Merhum Mehmet Kırkıncı Hoca diyor ki: “Erzurum’da Mustafa Necati Efendi diye bir zât vardı. Genç bir âlim. Babam onunla tanışmıştı. Bizi köyde okutamadığı için, ‘Sizi orada okutacağım’ dedi. (…) Sabah namazını erkenden kılar, sonra da hocanın yanına giderdik. Çok uzakta idi. Karların içinde bata çıka oraya ulaşırdık. (…) 1944’e kadar böyle devam ettik. Arapça sarf ve nahiv okuduk. (…) Mustafa Necati Hocayı Erzurumlular çok seviyor. Pazar günleri esnaf gelir hocanın derslerini dinlerdi. Ama hoca, ‘Ben burada daha duramam… Mekke’ye, Medine’ye gideceğim!..’ dedi. Esnaf bunun üzerine, ‘Ezan yok… Medreseler ne oldu? Demek ki kıyamet!..’ deyip ümitsizlik içinde koşmaya başladı. Bazıları ağlıyordu!..’
Kırkıncı Hocaefendi, Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret ettiğinde, Üstad sohbet sırasında “Sizden benim istediğim gizlice muhabbet” (Sirran tenevveret) der. Kendisi diyor ki: “Üstad Hazretlerini bu sözünü o zaman anlamamıştım. Asker iken buna dikkat etmemiştim. Hapse atıldım. Askeri hapisanede iken, Üstad, Süleyman Kaya ile bana selam gönderdi ve tedbirli olmaktan bahsetti: ‘Biz bir hazine götürüyoruz. Hazine devenin üzerinde, deve yumurtaların üzerinde gidiyor. Ne deve devrilecek, ne yumurtalar kırılacak’ demişti.
Mehmet Kırkıncı Hocaefendi diyor ki: “1971 yılında Trabzon’da halkla, esnafla sohbet ediyoruz. Ortada da dört adam oturuyor. Onları hissettim ki, bu cemaatten değiller. Onlardan bir tanesi parmağını kaldırdı, ‘Bu kadar kuvvet bu Risale-i Nur’da varken, böyle niye kaçıyorsunuz? Niye pasif davranıyorsunuz? dedi. Bunun üzerine ben dedim ‘Pasif demek ne demek, misal ver de anlayayım pasif olup olmadığımı?’ Dedi ki: ‘Üç gün önce burada komünistlerle dövüştük, onlar bize vurunca, bu arkadaşlar yanımızdan geçtikleri halde bize sahip çıkmadılar!..’ O zaman martın sonları idi. Dışarıda fırtına var. ‘Bu ses ne?’ dedim. Dediler ki, ‘Deniz taşa vuruyor, onun sesi geliyor. Ben de ‘Bu Karadeniz’i akıllı bilirdim; kafasını taşa vuruyor!.. Peki Güneş gelince, böyle vura vura, kıra kıra mı geliyor buraya?’ diye sordum. ‘Güneş gelince buzlar eriyor, bitkiler, ekinler canlanıyor.’ dediler. Ondan sonra bir şey demediler.”
* * *
Celal Afşar Ağabeyimiz Niğde-Koyunlu’da ilk okul üçüncü sınıfa kadar okuduktan sonra ailesiyle Ankara’ya taşınınca orada Mimar Kemal ilk okulunda
okuyacaktır. Duygularını şöyle ifade etmektedir: “Anadolu’dan gelmişsiniz ve hükümet merkezindesiniz. Konuşma imkânlarınız, cümleleriniz düşük. Mesela biz koşmaya zıngıldama deriz. İlk okulda arkadaşlarım beni ismimle değil de “Zıngılda’ diye çağırıyorlardır.”
Prof. Dr. Suat Yıldırım hocamız diyor ki: “Dünyanın dizginleri başkalarının elinde olduğundan makus talihimiz düzelmiyor. Aslında Batıdaki şarkiyat (doğu bilim, oryantalizm) çalışmalar, İslamı olduğu gibi tanıyıp tanıtabilirdi. Oryantalizm, on sekizinci asır Hollandalı bilim adamı Adrien Reland tarzında devam edebilseydi, anlayış atmosferi hakim olabilir, bundan gem Batılılar hem de Müslümanlar istifade edebilir, beşeriyetin en büyük ihtiyacı ve özlemi giderilebilirdi. Fakat maalesef oryantalizm, büyük gürültüler çıkararak çalışan muazzam bir çark olmasına rağmen bunca emeği sonuçsuz bıraktı. Yapabileceği başlıca istenilen işi yapmadı, İslam’ı Batı’ya doğru bir şekilde tanıtamadı.”
Bir dönem, 1950’lerde kurulan İlâhiyat Fakültesinde Kur’an-ı Kerim dersleri yoktu. O yıllarda İmam-Hatip Lisesi mezunları İlahiyat Fakültelerine alınmıyordu. Bunlara rağmen lise mezunu olan Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız, kendisini çok iyi yetiştirmiş bir İlâhiyat mezunudur.
* * *
Edremitli Hacı Arif Çağan Ağabey diyor ki: “Risale-i Nurları okuduğumuz için hapisanedeydik, solcularla beraberiz. Solcular 24 kişi… Bunların yirmisi sigara içiyordu. Ama içeriye ancak on paket sigara getirilebilmiş. Tam dağıtılsa hepsine yarımşar paket sigara düşüyor. Ama arkadaşlarına yarımşar paket vermiyorlar. Öbürleri de sigara için yalvarıyorlar böyle… Sigarayı köpeğe atar gibi önlerine atıyorlar. Ben dedim ki, ‘Devrimci mevrimci’ diyorsunuz da, bu mu devrimcilik. Şimdi size daire verseler üç odalı bana düştü… İki odalı sana düştü, diye kavga edersiniz. Onlar ‘O, Hacı Abi işte…’ diyerek biraz mahcup oldular. Benim ablamın oğlu bana çay, şeker, iki kilo da kaşar peyniri gönderdi. Bunlar ‘Ooo falan…” dediler. Ben dedim ki, “Biz burada 26 kişiyiz. Bölün 26’ya. Bir parçasını da bana verin. Ben bir köşeye çekilip yiyeceğim..’ Bunlar sevindiler ve bir tuhaf oldular. Bana çay ısmarlamak istiyorlar fakat ben, ‘Herkese ısmarlayan varsa, hep beraber içelim. Yoksa ben ısmarlayacağım. Benden için” dedim. Onların hepsine günde 3-4 defa çay ısmarlıyordum. Sonra onların abisi oldum…”
Cemal A. Kalyoncu’nun hazırladığı “Nurlu Hayatlar” kitabından bazı bölümler aktarmaya çalıştım… İnşaallah faydalı olmuşumdur.
