Tutuklu annesini ziyarete giden down sendromlu Nalan’ın ilk tepkisi: Baba beni de tutuklamasınlar [Sevinç Özarslan]

Geçen hafta tutuklanan annesi Nuran Dilber’i Bakırköy Cezaevinde ziyarete giden 7 yaşındaki Nalan Dilber’in tepkisi “Baba beni de tutuklamasınlar.” oldu.

BOLD ÖZEL- 12 Aralık 2019 perşembe günü tutuklanıp Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen biyoloji öğretmeni Nuran Dilber’in (44) down sendromlu kızı Nalan Dilber, annesini ziyarete gitti. Kapıdaki polisleri görünce “Baba beni de tutuklamasınlar” diyen 7 yaşındaki Nalan her hafta aynı duygularla cezaevi kapısına taşınıyor.

POLİSLERİ GÖRÜNCE KORKTU

Nalan’ın babası Yavuz Dilber, “Gece ikide kızımın gözü önünde götürdüler annesini. Eşim avukatla haber gönderdi, Nalan’ı getirsinler, eve gelemeyeceğimi ben anlatayım diye. Savcıya kızımın durumu anlattım. Cuma günü izinle ilk görüşe gittik. Nalan içeri girerken biraz korktu. Oradaki memurları görünce ‘baba beni de tutuklamasınlar’ dedi. Tutuklanma kelimesi nereden aklına geldi, konuşurken mi duydu bilmiyorum, öyle bir tepki verdi.” dedi.

BABA İÇERİ GİRMEK İSTİYORUM

Geçtiğimiz çarşamba günü kapalı görüş için babasıyla birlikte yine Bakırköy’e giden Nalan, bu kez 15-20 dakika geç açılan kapının önünde annesinin öbür tarafta olduğunu bildiği için “Baba içeri girmek istiyorum” diye ağladı.

Annesini görünce kızının sevindiğini ama evde durumun biraz farklı olduğunu belirten Dilber, “Şu an gelen giden olduğu için hissettirmiyor ama mesela sabah zil çaldı ‘Annem geldi’ diye fırladı. Kahvaltıda annemi istiyorum diye ağladı. Gelen giden azalınca, süre uzayınca bunların artması beni korkutuyor. Geçen pazar sabahı gözlerini açar açmaz annemi istiyorum diye ağladı.” ifadelerini kullandı.
HASSAS VE DUYGUSAL OLUYORLAR

15 yaşında bir kızları daha bulunduğu söyleyen Yavuz Dilber, Nalan’ın eğitim ve rehabilitasyon sürecine dair de ilgi verdi: “Down sendromlu çocukların doktorluk tedavisi yok. Ne kadar ilgi ve eğitim verirseniz o kadar gelişiyorlar. Hassas, duygusal ve inatçılar. Ebeveyn olarak çok sabırlı olmalısınız. Zor öğreniyorlar. O yüzden anne önemli. Konuşma terapisine, rehabilitasyona, okula ve spora gidiyor ve yanında birinin olması lazım.”

Cemaat soruşturmaları kapsamında Kahramanmaraş’ta bir ifadede adı geçtiği için tutuklanan Nuran Dilber, Bank Asya’ya para yatırdığı için örgüt üyesi olmakla suçlanıyor. Dilber’in mahkemeye ne zaman çıkacağı henüz belli değil.

ODAMA 2 KEZ MOLOTOF KOKTEYL ATILDI

1998’den beri Diyarbakır, Kahramanmaraş ve İstanbu’lda öğretmenlik yapan Dilber çifti, 25 yıl Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde öğrenci yetiştirmişler. Kendisi de fizik öğretmeni olan Yavuz Dilber, Diyarbakır’da görev yaptığı 5 yıllık süreci şöyle anlatıyor:

“Eşim de ben de ikimiz de Diyarbakır’da öğretmenlik yaptık. Orada dershanede çalışırken odama 2 kez molotof kokteyli atıldı. Bizim yetiştirdiğimiz çocuklar vatanı milleti sevdiği için bundan rahatsız olanlar vardı. Biz devletimiz için çalıştık. Ama sonra biz terörist olduk. Yargılamak için elimizden tutup Diyarbakır’a götürdüler.”

[Sevinç Özarslan] 21.12.2019 [BoldMedya]

Devlet hastanesinde büyük soygun

Devlete maliyetinin 3 milyar dolar olduğu ifade edilen Ankara (Bilkent) Şehir Hastanesi ile henüz faaliyete girmeyen Etlik Şehir Hastanesi’nin toplam yatak kapasitesinin 7 bin 300 olacağı öngörülüyor. İki şehir hastanesi için kapatılacak 11 hastanenin toplam yatak kapasitesinin 7 bin 150 olması ise, ‘Ankara’ya 3 milyar dolara 150 yatak alındı’ yorumuna neden oldu.

AKP iktidarının son dönemdeki en çok tartışılan uygulamalarından biri olan Şehir Hastaneleri ile ilgili yapılan israfın yeni bir boyutu Ankara'da ortaya çıktı. ‘Hasta garantisi’ ve bütün hastanelerin bir bölgede toplanması nedeniyle tepki çeken Şehir Hastaneleri uygulamasında Ankara'da ortaya çıkan tablo, 150 fazla yatak için 3 milyar dolar ödeneceğini gösterdi.

Milli Gazete'den Bünyamin Güler'in haberine göre, Ankara’da hizmete giren Ankara (Bilkent) Şehir Hastanesi ile henüz faaliyete girmeyen Etlik Şehir Hastanesi’nin devlete maliyetinin 3 milyar dolar olduğu ifade edilirken, her iki hastanenin toplam yatak kapasitesinin ise 7 bin 300 olacağı öngörülüyor. Ancak iki hastaneye deyim yerindeyse ‘müşteri’ kazandırmak için kapatılacak 11 hastanenin toplam yatak kapasitesinin 7 bin 150 olması ‘Ankara’ya 3 milyar dolara 150 yatak alındı’ yorumuna neden oldu.

Öte yandan Ankara (Bilkent) Şehir Hastanesi hizmete girerken, Etlik Şehir Hastanesi ile ilgili de belirsizlik devam ediyor. İnşaatında sona gelinen binanın başka bir kamu binası olarak hizmete girebileceği de ifade ediliyor.

İKİ HASTANE YERİNE 10 HASTANE YAPILABİLİR

Uzmanlar, 7 bin 150 toplam yatak kapasiteli 11 hastaneyi kapatıp, yerine 3 milyar dolara iki şehir hastanesi yapmak yerine, o paraya mevcut hastanelere ek 6 bin yatak kapasiteli 10’un üzerinde hastane yapılabileceğini ifade ediyor. Bu şekilde hem şehrin bir ucundaki vatandaşın hastane için şehrin diğer ucuna gitmek zorunda kalmayacağı hem de kuyruklara girmeyeceği belirtiliyor. 

[Samanyolu Haber] 21.12.2019

Tanrıkulu anlattı: 80 küsur yaşındaki yaşlı kadına bu yapılır mı?

CHP İstanbul milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, "12 Eylül askeri darbesi döneminde işkence ve kötü muamelenin merkezi Metris, Mamak ve Diyarbakır cezaevleriyken, şu an 355 hapishanenin tamamında bu uygulama var" diyor.

Gazete Duvar'dan İrfan Aktan'ın sorularını yanıtlayan Tanrıkulu, "Şu anda insan hakları ihlâllerini 1980’lerdeki darbe döneminden daha yaygın, daha sistematik uygulayan bir iktidar var. 1990’larda da insan hakları ihlâlleri ağırlıklı olarak Türkiye’nin bir bölgesinde, Kürtlere karşı uygulanıyordu. Zaten bu bölge 12 Eylül darbesinden itibaren 2002 yılına kadar ya Sıkıyönetim veya OHAL’le yönetildi" ifadesini kullanıyor.

Kürtlerin 80 darbesi döneminde çok ağır işkenceler gördüğü ve kayıplar yaşadığını söyleyen Tanrıkulu, "Fakat neticede 1980 darbesinin gündelik hayata en sert yansıdığı yer Doğu ve Güneydoğu oldu, Türkiye’nin diğer bölgelerinde ise hapishanelerle sınırlı kaldı" vurgusu yapıyor.

"Devlet işkencede ayrım yapmıyor" diyen Tanrıkulu, "Adliymiş, siyasiymiş, F...’ymüş, Kürtmüş, solcuymuş… Türkiye’de herkes eşit; ama sadece işkence sırasında! Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eşi benzeri görülmemiş yaygınlıkta farklı tutuklu-hükümlü örnekleri var. 11 bin kadının aynı anda hapishanelerde olduğu başka bir dönem yok" ifadesini kullanıyor ve ekliyor:

"Çoğunlukla öyle ama her alanda kadınlara yönelik büyük bir tutuklama furyası var. Darbeyle ilişkisinin ne olduğu belli olmayan ama hayatlarının bir döneminde Fetullahçılarla ilişkileri olmuş, okullarında okumuş, bankasına para yatırmış, sivil toplum kuruluşunda çalışmış, okulunda ders vermiş kadınlar hapse atıldı. Hakimler, savcılar, doktorlar, ev hanımları… Tarihte hiç olmadığı kadar fazla Kur’an kursu hocası veya din adamı var hapiste. Keza hiç olmadığı kadar fazla hamile kadın veya bebekli anne hapse atıldı. Toplamda 280 bin tutuklu ve hükümlü varken, hapishanelerin kapasitesi 220 bin. Üstelik bu sayıyı 355 hapishaneye, kapasitesine göre eşit olarak dağıttığınızda bile kapasitenin üstünde 60 bin fazla tutuklu-hükümlü var. Kapasitesi 5 bin kişi olduğu halde 10 bin kişinin tutulduğu hapishaneler var. Bunun hapishane koşullarında ne anlama geldiğini, hayatı nasıl bir işkenceye çevirdiğini anlamak için ne yazık ki gidip o koşulları görmek gerekiyor."

Tanrıkulu, "Bizim 1990’lı yıllardan hatırladığımız korkunç işkence olayları vardı. İşkenceden sonra mahkemeye çıkarılan insanlar açısından tutum neydi?" sorusuna ise, "Bakın, kesinlikle mukayeseyi bir dönemin iyi ve kötülüğü üzerinden yapmıyorum. 1990’lar da şimdi de insan hakları açısından felakettir. Fakat 1990’lı yıllarda, müvekkilimize yapılan işkenceyi anlattığımızda en azından mahkeme heyeti bunu zapta geçiriyordu. Şu anda hâkimler bunu bile yapmıyor" yanıtını veriyor.

Mahkemede 'işkence gördüm' diyen birinin ifadelerinin tutanaklara geçmediğini belirten Tanrıkulu, “Gözaltında askıya aldılar, soğuk su sıktılar, şunu yaptılar, filan diye anlatan bir sanığın söyledikleri kayıtlara bile geçirilmiyor. 'Bu bizim konumuz değil, gidin savcılığa şikâyet edin' denilerek konu kapatılıyor. Çağlayan Adliyesi’nde ben defalarca tanık oldum; avukatlar, işkenceye dair şikâyet dilekçesini verecek savcı bulamıyor" bilgisini aktarıyor.

CHP'li Tanrıkulu'nun izlenimlerine göre, Türkiye hapishanelerinde akla, hayale gelmeyecek derinlikte trajediler var.

Tanrıkulu, Manisa cezaevinde, 80 küsur yaşında, bakıma muhtaç, yürüyemez durumda, oğlunun baktığı bir tutuklu kadının yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Belki adı geçsin istemez diye kim olduğunu söylemeyeyim… Kendisiyle görüşmeye gelen bir yakınına, “moralinizi bozmayın, bu günler geçecek” türü şeyler söylemiş. Bu görüşme dinleniyor ve yürüyemeyecek durumdaki adam bundan dolayı hücre cezasına çarptırılıyor! Oğlu da demiş ki, yahu babam yürüyemeyecek durumda, bari bana da hücre cezası verin de orada bakabileyim. Yok demişler, tek başına kalacak! Böyle bir cezayı vermek için özellikle kötü olmak gerekiyor. Hamile kadın, doğum yapacak. Hapisten hastaneye götürülüyor, doğumhanenin önünde erkek jandarma bekliyor. Tek başına bir kadın, yanında ne anne var, ne kardeşi, ne başkası. Doğum yapıyor yahu! Bir insana bu işkence çektirilir mi!"

SÖYLEŞİNİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

[Samanyolu Haber] 21.12.2019

Cezaevindeki Muaz bebeğin annesinden mektup: ‘Ses çıkarmasın diye oğlumun gözlerine bakamıyorum’

Hizmet Hareketi soruşturmaları kapsamında iki kez gözaltına alınıp 60 günlük bebeği Muaz ile birlikte tutuklanan Nurhan Erdal Bahadır (38), cezaevinde yaşadıklarını yazdı.

Eşi Levent Bahadır’a gönderdiği mektupta genç anne, cezaevinde bebeğine nasıl baktığını, onu ne şartlar altında büyütmek zorunda kaldığını peyder pey kaleme aldığı 16 sayfalık uzun mektubunda aktardı.

SES ÇIKARMASIN DİYE GÖZLERİNE BAKAMIYORDUM

Bold Medya’dan Sevinç Özarslan’ın yayınladığı mektup şöyle;

“Kuzum benim ilk ses çıkarmaya başladığı aylarda, bir şeyler mırıldanmasın, ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor. Sabah saat kaçta uyanırsa uyansın, insanlar rahatsız olmasın diye hemen aşağıya yemekhaneye iniyoruz.”

AŞAĞISI ÇOK SOĞUK

“Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik bir bebek varsa daha da zor. Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum.”

RANZADAN DÜŞTÜ, AYAĞINA İP BAĞLA DEDİLER

Sadece Muaz değil, cezaevinde düşen, kafasını yarılan başka bebekler de oldu. Cezaevinde çıkan yemekler yetişkinler için bile sorunken bir bebek kuru fasulye ya da patlıcan kızartmasıyla beslenmeye mecbur kalıyor:

“Bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı. Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım. Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!”

