Haberin Var Mı İnisiyatifi, “tutuklu gazeteciler için çok geç olmadan özgürlük”

Haberin Var Mı İnisiyatifi, cezaevinde tutuklu bulunan gazeteciler için bir kez daha özgürlük talebinde bulundu.

BOLD – Cezaevlerinde yeni tip Koronavirüs pozitif vakaların arttığını ve ölüm haberlerinin geldiğini belirten Haberin Var Mı İnisiyatifi, “Çok geç olmadan özgürlük” talebiyle cezaevindeki gazetecileri gündeme getirdi.

Haberin Var Mı İnisiyatifi, tutuklu gazetecilere dikkat çekilen yeni bir video yayınladı. Videoda tutuklu gazetecilerin olumsuz koşullarına değinilirken, tahliye çağrısını yinelendi. “Haksız, hukuksuz tutuklanan 100’den fazla gazeteci için çok geç olmadan özgürlük talebimizi yeniliyoruz” diyen inisiyatif, çağrısını sosyal medyadan #GeçOlmadanTahliye etiketiyle duyurdu.

Haberin Var Mı İnisiyatifi’nin açıklaması şöyle:
Çok geç olmadan özgürlük!

İktidar, ölüm kalım günlerinde bir kez daha hukuk ve vicdandan uzak bir yasa hazırladı.

Hasta ve risk grubundaki tutsaklara, siyasi tutuklulara, gazetecilere, avukatlara ayrımcılık uyguladı. Kişiye özel af paketiyle hükümlüleri tahliye etti.

Covid-19’a karşı önlem almaktan çok düşman hukukunu pekiştiren bu politikalara derhal son verilmeli.

Cezaevlerinde pozitif vakalar artıyor, ölüm haberleri geliyor. Beslenme ve temizlik koşulları, tüm tutuklular için büyük risk yaratıyor.

Haksız, hukuksuz tutuklananlar için, 100’den fazla gazeteci için çok geç olmadan özgürlük talebimizi yeniliyoruz.

Haberin Var Mı İnisiyatifi


[BoldMedya] 23.4.2020

Meclis kürsüsünde 'Saray rejimi' deyince konuşması kesildi

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş'ın TBMM'de 23 Nisan özel oturumunda yaptığı konuşmada Erdoğan'ı ve saray rejimini eleştirmesi üzerine televizyon kanalları yayını kesti.
İşte Erkan Baş'ın televizyonlar tarafından kesilen konuşması

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, TBMM'deki 23 Nisan özel oturumunda partisi adına kürsüde konuştu. Baş'ın oturuma katılmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ve saray rejimini eleştirmesi üzerine televizyon kanalları yayını kesti.

Konuşmasına "Emperyalist işgale ve saray-saltanat düzenine karşı halkın birleşik mücadelesini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisinin 100'üncü kuruluş yıl dönümünü, Türkiye İşçi Partisi adına kutluyorum" sözleriyle başlayan Erkan Baş, devamında Meclis duvarındaki "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" yazısına değindi. Yazının dekor olsun diye konulmadığını vurgulayan Baş, şöyle devam etti:

"Bugün bu yazının altında konuşurken Türkiye'de mevcut durumun orada ifade edildiği gibi olmadığını söyleyerek başlamak zorundayız. Bugün Türkiye'de bir saray rejimi hakimdir. Saray rejiminde hakimiyet bugün bile sarayından çıkıp buraya gelmeye tenezzül etmeyen tek adama aittir."

Erkan Baş devamında hakimiyetin millette, işçide, emekçide değil; patronlarda, müteahhitlerde ve iktidardakilerde olduğunu vurguladı.


[Samanyolu Haber] 23.4.2020

Çeteler ve uyuşturucu kartelleri koronayı fırsata çeviriyor

Latin Amerika ülkelerinde organize suç çetelerinin ve uyuşturucu kartellerinin koronavirüs salgını nedeniyle ekonomik zorluk çeken halk kesimlerine yöneldiği öne sürüldü.

TAHA EREN ÇAPKUR -23 Nisan 2020

Meksika Başkanı Andrés Manuel López Obrador, hafta başında sıra dışı bir çağrıda bulundu. Başkan, suç çetelerine yiyecek paketleri yardımlarını durdurmalarını söyleyerek, onun yerine önceki gün 100 kişinin ölümüyle sonuçlanan şiddete odaklanmaları gerektiğini kaydetti.

“ÇETELER İNSANLARIN KALPLERİNİ KAZANMAYA ÇALIŞIYOR”

Meksika’da ve Latin Amerika ülkelerinde organize suç çetelerinin ve uyuşturucu kartellerinin koronavirüs (COVID-19) salgını nedeniyle ekonomik zorluk çeken halk kesimlerine yöneldiği öne sürüldü. Patronlarının ne kadar hayırsever olduklarını göstermek için gıda kolileri dağıtan suç örgütleri arasında Meksika kökenli Jalisco Yeni Nesil Karteli, Körfez Karteli ve “Los Viagras” öne çıkıyor.

BÜYÜK ZAYIFLIK DÖNEMİ

Meksika gazetesi El Universal‘dan güvenlik uzmanı Alejandro Hope, “Önümüzdeki birkaç hafta veya ay içerisinde, organize suçlar için büyük bir zayıflık dönemine girilmesi mümkündür ve o zaman bir aciliyet sonucu olarak devlet güçlerini genişletecek.” diyerek şunları söyledi: “Ülkede hayat normale dönerken, eski yasa dışı kaçakçılık ve suç çeteleri de geri dönecek.”

ÇETELERİN COVID-19 ÇIKIŞI

Çete ve kartellerin uzun vadeli faaliyetlerinin yanında kısa dönemde koronavirüs salgınını fırsata çevirme çabaları bütün Latin Amerika ülkelerinde gözlemleniyor.

Kolombiya’da günlük yayınlanan El Tiempo‘nun bildirdiğine göre bu yıla kadar Kolombiya güvenlik güçleri 112 ton kokain ele geçirdikleri operasyonları yönettiler.

31 Mart günü Kolombiya donanması Kolombiya’nın Pasifik kıyısından Amerika Birleşik Devletlerine deniz altı yoluyla tonlarca kokain taşıyan narko-deniz altısını durdurdu.

Brezilyalı yetkililer pek çok çetenin gücünü kentsel kesimlerde tanımış durumda.

[Kronos.News] 23.4.2020

Fitch: Benzeri görülmemiş bir ekonomik durgunluk geliyor

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, küresel ekonomiyi bu yıl çok zorlu günlerin beklediğini belirtti. Küresel ekonominin bu yıl 3,9 daralması öngörüldü, Türkiye ekonomisinin ise yüzde 2 daralması bekleniyor.

KRONOS -23 Nisan 2020

Fitch Ratings’in raporunda, küresel ekonominin 2020’de yüzde 3,9 daralmasının öngörüldüğü ve “benzeri görülmemiş” bir resesyon (ekonomik durgunluk) beklendiği ifade edildi. Fitch, 2 Nisan’da yayımlanan bir önceki raporunda, dünya ekonomisinin bu yıl yüzde 1,9 küçüleceğini tahmin etmişti.

EN ÇOK EURO BÖLGESİ ETKİLENECEK

Söz konusu daralmanın küresel gelir seviyesinde 2020’de bir önceki yıla göre 2,8 trilyon dolarlık bir düşüş yaşanması anlamına geldiğine işaret edilen raporda, küresel ekonominin 2021’de ise yüzde 5 büyümesinin beklendiği aktarıldı.

Raporda, en büyük aşağı yönlü revizyonların Euro Bölgesi ekonomisinde yapıldığına işaret edilerek, bölge ekonomisinin bu yıl yüzde 7 daralmasının beklendiği, 2021’de ise yüzde 4,3’lük bir büyüme öngörüldüğü ifade edildi.

ALMANYA’DA YÜZDE 6.2’LİK KÜÇÜLME BEKLENİYOR

Avrupa’nın önde gelen ekonomilerinden Almanya’da yüzde 6,2’lik bir küçülme beklenen raporda, Kovid-19 salgının bölgede en çok etkilediği ülkelerden İtalya ekonomisinin 2020’de yüzde 8, Fransa ekonomisinin yüzde 7 ve İspanya ekonomisinin yüzde 7,5 daralacağının tahmin edildiği belirtildi Raporda, İngiltere ekonomisinin ise bu yıl yüzde 6,3 küçülmesinin beklendiği vurgulandı.

Hiç bir ülke veya bölgenin Kovid-19 salgınının yıkıcı ekonomik etkilerinden kaçamadığına dikkat çekilen raporda, ABD ekonomisinin de bu yıl yüzde 5,6 daralacağı, 2021’de yüzde 4,3’lük büyüme göstereceği öngörüldü.

SADECE ÇİN EKONOMİSİ ARTIDA OLACAK

Raporda, Çin ekonomisinin ise bu yıl yüzde 0,7, 2021’de yüzde 7,9’luk bir büyüme performansı göstermesinin beklendiği kaydedildi.

Fitch’in raporunda, Japonya ekonomisinin de bu yıl yüzde 5 daralması, 2021’de ise yüzde 3,2 büyümesi öngörüldü.

TÜRKİYE EKONOMİSİ YÜZDE 2 DARALACAK

Gelişmekte olan ülke ekonomilerinde de aşağı yönlü revizyonlar yapıldığı belirtilen raporda, emtia fiyatlarındaki düşüş, sermaye çıkışları ve daha sınırlı politika esnekliğinin salgının ekonomik etkisini artırdığı ifade edildi.

Raporda, gelişmekte olan ülke ekonomilerinin bu yıl ortalama yüzde 0,5 daralmasının, 2021’de ise yüzde 6,4 büyümesinin beklendiği aktarıldı.

Türkiye ekonomisiyle ilgili tahminlere de yer verilen raporda, ekonominin bu yıl yüzde 2 daralacağı, 2021’de yüzde 4,9 büyüyeceği tahmin edildi.

[Kronos.News] 23.4.2020

Cezaevindeki KHK’lı polis koronavirüsten hayatını kaybetti

İskenderun Cezaevinde mahpus KHK’lı eski polis İsmail Hıta koronavirüs şüphesiyle kaldırıldığı Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti.

KRONOS -23 Nisan 2020

ANKARA – Koronavirüsün cezaevlerine bulaşması korkusu büyürken, bir ölüm haberi de İskenderun’dan geldi. İskenderun Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 48 yaşındaki eski polis memuru İsmail Hıta, koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Salgın nedeniyle cenazesi Osmaniye’deki köyü Kesmeburun’a götürülmeden İskenderun’da defnedildi.

Haberi duyuran HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Adalet bakanı Abdülhamit Gül’e seslenen Gergerlioğlu, “Hala mı cezaevlerinde tahliye yok.!?” diye sordu.

“15 GÜN ÖNCE HASTANEYE YATIRILMIŞ”

Ölüm haberini Kronos’a değerlendiren Gergerlioğlu, Hıta’nın 15 gün önce hastaneye kaldırıldığını belirterek, “15 gün önce hastaneye kaldırılmış. En az bir 10 gün öncesini de düşürsek neredeyse bir aydır demek ki bu kişi enfekteydi, muhtemelen bütün cezaevine de yayıldı. Vakalar artıyor. Gizlemeye çalıştılar. Baştan beri vardı, gizlemeye çalıştılar. Artık her yerden patlıyor” şeklinde konuştu.

“ADALET BAKANLIĞI GERÇEKLERİ GİZLİYOR”

Adalet Bakanlığı’nın hangi cezaevinde kaç vaka olduğunu, gerçek ölüm ve koronavirüs vaka sayısını da gizlemeye çalıştığını kaydeden Gergerlioğlu, “Bakan bir aydır vaka yok, deyip duruyordu. Hangi cezaevine kaç hasta olduğu saklanıyor. Açıklama yapsalar rakamlar çıkacak ortaya. Bilmediğimiz çok vaka var” dedi. Salgın nedeniyle endişeli olduğunu da belirten Gergerlioğlu, “Virüs daha da artıyor. Ölüm vakaları da artıyor. Gizlendiği için gereken önlemler de alınmıyor. Belli ki vakalar artacak. Artık nereye varır bilmiyoruz ama iyiye gitmiyor” açıklamasında bulundu.

[Kronos.News] 23.4.2020

‘Görevim umut etmek değil uyarmak: Salgının daha başındayız’

Almanya Başbakanı Angela Merkel, korona virüs salgını için alınan tedbirlerin kaldırılmasını isteyenlere yanıt verdi: "Salgının bitiş safhasına gelmedik, hala başındayız. Bu virüsle uzun süre birlikte yaşamak zorunda kalacağız. Durum çok ciddi."

KRONOS -23 Nisan 2020

Alman meclisi Bundestag’ın alt kanadında konuşan Almanya Başbakanı Angela Merkel, “Bu virüsle uzun süre birlikte yaşamak zorunda kalacağız” ifadelerini kullandı. Merkel, “Korona virüsü uzun süre siyasette de bizimle birlikte olacak” ifadelerini kullandı.

‘BENİM GÖREVİM UMUT ETMEK DEĞİL, UYARMAK ’

Merkel, “İkna olmadığımda umuda güvenmek yerine uyarıda bulunmayı görevim olarak görüyorum” dedi.

“Durum çok ciddi” ifadelerini kullanan “Virüsten önceki normal hayata dönemeyiz. Salgında zekice ve dikkatli davranmak zorundayız. Bir gerileme riskini almayalım” diye konuştu.

‘ALDIĞIM EN ZOR KARARLARDAN BİRİ…’

Almanya Başbakanı, korona virüs tedbirleriyle yaşamanın zor olduğunu anladığını belirterek, söz konusu kısıtlamaların bugüne dek aldığı en zorlu kararlardan biri olduğunu söyledi. Merkel, söz konusu sokağa çıkma kısıtlamalarının herkesi korumak için alındığını, Alman sağlık sisteminin bu sayede zaman kazanarak şu ana dek krizle başa çıkabildiğini ekledi.

‘ORTAK HAREKET EDİLİRSE BAŞARILI OLUNUR’

Salgının sadece küresel olarak çözülebileceğini söyleyen Merkel, aşının bütün ülkelerde herkes için maddi açıdan karşılanabilir olması gerektiğini belirtti. Almanya başkanı, ülkesinin virüse karşı ulusal çaptaki çabalarının, ancak Avrupa’da ortak hareket edilmesi sayesinde başarılı olabileceğini ekledi.

‘AB, DAYANIŞMA OLMADAN AB DEĞİLDİR’

Merkel, ekonomik gerilemenin boyutunu şu an için kestirmenin zor olduğunu belirtirken, virüse karşı ekonomik programın Avrupa bütçesi dahilinde düşünülmesi gerektiğini söyledi. Almanya Başbakanı, “Dayanışma ruhu dahilinde, Avrupa bütçesine daha fazla ödeme yapmaya hazır olmalıyız” diye konuştu. Merkel, “AB, dayanışma olmadan AB değildir” dedi.

[Kronos.News] 23.4.2020

ABD’den sonra Avrupa’dan da klorokin ve hidroksiklorokin uyarısı: Ciddi yan etkileri var

Avrupa İlaç Ajansı, Kovid-19 hastalarına uygulanan klorokin ve hidroksiklorokin tedavisi konusunda uyardı ve bu ilaçların ciddi yan etkileri bulunduğunu belirtti. ABD’de yapılan bir araştırma da hidroksiklorokinin Kovid-19 tedavisinde hiçbir yararı olmadığını ortaya koymuştu.

