Yeni Şeyler Söyle Cancağızım [Ebu Abdurrahman]

Koca Dedelerimden Hz. Mevlâna Konevî diyor ki: “Hergün bir yerden bir yere göçmek ne iyi / Hergün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş. / Dünle beraber gitti, cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait. / Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”

Yirmi ve Yirmi Birinci Lem’a’lardan İHLÂS bahsini okurken, aklıma şöyle bir tabir geldi… “İhlaslı beklentisiz ırgatlar” İşte bütün dünyada Allah rızası için hiçbir şey beklemeden hizmet edecek bu yiğitlerdir.

Bir zaman önce Somalili bir öğretmen amca ile kaşılaşmıştık: “Okulun  ve hastanenin etrafına bariyerler yapılmazsa, hayati  tehlike var. Bunu, Boko Haram v.s. bir tehdidi olarak görmeyin. Onların bize açıktan bir düşmanlığı yok… Geçenlerde silahla taranıp öldürülen arkadaşlarımızın kâtili de onlar değil. Çünkü onlar âniden birden bire hareket ve hücum etmezler. Önce ikaz ederler. Sonra bir heyet gönderip şiddetli ikaz ederler. Dediklerini yerine getirilmezse ondan sonra saldırırlar. Onlar bizi hiç ikaz etmediler. Zaten daha sonra da bizimle alâkası yok diye haber gönderdiler. Onun için, bu bariyerler sırf onlardan korunmak sebebiyle değil. Ülkede her zaman çeşitli gruplar arasında çatışma olur. Kör ve serseri bir kurşun, okul tarafına gelebilir. Her zaman bir tehlike ile karşı karşıya gelmek mümkündür. Ama biz Allah için herşeyi göze alarak buralarda hizmet ediyoruz.” demişti. Bir müddet sonra Türkiye’nin baskısı ile, bütün öğretmenlerimiz oradan sürüldü. Başka bir yere gittiler. Ama bizim öğretmenler yerine Türkiye’den gönderilen yeni öğretmenler yüksek maaşlar almalarına rağmen bir-iki ay ancak dayanabilip hemen Somali’yi terk ettiler. Şimdi, öğretmenlerimizi Türkiye’nin baskısı ile gönderen Somali’li idareciler, onları geri çağırıyorlar. Dünyanın en soğuk ve en sıcak bölgelerinde hizmet yapabilecek yiğitler, işte bu ihlaslılardır. Yani, maddî-mânevî hiçbir beklentisi olmayan ve kendilerine “Biz ırgatız, biz hiçbir makam, mansıp, para, pul beklemiyoruz.” diyen kahramanlar… 

Koca dayım bunlar için:
“Herkesin himmeti, kâmet-i kıymetine göredir. Sadece kendini düşünen, ya hiç insan değildir veya eksik bir varlıktır. Gerçek insanlığa giden yol, başkalarını düşünürken icabında kendini ihmal etmekten geçer.

“İnsan, kendi ayıpları karşısında savcı, başkalarının kusurları karşısında da, onlar hesabına avukat olmalıdır.

“Olgun insan ve gerçek dost, Cehennem’den çıkışta ve Cennet’e girişte bile ‘Buyurun’ demesini bilendir.

“Sen tohum at-git, kim hasat ederse etsin.

“İnsanlar arasında çok cüz’î  şeylerle satın alınabilecek kadar ucuz olanları bulunduğu gibi, dünyalar dolusu altın ve elmaslarla satın alınamayacak kadar pahalı olanları da vardır. Milletleri yükselten de, işte bu ikinci kısımda olanlardır. Pahalı insanlar, yağmur yüklü bulutlar gibi, hep yüksek ideal ve faziletlerle yüklüdürler. Bilinsinler bilinmesinler, onların geçtikleri yerler arkalarından  yeşerir gider.
“En uzun ömürlü olanlar, en çok yaşayanlar değil; evirip-çevirip, hayatlarından en çok semere almasını bilenlerdir. Bu ölçüye göre, yüz yaşında kısa ömürlüler olabileceği gibi, on beş yaşında iken, ancak, binlerce yılda elde edilebilecek bereket ve feyizlerle, başı göklere ulaşmış olanlar da bulunabilecektir.”

Gelelim ihlas donanımlı ırgatların hizmet için göze aldıklarına:

“Allah için insanlığa hizmet düşüncemizi, nefsanî ve cismanî her arzunun üstünde tutmak; onu bütün beşeri istek ve iştihalara tercih etmek; gerçeği bulup tanıdıktan sonra, bütün sevdiklerimizi ve gönül bağladıklarımızı feda edecek kadar kararlı olmak; yüce mefkuremiz adına en tahammül  edilmez hâdiseleri göğüsleyerek, gelecek nesillerin saadetine giden yolları açmak, ‘hizmette önde, ücrette arka saflarda bulunma’ felsefesiyle, makam mansıp mücadelesinden, kelepir sevdasından  uzak kalmak, varlığımın vazgeçemeyeceğim gayeleridir.”
Haydi yolumuz açık olsun. 

 [Ebu Abdurrahman] 22.12.2016 [Samanyolu Haber]

İyi ki gittiniz oğul [Zeynep Zâhide]

Gözümün nuru, gönlümün huzuru sevgili oğlum.
        
Sana anlatacağım şeyleri benden ilk defa duyacaksın. Bunları sizi üzmek için değil içimizi dökmek, size halimizi arz etmek için yazıyorum.
         
İnsan belli bir yaştan sonra çocuklaşıyor. Büyüklerimiz derdi de inanmazdım. Bilirsin; çocukların büyüklere kullandığı en etkili yöntem ağlamalarıdır. Önceleri; "Nasıl bu kadar kolay ağlayabiliyorlar, hemen gözyaşları ceyhun olur" diye merak ederdim. Galiba biz de çocuklaştık artık. Bilirsin beni oğlum, sizin yanınızda hatta annen bile gözümün yaşardığına şahit olmamıştır. Şimdi taraf ediyorum. Sizden bahis açılınca annenle oturup, iki yaşlı beraber ağlıyoruz. 
        
Bunları yazmak kolay olmadı. Ama bir yıldan fazla olunca sizden ayrılık, yürek kaldırmaz oldu hasreti. Ahir ömrümüzde oturup; zamanında çeşitli sebeplerden dolayı sizden esesirgediğimiz ilgi ve alakayı torunlarımızla doyasıya yaşamak varken, şimdi bu mecburi hicret çıkıp karşımıza darma dağın etti ailemizi. 
Bizim gönül dünyamızda artık; hazan esti bütün balar bozuldu, ne lale gül kaldı ne sümbül. Şimdi sana yazdığım bu satırlar sükutta barınan fırtınalar gibi içimizdeki çağlayanların bir kısmıdır oğlum. 

Hani bizim kültürümüzde geleneksel erkek profili var ya; içimde köpürüp duran bu çağlayanları annenden gizlemeye çalışsam da, mağma misal içimde kaynayan dertleri bazen derin iç çekişler ele veriyor. Ağzımdan volkan gibi çıkıyor oflar. Ve bu ofları bütün mazlum insanlar adına salıyorum Rahman'ın dergahına.
          
