Beni Mustalik ve Ehl-i Nifak [Safvet Senih]

Hicretin altıncı senesinde Medine çevresinde kazı kabilelerde isyanlar ve saldırılar oldu. Dûmetü’l-Cendel denilen mekanda çetelerden müfrezeler Medine’ye hücum hazırlıklarına başlamış, İslamiyet aleyhine kıpırdanmalarda bulunmuştu. Bu yağmacıların kısa zamanda haklarından gelinmişti. Bir haber de Mustalik Oğullarından gelmişti. Tahkikat sonrasında haber doğrulanınca fitneyi bastırmak için Efendimiz (S.A.S.) ashabıyle harekete geçti. Gidilecek yerin yakınlığı dolayısiyle ve elde edilecek ganimetten pay koparmak düşüncesiyle münafıklar, -fitne çıkarıp yarı yoldan döndükleri daha önceki savaşların aksine – bu sefere katılmışlardı. Zafer elde edip isyan bastırıldıktan sonra dönüşte Müreysî Kuyusu başında Ensar’dan Sinan İbn Veber ile Muhacirlerden Cehcâh İbn Mesûd’un kovaları ile kuyudan su alırken ipleri birbirine dolanıp ihtilafa sebep oldu. Kendini tutamayan Muhacir Cehcah, öfkeyle Ensar Sinan’ın başına vurup yaralayınca Hz. Sinan “Yetişin ey Ensar  topluluğu!” diye arkadaşlarını yardıma çağırmıştı. Ortamın iyice gerilmesi üzerine Hz. Cehcâh da Muhacirlerden yardım istemişti. Koşuşmalar, meseleyi yüzyıllarca süren Ficar savaşları benzeri bir uçurumun kenarına getirmişti… Vaziyeti haber alan Efendimiz (S.A.S.) hemen oraya geldi. “Artık böyle şeyleri bir kenara bırakın… Aksine kişi, zâlim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım etsin! Eğer zâlim ise, onu zulmünden vazgeçirsin; mazlum ise, onun yardımcısı olsun.” buyurdu. Meselenin önemini kavrayan Ensar ve Muhacirler, birbirlerine nasihat ederek, hislerinden sıyrılma yolunda birleştiler. Hem Hz. Cehcâh, hem Hz. Sinan pişmanlık duymuşlar. Hatta Hz. Sinan hakkından feragat edip Hz.Sinan’ı affettiğini söylemişti.

Fakat, bu tarafta problem çözülürken, öbür tarafta münafıkların ileri gelenlerinden Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl, kendisi gibi on tane kafadarını yanına alıp fitne çıkarma plânı yapmaya başladı; şöyle diyordu: “Vallâhi, ömrümde böyle bir gün görmedim. Vallahi de bunların bir gün başıma geleceğini biliyordum. Ancak kavmim bana baskın geldi; beni başlarına kral yapsalardı ya! Şimdi baksanız ya, kendi ülkemizde bize üstünlük sağlayıp, üstünlüğümüzü de yok sayarak bizi hor ve hakir görüyorlar! Vallahi, bizimle şu Kureyş çapulcularının durumu ancak, ‘Besle iti, yesin seni’ sözüyle anlatılan gibidir. (…) Şu da bir gerçek ki, hele bir Medine’ye dönelim; işte o zaman aziz olan, zelil olanı oradan çıkaracaktır.”

O bu sözleri söylerken, o gün için yaşı henüz küçük olan Zeyd İbn Erkam da bulunuyordu. Zeyd bu tüyler ürperten sözleri duyunca hemen Efendimizin (S.A.S.) koşarak huzuruna geldi; duyduklarını teker teker anlatmaya başladı… Bazılarının “Hayır öyle değildir; sen haksızlık ediyorsundur.” demelerine karşı, Zeyd, “Vallahi benim için Hazreç arasında, Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl kadar sevimli bir adam yoktu. Ancak, ben bu sözleri babamdan bile işitmiş olsaydım, hiç tereddüt etmez ve doğruca Resulullah’a gelip anlatırdım.” dedi.

İbn Selûl, kendi söylediklerini hep inkâr ediyordu. Efendimizin yanında da yeminle, “Zeydin söylediklerini ben söylemedim.” dedi. 

Hz. Ömer onun tahkir edici sözlerini duyunca büyük bir gerilime geçip cezasını vermek için Efendimizden (S.A.S.) izin istedi. İzin vermedi, hem de, “O zaman insanlar ‘Muhammed arkadaşlarını öldürüyor’ diye dedikodu ederler.” buyurdu.  Bunun üzerine Hz. Ömer “Öyleyse insanlara emretsen de yola çıksalar”, teklifinde bulundu. Efendimiz (S.A.S.) bunu uygun buldu. Çünkü gerginliği çözmek sıkıntılı havayı yumuşatmak ve unutturmak için insanları iyi şeylerle meşgul etmek gerekir. Hemen yola çıkıldı…

Hz. Ömer’in söylediği sözleri duyan Abdullah İbn Übeyy’in oğlu Abdullah hemen Efendimizin (S.A.S.) yanına gelip: “Ya Resulullah, eğer babamın hakaretlerinden dolayı öldürtecek olursan, o işi bana bırak; vallahi de ben, daha Sen şu oturduğu yerden kalkmadan onun başını buraya getiriveririm! Şayet onu benden başkasına emrederek öldürtürsen, babamın katili gözümün önünde ve insanlar arasında dolaşırken nefsim buna dayanamaz ve ben de belki bir gün kendimi kaybedip onu öldürür ve cehenneme girerim.” dedi. Efendimiz (S.A.S.) “Ey Abdullah, dedi. Ben, ne senin babanı öldürmeyi murat ettim, ne de bunu emrettim.”

Atik vadisine gelince, Abdullah babasının önüne dikildi ve “Allah’a yemin olsun ki, Resulullah sana izin vermedikçe Medine’ye giremezsin.” dedi. Sonra Efendimizin (S.A.S.) izin vermesiyle Medine’ye girebildi…

Zâten vahiy de gelmişti: “Derler ki: ‘Medine’ye bir dönelim göreceksiniz, aziz olan, zelil olanı oradan dışarı atacaktır.’ Heyhat! İzzet, Allah’ın, Resûlünün ve müminlerindir. Ne var ki, münafıklar bunu bilmezler.” (Münafikûn Suresi, 63/8)
Bu âyetin nâzil olması üzerine Efendimiz (S.A.S.) Zeyd İbn Erkam’a “Kulakların seni yanıltmamış ey delikanlı.” dedi. Ayrıca Efendimiz (S.A.S.) yolda yarışmalar da yaptırıp onları iyi şeylerle meşgul ederek ufûnetli havayı bozdurmuştur.

Bütün bu yaşananlar M. Fethullah Gülen Hocaefendinin tabiriyle siyer felsefesiyle ele alınmalı ve mutlaka bu çeşit problemlerin çözümünde nurlu bir anahtar gibi istifade edilmelidir… 

[Safvet Senih] 21.6.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Hulusi Akar, hatıralarını yazar mı? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Hatıra eserler tarih bilimi açısından çok önemli kaynaklardır. Tarihçi çeşitli belgelerden yararlanarak olayları açıklamaya çalışsa da birçok olayın aydınlatılmasında hatıralara ihtiyaç duyar. Belgelerde göremediğimiz insan ilişkileri, psikolojik durum, insanların birbirine karşı düşmanlık veya sevgileri bu tür eserlerde yer alır. Ayrıca bu eserler yazarına kendini savunma imkânı verir. Hatırat sahibi henüz hayatta iken yapılan çeşitli suçlamalara ve iddialara cevap verme olanağı elde eder. Tarihin birçok karanlık sayfası hatıralar sayesinde aydınlanır.

Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı’nda görev yapmış komutanlardan günümüze ulaşan pek çok hatırat, sonraki yıllarda yayınlanmış ve çeşitli tartışmalı konuların açığa kavuşması sağlanmıştır. Hatıraların birçoğunda kendini her şeyin merkezine koyan, başarıyı kendisine, başarısızlıkları ise etrafındakilere veren bir üslup görülse de bunlar çok önemli eserlerdir.

Hatıralarla ilgili problemlerin başında orijinal olup olmadığı konusu gelmektedir. “Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri” adlı eser buna iyi bir örnektir. Abdülhamit tarafından böyle bir hatırat kaleme alınmadığı halde her seferinde yeni ilavelerle otuz civarında farklı baskı yapılmıştır. Bu nedenle hatıra sahibinin yazdığı eseri hayatta iken yayınlaması veya vefatından sonra yayınlanmasını arzu ediyorsa güvenilir bir kuruma emanet etmesi gerekir.

FEVZİ ÇAKMAK’IN HATIRALARI

Osmanlı Devleti’nin son döneminde her askeri birimde “ceride” tutulması zorunluluk haline getirilmişti. Dolayısıyla çeşitli olayların açıklanmasında günlük cerideler takip edilerek en doğru bilgilere ulaşılabilir. Muğlak kısımların açıklanmasında ise hatıralar önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Ancak bunlar yazarın görüş ve hissiyatını yansıttığından çok riskli kaynaklardır. Bunun için başka belge, kaynak ve hatıralarla mukayese edilmeleri gerekir.

Hatırat yazarı komutanların başında Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir gelmektedir. İkisinin de ortak özelliği hayatları boyunca günlük tutmalarıdır. İki komutan da gün gün yaşanan olayları kaleme almış, muhtemelen bu günlüklerdeki verilerden hareketle hatıralarını yazmışlardır.

Fevzi Çakmak, Başkanlığı döneminde Genelkurmay’da iki seri konferans vermiş ve hatıralarını dönemin subaylarıyla paylaşmıştır. Önce Balkan Harbi’nde Garp Cephesi hatıralarını çeşitli yazışmalarla destekleyerek ve başka yayınlarla mukayese ederek aktarmış, kendi yorumlarını da ilave etmiştir. Bu eser daha sonra Arap alfabesiyle “Balkan Harbi’nde Garp Cephesi Garbi Rumeli’nin Suret-i Ziyaı” adıyla 1927’de yayınlanmıştır. Latin harfli baskısı ise ancak 2011’de yapılmıştır.