BOLD – Avrupa İlaç Ajansı (EMA), son dönemde Kovid-19 hastalarında deneysel ilaç olarak kullanılan klorokin ve hidroksiklorokin ilaçlarının ciddi yan etkileri olduğunu açıkladı.

Merkezi Amsterdam’da bulunan EMA’dan yapılan açıklamaya göre, sıtmaya karşı kullanılan klorokin ile romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan hidroksiklorokin, hastalar için ciddi risk teşkil ediyor.

Üstelik bu iki ilacın koronavirüs hastalarına yararlı olup olmadığı belli değil.

Bu ilaçların en bilinen yan etkisinin, kalp sorunlarına yol açma riski taşımaları olduğunu bildiren EMA, “Özellikle yüksek dozlarda veya antibiyotik azitromisin ile birlikte kullanılması ciddi ve bazen de ölümcül kalp sorunlarına yol açabilir” dedi.

Avrupa İlaç Ajansı, bu iki ilaçla tedavi edilen koronavirüs hastalarının yakından izlenmesini ve ilaçlar kullanılmadan önce mevcut kalp sorunlarının dikkate alınmasını istedi.

ABD’DE YAPILAN ARAŞTIRMA

ABD’de yapılan geniş çaplı bir araştırmaya göre, koronavirüse karşı tedavi arayışlarında gündemde olan sıtma ilacı hidroksiklorokinin hiçbir yararı yok. Hasta standart tedaviye göre daha zararlı.

ABD’de 368 erkek hasta üzerinde yapılan araştırmada hidroksiklorokin verilen hastaların ölüm oranı, standart tedavi gören hastaların iki katı oldu.

[BoldMedya] 23.4.2020

KHK’lıya ölüm: 1000 liralık korona yardımı da yok

Korona tedbirleri kapsamında verilecek 1000’er liralık yardımdan KHK’lılar faydalanamıyor. “Başvurunuz reddedilmiştir” yanıtı alan KHK’lılar tepkili: Ölmemize izin var mı?

BOLD – Eşi Kanun Hükmünde Kararname’yle ihraç edilen G.S., hükumetin korona virüsü nedeniyle ihtiyacı olan ailelere verileceğini duyurduğu bin liralık yardımı almak için internet üzerinden başvuruda bulundu. Ancak G.S’ye, önceki yardım başvurularında olduğu gibi yine ret yanıtı geldi. Duvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre Eşiyle birlikte KHK ile ihraç edilen H.K. de başvurudan olumsuz yanıt aldı. H.K., “Bir umudum vardı artık o da yok” diyor. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, konuyu Meclis gündemine taşıyarak yaşananlara tepki gösterdi.

Engelli çocuğu bulunan G.S. daha önce engellilere evde bakım için verilen yardıma başvurmuş ancak Ankara Etimesgut Kaymakamlığından iki defa ret yanıtı almıştı. G.S., ekonomik istikrar kalkanı paketi destek programı kapsamında 2 milyon haneye biner lira yardım yapılacağını duyunca yeniden başvuru yaptı. Ret yanıtı alan G.S. şöyle dedi; “Bütün koşullarımız bu yardımı almak için uygun olmasına rağmen ret yanıtı aldım. Eşimin ihraç edilmesi nedeniyle bize bunu reva görüyorlar.”

Engelli çocuğunu hastanelere götürmek zorunda kaldığını belirten G.S, maddi olarak zor zamanlardan geçtiğini söylüyor: “Özel bir hastaneye çocuğumu götürdüm. 2 bin lira istediler. Çocuğumun çok gideri var. Benim aldığım engelli maaşının çoğu çocuğuma gidiyor. Geçimimizi zor karşılıyoruz. Bir çocuğum üniversiteye hazırlanıyor. Eve maaş girmiyor. Çocuğum maddi zorluklardan kaynaklı eğitiminden de geri kaldı. Ne yazık ki çocuklarımın birçok şeyde gözü kalıyor.”

G.S, sosyal ve ekonomik yardım almak için başvurduğu bütün kapıların yüzüne kapanmasından dolayı artık umudunu kestiğini söylüyor: “Ben Türkiye vatandaşıyım. O zaman bizden vergi almasınlar. Her şekilde bu devlete katkıda bulunuyorsam bu devletin de zor zamanımda yardımcı olmasını isterim.”

“ARTIK UMUDUM YOK”

Eşi ve kendisi ihraç edilen H.K. de bu yardımdan yaralanamayan KHK’lilerden. Devletten bin lira yardım alabileceklerini duyduğunda umudunu koruyarak başvuru yaptığını söyleyen H.K., yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “Böyle bir şeyi duyduğumda umut diyerek e-devlet üzerinden başvurumu yaptım. Başvurudan sonra, ‘Sosyal destek kapsamında değerlendirilmediniz’ yanıtını aldım. KHK’li olduğumuz için bunu yapıyorlar. Bütün kapılar yüzümüze kapanıyor. Hiçbir yerden destek alamıyoruz. Sesimizi duyurmak istediğimizde de duymuyorlar. Hiçbir şekilde bizi duymuyorlar. Hiçbir beklentim kalmadı artık. Zaten bunu ilk duyduğumda bize para vermeyeceklerini biliyordum. Umudum vardı ama böyle yaparak umudumu kırdılar. Hak aramak istediğimizde artık nereye başvuracağız?”

“ÖLMEMİZE İZİN VERİYORLAR MI?”

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da konuyla ilgili Mecliste bir soru önergesi verdi. KHK’li ailelerin sorunlarıyla ilgilenen Gergerlioğlu, G.S. ve H.K. ile ilgili şunları söyledi: “Bu konuda çok bilgi geliyor. İnsanlar sosyal ve ekonomik yardım almak için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na başvuruda bulunuyorlar. Ancak şu ana kadar iki KHK’li ret yanıtı aldı. Ekonomik durumları kötü olmasına rağmen bu ailelere, ‘Ekonomik ve sosyal destek paketinden faydalanma hakkınız yoktur’ yanıtı veriliyor. Belli ki devletin ihraç ettiği kişiler herhangi bir yardım alamaz pozisyonunda. Eşi cezaevinde olduğu için evde pasta, börek yaparak karınlarını doyurduğunu, zor durumda olduğu için bakanlığa başvurduğunu ancak ret yanıtı aldığını söyleyen bir KHK’li kadın var. Bu kadın, ‘Ölmemize izin veriyorlar mı?’ diye sitemlerini belirtti. Bu sitem bir vatandaşın sosyal devlet anlayışındaki devletine en ağır sitemi. En zor durumdaki insanlar sırf bir gerekçeyle ihraç edildiği için onlara yaşamı zehir etmek korkunç bir durum. Bu durum bir devletin sosyal adalet noktasında nereye geldiğini net bir şekilde gösteriyor.”

[BoldMedya] 23.4.2020

DSÖ: Türkiye konusunda temkinli iyimserlik içerisindeyiz

BBC Türkçe’nin haberine göre Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Türkiye konusunda temkinli iyimserlik içerisinde olduklarını ve vaka sayılarının dengelenmeye başladığını söyledi.

BOLD – Dünya Sağlık Örgütü Olay Yönetim Ekibi’nden Catherine Smallwood, internet üzerinden düzenlediği basın toplantısında Türkiye’deki koronavirüs salgınının durumuyla açıklamalarda bulundu.

Smallwood, “Şu anda Türkiye’de vaka sayısının 100 bine yaklaştığını görüyoruz ve geçen hafta içerisinde vaka artış oranı da yaklaşık yüzde 47 oldu. Yani, belli bir düzeyde artışların halen sürdüğünü görüyoruz. Ancak Türkiye’de çok erken aşamalarda uygulanmaya başlanan önlemler sayesinde genel eğilimde vaka sayıları azalmaya ya da dengeye oturmaya başladı. Genel olarak, Türkiye konusunda vaka sayılarının dengeye oturmasıyla birlikte temkinli bir iyimserlik içerisindeyiz.”

Türkiye’de 22 Nisan itibarıyla 98 bin 674 koronavirüs vakası bulunuyor. Türkiye, en çok vakaya sahip ülkeler arasında yedinci sırada yer alıyor. Şu ana kadar Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı ise 2 bin 376.

[BoldMedya] 23.4.2020

DSÖ’den flaş aşı açıklaması: 6 aşıda umut veren gelişme

Birleşmiş Milletler çatısında altında çalışan Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında 83 corona virüsü aşısının geliştirildiğini duyurdu. Örgüt tarafından yapılan açıklamada, "6 aşıda insan üzerinde denemeler başladı" ifadesi kullanıldı.

Bloomberg’in okurlarına aktardığı haberde Dünya Sağlık Örgütü’nün corona virüsü ile ilgili aşı açıklamalarına yer verildi.

Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında corona virüsüne karşı 83 farklı aşı için çalışmaların devam ettiğini açıkladı. Farklı üreticilerin ve bilim insanlarının birbirlerinden bağımsız olarak aşı geliştirmek için “yarışa başladığı” ifade edilirken, “Bu aşı süreçlerinden 6’sından insan üzerinde klinik testler başladı. Bu 6 potansiyel aşıdan 3’ü Çin’de geliştiriliyor” bilgisi kamuoyu ile paylaşıldı.

Dünya Sağlık Örgütü 13 Nisan’da yaptığı açıklamada dünya çapında 70 ekip ve şirketin aşı geliştirmek için çalıştığı belirtilmişti. 10 gün önce yapılan açıklamada geliştirilen 3 aşının insanlar üzerinde test edilmeye başlandığı aktarılmıştı.

[Samanyolu Haber] 23.4.2020

"Çocuk İstismarı 13 Yılda 2 bin 337'den 21 bin 518'e Yükseldi"

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından hazırlanan raporda, 3 bin 100 çocuğun tutuklu ve hükümlü olarak, 780 çocuğun ise anneleriyle birlikte cezaevlerinde bulunduğu ifade edildi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu,23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Çocuk Yaşam Hakları İhlalleri Raporu yayınladı.

Raporda,  özetle şu ifadelere yer verildi:

“Geçtiğimiz günlerde infaz yasasında değişiklik yapılması teklifi TBMM Başkanlığına sunulduğu sırada iktidar, muhalefet partilerinin grup başkanvekilleriyle yapılan bir toplantıda “çocuk yaşta evliliklerin” yasaya eklenmesini istemiş, çocuk yaşta evliliklerin yolunu açacak bu girişim muhalefet partileri tarafından reddedilmiştir.

Bu dönemde sosyal medyaya yansıyan bir belgede çocuk yaşta evliliklerin önünü açacak maddelerin var olduğu görünürken, gerçekte olmamasına karşın, sosyal medyada böyle bir belgenin yayılması akıllara “AKP’nin çocuk evlilikleri için muhalefetin ve kamuoyunun nabzını yokladığı” olasılığını getirirken; belge kamuoyunun ve sivil toplum örgütlerinin yoğun tepkisine neden olmuştur.

Uluslararası İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu (BPW), TBMM’de infaz yasası görüşmeleri sırasında yaptığı açıklamada “çocuk gelinler” sorununu gündeme getirmiştir. Dünyada yaklaşık 700 milyon “çocuk gelin”in olduğu, her yıl 15 milyon kız çocuğunun zorla evlendirildiği belirtilen açıklamada, “çocuk evliliklerinin insan hakları ihlalleri çerçevesinde değerlendirilmesi gereken evrensel bir sorun olduğu” vurgulanmıştır.

Kamuoyunda tepkilere neden olan benzer bir düzenleme önergesi, 2016 yılında da TBMM Başkanlığına “Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği “çocukların cinsel istismarı” başlıklı 103. maddesinin yeniden görüşülmesi sırasında AKP milletvekilleri tarafından verilmişti. “Cinsel istismar suçu” işleyenlerin istismar ettiği kişiyle evlenmesi durumunda ceza almamasını öngören bir madde eklenmesi isteniyordu. 17 Kasım 2016 tarihinde verilen önerge kabul edilmiş ancak, kamuoyundan gelen yoğun tepki sonucunda tasarıdan çıkarılmıştır.

TÜİK 2019 verilerine göre, 16-17 yaş grubundaki kız çocuklarının resmi evlenmelerinin toplam içindeki oranı yüzde 3,1’dir. Bu verilere göre, Türkiye’de geçtiğimiz yıl 17.047 çocuk gelin olduğu kayıtlara geçmiştir. İstatistikler, “çocuk gelinler” sorununun en çok Ağrı’da (yüzde 13,2) görüldüğünü, bunu Muş (yüzde 13) ve Kars’ın (yüzde 10,6) izlediğini ortaya koymaktadır. Kız çocuk evlenmelerinin toplam içindeki oranının en düşük olduğu iller ise yüzde 0,2 ile Tunceli, yüzde 0,7 ile Bayburt ve Rize olmuştur.

720 bin çocuk çalışıyor

TÜİK’in Nisan ayında açıklanan 2019 verilerine göre, 720 bin dolayında çocuk ekonomik faaliyette çalışmaktadır. Çocuk İşgücü Araştırması 2019 sonuçlarına göre, çalışan çocukların yüzde 79,7’ni 15-17 yaş, yüzde 15,9’nu 12-14 yaş, yüzde 4,4’nü ise 5-11 yaş grubundaki çocuklar oluşturmaktadır. Çalışan çocukların yüzde 70,6’nı erkek, yüzde 29,4’nü ise kız çocukların oluşturduğu görülmektedir.

Çalışan erkek çocukların yüzde 65,6’nın, kız çocukların ise yüzde 66’nın eğitime devam ettiği de istatistiklerde belirtilmektedir. Bu durumda çalışan erkek çocukların yüzde 34,4’nün, kız çocukların da yüzde 34’nün eğitimine devam edemediği ortaya çıkmaktadır.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verileri 2019 yılında ise 67 çocuk işçinin “iş kazalarında” öldüğünü ortaya koymaktadır. Bu çocukların 29’nun 14 yaş ve altında, 38’nin ise 15-17 yaş arasında çocuk/genç işçi olduğu belirlenmiştir.

2020’nin ilk üç ayında ise 7 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir. 2020 yılı Ocak Ayında biri 14 yaş ve altında 3 (tarım ve gıda işkollarında), Şubat Ayında 2 (tarım ve inşaat işkollarında), Mart Ayında ise 2 (tarım ve metal işkollarında) çocuk işçi yaşamını yitirdi.

Yaşam Hakkı İhlal Edilen Çocuklar

2011-2019 yılları arasında Türkiye’de en az 4 bin 104 çocuğun yaşam hakkının ihlal edilmiştir. Bu yıl ise 8’i mülteci en az 9 çocuğun yaşam hakkı ihlal edilmiştir: Yaşar Alperen Savaş (17): 23 Aralık 2019 tarihinde Samsun’un Atakum İlçesinde Komiser Yardımcısı M.B.’nin yaraladığı Savaş, 13 Ocak günü hastanede ölmüştür. Olayın ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakılan M.B. de 13 Ocak günü tutuklanmıştır. 11 Ocak günü sığınmacıları taşıyan bir teknenin İzmir’in Çeşme İlçesi açıklarında batması sonucu 8’i çocuk 11 kişi yaşamını yitirmiştir. 8 kişi kurtarılmıştır.