Canım oğlum! Önceleri maişet derdiyle uğraşırken sizi ihmal ettiğimi fark etmemişim. Fark ettiğimde de iş işten geçmişti. Gelenekten gelen baba ciddiyetiyle telif edilen babalıkla fark edemiyor insan zamanında. Ama her birinizi yuvadan uçurunca, bir kara koca kalınca başbaşa; insan bir anda boşlukta kalıyor. Şimdi hasretiniz öyle yakar oldu ki sineyi; ne ummanlar söndürür bu yangını ne Uludağın karı buzu soğutur hararetini.  
          
Ama bütün bu acılarımızı ve hasretinizi hafifleten, bizi teselli edense; maalesef ülkemizdeki hukuksuzluklar. Polisin sizi bulmak için defalarca çeşitli adreslere baskınlar yaptığını duyunca; "iyi ki burada değilsiniz" diyoruz annenle. Kendimizi öyle teselli ediyoruz. 
          
Geçenlerde polis arkadaşın Ahmet'i bulamayınca; seksen küsur yaşında özürlü babasını alıp götürdüler. Kızından duyduğumuza göre; iki gün sadece kuru ekmek ve su vermişler. Adamın şekeri, tansiyonu var. Kızcağız yalvarmış "Bırakın babamı" diye, "Oğlu gelsin kurtarsın" demişler. Şimdi bize de gelecekler diye bekliyoruz oğlum. Sanma ki korkuyorum oğlum. Bilakis seviniyorum. Bizim için artık yaş kemâle erdi. Heba ettiğimiz ömrü bel ki hapishanede şehadetle hitame erdiririz. Hatta annenle konuştuk. Birimizi alırlarsa; "Beni de Süleyman'ın yerine alın" diyelim diyor. Gülmüştük biraz ülkemizin ağlanacak haline.
           
Canım oğlum! Biz hayatta, kalmadık minnet altında. Sizin terk ettiğiniz yerin nazarımuzda değeri düştü. Kıymetler paimal oldu. Ben sizi zamanında emin ellere teslim ettim. Hiç de pişman değilim. Kim olsa o teslim eder o mütebessim nurani cemal sahibi adanmışlara. Şimdi büyük sıkıntılar yaşatsalar  da bu hasbi diğer-kam yiğitlere, onları asla dize getiremeyecekler. Çünkü onların ahlak-ı peygamber ahlakı. Tastamam kemal sahibi ve buna şahit şark ile garbı, cenub ile şimali. 
         
Buralardan sorma oğlum. Siz bizden daha fazla malumata sahipsinizdir. Çünkü ülkemizde iktidara biat etmeyen hiç bir haber kanalı kalmadı. Tamamını kapattılar şimdi. Halkımızı da biliyorsun; gaflet ki katmer katmer. İnsanda ne abdest kor ne gusül. Kimini şöhret, kimini servet, kimini şehvet kör etmiş. Onun için arama insaf iz'an. Sorma oğlum usül mizan. 
          
Hele başlarında ki var ya; her gün gayzla köpürüyor. Çıkıp zıvanadan ağzından bozuyor  abdesti. Bilirsin oğlum bizde ahmak çok. Önüne ne koyarsan yiyen bir milletimiz var. Söylenenin kıstası ne dinde var ne de herhangi beşeri bir sistemde. 
        
Bir günde kırk tane yalan söyler; bunu da dinleyenler bilir. Soruyorsun, "O demişse, öyle de doğrudur böyle de doğrudur" diyebilen garip bir profil çıkıyor karşına. Adam dinle dünya avlıyor. Hele lafların arasına Allah'tan, kitaptan; dinden, diyanetten iki cümle kattı mı bu millete; ver gazı gitsin. 

Hani senin bir şair dostun vardı. Bunları görünce onun dörtlükleri geliyor aklıma. 

"Bakana değil dostum biz görene göz deriz 

Düştüğü yeri değil gönlü yaksın köz deriz 

Baş üstünde tutsak da ağızdan çıkanı 

Atılana değil haa tutulana söz deriz... "
         
Canım oğlum! Bu dörtlükle bitirelim mektubu. Bizi merak etme. Torunlarıma iyi bak. Gözümüzde tütüyorlar ama, sizin sağlık haberlerinizle ve burada olmayışınız,  burada olsaydınız hapishanelerde işkence görme ihtimalinizden dolayı gönlü avutuyoruz. İyi ki burada değilsiniz. Öpüyorum hasretle gözlerinizden. 

Selametle

 [Zeynep Zâhide] 21.12.2016 [Samanyolu Haber]

Özel Mülkiyete Müdahalenin Dayanılmaz Cazibesi: Müsadere Yöntemi [Dr. Serdar Efeoğlu]

Ülkemizde din ve diyanetle biraz ilgisi olanlar Ulu Cami ile ilgili olarak “kul hakkına hassasiyet” örneği olan şu hikâyeyi çok iyi bilir: Yıldırım Bayezid Bursa’da Ulu Cami’yi yaptırmak istediğinde arsanın tam ortasında bir kadının evi vardır. Ancak kadın evinin istimlâk edilmesine izin vermez ve inşaat tamamlandığında ev caminin ortasında kalır. Kadın ölünce ev varislerinden satın alınsa da Padişah buranın ibadet yeri olmasını istemez ve oraya şadırvan inşa edilir.

Türkiye, 17 Aralık 2013’teki yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrasında çok yoğun bir şekilde devletin özel mülkiyete müdahalesine tanık oldu. Dini söylemleriyle öne çıkan AKP Hükümeti değişik bahanelerle özel mülkiyetin dokunulmazlığı prensibini fütursuzca ihlal etmeye başladı. Şirketlere sudan bahanelerle “kayyım” atanarak Hükümetin kontrolü sağlandı. Kamuoyunu ikna etmek için akla hayale gelmedik iddialar ortaya atılarak kayyım atamalarına meşruiyet kazandırılmaya çalışıldı. İlk operasyon bir medya grubunu elinde bulunduran İpek Holding’e yapıldı ve bu uygulama “hukuk” destekli gerekçelerle Zaman Grubu’na kadar uzandı. Kayyım atamaları medya gruplarıyla sınırlı kalmayarak çeşitli alanlarda faaliyet gösteren şirketlere, eğitim kurumlarına ve üniversitelere kadar uzandı.

Korkunç devletleştirme

Kim ya da kimler tarafından yapıldığı aydınlatılamayan 15 Temmuz darbe girişimi ise AKP’ye muhalefeti sindirme adına tarihi bir fırsat verdi. OHAL’in ilanıyla birlikte mahkeme kararına bile ihtiyaç duymadan binlerce şirket, vakıf ve üniversite devletin eline geçti. AKP çıkardığı KHK’lerle “suçun şahsiliği” ilkesini bir tarafa bırakarak devletin zenginliğine zenginlikler kattı. Kurumların, derneklerin, vakıfların bütün mal varlığını “milli güvenliğe tehdit” gerekçesiyle Hazineye devretti. Müsaderenin hızlanmasıyla birlikte özel sektör tarihin belki de en korkunç “devletleştirme” uygulamasına maruz kaldı. Bu uygulama halka “zaten millete ait olan yerlerin yine millete iade edildiği” şeklinde komik bir şekilde açıklandı.

