağaçlardan bitkilere, onlardan da güller, çiçekler ve süs ağaçlarına kadar bir sürü şey dikiyordu. Sonra da onları, maneviyat ile, marifet ile besliyor.. yer yer çapa yapıp yabanî otları koparıyor ve toprağın hava, güneş ve değişik boydaki esintilerle temasını temin ediyordu.
Bunun yanında bahçeyi kasıp kavuracak fitne rüzgârlarına karşı çok ciddi tedbirler de almak gerekiyordu. Bahçıvan, 1968’te Fransa’da başlayıp bütün Avrupa’yı sarstıktan sonra Türkiye’ye sıçrayan devrimci fırtınalara karşı kamplar düzenliyordu nazenin filizlerini korumak için. Onların ruhen ve bedenen hep dinamik kalmalarını sağlıyordu.
Yazın üç ay süren bu kamplarda, çadırları kuruyor, aşçılık yapıyor, kazmayla su kuyusu açıyor, jenaratörü tamir ediyor, tuvalet için çukurlar kazıyordu. Tabiatın bütün şartlarıyla boğuşmak ona kalıyordu. Yağmur, çamur, yemek, sel, sinek, böcek, bulaşık… spor, ders, sürekli arızalanan jeneratör… vs.
Bütün o sıkıntılı günlerinde, Milli Nizam Partisinin Lideri 1969 yazında İzmir’e gidip kendisini ziyeret ediyordu. Kamptaki gençleri ve o meşakkatli hayatı gören parti başkanı:
-Bu çocuklarla uğraşmayı bırakın. Ülkeye hizmetin en etkili yolu siyasettir, diyor ve ekliyordu, bu yaptığınız şey, iğneyle kuyu kazmaktır!
Ama, Bahçıvan’ı ikna etmesi mümkün değildi. O kararını vermişti, siyaset ona göre değildi. Çünkü, Türkiye’nin bulunduğu durumdan kurtuluşu ancak siyaset üstü bir yaklaşımla toplumun bütün fertlerini kucaklamakla mümkün olabilirdi. Daha sonra, aynı teklif Adalet Partisi’nden ve Milliyetçi Hareket Partisi’nden gelecek, fakat onlara da Bahçıvan’ın cevabı aynı olacaktı.
O, Efendisi Aleyhissalatü vesselam gibi iğneyle kuyu kazacaktı.
Günlük politika oyunlarını, kitlelerin aldatılıp iğfal edilmesini, iktidar ve menfaat mücadelelerini ve bu uğurda bütün gayrımeşrûların meşrû gösterilmesini siyaset telâkki edemezdi Bahçıvan. Bu yüzden, kalbî hayatı, düşünce istikameti ve Hakk'la münasebetleri adına her siyâsî hareketten uzak kalmayı zarûri görüyordu.
Zamanın çarkları dönüp durmuş, fakat o, fikrini hiç değiştirmemişti. Sorumluluk duygusu ve vazife şuuruyla ömür boyu sıradağlar gibi dimdik yerinde durabilmişti. Her zaman tipiye-borana meydan okumuş, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söylemeye devam etmişti.
Onun gönlü istiyor ki fidanları ve gülleri duyguda, düşüncede, anlayışta, inançta ve hizmette daima genç kalsın... kalsın ve taştan su çıkarma seviyesini daima muhafaza etsin…hiç yaşlanmasın.. Solmayan güller gibi daima, ama daima genç kalabilsin... Çocuklar gibi saf ve temiz olsun. İnançta, amelde ve hizmette daima tertemiz olsun. Ve devamlı ön saflarda koşsun. Tıpkı küheylanlar gibi… hem de çatlayıncaya, kalbi duruncaya kadar ve başlangıçtaki halinden hiç taviz vermeden hep koşsun!.
O, ‘yeni bir kültür, yeni bir insan yetiştiriyordu. Mhatma Gandi de dahil olmak üzere birileri devrim ve ihtilal yaparak bir şeyler değiştirmişlerdi. Bunlar daha çok grevler, sokak gösterileri, kitlesel katılım mitingi, çatışma vs. yollarla yapmışlardı. Bahçıvan, ise çok farklı bir yolla değişim yapıyordu. Yavaşça ve sabırla tüm insanlara hizmet veriyordu. Tohumları atıyor ve yetişmesini bekliyordu. Bazen meyvesini ve çiçeklerini görememe gibi bir durum bile vardı bu işte. Bahçıvan kendisi konuşmuyor, çiçek bahçesi onun adına konuşuyordu.’ (Prof. Dr. Rostislav Ribakov, Rusya Bilimler Akâdemisi Üyesi)
İşin tabiatının gereği, belli süre sadece kendi çevrelerini meyve veren bu fidanlar zamanla hakikî derinlik ve ruh güçlerini öne çıkararak, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi, sevinç olup, neş'e olup, ümit olup, sevgi olup şakır şakır her yana boşalarak muhabbete, hoşgörüye susamış kupkuru gönülleri Cennet bahçelerine çevirmeye başladı. Dünyanın dört bir yanında kızaran güller renklerini Bahçıvan’ın yetiştirdiği ay yüzlülerden ve bu ay yüzlülerin ruhlarında taşıdıkları mânâlardan almaktaydı artık.
Yeryüzü, bir baştan bir başa, onların saçtıkları tohumlarla yeni bir bahara uyanıyordu. Asya'dan Amerika'ya, oradan da Afrika'ya.. ailesini, evini-barkını bırakıp giden her fidan, gittiği her yerde çorak arazileri yeşertmeye başlamıştı bile. Bu yaşatma aşkı bütün dünyada kardeşlik, sevgi ve hoşgörü meltemleri halinde hissedilir olmuştu. Bahçıvan ve ilham verdiği fidanların fedakârlıkları dilden dile, gönülden gönüle hep dolaşıyordu...
Fakat, bu arada, dengesiz, Habil’i Kabil’e öldürten, Hz. Yusuf’u kardeşlerine kuyuya attıran öyle bir haset, kin ve nefret fırtınası esmeye başlamıştı ki tozu dumana katıyordu. ’O vakit onlar hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi… İşte orada müminler çetin bir imtihana tâbi tutulmuş, şiddetle silkelenmiş ve kuvvetli bir şekilde sarsılmışlardı. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) olanlar: "Allah ve Resulünün bize zafer vâd etmesi, meğer bizi aldatmak içinmiş!" diyorlardı. (Ahzab, 10-12)
Düzmece bir darbeyle estirilen bu fitneyle, ağaçları kökünden sökmek gibi şeytanî arzuları vardı. Ama nerede görülmüştü ki bu. O fitne rüzgârı ancak, köksüz ağaçları söküp atabilirdi. Ne kadar sert eserse essin, kökleri sağlam olan bu hizmet çınarlarını sökemeyecekti. ‘Müminler saldıran o birleşik kuvvetleri (AHZAB) karşılarında görünce: "İşte bu, derler, Allah ve Resulünün bize vâd ettiği zafer! Allah da, Resulü de elbette doğru söylemişlerdir." Müminlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece, iman ve teslimiyetlerini artırdı.’ (Ahzab S. 22)
Bahçıvan, Hak ve Hakikat karşısında hep çok vefâlı oldu. Kendisini, iftiralar, hapisler ve karalama kampanyaları yıldırmadı; çoğu zaman yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması onu asla ümitsiz kılmadı. En olumsuz hâdiseler dahi onu hiçbir şekilde dize getiremedi. Bir hayat boyu Üstad Bediüzzaman gibi "garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem.." dedi fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kaldı.
Onun ileri seviyedeki hak ve hakikati anlatma cehdini, İ'lâ-yı kelimetullah’da bulunma gayretini sözcüklerle, kitaplarla anlatamayız. Dine ve insanlığa hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip olmak mümkün değil. O, kimsenin altından kalkamayacağı hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiş ve etmiyor. En ağır şartlar altında kitaplar yazıyor, sohbetler ediyor, talebeler yetiştiriyor, evrâd u ezkârını hiç aksatmıyor. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunuyor, teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmiyor.
Bugünler belki tozlu dumanlı günler. Ama her fırtına gibi bu da geçip gitmeye mahkûmdur… Zira, Allah’ın izin ve inayetiyle, filiz ve fideleriyle bu yeniden yaşatma hamlesi dünyanın dört bir yanını tutmuş artık. Yalanlar, iftiralar, kin ve nefretler, bu iman abidelerini yolundan çeviremeyecek. Bir gülü, bir çiçeği soldurmakla bahara engel olacaklarını zannedenler aldanıyorlar.
Bahçıvan’ı sevenler, onun fikirlerine değer verenler; hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah'ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam etmeli.. Zira o, Hizmet insanını şöyle tarif ediyor:
‘Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı.. hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb'in iradesine inanmış ve dengeli.. ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes'ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.. müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.’
[Fikret Kaplan] 12.4.2019 [Samanyolu Haber]
Bu “Kutlu Bahçıvan” uzun yıllardan beri çorak kalmış Anadolu topraklarında bir kere daha gül dermek istiyordu. Semaya ser çekmiş ulu ağaçlar, kökleri zeminin derinliklerine inmiş yüce çınarlar görmekti onun hayali. Karın, dolunun şiddetinden; tipinin ve boranın yakıp kavuruculuğundan etkilenmeyecek fidanlar yeşertmek… Gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet gibi rengârenk bahçeler oluşturmaktı onun arzusu.
Fakat, şiddetli bir kış yaşanıyordu Edirne’de. Her tarafı buz tutmuştu. Fırtına, tipi, boran estirdikçe estiriyordu. Pek geleceği yoktu baharın. Ama her şeye rağmen durmuyordu Bahçıvan. Kış, kıyamet de olsa düşlerini yeşertmeye çalışıyordu. Tohumu serpiyordu her yere. ‘Karlar, buzlar çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım’ yoktu onun dünyasında. Kendisine düşen şey tohumu atmaktı toprağa. Onları yeşertecek olan Allah’tı. Eğer O (cc) dilerse, ümitle dolu olan bu fidanlar, bahar demez, yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kametten bekleneni yerine getirirlerdi.
Bahçıvan, Anadolu’nun ümitsiz kışını bahara çevirecek kardelenler peşinde koştururken önünde en büyük engel olarak valiyi bulmuştu. Edirne Valisi Ferit Kubat, baharın güllerinden hoşlanmayan bir insandı. Bahçıvan’ın aktif olmasından çok rahatsızlık duyuyor, yaşanmaz bir hayat için elinden gelen her şeyi yapıyordu. İnsanlar arasında onu göstererek:
- Aranızda hainler var, onları ezeceksiniz, diyordu.
Kim ne derse desin aldıramazdı Bahçıvan. İnsanlığın, dayanıp darılmayan, azmedip yılmayan ve hele ümitsizliğe asla kapılmayan Bahçıvanlar’a ekmek kadar, su kadar, hava kadar ihtiyacı vardı. Hevesle yola çıkıp hevâlarına göre aradıklarını bulamayınca, ya ümitsizliğe düşmüş veya Yaradan'la cedelleşmeye tutuşmuş olanlara değil.
Binbir ümit tomurcuğunun toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği o günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit aşılamak için duramazdı Bahçıvan. Ve durmadı da. Kara kışı bahara çevirecek gülleri yetiştirmek için bu sefer Kırklareli’ne ve hemen ardından 1966 yılının Mart ayında İzmir’e giderek yaşatma aşkıyla yolculuğuna devam etti.
Geleceğin “Altın Nesil”ini yetiştirmekten başka gayesi ve sevdası yoktu onun. Hatta, çok sevdiği babasını rüyasında görmesini, Bahçıvan’ın muradına ereceği, bir yitiği varsa onu bulacağı şeklinde yapılan yorumlara o şöyle diyordu:
-Benim yitiğimi bulmam çok zor. Çünkü benim yitiğim, hepimizin yitirilmiş Cennetidir. Yitiğimiz, ülkemiz, milli değerlerimiz, manevi dinamiklerimiz, dinimizi anlatma heyecanıdır. Yitirdiğimiz yolumuzdur… Diğer yitiklerime gelince onlara zerre kadar bile önem vermem. Zaten başka bir şeyim de olmadı ki onları yitirmiş olayım. Kendimi bile yitirsem, Allah şahit ki aklıma gelmez. Yeter ki biz, bir an önce kaybettiğimiz asıl yitiğimizi bulalım.
Kendi adıma, makam-mansıp sevdasına kapılmaktan, iyi olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabb’ime, Efendim’e ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum. Millet olarak, zaman içinde kendimizi yenilemek, daha parlak bir görüntü sergilemek, hususiyle de son bin senelik müktesebâtımızı, kültürümüzü tanımak, tanıtmak ve dinimizi anlatmaktan başka hiçbir sevdam olmasını istemiyorum.
Bugünkü gibi, hayatımın her gününü sıkıntı, acı ve ızdırap yudumlayarak; her biri kalbimi durduracak büyüklükte üç-dört defa şok yaşayarak; bir ilacın tesiri bitmeden bir diğerini almak zorunda kalarak geçirsem de ben dünyevî lezzetleri, hatta Cenneti değil, her şeye rağmen dinime ve milletime hizmeti tercih ederim. Uzun yaşamak değil benim muradım. Her geceyi “Bu gece son gecemdir.” diye bekliyorum. Ama dünyaya bir “hizmet diyarı” olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum.”
Dünya bahçesinin gülü, fidanı ister istemez, bir gün solacak ve fenaya gidecekti. Toprakta çürüyüp gitmeleri yeniden varlığa, ihtiyarlığı yeniden gençliğe, solmayı yeniden canlılığa çevirebilir miyim acaba? diye gayret ediyordu Bahçıvan. Bunun çaresi ise, Allah'a îman ve hayatını O'nun rızasına göre tanzim etmekten, O'nun yolunda bitmekten, tükenmekten ve yok olmaktan geçiyordu. Ta ki, toprağa düşüp, çürüdüğü anda yeniden yeşersin. Çekirdek olarak çürüdüğü noktada yeniden ondan bir ağaç çıkıversin. Ameller, Şecere-i Tuba gibi semere versin, fani olan her şey bakileşsin…
Tohum saçmadan topraktan bir şeyler beklemek abes olduğu gibi; genç kuşakların insanlığa yükseltilmesi istikâmetinde, bazı fedâkârlıklara katlanmadan gidip hedefe ulaşmaya da imkân yoktu. İnsan, almadan önce vermesini bilmelidir ki, alma mevsiminde de kat kat alabilsin...
Bahçıvan, bahçesine değer veriyor, toprağının en küçük parçasını dahi ihmal etmeden onu işliyor, hallaç ediyor; meyveli ağaçlardan bitkilere, onlardan da güller, çiçekler ve süs ağaçlarına kadar bir sürü şey dikiyordu. Sonra da onları, maneviyat ile, marifet ile besliyor.. yer yer çapa yapıp yabanî otları koparıyor ve toprağın hava, güneş ve değişik boydaki esintilerle temasını temin ediyordu.
Bunun yanında bahçeyi kasıp kavuracak fitne rüzgârlarına karşı çok ciddi tedbirler de almak gerekiyordu. Bahçıvan, 1968’te Fransa’da başlayıp bütün Avrupa’yı sarstıktan sonra Türkiye’ye sıçrayan devrimci fırtınalara karşı kamplar düzenliyordu nazenin filizlerini korumak için. Onların ruhen ve bedenen hep dinamik kalmalarını sağlıyordu.
Yazın üç ay süren bu kamplarda, çadırları kuruyor, aşçılık yapıyor, kazmayla su kuyusu açıyor, jenaratörü tamir ediyor, tuvalet için çukurlar kazıyordu. Tabiatın bütün şartlarıyla boğuşmak ona kalıyordu. Yağmur, çamur, yemek, sel, sinek, böcek, bulaşık… spor, ders, sürekli arızalanan jeneratör… vs.
Bütün o sıkıntılı günlerinde, Milli Nizam Partisinin Lideri 1969 yazında İzmir’e gidip kendisini ziyeret ediyordu. Kamptaki gençleri ve o meşakkatli hayatı gören parti başkanı:
-Bu çocuklarla uğraşmayı bırakın. Ülkeye hizmetin en etkili yolu siyasettir, diyor ve ekliyordu, bu yaptığınız şey, iğneyle kuyu kazmaktır!
Ama, Bahçıvan’ı ikna etmesi mümkün değildi. O kararını vermişti, siyaset ona göre değildi. Çünkü, Türkiye’nin bulunduğu durumdan kurtuluşu ancak siyaset üstü bir yaklaşımla toplumun bütün fertlerini kucaklamakla mümkün olabilirdi. Daha sonra, aynı teklif Adalet Partisi’nden ve Milliyetçi Hareket Partisi’nden gelecek, fakat onlara da Bahçıvan’ın cevabı aynı olacaktı.
O, Efendisi Aleyhissalatü vesselam gibi iğneyle kuyu kazacaktı.
Günlük politika oyunlarını, kitlelerin aldatılıp iğfal edilmesini, iktidar ve menfaat mücadelelerini ve bu uğurda bütün gayrımeşrûların meşrû gösterilmesini siyaset telâkki edemezdi Bahçıvan. Bu yüzden, kalbî hayatı, düşünce istikameti ve Hakk'la münasebetleri adına her siyâsî hareketten uzak kalmayı zarûri görüyordu.
Zamanın çarkları dönüp durmuş, fakat o, fikrini hiç değiştirmemişti. Sorumluluk duygusu ve vazife şuuruyla ömür boyu sıradağlar gibi dimdik yerinde durabilmişti. Her zaman tipiye-borana meydan okumuş, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söylemeye devam etmişti.
Onun gönlü istiyor ki fidanları ve gülleri duyguda, düşüncede, anlayışta, inançta ve hizmette daima genç kalsın... kalsın ve taştan su çıkarma seviyesini daima muhafaza etsin…hiç yaşlanmasın.. Solmayan güller gibi daima, ama daima genç kalabilsin... Çocuklar gibi saf ve temiz olsun. İnançta, amelde ve hizmette daima tertemiz olsun. Ve devamlı ön saflarda koşsun. Tıpkı küheylanlar gibi… hem de çatlayıncaya, kalbi duruncaya kadar ve başlangıçtaki halinden hiç taviz vermeden hep koşsun!.
O, ‘yeni bir kültür, yeni bir insan yetiştiriyordu. Mhatma Gandi de dahil olmak üzere birileri devrim ve ihtilal yaparak bir şeyler değiştirmişlerdi. Bunlar daha çok grevler, sokak gösterileri, kitlesel katılım mitingi, çatışma vs. yollarla yapmışlardı. Bahçıvan, ise çok farklı bir yolla değişim yapıyordu. Yavaşça ve sabırla tüm insanlara hizmet veriyordu. Tohumları atıyor ve yetişmesini bekliyordu. Bazen meyvesini ve çiçeklerini görememe gibi bir durum bile vardı bu işte. Bahçıvan kendisi konuşmuyor, çiçek bahçesi onun adına konuşuyordu.’ (Prof. Dr. Rostislav Ribakov, Rusya Bilimler Akâdemisi Üyesi)
İşin tabiatının gereği, belli süre sadece kendi çevrelerini meyve veren bu fidanlar zamanla hakikî derinlik ve ruh güçlerini öne çıkararak, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi, sevinç olup, neş'e olup, ümit olup, sevgi olup şakır şakır her yana boşalarak muhabbete, hoşgörüye susamış kupkuru gönülleri Cennet bahçelerine çevirmeye başladı. Dünyanın dört bir yanında kızaran güller renklerini Bahçıvan’ın yetiştirdiği ay yüzlülerden ve bu ay yüzlülerin ruhlarında taşıdıkları mânâlardan almaktaydı artık.