Çakmak’ın ikinci eseri ise Kolordu Komutanı olarak görev yaptığı Kafkas Cephesi’ni anlattığı “Büyük Harpte Şark Cephesi Hareketleri” adlı eserdir. Paşa her iki eserde de cephede yaşadıklarını Askeri Tarih Arşiv Dairesi (bugünkü ATASE) imkânlarını kullanarak, ceride ve yazışmalarla destekleyerek aktarmıştır. Bu iki eser askeri tarih açısından temel başvuru kitabı olma özelliğine sahiptir.

Fevzi Çakmak pek çok konuya ışık tutacak günlüklerini de bırakmıştır. Paşa, 1911’den başlayarak vefat tarihi olan 1950’ye kadar günlük tutmuş ve 1922’den sonrasına ait olanlarını ATASE’ye emanet etmiştir. Fevzi Çakmak üzerine ABD’de doktora tezi hazırlayan Nilüfer Hatemi 1911-1921 dönemine ve vefatından üç ay önceki günlüklerine ulaşabilmiş, Genelkurmay’a emanet edildiği ifade edilen günlükler ise ne yazık ki henüz ortaya çıkarılamamıştır.

YAKILAN HATIRAT

Yakın döneme damgasını vuran komutanlardan birisi olan Kazım Karabekir de 1906-1948 yılları arasına ait günlük tutmuş ve bunlar 2009 yılında iki cilt halinde yayınlanmıştır. Karabekir günlüklerinde sadece kendisiyle ilgili olayları kaydetmemiş, ülke genelinde ve dünyada meydana olayları da not etmiştir. 1926 yılında İzmir Suikastı davasından sonra siyasi hayattan tasfiye olan ve uzun süre takip edilen Paşa, bu durumu fırsata çevirmiş ve hatıralarını kaleme almıştır.

Karabekir’in hatıralarının ilki 1906’dan başlayarak 1914’e kadar olan dönemi içeren “İttihat ve Terakki Hatıralarım” adlı eserdir. Bu eserde üyesi olduğu İttihat ve Terakki’yi, Enver Paşa ile Manastır’da beraber Cemiyetin şubesini açmalarını, 31 Mart Olayını ve İttihatçıların Yıldız Sarayı’na girişini ayrıntılı olarak anlatır. Eserde hep kendisi ön plandadır ve sürekli kendini öne çıkarma gayreti vardır. Örneğin esere göre Yıldız Sarayı’nı işgal eden ilk kuvvet kendi birlikleridir ama “Hürriyet Kahramanı” Enver Bey beklenerek “kahraman” ilan edilmiştir.

Karabekir’in diğer eseri Birinci Dünya Harbini anlattığı hatıralarıdır. Bunlar savaşa giriş süreciyle başlamakta, Paşa’nın 3. Ordu emrine verilmesi ve Kolordu Komutanlığı görevi için Erzincan’a gelmesiyle devam ederek 3. Ordu’nun Erzincan’dan başlayıp Kafkaslara kadar devam eden ileri harekâtını içermektedir. Üç ayrı kitaptan oluşan eserler “Birinci Dünya Harbine Neden Girdik? Nasıl İdare Ettik?”, “Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu”, “Sarıkamış, Kars ve Ötesi” isimlerini taşımaktadır.

Karabekir bu eserlerde de kendisini savaşların asıl öznesi olarak göstermekte, özellikle bağlı olduğu Ordu Komutanı Vehip Paşa’yı ve diğer kolordunun komutanı Yakup Şevki Paşa’yı sık sık tenkit etmektedir. Sürekli olarak kendi harekât planlarının doğruluğunu savunmakta, diğer komutanların yanlış müdahalelerinin problemlere neden olduğunu ifade etmektedir.

Karabekir ayrıca 1933 yılında Milliyet gazetesinde “Ankaralının Defteri” başlığıyla aleyhinde bir yazı dizisi başlayınca iddialara cevap vermek amacıyla bir kitap hazırladı. Milli Mücadele dönemi hatıralarını içeren bu kitabın 5.000 adet nüshası matbaa basılarak yakıldı. Karabekir’in “İstiklal Harbimiz” adını taşıyan bu eseri ancak 1951’de yeniden yayınlanabildi.

ESAT PAŞA’NIN HATIRATI VE BAŞINA GELENLER

Balkan Harbinde Yanya Kolordusu Komutanı olan, Çanakkale Muharebelerinde de Kuzey Grubu Komutanlığını üstlenen Esat Paşa da hatıralarını kaleme almış ve bunlar Paşa’nın vefatından sonra yeğeni Kazım Taşkent tarafından daktilo nüsha olarak Harp Akademilerine ve Genelkurmay arşivi ATASE’ye teslim edilmiştir. Çok büyük değer taşıyan bu eserler Balkan Harbinde Yanya Muharebelerini ve seferberlik ilanından muharebelerin sonuna kadar Çanakkale Cephesi’nin birçok karanlık noktasını aydınlatacak niteliktedir.

Her iki hatırat da Genelkurmay Başkanlığı tarafından orijinal olarak yayınlanmamış, iki eser de karışık bir şekilde, aslına sadık kalınmadan basılmıştır. Bu baskılarda hangi kısımların Esat Paşa’ya, hangilerinin hazırlayana ait olduğu bile anlaşılmamaktadır. Benzer durumları Cemal Kutay’ın yayına hazırladığı Fethi Okyar’ın hatıralarının yer aldığı “Üç Devirde Bir Adam” adlı eserde de görmek mümkündür.

Askerler elbette hatıralarını sadece savaşlarla ilgili olarak yazmamışlardır. Örneğin 12 Eylülün darbeci generali Kenan Evren doğumundan 1989 yılına kadarki hatıralarını kaleme almış ve altı cilt halinde yayınlamıştır. Evren eserde özellikle 12 Eylül darbesinin haklılığını uzun uzun anlatma ihtiyacı duymuştur.

HULUSİ AKAR HATIRAT YAZAR MI?

Hala nasıl olduğu ve kimler tarafından organize edildiği anlaşılamayan 15 Temmuz darbe teşebbüsünün aydınlatılmasında Genelkurmay Başkanı olarak Hulusi Akar’ın bildikleri elbette çok büyük önem taşıyor.

Akar, elindeki bütün imkânları kullanarak o gece yaşananları ayrıntılı bir şekilde kaleme aldığında pek çok karanlık nokta aydınlatılmış olacak. Böyle bir eserde 15 Temmuz öncesinde ve o gece yapılan görüşmelerin, telefon kayıtlarının, verilen emirlerin, Hakan Fidan’la yaptığı görüşmenin ayrıntılı içeriklerinin yer alacağı tahmin edilebilir.

Paşa, eski komutanlardan Özden Örnek gibi günlük tuttuysa kamuoyuna çok daha doğru bilgiler sunulacaktır. Ankara Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede eksiklikler olduğu belirtilmesine rağmen “ceride defterleri” de Akar’ın hatırlayamayabileceği bazı hususları aydınlatabilir.

Bütün bunlarla önceden haber alınan bir darbe teşebbüsünün neden önlenemediği, bir Genelkurmay Başkanı’nın nasıl esir alınarak Akıncılar’a götürülebildiği, en üst seviyedeki önlemlere rağmen Genelkurmay Başkanlığı binasının nasıl işgal edilebildiği, uçuşların yasaklanmasına rağmen Meclis’in nasıl bombalandığı gibi birçok tartışmalı konu açığa kavuşacaktır.

Hulusi Akar’ın günlük tutup tutmadığını ve hatıralarını yazıp yazmayacağını elbette bilmiyoruz. TBMM Komisyonu’na gitmek yerine yazılı ifade gönderen Akar’ın öncelikle mahkemelere darbe teşebbüsünü tam olarak aydınlatacak ve bütün soru işaretlerini ortadan kaldıracak bilgileri vermesi gerekiyor. Hatıralar tarih yönünden önemli olsa da geciken adalet, adalet değil zulüm olacaktır.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 21.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (6) [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz darbe girişiminin Cemaatle ilintilendirilmesine gerekçe gösterilen hususlardan birincisini dün ele almıştım. Bugün 2 ve 3. maddeleri bir arada irdelemeye çalışacağım. Bunlar, Cemaatin “Hava Kuvvetleri imamı” olduğu öne sürülen Adil Öksüz ile yine “Cemaat abisi” olduğu ileri sürülen Kemal Batmaz’ın o gece Akıncı Üssü’nde olduğu iddiası. Ayrıca her iki ismin 11 Temmuz 2016 tarihinde aynı uçakla ABD’ye gidip 13 Temmuz’da yine aynı uçakla Türkiye’ye döndükleri bilgisi mevcut.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Adil Öksüz, darbenin ‘sivil 1 numarası’ olmakla suçlanıyor. O gece Akıncı Üssü’ne gelip darbe girişimini oradan yönettiği iddia ediliyor. Bu açıdan çok önemli ve kritik bir isim.

Öksüz, savcılık ifadesinde, darbe gecesi üste olduğu suçlamasını reddederken şunları söyledi: “Amcam Mehmet Öksüz, Kazan civarında kıymetli arazi olduğunu, gelecekte iyi para getireceğini söylemişti. Ben de 15 Temmuz cuma akşamı amcamın Keçiören’deki evinde kaldım. 16 Temmuz sabah 09.00-10.00 gibi de Keçiören’den ticari taksi ile Kazan’a gittim. Orada tarla baktım. Beni o yol üzerinde araziden jandarmalar aldı. Benim Akıncı Üssünde tanıdığım herhangi bir subay, astsubay mevcut değildir. Ben üsse de hiç girmedim. Nasıl bir yer olduğunu da bilmiyorum.”

ÖKSÜZ’ÜN AKINCI’DA GÖRÜNTÜSÜ ÇIKMADI

Peki, Öksüz’ün üste olduğu iddiası nereye dayandırılıyor? Şu güne kadar herhangi bir görüntü ya da fotoğraf ortaya konulmuş değil. Onun yerine 3 kişinin ifadesi var ama onlar da muğlak.

