15 Temmuz kurgu darbesiyle istedikleri sonucu elde edemeyenler muhalifleri susturmak için 1990’larda JİTEM’in uyguladığı yöntemlere sarıldı. Adam kaçırma, işkence ve kötü muamele için Emniyet ve MİT’in içinde oluşturulmuş özel bir çete var. Bunlar iktidar sahibi AKP yönetiminden güç alan, Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük illerin Emniyet Müdür ve Cumhuriyet Savcıları’nca tanınan ya da suçlarına göz yumulan kişiler. Bir başka tabirle ‘akredite işkenceciler’. Dün Toros’lar vardı, bugün Transporter’lar… Emniyet ve MİT’in işkencehaneleri ve dehlizlerinde binlerce insanlık suçu işlediler. Cinayetlerinin tamamı deşifre olmadı, ancak işkence ve adam kaçırma hadiseleri bir bir deşifre oluyor. Tabi bu suçları işleyenlerin isimleri de. TR724 olarak bu haber dosyaları ile mağdurların sesinin bir kez daha duyulması; kayıp kişilerin biran önce bulunması ve varsa suçları gerçekten adalet karşısında kendilerine soru sorulması; işkence ve işkencecilerin deşifre edilerek, işledikleri cinayet ve insanlık suçlarının hesabının mutlaka hukuk devleti geri geldiğinde sorulmasını istiyoruz. Son sözlerimizi baştan yazalım: İşkence ve kötü muamele, adam kaçırmak bir insanlık suçudur. Zaman aşımı yoktur. İşleyenlere er geç adalet karşısında hesabı sorulur.
‘1.5 metrekarelik hücrede 42 gün’
… Her şey biranda olmuştu. Bindiği taksi Demetevler 7. durağın köşesinden Vatan Caddesi’ne döndüğünde tedirginliği arttı. İki araç onları takip ediyordu. Siyah bir Transporter taksinin önüne kırdı. ‘Geri çıkalım’ dedi şoföre. Arkadan gelen bir başka araç da onları kıskaca almıştı. Taksici’nin ‘ne oluyor’ bağrışlarına anında karşılık verdi araçlarından inip yol kesen kişiler: ‘Sorun yok, biz polisiz!’ Olup bitenleri kısmen anlamlandırabiliyordu. Cuma namazından birkaç saat önce arkadaşı Turgut Bey’in kaybolması aklına geldi. Kötü şeyler oluyordu.
Sonra bir anda kendisini yüz üstü itildiği siyah aracın içinde buldu. Her şey birkaç dakikada olmuştu, kafasına bir çuval geçirilmiş elleri arkasından kelepçelenmiş, ayakları bağlanmıştı. Aracın içindekiler sürekli küfredip yumruk ve tekmelerle gidecekleri yere kadar onu darp etmeye devam ettiler. Yol hiç bitmeyecekti sanki. Bu arbedede üstündeki gömleği ve pantolonu bile çıkarttırılmıştı. Sonra kendini bir hücrede buldu. Elleri arkadan kelepçeli gözleri bağlı şekilde duvarları siyah halıfleks kaplı bu hücrede günlerce kalacaktı. Hücreden çıktığında götürdükleri yer ise bir işkence odasıydı.
1.5 METREKARELİK BİR HÜCRE: 25 GÜN KESİNTİSİZ DAYAK VE İŞKENCE
İşkenceler 25 gün sürdü. Kaba dayak, sopayla dayak, elektrikli müdahale, şokla taciz ve eziyet, hakaret, psikolojik işkence, ailesine küfürler… Vücudunda sopa değmedik bir tek yer kalmamıştı. ‘F..ö’cü…’ diye başlayan küfürler ve hiç tanımadığı kişilerin isim listeleri… Hücrede kaldığı sürede sadece iki kez gözleri açılmıştı. Onda da hücrenin köşesindeki kamera ve siyah halıfleksleri görebilmişti… Bir de kendisi gibi inleyen 6-7 kişinin sesleri vardı hatırladığı. Bir keresinde işkencecilerin ‘Hadi Cengiz’ dediğini duymuştu. Muhtemelen yan hücrelerde işkenceye uğrayanlardan başka birinin ismiydi bu. 12 saatte bir yemek veriliyordu. Sabahları az peynir, bir parça ekmek. Akşama az çorba ve bazen pilav…Tuvaletini hücre nöbeti tutan kişi ile yapmak zorunda kalıyordu.
Fiziki işkence o kadar ileri gitmişti ki; sert bir cisimle iğfale uğramış, kanamayı gördüklerinde işkenceciler durmak zorunda kalmıştı. Sürekli isim vermesi için baskı yapılıyordu, vücudunun her yeri mosmor olmuştu. Hücrede battaniye yoktu, oda boş olduğu zamanlar kapılar tekmeleniyor, yumruklanıyordu. 1,5 metrekarelik bir hücrede tutulmuştu 42 gün boyunca. Uzun süre elleri ve ayakları bağlı olarak dizleri üzerinde bekletilmişti. Bu hücrede uzanmak ya da uyumak mümkün değildi.
ASAN’I TESLİM ALAN POLİSLER İŞKENCECİLERİ TANIYOR
Son gün yine elleri kelepçeli ve gözleri bağlı şekilde bir araca bindirildi. Araç bir müddet gittikten sonra başka bir araca geçtiler. Sonra eline verilen telefonla Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü aramasını istedi araçtaki kişiler. Eymir Gölü’nde olduğunu söylemesi istenmişti. Aradı, yerini söyledi. Emniyetten gelenlere teslim edilmişti. Artık gözaltına alınmıştı.
Avukatı onu Ankara Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü nezaretinde gördüğünde elleri tir tir titriyordu; duvara tutunarak yürüyebilmişti. Bütün olup bitenleri anlattı. Korku ve dehşet içinde kalmıştı. Bir buçuk ay boyunca kesintisiz işkenceye uğramıştı. Eşini ve çocuklarını bu vaziyette görmekten/görünmekten bile çekiniyordu. Bütün dünyası altüst olmuştu. Bu vaziyette çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
(…)
Bu okuduklarınız bir Holywood filmi senaryosu değil. Türkiye’nin başkenti Ankara’da 1 Nisan’da herkesin gözleri önünde kaçırılan ve 12 Mayıs 2017 gününe kadar bir hücrede tutulan Önder Asan’ın başından geçenlerin raporlara ve tutanaklara yansıyan; işkence ve kötü muamele sürecinde yaşadıklarının sadece bir kesiti.
1990’LARIN İHLALLERİNE VE JİTEM METOTLARINA DÖNÜŞ
Türkiye, 1990’larda JİTEM eliyle Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlarımıza karşı yürütülen fail-i meçhuller, fiziki soykırım, adam kaçırma ve işkencelerin benzerlerini 25 yıl sonra tekrar yaşıyor. 15 Temmuz sonrası yaşanan bu yeni işkencelerin aktörleri muhtemelen aynı. Çünkü yöntemleri aynı; polis ya da MİT kılığı altında gözlerine kestirdikleri muhalifleri, ekseriyetle F..ö adı altında Cemaat mensuplarını dünkü zalimlerin yaptıkları gibi işkenceden geçirmek. Kaçırılma, işkence ve kötü muameleleri enine boyuna inceleyeceğimiz bu yazı dizisinde Önder Asan gibi işkence mağduru isimleri, ailelerinin yaşadıklarını, ulusal ve uluslararası hukuk nezdinde neler yapıldığını/yapılabileceğini; işkencecilerin kim/kimler olduğunu, hangi merkezlerin kullanıldığını, MİT ve Emniyetin içindeki ‘Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi’ndeki Adam Kaçırma ve Faili Meçhuller Çetesi’ni inceleyeceğiz.
TÜRKİYE, İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ’NE NEDEN CEVAP VEREMİYOR?
Önder Asan’ın yaşadıkları basına yansıdığı gibi uluslararası raporlara da girdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW) raporunda şöyle anlatılıyor: “Asan’ın vakası özellikle önemli, zira kendisi, kaybolduğu bildirildikten sonra, gözaltında ortaya çıktı. Asan 31 Mart 2017 tarihinde kaçırıldığını ve 42 gün boyunca gizli bir gözaltı merkezinde tutulduğunu, burada polis olduğundan şüphelendiği, bilinmeyen kişilerce kendisine işkence yapıldığını iddia ediyor. Sonradan, normal polisi arayarak teslim olmaya zorlanmış. Ailesi ve avukatları onu ancak normal polis gözetimine aktarıldıktan sonra görebilmişler, ancak kendisi, onu 42 gün boyunca kanunsuz bir şekilde alıkoyanların da bir polis birimi olduğuna inanıyor.”
İnsan Hakları İzleme Örgütü, zorla kaybolma, kaçırılma gibi çoğunluğu Ankara’da vuku bulmuş çok sayıda insan kaçırma vakasını inceledi. Zorla kaybolma, bir şahsın gözaltına alındığı ancak yetkililerin sonradan bunu inkar ettiği veya şahsın nerede olduğuna ilişkin bilgi vermeyi reddettiği durumlarda söz konusu oluyordu. Türkiye bu manzarayla 1990’larda çokça karşılaşmıştı. Ancak raporlara, şahitlerin anlatımlarına, mağdur ailelerinin tespitlerine göre işkence, adam kaçırma gibi JİTEM yöntemleri 25 yıl sonra yeniden hortlamıştı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ağustos 2017’de Türkiye’nin Adalet Bakanlığına beş vaka ile ilgili açık bir mektup yazdı, ancak herhangi bir yanıt almadı. Raporlarla belgelendirilen çok sayıda vakada mağdur aileleri, kaybolan şahıslara yönelik etkin bir soruşturma yürütülmediği şikayetiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdular. HRW’nin raporuna göre, iç hukuktan bir netice alınamadı.
‘ABLA TURGUT BEYİ ŞENTEPE’DE KAÇIRDILAR’
Önder Asan, 41 yaşında, KHK ile kapatılan özel bir okulda çalışan, kamu görevinden çıkarılan eski bir öğretmendi. Kaçırılmadan birgün önce onu son gören kişilerden biri Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Çapan’dı.Turgut Özal Üniversitesi çalışanı Turgut Bey de Asan gibi kaçırılmıştı. 31 Mart günü Ülkü Hanıma bu olayı haber vermeye gelen isim Önder Asan’dı. Ülkü Hanım bu olayı BBC Türkçe’ye şöyle anlatmıştı: “31 Mart günüydü, o gün gelecekti (Turgut Çapan’ı kastediyor) ve çocukları pikniğe götürecektik. Hatta telefonu da bendeydi. Hakkında yakalama ya da gözaltı kararı bulunmuyordu. Çocuğu okuldan almaya gidiyordum, evimizin sokağında Önder Bey yanıma geldi ve ‘Abla Turgut Bey Şentepe tarafında kaçırıldı’ dedi ve gitti. Zaten onun gelmesi de kendi açısından bir riskti ancak bunu göze almıştı. Ama bana haber vermek istedi anladığım kadarıyla.”
KHK İLE İŞİNİ KAYBETMİŞ BİR ÖĞRETMENİN DRAMI
Önder Bey izlendiklerini düşünüyordu muhtemelen. Çünkü yaklaşık 2 ay önce operasyon kapsamında polis tarafından gözaltına alınmak istenmişti. Ancak o sırada evde olmadığı için gözaltına alınamıştı. Bu yüzden arkadaşlarıyla birlikte biraz ortalıkta görünmemenin iyi olacağını düşünmüş olmalıydı. Güvenlik güçleri onun peşindeydi. Korktuğu gibi de olmuştu, hatta daha ötesi onu bekliyordu. Önce ‘Erdoğan’ın Kirli Türkiyesi’nin suç çetesinin hedefi oldu. Ardından 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olmakla suçlanıp F..ö ile bağlantılı olmaktan suçlanıp tutuklandı.
ARACININ LASTİKLERİ KESİLİYOR VE TAKİP YAKINLAŞIYOR…
Eşi Fatma Hanım 1 Nisan’dan 11 Nisan’a kadar tüm çabalarına rağmen ulaştığı polis, savcılık makamlarından tek bir cevap alamamıştı. Polisin çevredeki kamera görüntülerini toplamadaki isteksizliği üzerine, aileler kendi imkanlarıyla görüntülerin bir kısmını toplayabildi. Bu sırada Fatma Asan, kaçırılan eşinin aracını lastiği kesilmiş halde Şentepe’de yine kaçırıldığı yere (300 metre) yakın bir noktada buldu. Bu aynı zamanda kaçırılma hadisesine de ışık tutuyordu. Asan izleniyordu. Aracı kullanamasın diye lastiği kesilmişti. Muhtemelen o da bulduğu ilk taksiyle yoluna devam etmek istemiş, ancak çete yolları kesip onu derdest edip işkence merkezine götürmüştü.
KAÇIRILMALARI SORUŞTURMAK İSTEMEYEN POLİS VE SAVCILIK SUÇ ORTAĞI
Asan’ın işkence ve kötü muameleye maruziyeti, bu işi yapanların AKP hükümetince atanan emniyet bürokrasisi (Ankara Emniyeti Organize Suçla Mücadele Müdürlüğü, Yenimahalle Emniyet Amirliği vb.) Ankara Cumhuriyet Savcılarınca bilinip kollandıklarını gösteriyor. Açık şekilde insan hakkı; yaşam hakkı ihlali işlenmesine rağmen etkin bir soruşturma yürütülmemesi, adeta ‘kurbana katil muamelesi’ yapılması ilgililerin suç ortaklığının delili. Anlaşılan AKP devletinin kirli eli sadece haksız tutuklamalarla yetinen değil, ‘F..ö ise öldürülebilir, işkence edilebilir’ diyen bir zihniyeti iş başına getirmişti.
Asan’ın hadisesi özelinde not edilmesi gereken önemli ayrıntılardan biri kaçırılma yöntemi ve kaçırılan kişilerin kimlikleriyle ilgiliydi. Kaçıranlar silahlı ve kendilerini polis olarak tanıtan kişilerdi. Silahları vardı. Olayın görgü tanıkları da vardı. Biri siyah Volkswagen Transporter olmak üzere dört araç kullanılmıştı.
İLK YARDIM ÇAĞRISI ADALET BAKANINA-CUMARTESİ ANNELERİNE…
Fatma Asan ilk önce 8 Nisan’da eşinin kayıp olduğunu Twitter’dan duyurdu. Mesajlarını o hafta 628. kez buluşan ve 25 yıla yakındır çocuklarından haber alamayan Cumartesi Anneleri’nin sosyal paylaşımı üzerinden (#CumartesiAnneleri628Hafta) yapmıştı: “Sesimi duyuracak hiçbir yerim olmadığı için buradan herkese seslenmek istiyorum. /@bybekirbozdag @Mtanal/ 3 çocuğumla 8 gündür perişan olduk. Allah rıza için yardımcı lütfen… eşim 8 gündür kayıp ve hiçbir haber yok. Tüm dostlarımdan dua bekliyorum Lütfen“
ADLİYEYE MÜRACAAT 11 NİSAN
11 Nisan 2017 günü yine kendi Twitter hesabından önemli bilgiler paylaştı Fatma Hanım. Aynı gün mağdur eşlerinin avukatları ile birlikte Adliyeye giderek, muhtemel olay yeri, eşinin ikameti ve lastiği kesik durumda olan aracı çevresinde delil toplanması için yaptıkları müracaatları Cumhuriyet Savcılarınca ilgi görmemişti. Savcıların mağdurları sürekli olarak başka bir savcıya yönlendirmesi suretiyle soruşturma geçiştirilmek istenmişti. Üstelik konu basına yansıyıp kamuoyunca sorgulanmaya ve TBMM gündemine gelmeye başladığında 23 Nisan 2017 günü Fatma Asan’ın evinde arama yapıldı.
TAKSİCİ İHBAR YAPIYOR TAKİP YOK
Fatma Hanım, Şentepe’de kendi imkânları ile yaptığı araştırmalarda, eşinin 1 Nisan 2017 günü kaldığı evden ayrıldıktan sonra aynı bölgeden 06 T 5635 plakalı taksiye bindiği bilgisine ulaşmış, akabinde eşini müşteri olarak alan taksi şoförü ile görüşmüştü. Fatma Hanım bu görüşmede; şoförün Önder Asan’ı aracına aldıktan bir süre sonra en az iki araç ve yaklaşık 8-10 kişilik silahlı bir grup tarafından aracının önünün kesildiği, silahlı kişilerin şoföre seninle işimiz yok dedikleri ve Önder Asan’ı alıp götürdükleri, şoförün bu olay sonrasında olayla ilgili polise müracaatta bulunduğu bilgisine ulaştı. Ancak Fatma Asan veya avukatı söz konusu müracaata bir türlü ulaşamadı. Olayın üstü daha ilk adımda örtülmek isteniyordu.
34 GÜN BOYUNCA DELİL TOPLANMIYOR
Fatma Hanım Şentepe’de eşinin kaldığı evin adresini polise bildirmesine rağmen polis bu bölgede bir çalışma yapmadı. Bildirimden yaklaşık 3 hafta; olaydan ise 34 gün sonra 4 Mayıs 2017 günü söz konusu adreste arama ve parmak izi çalışması yapılabildi. 34 gün boyunca söz konusu adres ve çevresinde herhangi bir çalışma yapılmazken, tüm güvenlik kamera görüntüleri silindikten sonra söz konusu ev aramasının yapılması iyi niyetli olunmadığının açık göstergesiydi. Zira mağdurlar bu adres ve çevresinde yaptıkları araştırmalarda kamera kayıtlarının 7 ila 21 gün arasında tutulduğunu tespit etmişlerdi.
ÖNCE İŞKENCE SONRA POLİS ARACINA TESLİM
Nihayet Önder Asan’ın 12 Mayıs 2017 günü Ankara Emniyeti Organize Şube Müdürlüğünde gözaltında olduğu ortaya çıktı. Ailesine gözaltında olduğu haber verilen Asan’ın avukatı görüşme için Emniyete gitti ancak müvekkili ile görüşemedi. Bir sonraki gün Avukatı ile görüşebilen Asan’ın 1 Nisan 2017 günü taksi ile yolculuk yaparken 4 araç tarafından yolunun kesildiği ve silahlı kişilerce kaçırıldığı net bir şekilde anlaşıldı. Söz konusu kişilerin kendilerini polis olarak tanıttıkları, Asan’ın 42 gün 1,5 metrekarelik bir hücrede tutarak işkence yaptıkları ve 12 Mayıs 2017 günü Eymir Gölü yakınında Asan’ı bırakıp Polise teslim ettikleri öğrenildi. Avukatının 23 Haziran tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığı resmi başvuruda işkencecilerin bulunup, yargılanması isteniyordu. Bunca somut bilgiye rağmen, bugüne kadar olay tam manasıyla aydınlatılmadı. Kuzu postuna bürünmüş kurt; bu adalet mekanizmasından bundan başkası da beklenmemeliydi belki de…
YARIN: TURGUT ÇAPAN VE MESUT GEÇER NEDEN KAÇIRILDI?