Yeryüzü, bir baştan bir başa, onların saçtıkları tohumlarla yeni bir bahara uyanıyordu. Asya'dan Amerika'ya, oradan da Afrika'ya.. ailesini, evini-barkını bırakıp giden her fidan, gittiği her yerde çorak arazileri yeşertmeye başlamıştı bile. Bu yaşatma aşkı bütün dünyada kardeşlik, sevgi ve hoşgörü meltemleri halinde hissedilir olmuştu. Bahçıvan ve ilham verdiği fidanların fedakârlıkları dilden dile, gönülden gönüle hep dolaşıyordu...
Fakat, bu arada, dengesiz, Habil’i Kabil’e öldürten, Hz. Yusuf’u kardeşlerine kuyuya attıran öyle bir haset, kin ve nefret fırtınası esmeye başlamıştı ki tozu dumana katıyordu. ’O vakit onlar hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi… İşte orada müminler çetin bir imtihana tâbi tutulmuş, şiddetle silkelenmiş ve kuvvetli bir şekilde sarsılmışlardı. Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) olanlar: "Allah ve Resulünün bize zafer vâd etmesi, meğer bizi aldatmak içinmiş!" diyorlardı. (Ahzab, 10-12)
Düzmece bir darbeyle estirilen bu fitneyle, ağaçları kökünden sökmek gibi şeytanî arzuları vardı. Ama nerede görülmüştü ki bu. O fitne rüzgârı ancak, köksüz ağaçları söküp atabilirdi. Ne kadar sert eserse essin, kökleri sağlam olan bu hizmet çınarlarını sökemeyecekti. ‘Müminler saldıran o birleşik kuvvetleri (AHZAB) karşılarında görünce: "İşte bu, derler, Allah ve Resulünün bize vâd ettiği zafer! Allah da, Resulü de elbette doğru söylemişlerdir." Müminlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece, iman ve teslimiyetlerini artırdı.’ (Ahzab S. 22)
Bahçıvan, Hak ve Hakikat karşısında hep çok vefâlı oldu. Kendisini, iftiralar, hapisler ve karalama kampanyaları yıldırmadı; çoğu zaman yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması onu asla ümitsiz kılmadı. En olumsuz hâdiseler dahi onu hiçbir şekilde dize getiremedi. Bir hayat boyu Üstad Bediüzzaman gibi "garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem.." dedi fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kaldı.
Onun ileri seviyedeki hak ve hakikati anlatma cehdini, İ'lâ-yı kelimetullah’da bulunma gayretini sözcüklerle, kitaplarla anlatamayız. Dine ve insanlığa hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip olmak mümkün değil. O, kimsenin altından kalkamayacağı hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiş ve etmiyor. En ağır şartlar altında kitaplar yazıyor, sohbetler ediyor, talebeler yetiştiriyor, evrâd u ezkârını hiç aksatmıyor. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunuyor, teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmiyor.
Bugünler belki tozlu dumanlı günler. Ama her fırtına gibi bu da geçip gitmeye mahkûmdur… Zira, Allah’ın izin ve inayetiyle, filiz ve fideleriyle bu yeniden yaşatma hamlesi dünyanın dört bir yanını tutmuş artık. Yalanlar, iftiralar, kin ve nefretler, bu iman abidelerini yolundan çeviremeyecek. Bir gülü, bir çiçeği soldurmakla bahara engel olacaklarını zannedenler aldanıyorlar.
Bahçıvan’ı sevenler, onun fikirlerine değer verenler; hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah'ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam etmeli.. Zira o, Hizmet insanını şöyle tarif ediyor:
‘Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı.. hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb'in iradesine inanmış ve dengeli.. ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes'ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.. müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.’
[Fikret Kaplan] 12.4.2019 [Samanyolu Haber]
Sönmeyen Ümitler [Mehmet Ali Şengül]
Sînelere atılan îman tohumu bir filiz gibi yeşermişti.. Aşk ve heyecan vardı.. Geceler gündüzlere katılıyordu.. Gönül erleri, Hak dostları, küheylanlar gibi soluk soluğa koşuyorlardı.. Yüce ve kutsî bir dâvâyı, muhtaç gönüllere, yaratılış gâyesini unutmuşlara, kalb ve ruhu îmandan mahrum kalan ciğeri yanmışlara ulaştırabilmek için büyük fedâkârlıklarda bulunuyorlardı..
Ruhları, niyetleri pırıl pırıl, yıldızlar kadar berrak, hâlis muhlis, kaderini îman ve Kur’an hizmetine, maddî mânevî değerlere, husûsiyle geleceğin ümidi olacak nesillere adamış kahramanlar, sînelere taht kuruyor, ölmüş bir milletin ihyâsı için çırpınıp duruyorlardı..
Böylesine samîmi, hasbî, fedâkar, hizmet-i îmâniye ve Kur’aniye’ye sâhip çıkan, maddî mânevî bütün imkanlarını inandıkları, hak bildikleri bu yüce mefkûreye adayan kullarına, Cenâb-ı Hak inâyet ediyor, filizler meyveye dönüşüyordu.. Meleklerle yarışacak, kafası kalbi kadar, kalbi kafası kadar aydın bir nesil meydana geliyordu..
Husûsiyle fazîletli, topluma saygılı, yakan yıkanlara karşı ıslahçı bir neslin mevcudiyetinden fevkalâde rahatsız, sîneleri bu fedâkarlara karşı gayz, kin ve nefretle dolu, yakmaktan, yıkmaktan, öldürmekten zevk alan câniler; binbir zorluklarla meydana getirilmiş, hayru’l halef nesillerin yetiştirilmesine vesîle olan, milyonların hak ve hukûku bulunan eğitim, sağlık ve yardım kurumlarına el koyup gasp ettiler.
Ülkemizin yükselmesi, yücelmesi ve kalkınmasına yardımcı olan kahraman bir milletin, binbir zahmet ve sıkıntılar içinde alınteriyle kazandıkları şahsî servetlerine ve îtibarlarına el koyarak, aynı zamanda mâsum çocukları ve kadınları, onbinlerce memlekete, millete ve topyekün insanlığa yararlı, faydalı insanları hapse doldurdular.
Böylece yüzbinlerce insanın ve âilenin onuruyla, izzetiyle oynadılar. Bilhassa bebekler ve kadınlara zulmettiler. Yuvaları yıkıp âile fertlerini birbirlerine hasret bıraktılar..
Ama mü’minler, sebeplerde kusur yapmamak kaydıyla ve haklarını hukuk çerçevesinde aramak suretiyle; bu olup bitenlere kader açısından bakmak zorundadırlar.
Allâmü’l-guyûb olan Allah, herşeyden haberdardır.. Her işinde hikmet vardır.. Abes ve lüzumsuz iş işlemez.. Allah (cc), yaratandır. Mülkün hakîki sâhibi O’dur. Dilediği gibi tasarruf hakkına sâhiptir. Allah (cc), sonsuz kudret sâhibidir. İnsan ise, her canlı gibi yaratılan bir varlıktır ve O’nun kudreti karşısında sıfırdır. Namazdaki secdesiyle bunu fiîlen isbatlamaktadır.
Allah, insanların hayır zannettiği şeylerden şer, şer zannettiği şeylerden de hayır yaratır. İnsan neye sâhip ve mâlik ki, Allah’a başkaldırıp isyan ediyor, O’nu sorgulama cür’etinde bulunabiliyor. Kâinat ve insanı yoktan yaratan Allah, Nahl sûresi 4.âyette; “Nitekim O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama o (insan), yaman bir hasım kesiliverdi” buyurmaktadır.
Cenâb-ı Hak insanı, ahsen-i takvîm sırrına mazhar yaratmış olmasına rağmen insan; akıl ve irâdesiyle esfel-i sâfilini tercih ediyor. Rabbü’l âlemin olan Allah, Zâriyât sûresi 56.âyette; “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp, yalnız Bana ibâdet etsinler diye yarattım” hatırlatmasında bulunduğu halde..
Halbûki insan; Allah tarafından kendisine nîmetler verildiğinde şükretmesini, musîbet ve sıkıntılarla imtihan edildiğinde sabretmesini bilmelidir. İnsan, Allah’a karşı saygıda, itaatte kusur yapmama mevzuunda, fevkalâde hassas olmalıdır.
İnsan, Allah’ın kendisi gibi yarattığı bütün insanlara karşı sînesi sevgi, şefkat ve merhametle dolu olmalı, hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara saygıda kusur etmemelidir. İnsanca muâmelede bulunarak, kendini sevdirmelidir. Çünkü insan, kendini sevdirmeden sevdiklerini başkalarına sevdiremez. Efendimiz Hz.Muhammed (sav), “İnsanlara Allah’ı sevdirin ki, Allah da sizi sevsin” (Suyûtî, el-camiu’s-Sagîr) buyurmaktadır.
Sırr-ı teklifin gereği olarak Allah (cc), bu dünyâyı zıtlarla cem’etmiştir. Hayat; inişli çıkışlı, acı ve tatlı, sevinçli ve kederlidir. İnsan bâzen mutluluk içinde, huzurlu olur. Bâzen de acılar ruhunu sarar, yakasını bırakmaz.
Buna rağmen insan, dünyâda bâkî değil, yolcudur. Yorulan yolcu dinlenir ama, yolculuk devam eder. Dünyâ ağacı altında dinlenmekte olan insan, orada kalıcı değildir. Ölümsüz âleme doğru yolculuğa devam etmektedir.
Yüce dinimiz ve O’nun Mübelliği insanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav), büyüklere hürmet ve saygı, küçüklere şefkat ve merhametle muâmele etmeyi emrederken (Ebû Davud, Tirmizi, Beyhâki); insanların bilhassa ehl-i îmanın ayıp ve kusurlarını araştırmamayı, kusurları affetmeyi, arızaları kavl-i leyyin ve mev’ize-i hâsene ile tâmir etmeyi tavsiye etmiş (Buharî, Müslim); gayz, kin ve nefretle muâmeleyi yasaklamıştır. (Buhâri, Suyutî)
İyiliğe iyilik bir vazîfedir ve kolaydır, mutlaka yapılmalıdır. Kötülüğe kötülük daha kolaydır ama, sabredip dişini sıkıp affetmek esas olmalıdır. Fakat yiğitlik, kahramanlık; kötülüğe karşı iyilikle mukâbelede bulunabilmektir. İşte zor olan budur. Bu başarılabilirse nice insanlar, günahtan, haram ve küfürden kurtulacak, insan olduğunun farkına varmış olacaklardır.
Nice Allah, peygamber düşmanları vardır ki, -küfr-ü inâdî içinde olanlar hariç- Resûlüllah’ın (sav) şefkat, merhamet ve sevgiyle muâmelesi karşısında, yağın ateşte eridiği gibi eriyerek, İslâm ve îmanla şereflenme imkan ve fırsatını bulmuşlardır.
Gayz, kin ve nefretinden dolayı intikam alabilmek için Uhud’da Hint (r.anha), Vahşi’nin (ra) şehit ettiği Hz.Hamza’nın (ra) ciğerlerini ısırıyor; ama daha sonra, İslâm’ın şefkat ve merhamet iklimini görünce îman ederek Sahâbe ve Sahâbiye olma şerefine yükseliyorlar.
Asırlar sonra büyüklerimizi vesîle yaparak, Allah bizleri de îman ve İslâm’la buluşturmuş, Resûlullah’a (sav) ümmet olma, Sahâbe yolunda îman ve Kur’an hizmetinde bulunma şerefiyle şereflendirmiştir. Aynı zamanda kaderini hizmet-i îmaniye ve Kur’aniye’ye adamış faziletli ve melekler kadar kıymetli milyonlarca insanlara kardeş olmayı lütfeylemiştir.
Dünyâya bir daha gelme şansımız yok.
Kalp kırıp gönül yıkmanın hiçbir faydası yok..
Kavganın, gıybetin, tenkidin kimseye faydası yok;
Dünyâ ve âhiret hayâtı adına zararı pek çok..
Kavganın, tenkidin, gıybetin kimseye faydası olmadığı gibi, dünya ve âhiret adına çok büyük kayıplara sebebiyet vereceği muhakkakdır.
“Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın...” (Âl-i İmran, 103)
“Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişâre ile yürütürler, kendilerine nasib ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler.” (Şûrâ,38)
“İnsanlara yumuşak davranman da, Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran,159) emr-i ilâhileri yetmez mi ehl-i îman ve ehl-i hizmet olarak bizlere?
[Mehmet Ali Şengül] 12.4.2019 [Samanyolu Haber]
Ruhları, niyetleri pırıl pırıl, yıldızlar kadar berrak, hâlis muhlis, kaderini îman ve Kur’an hizmetine, maddî mânevî değerlere, husûsiyle geleceğin ümidi olacak nesillere adamış kahramanlar, sînelere taht kuruyor, ölmüş bir milletin ihyâsı için çırpınıp duruyorlardı..
Böylesine samîmi, hasbî, fedâkar, hizmet-i îmâniye ve Kur’aniye’ye sâhip çıkan, maddî mânevî bütün imkanlarını inandıkları, hak bildikleri bu yüce mefkûreye adayan kullarına, Cenâb-ı Hak inâyet ediyor, filizler meyveye dönüşüyordu.. Meleklerle yarışacak, kafası kalbi kadar, kalbi kafası kadar aydın bir nesil meydana geliyordu..
Husûsiyle fazîletli, topluma saygılı, yakan yıkanlara karşı ıslahçı bir neslin mevcudiyetinden fevkalâde rahatsız, sîneleri bu fedâkarlara karşı gayz, kin ve nefretle dolu, yakmaktan, yıkmaktan, öldürmekten zevk alan câniler; binbir zorluklarla meydana getirilmiş, hayru’l halef nesillerin yetiştirilmesine vesîle olan, milyonların hak ve hukûku bulunan eğitim, sağlık ve yardım kurumlarına el koyup gasp ettiler.
Ülkemizin yükselmesi, yücelmesi ve kalkınmasına yardımcı olan kahraman bir milletin, binbir zahmet ve sıkıntılar içinde alınteriyle kazandıkları şahsî servetlerine ve îtibarlarına el koyarak, aynı zamanda mâsum çocukları ve kadınları, onbinlerce memlekete, millete ve topyekün insanlığa yararlı, faydalı insanları hapse doldurdular.
Böylece yüzbinlerce insanın ve âilenin onuruyla, izzetiyle oynadılar. Bilhassa bebekler ve kadınlara zulmettiler. Yuvaları yıkıp âile fertlerini birbirlerine hasret bıraktılar..
Ama mü’minler, sebeplerde kusur yapmamak kaydıyla ve haklarını hukuk çerçevesinde aramak suretiyle; bu olup bitenlere kader açısından bakmak zorundadırlar.
Allâmü’l-guyûb olan Allah, herşeyden haberdardır.. Her işinde hikmet vardır.. Abes ve lüzumsuz iş işlemez.. Allah (cc), yaratandır. Mülkün hakîki sâhibi O’dur. Dilediği gibi tasarruf hakkına sâhiptir. Allah (cc), sonsuz kudret sâhibidir. İnsan ise, her canlı gibi yaratılan bir varlıktır ve O’nun kudreti karşısında sıfırdır. Namazdaki secdesiyle bunu fiîlen isbatlamaktadır.
Allah, insanların hayır zannettiği şeylerden şer, şer zannettiği şeylerden de hayır yaratır. İnsan neye sâhip ve mâlik ki, Allah’a başkaldırıp isyan ediyor, O’nu sorgulama cür’etinde bulunabiliyor. Kâinat ve insanı yoktan yaratan Allah, Nahl sûresi 4.âyette; “Nitekim O, insanı bir damla sudan yarattı. Ama o (insan), yaman bir hasım kesiliverdi” buyurmaktadır.
Cenâb-ı Hak insanı, ahsen-i takvîm sırrına mazhar yaratmış olmasına rağmen insan; akıl ve irâdesiyle esfel-i sâfilini tercih ediyor. Rabbü’l âlemin olan Allah, Zâriyât sûresi 56.âyette; “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp, yalnız Bana ibâdet etsinler diye yarattım” hatırlatmasında bulunduğu halde..
Halbûki insan; Allah tarafından kendisine nîmetler verildiğinde şükretmesini, musîbet ve sıkıntılarla imtihan edildiğinde sabretmesini bilmelidir. İnsan, Allah’a karşı saygıda, itaatte kusur yapmama mevzuunda, fevkalâde hassas olmalıdır.
İnsan, Allah’ın kendisi gibi yarattığı bütün insanlara karşı sînesi sevgi, şefkat ve merhametle dolu olmalı, hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara saygıda kusur etmemelidir. İnsanca muâmelede bulunarak, kendini sevdirmelidir. Çünkü insan, kendini sevdirmeden sevdiklerini başkalarına sevdiremez. Efendimiz Hz.Muhammed (sav), “İnsanlara Allah’ı sevdirin ki, Allah da sizi sevsin” (Suyûtî, el-camiu’s-Sagîr) buyurmaktadır.
Sırr-ı teklifin gereği olarak Allah (cc), bu dünyâyı zıtlarla cem’etmiştir. Hayat; inişli çıkışlı, acı ve tatlı, sevinçli ve kederlidir. İnsan bâzen mutluluk içinde, huzurlu olur. Bâzen de acılar ruhunu sarar, yakasını bırakmaz.
Buna rağmen insan, dünyâda bâkî değil, yolcudur. Yorulan yolcu dinlenir ama, yolculuk devam eder. Dünyâ ağacı altında dinlenmekte olan insan, orada kalıcı değildir. Ölümsüz âleme doğru yolculuğa devam etmektedir.
Yüce dinimiz ve O’nun Mübelliği insanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav), büyüklere hürmet ve saygı, küçüklere şefkat ve merhametle muâmele etmeyi emrederken (Ebû Davud, Tirmizi, Beyhâki); insanların bilhassa ehl-i îmanın ayıp ve kusurlarını araştırmamayı, kusurları affetmeyi, arızaları kavl-i leyyin ve mev’ize-i hâsene ile tâmir etmeyi tavsiye etmiş (Buharî, Müslim); gayz, kin ve nefretle muâmeleyi yasaklamıştır. (Buhâri, Suyutî)
İyiliğe iyilik bir vazîfedir ve kolaydır, mutlaka yapılmalıdır. Kötülüğe kötülük daha kolaydır ama, sabredip dişini sıkıp affetmek esas olmalıdır. Fakat yiğitlik, kahramanlık; kötülüğe karşı iyilikle mukâbelede bulunabilmektir. İşte zor olan budur. Bu başarılabilirse nice insanlar, günahtan, haram ve küfürden kurtulacak, insan olduğunun farkına varmış olacaklardır.
Nice Allah, peygamber düşmanları vardır ki, -küfr-ü inâdî içinde olanlar hariç- Resûlüllah’ın (sav) şefkat, merhamet ve sevgiyle muâmelesi karşısında, yağın ateşte eridiği gibi eriyerek, İslâm ve îmanla şereflenme imkan ve fırsatını bulmuşlardır.
Gayz, kin ve nefretinden dolayı intikam alabilmek için Uhud’da Hint (r.anha), Vahşi’nin (ra) şehit ettiği Hz.Hamza’nın (ra) ciğerlerini ısırıyor; ama daha sonra, İslâm’ın şefkat ve merhamet iklimini görünce îman ederek Sahâbe ve Sahâbiye olma şerefine yükseliyorlar.
Asırlar sonra büyüklerimizi vesîle yaparak, Allah bizleri de îman ve İslâm’la buluşturmuş, Resûlullah’a (sav) ümmet olma, Sahâbe yolunda îman ve Kur’an hizmetinde bulunma şerefiyle şereflendirmiştir. Aynı zamanda kaderini hizmet-i îmaniye ve Kur’aniye’ye adamış faziletli ve melekler kadar kıymetli milyonlarca insanlara kardeş olmayı lütfeylemiştir.