7 AYLIK BEBEĞİ KURU FASULYE İLE BESLEDİM

Cezaevlerindeki en önemli sorunlardan biri yemekler ve kişisel ihtiyaçları karşılamanın zorluğu. Bebekli olunca bu sorunlar daha da katlanıyor:

“Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte, 7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.”

BANYO İÇİN YATAKHANEYE SU TAŞIDIM

“İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı olanlar oldu.”

GÖZÜNDEKİ KAYMA İLERLEDİ

Muaz bebek kalp hastalığı ve göz kayması sorunuyla dünyaya geldi. Annesi zor koşulların yanı sıra oğlunun hastalığıyla da hapiste mücadele etmek zorunda kaldı:

“İçimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi. Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var. Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor, ‘Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı gün girişini yapar ameliyat ederiz’ dedi. Kasım ayına tekrar kontrole gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma için de ‘En son ameliyat yaparız. Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız’ dedi.

HABERİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

[TR724] 20.12.2019

Harbiyeli anneleri konuştu: ‘Günahları sadece bizim emrimizde olmaları’ diyen komutanları mahkeme dinlemedi

15 Temmuz sonrası tutuklanan ve müebbet hapis cezası verilen Harbiyeli öğrencilerin annelerinin çocukları için hak arayışı devam ediyor.

Basın açıklamasını sokakta yaptıklarında gözaltına alındıklarını söyleyen anneler, İstanbul Beyoğlu’ndaki İnsan Hakları Derneği binasında 41 aydır tutuklu olan çocukları için bir araya geldi.

T24ün haberine göre, anneler bir kez daha “Çocuklarımız masumdur, birçok delil de çocuklarımızın lehinedir, çocuklarımızın serbest kalmasını istiyoruz, Adalet Bakanlığı’ndan ve devlet yetkililerinden talepte bulunuyoruz, bu zûlme son verilmesini ve çocuklarımızın özgürlüğe kavuşmasını istiyoruz” dedi.

Devlet yetkililerine seslenen anneler, “Adalet mülkün temelidir’ yazısının sadece yazıda kalmamasını istiyoruz ve bir an önce çocuklarımızın adaletli bir şekilde yargılanıp serbest bırakılmasını istiyoruz. Yargılama esnasında mahkemede komutanlar savunmalarında ‘Bu çocukların hiçbir şeyden haberleri yoktur. Günahları sadece bizim emrimizde olmasıdır. Bu çocuklar altın gibidir. Onlara bir ceza verilecekse biz o cezaları üstleniyoruz. Türkiye bu çocukları kaybetmemelidir’ dedi ama ne yazık ki mahkeme heyeti çocuklarımızın lehine olan hiçbir şeyi kabul etmedi. Mahkeme heyeti hiçbir şeyi göz önünde bulundurmadan çocuklarımıza ağırlaştırılmış müebbet verdi” ifadelerini kullandı.

Annelerden Ayten Güleççi yaptığı açıklamada ise, “Çocuklarımız yapmadıkları bir suçtan dolayı müebbet hapis cezası aldılar. Ben her hafta Denizli’den Silivri’ye kadar yol çekiyorum. Ben artık bu sürecin bitmesini istiyorum. Haksız olarak yargılanan bu çocukların hak ettiği yerlere kavuşmalarını istiyorum. Çocuklarımız ‘hain’ sıfatıyla yargılanıyor ve biz bunu kabul etmiyoruz. Gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyoruz artık. Bıktık. Ne gerekiyorsa yapılsın” ifadelerini kullandı.

[TR724] 20.12.2019

Polislikten çobanlığa KHK’lı Hasan Karpuz’un hikayesi: “Baba mesleğim ama bir gün görevime döneceğim”

15 Temmuz sonrası OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar ile 125 bin civarı kamu çalışanı işten çıkarıldı. Bunlardan biri de eski polis memuru Hasan Karpuz. Erciyes Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü’nden mezun olan Karpuz, branşında iş bulamadığı için polis memurluğu sınavını kazanarak 2009 yılında mesleğe başlamış.

9 yıldan fazla polis memurluğu yapan Karpuz, 15 Temmuz darbe girişiminden 9 ay sonra açığa alınmış, 8 Temmuz 2018’de ‘terör örgütü ile irtibatlı ve iltisaklı olduğu gerekçe gösterilerek’ kanun hükmünde kararname ile meslekten ihraç edilmiş.

Diyarbakır’da hakkında açılan “terör örgütü üyeliği” davasında 6 ay yargılandıktan sonra beraat eden ancak OHAL Komisyonu değerlendirmesi sonucu mesleğine geri dönemeyen Hasan Karpuz, Kayseri’nin İncesu ilçesi Üçkuyu köyünde çobanlık yaparak geçimini sağlıyor.

Beraat etti, aklanamadı: ‘Sosyal ve ekonomik dışlanma devam ediyor’

Yaşadıklarını Euronews Türkçe’den Ahmet Erkan Yiğitsözlü anlatan Karpuz, kendisine isnat edilen ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasının çok ağır bir suçlama olduğunu belirterek, “Polislik mesleğimden açığa alındıktan sonra yakın çevremin ve toplumun bakış açısı birden bire değişti. Sosyal dışlanma ve ekonomik sorunlar yaşadık. Yargılanmadan böyle bir suçlamayla karşı karşıya kalmayı kimseye anlatamadık” diye konuşuyor.

Konuşmasında sık sık ülkesine bağlılığını vurgulayan Karpuz, “Biz Anadolu insanıyız. Anadolu insanı devletine, vatanına, milletine, dinine, diyanetine bağlı insanlardır. Bizden terörist çıkmaz, çıkaramayacaklar. İstedikleri kadar uğraşsınlar. Devletin verdiği silah hiçbir zaman kendi ülkemizin vatandaşına, kendi halkımıza yönelmedi, yönelmez. Bir gün bunu anlarlar inşallah” ifadelerini kullanıyor.


‘O gece halka kim silah doğrultmuşsa onlar yargılansın. Bizim suçumuz ne?’
15 Temmuz darbe girişimine ordu içinde çok küçük bir azınlığın katıldığını fakat geniş kitlelerin cezalandırıldığını anlatan Karpuz: “Kim darbeye teşebbüs etmiş, kim vatandaşına silah doğrultmuş, kim tankları yürütmüş, kim uçaklardan bomba yağdırmışsa suç onlarındır, onlar yargılansın ve cezalandırılsın, bizim suçumuz ne? Sadece bir düşünceye yakın olduğundan dolayı insanları suçlamak, cezalandırmak acı bir durum. Nitekim bu devran böyle sürmez. Devran döndüğü zaman şu anki iktidar sahiplerinin de yandaşları bu işten yargılanabilir. Çünkü onların da irtibatlı, iltisaklı olduğu yerler var” diyor.

15 Temmuz süreciyle ayrışma ve kutuplaşmanın toplumda yoğunlaştığı ve kanun hükmünde kararnamelerle devletten atılanların sosyal izolasyon yaşadığına dikkat çeken Karpuz şunları söylüyor:

“Biz dedik okuyalım, çobanın oğlu çoban oluyor, biz bari memur olalım, bizden olanlar da memur olur diyerek polis memuru oldum. Ama kısmet etmediler, bu kadarmış dediler. Zulmün nereden geldiği beni daha çok yaraladı. Mütedeyyin insanlar, yani konuştukları zaman Allah’tan, kitaptan bahseden insanlar bize bu mağduriyeti yaşattı. Örnek verdikleri Hazreti Ömer adaletinden zerre kadar bize yansıtmadılar. Bu dönemde adalet inancı yerle bir oldu. Her zaman savunduğum şey şudur: Bir ülkede fikir ve ifade hürriyetini sağlayamadığınız zaman birileri iltisaktan, irtibattan yargılanır çünkü herkesin bir düşüncesi, inandığı bir şey var. Bunları yargılamaya başladığınız zaman ülkede temiz adam kalmaz. Umarım gelecek nesiller birbirlerinin düşüncelerine daha saygılı, daha hoşgörülü olur. Ocu, şucu, bucu değil de biz yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gurur duyacağı bir ortam oluşturulur. İnşallah o günleri umut ediyoruz”.

‘Çobanlık baba mesleğim bir gün döneceğim’
Çobanlık yapmaktan rahatsız olmadığını ve bir gün görevine geri döneceğine inandığını kaydeden Hasan Karpuz şu ifadeleri kullanıyor:

“Çobanlık benim baba mesleğimdi, polislikten sonra bu işi yapmak ağır gelmedi. Sadece ailemin, çocuklarımın düzenleri değişti. Bir gün görevime döneceğimi umuyorum. Çünkü bir suçumuz yok. Bu mesleği alnımın akıyla kazandım. Kimseden bir yardım almadım, koyunların peşinde geze geze sınavlara çalıştım. 9-10 yıllık meslek hayatımda bir tanesi bana dese ki, sen şu işi yaparken devletin aleyhine çalıştın. Bir tanesi dese ki, sen şu işi yaparken devletin milletin malını çaldın çırptın, rüşvet aldın. Bana bunu diyemezler.”

[TR724] 20.12.2019

Cezaevinde ölüme tahliye! [İlker Doğan]

Cezaevinde göz göre göre öldürülenlere bir yenisi daha eklendi. Cemaet’e yönelik soruşturma kapsamında uyduruk gerekçelerle 3 yıl önce tutuklanan öğretmen Engin Erol, yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Erol’un, sağlık sorunu nedeniyle tahliye talep ettiği 20’den fazla dilekçenin dikkate bile alınmadığı, 3 aydır doktora götürülmediği öğrenildi. 10 Aralık’ta fenalaşan Erol, hastaneye sevk edildi ancak artık çok geçti. Ardında 3 yetim bırakan Erol’un, tahliye edildikten sonra yakınlarına, “Benim durumumda 2 arkadaşım daha var. Tahliye edilmiyorlar.” dediği belirtiliyor.

Kamuoyu şimdi şu soruların cevabını arıyor: Cezaevine girdiğinde 130 kilo olan ve hastalığı sonrası sağlığı hızla bozularak 65 kiloya kadar düşen Erol neden tahliye edilmedi? Kanser olduğu raporlarla sabit olan Erol’un cezaevinde ölüme terk edilmesinin sorumlusu kim ya da kimler? Mahkeme sağlık raporlarına dayanarak ‘tahliye’ kararı vermesine rağmen savcı, hangi gerekçeyle ‘tahliye’ kararına itiraz ederek Erol’u ölüme götüren yolun taşlarını döşedi?

AKP Türkiyesi’nde KHK’lılarla Cemaat mensuplarına tam anlamıyla ‘soykırım’ uygulanıyor. İnsanlar hukuksuz KHK’larla işlerinden ediliyor, tutuklanıyor. Eşleri dışarıda olanlara yardım edenler ‘terör örgütüne yardım ve yataklık’ suçundan cezaevine gönderiliyor. KHK’lılara iş veren kurumlar tehdit ediliyor. Yetmiyor, insanların gözaltında ve cezaevlerinde ölmesi için her şey yapılıyor…

Öğretmen Gökhan Açıkkollu, Tacettin Toprak, Kemal Bilici, Muzaffer Özcengiz, Doç. Dr. Ahmet Turhan Özcerit, polis memuru Kadir Eyce gibi öldürülenlere bir yenisi daha eklendi… Öğretmen Engin Erol tıpkı diğer isimler gibi cezaevinde ölüme terk edildi.

CEZAEVİNE 55 KİLO KAYBETTİ

Öğretmen Engin Erol, cezaevine girdiğinde 38 yaşında ve 130 kiloydu. Sağlıklıydı. Sıkıntı ve stres nedeniyle kanser hastalığına yakalandı. 20 kez hastalığı nedeniyle dilekçe yazdı, tahliye talep etti. Hiç biri dikkate alınmadı. Mahkemeye sağlık raporlarını gönderdi. Mahkeme ‘tahliye’ kararı verdi ancak savcının itirazı sonrası yeniden tutuklandı. Durumu her geçen gün daha da ağırlaştı. 2 yıl Artvin Cezaevi’nde, son 1 yıl 3 aydır da Erzurum H Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Erol, 10 Aralık tarihinde fenalaştı. 65 kiloya düşmüş, bir deri bir kemik kalmıştı.

ÖLÜME TAHLİYE!

Durumu ağırdı. Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı ancak artık çok geçti. 41 yaşında hayatını kaybetti. Arkasında gözü yaşlı bir eş ve 3 yetim bıraktı. Yürüyecek hali bile olmamasına rağmen doktora gidebilmek için 3 ay bekletildiği ortaya çıktı. 3 aydır doktora görünmek için defalarca dilekçe vermiş ancak hiç biri dikkate alınmamıştı.

Emgin Erol öğretmen geride 3 yetim bıraktı.

BENİM GİBİ İKİ KİŞİ DAHA VAR!

Öğretmen Engin Erol, hastaneye sevkinin ardından ‘tahliye’ edildi. Erol’un, hastaneye gelen yakınlarına, içeride kendisi gibi iki arkadaşının daha olduğunu söylediği öğrenildi. Ailesinden ‘onlara dua etmelerini’ istedi. Ancak Erol’un tek talebi bu değildi yakınlarından. “Benim ölümümde sorumluluğu olanlardan sonuna kadar hesabını sorun!” dedi. Sağlık görevlileri ve cezaevi müdürünün ismini verdiği öğrenildi. Erol’un cenazesi dün Rize Çayeli Eski Caminde kılınan cuma namazının ardından aile kabristanına defnedildi.

ENGİN EROL SON OLMAYACAK!

Engin Erol’un ölümüyle bir KHK’lı daha cezaevinde öldürülmüş oldu! Kamuoyu şimdi şu soruların cevabını bekliyor: Bir insanın hastalık nedeniyle tahliye olabilmesi için ‘ölümün’ eşiğine gelmesi mi gerekiyor? Doktorların ‘tahliye edilmeli’ raporuna rağmen Engin Erol, neden serbest bırakılmadı? Savcı, Engin Erol’un tahliyesine hangi gerekçeyle itiraz etti? Ve en önemlisi, Engin öğretmenin ölümünden kim ya da kimler sorumlu? Bu göz göre göre ölüm olayıyla ilgili soruşturma açıldı mı/açılacak mı?