14.2.2018 [TR724]
2.Siyah Transporter’ların sırrı
“31 Mart günü çocuğumu Ankara’nın Ayvalı mahallesindeki okulundan almaya gidiyordum ki biri arkamdan “abla” diye seslendi. Arkama dönüp baktığımda seslenenin Önder Asan olduğunu gördüm. Kocam onu tanırdı. “Şentepedeydik, kocanı kaçırdılar,” dedi. “Bize berbere gidiyorum dedi, ama geri gelmedi.” Kocamla arkadaştılar ama ben onu pek tanımazdım. Ne gördüğünü veya kocamı kimin aldığını düşündüğünü bilmiyorum. Sonra onun da kaybolduğunu öğrenince hemen polise suç duyurusunda bulundum.”
Ülkü Asan, Turgut Özal Üniversitesi çalışanı eşi Turgut Çapan’ın kaçırılmasından ilk böyle haberdar olmuştu. Uluslararası raporlara giren bu ifadesinde anlattığı gibi eşinin arkadaşı Önder Asan olayı haber vermiş, birgün sonra Asan da kaçırılmıştı. Önder Asan ve Turgut Çapan’ın kaçırılmaları birbiriyle irtibatlıydı. Önce Turgut Bey hedef alınmış, sonra onun kaçırıldığından haberdar olan Önder Asan kaçırılmıştı. İki ismi de kaçıranlar aynı ekipti. Asan, 42 gün sonra Ankara Emniyeti’nde ortaya çıkmıştı. Ancak Turgut Çapan’dan o gün bugün haber alınamadı. Turgut Bey’in çalıştığı Turgut Özal Üniversitesi KHK ile kapatıldı. O güne kadar işsiz olan Çapan 31 Mart 2017 Cuma günü, saat 11.00 gibi Ankara Şentepe’de kaçırıldı.
Evden çıktığında önce berbere uğrayacağını, sonra Cuma namazına gideceğini, alışveriş yapıp döneceğini söylemişti Turgut Bey. Eşi Ülkü Hanım’ın yanına öğleden sonra gelen Önder Asan, Turgut Çapan’ın kaçırıldığını haber verdi. Kafası allak bullak olmuştu Ülkü Hanım’ın. Çocuğunu okuldan aldı. Evine döndü. Eşinin işinin çıktığını düşünmüştü. Bir gün sonra kendisine bu haberi veren Önder Asan’ın da kaybolduğunu duyunca doğru karakola gitti.
POLİS SAVUŞTURDU, APARTMAN KAMERALARINDAKİ DELİLLERİ EŞLER BULDU
İkisinin de eşleri Turgut Özal Üniversitesi çalışanıydı. Fatma Asan ve Ülkü Çapan eşlerini araştırmak için polisten gerekli desteği göremeyince kendi imkanlarıyla apartman apartman, dükkan dükkan dolaşarak kameralardan eşlerinin izini sürmeye başladı. Bir apartmanın ön kamerasından Turgut Bey’in geçişi görülüyordu. Aynı anları kaydetmiş bir başka açıdaki kamera ise siyah bir Transporter aracı gösteriyordu. Minibüs önce hızla olay yerine geliyordu. Bir müddet oyalanmıştı bu siyah minibüs. Bu aralıktan sonra Turgut Bey hiçbir kameranın açısından görülemiyordu.
KOSKOCA ADAM SOKAK ORTASINDA KAYBOLUYOR…
Ülkü Çapan o onları şöyle anlatmıştı: “Bir apartmanın ön kamerasından eşimin geçişini gördük, fakat istikametindeki yolu kesen diğer bir kamerada geçişini göremedik. Tam o aralıkta, bölgeyi farklı açıdan gören bir kameradan eşimin olduğu yere siyah bir Transporter minibüsün hızla geldiğini görüyoruz. O siyah minibüs orada 15 saniye kadar oyalanıyor. Eşim ise gidebileceği hiçbir yönden geçmiyor. Sokak ortasında güpegündüz koskoca adam yok oluyor.”
‘TURGUT ZATEN ELİMİZDE, BİZ AĞZINI BURNUNU KIRDIK!’
Turgut Çapan yok olmamıştı. Bir gün sonra Önder Asan’ı da kaçıracak olan ekip ilk onu gözüne kestirmişti. O da ‘Transporter çetesi’ tarafından kaçırılmıştı. 42 gün sonra ortaya çıkan Önder Asan’ı eşi Fatma Asan ilk önce 16 Mayıs’ta Ankara Adliyesi’nde gördü. Sonra Sincan Cezaevinde. Fatma Hanım o görüşmeleri şöyle anlatmıştı:
“Kendisi de oradan çıktığına inanamıyor. Sakalları uzamış, müthiş zayıflamış ve korkmuştu. Elini tuttum ve bir anda ürkek bir şekilde elini çekti. O gün mahkemesi oldu ve ‘İnşallah tutuklu yargılanırım’ dedi. Eşim tutuksuz yargılanmak istemedi çünkü dışarda olmaktan korkuyordu. 1,5-2 metrekare simsiyah bir odanın içerisinde elleri kelepçeli, gözleri bağlı bir şekilde kaldığını söyledi. Alındığı ilk anda başına torba geçirilmiş, gidene kadar dövülmüş. Ve o dayağın etkisiyle böbrek ağrısından ötürü yatamamış. Elleri kelepçeli ve gözleri bağlı bir şekilde tuvalete gidiyormuş, kimseyi görmemiş.
Ona hep birilerini sormuşlar, bazı kişilerle ilgili bilgi almaya çalışmışlar. Eşimin kaldığı odanın karşısında işkence yapılan bir oda gibi bir şey varmış, orada hep başkalarının sesini de duymuş. Ve orada sürekli kendisini sorguya çekmişler. ‘Ne biliyorsun?’ diye sormuşlar. Eşim tam anlatmadı o kısımları ama ‘Sen söyle, söyleme. Turgut zaten elimizde, biz ağzını burnunu kırdık, ondan her şeyi öğrendik’ gibi bir ifade kullanmışlar.”
Önder Asan’ın korku dolu gözlerle eşine anlattığı bu bilgiler Turgut Çapan’ın da kendisi gibi Transporter çetesince kaçırıldığını, aynı hücre ve işkencehanelerde rehin tutulduğunu gösteriyordu.
ANKARA VALİSİ TOPACA KAÇIRILMA GÖRÜNTÜLERİNİ İZLİYOR!
Bu bilgiler ortaya çıkana kadar Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Hanım canhıraş mücadele etmişti. 10, 22 ve 26 Nisan olmak üzere üç ayrı tarihte polis tarafından sorgudan geçirilmişti. Kayıp eşini ararken adeta ailecek baskı altına alınmıştı. Eşinin görüntü kayıtlarını bulmuş önce emniyete daha sonra 18 Nisan’da valilik makamında görüştüğü Ankara Valisi Ercan Topaca’ya ve özel kalemine teslim etti. Vali ile görüşmesi 1 saate yakın sürmüştü. Topaca, ısrarla Ülkü Hanım’a kocasının kaçtığına ya da bir yere saklanmış olabileceğine dair sözler söylüyordu. Siyah minibüsün görüntüleri Vali Bey ve özel kalemine de teslim edildi. Bir başkentin en büyük idari amiri, kaçırılma ve kayıp kişilere ilişkin bizzat mağdur eşinden gelen delil ve görüntülere rağmen işlem yapmamıştı. Bilerek ve isteyerek Transporter çetesi vali tarafından korunmuştu.
BM UYARISINA DA CEVAP VERMEDİLER
Sadece valilik mi? BİMER, CİMER, MİT, savcılık, emniyet, yerel karakollar…. Olayı neredeyse duymayan kalmamıştı. Emniyet, savcılıklar kılını kıpırdatmadı. Konu uluslararası insan hakları derneği olan Advocates of Silenced Turkey (AST) ile paylaşılınca, AST, Turgut Çapan hakkında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde müracaatta bulundu. BM Zorla Kaçırılma Komitesi, 24 Nisan 2017 günü Çapan’ın kaçırılması ile ilgili devlet makamlarından acil kodu ile bilgi istedi. İnsan hakları derneklerinin taleplerinin savsaklanması gibi bu konuyu da geçiştirdi AKP hükümeti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW) raporuna göre Turgut Asan’ın kaçırılmasıyla ilgili somut delillere ilişkin işlem yapılmazken, Ülkü Çapan da bir müddet sonra susmayı seçmişti. Twitter hesabındaki paylaşımlar Mayıs ayı sonu itibariyle durdu. Turgut Çapan ve eşi Ülkü Çapan’dan o gün bugün haber alınamıyor.
TRANSPORTER ÇETESİ YİNE ŞENTEPE YOLLARINDA
Ankara Şentepe’deki Transporter çetesinin icraatları burada bitmemişti. Turgut Özal Üniversitesi çalışanı bir başka isim Avukat Mustafa Özben, yaklaşık bir ay sonra, 9 Mayıs’ta aynı yöntemler ve aynı ekip tarafından kaçırıldı. Öğlen saatlerinde kızını okula bırakmak üzere evinden çıkmıştı Özben. O gün evine geri dönemedi. Avukat Özben Turgut Özal Üniversitesi’nde hukuk derslerine giriyordu. Ankara Barosu avukatlarındandı. Önder Asan’ın Eymir Gölü’ne bırakılmasından 3 gün önce siyah minibüslü çete yine yollara düşmüştü. İşkence ve hücredeki insanlık dışı müdahalelerle Asan, Çapan ve başka isimler itirafçı ya da iftiracı olmaya ikna ediliyordu anlaşılan. Ya da suçları üstlenmeleri isteniyordu. Özben de bu sürecin içinde hedef haline geldi. Avukat Özben’in siyah Transporter’lı aynı çetenin kurbanı olduğu da görgü şahitleriyle de ispatlandı. Avukat Özben’in kaçırılması, o sırada Güventepe Mahallesi’ndeki evine girmekte olan bir kişinin olaya şahitliği ve Şentepe Polis Merkezi Amirliği’ne verdiği ifadesiyle kesinleşti.
SİYAH TRANSPORTER PLAKASINA KADAR TESPİT EDİLİYOR, 155 KAYITLARINA GİRİYOR
Ailesi tarafından Mustafa Özben’e ulaşmak için yapılan araştırmada Ankara Yenimahalle Şentepe Güventepe Caddesi Kıvanç Sokak’ta köşe konumda olan bir ayakkabıcı önünde aracı terk edilmiş halde bulundu. Özben bu sokak üzerinde bulunan Ziraat Bank ATM’sinden para çekmiş, akabinde bir dükkândan alışveriş yapmıştı. Alışverişten sonra biri kar maskeli üç kişi tarafından kaçırıldı. Olayı okul (Mevlana Ortaokulu) bahçesinden izleyen kız öğrenciler korku içinde kalmıştı. Bağrışmalar sonrası olayı fark eden esnaflar 155 Polis İhbar hattını aradı.
GÜPEGÜNDÜZ BİR AVUKAT KAÇIRILIYOR; SAVCILAR KILINI KIPIRDATMIYOR!
Kaçırma eyleminde kullanılan Transporter araç plakasına kadar tespit edilmişti. Görgü tanıklarının anlattığına göre, Mustafa Özben’i kaçıran kişiler 34 plakalı Volkswagen Transporter model bir araç kullanıyordu, olay saat 13.30 sıralarında meydana gelmişti. Polis Merkezine olayla ilgili bilgi vermek için gidenlere de “zaten FETÖ”den aranıyor iyi olmuş” denilmişti. Polis Merkezi’nin, bilgi sahibi şahısların beyanlarını kayda alıp almadığı, ihbarla ilgili tutanak tutup tutmadığı bilinmiyor. Ancak tutanak tutulduysa da konuyu soruşturduğunu söyleyen Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın bu gerçeklerin peşinde olmadığı apaçık ortaya çıkıyordu. Vatandaşın adam kaçırılıyor ihbarına itibar eden bile olmamıştı. Güpegündüz, insanların, çocukların gözü önünde kirli eller devreye girip başkentte adam kaçırıyordu. Üstelik bir avukat. Şahitler, olay yeri kamera görüntüleri, 155 kayıtları ve hatta MOBESE kameraları kayıtları vardı. (ank-061 numaralı mobese kamerası) Hukuk işlemiyor, emniyet göz yumuyordu bu çeteye.
YASAL GÖZALTI YERİNE KAÇIRMA PLANLARI YAPAN ÇETE VE ORTAKLARI…
İlerleyen günlerde Şentepe Mahallesi’nde kaçırılan bu 3 isimle ilgili olarak farklı tarihlerde açılan ‘F..ö’ soruşturmaları kapsamında arama kararlarının bulunduğu ortaya çıktı. Bir gizli el yasal gözaltı yapmak yerine kaçırma planları yapmış ve teker teker uyguluyordu. Çetenin basın ayağında da destekçileri vardı. Üç ismi de alan Transporter çetesi özel bir görev yürütüyordu. Aynı üniversite çalışanı bu isimler, MİT ya da istihbarat teşkilatındaki memur ya da bürokratlarla yakınlığından dolayı hedef haline gelmişti. Kılıfını da çetenin emniyet ve medyadaki ayakçıları uydurmuştu: Mahrem İmamlar! 26 Nisan tarihinde yapılan operasyonlar için binlerce emniyet ve güvenlik mensubunun devre dışı bırakılması operasyonunun altyapısı hazırlanıyordu.
AİHM BİLGİ İSTEDİ: KAYITLARA RAĞMEN NE YAPTINIZ?
Özben ailesi önce 7 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Sonra 28 Temmuz’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yaptı. Başvuruda, AİHM İçtüzüğü’nün 39. maddesi gereğince Özben’in bulunması için devreye girmesi ve etkili bir soruşturma için Türk hükümetine baskı kurmasını istedi. AİHM, 4 Ağustos’ta aldığı bir kararla Türkiye’nin bazı bilgilere cevaplandırmasını yazılı olarak talep etti. AİHM, hükümetten, aşağıdaki sorulara ilişkin cevapların ve soruşturma dosyasının bir örneğini 10 Ağustos 2017’ye kadar göndermesini istiyordu:
– Kaybolan ve kaybolduğu sırada görgü tanıkları tarafından fark edilen ve anında acil servise (155) haber verilen Mustafa Özben’in bulunması için polis memurları tarafından hangi işlemler yapıldı?
– Başvurucu Emine Özben’in eşinin bulunması için soruşturma birimleri ve özellikle de ilgili savcılar tarafından hangi işlemler yapıldı?
Bu meyanda,
-Kaçıranlar tarafından kullanılan ve başvurucunun eşinin bindirildiği siyah aracı bulmak için adımlar atıldı mı?
-Kaçıranların kimliğini tespit etmek için adımlar atıldı mı?
-Başvurucunun 11 Mayıs 2017 akşamında arandığı mobil telefonun dosyadaki bilgilere göre, sahibi olan M.M.A. sorgulandı mı?
– Olaydaki tüm görgü tanıklarını belirlenip, sorgulandı mı?
-Başvuranın kocası o araca yerleştirildikten sonra, olayın bulunduğu yerde ve kara taşıt yolu boyunca MOBESE’ler ve diğer güvenlik kameraları tarafından kaydedilen görüntülerin yerleri belirlendi mi, görüntülerin güvenliği sağlandı mı?
-Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan talebe ilişkin olarak atılan adımlar nelerdir?
BAŞBAKAN YILDIRIM ‘TRANSPORTER ÇETESİ’ İLE İLGİLİ SORULARA NEDEN CEVAP VERMİYOR?
CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu, kaçırılma olaylarını en yakından takip eden isimlerden biri. CHP’li milletvekili hem Meclis kürsüsünde hem soru önergeleriyle hem de basın açıklamalarıyla adeta başkentteki siyah Transporter insan kaçırma çetesinin peşine düştü. Tanrıkulu, 26 Nisan 2017 tarihinde Başbakan Binali Yıldırım’ın cevaplaması istemi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) bir soru önergesi verdi. Aşağıda sıralanan önemli tespit ve bu sorulara bugüne kadar cevap verilmedi.
TRANSPORTER VE 7 KİŞİNİN KAYITLARI ORTADA NEDEN SORUŞTURULMUYOR?
Tanrıkulu soru önergesinde şunları dile getirmişti:
“Ankara’da ilki 15 Temmuz Darbe Girişiminden önce, altısı ise darbe girişiminin ardından yedi kişi birçok benzerlikler içeren yöntemlerle kaçırılmıştır. Bu kişilerden bir daha haber alınamamış, kaybolanların, kaçırılanların yakınları topladıkları delillere, güvenlik kamerası kayıtlarına, görgü tanıklarına karşın soruşturma açılmadığını, kolluk güçlerinin olayları soruşturmada açıkça “isteksiz” davrandığını belirtmektedirler. Kaçırılma, kaybolma olayları sosyal medyada ve basında dile getirilmiş durumdadır. Kaçırılma olayları, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch-HRW) gündemindedir ve uluslararası internet sitelerinde de yer bulmuş durumdadır. Kaçırılan kişilerin ortak noktası haklarında F..ö/PDY’ye yönelik soruşturma yürütülmesi ve KHK ile işsiz kalmalarıdır. Ayrıca, güvenlik kameralarının kayıtlarına, görgü tanıklarının anlatımlarına göre, olayların hepsinde siyah renkli Volksvvagen Transporter minibüs kullanılmış ve 7 kişi kamera kayıtlarında yüzleri seçilebilen kişiler tarafından izlenmiştir…”
AYNI ARAÇ BÜTÜN OLAYLARDA GÖRÜLÜYOR; EYLEMLER PROFESYONEL
Sezgin Tanrıkulu 23 soru yöneltmişti Başbakan Yıldırım’a. En kritik şu iki soru gibi o sorular ve soru işaretleri de cevapsız kaldı. Tanrıkulu şöyle sormuştu:
“Bu kişilerin kaçırılmalarına ilişkin güvenlik kamerası kayıtları ve görgü tanıklarının anlatımlarının bulunmasına karşın etkili bir soruşturma neden yürütülmemektedir?