Dünyâya bir daha gelme şansımız yok.
Kalp kırıp gönül yıkmanın hiçbir faydası yok..
Kavganın, gıybetin, tenkidin kimseye faydası yok;
Dünyâ ve âhiret hayâtı adına zararı pek çok..
Kavganın, tenkidin, gıybetin kimseye faydası olmadığı gibi, dünya ve âhiret adına çok büyük kayıplara sebebiyet vereceği muhakkakdır.
“Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın...” (Âl-i İmran, 103)
“Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişâre ile yürütürler, kendilerine nasib ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler.” (Şûrâ,38)
“İnsanlara yumuşak davranman da, Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran,159) emr-i ilâhileri yetmez mi ehl-i îman ve ehl-i hizmet olarak bizlere?
[Mehmet Ali Şengül] 12.4.2019 [Samanyolu Haber]
Sohbet meclislerine katılmak bir ihtiyaçtır [Dr. Ali Demirel]
Sohbet, duygu ve düşüncelerini karşılıklı müzakere ederek bu duygu ve düşüncelerde derinleşmeyi hedef alan insanların kurdukları bir nevi arkadaşlıktır. İnsan kiminle arkadaşlık yaparsa, kimlerle oturup kalkarsa, ister istemez onların ahlakından, huy ve tabiatlarından etkilenir.
Bu manada sohbet, birbirinden etkilenmenin adıdır. Nitekim insanlara peygamber gönderilmesinin temelinde, yaratılıştaki bu etkilenme özelliği yatmıyor mu? İşte asırlara ışık saçan Sahabe nesli, en hayırlı nesil olma lütfuna İnsanlığın İftihar Tablosu’yla birlikte olmakla ve O’nun sohbetinde bulunmakla ulaşmadı mı?
Peygamber Efendimiz, ashabını öncelikle Dâru’l-Erkam’da yapmış olduğu sohbetlerle yetiştirmiş ve onları geleceğe hazırlamıştı. Daha sonra da bu sohbetlerini hayatının sonuna kadar devam ettirmişti.
Sohbet, hayatı paylaşmaktır
Sohbet, ortak bir dille dertleşmek ve aynı hayatı paylaşmaktır. Bu paylaşımda yürekler benzer duygu ve heyecanlarla, hep aynı meseleler etrafında çarpar. Böyle bir beraberlikte “Birimiz hepimizdir” görüşü hâkimdir ve tam bir vahdet-i rûhiye söz konusudur. Bu vahdet-i ruhiye ile insan, dertlerinin çaresini bulur, hüzünlerini ve sevinçlerini paylaşır, ilim ve irfanını artırır.
İki türlü sohbetin olduğunu söyleyen bir mütefekkir bunları şöyle açıklıyor: “Birisi güzel, diğeri kötüdür. Güzel olan sohbetin edebi ve hedefi güzeldir. Sohbetin edebi helal ve harama dikkat etmektir. Hedefi ise Allah rızası ve cennettir. Güzel sohbet, güzel arkadaş ve güzel çevre demektir.
Güzel arkadaş, din ve dünya adına hiçbir zarar vermeyen, aksine sözü ve işi ile faydalı olan kimsedir. Kötü sohbet, kötü arkadaş ve kötü çevre ile oluşur. Hedefi dünya menfaati ve boş heveslerdir. Bu beraberliğin, hedefi gibi edebi de bozuktur.”
Bizim sohbetlerimiz elbette hedefi güzel olan sohbetler olmalıdır. Zikir, fikir, tefekkür güzel sohbetlerin önemli bir derinliğidir. Sohbet boş zaman öldürme ortamı değildir. Peygamber Efendimiz bizden malayani, yani boş işlerle uğraşmamızı istiyor. O yüzden sohbetlerimiz mutlaka bizi hayra sevk etmeli, madden ve manan bizi yetiştirmeli.
Sohbet, bir ihtiyaçtır
Müminler olarak hepimizin ekmek ve su kadar sohbete ihtiyacımız vardır. Özellikle de yaşanan şu zorlu süreçte...
Bir araya gelip duygu ve bilgi alış-verişinde bulunmaya şiddetle muhtacız. Ahir zamanın dehşetli fitneleri, şeytanın profesyonelce hazırladığı oyun ve handikapları, nefsin irade tanımaz taşkınlıkları ve desiseleri arasında boğulan müminin, nefes almaya, manevî rahata, dertleşmeye ve halleşmeye ihtiyacı vardır.
O yüzden sohbet meclislerine devam etmelidir. Şunu unutmamalıdır ki, Cenab-ı Hak sohbet meclislerinden, adının anıldığı yerlere gelenlerden razı olmakta ve onların yüzü suyu hürmetine böylesi kimselerin arasında bulunanları da affetmektedir. Tabiî ki sohbetlerimiz, katılımcıları Cenâb-ı Hakk'a yönlendiren yararlı konuşmalarda bulunma, söz ve düşünce ile başkalarının ufkunu açma yörüngeli olursa.
Hayatın hangi kademesinde bulunuyorsa bulunsun herkesin haftada bir de olsa sohbete ihtiyacı vardır. Yakın dost ve arkadaşlarımızla bir araya gelebilir, bu birlikteliklerde bizi hayra çağıran, dünyevi meşgaleler içinden bir saatliğine de olsa bizi alıp ahiretin zümrüt yamaçlarında gezdiren eserler okuyabilir, bu yörüngede sohbetler yapabiliriz.
Böylesi sohbetler bize hem bir motivasyon kaynağı olacak, hem de fikri ve manevi gelişimimize katkı sağlayacaktır.
BİR SORU-BİR CEVAP
Şükür secdesi nedir, ne zaman ve nasıl yapılır?
Soru: “Annemde görmüştüm. Annem sevinçli bir haber aldığında şükür secdesi yapardı. Ben de hep öyle yapıyordum. Geçenlerde bir yakınım, şükür secdesinin câiz olmadığını söyledi. Dinimizde şükür secdesinin yeri nedir?” Şule H.
Günlük hayatımız içinde bizi sevince boğacak bazı nimetlere muhatap olabiliriz. Bu tür durumlarda insan, her şeyin sahibi, hiçbir şeye muhtaç olmayan yaratanı Yüce Allah (c.c.)’a olan hamdini, gönül dolusu şükrünü ifade etmek ister ve Rabb’inin huzurunda eğilerek başını secdeye koyar. İşte bu secdeye şükür secdesi denir.
Şükür secdesi yapmak, sünnet olup güzel bir davranıştır. Çünkü Allah’a yaklaştıran bir harekettir, bundan dolayı da sevap işlenmiş olur. Buna delil olarak Hz. Ebu Bekir’in şu rivayetidir:
“Hz. Peygamber (s.a.s.) sevindirici bir haber aldığı zaman yahut kendisine bir müjde verildiği vakit secdeye kapanırdı.” (Ebu Davud, 2774)
Şükür secdesi nasıl yapılır?
Şükür secdesi şöyle yapılır: Kişi, kıbleye dönerek tekbir alıp secdeye varır. Secdede iken Allah’a hamd ve şükür ettikten sonra yine tekbir alarak ayağa kalkar.
Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde güneş doğarken, güneş tepe noktasındayken, güneş batarken şükür secdesi yapmak da mekruhtur.
Bunun dışında her vakitte şükür secdesi yapılabilir.
[Dr. Ali Demirel] 12.4.2019 [Samanyolu Haber]
Bu manada sohbet, birbirinden etkilenmenin adıdır. Nitekim insanlara peygamber gönderilmesinin temelinde, yaratılıştaki bu etkilenme özelliği yatmıyor mu? İşte asırlara ışık saçan Sahabe nesli, en hayırlı nesil olma lütfuna İnsanlığın İftihar Tablosu’yla birlikte olmakla ve O’nun sohbetinde bulunmakla ulaşmadı mı?
Peygamber Efendimiz, ashabını öncelikle Dâru’l-Erkam’da yapmış olduğu sohbetlerle yetiştirmiş ve onları geleceğe hazırlamıştı. Daha sonra da bu sohbetlerini hayatının sonuna kadar devam ettirmişti.
Sohbet, hayatı paylaşmaktır
Sohbet, ortak bir dille dertleşmek ve aynı hayatı paylaşmaktır. Bu paylaşımda yürekler benzer duygu ve heyecanlarla, hep aynı meseleler etrafında çarpar. Böyle bir beraberlikte “Birimiz hepimizdir” görüşü hâkimdir ve tam bir vahdet-i rûhiye söz konusudur. Bu vahdet-i ruhiye ile insan, dertlerinin çaresini bulur, hüzünlerini ve sevinçlerini paylaşır, ilim ve irfanını artırır.
İki türlü sohbetin olduğunu söyleyen bir mütefekkir bunları şöyle açıklıyor: “Birisi güzel, diğeri kötüdür. Güzel olan sohbetin edebi ve hedefi güzeldir. Sohbetin edebi helal ve harama dikkat etmektir. Hedefi ise Allah rızası ve cennettir. Güzel sohbet, güzel arkadaş ve güzel çevre demektir.
Güzel arkadaş, din ve dünya adına hiçbir zarar vermeyen, aksine sözü ve işi ile faydalı olan kimsedir. Kötü sohbet, kötü arkadaş ve kötü çevre ile oluşur. Hedefi dünya menfaati ve boş heveslerdir. Bu beraberliğin, hedefi gibi edebi de bozuktur.”
Bizim sohbetlerimiz elbette hedefi güzel olan sohbetler olmalıdır. Zikir, fikir, tefekkür güzel sohbetlerin önemli bir derinliğidir. Sohbet boş zaman öldürme ortamı değildir. Peygamber Efendimiz bizden malayani, yani boş işlerle uğraşmamızı istiyor. O yüzden sohbetlerimiz mutlaka bizi hayra sevk etmeli, madden ve manan bizi yetiştirmeli.
Sohbet, bir ihtiyaçtır
Müminler olarak hepimizin ekmek ve su kadar sohbete ihtiyacımız vardır. Özellikle de yaşanan şu zorlu süreçte...
Bir araya gelip duygu ve bilgi alış-verişinde bulunmaya şiddetle muhtacız. Ahir zamanın dehşetli fitneleri, şeytanın profesyonelce hazırladığı oyun ve handikapları, nefsin irade tanımaz taşkınlıkları ve desiseleri arasında boğulan müminin, nefes almaya, manevî rahata, dertleşmeye ve halleşmeye ihtiyacı vardır.
O yüzden sohbet meclislerine devam etmelidir. Şunu unutmamalıdır ki, Cenab-ı Hak sohbet meclislerinden, adının anıldığı yerlere gelenlerden razı olmakta ve onların yüzü suyu hürmetine böylesi kimselerin arasında bulunanları da affetmektedir. Tabiî ki sohbetlerimiz, katılımcıları Cenâb-ı Hakk'a yönlendiren yararlı konuşmalarda bulunma, söz ve düşünce ile başkalarının ufkunu açma yörüngeli olursa.
Hayatın hangi kademesinde bulunuyorsa bulunsun herkesin haftada bir de olsa sohbete ihtiyacı vardır. Yakın dost ve arkadaşlarımızla bir araya gelebilir, bu birlikteliklerde bizi hayra çağıran, dünyevi meşgaleler içinden bir saatliğine de olsa bizi alıp ahiretin zümrüt yamaçlarında gezdiren eserler okuyabilir, bu yörüngede sohbetler yapabiliriz.
Böylesi sohbetler bize hem bir motivasyon kaynağı olacak, hem de fikri ve manevi gelişimimize katkı sağlayacaktır.
BİR SORU-BİR CEVAP
Şükür secdesi nedir, ne zaman ve nasıl yapılır?
Soru: “Annemde görmüştüm. Annem sevinçli bir haber aldığında şükür secdesi yapardı. Ben de hep öyle yapıyordum. Geçenlerde bir yakınım, şükür secdesinin câiz olmadığını söyledi. Dinimizde şükür secdesinin yeri nedir?” Şule H.
Günlük hayatımız içinde bizi sevince boğacak bazı nimetlere muhatap olabiliriz. Bu tür durumlarda insan, her şeyin sahibi, hiçbir şeye muhtaç olmayan yaratanı Yüce Allah (c.c.)’a olan hamdini, gönül dolusu şükrünü ifade etmek ister ve Rabb’inin huzurunda eğilerek başını secdeye koyar. İşte bu secdeye şükür secdesi denir.
Şükür secdesi yapmak, sünnet olup güzel bir davranıştır. Çünkü Allah’a yaklaştıran bir harekettir, bundan dolayı da sevap işlenmiş olur. Buna delil olarak Hz. Ebu Bekir’in şu rivayetidir:
“Hz. Peygamber (s.a.s.) sevindirici bir haber aldığı zaman yahut kendisine bir müjde verildiği vakit secdeye kapanırdı.” (Ebu Davud, 2774)
Şükür secdesi nasıl yapılır?
Şükür secdesi şöyle yapılır: Kişi, kıbleye dönerek tekbir alıp secdeye varır. Secdede iken Allah’a hamd ve şükür ettikten sonra yine tekbir alarak ayağa kalkar.
Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde güneş doğarken, güneş tepe noktasındayken, güneş batarken şükür secdesi yapmak da mekruhtur.
Bunun dışında her vakitte şükür secdesi yapılabilir.
[Dr. Ali Demirel] 12.4.2019 [Samanyolu Haber]
Kuru baklagil artık zengin sofrasında [İlker Doğan]
Patates, soğan, patlıcan derken kuru baklagil fiyatları da aldı başını gitti. Daha 4 ay önce kilosu 25 liraya fırlayan ‘şeker’ kuru fasulye bugün 35 liradan, yine kilosu yaklaşık 16 lira olan nohut bugün 20 liradan satılıyor. Fiyat artışının temel sebebi yaş meyve ve sebzede de olduğu gibi ‘arz’ miktarında yaşanan azalma. 1990’da 20 milyon dekar olan bakliyat ekim alanı aradan geçen 29 yılda yaklaşık yüzde 60 azalarak 8,8 milyon dekara geriledi. Üretim ise 2 milyon tondan 1,2 milyon tona düştü. Bu arada Türkiye’nin nüfusu 54 milyondan 82 milyona yükseldi. Kuru baklagilde fiyatların aşağı çekilmesinin tek yolu üretimin artırılması. Bunun için de çiftçinin desteklenmesi, girdi maliyetlerinin düşürülmesi gerekiyor. Bunun dışında atılacak her adım, havanda su dövmekten öteye gitmez.
Mutfaktaki yangının önü alınamıyor. 31 Mart’ın ardından bir çok yerde tanzim satış mağazaları beklendiği gibi kaldırıldı. Zaten çözüm de olmamıştı. Patates fiyatları 5-5,5 liraya yükseldi. Halde 6 liraya satılan soğan ise markette 10 lirayı buldu. Sivri biber 20 liraya dayandı. Domates 7,5 lira ile 12 lira arasında değişen fiyatlarla satılıyor. Yaş meyve ve sebzedeki sıkıntının aynısı kuru baklagillerde de yaşanıyor. Üç yıl önce 8-10 liraya satılan kuru fasulye bugün 20-35 lira arasında değişen fiyatlarla raflarda. Nohut ve mercimek fiyatlarında da ciddi artış var. 3 yıl önce 5-6 lira olan nohutun kilosu bugün 17 ile 20 lira arasında değişiyor. 2-3 liralık mercimek ise 7,5-10 lira…
ARZ AZALDI, FİYATLAR FIRLADI
Kuru bakliyat fiyatlarındaki olağanüstü artışın/enflasyonun iki temel sebebi var. Tıpkı yaş sebze ve meyvede olduğu gibi çiftçinin ilaç, gübre, elektirik, akaryakıt gibi girdi maliyetlerinin yükselmesi ve buna bağlı olarak arz yani üretim miktarının azalması. TÜİK’in verilerine göre 1990 yılında kuru bakliyat ekim alanı 20 milyon dekardı. 10 yıl sonra rakam 13 milyon dekara geriledi. 2015 yılında 6,9 milyon dekar alana düştü ekim alanı miktarı. Geçtiğimiz yıl ise 8,8 milyon alanda kuru bakliyat ekimi yapıldı.
NÜFUS ARTTIKÇA, ÜRETİM DÜŞTÜ
Ekim alanlarındaki gerilemeyle doğru orantılı olarak üretim miktarında da ciddi düşüş yaşandı. 1990’da toplam 2 milyon ton olan kuru baklagil üretimi geçtiğimiz yıl 1,2 milyon tona geriledi. Nohut üretimi 860 bin tondan 630 bin tona, mercimek üretimi ise 846 bin tondan 353 bin tona düştü. TÜİK’in verilerine göre 1990’da kuru fasulye üretimi 220 bin tondu. 2007-2008’de 154 bin tona düştü kuru fasulye üretimi. Geçtiğimiz yıl ise 220 bin ton üretim yapıldı. Bu arada hemen hatırlatalım; Türkiye’nin nüfusu 1990’da 54 milyondu. Bugün ise 82 milyon. Türkiye ihracatçı ülke konumundan ithalatçı ülke konumuna düştü. Artık kendi tükettiğimiz kadar bile baklagil üretemez hale geldik.
ÇÖZÜM; ÜRETİMİ ARTIRMAK
Kuru baklagilde fiyatların düşmesi için üretimin, arz miktarının artırılması gerekiyor. Çiftçi üretmiyor çünkü zarar ediyor. Dolayısıyla üretimin artırılması için çiftçinin desteklenmesi, ilaç, gübre, akaryakıt, elektirik vs. gibi girdi maliyetlerinin aşağı çekilmesi şart. Ancak AKP iktidarı bırakın çiftçiye verdiği desteği artırmayı, yasal olarak vermek zorunda olduğu parayı bile ödemiyor. 2006 yılında çıkarılan kanuna göre GSYİH’nın en az yüzde 1’i tarıma destek için ayrılmalı. Ancak 2007’den bu yana tarımsal destek için ayrılan pay hiçbir zaman yüzde 1’i bulmadı. Bugün itibariyle bizim hesaplamalarımıza göre devletin çiftçiye borcu 127 milyar TL’den fazla… CHP’li Faik Öztrak ise rakamın 123 milyar lira olduğunu söylüyor.
HAVZA DESTEKLİ ÜRETİME GEÇİLMELİ
Ayrıca ülkenin, bir an önce havza destekli üretim modeline geçmesi gerekiyor. Bu model ile Türkiye genelinde ilçe bazında belirlenen havzalarda belirli ürünler desteklenecek. Desteklenecek ürünler buğday, arpa, çavdar, çeltik, dane mısır, tritikale, yulaf, mercimek, nohut, kuru fasulye, pamuk, soya, yağlık ayçiçeği, kanola, aspir, çay, fındık, zeytinyağı,kuru soğan,patates ve yem bitkileri olarak belirlenmişti.
İTHALAT DERMAN OLMUYOR!
Üretim azalınca iç tüketim karşılanamıyor bunun sonucu olarak fiyatlar artıyor. AKP iktidarı ise tıpkı yaş meyve ve sebzede olduğu gibi çareyi ithalat yapmakta arıyor. Ancak bu da çözüm olmuyor. Soğan en sıcak örnek. O kadar ithalat yapıldı ancak bugün fiyatı 7,5-10 lira arasında değişiyor. Bir de nohut örneğinden anlatalım: 2000 yılında ihracat rakamımız 50 bin ton. Aynı yıl ithalatımız ise sadece 7 bin ton. Kuru baklagil ihraç eden ülke konumundayız. Geçtiğimiz yıl resmi rakamlara göre ise 21 bin tona yakın nohut ihraç etmişiz. İthalatımız 91 bin tona yükselmiş. İthalatçı ülke konumuna gelmişiz. Ancak nohut fiyatları düşmedi, aksine iki yıl öncesine göre yüzde 100’e varan fiyat artışları yaşandı. Benzer rakamlar fasulye için de geçerli. İthalata dayalı tarım politikası mutfaktaki yangını körüklemekten başka bir işe yaramıyor.