Bunlardan birincisi, Üs Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’e ait. Evrim savcılık ifadesinde “Adil Öksüz’ü önceden tanımam. 143. Filonun gazino bölgesinde ilk defa Adil Öksüz’ü gördüm. Çünkü resimlerini daha sonra basından takip ettim.  Adil Öksüz’ü gördüğümde yanındakiler ile konuşuyordu” dedi. Ancak Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan çatı davasındaki savunmasında bu ifadesini reddetti. 29 Mayıs’taki duruşmada konuşan Evrim, “İddianamede bildiğim kadarıyla Kazan ilçesine geldiği söyleniyor. Kazan ile bizim aramızda 20 kilometre var. Üsse kimlerin ne şekilde gireceği bellidir. Girseydi kayıtlara geçerdi. Böyle bir şey olmamıştır. Olsa da benim haberim olmamıştır” sözlerini sarfetti.

Bir diğer ifade, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın önünü bilerek vurduğunu itiraf eden Pilot Üsteğmen Müslim Macit’e ait. Macit, savcılığa verdiği ek ifadede, “Şu an hatırladığım kadarıyla Adil Öksüz’e benzeyen birini görmüştüm. Darbeden sonra yakalanıp cezaevine gittiğimizde Kaygusuz’la (Yüzbaşı Mete Kaygusuz) yaptığımız aramızdaki konuşmada, Kaygusuz bana Adil Öksüz’ün de orada olduğunu söyledi” diye konuştu. Fakat Kaygusuz’un ifadesinde böyle bir bilgi yer almadı.

Üçüncü ifade ise Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı Akıncı’dan Çankaya Köşkü’ne götüren Pilot Albay Uğur Kapan’ın. Savcılık ifadesinde, “Adil Öksüz olarak medyadan tanıdığım kişi de oradaydı. Sivil giyimliydi.” dedi.

BATMAZ: ARSA BAKMAYA GELDİM

Peki, Kemal Batmaz o gece Akıncı’da mıydı? Batmaz’a ait olduğu öne sürülen görüntüler mevcut. Ancak kendisi görüntüdeki kişi olduğunu reddediyor. Batmaz, savcıya 3 kez ifade verdi. Hepsinde de aynı savunmayı yaptı. İstanbul’da emlakçılık işi ile uğraştığını, daha önceden tanıştığı Harun Biniş’in kendisini aradığını ve “Arsa bakacağım, bana yardımcı ol” dediğini aktardı. Bu ifadeye göre 16 Temmuz sabahı Batmaz ile Biniş Çayyolu’nda buluştu. Sonra taksi ile Kazan’a gittiler. Burada jandarma tarafından gözaltına alındılar.

Kemal Batmaz, Kaynak Holding’e bağlı Kaynak Kâğıt A.Ş. isimli firmada 2006 yılında çalışmaya başladığını, 2009 ya da 2010 yıllarında şirkete genel müdür olduğunu ve Mayıs 2015’e kadar da bu göreve devam ettiğini anlattı. Bu tarihten sonra da cemaatten ayrıldığını ve bütün bağlarını kopardığını söyledi.

GÖRÜNTÜLERDEKİ BATMAZ MI?

Peki görüntülerdeki kişi Batmaz mıydı? Bilirkişi raporuna göre öyle. Ancak kendisi verdiği ifadelerde bunu reddetti. Kendisine 15 Temmuz akşam saat 21.50 ile 16 Temmuz saat 01.12 arasında Akıncı Üssü 143. Filo koridorunda çekilen görüntüler izletildi. “Görüntülerdeki kişi ben değilim” cevabını verdi. Sonrasında da Harun Biniş’e ait olduğu öne sürülen ve saat 03.17 ile 03.20 arasında çekilen kamera görüntüleri izletildi. Ardından, “Daha önceki ifadende Harun Biniş ile 16 Temmuz sabah saat 09.00’da Çayyolu’nda buluştuğunuzu beyan etmiştin. Bu görüntüler ne?” diye soruldu. Batmaz’ın cevabı şöyle oldu: “Şu anda bana izlettiğiniz görüntüdeki gözlüklü, uzun saçlı kişi Harun Biniş’e benzemektedir. Harun Biniş de uzun saçlıdır ve gözlüklüdür. Ama Harun Biniş olup olmadığını bilmiyorum.”

Biniş de ifadesinde, “Ben 16 Temmuz’da öğlene doğru Kazan civarında yakalanarak gözaltına alındım. Yanımda Kemal Batmaz vardı.” dedi. Biniş de arsa bakmaya gittiklerini söyledi.

ÇAKIŞAN ABD SEYAHATLERİ

Bir diğer önemli husus, Öksüz ve Batmaz’ın darbeden önceki ABD seyahatleri. İddianamede ikisine ait bilet numaralarından hangi koltukta seyahat ettiklerine kadar bütün detaylar mevcut. Ayrıca havaalanında güvenlik kameralarına takılan görüntüleri de dosyada. Gidiş dönüş uçağının tek ortak yolcuları onlar. Zaten kendileri de bu yolculuğu reddetmiyor.

Kemal Batmaz, Adil Öksüz’ü tanımadığını, aynı uçakla gidip gelmelerinin tesadüften ibaret olduğunu ifade etti. Ancak ona sorulan tek uçuş bu değildi. 2003-2016 tarihleri arasında birçok seyahat iddianameye girmişti. Çoğunda Öksüz’le ya aynı gün ya da peş peşe Türkiye’ye giriş çıkış yaptıkları tespit edilmişti.

Öksüz, ifadesinin ardından serbest kalıp kayıplara karıştığı için bu sorular ona detaylıca sorulamadı. Ancak Kemal Batmaz 3 kez savcılığa alınarak sorgulandı. Hepsinde de “Ben Adil Öksüz’ü tanımıyorum. Onunla bu şekilde seyahat trafiğimiz tamamen tesadüftür” savunması yaptı.

Kameralara takılan görüntülere göre Adil Öksüz bankoda işlem yaptırırken Batmaz da hemen arkasındaydı. Dönüşte Batmaz, Öksüz’ün uçaktan çıkışını bekliyor, sonra beraber yürüyorlar, Öksüz bavulunu kontrol ederken Batmaz yanına geliyor ve sohbet ediyorlar, valizleri aldıktan sonra beraber yürüyorlar, konuşuyorlar, havalimanı terminal binasından beraber çıkıp yolun karşısına beraber geçiyorlardı.

Kemal Batmaz, bütün bunlarla ilgili kendini şöyle savundu: “Atatürk Havalimanı’na aynı uçakla gelişimiz tesadüf olduğu gibi, elimizde bavul olduğu halde yürümemiz ve yan yana durmamız da tesadüftür. Adil Öksüz bavulunu kontrol ederken bir arada oluşumuz ve bir şeyler konuşuyor olmamız tesadüftür. Belki bir şey sormuş ben de cevaplamış olabilirim. Bu görüntüler benim Adil Öksüz ile tanıştığımı göstermez.”

Batmaz’a, Adil Öksüz tarafından kullanıldığı tespit edilen telefon hattı ile 2010 yılı itibari ile 925 kez görüşme yaptığı iddiası da soruldu. Buna cevabı da “Hatırlamıyorum” şeklinde oldu.

ÖKSÜZ’Ü SERBEST BIRAKAN HAKİME NEDEN BİR ŞEY YAPILMADI?

Bu arada atlanmaması gereken önemli bir detay var. Öksüz, 16 Temmuz sabahı gözaltına alındıktan sonra Hâkim Köksal Çelik tarafından serbest bırakıldı. Savcı bu karara itiraz etti. Ancak itirazı değerlendiren Hâkim Çetin Sönmez de onu serbest bıraktı. Daha o sabah gözaltı furyası başlamış ve darbe ile uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar bile tutuklanırken darbenin sivil 1 numarası olmakla suçlanan bir ismin iki kez savcılıktan serbest bırakılması izaha muhtaç bir durumdur.

Sonrasında binlerce hâkim ve savcı ihraç edilip tutuklanırken bu iki hâkime uzun süre bir şey olmaması da kafaları karıştıran bir durumdu. Her iki isimle ilgili de HSYK inceleme başlattı. Açığa alındılar. Ancak Öksüz’ü ilk serbest bırakan Sulh Ceza Hâkimi Köksal Çelik, halen açıkta bulunurken itirazı reddeden Hâkim Sönmez 9 ay sonra meslekten ihraç edilip tutuklandı.

AKP’NİN CEVAPLAMASI GEREKEN SORULAR

Özellikle Adil Öksüz’le ilgili olarak hem AKP-Ergenekon cephesinin hem de Cemaatin cevaplaması gereken önemli sorular var. Nerede olduğu hala sır olan ve hakkında onlarca komplo teorisi üretilen Öksüz, 15 Temmuz’daki sis bulutunu dağıtacak en önemli üç-beş kişiden biri.

AKP ve yandaşlarının cevaplaması gereken sorular kaba hatları ile şunlar:

– Eski MİT Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür, Adil Öksüz’ün angaje edilmiş bir MİT elemanı olduğunu öne sürdü. Öksüz, MİT’e mi çalışıyordu?

– Darbe sabahı ilgisiz insanlar bile tutuklanırken Adil Öksüz gibi biri neden serbest bırakıldı?

– Cemaatin eski üst düzey isimlerinden olan Kemalettin Özdemir, mahkemede tanık olarak verdiği ifadede, Adil Öksüz’ün Hava Kuvvetleri imamı olduğunu 2012-2013 yıllarında MİT’e bildirdiğini ve resminin de olduğunu açıkladı. Buna rağmen darbe sabahı Öksüz nasıl iki ayrı hâkim kararıyla serbest kaldı?

– İlk kararı veren hâkim hala neden ihraç edilmiş ve tutuklanmış değil?

– Öksüz serbest kaldıktan sonra istihbarat birimleri kendisini neden izlemedi?

– 17 Aralık sonrası cemaate yönelik tasfiyeler başladığında kritik görevleri olan birçok ismin yurtdışına çıktığı biliniyor. Buna rağmen Adil Öksüz gibi bir ismin, üstelik adı kayıtlara girmişken darbe girişimine kadar Türkiye’den ayrılmamış olmasının sebebi MİT’le bağlantıları olabilir mi? 