İstismara maruz bırakılan çocuklar

2006-2019 yılları arasında ise çocuklara yönelik cinsel istismar suçları 10 kat artarken çocuklara yönelik cinsel istismar suçundan 2006 yılında 2 bin 337 karar verilirken, bu rakam günümüzde 21 bin 518'i geçmiştir.

Suça Sürüklenen Çocuklar

Türkiye’de çocuklar arasındaki uyuşturucu kullanımı ve çocuklara yönelik cinsel istismar gibi kamuoyunda yankı uyandıran verilerin bulunduğu ve düzenli olarak açıklanan suça sürüklenen çocuklarla ilgili TÜİK istatistikleri 2019 yılında açıklanmazken, 2020 yılı istatistik takviminden de çıkarılmıştır. En son Ağustos 2018 tarihinde 2017 yılına ait açıklanan verilerde suça sürüklenme nedeniyle güvenlik birimlerine gelen ve getirilen çocuk sayısının 107 bin 984 olduğu ve söz konusu çocukların yüzde 57,7’ni 15-17, yüzde 23,3’nü 12-14, yüzde 18,5’ni ise 11 yaş ve altı gruptakilerin oluşturduğu gözlemlenmiş, sonraki yıllarla ilgili bilgilere ulaşılamamıştır.

Tutuklu ve Hükümlü Çocuklar

İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafından yapılan açıklamada 3 bin 100 çocuğun tutuklu ve hükümlü olarak, 780 çocuğun ise anneleriyle birlikte cezaevlerinde bulunduğu belirtilmiştir. Cezaevlerindeki şartların Corona Virüs Salgınından korunmak için yeterli olmadığı gerekçesiyle çocukların serbest bırakılmasına yönelik talepler gündemdedir.

[Samanyolu Haber] 23.4.2020

İşte AKP’nin 'sağlıkta devrim' yalanı

AKP sözcüsü Ömer Çelik 'Sağlıkta gerçekleştirdiğimiz devrim, Türkiye’yi son derece hazırlıklı hale getirmiştir' dedi. Oysa bir ülkenin sağlıktaki durumunu ve sağlık politikalarının sonuçlarını değerlendirebilmek bakımından en önemli iki gösterge bebek ölüm hızı ile doğuşta beklenen yaşam süresidir. Ülkemizde bebek ölüm hızı beklenenin yüzde 68 üzerinde.

Sık sık iddia ettiklerini bu kez AKP sözcüsü Ömer Çelik salgınla ilgili konuşurken dile getirdi: "Hükümetlerimiz döneminde sağlıkta gerçekleştirdiğimiz devrim, Türkiye’yi son derece hazırlıklı hale getirmiştir."

Bebek ölüm hızı beklenenden yüksek, yaşam umudu beklenenden kısa

Bir ülkenin sağlıktaki durumunu ve sağlık politikalarının sonuçlarını değerlendirebilmek bakımından en önemli iki gösterge bebek ölüm hızı ile doğuşta beklenen yaşam süresidir.

Türkiye’nin bebek ölüm hızı 2016 için binde 10,9 iken, kişi başı gelirine göre beklenen ise binde 6,5’tur. Gerçek bebek ölüm hızı beklenenin %68'in de üzerinde.

Benzer durum, beklenen yaşam süresi için de geçerlidir. Yine 2016 için gerçekteki süre 75,8 yıl iken, kişi başı gelire göre beklenen 77,2 yıldır. Bu da 1,4 yıllık kayıp anlamına gelir.

Bu iki çok önemli göstergede beklenen düzeylere göre ortaya çıkan kayıplar AKP politikalarının halk sağlığına maliyeti olarak okunmalıdır.

Türkiye OECD liginde sağlıkta nal topluyor

OECD’nin yayımladığı "Health at a Glance 2019" raporuna göre, Türkiye'nin 36 üye ülke arasındaki durumu ise şöyle:

  • 1.000 kişiye düşen hekim sayısında sonuncu,
  • Ulusal gelirden sağlık için ayırdığı paranın oranında sondan 3.
  • 1.000 kişiye düşen hemşire sayısında sondan 6.
  • Yıllık kişi başı sağlık harcamasında sondan 7.
  • Sezaryen oranında 1.
  • Tip-2 diyabet sıklığında 2.
  • Sigara içme oranında 4.
  • Bebek ölüm hızında 7.
  • Düşük doğum ağırlığı sıklığında 9.
  • Kalp damar sistemi hastalıklarında 10.
  • Önlenebilir nedenlere bağlı ölüm hızında 11. sıradadır.

Devrim dedikleri işte budur.

Türkiye’nin salgındaki performansı da kötü

AKP sözcüsü Türkiye’nin salgın yönetiminde de başarılı olduğunu iddia ediyor.

Oysa Türkiye Covid-19 vaka sayısında Çin’i geride bıraktı, Avrupa altıncısı, dünya dokuzuncusu, üstelik yeterli sayıda test yapmıyor; ölümlerde Çin’le arayı hızla kapatıyor, dünya onuncusu, üstelik ölümleri DSÖ’nün istediği şekilde kodlamıyor.

[Samanyolu Haber] 23.4.2020

Almanya iki Suriyeli işkenceciyi yargılıyor

Suriye’nin başkenti Şam’da bir cezaevinde işkence yaptıkları iddia edilen Suriyeli iki eski istihbarat görevlisi Almanya’da yargılanmasına başlandı. Eski istihbarat görevlileri, insanlığa karşı suç işlemekle suçlanıyor.

Alman yargı makamları "evrensel yargı" yetkisini kullanarak İşkence suçu gibi insanlık suçuna karışmış kişileri hangi ülkede yaşanırsa yaşansın yargılıyorlar

Suriye’de devlet adına işkence yapmakla suçlanan Suriyeli iki eski istihbarat görevlisi hakkında açılan davanın görülmesine bugün Koblenz Eyalet Yüksek Mahkemesi'nde başlandı. Federal Savcılık tarafından hazırlanan iddianamede, "İnsanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle Esad rejimi mensuplarına karşı dünya genelinde açılan ilk dava" ifadesi kullanıldı. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, iç savaşın yaşandığı ülkedeki işkence mekanizmasından sorumlu tutuluyor.

Suriyeli sanıklar 57 yaşındaki Enver R. ve 43 yaşındaki Eyad A., Almanya’ya kaçmalarının ardından mağdur olduklarını iddia eden kişiler tarafından tanınmış ve Şubat 2019’da Berlin ve Rheinland-Pfalz eyaletlerinde yakalanmıştı.

İnsanlığa karşı suç işlemekle suçlanıyorlar

İddianamede Enver R., insanlığa karşı suç işlemekle suçlanıyor. Suriye’nin başkenti Şam’da istihbarat servisine ait cezaevinde yöneticilik görevinde bulunduğu belirtilen Enver R. 58 cinayet, tecavüz ve ağır cinsel istismardan sorumlu tutuluyor. Enver R.’nin 2011 ile 2012 yıllarında en az 4 bin kişiye ağır işkence yapılmasından sorumlu olduğu ve en az 58 tutuklunun bu işkencelerin sonucunda öldüğü belirtiliyor.

Şam’daki cezaevinin bir çalışanı olduğu belirtilen Eyad A. ise insanlığa karşı işlenen suçlara yardım etmekle suçlanıyor. A.’nın, insani olmayan koşullara sahip, işkence yapılan bu cezaevine en az 30 göstericiyi getirdiği iddia ediliyor. İddianamede, A.’nın bu insanların gözaltına alınması sırasında, cezaevinde sistematik olarak işkence yapıldığını bildiği öne sürülüyor.

İlgili iddianamede, cezaevinde ağır fiziksel ve psikolojik olarak kötü muamele yapıldığı ifade ediliyor. Kurbanların darp edildiği, tekmelendiği ve elektroşok uygulandığı belirtiliyor. Ayrıca cezaevinin çok dolu olduğu, mahkumların oturma veya yatma imkanın bulunmadığı da iddianamede öne sürülen suçlamalar arasında.

Her iki sanığın avukatları, müvekkillerine yöneltilen suçlamalar hakkında dava öncesinde açıklama yapmadı. İşkence mağdurlarının da davaya müdahil olarak katılması bekleniyor. Ağustos ayı ortasına kadar sürmesi beklenen davada 24 duruşma yapılması öngörülüyor.

[Samanyolu Haber] 23.4.2020

İşsizlik yüzde 13'ten yüzde 30’a çıktı: En az 10 milyon işsiz var

Türkiye ekonomisi Covid-19 salgınına bağışıklık sistemi çok zayıflamış bir tabloyla yakalandı. Salgına karşı alınan tedbirler işgücü-istihdam piyasasını çok sert bir biçimde vurdu.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) resmi rakamlarına göre salgın öncesi 4.5 milyona ulaşan işsiz sayısının şimdiden 10 milyon dolayına çıktığı, üstelik daha da artabileceği tahmin ediliyor.

Bu ürkütücü tablo, işsiz kitlesinde yüzde 100-120 arası bir artış eğilimi anlamına geliyor. Böylece, işgücü, yani işi olanlar ile işsizlerin toplamını ifade eden insan sayısı salgın öncesi gibi 32 milyonda kalırsa, işsizlik oranı da yüzde 13.8'den yüzde 30'lara çıkmış oldu.

ÜÇ KAYNAĞI VAR

TMMOB Makina Mühendisleri Odası, her ay iktisatçı-yazar Mustafa Sönmez'in katkısıyla hazırladığı sanayinin sorunları bülteninin 58'incisini Covid-19'un ekonomideki tahribatına, özellikle çığ gibi büyüyen işsizlik konusuna ayırdı. Rapora göre, patlayan işsizliğin üç kaynağı var.

İşgücü piyasasındaki ürkütücü tabloyu gözler önüne seren rapora göre, mevcut 4.5 milyon işsize sokağa çıkmaları yasak olduğu için 1.4 milyon kişi daha eklendi. 65 yaş üstü grubunda olup da hâlâ çalışmakta olan yaklaşık 850 bin kişi ve 15-17 yaş grubunda olup da işi olan 550 bin dolayında genç, bu önlemle çalışamaz oldular.

Diğer yandan, 270 bin işyeri geçici süreyle kapatıldı. Bu işyerlerinde ortalama beş kişinin çalıştığı varsayılırsa iş sahipleri ile birlikte, geçici de olsa, işsiz kalan 1.5 milyonun üstünde bir kitleden söz ediliyor. Dolayısıyla salgın öncesi 4.5 milyon olan işsiz sayısı bu önlemler sonucu 7.5 milyona yaklaştı.

AÇIKTA KALAN MİLYONLAR...

Öte yandan, İşsizlik Sigortası Fonu'na kısa çalışma ödeneği için başvuran ücretli sayısının 3 milyonu aştığı açıklandı. Diğer yandan, çıkarılan bir yasa ile işten çıkarmalar yasaklanırken, çalışanı üç ay, gerekirse altı ay süreyle ücretsiz izne çıkarmanın yolu açıldı.

Kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izine çıkarma yolunu açan düzenlemelerden çıkacak işsiz sayısının ise 2 milyonu aşacağı hesaplanıyor. Dolayısıyla, işsizler ordusunun en iyimser tahminle daha şimdiden 10 milyonu aştığı hesaplanıyor.

Sözcü’nün haberine göre raporda, İşsizlik Sigortası Fonu'ndan 3 milyon işsiz yararlansa bile, açıkta kalan milyonlarca işsize devletin sosyal elinin değmediğine dikkat çekildi.

ŞEHİRLERDEKİ 3 MİLYON KAYIT DIŞI DAHİL DEĞİL

TMMOB'un sanayinin sorunları bültenindeki işsizlik sorununun hangi boyutlara vardığını ortaya koyan hesaplamada işsiz sayısını belirleyen kümelere sayıları 3 milyon dolayında olan kentlerdeki kayıt dışı ücretli kesim dâhil değil.

Onların bu krizde başlarına ne geldiği ise bilinmiyor. Bu olağandışı işsizlik artışı kaç ay süreceği ve bu dev işsizler ordusunun daha ne kadar artacağı salgının seyrine bağlı.

İşsizliğin gerçek ve bilimsel tanımlara uygun boyutlarının açıklanması, 2020'nin Haziran- Temmuz aylarını bulacak. Çünkü TÜİK verileri, üç ay geriden geliyor.

[Samanyolu Haber] 23.4.2020

Le Coronavirus ou l’appel de la renaissance [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

İl y a environ trois mille cinq cents ans, le Prophète Moïse (psl), a commencé à annoncer  la religion Hanif qui signifie la soumission à Dieu unique, dont il a hérité du Prophète Abraham (psl), son arrière-grand-père  en Égypte. Selon la croyance de l'époque, le souverain était considéré comme le fils de Dieu, même le dieu de la terre. Le Pharaon dit: « Laissez-moi tuer Moïse. Qu'il invoque donc son Seigneur ! Je crains qu'il ne change votre religion ou qu'il ne fasse apparaître le désordre dans le Pays. » Le but de la "religion" dans ce verset est le chemin  exemplaire et la civilisation de cette société. Le Pharaon a prétendu qu'il voulait éliminer Moïse au nom de son peuple, bien qu'il pensait à son règne, comme de nombreux tyrans. Le verset : "İls dirent: « Voici deux magiciens qui, par leur magie, veulent vous chasser de votre pays et abolir votre chemin exemplaire »  signifie ce sens clairement (la surate  Tâhâ 20/63). Puis il a augmenté la torture envers les croyants et  a fermé le temple. Dans ce cas, Allah dit à
Moïse:

"Et Nous révélâmes à Moïse et à son frère: « Faites de vos maisons des lieux de  recueillement (centres ou écoles), accomplissez la prière". Annonce la bonne nouvelle aux croyants! » (Sourate Younus 10/87).

L'ordre principal consistait à pratiquer le culte dans le temple, une disposition spéciale a été divulgué pour la période de torture. Pendant la période des coronavirus, nous, Musulmans, comme les Juifs et Chrétiens, appliquons cette disposition exceptionnelle.

Lorsque les gens sont allés trop loin dans de mauvaises pratiques, Allah a voulu attribuer le coronavirus pour alerter l'humanité à adopter une attitude raisonnable."Rassemblez votre esprit, détournez-vous du mal, agissez conformément à votre objectif de création, ne perdez pas votre vie dans des choses temporelles, négligez pas vos familles, vivez d'une manière digne du bonheur éternel! "  C’est comme ça que Dieu voulait enseigner sa leçon.

İl y a deux mille ans, Jésus-Christ a annoncé la même religion de croyance à Dieu unique. İl n'a pas pu fixer les principes de sa religion, car sa prophétie n’a duré qu’un an. İl a accepté les livres et prophètes divins précédents, a annoncé son successeur, le dernier prophète  Paraklétos (psl) après lui (Jean 14/16 et 16/13). Sa prédication a été diffusée partiellement, puis elle a été recueilli sous forme de livre. Les apôtres qui croyaient en lui ont été tués par la cruelle administration romaine polythéiste. Mais la persécution sévère de l'Empire romain n'a pas pu faire taire son appel. Trois siècles plus tard, la plupart des peuples vivants sous la domination de cet État ont embrassé  son invitation. L'Empire quant à lui, l’a dû accepté officiellement. Mais la persécution, les détournements et la dissimulation des croyants en raison  du terrorisme d'État, qui ont duré trois cents ans, ont entraîné des changements dans une partie importante de son enseignement. "Les membres d'aucune autre religion dans le monde ne sont divisés en groupes aussi différents et distants que les chrétiens." (De Glasenapp, Les cinq grandes religions, Paris, Payot, page 415).