[İlker Doğan] 21.12.2019 [TR724]

Yerli değil, yüzde 100 toplama! [Yusuf Dereli]

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerli otomobilin ön gösterimi için 27 Aralık tarihini verdi. Pininfarina imzalı ön gösterim araçları geçtiğimiz aylarda yurtdışından geldi. Söz konusu otomobilin nerede üretileceği hala açıklanmadı. Ancak yerli otomobil fabrikasını Brezilyalı Rocha kuracak. Şase ve batarya lisansı da muhtemelen ‘yerli’ olmayacak! O halde bu otomobil nasıl yüzde 100 yerli?

AKP iktidarının bitmeyen masalı ‘yerli otomobil’le ilgili dün yeni bir tarih verildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘ön gösterimi 27 Aralık Cuma günü Gebze’de yapmayı düşündüklerini’ açıkladı. Peki bu otomobiller ne kadar yerli?

TASARIM İTALYAN FİRMA TARAFINDAN YAPILDI

Yerli otomobil ilk 2011 başında gündeme gelmişti. Ticari olarak Kasım 2017’de resmiyet kazandı. İlk somut örnekler ise 8 yıl sonra, haftaya ortaya çıkmış olacak! Ön gösterim otomobilleri geçtiğimiz aylarda yurt dışından gelmişti. Yüzde 100 elektrikli yerli otomobilin tasarımı, dünyaca ünlü endüstriyel ürün tasarımcısı İtalyan Pininfarina tarafından yapıldı!

FABRİKAYI BREZİLYALI ROCHA KURACAK

Yerli otomobil fabrikasını Brezilyalı Rocha kuracak. TOGG geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Operasyonlardan Sorumlu Üst Düzey Yönetici (COO) olarak Sergio Rocha’nın atandığını açıkladı. Edinilen bilgilere göre Rocha, ürün planlama, satın alma, tedarik, üretim mühendisliği ve operasyonlarını yönetecek.

3 MODEL SUV OLACAK

‘Yerli’ otomobili yapacak olan TOGG’nin planına göre yerli otoda 3 model olacak. Tamamı C segment. Bunlardan biri SUV, diğeri sedan, bir diğeri ise hatcback. Yine planlamaya göre ilk olarak 2022 yılında SUV üretilecek! Toplam üretim adeti yıllık 7 bin 200 olarak belirlenmiş! Sedan ve hactback modellerin üretimi ise 2023’de öngörülüyor. Üç modelin toplam üretim adeti ise yıllık 25 bin 200 olarak planlanmış. 2025 yılında ise toplam üretim 85 bin 300’e çıkarılması öngörülüyor. Hemen hatırlatalım; uzmanlara göre, bir otomobil fabrikasının rantabl olması için yıllık en az 250 bin otomobil üretmesi gerekiyor.

KİME SATACAKSINIZ?

Otomobili ürettiniz, peki piyasaya nasıl sunacaksınız? Pazarlama konusu üzerinde çok ciddi kafa yorulması ve kaynak/teşvik aktarılması gerekiyor. Zira karşınızda dünya devi otomotiv markaları var. Ve daha bugün bile bir çok marka dizel üretimini durdurup, tamamen elektrikli otomobile yöneldi. 2022 yılında pazarda korkunç bir rekabet olacağını söylemek için uzman olmaya gerek yok!

FABRİKA NEREDE, OTOMOBİLİN FİYATI NE OLACAK?

Ön gösterim otomobilleri yurt dışından getirildi. Ancak bu otomobilin nerede üretileceği hala belli değil. Fabrika nerede kurulacak, ilk kazma ne zaman vurulacak? Avrupa’da en ucuz elektrikli otomobiller 30 bin dolardan satılıyor. Ve bunlar 3 kişilik, küçük araçlar. Türkiye’nin ‘yurt dışından getirttiği’ yerli otomobili ise 5 kişilik C sınıfı SUV olacak! Bugünkü rakamlarla fiyatı 300-350 bin lirayı bulacak bir otomobili kim alacak?

BATARYA KİME AİT?

Elektrikli otomobilin pil (batarya) lisansının kime ait olduğu da belli değil. Bataryalar, Türkiye’de yüzde 100 yerli mi üretilecek bilmiyoruz. Bu konuda bir açıklama da yapılmıyor. Ancak muhtemelen batarya da yurt dışından ithal edilecek. Ayrıca Almanlar’dan da ‘danışmanlık’ hizmeti aldığımız haberleri geçtiğimiz aylarda gündeme gelmişti. Bütün bu bilgilerden sonra soralım; bu otomobil nasıl % 100 yerli?

PSA&FCA evliliği, dengeleri değiştirdi

Peugeot ve Citroen markalarının sahibi PSA ve İtalyan Fiat Chrysler Automobiles (FCA), toplam 50 milyar dolar değerindeki birleşme anlaşmasını imzaladı. Söz konusu anlaşmayla, PSA ve FCA’in eşit olarak sahip olacağı yeni şirket hacimsel olarak dünyanın en büyük dördüncü otomobil üreticisi ve gelir olarak da en büyük üçüncü şirket unvanını kazandı.

Birleşmeyle birlikte FCA-PSA, 14 markayla (Abarth, Alfa Romeo, Citroen, Chrysler, DS, Dodge, Fiat, Jjeep, Lancia, Maserati, Opel, Peugeot, Ram, Vauxhall) dünyada en çok markaya sahip grup oldu. Bu markaların bazılarından vazgeçilip geçilmeyeceği bilinmiyor. VW ve Renault Grubu’nun 10, Toyota’nın ise 4 markası var.

DÜNYANIN 4. BÜYÜK ÜRETİCİSİ OLACAK

Fiat, Chrysler, Dodge, Ram, Jeep, Alfa Romeo, Maserati, Ferrari, Abarth, Iveco markalarını bünyesinde bulunduran FCA ile Peugeot, Citroen, DS, Opel/ Vauxhall markalarına sahip PSA Grubu, dünyanın en büyük 5 üreticisi arasına girecek. Evlilik sayesinde toplam satışları yaklaşık 8.7 milyon adede ulaşacak. Volkswagen Grubu, Toyota, Renault-Nissan Ittifakı’nın ardından 4’üncü büyük haline gelecek. 2018 yılı satışlarına göre FCA 4.8 milyon adet ile 8’inci, PSA Grubu da 3.9 milyon adet ile 9’uncu sırada yer alıyordu. Avrupa’da 11 ay sonunda otomobil satışlarına baktığımızda VW Grubu’nun 3.5 milyon, PSA-FCA Grubu’nun ise 3.2 milyon civarında olduğu görülüyor.

Mercedes E Serisi 1.6 dizele kavuştu

Türkiye pazarının merakla beklediği haber geldi. Alman otomotiv devi Mercedes, E serisinde 1.6 dizele kavuştu. Artık Mercedes, konfor ve ekonomiyi bir arada sunacak. Markasının ‘Aklın başyapıtı’ olarak tanımlandığı E-Serisi, sahip olduğu teknolojik yenilikler ve konfor dinamiklerinin yanında 1,6 litrelik yeni dizel motor ve otomatik şanzıman seçeneği ile Türkiye’de satışa sunulacak. Başlangıç fiyatı ise 491.700 TL olarak karşımıza çıkıyor.

Exclusive ve AMG olmak üzere iki farklı donanım paketi ile Türkiye pazarına sunulacağı açıklanan E 200 d modeli, Ocak 2020 itibarıyla satış noktalarındaki yerini alacak. 9 ileri değerli otomatik şanzımanla kombin edilen makinenin performans verileri de ekonomi bazlı düşünüldüğünde beklentileri karşılayacak seviyede. 160 beygir güç ve 360 Nm tork üreten motor, E-Serisi’nin 0’dan 100’e 8,4 saniyede taşırken maksimumda 226 km/s hıza kadar çıkarabiliyor. Mercedes’in bu kombinasyon için paylaştığı fabrika çıkış tüketim verisi ise 100 kilometre için 4,2 ile 4,7 litre aralığında.

Yenilenen Forester’un başlangıç fiyatı 389 bin TL

Subaru Forester e-BOXER tamamen yenilendi. Euro NCAP’in 2019 yılında yaptığı testlerde en iyi 5’nci dereceyi alan Subaru Forester Türkiye’ye 3 farklı donanım paketiyle giriş yaptı. İsimleri e-Xtra, e-Xtreme ve e-Xclusive olarak ayrılan Forester 2.0i e-Boxer’ların fiyatları sırasıyla 389 bin 880 TL, 402 bin 270 TL ve 436 bin 528 TL.

Elektrikli motor desteğini BOXER Motor teknolojisi ve Simetrik Sürekli Dört Çeker Sistemi ile birleştiren Yeni Forester’da yakıtverimliliği, tepkisel hızlanma ve zorlu yol kabiliyetinde önemli gelişme sağlandı. Subaru’da ilk kez kullanılan Yüz Tanıma Teknolojisini de içeren İleri Güvenlik Teknolojileriyle donatıldı. Güvenlik özelliklerine Arka Çarpışma Önleyici Frenleme Sistemi eklenen Forester’da arazide yol hakimiyeti sağlayan X-Mode özelliği ise artık iki kademeli.

Gelecek teknolojiler için tasarlanmış yeni nesil bir altyapı olan Subaru Global Platform üzerine inşa edilen Yeni Forester, daha sağlam şasi tasarımı, daha dengeli yol tutuşu ve daha pürüzsüz sürüş keyfi sunuyor.

[Yusuf Dereli] 21.12.2019 [TR724]

”Erdoğan, terörle mücadeleyi kendi eliyle itibarsızlaştırıyor” [Necdet Çelik]

Romanya yargısının Büşra Şen’in Ankara’ya iadesini reddetmesi, Romen basınında konuşulmaya devam ediyor. Fransız Radyosu Romanya masası şefi Ovidiu Nahoi, Eurocronica programında bu konuyu işledi. ‘Terörist’ suçlamasının Erdoğan’ın gerçek ve hayali düşmanları için sıkça kullandığı bir argüman olduğunu vurgulayan Nahoi, ‘’Türkiye, terörle mücadeledeki meşru mücadelesini tam olarak onu siyasallaştırarak itibarsızlaştırıyor.’’ tespitinde bulundu.

Dış haberlerde tecrübeli Romen gazetecinin perşembe sabahki yayınında ele aldığı değrlendirmenin Türkçesi şöyle:

Çarşamba günü Bükreş’teki Uluslararası Bilgisayar Lisesi’nden genç bir Türk öğretmenin iade talebiyle ilgili olarak gözaltına alındığı haberi, bütün yazı işlerinin ortak konusuydu.

Akşama, durum daha da belirginleşmişti. Bușra Zeynep Șen, Ankara otoritelerince Bükreş’e gönderilen talebi derhal reddeden mahkemeye geldi.

Hukuk jargonunda söylendiği gibi, kahve içme rahatlığında reddetti mahkeme; durumlar açıkça belli olduğunda, artık kimin ne görüş ortaya atacağını kestirmek zor olmuyor.


AVUKAT, SAVCI, HAKİM AYNI FİKİRDE

Dahası, duruşmaya katılan tüm tarafların görüşleri – avukat, savcı ve yargıç – aynı çizgideydi: Bir Romen vatandaşıyla evli olan ve Romanya’da kalma konusunda yasal bir hakkı olan öğretmen korunmalı ve doğduğu ülkeye iade edilmemeli.

Bir terör örgütünün parçası olmak, bugünün Türkiye’sinde yaygın karşılaşılan bir suçlama, otoriter lider Recep Tayip Erdoğan’ın gerçek veya hayali rakipleriyle çarpışmaya alışkın olduğu bir argüman.

ERDOĞAN TÜRKİYE’SİNDE TERÖRİST OLMAK

Türk adli sisteminde, bir terör örgütüne ait olmak suçlaması, gözleri hakim görmeden, uzun bir süreyi hapishanede geçirmeyi gerekli kılabilir. Yarın hakim karşısına çıksa da kaderi önceden belirlenmiştir zaten.

Son yıllarda, özellikle 2016 darbe girişiminin engellenmesinden sonra, kendisini tehdit altında hissedenlerin çoğu, Türkiye’den ayrıldı. Ancak nerede olurlarsa olsun, Erdoğan’un uzun kolları, iade talepnameleri göndererek onlara uzanmaya çalışıyor. Çünkü Erdoğan’a karşı çıkan herkes, prensipte terörist.

Plahotniuc oligark hükümeti döneminde, bir sabah Türk lisesinden bir grup öğretmenin paketlenip yargılanmadan Türkiye’ye gönderildiği Moldova Cumhuriyeti’nde olduğu gibi, bazı ülkelerde bu işliyor.

O talihsizler, ne zaman serbest bırakılacaklarını bilmedikleri hapishanelere atıldı. Bükreş’teki öğretmenin babası da o okullarda öğretmendi ve kurtulduğu için şanslıydı. Ancak şimdi bütün dünyada rejimin hedefi olmaya devam edliyor.

ZAYIF ÜLKELER BASKIYA BOYUN EĞİYOR

Zayıf hukuk sistemine, siyasi kontrol altındaki mahkemelere sahip ve Türkiye’nin parasına bağımlı politikacıların olduğu ülkeler, Ankara’nın baskılarına teslim oluyor. Bölgeden örnek verirsek, Kosova’yı, Sırbistan’ı ya da Moldova’yı sayabiliriz. Buralarda Türkiye etkili bir güç ve yerel politikacılar için son derece cazip projelere sponsorluk ediyor.

Romanya bu kategoride yer almıyor. Dünkü (çarşamba günkü) karar – bu yöndeki kararın ikincisi- Romanya’nın insan haklarına saygıya değer verdiğini gösteriyor. Bu, ülkenin kendi vatandaşları için de iyi haber.

Mahkemenin, insan haklarını ihlal eden siyasi ve sosyal sebeplerden dolayı iade talebi yapıldığı tespitini yaptığını unutmayalım.