Müsaderenin İslam tarihindeki yeri

Devletin “hazineye gelir kaydetmek veya bir süre koruma altına almak üzere bir mala el koyması” anlamına gelen “müsadere” elbette yeni bir uygulama değil. Müsadere devlet memurlarının haksız bir şekilde elde ettikleri gelir ve emlake el konulması şeklinde ve daha çok devlet hazinesinin açıklarını kapatmak amacına yönelik olarak uygulanmıştır. Peygamberimiz “Müslümanın Müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır” hadisiyle temel bir kriter belirlemiş, Hz. Ömer vali tayin edeceği kişiden önce mal beyanı istemiş ve mallarında açıklanamayan bir artış görüldüğünde malını müsadere ettirmiştir. Emeviler döneminde ise müsadere bir tehdit ve intikam aracına dönüşmüş, birçok vali ve görevlinin malına el konulmuştur. Abbasiler ise müsadereyi muhalifleri tasfiye aracına dönüştürdükleri gibi sadece şahısların değil, akrabalarının mallarına da el koydular. Bu malları hazineye aktarmak yerine halifenin yakınlarına dağıttılar ve artan askeri masrafları karşılamak için tüccar ve zengin kişilerin mallarını müsadere ettiler.

Dönüm noktası Çandarlı Halil Paşa

Osmanlılarda ilk dönemlerde keyfi müsadereye pek rastlanmadı. Ancak padişahların otoritesi arttıkça hukuksuz uygulamalar görülmeye başladı. İlk dönüm noktası Fatih’in İstanbul’un fethi sonrasında “Bizans’la işbirliği yapmak ve Bizans’tan rüşvet almak” gibi bir bahane ile Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirdikten sonra mallarını müsadere ettirmesi oldu. Bundan sonra müsadere suçlu olup olmadığına bakılmaksızın devlet adamlarının mallarına el konulması şekline dönüştü. Karar verildiğinde ilgili kişinin mallarının tespiti yapılmakta, bazı malların saklandığı şüphesi ortaya çıkarsa hapis ve işkence gibi yollara başvurulmaktaydı.  Müsadere edilen mallardan geçinmeye yetecek bir miktarı kişinin varislerine bırakılır, bazen kütüphaneler ve kitaplar bile müsadere edilirdi.

Ekonomik kriz bahanesi

Osmanlı Devleti 17. yüzyılda ekonomik krizle karşı karşıya kalıp bütçe açıkları artınca önemli bir gelir kaynağı olan müsadere daha da yaygınlaştı. Kapsamı genişletilerek ulemaya da uygulanmaya başladı. Merkezdeki uygulamalardan cesaret alan taşradaki beylerbeyleri çeşitli bahaneler üreterek zenginlerin mallarını müsadere ettirdiler. Uygulama giderek çığırından çıkınca falan zengin kişinin malı müsadere edildiğinde çok fazla gelir elde edileceğine dair teklifler bile getirildi. 19. Yüzyılda 2. Mahmut döneminde ayanların tasfiyesi sürecinde müsadere çok etkili bir yöntem olarak kullanıldı. 2. Mahmut daha da ileri giderek İslam hukukunda vakıfların mal ve paralarına el konması yasak olmasına rağmen Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sonrasında Yeniçerilerin Bektaşi vakıflarına sığınmaları üzerine bu vakıfların mallarını müsadere ettirdi.

Tanzimat Fermanı’yla kaldırıldı

Müsadere yöntemine karşı bazen itirazlar da yükseldi. Defterdar Sarı Mehmet Paşa çeşitli bahanelerle ve haksız yollarla halkın parasının hazineye aktarılmasının devletin yok olmasına yol açacağını, Naima ise suçsuz insanlara uygulanan müsaderenin çok çirkin bir şey olduğunu ifade etti. Ahmet Cevdet Paşa müsaderenin İslam hukukuna aykırı olduğunu savundu. 3. Selim savaşlar nedeniyle yaşanan ekonomik sıkıntılar için müsadereye başvurduğunda tepkilerle karşılaştı ve niyetinin yetim malı yemek veya kendi gayretiyle zenginleşmiş kişilerin malına el koymak olmadığını, uygulamanın “din ve devletin selameti” için yapıldığını belirtti. 2. Mahmut ise “bundan böyle saltanatımın millet için bir dehşet ve korku kaynağı değil, destek olmasını istiyorum. Bunun için kişinin malına devletçe el konulması geleneğini kaldırıyorum” şeklinde bir açıklamayla müsadereyi kaldırdığını ilan etse de çeşitli gerekçelerle uygulama devam etti. 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’nda mahkeme kararı olmaksızın hiç kimsenin malına el konulamayacağı kararı yer aldı ve keyfi müsadere uygulamasına son verildi. Kararın gerekçesinde;  müsaderenin özel mülkiyeti tehdit ettiği, insanların çalışma azmini kırdığı ve ülkenin gelişmesinin önünde engel oluşturduğu ifade edildi. Böylece Osmanlı döneminde keyfi olarak uygulanan, içinde birçok hukuksuzluğu barındıran ve ciddi mağduriyetlere yol açan müsadere yöntemi sona erdi.

Günümüze geldiğimizde müsaderenin şirket, vakıf ve üniversite gibi çok farklı alanlarda devam ettiği, şahısların yıllarca çalışarak elde ettiği mallarına el konulduğu, gerek evrensel hukukta gerekse İslam hukukunda temel bir prensip olan mal ve mülk dokunulmazlığına aykırı bir şekilde yeniden hortladığı açık bir şekilde görülmektedir. Asıl acı olan da mahkeme kararı olmaksızın ve suçun şahsiliği ilkesi bir tarafa bırakılarak yapılan uygulamalarla çok ciddi mağduriyetlerin ortaya çıkmasıdır. Sonuç olarak insanların hukuka ve devlete güveni sarsılmakta, telafisi mümkün olmayan facialar yaşanmaktadır.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 22.12.2016 [TR724]

Türkiye’den masallar: 2017 ekonomi tahminleri [Semih Ardıç]

Türkiye ekonomisine dâir mütalaa ve tahminler yabancı kuruluşlara aitse ciddiye alın. Damat Berat Albayrak’a e-posta üzerinden yaranmaya çalışan iktisatçılardan ‘hakikatin’ sözcülüğü yapmaları beklenmesin. Bu zavallı profesörler, gazetelerin ekonomi sayfalarında, televizyonlarda ekonomi programlarında Türkiye’nin dünya çapında kıskanılacak kadar muhteşem gittiği masalını anlatmakla vazifelendirilmiş.

Söze, yazıya ‘bir varmış bir yokmuş’ diyerek başlamamaları onların iktisatçıdan masallar anlattığı hakikatini değiştirmez. Kimi korkudan kimi derd-i mâişetten kimi de dalkavukluk kontenjanından ekonomiyi olduğunun tam zıddı ile anlatmaktan haz duyuyor.