CEMAATİN CEVAPLAMASI GEREKEN SORULAR

Cemaatin cevaplaması gereken sorular ise şunlar:

– Adil Öksüz’ün Cemaat içerisindeki görevi neydi? İddia edildiği gibi Hava Kuvvetleri imamı mıydı?

– 11-13 Temmuz 2016 tarihleri arasında ABD’de olduğu ortaya çıkan Öksüz, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bulunduğu Pensilvanya’daki kampa uğradı mı?

– Uğradı ise Gülen’le görüştü mü?

– Görüştülerse aralarında nasıl bir konuşma geçti?

– Gülen’in 17 Temmuz’da yabancı basına verdiği röportajda, “Hizmet’e ihanet ettiler” dediği isimlerden biri Öksüz mü?

– Öksüz’ün MİT’e çalışıyor olabileceği şüphesi var mıydı hiç?

– Eğer Öksüz hainse bu neden açıklanmıyor? Neden bir sessizlik hâkim? Bunun sebebi Cemaat tabanının sükût-u hayale uğramaması olabilir mi? Cemaat tabanını ‘büyük bir abinin’ hain çıkması mı daha çok yıkar yoksa bu ‘büyük abinin’ darbeden önce Gülen’le görüşüp ondan talimat aldığı şayiasına cevap verilmemesi mi?

– Yukarıda AKP için sorduğumuz son soruyu, tam tersi açıdan Cemaate de sorabiliriz. Bütün üst düzey ‘abiler’ Türkiye’yi terk ederken Adil Öksüz gibi birine neden yurtdışına çıkma talimatı verilmedi?

– Ya da herkes çıkarken Öksüz’ün Türkiye’de kalması Cemaatin üst yönetiminin hiç dikkatini çekmedi mi? Bunda bir risk görülmedi mi?

PROF. DR. OSMAN ÖZSOY’DAN AÇIKLAMA:

Dünkü yazıda, “Bir açıklama borcu var” diye çağrı yaptığım Prof. Dr. Osman Özsoy, Twitter hesabından haklı olarak bana sitem etti. “Bir konuyu yazmadan önce İLGİLİ ŞAHIS O KONUDA BİR ŞEY SÖYLEMİŞ Mİ EN AZINDAN BİR ARAŞTIRSANIZ. Bari bir tweet atıp sorsanız” diye yazdı.

Altına da 9 Ağustos 2016 tarihinde eleştiriler üzerine yaptığı bir paylaşımı eklemişti. O paylaşımda tarihi görünmeyen ve linki olmayan bir köşe yazısının ekran görüntülerini koymuştu. Sayın Özsoy’a sosyal medya üzerinden bu yazının nerede ve hangi tarihte yayımlandığını sordum. Rotahaber isimli internet sitesinde yayınlandığını, tarihi hatırlamadığını ama Özgürlük Zamanı isimli sözkonusu programdan çok önce yazdığını belirtti.

Savunma hakkına saygı gereği Sayın Özsoy’un ilgili yazısını ana hatlarıyla paylaşacağım. Önce hatırlayalım, Prof. Özsoy, 14 Haziran 2016 tarihli canlı yayın programında ne demişti:

“Bu ülkenin geleceği inanılmaz aydınlık. Bu süreçlerin tamamını bitirmek çok kolay. Çok kolay bir şey bu. Bu süreç çok yakın bir sürede Allah’ın izniyle sona erecek. Türkiye’ye bir şey olmaz. Ankara’daki manzara şu; ben profesör olacağıma keşke bir albay olsaymışım mesela. Bu süreçte daha fazla katkım olurdu.”

Programı sunan Şemsettin Efe’nin, “Nasıl katkınız olurdu?” sorusuna karşılık: “Söyledim gitti artık. Geri dönmeyeceksin cümlelere. Bir albay olacaktım ben, Türkiye’ye daha fazla hizmet ederdim şu anda. Bak Güneydoğu’dan şehitler geliyor değil mi? 570’e yaklaştı (şehit sayısı) galiba”

Şimdi de Özsoy’un bu sözlere yöneltilen eleştirilere cevaben Twitter hesabına koyduğu eski tarihli yazısına bakalım. “Ne güzel profesör olmuşsun… Albay olma arzusu da nereden çıktı” meselesini haklı olarak sormak isteyebilirsiniz. İzah edeyim…” diye başlayan yazı, Türkiye’nin dünyanın en sorunlu ülkelerinden biri haline geldiği, sınırlarının yolgeçen hanına döndüğü ve her türlü suçun geçiş noktası olarak kullanıldığı değerlendirmesi ile devam ediyor.

Yazı özetle şöyle akıyor:

“Bilmiyordum, yeni öğrendim; Türkiye yüzölçümünün yüzde 92’sinin güvenliğinden jandarma sorumluymuş. (…) Müthiş bir rakam. TSK’da en çok albay Jandarma Komutanlığı’nda bulunuyor. Sırf albaylar görevini düzgün yapsa ülkenin yüzde 92’sinde asayiş sorunu kalmayacak demektir. (…) Bir ülkenin yüzde 92’sinde bu alanlarda başarı gösterilirse geriye ne kalıyor? Kendi hayatımdan da bir örnek vereyim ve neden ülkenin içinde bulunduğu şartlarda albaylığa heves saldığımı da böylece izah etmiş olayım. Rahmetli dedem Karakol Komutanıydı. (…) Tanıyanlar bir efsane gibi onun dönemini anlatıyorlar. Görev yaptığı karakolu bir ıslah evine çevirmiş dedem. (…) Bir karakolun görev alanı içinde eğer bunlar başarılabiliyorsa, ülkenin yüzde 92’sinde güvenliğin tesisinden sorumlu jandarma mensupları, her yerde aynı hassasiyeti gösterdiğinde ülke neden bir asayiş cennetine dönmesin? (…) Daha dün (5 Temmuz 2016) Hürriyet’te, Doğan Haber Ajansı kaynaklı “Gaziantep’i 150 canlı bomba işgal edecekti” başlıklı haber vardı. Bildiğim kadarıyla albayların en çok görev yaptığı askeri birim jandarma komutanlığı. Eğer ülkemizin sahillerinde görev yapan albay olsaydım, dedem nasıl başarılı olmuşsa, onbinlerce Suriyeli’nin boğulmasını ola ki ben de önlerdim. (…) İnsan kaçakçılığını, uyuşturucu kaçakçılığını, silah kaçakçılığını Allah’ın izniyle önlerdim. ÖNLERDİK! ÖNLEYEBİLİRDİK! Ülkenin yüzde 92’sinde hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşvet, uyuşturucu çarkını da önleyebilirdik.”

Dün Sayın Özsoy, bu yazısını yeniden paylaşınca tweet’in altına bazı yorumlar geldi. Görebildiğim kadarıyla tamamına yakını, cevabın tatmin edici olmadığı yönündeydi. Zaten gelen eleştirilere, söz konusu açıklamalarından önceki tarihte yazdığı bir yazı ile karşılık vermek, hiçbir şekilde gerçek bir cevap olamaz. Bundan sonrasını Sayın Hocamın vicdanına ve okuyucuların takdirine bırakıyorum.

[Ahmet Dönmez] 21.6.2017 [TR724]

Şaşırmamak elde değil! [Semih Ardıç]

Fitch, Türkiye’nin kredi notunu çöp seviyesine indirdiğinde hakaretin bini bir paraydı. Not kırıldığında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, Fitch’e dış mihrakların tetikçiliğinden Türkiye düşmanlığına kadar varan ağır ithamlarla mukabelede bulunmuştu. Aynı Fitch, Türkiye’nin görünümüne dair küçük bir düzenleme yaptı hal-i hazırda bayram sevinci yaşıyorlar.

Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, ‘notumuzu artırsa keşke’ perdesinden açmış faslı. Saray’ın gedikli müşavirlerinden Bülent Gedikli daha da ileri gitmiş: “Not artışı yapmak mecburiyetindeler.” Her iki tavrın müşterek yanları var. Geçen sene kendileri için ‘yok hükmünde’ bir kuruluşun kapısında hal-i hazırda ellerini açıp bekliyorlar. İbretlik!

NOTU SADECE FİTCH İNDİRMEDİ!

Türkiye’nin kredi notunu ‘yatırım yapılabilir’ seviyesinden çöp derekesine sadece Fitch indirmedi ki! Moody’s, Standard&Poor’s ve Japon JCR da aynı kanaate varmış ve paraya yön veren büyük fonları dikkatli olmaları hususunda ikaz etmişti. Hepsinin müşterek endişesi hukuk devletinden uzaklaşılması ve mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasıydı. AKP, batıda gözden düştüğünü kabul etmek istemese de netice değişmedi. Parti kurmaylarının hatalardan ders almak gibi bir meyli hiç olmadı. Türkiye’yi günden güne demokrasi ve insan haklarından tecritte ısrar ettiler. Papağan medyasının hakikatleri saklamadaki kıvraklığı ile halk da ‘Türkiye’yi dünyanın kıskandığı, hatta çekemediği büyük bir devlet’ hamasetine sıkı sıkıya bağlandı.

Muhalif herkesi susturmanın, siyasetçileri, gazeteci ve yazarları hapse atmanın herhangi bir bedeli olmayacak mıydı? Nitekim o bedelin ilk işaretini yatırımcıların akıl hocaları vermişti. İki senedir ikaz ediyorlar. Avrupa Birliği’nin, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM), insan hakları teşkilatlarının, batıda yayımlanan gazete ve dergilerin ikazları kale alınmadığı gibi iktisadî ve ticarî sahada sermaye hareketlerinin deniz feneri sayılan bu kuruluşların ciddi ikazları da kale alınmadı.

KURUMSAL GÜCÜNDE AŞINMA NE DEMEK?

Daha birkaç ay evvel, 18 Mart 2017’de Moody’s çöpteki notun kısa vadede toparlanma ihtimali olmadığını belirtmiş, ‘görünümü durağandan negatife’ indirmişti. Sebepsiz yere atmadı bu adımı. Türkiye ekonomisi hakkında endişe verici şu tespitlerde bulunmuştu: “Türkiye’nin kurumsal gücündeki süregelen aşınma, bütçe ve dış finansmana yönelik artan baskılar ve Türkiye’nin sonuç olarak yaşadığı kredi şoku riskindeki artıştan dolayı not indirimi gerçekleşti.”