[İlker Doğan] 12.4.2019 [TR724]
Mutfaktaki yangının önü alınamıyor. 31 Mart’ın ardından bir çok yerde tanzim satış mağazaları beklendiği gibi kaldırıldı. Zaten çözüm de olmamıştı. Patates fiyatları 5-5,5 liraya yükseldi. Halde 6 liraya satılan soğan ise markette 10 lirayı buldu. Sivri biber 20 liraya dayandı. Domates 7,5 lira ile 12 lira arasında değişen fiyatlarla satılıyor. Yaş meyve ve sebzedeki sıkıntının aynısı kuru baklagillerde de yaşanıyor. Üç yıl önce 8-10 liraya satılan kuru fasulye bugün 20-35 lira arasında değişen fiyatlarla raflarda. Nohut ve mercimek fiyatlarında da ciddi artış var. 3 yıl önce 5-6 lira olan nohutun kilosu bugün 17 ile 20 lira arasında değişiyor. 2-3 liralık mercimek ise 7,5-10 lira…
ARZ AZALDI, FİYATLAR FIRLADI
Kuru bakliyat fiyatlarındaki olağanüstü artışın/enflasyonun iki temel sebebi var. Tıpkı yaş sebze ve meyvede olduğu gibi çiftçinin ilaç, gübre, elektirik, akaryakıt gibi girdi maliyetlerinin yükselmesi ve buna bağlı olarak arz yani üretim miktarının azalması. TÜİK’in verilerine göre 1990 yılında kuru bakliyat ekim alanı 20 milyon dekardı. 10 yıl sonra rakam 13 milyon dekara geriledi. 2015 yılında 6,9 milyon dekar alana düştü ekim alanı miktarı. Geçtiğimiz yıl ise 8,8 milyon alanda kuru bakliyat ekimi yapıldı.
NÜFUS ARTTIKÇA, ÜRETİM DÜŞTÜ
Ekim alanlarındaki gerilemeyle doğru orantılı olarak üretim miktarında da ciddi düşüş yaşandı. 1990’da toplam 2 milyon ton olan kuru baklagil üretimi geçtiğimiz yıl 1,2 milyon tona geriledi. Nohut üretimi 860 bin tondan 630 bin tona, mercimek üretimi ise 846 bin tondan 353 bin tona düştü. TÜİK’in verilerine göre 1990’da kuru fasulye üretimi 220 bin tondu. 2007-2008’de 154 bin tona düştü kuru fasulye üretimi. Geçtiğimiz yıl ise 220 bin ton üretim yapıldı. Bu arada hemen hatırlatalım; Türkiye’nin nüfusu 1990’da 54 milyondu. Bugün ise 82 milyon. Türkiye ihracatçı ülke konumundan ithalatçı ülke konumuna düştü. Artık kendi tükettiğimiz kadar bile baklagil üretemez hale geldik.
ÇÖZÜM; ÜRETİMİ ARTIRMAK
Kuru baklagilde fiyatların düşmesi için üretimin, arz miktarının artırılması gerekiyor. Çiftçi üretmiyor çünkü zarar ediyor. Dolayısıyla üretimin artırılması için çiftçinin desteklenmesi, ilaç, gübre, akaryakıt, elektirik vs. gibi girdi maliyetlerinin aşağı çekilmesi şart. Ancak AKP iktidarı bırakın çiftçiye verdiği desteği artırmayı, yasal olarak vermek zorunda olduğu parayı bile ödemiyor. 2006 yılında çıkarılan kanuna göre GSYİH’nın en az yüzde 1’i tarıma destek için ayrılmalı. Ancak 2007’den bu yana tarımsal destek için ayrılan pay hiçbir zaman yüzde 1’i bulmadı. Bugün itibariyle bizim hesaplamalarımıza göre devletin çiftçiye borcu 127 milyar TL’den fazla… CHP’li Faik Öztrak ise rakamın 123 milyar lira olduğunu söylüyor.
HAVZA DESTEKLİ ÜRETİME GEÇİLMELİ
Ayrıca ülkenin, bir an önce havza destekli üretim modeline geçmesi gerekiyor. Bu model ile Türkiye genelinde ilçe bazında belirlenen havzalarda belirli ürünler desteklenecek. Desteklenecek ürünler buğday, arpa, çavdar, çeltik, dane mısır, tritikale, yulaf, mercimek, nohut, kuru fasulye, pamuk, soya, yağlık ayçiçeği, kanola, aspir, çay, fındık, zeytinyağı,kuru soğan,patates ve yem bitkileri olarak belirlenmişti.
İTHALAT DERMAN OLMUYOR!
Üretim azalınca iç tüketim karşılanamıyor bunun sonucu olarak fiyatlar artıyor. AKP iktidarı ise tıpkı yaş meyve ve sebzede olduğu gibi çareyi ithalat yapmakta arıyor. Ancak bu da çözüm olmuyor. Soğan en sıcak örnek. O kadar ithalat yapıldı ancak bugün fiyatı 7,5-10 lira arasında değişiyor. Bir de nohut örneğinden anlatalım: 2000 yılında ihracat rakamımız 50 bin ton. Aynı yıl ithalatımız ise sadece 7 bin ton. Kuru baklagil ihraç eden ülke konumundayız. Geçtiğimiz yıl resmi rakamlara göre ise 21 bin tona yakın nohut ihraç etmişiz. İthalatımız 91 bin tona yükselmiş. İthalatçı ülke konumuna gelmişiz. Ancak nohut fiyatları düşmedi, aksine iki yıl öncesine göre yüzde 100’e varan fiyat artışları yaşandı. Benzer rakamlar fasulye için de geçerli. İthalata dayalı tarım politikası mutfaktaki yangını körüklemekten başka bir işe yaramıyor.
[İlker Doğan] 12.4.2019 [TR724]
Krize kalp dayanmıyor!..
Kalp krizinin en mühim belirtisi göğüs ve sol kolda oluşan şiddetli ağrı ve yanma. Ancak ‘gizli kalp’ belirti vermiyor. Bu durumda nasıl önlem almalı? Kimler risk altında? Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürsel Ateş, kalp krizini ‘kalp atardamarında, aniden gelişen tıkanıklığın neden olduğu kalp kası nekrozu, yani ölmesi’ olarak tanımlıyor.
Kalp krizi en çok 65 yaş ve üstü kadın ve erkekte görülmekle birlikte, daha erken yaşlarda da rastlanıyor. 2013 verilerine göre kalp krizinden ölüm oranı erkeklerde kadınlara göre iki kat fazla. Kalp krizinin en önemli belirtisi göğüste baskı tarzında ağrı, yanma ve ağırlık şikayeti. Bu tabloya huzursuzluk, sol kolda uyuşma, nefes darlığı, baş dönmesi, göz kararması, kusma, sırt ağrısı, çene, boğaz ve kulak ağrıları da eşlik edebiliyor. Hissedilen bu şikayetler kalp kasının beslenmesinin bozulduğunun işareti. Kan alımı bozulan alan 15-20 dk içerisinde tekrar yeterli kan akımına kavuşamazsa kalp kası yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Ve nihayetinde kalp krizi gerçekleşiyor.
Kalp krizinin başlıca nedeni damar sertliğinin ilerlemesi. Damar sertliğini artıran başlıca faktörlerse diyabet, hipertansiyon, sigara kullanımı ve kötü beslenme alışkanlıkları. Genetik olarak yatkınlık faktörü de önemli. Kolesterol, şeker, metabolizma ve pıhtılaşma bozuklukları başlıca genetik yatkınlıklardan. Yıllar içerisinde biriken damar sertliğini saran kapsülün yırtılması kalp krizini tetikliyor. Kapsülün yırtılmasına; korku, heyecan, sinirlenmek gibi duygusal stres durumlarının yanı sıra aşırı, ani egzersiz ve hareketler de neden olabiliyor. Kalp krizinde tedavi tıkalı damarın hızlı bir şekilde açılarak kan akımının tekrar sağlanması esasına dayanıyor. En etkili tedavi ilk 12 saat içerisinde tıkalı damarın balon ve stent kullanılarak açılması. Böyle bir imkan olmadığı durumlarda pıhtı eritici ilaçlarla da kan akımı tekrar sağlanabiliyor. Kesin çözümse damar sertliğinin kontrol altına alınması ve plakların çatlama ve yırtılmasının önlenmesi. Bunun için damar sertliği yoğunluğu ölçülerek ilerlemesi önce kontrol altına alınmalı; sonra da durdurulmaya çalışılmalı. Bazen kişi hastaneye saatler hatta günler sonra gidiyor ve kalp krizi geçirdiği sonradan anlaşılıyor. Oysa kalp krizi tedavisi ne kadar erken yapılırsa o kadar kalp hücresinin hayatta kalmasını sağlıyor. 6. saatten sonra damarın beslediği alandaki kalp hücrelerinin çoğunluğu ölmüş oluyor. Kaybın büyüklüğüne bağlı olarak kalp kasılma gücünü kaybediyor. Bu bazen önemli kalp yetersizliğine neden olabilir. Ölmek üzere olan kalp kası bazen ritim problemleri üretebilir, bazen de bütünlüğünü kaybederek kalpte yırtılmalara neden olabilir.
Kriz anında ne yapmalı?
Muhtemel bir kriz anında yapılması gereken, kriz geçiren kişinin en kısa zamanda aspirin çiğnemesini sağlamak. Hastanın sadece aspirin çiğnemesi bile kalp krizinden ölümleri yüzde 22 oranında azaltabiliyor. Daha sonra yapılacak iş, hastayı en yakın sağlık kuruluşuna götürmek. Hasta hiçbir zaman kendi kullandığı araç ile sağlık merkezine gitmeye çalışmamalı, çünkü direksiyon başındayken oluşacak ritim problemi hem kendisini hem de etrafındakileri risk altına sokar. Hastanın ritminde bozulma veya kalp atışlarında azalma hissediyorsa güçlü şekilde öksürmesi hastaneye ulaşana kadar ritmi korumasına yardımcı olur.
Gizli kalbe dikkat!
Normal bir kalp krizinde görülen göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi belirtiler vermeyen, ‘gizli kalp hastalığı’ ani ve beklenmeyen kalp krizlerine neden oluyor. Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürsel Ateş, hastalıkta erken teşhisin önemine dikkat çekerek “Teşhis için hiçbir rahatsızlığınız olmasa da düzenli hekim kontrolünden geçin.” diyor. Kalp krizinin en önemli belirtisi ağrılarken literatürde ‘sessiz iskemi’ olarak bilinen gizli kalp hastalığı hiçbir belirti vermeden ilerliyor. Hastalığın ilerlemesinde önemli rolü olan diyabet, tansiyon yüksekliği, kolesterol yüksekliği gibi şikayetleri bulunan kişilerin düzenli kontrol altında olması gerektiğini söyleyen Kardiyoloji Uzmanı Ateş’e göre, sigara kullananların ve 65 yaş üzerindeki herkesin risk grubunda olduğunu söylüyor. Diyabet ya da ailesinde kalp hastalığı olan ve sigara kullanan kişiler erken teşhis için mutlaka efor testi, 24 saatlik kalp ritim ve çarpıntı ölçümü, bilgisayarlı tomografi ve stres testi yaptırmalı. Yapılan testler sonucunda ‘sessiz iskemi’ olup olmadığı anlaşılabiliyor. Gizli kalp hastalığının erkeklerde 45 yaşından sonra, kadınlarda ise menopozdan sonra görülme sıklığı artıyor. Ailesinde birinci dereceden erkek yakınlarında 55 yaşından önce, kadın yakınlarında ise 65 yaşından önce kalp krizi geçiren varsa dikkatli olmakta fayda var. Zira bu durum kişide kalp hastalığı riskini artırıyor.
[TR724] 12.4.2019
Kalp krizi en çok 65 yaş ve üstü kadın ve erkekte görülmekle birlikte, daha erken yaşlarda da rastlanıyor. 2013 verilerine göre kalp krizinden ölüm oranı erkeklerde kadınlara göre iki kat fazla. Kalp krizinin en önemli belirtisi göğüste baskı tarzında ağrı, yanma ve ağırlık şikayeti. Bu tabloya huzursuzluk, sol kolda uyuşma, nefes darlığı, baş dönmesi, göz kararması, kusma, sırt ağrısı, çene, boğaz ve kulak ağrıları da eşlik edebiliyor. Hissedilen bu şikayetler kalp kasının beslenmesinin bozulduğunun işareti. Kan alımı bozulan alan 15-20 dk içerisinde tekrar yeterli kan akımına kavuşamazsa kalp kası yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Ve nihayetinde kalp krizi gerçekleşiyor.
Kalp krizinin başlıca nedeni damar sertliğinin ilerlemesi. Damar sertliğini artıran başlıca faktörlerse diyabet, hipertansiyon, sigara kullanımı ve kötü beslenme alışkanlıkları. Genetik olarak yatkınlık faktörü de önemli. Kolesterol, şeker, metabolizma ve pıhtılaşma bozuklukları başlıca genetik yatkınlıklardan. Yıllar içerisinde biriken damar sertliğini saran kapsülün yırtılması kalp krizini tetikliyor. Kapsülün yırtılmasına; korku, heyecan, sinirlenmek gibi duygusal stres durumlarının yanı sıra aşırı, ani egzersiz ve hareketler de neden olabiliyor. Kalp krizinde tedavi tıkalı damarın hızlı bir şekilde açılarak kan akımının tekrar sağlanması esasına dayanıyor. En etkili tedavi ilk 12 saat içerisinde tıkalı damarın balon ve stent kullanılarak açılması. Böyle bir imkan olmadığı durumlarda pıhtı eritici ilaçlarla da kan akımı tekrar sağlanabiliyor. Kesin çözümse damar sertliğinin kontrol altına alınması ve plakların çatlama ve yırtılmasının önlenmesi. Bunun için damar sertliği yoğunluğu ölçülerek ilerlemesi önce kontrol altına alınmalı; sonra da durdurulmaya çalışılmalı. Bazen kişi hastaneye saatler hatta günler sonra gidiyor ve kalp krizi geçirdiği sonradan anlaşılıyor. Oysa kalp krizi tedavisi ne kadar erken yapılırsa o kadar kalp hücresinin hayatta kalmasını sağlıyor. 6. saatten sonra damarın beslediği alandaki kalp hücrelerinin çoğunluğu ölmüş oluyor. Kaybın büyüklüğüne bağlı olarak kalp kasılma gücünü kaybediyor. Bu bazen önemli kalp yetersizliğine neden olabilir. Ölmek üzere olan kalp kası bazen ritim problemleri üretebilir, bazen de bütünlüğünü kaybederek kalpte yırtılmalara neden olabilir.
Kriz anında ne yapmalı?
Muhtemel bir kriz anında yapılması gereken, kriz geçiren kişinin en kısa zamanda aspirin çiğnemesini sağlamak. Hastanın sadece aspirin çiğnemesi bile kalp krizinden ölümleri yüzde 22 oranında azaltabiliyor. Daha sonra yapılacak iş, hastayı en yakın sağlık kuruluşuna götürmek. Hasta hiçbir zaman kendi kullandığı araç ile sağlık merkezine gitmeye çalışmamalı, çünkü direksiyon başındayken oluşacak ritim problemi hem kendisini hem de etrafındakileri risk altına sokar. Hastanın ritminde bozulma veya kalp atışlarında azalma hissediyorsa güçlü şekilde öksürmesi hastaneye ulaşana kadar ritmi korumasına yardımcı olur.
Gizli kalbe dikkat!
Normal bir kalp krizinde görülen göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi belirtiler vermeyen, ‘gizli kalp hastalığı’ ani ve beklenmeyen kalp krizlerine neden oluyor. Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürsel Ateş, hastalıkta erken teşhisin önemine dikkat çekerek “Teşhis için hiçbir rahatsızlığınız olmasa da düzenli hekim kontrolünden geçin.” diyor. Kalp krizinin en önemli belirtisi ağrılarken literatürde ‘sessiz iskemi’ olarak bilinen gizli kalp hastalığı hiçbir belirti vermeden ilerliyor. Hastalığın ilerlemesinde önemli rolü olan diyabet, tansiyon yüksekliği, kolesterol yüksekliği gibi şikayetleri bulunan kişilerin düzenli kontrol altında olması gerektiğini söyleyen Kardiyoloji Uzmanı Ateş’e göre, sigara kullananların ve 65 yaş üzerindeki herkesin risk grubunda olduğunu söylüyor. Diyabet ya da ailesinde kalp hastalığı olan ve sigara kullanan kişiler erken teşhis için mutlaka efor testi, 24 saatlik kalp ritim ve çarpıntı ölçümü, bilgisayarlı tomografi ve stres testi yaptırmalı. Yapılan testler sonucunda ‘sessiz iskemi’ olup olmadığı anlaşılabiliyor. Gizli kalp hastalığının erkeklerde 45 yaşından sonra, kadınlarda ise menopozdan sonra görülme sıklığı artıyor. Ailesinde birinci dereceden erkek yakınlarında 55 yaşından önce, kadın yakınlarında ise 65 yaşından önce kalp krizi geçiren varsa dikkatli olmakta fayda var. Zira bu durum kişide kalp hastalığı riskini artırıyor.
[TR724] 12.4.2019
Yolda kalanlar ve sebep olanlar [Mehmet Ali Özcan]
“İnsanlar, sadece “inandık” demekle kendi hallerine bırakılacak ve (bilhassa zorluklar, çileler ve işkencelerle) imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı sandılar? Şurası bir gerçek ki; biz, onlardan önce yaşayan ve iman ikrarında bulunan herkesi imtihandan geçirdik. Geçirdik ki Allah, ikrarında sadık olanları ortaya çıkardığı gibi, yalancı olanları da ortaya çıkarsın.” (Ankebut, 2-3).
“İnsanın dünyaya geliş gayesi imtihandır. O sık sık elenecek, kalburdan geçirilecek ve saf ruhlar, saf olmayanlardan ayrılacak; elmaslar kömürden tefrik edilecek, şeytan yapılı insanlarla melek yapılı insanlar ortaya çıkacak ve böylece dünyanın kuruluş gayesi tahakkuk etmiş olacaktır.” diyor Hocaefendi.
İmanı sağlam olan insan, büyük musibetlere ve sıkıntılara maruz kalsa da, “iman, teslim, tevekkül” yörüngesinde dişini sıkar. Kaldı ki, Allah, bir kimse veya topluluk yoldan çıksın diye onları imtihan etmez. Zira elde ettiği bir şeyler varsa zor bir imtihanla onları kaybedebilir ki, Allah kullarını böyle kötü bir akıbete uğratmaz. Bu açıdan, imanın ve Allah’la irtibatın seviyesine göre imtihanlar, insana zor veya hafif gelir.
15 Temmuz’dan sonra Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş olanların gittikçe artan bir şekilde imtihanlara maruz kaldığına şüphe yok. Samimi, dindar, çalışkan, proje üreten, düşünen insan da olsa, kimse bundan geri kalmadı, kalmıyor. İmtihanlar karşısında bazılarının öyle davranışları ortaya çıkıyor ki, insan şaşırıp kalıyor. Samimi olmayan, menfaatçi, iki yüzlü insanların çıkılan yoldan geri dönmesi normal karşılansa da, diğerleri insanın canını acıtıyor.