Aynı aracın bütün olaylarda görünmesi, takip ve kaçırma eyleminin profesyonelce yapılması, polisin delil toplamaktaki isteksizliği, başvuruları kabul etmemesi, kaçırılan kişilerin F..ö/PDY soruşturmasına konu olması, kaçırılmaların kolluk güçleri ya da kolluk ile bağlantılı kişiler tarafından gerçekleştirildiği izlenimi vermektedir. Söz konusu takip ve kaçırma eylemleri kimler tarafından yapılmıştır?”
YARIN: TRANSPORTER ÇETESİ İZMİR’DE NELER YAPTI? ANKARA’DAKİ KAÇIRILMALARIN MERKEZİ NERESİYDİ?
15.2.2018 [TR724]
3.Beştepe Sarayı’na komşu işkence merkezi
Türkiye’yi 1990’lı yıllardaki işkence, fail-i meçhul ve adam kaçırma ortamına taşıyan kirli çetenin Ankara, İzmir faaliyetleri ile işkence mekanlarından bir kısmını bugünkü yazımızda ele alacağız. Çetenin transporter araçlar ve polis kılığında eylemlerinin kamuoyuna yansıyan 13 isimle ilgili bilgiler vardı. Ancak yeni bilgiler ve mekanlara dair detaylar belirlendikçe sayının da zulmün da daha büyük olduğu ortaya çıkıyor.
Avukat Mustafa Özben’den sonra başkent Ankara’da hedefte bir başka öğretmen vardı: Fatih Kılıç. Özben’in güpegündüz Yenimahalle’de kaçırılmasından 5 gün sonra o da sırra kadem bastı.
Fatih Kılıç, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen bir öğretmendi. 7 aydır işsizdi, hiçbir geliri olmadığı için ailesinin yardımı ile geçiniyordu. 14 Mayıs Pazar günü eşi Nihal Hanım ve 4 çocuğuyla güzel bir Pazar günü geçirdi. Gece 22.30-23.00 sularında AŞTİ’den eşi ve çocuklarını memleketine yolcu etti. Kendisi sonraki günlerde ailesine katılma niyetindeydi. Çocuklarıyla vedalaştı, son kez sarıldı. Daha sonra 22.55’de Kızılay istikametine giden Ankaray’a bindi. Ankaray’dan Dikimevi son durağında indi. Fatih Kılıç’ın son görüldüğü yer burasıydı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı.
DİKİMEVİNDEKİ SON GÖRÜNTÜLERİNİ EŞİ BULUYOR
Ankaray idaresinden görüntüleri istediğinde savcılık kararı olmadığı gerekçesiyle aileyi bir hafta beklettiler. Yine polis yerine aileler araştırıyordu kayıplarını. Daha sonra alınan görüntüler, AŞTİ ve Dikimevi arasında yaşananları gösteriyordu. Eşini bizzat Nihal Hanım tespit etti.
Önce emniyetin bütün birimleri sonra hastanelere gitti kaybolan hayat arkadaşını bulmak için. Diğer adam kaçırma olayları da basına yansıdığı için tedirginlikleri her geçen gün artıyordu. Sosyal medya hesaplarından, konuya duyarlı milletvekilleri ve STK’lardan, Ankara Valisi, İçişleri Bakanı gibi doğrudan konunun muhatabı yetkililerden birçok kanalla yardım istedi aile. Ancak derhal ve her yönüyle soruşturulması gereken bu insanlık suçunu araştıran aileye cevap bile gelmedi.
SAVCI 1.5 AY SONRA GÖREVLENDİRİLİYOR, O DA TAKİPSİZLİK VERİYOR
Kılıç’ın kaybolmasıyla ilgili şikayete konu soruşturma için neredeyse bir buçuk ay sonra savcılık görevlendirmesi yapıldı. 21 Haziran 2017 tarihinde atanan soruşturma savcısı, 3 Temmuz’da takipsizlik vererek dosyayı kapattı. Kılıç evine dönmemişti, ailesi ve onu arayan arkadaşlarıyla irtibata da geçmemişti. Ancak savcılık sürpriz bir şekilde dosyayı kapatıp olayın üstünü örtmüştü. Aile bir haber bekledi, karneler alındı, bayram geldi. Özlemin, korkunun ve endişenin her türü yaşatıldı Kılıç ailesine. Ancak o geri dönmedi.
TRANSPORTER’LAR HAZİRAN’DA TEKRAR YOLLARDA
KHK ile memuriyetten ihraç edilen bir başka isim Cemil Koçak da, 15 Haziran 2017 günü saat 17.20 sıralarında Ankara Altındağ’da kaçırıldı. Ailesi tarafından Twitter aracılığı ile paylaşılan bilgilere göre; Koçak evden 8 yaşındaki çocuğu ile ayrıldıktan sonra aracı ile seyahat halinde iken arkasından minibüs tarzı füme renkli siyah cam filmli Transporter bir araç çarpmış, kaza sebebi ile araçtan inen Koçak zorla alıkonulmuştu. Olay çocuğunun gözü önünde gerçekleşti. Çevrede görgü tanıkları da vardı.
ANNE, BABAMI KAÇIRDILAR
Aracı ile ana caddeye çıkmaya çalışıyordu Cemil Koçak. Yanında 8 yaşında oğlu da vardı. Kırmızı Honda Jazz marka aracının arkasında siyah ve beyaz renkli iki Ford Focus araç takipteydi, onların da ardında VW Transporter araç izliyordu. Siyah araç kaza süsü vermek için Cemil Koçak’ın aracına arkadan çarptı. Bir anda ortalık karışmıştı. Tartışma görüntüsü ile Koçak apar topar Transporter’e atılmıştı. Koçak’ın küçük oğlu şok içindeydi. Annesini telefonla aradığında söyleyebildiği tek şey ‘Babamı kaçırdılar anne!’ oldu. Cemil Bey imdat dediğinde yardıma koşmuştu çevredekiler. Ancak Cemil Bey’i alan çete çoktan yola çıkmıştı. Küçük çocuğun elinden telefonu alan bir görgü tanığı eşine de olayı neredeyse canlı canlı anlatmıştı.
FÜME RENKLİ İSTANBUL PLAKALI TRANSPORTER
Önder Asan, Turgut Çapan, Mustafa Özben de olduğu gibi yine 4 araçlı bir ekip Koçak’ı takibe almıştı. Koçak’ı kaçıran ekip ve füme renkli 34 plakalı Transporter, Mustafa Özben’in ailesinin kayıtlarda bulduğu minibüsle aynıydı. Kamera görüntüleri vardı. Ankara’nın göbeğinde adam kaçıran ekip yine iş başındaydı ve yakalanmıştı. Ancak polis ve savcılıklardan olayların derinlemesine araştırması beklenirken, dosyaları birleştirme, gizlilik veya takipsizlik kararları geliyordu.
ADAM KAÇIRMA ÇETESİ İZMİR YOLLARINDA
Koçak’tan bir gün sonra 16 Haziran 2017 günü hedef alınan isim bu kez İzmir’deydi. KHK ila kapatılan Şifa Üniversitesi Hastanesi yöneticilerinden Murat Okumuş, o gün saat 18.00 sularında İzmir Bornova’dan Ankara’daki kaçırılma olaylarına benzer bir şekilde kaçırıldı. Olay Erzene Mahallesi’nde 8. Sokak’taki GYM Fitness’in önünde gerçekleşmişti. Polis ve hastane kayıtlarında Murat Okumuş’a dair hiçbir iz bulamamıştı ailesi. Ancak olay yerindeki görgü tanıkları vasıtasıyla birçok detayı öğrenmişlerdi.
‘POLİSİZ’ TAKTİĞİ VE İKİ FARKLI ARAÇLA TAKİP
İki farklı araçla Okumuş’u takibe alan kişiler 45 plakalı Volkswagen Caddy marka bir araç ve 20 AK 171 plakalı Toyota Auris marka başka bir aracı kullanıyordu. Ankara’daki çete gibi İzmir’de bu işi yapanlar yine aynı taktiği kullanmış, kendilerini polis olarak çevreye tanıtmıştı. Olaya şahit olanlar 155 Polis İhbar Hattı’nı aradı. Olay yerine resmi polis ekipleri geldi. Ancak vatandaşlara bu tuhaf kaçırma olayına ilişkin iki aracın kullanıcılarının Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli oldukları söylenmişti.
Bu kez Ankara’daki kaçırmalar gibi olayın üstünden uzun bir süre geçmemişti. Ancak 6 gün boyunca görüntüleri almamak için direndi polis adeta. İlerleyen günlerde ailenin şikayeti dahi dikkate alınmayacaktı. Ailenin İzmir’de ikamet etmediği gerekçe gösterilerek işleme konulmadı. Israrlar üzerine polisteki soruşturma dosyasına olay bir kaçırılma değil, ‘kayıp’ şeklinde girebilmişti.
Hem ayak sürünüyor, hem işler yokuşa sürülüyordu. Kaçırma suçunun ispatı için aileden polise tanık getirmesi istenmişti. Polis daha sonra ise olaya karışan araçların plakalarının sahte olduğunu söyleyecekti aileye. Bu kez de sahte plakalı araçlar sebebiyle soruşturma yürütmek istenmiyordu. Failler biliniyor ve korunuyordu.
İZMİR TORBALI DA BİR ÖĞRETMEN KAÇIRILIYOR
İzmir’deki ilk kaçırılma olayı Murat Okumuş’un kaçırılması değildi. Ankara’da Turgut Çapan ve Önder Asan’ın kaçırılmasından hemen sonra öğretmen Cengiz Usta kaçırıldı. 4 Nisan 2017 tarihinde evinden çıkan öğretmen Cengiz Usta evine bir daha dönememişti. Polis, hastane, sokak sokak gezerek kayıp Cengiz Öğretmeni arama işi de ailesine düşmüştü. Cengiz Usta İzmir Torbalı’da uzun süre görev yapmıştı. Kaçırılmadan 8 ay önce KHK ile ihraç edildi.
Ağabeyi Selim Usta iki hafta boyunca kardeşine aradıklarını anlattığı Büyük Torbalı gazetesine Cengiz Öğretmenin kaçırılışına ilişkin tüm detayları anlatmıştı: “4 Nisan’da kardeşim, küçük kızını evde bırakıp asansör taksitini yatırmaya çıktı. Taksiti yatırdıktan sonra eve ne yazık ki dönmedi. Bir görgü tanığı Abdülhamit Caddesi’nde kardeşimin iki kişi tarafından zorla araca bindirildiği söylendi. Bu polis tutanaklarında da yer alıyor. Benim kardeşimin kimseyle kötü bir diyaloğu yoktu. Bir an evvel tüm izlerin değerlendirilmesini ve kardeşimizin sağ salim evine dönmesini istiyoruz. İki çocuğu ve eşi evde harap durumda.”
İŞKENCEHANEDEKİ ‘HADİ CENGİZ’ SESLERİ
Ankara’da kaçırıldıktan sonra 1.5 metrekarelik bir hücrede 42 gün tutulan ve işkenceye uğrayan Önder Asan’ın insan hakları örgütlerinin raporlarına ve savcılık şikayet dosyalarına giren anlatımlarında, işkence mekanında duyduğu bir isimden bahsediliyordu. İşkence odası Asan’ın hücresinin karşısındaydı. Bir keresinde işkencecilerin ‘Hadi Cengiz’ dediğini işitmişti Asan. O Cengiz, İzmir’den kaçırılarak getirilen Cengiz Usta idi.
İyi ama Ankara’dan sonra neden İzmir’e sıçramıştı adam kaçırma çetesinin icraatları? Turgut Çapan’ın İzmir geçmişi vardı. O da Önder Asan, Cengiz Usta, Murat Okumuş ve diğer birçok isim gibi aynı işkencecilerin elindeydi. Muhtemelen sorulduğunda Hizmet Hareketi ile ilgili tanıdığı isimler söylemek zorunda kalıyor, farklı yöntemlerle bu isimler de faili meçhul ve adam kaçırma çetesinin sorgularına konu ediliyordu.
MEÇHUL KAYIKÇI’NIN İFŞAATLARI
Bu kısımdan itibaren kaçırılanların dram ve yaşananlara ilaveten mekan ve olayların oluş şekilleri ile ilgili bilgileri paylaşmak istiyorum. Ankara ve İzmir’deki bu adam kaçırma hadiselerinin yaşandığı dönemin son günlerinde (Mart-Haziran 2017), Twitter’da Meçhul Kayıkçı isimli bir kullanıcı (@kayikci06) ilginç paylaşımlar yapmaya başladı. MİT’in içinden bilgiler yazıyordu. Bir psikolojik harekat hesabı olmaktan öte, yer, mekan ve isim vererek işkence olaylarına dair ilginç bilgiler paylaşıyordu.
‘O GENÇ ÇOCUKLARIN ÇIĞLIKLARI YETTİ ARTIK!’
Bu kimliksiz kullanıcı, https://ciftlikteiskencevar.wordpress.com/ isimli ücretsiz web sitesi yayını yapılabilen bir mecraya da yazdıklarını taşımıştı. Yazdığı isimler gerçekti, mekanlar da. İlk paylaşımlarında, “Müsteşarın emriyle MİT’e geldik. Her türlü pis işi bize yaptırmaya başladılar. Suriye’deki cihatçılara silahları hep biz götürdük. Bu işleri emir dedik, eyvallah çektik. Sınırdan adam geçirin dendi görevdir dedik. Emri sorgulamadık, denileni yaptık. Sonra adam kaldırma ve işkenceler başladı. Ama işkencelerde kulağımdan hiç gitmeyen o genç çocukların çığlıkları yetti artık, delirmek üzereyim geceleri kabusla uyanır oldum” şeklinde yazmıştı.
DARBEDEN ÖNCE HAZIRLANAN İŞKENCEHANELER
Mevzuat altyapısı 15 Temmuz öncesi hazırlanan ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kullandığı, sorgu odalarının bulunduğu bir mekandan bahsediyordu. Anlattığına göre teşkilat buraya ‘Çiftlik’ diyordu. Ankara Bulvarı ile Anadolu Bulvarı’nın kesiştiği yolun yanıbaşında MİT’in sorgu odalarının olduğu bir binaydı bu. Traktör fabrikasının karşısında Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın tam arkasındaydı. Burası Milli İstihbarat Teşkilatı Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın yerleşkesiydi.
O hesap ve internet adresinde ‘kaçırılan ve işkence gören bazı isimler’ başlığıyla paylaşılan bilgiler şöyleydi:
Önder ASAN (Öğretmen)
Mustafa Özgür GÜLTEKİN (Memur)
Ayhan ORAN (Mit)
Mesut GEÇER (Mit)
Hüseyin KÖTÜCE (Memur)
Sunay ELMAS
M. SÖNMEZ (Memur)
Aytekin Yılmaz (Öğretmen)
Kenan Şahin (Memur)
Daha sonra aynı hesap ikinci bir liste daha yayınladı. Kamuoyunun çoğunu hiç duymadığı isimlerdi bunlar.
Basri Kızıl (Öğretmen)
Abdulkadir Yılmaz (Sağlık Bakanlığı)
Abdullah Kaymaz (Öğretmen)
Şahin C. T. (Mit)
Serdar S. (Mit)
Murat Y. A. (Mit)
Mesut Kaçmaz ve ailesi
Gülizar Erkaçar (BTK)
Güngör Bilal E. (Diyanet İşleri Başkanlığı)
Turgay Karaman
A. Osman Çırak (Sağlık Bakanlığı)
YARIN: ÇETENİN İŞKENCE MERKEZİNE YOLCULUK
16.2.2018 [TR724]
4.Marşandiz’deki karanlık işler: Çetenin işkence merkezine yolculuk
Siyah Transporter’lar, JİTEM’in zulmünün simgesi haline gelen ‘Beyaz Toroslar’ın yerini aldı. Erdoğan rejiminin MİT ve Emniyet içinde oluşturduğu, SADAT gibi yapılarla omuz omuza çalışan; yurt dışında El Nusra, IŞİD uzantılı isim ve örgütlerle aşık atan bir çete, masum öğretmen, memur, emniyetçi ve hatta kendi meslektaşı MİT’çilere bile zulüm hücrelerini atacak kadar gözünü karartmıştı. Kaderin bir cilvesi olsa ki, bu çetenin işkence merkezinde neler yaptığı, PKK’nın elindeki iki üst düzey MİT’çinin itiraflarıyla deşifre olacaktı.
“Özel Faaliyetler Sorgu Yerleşkesini biz de kullandık. GİB (Güvenlik İstihbarat Başkanlığı) başkanlığı olarak. Bir gün sonra FETÖ dairesi erkek bir şahsı getirdi. Zaten küçük bir yer. Üç dört hücresi var. Bir de koruma yeri var. O geldikten sonra GİB Başkanı telefon açtı dedi ki; “sesinizi çıkarmayın sesinizi yükseltmeyin. Bir de kameraları kapatın” dedi. Hücreleri gösteren kameralar var. Tahmin ettim ki bu teşkilat mensubu birisidir. “Bizim sesimizi duymaması ve bizi görmemesi gereken birisidir” dedim. Biz de onu görmeyelim diye kameralar kapatıldı. Ama ben onu gördüm. Çünkü işte Uğur Kaan Ayık ve Oğuz Yüret ile Paris katliamını organize eden Ayhan Oran’dı. Çünkü Ayhan Oran’ın bacakları futbol oynadığı için çarpık dışa doğru açık. Sonra da basına düştü zaten. “Ayhan Oran nerede?” diye.’’
PKK’NIN ELİNDEKİ İKİ MİT YÖNETİCİSİNİN İFŞAATLARI
Beştepe Sarayı’nın 3-4 km arkasındaki işkence merkezine ilişkin bu tafsilatlı bilgiyi veren kişi PKK’nın 4 Ağustos 2017 tarihinde kaçırdığı MİT üst düzey sorumlularından Erhan Pekçetin. Pekçetin, bir başka MİT’çi Aydın Günel ile Kuzey Irak’ta PKK üst yönetiminden bazı isimlere suikast yapmak için operasyon hazırlıkları yaptıkları sırada örgüt tarafından karşı operasyonla alı konulan iki isim. Hala PKK’nın elindeler.
Yukarıdaki ifşaatlar da örgüte yakın internet kanalları vasıtasıyla görüntülü ve yazılı olarak paylaşıldı. Pekçetin’in Ayhan Oran’ın Paris cinayetindeki rolü ile ilgili iddia ya da verdiği bilgileri teyit edecek noktada değiliz, ancak Pekçetin’in meslektaşı bir MİT’çinin kaçırılması ve teşkilatın ‘Çiftlik’ adını verdiği Özel Faaliyetler Başkanlığı yerleşkesine getirilmesine birebir şahit olduğu görülüyor.