BÜKREŞ’TEN ANKARA’YA MESAJ

Mesaj açık: Türkiye NATO içinde dost ve müttefik bir ülke olmaya devam ediyor, ancak Romanya Avrupa değerlerine bağlı kalıyor. Aslında, hiçbir AB üyesi devlet, Ankara’dan gelen bu tür taleplere cevap vermedi.

Ve nihayetinde, söylenecek iki şey daha var. Birincisi: İslami terörizmle ilgili gerçek bir sorunu olan Türkiye, kendi meşru mücadelesini tam olarak onu siyasallaştırarak itibarsızlaştırıyor.

İkincisi: Olayı izleyen ve insan hakları meselelerine özen gösterdiğini ispat eden Romen basınının takındığı hızlı tepki takdire şayan.

[Necdet Çelik] 21.12.2019 [TR724]

Klopp’tan nokta atışı transferler [Hasan Cücük]

Mainz’de başladığı teknik adamlık yolcuğunda Borussia Dortmund’la adını tüm dünyaya duyuran Jürgen Klopp, Ekim 2015’ten bu yana Liverpool’u çalıştırıyor. İngiliz ekibinde 4 yılı geride bırakan tecrübeli teknik adam, sadece saha başarılarıyla değil nokta transferleriyle de dikkat çekti. Klopp’un kadroya kazandırdığı son isim RB Salzburg’un Japon yıldızı Takumi Minamino oldu.

Salzburg formasıyla ortaya koyduğu futbolla dikkatleri üzerine çeken Japon futbolcu Takumi’nin yeni adresi Liverpool oldu. Salzburg formasıyla bu sezon çıktığı 22 karşılaşmada 9 gol ve 11 asistlik bir performans sergileyen 24 yaşındaki Takumi için Liverpool, sözleşmede yer alan serbest kalma bedeli olan 8.5 milyon Euro bonservis ücreti ödeyecek. Japon futbolcu İngiliz kulübüyle 4,5 yıllık sözleşme imzalayıp, ocak ayından itibaren kadroya katılacak. Piyasa değeri 12,5 milyon Euro olan Takumi Minamino’yu RB Salzburg, Ocak 2015’te sadece 800 bin Euro ödeyip Cerezo Osaka takımından renklerine bağlamıştı. 4 yıl formasını giydiği Salzburg’da 199 maçta ter döken Japon oyuncu skora 64 gol ve 44 asistle katkı yaptı.

Premier Lig ekibi Takumi Minamino’nun transferini sosyal medya hesabından yayınladığı video ile taraftarlarına duyurdu. Japon yıldız Minamino, “Salzburg her zaman kalbimde olacak. Burada sadece bir futbolcu olarak değil, insan olarak da çok şey öğrenebildim. Liverpool’un oyuncusu olmak hayalimdi ve şimdi bunun gerçekleştiği için çok heyecanlıyım. Premier Lig’in düyanın en iyi ligi olduğunu düşünüyorum. Kariyerimin sorunsuz gelişmesi durumunda bir gün burada oynayabileceğime inanıyordum, ama daha öncesinde bunun Liverpool gibi bir takımda gerçekleşeceğini hayal bile edemezdim.” ifadelerini kullandı.

Ligde dolu dizgin şampiyonluk yolunda ilerleyen Liverpool’un Alman teknik patronu Jürgen Klopp ise takıma taze güç katılmasından oldukça memnun gözüküyor. Klopp, Minamino için ‘Çok hızlı, çok zeki bir oyuncu, çizgiler arasında boşluk buluyor. Topla cesur ama aynı zamanda topu olmadan da cesur. Gerçek bir takım oyuncusu. Takımın başarısı için kendini daima geliştirerek elinden gelenin en iyisini yapar.” cümlelerini kullandı.

Jürgen Klopp, Liverpool’da 4 yılı geride bırakırken sadece 6 oyuncuya 40 milyon Euro’dan fazla bonservis ödedi. Kıran kırana bir pazarlık yapan ve kulübün parasını boşa harcamayan bir teknik adam olarak öne çıktı. Liverpool, şampiyonluk yolundaki rakipleri Manchester City, Arsenal, Chelsea ve Manchester United’in aksine transferde oldukça tutumlu davranıyor.

Jürgen Klopp’un en pahalı transferi listesinde ilk sırada Virgil van Dijk bulunuyor. Ocak 2018’de Southampton’dan kadroya katılan Van Dijk için ödenen bonservis bedeli 84,6 milyon Euro oldu. Dünyanın en pahalı defans oyuncularından biri olan Hollandalı, ortaya koyduğu futbolla rakip forvetlere geçit vermedi. Avrupa’da yılın futbolcusuna verilen Altın Top ödülünde Messi ve Cristiano Ronaldo ile birlikte son 3’e kalan Van Dijk ödenen yüksek bedelin hakkını performansıyla son kuruşuna kadar ödedi. Şuan için piyasa değeri ise 100 milyon Euro.

Listenin ikinci sırasında Roma’dan transfer edilen kaleci Alisson Becker bulunuyor. 2018 Şampiyonlar Ligi finalinde Liverpool, Real Madrid’e boyun eğerken şimdi Beşiktaş kalesini koruyan Karius yediği basit gollerle Klopp’u yıkmıştı. Aradığı kaleciyi Roma’da bulan Klopp, Alisson  için 62,5 milyon Euro ödedi. Dünyanın en pahalı kalecisi unvanını alan Alisson ise ortaya koyduğu performansla Klopp’u mahçup etmedi. Şimdilerde piyasa bdeğeri ise 90 milyon Euro.

Klopp’un en pahalı transferleri listesinde üçüncü olan Naby Keita’dan istediği verimi aldığını söylemek biraz zor. RB Leipzig’den temmuz 2018’de 60 milyon Euro ödenerek kadroya katılan Keita, bu sezon tüm kulvarlarda 11 maçta forma giyip sahada 586 dakika kaldı. 24 yaşındaki Gineli oyuncu Klopp’un beklentilerinin altında kaldı. Şimdilerde piyasa değeri ise 42 milyon Euro. 40 milyon Euro’dan fazla bonservis ödenen bir diğer isim Monaco’dan kadroya katılan Fabinho. Temmuz 2018’de 45 milyon Euro karşılığında Liverpool’a gelen Fabinho, Klopp’un gözdeleri arasında yer alıyor. Liverpool’da değerini ise tam ikiye katladı.

Temmuz 2017’de Liverpool forvet hattını Roma’dan transfer ettiği Muhammed Salah ile güçlendirirken ödenen ücret 42 milyon Euro oluyordu. Kafalarda oldukça fazla soru işareti vardı. Chelsea’da forma bulamadığı için Basel’e satılan ve ardından Roma’ya giden Salah’ın Premier Lig’e dönüşü muhteşem oldu. İlk sezonunda gol kralı olan Salah, Liverpool’un en önemli silahı oldu. Dünyanın sayılı forvetlerinden biri olan Salah’ın piyasa değeri şimdilerde tam 150 milyon Euro. Liverpool formasıyla çıktığı 127 maçta 84 gole imza attı. O artık Klopp’un değişmez prenslerinden biri.

Liverpool’un en etkili silahlarından biri olan Sadio Mane, Temmuz 2016’da Southampton’dan kadroya katılırken, ödenen rakam 41,2 milyon Euro oldu. Senegalli oyuncu ortaya koyduğu futbolla kadronun demirbaşlarından biri oldu. Forvet hattını oluşturduğu Salah ve Firmino ile dünyanın en en tehlikeli 3’lüsü oldular. Piyasa değeri 150 milyon Euro olan Sane, Liverpool formasıyla 147 maçta 72 gol kaydetti.

Jürgen Klopp, bu sezon ortaya koyduğu futbolla dikkat çeken Alex Oxlade-Chamberlain için Arsenal’e 38 milyon Euro ödedi. Takımın değişmez isimlerinden Hollandalı Georginio Wijnaldum içim Newcastle’ye27,5 milyon Euro, sol bek Andrew Robertson için ise Hull City’ye sadece 9 milyon Euro ödedi. Robertson’un piyasa değeri 80 milyon, Wijnaldum’un ise 50 milyon Euro. Yine takımın joker isimlerinden Xherdan Shaqiri için ise Stoke City’ye 14,7 milyon Euro ödedi. Shakiri’nin piyasa değeri ise 22 milyon Euro.

[Hasan Cücük] 21.12.2019 [TR724]

İmanın sürgün yılları [Dr. Reşit Haylamaz]

Boncuk boncuk dizip durdukları yalan, gece gündüz servis ettikleri kurgu, ardı arkası kesilmez iftira, akla hayale gelmez entrika ve sayısız ayak oyunlarına rağmen gönüllere bir türlü hakim olamıyorlardı!

Düşüncede müflis muktedirlerin tek sermayesi, kaba kuvvetti; mevzi kaybettikçe daha çok sertleşiyor, sertleştikçe insanlıktan çıkıyorlardı! Attıkları her adımın akîm kalması karşısında açık bir paranoya yaşıyorlardı; ne yaptılarsa netice alamıyor, imana koşuşun önünü kesemiyorlardı!

Sınır ve kural tanımaz zulümlerinin zirve yaptığı bir günün akşamında, dengeleri değiştiren insan Hazreti Hamza da (radıyallahu anh) Müslüman olmuş, düşman bildikleri safın en önüne geçmişti.

Kainatta câri bir realiteydi bu; zulüm haddini aşınca, ehl-i insaf saf değiştiriyordu!

Tutundukları dal çürük, iddiaları da gayr-i makul olunca, ne sınır tanımaz reklamların ne de kullandıkları orantısız gücün bir anlamı kalıyordu.

Öte yandan, Habeşistan’dan aldıkları darbe, hazmedilebilir cinsten değildi; halbuki ne ümitlerle elçiler göndermiş, ayaklarının altına dünyaları sermişlerdi ama masumiyet duvarını aşamamış, samimiyetin zırhını delememiş ve gözünü boyayamadıkları Habeşistan’ın selim vicdanını bertaraf edememişlerdi!

Hâlbuki, işin başında Ebû Cehil’in kardeşi Abdullah İbn-i Ebî Rebîa ile siyasi dâhi Amr İbn-i Âs vardı ve onlar için bundan böyle Habeşistan, ezber bozan bir hezimetti. Ne siyasi taktikler netice vermiş ne de pahalı hediyeler işe yaramıştı; tuttuğunu koparan elçiler, Habeşistan’dan eli boş dönmüşlerdi!

Çıldırıyorlardı; Mekke’de baş edemedikleri güç, şimdi sınırlar ötesinde de zemin bulmuş ve dalga dalga büyüyordu!

Üstelik, Mekke’nin görünürdeki reisi Ebû Tâlib’i kaç defa uyarmış, defalarca muhtıra vermişlerdi ama bir türlü istedikleri karşılığı ondan da alamamışlardı!

Kendisi için gözyaşı döküp “insan” olması adına ismini dualarına alan bir Şefkat’i tanıyamadığı için gölgesinden bile çekinen Ebû Cehillerde müthiş bir tedirginlik vardı; dört bir yandan üzerlerine saldırıp kendilerini yok edecek “mevhum” orduları hayal ediyor ve yarınları adına yüreklerinin yağı eriyordu! İşin aslında o, dünya ve Âhiret adına, kendi elleriyle ve bizzat kendi geleceğini karartıyordu!

Bilhassa, koltuk sevdasıyla çırpınıp duran Ebû Cehil, küplere biniyordu! Kin ve nefretin zirve günlerine şahit olan Dâru’n-Nedve, en gergin anlarını yaşıyordu; toplantı üstüne toplantılar yapıyor, bu gidişatı durduracak kesin ve kestirme bir çözüm arıyorlardı!

Gelip gelip takıldıkları yer, yarınlarda ardı arkası kesilmeyecek bir kan davasının başlama endişesiydi; zira öldürseler, kendi hayatları da tehlikede demekti. Çünkü o günün toplumunda, aileden birisini öldüreni infaz etmek, kabileye ait bir hak olarak görülüyordu.

Dâru’n-Nedve’de bunları konuşurken bomba etkisi yapan bir haberle sarsıldılar; kılıcını kaptığı gibi “öldürmeye” giden yiğit Ömer de “hayat” bulmuş, yanına yaklaştığı Şefkat’in yaşatmaya kilitli davasının güçlü bir temsilcisi oluvermişti!

Ömer gibi bir aslan da giderse!

Yok, yok! Şatafat ve alayişlerle tasavvur edegeldikleri yarınlar, göz göre göre ellerinden akıp gidiyordu ve onlar için bu, bardağı taşıran son damla demekti.

Evet! Bu, böyle sürüp gidemezdi ve gitmemeliydi! Yaşın yanında kuru da yanmalı ve Mekke, “toptan” bir temizliğe şâhit olmalıydı!

Bu seferki adres, Benî Kinâne yurduydu; “acil” koduyla toplandılar!

Aslında iş, Ebû Cehiller tarafından çoktan pişirilmiş ve mesele, üzerinde ittifak edilen eylem planını, diğerlerine de kabul ettirmeye kalmıştı!

Ve.. işte o gün, zaten işin başından beri hislerine teslim ettikleri akıl ve mantıklarını bir kenara bıraktı ve ölümüne bir karar aldılar ki aslında bu, aynı zamanda bitişlerini tescil anlamına geliyordu. Ayağa kalkıp son sözü söylerken, gelinen noktadan aldığı keyif yüzüne akseden Ebû Cehil, nihâî kararı şöyle ilan ediyordu:

“Benî Hâşim ve Benî Abdulmuttalib ile bütün ilişkiler kesilecek!

Onları Mekke’den kovacağız!

Bütün yolları tutacak ve kimsenin onlara yardım etmesine fırsat vermeyeceğiz!

Kız dahi alıp vermeyeceğiz!

Can damarlarını kesecek; yiyecek ve içecek temin edebilecekleri bütün kaynaklarını da kurutacağız!”

Açıkça bu, inanan herkesi, can yakan güneşin altında ölüme terk etmek demekti; kızgın kumların üzerinde ve başlarını sokabilecekleri bir gölgelikten bile mahrum, açlık ve susuzluktan kıvrım kıvrım, bin bir ıstırap sarmalıyla inim inim sıkıntılar yaşayacak ve kendileri açısından “problemsiz” ölüp gideceklerdi!