Hizmet, Allah’ın davası… O’nun hiçbirimize ihtiyacı yok. İçinde bulunduğumuz konumun hakkını vermediğimizde neler olacağına dair “Eğer size emredildiği gibi topyekûn seferber olmazsanız, Allah sizi hiç gecikmeden pek acı bir azaba düçar eder ve yerinize bir başka topluluk getirir…” (Tevbe, 39) ayetini okur ve dinleriz ama sanki başkalarına hitap ediyormuş gibi üzerimize almayız.
Ne yazık ki, 5-6 yıldır yaşanan sıkıntıların hala farkında olmayanlar var. Medrese-i Yusufiye’den çıkmış veya Türkiye’den hicret etmiş birileri yaşadıklarını anlatıp mağduriyetlerin giderilmesi adına gayret sarf ederken, bunu bir ninni gibi dinleyip hayatını her zamanki gibi devam ettirenler var. Bu ve benzeri durumları gördükçe insan “Hani ensar-muhacir kardeşliği? Hani i’sar hasleti? Hani “kardeşinin derdiyle dertlenme?” demeden edemiyor.
Hicret ettiği beldede gördükleri karşısında inkisar-ı hayale uğrayanlar, küsüp bir tarafa çekilenler, Hizmetle bağlantısını koparmayı vefasızlık sayıp olan-biteni sessizce takip edenler veya İslam’ı yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret ettiği halde Hıristiyan olarak ölen Sükrân gibileri duydukça insanın canı yanıyor.
Yaşananların elbette bir hikmeti vardır ve kısa bir zaman dilimi içinde olan bitene göre hüküm vermek doğru değil elbette. Zaman en büyük müfessirdir, bekleyeceğiz ve ömrümüz yeterse hikmetleri göreceğiz. Ama öncelikli olarak yapmamız gerekenler var. Bugünlerde öncelikle yapılacak hizmet, mağdurlara sahip çıkmak ve geleceğe dair projeler üretmek olmalıdır. Bunları yaparken, geçmişte yaşadığımız her türlü olumlu ve olumsuz şeyden ders çıkararak hareket etmemiz gerekiyor.
Hiç kimse, mağdur veya muhacir olunca kendisine hizmet edilmesini beklememeli ama bu mümkün olmuyor. Dile getirmese de insan maddi veya manevi bir beklenti içinde olabiliyor. “Beklentisiz olma” ve “ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mesul ve vazifeli bilme” gibi güzel prensiplerimiz var ama herkes buna istenen manada riayet edemiyor işte…
Hizmet’ten uzaklaştırıldığını iddia edenler olsa da, doğru değildir bu, hiç kimse böyle yetkiye sahip değildir; zaten böyle bir uygulama da yoktur. Olsa olsa, verilmiş olan bir vazife geri alınmıştır. Hizmet etmek için de vazifelendirilmeye, makam sahibi olmaya, komutan olmaya gerek yok ki… Sade bir insan veya rütbesiz bir asker olarak da Hizmet edilebilir. Hz. Ömer’in, Halid bin Velid’i görevden alma olayını biliriz de, hayatımıza uygulamayız… Hocaefendi “kaç kişinin katilisin?” diye sorar da muhatap olarak kendimizi görmeyiz.
Şeytan’ın nereden hücuma geçeceği belli olmadığından, kendimizden emin olmamalı ve bastığımız zemini kontrol etmeliyiz. Ezberlenmiş beylik laflar ve şuursuzca yapılan işler bizi kurtarmaz. Okumadan, dinlemeden, tefekkür etmeden, muhasebe yapmadan ve bunları hayata geçirmeden Hizmet edilemez ve Allah’ın rızası kazanılamaz. Şimdiye kadar öyle veya böyle bu dairede kalanları bundan sonra daha çetin imtihanlar bekliyor. Bahsini ettiğim “beslenme” kalemleri ile donanımlı hale gelmezsek kazanma kuşağında kaybedenlerden olabiliriz.
Bu süreçte Hizmet’ten ayrılanlara üzülmemek elde değil; dua edelim de geri gelsinler. Gelmeseler bile Allah’ın yolundan ayrılmasınlar. Bunlara sebep olanlara ise daha çok dua edelim; ıslah olsunlar, muhasebe yapıp hatalarını görsünler ve tevbe etsinler… Kimin kazanıp kimin kaybettiğini biz değil Allah bilir. Hizmet içinde olup kaybedenler olabileceği gibi, Hizmet dışında olup kazananlar da olacaktır.
Dışarıdan gelen saldırılara karşı mukavemet etmek ve imtihanı atlatmak kolay ama içeride yaşananlarla imtihanları bertaraf o kadar kolay değil. Daire içinde olup da varlığı veya kararları ile başkalarının imtihan olmasına sebep olanlardan bahsediyorum; sebep oldukları olumsuz durumlar karşısında hiç rahatsız olmayanlardan, çözüm adına hiç gayret sarf etmeyenlerden, akıbet endişesi taşımayanlardan, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden Doğru Mehmetlerden ve gördüğünü sanan körlerden…
Maalesef bunlar, çok rahat bir şekilde “su akar yolunu bulur”, “giden gider, kalan sağlar bizimdir” hatta “cehennemin dibine kadar yolu var” diyebiliyorlar. Gördüğüm kadarıyla böyle bir davranış sergileyenler bir süre sonra kendileri de daireden ayrılıyor. Kendi yaptıklarını, bir başkası onlara uyguluyor.
Allah’ın rızasını kazanma yolunda şahıslara takılıp, hizmet etmeyi bırakanların mesuliyeti daha büyüktür diye düşünüyorum. Pireye kızıp, yorganı yakmak gibi bir akılsızlık bu… İmtihan, hep dışarıdan olmuyor işte; içeriden gelen imtihan daha zor oluyor. Allah, kardeşliğin hakkını verenleri, art niyet taşımayanları, vefalı sadakat erlerini muhafaza ediyor.
Kendisini bir hadim olarak görmeyip, makamıyla, yaşıyla, tanıdıklarıyla Hizmet’in sahibiymiş gibi ortalıkta dolaşanlar olabiliyor. Onlara, Osmanlı’nın son döneminde yaşanan sıkıntıları dile getiren Ziya Paşa’nın yazdığı üç beyit ile seslenmek istiyorum. Bilmem ki bunları okuyup üzerinde düşünürler mi?
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzârında
***
Onlar ki verir laf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde
***
İnsana sadakat yaraşır görse de ikrâh
Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah
[Mehmet Ali Özcan] 12.4.2019 [TR724]
“İnsanın dünyaya geliş gayesi imtihandır. O sık sık elenecek, kalburdan geçirilecek ve saf ruhlar, saf olmayanlardan ayrılacak; elmaslar kömürden tefrik edilecek, şeytan yapılı insanlarla melek yapılı insanlar ortaya çıkacak ve böylece dünyanın kuruluş gayesi tahakkuk etmiş olacaktır.” diyor Hocaefendi.
İmanı sağlam olan insan, büyük musibetlere ve sıkıntılara maruz kalsa da, “iman, teslim, tevekkül” yörüngesinde dişini sıkar. Kaldı ki, Allah, bir kimse veya topluluk yoldan çıksın diye onları imtihan etmez. Zira elde ettiği bir şeyler varsa zor bir imtihanla onları kaybedebilir ki, Allah kullarını böyle kötü bir akıbete uğratmaz. Bu açıdan, imanın ve Allah’la irtibatın seviyesine göre imtihanlar, insana zor veya hafif gelir.
15 Temmuz’dan sonra Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş olanların gittikçe artan bir şekilde imtihanlara maruz kaldığına şüphe yok. Samimi, dindar, çalışkan, proje üreten, düşünen insan da olsa, kimse bundan geri kalmadı, kalmıyor. İmtihanlar karşısında bazılarının öyle davranışları ortaya çıkıyor ki, insan şaşırıp kalıyor. Samimi olmayan, menfaatçi, iki yüzlü insanların çıkılan yoldan geri dönmesi normal karşılansa da, diğerleri insanın canını acıtıyor.
Hizmet, Allah’ın davası… O’nun hiçbirimize ihtiyacı yok. İçinde bulunduğumuz konumun hakkını vermediğimizde neler olacağına dair “Eğer size emredildiği gibi topyekûn seferber olmazsanız, Allah sizi hiç gecikmeden pek acı bir azaba düçar eder ve yerinize bir başka topluluk getirir…” (Tevbe, 39) ayetini okur ve dinleriz ama sanki başkalarına hitap ediyormuş gibi üzerimize almayız.
Ne yazık ki, 5-6 yıldır yaşanan sıkıntıların hala farkında olmayanlar var. Medrese-i Yusufiye’den çıkmış veya Türkiye’den hicret etmiş birileri yaşadıklarını anlatıp mağduriyetlerin giderilmesi adına gayret sarf ederken, bunu bir ninni gibi dinleyip hayatını her zamanki gibi devam ettirenler var. Bu ve benzeri durumları gördükçe insan “Hani ensar-muhacir kardeşliği? Hani i’sar hasleti? Hani “kardeşinin derdiyle dertlenme?” demeden edemiyor.
Hicret ettiği beldede gördükleri karşısında inkisar-ı hayale uğrayanlar, küsüp bir tarafa çekilenler, Hizmetle bağlantısını koparmayı vefasızlık sayıp olan-biteni sessizce takip edenler veya İslam’ı yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret ettiği halde Hıristiyan olarak ölen Sükrân gibileri duydukça insanın canı yanıyor.
Yaşananların elbette bir hikmeti vardır ve kısa bir zaman dilimi içinde olan bitene göre hüküm vermek doğru değil elbette. Zaman en büyük müfessirdir, bekleyeceğiz ve ömrümüz yeterse hikmetleri göreceğiz. Ama öncelikli olarak yapmamız gerekenler var. Bugünlerde öncelikle yapılacak hizmet, mağdurlara sahip çıkmak ve geleceğe dair projeler üretmek olmalıdır. Bunları yaparken, geçmişte yaşadığımız her türlü olumlu ve olumsuz şeyden ders çıkararak hareket etmemiz gerekiyor.
Hiç kimse, mağdur veya muhacir olunca kendisine hizmet edilmesini beklememeli ama bu mümkün olmuyor. Dile getirmese de insan maddi veya manevi bir beklenti içinde olabiliyor. “Beklentisiz olma” ve “ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mesul ve vazifeli bilme” gibi güzel prensiplerimiz var ama herkes buna istenen manada riayet edemiyor işte…
Hizmet’ten uzaklaştırıldığını iddia edenler olsa da, doğru değildir bu, hiç kimse böyle yetkiye sahip değildir; zaten böyle bir uygulama da yoktur. Olsa olsa, verilmiş olan bir vazife geri alınmıştır. Hizmet etmek için de vazifelendirilmeye, makam sahibi olmaya, komutan olmaya gerek yok ki… Sade bir insan veya rütbesiz bir asker olarak da Hizmet edilebilir. Hz. Ömer’in, Halid bin Velid’i görevden alma olayını biliriz de, hayatımıza uygulamayız… Hocaefendi “kaç kişinin katilisin?” diye sorar da muhatap olarak kendimizi görmeyiz.
Şeytan’ın nereden hücuma geçeceği belli olmadığından, kendimizden emin olmamalı ve bastığımız zemini kontrol etmeliyiz. Ezberlenmiş beylik laflar ve şuursuzca yapılan işler bizi kurtarmaz. Okumadan, dinlemeden, tefekkür etmeden, muhasebe yapmadan ve bunları hayata geçirmeden Hizmet edilemez ve Allah’ın rızası kazanılamaz. Şimdiye kadar öyle veya böyle bu dairede kalanları bundan sonra daha çetin imtihanlar bekliyor. Bahsini ettiğim “beslenme” kalemleri ile donanımlı hale gelmezsek kazanma kuşağında kaybedenlerden olabiliriz.
Bu süreçte Hizmet’ten ayrılanlara üzülmemek elde değil; dua edelim de geri gelsinler. Gelmeseler bile Allah’ın yolundan ayrılmasınlar. Bunlara sebep olanlara ise daha çok dua edelim; ıslah olsunlar, muhasebe yapıp hatalarını görsünler ve tevbe etsinler… Kimin kazanıp kimin kaybettiğini biz değil Allah bilir. Hizmet içinde olup kaybedenler olabileceği gibi, Hizmet dışında olup kazananlar da olacaktır.
Dışarıdan gelen saldırılara karşı mukavemet etmek ve imtihanı atlatmak kolay ama içeride yaşananlarla imtihanları bertaraf o kadar kolay değil. Daire içinde olup da varlığı veya kararları ile başkalarının imtihan olmasına sebep olanlardan bahsediyorum; sebep oldukları olumsuz durumlar karşısında hiç rahatsız olmayanlardan, çözüm adına hiç gayret sarf etmeyenlerden, akıbet endişesi taşımayanlardan, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden Doğru Mehmetlerden ve gördüğünü sanan körlerden…
Maalesef bunlar, çok rahat bir şekilde “su akar yolunu bulur”, “giden gider, kalan sağlar bizimdir” hatta “cehennemin dibine kadar yolu var” diyebiliyorlar. Gördüğüm kadarıyla böyle bir davranış sergileyenler bir süre sonra kendileri de daireden ayrılıyor. Kendi yaptıklarını, bir başkası onlara uyguluyor.
Allah’ın rızasını kazanma yolunda şahıslara takılıp, hizmet etmeyi bırakanların mesuliyeti daha büyüktür diye düşünüyorum. Pireye kızıp, yorganı yakmak gibi bir akılsızlık bu… İmtihan, hep dışarıdan olmuyor işte; içeriden gelen imtihan daha zor oluyor. Allah, kardeşliğin hakkını verenleri, art niyet taşımayanları, vefalı sadakat erlerini muhafaza ediyor.
Kendisini bir hadim olarak görmeyip, makamıyla, yaşıyla, tanıdıklarıyla Hizmet’in sahibiymiş gibi ortalıkta dolaşanlar olabiliyor. Onlara, Osmanlı’nın son döneminde yaşanan sıkıntıları dile getiren Ziya Paşa’nın yazdığı üç beyit ile seslenmek istiyorum. Bilmem ki bunları okuyup üzerinde düşünürler mi?
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzârında
***
Onlar ki verir laf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde
***
İnsana sadakat yaraşır görse de ikrâh
Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah
[Mehmet Ali Özcan] 12.4.2019 [TR724]
Yabancıları çıkarsan gol kalmayacak! [Hasan Cücük]
Futbolda başarı golden geçiyor. Rakipten bir gol fazla atıp 3 puanı hanesine yazdırmak isteyen takımlar doğal olarak en büyük yatırımı forvet hattına yapıyor. Avrupa’da futbolda sınırların kalkıp yabancı sayısının artmasıyla gol yükünü genelde lejyonerler çekmeye başladı. Avrupa’nın önde gelen 20 ligi üzerine yapılan bir araştırma ilginç sonuçları ortaya koydu. Yabancıların gol yükünü çektiği liglerin başında Süper Lig geliyor.
Süper Lig’deki gol krallığı sıralamasına göz atmak gol yükünü kimlerin çektiği hakkında bilgi vermeye yetiyor. İlk 5’te sadece bir yerli oyuncu bulunuyor. Bu isim Burak Yılmaz. 12 gol atan Burak Yılmaz aynı sayıda gol atan Hugo Rodallega ve Vedat Muriqi birlikte 3. sırada yer buluyor. İlk sırada 26 gol atan Senegalli Mbaye Diagne, ikinci sırada 13 golle bir başka Senegalli Papiss Cisse bulunuyor. Süper Lig’de top koşturan oyuncuların yarısı yabancı olmasına karşılık, mevzu gole gelince lejyonerler yerlilere büyük fark atıyor. Süper Lig’de atılan gollerin yüzde 80’inin altında yabancıların imzası var. Lejyonerler en yüksek gol katkısını Çaykur Rizespor’a sağladı. Rizespor’un attığı tüm goller yabancılardan geldi. En az katkıyı ise Bursaspor’a verdiler. Yeşil-beyazlıların attığı gollerin yüzde 45’inde yabancıların adı yazıyor.
Avrupa’nın 5 büyük liginde yabancılar en çok İngiltere Premier Lig’in gol yükünü çekiyor. Yabancıların gol yükünü çekmede İngiltere Premier Lig 3. olurken, İtalya Serie A 7., Almanya Bundesliga 8. oldu. İspanya La Liga’nın 14. sırada yer bulduğu listede, Fransa Ligue 1 ilk 20’ye giremedi. Listede yer alan 20 ülkenin liglerinde yabancıların gol katkısı vermediği 3 takım bulunuyor. İspanya’dan Athletic Bilabo, Macaristan’dan Paksi FC ve Bulgaristan’dan FK Vitosha Bistritsa takımlarının attığı gollerin tamamı yerli oyunculardan geldi. Bu 3 takımdan Athletic Bilbao’nun kadrosundaki tüm oyuncular yerlilerden oluşuyor. Tüm golleri yabancıların attığı takım sayısı da üç. Bunlardan biri Süper Lig’den Çaykur Rizespor diğer ikisi ise Güney Kıbrıs’tan AEK Larnaka ve Slovakya’dan FK Senica.
Yabancıların en çok gol attığı 20 lig
Güney Kıbrıs (1. Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 86,6
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: AEK Larnaka FC (Yüzde 100)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Alki Oroklini (Yüzde 50)
Türkiye (Süper Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 80,7
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Çaykur Rizespor (Yüzde 100)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Bursaspor (Yüzde 45,8)
İngiltere (Premier Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 68,8
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Wolverhampton Wanderers FC (Yüzde 97,4)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Leicester City FC (Yüzde 20,5)
Yunanistan (Süper Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 67,5
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Panetolikos FC (Yüzde 96,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Panionios GSS FC (Yüzde 22,7)
Belçika (Jupiler Pro Ligi)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 66,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Sint-Truidense VV (Yüzde 88,9)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Sandard Liege (Yüzde 40,4)
Hırvatistan (1. NHL)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 63,4
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: NK Istra 1961 (Yüzde 81,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: NK Rudes (Yüzde 35,3)
İtalya (Serie A)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 61,5
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Genoa (Yüzde 93,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Frosinone Calcio (Yüzde 5)
Almanya (Bundesliga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 61,2
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Eintracht Frankfurt (Yüzde 92,6)
En az gol katkısı sağladıkları takım: SC Freiburg (Yüzde 5,6)
Portekiz (Primeira Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 60,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Porto (Yüzde 90,9)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Moreirense FC (Yüzde 31,3)
Slovakya (Süper Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 58,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FK Senica (Yüzde 100,)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FK Zeleziarne Podbrezova (Yüzde 8,7)
Polonya (Ekstraklasa)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 56,4
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Korona SA (Yüzde 88,6)
En az gol katkısı sağladıkları takım: MZKS Arka Gdynia (Yüzde 20)
Rusya (Premier Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 51,1
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Ufa (Yüzde 75)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FC Orenburg (Yüzde 28,6)
İskoçya (Premiership)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 49,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Rangers FC (Yüzde 85,1)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Livingston FC (Yüzde 6,1)
İspanya (La Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 48,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Barcelona (Yüzde 91)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Athletic Bilbao (Yüzde 0)
Danimarka (Superliga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 45,9
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Bröndby IF (Yüzde 84,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Odense BK (Yüzde 2,7)
Macaristan (NB Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 44,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Budapeşte Honved FC (Yüzde 83,9)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Paksi FC (Yüzde 0)
Romanya (Liga 1)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 43,9
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: ACS Sepso PSL Sfântu Gheorghe (Yüzde 72,7)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FC Viittorul Constanta (Yüzde 10,7)
Bulgaristan (Parva Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 42,0
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: PFK Ludogorets Razgrad (Yüzde 96,2)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FK Vitosha Bistritsa (Yüzde 0)
İsviçre (Super League)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 41,8
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Lugano (Yüzde 80)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Neuchântel Xamax FCS (Yüzde 8,3)
Slovenya (1. SNL)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 41,6
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: NK Krsko (Yüzde 75)
En az gol katkısı sağladıkları takım: NS Mura (Yüzde 5,9)
[Hasan Cücük] 12.4.2019 [TR724]
Süper Lig’deki gol krallığı sıralamasına göz atmak gol yükünü kimlerin çektiği hakkında bilgi vermeye yetiyor. İlk 5’te sadece bir yerli oyuncu bulunuyor. Bu isim Burak Yılmaz. 12 gol atan Burak Yılmaz aynı sayıda gol atan Hugo Rodallega ve Vedat Muriqi birlikte 3. sırada yer buluyor. İlk sırada 26 gol atan Senegalli Mbaye Diagne, ikinci sırada 13 golle bir başka Senegalli Papiss Cisse bulunuyor. Süper Lig’de top koşturan oyuncuların yarısı yabancı olmasına karşılık, mevzu gole gelince lejyonerler yerlilere büyük fark atıyor. Süper Lig’de atılan gollerin yüzde 80’inin altında yabancıların imzası var. Lejyonerler en yüksek gol katkısını Çaykur Rizespor’a sağladı. Rizespor’un attığı tüm goller yabancılardan geldi. En az katkıyı ise Bursaspor’a verdiler. Yeşil-beyazlıların attığı gollerin yüzde 45’inde yabancıların adı yazıyor.