Ayhan Oran, kamuoyuna yansıyan ve kaçırıldığı bilinen iki eski MİT çalışanından biriydi. 17 Haziran 2016’da yani 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir ay önce görevden uzaklaştırılmıştı. Oran, darbe girişiminin ilk gününde açığa alınıp, 2 Ağustos 2016’da ihraç edildi.
ÇOK ŞEY BİLEN MİT’Çİ NEDEN KAYBOLDU?
İkamet ettiği sitenin kamera kayıtlarına göre Ayhan Oran en son 1 Kasım 2016 günü saat 12:38’de görülmüştü. Aracıyla siteden çıkış yapmıştı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı. Erhan Pekçetin’in anlatımlarından öğrendiğimize göre kaçırma ve sorgulama eyleminin içinde MİT’in Güvenlik ve İstihbarat Başkanlığı da vardı. Kameralar kapatılmış, herkesin sesi kesilmiş ve bir MİT mensubu insanlık dışı muamelelere maruz kalacağı hücrelere atılmıştı.
Güvenlik konularını yakından takip eden Sözcü Gazetesi yazarı Saygı Öztürk, “Çok Şey Bilen MİT’çi ortadan kayboldu” başlıklı yazısı ile konuyu on gün sonra köşesine taşıdı. Ailesinin verdiği bilgilere göre; Yunanistan’dan Türkiye’ye Yunan plakalı diplomatik plakalı mavi renkli Opel marka otomobille dönen Oran’ın pasaportu elinden alınmıştı. Ancak o Yunanistan’dan izinli olarak döndüğü dönemde getirdiği otomobili kullanmayı sürdürüyordu. 1 Kasım’dan sonra kendisi ve kullandığı araca dair hiçbir ize rastlanmadı. Ailenin avukatının ulaşabildiği tek veri aynı gün saat 16’ya kadar telefonunun sinyal verdiği ve ardından sinyalin kapandığı bilgisiydi.
SORUŞTURMASI VAR AMA ADLİYE VE SAVCILIKLARDA DEĞİL!
İstihbarat Uzman Yardımcısı olarak 2005 yılında MİT’te göreve başlamıştı Ayhan Oran. Diyarbakır, Şırnak gibi terörün yoğun olduğu illerde ve Dış Operasyon Başkanlığı’nda görev aldı. Görevindeki başarıları nedeniyle takdirname ve teşekkür belgeleri almıştı. Yunanistan’da görev yaparken 12 Haziran’da Türkiye’ye çağrıldı.
Saygı Öztürk’ün yazdığına göre o günlerde yürütülen bir soruşturma kapsamında ifadesine başvurulacaktı. Gazeteci Öztürk şunları yazmıştı: “Bazı MİT mensupları kendi adına kayıtlı olmayan ve MİT’e de beyan etmedikleri telefon hatlarını kullanarak Paralel Devlet Yapılanması/ Pensilvanya Örgütü (PDY/PÖ) mensubu olan S.E. ile iletişim kurmakla suçlanıyorlardı. Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Yunanistan’da görev yapan A. O. 17 Temmuz’da açığa alındı. 2 Ağustos’ta meslekten ihraç edildi. Buraya kadar her şey normal. Ama bundan sonra durum karışık bir hal alıyor. İzinli olarak döndüğü dönemde getirdiği otomobili kullanmayı sürdürüyordu. 1 Kasım tarihinde saat 12.38’de bulunduğu sitenin kamera kayıtlarında çıkışı görülüyor. İşte çıkış o çıkış… Evden yanına hiç para almadı. Eşiyle vedalaşması olmadı. 1 Kasım’dan bu yana nerede olduğunu bilen yok. Telefon en son 1 Kasım saat 16.00’ya kadar açık. Ondan sonra sinyal kaydı da yok.”
MİT, İLİŞİĞİ KESİLMİŞTİR DİYE GEÇİŞTİRİYOR
Emniyet, hastane, otel kayıtları, MİT… Ailesi onu her yerde aradı, ancak bulamadı. Yer yarılıp içine girmişti sanki. Eşi ve avukatı Süleyman Serdar Balkanlı, MİT’e başvurdu. Kendilerine verilen cevapta, “A. O. kurumumuz emrinde görevliyken yürütülen soruşturma sonucu 2 Ağustos 2016 tarihinde kamu görevinden çıkarılarak ilişiği kesilmiş olup, hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur. Söz konusu tarihten itibaren A. O. hakkında teşkilatımızca yapılan herhangi bir işlem yoktur” denildi.
SUNAY ELMAS İLE TEMASLA SUÇLANIYORDU
Bir yıl sonra PKK elinde esir bir başka MİT’çi meslektaşının eliyle Ayhan Oran’ın Çiftlik’teki sorgu merkezinde olduğu deşifre olmuş oldu. Saygı Öztürk’ün yazdıklarının içinde darbe öncesine ait bir soruşturmanın izlerine ait kritik bilgiler vardı. Ayhan Oran’ın, S.E ile iletişim kurmakla suçlandığını söylüyordu gazeteci Öztürk. Peki bu S.E. kimdi? Transporter’lı adam kaçırma çetesinin hedefindeki ve kayıp listesinin en başındaki isim Sunay Elmas’tı bu kişi. Elmas, 27 Ocak 2016’da Ankara CEPA alışveriş merkezi önünden saat 11.00 sıralarında kaçırıldı. Olay görüntülerinin Emniyet güçlerinin elinde olduğu biliniyor. Ancak iki yılı aşkındır kendisinden haber alınamıyor.
Sunay Elmas, dosyasına ilerleyen yazılarımızda değineceğiz, ancak Ayhan Oran’ı kaçıran çetenin suç mekanı Çiftlik ve diğer sorgu mekanlarına ilişkin sorgularımıza devam etmemiz gerekiyor. Bir gün önce yazdığımız gibi Twitter’da Meçhul Kayıkçı isimli bir kullanıcının (@kayikci06) verdiği bilgilerin teyidini, PKK’nın esiri Erhan Pekçetin ve arkadaşı Aydın Günel yaptı. İkili 23 Ocak 2018’de paylaşılan görüntüleriyle bizzat şahit olarak yaşananları anlatmıştı.
EL NUSRA’YA GİDEN SİLAHLARIN MERKEZİ NERESİYDİ?
Pekçetin ve Günel’in anlattıkları Ayhan Oran ile sınırlı değildi. İkili, AKP ve Tayyip Erdoğan’ın Suriye iç savaşı ve Ortadoğu’daki illegal faaliyetleri; El Kaide, El Nusra ve IŞİD yapılarıyla temaslarına dair de kritik itiraf ve ifşaatlar yapmıştı. Örneğin MİT’in El Nusra temaslarının başlangıcına dair bilgiler vermiş ve kaçırılan kişilerin tutulduğu Özel Faaliyetler Başkanlığı yerleşkesinde başka şeylerin de yaşandığını aktarmışlardı. El Nusra ve Suriye’ye giden MİT tırlarının ve silahlarının merkezi hareket yerlerinden biri bu mekandı. İkili PKK’nın elindeki görüntülerde bunu, aynı mekanda şahit oldukları bir olayla bağlantılı olarak şöyle anlatıyordu: “Suriye’deki olayların, aşiretlerin, gidiş gelişlerin silah mühimmatlarının ÖSO kuvvetlerinin savaş alanlarına aktarımına kadar. Hatta bir koruma arkadaşım vardı. Özel kuvvetler daire başkanlığına gitmiştim. Birini gördüm “bu tipsiz kim?” dedim. “ÖSO’cu” dedi. “Bunlar ne arıyor burada?” dedim. “Bunlar mı savaşıyor, şekilsiz adam.” Bunlar gidiyor, yedi gün savaşma süreleri var. Bir ekibi götürüyorsunuz. Sonra tekrar geri getiriyorsunuz. Üçüncü dördüncü gün “değişim diye yalvarıyorlar” dedi. Türkiye’den geliş gidişleri itiraf ediyorlar. Hatta “harcadıkları silahın, mühimmatın haddi hesabı yok” diyordu. Muhtemelen çok fazla mermi harcıyor, öylesine harcıyor olabilir. Onu duymuştum o arkadaştan. MİT Özel Faaliyetler Başkanlığı bunları organize ediyor. Onun haricinde El Nusra ile temasları onların sağladığını düşünüyorum. Çünkü Suriye’de bir dönem teşkilatın (MİT’in) El Nusra ile yoğun temasları vardı.”
‘GÖZALTI YETKİLERİ YOK AMA ADAM KALDIRIYORLAR’
MİT yöneticisi Erhan Pekçetin, IŞİD’lileri anlatırken, Çiftlik’te yürütülen diğer faaliyetleri de deşifre ediyordu: “Özel faaliyetler başkanlığının yerleşkesi Yenimahalle yerleşkesi dışında Anadolu Bulvarı dışında daha önce Çiftlik olarak ifade ediliyordu. Onların gözaltı yetkileri yok. MİT’te İKK Başkanlığı haricinde diğer hiçbir dairenin dışında gözaltı yetkisi yok. İKK Başkanlığı da ajan suçlaması ile alıp fezleke hazırlama yetkisi var. Diğer hiçbir başkanlığın gözaltı yetkisi yok. O dönemde Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın da yetkisi yok. Ancak illegal adam alıp sorgulayıp serbest bırakıyorlar. Onların tesisatları daha donanımlıydı.”
İki MİT’çinin anlattığına göre Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın bütçesi çok yüksekti. Otobüsler, TIR’lar, silahların ve ÖSO mensuplarının gidiş-gelişleri organize ediliyordu. Pekçetin şöyle anlatıyordu:”Bizimkiler (MİT) organize ediyor gidiş-gelişleri. Bizimkiler, Özel Faaliyetler organize ediyor. O kadar TIR’ı hiçbir teşkilat mensubu servis aracı olarak kullanmadı. O beyaz Mercedesleri, yerleşkede olmasına rağmen o otobüsler kullanılmadı. Onları biliyorum. Özel faaliyetler bütçesinin de bu nedenle çok yüksek olduğunu biliyorum.”
2000’Lİ YILLARDAN BERİ KULLANILIYOR
Çiftlik, ya da işkence merkezi 2000’li yılların başında kurulmuştu. İlk sorumlusu Kemal Eskintan idi. Müsteşar Yardımcısı olunca yerine MİT’ten başka bir isim İ.K. atandı. Sorgu biriminin başında ise S.S. diye tanınan bir başka MİT’çi vardı. Ankara’da kaçırılan isimlerin tamamı bu ekip tarafından zulme uğramıştı.
Başkent Ankara’da Anadolu Bulvarı’nın tren yolları üzerinden geçen bölümüne yakın Marşandiz Tren İstasyonu karşısında tali bir girişi olduğu için mekan için Marşandiz denildiği de oluyordu. Bu mekan, 2014’ten itibaren Suriye’ye silah taşıyan tırların yüklemelerinin de yapıldığı yerlerden biriydi. Bu mekana dair bilgiler, PKK’nın elindeki iki MİT’çi ya da sosyal medya paylaşımlarıyla sınırlı değildi.
SİLAHLARI TAŞIYAN ŞOFÖRLERİN SORGU VE MAHKEME KAYITLARI
2014 yılı başında Adana’da yasadışı olarak silah taşıdığı tespit edilen ve bu sebeple Jandarma ve polis tarafından ifadesi alınan 06 M 9903 çekici plakalı ve 06 FC9198 dorse plakalı tırın şoförü M.K. ifadesinde başkentin göbeğindeki bu sorgu ve karanlık işler merkezinin faaliyetlerine ilişkin önemli bilgiler vermişti. Mahkeme ve savcılık kayıtlarına, sorgu tutanaklarına bilgilere göre M.K. şunları anlatıyordu:
“Bu yükler tırlara 02.30 gibi Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan ülkesini bilmediğim yabancı uyruklu bir uçaktan yüklendi. Saat 02.30’dan beri yoldayız, Yükümüzü Reyhanlı’ya götürüyoruz. Audi’deki iki kişi bize eşlik ediyor. Reyhanlı’da nereye gittiğimizi bilmiyorum. Reyhanlı’da Audi’deki iki kişiye tırları teslim ediyoruz. Bizi otele yerleştiriyorlar. Tırlar yurtdışına gidiyor. Daha öncede birkaç defa bu tür yükleri taşıdık. Devlet işi yapıyorduk. Ankara’da Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait bir yere akşamdan tırlarımızı bırakıyorduk. Bize saat 07.00’da gelin diyorlardı. Aynı şekilde yük getiriyorduk. Yükün Milli İstihbarat Teşkilatına ait olduğunu biliyorum. Devletin işi olduğu için rahat rahat geldik. İlk kez havaalanından yük aldık ve yükleme esnasında ilk kez aracımızın başındaydık’’
M.K.nın anlattığı yer MİT’e ait Özel Faaliyetler Yerleşkesi, Çiftlik ya da Marşandiz; adı her ne idiyse tam orasıydı. İllegal sorgu merkezi olarak kullanılan, adam kaçırma ve faili meçhul çetesinin, sırtını Beştepe Sarayı’na yasladığı yerin ta kendisiydi.
PAZARTESİ: ANKARA’DAKİ DİĞER KARANLIK İŞLER… MAHREM İMAMLAR NEREDEN ÇIKTI?
17.2.2018 [TR724]
5.Transporter Çetesi’nin ‘mahrem imam’ operasyonları
26 Nisan 2017 günü sabahın ilk saatlerinde 4 binden fazla emniyet mensubuna gözaltı kararı verildiği, daha sonra 9 binden fazla polisin açığa alındığı haberleri düştü. Bir günde 1000 kişi gözaltına alındı. 15 Temmuz kurgu darbe girişiminden bu yana emniyet teşkilatında ‘Hizmet hareketi ile irtibatlı olduğu’ iddia edilen memurlara karşı en geniş tasfiye operasyonu icra ediliyordu. Birgün sonra hükümet yanlısı medyanın manşetlerini ‘Mahrem İmamlar’ çökertildi’ ‘Sır kadro çözüldü’, ‘MİT FETÖ’nün kozmik odasına girdi’ gibi başlıklar süslüyordu.
MİT’TEN AL HABERİ! BYLOCK’TAN SONRA EN KULLANIŞLI MALZEME
ByLock’tan sonra yeni bir gizem ihtiyacı giderilmişti; ‘Mahrem İmam’ ifadeli haberler dibine kadar psikolojik harp kokuyordu. Cemaat’in toplum karşısındaki ‘gizli-gizemli bir yapı’ olduğu algısını; nefret dilini pekiştirmek için daha iyi fırsat olamazdı. Ancak haberlerin satır aralarında ve kimi gazetecilerin iştahlı (!) anlatımlarında olayın özü de deşifre ediliyordu.
Habertürk TV’ye o gün operasyonu anlatan Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir , ‘MİT bu operasyonda ‘HUMINT’ yöntemiyle kripto F..ö’cüleri saptadı’ ifadelerini kullanmıştı. Aydemir, ‘ByLock’tan sonraki en önemli olay’ diye tarif ediyordu operasyonu ve öncesinde yaşananları anlatırken. Humint tabiri istihbarat literatüründe ‘insan istihbaratı’ (Human Intelligence) ya da sahadan elde edilen istihbarat olarak biliniyordu. Haberlerin ve operasyonun kaynağının MİT olduğunu gösteriyordu aynı zamanda. Benzer yazı ve haber notları bir gün sonra birçok gazeteye servis edildiği gibi çıktı. Sözde MİT düğmeye basmış, operasyon ve tasfiyeler tek tek uygulanmıştı. Aynı gün çıkan haberlerde Hizmet Hareketi’ne yakın 35 bin polisten bahsediliyor, mahrem imamlarla ilinti kuruluyordu. Aynı haberlerde mahrem denilen bu kişilerin 17 bininin tutuklandığı bilgileri bile yer alıyordu. Haberlerin ve bilgilerin doğruluğundan ziyade algıdan yararlanılmak isteniyordu.
‘MİT’E TESLİM OLAN İSİM’ HABERİ
Bu hususta daha önemli bir ifşaat ise, Havuz Medyası’nın İzmir merkezli yayın organı Yeni Asır gazetesinde operasyondan iki gün önce yer almıştı. Erdoğan ailesinin kontrolündeki Turkuvaz Medya bünyesindeki Yeni Asır “Emniyeti Sarsan F..ö itirafçısı” başlıklı bir haber yayımladı. Fatih Şendil imzalı haberde, “Ankara’da MİT Müsteşarlığı’na teslim olan bir kişi, kendisinin F..ö’nün Emniyet İmamı olduğunu belirterek önemli bilgiler verdi. Bu kişinin, F..ö’nün Emniyet içinde şu ana kadar deşifre olmayan kripto ve hücre yapılanmasındaki isimlerin listesini de MİT görevlilerine verdiği öne sürüldü. Listede yer alan isimler arasında halen görevde olan üst düzey emniyet mensupları olduğu iddia edildi. Bu gelişmenin ardından MİT, İstihbarat Şube ve F..ö ile mücadele eden tüm birimler alarma geçti. Bu çerçevede birçok ilde kilit noktada görev yapan bazı polis müdürlerine yönelik operasyon yapıldı.Haklarında soruşturma başlatılan müdürler pasif göreve ya da açığa alındı.” deniliyordu. Gece yarısı 00.26’da yayınlanan haber daha sonra aniden siteden kaldırıldı. Ortada bir liste vardı, tasfiyeler olacaktı. Gazete apaçık yazmıştı. Ancak haber erken patlatılmıştı.
MİT’e teslim olan değil, aslında Transporter çetesiyle birlikte Emniyet ve MİT içindeki adam kaçırma çetesinin kaçırdığı isimlerdi kastedilen. Ayhan Oran, Sunay Elmas, Turgut Çapan, Önder Asan, Hüseyin Kötüce, Mesut Geçer, Cengiz Usta gibi isimleri kaçıran ekip, yeni bir liste hazırlığındaydı. Bu isimler işkence ve kötü muameleye maruz kalmıştı. Aç bırakma, elektrikli müdahale, taciz, küfür, dayak; ilaçlı müdahaleler ve daha nicesi….