Vicdan taşıyan herkes, hayatının şokunu yaşıyordu; dünyanın en masum insanlarına böylesi bir zulüm nasıl revâ görülebilirdi! Hem, düne kadar dillerinden düşürmedikleri böyle bir Emîn’e yapılanlar karşısında Mekke’de, kollarını açarak bu anlamsız gidişata “dur” diyecek aklı başında bir tane insan yok muydu?

Yoktu!

Başından beri sahnelenen yalan ve iftiraların tesirindeydi insanlar; âdeta koskoca bir toplum hipnoz edilmiş ve emniyetin temsilcileri bir kere “öcü” gibi gösterilmişti.

Her dönemin firavunu, daha da güçlenerek sahne alıyordu ve bu ümmetin firavunu Ebû Cehil’in o gün keyfine diyecek yoktu; yıllardır Mekkelileri ikna edememiş ve onları bu noktaya bir türlü getirememişti ama şimdi, onun dediği oluyordu!

Hatta, bu çirkef kararın içinde sadece ehl-i iman yoktu; bu karar, imana taraf olmasa bile, inananlara destek veren herkesi içine alıyordu! Menfaatlerinin olduğu yerde her şey, hak-hakikat, evlâd ü iyâl, anne-baba, yakın-akraba, hepsi kuru bir teferruattan ibaretti ve tarihin en acımasız soykırımı başlamak üzereydi!

Din-diyanetle hiç alakaları yoktu ama dindarlarla mücadele ederken, ellerini güçlendirebilmek için bu vahşî kararlarına “dini” de alet edeceklerdi; üzerinde ittifak ettikleri konuları madde madde yazdı ve götürüp onu, Kâbe’nin duvarına astılar.

Hiç vakit kaybetmedi ve hemen işe koyuldular; “boykot” ilan ettikleri yetmiyormuş gibi şehirde kim varsa kapısına dayanıyor ve çoluk çocuk demeden apar topar sürüyorlardı!

İmanın sürgün yılları başlamıştı!

“Sahip çıktığın sürece bu sıkıntıyı sen de çekeceksin!” mesajını vermiş olsalar bile amca Ebû Tâlib, her şeyi göze alarak kendisinden bekleneni yaptı; bundan böyle yeni adres, Şi’b-i Ebî Tâlib idi. O kadar ki küçüklüğünden bu yana yakından tanıdığı ve hayatından endişe ettiği yeğenine bir zarar gelmemesi adına üzerinde tir tir titriyor ve ‘birisi O’na suikast yapar’ endişesiyle gecenin karanlığında yatağına, kendi oğullarından birisini yatırıyordu!

Bugünkü toplama kamplarından daha beterdi Şi’b-i Ebî Tâlib! Bundan sonraki üç yıllık hayat, kıt kanaat imkânlarla kurulan yamalı çadırlarda geçecekti! Üstelik, Şi’b-i Ebî Tâlib’e giden bütün yolları tutmuş ve etrafta kuş uçurtmuyorlardı!

Güçleri yetse, Mekke’nin havasını da tekellerine alacak ve bir nefes oksijenden bile mahrum edeceklerdi!

Su yoktu!

Yiyecek yoktu!

Doktor yoktu!

İlaç yoktu!

Âdeta musibet olmuş, Şi’b-i Ebî Tâlib’in üzerine yağıyordu günler!

Çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar, hasta sökel herkes aynı musibeti yaşıyordu!

Hemen her gün bir çadırdan, kulakları tırmalayan bir feryâd ü figân yükseliyordu!

Masum çocukların Fârân Dağları’na çarpıp gelen seslerinden gözlere uyku girmiyordu; yiyeceğin olmadığı bu zeminde suya hasret giden dudaklardan, kim bilir ne yanık nâmeler dökülmüştü!

Bu sıkıntılı günlerde gözünü dünyaya açanlar da, ruhunu Şi’b-i Ebî Tâlib’de teslim edenler de vardı.

Ender de olsa bazen, nereden geldiği ve kimin gönderdiği bilinmeyen yük dolu bir devenin geldiği oluyordu. Zaten ara sıra da olsa bu türlü ehl-i insaf yardımlar söz konusu olmasaydı, o gün Şi’b-i Ebî Tâlib’e giren birisinin, bir daha oradan sağ çıkması düşünülemezdi!

Sıkıntı, öyle bir hal almıştı ki çoluk çocuğun ağlayışları, Şi’b-i Ebî Tâlib’in arkasından duyuluyordu! İşin garip tarafı Ebû Cehil ve avenesi, yaptıkları zulümden değil de bu seslerin Mekke’ye yansımasından rahatsızlık duyuyordu!

Ve bu hâl, Mekke’den ehl-i insaf belli başlı insanların bu işe “Dur!” diyecekleri âna kadar da devam edecekti.

Gerçi haklarını yememek lazım; zalım da olsa o günkü Ebû Cehillerin, insanlıktan kırıntı taşıyan bir yanları vardı; “haram aylar”da muhâsarayı kaldırıyor ve zulümlerine üç aylık bir “noktalı virgül” koyuyorlardı! Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için şüphesiz ki bu günler, panayır panayır koşuşturduğu, hacca gelen her sima ile görüşüp âşina çehreler aradığı en bereketli günlerdi.

Beklenenin aksine ve Ebû Cehillere inat, Ashâb-ı Kirâm’da müthiş bir kenetlenme söz konusuydu! Sıkıntılı da olsa şimdi Şi’b-i Ebî Tâlib, âdeta herkesi içine alan geniş bir ev gibiydi; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) herkes için müşfik bir baba, Hazreti Hadîce de (radıyallahu anhâ), sıkıntıları serinleten ve her derde deva bir “ana” gibiydi!

Belki de bu günler, Güneş’in doğumuna şahitlik edemeden bu fâni âlemden göçüp giden Varaka İbn-i Nevfel’in, daha ilk günden haber verdiği günlerdi!

Belli ki bu günler, canı yanıp tâkâtinin tükendiği gün, “Bir ümit!” deyip Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen Hazreti Habbâb’ın şahsında ümmet için haberi verilen günlerdi!

Yarınlarda işi üstlenip göğüsleyecek babayiğitleri kıvama erdiren, gelecekteki daha büyük sıkıntıların üstesinden gelebilmek için dirençlerini artıran “tiryâk” günlerdi!

Ümeyye İbn-i Halef’in siyâhî kölesini, Kıyâmet’e kadar gönüllere “Bilâl Habeşî” diye kazıyan, Ümmü Enmâr’ın anlaşmalı hizmetkârını, “Habbâb” adıyla bayraktaştıran, Allah ve Resûlü nezdinde yıldızlaştıran günlerdi!

Öyleyse, imanın bu sürgün günleri, bağrında yeni yeni sürgünlerin mayalanıp boy attığı, imanın sürgün günleriydi!

Bu günler gösterdi ki insanı, insani çizgi ve istikamet üzere yetiştiren en yanıltmaz iksir, çile ve mihnetti!

Yaşanılanlara uzun soluklu bakabilmek gerek; bir tarafta, varlık deryasında kaybolup giden yitikler, beri yanda sıkıntılar sarmalında yarınları mayalayan babayiğitler!

Hangi safta olmak istersiniz?

Öyleyse bu günler, Hakk’ın hoşnutluğunu kazanıp sâhil-i selâmete ermek için sabredilmesi gereken günlerdi!

Evet, bugünler, katlanılması güç günlerdi; doğru.

O gün de çaresizlik, Sahâbe’yi ağaçların yaprak ve kabuklarını yemeye mecbur bırakmıştı; Mekke’nin yakıp kavuran sıcağı altında bir yudum suya bile hasret kaldıkları içindir ki ihtiyaçlarını giderirken koyun ve keçiler gibi ıtrahatları da katı idi!

Üzerine bevlettiği deri parçasını gecenin karanlığında fark edip sevinen Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs bize, eşelediği ıslak topraktan onu alıp temizlediğini, ateşte kızarttıktan sonra yeyip belini doğrulttuğunu ve Rabbine hamd ile iki büklüm olduğunu anlatmıyor mu?

Peygamber kıssalarına kulak kesilen herkes görür ki bu sürgünlerde mihnet yudumlamak yolun kaderi!

Hem, bu ıstırabı zirvede yaşayan, üstelik kendi yaşadıkları yanında bir de herkesin acısını yüreğinde derin bir sızı olarak hisseden Fahr-i Rüsul Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değil miydi?

Ebû Cehiller fark edememişti, fark edemediler!

Yaptıklarıyla kirli ellerini kurutan Ebû Lehebler de göremediler, göremeyecek kadar da körlerdi!

Eden, kendine eder!

Kendini Hakk’ın hoşnutluğuna adamış bir mü’min, öyle bir Peygamber’e ümmet olmuştur ki yeri geldiğinde ağaç kabuğu da yer, ama hak bildiği bu yoldan asla dönmez!

[Dr. Reşit Haylamaz] 21.12.2019 [TR724]

Reklam arasında farzından kılar… [Bekir Salim]

Televizyon dizileri hayatımızı çok etkiliyor maalesef. Merak, hırs, nefis, şiddet, gıybet, şehvet, yalan-dolan, iftira… Kötü diyebileceğimiz ne varsa hepsi iç içe…

Bediüzzaman Hazretleri, “Hücumât-ı Sitte’ adıyla Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı kısmında bu imtihanların bazılarından bahsetmiş… Sık sık okumak lâzım…

Biz gece gündüz dizi seyrederek imtihanı zorlaştırıyoruz.

Rahmetli Rasim Ağabey de benzer düşüncelere sahipti. Ayağı ben açtım ve ona “zorlama” getirdim. Zorlama çeşidi, “benim kullandığım ayakla bana cevap vermesi” idi:


Bekir Salim:
Birisi bitmeden öbürü  başlar,
Önceden bu kadar yoktu diziler.
Akıl, hayal almaz  acayip işler,
Artık çığırınden  çıktı diziler.

Rasim Köroğlu:
Ağzı açık, bön bön bakarsan  eğer,
Daha  ne diziler çıkar arkadaş.
Böyle  rezilliğe  verirsen değer,
Ekrandan  çok çamur akar arkadaş.

Bekir Salim:
Söz geçmez evladın zamânesine ,
Edep haya gitmiş, kimin nesine,
Ninem bile bakar  aşk sahnesine,
Dedemin boynunu büktü diziler.

Rasim Köroğlu:
Bilir misin bunlar oluyor neden?
Rahat durmamıştır vaktinde deden.
Evlâdını  öyle terbiye eden,
Sonunda boynunu büker arkadaş

Bekir Salim:
Baldır  bacak diye  gördüler aşkı ,
Herkesin içine saldılar kuşku,
Hep mekan seçtiler yalıyı, köşkü,
Millete  tepeden baktı  diziler.

Rasim Köroğlu:
Bizim hacı  bile diziye   dalar,
Namazın  içinden sünneti çalar ,
Reklâm arasında farzından  kılar;
Bir yandan  ekrana bakar arkadaş.

Bekir Salim:
“Kuzey-Güney”  çıkmış, gel de seyretme,
Onlara özenir her yeni yetme,
Moda oldu evi bırakıp gitme,
Haneyi   kökünden   yaktı diziler.

Rasim Köroğlu:
Bunlara bakanın şaşar feleği,
Kızı  gelin olmaz, oğlu güveyi,
Zannetme sadece  bir aileyi,
Bu  ateş  milleti yakar arkadaş.

Bekir Salim:
Reyting canavarı rekora gitti,
Bu yarış milletin canına yetti.
“Fatmagül”, “İffet” in işleri bitti,
Şimdi Osmanlı’ ya  taktı diziler.

Rasim Köroğlu:
Bir filim çektiler, yarısı  yalan,
Kadınlar  sarayda anadan  üryan,
Haremden  çıkmazsa Sultan Süleyman,
Hûrrem’e  kafayı takar arkadaş.

Bekir Salim:
Sultan,  kırkaltı yıl saltanat sürmüş,
Yalnız bir buçuk yıl sarayda durmuş.
Dünyaya “muhteşem” eserler vermiş,
Hepsini bir anda yıktı diziler.

Rasim Köroğlu:
Bunların  hep kaynar kazanı  böyle,
Yazdıranı böyle yazanı böyle.
Maalesef dünyanın düzeni böyle,
Kimi yapar kimi yıkar arkadaş.

Bekir Salim:
Salim’ in sizlere  başka sözü yok,
Kendi de  seyreder ondan  yüzü yok.
Artık bu işlerin tadı-tuzu yok,
İyiden iyiye  sıktı diziler.

Rasim Köroğlu:
Ey Rasim,  hanımlar sanma ki “pes!” der,
Üç dizi seyreden bir  daha ister.
Sen diziden bıkan bir  kadın göster,
Sıkarsa  bizleri sıkar arkadaş.

[Bekir Salim] 21.12.2019 [TR724]

Ekonomide sürdürülebilirlik [Hakan Taner]

Yıl sonu gelirken ekonomik verileri daha bir dikkatle takip etmek gerek.

Çünkü bu sonuçlar bir sonraki yılda yapılacak bütün ekonomik faaliyetlerde esas alınacak.

Faizlerin düşürülmesi ve bankaların talimatla kredi vermeye zorlanması hatta bazı özel bankaların yöneticilerinin görevden alınması sonrası kısmen de olsa emlak piyasası yıl sonuna doğru hareketlendi.

Hakeza otomobil satışları da.

Bunun dışındaki sektörlerde de yıl sonu olması sebebiyle kısmi bir hareketlilik söz konusu.

Uzun süre stabil hareket eden döviz de yavaştan bir kıpraşma başladı. Yıl sonunu kısmi bir yükselişle bitireceği belli oldu.

Peki ekonomideki bu bahar havası sürdürülebilir mi?

Asgari ücret başta olmak üzere maaşların ve piyasadaki her türlü emtianın fiyatının belirleyicisi olan enflasyon rakamları da istenilen kıvama geldi.

Ticaret piyasasında güven endeksi yıl sonuna doğru tekrar 58’e düştü.