Avrupa’nın 5 büyük liginde yabancılar en çok İngiltere Premier Lig’in gol yükünü çekiyor. Yabancıların gol yükünü çekmede İngiltere Premier Lig 3. olurken, İtalya Serie A 7., Almanya Bundesliga 8. oldu. İspanya La Liga’nın 14. sırada yer bulduğu listede, Fransa Ligue 1 ilk 20’ye giremedi. Listede yer alan 20 ülkenin liglerinde yabancıların gol katkısı vermediği 3 takım bulunuyor. İspanya’dan Athletic Bilabo, Macaristan’dan Paksi FC ve Bulgaristan’dan FK Vitosha Bistritsa takımlarının attığı gollerin tamamı yerli oyunculardan geldi. Bu 3 takımdan Athletic Bilbao’nun kadrosundaki tüm oyuncular yerlilerden oluşuyor. Tüm golleri yabancıların attığı takım sayısı da üç. Bunlardan biri Süper Lig’den Çaykur Rizespor diğer ikisi ise Güney Kıbrıs’tan AEK Larnaka ve Slovakya’dan FK Senica.
Yabancıların en çok gol attığı 20 lig
Güney Kıbrıs (1. Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 86,6
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: AEK Larnaka FC (Yüzde 100)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Alki Oroklini (Yüzde 50)
Türkiye (Süper Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 80,7
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Çaykur Rizespor (Yüzde 100)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Bursaspor (Yüzde 45,8)
İngiltere (Premier Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 68,8
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Wolverhampton Wanderers FC (Yüzde 97,4)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Leicester City FC (Yüzde 20,5)
Yunanistan (Süper Lig)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 67,5
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Panetolikos FC (Yüzde 96,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Panionios GSS FC (Yüzde 22,7)
Belçika (Jupiler Pro Ligi)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 66,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Sint-Truidense VV (Yüzde 88,9)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Sandard Liege (Yüzde 40,4)
Hırvatistan (1. NHL)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 63,4
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: NK Istra 1961 (Yüzde 81,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: NK Rudes (Yüzde 35,3)
İtalya (Serie A)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 61,5
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Genoa (Yüzde 93,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Frosinone Calcio (Yüzde 5)
Almanya (Bundesliga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 61,2
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Eintracht Frankfurt (Yüzde 92,6)
En az gol katkısı sağladıkları takım: SC Freiburg (Yüzde 5,6)
Portekiz (Primeira Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 60,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Porto (Yüzde 90,9)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Moreirense FC (Yüzde 31,3)
Slovakya (Süper Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 58,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FK Senica (Yüzde 100,)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FK Zeleziarne Podbrezova (Yüzde 8,7)
Polonya (Ekstraklasa)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 56,4
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Korona SA (Yüzde 88,6)
En az gol katkısı sağladıkları takım: MZKS Arka Gdynia (Yüzde 20)
Rusya (Premier Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 51,1
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Ufa (Yüzde 75)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FC Orenburg (Yüzde 28,6)
İskoçya (Premiership)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 49,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Rangers FC (Yüzde 85,1)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Livingston FC (Yüzde 6,1)
İspanya (La Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 48,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Barcelona (Yüzde 91)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Athletic Bilbao (Yüzde 0)
Danimarka (Superliga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 45,9
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Bröndby IF (Yüzde 84,8)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Odense BK (Yüzde 2,7)
Macaristan (NB Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 44,3
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: Budapeşte Honved FC (Yüzde 83,9)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Paksi FC (Yüzde 0)
Romanya (Liga 1)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 43,9
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: ACS Sepso PSL Sfântu Gheorghe (Yüzde 72,7)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FC Viittorul Constanta (Yüzde 10,7)
Bulgaristan (Parva Liga)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 42,0
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: PFK Ludogorets Razgrad (Yüzde 96,2)
En az gol katkısı sağladıkları takım: FK Vitosha Bistritsa (Yüzde 0)
İsviçre (Super League)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 41,8
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: FC Lugano (Yüzde 80)
En az gol katkısı sağladıkları takım: Neuchântel Xamax FCS (Yüzde 8,3)
Slovenya (1. SNL)
Yabancı oyuncuların attığı gol oranı: Yüzde 41,6
En fazla gol katkısı sağladıkları takım: NK Krsko (Yüzde 75)
En az gol katkısı sağladıkları takım: NS Mura (Yüzde 5,9)
[Hasan Cücük] 12.4.2019 [TR724]
İradenin hakkını vermek ve konforlardan vazgeçmenin zorluğu… (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Bu yazı dizisine başlarken verilen ayet-i kerimede, Allah (cc) üç vasfı taşıyan insanları methetmektedir: “Onlar (öyle kimselerdir) ki,Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (Şûrâ, 42/38) Ayette methedilen üç vasıf; Namazı dosdoğru kılmak, işlerinde şûrâ ile hareket etmek ve infak etmektir.
Şura namaz ve infak ile aynı çizgide ele alınmıştır. Hocaefendi buradan hareketle şûrâ’nın hayati önemini ifade eden şu tesbitleri yapmışlardır;
Üstad Hazretleri de şûrânın önemini ifade eden şu tespitlerde bulunmuşlardır;
Üstad Hazretlerinin buyurduğu üzere hayırlı işlerin muzır manileri pek çok olur…
Şeytan bu ehemmiyetine binaen şûrâ’nın yapılmaması adına her türlü yola başvurmakta ve her türlü oyununu oynamaktadır. Namaz ve infak etmeye engel olmak için ne kadar uğraşıyorsa, o seviyede hakiki istişarelerin önünü almak için de o kadar uğraşmakta ve önden, arkadan, sağdan, soldan, üstten ve alttan her yönde gelmek süretiyle bunu yapmaktadır.
Ayet-i kerimeden, namazı dosdoğru kılan ve infak edebilen insanların hakiki şûrâyı daha doğru yapabilecekleri gibi bir mana da çıkarılabilir. İradelerinin hakkını vererek, namaz ve infak gibi ubudiyetlerle nefislerini terbiye ederek Allah’a hakiki kul olabilen insanlar, hakiki şûrâyı gerçekleştirme iradesini de gösterebileceklerdir.
Böyle bir kıvama ulaşmadaki zorluk bizleri ümitsizliğe de sevk etmemelidir. Bizler bu ideale ulaşmak için sürekli bir cehd ve gayret içerisinde olmalı, esbabına riayet etmeli ve Allah’tan da (cc) bizim iradelerimizle ulaşamayacağımız bu seviyeyi veya böyle bir seviyenin neticesi olabilecek hakiki şûrâları lütfetmesini istemeliyiz. Hocaefendi’nin ifadesiyle söylersek: “Onlar ellerinden geleni ve güçlerinin yettiğini eda edince, Allah Teâlâ yapılanların küçüklüğüne ve vesilelerin ehemmiyetsizliğine bakmaz; O, kendi nâmütenahî kudret, irade ve meşietiyle Ulûhiyetine yakışır şekilde mukabelede bulunur.”
Üstad Hazretleri hakiki şûrâların ihlas ve tesanüdü netice vereceğini söylemişlerdir. Bu böyle olduğu gibi ihlas ve uhuvvetteki muvaffakiyetler de hakiki şuraları netice verecektir. Bediüzzaman Hazretleri, ihlas ve uhuvvet risalelerinde çok enfes bir şekilde meseleleri ele almış, problemlerimizin çözümü adına aklı ve kalbi ikna edecek ve nefislerimizi de inkıyad etme zorunda bırakacak şekilde çözümler ortaya koymuşlardır. Bu ehemmiyetine binaen ihlas risalesinin onbeş günde bir ve uhuvvet risalesinin de benzer şekilde sık sık okunması tavsiyesinde bulunmuşlardır. Dolayısıyla, hakiki şûrâların yapılabilmesi adına ihlas ve uhuvvet düsturlarının hayata geçirilmesi çok büyük öneme sahiptir.
Tarafgirlik, inat ve haset…
Uhuvvet risalesine şu cümle ile başlanılmıştır: “Müminlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’çe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.” Müminlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren üç temel hastalığa dikkat çekilmektedir; tarafgirlik ve inat ve haset. Bu hastalıkların ne kadar büyük zararlara yol açtığını hizmet hareketi mensupları yaşanan süreçte yaşayarak çok ileri seviyede görmüşlerdir.
Bu hastalıklar bir taraftan alem-i islam çapında gerçek şûrâların yapılmamasına sebebiyet verirken, diğer taraftan da hizmet hareketi içerisinde de istişarelerin tam anlamıyla tatbik edilemeyişinin nedenlerinden olmuşlardır. Bu hususu “Hizmet erlerinde tarafgîrlik, adam kayırma ve ekipçilik var mı?” yazılarında ele almıştık.
Baştakilerle daha ziyade saygı ve sadakat temeline dayanan bir ilişki geliştirenler yapılan edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar…
Hocaefendi bu hususta toplum genelinden hareketle “Hayırlı Bir Danışmanın Özellikleri” adlı Kırık Testi’de şu tesbitleri yapmaktadırlar: “Öte yandan liyakatli bile olsalar idarecilerle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanların onların yanlışları mevzuunda farklı tavır takınmaları ve doğruyu göstermede cesurca davranmaları çok zordur. Onlar baştakilerle daha ziyade saygı ve sadakat temeline dayanan bir ilişki geliştirdiklerinden ötürü, yapılan edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar. Onların maaşla iş yapmaları, bulundukları pozisyonu korumaya çalışmaları ve hatta gözlerini sürekli daha yüksek makamlara dikmeleri de onların fikirlerini özgürce dile getirmelerinin önünde önemli bir engeldir. Yarınları adına değişik hesaplarla hareket eden insanların, mesela milletvekili olacağı günü bekleyen bir danışmanın veya bakanlığa gözünü diken bir milletvekilinin üstlerine karşı hakikati dile getirebilmesi gerçekten çok zordur. Onlar gördükleri hatalar karşısında ciddi bir tavır ortaya koyamaz ve bunları engelleyemezler.”
Bu problemin üstesinden gelinebilmesi için de şu tavsiyede bulunmaktadırlar: “Bu açıdan idarecilerin sadece çevresindeki danışman ve yardımcılarla yetinmemesi, ülkesini seven ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakabilen farklı siyasi görüş ve düşüncedeki insanların fikirlerinden de istifade etmeleri gerekir. Çünkü bu tür insanlar, idarecilere yaranmaya çalışmayacak, parti çıkarlarına takılmayacak, bilakis ülke menfaatlerini esas alacaklardır. Evet, ülke insanını alâkadar eden önemli adımlar atılmadan önce meselelere objektif bakabilen insanların mülâhaza ve mütalaalarının alınması çok önemlidir.”
Hocaefendi genel ile ilgili meseleyi bu şekilde ifade ettikten sonra bu tesbit edilen ilkelerin hizmet hareketi insanları için de geçerli olduğunu ifade etmektedirler: “Dolayısıyla bu ilkelerin, Allah yolunda hizmet eden insanlar açısından da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar hizmet gönüllüleri arasında devlet yönetimindekine benzer bir mabeyn-i hümayun bulunmasa da, bazı kimseler yönetici olarak bulundukları makam ve konumlarında kendilerine göre buna benzer yapılar kurmuş, insanlarla aralarına bir kısım perde ve engeller koymuş, böylece hem kendilerinin hem de başkalarının sürekli hüsuf ve küsuf (ay ve güneş tutulması) yaşamasına sebebiyet vermiş olabilirler.
Çünkü bu durumda hiçbir şeyi açık ve net olarak göremezler. Beraber hizmet etme durumunda oldukları insanlar da rahat bir şekilde onlara ulaşamaz ve dertlerini anlatamazlar. Hâlbuki onlara düşen vazife, her zaman herkese karşı açık durmak ve her meselelerini ehliyle istişare etmektir.”
Saygı veya sadakat temeline dayanan ilişkiler….
Herhalde bu yazıda Hocaefendi ilişkileriniz saygı ve sadakat temelli olmasın dememektedirler. Fakat, bu tarz ilişkilerin istişarelerde kararlar alınırken hakperest olunmasına, fikirlerin rahatça dillendirilmesine, haksızlıklar karşısında hakkın müdafasına engel olacak bir seviyede olmaması gerektiğine vurgu yapılmaktadır diye düşünüyorum.
Bu bazen de gruba/ekipe/takıma… saygı ve sadakat şeklinde de ortaya çıkabilir. Saygı ve sadakatin ifrat bir seviyede olması istişarelerin sağlıklı yapılmasının önünde önemli problem haline gelebilmektedir.
Daha önce de yer yer ifade edildiği gibi amirlere/büyüklere/imamlara olan saygımız doğruyu ifade etmemize, hakkın ve hakikâtin müdafi olabilmemize, yapılan yanlışlar, haksızlıklar ve bireylere/kurumlara/hizmetlere/değerlere verilen zararlar karşısında durmamıza engel olmamalıdır.
Benzer şekilde amirlere/büyüklere/imamlara/grublara/ekiplere veya tarafgir olduğumuz ve aidiyet hissetiğimiz şeylere karşı sadakatimiz de bir probleme dönüşebilmektedir. Asıl sadakat maddi ve manevi değerlere, prensiplere, haklara ve hakikatlere… karşı olmalıdır. Eğer yanlış yolda kullanılan sadakat her türlü haksızlığa baş kaldırmaya, zalim karşısında dilsiz şeytan olmamaya, hakkın davasını ikame etmeye, mazlumun ve mağdurun yanında bulunmaya, hakkı ve hakikatleri her ortamda uslubuna riayet ederek dillendirmelere engel oluyorsa, bu artık büyük zararları netice verecek bir tehlikeye dönüşmüş demektir.
İnşaAllah bir sonraki yazıda İngilizce’de “comfort zone” olarak geçen, Türkçe’ye de konfor bölgesi veya rahat bölgesi olarak tercüme edilen konforlardan vazgeçmenin zorluğu konusu üzerinde durarak mevzuyu açmaya çalışalım…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 12.4.2019 [TR724]
Şura namaz ve infak ile aynı çizgide ele alınmıştır. Hocaefendi buradan hareketle şûrâ’nın hayati önemini ifade eden şu tesbitleri yapmışlardır;
- Şûrâyı önemsemeyen bir toplum tam mü’min sayılamayacağı gibi, onu uygulamayan bir cemaat de, kâmil mânâda Müslüman kabul edilmemiştir.
- Bugüne kadar şûrâyı görmemezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplum iflah olmamıştır.
- Ümmetin kurtuluş ve geleceğe yürümesi meşverete bağlıdır.
Üstad Hazretleri de şûrânın önemini ifade eden şu tespitlerde bulunmuşlardır;
- Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir.
- Asya’nın en geri kalmasının önemli bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
- Haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verir.
- Beşerin hayat-ı içtimaiyesi imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer’î ile yaşayabilir, hadsiz düşmanları ile başedebilir ve nihayetsiz hâcetlerini temin edebilir.
Üstad Hazretlerinin buyurduğu üzere hayırlı işlerin muzır manileri pek çok olur…
Şeytan bu ehemmiyetine binaen şûrâ’nın yapılmaması adına her türlü yola başvurmakta ve her türlü oyununu oynamaktadır. Namaz ve infak etmeye engel olmak için ne kadar uğraşıyorsa, o seviyede hakiki istişarelerin önünü almak için de o kadar uğraşmakta ve önden, arkadan, sağdan, soldan, üstten ve alttan her yönde gelmek süretiyle bunu yapmaktadır.
Ayet-i kerimeden, namazı dosdoğru kılan ve infak edebilen insanların hakiki şûrâyı daha doğru yapabilecekleri gibi bir mana da çıkarılabilir. İradelerinin hakkını vererek, namaz ve infak gibi ubudiyetlerle nefislerini terbiye ederek Allah’a hakiki kul olabilen insanlar, hakiki şûrâyı gerçekleştirme iradesini de gösterebileceklerdir.
Böyle bir kıvama ulaşmadaki zorluk bizleri ümitsizliğe de sevk etmemelidir. Bizler bu ideale ulaşmak için sürekli bir cehd ve gayret içerisinde olmalı, esbabına riayet etmeli ve Allah’tan da (cc) bizim iradelerimizle ulaşamayacağımız bu seviyeyi veya böyle bir seviyenin neticesi olabilecek hakiki şûrâları lütfetmesini istemeliyiz. Hocaefendi’nin ifadesiyle söylersek: “Onlar ellerinden geleni ve güçlerinin yettiğini eda edince, Allah Teâlâ yapılanların küçüklüğüne ve vesilelerin ehemmiyetsizliğine bakmaz; O, kendi nâmütenahî kudret, irade ve meşietiyle Ulûhiyetine yakışır şekilde mukabelede bulunur.”
Üstad Hazretleri hakiki şûrâların ihlas ve tesanüdü netice vereceğini söylemişlerdir. Bu böyle olduğu gibi ihlas ve uhuvvetteki muvaffakiyetler de hakiki şuraları netice verecektir. Bediüzzaman Hazretleri, ihlas ve uhuvvet risalelerinde çok enfes bir şekilde meseleleri ele almış, problemlerimizin çözümü adına aklı ve kalbi ikna edecek ve nefislerimizi de inkıyad etme zorunda bırakacak şekilde çözümler ortaya koymuşlardır. Bu ehemmiyetine binaen ihlas risalesinin onbeş günde bir ve uhuvvet risalesinin de benzer şekilde sık sık okunması tavsiyesinde bulunmuşlardır. Dolayısıyla, hakiki şûrâların yapılabilmesi adına ihlas ve uhuvvet düsturlarının hayata geçirilmesi çok büyük öneme sahiptir.
Tarafgirlik, inat ve haset…
Uhuvvet risalesine şu cümle ile başlanılmıştır: “Müminlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’çe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.” Müminlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren üç temel hastalığa dikkat çekilmektedir; tarafgirlik ve inat ve haset. Bu hastalıkların ne kadar büyük zararlara yol açtığını hizmet hareketi mensupları yaşanan süreçte yaşayarak çok ileri seviyede görmüşlerdir.
Bu hastalıklar bir taraftan alem-i islam çapında gerçek şûrâların yapılmamasına sebebiyet verirken, diğer taraftan da hizmet hareketi içerisinde de istişarelerin tam anlamıyla tatbik edilemeyişinin nedenlerinden olmuşlardır. Bu hususu “Hizmet erlerinde tarafgîrlik, adam kayırma ve ekipçilik var mı?” yazılarında ele almıştık.