BAŞBAKAN YILDIRIM’IN ‘İŞİN SEYRİ DEĞİŞECEK’ AÇIKLAMASI
Olayın bir adım öncesi de vardı. Bu haberden yaklaşık 1 hafta önce 14 Nisan 2017 günü Başbakan Binali Yıldırım bir televizyonun canlı yayınında, “Şu ara çok önemli bir tespit yapılmış durumda. Bu tespitin sonuçları, F..ö ile mücadelede bize ciddi imkân sağlayacak. İşin seyri değişecek. Bunlarla ilgili detaylar önümüzdeki günlerde netleşecek, bu kadar söyleyeyim” açıklamasında bulundu. Tıpkı Sulh Ceza Hakimlikleri kurulurken ‘bir projemiz var’ diye beyanda bulunan Tayyip Erdoğan gibi, Yıldırım da operasyonların altyapısını tarif ediyordu, elde edecekleri ‘yeni imkanlar’dan bahsediyordu. 5 gün sonra OHAL 3. kez uzatılacaktı. Yaklaşık on gün sonra binlerce insan tutuklanıp, on bine yakın polis tasfiye edilecekti.
SOYLU ‘DAN ‘SÖKÜLME SÖZ KONUSU’ AÇIKLAMASI
Benzer açıklamalar İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun da diline dolanmıştı. Mahrem İmamlar diye kamuoyuna sunulan operasyonlardan sonra Soylu, “Bir sökülme söz konusudur. Özellikle mahrem imamlar operasyonu ile elde edilen sonuç itibariyle söylüyorum. Milletimiz sabırlı olsun. Devletimiz kararlıdır, bu konuda bu adımları atmaktan da bedeli ne olursa olsun çekinmeyecektir” şeklinde ifadeler kullandı.
TEHDİT ALGISINI AYAKTA TUTMA OPERASYONLARI
AKP iktidarı bir yandan dizginleri elinde tutacak KHK’leri çıkarıyor ve OHAL tasfiyeleri yapıyor, öte yandan ülkedeki ‘F..ö tehdidi’ algısının diri tutulması için kitlesel kıyımlara zemin hazırlıyordu. Hükümet ve yandaş medya savcılık ve emniyet kanallarında yürütüldüğünü zannettiğimiz soruşturmaları en ince ayrıntısına kadar biliyor ve hatta yönetiyordu. Daha önemlisi olayı bir örümcek ağı gibi kurgulayarak, oluşturulan nefret ve gizim üzerinden her türlü kirli operasyona kapı aralanıyordu.
Mahrem İmamlar kavramının üretilmesi ve kamuoyuna pazarlanması da bir psikolojik harekattan ibaretti. Ankara’da Gülen Hareketi’ne karşı yürütülen çatı davasında örgüt yapısını gösterdiği iddia edilen piramitte ‘illegal yapılanma’ adıyla zikrediliyordu. 15 Temmuz’dan sonra TSK, Emniyet, MİT ile ilgili her operasyonun adı ‘Mahrem İmam’ oldu. Öğretmen, esnaf, öğrenci binlerce masum insan gözaltına alınırken ve polisler görevlerinden uzaklaştırılırken, tehdit algısını ayakta tutma operasyonları bu söylemlerle yürütüldü.
SUNAY ELMAS’TAN 2 YILDIR NEDEN HABER ALINAMIYOR?
Mahrem İmam mevzu, Ankara merkezli fail-i meçhul ve kaçırma olaylarının da merkezindeydi. 1 Kasım 2016 tarihinden kendisinden haber alınamayan Ayhan Oran’ın ilişki kurduğu iddia edilen Sunay Elmas dosyasının en kritik bilgileri bu iddia ya da kurgunun üzerineydi.
Önce Sunay Elmas’tan başlayalım. Ankara’da yaşayan Elmas, 27 Ocak 2016’da yani tam iki yıl önce; 15 Temmuz darbesinden tam altı ay önce kaçırıldı. O gün çocuklarını Sincan’a bıraktı, dönüşte CEPA Alışveriş Merkezi’nin önünden saat 11.00’de kaçırıldı. Bu Ankara’daki siyah Transporter’ların ilk icraatıydı.
Onunla ilgili bilgiler de ailesinin gayretleriyle ortaya çıkmıştı. Ailenin araştırmasına göre, Elmas Sincan’dan döndükten sonra aracının tüm görüntüleri MOBESE kameralarında kayıtlıydı.
Diğer kaçırma olaylarında olduğu gibi bu ilk insan kaçırma hadisesinde de Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan başvurulardan sonuç alınamadı. Bir buçuk sene sonra ortaya çıkan bilgilere göre, Sunay Elmas da Milli İstihbarat Teşkilatı Özel Faaliyetler Başkanlığı yerleşkesi olarak bilinen ‘Çiftlik’ denilen işkence merkezindeydi. İşkence görenler ve kaçırılanlar listesinde onun da adı vardı.
ANKARA BAŞSAVCILIĞINDAKİ GİZLİ SORUŞTURMANIN İÇİNDE
Sunay Elmas’a ait önemli bilgi ve ayrıntılar Ankara Başsavcılığı’nın yürüttüğü gizli bir soruşturma dosyasına da girmişti. Bu soruşturmanın (2016/113825 sayılı soruşturma) iddianamesinde (2017/1121 numaralı iddianame) Sunay Elmas’ın kaçırılması olayından bahsediliyordu. İddianamedeki yazılanlara göre, 27 Temmuz 2016 günü (Elmas’ın kaçırılmasından 6 ay sonra) akşam 20:28’te Terörle Mücadele Dairesi Nöbetçi amirliğini arayan bir kişi ‘F..ö/PDY ile ilgili ihbar yapmak istediğini, elinde çok önemli bilgilerin olduğunu, bu bilgileri kapalı bir zarf içerisinde EGM binasının alt kısmında kalan Cemal Süreyya isimli parktaki çocuk kaydıraklarının karşısında otobüs durağının arka hizasında kalan çöp bidonunun içerisine bıraktığını anlatmıştı. İddia edildiği gibi bir bidonun içine bir zarf bırakılmıştı. Ve zarflardan 11 ve 6’şar sayfalık iki ayrı isim listesi çıkmıştı. Listelerde 139 kişi vardı. Kimliksiz bir ihbarla gelen mektupla bu kişiler hakkında soruşturma açıldı.
ÇÖP BİDONUNDAN GELEN İHBARLA 139 KİŞİYE OPERASYON
Gerisi iddianamede şöyle geçiyordu: “23*23 cm ebatlarında sarı renkli bir zarfın bulunduğu, zarfın içerisinde 11 sayfadan ibaret bir isim listesi ile beyaz renkli ikinci zarf içerisinde ise 6 sayfadan oluşan isim listesi olduğunun belirlenmesi üzerine, ihbarda isimleri yer alan kişiler hakkında soruşturma açılmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturma sonucunda, ihbarda isimleri yer alan kişilerin Fetullahçı T. Örgütü (F..ö/PDY) üyesi oldukları ve örgütün mahrem hizmetler yapılanmasında görev üstlendikleri belirlenmiştir. Farklı Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından şüphelilerden bir kısmı hakkında daha önce aynı suç nedeniyle soruşturma yürütüldüğü, hatta bu şüphelilerden bir kısmının bu soruşturmalar kapsamında tutuklandıkları, ya da yakalama emri ile arandıklarının belirlenmesi nedeniyle bu şüphelilerin hakkındaki soruşturma tefrik edilerek ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderilmiştir. 139 şüpheli hakkında ise kamu davası açılması cihetine gidilmiştir…”
İHBAR MAİLİ İLE SUÇU CEMAATE YIKMA TAKTİĞİ
Sunay Elmas’ın bu iddianameye dahil edildiği kısım ise bir mail ihbarıydı. 4 Mart 2016’da yani Elmas’ın kaçırılmasından yaklaşık bir ay sonra ‘michaelsantaza@yandex.com’ adresinden Ankara Emniyeti’ne bir ihbar maili atılmıştı. Bu ihbar mailinde Hizmet Hareketi ile irtibatlı bir başka isim olan Bülent B. isimli kişinin Sunay Elmas’ı kaçırttığı, bunun toplantısının Ocak ayında M.E.K. isimli kişinin Eczanesinde yapıldığı ileri sürülüyordu. Konu çatı iddianamesine ve medyaya da malzeme olsun diye M.Ö., R. A. gibi ismi bilindik ‘büyük cemaat abileri’ne de bu ihbar mailinde yer verilmişti. Kaçırma olayına karar veren heyet eczanede toplantı yapmış, sonra da Sunay Elmas kaçırılmıştı. Gerçeklikten uzak bu kurgu ve senaryoya göre, Elmas’ın kaçırılışı örgütün kendi iç hesaplaşması olarak sunuluyordu. Üstelik kaçırma kararı alan ve uygulayanlar da (Bülent B., M.E.K. C.Ö ve A.H.P.) yurtdışına kaçmıştı. Bu iddiaya göre ‘Mahrem İmamlar’, bir başka mahrem imamı kaçırmıştı.
Maildeki ve emniyet bahçesine bırakılan mektuptaki kurgu ile MİT ve Emniyetin Transporter çetesinin icraatlarının üstü örtülmeye çalışılıyordu. İddianamede Sunay Elmas’ın açıkça kaçırıldığı kabul edilmişti. Transporter çetesi bir yandan işlediği suçları örtmek diğer yandan ise Cemaati kriminalize etmek istiyordu. Ailenin ve medyanın ilgisinden konuyu uzaklaştırmak, Ankara’da daha büyük bir soruşturma dosyasına dahil edilmek istenen ve ‘Cemaat infazı’ olarak sunulmak istenen Sunay Elmas’tan o gün bugündür haber alınamadı. Sorular çok: Hakkında bir soruşturma varsa neden bir mahkeme ve savcılık aşaması yaşanmadı. Değilse, başkentte 2 yıl önce kaçırılan bir kişi neden hala bulunamıyor?
CEMAATİ KRİMİNALİZE ETME OYUNUNDA SON PERDE
Hırant Dink, Üzeyir Garih, Necip Hablemitoğlu gibi Ergenekon ve derin devlet yapılarının açık cinayetlerini de o günlerde manşetine taşıyan yandaş medyaya böylece yeni bir malzeme sunuluyordu. Olayın belki de en acı tarafı, ‘F..ö üyeliği’ suçlamasıyla herkesin kaçırılabileceği, başına her iş gelebileceği, bunu da örgütün (!) kendisinin yaptığı algısı yayılmak isteniyordu. 15 Temmuz öncesinde benzer başka sahte ihbar ve polis yönlendirmeleriyle Ankara, İstanbul, Konya merkezli birçok operasyon çekilmişti. Sunay Elmas olayı da onlardan biriydi. AKP iktidarı ve işbirlikçisi yapı 15 Temmuz kurgu darbe girişimi ile daha büyük bir kriminal suç icat etmiş ve çuvalın içine herkesi dahil etmişti.
15 Temmuz darbe kurgusu ile hiç bir ilgileri olmamasına rağmen yaklaşık 150 bin kamu görevlisi memuriyetten atıldı. 60 binden fazla insan delilsiz mesnetsiz, darbe suçlamasıyla hapsedildi. İktidarın ve güdümlü yargının hırsı bir türlü geçmemişti. 1990’lı yıllarda uygulanan “kaçırıp kaybetme” yöntemi ve eylemleri yürürlüğe konulmuş, siyah Transporterları kullanan bir çete görevlendirilmişti.
TEM-MİT EL ELE OYUN PEŞİNDE
Kaçırma olayları sonrası elde edilen ya da üretilen malzemelerle, tasfiye amaçlı uydurma “mahrem imam” operasyonları ve senaryoları ile kurgulanmıştı. Sohbetler örgüt toplantısı, toplantıları yapanlar ‘mahrem imamlar’ olarak sunulmaya çalışılıyordu. Sahte ihbarlar ve isimsiz e-mailler, bir de adam kaçırma olayları ile bu altyapı oluşturuldu. Koordineli şekilde parklara bırakılan zarfların, TEM ve MİT işbirliği ile telefon ve mektuplar anında işleme alınıp operasyona çevrilmişti. Bütün bu kurgunun içinde kaçırılan kişilerin ilaçla sorgulanması, USB bellek ya da üzerlerinde ele geçirilen telefon ve cihazlarda listeler yer aldığı şeklinde haber ve ihbarlarla işkence altında kaçırılan kişilere kabul ettirilmek istenmişti.
VER GAZI YANDAŞ MEDYAYA
O dönem, abartmadan yüzlerce ‘mahrem imam’ haberi yapıldı. Bir taraftan, “mahrem imam” haberleri basına servis edilirken, diğer taraftan kamuoyunda “kaçırma ve kaybedilme uygulamalarının” kamuoyunca olağan karşılanması havası oluşturulmaya çalışılıyordu. Bugün sayıları 13 kişi olarak TBMM kayıtlarına giren, ancak TR724’ün araştırma dosyasındaki yeni ortaya çıkarttığı bilgilere göre onlarca başka insanı da kapsayan kaçırma olaylarına, başkentin göbeğindeki çeteye kimse ses çıkartamıyordu. Bu icraatlar yapılırken benzerlik 1990’lardaki Beyaz Toros zulmü gibi siyah münibüslerle kaçırmaktan ibaret değildi; AKP, o dönem faili meçhul cinayetler ve zorla kaybedilme eylemlerinin yaşandığı 1990’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu’da görev yapmış polis, asker ve MİT mensuplarını da aktif hale getirmişti. Aktif görevde olan işkenceciler, dünün insanlık suçlarını icra eden ya da akıl veren isimlerdi.
YARIN: ÇETENİN YURTDIŞI OPERASYONLARI
19.2.2019 [TR724]
6.Çeteden, Gülen’e ve yurt dışındaki öğretmenlere tuzak!
“Bunu duyduğumda inanın en çok ülkem adına üzüldüm. Kadim bir geleneği olan, iyi kötü bir demokrasi yolculuğu yapan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu insanların elinde mafyatik bir yapıya dönüşmesine üzüldüm. Bugünlerde demokrasi, insan hak ve hürriyetleri ile hukuk anlamında geri kalmış veya az gelişmiş bazı ülkelerde hizmet insanlarına karşı devlet ciddiyetiyle, hukukla, insan hak ve hürriyetleriyle bağdaşmayan mafyavari yöntemlerle kaçırma hadiseleri yaşanıyor maalesef. Anlaşılan o ki, burada (ABD) da benzer teşebbüslerde bulunmuşlar. Ama burası demokrasinin bütün kurumlarıyla sağlıklı işlediği, hukukun bütün evrensel ilkeleriyle gerçekten üstün olduğu bir ülke. Burada bunu başarabilmeleri mümkün değil. Bundan önce de buranın güvenlik birimleri bir kısım suikast teşebbüsleri konusunda bizi uyarmış ve bilgilendirmişlerdi.”
Fethullah Gülen, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı eski özel güvenlik danışmanı Michael Flynn yardımı ile kendisinin kaçırılmasına yönelik planlar yapıldığı ortaya çıkınca o günlerde kendisiyle röportaj yapan Stockholm Center For Freedom’a (SCF) bu açıklamayı yaptı. Başkentin göbeğinde siyah minibüslerle adam kaçıran çetenin yurtdışındaki en büyük operasyon girişimi 24 Mart 2017’de deşifre oldu.
CIA ESKİ BAŞKANI GÜLEN’İ KAÇIRMA PLAN VE PAZARLIKLARINI DEŞİFRE EDİYOR
Amerika’nın en büyük gazetelerinden Wall Street Journal’ın (WSJ) CIA eski başkanı James Woolsey’e dayandırdığı haberine göre, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilintilendirilmeye çalışılan Fethullah Gülen’in Türkiye’ye kaçırılmak istendiğini bunun için AKP’li bakanlar ile Mike Flynn arasında görüşme yapıldığı ortaya çıkmıştı. AKP’li bakanlar, Tayyip Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu idi. İstihbarat örgütü CIA’nın bir önceki patronu James Woolsey, Mike Flynn ve Türk hükümetinin iki bakanının Fethullah Gülen’i bir gece yarısı kaldığı yeri basarak Türkiye’ye kaçırma planlarını görüştüğünü anlatıyordu.
GÜLEN’İ GECE YARISI İKAMETİNDEN KAÇIRMAK İSTEDİLER
Bütün Amerika ve dünya haftalarca bu konuyu konuştu. ABD Başkanı Donald Trump’ın Şubat’ta görevden uzaklaştırdığı Flynn ile ilgili ilk iddia Gülen’in lobiler eliyle karalanması için 530 bin dolarlık bir anlaşmaya imza attığı yönündeydi. Ancak Ankara’daki derin devlet operasyonları ve eşkıya numaraları dünyanın diğer yerlerinde; hele demokrasinin beşiği ülkelerden Amerika’da sökmeyecekti. Olaylar çorap söküğü gibi çözülüverdi. 19 Eylül’de 21 Clup isimli restoranda gerçekleşen buluşmada Flynn ile pazarlık yapan ekip Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Inovo BV’nin sahibi işadamı Ekim Alptekin isimli bir işadamından oluşuyordu. Fethullah Gülen’in, ‘kanuni iade sürecine gerek duyulmadan’ gece karanlığında ikamet ettiği evinden kaçırılmasının pazarlığı yapılmıştı. 15 Temmuz kurgu darbe girişimi öncesinde başlatılan hukuksuzlukların zirve yaptığı yerlerden biri bu olay oldu. Bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden hadise, bir devletten ve hukuktan çok, Fethullah Gülen’in de tarif ettiği gibi ‘mafyavari bir yapılanmanın’ icraatlarından başka bir şey değildi.
KAÇIRMA OPERASYONU İÇİN 15 MİLYON DOLARLIK KİRLİ PAZARLIK
Flynn’in ABD Rusya Büyükelçisi ve diğer ilişkilerinin soruşturma başladıktan sonra işin seyri daha da netleşti. Flynn’i soruşturan özel yetkili savcı Robert Mueller, Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesi karşılığında eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn ve oğluna AKP iktidarı tarafından 15 milyon dolar verileceğini ortaya koydu. Çete illegal operasyonlar için para saçıyordu. Flynn hakkında yürütülen soruşturma kapsamında AKP hükümeti adına çalışmayı kabul ettiğini itiraf etti. Ancak hukuk devleti ve Amerikan medyasının ısrarlı takibi, Erdoğan talimatlı çetenin işlerini akim bırakacaktı.
Hizmet Hareketi mensuplarına ve gönüllülerine yönelik kaçırma olayların en büyüğü çetenin ellerinde patlamıştı. Ancak görüntüde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) operasyonları olarak sunulsa da aslında Erdoğan’ın kurduğu dar kadrolu özel ekip başka ülkelerde de mafyavari yöntemlerle eğitimcileri, eşlerini, çocuklarını hedef aldı. Malezya, Pakistan, Kazakistan, Suudi Arabistan, Kosova, Dubai, Gürcistan ve Afrika ülkelerini de kapsayan geniş çaplı operasyonlar planladı.