Bu rakam işin gidişatı hakkında ipucu verse de 2020 yılında ekonomik gidişatın nasıl olacağı tüm piyasa aktörleri tarafından merak ediliyor ve işin aslını şu an için hiç kimse de bilemiyor.

Hâl böyleyken Türkiye’de faaliyet gösteren ve önümüzdeki dönem Türkiye’de yatırım yapmayı düşünen yabancılar da bir yandan çıkış hazırlığı yaparken, yeni yatırımlarını da iptal ediyorlar.

Bu durum ister istemez şu haklı soruya sebep oluyor: Yerli yatırımcı ve ekonomi aktörlerinde‘bizim bilemediğimiz ne var ki yatırımlar iptal oluyor yabancı ve bazı yerli yatırımcılar niye yurt dışına çıkmaya devam ediyor?

Ekonomi bir bütündür ve istikrar, güven üzerinde yükselir.

İktidar piyasalara bu güveni verebildiği kadar istikrar ve gelişim sağlayabilir.

Aksi takdirde ekonomide bölüm bölüm yalancı baharlar ardından da tufan, bora ve kara kış kapıya dayanır.

İktidar maaş zamları ve bazı ana parametreleri kendine uydurmak istese de ne çarşı pazardaki yangın ne de işsizlik ateşi düşürülebiliyor.

İş üretemeyen, hatta üretemeyen bir piyasa ve ekonomi er ya da geç tepetaklak olur. Bu hep böyle olmuştur.

KARA PARA UYARISI

Türkiye her açıdan yakından takip edilen bir ülke. Bu takip içerisinde para hareketleri de var.

Geçen ay içerisinde Türkiye’nin dikkati çekildi ve kara para hareketleri ve terörün finansmanı konularında dikkatli olunması istendi.

Bu uyarıya dikkat edilmezse bazı yaptırımlar  olabilir mi? Bu sorunun cevabı da 2020 yılında belli olacak.

[Hakan Taner] 21.12.2019 [TR724]

Bir işkencecinin ibret-i alem sergüzeşti [M.Nedim Hazar]

“Türkiye’de işkence gören ile işkenceci arasındaki fark, Birinci Şube’de tutukluyu polis memurundan ayıran, kötü kontrplak kadar incedir. Mazlumla zalim her zaman yer değiştirebilirler. Çünkü bu ülkenin insanı “mezalim”e tepki göstermeyecek kadar zalim olabilir.” Böyle diyor bugünlerde zalimin bıçağını bilemeyi insani tüm hasletlerini çöpe atarcasına tercih eden Yazar Alev Alatlı İşkenceci isimli kitabında.

Evet, bu ülkenin insanı mezalime tepki göstermeyecek kadar zalim olabiliyor.

Hatta daha ağırı, zalime övgüler dizip, zulmü yüceltmeyi entelektüel haysiyetine yedirebiliyor.

Ancak bugünkü yazımızın konusu Alev Alatlı ve onun gibi saray dalkavukları değil.

Tarih 14 Temmuz 1987…

Kenan Evren cuntası ülkeyi adeta bir orak gibi biçmiş ve sağdan-soldan koca bir nesli yok etmeyi başarmıştır. Zindanlarda onbinlerce genç zulüm ve işkence altında inlemektedir.

Zalimin pek çok celladı vardır. Bunların kimi menfaat, kimi de salt kötülük olsun diye mahkumlara işkence etmektedir. İşkence altında son bulan hayatların haddi yoktur, hesabı tutulmamaktadır.

Albay Raci Tetik mesela bunlardan biridir.

Tarihe geçecek kötülükte bir işkencecidir Albay Tetik.

Bir diğeri de Tetik’in yardımcısı, Mamak Askeri Ceza Ve Tutukevi İç Güvenlik A Blok İç Emniyet Amiri Mehmet Sırrı Şuşut’tur.

Bir grup ülkücü genç namaz kılmak için bir araya gelmiştir ve Şuşut, dipçik ile gençler namazdayken saldırır.

Hapishanede Kur’an-ı Kerim’i, namazı yasaklamıştır 12 Eylül rejimi.

Şuşut, insanlık dışı bir kin ve nefretle saldırır gençlere ve dördünü ağır yaralar.

Hiç birinin hastaneye sevk edilmesine izin vermez.

Önce Hüseyin Kurumahmutoğlu vefat eder. Ardından Bekir Bağ, Hasan Alemlioğlu, İsmail Şimşek hakkın rahmetine kavuşur.

Kimse hesabını sormaz bu cinayetlerin.

Şuşut ondan sonraki hayatında da kanunlar açısından pek bir sıkıntı çekmez. Bir ara yaptığı kötülüklerin kendisine dönmesinden korkup Kuzey Kıbrıs’a kaçar ama başına bir şey gelmez Şuşut’un.

Ancak ilahi takdir farklı işler.

Şuşut ile ilgili haberler birer paragraf olsa da, bazı medyada zaman zaman yer alıyordu.

Örneğin önce sağ, ardından sol ayağını kaybetmişti. Ömrünün son döneminde oldukça sefil ve yalnız bir hayat süren Şuşut, komutanı ve suç ortağı Raci Tetik’ten yaklaşık 6 ay sonra perişan bir halde öldü.

Hakkında açılan pek çok işkence davası önce sürüncemede bırakıldı ardından, zaman aşımı bahane gösterilip hepsi düşmüştü.

Tabiri caizse işlediği insanlık suçlarının hukuki bedelini ödemeden gitti Şuşut. Ama yaşadığı sefalet onun işkenceleriyle hayatları kararanları bir nebze rahatlatmıştı.

Pek çok insan hakları kuruluşu Türkiye’de bugün yaşanan işkencelerin 12 Eylül dönemine denk olduğunu belirtiyor.

Hapishanelerde işlenen insanlık suçlarının haddi hesabı yok. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir ülkede bu kadar masum kadın ve çocuk hapishanelerde perişan edilmemişti.

Buna rağmen iktidar bir yandan da, eski pislikleri aklamakla meşgul. Özellikle doğu-Güneydoğu’da işlenen insanlık suçlarının dosyaları birer birer kapatılıyor, katiller ve işkenceciler birer birer aklanıyor. Ve bu aklanma isminde “Ak” olan bir partinin döneminde yapılıyor ne acı ki!

Mazluma ise mahkeme-i Kübra’dan başka hesap sorulacak bir şey kalmıyor ne yazık ki.

En azından Şuşut gibi işkencecilerin ibret-i alem bir sefillik yaşadığını bilmek insanın acılarını bir nebze olsun hafifletiyor.

Günümüz işkencecilerinden hesap sorulur mu bilemiyorum ama er ya da geç bir adalet mekanizmasına denk gelip, yaptıklarının hesabını vereceklerine olan inancımız tam. Aksi durum Adetullah’a ters düşüyor zira!

[M.Nedim Hazar] 21.12.2019 [TR724]

Ali Ünal [Veysel Ayhan]

“Ben, darbecilikle suçlanıyorum. Darbe yapsam ne kazanacağım? Kral mı olacağım? Ki, istemem zaten. Ben, yatakta yatmaktansa toprakta yatmayı, toprakta yatmaktansa sert kayada yatmayı tercih eden bir insanım… Bana değil iki müebbet on müebbet de verseniz aynı şeyleri söylemeye devam edeceğim.”

Bu sözler 64 yaşındaki Zaman yazarı Ali Ünal’ın mahkeme savunmasından. Çok ağır şartlarda yapılan sorgular sonrası 2016 Ağustos’undan beri Yüksek Güvenlikli Kapalı bir cezaevinde. İki defa ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyordu. Sonra 19 yıla mahkum edildi. Suç delilleri sadece 7 köşe yazısı.

Ali Ünal, Uşak- Eşme’nin bir köyünden. Üniversiteyi derece yaparak kazanmış dâhi bir köy çocuğu. İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı birincilikle bitirir. Ama nasıl öğrenmişse öğrenmiş çok iyi derecede Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. Allah vergisi fotoğrafik hafızasıyla İslami literatüre, sadece sünni değil şii literatüre de hakimdir. 70’li yıllarda önde gelen bir İslamcı aydındır. Köyüne minibüs minübüs ziyaretçi gelir. Dinler giderler. “Mekke – Rasullerin Yolu” kitabı o yıllarda İslamcı gençlik arasında çok popülerdir. Sonra İran devrimi olur. Gençlik İran rüzgarının peşine takılır. O yıllarda İran’a gider. Bir müddet Humeyni’nin yanında kalır onu gözlemler. 80 sonrası tercüman olarak İstanbul İran Başkonsolosluğu’nda çalışır. Humeyni’de gördüğünü ifade ettiği duruluk ve müminliği takipçilerinde görmez. İnkisarla oradan ayrılır.

Dünyevi bir beklentisi olsa daha o yıllarda pek çok İslamcıdan önce geniş imkanlara kavuşabilirdi. Fakat öyle bir hedefi olmamış. Bizim şimdilerde gerçek yüzlerini gördüğümüz İslamcıları daha o yıllarda tanımış ve tiksinerek uzaklaşmış. Bildiğim kadarıyla defterinde sevip değer verdiği samimi İslamcı olarak sadece Ali Bulaç kalmıştı.

O yıllarda vaaz kasetlerini dinleyince Hocaefendi’yi merak eder, kendisiyle tanışmak ister. Manisa’ya vaaza geleceğini duyunca yola çıkar, saatlerce yol kenarında bekler. Nihayet aradığı insanı ve insanları bulmuştur.

İki-üç yıl aynı çatı altında bulunduk. Fevkalade çalışkan bir insandı. Bu kadar çalışma azmine sahip başka bir insan görmedim. Müthiş bir hafızası vardı. Kendisine dikte ettirilen 1,5 sayfalık bir word metni yanlışlıkla silinince eksiksiz tekrar yazdığına şahit olmuşluğum vardır. Bilgisayarın başına oturur, namaz arası hariç aralıksız 10-15 saat çalışırdı. Günde 18 saat çalıştığı hatta geçtiği çoktur. Eserlerine ve tercümelerine bakılsa bu muazzam emek anlaşılabilir.

Evi yoktu. Olmasını da istemezdi zaten. Yıllarca nemli bir giriş katında ailece kirada kaldılar. Arabası da yoktu. Sahip olduğu tek araç iki tekerli alışveriş arabasıydı. Çamlıca’da semt pazarından alışverişini yapar, çok sade bir hayat sürerdi. Eve çoğu zaman yayan giderdi. Bir arkadaş evine arabayla bıraktığında mutlaka benzin ücretini verirdi. Dışarıda kesinlikle yemek yemezdi. Ne lokanta ne de başka bir yer onun bu itiyadını değiştirmemişti. Kıt kanaat geçinirdi. Gözü yukarıda değil hep aşağıdaydı. Bulunduğu yerde hangi gariban varsa Ali Hoca onun arkadaşı ve yakın dostu olmuştur. Bazen köyünden bir şeyler gelince onları evine kahvaltıya ve yemeğe davet ederdi. Zâhit ve âbiddi. Her gece na kadar ibadet ettiğini bilemem ama en az iki cüz Kur’an okuduğunu söyleyebilirim. Odasının kapısından geçseniz dışarı sızan kısık ses ve tazarruyu duyabilirdiniz. Ona bakan “bu zat ashab-ı suffeden biri ama herhalde yanlışlıkla bu zamana düşmüş” diyebilirdi. Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler/ üç günden sonra duyalar” şiirini resmetseniz karşınıza Ali Abi çıkar. Kahkaha attığını hatta sesli güldüğünü hiç hatırlamıyorum. Çoğu zaman mahzundu ve kendisini gördüğünüzde size Allah’ı hatırlatırdı. Hali ve tavrı bana hep Bediüzzaman Hazretlerinin aziz talebesi Zübeyr Gündüzalp ağabey’i tedai ettirirdi. Ciddiyeti, tevazuu, hüznü, çalışkanlığı… Siması da ona çok benzerdi.

Fakat mütebessimdi. Nükteleri, latifeleri latifti. Çok bilen yoktur ama iyi bir Galatasaray taraftarıydı. Televizyondan beraber seyrettiğimiz bir yarı final maçının sonuna doğru seyretmeye kalbi dayanmayınca çıkıp dışarıda cevşen okuduğunu gülerek hatırlarım.

Zihin engelli bir kızı vardı. Dışarı sızdırmazdı fakat ona olan şefkati ve üzüntüsü belini büküyordu. Ayşe’nin engelli dünyasındaki en büyük tesellisi babasıydı. Adeta iki arkadaş gibilerdi. Ali Abi çok müzik dinleyen bir insan değildi ama Ayşe’ye müzik kasetleri bulur dinletirdi. Yüzünü güldürmeye çalışırdı.

Her kötülüğü hayal edebiliyorum hatta anlayabiliyorum. Ama Ayşe gibi bir çocuğu babasından ayırmanın, engelli bir kızı mahzun ve gözü yaşlı bırakmanın korkunçluğunu kavrayamıyorum. Birkaç zavallı yargıç -İsmail Deniz, Cihan Özsoy ve Naim Kalaoğlu- bir gün ne yaptıklarını anlayacaklardır ama beyhude…

İşte bu âlim ve fâzıl insanı 3 yılı aşkın zamandır 7 köşe yazısı bahanesiyle zindanda rehin tutuyorlar. Ahmet Altan “Hapishane insanların hayatını çalıyor. Ben çaldırmam. Ben yazıyorum burada. Benim hayatımı çalamazsınız.” demişti. Ali Abi de hayatını çaldıracak bir insan değil. Eminim vakit sıkıntısı bile çekiyordur. En son ingilizce tefsirle uğraştığını duymuştum.

Büyük fâkih Serahsî, 30 ciltlik fıkıh eseri El-Mebsut’u hapiste, kuyu içinde tamamlamıştı. Soğuktan mürekkebi sık sık donuyor, mürekkep hokkasını ısınsın diye göğsüne koyuyor, eriyince tekrar yazmaya devam ediyordu.

Yüzyıllar geçiyor, insanlık ilerliyor. Ama nemrut, firavun ve tiran tahtları yerini koruyor. Birileri kalkınca boş kalmıyor. Başka birleri oturuyor. Kader birilerine Hakan veya Emir Hasan cübbesi giydirince birileri de yeni Serahsiler olarak tarihe altın harflerle yazılıyor.