Kıyıda köşede kalan hakkaniyet sahibi birkaç iktisatçı veya ekonomi gazetecisi ağzını açtığına açacağına pişman ediliyor. Derhal maaşlı troll ordusu tarafından vatan hainliği ile infaz ediliyorlar. Böylece masalcıların ezberini bozmalarına müsaade edilmiyor.

RAKAMLARI SORGULAMAK CESARET İŞİ

Bunun içindir ki TÜİK’in fert başına millî geliri gece yarısı formül değişikliği ile 1.750 dolar artırması haber kıymeti bile taşımadı. Borsa 3. Cihan Harbi çıksa 74 bin-77 bin arasında salıncağa binmeye devam edecek. Manipülasyon yapanların esir aldığı Borsa İstanbul’da dönen dolapları bilenler ıslık çalıyor.

Dolar iki ayda 50 kuruş artsa da ekonomi yüzde 1,8 küçülse de BIST 100 Endeksi aynı yerde. Anlı şanlı ‘master’lı analistlerimizin, mâlî mühendislik dehası beyinlerin yok mu buna bir cevabı? Öyle ya, Katar katar gelen yolsuzluk paralarının Türkiye’yi yabancı yatırımcının nazarında ‘endişe verici’ hale getirdiğini dile getirmek cesaret nişanını hak edecek kadar tehlikeli bir adım.

En iyisi masal anlatmak. Saray ve iktidarın altın imkânlarından mahrum kaldığı için masal anlatamayanlara da dinlemek düştü. Yeni Türkiye’de iki taraftan birinde iseniz mesele yok. Ya masal anlatın ya da masal dinleyin. Üçüncü şıkkı aklınızdan dâhi geçirmeyin.

TÜRKİYE: EKONOMİ ÇÖKÜYOR

Masaldan bahsetmişken Türkiye haricinde anlatılan masala inanan yok. Türkiye’de açıklanan verilerin sıhhatsiz olduğu minvalindeki hâkim görüş resmî raporlarda da geçiyor.

Alman Commerzbank’ın 21 Aralık 2016 tarihli raporunda Saray ve hükümetin tasvir ettiği ekonomik tablonun hiç inandırıcı bulunmadığına dâir ağır ifadeler var. Rapora attıkları başlık bile muhtevayı ele verecek kadar sert: “Türkiye: Ekonomi çöküyor”

Alman bankanın ekonomistleri, TÜİK’in büyüme verilerinde yaptığı ‘hokus pokus’u yutmamış. Mevsimsellikten arındırılmış rakamlara yer verilmediğine dikkat çekerek oturup kendi hesapladıkları büyüme rakamlarını paylaşmışlar.

Commerzbank’a göre, Türkiye ekonomisi 2016’nın temmuz-eylül döneminde TÜİK’in açıkladığı gibi yüzde 1,8 değil yüzde 4,5 küçüldü. Yüzde 4,5 daralma ekonomi için ‘felaket’. Raporda niçin felaket olduğunun cevabı da verilmiş: “Ekonominin sonraki 3 çeyrek boyunca aynı oranda daraldığını düşünün. Bu 2017’nin ikinci çeyreğinde yıllık yüzde 16,8 daralmaya işaret ederdi.”

2017 TAHMİNLERİ MASALDAN İBARET

Dolayısıyla Commerzbank, 2017 için ekonomik büyüme ihtimalinden bahsedenlere iştirak etmiyor. Ahval ve şeraitin vahametini şu cümlelerle ortaya koyuyor: “Türkiye ekonomisinin mevcut durumu oldukça kötü. Büyüme verileri de bunu gösterdi. Ancak gerçekte durum daha kötü ve 2017’ye ilişkin bütün tahmin tamamen masal.”

Endişelendiren gelişmeler Commerzbank raporu ile mahdut değil. Yatırımcının akıl hocalarından Moody’s Türkiye’yi 2017’de takvimine almadı. Muhtemelen yalanlarla süslenmiş verileri takip etmeyi vakit kaybı olarak gördüler.

Dolar/TL tahminleri 4 TL’yi aştı aşacak. İhracat ve turizm gelirleri çakıldı. Her iki sektörde faaliyet gösterenler seneye bugünleri arar hale gelecek. İşsizler kahvehanesinde (yalancı çobana dönen TÜİK’e göre 3,5 milyon müdavimi var) üniversiteden diplomalıların sayısı 1 milyona geldi.

Commerzbank’ın ‘ekonomi çöküyor’ ikazı dikkate alınabilse keşke.

DOLARI BOZDURMA, KÖPRÜDE LAZIM OLACAK!

Karşı karşıya olduğumuz tehditleri masalsı, destansı, hamasî ve lirik kampanyalarla bertaraf edemeyiz. ‘Dolarını bozdur’ diye halka seslenenler, havalimanı, otoyol, köprü ve tünelleri dolar üzerinden ücretlendiriyor. Ekonomik çaresizlik değilse siyasî iki yüzlülüktür.

Garabete bakın ki ‘bedava çorba’ için 300 dolar bozduran vatandaş, İstanbul Boğazı’nın üstünden (Yavuz Sultan Selim Köprüsü, 3. köprü) de altından (Avrasya Tüneli) da dolar ödeyerek geçecek.

“Büyük başkan namzedi öyle tensip buyurduğuna göre vatandaş dün bozdurduğu doları en yakın döviz büfesinden geri alır, olur biter.” diyenlerin moralini bozmak gibi olmasın amma velakin masal bittiği an kâbusa uyanacağız.

[Semih Ardıç] 22.12.2016 [TR724]

2016 Yeni Türkiye Sözlüğü 2.0 [Veysel Ayhan]

CANLILAR…

İNSAN: Toplu veya tek her an ölümle karşı karşıya olan, hayvan kadar bile değer taşımayan canlı türü. Trafik kazalarında öldüğünde “ölü” ama sorumluluğu yönetenlere aitse “şehit” sayılan, yanlış zamanda yanlış coğrafyada var olmuş biyolojik tür.

BİTKİ, AĞAÇ: Çimento ve çelikle soykırımına uğradığı yerlerden dolar ve Euro fışkıran gereksiz toprak ürünü.

HAYVAN: İnsanlara bakıp bakıp hayretle birbirlerini “aman insanlık etmeyin” diyerek ikaz eden, mensuplarından çakal ve sırtlanın bile insanların birbirine yapıp ettiğinden utandığı günahsız, barışçı varlıklar.

MEKÂNLAR… KURUMLAR…

AVRUPA BİRLİĞİ, ŞANGAY: Saray adamının haftanın tek günleri birine bağlılığını bildirdiği çift günleri ise bir diğerine girme sevdasına düştüğü siyasi ve ekonomik bir örgütlenmeler.

EV: Namuslu, dürüst ve eğitimli insanların her sabah gözaltına alınma tehlikesi yaşadığı meskûn mahal.

HAPİSHANE: 6 yıldır tek bir AKP’linin her ne yaparsa yapsın içine girmediği, hırsız ve tecavüzcülerin topluca tahliye edildiği buna karşın ülkenin en dürüst, en namuslu, en eğitimli insanlarının; gazeteci ve yazarların hiçbir hukuk kaidesine dayanmadan esir tutulduğu ortaçağ kalitesinde esir kampı.