MALEZYA’DAKİ EĞİTİMCİLERE MAFYA ELİYLE TUZAK
Malezya’da 13 Ekim 2016 tarihinde Hizmet Hareketi’ne yakın 2 Türk vatandaşı sokak ortasında kaçırılmıştı. Bunlardan biri Malaysian Turkish Chamber Of Commerce And Industry genel sekreteri Tamer Tıbık (43), diğeri de Time International School’un kurucularından Alettin Duman’dı (45). Mayıs 2017’de aynı yöntemle iki kişiye yönelik daha benzer operasyon yapıldı. Malezya’nın Ipoh şehrinde yeni açılan Türk okulu Time International School’un müdürü Turgay Karaman (43), diğeri de uzun süredir Kuala Lumpur’da esnaflık yapan İhsan Arslan (39) sivil giyimli 5 Malezya’lı tarafından kaçırılmıştı.
Diplomatik masalarda Türkiye menfaatlerini savunmak yerine, milyon dolarlık rüşvetler vererek adam kaçırma çeteleriyle anlaşan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 13 Ekim 2016 tarihinde kaçırılan mağdurların daha sonra Türkiye’ye getirildiklerini açıklayacaktı. Mağdurlardan ikisi Tamer Tıbık ve Alettin Duman, halen Ankara Sincan Cezaevindeler.
Hâlbuki 2 Mayıs 2017 tarihinde Malezya’da yine Turgay Karaman ile İhsan Aslan’ın ve 4 Mayıs’ta İsmet Özçelik’in kaçırıldığına dair haberler çıkması ile BM ve uluslararası kamuoyunun tepkileri üzerine Malezya Devleti şahısların gözaltında olduğunu açıklamak zorunda kaldı. Bir müddet oyalama yapılmıştı ancak uluslararası hukuka aykırı olarak üç isim Türkiye’den gelen ekiplere teslim edildi.
BİR ÖĞRETMEN VE AİLESİNE PAKİSTAN’DA KİRLİ OPERASYON
27 Eylül 2017 Çarşamba günü saat 2.40’ta, Pakistan’ın Lahore eyaletindeki Wapda Kasabası E2 Blokunda ikamet eden Mesut Kaçmaz ve eşi Meral Kaçmaz ile iki kızı zorla evlerinden alınıp bilinmeyen bir yere götürüldü.
Öğretmen Mesut kaçmaz ve ailesi, Kasım 2016’dan bu yana Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) himayesine giren ve UNHCR sığınmacı sertifikaları bulunan bir sığınmacı olmalarına ve 28 Eylül 2017 tarihinde Lahor Yüksek Mahkemesi Mesut Kaçmaz ve ailesinin deport edilmesi kararını durdurmasına rağmen, 14 Ekim 2017 Cumartesi günü gözleri bağlı bir şekilde İslamabad’dan Türkiye’ye işaretsiz bir uçakla gönderildi.
Mesut Kaçmaz ve ailesinin Pakistan yargısı kararına rağmen Türkiye’ye kaçırılmaları üzerine Lahore Yüksek Mahkemesi Pakistan hükümetinin mahkeme izni olmadan hiçbir Türk vatandaşını sınırdışı edemeyeceğine hükmetti. Ayrıca buradaki Türk vatandaşlarının kaçırılması riskine karşı Pakistan Polis Teşkilatı’nın mahkeme kararında ismi bulunan her bir kişinin evlerinin önüne polis koruması yerleştirilmesine karar verdi. Ancak Kaçmaz ailesi siyah minibüslü adam kaçırma çetesinin dünya ülkelerine sıçratmaya çalıştığı kirli işlerin kurbanı olmuştu.
KAZAKİSTAN’DA ORTADAN KAYBOLAN İKİ KİŞİ
Sınır ötesindeki bir başka kirli iş Kazakistan-Kırgızistan hattında yaşanmıştı. Kırgızistan’da mukim Enver Kılıç ve Zabit Kişi 16 Eylül 2017 günü Kazakistan Almatı havalimanından uçağa binecekken burada alıkonuldu. İki ismin 30 Eylül 2017 günü Almatı’da mahkemeleri olduğu ailesinin irtibatlarıyla ortaya çıktı. Mahkeme Kılıç ve Kişi’nin Kırgızistan’ın Bişkek şehrine deport edilmelerine karar vermişti. 30 Eylül 2017 günü KG 109 sefer sayılı Airastana havayolu şirketine ait 18:00 Bişkek uçağına bindikten hemen sonra, uçak henüz kalkmadan indirildiler. Enver Kılıç ve Zabit Kişi’den bir daha haber alınamadı.
YURTDIŞINDAN GETİRİLEN BAZI İSİMLER DE ÇİFTLİK’TE SORGULANDI
Yenimahalle’deki MİT’e ait Beştepe Sarayı’na 4 kilometre uzaklıktaki işkence merkezi, nam-ı diğer ‘Çiftlik’, sadece Ankara ve İzmir’den kaçırılan isimlerin değil, yurtdışından mafyavari yöntemlerle getirilen eğitimci ve işadamlarının da tutulduğu mekanlar arasındaydı. Turgay Karaman, Mesut Kaçmaz ve ailesi, illegal bu yapının hukuk dışı eylem ve sorgularının mağduru oldu. Daha önce yazdığımız gibi burası Milli İstihbarat Teşkilatı Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın yerleşkesiydi.
Ancak hem yurt içi hem de yurtdışındaki bu kirli operasyonların mağdurlarının tutulduğu, sorgulandığı tek yer burası değildi. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Oğlubey Kışlası da 15 Temmuz sonrasında illegal sorgu ve işkence merkezi haline getirilen yerlerden biriydi. Etimesgut’ta halen yapımı süren MİT’in yeni binasının bulunduğu kampüsü de illegal işleri için kullandı bu çete. Yine MİT mensuplarının Çamlıdere’de silah ve bomba eğitimi aldığı tesisler bu işler için uygun yerlerdi.
MİT’in de işin içinde yer aldığı adam kaçırma olaylarının kamuoyuna yansımayan onlarca başka örneği vardı. PKK’nın elinde halen esir olan iki üst düzey MİT mensubu Erhan Pekçetin ve Aydın Günel, İstanbul, Van, Diyarbakır’da özel sorgu evleri olduğunu da söylüyordu: “Orası 99’dan beri kullanılmıyordu. Temizlik, hazırlık vb. çalışmalar yapıldı. Orayı açtırdık. Van’da İstanbul’da, Diyarbakır’da karargahta da sorgu evleri vardır. Bizim gözaltına alma yetkimiz yok. İKK başkanlığında faaliyetler gösterenlerin gözaltı yetkileri var. Siz alırsanız illegaldir. Bunu herhangi bir şekilde hissettirmeden, kamuoyu duymadan alır ve serbest bırakırsınız. Artık elemanlık mı teklif edersiniz veya alacağınız sorgular ve cevaplar kendi dairesi karar verir. Genelde eleman yapmak için görev teklifinde bulunmak için alınır.”
YARIN: ÜMİT HORZUM VE DİĞER İSİMLER NEDEN KAÇIRILDI?
20.2.2018 [TR724]
7.Faili meçhul çetesinin ardında bıraktığı izler
“Eli silahlı kişilerin benim kuzumu kaçırmaya ne hakkı var. Kolumuz kanadımız kırıldı. Ölü mü, sağ mı, diri mi vicdan sahibi yetkililere sesleniyorum, yalvarıyorum, kanser hastası bir insanım, sağımda solumda kimsem yok. Dayanamadım, dayanacak gücüm kalmadı…” Kanser tedavisi gören yüreği yanan bir ananın, Transporter çetesinin son mağduru Ümit Horzum’un annesinin sözleri bunlar.
YÜREĞİ YANAN BİR ANA, EŞ VE ÇOCUKLARI….
“Her geçen gün eşimin hayatından endişem artarken çocuklarıma karşı gücüm tükeniyor… Ben ihraç olmuş bir elektrik elektronik mühendisiyim. Bugüne kadar kimsenin beni hor görmesine ve ezmesine izin vermedim. Onurumla yaşadım. Şimdi bir polis memuru ya da bir başçavuş ya da bir zabıt katibi tarafından acımın alay konusu edilerek beni adeta kapı dışarı etmelerinden müthiş rahatsız oluyor ve kendimi zor tutuyorum. Bir gün çıldırıp ortalığı ayağa kaldıracağım diye korkuyorum. Gördüğüm muameleler inanın çok saygısızca ve acıları körükler nitelikte. Çocuklarımın başında olmak için alttan alıyor Rabbime havale ediyorum. Tek gayretim var eşimi sağ salim bulmak.”
Bu cümleler de 6 Aralık’tan bu yana jandarma, polis, savcılık uğramadık yer bırakmayan, sokak sokak gezerek eşinin kayboluşuna dair delilleri toplamaya çalışan iki çocuk annesi Horzum’un eşine ait. Türkiye Akreditasyon Kurumu’nda Uzman Yardımcısı olarak çalışan Ümit Horzum, 672 sayılı KHK ile ihraç edilen binlerce memurdan biriydi.
YENİMAHALLE’DEKİ SON KAÇIRMA OLAYI
15 Temmuz’dan sonra asılsız ihbarlarla birçok arkadaşı gözaltına alınmıştı. Ümit Bey eşine ve çocuklarına zarar gelmemesi adına kenara çekilmişti. Nitekim 17 Ağustos 2016 günü, bir ihbar üzerine Ümit Horzum’u gözaltına almak için evine Jandarma tarafından baskın yapıldı. Ümit Bey evde yoktu. O günden sonra da tamamen ortadan kaybolmak zorunda kaldı. Ailesini zaman zaman görebiliyordu. Ta ki 6 Aralık 2017 Çarşamba günü akşamına kadar. O akşam saat 18:00’de Ankara Yenimahalle A City Alışveriş merkezinin yanıbaşından Transporter çetesi tarafından kaçırıldı.
Aynur Hanım o günden sonra eşinin bulunabileceği yerleri taradı: hastaneler, karakollar, jandarma, savcılıklar… Yüzüne kapanan kapılar. ‘Eşin F..ö suçlamasıyla aranıyormuş’ diye başlayıp, saklanmıştır, yurtdışına kaçmıştır senaryoları yazılıyordu. Yenimahalle İlçe Jandarma Komutanlığı’ndaki bir görevli, görevini yapıp araştırmak soruşturmak açmak yerine, “eşinin peşini bırak, bu adam müebbetlik örgüt yöneticisi bundan sana hayır gelmez” ifadelerini bile kullanmıştı. Kaçırma yerine kayıp diye geçirebilmişti olayı kayıtlara. Evrakın üstünde ‘soruşturma/müracaat tarihi ve sayısı’ gibi olmazsa olmazlar bile işlenmemişti.
Ankara Cumhuriyet Savcılığında ise bir savcı günlerce eşini arayan çocukları ve kanserli bir hastayı da ikna ve teskin etmeye çalışan Aynur Horzum’a “örgüt kaçırmıştır veya infaz etmiştir” diyecek kadar duyarsızlaşmıştı. “Eşimi örgüt kaçırdı ise bulmak sizin vazifeniz değil mi?” diyebilmişti sadece. Müracaat savcısına alınan bir evrak numarası ile dosya açılmıştı, ‘soruşturma numarası vermem, peşine düşmem’ diyecekti aynı kişiler.
GÜNLER SONRA PETROL İSTASYONUNDA BULUNAN İZLER
Aynur Horzum, plaka tanıma sistemleri ve MOBESE’lerle donanmış başkentte eşinin izine en son bir petrol istasyonundaki görgü tanıkları sayesinde ulaştı. Ümit Horzum, Samsun yolu Turgut Özal Bulvarındaki Opet’e ait petrol istasyonundan kaçırılmadan bir gün önce aracına benzin almıştı. Ankara’da polisin tespit edemediği bir veriye kendi imkanlarıyla ulaşan Aynur Hanım, “Yakıt bilgileri şu şekildedir; Tarih: 05.12.2017 saat 20.15 Fiş No: 639004 Yakıt Cinsi: motorin Miktar: 53.73 lt Tutar: 274.02 TL Araç Plakası: 20 H 1931” şeklinde sıraladığı bilgileri savcılık ve soruşturma dosyasına aldırmak için uğraştı günlerce. Sonra Ankara Valiliği ve emniyet yetkililerine duyurabilmek için onları etiketleyerek Twitter’dan paylaşmak zorunda kaldı. Emniyet istese eliyle koymuş gibi bulabileceği failleri araştırma gereği duymuyordu. Bu duyarsızlık 2.5 aydır sürüyor…
GÜLTEKİN’İ TAKİP EDEN SİLÜETLER VE KAMERA KAYITLARI
Bu duyarsızlık açık delilleri ortaya çıkmış dosyalarda da devam ediyor. Örneğin Mustafa Özgür Gültekin dosyasında apaçık ve çok güçlü deliller var. Horzum gibi devlet memuru olan bir başka isim Mustafa Özgür Gültekin de tam bir yılı aşkındır aranıyor. Rekabet Kurumu çalışanı Gültekin, 21 Aralık 2016 günü saat 18.15 sularında Ankara Beytepe mevkinde işyerine yakın bir marketin önünden arabasına bineceği sırada 4 araçlı bir grup tarafından siyah bir Volkswagen Transporter model bir araca zorla bindirilerek kaçırıldı. Soğuk kış gününde karanlık çete yine işbaşındaydı. Gültekin’in izlenme ve neredeyse kaçırılma görüntülerinin birebir dökümü ve kayıtları bulundu.
EMNİYETTEN GELEN TEHDİTLER
Ailelerin ve avukatları gayretiyle Gültekin’in kaçırılmasına dair güvenlik kamerası kayıtları bulundu. Kayıtlarda kaçıran kişilerin silüetleri, araçları hatta plakaları açık şekilde belli oluyordu. Polis Gültekin’in kimlerce kaçırıldığına ilişkin soruşturma yürütmedi. O dönemde Gültekin’in ortadan kaybolmasıyla ilgili Rekabet Kurumu da girişimlerde bulundu. Ancak Emniyet Kaçakçılık ve Organize Şube’den bir ekibin kurumu ziyaret ederek, “bu işle biz ilgileniyoruz, sizin ilgilenmenize gerek yok” diyerek kurumdaki arkadaşlarını ve çalışanları uyarmıştı.
Yine bir yıl önce Batıkent Metro İstasyonu’ndan kaçırılan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu çalışanı Hüseyin Kötüce’den de haber alınamıyor. Kötüce, 28 Şubat 2017 günü Ankara Batıkent metro istasyonu otoparkından saat 19:00 civarında kaçırıldı. Kötüce’nin aracında arka koltukta pardösüsü ve bir yaş pasta bulunmuştu. Bir kış günü onun dalgınlığından yararlananların tuzak kurmak için beklediklerini bilmiyordu. Evine ya da bir ziyarete hazırlanıyordu belki de. Ama herkesin gözü önünde kaçırılmıştı.
DELİL KARARTIYORLAR
MİT’ten ihraç edilen Mesut Geçer de geçen sene Mart ayında Yenimahalle Çakırlar semtinden kaçırıldı. 26 Mart 2017 günü arabası durdurulan Geçer’den o günden sonra haber alınamadı. Ailesinin, eski bir MİT çalışanı olması nedeni ile teşkilata başvuruları tıpkı Ayhan Oran dosyasında olduğu gibi duvara çarpmıştı. Emniyet, Savcılık ve Jandarmaya müracaatta bulunulmasına rağmen bugün Mesut Geçer’in hayatta olup olmadığı bile bilinmiyor.
ÇETENİN ARDINDA BIRAKTIĞI İZLER NELER?
Yazı dizimizin başından beri vurguladığımız ve yukarıda son üç mağdurun ve ailelerinin yaşadıklarını sıraladığımız örneklerde olduğu gibi bir çok ortak ihmal ve delil karartma süreci bulunuyor.
İlk ortaklık hazırlık süreci. Bütün kaçırılma olaylarının öncesinde bir ekibin takip ve hazırlığı vardı. Kaçırılan ve sadece resmi kayıtlarda 13 kişi olarak zikredilen bu isimlerin ev ya da meşhur tanımıyla ‘gaybubet’ adreslerinin belirlenmesi ancak istihbari bilgiler, teknik takip ve izlemeyle yapılabilecek şeyler. Eldeki verilere göre, hiçbir olay tesadüflerle meydana gelmemiş. Örneğin Önder Asan, Ümit Horzum evleri dışında başka bir adresteyken bile tespit edilmiş. Siyah minibüs çetesinin kaçırma olayları esnasında, görgü şahitleri ya da herhangi terslikle karşılaştıklarında söyledikleri ilk şey ‘polis’ olduklarıydı. Bir başka ortaklık ise şahitlerden dahi çekinmeden kaçırma eylemleri yapılmasıydı. Bir okulun bahçesinin yanıbaşında, oğlunun veya mahalle sakinlerinin gözü önünde ‘polis ve güvenlikçi’ kimliğine sığınılarak yapılan bu illegal işler 155 kayıtları gibi hukukta kaçışı olmayan; kesin delillere rağmen soruşturmaya konu edilmiyor.
İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEDE HİZBULVAHŞETİ BİLE GEÇTİLER
Etkin soruşturma yürütülmezken, emniyet ve adli mekanizmanın soruşturma için delil, ifade, kamera görüntüsü toplamaması, görgü tanıklarını kayda almaması; ailelerin gayreti dışında kolluk ve koğuşturma makamlarının parmağını dahi kımıldatmaması en hafif ve hukuki tabiriyle görevi ihmal suçu demek. Bu aynı zamanda işlenen tüm insanlık suçlarının ortağı olmak anlamına da geliyor.
Olayın bir de ailelere baskıya, hatta susturmaya dönük yönü var. Görünürde soruşturmalarla aileler ve yaşanan kaçırılma hadiselerinin görmezlikten gelinmesi, soruşturulmaması, tam tersine ailelerin, eşlerin, ana babaların soruşturulması ve tehdit edilmesi bir başka hukuksuzluk. Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Çapan’ın 10, 23 ve 26 Nisan 2017’de üç ayrı zaman dilimiinde polis aramaları ve sorgularından geçirilmesi örneklerden sadece biri. Ailelerin sosyal medya, konuya ilgili siyasiler ve medya kuruluşları dışında müracaat noktası bulamaması; demokrasi ve özgürlüklerin linç edilip yok edildiği Türkiye’yi uluslararası alanda da tam bir ‘karanlık ülke’ konumuna getiriyor.