– Allah, Ali Abinin çilekeş eşine ve çocuklarına sabır lütuf buyursun ve bir an önce kavuştursun. Ayşe’nin hasretini gidersin.-

[Veysel Ayhan] 21.12.2019 [TR724]

17/25’le ilgili anlatılmayanlar ve yargı cenahında olanlar! [Ramazan Faruk Güzel]

Üzerinden 6 yıl geçse de 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu tartışılmaya devam ediyor. Üzerini kapatmaya çalıştıkça yurtdışında büyümeye devam eden bir soruşturma var karşımızda.

Başta Sabah Gazetesi olmak üzere Havuz medyası olayı bağlamından koparmaya çalışsa da gerçeği değiştiremiyor. Zira o tarih bir milat. “Dindar, hak yemez” denilen iktidarın aslında ne büyük hukuksuzlar işlediğine şahit olunması ve milletin de buna sessiz kalmasının başlangıcı…

Bundan önceki “Darbe öncelikle yargıya yapıldı!” başlıklı yazımızda, 15 Temmuz’a giden süreçte öncelikle yargıya darbe yapıldığını, bu doğrultuda 2010 yılından itibaren fişlemelerin yoğunlaştırıldığını ifade etmiştik. “Yargı darbesinde HSK nasıl rol oynadı?” başlıklı bir sonraki yazımızda ise bu fişlemelerde HS(Y)K’nın nasıl bir üs olarak kullanıldığını -tanık ifadeleri ile- gözler önüne sermiştik.

17/25’te suçüstü yakalanan siyasiler ve işbirlikçi bürokratları, yargıdan yakalarını tamamen kurtarabilmek, daha rahat suç işleyebilmeleri adına yargıyı yeniden dizayn ettiler. Bunun için de yargıda kendilerine problem çıkarabilecek isimleri tek tek fişleyip yok etmeyi hedeflediler. Nihayet 15 Temmuz’da bu hedefe ulaştılar.

OLAYLARIN SEYRİ

Eski HSYK üyesi İbrahim Okur’un sonradan ortaya çıkan ifadelerinden anlıyoruz ki 17/25 Operasyonlarında perde arkasında baş döndürücü bir trafik yaşanmış! Can Dündar, “Erdoğan’ın en uzun günü” belgeselinde bu yaşananlara kısmen değinmişti. İşin yargı camiası kısmına daha yakından bakalım.

Okur, itirafçı olmasına rağmen yine de serbest bırakılmamış, yapılan yargılanma sonucunda 10 yıl hapis cezası almıştı! Okur’un ifadelerinin tamamına vakıf olmayanlar, haklı olarak şu soruyu sormuşlardı: “Madem itirafçı oldu, o zaman niye o kadar ceza aldı?”

Çünkü Okur, ifadelerinde 17/25 Operasyonunda yaşananlara dair o kadar ince detaylar vermişti ki başta Erdoğan olmak üzere o dönemin aktörlerinin nasıl yargıya müdahale ettiklerini, hukuku hiçe saydıklarını geri dönülmez şekilde kayıtlara geçirmiş oldu! Bu nedenle onu affetmediler…

İşte Okur’un 21/12/2016 tarihli ifadesinde 17 Aralık ve sonrasında yaşananlar:

İbrahim Okur 17 Aralık 2013 sabahı arabası ile kurula giderken dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin cep telefonundan arar ve “Arkadaşlar İstanbul’da bir şeyler yapmış, bu soruşturmaları öğrenebilir misin?” diye sorar.

Okur da bunun üzerine İstanbul Başsavcı vekili Fikret Seçen’i arar, o da “Öğreneyim döneyim” der. Kurula geçtiği saatlerde Fikret Seçen onu arar ve “Rıza Sarraf isimli bir iş adamı hakkında soruşturma olduğunu, başka dosyalarda da Beyoğlu Belediye Başkanı ile bakan çocuklarının adının geçtiği Zekeriya Öz’ün başında bulunduğu büronun yaptığı soruşturma olduğunu” aktarır.

Akşam saatlerinde Bakan Sadullah Ergin, HSYK binasında müsteşarı Birol Erdem ve İbrahim Okur’la bir araya gelerek İstanbul’daki soruşturmalarla ilgili fikir teatisinde bulunurlar.

ERDOĞAN TELEFONLA TALİMAT VERİYOR!

Ertesi gün İbrahim Okur, Başbakan’ın Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’ın kriptolu telefonu üzerinden Erdoğan ile bir görüşme yaparlar. Bu görüşmede Başbakan, “Zekeriya Öz’ün Kısıklı’daki evime bu akşam baskın yapacağı ve oğlum Bilal Erdoğan’ı alacağı konusunda istihbarat aldık, bu hususa bak!” diye talimat verir. İşte bu tür detayları sorguya geçirmesidir Okur’un başını yakan!

Bu konuşmadan sonra Okur, Turan Çolakkadı’yı arar ve Erdoğan’ın talimatlarını aktarır. Çolakkadı bundan pek memnun kalmaz ve çaresizlikle “Ne yapabilirim ki?” diye sorar. Okur da: “Abi emniyete bir talimat yaz, Zekeriya Öz ve emrindeki savcıların emniyet müdürlüğüne verecekleri talimatlarda mutlak suretle senin imzan olsun, çift imza ile verilmeyen talimatların yerine getirilmemesi yönünde talimat yaz.”

O da: “Olur, bu şekilde bir talimat yazarım” der.

Okur, Turan Çolakkadı’ya ayrıca, “Zekeriya Öz’ün bu soruşturmayı neden yaptığını, bu kişinin özel yetkili savcılıktan alınarak neden bu büroda olduğunu” sorar, o da: “Yeni bir iş bölümü yaptıklarını, bu nedenle Kaçakçılık ve Örgütlü Suçlardan Sorumlu Başsavcı Vekilliğine getirildiğini” belirtir. Ve Okur, “Çift imza tedbirini” hatırlatır ve telefonu kapatır.

Burada iki noktayı vurgulamakta yarar var.

Birincisi, her 17 Aralık’ta televizyon televizyon gezip 17 Aralık 2013’teki yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarına nasıl müdahale ettiğini marifetmiş gibi anlatan dönemin Başsavcısı Turan Çolakkadı, aslında bir gerçeği de gözümüze sokuyor. Siyasi iradeyle bu kadar içli dışlı ve onun taleplerini yerine getirmeye hazır bir görüntü veren bir Başsavcı’ya, o soruşturmayı yürüten savcıların haber vermemesi son derece yerinde bir davranışmış. Demek ki güvenilmez bulunmuş ki haberdar etmemişler.

İkincisi bir Hakimler ve Savcılar Kurulu üyesinin yürüyen bir soruşturmaya nasıl müdahale ettiğini, siyasi iradenin emirlerini yerine getirdiğini bu şekilde kayıtlara geçirmesi son derece manidardır.

[Devam edecek…]

[Ramazan Faruk Güzel] 21.12.2019 [TR724]

2020’ye dış politika açısından bakmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bir ülkenin rasyonel dış politika yapım sürecini dışarıdaki ve içerideki gelişmeler belirler. Rasyonel derken, akla-mantığa uygun tercihlerden bahsediyorum. Eğer siyasal karar alıcılar – dış politika yapıcıları – akla-mantığa uygun hareket etmiyorsa, zaten dış politika öngörülemez bir süreç halini alır. Türkiye’de kısmen dış politika yapımında rasyonel akıl terk edildi. Bunun nedenlerinin başında, rejimin otoriterleşmesi geliyor. Türkiye’de dış politika bürokrasisi – başta dışişleri ve istihbarat birimleri – politize edildiği için, dış ve güvenlik politikalarında ciddi boşluklar meydana geliyor. Bu yazıda 2020 yılında ne tür dış ve güvenlik politikası sorunları beklenebilir, bu konuyu ele alacağım.

Bu rejimin kaderini dış gelişmeler belirleyecek. 2020, bu dış gelişmeler açısından çok kritik bir yıl olacak. Bu nedenle dış politika ve güvenlik politikaları, salt teknik birer politika alanı olarak değil, rejimin devamı bakımından da çok önemli ve kilit bir rol oynuyor, oynamaya da devam edecek. Türkiye’nin ekonomik anlamda dışa bağımlı bir ülke olması, rejimin kırılganlığını arttırıyor. Zira Türkiye Rusya veya Çin, hatta İran gibi, kendi iç döngüsüyle varlığını sürdürebilecek bir ülke değil. Ne Rusya’daki ve İran’daki petrol ve doğalgaz, ne Çin’deki ucuz emek ve milyarlık nüfusa dayalı küresel üretim Ankara’nın bel bağlayabileceği potansiyeller. Dahası, askeri bakımdan Türkiye, yukarıda değinilen küresel ortaklarına – veya daha gerçekçi olması bakımından, düştüğü ligin önemli oyuncuları diyelim isterseniz – yaklaşabilen imkânlara sahip değil. Ankara’nın, Rusya ve Çin’in kendi silahlarını üretebilme yeteneğinin yanında, nükleer silahlara ve bunları uzak hedeflere gönderebilecek balistik füzelere sahip olması söz konusu olmadığı gibi, İran’ın on yıllardır Batı’sız var olabileceğini kanıtlaması gibi bir deneyime de sahip olmaması, onu diğer oyunculardan ayırıyor. Rusya ve Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyeliğinin sağladığı dokunulmazlıkla, küresel etkinliklerini garantilerken, Türkiye giderek kırılganlaşmakta. Yani Türkiye, oynamayı arzuladığı ligde, ortaya koyduğu yeni dış politika hedeflerine uygun donanımlara sahip değil. Batı’ya kafa tutan ve ona meydan okuyan, Ortadoğu ve diğer yakın coğrafyalarda kendi projelerini uygulamaya koyan, bölgeselin ötesinde küresel güç mücadelesine girişen Ankara’nın elinde bu yüksek hedefleri gerçekleştirebilecek imkânlar mevcut değil. Petrolünü ve diğer enerji kaynaklarını dışarıdan alan Türkiye, kendi silahlarını üretemiyor. Birkaç firkateyn ve hücumbot yaparak, piyasadaki en kötü insansız uçakları üreterek, en uzun füzesinin menzili ABD ya da diğer güçlü aktörlerin ürettiklerinin yüzde biri kadar bile menzile ve sofistike özelliklere sahip olmayan Türkiye, zayıf ve kırılgan ekonomisiyle, teknoloji üretememesiyle, eğitim sektöründeki zayıflığıyla, beşeri sermayesinin performansındaki düşüklükle, hayal kuran ve keman çalan ağustos böceği görünümünde. Kış geldiğinde dımdızlak açıkta kalacak, başına kim bilir ne işler gelecek.

2020’de bu durum değişmeyecek. Bilindiği üzere, 1945’ten beri Truman Doktrini ve Marshall Yardımı ile başlayan, Kore Savaşı ve NATO’ya girişle perçinlenen dış politika ve savunma konsepti doktrini, 2016’dan sonra tümüyle terk edilerek, Rusya yörüngesinde bir profil çizilmeye başlandı. 15 Temmuz 2016’dan itibaren, fiilen Batı’dan kopuş yaşayan Ankara, bu stratejik kararı sadece Erdoğan’ın AKP’si ile almış değil. Bu stratejik kararın arkasında MHP, CHP, İYİP ve HDP de var. Elbette saydığım muhalefet, kararı bizzat almadı. Ama alınan kararı eleştirmediği gibi, ona açık destek de verdi, veriyor. Bugün itibarıyla anti-NATO, anti-Batı, anti-AB türü retorik, saydığım bu muhalefette, AKP’deki kadar mebzul biçimde mevcut. Bunun yanı sıra, 15 Temmuz 2016 sonrası TSK’da gerçekleştirilen operasyonla, amiral-general toplamının yarısının tasfiye edildiği ve hapse atıldığı bir ortam var. Bu ortamda, yüksek ve orta kademelerde (albay-yüzbaşı arası rütbelerde) çok yüksek oranlarda bir tasfiye yapıldı. Bu tasfiyeler, sihirli “FETÖ” diskuru kullanılarak ve 15 Temmuz “meşrulaştırması” ile gerçekleşmiş de olsa, herkes bunun bir anti-NATO operasyonu olduğunun farkında. Bu, dış ve güvenlik politikalarının yapımına çok temelden etki eden bir faktör.

ABD ve Batı ile yaşanan kopuş, 2020’ye girerken iyi bir başlangıç yapmanın önündeki en önemli engel. S-400 krizi ve F-35 programından üretici olarak da, müşteri olarak da atılmış olması, NATO’nun Türkiye için salt kâğıt üzerinde olan bir örgüt haline geldiğini gösteriyor. Yaptırım kararlarının alınmasından sonra bir süre Trump tarafından durdurulan ABD yaptırımları, 2020’de Ankara’nın korkulu rüyası olacak. Türkiye, ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele (CAATSA) çerçevesinde bir “hasım devlet” olarak tescillendi. ABD Senatosu, Türkiye’yi haydut devletlere uyguladığı yaptırım programına dâhil ediyor. Bu statü, ABD’den yaptırım görmek fiili kadar önemlidir. Cumhuriyet tarihinden beri ilk defa Türkiye dünyaya sorun çıkartan, bölgesinde huzursuzluk kaynağı, ideolojik bakımdan Batı’nın karşısında yer alan bir görünümdedir. Batı’daki Türkiye algısı değişti. Bunda rejim değişikliği ve insan hakları ihlalleri rol oynamış olsa da, esas mesele Türkiye’nin ittifak sorumluluklarını terk etmiş, 2016 sonrası Rusya’nın yörüngesine girmiş olması. Ukrayna’yı işgal eden Rusya’ya uygulanan yaptırımlar, şimdi Senato’da “Kıbrıs’ı işgal eden” Türkiye’ye uygulanacak. Kıbrıs yönetimine uygulanan silah kotaları da kaldırılacak. Artık doğu Akdeniz’de Türkiye’yi zor günler bekliyor. Libya ile anlaşma yaparak doğu Akdeniz’deki enerji rezervleri üzerinde daha fazla hak elde etmek isteyen Türkiye, karşısında Yunanistan, Kıbrıs (Rum kesimi), İsrail ve Mısır’ı buluyor. AB ve ABD, bu konuda Türkiye karşısındaki devletlerin yaklaşımını destekliyor. Ege sorunlarında da benzer bir algı var. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmayan Ankara, uluslararası hukuka aykırı biçimde Ege’deki yunan adalarının 12 deniz millik karasularını kabul etmiyor. Oysa aynı hukuku Karadeniz ve Akdeniz’de kendi uyguluyor. Bu keyfilik, aynı kendi anayasasını uygulamadığında gözlemlediğimiz tipik bir yaklaşım. Türkiye’nin uluslararası ve iç hukukla arası benzer biçimde iyi değil.