[Safvet Senih] 18.10.2018 [TR724]
“Oku! Rabbin Adıyla” -2 [Mehmet Ali Şengül]
Allah Resûlü (sav), ‘Besmele ile başlanılmayan her iş bereketsizdir, devam etmez ve köksüzdür.’ buyurmuştur. (Müsned)
Hayatta herşeyin miftahı (anahtarı) durumunda olan ‘Bismillah’, Kur’ân’daki sûrelerin de anahtarı durumundadır. O, arşı âzamdan insanların kalbine uzanmış nûrânî bir iptir. İnsanlar, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’e tutunarak, insânî arşa çıkabilirler.
Kur’an’ı Kerim, bütünüyle Fâtiha sûresinde, Fâtiha sûresi de ‘Besmele’de hülâsa edilir. İşte ‘Besmele’ bütün Peygamberler’i ve Kitaplar’ı biribirine bağlayan böyle nûrânî bir iptir. Kâinatta var olan bütün hakîkatler bir nüve hâlinde ve muhakkak sûrette Besmele’de mündemiçtir, mevcuttur.
Kur’ân’ın ilk inen âyeti de besmeleyi emrediyor: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak sûresi, 1) buyrulmaktadır. Yâni, Allah kitâbını besmele ile açıyor. Bu emirde dört mesaj var:
a- Cehâletin giderilmesi, Allah adıyla okumaya bağlıdır. Allah’ın bir sıfatı da Alîmdir (Bilen). Kur’ân’ı Müciz-ül Beyân’da, “...Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyrulmaktadır.(Zûmer sûresi,9)
b- Okumanın bir şartı var. O da Allah’ın adıyla okumaktır. Besmele insana Allah’ı hatırlatır. Yalan söyleyen, kâtil, hırsız, rüşvetçi besmeleyle işe başlamaz. Allah’a inanan ve O’nu hatırlayan, Allah’ın menettiği bu haram ve günah işleri yapamaz, yapıyorsa sahtekârdır.
c- Besmele, Kur’ân’ı Mûciz-ül Beyân’ın fihristi olması itibariyle, O’nun bütün emir ve yasaklarını hatırlatır.
d- Besmele, kul ile Allah arasındaki bağı kurar. Allah huzurunda nasıl olunması gerektiğinin âdâbını öğretir.
Kâinatta her varlık bir âyettir. Kâinattaki mevcut bu varlıklar da besmele ile okunmalıdır.
Kur’ân-ı Azîmüşşan’da birçok âyetler, kullarının mutluluğu için mânevi bir gıda olan Allah’ı anmayı, Allah adıyla hareket etmeyi ve devamlı O’nu zikretmeyi emretmektedir:
“Hac ibâdetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla öğündüğünüz gibi; hatta daha fazla, daha hürmetle Allah’ı anın! Bazı kimseler; ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara sûresi/200)
“Namazı tamamladıktan sonra, gerek ayakta durarak, gerek oturarak ve gerek yanlarınız üzerinde uzanarak hep Allah’ı zikredin! (O’nu kalbinizden hiç çıkarmadığınız gibi dilinizden de bırakmayın). Sefer ve korku hali geçip korkudan güvene erdiğinizde, o vakit namazı tam erkâniyle eda edin. Çünkü namaz belirli vakitlerde müminlere farz kılınmıştır.”(Nisâ suresi/103)
“Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.” (Müzzemmil sûresi/8)
“Sabah akşam Rabbinin adını zikret! Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbih ve ibâdet et.” (İnsan sûresi, 25)
“Şu insanlar bu peşin dünya hayatını arzulayıp, önlerinde kendilerini bekleyen o ağır günü ihmal ediyorlar.” (İnsan sûresi, 26)
“Onları yaratan ve organlarını birbirine bağlayan ve onlara bu sağlam bünyeyi veren Biz’iz. Dilediğimiz vakit elbette onların yerine başkalarını getirebiliriz.” (İnsân suresi, 27-28)
Kâinat maddî manevî Allah’ın nimetleriyle donatıldığı, insan da akıl, irade ve şuurla mücehhez hâle getirildiği halde, bugün beşerin büyük çoğunluğu Allah’ı, gerçek mahiyette ya hiç tanımamakta ya da doğru olarak bilememektedir. Onun için yüce Rabbimiz İnfitar sûresi 6, 7 ve 8.âyetlerde;
“Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren. Ve seni dilediği bir sûrette terkib eden?” ikazında bulunmaktadır.
Onun için halk şairi Yunus Emre (r.aleyh);
‘Dağlar ile taşlar ile,
Seherlerde kuşlar ile,
Çağırayım Mevlâm Seni’ deyip inleyerek dolaşmıştır.
‘İhtiyaçların tekrârı usanç değil huzur verir. Yiyip içme, nefes alıp verme usanç vermez. Sürekli Allah’ı anmak da; rûhun, kalbin, aklın ihtiyacıdır. Tekrârı huzur verir.’ (Sözler)
“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (sâkinleşir ve huzur bulur)” (Ra’d sûresi, 28)
Besmele bir âyet olduğu halde Kur’ân’da 114 defâ tekrârı, ona olan ihtiyâcı göstermektedir.
Süleyman Çelebi (ks) Mevlid’inde;
‘Allah adı zikredelim evvelâ,
Vâcip oldu cümle işte her kul’a’ der.
Hz.Üstad da Sözler’in başında, ‘Bismillâh her hayrın başıdır, biz dahi başta ona başlarız...’ ‘Herşey mânen ‘Bismillâh’ der. Allah namına, Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, ‘Bismillâh’ demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız; Allah namına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız.’ demiştir.
Cenâb-ı Hak ikram ve ihsanda bulunduğu sonsuz lütuf ve nimetlere karşı, kullarından üç şey talep etmektedir. Zikir, şükür ve fikir.. Başta Bismillah, zikir; sonunda Elhamdülillah, şükür; hayatımızın devâmına vesîle olan nîmetleri derin bir şekilde teffekür ve tezekkürde bulunma da fikirdir. Keşke bunları hayatımıza mâl edebilsek!
Kur’ân-ı Azîmüşşan’da, “Allah Resûlü’nde sizler için güzel örnekler vardır.” (Ahzab sûresi, 21) buyrulmaktadır.
Ömer bin Ebi Seleme (ra) şöyle anlatır:
“Ben, Rasulullah’ın (sav) kucağında küçük bir oğlan çocuğu idim. Yemek yerken elim, yemek tabağının içinde dolaşırdı. Rasûlüllah (sav) bana:
-‘Ey çocuk! Bismillah de! Sağ elinle ve önünden ye!’ buyurdu.
Ömer bin Ebi Seleme (ra) şöyle dedi: Bundan sonra hayatım boyu bu tarz yemek yeyişinden ayrılmadım!” (Buhâri, Müslim)
Allah’ın emâneti yavrularımıza, küçük yaşta kendilerini yoktan yaratan Allah’ı tanımalarını, O’nunla hayatlarını sürdürmelerini sürekli tâlim ve tavsiye edip sevdirebilsek! Onun emir ve yasaklarına saygılı hâle getirebilsek!