Allah Tout-Puissant,  a sauvé Jésus-Christ (psl) des meurtriers et l'a élevé auprès lui afin qu'il puisse achever sa mission. Quand le moment venu, Allah l'enverra, le mettra en charge de sa communauté pour qu'il corrige les manquements et les défauts. En tant que le rénovateur de la religion du dernier prophète (psl) İl complétera sa mission. Malheureusement, la majorité de ceux qui appartiennent à la tradition chrétienne dans l'état actuel du monde ont perdu leur appartenance à l'Église et leurs pratiques religieuses. Maintenant, le coronavirus, donne à cette Communauté qui constitue la plus grande tradition religieuse du monde, la possibilité de recueillement et de revenir à son état d'origine. Le coronavirus a coïncidé  avec la période de carême. La période de jeûne de quarante-six jours se termine le samedi 11 avril 2020. Ce dimance est la fête pâques. Les chrétiens deviendront plus sensibles à l'appel de la renaissance par  coronavirus pendant cette période, lorsqu'ils essaieront de s'approcher de Dieu avec les vertus d'adoration, de la prière, de la  jeûne et de soutenance  des besogneux  d’après les principes de Jésus-Christ. À cette occasion, je souhaite  joyeuses Pâques au monde chrétien, doté de ces valeurs. Je félicite  de même la Pesah des juifs qui a lieu dans la même période.

Nous pouvons espérer à ce que de grandes communautés religieuses, telles que le Bouddhisme et l'Hindouisme, y soient également participées pendant cette période. Au Canada, nous avons appris que les autochtones (les premières nations du pays) ont prié à cette époque en ces termes: "Ô notre grand Créateur! Nous vous implorons d'être avec nous. Nous vous souhaitons d'aider nos patients et nos bien-aimés éloignés. Lorsque nous perdons espoir, rappelez-nous de nous remercier pour l'eau qui nous donne la vie et la terre qui nous porte! Aidez-nous à savoir que tout le monde est notre famille, Seigneur!".

 İl n'y a eu aucun changement dans la religion et  dans le Livre Saint des Musulmans. Cependant, ils ont fait des erreurs dans la compréhension, l'interprétation et la pratique de la religion. Comme les politiciens de leurs administrations ne se sont pas bien débrouillés depuis longtemps, ils ont pris du retard dans les domaines de la science, de la civilisation, de la morale, de la culture et de l'administration sociale. À tel point que dans les études examinant l'application des valeurs fondamentales de la religion de l'İslam dans les pays du monde entier, il n’y a aucun pays musulman au seins des 30 premiers pays dans le palmarès. Parmi les dix premiers pays, on retrouve l'İrlande, la Finlande, la Suède, le Danemark, la Nouvelle-Zélande et le Canada. Dans le monde musulman, le visage brillant de l'islam s'est assombri, l’éclipse totale est continuelle. Le coronavirus appelle également les Musulmans: «Vous n'avez pas bien compris et appliqué votre religion envoyée par votre Seigneur et communiquée par votre Prophète. Maintenant, laissez vos autres occupations de côté, retournez chez vous, vous avez besoin de la  renaissance.  Vous avez besoin de se recueillir. Prenez votre esprit pour saisir cette opportunité! Profitez  bien de ce mois béni du Ramadan qui arrive à grands pas. Essayez de compenser la négligence que vous avez faite au fil des ans. Faisez vos examens de conscience! Repentez-vous, demandez pardon à Dieu! ". Que ce mois du Qur'an apporte aux Musulmans l'agrément de notre Seigneur et la prospérité.

Ainsi Allah  le Tout-Miséricordieux montre qu'il n'abandonne pas les gens qu'il a créés. "Quoi! Renoncerons-nous à vous avertir par le Rappel parce que   vous êtes des gens outranciers ? ( Sourate Zouhrouf 43/5). Ainsi, İl donne une opportunité à l'humanité avant la résurrection qui se produira pour le procès du Jugement Dernier. İl fait  appel à une résurrection afin de s’acquitter dans la vie future.

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 23.4.2020 [Samanyolu Haber]

Soylu’nun babası, Mehmet Ağar’ı tokatlamıştı [Ahmet Dönmez]

Son dönemde Süleyman Soylu ismini sık sık Mehmet Ağar, derin devlet ve Ergenekon ile aynı cümlelerde görüyoruz.

Bazı gazeteciler ısrarla Soylu’nun Mehmet Ağar’ın adamı olduğunu veya Ergenekon hesabına hareket ettiğini anlatıyor.

Durum gerçekte böyle mi?

Derin devlet bugün Süleyman Soylu’ya mı yatırım yapıyor?

Bu sorulara cevap verirken parçaları yerli yerine koymak gerekir ki en sonunda anlamlı bir bütün elde edebilelim.

Öncelikle bir tasnif yapmak icap ediyor.

Öncelikle devleti, derin devleti ve derin devletin bileşenlerini birbirinden ayırmak gerekiyor.

Toptancılık bizi genellikle yanılgıya götürür.

İkinci tasnifi de Süleyman Soylu’nun hayatına ilişkin yapmamız lazım.

Bu ilişkileri, Soylu’nun AKP’ye katılmasına kadarki süreç ve sonraki süreç olarak ikiye ayırmak zorundayız.

Çünkü ortada iki ayrı Süleyman Soylu, iki ayrı dönem var.

Aksi takdirde ezberlere ve şablonlara yenik düşeriz.

Bunun için önce Süleyman Soylu-Mehmet Ağar, sonra Süleyman Soylu-Ergenekon ilişkisine bakmamız gerekiyor.

Daha sonra da Soylu’nun beyin takımına, bu beyin takımının tarihteki ve devletteki izdüşümlerine göz atmak gerekecek.

Sonra bu izdüşümler ve yaşanan gelişmeler üzerinden güncel bir okuma yapacağız.

“Acaba derin devlet Süleyman Soylu’ya mı yatırım yapıyor?” sorusuna cevap vermeye çalışacağız.

*****

Süleyman Soylu-Ağar ilişkisine girerken, bir önceki yazıda kaldığımız yerden devam edelim.

Soylu’nun kökleri, ailesi ve ilk siyaset yılları” başlıklı o yazıyı bitirirken Süleyman Soylu’nun 2002’de DYP İstanbul il başkanlığını bıraktıktan sonra 2008 yılında DP lideri oluncaya kadar partiden içeri adımını atmadığını yazmıştım.

O yıllar arasında partinin genel başkanı Mehmet Ağar’dı.

Soylu, Ağar’ı hiç sevmiyordu. Onu Menderes’in emaneti olan Kırat’ın süvariliğine hiç ama hiç yakıştıramamıştı. “O orada olduğu müddetçe ben bu partiye ayak dahi basmayacağım” demişti. Öyle de yaptı.

Peki neder Ağar’a bu kadar muarızdı?

Yöntemlerini sevmediği gibi eskiye dayalı bir husumet de vardı aralarında.

Bu husumetin kaynağı ta 80’lerin sonu, 90’ların başına kadar dayanıyordu.

Kaynağı bizzat Süleyman Soylu’nun kendisi olan bu hikâye, çok ama çok çarpıcı.

Ağar o yıllarda İstanbul İl Emniyet Müdürü idi. Süleyman Soylu da DYP gençlik kolları teşkilat başkanı.

Ağar’ın DYP’den milletvekili seçilmesine henüz bir kaç yıl var.

İşte o tarihlerde Mehmet Ağar, parti il yönetimi ve gençlik kollarına müdahalelerde bulunuyor. Kendine yakın gördüğü bazı isimler için Süleyman Soylu’nun aleyhine çalışmalar yapıyor. Sürtüşme belli bir noktaya gelince devreye genç Süleyman’ın babası Hasan Soylu giriyor.

Devreye girmek dediysem, öyle centilmence bir müdahale değil bu.

Hasan Soylu, başkalarının yanında Ağar’a sille-tokat dalıyor.

Bir Karadenizli, hatta onun da ötesinde bir Of’lu olan Hasan Soylu, o sırada DYP Gaziosmanpaşa ilçe başkanı.

Süleyman Soylu, babası Hasan Soylu ve annesi Servet Soylu ile birlikte.

Süleyman Demirel’in çok sevdiği ve iyi görüştüğü partililerden birisi. O yüzden de sadece bir ilçe başkanı değil. Vaktinin çoğunu il başkanlığında geçiren ve il yönetiminde de etkili olan bir figür.

Belki bütün bunların ötesinde ve üzerinde, Hasan Soylu’nun çok ilginç bir başka özelliği daha var: 60’lı yıllarda Komünizmle Mücadele Derneği’nin İstanbul şube yöneticilerinden bir tanesi. Hem de daha 18 yaşında iken başlayan bir ilişkiden söz ediliyor.

Komünizmle Mücadele Derneği’nin neye tekabül ettiğini anlatmak gerekir mi bilmiyorum.

Belki genç okuyucular için bir kaç özet bilgi paylaşmak gerekebilir: Dernek ilk olarak 1940’ların sonunda kurulmuş olsa da asıl konseptine kavuştuğu hâl, bugünkü bilinen anlamıyla ilk kuruluş, NATO ile başlıyor. 1963 yılında İzmir’den başlayan ilk adım, daha sonra İstanbul’la birlikte bir çok şehre sıçrıyor.

Soğuk Savaş yıllarında NATO’nun Komünist Sovyetler’e karşı bütün Avrupa ülkelerinde kurdurduğu gizli yapılanmalar vardı. Türkiye’deki gizli ordunun adı da Özel Harp Dairesi idi. İşte komünizmle mücadele dernekleri, bu ÖHD bünyesinde teşkilatlandırılan ve adeta onun bir şubesi gibi çalışan bürolardı.

Antikomünizm o zaman resmî ideolojiydi.

Devletin himayesinde yarı-resmi kurumlar, ocaklar, dernekler, mücadele birlikleri açılıyordu. Bunların tepesinde genellikle devletle irtibatlı kanaat önderleri bulunuyordu.

Devlet, o zaman bir strateji olarak komünizme karşı milliyetçi unsurlarla birlikte özellikle dini cemaat, tarikat ve grupları örgütledi. Bu çerçevede Hizmet Hareketi lideri Fethullah Gülen de genç yaşında Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucularından birisi olmuştu. Bunu, Küçük Dünyam isimli biyografi kitabında şöyle anlatıyor: “Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi Erzurum’da bizim gayretlerimizle açıldı. Bir arkadaşı İzmir’e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençleri Caferiye Camii önünde topladık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti.”

Gülen, o sırada henüz 20’li yaşlarının başındaydı. İskenderun’da askerliğini yaparken hava değişimi izni alarak Erzurum’a gitmiş, orada bu dernekle ilgili ilk çalışmalara başlamıştı. Askerliğinin ardından Bekir Berk’le birlikte derneği kurdular.

Bediüzzaman Said Nursi’nin avukatı olarak ün yapmış olan Bekir Berk’in asıl şöhreti, 50’lerin başından itibaren komünizmle mücadele hareketlerinin sembol ismi olmasıydı. TBMM bünyesinde kurulan Komünizmle Mücadele Komisyonu’nun üyelerinden biri olan Berk, Komünizme Karşı Mücadele isimli dergiyi de çıkarmıştı.

27 Mayıs darbesinin ardından cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel, adı geçen bu derneğin fahri başkanıydı.

O zaman adı Milli Emniyet Hizmeti olan MİT’in, Komünizmle Mücadele Fonu vardı ve buradan bazı kuruluşlar ve isimlere paralar dağıtılıyordu. Bütçenin asıl sahibinin Amerika olduğunu ise söylemeye gerek yok sanıyorum. 

Derneğin bazı mensupları Emniyet siyasi şube ile, MİT’le ve askeri istihbaratla irtibatlıydı.

O yılların antikomünist iklimi içerisinde Türk sağı, devletle özdeşleşmiş, devletin mütemmim bir aparatı olarak işlev görmüştü.

****

O döneme, bir sonraki bölümde Soylu’nun beyin takımını incelerken yeniden ve daha teferruatlı bir şekilde geçiş yapacağız.

Biz şimdi tekrar Hasan Soylu’ya dönelim.

İşte böyle bir yapılanma içerisinde genç yaşında sivrilmiş olan Hasan Soylu’nun, o sırada İstanbul İl Emniyet Müdürü olan Mehmet Ağar’ı tokatlaması, camia içerisindeki yerini anlamamız açısından önemli bir sembolik veri sunuyor.

Bu sembolik göstergeyi daha da anlamlı kılan parça, Ağar’ın Hasan Soylu’ya hürmet gösterip hiç bir saygısızlık yapmaması. Hatta ondan özür dilemesi.

Fakat Süleyman Soylu, Ağar’a karşı daima mesafeli oldu.

****

Partinin 2002 yılında baraj altında kalması ile birlikte Tansu Çiller bırakma kararı almıştı.

Aralık 2002’de yapılan kongrede Süleyman Soylu, Mehmet Ağar’ın adaylığına sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Ağar’ın karanlık sicili nedeniyle Menderes-Bayar çizgisinin devamı olan DYP’ye genel başkan olamayacağını savunuyordu.

Bu nedenle karşısındaki aday olan İlhan Kesici’ye destekledi.

Fakat Ağar, ilk turda ezici bir çoğunlukla seçildi ve koltuğa oturdu.

Bu, Süleyman Soylu için büyük bir hayalkırıklığı idi.

“Bu adam bu partinin başına geçerse bir daha buradan adımımı atmam” demişti ve sözünde durdu.

****

22 Temmuz 2007 seçimlerinde DYP yüzde 5,6 oy alınca Mehmet Ağar’a da istifa yolu göründü.

Bunun üzerine Süleyman Soylu tekrar partiye dönme kararı aldı.

Önce ‘Beyaz Yürüyüş’ adını verdiği bir hareket başlattı. Partiyi tekrar asli kodlarına ve demokrasiye döndürme hedefine atıfla böyle bir isim vermişti.

52 ili gezerek delegelerden tek tek destek istedi.

Normalde 2007 Kasım ayında yapılması planlanan olağanüstü kongre, Mehmet Ağar’ın girişimleriyle ertelendi.

Bu kez o, Soylu aleyhine kongre süreçlerine müdahil olma kararı almıştı. Partiyi Soylu’ya bırakmak istemiyordu.

Önce Hüsamettin Cindoruk’un kapısını çaldı ve liderlik teklif etti. Aday olmayı kabul ederse kendisini destekleyecekti. Fakat Cindoruk kabul etmedi.

Ağar bunun üzerine akademisyen Çağrı Erhan’a teklif götürdü. Erhan, adaylığı kabul etti. Toplam 16 adayın yarıştığı olağanüstü kongrenin iki iddialı ismi vardı: Çiller’in desteğini arkasına almış Süleyman Soylu ile Mehmet Ağar’ın desteklediği Çağrı Erhan.