Bugünlerde kaynağı malum paralarla piyasayı coşturmaya ve suni kredilerle iş âlemini işlerin düzeldiğine ikna etmeye çalışan hükümet Moody’s’in ‘kurumsal güçteki aşınma’ kavramını ne kadar anladı bilmiyorum. Amma velâkin bir devletin bütün birikimini kaybetmesinden daha büyük bir risk olamaz. Moody’s bu riske dikkat çekti.

FRANSA VE DİĞERLERİ BEYİN GÖÇÜNÜ FARK ETTİ

Esasında Moody’s kamudan ihraç edilen 115 kişinin bıraktığı boşluğun doldurulamayacağını ve hukuk teminatının ortadan kalkmasının ekonomiye kalıcı hasarlar vereceğini ifade etti. Baskı, zulüm ve tevkiflerle tarihin en nitelikli beyin göçüne sebebiyet veren AKP iktidarının kalkınma projelerinde ihtiyaç duyacağı nitelikli beşerî sermayeyi kendi elleriyle başka memleketlere kaptırdığı artık sır değil. Dünya AKP’nin bu hoyratlığını konuşuyor.

Fransa Türkiye’den göç eden mühendisleri kapabilmek maksadıyla ‘teknik vize’ vermeye başladı. Dört sene ikamet iznini mühendislerin aileleri de alabilecek. Bunun için müracaat sahiplerine start-up şirketi kurmak, bir şirkette teknik kadroda istihdam edilmek ve Anonim Şirket kurmak gibi şıklar takdim ediliyor. İltica hukukunun çetrefilli yollarına girmeden doğrudan ikamet ve çalışma müsaadesi verecekler. Zamanlaması manidar! Çok yeni bir uygulama olduğu için internette fazla kaynak bulunamıyor. Amma velâkin teknik vize hakkında en sıhhatli malumat Fransa’nın büyükelçilik ve konsolosluklarından alınabilir. Tekrar edeyim: Fransa bu müesseseyi elbette sadece Türkiye mahreçli müracaatlar için tesis etmedi. Mamafih zamanlaması basit bir yaklaşım olmadığını gösteriyor.

TARİHTEKİ EN NİTELİKLİ GÖÇ HAREKETİ

TÜBİTAK, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), Yıldız Teknik gibi önde gelen üniversitelerin mühendislik fakülteleri mütehassıs binlerce teknisyeni kapının önüne koydu. Bunlar arasında yurt dışına çıkabilenler ya kendi işini kurdu ya da sahasında söz sahibi şirketlerde işe başladı. Fransa, Kanada ve Almanya gibi devletler ufku açık ve demokrasiye inanmış siyasetçiler sayesinde Türkiye’nin beyin göçünden azami derecede istifade etme gayretinde. İnsanlık tarihinde çok sayıda göç hareketi var. Bunlar içinde Hizmet Hareketi mensuplarının göçü ayrı bir yere konulacak. Zira insanlık tarihinde bu kadar nitelikli bir göçün benzeri yaşanmadı.

Bugün insanlık tarihinin kritik kavşağındaki sekmeler Erdoğan’ın çıkardığı gürültü yüzünden anlaşılamasa da yakın gelecekte her şey daha berrak hale gelecektir. Sapla samanın birbirinden ayrıldığı o gün AKP’nin hızla tırmanan Türkiye’yi Erdoğan’ın şahsî ihtirası uğruna yere çaktığı müşahede edilecek.

ADALET İÇİN YÜRÜMEKTEN GOCUNMAMAK LAZIM

AKP’nin çizdiği Yeni Türkiye demokrasisi sadece cebini düşünerek yaşamayı gaye edinenlere ümit vaat ediyor. Hak ve hürriyetlerin gasp edildiği bir beldede ekonominin istikrara kavuşması mümkün değildir. Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu dahi ‘adalet’ için Ankara’dan İstanbul’a yürüyüş başlatmak mecburiyetinde kalmışsa orada Borsa’dan, hâsılı sıcak paradan daha evvel konuşulacak çok mevzu var demektir.

Kalkınma Bakanı Elvan ve Saray Müşaviri Gedikli, Fitch’in rutin işlemini bayram sevinci ile karşılayarak mensubu oldukları AKP’nin “Dün dündür, bugün bugündür.’ zihniyeti ile hareket ettiğini bir kere daha ispat etti. Sevinçlerinin hakikatte herhangi bir karşılığı yok! OHAL rejiminden nitelikli demokrasiye geçmeden kâh kuzeyde kâh güneyde başkalarının kapısında el açmaktan kurtulamayacaklar maalesef.

O değil de hepsi bir tarafa sebep oldukları acılardan bir nebze hicap duyabilselerdi keşke! Zira Türkiye’nin kaybı para ile mahdut kalmayacak kadar elim. Kalkınma Bakanı Lütfü Elvan o kadar yanlış içinde bir doğruyu söylemiş: “Türkiye şaşırtmaya devam edecek.”

Elhak öyle. Dün ‘ak’ dediğine bugün ‘kara’ diyebilen ve serapa iktidar kibri ile hareket eden AKP’nin elinde bütün değerleri yağma edilen halkın sükûtuna şaşırmamak elde değil.

Yeni Türkiye sendromu!

[Semih Ardıç] 21.6.2017 [TR724]

Fetö’cü Cumhuriyet’çilerin kripto eşleri ne yapacak? [Barbaros J. Kartal]

Dün sosyal medyada epey tepki çeken Cumhuriyet internet sitesindeki haberin başlığı şu şekildeydi: “Firari FETÖ’cülerin eşleri Yunanistan’a kaçarken yakalandı”. Bir tek kına yakmadıkları kalan haberi tıkladığınızda bildiğiniz zulümlerden bir tanesi çıkıyor karşınıza. İşin ironik kısmı bu başlığı atan sitenin başındaki adamı hükümetin maşası bir savcı için kamyon biçti başlığından dolayı sebepsiz suçsuz 2 ay ibreti alem hapis yatırdılar bu ülkede. Enis Berberoğlu’nun hapse girdiği gün tahliye ettiler.

Bu başlıkta anlatılan hikaye ileride bu ülkede filmlere konu olacak cinsten. Ona geçmeden önce ben hala naif bir şekilde Cumhuriyet’ten, Cemaat ile teması olan Kemalist yazarlardan, her dönem gazetecilik dersi vermeyi kendinde hak gören mide bulandırıcı Doğan yazarlarından, yabancı ajansların Türk çalışanlarından, Amberin’den, Can Dündar’dan falan objektiflik bekleyen arkadaşlara çok hayret ediyorum. Ülkede zulüm arşa dayanmış, doğum yapanların kapısında polis bekliyor, işkence 90’lı yıllara yetişmek üzere, faili meçhuller yeniden hortlamış… Bunlarla ilgili bir satır gazetecilik yapmayanlara attıkları tweetlerden başlıklardan dolayı “ayıp, yakışmıyor” gibi tepkiler veriyoruz.

Boşuna bir beklentiye girmeye gerek yok.

Gazetecilerin dürüst, hakkaniyetli olanları var, gazetecilerin ideolojik saplantı içerisinde ne olursa olsun aynı şeyi söyleyenleri var. 12 Eylül zamanında cezaevleri ile ilgili yaptığı devlet destekli haberlerden dolayı ağzı yanmış Emin Çölaşan’ın gösterdiği insanlık da örnek olmayacaksa, boşuna uğraşmaya gerek yok. Arşiv her şeyi kaydediyor. Elbette bugünlerin tarihi yazılırken kim ne yazmış bir kenara duracak. Post Erdoğan döneminde medya, yeniden yapılanırken en çok bu ikiyüzlü insanlardan kurtulmak zorunda.

Gelelim habere… Haberde diyor ki, ‘Fetö’cülerin eşleri’… Bir kere hükümetin ağzıyla konuşup muhalefet ettiklerini sanmak bir zavallılık. Bu hükümetin propaganda makinesinin en büyük başarısı kendi kelime haznesini muhalefete kabul ettirmiş olmasıdır. Kimi nasıl tanımlamışsa muhaliflerine de o tanımı sindirmiştir. ‘Fetö’cülerin eşleri’ neden kaçsın? Madem terörist olan kocaları. Havaalanından uçağa binip istedikleri yere giderler! Demek ki öyle değilmiş. Eş olmalarından dolayı pasaportları iptal edilmiş, eş olmalarından dolayı yurt dışına çıkış yasağı konmuş olabilir mi haklarında? 2017 yılında soya, sopa bağlı suç istinat etmek! Firari, ‘Fetö’cü sakıt yayın yönetmeni Can Dündar’ın eşi Dilek Hanım da havaalanına gitmiş ama bir bakmıştı ki pasaportu iptal olmuş. Ne kadar benziyor değil mi hikaye? Taner Kışlalı’nın kızının pasaportunun iptal olması gibi. Yazarınız Ayşe Yıldırım ve eşi Celal Başlangıç’ın da başına bunlar gelmişti. Siz bu kafa ile gitmeye devam edin ki dışarıda kimse kalmasın.

ÇOK ISRAR EDERSEN SANA DA Bİ ÖRGÜT UYDURURLAR

‘Fetö var ama biz Fetö’den değiliz’ savunmasının bir mantığı var mı? Ona bakalım. Cemaate bir antipatisi, geçmişe dayalı bir intikam hissine sahip olanlar için bir şey ifade edebilir. Ama ‘Fetö’yü kabul ettiğiniz zaman hükümetin bir hakim bir savcı bir polis ile herkesi terör örgütü ilan edebileceğini de kabul etmiş olursunuz. Seni ‘Fetö’den almaya geldiklerinde boşuna derdini anlatmaya çalışma. Çünkü sen en başta hükümetin güdümündeki yargı ile her şeyi yapmaya hakkı olduğunu kabul ettin. Ha çok ısrar edersen tamam ‘Fetö’ olmaz başka bir isim ile gelirler bu sefer. Çok dert değil yani.