Başka bir hadiste Efendimiz (sav); ‘Kapını besmele ile aç ve kapat, Besmele’yle kapanan bir kapıyı şeytan açamaz. Besmele çekerek, su kaplarının ağzını ört, yemek kaplarını besmele ile kapat. Lambanı besmele ile (aç) ve söndür’ buyurmuşlardır. (Buhâri, Müslim, Tirmizi)
Efendimiz (sav), soyunma yeri olan banyo, tuvalet vs. gibi yerlerde Besmele’nin insanoğluyla cinler arasında bir perde olduğuna da işâret buyurmuştur. (Tirmizi, İbn-i Mâce)
Peygamber Efendimiz (sav); “Sizden birisi eşine yaklaşmak istediğinde; ‘Bismillâhirrahmânirrahîm, Allah’ım bizi şeytandan, şeytanı da bize ihsân ettiğin çocuktan uzak kıl!’ derse, o çocuğa şeytan ebediyyen zarar veremez.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim, Nikah bahsi)
[Mehmet Ali Şengül] 18.10.2018 [Samanyolu Haber]
Hayatta herşeyin miftahı (anahtarı) durumunda olan ‘Bismillah’, Kur’ân’daki sûrelerin de anahtarı durumundadır. O, arşı âzamdan insanların kalbine uzanmış nûrânî bir iptir. İnsanlar, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’e tutunarak, insânî arşa çıkabilirler.
Kur’an’ı Kerim, bütünüyle Fâtiha sûresinde, Fâtiha sûresi de ‘Besmele’de hülâsa edilir. İşte ‘Besmele’ bütün Peygamberler’i ve Kitaplar’ı biribirine bağlayan böyle nûrânî bir iptir. Kâinatta var olan bütün hakîkatler bir nüve hâlinde ve muhakkak sûrette Besmele’de mündemiçtir, mevcuttur.
Kur’ân’ın ilk inen âyeti de besmeleyi emrediyor: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak sûresi, 1) buyrulmaktadır. Yâni, Allah kitâbını besmele ile açıyor. Bu emirde dört mesaj var:
a- Cehâletin giderilmesi, Allah adıyla okumaya bağlıdır. Allah’ın bir sıfatı da Alîmdir (Bilen). Kur’ân’ı Müciz-ül Beyân’da, “...Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyrulmaktadır.(Zûmer sûresi,9)
b- Okumanın bir şartı var. O da Allah’ın adıyla okumaktır. Besmele insana Allah’ı hatırlatır. Yalan söyleyen, kâtil, hırsız, rüşvetçi besmeleyle işe başlamaz. Allah’a inanan ve O’nu hatırlayan, Allah’ın menettiği bu haram ve günah işleri yapamaz, yapıyorsa sahtekârdır.
c- Besmele, Kur’ân’ı Mûciz-ül Beyân’ın fihristi olması itibariyle, O’nun bütün emir ve yasaklarını hatırlatır.
d- Besmele, kul ile Allah arasındaki bağı kurar. Allah huzurunda nasıl olunması gerektiğinin âdâbını öğretir.
Kâinatta her varlık bir âyettir. Kâinattaki mevcut bu varlıklar da besmele ile okunmalıdır.
Kur’ân-ı Azîmüşşan’da birçok âyetler, kullarının mutluluğu için mânevi bir gıda olan Allah’ı anmayı, Allah adıyla hareket etmeyi ve devamlı O’nu zikretmeyi emretmektedir:
“Hac ibâdetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle atalarınızı anıp onlarla öğündüğünüz gibi; hatta daha fazla, daha hürmetle Allah’ı anın! Bazı kimseler; ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara sûresi/200)
“Namazı tamamladıktan sonra, gerek ayakta durarak, gerek oturarak ve gerek yanlarınız üzerinde uzanarak hep Allah’ı zikredin! (O’nu kalbinizden hiç çıkarmadığınız gibi dilinizden de bırakmayın). Sefer ve korku hali geçip korkudan güvene erdiğinizde, o vakit namazı tam erkâniyle eda edin. Çünkü namaz belirli vakitlerde müminlere farz kılınmıştır.”(Nisâ suresi/103)
“Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.” (Müzzemmil sûresi/8)
“Sabah akşam Rabbinin adını zikret! Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbih ve ibâdet et.” (İnsan sûresi, 25)
“Şu insanlar bu peşin dünya hayatını arzulayıp, önlerinde kendilerini bekleyen o ağır günü ihmal ediyorlar.” (İnsan sûresi, 26)
“Onları yaratan ve organlarını birbirine bağlayan ve onlara bu sağlam bünyeyi veren Biz’iz. Dilediğimiz vakit elbette onların yerine başkalarını getirebiliriz.” (İnsân suresi, 27-28)
Kâinat maddî manevî Allah’ın nimetleriyle donatıldığı, insan da akıl, irade ve şuurla mücehhez hâle getirildiği halde, bugün beşerin büyük çoğunluğu Allah’ı, gerçek mahiyette ya hiç tanımamakta ya da doğru olarak bilememektedir. Onun için yüce Rabbimiz İnfitar sûresi 6, 7 ve 8.âyetlerde;
“Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren. Ve seni dilediği bir sûrette terkib eden?” ikazında bulunmaktadır.
Onun için halk şairi Yunus Emre (r.aleyh);
‘Dağlar ile taşlar ile,
Seherlerde kuşlar ile,
Çağırayım Mevlâm Seni’ deyip inleyerek dolaşmıştır.
‘İhtiyaçların tekrârı usanç değil huzur verir. Yiyip içme, nefes alıp verme usanç vermez. Sürekli Allah’ı anmak da; rûhun, kalbin, aklın ihtiyacıdır. Tekrârı huzur verir.’ (Sözler)
“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (sâkinleşir ve huzur bulur)” (Ra’d sûresi, 28)
Besmele bir âyet olduğu halde Kur’ân’da 114 defâ tekrârı, ona olan ihtiyâcı göstermektedir.
Süleyman Çelebi (ks) Mevlid’inde;
‘Allah adı zikredelim evvelâ,
Vâcip oldu cümle işte her kul’a’ der.
Hz.Üstad da Sözler’in başında, ‘Bismillâh her hayrın başıdır, biz dahi başta ona başlarız...’ ‘Herşey mânen ‘Bismillâh’ der. Allah namına, Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, ‘Bismillâh’ demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız; Allah namına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız.’ demiştir.
Cenâb-ı Hak ikram ve ihsanda bulunduğu sonsuz lütuf ve nimetlere karşı, kullarından üç şey talep etmektedir. Zikir, şükür ve fikir.. Başta Bismillah, zikir; sonunda Elhamdülillah, şükür; hayatımızın devâmına vesîle olan nîmetleri derin bir şekilde teffekür ve tezekkürde bulunma da fikirdir. Keşke bunları hayatımıza mâl edebilsek!