6 Ocak 2008’de yapılan kongrede, geçerli 800 oyun 529’unu alan 39 yaşındaki Süleyman Soylu, genel başkanlık koltuğuna oturdu.

Böylece rövanşı almış oldu.

Ağar da o gün hem resmî olarak hem de fiili olarak DYP macerasına nokta koymuş oldu.

****

Çiçeği burnunda DP Genel Başkanı, kongreden aylar sonraki bir röportajında, “Benim Ağar’la hiçbir ilgim yoktur, bu saatten sonra hiçbir ilgim de olmayacaktır.” diyecekti.

Bu kadar keskindi.

“Ağar’ın siyasetinin hiçbir noktasını kabul etmiyorum. Genel başkanlığa aday olduğunda eleştirdim. Seçilince parti kongresinin aldığı karar gereğince sustum ve kendi irademle dışarıda kaldım.” vurgusu yapıyordu.

Gel gör ki ikilinin yolları yıllar sonra Saray’ın koridorlarında birleşecekti.

Halef-selef olarak Kırat’ın süvarisi olmuş bu iki ismi yeniden birleştiren kişi, Recep Tayyip Erdoğan oldu.

Mehmet Ağar şu anda Saray’da ofisi olan bir adam. AKP liderinin en önemli müttefiklerinden. “Bugün için Erdoğan’ın arkasında durmak milli bir görevdir” şeklinde konuşuyor. Oğlu Tolga Ağar da AKP Milletvekili.

“Erdoğan ezeli ve ebedi başkandır” diyen Süleyman Soylu da basamakları bir bir tırmanıyor.

2015 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olduğunda onu ilk ziyaret edenlerden birinin Mehmet Ağar olduğu yazılmıştı.

Bu bir şey ifade eder mi?

Ya da ne ifade eder?

Yazı dizisinin ilerleyen bölümünde bu soruya dönüş yapacağız.

***

Gelelim Ergenekon meselesine…

Süleyman Soylu, DP çatısı altında siyaset yaptığı uzun yıllar boyunca ısrarla Menderes ve Bayar’ın mirasından söz etti.

27 Mayıs, onun için de büyük bir travmaydı. Hep bu tarihin etkisi altında büyümüş, siyasete de 12 Eylül‘ün gölgesi altında başlamıştı.

Askeri vesayet ve derin devlet, Süleyman Soylu’nun uzak durduğu, her fırsatta eleştirdiği ve siyasette varlık sebebi olarak gösterdiği karşıt unsurlardı.

O yılları hatırlayalım: AKP etkisi ile merkez sağda sert ayrışmalar yaşanmıştı. Gerek ANAP gerekse de DYP’nin muhafazakar tabanı AKP’ye; seküler kanatları da CHP’ye kaymaya başlamıştı.

Süleyman Soylu da muhafazakar kanattandı ve DP lideri olmasının ardından parti içerisinde bir diğer kanatla mücadeleye girişti. İşte o kanada, ‘Ergenekoncular’ deniyordu. Kurmayları, “Ergenekoncularla canla başla mücadele ediyoruz” diyordu.

Soylu ve ekibi, Süleyman Demirel-Hüsamettin Cindoruk-Mehmet Ağar üçlüsünün kıskacı altındaydı.

Bilhassa aynı tarihlerde başlayan Ergenekon operasyonlarının kesif psikolojik ortamında, bu tasnifler çok daha kolay yapılır olmuştu.

Soylu, açık bir şekilde Ergenekon operasyonlarına destek verirken Süleyman Demirel ve Hüsamettin Cindoruk ikilisi kat’i surette soruşturmaların karşısındaydı.

İki Süleyman, iki ayrı DYP, iki ayrı ekol, iki ayrı anlayış karşı karşıyaydı.

DP’nin genç lideri, 27 Mayıs da dahil olmak üzere darbelerin Ergenekon işi olduğunu düşünüyordu. 

“28 Şubat da, 12 Eylül de, 12 Mart da, 60 darbesi de Ergenekon tipi örgütlenmelerin yaptığı işlerdir. 1960, 12 Eylül ve 28 Şubat tipik bir Ergenekon’dur. ” tespiti yapıyordu.

…Ve doğal olarak 27 Mayıs’la da diğer darbelerle de hesaplaşmanın yolunun, Ergenekon ile hesaplaşmaktan geçtiğine inanıyordu.

“Ergenekon örgütü iktidarı milletten alma girişimidir, her yerde izi var. Devlet yıpranmıştır, bu haliyle adım atamaz. Bir numaraya ulaşılmazsa, bu davanın başlangıcıyla sonu arasında fark olmaz. Ergenekon davası darbeleri de içine alan tarihî hesaplaşmanın önünü açmalı, Türkiye’nin karanlık dönemleri aydınlatılmalı.” diyordu.

İktidarı yeteri kadar kararlı olmamakla, ikircikli davranmakla ve operasyonları kendi siyasi hesapları için sulandırmakla suçluyordu.

“Milletim adına, çocuklarım adına geleceğim adına savcı Zekeriya Öz’a müteşekkirim.” şeklinde net ifadeler kullanıyordu.

O dönem ben de kendisi ile Ergenekon konusunda bir röportaj yapmıştım. Zaman’a manşet olan bu röportajında, Ergenekon operasyonlarının sonuna kadar gitmesi gerektiğini savunuyordu.

****

Süleyman Soylu, 367 krizi, 27 Nisan e-bildirisi ve 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de ‘Ergenekon etkisi’ olduğunu söylüyordu.

Mehmet Ağar’la karşı karşıya geldiği bir diğer dönemeç de burasıydı.

Bilindiği üzere Mehmet Ağar’ın DYP’si ile Erkan Mumcu’nun ANAP’ı, 367 krizinde Meclis’teki oylamaya katılmamışlardı.

Merkez sağın resmî ölümünün gerçekleştiği bu olay, yakın tarihin en önemli kırılma noktalarından birini teşkil ediyor.

Ağar ve Mumcu’nun o gün Meclis’teki oylamaya katılmaması ile ilgili çok şey yazıldı, söylendi.

İki lidere gelen telefonlardan, tehditlerden ve siyaseti dizayn çalışmalarından çokça bahsedildi.

İşte Süleyman Soylu, o karar dolayısıyla da Mehmet Ağar’ı sert bir şekilde eleştiriyordu. Partinin Meclis’teki oylamaya katılması ve sivil siyasetten yana tavır alması gerektiğini savunuyordu.

Bu krizin sonrasında Ağar ile Mumcu merkez sağda birleşme çalışmaları başlatmış, iki partiyi Demokrat Parti çatısı altında birleştirmek istemiş ama son anda buna da muvaffak olamamışlardı.

Süleyman Soylu, bu birleşmenin engellenmesinde dahi Ergenekon parmağı görüyordu. “Merkez siyaset üzerinde ağır ve çok ciddi baskılar hep var oldu. Bu da onlardan birisidir. Bu baskılar da öteden beri DP çizgisi üzerinde yoğunlaşıyor.” diyordu.

Merkez sağ üzerinde devlet iradesinin belirleyici olduğunu, CHP ile farkların azaldığını ve DP’nin demokrasiden uzaklaştırıldığını dile getiriyordu.

Ağar’ın 367’deki pozisyonu için, “O partinin başına geldiğinde bunların DP’nin başına geleceğini biliyordum” derken kendi dönemi için de “Şimdi biz tövbe istiğfar ettik.” ifadesini kullanıyordu.

****

Soylu, 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde Ağar’ın aldığı oyun altında kalması halinde istifa edeceğini açıklamıştı.

Yüzde 3,6’da kaldı.

İstifa kararı verdi.

Kongrede yeniden aday olmayacaktı.

Ancak Hüsamettin Cindoruk’un adaylığını açıklamasının ardından önemli bir gelişme yaşandı.

Cemaat, Ergenekon’la mücadele sürecini çok önemsiyordu. Sürecin sahibi gibi davranıyordu. Dolayısıyla bu mücadeleye verilecek siyasi desteğin öneminin de farkındaydı. Süleyman Soylu, hemen her konuda cemaatle paralel düşündüğü gibi Ergenekon soruşturmalarına da neredeyse tıpatıp aynı bakıyordu.

Bırakma kararının ardından Fethullah Gülen ile bir görüşmesi oldu. Bizzat Gülen kendisinden devam etmesini istedi. Bu ricayı kıramayan Süleyman Soylu, yeniden aday oldu.

Muhabiri olduğum Zaman Gazetesi ve cemaat, Hüsamettin Cindoruk’u tamamen Ergenekon ile özdeş görüyordu.

Aydın Menderes’in ağzından, “Soylu’ya verilecek her oy milli iradeye bağlılıktır” başlığı atılıyordu.

Ne var ki Süleyman Soylu son derece gönülsüzdü. Devam etmek istemiyordu. Kongreye hiç asılmadı. Hiç çalışmadı. Adeta bile bile yenildi. Çünkü AKP’nin bütünüyle domine ettiği bu ortamda hem partiye olan inancını kaybetmiş hem de kasada hiç para olmaması nedeniyle siyaseti finanse edebilecek imkânlarının olmadığına kanaat getirmişti.

AKP’ye katılmasının ardından 2013 yılında yapacağı bir konuşmada şu imalı cümleleri sarfedecekti: “Demokrat Parti’nin genel başkanı iken Ergenekon’dan baskı yedim. ‘Bir şekilde bizim tarafımızda olun’ diye Celal Bayar Köşkü’nde Ergenekoncuların birtakım temsilcileri geldi ve dediler ki ‘Sen bizim tarafımızda olmak zorundasın’. Tehdit ettiler. Şimdilik sırrı bende kalacak birtakım sözler söylediler. Kendileri ile birlikte olmayan herkese karakter suikastı yaptılar.”

Hüsamettin Cindoruk kongrede genel başkan olduğunda, Today’s Zaman, “Ergenekon, Cindoruk ile birlikte bir partide vücut buldu” anlamına gelen bir başlıkla (Ergenekon takas step as political body with Cindoruk as DP leader) çıktı.

****

Oradan, Süleyman Soylu’nun “Ağar’ın ve Ergenekon’un adamı” olarak anıldığı günlere geldik.

Ne değişti?

Çok şey.

Bugün Türkiye’de artık hiç kimse 10 yıl önce durduğu yerde durmuyor.

Peki artık Soylu, Ergenekon ve Ağar’ın emrine mi girdi?

Soruyu böyle sorarsanız ben “Hayır” cevabını veririm.

Gerekçemi, yazı dizisinin sonlarına doğru, bütün bu ilişkileri tekrar bir yerde birleştireceğim bölümde vereceğim.

Ancak bunu söylerken, girişte belirttiğim gibi, ‘derin devlet’ ile ‘Ergenekon’u mümkün olan en ideal ölçüde ayrıştırarak söylüyorum.

Bana göre bizdeki en büyük yanılgılardan biri devleti derin devletten, derin devleti Ergenekon’dan, Ergenekon’u Avrasyacı’lardan ibaret sanmaktır.

Bence de Süleyman Soylu bugün artık devletin bir yerine tekabül eder hale gelmiştir.

Ancak bana göre orası, bugün çoklarının kastettiği anlamda bir Ergenekon değildir.

Soylu’nun akıl aldığı istişare heyetini anlatacağım bir sonraki bölümden itibaren işin bu tarafına da girizgâh yapmış olacağız.

-DEVAM EDECEK-

[Ahmet Dönmez] 13.4.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]

Soylu’nun kökleri, ailesi ve ilk siyaset yılları [Ahmet Dönmez]

İstifa krizinin üzerinden 1 hafta geçti.

Geçen hafta yazdığımız gibi, sayfa henüz kapanmış değil.

Dumanı halen tütüyor.

Ama Soylu şimdilik kazanmış görünüyor.

Yarın ne getirir? Ezber yorumlar yapmak yerine, bu siyasi profilleri iyi tanımak ve iyi etüd etmek gerekiyor.

Çünkü her fırtına her kaptanı güçlendirmez belki ama siyasileri konjonktürler var eder.

Bir çok kişi şu soruyu soruyor şimdi: Süleyman Soylu ne zaman ve nasıl bu kadar güçlü hale geldi?

Adım adım gelen bu sabırlı yükselişinin arkasında ne var?

Onun Ağar’dan daha köklü bir adam olduğunu bilmeyenler, “Mehmet Ağar’ın adamı” gibi ezber yorumlarla Soylu’yu tarif etmeye çalışıyor.

Kâseyi kafaya dikerek çorbasını içerken ya da çay kaşığının sapıyla kulağını kaşırken görenler onu biraz küçümseyebilirler. Ancak Soylu, bunların ötesinde, klasik bir Of’luya göre çok daha denge ve akılla hareket eden bir siyasetçi.

****

Süleyman Soylu, 25 yaşında, o zamanın iktidar partisi DYP’nin İstanbul Gaziosmanpaşa ilçe başkanlığına seçilmiş birisi.

Aileden ‘Demokrat Partili’.

Ta dededen ve neneden…

1946 seçimlerinde dedesi ve nenesi, yaşadıkları Of Çamlıköy’de Menderes için kapı kapı gezip oy istemiş insanlar.

Dede Alaybey Soylu, Süleyman Soylu üzerinde en fazla etkiye sahip olan kişi.

Verdiği röportajlarda onun için, “Hayatta yüzde yüz doğru bir adam olur mu? Dedem öyle bir adamdı. Hayatı, fakir fukaraya yardım ile, doğru bildiğini yaşamakla geçti. En çok, cami yaptırmak için uğraşırdı. Elimden tutup beni camiye götüren de oydu. Yaşadığı gibi de öldü. Hayata bakışta ondan etkilendim. Benim yetişmemde de çok etkisi oldu.” diyecekti.

İşte o Alaybey Soylu, 1950’li yıllarda İstanbul’a taşındığında da iyi bir ‘Menderesçi’ olarak etrafta tanındı.

DP’nin Balat teşkilatına üye oldu ve parti çalışmalarına katıldı.

27 Mayıs darbesinin ardından Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın asılması, Alaybey Soylu’yu derinden yıktı. Bir daha siyasete devam etmek istemedi.

Ailede bayrağı devralan, oğlu Hasan Soylu oldu. Yani Süleyman Soylu’nun babası…

Baba Soylu, DP’nin yerine kurulan Adalet Partisi’nde aktif siyaset yaptı.

Daha 12 yaşındayken bir CHP milletvekiline sorduğu sert bir soru ile dikkatleri üzerine çekti. Orada Halk Partililer’den sıkı bir dayak yemekten kurtulmasının tek sebebi, daha çocuk olmasıydı.

O Hasan, daha sonra AP’nin gençlik kollarında aktif siyaset yapmaya başladı. Sıkı Demirelci’ydi.

Oğlu Süleyman da Menderes ve Demirel hayranı olarak büyüdü.

Bir çok ‘Demokrat’ ailenin çocuğunda olduğu gibi onda da “Bir gün Menderes’in intikamını alma” psikolojisi vardı.

Demirel’e olan hayranlığı ise 28 Şubat sürecinde sarsıldı.

Sonrasında “Bu parti iki Süleyman’a fazla” diyeceği günler de gelecekti.

****

Baba Hasan Soylu, Adalet Partisi’nin Gaziosmanpaşa ilçe başkanlığını yaptı.