İLKÖĞRETİM-LİSE: Bir yılda verilebilecek eğitimin 14 yılda verilemediği boş meşguliyet alanları. Bir aylık kursla öğrenilecek bir yabancı dil düzeyine 14 yılda ulaşılamayan muazzam akıl almaz mekanizma.

İŞ YERİ: Ülkeye çöken mafya mensuplarının iştahını çektiyse el konulmasının eli kulağında olduğu yerler.

ASMA KÖPRÜ: Maliyeti devlet bankasından kredi alınarak karşılanan, sonra 10 katıyla devlete geri satılan ve 25 yıl süresince üzerinden geçen ve geçmeyen vatandaşın haraç ödemeye devam edeceği kârlı yatırım aracı. Müteahhitlik yeter şartı: Google’da “milletin ana… “ sözcükleri yazıldığı an otomatik kendisinin adıyla tamamlanan meşhur müteahhit kadar paylaşımcı olabilmek ve hanedana ödenen komisyonda cömert olmak.

CEMAAT: AKP yönetici elitinin rüşvet ve yolsuzluğa bulaştığını deşifre ettiği iddiasıyla Medyalarına malum mafya çöken ve savunma hakkı elinden alınan, her melanetin, her cinayetin, her hükümet beceriksizliğinin sorumlusu olarak 15 TV, 10 gazete tarafından her gün manşetten iftira atılarak intikam alınan topluluk.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI: Fiili adı AKP müftülüğü. Hırsızlık, dolandırıcılık, çocuk istismarı ve rüşvet gibi suçların günah olduğuna dair hutbe vermenin, açıklama yapmanın yasak olduğu teşkilat. Başında parti müftüsü görev yapar. Atlas bir cübbe ve son model Mercedes’le dinin izzetini sonuna kadar korur. İmamların tali görevi namaz kıldırma memurluğu, asli vazifeleri AKP’li olmayan cemaati fişleme, raporlama ve camiden kovalamadır.

MECLİS: Altında toplanan milletvekillerinin Saray’da ağırlanan muhtarlar kadar itibarının olmadığı, fiili hiç bir hükmü kalmayan tarihi eser.

SARAY: Yeni Türkiye’de TV’lerdeki altyazıdan, kupon araziye; maden izninden petrol komisyonuna kadar her şeye karar verilen, AKP mensuplarının dilediği şirkete çökmek için secdeye varıp izin beklediği; “darbecilerin” bile bomba atmaya kıyamadığı külliye. Misafir ettiği hanedanın ölene kadar ayrılmayı akıllarından bile geçirmediği, Beyaz Saray’ın 6, Kremlin’in 12 katı büyüklüğündeki dev yapı.

GAZETE: Her gün aynı adamın boy resminin 1. Sayfasını kapattığı ve her gün bıkıp usanmadan Saray’a teslim olmayan toplum kesimlerinin karalandığı, bin bir yalanla iftira edildiği selülozdan üretilen çöp hammaddesi.

TELEVİZYON: Yine o adam konuştuğunda çocuk kanalları dâhil hepsinin canlı yayına geçtiği, cihazının kumandası her evde olan ama yayının kumandası sadece Saray’da olan teknolojik cihaz.

TÜBİTAK: Yıllardır insanlığa hediye edilebilecek tek bir icadın yapılmadığı ve teknolojik cihazın üretilmediği ama meşhur “sıfırlama tapelerinin” montaj olduğunu anında çözen, hayvanat bahçesinden getirilen müdürle NASA’ya meydan okuyan ünlü bilim-araştırma yuvası!

ÜNİVERSİTE: Bilim, araştırma, deney, tez ve tebliğ’in artık bir hükmü kalmadığı, AKP bayrağı önünde poz vermiş Saray nargilecilerinin bile rektör olabildiği, Saray insanına fahri doktora vererek terfi edilen içi boş büyük yapılar.

YURT: Adı tecavüz ve istismarla özdeşleşmiş vakıf ve derneklere teslim edilmiş, radikal örgütlere arka bahçe misyonu yüklenmiş talihsiz yapılar.

MAKAMLAR… KAVRAMLAR…

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI: Milletin kendisine emanet ettiği anayasa paçavraya çevrilirken, her bir maddesi tecavüze uğrarken Saray’a doğru önü ilikli hazır olda bekleyen ilkeli şahsiyet. Yeterlik şartı: Parti trolü düzeyinde adalet bilgisi, Burhan Kuzu seviyesinde hukuk vizyonu.

BAKAN: Fiili olarak cumhurbaşkanı damadına bağlı, Saray’dan yollanan talimatları sorgulamaksızın yerine getirmekten sorumlu personel. Yeterlik şartı: Kamyon şoförü ile simsar arası bir vizyon.

BAŞBAKAN: Düşük profil. Sekreterden düşük, iç güveysiden hallice, Ankara valiliği gibi bir makam. Yeter şart: Bülent Arınç’ın deyimiyle şey edildiğinde şey etmeyecek, mesele yapmayacak asgari bir kişilik.

BELEDİYE BAŞKANI: O ilin veya ilçenin rantını, arsalarını, AVM’lerini AKP’lilere adil bir şekilde pay edebilmesi ama ağababaların aslan payını asla unutmaması yeter şart. Gerek şart ise küçük birer Melih Gökçek olup deveyi hamuduyla değil sürüsüyle götürebilmek.

CUMHURBAŞKANI: Yasama, yürütme ve yargının başı. TSK’nın Başkomutanı, medyanın gazetelerin ve Televizyonların göstermelik sahipleri üzerinden patronu ve fiili yayın yönetmeni. Tarihte hiç bir padişaha nasip olmayan ama hemen her diktatörün sahip olduğu yetkilere sahip demokrasi aracı indi-bindi yolcusu.

CUMHURİYET: Bir zamanlar bu coğrafyada az çok uygulanan sonra Afrika ülkelerine terk edilen yönetim biçimi.

GENELKURMAY BAŞKANI: Cumhurbaşkanının dizi dibinden ayrılamamak, komutan postası gibi peşinden koşabilmek, ilgili ilgisiz her yerde yanında poz vermek artık bu makam için gerek şart. Kökleşmiş harp akademileri, okullar, yetkin kadrolar yerle bir edilirken kılı kıpırdamadan selam durabilmek ekstra özellik. Yeterlik şartı: Yukarıdaki şartları yerine getirebilecek bir ikinci asker bulmak çok zor.

ERGENEKON VE BALYOZ TUTUKLUSU: Darbe yapmayı akıllarından asla geçirmemiş, onlarca darbe konuşmasını Marslıların montajlayıp onlara yıktığı, demokrasi sevdalısı Çetin Doğan emsali sevgi insanları.

DOLAR: Malum zat konuştukça fırlayan ve ayakta alkışlayan para birimi. Saray yargıçlarının 1 tanesini taşıyanı hapse attığı ama ayakkabı kutusu ve bavulla çalanı bakan yaptığı, bunları yakalayan polis ve savcının derhal meslekten atıldığı kutsal mevduat aracı.