Kur’ân-ı Azîmüşşan’da, “Allah Resûlü’nde sizler için güzel örnekler vardır.” (Ahzab sûresi, 21) buyrulmaktadır.
Ömer bin Ebi Seleme (ra) şöyle anlatır:
“Ben, Rasulullah’ın (sav) kucağında küçük bir oğlan çocuğu idim. Yemek yerken elim, yemek tabağının içinde dolaşırdı. Rasûlüllah (sav) bana:
-‘Ey çocuk! Bismillah de! Sağ elinle ve önünden ye!’ buyurdu.
Ömer bin Ebi Seleme (ra) şöyle dedi: Bundan sonra hayatım boyu bu tarz yemek yeyişinden ayrılmadım!” (Buhâri, Müslim)
Allah’ın emâneti yavrularımıza, küçük yaşta kendilerini yoktan yaratan Allah’ı tanımalarını, O’nunla hayatlarını sürdürmelerini sürekli tâlim ve tavsiye edip sevdirebilsek! Onun emir ve yasaklarına saygılı hâle getirebilsek!
Başka bir hadiste Efendimiz (sav); ‘Kapını besmele ile aç ve kapat, Besmele’yle kapanan bir kapıyı şeytan açamaz. Besmele çekerek, su kaplarının ağzını ört, yemek kaplarını besmele ile kapat. Lambanı besmele ile (aç) ve söndür’ buyurmuşlardır. (Buhâri, Müslim, Tirmizi)
Efendimiz (sav), soyunma yeri olan banyo, tuvalet vs. gibi yerlerde Besmele’nin insanoğluyla cinler arasında bir perde olduğuna da işâret buyurmuştur. (Tirmizi, İbn-i Mâce)
Peygamber Efendimiz (sav); “Sizden birisi eşine yaklaşmak istediğinde; ‘Bismillâhirrahmânirrahîm, Allah’ım bizi şeytandan, şeytanı da bize ihsân ettiğin çocuktan uzak kıl!’ derse, o çocuğa şeytan ebediyyen zarar veremez.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim, Nikah bahsi)
[Mehmet Ali Şengül] 18.10.2018 [Samanyolu Haber]
“Türkiye ekonomik krizin henüz başında; bankaların iflasları yolda”
Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak enflasyonla mücadele planını geçtiğimiz hafta açıklamıştı. Plan kapsamında enflasyon sepetindeki ürünlerde yapılacak yüzde 10 indirim ve zabıtanın esnafta fiyat denetimi işe yarar mı? Uluslararası Ekonomi Peterson Enstitüsü uzmanlarından Jacob Kirkegaard karamsar bir tablo çizdi. Kirkegaard’a göre, enflasyonla mücadele planı sorunu çözmeye yetmez. “Türkiye’de ekonomik krizin henüz başındayız, bankalar dahil iflaslar yolda.” tespitini yaptı.
“EN KÖTÜSÜNÜN GERİDE KALDIĞINI DÜŞÜNMÜYORUM”
Amerika’nın Sesi’nin sorularını cevaplayan Kirkegaard şunları söyledi.
VOA Türkçe: Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye ekonomik krizde en kötüsünü geride bıraktı” dedi, peki ekonomistlere göre Türkiye krizin hangi aşamasında?
Jacob Kirkegaard: Ben bu görüşe katılmıyorum. En azından durum ortalama bir Türk vatandaşı açısından öyle görünmüyor. Türkiye bana kalırsa uzun sürecek bir yüksek enflasyonla karşı karşıya. Enerji ve gıda tedariğini önemli ölçüde dışardan karşılayan bir ülkede döviz kuru yükseldiğinde olan bu. Bu durum tüketiciye de yansıyor. Bu da orta sınıf Türkler için ekonomik sıkıntı demek. Bence krizin henüz başındayız. Önümüzdeki dönemde beklenmedik şeyler olabilir. Türk lirası önemli ölçüde değer kazanmadıkça, iş yerleri kapanacak, borç ödeme zamanı geldiğinde iflas edenler olacak. Bu söylediğim bazı Türk bankaları için de geçerli.
VOA Türkçe: Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak enflasyonla mücadele planını açıkladı. Plan kapsamında enflasyon sepetindeki ürünlerde yüzde 10 indirim yapılacak. Zabıta da bir süredir esnafa sürpriz ziyaretlerle fiyatları denetliyor. Peki enflasyonla mücadelede bu yöntemler fayda sağlar mı?
Jacob Kirkegaard: Yükselen döviz kuru sebebiyle artan fiyatları güç kullanarak aşağı çekmeye çalışmanın işe yaramadığını ekonomik kriz tarihindeki örneklerden gördük. Türk hükümetinin bu tür politikaları benimsiyor olması bence çaresizlik göstergesi. Enflasyon rakamlarının yukarı çıkıyor olmasının siyasi alanda bazı sonuçları da olacaktır. Merkez Bankasının sürpriz şekilde faiz oranlarını yükseltmesi sonrasında Türk lirası çok az miktarda değer kazandı. Bu da işe yaramayınca hükümet şimdi bir anlamda ekonomik baskı seçeneğine yöneldi. İşe yarayacağını sanmıyorum. İşe yararsa da bu pek çok iş yerinin iflas etmesi anlamına gelecek. En vatansever esnafın bile malını satın aldığı fiyattan daha azına satabilmesi zor. Ya da bu malları artık satın almazlar, müşterilerine de satamazlar. O zaman da iş kaybı olur. Bunun sonucu ise ekonomik krizin daha da derinleşmesi.
“TÜRKİYE İÇİN ÇARE IMF”
VOA Türkçe: Türkiye’nin ekonomik krizi aşması için en iyi reçete ne?
Jacob Kirkegaard: Bana kalırsa Türkiye’nin kısa ve orta vadede sorunları aşması için IMF’in kapısını çalması gerekiyor. Ancak bu şekilde uluslararası yatırımcının güveni yeniden tesis edilebilir. IMF de tabii bunun karşılığında çok şey isteyecek. Bunlar da Erdoğan hükümetinin uyguladığı ekonomik politikaların ana unsurlarıyla uyuşmayan talepler olacak. IMF’in desteğini almak için de ana paydaşlar yani Amerika ve Avrupa Birliği ile iyi ilişki içinde olmak gerekecek. Pakistan’ın yaptığı gibi Türkiye’nin de IMF’e gitmesi lazım. Bunun siyasi bedeli de olacak elbette. Bugüne kadar Erdoğan’ın bu bedeli ödemeye niyetli olduğuna ilişkin bir gösterge yok. Erdoğan siyaseten de Amerika ile gerilimden faydalanıyor. Trump’ın da pek akıllıca davrandığı söylenemez. Tweetleri ve gümrük vergileri ile Erdoğan’ın bir anlamda Fidel Castro kartını oynamasına yani Türk ekonomisindeki olumsuzluklarda Amerika’yı ve ekonomik savaşı sorumlu göstermesine o da imkan tanımış oldu. Bu yaklaşım Erdoğan’a içerde zaman kazandırıyor ama orta vadeli ekonomik sorunları çözmüyor.