Bir de bir dönem Cemaat gazetelerinde çalışmış ama Cemaat ile gerçekten ilgisi olmayan hapiste yazarlar var. İçeride olmak, mağdur olmak, suçsuz yere özgürlüğünden olmak iğrenç bir şey. Hapis yatmayan, yatanın halinden psikolojisinden anlamaz, dışarıdan konuşmak kolaydır hepsine eyvallah. İçeride çok kısıtlı bir bilgiye ulaşma söz konusu. Havuz gazeteleri ve havuz televizyonları belki de mecbur bırakılan tek haber kaynağı. Ama size insanlar değer vermiş, bir köşe vermiş siz de görüşlerinizi yazmışsınız ne yazdıysanız yayınlanmış, üstüne de para almışsınız. Kimse de sizin kafanıza silah dayamamış. Bir tek siz hapiste değilsiniz 250 gazeteci hapiste, yalnız siz mağdur değilsiniz, 50 bin kadın erkek genç yaşlı sizinle aynı saçma suçlamadan dolayı suçsuz günahsız bir şekilde yatıyor. Hapistesiniz diye vefasız ifadelerinize insanlar sabrediyor susuyor. İnşallah avukatlarınız bu hisleri size iletirler. Aydın olmanın gereği, hapse girmeden önce mangalda kül bırakmamanın bir bedeli var. Allah içerideki herkesin yardımcısı olsun.

Başlıktaki mevzuya gelince, aslında saçma sapan bir cümle… Herkesin ne kadar kafayı sıyırdığına yönelik bir retrospektif…

[Barbaros J. Kartal] 21.6.2017 [TR724]

Kadir Gecesi duası [Hazırlayan: Faik Can]

Bütün âlemleri yaratan ve ayakta tutan Rabb’imize, zerrât-ı kâinat adedince hamd ve şükür, Peygamberler Serveri Efendimiz’e, diğer enbiya-i izâma, melâike-i kirama, ehl-i beyte ve Hakk’ın bütün sadık kullarına da deryalardaki su damlaları, çöllerdeki kum taneleri adedince salât ü selam olsun.

Yâ Men Vesiat Rahmetühû Külle şey! Ey Muztar kullarının duasına icabet buyuran Yüceler Yücesi Rabb’imiz, işte yüce dergâhına geldik; boyun büküyor, huzurunda kemerbeste-i ubûdiyet içinde el pençe divan duruyor, Rahmet’inin tokmağına dokunuyor, affına iltica ediyoruz. Eğer biz kullarını kapından uzaklaştırırsan, biz gidip hangi kapıya sığınabiliriz?! Şayet huzurundan kovacak olursan biz kime yalvarırız?!

Yâ Gâfira’l-hatâyâ! Ey en büyük günahları bağışlayan ve en büyük kusurları, eksikleri sarıp sarmalayan Rabb’imiz! Senden, en kahredici günahlarımızı bile bağışlayıp yok saymanı, yüzümüzün karası suçlarımızı örtmeni, bize günahlarımıza göre değil engin Rahmetinle icabette bulunmanı, kıyamet gününde affının ve gufranının serinliğinden ve bağışlayıcılığının güzelliğinden bizleri mahrum etmemeni diliyoruz.

Yâ Men Yakbelü üzra’t-tâibîn! Sen samimiyetle günahından nedamet edip Sana yönelen kullarının özürlerini kabul edersin. Bahtına düştük, ey biricik Matlûb’umuz, Maksûd’umuz, Mahbûb’umuz; ne olur, tevbelerimizi kabul, kalblerimizi de ihya buyur! Buyur ki, günahlarımızı affedebilecek, yaralarımızı sarıp tedavi edebilecek Sen’den başka hiç kimseyi bilmiyoruz.

Yâ Muîne’d-duafâ! Ey güç ve kuvvetin yegâne sahibi olan Yüce Allah’ımız! Sen Kavî’sin, biz ise Senin zayıf, aciz ve muhtaç kapıkullarınız. Zayıf ve acizleri Senden başka kim koruyup kollayabilir ve ihtiyaçlarını giderebilir! Ne olur, salih kullarını sevindirdiğin gibi bizi de sürpriz lütuflarınla sevindir! Şu anda zindanlarda zalim tiranların elinde işkence gören, sıkıntı çeken mazlum, mağdur, mahpus kadın-erkek bütün kardeşlerimizden ve yeryüzünün değişik yerlerine hicret edip hizmetlerine devam eden kardeşlerimizden tasa ve elem sebebi olan kötülüklerin hepsini bertaraf et!

Yâ Men lâ yakbelü’t-tevbete illâ hû! Günahlara tevbe etmenin karşılığı gönülden duyulan nedametse, Sana yemin ederiz ki, yapıp ettiklerimizden bin kere, yüz bin kere pişmanız. İstiğfarda bulunup Sen’den bağışlanma dilenmek hataların defterden silinmesine bir vesileyse, yürekten istiğfarda bulunuyor, bu nâçar kullarını da yarlığayacağını ümid ediyoruz. Evet, ümidimiz budur ve hoşnutluğunla gönlümüze sürûr salacağın âna kadar da bu kapıyı asla terk etmeyeceğiz.

Yâ Mücîbe da’veti’l-muztarrîn! Ey ızdırar içerisinde hafakanlar yaşayan muzdar kullarının niyazlarına icabet buyuran.. Ey zararları kaldırıp telâfi eden.. Ey iyilikleri karşılıksız ve en büyük olan.. Ey gizli gizli cereyan eden işlere de nigehbân olan Yüceler Yücesi Allah’ımız! Huzuruna sermayesiz geldik; çaresiz bir şekilde, Senin cömertliğine ve keremine sığınıyor, rahmet denizlerinden hissedar olmak istiyoruz. Dualarımıza icabet buyur ve bizi ümitlerimizde, dileklerimizde haybet ve hüsrana uğratma!

Yâ Kâhira’l-a’dâ! Ey bu güne kadar, Peygamberlerine, veli kullarına düşmanlık eden küstahları kahrıyla perişan eden Kudreti Sonsuz, Yüceler Yücesi Rabb’imiz! Senin dinine, Kitab’ına, Peygamber’ine ve Senin namını bütün insanlığa duyurmaktan başka gayeleri olmayan masum kullarına düşmanlık besleyen cahil, kaba, insanlık ve medeniyet mahrumu zalim birtakım tiranlar ve onların avaneleri göz göre göre zorbalık ve derebeyliği yapıyorlar. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” hazinelerinin tek sahibi Sen’sin. Yâ Ze’l-be’si ve’n-nikam! Sabah akşam düşmanlık hisleriyle oturup kalkan, Hocamızın ve hizmete gönül vermiş kardeşlerimizin aleyhine sürekli komplo üstüne komplolar kuran, her gün yeni yalan ve iftiralarla halkı kandıran, masum insanları terörist olarak yaftalayıp zindanlara atan insanlık mahrumu o zorbaları Sana havale ediyoruz. Bu haddini bilmez, haramiler, insafsız despotlar şayet salah yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, Sen onları kahreyle… Ellerini, kollarını bağla… Ayaklarına prangalar vur… Masum insanların aleyhine kullandıkları ne kadar yol-yöntem, imkân ve malzeme varsa, hepsini ellerinden çekip al… Menfur emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve bizi o tiran bozması zalimlerle daha fazla karşı karşıya bırakma… Nusretinle, hıfz u inayetinle bu aciz ve çaresiz kullarını te’yid buyur Allah’ım!

Bütün mazlum ve mağdurlarla birlikte ellerimizi açıyoruz

Yâ Enîse’z-zâkirîn! Ey Kendisini ananları hiç yalnız bırakmayan Rahmeti Sonsuz! Senin lütfedip bizlere gönderdiğin Ramazan-ı Şerif ayını idrak ettik. Reyyan kapısından girmeye inşaallah liyakat kazandık. Şu anda bu Ramazan’ı hapishanelerde geçiren ya da evinde hapse düşmüş eşini, evladını, anne babasını bekleyen mazlumların, tiranın zulmünden kaçarak ülkesini terk etmek zorunda kalan muhacir kardeşlerimizin, dünyanın dört bir yanında senin dinine hizmet eden bahtiyarların, bir Ramazan’ı daha yüreği ızdırapla dolu olarak gurbette idrak eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin duaları içinde ellerimizi kaldırıyor, Kadir Gecesi’dir diyen, Ramazan’dır diyen saflaşmış insanlarla beraber halimizi Sana arz ediyoruz. Ne olur bizi yalnız bırakma, dualarımızı kabul eyle Yâ Rabbi! Bizi hâib ve hâsir eyleme Yâ Rabbi!

Yâ Sâhibe’l-gurebâ! Ey Yüceler Yücesi Rabb’imiz! Hadiseler bizi boğacak hale geldi. Üstesinden gelebilecek gibi de değiliz. Şahit olduğumuz her manzara artık gırtlağımızda hıçkırıklarımızı yumruk gibi düğümletiyor. Bir zamanlar Senin dinine beşiklik etmiş Anadolu coğrafyasında ve Müslümanların yaşadığı hemen bütün coğrafyalarda zulümler, haksızlıklar irtikâp ediliyor, cinayetler, katliamlar işleniyor. Bir tarafta Senin Mü’minlerin zindanlarda türlü zulüm ve işkencelere maruz kalırken diğer yanda modern çağın firavunları ve onların yalancı, sahtekâr, ikiyüzlü ve dinbaz avaneleri yeni zulümler peşinde koşuyorlar. Yâ Habîbe’l-bekkâîn! Paklardan pak annemiz Hazreti Aişe’nin gözyaşlarının kuruması gibi, asrın muzdaribinin ve çile çeken binlerce masumun gözyaşları kurudu. Sen bu vaziyette bizi daha fazla devam ettirme Yâ Rabbi! Keremin ve lütfun engindir Senin. Sıkıntı içindeki bütün kardeşlerimize yardım et Allah’ım. Onlara en kısa zamanda bir fereç ve mahreç lütfet. Zalimlerin zulmünden, fitnecilerin ve münafıkların hile ve hud’alarından onları ve bizleri muhafaza buyur Yâ Rabbenâ! Bunu Senden Habîb-i Edîbin hürmetine dileniyoruz Rabbimiz…

Yâ Men Yerâ Bükâe’l-hâifîn! Bütün benliğimizle bir kere daha Sana yöneliyor, af ve mağfiret dileniyoruz. Kalb katılığından, gafletten, başkalarına yük olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten, cehaletten, doymak bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan, yaşarmayan gözden, ürpermeyen kalpten, nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından, ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz Yâ Rabbenâ!