HÂKİMLER SAVCILAR YÜKSEK KURULU ÜYELİĞİ: Saray’ın talimatçısı adalet bakanından gelen emirlerini anında uygulayabilen, AKP’lileri üzen yargıçları meslekten derhal atan tarifi zor bir “canlı” türü. Dünya hukukun üstünlüğü endeksinde Özbekistan ve Sırbistan’ın altına inmemizi sağlayan yetkinlik! Yeterlik şartı: 140 karakteri aşmadan tweet atabilen trol düzeyi.

HÂKİM: Saray’dan veya saray’ın dalkavuk ve yancılarından gelen telefon, SMS, not ve sözlü mesajlarla önüne geleni tutuklayan veya tahliye eden aksini yaparsa duruşma sonrası eli kelepçeli olarak adliyeyi terk edeceğinin bilincinde vicdanlı hukuk insanı.

GAZETECİ-YAZAR: Bir gözü ile Saray’ı, diğer gözü ile gündemi takip eden, cemaate çakarak muhalif pozlar veren, kazara doğru bir söz söylediğinde ikaz edilen, yumruğu yiyince Ahmet Hakan gibi artık akıllı olan, Abdülkadir Selvi gibi 90 saniyede 180 derece dönebilen tek çekirdekli, çift omurgalı canlı türü. Bu vasıfta değilse ya hapishanede hücrede veya yurtdışında sürgündedir.

İKİ BİN ON ALTI: Lanetli sayı. Ülkenin Kuzey Kore’ye evrildiği, Hitler’in ruhunun mahkemelere karabasan olarak çöktüğü, Mussolini faşizminin pabucunun dama atıldığı ve ekonominin teorik olarak battığı ama Saray’ın en mesut olduğu yıl.

ON BEŞ TEMMUZ: Darbe girişimini önleme bahanesiyle ertesi sabahtan itibaren en az 5 darbelik tasfiye yapılan faydalı girişim. Baş aktörleri Erdoğan, Akar ve Fidan’a “ne olduğunun” sorulmasının yasak olduğu şiddet içeren tiyatro eseri.

MHP: Yakalarında 3 hilal olduğu için kendilerini hâlâ MHP’li sanan, AKP’li bir grup milletvekilinin oluşturduğu kurt etinden mangal partisi.

MİLLETVEKİLİ: Tek bir sorumluluğu kumandasına basılınca elinin kalkması. Tekrar basınca inmesi. Yeterlik şartı: Kumanda cihazıyla senkronunu kaçırmaması kâfi.

MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI: Suriye’den Türkiye’ye füze atabilecek kadar geniş yetkilerle donatılmış, dünyanın her yanına silah sevk eden, Saray ve hanedana kendini garantide hissettiren özel güvenlik kurumu. On binlerce personeliyle burunun dibindeki darbe girişimini Saray’ın menfaatleri için son dakikasına kadar görmemeyi başaran istihbarat servisi.

MÜSLÜMANLIK: Müntesiplerince tarihin en büyük ihanetine uğrayan, içi boşaltılan değerleri alt üst edilen din. Saray’a rükû ettiyse her türlü yamyam ve sırtlanın; Yiğit Bulut, Egemen Bağış, Metin Külünk, Turgay Güler ve Ergun Diler’in dahi başına takke takıp “dindar” olabildiği garîp ve sahipsiz din.

POLİS: AKP il ve ilçe onayı almadan asla olunamayan, bu onay olduğunda ise hiç başka bir yeterlik gerekmeyen En Nusra, El Kaide ve El AKP muhibbi güvenlik personeli. Gerek şart: Hırsızları değil, zekât, sadaka ve burs verenleri yakalamak.

VALİ: Parti il başkanına bağlı onun sözünden dışarı çıkmayan hiç olmazsa Efkan Ala kadar Türkçe bilen protokol memuru. Yeterlik: Vali Avni Coş kadar hacıyatmazlık.

[Veysel Ayhan] 22.12.2016 [TR724]

Oyun alanında oyun içinde oyun [Tarık Toros]

Dünya basını, büyükelçi suikastını şöyle gördü:

-Polis, Rusya’nın Türkiye elçisini öldürdü.
-Suikast, Türkiye başkentinde utanç verici bir güvenlik açığı anlamına geliyor.
-Cihadist tetikçi “Allahu Ekber, Halep’i unutmayın” diye slogan attı.
-Moskova, kendi suikast soruşturmasını yapacak!
-Olay, Türkiye’de güvenlik durumunun giderek kontrol dışına çıktığını gösteriyor.
-Suikast, Moskova ve Ankara’yı daha da yakınlaştırabilir.
-Erdoğan, Rusya’ya taviz vermekte zorunda kalacak.
-Taraflardan işbirliği sinyali geliyor.
-Rusya, Sunni isyancılarla ilişkisini kesmesi için Türkiye’ye baskı yapabilir.
-Birinci Dünya Savaşı’nı çıkaran suikast gibi bölgesel bir savaşı tetikleyebilir.

SONUÇLARDAN SEBEPLERE

Olayları sonuçlarıyla değerlendirmek gerekir. Çok erken olmakla beraber, şu geçen iki üç gün içinde yukarıdaki yorumların tümünün doğru çıktığını gördük. Peki Türkiye ne yapıyor? Tetikçinin profili üzerinden “servis” bilgilerle iç propaganda yapıyor. Katil, arkasında epeyce iz bırakmış, açığa bile alınmamış. Bir ByLock eksik, keşke kargaşada onu da bulsalarmış telefonunda. Hoş o telefona da Ruslar el koymuş!

PİŞKİN SORUMSUZLUK

Büyükelçinin öldürülmesinin hemen ardından Berlin’de bir TIR, “Christmas Market”e girdi, 12 kişiyi öldürdü. Geçen temmuzda da Fransa Nice’te bir kamyon bayram törenine dalmış, 84 kişiyi katletmişti. Batı’da saldırılar biçim değiştirdi, bomba sokamadıkları için mi kamyonla insanların içine dalıyorlar bilemiyorum, terör uzmanlarının işi. Şu var ki, kimse çıkıp olayı bir örgüte havale edip sorumluluktan sıyrılmıyor. Yine kimse, “Terör bugün Berlin’i vurdu, olsun varsın. Yarın adres İstanbul olabilir” demiyor.

TERÖRLE YAŞAM ŞAHANE (!)

Türkiye’nin içine girdiği durum hayli sıkıntılı. Batı basınında çıkan yorumlar bunu kritik ediyor. Şöyle ki, sanki ülkede ikili federatif bir yapı var, bir taraf tüm kötülükleri diğer yapıya yüklüyor. “Ben yapmadım onlar yaptı” deyip ‘mazlum’ rolüne bürünüyor. Olayı farklı örgüt üstlense dahi bunu yayımlamak ya da paylaşmak cesaret istiyor. Nitekim öyle de oldu.

HEDEF CUMHURBAŞKANIYSA?