[TR724] 18.10.2018
“EN KÖTÜSÜNÜN GERİDE KALDIĞINI DÜŞÜNMÜYORUM”
Amerika’nın Sesi’nin sorularını cevaplayan Kirkegaard şunları söyledi.
VOA Türkçe: Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye ekonomik krizde en kötüsünü geride bıraktı” dedi, peki ekonomistlere göre Türkiye krizin hangi aşamasında?
Jacob Kirkegaard: Ben bu görüşe katılmıyorum. En azından durum ortalama bir Türk vatandaşı açısından öyle görünmüyor. Türkiye bana kalırsa uzun sürecek bir yüksek enflasyonla karşı karşıya. Enerji ve gıda tedariğini önemli ölçüde dışardan karşılayan bir ülkede döviz kuru yükseldiğinde olan bu. Bu durum tüketiciye de yansıyor. Bu da orta sınıf Türkler için ekonomik sıkıntı demek. Bence krizin henüz başındayız. Önümüzdeki dönemde beklenmedik şeyler olabilir. Türk lirası önemli ölçüde değer kazanmadıkça, iş yerleri kapanacak, borç ödeme zamanı geldiğinde iflas edenler olacak. Bu söylediğim bazı Türk bankaları için de geçerli.
VOA Türkçe: Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak enflasyonla mücadele planını açıkladı. Plan kapsamında enflasyon sepetindeki ürünlerde yüzde 10 indirim yapılacak. Zabıta da bir süredir esnafa sürpriz ziyaretlerle fiyatları denetliyor. Peki enflasyonla mücadelede bu yöntemler fayda sağlar mı?
Jacob Kirkegaard: Yükselen döviz kuru sebebiyle artan fiyatları güç kullanarak aşağı çekmeye çalışmanın işe yaramadığını ekonomik kriz tarihindeki örneklerden gördük. Türk hükümetinin bu tür politikaları benimsiyor olması bence çaresizlik göstergesi. Enflasyon rakamlarının yukarı çıkıyor olmasının siyasi alanda bazı sonuçları da olacaktır. Merkez Bankasının sürpriz şekilde faiz oranlarını yükseltmesi sonrasında Türk lirası çok az miktarda değer kazandı. Bu da işe yaramayınca hükümet şimdi bir anlamda ekonomik baskı seçeneğine yöneldi. İşe yarayacağını sanmıyorum. İşe yararsa da bu pek çok iş yerinin iflas etmesi anlamına gelecek. En vatansever esnafın bile malını satın aldığı fiyattan daha azına satabilmesi zor. Ya da bu malları artık satın almazlar, müşterilerine de satamazlar. O zaman da iş kaybı olur. Bunun sonucu ise ekonomik krizin daha da derinleşmesi.
“TÜRKİYE İÇİN ÇARE IMF”
VOA Türkçe: Türkiye’nin ekonomik krizi aşması için en iyi reçete ne?
Jacob Kirkegaard: Bana kalırsa Türkiye’nin kısa ve orta vadede sorunları aşması için IMF’in kapısını çalması gerekiyor. Ancak bu şekilde uluslararası yatırımcının güveni yeniden tesis edilebilir. IMF de tabii bunun karşılığında çok şey isteyecek. Bunlar da Erdoğan hükümetinin uyguladığı ekonomik politikaların ana unsurlarıyla uyuşmayan talepler olacak. IMF’in desteğini almak için de ana paydaşlar yani Amerika ve Avrupa Birliği ile iyi ilişki içinde olmak gerekecek. Pakistan’ın yaptığı gibi Türkiye’nin de IMF’e gitmesi lazım. Bunun siyasi bedeli de olacak elbette. Bugüne kadar Erdoğan’ın bu bedeli ödemeye niyetli olduğuna ilişkin bir gösterge yok. Erdoğan siyaseten de Amerika ile gerilimden faydalanıyor. Trump’ın da pek akıllıca davrandığı söylenemez. Tweetleri ve gümrük vergileri ile Erdoğan’ın bir anlamda Fidel Castro kartını oynamasına yani Türk ekonomisindeki olumsuzluklarda Amerika’yı ve ekonomik savaşı sorumlu göstermesine o da imkan tanımış oldu. Bu yaklaşım Erdoğan’a içerde zaman kazandırıyor ama orta vadeli ekonomik sorunları çözmüyor.
[TR724] 18.10.2018
Tr724 Yazarı Ahmet Kurucan cevapladı: “Nasıl oluyor da İslam’ın içinden IŞİD, Elkaide gibi terör grupları çıkabiliyor?”
Erkam Tufan Aytav’ın YouTube kanalındaki ’30 Dakika’ programının bu konuğu Tr724 Yazarı Ahmet Kurucan idi. İslam’daki ‘cihat kavramı’nın konuşulduğu programda Kurucan önemli açıklamalar yaptı.
İlahiyatçı Kurucan programda, “Nasıl oluyorda İslam’ın içinden IŞİD, Elkaide gibi terör grupları çıkabiliyor?’, ‘Cihat nedir? Amacı ve ilkeleri nelerdir?’, ‘Cihat ayetlerininin yorumu” gibi sorularına cevap verdi.
İşte Aytav’ın sorularına Ahmet Kurucan’ın cevapları;
[TR724] 18.10.2018
İlahiyatçı Kurucan programda, “Nasıl oluyorda İslam’ın içinden IŞİD, Elkaide gibi terör grupları çıkabiliyor?’, ‘Cihat nedir? Amacı ve ilkeleri nelerdir?’, ‘Cihat ayetlerininin yorumu” gibi sorularına cevap verdi.
İşte Aytav’ın sorularına Ahmet Kurucan’ın cevapları;
[TR724] 18.10.2018
Tükenmişlik sendromuyla baş etmenin 11 yolu
Aşırı stres yükü tükenmişlik sendromunu tetikleyen unsurların başında geliyor. Psikiyatrist Prof. Dr. Ercan Abay, tükenmişlik sendromunun, sabah uykulu ve dinlenmemiş kalkmak, giyinmeye ve kahvaltıya isteksizlik, çalışmaya karşı hevessizlik, öfkeli, mutsuz, çaresiz hissetme gibi belirtilerle kendini gösterdiğini söylüyor.