12 Eylül sonrası kurulan Doğru Yol Partisi’nde de aynı görevi yürüttü. Sabahtan öğlene kadar GOP ilçe binasında, öğleden akşama kadar da il başkanlığında bulunuyordu

Gazeteci Muharrem Sarıkaya, bir yazısında onu şöyle tarif etmişti: “Biz Ankaralı gazeteci mahallesinin ‘Hasan amcası’dır… Çünkü 1980 askeri darbesi sonrası herkes Güniz Sokak’ın yakınından geçmekten korkarken, Hasan Soylu çekinmeden, hem de herkesin göreceği saatte gelir, Süleyman Demirel ile Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı olarak görüşür, talimatlarını alırdı… Demirel İstanbul’a gittiğinde de karşılar, yanından ayrılmazdı.”

Süleyman Soylu da aynı yıllarda partinin gençlik kollarında siyaset yapıyordu.

Daha 13 yaşındayken partiye gelip gitmeye başlamıştı.

O zaman Taksim Sıraselviler’de olan DYP il binası, genç Süleyman ve arkadaşlarının buluşma adresiydi.

Vakitlerinin çoğu orada geçiyordu.

1987 yılında, yani 19 yaşında iken İstanbul İl Gençlik Kolları’nda yönetici olarak göreve başladı.  3 yıl boyunca gençlik kolları teşkilat başkanlığı yaptı. Teşkilatçılığı burada öğrendi.

****

Türkiye’nin apolitikleştiği o yıllar, Süleyman Soylu’nun fikri altyapısının oluşmaya başladığı dönemdi.

Askeri darbe şartları, Adalet Partisi’nin kapatılması, Demirel’in siyasi yasaklı hale gelmesi ve bütün bunlara karşılık Turgut Özal’ın özgürlükçü, liberal-demokrat politikaları genç Süleyman’ın etkilendiği en baskın kültürel havzayı oluşturuyordu.

Katıksız bir ‘demokrat’ olarak yetişiyordu.

Ama bir yandan da Kırat’ı şaha kaldıran kasaba tarzı siyaset, Soylu’yu tipik bir sağ siyasetçi popülizmine de bulaştırıyordu. DYP’de 2002’ye kadar sürecek yöneticilik yılları boyunca, genç yaşına rağmen o köhnemiş sağ popülist siyasetin bütün kodlarını üzerinde taşıyan bir adam olarak göze çarpacaktı.

Önce Temmuz 1995’te, dönemin iktidar partisi olan DYP’nin Gaziosmanpaşa ilçe başkanlığına seçildi.

2 yıl önce babasının oturduğu bu koltuğa geldiğinde, henüz 25 yaşını doldurmamıştı.

Türkiye’nin en genç ilçe başkanı ünvanına sahip oldu.

4 yıl sonra, 1999 yılında partisinin İstanbul il başkanı seçildi.

30 yaşındaydı.

Kuşkusuz bu onun için çok göz kamaştırıcı bir başarıydı.

2002 seçimlerinde milletvekili adayı olmak için istifa edene kadar bu görevde kaldı. İstanbul 2. sıra adayıydı. Fakat o seçimde DYP kıl payı baraj altı kalınca Soylu da Meclis’e girme şansını kaybetti.

****

Süleyman Soylu, gençlik kollarında ve daha sonra il teşkilatında birlikte görev yaptığı arkadaşlarınca, ‘geleceğin başbakanı’ olarak görülen parlak bir siyasetçiydi.

“İleride mutlaka Türkiye’nin kaderinde söz sahibi olacak” deniyordu.

Gençti.

Çok çalışkan, yorulmak bilmeyen bir yapısı vardı.

Az uyuyor, bol kitap okuyordu.

Sabah bir çok insan mesaiye başlayana kadar o günlük gazeteleri bitirmiş oluyordu.

O da daha sonra ‘ebedi lideri’ olacak kişi gibi eski bir futbolcuydu. Doğup büyüdüğü Gaziosmanpaşaspor’da amatör futbolculuğa başladı. Beylerbeyispor’da profesyonel oldu. Fakat bir maçta aldığı sert bir faul sonrası ağır bir sakatlık yaşadı. Sonrasında da futbol hayatını noktaladı.

****

28 Şubat post-modern askeri süreci, genel olarak siyaset kurumunu zayıflatırken en büyük darbeyi merkez siyasete vurdu.

En ağır hasarı gören partilerden biri de DYP oldu.

Eksenler yerinden oynarken Süleyman Soylu’nun Demirel hayranlığı da bu dönemde sona erdi.

Bilhassa dönemin Cumhurbaşkanı olarak “Başörtülüler Arabistan’a gitsin” şeklindeki sözleri, Soylu ve arkadaşları için derin bir hayal kırıklığı idi.

Dindar bir aileden geliyordu.

Gençlik döneminde dahi 5 vakit namazını kılan, Ramazan’larda teravihlerini kaçırmamaya çalışan birisiydi.

Dinî ve İslamî literatüre hakimdi.

Ailenin bir tarafı Milli Görüş camiası içindeydi. 2000 yılında geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybeden ve Milli Görüş camiasını hüzne boğan eski Milli Gençlik Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Ali Soylu, onun amcaoğluydu. Ali Soylu, 80’lerin sonundan itibaren Erbakan’ın yanından ayrılmayan ve bugün dahi ‘Milli Görüş Mücahidi’ olarak anılan bir isim.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki KİPTAŞ yıllarından beri Erdoğan Bayraktar’ın sağ kolu olan ve 17 Aralık sabahı gözaltına alınan isimlerden olan Sadık Soylu da Süleyman Soylu’nun kuzeni.

Ailenin önemli bir bölümü de bir çok Of’lu gibi İsmailağa cemaati içerisindeydi. Babası Hasan Soylu haricinde neredeyse ailenin bütün fertleri İsmailağa’ya yakındı.

Diğer taraftan Süleyman Soylu’nun kendisi de partinin geleneksel kodlarına uygun olarak Yeni Asya cemaati ile hep çok yakın oldu. Soylu için ‘Yeni Asyacı’ diyemeyiz ama cemaatin içinde yetişti desek çok aykırı düşmez. DYP il başkanı iken de cemaatin lideri Mehmet Kutlular’ı çok sık ziyaret ederdi.

Bütün bu kültürel çevre içerisinde Süleyman Soylu’nun, Demirel’in başörtüsü çıkışı nedeniyle büyük bir hayal kırıklığına uğraması şaşırtıcı değildi.

****

Ancak genel başkanı Tansu Çiller’le iyi bir ilişkisi vardı. Bu yakınlık düşünsel değil, tamamen taktiksel bir yakınlıktı. Soylu için uzun yıllar ‘Çiller’in prensi’ yakıştırması yapılacaktı ama aslında bu tam olarak gerçeği yansıtmıyordu. Evet, haklı tarafları vardı. Tansu Hanım’la çok sık görüşürdü. Ne zaman çağırsa giderdi. Görüşlerini alırdı ama ona tabi değildi. Bulunduğu şartlar öyle gerektirdiği için öyle davranıyordu. Bir de partinin mevcut önderleri ile ideolojik kopuş yaşadığı için neredeyse ağır toplardan elini tutacağı veya yanında görüneceği başka kimse kalmamıştı.

Ekonomi profesörlüğünden siyasete geçmiş olan Çiller, politikanın acemisi idi. Ankara’nın kurnazlıkları ile göğüs göğüse çarpışmak gibi bir hevesi yoktu. Salon siyasetini tercih ediyordu. İşte bu özelliği, Süleyman Soylu’nun biraz daha öne çıkmasına yol açacaktı. Ankara’da hiç durmak istemeyen Tansu Hanım, sık sık İstanbul İl Başkanı Soylu’dan kendisine program ayarlamasını istiyordu. Bu programlar bahanesi ile İstanbul’a kaçan Çiller, Ankara’nın boğucu gündeminden kurtuluyordu.

Dede ve babadan siyasetçi olan Süleyman Soylu için bu bir fırsattı. Liderleri ve psikolojilerini yakından tanıma imkânı buldu. O günlerden önemli dersler çıkarıp notlar aldı. İleride bu notlar çok işine yarayacaktı.

AKP’ye katılışı ve buradaki yükselişini anlatırken bu notlara atıflar yapacağım.

****

AKP’nin tek başına iktidara geldiği ve Meclis’in sadece 2 partiden oluştuğu 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından Süleyman Soylu, nadasa çekildi.

Çiller genel başkanlığı bırakırken yerine Mehmet Ağar DYP genel başkanı olmuştu.

Süleyman Soylu, 2008 yılında Ağar’ın yerine Demokrat Parti genel başkanı oluncaya kadar aktif siyasetten uzak durdu.

Bu zaman zarfında Gaziosmanpaşa’daki sigorta şirketine yoğunlaştı. İkinci adresi de Mecidiyeköy’deki Odak Araştırma idi. Buradan siyaseti ve seçmen eğilimlerini dikkatle izlemeye devam etti.

Ama yıllarca parti binasına adımını atmadı.

Neden?

Bunun cevabı, aynı zamanda Süleyman Soylu-Mehmet Ağar ilişkilerine dair merak edilen soruların da cevabı olacak.

Bir sonraki bölümde, Soylu-Ağar-derin devlet ilişkisine gireceğiz.

-DEVAM EDECEK-

[Ahmet Dönmez] 13.4.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]

Biz dün gece ne izledik? [Ahmet Dönmez]

Dün geceki 2 saatlik filmin ana mesajı: Süleyman Soylu artık Türk siyasetinde müstakil bir aktördür.

Erdoğan sonrası için önemli ve iddialı bir figür haline gelmiştir.

Bugüne kadar bütün stratejisini Recep Tayyip Erdoğan’ın taşıyıcılığı üzerine kuran Soylu, dün itibariyle bağımsızlığını ilan etmiştir.

AKP’ye ilk katıldığı günlerde mütevazi davranıp satranç tahtasında sadece bir piyon gibi hareket etti. Sabırla, doğru zamanda doğru hamlelerle adım adım hedefe yürüdü. Dün gece itibariyle de tahtanın dışına çıkıp kendini vezirle değiştirdi.

Size çok iddialı gelebilir.

Süleyman Soylu’nun kim olduğu, arka planı, kökleri, ekibi, stratejisi, yetenekleri, geçirdiği evreler, AKP’ye katılım süreci ve sonrasında izlediği taktikler bilinmeden biraz fazla iddialı gelebilir, evet.

Bütün bunları kendi bildiklerim çerçevesinde bir kaç yazı ile anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle dün gece ne izledik, oraya yoğunlaşalım.

****

Süleyman Soylu’nun istifa ettiği haberi ilk düştüğünde, herkes gibi ben de ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bir çok senaryo havada uçuşuyordu.

Kafamda ilk netleştirmeye çalıştığım şey şu idi: Bunun, AKP’nin gidişatı ile ne kadar ilgisi vardı?

Biraz açayım…

Süleyman Soylu iyi bir kamuoyu yoklayıcısıdır. Anketçidir. Odak Araştırma diye bir şirketi vardı. Oradan ayrıntılı olarak gündemi ve seçmenin eğilimlerini takip ederdi.

Tayyip Erdoğan gibi o da halkın nabzını tutmayı önemser.

AKP’ye katılmadan önce ona “Batmakta olan bir gemiye biniyorsun. Biraz daha kenarda bekle, Erdoğan sonrasının lideri sensin.” diyenlere, “Ben Anadolu’yu geziyorum, anketlere bakıyorum, tablo hiç de öyle değil. Bu adam yüzde 50 bandında ve uzun süre de oradan inecek gibi görünmüyor. Halk hala çok ateşli bir şekilde arkasında.” cevabını veriyordu.

O yüzden kenarda beklemesi gereken sürenin çok fazla uzun olacağını hesapladı. Bu süre zarfında hamle şansını bir kaç kez kaybedebilirdi. Muhayyel bir gelecek için eldeki mevcut parlak daveti geri çevirmedi ve AKP’ye katıldı.

Orada bir taktik değişikliğe daha gitti.

Ona AKP’ye katılmamasını salık verenlerin bir diğer argümanı, “Erdoğan artık otoriterleşiyor. Partinin politikaları ve ekseni değişiyor. Demokrasiden uzaklaşıp milliyetçi ve katı bir söyleme doğru evriliyor. Sen de orada demokrat çizginden uzaklaşır ve kirlenirsin.” şeklinde idi.

Süleyman Soylu bununla da sorun yaşamadı. Bu yeni realite ile de kavga etmedi.

Demokrat Parti genel başkanı olduğunda diktirdiği ‘demokrat’ gömleğini çıkardı.

Yeni liderinin yeni gömleğini giydi.

Bilhassa İçişleri Bakanı olduktan sonra Erdoğan’ın köpürttüğü milliyetçi, faşist dalganın üzerinde ustaca sörf yaptı. O dalga, Erdoğan’ı başka ortaklara mahkum ederken içişleri bakanı olarak asıl Süleyman Soylu’yu yükseltti.

****

Tekrar yukarıdaki noktaya bağlayacak olursam…

Bir süredir Soylu’nun, görüntünün aksine sıkıntılı olduğunu duyuyordum.

Aslında Erdoğan’ın tavırlarından rahatsız olduğu, partinin erimekte olduğunu gördüğü ve huzursuzluğunu etrafına belli ettiği bilgileri geliyordu.

O yüzden istifa haberini ilk duyduğumda, bu son izlenimlerle bu karar arasında bir bağ olup olmadığını merak ettim.

Çünkü koku almakta son derece mahir olan Süleyman Soylu’nun bir yıkımdan kaçıyor olduğu görüntüsü, çok önemli bir gösterge olacaktı.

Ona yakın bazı kişilerin “İstifa doğru. Bu kendi kararı. Geri adım da atmaz.” şeklindeki ifadeleri ilginç geldi.

Bu arada bu yazı yazılırken bazılarının halen bu görüşte olduğunu, yani Soylu’nun geri adım atmayacağını söylediğini not edeyim.

Demek ki bu, aralarında konuşulmuş, tartışılmış ve gerekçeleri belli bir kıvama gelmiş bir olguydu.

Demek ki bir alt yapısı vardı.

Soylu göreve devam eder veya etmez, ondan bağımsız olarak, yakın çevreden gelen bu tür yorumlar aslında istifa kararının hiç de temelsiz olmadığını gösteriyor.

****

Peki biz dün gece ne izledik?

Bir kere bir çok kişinin düşündüğü gibi ben bunun bir danışıklı dövüş olduğuna ihtimal vermiyorum.

Her ne olursa olsun Recep Tayyip Erdoğan böyle bir zaaf görüntüsünü vermek istemezdi.

Oradan elde edeceği ‘güven tazeleme’, vereceği zaaf görüntüsünün altında çok daha sönük kalacağı için alacağı abdest, ürküteceği kurbağaya değmeyecekti.

İki yönden de zaaf görüntüsü ortaya çıktı.

Bir: Korona yönetiminde başarısızlıklar ortaya çıktığı, son sokağa çıkma yasağının iyi yönetilemediği ve aslında bunun istifa gerektirdiği en yetkili ağızdan itiraf edilmiş oldu. Üstelik de “Talimatı sayın Cumhurbaşkanımız verdi” diye vurgulamış bir yetkili ağızdan…

İki: Erdoğan, kendisine blöf yapan bir bakanının hamlesinin altında kalmış bir lider görüntüsü verdi.