15 Temmuz’da Saray’daki askeri üst kadro, yaver dâhil “darbeci” damgası yedi. Kimse, cumhurbaşkanına bu kadar yakın olup da neden bir suikasta kalkışmadıklarını sorgulamadı, üstelik darbe gecesi hiçbiri yanında değildi. Tıpkı, Rusya büyükelçisini öldüren tetikçinin son 5 ayda 8 kez cumhurbaşkanını koruduğunun ortaya çıkması gibi.

TADINDAN YENMEZ TABİRLER

‘Üst akıl’ diye bir şey vardı, şimdi moda ‘uyuyan hücreler’. 40 bin kişiyi tutuklasanız, dışarda kalan yüzbinleri felç etseniz de kıyamete kadar bitmeyecek bir terör kaynağınız var artık: ‘Uyuyan hücreler’, hayırlı olsun. Kevgire dönmüş istihbarat, olayların tümüne seyirci kalıp, enerjisini sadece ve sadece sonrasındaki algıyı yönetmeye harcıyor. Başarılı da oluyor. Çalışma binası daha birkaç gün önce protestolara sahne olan büyükelçi korunmuyor, katili öldürülerek susturuluyor. Cumhurbaşkanı “sırtından vurmak kalleşlik” diyor, karşıdan ateş etse mazur mu göreceğiz! Böyle giderse yakında şehit ismi verilecek meydan, köprü, tepe kalmayacak!

Şu başdöndürücü gündemde iyice unutulmaya terk edildiler, farkındayım. Ülkenin iki çıplak gündemi var: OHAL rejiminde açta açıkta bırakılan ve artık sayıları milyonları bulan ihtiyaç sahipleri ile “İnsanlık Hakları Evrensel Beyannamesi”nin tüm maddelerini hiçe sayan ağır insan hakkı ihlalleri. Bugün çok farklı bir mesaja yer veriyorum, darbenin artçı şoklarına örnek bir mesaj:

EVLATLIKLAR DA DARBE MAĞDURU

Eşim bir vakıfta muhasebeci olarak çalışıyordu. Rabbim bize üç çocuk verdi. Günlerimiz gayet mutlu ve huzurlu geçiyordu. 3 yıl önce koruyucu aile sistemiyle ilgili bir tanıtım izledim. Eşime anlattığımda “biz de koruyucu aile olalım” dedi. Çocuklarımızın da onayını alarak sosyal hizmetlere başvurumuzu yaptık. Prosedürü ağır ve masraflı olmasına rağmen yılmadık. Gelgelelim, çok şirin, üç buçuk yaşında bir kızımız olacaktı. Alışma sürecinde sık sık kuruma gidip kızımızla parkta oyunlar oynuyorduk. En küçük çocuğumuz 13 yaşında olduğu için eşimle birlikte tekrar çocuklaşmıştık. Geçen mart ayında kızımıza kavuştuk. Kısa zamanda birbirimize alıştık. Ayda bir kuruma götürüyorduk, gerçek ailesiyle görüşüyordu. Bizi de genelde müdür bey ağırlardı. Bir defasında, “160 koruyucu ailemiz var, kalitede ilk 10 aileden birisiniz” dedi. Her buluşmamızda kızımızın çok şanslı olduğunu söylerdi. Rüya gibi günler yaşarken 15 Temmuz kâbusumuz oldu. Eşimin çalıştığı vakıf kapatılıp mallarına el kondu. Üzerinden bir ay geçmeden, sosyal hizmetler memuru aradı. İşsiz olduğumuzdan kuzucuğumu geri alacaklarını söyledi. Yıkılmıştım. Eşim, “İş bulurum, zaten İstanbul’dan abim iş için çağırıyor” demesine rağmen kabul etmediler. Halbuki dul, bekâr isteyen herkese çocuk veriyorlardı. Buna rağmen “sık sık kuruma gider kuzumu görürüm” diyordum. Teslime gittiğimiz gün, her gün odasında olan müdür kaçmıştı. Memur da bir daha asla göremeyeceğimizi söylediğinde ikinci kez yıkıldım. Çocuk kucağımdan inmek istemiyordu. Ağlaya ağlaya aldılar. Hemen başka aileye vermişler. Devletimiz için insan psikolojisi bu kadar mı önemsizdi..! Madem teröristtik, en baştan çok sıkı araştırmalar yapıp onayımızı valilikten vermişlerdi, 5 ayda ne değişmişti? Ben eşim ve çocuklarım çok özlüyoruz. Bu özlemimizi kim giderecek? Sorumlular üzüntümüzden mes’ul değil mi? Ya kızımız, küçücük yaşıyla bütün olanları anlayamayacak, belki de en kötüsü ömür boyu bize kızacak.

[Tarık Toros] 22.12.2016 [TR724]

Karanlık suikastta cevap bekleyen sorular [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Arap medyasına ve Rus haber ajansı Sputnik’e göre Ankara’daki Rus Büyükelçi Karlov’un suikastını Suriye merkezli terör örgütü El Nusra üstlendi. Bu üslenmenin yankıları sürerken akşam saatlerinde Rusya merkezli RBK ajansı, El Nusra’nın sözkonusu üstlenmeyi reddettiğini duyurdu. Bir polis memurunun böyle bir cinayeti işlemesinin uluslararası yankıları sürerken Erdoğan ve AKP hükumeti iç kamuoyuna ‘fetö’ yalanını yutturmaya çalışıyor. Ancak terör eylemini gerçekleştiren Mert Altıntaş’la ilgili çok sayıda cevapsız soru var. Rusya, Türkiye’deki soruşturma yöntemlerine pek güvenmemiş olacak ki, Altıntaş’ın cep telefonunun bile Rusya’da incelenmesini talep etti. İç kamuoyunu propaganda makinesiyle teskin etmek mümkün ancak başta Rusya, uluslararası makamlar soruşturma aşamasında sorulacak soruların cevaplarını bekliyor.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

1- Çevik Kuvvet Polisi Mevlüt Mert Altıntaş, Büyükelçi Karlov’un programa, iki saat önce kesinleşen, katılacağı bilgisini/istihbaratını nasıl aldı? Yine Altıntaş’ın 3 gün önce olay yerinde keşif yaptığı ortaya çıktı. Bir Çevik Kuvvet Polisi böyle bir bilgiye ulaşabilir mi? Rus Büyükelçi’nin korumalarını pek kullanmadığı medyaya yansımıştı. O programda da korumasız olacağını nereden biliyordu?

2- Suikastçı El Nusra üyesi/sempatizanı veya diğer cihatçı yapılarla doğrudan ilişki içinde midir? Türkiye’nin 1.5 yıldır özel harekat polislerinin içinde yer alan ve duvar yazılarıyla kendilerini ‘Allah’ın aslanı’ anlamında ‘Esedullah Timi’ olarak tanıtan bu yapıyla da bağı var mıdır? Büyükelçiyi katleden polisin bu tim ve benzeri guruplarla ilişkisi var mıdır?

3- Katil polis, Karlov’u vurduktan sonra El Nusra’nın marşlarında yer alan “allahuekber, nahnülleziyne bayehu muhammeden alal cihadi mea gayri neddahatan, allahuekber” şeklinde Arapça slogan attı. El Nusra ve El Kaide’nin cihat marşı (neşid) olarak bilinen bu ve benzeri sözlerle mesaj vermek istediği açıkça ortada olan saldırgan organize bir cihatçı grupla mı hareket etti? Kamuoyu iki gündür ‘fetö’ yalanı ile oyalanırken, suikastçıya yardım eden grupların kaçması ya da delil karartması mı sağlandı?