Tükenmişlik sendromunun, duygusal ve bedensel bitkinlik, kişisel başarının azalması ve duyarsızlaşma olarak üç boyutunun olduğunu belirten Abay, ”İlk aşamada ağır iş yükü ile baş edilmeye çalışılır ve iş, kişisel ihtiyaçların önüne geçer. İkinci aşamada bedensel ve duygusal bitkinlik başlar. Yorgunluk, uykusuzluk, baş ağrısı gibi bedensel yakınmalar başlar. İşlerin üstesinden gelmek zorlaşır. Üçüncü aşamada, işe karşı duyarsızlık, kendini işe ait hissetmeme, işe karşı alaycı ve olumsuz tutum sergileme gözlemlenir. Dördüncü aşamada ise çaresizlik, nefret duyguları öne çıkar. Kişi kendinden ve başkalarından hoşlanmaz. Bedensel yakınmalar artar. Dinlenmeye çalışsa da gevşeyemez.” diyor.
Tükenmişlik sendromu ile depresyon karıştırıldığına işaret eden Prof. Dr. Ercan Abay, her ikisinde de motivasyon ve zevk almanın azaldığını ancak depresyonda olumsuz duygular iş, aile, sosyal ilişkiler gibi tüm yaşam alanlarında kendini gösterdiğini söylüyor. Tükenmişlik sendromunun ise sadece işle ilgili olduğunu, iş şartları düzelirse psikolojinin de düzeleceğini ifade ediyor. Abay, tükenmişlik sendromunu tetikleyen faktörleri şöyle sıralıyor:
Tükenmişlik sendromunun kendiliğinden geçmediğine işaret eden Prof. Dr. Ercan Abay, müdahale edilmezse, yorgunluk, uykusuzluk, kaygı bozuklukları, depresyon, bağımlılık, kalp hastalıkları, obezite, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve buna bağlı hastalıkların ortaya çıkabileceği uyarısında bulunuyor. Abay, tükenmişlik sendromundan korunmak için şu tavsiyeleri sıralıyor:
1. Hayatınızın önceliklerini belirleyin: Bu öncelik; aile olabilir, sağlık olabilir, arkadaşlar ve sosyal çevre olabilir. Örneğin, önceliğiniz aile ise, uzun süre çalışıp yorgun eve gelmek, ailenize zaman ayıramamak bir süre sonra işe karşı kızgınlığa ve bıkkınlığa neden olur. Önem verdiğiniz etkinliklere mümkün olduğunca zaman ayırın, her akşam aileniz ile yemek yiyin. Onlarla zaman geçirerek asıl yapmak istediğiniz şeyi yapmanın verdiği doyum, huzursuzluk ve kızgınlığı azaltır.
2. Tükenmişliğinizin nedenini bulun: Bu neden iş yoğunluğu olabilir, çalışma saatleri olabilir, kişilerle çatışmalar olabilir, destek alamamak olabilir. Bu nedeni belirlemek ve kabullenmek problemin çözümünde atılacak ilk adımdır.
3. Sorun kaynağı belirledikten sonra, çözüm için muhataplarınızla konuşun: Duyguları paylaşmanın ve sosyal desteğin, olumsuz duygularla baş etmede faydası araştırmalarla gösterilmiştir.
4. Gün içinde kısa aralar verin.
5. Ailenizle, arkadaşlarınızla vakit geçirin.
6. İşin size uygun olup olmadığını gerçekçi olarak değerlendirin: Uygun olmadığını düşünüyorsanız alternatifler arayın. Severek yapabileceğiniz, ilgi alanınıza daha uygun bir işte çalışıp çalışamayacağınızı araştırın.
7. Spor yapın: İnsanlar yoğun olduklarında ilk vazgeçtikleri şey spordur, oysa düzenli spor stresle başa çıkmanızı kolaylaştırır. Akşam yürüyüşüne çıktığınızda faydalarını hemen görürsünüz, ertesi gün bedeniniz ve ruhunuz dinlenmiş olur.
8. Yeterli miktarda, en az 7-8 saat uyuyun.
9. Hafta sonlarını dinlenmeye ayırın.
10. Sağlıklı beslenin: Bol sebze ve meyve tüketin. Yoğun çalışma temposu beslenme düzenini bozar.
11. Hobi edinin: Kitap okumak, örgü örmek, resim yapmak gibi sakinleştirici hobiler edinin.
[TR724] 18.10.2018
Tükenmişlik sendromunun, duygusal ve bedensel bitkinlik, kişisel başarının azalması ve duyarsızlaşma olarak üç boyutunun olduğunu belirten Abay, ”İlk aşamada ağır iş yükü ile baş edilmeye çalışılır ve iş, kişisel ihtiyaçların önüne geçer. İkinci aşamada bedensel ve duygusal bitkinlik başlar. Yorgunluk, uykusuzluk, baş ağrısı gibi bedensel yakınmalar başlar. İşlerin üstesinden gelmek zorlaşır. Üçüncü aşamada, işe karşı duyarsızlık, kendini işe ait hissetmeme, işe karşı alaycı ve olumsuz tutum sergileme gözlemlenir. Dördüncü aşamada ise çaresizlik, nefret duyguları öne çıkar. Kişi kendinden ve başkalarından hoşlanmaz. Bedensel yakınmalar artar. Dinlenmeye çalışsa da gevşeyemez.” diyor.
Tükenmişlik sendromu ile depresyon karıştırıldığına işaret eden Prof. Dr. Ercan Abay, her ikisinde de motivasyon ve zevk almanın azaldığını ancak depresyonda olumsuz duygular iş, aile, sosyal ilişkiler gibi tüm yaşam alanlarında kendini gösterdiğini söylüyor. Tükenmişlik sendromunun ise sadece işle ilgili olduğunu, iş şartları düzelirse psikolojinin de düzeleceğini ifade ediyor. Abay, tükenmişlik sendromunu tetikleyen faktörleri şöyle sıralıyor:
- İş kontrolünün elde olmaması. İşe geliş-gidiş saatlerinin, iş yükü ve yapılacak işlerin kararının kişinin elinde olmaması.
- İşyerinde ilişkilerin bozuk olması, kişiler arası huzursuzluk, baskıların olması.
- Görev tanımının, beklenti ve sorumlulukların belirsizliği.
- Kendi etik anlayışınızın iş yeri etik anlayışıyla uyumlu olmaması.
- Zamanla yarışarak işi yetiştirme kaygısının olması.
- Çevreden yeterince destek almamak.
Tükenmişlik sendromunun kendiliğinden geçmediğine işaret eden Prof. Dr. Ercan Abay, müdahale edilmezse, yorgunluk, uykusuzluk, kaygı bozuklukları, depresyon, bağımlılık, kalp hastalıkları, obezite, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve buna bağlı hastalıkların ortaya çıkabileceği uyarısında bulunuyor. Abay, tükenmişlik sendromundan korunmak için şu tavsiyeleri sıralıyor:
1. Hayatınızın önceliklerini belirleyin: Bu öncelik; aile olabilir, sağlık olabilir, arkadaşlar ve sosyal çevre olabilir. Örneğin, önceliğiniz aile ise, uzun süre çalışıp yorgun eve gelmek, ailenize zaman ayıramamak bir süre sonra işe karşı kızgınlığa ve bıkkınlığa neden olur. Önem verdiğiniz etkinliklere mümkün olduğunca zaman ayırın, her akşam aileniz ile yemek yiyin. Onlarla zaman geçirerek asıl yapmak istediğiniz şeyi yapmanın verdiği doyum, huzursuzluk ve kızgınlığı azaltır.