Böyle bir danışıklı dövüşe girmez.

Bu Tayyip Erdoğan’ın ruhuna ters.

Buradan elde edeceği hasılat, ortaya çıkan bu iki handikaptan daha büyük değildi.

Bir bakan görevden alınacaksa ancak kendisi alır ve ne zaman isterse o zaman alır. İplerin başkasının eline geçtiği veya süreçleri kendisine bağlı bir bakanın yönettiği görüntüsünü hazmedemez.

****

Öyleyse biz dün gece ne izledik?

Ben izninizle iki alternatif yol çizip ikisini de aynı kapıya çıkaracağım.

İlk olarak yukarıda bıraktığım yerden devam edeyim:

Eğer yakın çevresinden edindiğim izlenimlerde haklılık payı var ve Süleyman Soylu gerçekten de istifa etmek istemişse bu bambaşka bir anlama gelir.

Artık Türk siyasetinde fayların kırıldığı ve yeni bir faza geçildiği düşünülebilir. Türkiye korona sonrası yeni iktidar alternatiflerine hazırlanıyor demektir.

Soylu’nun istifanın geri çevrildiği açıklamasının ardından İHA’ya yaptığı “Aynı kararlılıkla devam etmeliyiz. Allah milletimize, bizi mahcup etmesin.” açıklamasını daha sonra geri çekmesi manidar.

Bu yazının yazıldığı öğle saatlerine kadar halen twitter hesabındaki istifa açıklamasını silmemiş olması, daha da manidar (Türkiye saati ile 12.15’te göreve devam ettiğine ilişkin açıklamasını koydu).

Henüz orada bir sayfanın kapanmadığı ve hareketliliğin devam ettiği anlamına geliyor.

Bu durumda Süleyman Soylu, yeni bir hesap için harekete geçmiştir.

Onun dünkü kararını fevri bir çıkış olarak görenler, istifa metninin alelacele cep telefonu not uygulamasına yazılmış duygusal bir metin olduğunu sananlar, cuma günkü sokağa çıkma yasağına bağlayanlar fena halde yanılırlar.

İyice düşünülmüş, hesaplanmış, geniş bir ekipçe üzerine kafa yorulmuş bir adım olduğundan kuşkum yok. Neden kuşkum olmadığını, bundan sonra yazacağım seri Süleyman Soylu yazılarında daha detaylı gösterme fırsatı bulacağım.

****

Yok eğer bu bir blöftü ise Süleyman Soylu dün gece çok enteresan bir hamleye imza atmış demektir.

Enteresanlığı, kendisini görevden almayı düşünen Erdoğan’a koz göstererek ayakta kalması değildi; bunu ikinci kez yapması ve ikisinden de kazanarak çıkmasıydı.

Yoksa bu, Türk siyasetinde çok yaygın kullanılmış ve klişeleşmiş bir yöntem.

Süleyman Soylu’nun bunu her sıkıştığında kullandığı ve Erdoğan gibi bir lidere her defasında boyun eğdirdiği bir karta dönüştürmüş olmasıdır enteresan olan.

Hatırlanacağı gibi Süleyman Soylu bunu ilk olarak 2018 yılında denemişti. 24 Şubat 2018 tarihinde memleketi Trabzon’un Ortahisar ilçesinde AKP’li gençlere seslenirken, sürpriz bir konuşmaya imza atmıştı.

“Soylu’dan veda gibi konuşma”, “İstifa sinyali verdi”, “Helallik istedi” başlıkları ile verilen bu konuşmada şöyle demişti: “En çok özlediğim kızım ve oğlumdur. Allah inşallah çok yakın bir zaman içerisinde onlarla daha çok sık birlik ve beraber olmak nasip eder. (…) Bugün İçişleri Bakanıyız, yarın belki değiliz. Buradan gideriz, belki bir daha gelişimiz olmaz.”

İlginç olan, o konuşmada da Erdoğan’a sadakatten bahsetmiş olmasıydı. “Recep Tayyip Erdoğan’ın bir neferiyim. Hangi görevde olursam olayım Recep Tayyip Erdoğan’ın neferi olarak hayatıma devam edeceğim. Hakkınızı helal etmenizi diliyorum. (…) Ama şunu net ve açık şekilde söylüyorum. AK Parti’ye Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın davetinden beri yaptığım bütün çalışmalarda bu davaya olan sadakatimden, anlayışımdan bir nebze olsun ödün vermedik. Bundan sonra da vermeyeceğiz.” ifadelerini kullanmıştı.

Hatırlayın, dünkü kısa istifa metninde de “Hiç bir zaman zarar vermek istemediğim Aziz Milletimiz, hayatımın sonuna kadar da sadık olacağım Sayın Cumhurbaşkanım beni bağışlasın… Onurla yürüttüğüm İçişleri Bakanlığı görevimden ayrılıyorum…” şeklinde benzer cümleler dikkati çekmişti.

Bir delikten iki kez sokulmamayı kendine düstur edinmiş bir liderin, bu iki hamle karşısında bu kadar çaresiz kalması, Süleyman Soylu’nun siyasetteki hamle becerisinin Erdoğan’dan hiç de geri kalır yanının olmadığının ispatıdır.

****

Neresinden bakılırsa bakılsın dün gece Süleyman Soylu’nun karizması, Erdoğan’ın karizması karşısında önemli bir mevzi kazandı.

İstifa açıklamasının hemen ardından son derece organize bir şekilde Süleyman Soylu gövde gösterisi başladı.


Soylu’nun istifasının hemen ardından Twitter TT listesi
Sosyal medya tamamen Soylu güçlerince işgal edildi. Twitter TT listesi, Soylu lehine hashtag’lerle dolduruldu.

Zannedilmesin ki Soylu’nun arkasında sadece paralı sosyal medya trolleri vardı.

Hayır.

Dün gece şunu gördük: Süleyman Soylu artık kendi tabanını oluşturmaya başlamış bir lider adayı olarak sahneye çıktı.

Bir çok insan gibi ben de tanıdığım gerçek insanların Soylu lehine fanatikçe paylaşımlarına şahit oldum. Yurtdışında, Avrupa’da yaşayan gurbetçilerde bile hatırı sayılır bir hayran kitlesinin oluştuğunu gözlemledim.

Erdoğan’ın kendi eliyle körükleyip büyüttüğü milliyetçi ve faşist dalga, Süleyman Soylu’yu doğurmuş.

Soylu’nun faşizan uygulamalarını onaylayan büyük bir Kurtlar Vadisi kitlesinin oluştuğuna şahit oluyoruz. Dizide Oktay Kaynarca’nın canlandırdığı Süleyman Çakır karakteri, siyasette Süleyman Soylu olarak karşımıza çıkmış durumda.

O kesimin kahramanı artık Süleyman Soylu.

Rize’den gelen intihar haberi de istifanın kabul edilmediği haberi sonrası patlatılan havai fişekler de tabansız değil.

****

Yani her iki yol da aynı yere çıkıyor…

Başta söylediğim yere: Artık Türk siyasetinde ciddi bir alternatif olarak Süleyman Soylu gerçeği var.

Ahmet Davutoğlu’nun ve Ali Babacan’ın ayrılıp parti kurması ne ise Süleyman Soylu da kartını bu şekilde oynamıştır. Yeni döneme hazırlığını bu şekilde sahneye koymuştur.

Soylu; 2 saat süren siyasi oyundan, güçlenerek ve kendi gerçeğini keşfetmiş olarak çıktı.

Kendini ve sınırlarını sınadı. Testten başarı ile çıktı.

Kendisini sevmiş olan bir kitlenin desteğini gördü.

Gücünü iyice farketti.

Biz dün gece bir tiyatro izlemedik; Süleyman Soylu’nun tek kişilik (arkasında bir ekip çalışması olan) şovunu seyrettik.

Ve her zaman olduğu gibi:

‘Show must go on’!

[Ahmet Dönmez] 13.4.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]

‘Koronavirüs Güneş ışığından korkuyor’

Kırım Federal Üniversitesi'nden virolog Oberemok, "Teorik olarak, hastalığı geçiren kişiler orta vadede bu koronavirüse karşı direnç kazanacak ve kolektif bağışıklık oluşacak."

KRONOS -23 Nisan 2020

Kırım Federal Üniversitesi’nden virolog Vladimir Oberemok, koronavirüs salgınının dünya nüfusunun büyük bölümü hastalığı geçirinceye kadar durmayacağını ifade ederek şunları söyledi:

“Yaza doğru hastalıkta bir azalma olacaktır zira koronavirüs güneş ışığından korkuyor. Buna uygun olarak hastalığın nesnelerden geçişi azalacak, sadece insandan insana bulaşacak. Bununla birlikte, sadece dünya nüfusunun büyük bölümü virüsle temas ettiğinde gerçekten rahat bir nefes alacağız. Teorik olarak, hastalığı geçiren kişiler orta vadede bu koronavirüse karşı direnç kazanacak ve kolektif bağışıklık oluşacak.”

Virüsün insandan insana geçince zayıfladığını, tehlikesinin azaldığını ve hastalığın ağırlığının kişinin bağışıklığına bağlı olduğunu kaydeden Oberemok, “Bağışıklık, doğru beslenme, yeterli sıvı, D vitamini gibi vitaminler tüketilerek, temiz hava ve güneş ışığı ile güçlendirilebilir. Bunların hepsi basit şeyler ancak işe yarıyorlar” diye ekledi.

[Kronos.News] 23.4.2020

BM: Salgınla mücadele, insan hakları krizine dönüşmesin

BM Genel Sekreteri Guterres, bazı devletlerin salgını bahane ederek daha baskıcı önlemler aldığını söyledi.

KRONOS -23 Nisan 2020

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, salgınla mücadelede yaşanan insan hakları ihlallerine ilişkin raporunu açıkladı.

Ekonomik ve sosyal krize yol açan salgının, hızla insan hakları krizine de dönüştüğü uyarısında bulunan Guterres, ”Tehdidin insan değil, virüs olduğunu unutmayın” mesajı verdi.

İnsan haklarının, kriz zamanlarında sonraya bırakılacak bir konu olmadığını ve insanın merkezde olması gerektiğini belirten Guterres, salgın nedeniyle nefret söyleminin arttığına, savunmasız grupların hedef alındığına ve sert güvenlik önemlemlerine başvurulduğuna dikkati çekti.

“SALGIN BAHANE GÖSTERİLEREK BASKICI ÖNLEMLER ALINIYOR”

Popülizm ve otoriter yönetimlerin de arttığına, bazı ülkelerde insan haklarının daha da geriye gittiğine ve salgın bahane gösterilerek baskıcı önlemler alındığına işaret eden Guterres, ”Hükümetler her zamankinden daha şeffaf, duyarlı ve hesap verebilir olmalı. Sivil toplum ve basın özgürlüğü kritik öneme sahip” dedi.

Alınan acil durum önlemlerinin yasal, orantılı, ayrım yapmayan, belirli bir amaç ve süre odaklı olması gerektiğini söyleyen Guterres, bu süreçte insan haklarının da korunması çağrısı yaptı.

[Kronos.News] 23.4.2020

CHP’nin 23 Nisan Raporu: Çocuğa yönelik cinsel istismar 10 kat arttı

CHP'li Tanrıkulu’nun hazırladığı rapora göre son 13 yılda çocuklara yönelik cinsel istismar suçları 10 kat arttı. 3 bin 100 çocuk tutuklu ve hükümlü olarak, 780 çocuksa annesiyle cezaevinde...

KRONOS -23 Nisan 2020

ANKARA – CHP’nin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla hazırladığı rapora göre, çocuklara cinsel istismar 15 yılda 10 kat arttı.

Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’ın haberine göre “Türkiye Çocuk Yaşam Hakları İhlalleri Raporu” başlığıyla yayımlanan çalışmada dikkat çekenler şöyle:

İSTİSMAR 10 KAT ARTTI

Uluslararası İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu (BPW), TBMM’de infaz yasası görüşmeleri sırasında yaptığı açıklamada “çocuk yaşta evlilik” sorununu gündeme getirdi. Türkiye’deki kadınların yüzde 25’inden fazlasının 18 yaşından önce evlendirildiği, bu oranın kırsal bölgelerde yüzde 32’ye kadar yükseldiği belirtildi. Ayrıca, TÜİK 2019 verilerine göre, 16-17 yaş grubundaki kız çocuklarının, resmi evlenme içindeki oranı yüzde 3.1 olarak açıklandı.

İSTİSMAR İSTATİSTİKLERİ AÇIKLANMADI

2006-2019 yılları arasında çocuklara yönelik cinsel istismar suçları 10 kat arttı. İstismar suçundan 2006’da 2 bin 337 karar verilirken, günümüzde bu rakam 21 bin 518’e ulaştı. Ayrıca, Türkiye’de çocuklar arasındaki uyuşturucu kullanımı ve çocuklara yönelik cinsel istismar konusunda TÜİK istatistikleri 2019’da açıklanmazken, 2020 istatistik takviminden de çıkarıldı.

780 ÇOCUK ANNESİYLE CEZAEVİNDE

İHD verilerine göre Türkiye’de 3 bin 100 çocuğun tutuklu ve hükümlü olarak, 780 çocuğun ise anneleriyle birlikte cezaevlerinde bulunduğu belirtildi.

4 BİN 104 ÇOCUĞUN YAŞAM HAKKI İHLAL EDİLDİ

Aylık insan hakları ihlalleri raporlarındaki veriler, 2011-2019 yılları arasında Türkiye’de en az 4 bin 104 çocuğun yaşam hakkının ihlal edildiğini gösterdi. Bu yıl ise 8’i mülteci en az 9 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi.

67 ÇOCUK “İŞ KAZASIYLA” ÖLDÜ

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2019’da 67 çocuk işçi “iş kazalarında” yaşamını yitirdi. Bunlardan 29’unun 14 yaş ve altında, 38’inin ise 15-17 yaş arasında çocuk işçi olduğu belirlendi. 2020’nin ilk üç ayında ise 7 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.

UZAKTAN EĞİTİM EŞİTSİZLİĞİ

Koronavirüs nedeniyle okulların tatil edilmesi üzerine internet üzerinden uygulanan uzaktan eğitim, yeni bir eşitsizlik olgusunu gündeme getirdi. Evinde internet bağlantısı olmayan, internetin ve bilgisayarın hiç olmadığı sayısız hanede çocuklar fırsat eşitliğinden yararlanamıyor. Her ne kadar TV üzerinden eğitim faaliyeti sürdürülüyor görünse de, Eba TV üzerinden yapılan yayınlar, çocukların eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor.

[Kronos.News] 23.4.2020

İşsiz kalan 144 bin imam ve müezzini ‘troll ordusu’na katma planı

Sosyal medyanın öne çıkan isimlerinden Taylan Kulaçoğlu, yandaş gazeteci Fatih Tezcan’ın kurduğu “SiberTürk” isimli troll ordusunda 10 bin 600 üye olduğunu, salgın nedeniyle boşta kalan 144 bin imamın da bu "siber orduya" dahil edilmek istendiğini ortaya çıkardı.