Önder Asan’ın yaşadığı 42 günlük işkence süreci, 1.5 metrekarelik hücrede tutulma işkencesi, ayakları ve elleri arkasından bağlı ve diz çökmüş vaziyette günlerce bekletilmek suretiyle (Hizbullah’ın bir dönem vahşice domuz bağı diye tabir edilen işkencesinin aynısı) işkence edilmesi, dayak, elektrik, suyla boğma, küfür ve psikolojik hakaret ve ilaç kullanımı gibi kanun dışı sorgu yöntemlerinin bırakın hukuk devletini, üçüncü dünya ülkelerinde bile artık yeri yok. Aileler gibi mağdurların veya mağdur yakınlarının avukatlarının da benzer baskıya uğraması hukuka ve adalete erişim açısından tartışmasız hukuk ihlalleriyle dolu. Asan’ın avukatı Burak Çolak’ın gözaltına alınıp, kamuoyu tepkisi üzerine serbest bırakılması bu örneklerden sadece biri.
AKP’NİN KORUMA KALKANI KANUNLARI
MİT ve Emniyet ile irtibatlı bu çetenin AKP hükümetinin 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaptığı bir dizi düzenlemeden güç aldığı apaçık ortada. Hatırlanacağı üzere illegal faaliyetler yürüttüğü ortaya çıkan MİT’e yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Şubat 2012 tarihinde yapılan operasyon sonrası Erdoğan ve AKP hükümeti bir dizi yasal düzenleme yaparak MİT’e sınırsız yetkiler tanımış,dokunulmazlık yetkisi vermişti. Kamuoyunda 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri Ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun “Soruşturma izni ve yargılama” başlıklı 26’ıncı maddesiyle MİT’e suç işleme özgürlüğü getirildi.
İLLEGAL SORGULAMA İTİRAFI VE MEDYA TETİKÇİLERİ
Savcı, emniyet, jandarma gibi insanların can ve mal güvenliğinden mesul yapı ve kişilerin duyarsızlıklarını örten büyük operasyonlar ise kamuoyunu yönlendiren isimlerce, çoğunlukla gazeteci görünümlü, medya silahşörleri eliyle yapıldı/yapılıyor. Çetenin medya ve parti ayağındaki destekçileri az çok kamuoyunca da biliniyor. Onlardan biri MİT ile irtibatlı olarak çalıştığı bilinen Sabah gazetesi çalışanı Abdurrahman Şimşek. A Haber TV’deki canlı yayında kaçırılma olaylarıyla ilgili 28 Temmuz 2017 tarihli programda Şimşek açıkça illegaliteyi savunup deşifre etmişti. Şimşek, “Aslında Milli İstihbarat Teşkilatı bu şahsı yakalıyor, illegal sorguluyor daha sonra devletin Emniyet Teşkilatına devrediyor” diyordu. Ama ortada 2 yıldır haber alınamayan insanlar vardı; haklarında soruşturma ya da dava varsa gitmeleri gereken yer adliye koridorlarıydı, işkence merkezleri değil. İllegal sorguyu, kaçırılmayı savunan bir gazeteci hangi devletten bahsediyordu?
Aynur Horzum, kaçırılan eşi ile ilgili müracaatları yaparken, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Cem Küçük, bir televizyon kanalında Gülen Cemaati mensuplarına yönelik açıklamalarından bahisle “devlet almıştır” ifadelerini kullanıyordu. Hatırlanacağı üzere Küçük, ayrıca Gülen Cemaati mensuplarının konuşturulması için her türlü işkence yöntemlerinin uygulanması gerektiğini de savunmuştu. Adam kaldırmak, gerekirse öldürmekten bahsediyordu.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen ve konuşmalarının metin yazarlığını yapan AKP Milletvekili Aydın Ünal da “yargısız infaz” ifadeleri kullanarak işkenceleri, suçu meşrulaştırma, cemaati ve aileleri açıkça tehdit etme peşindeydi. Çetenin bir kanadında siyaset ve medya vardı. Saray’a sırtını yaslamış Çiftlik’lerde işkence yapan, zorla adam kaçırarak insanlık onurunu çiğneme görevi çetenin diğer kanadına düşüyordu.
Eşim Ümit Horzum’un kaçırıldığını öğrenen annesi, tedavisi olumlu gitmesine rağmen, olay sonrası, üzüntü ile hastalığının seyrinde olumsuzluklar yaşanmaya başladı.— Horzum Ailesi (@Uhorzum09) 22 Aralık 2017
Aile olarak eşimin acısına bir de kayınvalidemin hastalığındaki kötü gidişat eklendi.@MSTanrikulu@TopacaErcan pic.twitter.com/FFr6Q0trRf
YARIN: ÇETE GÜCÜNÜ KİMDEN ALIYOR?
21.2.2018 [TR724]
8.Faili meçhul ve işkencelerin baş aktörleri kim?
Tayyip Erdoğan’ın ve ekibinin kanun tanımazlığı 15 Temmuz kurgu darbe girişiminden sonra zirveye ulaştı. Olağanüstü Hal (OHAL) uygulaması kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname’ler (KHK) ile 150 binden fazla memur hiçbir soruşturma yapılmadan işinden atıldı. 200 bine yakın kişi gözaltına alındı, 60 bine yakın kişi tutuklandı.
15 TEMMUZ’UN AÇIK İŞKENCELERİ
15 Temmuz’da generalinden albay ve erbaşına kadar gözaltındaki isimlere yönelik şiddet, işkence ve faili meçhul girişimleri adeta devletin ajansı eliyle sokaktaki insanlara servis edildi. Ne de olsa kurulan bir ‘Korku Devleti’ idi. Hukuk, sorgulama, inceleme, araştırma ihtiyacı yoktu. ‘Yeni Türkiye’ diye vaat edilen böyle bir şeydi zaten. Bir avuç demokrat ve yurt dışındaki gazeteciler dışında 15 Temmuz’un önünde arkasında ne olduğunu kimse araştırmadı, konuşmadı. Uluslararası kurumlar Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Birleşmiş Milletler ile birlikte Uluslararası Af Örgütü, EFJ, IFJ, CPJ, IPI, RSF gibi kurumların alarm vermesiyle ülke içinde yaşanan hak ihlalleri bir bir dökülmeye başladı. Tutuklanan gazeteciler, yazarlar, avukatlar, hakimler, öğretmenler…
15 Temmuz bahanesiyle OHAL ve KHK’lardan güç alan bazı emniyet, jandarma ve silahlı kuvvetler mensuplarının gözaltına aldıkları masum insanlara suç isnat etmek için açıkça işkence yaptıkları birçok rapora da konu oldu. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi sivil yapıların işkence ve Türkiye’deki insan hakları ihlallerine yönelik tespitleri ve raporları engellenemedi. Ancak Erdoğan ve AKP hükümeti Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin raporu ile Birleşmiş Milletler İşkenceyi İzleme Komitesi’nin çalışmalarını engellemeyi başardı.
‘BİZİ GEBERTİN DİYECEKLER… DELİKLERE TIKACAĞIZ!’
OHAL’le birlikte uzun gözaltı süreleri işkencenin önünü açtı. 30 günlük gözaltı süresi aylarca uygulandı. Avukat-müvekkil görüşmesi gizli yapılamadığı için, işkence mağdurları ne yakınları ne avukatlarıyla gerçekleri konuşabildi. O günün işkencecileri bizzat AKP’nin üst yönetiminden cesaret aldı. Örneğin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, 15 Temmuz kurgu darbe girişimi sonrasında Uşak’ta yaptığı bir konuşmada, işkenceye açıkça prim vermiş ve tehditler sıralamıştı. ‘Bizi gebertin diye yalvaracaklar’ diyerek, adeta işkence talimatı vermiş ve meydanlarda idam sloganları atanlara destek çıkarak şöyle demişti:
“Ama şöyle bir şey var, gebersek de kurtulsak derler ya bazıları, bunları öyle bir cezalandıracağız ki bırak idamı, gebersek de kurtulsak diye yalvaracak bunlar. Bunları yalvartacağız. Bunları öyle deliklere tıkacağız ki, öyle deliklerde cezasını çekecekler ki, bunlar bir daha o Allah’ın güneşini nefes aldıkça görmeyecekler. Güneş yüzü görmeyecekler. Bir daha insan sesi duymayacaklar. Gebertin bizi diye yalvaracaklar. Gebertin bizi diye.”
‘ACIMAK YOK, AF YOK….’
Bu zihniyetin yargı kararı, hukuk ve insan hakları kaygısı yoktu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ‘Bunların DAEŞ’ten (IŞİD) ve PKK’dan farkı yok, ama bunlara karşı da bizde acıma yok,’ İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, ‘Müsamahakar olmayacağız. Elimizdeki bütün teknik ve istihbari donanım açısından bütün araçlarımızı sahada hazır edeceğiz. Tekrar söylemek istiyorum, açık konuşuyorum ki acımasız olacağız,’ Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ‘Onlara zerre kadar acımayacağız, acırsak acınacak hale düşeriz,’ sözleri 15 Temmuz sonrası bir nefret, kin ve intikam denizi oluşturmak içindi. Toplumda Hizmet Hareketi ile irtibatlı insanların linç edilmesine varacak bir çatışma ve provokasyon zemini oluşturmak isteniyordu. Mesaj dışarıdakiler kadar içeriye idi. Emniyet, jandarma, MİT gibi kurumlarda yaşanan on binlerce insanlık dışı muamele ve zulüm kendilerini yöneten işte bu zihniyetten beslendi.
‘MİLLETİMİZ SOKAKTA CEZAYI VERECEK’
İçişleri Bakanı Soylu, en son sözde uyuşturucu ile mücadele adına ‘İki yıldır söylüyorum kimse ayaklarını kırmadı’ gibi sözlerle şiddet, kötü muamelenin önünü açtı. Aynı şekilde işkence ve fail-i meçhul olayların önünü açmasının 400 binden fazla kişinin istihdam edildiği emniyette, jandarmada tesirini bir düşünün. Kinlerinde ve gayzlarında boğulmuş bu bakanların da beslendiği bir kaynak vardı. O da Erdoğan’dı.
WASHİNGTON’DAN BÜTÜN DÜNYAYA VERİLEN FOTOĞRAF
Onun hukuk tanımazlığının simgesi sözlerinden biri 8 Haziran 2017 tarihinde zikrettiği ve ‘F..ö’ davalarının sanıklarına yönelik soykırım çağrısıydı. Erdoğan “Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir” diyordu.
Erdoğan’ın kendisini yasama, yürütme ve yargı veya her türlü otoritenin üzerinde görme eğiliminin bütün dünyaya mal olduğu olay ise Amerika’da yaşandı. Hatırlanacaktır 16 Mayıs 2017‘de Washington’da Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile görüştükten sonra Türkiye Cumhuriyeti Washington Büyükelçiliği konutu önündeki protestoya müdahaleyi bizzat yönetmişti. Bir başka ülkenin başkentinde Erdoğan’ın korumalarının protestocuları linç etmeye kalkışması, darp edilen insanlar… Ürkütücü olduğu kadar diplomatik olarak da bir skandaldı. Tablo açık ve net ortadaydı. Türkiye’de hukukun öldüğünün resmi Washington sokaklarında çekilmişti. Olayları saniye saniye yönlendiren yönetmen de oradaydı üstelik.
SAHTE PLAKA’DAN RUHSATSIZ SİLAHA KADAR HER TÜRLÜ LOJİSTİK DESTEK
Washington’daki bu manzarada olduğu gibi işkence, fail-i meçhul ve adam kaçırma çetesinin merkezi bir teşkilattan emir aldığı, illegal bir yapı olduğu, iki yıldır bulunamayan kayıplar ve kamuoyuna yansıyan bilgi ve raporlarda çok net şekilde görülebiliyor. Bu işleri yapanlar geçici bir ekip değildi, uzun vadeli çalışan; Ankara’da görevli olmakla birlikte ülke genelinde mobil olarak faaliyet gösteren; MİT bölge başkanlıkları, Emniyet ve Özel Kuvvetler’in farklı mekanlarını kullanan; Ergenekon ve Balyoz sanığı ekiplerle irtibatlı; gittiği her yerde lojistik destek alan bir çeteydi bu.
Yasal koruma zırhlarının yanı sıra araç, sahte plaka, ruhsatsız silah, patlayıcı, sınırsız para kaynağı, barınma ve illegal sorgu merkezleri ve cesetleri gömecekleri alanlara kadar hazırlık yapmış bir suç şebekesi ile karşı karşıyayız. İşkence ve kötü muameleleri deşifre oldu. Resmiyete girmiş 13 kaçırma vakıası, 30’dan fazla yurtdışındaki çetelerle işbirliği içinde uygulanan hukuksuzluk var. Ama sayı sanılandan ve sayılabilenden çok daha fazla. Fail-i meçhuller ve öldürmelerin de olduğu bu süreçte acının ve zulmün büyük fotoğrafı ise henüz net şekilde ortaya çıkmadı. Ancak Türkiye bu sürecin sonunda Güneydoğu’da JİTEM adına yapılanların benzerleriyle karşılaşacak belki de.
AZMETTİRİCİ BİZZAT AKP HÜKÜMETİ
TR724’ün şu ana kadar ulaştığı bilgiler ve bu yazı dizisi çerçevesinde karşılaştığım belgeler, zorla kaybedilme (kaçırma) eylemlerinin failinin MİT ve emniyetle irtibatlı bir yapı, azmettiricisinin de AKP hükümeti olduğunu açıkça gösteriyor.
Bilinen ilk kaçırma eylemi mağduru Sunay Elmas’ın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/113825 sayılı soruşturma neticesinde yazılan 2017/1121 numaralı iddianamesinde “mahrem imam” olarak suçlanması, bir başka kaçırma mağduru Ayhan Oran’ın Sunay Elmas ile irtibatlı gösterilmesi, 14 Nisan 2017 günü Binali Yıldırım’ın, 27 Nisan 2017 günü Süleyman Soylu’nun “mahrem imam” operasyonu ile ilgili açıklamaları, sonrasında 26 Nisan 2017 günü yapılan sözde “Mahrem İmam” operasyonun MİT koordinesinde yapıldığına dair basına servis edilen haberler, bunun sübut bulmuş delillerinden sadece bir bölümü.
ÖĞRETMENLERE ‘MAHREM İMAM’ YAFTASI
4 yılı aşkındır AKP hükümeti tarafından Gülen Hareketine yönelik olduğu iddiası ile toplumun her kesimine yönelik fişleme çalışmaları yapıldı. Bu fişlemelerin bir kısmı 15 Temmuz sözde askeri darbe girişimi sonrasında kullanıldı. Bankasya’da hesap sahibi olma, bir sendikaya üye olma veya herkesin kullanımına açık olan ByLock isimli mesajlaşma programını kullanma; evinde bir dolar bulundurma, kitap ve CD’ler gibi bahaneler onbinlerce kişinin tutuklanmasına gerekçe yapıldı. Hukuksuz delil ya da iddialarla yüzbinler adli ve idari soruşturma adı altında mağdur edildi; işinden atıldı, tutuklandı, sivil ölüme mahkum edildi. Dayanak bulunamayanlar örgüt üyesi, ‘kripto’, ‘mahrem imam’ suçlamalarıyla bu fişleme, izleme ağının kurbanı seçildi. ‘Mahrem imam’ diye suçlama yöneltilen 4 binden fazla insanın çoğu özel okulların öğretmeni, idarecisiydi. Bu absürtlük bile tek başına zulmün bu fişlemelere dayandığının göstergesi.
İŞTE SORUMLU BAKAN VE BÜROKRATLAR
Delil, eylem ve söylemlerin sıralaması yapıldığında bir de fail-i meçhullerin, kaçırma ve işkence olaylarının baş aktörleri çıkıyor karşımıza. Evet listenin başında, AKP’nin ilgili bakanlıklardan sorumlu bakanları ve Başbakan Binali Yıldırım ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile bu konuda özel görevli saray kadrosu var. Kendi sorumlu oldukları teşkilatlarda denetim yapmayı bırakın, her türlü kötü muameleye kapı aralayan, hatta işkence ve sorgulara katılan; suç ortağı bir de üst düzey bürokrasi var. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yardımcıları Sebahattin Asal, Özel Faaliyetler Müsteşar Yardımcısı Kemal Eskintan, Özel Faaliyetler Başkanı Uğur Kaan Ayık, Özel Faaliyetler ve Sorgu biriminin başındaki İ.K ve S.S. isimli MİT yöneticileri; Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, SADAT Başkanı Cumhurbaşkanı Danışmanı Adnan Tanrıverdi, İçişleri Bakanları Süleyman Soylu ve Efgan Ala, Emniyet Genel Müdürleri Selami Altınok ve Celalettin Lekesiz, istihbarat, terör, KOM daire başkanları; Jandarma komutanları Orgeneral Galip Mendi, Korgeneral İbrahim Yaşar (vekil), Orgeneral Yaşar Güler, Orgeneral Arif Çetin, 15 Temmuz sonrası askerlere yönelik işkenceleri bizzat yönettiği bilinen Özel Kuvvetler eski komutanı Zeki Aksakallı ve bugünkü ihlal ve ihmallerden sorumlu Ahmet Erhan Çorbacı birinci derece sorumlulukları olan kişiler. Bir de bütün süreçteki hukuksuzluklara ilişkin soruşturma açmaktan imtina eden, aileleri baskı altına alıp tehditler savuran, Ankara, İzmir cumhuriyet savcılıkları ve adı geçen olaylara bakan savcı ve hakimler var.
İSTİHBARAT DEVLETİ’NİN SON HALİ…
Siyah Transporter çetesinin MİT merkezli çalışmasının da altyapısı hazırlanmıştı. 15 Temmuz’dan bir yıl sonra OHAL kapsamında çıkarılan 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile istihbarat birimleri, 16 Nisan referandumunda kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne göre yeniden yapılandırıldı. MİT, artık Cumhurbaşkanı’na bağlı olarak görev yapıyor. Daha önce MİT Müsteşarı’nın başkanlık ettiği Müşterek İstihbarat Koordinasyon Kurulu’na (MİKK), bizzat Erdoğan başkanlık ediyor. Her üç ayda bir yapılan toplantılarda bu illegal işlerin emirlerinin alındığı; neticelerinin konuşulduğu bir istihbarat devleti toplantılarından ibaret. Bu toplantılar gerçek terör tehditlerinin değil, Erdoğan ve ekibinin oluşturduğu Korku İmparatorluğu’na muhaliflerin düşman ilan edildiği, kaçırıldığı, belki de infaz edildiği Yeni ve Kirli Türkiye’nin rutinlerinden biri artık.