2. Tükenmişliğinizin nedenini bulun: Bu neden iş yoğunluğu olabilir, çalışma saatleri olabilir, kişilerle çatışmalar olabilir, destek alamamak olabilir. Bu nedeni belirlemek ve kabullenmek problemin çözümünde atılacak ilk adımdır.
3. Sorun kaynağı belirledikten sonra, çözüm için muhataplarınızla konuşun: Duyguları paylaşmanın ve sosyal desteğin, olumsuz duygularla baş etmede faydası araştırmalarla gösterilmiştir.
4. Gün içinde kısa aralar verin.
5. Ailenizle, arkadaşlarınızla vakit geçirin.
6. İşin size uygun olup olmadığını gerçekçi olarak değerlendirin: Uygun olmadığını düşünüyorsanız alternatifler arayın. Severek yapabileceğiniz, ilgi alanınıza daha uygun bir işte çalışıp çalışamayacağınızı araştırın.
7. Spor yapın: İnsanlar yoğun olduklarında ilk vazgeçtikleri şey spordur, oysa düzenli spor stresle başa çıkmanızı kolaylaştırır. Akşam yürüyüşüne çıktığınızda faydalarını hemen görürsünüz, ertesi gün bedeniniz ve ruhunuz dinlenmiş olur.
8. Yeterli miktarda, en az 7-8 saat uyuyun.
9. Hafta sonlarını dinlenmeye ayırın.
10. Sağlıklı beslenin: Bol sebze ve meyve tüketin. Yoğun çalışma temposu beslenme düzenini bozar.
11. Hobi edinin: Kitap okumak, örgü örmek, resim yapmak gibi sakinleştirici hobiler edinin.
[TR724] 18.10.2018
Yeşil fakiri, beton zengini şehir: İstanbul [İlker Doğan]
İstanbul Sultangazi Belediyesi’nin bir ağaç, kurumaya yüz tutmuş bir fidan ve çimenlerden oluşan 12-13 metrekarelik ‘yeşil alan’ düzenlemesine ilişkin fotoğraf sosyal medyada gündem oldu. Kişi başına ‘aktif’ yeşil alan miktarı 2 metreye kadar düşen İstanbul, dünya ülkeleriyle kıyaslandığında utanılacak durumda.
Yaklaşık bir yıl önce Esenler’de katıldığı Şehir ve STK Zirvesi’nde konuşan partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İstanbul’a ihanet ettiklerini söylemişti. 1994’ten bu yana Refah Partisi çizgisinde siyaset yapanların yönettiği İstanbul için, “Biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik.” diyen Erdoğan, “Hala da ihanet ediyoruz. Bundan ben de sorumluyum.” ifadelerini kullanmıştı. Haklıydı!
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yönetmeliğine göre kişi başına düşmesi gereken yeşil alan miktarının en az 15 metrekare olması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği ‘aktif yeşil alan’ miktarı ise kişi başına en az 9 metrekare. ‘Aktif yeşil alan’ yerleşim alanları içerisinde insanların dinlenme gibi ihtiyaçlarını karşılamaya elverişli, bitki örtüsünün olduğu alanlar anlamına geliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin rakamlarına göre ise megakentte kişi başına düşen yeşil alan miktarı 6 metrekare civarında.
İSTANBUL SONDAN İKİNCİ SIRADA!
Dünya Şehirleri Kültür Formu’nun 2015’de yayınladığı İstanbul’la ilgili grafikte, şehirde kamuya açık yeşil alan oranı 2,2 olarak gösteriliyor. Bu oranla İstanbul, 50 ülke arasında 49. sırada kendisine yer bulabiliyor. Geride bıraktığı tek ülke dünya ticaretinin merkezlerinden sayılan Tokyo! New York’ta kişi başına düşen yeşil alan 27 metrekare iken, en yüksek oran 90 metrekare ile Stockholm olarak kayıtlara girdi. Kişi başına Viyana 60, Amsterdam 45, Londra 27 ve Pekin’de 88 metrekare yeşil alan düşüyor.
NEREDEN BAKARSAN BAK; YEŞİL FAKİRİ
Ajans Press’in Hollanda merkezli seyahat sitesi TravelBird ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 4.9 metre kare. Uzmanlar ise İstanbul’da kimi bölgelerde kişi başına düşen aktif yeşil alanın 1 metrekareye kadar gerilediğini savunuyor. Hangi veriyi baz alırsanız alın; İstanbul’da kişi başına yeşil alanın yasal miktarın çok çok altında olduğu bir gerçek.
DEPREM TOPLANMA ALANLARI İMARA AÇILDI
2009’de yapılan çevre düzeni planında, yeşil alanların 10 metrekareden 15 metrekareye çıkarılması öngörüldü. Ancak aradan geçen 9 yıla rağmen dişe dokunur hiç bir gelişme sağlanmadı. Ne bu plan, ne de çevre master planı uygulanmadı. Bunun yerine parseller imara açılarak yeni rant alanları oluşturuldu, yeni binalar dikildi. Örneğin, deprem toplanma alanlarının yüzde 75’i imara açıldı. Her ilçeye hatta her mahalleye, insanların istifade edebileceği yeşil alanlar kurulması gerekirken, otoyol kenarları yeşillendirildi. Taksim alanında bile 2 metrekare yeşil alan bırakılmadı, tamamı betonlaştırıldı.
AŞIRI BETONLAŞMA İKLİMİ DEĞİŞTİRİYOR
Geçtiğimiz yıl 18 Temmuz’da İstanbul’da son 32 yılın en yüksek yağışı düşmüş ve pek çok semt sular altında kalmıştı. TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükşehir Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri Ali Hacıalioğlu, su baskınlarından çarpık kentleşmeyi sorumlu tutuyor. Hacıalioğlu, konuya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı: “Aşırı betonlaşma var. Toprağa karışamayan yağmur suyu nereye gidecek? Yönetmeliklerimizin ruhunda adeta kentler betonarme binalar, otoyollar ve otoparklardan ibaretmiş gibi görünüyor. Her yer betonlaşmaya başlayınca doğal olarak bir sera etkisi oluşuyor. Ve sera etkisi iklim değişikliğine neden oluyor.”