2020’de Rusya yörüngesi politikasında değişme beklemiyorum. Yaptırımlar başladığında, Rusya ve Çin’den kredi bularak likidite sorunlarını bir süreliğine aşmak isteyen bir Ankara ile karşılaşabiliriz. Bu durumda Rusya ve Çin ligine bağımlılık daha da artabilir. TSK’dan tasfiye edilen rasyonel askeri kanat, görevlerine dönmediği sürece, mevcut Avrasyacı çizgi devam eder. Bu dengeleri bozabilecek etki, muhalefetin rejimin dış politika tercihlerini kabul etmesi gerçeğinden dolayı, yalnızca dış dinamiklerle değişebilir. 2020’de bu potansiyel var. Özellikle Trump’ın azledilmesi durumunda, Türkiye konusunda yeni bir “yaklaşım” geliştiren bir Amerikan yönetimiyle karşılaşabiliriz. Sanırım 2020’de azil veya seçimi kaybetme gibi ihtimallerle gerçekleşecek herhangi bir yönetim değişimi, ABD’nin Türkiye konusunda daha “etkin bir rol” oynamasını gündeme getirebilir. Bunun dışında, ABD yaptırımlarının başlaması, Türkiye’de bir ekonomik krizi tetikleyebilir. Dediğim gibi, bu durumda rejim, yeni ortaklarından para bulmaya çalışacak. Fakat bu çarkı bir süre döndürmek dışında bir işe yaramaz. Erdoğan, ekonomik bir krizde yerinde oturamaz. Rejim değişmese de, Türkiye’de yönetim değişikliği olabilir.

Rusya ile ilişkilerin baltalanması konusunda ABD’de oluşan irade çerçevesinde Türkiye 2020’de ciddi sorunlarla karşılaşacak. Bu durum rejimi daha da sertleştirebilir. Sertleştikçe kırılganlık artacaktır. Ekonomisi yüzde yetmişlerden fazla Batı ile entegre olmuş, silah envanterinin yüzde yüzü Batı menşeli, liberal ekonomiyi benimsemiş bir ülkede, Venezüella vari birtakım ortamların tezahür etmesi, orta vadede sürdürülemez. 2020, bu nedenle kritik bir yıl. Batı ile Rusya arasındaki tansiyon yükselirken, Rusya’nın Suriye üzerinden doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’da başat güç olmasını Batı kabullenemez. Trump’ın azil sürecinde bile Rusya-Ukrayna hattı temel neden. Türkiye, Rusya’nın planlarında en kritik hamlelerden biri ve ABD’de de Batı savunma ve istihbarat topluluğunda da bu derin endişeler yaratan bir durum. 2020’de ABD’de “iç politikaya denge getirme” meydan okuması varken, bunun sonucunda küresel politikalara bir yansıma olabilir. Türkiye, bu küresel dönüşümün merkezindeki ülkelerden biri olacak.

2020’deki dış ve güvenlik politikalarına kuşbakışı yaptığımız bu ziyaret, sanırım Ankara rejiminin kaderinin ne düzeyde dış faktörlere bağlı olduğunu gösteriyor. Dışarıdan başlayacak domino etkisinin iç politikaya yansıması kaçınılmaz. 2020, bir şeyleri değiştirecek. Bu rejim olmasa da, Erdoğan ve AKP bakımından iktidar kaybına kapıyı aralayacak gelişmeler sürpriz olmaz. Yeni gelecek yönetim rejimi daha “seküler-otoriter” bir yönelime sokar. Bu senaryoyu da bir başka yazıda ele alabiliriz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.12.2019 [TR724]

Gökdelenlerle Trump’ın azlinin ne ilgisi var? [Adem Yavuz Arslan]

Serde fotoğrafçılık olanlar bilirler; bir şehri keşfetmenin en iyi yöntemi bol bol yürümektir. Bende Washington DC’ye taşındığımda öyle yaptım ve şehrin hatırı sayılır bir kısmını yürüdüm.

Üstelik yanımda profesyonel bir rehberle. Hem de bedavadan. (Gerçi gazetemize el konulup işsiz bırakıldıktan sonra mecburen Uber yapıp şehrin her karışını ezberlemek zorunda kaldım ama yazı konumuz bu değil.)

Profesyonel rehberle şehri yürüyerek dolaşmak son yıllarda yükselen bir trend.

İnternetten rezervasyon yapıp seçtiğiniz bir gruba dahil oluyorsunuz. Turlar ücretsiz ama bahşiş konusunda elinizi tutan yok.

İlk olarak böyle bir tur sırasında rehberden dinlemiştim. Meğerse Washington DC’de gökdelen olmamasının sembolik bir nedeni varmış. Yani olay para ya da coğrafya ile ilgili değilmiş; DC’de hiçbir binanın ‘Capitol’ yani Meclis binasinin kubbesinden yüksek olmasına izin verilmiyor.

Kubbenin üzerinde ise Özgürlük Heykeli var.

Rehberimin anlattığına göre “Hiçbir şey anayasanın üstünde değildir” mesajı için böyle bir yasal düzenleme yapılmış. Yani başta New York olmak üzere tüm Amerikan şehirlerinin alameti farikası olan gökdelenler Washington’da yok.

Halkın temsilcilerinin olduğu Capitol binası ve onun çatısındaki Özgürlük Heykeli şehrin her yerinden görülebiliyor.

Gerçi bazı kaynaklarda şehirdeki gökdelen yasağına dair başka argümanlar da var ama ben ‘Anayasanın, meclisin ve özgürlüğün üzerinde hiçbir şey olamaz’ açıklamasını referans almayı tercih ediyorum.

Sonuçta anayasanın kağıt üstünde, meclisin şekilde ve özgürlüğün lafta olduğu ‘Şahsımya’ ülkesinin talihsiz vatandaşlarıyız.

Peki nerden çıktı bu ‘gökdelen-demokrasi-halk iradesi’ konusu?

TRUMP’A ANAYASAYI HATIRLATTILAR

Mevzu aslında basit.

Amerika ve dünyanın geri kalanı haftalardır nefesini tutmuş Trump’ın azil sürecini izliyor. Bu hafta itibariyle Başkan Donald J Trump ABD tarihinin ‘impeach-azil’ edilen üçüncü başkanı oldu.

Yalnız burada bir dil-kavram tartışması var.

‘Impeach’ denilen olay aslında tam olarak bildigimiz ‘azil’ değil. ABD sisteminde ‘impeach’ edilen bir başkan görevden alınmış olmuyor. ‘Impeach’ bir nevi iddianame. Eğer bir başkan impeach edilmişse Yüce Divan’a dönüşen Senato’da yargılanıyor. Orada da nitelikli çoğunluk (67 senatör) azil yönünde oy verirse başkan görevden alınıyor. Yerine başkan yardımcısı geçiyor.

Yeri gelmişken söyleyeyim; ABD’de bizdeki gibi sürekli erken seçim tartışması olmuyor.

Bunun nedeni ABD’lilerin Devlet Bahçeli gibi bir siyasetçiye sahip olmamaları değil. ABD’de seçim tarihi anayasa ile belirlenmiş. Eğer başkan bir şekilde görevden alınır, başkanlığı sürdüremezse yardımcısı görevi devralıyor.

O yüzden başkanlar seçime başkan yardımcılarıyla beraber giriyorlar.

‘İyi ama Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunlukta, Trump’ın azli imkansız. O zaman bunca gürültü niye?’ diyenlerdenseniz meseleyi anlamamışsınız demektir.

Yoksa Demokratlar da Trump’ın görevden alınamayacağını biliyorladı. Buradaki temel nokta Nancy Pelosi’nin dediği gibi “Başkana Anayasanın, hukukun üstünde olmadığını göstermek”.

‘TİRANLIKLARA GEÇİT YOK’

Bu noktada biraz geriye; Amerika’nın kuruluş dönemine gidelim.

Çünkü bugün yaşanan mücadelenin sırrı o dönemde gizli. Amerika’nın ‘kurucu babaları’ zaten bir krala başkaldırmış, baskıcı rejimlerden bıkıp okyonusu aşmışlar. Yeni bir rejim inşa ederken eski hataları tekrar etmemek için oturup derli toplu bir anayasa yapmışlar.

Üzerinde en çok durdukları mesele ise kuvvetler ayrılığı olmuş.

ABD Anayasası’nın mimarlarından James Madison’un “ister seçimle gelsin ister babadan oğula geçsin, bütün yetkiyi tek bir elde toplamak tiranlığın tarifidir” sözü sembol olmuş. Bu yüzden yasama yürütme ve yargı kesin olarak birbirinden ayrılmış, erklerin birbirini denetlemesi kesin hükme bağlanmış.

Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşan Kongre yasaları yapmanın yanında geniş bir denetim yetkisine sahip.

İşte haftalardır tartışılan azil olayı bu yetkiye dayanıyor. Eğer başkan seçilen kişi suç işler, yetkisini istismar ederse Konge başkanı görevden alabiliyor.

Nitekim süreci Demokratların çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi başlattı ama nihai karar Cumhuriyetçilerin ağırlıklı olduğu Senato’dan çıkacak. 100 üyeli Senato’da 53 Cumhuriyetçi, 47 Demokrat var. Nitelikli çoğunluk için 20 Cumhuriyetçi Senatörün de Trump aleyhine oy kullanması gerekiyor ki bu imkansıza yakın bir durum.

Buna rağmen Demokratlar düğmeye bastı çünkü azil süreci başkana ‘kanunların ve anayasanın üzerinde olmadığı’na göstermesi açısından hayati. İkincisi Kongre’nin denetim gücü her türlü illegaliteyi ortaya dökmeye imkan veriyor. Düşünün, Trump’ın emrinde çalışanlar bile Kongre’de, kameralar önünde saatlerce sorgulandı. Bu sayede ‘bir şekilde hesap vereceğini, başkan tarafından korunmayacağını bilen’ bürokrat illegal işlere yeltenirken bir kez daha düşünüyor.

Gerçekten de son üç haftada izlediğimiz tanık ifadeleri gösterdi ki ABD sisteminde -ideal olmasa da- ciddi bir etik kaygı-şeffafiyet var. Mesela Trump’ın atadığı üst düzey bürokratlar bile başkan aleyhine olarak yorumlanacak ifadeler verdiler.

Bu arada hatırlatalım, ABD yasalarında yalan söylemek çok ağır bir suç.

Öyle ki ABD tarihinin azledilen ikinci başkanı olan Bill Clinton’un başını yakan da federal savcıya yalan söylemesi olmuştu. Yani yemin altında verilen bir ifadede yalan söylerseniz ve bu tespit edilirse yandı gülüm keten helva durumu söz konusu.

Siz ABD Başkanısınız ama milletvekilleri, medya ve kamuoyu her adımınızı didik didik ediyor.

Bürokratsınız ama gördüğünüz bir yanlış varsa bunu ihbar etmekten çekinmiyorsunuz. Çünkü adınızın deşifre edilmeyeceğini, tutuklanma ya da sürülme ihtimalinizin olmadığını biliyorsunuz. Yeri gelmişken not edeyim; ABD’de bu tip ihbarcıları korumak için özel bir yasa var. Başkan Trump bile olsa kimliğinizi öğrenemiyor.

ARAMIZDAKİ FARK OKYANUSTAN BÜYÜK

Okyanusun bu tarafında Trump’ın azil süreci tartışılırken Türkiye’de ise 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet haftasının yıldönümüydü. Türkiye’deki süreci bizzat yaşamış, azil sürecini de yerinde takip etmiş bir gazeteci olarak diyebilirim ki aramızdaki fark okyanustan bile büyük.

Düşünsenize; ABD Başkanı Trump, Ukrayna liderine siyasi rakibiyle ilgili baskı yapıyor. Gerçi baskı da var mı yok mu nerden baktığınıza göre değişir. Ortada rüşvet yok, ‘verin 400’ü bu iş suhuletle çözülsün’ deyip oy uğruna kan dökülmesi’ yok, medyaya el koyma, gazetecileri hapsetme hatta kendi koltuğunu korumak için çakma darbe yaptırmak yok.

Ancak ABD meclisi ayağa kalkıyor. ABD medyası Trump’ın telefon görüşmesi ve sonrasında yaşananları didik didik ediyor. Finalde başkan da olsanız hesap veriyorsunuz.

Peki Türkiye’de durum ne?

Yolsuzluk diz boyu.

Rüşvetin belgesi bile var; görüntüleri elde, rüşveti veren itiraf etmiş, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın oğlu Bilal ile para sıfırlama görüşmeleri var, işadamlarının haraca bağlanması var, hakimlerin savcıların ayarlanması var..

Saymakla bitmeyecek kadar çok suç bir arada.

Ama ne oldu? Hırsızı yakalan polisler ve savcılar tutuklandı, yolsuzluğu haber yapan medyaya TOMAlarla girildi, gazeteciler tutuklandı.

Bürokrasi tümden dizayn edildi. Yargı bağımsızlığı lafta bile kalmadı.

ABD meclisinin aksine Türkiye meclisi dosyaların üzerini kapatmak için el ele verdi. Muhalefet partileri iktidarın dümen suyuna girdi. Özetle ABD’de olan ortada, Türkiye’de yaşananlar herkesin malumu.

Trump olsanız Erdoğan’ı kıskanmayıp ne yapacaksınız?

[Adem Yavuz Arslan] 21.12.2019 [TR724]