KRONOS -23 Nisan 2020

ANKARA – RedHack soruşturması kapsamında 11 gün gözaltında tutulan ve polis işkencesine maruz bırakılan Taylan Kulaçoğlu, Twitter hesabından organize bir şekilde sosyal medyada linç kampanyaları düzenleyen, insanları fişleyen, emniyet başta olmak üzere CİMER’e, bakanlara ihbar eden “SiberTürk” isimli trol ordusunu ifşa etti. Telegram isimli sosyal medya platformunda kurulan trol ordusunun 10 bin 600 üyesi olduğunu açıklayan Kulaçoğlu, büyük tartışma yaratacak bir bilgi de verdi.

144 BİN İMAMI TROL ORDUSUNA KATMAYI PLANLAMIŞ!

Kulaçoğlu, hakkındaki bir soruşturma nedeniyle hâlâ ‘aranan’ gazeteci Fatih Tezcan’ın salgın nedeniyle evde kalan, camilerde işleri biten 144 bin imamı da bu trol ordusuna katmak istediğini de açıkladı. Devlet memuru on binlerce imamın bu trol ordusuna dahil olup insanlara fişleyip fişlemediği, ihbar ve küfür başta olmak üzere, ne tür “faaliyetlerde” bulunduğu merak konusu oldu. Fatih Tezcan’ın kurduğu “SiberTürk” isimli trol ordusunun nihai amacı ise ‘Kemalist Terör örgütü, Gezici ve Fetöcülere karşı savaş’ olarak açıklanıyor.

“ERDOĞAN’IN HESABINDAN SONRAKİ EN AKTİF 2. HESAP KİM?”

Kulaçoğlu, Tezcan’ın “SiberTürk” grubunun kurulma aşaması için “Erdoğan’ın hesabından sonra en aktif 2. hesabın ‘fikri, çabası ve himayesiyle’ kuruldu” dediğini de aktararak, “Peki bu 2. Hesap kim? Fahrettin Altun mu, Süleyman Soylu mu?” diye sordu.

İşte Taylan Kulaçoğlu’nun “FATİH TEZCAN VE TROLLERİ” ifşalarının tamamı:

1-Troller her gün bir hedef bulup saldırıyor. Bugün de Canan Kaftancıoğlu’na saldırdılar. Peki hedefe konulan bu muhalif hesaplara nasıl oluyor da binlerce troll anında üşüşüyor? Gelin F.Tezcan’ın kurduğu #SiberTürk adlı terör örgütünü beraber inceleyelim.

2- Fatih Tezcan ilk olarak 2006’da Analiz Merkezi adlı siteyi kuruyor. Site ilk zamanlarında F. Gülen güzellemeleri yapsa da, daha sonraki süreçte AKP’nin içindeki çelişkilere göre konumlanıyor. Güçlü olana yatırım yapan Fatih, 21 Mart tarihinde #SiberTürk adıyla bir grup kuruyor.

10 BİN 600 ÜYESİ VAR

3-Telegram üstünden kurulan bu grubun şuan için 10600 üyesi var. Yine kendi deyimiyle “boşta kalan 144 bin imamı da” bu troll ordusuna katarak büyüteceklermiş. Grubun nihai amacı da “Kemalist Terör örgütü, Gezici ve Fetöcülere karşı savaş”mış. Peki grubun asıl kurucusu kim?

4- Yine Fatih Tezcan’ın @veliagbaba hakkında atıp tutuğu kendi yazısında, #SiberTürk grubunun kurulma aşaması için “Erdoğan’ın hesabından sonra en aktif 2. hesabın ‘fikri, çabası ve himayesiyle’ kuruldu” demiştir. Peki bu 2. Hesap kim? Fahrettin Altun mu, Süleyman Soylu mu?

“ARANAN BİRİ ÖZEL HATTAN İÇİŞLERİ BAKANI İLE NASIL GÖRÜŞEBİLİYOR?”

5- Eğer bu iki isimden biriyse, devletin bürokratı ve bakanının bu ‘paramiliter adayı’ yapıyla ve halen aranmakta olan, kaçak gezen bir suçluyla işleri nedir? Kendi kolluk güçlerinin aradığı bir zat “özel hat” ile içişleri bakanıyla nasıl görüşüyor? Biri paralel yapı mı demişti?

6- Eğer F. Koca veya S. Soylu ile Fatih Tezcan, Tezcan’ın dediği gibi bir ilişki içinde değilse, bu grubu onlar kurdurmadıysa ve Tezcan ile daimi bir görüş alışverişinde değillerse, kendi isimlerinin Tezcan tarafından kendi reklamı için kullanılmasına niye izin veriyorlar?

7- Kuruluş açıklamalarından birinde “Sabır önemli, onu geçmeyiniz çünkü her yerle temas içindeyiz ve çok sağlam bir planı hayata geçireceğiz” diyen Tezcan, acaba “Kemalist Terör Örgütü” diyerek fişledikleri hakkında mı plan kuruyor acaba? Kimlerle temas halinde? ÖSO ile mi?

SON KURBANLARI GAZETECİ HAKAN AYGÜN

8- Kurdukları bu grupta, ilkin insanları fişliyorlar, daha sonra gruba yazıp, belirlenen şahsa küfür etmelerini, saldırmalarını istiyorlar. Son evrede ise Cimer’e 155’e vs şikayetleri yapıyor, en sonunda da “tag calışması yapıp” tutuklansın diyorlar. En son kurbanları Hakan Aygün.

9-Fişledikleri insanlarla ilgili yeterli kamuoyu oluşması halinde, (yine kendi beyanlarında belirttikleri gibi) İçişleri veya Emniyetteki dostlarını arayıp, “bu yalnız kaldı tutuklayabilirsiniz” diyorlar. Dünya Göz Hastanesi ve Levent Akçay’a yönelik “eylem planı” buna örnektir.

10- Hatırlanacağı gibi, Fatih Tezcan bir kaç gün önce de benimle alakalı bir tweet atmış, yüzlerce mentionla tehdit edilmiş, küfürler ve hakarete maruz kalmıştım. Bu sosyal medya zorbalığının kaynağı da yine Fatih Tezcan’ın kurduğu terör örgütü olan #SiberTürk adlı şubeymiş.

11- Bana saldırıdan bir sonraki gün @nevsinmengu’ye ve ona destek verenlere ahlaksızca saldırıp, aşağılıkça küfür ettiren de yine Fatih Tezcan ve #SiberTürk grubu.

GRUPTA TROLLERİN SÖZ HAKKI YOK

12-Klavye’yi yeni keşfedenlerin 11 bin’e yakın troll’ü Telegrama toplamaları ilginçtir. Ki bu sadece Tezcan’a ait olan grup. Bunun gibi bir çok grup kurulmuş ve troller merkezi olarak yönetiliyor. Grupta trollerin söz söyleme hakkı yok. Sadece adminler söz söyleyebiliyor.

13- #SiberTürk dahil troll saldırılar şu etaplarda yol alıyor: a) Teşhir b) Toplu saldırı (küfür-hakaret) c) Toplu şikayet (cimer-emniyet) d) Twitter tag calışması ve gözden düşürme e) Yalnızlaştırma f) Yalnız kalan bireyi polis ve içişlerine haber verip aldırma.

14- Bu saldırılar şuan “siber olarak” yapılıyor olsa da, ekonomik krizden dolayı emekçilerin olası bir hak isteme durumuna karşı, sokaklarda kafa kesmeye can atan paramiliter bir terör örgütünün inşa edilmeye çalışıldığı aşikar. Ve Tezcan’ın dediğine göre “devlette” arkasında.

“ADAMLAR BAKANLARLA TAKILIYOR”

15- Bu tip saldırılar, örgütlü ve organize olduğu için çete ve terörden soruşturma açılmalı, fakat nerede? Adamlar bakanlarla takılıyor. Bizlere düşen, yalnızlaşmamak, yanımızdakini yalnız bırakmamak. Çünkü tek korkuları insanların örgütlü ortak hareket etmesi. KENETLENELİM!

Son olarak; “Türk değiliz Osmanlıyız” diye Türklere küfür eden ve ümmetçi geçinenlerin, #SiberTürk adında bir yapı kurması, Vatan partisinin mi yoksa MHP’nin mi etkisi, bu da başka bir soru 2 güne bunla ilgili detaylı bir video yayınlanacak.. Ya hep beraber, ya hiç birimiz! Nokta.

[Kronos.News] 23.4.2020

‘Bedava ekmek dağıtma dediler, 5 kuruşa dağıttım’

CHP'li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Karalar, İçişleri Bakanlığı'nın halka bedava ekmek dağıtımını yasaklamasıyla ilgili "Ben de 5 kuruşa dağıttım" dedi.

KRONOS -23 Nisan 2020

ANKARA – Belediyelerin halka bedava ekmek dağıtımı yapmasına yasaklama getirilmesi ve devamında AKP’li Mahir Ünal’ın getirilen yasaklamayı “paralel yapı” ithamıyla savunmasının yankıları sürüyor. Konuyla ilgili tartışmalar devam ederken Adana Büyükşehir Belediyesi, ekmeği 5 kuruşa satarak yasağı aştı.

“EKMEK DAĞITMANIN TERÖRİZMLE İLİŞKİSİNİ ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL”

Konuk olduğu programda, “Ekmek dağıtmanın terörizmle ilişkilendirilmesini anlamak mümkün değil” diyen Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, “Bana ‘parasız dağıtamazsın’ dediler, ben de 5 kuruşa dağıttım. Çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Alanlarımız ekilemeyebilir. İlerde gıda sıkıntısı çekebiliriz” ifadelerini kullandı.

[Kronos.News] 23.4.2020

Evliliklerin yüzde 5’i küçük yaşta kız çocuğu

CHP’li Açıkel’in başkanlığındaki Bilim Platformu tarafından hazırlanan politika notunda, çocukların içinde bulunduğu vahim durum ortaya konuldu.

NİHAL KAYA -23 Nisan 2020

CHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Açıkel’in başkanlığındaki Bilim Platformu tarafından hazırlanan politika notunda, Türkiye’de çocukların yaşamak zorunda kaldıkları haksızlıklar ortaya kondu. Zorunlu eğitimin mevzuata göre 4+4+4 sistemiyle 12 yıl olmasına karşın fiilen ortalama 7,5 yıla düştüğü vurgulanan çalışmada; resmi evliliklerin yüzde 5’inin çocuk gelin olduğu da vurgulandı.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre politika notunda, şunlar yer aldı:

EĞİTİMİN NİTELİK VE KALİTESİ ARTMADI

Türkiye’de eğitim sistemi AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana 16 kez değiştirildi. Yapılan tüm bu değişikler sonucunda AKP, ne okullardaki eğitimin nitelik ve kalitesini artırdı ne de çocuklara değişen küresel koşullara uyumlu bilimsel ve teknolojik bilgi ve donanımı artırabilecek eğitim olanakları sundu.

EĞİTİM SÜRESİ FİİLEN ORTALAMA 7,5 YILA GERİLEDİ

4+4+4 sistemiyle birlikte zorunlu eğitimin 12 yıl olmasına karşın 2018 yılı verilerine göre eğitim süresi ortalama fiilen 7,5 yıla geriledi. 4-17 yaş grubunda eğitime devam etme oranı yüzde 84,2’yle sınırlı kaldı. Türkiye’de öğrenci başına ilkokuldan yükseköğretime kadar 5 bin 275 dolar harcama yapılırken, OECD ülkeleri ortalaması yaklaşık 10 bin doları buluyor.

EVLİLİKLERİN YÜZDE 5’İ ÇOCUK

Türk Medeni Yasası’na göre olağanüstü durumlar hariç evlenme yaşı 17 yaşını doldurmuş olmakla belirlenmesine karşın, TÜİK verilerine bakıldığında 2017’de ülkede gerçekleşen resmi evliliklerin yaklaşık yüzde 5’i, 16-17 yaş grubundaki kız çocuklarından oluşuyor.

ÇOCUKLAR SUÇUN HEDEFİ OLUYOR

2018 yılında açıklanan resmi verilere göre, güvenlik birimlerine suç mağduru olarak gelen 137 bin 482 çocuğun yüzde 59,1’i yaralama, yüzde 13,5’i cinsel suçlar, yüzde 6,8’i aile düzenine karşı suçlardan mağdur oldu. Ayrıca mağdur çocukların yüzde 3,8’i tehdit, yüzde 3,7’si hırsızlık, yüzde 3,1’i ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mağduriyet yaşadı.

OKULLAR GÜVENSİZ

Türkiye’de her 5 öğrenciden birinin akran zorbalığına maruz kaldığı belirtiyor. Uzmanların tespitlerine göre öğrencilerin dörtte biri kendisini okulda güvende hissetmiyor. Her yıl okullarda yaşanan kazalarda 20’ye yakın çocuğun öldüğü, yaklaşık 600 çocuğun ise yaralandığı belirtiliyor. 2018’de ilk, orta ve yükseköğretim kurumlarında ve yurtlarda 2 bine yakın öğrencinin zehirlendiği belirtiliyor.

ÇOCUKLAR SUÇA SÜRÜKLENİYOR

Türkiye’de güvenlik birimlerine suça sürüklenme nedeni ile getirilen 107 bin 984 çocuğun 35 bin 986’sının bağımlılık yapan madde kullandığı belirlendi. Bağımlılık yapan madde kullanan çocukların yüzde 85,6’sını 15-17 yaş grubu, yüzde 14’ünü ise 12-14 yaş grubundaki çocuklar oluşturmaktadır. Bu çocukların yüzde 84’ünün sigara, yüzde 6,3’ünün alkol, yüzde 5,4’ünün esrar, yüzde 1,2’sinin ise hap kullandığı tespit edildi.

‘ÇOCUKLAR BORCA ORTAK DOĞUYOR’

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Türkiye’de çocuklarımız, çocuk işçiliğine mahkûmiyetle merdiven altı işlerde ciğerleri sönerek, sömürülerek doğuyor. Türkiye’de şu anda bazı babalar yedi sülalesine yetecek kadar miras bırakırken, bazı çocuklar, babalarının borcuna ortak olarak doğuyorlar” diye konuştu.

TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) verilerine göre, dünyada her 10 çocuktan birinin işçi olarak çalıştığını kaydeden Ağbaba, “Dünyada çocuk işçiliği 5-17 yaş grubunda 152 milyon çocuk yani dünyadaki çocuk nüfusunun yüzde 11’i çocuk işçi olarak çalışmaktadır. Bu çocukların 75 milyonu fiziksel ve zihinsel gelişimlerini olumsuz etkileyen işlerde çalışmaktadır” dedi.

Dünyada her yıl ortalama 12 bin çocuğun iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini belirten Ağbaba, “Türkiye’de çocuklarımız, çocuk işçiliğine mahkûmiyetle, merdiven altı işlerde ciğerleri sönerek, sömürülerek doğuyor. Türkiye’de şu anda bazı babalar yedi sülalesine yetecek kadar miras bırakırken, bazı çocuklar, babalarının borcuna ortak olarak doğuyorlar” dedi.

İnfaz yasasını da eleştiren Ağbaba, “Eşini yaralamaktan cezaevinde olan biri, infaz yasasıyla serbest bırakıldı ve bu cani, 9 yaşındaki kız çocuğunu döverek öldürdü. Aslında o tokadı, yumruğu atan sadece baba değildir, Meclis’te kalkan ellerdir. O eller sayesinde o çocuk öldürüldü” diye konuştu.

[Kronos.News] 23.4.2020