Bizler Senin zayıf, aciz kapıkullarınız

Yâ Men lâ Yütimmü’n-ni’mete illâ hû! Allah’ım, Senden her işimizde sebat, Kur’an yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme. Bize vadettiğin nimetini tamama erdir. Bizim ve yeryüzündeki bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, Kur’an’a, İhsan şuuruna ve Hazreti Muhammed sevgisine açık hale getir. Bu işi tamamlarken de ne olur, biz aciz, fakir bendelerini istihdam buyur. İtaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana başkaldıranlara da doğru yolu göster. Muzdariplerin gönüllerini lütfunla şâd eyle.

Yâ Nâsıra külli mahzûl! Ey güç ve kuvvetin yegâne sahibi Yüce Allah’ımız! Sen Kavî’sin, biz ise Senin zayıf, aciz ve muhtaç kapıkullarınız. Zayıf ve acizleri Senden başka kim koruyup kollayabilir ve ihtiyaçlarını giderebilir! Ne olur, salih kullarını sevindirdiğin gibi bizi de sürpriz lütuflarınla sevindir! Yâ Fârice külli mağmum! Bizden, muhterem Hocamızdan, hapishanelerde çile çeken ve yeryüzünün değişik yerlerinde ve hayatın bütün katmanlarında hizmet eden bütün kardeşlerimizden tasa ve elem sebebi olan kötülüklerin hepsini bertaraf et!

Yâ Habîbe men lâ Habîbe lehû! Ey yoluna gönülden baş koymuşları her zaman vuslat neş’esiyle serfiraz kılan, adanmış ruhlardan merhametini hiçbir zaman esirgemeyen ve onları katiyen yalnız bırakmayan Rabb’imiz! Bizi de dünyanın geçici ve zevâle mahkûm güzelliklerine aldanıp da Rabbilerini unutanlardan olmaktan muhafaza buyur.. Bizleri Seni sevmek ve Senin sevgine mazhar olmak lütfuyla serfiraz eyle. Sâlih kullarının kalblerine yerleştirdiğin gibi bizim kalblerimize de Seni delicesine sevme duygusunu yerleştir!..

Yâ Men Yehûlü beyne’l-mer’i ve kalbihî! Ey Rabb’imiz! Biz kullarını Senin sevmediğin ve hoşnut olmadığın vadilerde dolaşmaktan muhafaza buyur.. Kalblerimizi mâsivadan ve günahların hâsıl ettiği bütün yara ve kirlerden temizle. Beyt-i Hüda olan o kalbe Sen’den başkasının gelip otağ kurmasına izin verme. Senin nezdinde anlamsız sayılan ne kadar meşguliyet varsa bizi onlardan uzak tut.. Nereden gelirse gelsin, bütün bulanık düşüncelerden ve kirli hayallerden zihnimizi ve kalbimizi koru.. Enbiyâ ve Mürselîn efendilerimizi donattığın gibi, onların yollarından yürümeye azmetmiş bu muhtaç bendelerinin kalblerini de değişik ve sürpriz mevhibelerinle donat!

Yâ Hâfiza men istahfazahû! Ey biricik Koruyan’ımız! Dinimize ve dünyaya müteallik bütün işlerimizde insî ve cinnî şeytanların, durmadan kötülüğü emredip duran nefs-i emmarenin vereceği zararlardan, inanan kullarına karşı kalbleri kin ve nefret duygularıyla dopdolu düşmanların saldırgan davranışlarından bizi muhafaza et. Onların tuzaklarından, komplolarından bizi ve gönlünü Senin dinine vermiş bütün inananları himaye eyle.

Hocamızı ve kardeşlerimizi muhafaza buyur

Yâ Nâsıra’l-evliyâ! Ey Kudreti Sonsuz, bize Seni ve Kitab’ını tanıtan, Efendimiz’i ve ashabını sevdiren, irşadıyla hayatımıza anlam kazandıran Muhterem Hoca’mızı başımızdan eksik etme. Ona hayırlı, bereketli, sıhhat ve afiyet içinde uzun ömürler ihsan eyle. Kalbine ferahlık lütfeyle. Bizlere O’nun ızdırabına ortak olma şuuru ver. Onu dahilî, haricî, insî ve cinnî her türlü düşmanın ve şeytanın şerrinden muhafaza eyle. Bulunduğu her yerde ve zamanda kendi katından bir Ruh ile onu te’yid buyur. Dünyada ve ahirette bizi O’ndan ayırma. Gösterdiği istikamette son nefesimize kadar koşturmayı, bu şekilde ruhumuzu teslim etmeyi, O’nunla beraber haşrolmayı, Cennet’te Efendimiz’e birlikte komşu olmayı nasip eyle. Üstad’ımızla ve Hoca’mızla kalbî irtibatımızı kuvvetlendir. Onları daha iyi anlamaya bizleri muvaffak eyle. Hasenatımıza kat kat fazlasıyla onları şerik eyle. Bizi onlara karşı mahcup olacağımız hatalara düşmekten, yanlışlar yapmaktan muhafaza eyle!

Yâ Muîne men isteânehû! Bize düşmanlık yapanlara karşı Sen bizim muînimiz ol.. Haddini aşıp hukukumuza saldıran mütecavizlerin şerlerini üzerimizden defet. Aleyhimizde fitne ateşini körükleyenlerin ocaklarını söndür. Ey şefkati ve merhameti varlığı bütünüyle kucaklamış Rabb’imiz! Hakkında beslediğimiz hüsn ü zanda bizi tasdik et.. Et de, biz çaresiz kullarını her türlü endişe, gam, üzüntü, keder ve sıkıntıdan halâs eyle! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, aile fertlerine ve bütün ashabına salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabb’imiz…

Yâ Men lâ Yütimmü’n-ni’mete illâ hû! Hayatın bütün katmanlarında ve dünyanın dört bir yanında insanlığa hizmet sevdasıyla bulunan erkek-bayan bütün kardeşlerimize ihlâs, samimiyet, istikamet, aşk u şevk lütfeyle. Ömürlerine vüs’at, rızıklarına bereket, hanelerine huzur ihsan eyle. Onları İmana ve Kur’an’a hizmette daim eyle. Kalblerimizi telif buyur. Vifak ve ittifak içinde hizmet etmeye muvaffak eyle. Kem gözlerden, kötü ruhlu, kötü düşünceli, kötü karakterli kimselerden muhafaza eyle. Hasidlerin hasedinden, fesatçıların fesadından, münafıkların nifakından, zalimlerin zulmünden halâs eyle.

Yâ Mutlika’l-üsâra! Elli binden fazla masum kardeşimiz zindanlarda asrın firavununun zulmüne maruz kalıyor. Aileleri, yakınları dışarıda onların yolunu gözlüyor. Bütün esaret zincirlerini kıran Sen’sin. Yusuf Aleyhisselam’ı kuyudan, Yunus Aleyhisselam’ı fırtınalı denizden, Musa Peygamberi Firavundan, Efendimiz’i Ebu Cehiller’den Sen kurtardın. Ne olur Allah’ım, bahtına düştük! Bu mübarek Ramazan’ın, Kadir Gecesinin ve gelen bayramın hürmetine bütün masumları tez zamanda en güzel şekilde özgürlüklerine kavuştur. Hizmetimizi, atılan iftiraların tamamından beraat ettir. Bütün kardeşlerimizle birlikte hepimize mahşerde Nebiler Sultanı’nın Livâü’l-hamd sancağı altında Üstad’ımızla ve Hoca’mızla beraber buluşmayı nasip ve müyesser eyle.

Her zaman engin lütuflarıyla, buhranlı zaman dilimlerinin peşinden de aydınlardan daha aydınlık bayram günlerini yaratan Rabb’imize, ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları adedince hamd ve şükür; hürmetine kâinatın yaratıldığı, sünnetine bütün varlığın hayran kaldığı Efendimiz’e, insanlık âleminin yüz akları olan âline ve ashabına da sonsuz salât ü selamlar ediyor, günlerin nevbahara döneceği demlerin heyecanıyla ümitle bekliyoruz.

Duamızın evvelinde salât ü selamla kaldırdığımız ellerimizi bir kere daha Efendimiz’i, O’nun tertemiz, dupduru, pırıl pırıl aile fertlerini, yıldızlar kadar yükseklerde dolaşan ashabını hayırla yâd ederek indiriyor ve bizi ellerimiz boş ve hüsran içinde geri çevirmemeni diliyoruz Rabb’imiz! Amin…

[Faik Can] 21.6.2017 [TR724]

15 Temmuz darbesini kim, nasıl aydınlatacak? [Adem Yavuz Arslan]

15 Temmuz akşamı, ilk asker köprüye çıktığı anda -daha hiçbir şey belli değilken- Erdoğan darbeyle ilgili olarak Cemaat’i işaret etti.

Bizden istediği ise gösterdiği noktaya odaklanmamız, baktıkça hipnoz olmamız ve her şeyiyle tuhaf olan bir girişime dair soru sormamamızdı.

Gerek darbe girişiminin neden olduğu şok gerekse de elindeki devasa propaganda canavarı sayesinde bunda başarılı oldu. Kanlı darbe girişimi Cemaat’e mal edildi ve ‘tartışmasız gerçek’ olarak sunuldu.

Önceden hazırlandığı belli olan tasfiye listeleri uygulamaya kondu, başta askerler olmak üzere hakiminden savcısına, öğretmeninden ev kadınına on binlerce insan tarihin gördüğü en büyük hukuksuzluklara muhatap oldu.

OHAL rejimi ile demokrasi ve hukuk tamamen rafa kaldırıldı.

Hukuk dışı yöntemlerle yüz binlerce insan işini, on binlercesi özgürlüğünü kaybetti. Ağır işkenceler yüzünden hayatını veya sağlığını kaybedenler oldu.

Çalınan referandum ile rejim değişikliği tescillendi.