YARIN: AVRUPA YOLLARINDAKİ TRANSPORTER’LAR… İŞKENCECİLERİN SONU NE OLACAK?
22.2.2018 [TR724]
9.Avrupa yollarındaki siyah minibüsler ve yolun sonu
Avrupa Parlamentosu’ndan bir milletvekili Doğu Avrupa ülkelerinden birine sığınmış Türkiyeli mültecileri ziyaretinde ilginç bir bilgi duydu. Parlamenterin muhatabı devlette uzun süre çalışmış bir kişiydi. Ve aynen şunu söylüyordu: “Baskılar Türkiye ile sınırlı değil. Siyah minibüsler, transporterlar buralarda da etrafımızda dolaşıyor!”
15 Temmuz sonrası kurulan baskı rejiminden kurtulup Avrupa’ya ve dünyanın değişik ülkelerine sığınan binlerce kişi oldu. AKP hükümeti ve örtülü ödeneklerle hukuksuzluk inşa eden çete dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Avrupa’da da av peşindeydi. Hala Avrupa’da Amerika’da gazeteci, hakim,savcı, öğretmen, gönüllü peşinde bu yapı.
Daha iki gün önce Azerbaycan’da Gülen Hareketi’ne mensup oldukları gerekçesiyle gözaltına alınan Ayhan Seferoğlu ve Erdoğan Taylan çıkarıldıkları mahkemenin ardından tahliyelerine karar verildi. Ancak mahkeme çıkışında kaçırıldıkları ortaya çıktı. Çete suç işlemeye devam ediyor.
ALMANYA’DA 6 BİN MİT MUHBİRİ
30 Ağustos 2016’da Yunanistan’ın Proto Thema gazetesi eski CIA ajanlarına dayandırdığı bilgilerle MİT’in, yurtdışına kaçan ya da sığınan askerlere yönelik suikast emri verdiğini yazdı.
Alman Die Welt gazetesi de aynı dönemde MİT’in Almanya‘daki istihbarat görevlileri ve sayıları 6 bini bulan “muhbirleri” ile, Türkiye kökenli Alman vatandaşlarını izlediğini ve baskı altında tuttuğu iddialarını yazdı. Hemen sonra Alman Der Spiegel’de yayınlanan MİT’in Fransa’daki 3 PKK’lı kadının infazından sorumlu olduğu haberi tartışmayı büyüttü. Derginin haberine göre, Fransa’nın başkenti Paris’te 9 Ocak 2013 tarihinde PKK üyesi Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in öldürülmesinde Türk istihbarat örgütünün açık rol aldığı ortaya çıkmıştı.
CASUS İMAMLAR
Aralık 2016’da Diyanet’in ‘casus imamları’ skandalı patladı. Diyanet’in Avrupa’daki yapısı Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) imamları 38 ülkede 50’ye yakın rapor hazırladığı tespit edildi. Avrupa’daki Türk vatandaşları fişlenmişti, hem de cami imamları eliyle. Bilgiler MİT’e TBMM komisyonlarına rapor olarak gidince skandal belirginleşti. Konuyu en detaylı şekilde yazan Avrupalı gazetecilerden biri Deniz Yücel idi. Haksız tutukluluğunun ardında yatan nedenlerden biri de ‘casus imamlar’ gerçeğini dünyaya duyurmasıydı. Almanya, Hollanda, Belçika, Norveç gibi Avrupa ülkelerinde din diyanet işleriyle uğraşacak imamlar istihbarat örgütünün oyuncağı haline getirilmişti. Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Ataşesi Yusuf Acar suç üstü yakalandı. Sonra sınırdışı edildi. Ayn günlerde Alman istihbaratı 13 imamı benzer çalışmalar içinde tespit etmişti. Evlerine baskınlar yapıldı. Diyanet imamları elçilikler kanalıyla jet hızıyla ülke dışına kaçırıldı.
ERDOĞAN’IN UZUN KOLU AVRUPA’DA
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, yurt dışındaki temsilcilerden istediği raporlar doğrultusunda Meclis’teki ‘darbe komisyonu’na bir çalışma gönderildiği, raporlarda 38 ülkede Gülen Hareketi bağlantılı kişilere yönelik istihbarat ve fişleme yapılmıştı. Erdoğan’ın uzun kolu Avrupa’daydı. Üstelik Diyanet ve DİTİB eliyle icraatlar yapıyordu.
Meclise gelen raporlarda “İki üç kişi hariç çok nadiren cumaları ve bayramları camiye gelirler”, “Aktif olarak hiçbir faaliyette bulunmasa da halen gönül bağını devam ettirdiği söyleniyor,” “Ev hanımıdır” gibi ifadeler ve notlar vardı kişi listelerinin karşısında.
Almanya Federal Başsavcılığı, bu dönemde ‘bir ülke adına casusluk yapmak ve MİT’in Almanya’da Gülen Hareketi mensuplarına yönelik casusluk faaliyetleri’ başlığı ile iki ayrı soruşturma açtı.
GURBETÇİLERE CASUS OL BASKISI
İsveç Devlet Radyosu da, Avrupa’daki bir derneğin İsveç’teki Gülen Cemaati mensuplarına yönelik casusluk yaptığını ortaya koyan birr ses kaydı yayınladı. AKP’nin siyasi kolu gibi faaliyet yürüten Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) İsveç Başkanı Özer Eken ile Murat isimli bir kişi arasında geçen ses kaydında Eken’in “Kardeşim, orada dönen bütün faaliyetleri senden isteyecekler. Eğer onlara adam gibi bir şey vermezsen bitersin… Tutuklanacaksın, karın da tutuklanacak. Karını rehin alacaklar… Bildiklerini anlatırsan pişmanlık yasasından yararlanırsın, doğrudan başbakana götürürüm bunu.” ifadeleri yer alıyordu. Casusluk için Türkiye’deki yakınları ile tehdit ediliyordu bu kişi.
İsviçre Federal Hükümeti yıllık raporunda, MİT’in İsviçre’de bulunan Türkiyeli göçmenleri ajanlığa zorladığını kayda aldı. 16 Nisan referandumunda oy kullanacak Türklerin, MİT tarafından izlendiğine ilişkin iddiaların soruşturulmasına karar verdi.
ONLARCA MİLYON DOLARLIK BÜTÇELER
Avusturya Yeşiller Partisi Güvenlik Sözcüsü Peter Pilz; Türkiye’nin Viyana’da büyükelçiliği aracılığıyla bir istihbarat ağı kurduğunu ve bu ağa ödeme yapıldığını tespit etti. Pilz’in ülke Meclisine sunduğu 36 sayfalık rapora göre, Türkiye Avusturya’da MİT ile koordineli 200 kişilik bir casus ağı kurmuştu. Bu ajanların işi Erdoğan muhaliflerini Ankara’ya bildirmekti. Pilz raporunda aynen şu tespitleri yapıyordu: “MİT ile ATİB (T.C Diyanet işleri Başkanlığı’na bağlı Avusturya Türk İslam Birliği), UETD (Avrupa-Türk Demokratlar Birliği), MÜSİAD Austria (Müstakil İşadamları ve Sanayiciler Derneği Avusturya) gibi kuruluşlar aracılığı ile Avusturya’da yaşayan AKP muhaliflerini rapor edip merkeze bildiriyorlar. Türk Hükümeti her yıl düzenli olarak 20 ila 30 Milyon Euro bütçeyle bu oluşuma destek veriyor.” Yanlış okumadık, on milyon dolarlar bu hukuksuzluklar için tahsis edilmiş. Örtülü ödenekler, Saray ulufeleri bunun için dağıtılıyor.
SUİKAST HAZIRLIKLARI
Hedefte herkes vardı, Kürtler, muhalif politikacılar ve gazeteciler. 15 Aralık 2016 tarihinde Almanya’da adli bir operasyonda gözaltına alınan Denge TV muhabiri Mehmet Fatih Sayan’ın MİT ajanı olduğu ve PKK’lı Remzi Kartal ve Yüksel Koç’a suikast hazırlığında olduğu iddia edildi.
Benzer iddialar Can Dündar, Hayko Bağdat ve Gülen Hareketinin önde gelen isimleri içinde ortaya atıldı. Kısacası bu illegal yapılanma ve çetenin hukuk tanımazlığı, sınır ötesine de taştı. Avrupa Birliği sınırları içinde olmayan ülkelerde, muhaliflerin ya da sığınmacıların sınır dışı edilmesi; bulundukları ülkelerden uzaklaştırılması için rüşvet vermek, yerel çeteleri devreye almak dahil her şey yapıldı.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRMELERİMİZ
Transporter çetesinin yurt içi ve yurtdışındaki yapılanması, işkence, fail-i meçhul ve adam kaçırmalara göz yumanların sorumlularını ortaya koymaya çalıştığımız yazı dizimizde bugüne kadar izah etmeye çalıştığımız olaylar ve suç çetelesi; büyük resmin sadece küçük bir parçası.
Yazı dizisinin başında bu yüzden şunları yazmıştık ilk satırlarda: “15 Temmuz kurgu darbesiyle istedikleri sonucu elde edemeyenler muhalifleri susturmak için 1990’larda JİTEM’in uyguladığı yöntemlere sarıldı. Adam kaçırma, işkence ve kötü muamele için Emniyet ve MİT’in içinde oluşturulmuş özel bir çete var. Bunlar iktidar sahibi AKP yönetiminden güç alan, Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük illerin Emniyet Müdür ve Cumhuriyet Savcıları’nca tanınan ya da suçlarına göz yumulan kişiler. Bir başka tabirle akredite işkenceciler. Dün Toros’lar vardı, bugün Transporterler… Emniyet ve MİT’in işkencehaneleri ve dehlizlerinde binlerce insanlık suçu işlediler. Cinayetlerinin tamamı deşifre olmadı, ancak işkence ve adam kaçırma hadiseleri bir bir deşifre oluyor. Tabi bu suçları işleyenlerin isimleri de. TR724 olarak bu haber dosyaları ile mağdurların sesinin bir kez daha duyulması; kayıp kişilerin biran önce bulunması ve varsa suçları gerçekten adalet karşısında kendilerine sorulması; işkence ve işkencecilerin deşifre edilerek, işledikleri cinayet ve insanlık suçlarının hesabının mutlaka hukuk devleti geri geldiğinde sorulmasını istiyoruz. Son sözlerimizi baştan yazalım: İşkence ve kötü muamele, adam kaçırmak bir insanlık suçudur. Zaman aşımı yoktur. İşleyenlere er geç adalet karşısında hesabı sorulur.”
İŞKENCECİLER MİT VE İLİŞKİLİ GÜVENLİK BİRİMLERİ
Özellikle 2014 sonrasında yapılan düzenlemelerle MİT hiçbir şekil ve şart ile soruşturulamayacak bir suç örgütü hüviyetine büründürüldü. Yazı dizisi boyunca işlediğimiz ve tespit ettiğimiz gerçekler, işkence ve fail-i meçhuller ile kaçırma olaylarında MİT ve irtibatlı güvenlik birimlerine işaret ediyor. Kaçırılan kişilere F..ö üyesi olmak, terör örgütü üyeliği, darbe vb. asılsız suçlamalar yöneltiliyor. Ceza yargılamasında bağımsız mahkemeler, maddi gerçeği arar ve usulüne uygun toplanmış her türlü delili kullanır. Ama bu yaşananlar olaylarda hiçbir mahkeme kararı yok. Hukuk devre dışı. Bir çete hukuku, devlet kurumları eliyle işletiliyor.
Başbakan ve Bakanlar Kurulu tarafından verilecek her türlü görevlerde MİT’in işleyeceği suçlarda sorumsuzluk kuralı getirildi. Kanuni düzenlemelerle Hükümet emri ile bir terör örgütüne silah yardımında bulunmak, bir terör örgütünün petrol ticaretine aracılık etmek, bir terör örgütü ile müşterek bir şiddet eylemi gerçekleştirmek suç olmaktan çıkarıldı. Somut örneğiyle düşünürsek, MİT tarafından IŞİD’e silah yardımı yapılsa ve bu silah yardımı Hükümetin emri ile olsa ulusal hukukta bu durum suç olmaktan çıkarıldı. İşte bu yaklaşım sadece MİT ve emniyet birimlerini değil; yürütme organını yani hükümeti legal ve yasalara bağlı olmaktan alıp; yasadışı, illegal bir yönetim haline getirdi. Sonuçta AKP hükümeti üst kadrosu ve oluşturduğu bu tür yapılar cezai sorumluluğu olmayan bir suç örgütüne dönüştü.
BÜYÜK FOTOĞRAFTA NE VAR?
Büyük fotoğraf şu ki; Türkiye’de 15 Temmuz ile birlikte Gülen Hareketi mensupları başta olmak üzere muhaliflere yönelik tasfiye, kitlesel gözaltı/tutuklamalar, işkence, kaçırmalar, şüpheli ölümler, hasta tutsaklar, intiharlar başta olmak üzere insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçlar yaygın ve sistematik bir hal aldı. Tablo her geçen gün daha da kötüye gidiyor.
Bütüncül bir şekilde bakıldığında görülen bir diğer yakıcı gerçek ise Türkiye’de sosyal bir gruba yönelik fiziksel soykırımın taşlarının döşenmesi. Erdoğan rejimi, iktidar gücü ve medya kontrolü sayesinde yaklaşık 3-4 yıllık zaman diliminde Gülen hareketi mensuplarını toplumda tırnak içinde adeta ‘şeytanlaştırma’ya çalıştı. Nefret dili ile tam bir korku devleti ve o devletin düşmanı-düşmanları inşaa edildi. Özellikle Erdoğan rejiminin sadık tabanında, toplumdaki her türlü kötülüğün arkasında Gülen Grubunu arama yönünde paranoyak bir ruh hali oluşturuldu. Bu ruh halinin kötülükleri artık sadece cemaati değil, toplumun tüm kesimlerini yakıyor. CHP, Kürt hareketi, yeni milliyetçi partiler ve muhalif her kesim bu yüzden hedefte.
BU SUÇLARIN ÖNÜ NASIL ALINIR?
Bu sorunun ilk ve önemli cevabı kamuoyu duyarlılığı oluşmasıdır. Adam kaçırma, faili meçhuller gibi doğrudan insan ve hayat hakkını ortdan kaldıran ihlal ve suçların tüm hukuki ve siyasi argümanlar kullanılarak önünün alınması gerekiyor bu yüzden. İç hukuk işletilmiyor, mahkemeler ve emniyet, jandarma gibi kolluk güçleri kayıpları aramak yerine ailelere baskının peşinde. Yine kayıplar kadar önemli bir başka mevzu; tutsak durumda olan mağdurların işkence, kötü muamelelere karşı korunması. Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, örneğin Avrupa Konseyine bağlı Avrupa İşkenceyi İnleme Komitesi ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR) gibi kurumların denetimlerini bu dönemde artırması şart. Siyasi, ekonomik yaptırımlarla hiç olmazsa bu illegal eylem, kaçırma ve insan hakları ihlallerine zemin hazırlayan yasal mevzuatın iptal edilmesine çalışılmalı.
TCK’DA; ANAYASA DA SUÇ, ULUSLARARASI HUKUKTAN KAÇIŞ YOK
Türk Ceza Kanunu’nun 94. ve 95. maddelerinde işkence ve eziyet açık şekilde insanlık suçu olarak düzenlenmiş. Yine Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (3.madde) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (5.madde) gibi uluslarararası düzenlemeler işkenceyi, kötü muamele ve kaçırılmaları yasaklıyor. Halen bu yasal ve uluslararası düzenlemelere açıkça aykırı şekilde fiilî, fizikî, sözlü, sistematik ve devlet kontrolünde işkence, kaçırma ve fail-meçhuller icra ediliyor.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ‘nin 3. Maddesi ‘Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tâbi tutulamaz’ diyor. Yine İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5. maddesinde ‘Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.” deniliyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 18 Aralık 1992 tarih ve 47/133 sayılı kararıyla kabul edilen “Zorla kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına dair Bildiri” ile zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak niteleniyor.
CEZAİ SORUMLULUKTAN KAÇIŞ YOK
Anayasanın 17’inci maddesinde düzenlenen “Kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı: Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” hakları ihlal ediliyor. Mağdurlar hürriyetinden yoksun durumda. 2 yıldan uzun bir süre kayıp kişiler var. Anayasanın 19’uncu maddesinde düzenlenen “Kişi hürriyeti ve güvenliği: Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir” hükmü ve hakkı ihlal ediliyor. Yine mağdurların kendileri, eşi ve çocukları sürekli takip ve taciz ediliyor. Bu da Anayasanın 20’inci maddesinde düzenlenen “Özel hayatın gizliliği: Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir.” özgürlüğünün ihlali anlamına geliyor.
ENSEYİ KARARTMADAN MÜCADELEYE DEVAM
TCK’da işkence suçu en az 3 yıldan 12 yıla kadar cezayı gerektiriyor. Suç çocuğa, gebe kadına, avukata ya da başka bir kamu görevlisine karşı işlenirse ceza 8-15 yıl, cinsel yönden taciz şeklinde olduğunda 10 yıldan 15 yıla ceza hükmolunuyor. Öldürme, adam kaçırma, gibi suçlara ceza kanunlarında müebbete kadar cezalar verilebiliyor. Ancak bunun iç hukukta takipçisi olacak bağımsız yargı, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar işlemiyor. Onlarca anayasa maddesi ihlal ediliyor. Ama enseyi karartmadan bu suçlara ve çetelere karşı ses yükseltmek ve mücadele etmek gerekiyor. Sonuçta işlenenler insanlık suçu, cezai sorumluluktan kaçış yok.
Erdoğan rejiminin yasadışı uygulamalarına karşı mücadele etmek, tek başına sadece bir insan hakları mücadelesi de değil. Bu mücadele sinsice taşları döşenen ve ayak sesleri duyulmaya başlanan soykırım girişimlerinin önünün alınması; ülkeyi iç savaşa sürükleyecek daha büyük yanlışların önlenmesi, toplumsal çatışmaların önünün kesilmesi mücadelesi. Daha büyük felaket yaşanmadan harekete geçilmesi şart. İnsanlığa karşı işlenmiş hiçbir suç cezasız kalmamış. Son söz olarak bu suçların da cezasız kalmayacağını hatırlatıyoruz.
-SON-
23.2.3018 [TR724]