4- Yeni çıkan görüntülere göre, suikastçı soğuk kanlı bir şekilde, mekan-alan güvenliği alacak şekilde elçiyi en iyi vuracağı ve kendini koruyacağı en güvenli açıya geçiyor. 11 el ateş eden saldırganın atışları 9 kez elçiye isabet etmiş. Atış hızı, atış istikrarı ve isabeti, suikastçının temel polis eğitimi dışında deneyimleri olabileceğini gösteriyor. Saldırganın polislik dışında aldığı eğitim ve ilişkileri araştırılıyor mu?

5- Öldürücü vuruş yaptığını bildiği halde, saldırgan, “Halep’i unutmayın, Suriye’yi unutmayın. Beldelerimiz güvende olmadıkça sizler güvenliği tadamayacaksınız” mesajını vererek büyükelçiye kinle ateş etmesinde Halep motivasyonu ve bunun kaynakları araştırılıyor mu?

6- Polisin bu kini, bir haftadır Halep’te yaşananlara protesto zeminini oluşturulmasıyla ilişkili miydi? Saldırgan, hiçbir suikastçının yapmadığı şekilde 3-4 kez büyükelçinin arkasında poz veriyor. Bu kadar rahat hareket etmesi içerden bilgi aldığını göstermiyor mu?

7- OHAL kapsamında bu tip etkinliklerin 10 gün önceden valilik/kaymakamlıklara sonrasında emniyete bildirme zorunluluğu var. Burada bildirim yapıldı mı? Yapıldıysa Büyükelçi ve diplomatların yoğun katılımının olduğu bir program için, üstelik burası çeşitli elçiliklerin ve devlet kurumlarının olduğu bir muhit, neden yeterli güvenlik tedbiri alınmadı?

8- Koruma için görevlendirme olduysa, görevli polis memurları kimlerdi? Bu görevlendirme listesinde saldırgan Çevik Kuvvet Polisi Mevlüt Mert Altıntaş var mıydı? Görevli memurlar Altıntaş’ın suikastı işlemesine zemin hazırladı mı?

9- İHA’nın saldırganı bina dışından çektiği görüntülerde olay yerinde vazifeli olduğu anlaşılan trafik polisi ile arkadaşı arasında geçen diyalogda ‘orda bak’ sözlerine polis, ‘o polis o polis’ diyor. Resmi üniformalı olmamasına ve takım elbiseli  olmasına rağmen saldırganı dışarıdaki polisler de tanıyor. Bu Altıntaş’ın bölgede daha önce de görevlendirildiğini akıllara getirmiyor mu?

10- Altıntaş’ın rapor alarak işe gitmediği belirlendi. Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin hemen bitişiğinde bulunan bir otele yerleştiği, burada suikast planı yaptığı iddia edildi. Bir polisin otel odası kiralaması dikkat çekmedi mi?

11- Tıraş olup, takım elbise giyip kravat taktıktan sonra yaya olarak Çağdaş Sanatlar Merkezi’ne geçtiği ortaya çıktı. Soğuk kanlı ve profesyonelce adım adım planlanan suikastın ardında Altıntaş ile sınırlı olmayan bir akıl olduğu açık, bu kişi ya da kişiler kim?

12- Olaydan hemen sonra başta havuz medyası ve AK Troller suikastçının ‘fetö’cü olduğunu hatta KPSS sınavında soruları çalmaktan şüpheli olduğu yalanını yazdı. Bu kadar hızlı dolaşıma sokulan bu bilgi doğruysa 12 bin polis görevden uzaklaştırılırken Mevlüt Mert Altıntaş niye hâlâ görevdeydi?

13- Suikastçı neden öldürüldü? Hem güvenlik uzmanları hem CHP lideri Kılıçdaroğlu bu soruyu ısrarla gündeme getirdi. Tek başına olduğu bilinen Mevlüt Mert Altıntaş, büyükelçiye 11 kurşun sıkmış. Kısıtlı mermisi kalmış. Buna rağmen onlarca polisin katıldığı bir operasyonda neden sağ yakalanmadı? Polis, bu tür operasyonlara yönelik eğitim almıyor mu?

14- Operasyonu İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yönettiği yazıldı. İnsan hayatının söz konusu olduğu bir operasyonu dünyanın hangi ülkesinde bakanlar yönetir? Önce büyükelçiyi yaralı da olsa hastaneye götürmek, sonra saldırganın canlı bomba olduğu için vurulduğu ileri sürüldü. Kıyafeti ve cinayet öncesi ve sonrası görüntülerinde ceketli ve gömlekli olduğu görünüyor. Hangi delil/ipucu ile canlı bomba olduğuna karar verildi? Bu iddialardan hangisi doğru?

15- Saldırganı Hizmet Hareketi ile irtibatlandırmak için olayın ilk dakikalarından itibaren yalan ve kara propaganda başlatıldı. Çevik Polisi Altıntaş’ın Körfez Dershanesi’ne gittiği iddiasını bizzat annesi yalanladı. Turkish Minute yazarı Abdullah Bozkurt’un uyarıları bir kara propagandaya kurban edildi. Bozkurt’un uyarısı dikkate alınsa belki büyükelçi ve konsolosların güvenliği için daha sıkı neden tedbir alınmadı? Halep’te yaşananları protesto etmek üzere toplanan grupları İstanbul ve Ankara’da hangi sivil toplum ve siyasi partiler organize etti?

16- Saldırganın burs almasından, dayısının irtibatına kadar birçok bilgi medyaya servis edildi. Ankara’da bir avukat (ismi S.Ö. olarak açıklandı) ile birlikte kaldığı da söylendi. Bu avukat kimdir, hangi siyasi yapıyla irtibatlıdır?

17- Türkiye’de radikal cihatçı yapılara sızmış profesyonel bir yabancı servis elemanının suikastçıyı manipüle ederek bu operasyonu yapmaya yönlendirilmiş midir? Bu ihtimal de soruşturuluyor mu?

18- Reuters’a konuşan iki Türk güvenlik kaynağı, Rus büyükelçiyi öldüren silahlı kişinin polis memuru olduğunu ancak aktif görevde olmadığını söyledi. Gerçek kısa sürede anlaşıldı. Altıntaş’ın hem aktif görevde olduğu, hem de iki kez Erdoğan’ı korumak üzere mitinglerde görevlendirildiği ortaya çıktı. Haber ajanslarına konuşarak ‘algı’ oluşturmaya çalışan ‘güvenlik kaynakları’ işin içinde mi?

19- Mert Altıntaş’ın göreve Diyarbakır’da geçici görevle başladığı, ancak kısa sürede Ankara’da, üstelik koruma memurluğu gibi prestijli bir yerde görevlendirilmesi, hangi referanslarla sağlanmıştır? Arkasında bir siyasî olabilir mi?

[Erman Yalaz] 22.12.2016 [TR724]