Baştakilerle daha ziyade saygı ve sadakat temeline dayanan bir ilişki geliştirenler yapılan edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar…
Hocaefendi bu hususta toplum genelinden hareketle “Hayırlı Bir Danışmanın Özellikleri” adlı Kırık Testi’de şu tesbitleri yapmaktadırlar: “Öte yandan liyakatli bile olsalar idarecilerle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanların onların yanlışları mevzuunda farklı tavır takınmaları ve doğruyu göstermede cesurca davranmaları çok zordur. Onlar baştakilerle daha ziyade saygı ve sadakat temeline dayanan bir ilişki geliştirdiklerinden ötürü, yapılan edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar. Onların maaşla iş yapmaları, bulundukları pozisyonu korumaya çalışmaları ve hatta gözlerini sürekli daha yüksek makamlara dikmeleri de onların fikirlerini özgürce dile getirmelerinin önünde önemli bir engeldir. Yarınları adına değişik hesaplarla hareket eden insanların, mesela milletvekili olacağı günü bekleyen bir danışmanın veya bakanlığa gözünü diken bir milletvekilinin üstlerine karşı hakikati dile getirebilmesi gerçekten çok zordur. Onlar gördükleri hatalar karşısında ciddi bir tavır ortaya koyamaz ve bunları engelleyemezler.”
Bu problemin üstesinden gelinebilmesi için de şu tavsiyede bulunmaktadırlar: “Bu açıdan idarecilerin sadece çevresindeki danışman ve yardımcılarla yetinmemesi, ülkesini seven ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakabilen farklı siyasi görüş ve düşüncedeki insanların fikirlerinden de istifade etmeleri gerekir. Çünkü bu tür insanlar, idarecilere yaranmaya çalışmayacak, parti çıkarlarına takılmayacak, bilakis ülke menfaatlerini esas alacaklardır. Evet, ülke insanını alâkadar eden önemli adımlar atılmadan önce meselelere objektif bakabilen insanların mülâhaza ve mütalaalarının alınması çok önemlidir.”
Hocaefendi genel ile ilgili meseleyi bu şekilde ifade ettikten sonra bu tesbit edilen ilkelerin hizmet hareketi insanları için de geçerli olduğunu ifade etmektedirler: “Dolayısıyla bu ilkelerin, Allah yolunda hizmet eden insanlar açısından da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar hizmet gönüllüleri arasında devlet yönetimindekine benzer bir mabeyn-i hümayun bulunmasa da, bazı kimseler yönetici olarak bulundukları makam ve konumlarında kendilerine göre buna benzer yapılar kurmuş, insanlarla aralarına bir kısım perde ve engeller koymuş, böylece hem kendilerinin hem de başkalarının sürekli hüsuf ve küsuf (ay ve güneş tutulması) yaşamasına sebebiyet vermiş olabilirler.
Çünkü bu durumda hiçbir şeyi açık ve net olarak göremezler. Beraber hizmet etme durumunda oldukları insanlar da rahat bir şekilde onlara ulaşamaz ve dertlerini anlatamazlar. Hâlbuki onlara düşen vazife, her zaman herkese karşı açık durmak ve her meselelerini ehliyle istişare etmektir.”
Saygı veya sadakat temeline dayanan ilişkiler….
Herhalde bu yazıda Hocaefendi ilişkileriniz saygı ve sadakat temelli olmasın dememektedirler. Fakat, bu tarz ilişkilerin istişarelerde kararlar alınırken hakperest olunmasına, fikirlerin rahatça dillendirilmesine, haksızlıklar karşısında hakkın müdafasına engel olacak bir seviyede olmaması gerektiğine vurgu yapılmaktadır diye düşünüyorum.
Bu bazen de gruba/ekipe/takıma… saygı ve sadakat şeklinde de ortaya çıkabilir. Saygı ve sadakatin ifrat bir seviyede olması istişarelerin sağlıklı yapılmasının önünde önemli problem haline gelebilmektedir.
Daha önce de yer yer ifade edildiği gibi amirlere/büyüklere/imamlara olan saygımız doğruyu ifade etmemize, hakkın ve hakikâtin müdafi olabilmemize, yapılan yanlışlar, haksızlıklar ve bireylere/kurumlara/hizmetlere/değerlere verilen zararlar karşısında durmamıza engel olmamalıdır.
Benzer şekilde amirlere/büyüklere/imamlara/grublara/ekiplere veya tarafgir olduğumuz ve aidiyet hissetiğimiz şeylere karşı sadakatimiz de bir probleme dönüşebilmektedir. Asıl sadakat maddi ve manevi değerlere, prensiplere, haklara ve hakikatlere… karşı olmalıdır. Eğer yanlış yolda kullanılan sadakat her türlü haksızlığa baş kaldırmaya, zalim karşısında dilsiz şeytan olmamaya, hakkın davasını ikame etmeye, mazlumun ve mağdurun yanında bulunmaya, hakkı ve hakikatleri her ortamda uslubuna riayet ederek dillendirmelere engel oluyorsa, bu artık büyük zararları netice verecek bir tehlikeye dönüşmüş demektir.
İnşaAllah bir sonraki yazıda İngilizce’de “comfort zone” olarak geçen, Türkçe’ye de konfor bölgesi veya rahat bölgesi olarak tercüme edilen konforlardan vazgeçmenin zorluğu konusu üzerinde durarak mevzuyu açmaya çalışalım…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 12.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Ya devlet başa ya kuzgun leşe [Alper Ender Fırat]
Son seçimlerde AKP’nin istediği başarıyı elde edememesinden dolayı bazı yerlerde AKP’nin ANAP’laştığı değerlendirmeleri var? AKP, ANAP’laşabilir mi? Yani seçimle iktidara geldikten ve saltanat sürdükten sonra, yine seçim başarısızlıklarıyla iktidardan gidebilir mi?
AKP’yi ANAP’a benzetmek en iyi ifadeyle safdilliktir. Evet; ANAP bir zaman sonra yolsuzluğa karıştı, görevi kötüye kullandı, bütün yiyiciler orada toplandı, iktidar kullanırken şımarıklık yaptı ve seçmen gözündeki itibarını kaybetti. Ama ANAP hiçbir zaman anayasal suç işlemedi, devleti ortadan kaldırmadı, dünyanın dört bir yanına silah sevkiyatı yapmadı. Uyduruk gerekçelerle medyanın tamamına el koymadı. ANAP’ı yönetenler sahte bir darbe organize etmediler. Eşkıya gibi dünya farklı ülkelerinden adam kaçırmadılar. Yüz binlerce insanın hayatlarını söndürmediler. Silahlı milis güçlerini teşkilatlandırmadılar. Seçimlerle iktidar oldular seçimle ortadan kalktılar.
AKP hiçbir gerekçe ile iktidarı bırakamaz, ne pahasına olursa olsun ondan vazgeçemezler.
Belediye seçimlerinde daha önce ellerinde bulunan bazı şehirlerde seçimi kaybetmeleri ve başka partiden başkanlara mazbatayı vermiş olmaları pek çok insanın zihninde acaba sorularının doğmasına neden oldu. Daha önceki kanaatlerin aksine seçimle gidebilirler sesleri sıklıkla dillendirilmeye başlandı.
Bu konuda haklı olmalarını ne kadar da çok isterim. AKP’nin seçim yenilgisini kabullenmesini, ülkenin demokratik olgunluk seviyesini bir anda birkaç derece yukarıya taşır. Ama bunu yapamazlar, bunu yapmalarının kafalarına kurşun sıkmalarından farklı olmadığını bilecek durumdalar.
Şu anda şaibeli, kuralsız vs de olsa seçim ile iktidarı muhafaza edebiliyorlar. Seçim ile iktidarlarını muhafaza edemeyeceklerini düşündüklerinde seçimi de hükümsüz kılacak, iktidarda kalmak için başka bir faza geçecekler. Seçimler bir şekilde AKP’nin kazanmayı sürdürdüğü müddetçe geçerlidir.
Çünkü AKP hükümeti özellikle son beş altı yılda o kadar çok suç dosyası biriktirdi ki bunları sümenaltı etmeye, kendisinden sonra gelecek hiçbir hükümetin gücü yetmez. Perde arkasında bir anlaşma yapılsa geçmiş suç dosyalarını kesinlikle karıştırmayacakları garantisi verseler bile o suçlar başka yerlerde yine masaya gelir.
Gezi olaylarında güvenlik güçlerinin işlediği cinayetlerden başlar dosyalar, 17-25 davalarıyla sürer. Hele 7 Haziran sonrasındaki Suruç, Ankara Gar, Ankara Genelkurmay kavşağı, Diyarbakır bombalamaları biraz aralansa altından neler çıkar neler. Hele IŞİD’e gönderilen silahlar ya da IŞİD petrollerinin satılması gibi binlerce dosya bu şebekenin kapısını çalacak.
Hele de 15 Temmuz tiyatrosunun gerçekleri ortaya dökülse AKP ve başındaki için ne korkunç şeyler olur. 15 Temmuz gerçeklerinin ortaya çıkmaması için bile AKP iktidarı bırakamaz.
Bugün ortaya dökülmemesinin bir sebebi varsa o da AKP’nin ‘iktidar gücüyle’ bunu engelleyebiliyor olmasıdır.
AKP, Dünyayı çok yakından ilgilendiren suç dosyaları yüzünden de iktidardan gidemez. Başta Suriye olmak üzere dünyanın birçok farklı coğrafyalarına gönderilen silahlar, terör destekçiliği, kara para aklama gibi suçlamalar Türkiye’nin gücü sayesinde şimdilik sümenaltı ediliyor. Uluslararası arenada büyük devletler Türkiye’den kopardıkları tavizler sayesinde bu konuları el altında tutuyorlar. İktidarı kullanamama haline uluslararası dünyada da nasıl perişan edileceklerinin çok ama çok farkındalar.
Boyuna kadar suça bulaşan sadece en baştaki ve ailesi değil, bir güruh olarak boğazlarına kadar suça battıkları için iktidardan vazgeçemezler.
KHK ile işten atılmış, mallarına el konulmuş, hapse atılmış, işkence edilmiş, katledilmiş yüzbinlerce insanın kişisel husumeti bile ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmamaları için yeterli bir sebep. İktidarsız bir AKP’yi bunların kişisel öfkelerinden kim koruyabilir?
AKP ve Saray’da oturan zat aklı-selime dönmeyi bilmiyor mu? İçine düştüğü çukurun farkında değil mi sanıyoruz? Hem dışarda hem içerde yeniden itibarlı bir konuma gelmeyi elbette ister ama işlediği o kadar çok suç var ki o suçlar buna müsaade etmez. Gezi’de almadığı dersi 17 Aralık’ta alabilirlerdi. Kendilerine yeniden çeki düzen verip, istikamete dönebilirlerdi ama onlar bunu değil zıvanadan çıkmayı tercih ettiler.
AKP’nin seçimle gidebileceğini kim düşünüyorsa, 6 senedir Türkiye’de neler olup bittiğini hiç bilmiyor ve AKP’yi zerre kadar tanımıyor demektir.
AKP, iktidara mecbur, onlar için “b” şıkkı yok.
Ya sürekli devlet başa ya kuzgun leşe.
[Alper Ender Fırat] 12.4.2019 [TR724]
AKP’yi ANAP’a benzetmek en iyi ifadeyle safdilliktir. Evet; ANAP bir zaman sonra yolsuzluğa karıştı, görevi kötüye kullandı, bütün yiyiciler orada toplandı, iktidar kullanırken şımarıklık yaptı ve seçmen gözündeki itibarını kaybetti. Ama ANAP hiçbir zaman anayasal suç işlemedi, devleti ortadan kaldırmadı, dünyanın dört bir yanına silah sevkiyatı yapmadı. Uyduruk gerekçelerle medyanın tamamına el koymadı. ANAP’ı yönetenler sahte bir darbe organize etmediler. Eşkıya gibi dünya farklı ülkelerinden adam kaçırmadılar. Yüz binlerce insanın hayatlarını söndürmediler. Silahlı milis güçlerini teşkilatlandırmadılar. Seçimlerle iktidar oldular seçimle ortadan kalktılar.
AKP hiçbir gerekçe ile iktidarı bırakamaz, ne pahasına olursa olsun ondan vazgeçemezler.
Belediye seçimlerinde daha önce ellerinde bulunan bazı şehirlerde seçimi kaybetmeleri ve başka partiden başkanlara mazbatayı vermiş olmaları pek çok insanın zihninde acaba sorularının doğmasına neden oldu. Daha önceki kanaatlerin aksine seçimle gidebilirler sesleri sıklıkla dillendirilmeye başlandı.
Bu konuda haklı olmalarını ne kadar da çok isterim. AKP’nin seçim yenilgisini kabullenmesini, ülkenin demokratik olgunluk seviyesini bir anda birkaç derece yukarıya taşır. Ama bunu yapamazlar, bunu yapmalarının kafalarına kurşun sıkmalarından farklı olmadığını bilecek durumdalar.
Şu anda şaibeli, kuralsız vs de olsa seçim ile iktidarı muhafaza edebiliyorlar. Seçim ile iktidarlarını muhafaza edemeyeceklerini düşündüklerinde seçimi de hükümsüz kılacak, iktidarda kalmak için başka bir faza geçecekler. Seçimler bir şekilde AKP’nin kazanmayı sürdürdüğü müddetçe geçerlidir.
Çünkü AKP hükümeti özellikle son beş altı yılda o kadar çok suç dosyası biriktirdi ki bunları sümenaltı etmeye, kendisinden sonra gelecek hiçbir hükümetin gücü yetmez. Perde arkasında bir anlaşma yapılsa geçmiş suç dosyalarını kesinlikle karıştırmayacakları garantisi verseler bile o suçlar başka yerlerde yine masaya gelir.
Gezi olaylarında güvenlik güçlerinin işlediği cinayetlerden başlar dosyalar, 17-25 davalarıyla sürer. Hele 7 Haziran sonrasındaki Suruç, Ankara Gar, Ankara Genelkurmay kavşağı, Diyarbakır bombalamaları biraz aralansa altından neler çıkar neler. Hele IŞİD’e gönderilen silahlar ya da IŞİD petrollerinin satılması gibi binlerce dosya bu şebekenin kapısını çalacak.
Hele de 15 Temmuz tiyatrosunun gerçekleri ortaya dökülse AKP ve başındaki için ne korkunç şeyler olur. 15 Temmuz gerçeklerinin ortaya çıkmaması için bile AKP iktidarı bırakamaz.
Bugün ortaya dökülmemesinin bir sebebi varsa o da AKP’nin ‘iktidar gücüyle’ bunu engelleyebiliyor olmasıdır.
AKP, Dünyayı çok yakından ilgilendiren suç dosyaları yüzünden de iktidardan gidemez. Başta Suriye olmak üzere dünyanın birçok farklı coğrafyalarına gönderilen silahlar, terör destekçiliği, kara para aklama gibi suçlamalar Türkiye’nin gücü sayesinde şimdilik sümenaltı ediliyor. Uluslararası arenada büyük devletler Türkiye’den kopardıkları tavizler sayesinde bu konuları el altında tutuyorlar. İktidarı kullanamama haline uluslararası dünyada da nasıl perişan edileceklerinin çok ama çok farkındalar.
Boyuna kadar suça bulaşan sadece en baştaki ve ailesi değil, bir güruh olarak boğazlarına kadar suça battıkları için iktidardan vazgeçemezler.
KHK ile işten atılmış, mallarına el konulmuş, hapse atılmış, işkence edilmiş, katledilmiş yüzbinlerce insanın kişisel husumeti bile ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmamaları için yeterli bir sebep. İktidarsız bir AKP’yi bunların kişisel öfkelerinden kim koruyabilir?
AKP ve Saray’da oturan zat aklı-selime dönmeyi bilmiyor mu? İçine düştüğü çukurun farkında değil mi sanıyoruz? Hem dışarda hem içerde yeniden itibarlı bir konuma gelmeyi elbette ister ama işlediği o kadar çok suç var ki o suçlar buna müsaade etmez. Gezi’de almadığı dersi 17 Aralık’ta alabilirlerdi. Kendilerine yeniden çeki düzen verip, istikamete dönebilirlerdi ama onlar bunu değil zıvanadan çıkmayı tercih ettiler.
AKP’nin seçimle gidebileceğini kim düşünüyorsa, 6 senedir Türkiye’de neler olup bittiğini hiç bilmiyor ve AKP’yi zerre kadar tanımıyor demektir.
AKP, iktidara mecbur, onlar için “b” şıkkı yok.
Ya sürekli devlet başa ya kuzgun leşe.
[Alper Ender Fırat] 12.4.2019 [TR724]
Erdoğan’ın dostu İslamcı diktatör El Beşir [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Tayyip Erdoğan’ın samimi dostu Sudan Cumhuriyeti başkanı diktatör Ömer Hasan Ahmed El Beşir devrildi. 30 yıldır ülkesini inanılmaz büyük bir baskı ortamında, adeta demir yumrukla yönetiyordu. 1993 yılından beri hakkında uluslararası yakalama kararı vardı.
2009 ve 2010 tarihlerinde, yine işlediği suçlardan dolayı hakkında yakalama kararı çıkartılmıştı. Suçlamalar adeta bir diktatör/otoriter profil standardı gibi: cinayet ve ölüme neden olma, toplu katliam ve soykırım, zorunlu göç emri verme, sistematik tecavüzler, sistematik işkence. Uluslararası Ceza Mahkemeleri tarafından tescil edilmiş, kanıtlanmış suçlar. Fakat gariptir, Erdoğan yönetimindeki Ankara, El Beşir’e olağan dışı bir ilgi ve teveccüh gösterdi.
Tüm dünyada aranan bu adam, Türkiye’de en üst devlet protokolüyle ağırlandı. Hatta Erdoğan Sudan’ı resmi olarak, Türkiye devleti cumhurbaşkanı sıfatıyla Aralık 2017’de ziyaret etti, yüksek düzeyli stratejik işbirliği de dâhil, onlarca işbirliği anlaşması imzalandı. Erdoğan’a Beşir tarafından madalya verildi, Beşir kardeşi Tayyip’ten “dünya lideri” olarak bahsetti. Elbette Beşir’in dünyasında Tayyip Erdoğan gerçekten bir liderdi. Radikal İslamcı Beşir, ideolojik olarak kendisini Erdoğan’ın lideri olduğu İslamcı harekete yakın hissediyordu. El Beşir’in akademiyi tümden kuruttuğu Hartum Üniversitesi, “reise” fahri doktora veriyordu.
Erdoğan biliyorsunuz demokrasi konusunda çok duyarlı! Mısır’da bir başka ideolojik müttefiki Müslüman Kardeşler lideri Mursi, General El Sisi tarafından askeri darbeyle devrilip seçildiği cumhurbaşkanlığından alınınca, Erdoğan ve İslamcı vakanüvis saray soytarıları ve patlak kanalizasyon medyası tarafından Rabia “saha çalışması” yapılmış, Erdoğan yine Akademi Ödülü çapında bir sahnelemeyle Mısır’ın İslamcılarına ağlamış, Müslüman Kardeşler’ini yere göğe sığdıramamıştı. Böylece Mursi’nin ardından gücü eline geçiren El Sisi cumhurbaşkanı seçildikten sonra da veryansın ederek – Türkiye tarihinde Elçibey’e yapılan darbeden sonra bile reel politik gerekçeler haklı olarak öncelenerek esirgenen – devrik hükümete destek politikasını dayatmış, bizim dışişleri de bunu bir güzel kabullenmişti. Böylece Mısır’da ekarte edilen ve yeraltına inen – zaten oradan geliyorlardı! – Müslüman Kardeşler örgütü, fiilen Türkiye merkezli olarak İslamcı faaliyetlerine devam etmişti. Hala da öyledir bu. Erdoğan Sisi’den nefretini hiç gizlemedi. Onun gözünde Sisi Mısır demokrasisini katleden bir darbeci diktatördü. İşte bu bağlamda, Sudan ve El Beşir önem arz ediyor. Çünkü El Beşir de 1989 yılının Haziran ayında, Tuğgeneral olarak Sudan ordusunda görev yaparken – sıkı durun – bir askeri darbe ile dönemin başbakanı Sadık El Mehdi’yi devirmiş, yönetime el koymuştu!