DARBEYİ GAZETECİLER Mİ YAPMIŞTI?

Darbe girişiminin hemen ardından en büyük darbe medyaya vuruldu. 148 medya organı kapatıldı, 200’den fazla gazeteci tutuklandı.

Sosyal medyaya dahi yasak getirildi. Yaşanan hukuksuzluklara dair sayfalarca detay yazmak mümkün.

Fakat gelmek istediğim yer farklı.

Erdoğan ve AKP iktidarı 17/25 Aralık 2013’ten bu yana sistematik bir şekilde (aslında 2007’den itibaren adım adım medyayı ele geçiriyormuş fakat biz buna uyanamamışız) özgür medyayı bitirdi. Önce İpek Medya’yı susturdu, sonra da Zaman’a çöktü.

Darbeden sonra ise geri kalanlar kapatıldı, özgür gazeteciler tutuklandı. Bir şekilde yurtdışına çıkmayı başarabilenler ise seslerini duyuramadı.

Gelinen noktada hakikati arayacak sorgulayacak kimse kalmadı.

PEKİ GERÇEĞİ NASIL BULACAĞIZ?

Erdoğan ve MİT’in koordinesinde oluşturulan bir ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ var. İktidar sahipleri herkesi sorgusuz sualsiz bu söyleme biat etmeye çağırıyor.

Ortadaki çelişkileri, cevapsız soruları, iktidarın söylemindeki derin boşlukları sorgulatmıyor.

Hasbelkader sorgulamaya kalkan olursa kendisini ‘Cemaatçi’ diye hapiste buldu. (Bu arada tekrar not düşüyorum; iktidarın ürettiği ‘F..Ö’ tanımını reddediyorum. Terör örgütü tanımını yargı yapabilir, siyasi iktidar değil.)

Mesela Cumhuriyet’ten Ahmet Şık’ın tutuklanmasının nedeni Aralık 2016’da yaptığı bir haftalık 15 Temmuz yazısı dizisiydi. Ahmet Şık iktidarın söylemlerindeki boşluklara dikkat çekince ‘Cemaat propagandası yapmaktan’ kendini hapiste buldu.

Cumhuriyet’e yapılan operasyonlar, yılların gazetecisi Enis Berberoğlu’nun tutuklanması da aynı senaryonun devamı.

Sözcü’ye yapılan baskın da öyle.

Uzun zamandır Erdoğan’ın hedefinde olan gazete 16 Mayıs’ta, merhum Ömer Halisdemir’in nasıl öldürüldüğüne dair detaylara dair bir haber yayınlayınca hedef oldu.

Oysa ki Sözcü’nün yaptığı Astsubay Kamil Aksoy’un mahkeme ifadesine yer vermekti. Fakat iktidar bu kadarına bile tahammül göstermedi.

DARBE BLOGUNA JET KAPAMA

Daha önce ifade ettiğim gibi, Erdoğan rejimi ‘resmi 15 Temmuz söylemi’nin sorgulanmasını istemiyor. Bir şekilde sorgulama cesareti gösteren ise kendini ya hapiste ya sürgünde buluyor.

Yurt dışında sürgünde olan gazeteciler ise ağır sansür ile karşı karşıya.

Mesela üzerinden bir yıla yakın zaman geçmesine rağmen ortada duran cevapsız sorulara ve mahkeme ifadeleriyle daha da belirginleşen şüphelere dair bir blog sayfası açmıştım.

15temmuzgercekleri.wordpress.com isimli mütevazi web sayfasında her gazetecinin yapması gerekeni yapıp darbe girişimine dair sorgulamalar yapıyordum.

Fakat sayfayı açmamdan bir hafta sonra başbakanlığın şikâyeti üzerine Ankara 6. Sulh Ceza Hakimliği kararıyla Türkiye’den erişime kapatıldı.

Daha önce yaklaşık 400 bin takipçiye sahip Twitter hesabıma da Türkiye’den erişimi durdurmuşlardı. Benzer durum tüm özgür gazeteciler için geçerli. Gazeteleri televizyonları kapatılan gazetecilerin web siteleri ve sosyal medya hesapları da kapatıldı.

Yaşanan zulümlere -cılız da olsa- itiraz edebilen Ahmet Taşgetiren’in bile yazısına sansür uygulandı.

Kısacası Erdoğan rejimi alternatif hiçbir sese, görüşe, fikre kapı açmıyor. Özellikle de konu 15 Temmuz darbe girişimi olunca.

DARBEYİ ARAŞTIRMAMA KOMİSYONU

Benzer durum TBMM darbeyi araştırma komisyonunda yaşandı. 15 Temmuz’da yaşanan kanlı olayları aydınlatmak amacıyla kurulduğu söylenen komisyon adeta ‘darbeyi araştırmama’ misyonu eda etti.

26 Temmuz 2016’da kurulması kararlaştırılan komisyon, AKP’nin üyeleri geç bildirmesi nedeniyle kurulduktan tam 71 gün sonra çalışmaya başlayabildi.

Komisyon daha ilk andan AKP’nin engellemeleriyle karşılaştı. Başkanlık divanına muhalif partilerden kimse alınmadı, önergeleri kabul edilmedi ya da gereği yapılmadı. Muhalefet partisi mensubu milletvekillerinin ısrarla komisyona davet etmek istedikleri Genelkurmay Başkanı, MİT müsteşarı gibi isimler çağrılmadı. Darbeyi araştırmaktan ziyade olayı Cemaat’e yıkmak için ne kadar Cemaat muhalifi isim varsa komisyona çağrıldı.

Fakat AKP’nin yoğun manipülasyonları, engelleme çalışmalarına rağmen komisyonda yaşanan ‘kaza’lar 15 Temmuz’a dair resmi söylemi tehdit edince Erdoğan devreye girdi.

9 Aralık 2016’da ‘komisyon artık çalışmalarını sonlandırmalıdır’ diyen Erdoğan’ın talebini emir telakki eden komisyonun AKP’li üyeleri 4 Ocak 2017’de çalışmaları bitirdi. Hileli referanduma kadar sessiz kalan komisyon 27 Mayıs’ta taslak raporunu açıkladı.

İlginçtir, komisyonun muhalefet partilerine mensup vekilleri, 657 sayfalık raporu basından öğrendiler.

Bir başka tuhaflık da bu aşamada yaşandı çünkü muhalefet partilerine şerh yazmaları için sadece 10 gün süre verildi.

Kim tarafından yazıldığı bile bilinmeyen, komisyonda tartışılmayan rapora Erdoğan’ın resmi söylemine uygun bir sonuç yazıldı. Havuz’da çıkan haberleri derleyen komisyon ‘yeni tek bir bulgu’ya yer vermeden raporunu bitirdi.

MAHKEMELERE DOĞRUDAN BASKI

15 Temmuz’a dair sorulara cevap bulmak için son fırsat mahkemelerdi. Çünkü bugüne kadar ortaya çıkan iddianameler ve basına servis edilen bölük pörçük ifadeler de hep ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ne paraleldi.

Kaldı ki bizzat Anadolu Ajansı’nın servis ettiği fotoğraflardan görüldüğü şekliyle sanıklara ağır işkenceler yapılmıştı.

Nitekim mahkeme safhasında birçok sanık ilk ifadelerinin ağır işkence altında alındığını belirterek önceki ifadelerini kabul etmedi.

Mahkemeler başlayınca darbeye dair soru işaretleri arttı. Çünkü sanıkların verdikleri ifadeler, dile getirdikleri detaylar iktidarın söylemini boşa çıkarıyordu. Her gelişme sonrası CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği ‘kontrollü darbe’ tezi güçlendi.

Erdoğan bu durumdan rahatsız olup devreye girdi.

Önce AKP teşkilatlarından kaldırılan otobüslerle mahkemelere taraftar taşındı. Mahkeme önlerinde toplanan kalabalıklara idam ipi attırılarak sanıklara psikolojik baskı yapıldı.

Mahkeme salonlarına AKP’li vekiller görevlendirildi. Aydın Ünal gibi isimler ‘buradan tabutları çıkacak’ beyanatları verdiler.

Bütün bunlar da yeterli olmayınca Erdoğan bizzat devreye girdi ve ‘danışmanlarım aracılığı ile bütün mahkemeleri takip ettiriyorum’ dedi. Hatta mahkemelerin vermesi gereken kararı bile açıkladı.

Bu ifadeler doğrudan mahkeme heyetlerine baskı amaçlıydı.

Başka örneklerle uzatmak mümkün. Erdoğan ‘Allah’ın bir lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz’a dair resmi söylemin sorgulanmasına, şüphelerin dile getirilmesine izin vermiyor.

Herkesin kendi senaryosuna kayıtsız biat etmesini istiyor.

GAZETECİLERİN TARİHİ MİSYONU

Gelinen noktada şurası artık net:

Erdoğan ve AKP’nin korktuğu bir şeyler var. Bu çok açık. Kendine güvenen, hikâyesinden emin olan bir iktidar, üstelik elinde tüm devlet imkanları varken olayı araştırmak yerine üzerini örtmeye çalışmaz. Kaldı ki suçladıkları Cemaat ve mensupları aylardır “15 Temmuz aydınlatılsın, mahkemeler canlı yayınlansın” kampanyası yapıyor.

CHP’nin raporunda da ifade edildiği gibi 15 Temmuz’u bilen de vardı bekleyen de. Çelişkili ifadeler, tutarsız açıklamalar gösteriyor ki Erdoğan ve Fidan koordinesinde kontrollü bir darbe yapılmış.

Tuhaf bir şekilde harekete geçen küçük bir grubun hangi motivasyonla hareket ettiği henüz netleşmedi fakat şunu biliyoruz; O gece sokağa çıkarılan ve kimin silahından çıktığı belli olmayan kurşunlarla şehit olan 249 kişi bugün hayatta olabilirdi.

Bu tarihi ve zor sınavda biz gazetecilere düşen tüm tehditlere, sansüre ve imkansızlıklara rağmen gerçeğin peşinden koşmak.

Ucu kime ve nereye çıkarsa çıksın 15 Temmuz’un faillerini aramak.

[Adem Yavuz Arslan] 21.6.2017 [TR724]