El koyuş işte o el koyuş, o dönemden bugüne dek El Beşir Sudan’ı tek adam olarak yönetti. Tabi Erdoğan ve Milli Görüş’çü fanatik İslamcı çevresi için bu sadece ufak bir ayrıntıcıktı, hepsi bu. Zaten okumayla yazmayla arası olmayan AKP tabanı için böyle bilgiler fazla kaçardı. Kaldı ki, bilseler bile, tıpkı reisleri gibi, onlar da Müslüman ve İslamcı bir liderin nasıl iktidara geldiğiyle fazla ilgilenmezlerdi. Ne de olsa Müslüman ülkelerde İslami iktidar söz konusu olunca, demokratik kıstas ve standartlar önem taşımıyordu. İktidara gelene dek ağızlarından insan hakları, özgür seçimler, hukuk ve adalet falan düşmeyen İslamcılar, “tramvayın son durağına” geldiklerinde, yani iktidara çöktüklerinde, diğer dinlerden, dünya görüşlerinden, ideolojilerden ve kültürlerden olanların haklarını önemsemiyorlardı. Ve bunu İslami teolojiye dayandırarak, dar-ül İslam’da gayrı Müslimlerin hukuku ile meşrulaştırıyorlardı. Bu tartışmalar ortalama İslamcıyı çok rahatsız eder, fazla üstelediniz mi sizin “küresel Yahudi lobisi” dostu veya yerli ve milli olmayan bir “mankurt” olduğunuzu havlayarak kendilerini rahatlatırlar, tabanlarını daha da iyi konsolide ederlerdi.
Dolayısıyla, ezcümle, Sudan’ın askeri darbeyle meşru anayasal düzeni katleden general El Beşir’i bizim “reisi” ve onun sağlam endoktrinizasyondan geçerek robotlaşmış çevresini çok ırgalamadı. Onunla en samimi ve en stratejik ortak olmak şerefi böylece Türkiye Cumhuriyeti’ne nasip oldu. Ülkesinde tüm siyasi partileri kapatan, işçi sendikalarını lağveden, üst düzey asker ve polisleri vahşice infaz ettiren Beşir, Sünni-İslamcı referanslarla “müspet insan”, “kardeş”, hatta Batı’ya kahramanca kafa tutan bir lider olarak Türkiye kamuoyuna pompalandı, keskin kokulu ve vıcık-vıcık İslamcı bu retorik mütedeyyin kesimde oturdu. İşin enteresanı, 1990’da olağanüstü yetkiler almak ve kafasındaki Sudan’ı yerleştirebilmek için kendisine yapılan bir darbe girişimini bastırmıştı Beşir. Bir yerlerden tanıdık geldi mi? Neden şaşırıyorsunuz? İslamcıların birçok ortak noktası olduğu bir gerçek! Çoğunun şark kurnazı olduğu, hatta dahası İslami “ilm-i siyaset” okumalarını ortak kaynaklardan yaparak modern stratejilerine esin kaynağı bulduklarını literatür yazıyor zaten. Kim bilir, belki El Beşir çalışan bazı çalışkan İslamcılar bazı başka Müslüman ülkelerde de ondan esinlenerek bazı stratejiler geliştirmişlerdir, belli mi olur?
Sudan’da çakma da olsa bir parlamenter rejime geçildi, işler nasılsa kurgulanmıştı. Beşir olağanüstü yetkilerle donatılmış bir başkan oldu, riyaseti sarsılmasın diye tabi. Böylece seçim heyecanından kurtuldu. Artık yüzde yetmiş beşlerden aşağı inmeyen oy oranlarıyla meşru bir cumhurbaşkanı olarak ülkesini geleceğe taşıyabilirdi! Tabi bu gelecekte Darfur’lu garibanların yeri yoktu. Oradaki etnik topluluklar Beşir yönetimiyle ters düşünce olağanüstü hal ilan edildi. Dış güçlerin maşası olarak lanse edilen kabilelerin üzerine ordu sürüldü, ağır silahlar dâhil yapılan saldırılar sonucunda yüz binlerce sivil, kadın, çoluk-çocuk, yaşlı insan hayatını kaybetti. Bu bir soykırımdı. Dünya buna sessiz kalamazdı. Nitekim kalmadı da. 2008’de Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ömer El Beşir’i soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçu suçlamalarıyla gıyabında yargıladı ve mahkûm etti. Bu nedenle El Beşir hiçbir yere seyahat edemez oldu. Bazı diktatörlükler ve terörist rejimler hariç kimse Beşir’i ülkesine almadı. Beşir zaten zeki adamdı, medeni demokratik ülkelere uçak biletlerini alsalar, üzerine para verseler yine gitmezdi. Türkiye NATO üyesi, AB katılım ortağı ve üye adayı, Avrupa Konseyi kurucusu bir ülke olarak El Beşir için önemli bir PR çalışması fırsatıydı. Erdoğan, İslamcılığının büyüsü ve hilafetiyle alakalı saplantılı hülyalarıyla beraber, darbeci El Beşir’i korudu-kolladı. Erdoğan’ın Moskova’daki ağabeyi Avrasya lideri Putin, Beşir’i koruyan asıl güçtü. Böylece Türkiye’deki derin yapı da Erdoğan’ın bu Avrasyacı, Batı karşıtı İslami reflekslerinden dolayı memnun oldu. El Beşir de tıpkı Ankara, Moskova, Tahran ve Pekin gibi anti-Batı koalisyonunun aranan bir simasıydı.
Şimdi o artık hapiste
Tıpkı Mursi gibi. Özellikle doğal kaynakları sınırlı, askeri güçleri sahip oldukları benzin kadar olan ülkelerin diktatörleşme heveslisi faşizan liderleri, Moskova’nın, Tahran’ın ve Pekin’in rejimlerinin (kelimenin birinci anlamıyla) yakıtının, ellerindeki fosil enerji kaynakları olduğunu son tahlilde analize dâhil edemiyor. Söyleyecek lafı bol, kaynakları sınırlı bu ülkelerde, tıpkı El Beşir gibi, mutlu günler bir gün bitiyor. O gün geldiğinde, kendi yarattıkları hukuksuzluğun kara deliğinde bir anda yitip gidiyorlar. Tıpkı kendi ışığını bile yutan ve bu nedenle simsiyah görünen kara delikler gibi, siyasetin kara deliği de kendi demokrasisini ve insan haklarını yutan rejimler gibi kendi kendisini yiyip bitiriyor. El Beşir kendi yaratıcısı olduğu sistemin bir kurbanı olacak. Yıllarca nefret kustuğu ve yok ettiği değerler için yalvaracak mı? Bilemiyorum. Onu o kadar iyi tanımıyorum. Acaba El Beşir’in arkadaşları bu soruya yanıt verebilir mi? Onlar biliyorlar mıdır, en azından merak ediyorlar mıdır, El Beşir bay başkan olmaktan tepetaklak edilerek askeri kodese tıkıldığında nasıl bir ruh hali içerisindedir diye? Onu şahsen tanıyan dostları ne mutlu ki bunu bizlerden daha iyi tahmin edebileceklerdir.
Diktatörler demokrasiyi bazı cephelerde yense de, sonunda su testisi hep su yolunda kırılıyor. İnsan hak ve özgürlükleri öyle bir sevda ki, baskı ve zulümden, yasaklardan ve işkenceden, acı ve ölümden her zaman daha fazla taraftar buluyor. Sudan hapishanelerindeki yüz binlerce düşünce suçlusu, bugün serbest bırakıldı! Tıpkı içeri alınmalarındaki gibi, serbest bırakılırlarken kimse “yargıç ve savcılara” sormadı. Bilirsiniz, bu tür rejimlerde yargı siyasetin köpeğidir derler. Sanırım bu bir masumları içeri alırken, bir de onları özgür bırakırken tescil ediliyor. Ve son. Hukukun olmadığı bir yerde iktidar devir teslimleri sonucunda emeklilik ya dört duvar arasında izbe ve nemli bir hapishane köşesinde, ya da evrende varılabilecek son noktada son buluyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.4.2019 [TR724]
2009 ve 2010 tarihlerinde, yine işlediği suçlardan dolayı hakkında yakalama kararı çıkartılmıştı. Suçlamalar adeta bir diktatör/otoriter profil standardı gibi: cinayet ve ölüme neden olma, toplu katliam ve soykırım, zorunlu göç emri verme, sistematik tecavüzler, sistematik işkence. Uluslararası Ceza Mahkemeleri tarafından tescil edilmiş, kanıtlanmış suçlar. Fakat gariptir, Erdoğan yönetimindeki Ankara, El Beşir’e olağan dışı bir ilgi ve teveccüh gösterdi.
Tüm dünyada aranan bu adam, Türkiye’de en üst devlet protokolüyle ağırlandı. Hatta Erdoğan Sudan’ı resmi olarak, Türkiye devleti cumhurbaşkanı sıfatıyla Aralık 2017’de ziyaret etti, yüksek düzeyli stratejik işbirliği de dâhil, onlarca işbirliği anlaşması imzalandı. Erdoğan’a Beşir tarafından madalya verildi, Beşir kardeşi Tayyip’ten “dünya lideri” olarak bahsetti. Elbette Beşir’in dünyasında Tayyip Erdoğan gerçekten bir liderdi. Radikal İslamcı Beşir, ideolojik olarak kendisini Erdoğan’ın lideri olduğu İslamcı harekete yakın hissediyordu. El Beşir’in akademiyi tümden kuruttuğu Hartum Üniversitesi, “reise” fahri doktora veriyordu.
Erdoğan biliyorsunuz demokrasi konusunda çok duyarlı! Mısır’da bir başka ideolojik müttefiki Müslüman Kardeşler lideri Mursi, General El Sisi tarafından askeri darbeyle devrilip seçildiği cumhurbaşkanlığından alınınca, Erdoğan ve İslamcı vakanüvis saray soytarıları ve patlak kanalizasyon medyası tarafından Rabia “saha çalışması” yapılmış, Erdoğan yine Akademi Ödülü çapında bir sahnelemeyle Mısır’ın İslamcılarına ağlamış, Müslüman Kardeşler’ini yere göğe sığdıramamıştı. Böylece Mursi’nin ardından gücü eline geçiren El Sisi cumhurbaşkanı seçildikten sonra da veryansın ederek – Türkiye tarihinde Elçibey’e yapılan darbeden sonra bile reel politik gerekçeler haklı olarak öncelenerek esirgenen – devrik hükümete destek politikasını dayatmış, bizim dışişleri de bunu bir güzel kabullenmişti. Böylece Mısır’da ekarte edilen ve yeraltına inen – zaten oradan geliyorlardı! – Müslüman Kardeşler örgütü, fiilen Türkiye merkezli olarak İslamcı faaliyetlerine devam etmişti. Hala da öyledir bu. Erdoğan Sisi’den nefretini hiç gizlemedi. Onun gözünde Sisi Mısır demokrasisini katleden bir darbeci diktatördü. İşte bu bağlamda, Sudan ve El Beşir önem arz ediyor. Çünkü El Beşir de 1989 yılının Haziran ayında, Tuğgeneral olarak Sudan ordusunda görev yaparken – sıkı durun – bir askeri darbe ile dönemin başbakanı Sadık El Mehdi’yi devirmiş, yönetime el koymuştu!
El koyuş işte o el koyuş, o dönemden bugüne dek El Beşir Sudan’ı tek adam olarak yönetti. Tabi Erdoğan ve Milli Görüş’çü fanatik İslamcı çevresi için bu sadece ufak bir ayrıntıcıktı, hepsi bu. Zaten okumayla yazmayla arası olmayan AKP tabanı için böyle bilgiler fazla kaçardı. Kaldı ki, bilseler bile, tıpkı reisleri gibi, onlar da Müslüman ve İslamcı bir liderin nasıl iktidara geldiğiyle fazla ilgilenmezlerdi. Ne de olsa Müslüman ülkelerde İslami iktidar söz konusu olunca, demokratik kıstas ve standartlar önem taşımıyordu. İktidara gelene dek ağızlarından insan hakları, özgür seçimler, hukuk ve adalet falan düşmeyen İslamcılar, “tramvayın son durağına” geldiklerinde, yani iktidara çöktüklerinde, diğer dinlerden, dünya görüşlerinden, ideolojilerden ve kültürlerden olanların haklarını önemsemiyorlardı. Ve bunu İslami teolojiye dayandırarak, dar-ül İslam’da gayrı Müslimlerin hukuku ile meşrulaştırıyorlardı. Bu tartışmalar ortalama İslamcıyı çok rahatsız eder, fazla üstelediniz mi sizin “küresel Yahudi lobisi” dostu veya yerli ve milli olmayan bir “mankurt” olduğunuzu havlayarak kendilerini rahatlatırlar, tabanlarını daha da iyi konsolide ederlerdi.
Dolayısıyla, ezcümle, Sudan’ın askeri darbeyle meşru anayasal düzeni katleden general El Beşir’i bizim “reisi” ve onun sağlam endoktrinizasyondan geçerek robotlaşmış çevresini çok ırgalamadı. Onunla en samimi ve en stratejik ortak olmak şerefi böylece Türkiye Cumhuriyeti’ne nasip oldu. Ülkesinde tüm siyasi partileri kapatan, işçi sendikalarını lağveden, üst düzey asker ve polisleri vahşice infaz ettiren Beşir, Sünni-İslamcı referanslarla “müspet insan”, “kardeş”, hatta Batı’ya kahramanca kafa tutan bir lider olarak Türkiye kamuoyuna pompalandı, keskin kokulu ve vıcık-vıcık İslamcı bu retorik mütedeyyin kesimde oturdu. İşin enteresanı, 1990’da olağanüstü yetkiler almak ve kafasındaki Sudan’ı yerleştirebilmek için kendisine yapılan bir darbe girişimini bastırmıştı Beşir. Bir yerlerden tanıdık geldi mi? Neden şaşırıyorsunuz? İslamcıların birçok ortak noktası olduğu bir gerçek! Çoğunun şark kurnazı olduğu, hatta dahası İslami “ilm-i siyaset” okumalarını ortak kaynaklardan yaparak modern stratejilerine esin kaynağı bulduklarını literatür yazıyor zaten. Kim bilir, belki El Beşir çalışan bazı çalışkan İslamcılar bazı başka Müslüman ülkelerde de ondan esinlenerek bazı stratejiler geliştirmişlerdir, belli mi olur?
Sudan’da çakma da olsa bir parlamenter rejime geçildi, işler nasılsa kurgulanmıştı. Beşir olağanüstü yetkilerle donatılmış bir başkan oldu, riyaseti sarsılmasın diye tabi. Böylece seçim heyecanından kurtuldu. Artık yüzde yetmiş beşlerden aşağı inmeyen oy oranlarıyla meşru bir cumhurbaşkanı olarak ülkesini geleceğe taşıyabilirdi! Tabi bu gelecekte Darfur’lu garibanların yeri yoktu. Oradaki etnik topluluklar Beşir yönetimiyle ters düşünce olağanüstü hal ilan edildi. Dış güçlerin maşası olarak lanse edilen kabilelerin üzerine ordu sürüldü, ağır silahlar dâhil yapılan saldırılar sonucunda yüz binlerce sivil, kadın, çoluk-çocuk, yaşlı insan hayatını kaybetti. Bu bir soykırımdı. Dünya buna sessiz kalamazdı. Nitekim kalmadı da. 2008’de Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ömer El Beşir’i soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçu suçlamalarıyla gıyabında yargıladı ve mahkûm etti. Bu nedenle El Beşir hiçbir yere seyahat edemez oldu. Bazı diktatörlükler ve terörist rejimler hariç kimse Beşir’i ülkesine almadı. Beşir zaten zeki adamdı, medeni demokratik ülkelere uçak biletlerini alsalar, üzerine para verseler yine gitmezdi. Türkiye NATO üyesi, AB katılım ortağı ve üye adayı, Avrupa Konseyi kurucusu bir ülke olarak El Beşir için önemli bir PR çalışması fırsatıydı. Erdoğan, İslamcılığının büyüsü ve hilafetiyle alakalı saplantılı hülyalarıyla beraber, darbeci El Beşir’i korudu-kolladı. Erdoğan’ın Moskova’daki ağabeyi Avrasya lideri Putin, Beşir’i koruyan asıl güçtü. Böylece Türkiye’deki derin yapı da Erdoğan’ın bu Avrasyacı, Batı karşıtı İslami reflekslerinden dolayı memnun oldu. El Beşir de tıpkı Ankara, Moskova, Tahran ve Pekin gibi anti-Batı koalisyonunun aranan bir simasıydı.
Şimdi o artık hapiste
Tıpkı Mursi gibi. Özellikle doğal kaynakları sınırlı, askeri güçleri sahip oldukları benzin kadar olan ülkelerin diktatörleşme heveslisi faşizan liderleri, Moskova’nın, Tahran’ın ve Pekin’in rejimlerinin (kelimenin birinci anlamıyla) yakıtının, ellerindeki fosil enerji kaynakları olduğunu son tahlilde analize dâhil edemiyor. Söyleyecek lafı bol, kaynakları sınırlı bu ülkelerde, tıpkı El Beşir gibi, mutlu günler bir gün bitiyor. O gün geldiğinde, kendi yarattıkları hukuksuzluğun kara deliğinde bir anda yitip gidiyorlar. Tıpkı kendi ışığını bile yutan ve bu nedenle simsiyah görünen kara delikler gibi, siyasetin kara deliği de kendi demokrasisini ve insan haklarını yutan rejimler gibi kendi kendisini yiyip bitiriyor. El Beşir kendi yaratıcısı olduğu sistemin bir kurbanı olacak. Yıllarca nefret kustuğu ve yok ettiği değerler için yalvaracak mı? Bilemiyorum. Onu o kadar iyi tanımıyorum. Acaba El Beşir’in arkadaşları bu soruya yanıt verebilir mi? Onlar biliyorlar mıdır, en azından merak ediyorlar mıdır, El Beşir bay başkan olmaktan tepetaklak edilerek askeri kodese tıkıldığında nasıl bir ruh hali içerisindedir diye? Onu şahsen tanıyan dostları ne mutlu ki bunu bizlerden daha iyi tahmin edebileceklerdir.
Diktatörler demokrasiyi bazı cephelerde yense de, sonunda su testisi hep su yolunda kırılıyor. İnsan hak ve özgürlükleri öyle bir sevda ki, baskı ve zulümden, yasaklardan ve işkenceden, acı ve ölümden her zaman daha fazla taraftar buluyor. Sudan hapishanelerindeki yüz binlerce düşünce suçlusu, bugün serbest bırakıldı! Tıpkı içeri alınmalarındaki gibi, serbest bırakılırlarken kimse “yargıç ve savcılara” sormadı. Bilirsiniz, bu tür rejimlerde yargı siyasetin köpeğidir derler. Sanırım bu bir masumları içeri alırken, bir de onları özgür bırakırken tescil ediliyor. Ve son. Hukukun olmadığı bir yerde iktidar devir teslimleri sonucunda emeklilik ya dört duvar arasında izbe ve nemli bir hapishane köşesinde, ya da evrende varılabilecek son noktada son buluyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)