[İlker Doğan] 18.10.2018 [TR724]
Yaklaşık bir yıl önce Esenler’de katıldığı Şehir ve STK Zirvesi’nde konuşan partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İstanbul’a ihanet ettiklerini söylemişti. 1994’ten bu yana Refah Partisi çizgisinde siyaset yapanların yönettiği İstanbul için, “Biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik.” diyen Erdoğan, “Hala da ihanet ediyoruz. Bundan ben de sorumluyum.” ifadelerini kullanmıştı. Haklıydı!
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yönetmeliğine göre kişi başına düşmesi gereken yeşil alan miktarının en az 15 metrekare olması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği ‘aktif yeşil alan’ miktarı ise kişi başına en az 9 metrekare. ‘Aktif yeşil alan’ yerleşim alanları içerisinde insanların dinlenme gibi ihtiyaçlarını karşılamaya elverişli, bitki örtüsünün olduğu alanlar anlamına geliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin rakamlarına göre ise megakentte kişi başına düşen yeşil alan miktarı 6 metrekare civarında.
İSTANBUL SONDAN İKİNCİ SIRADA!
Dünya Şehirleri Kültür Formu’nun 2015’de yayınladığı İstanbul’la ilgili grafikte, şehirde kamuya açık yeşil alan oranı 2,2 olarak gösteriliyor. Bu oranla İstanbul, 50 ülke arasında 49. sırada kendisine yer bulabiliyor. Geride bıraktığı tek ülke dünya ticaretinin merkezlerinden sayılan Tokyo! New York’ta kişi başına düşen yeşil alan 27 metrekare iken, en yüksek oran 90 metrekare ile Stockholm olarak kayıtlara girdi. Kişi başına Viyana 60, Amsterdam 45, Londra 27 ve Pekin’de 88 metrekare yeşil alan düşüyor.
NEREDEN BAKARSAN BAK; YEŞİL FAKİRİ
Ajans Press’in Hollanda merkezli seyahat sitesi TravelBird ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 4.9 metre kare. Uzmanlar ise İstanbul’da kimi bölgelerde kişi başına düşen aktif yeşil alanın 1 metrekareye kadar gerilediğini savunuyor. Hangi veriyi baz alırsanız alın; İstanbul’da kişi başına yeşil alanın yasal miktarın çok çok altında olduğu bir gerçek.
DEPREM TOPLANMA ALANLARI İMARA AÇILDI
2009’de yapılan çevre düzeni planında, yeşil alanların 10 metrekareden 15 metrekareye çıkarılması öngörüldü. Ancak aradan geçen 9 yıla rağmen dişe dokunur hiç bir gelişme sağlanmadı. Ne bu plan, ne de çevre master planı uygulanmadı. Bunun yerine parseller imara açılarak yeni rant alanları oluşturuldu, yeni binalar dikildi. Örneğin, deprem toplanma alanlarının yüzde 75’i imara açıldı. Her ilçeye hatta her mahalleye, insanların istifade edebileceği yeşil alanlar kurulması gerekirken, otoyol kenarları yeşillendirildi. Taksim alanında bile 2 metrekare yeşil alan bırakılmadı, tamamı betonlaştırıldı.
AŞIRI BETONLAŞMA İKLİMİ DEĞİŞTİRİYOR
Geçtiğimiz yıl 18 Temmuz’da İstanbul’da son 32 yılın en yüksek yağışı düşmüş ve pek çok semt sular altında kalmıştı. TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükşehir Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri Ali Hacıalioğlu, su baskınlarından çarpık kentleşmeyi sorumlu tutuyor. Hacıalioğlu, konuya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı: “Aşırı betonlaşma var. Toprağa karışamayan yağmur suyu nereye gidecek? Yönetmeliklerimizin ruhunda adeta kentler betonarme binalar, otoyollar ve otoparklardan ibaretmiş gibi görünüyor. Her yer betonlaşmaya başlayınca doğal olarak bir sera etkisi oluşuyor. Ve sera etkisi iklim değişikliğine neden oluyor.”
[İlker Doğan] 18.10.2018 [TR724]
O günlerde yaşasaydık… (2) [Veysel Ayhan]
Önceki yazıda M. Akif’in, Efendimiz (sav) zamanında yaratılmış olmaya imrenişini aktarmış, “acaba ben o dönemde olsaydım, neler yapıyor, neleri destekliyor olurdum?” diyerek kendimi sorgulamıştım.
Boykot yıllarında yaşayacağım umutsuzluk ve kötümserlikle sahabeden uzaklaşabileceğim ihtimalinin tehlikesini kaydetmiştim.
Şimdi o tarihten 7 yıl sonrasına 11 Şevval 625 gününe gidiyorum.
Uhud Savaşı’na.
Savaşın sabahındayız. Ne bir saat sonrası, ne bir gün sonrası, ne de gelecek hakkında en ufak bir bilgim yok. Sahabilerin içinde savaş meydanındayım…
Ve akşam oluyor.
Ne halde olurdum?
Neleri düşünürdüm?
“GÜN OLUR ASRA BEDEL”
“Çok zor ve unutulmaz bir gün yaşadık.
Hani ‘Gün olur asra bedel.’ desem sezadır.
O kadar çok olay yaşandı ki…
En başından anlatayım.
3000 tam teçhizatlı müşriğe karşı 1000 müslüman olarak savaşacaktık. Oran üçe karşı bir idi. Allah’ın inayetine inancımız olmazsa savaş meydanına çıkmak akıl kârı değildi. Müslümanlar hem asker sayısı hem de teçhizat olarak çok zayıftı.
Medîne ile Uhud arasındaki Şavt denilen yere vardık. O sırada beklemediğimiz bir şey oldu. Medine’nin önde gelenlerinde İbn-i Selül adlı ‘sahabi’ atı üstünde meydana atıldı, safları dolaşıp haykırıyordu:
‘Ey insanlar! Ben meydan harbine karşıydım. Muhammed benim dediğimi yapmıyor da çocukların dediğini yapıyor. Niçin öleceğimizi de bilmiyoruz…’ gibi sözlerle bizi şaşırttı. Bir ‘sahabi’ nasıl böyle moral bozardı?
Bu sözlerden etkilenen bizimle saf tutan 300 kişi, İbn-i Selül’ün peşine takılıp evine döndü.
Daha harp başlamadan sayımız 700’e düştü. Bu durum cephede kalanlar arasında ciddi bir moral bozukluğuna sebep oldu. Şimdi bir Müslümana, dört müşrik düşüyordu. Biz o tarihte Medine’nin saygın isimlerinden İbn-i Selül’ü ‘sahabi’ sanıyorduk. Zaten kimse onun münafık falan olduğunu bize söylememişti. O kelimeyi de bilmiyoruz. Çünkü Efendimiz’in(sav) meclisine gelip en önde oturuyor, mescitte ilk safta namaza duruyordu. Efendimiz’e (sav) bizden fazla saygı ve ihtiram gösteriyordu.
Oğlu Abdullah cesur bir arkadaşımız, kızı Cemile ise en narin kız kardeşimiz ve bugünden sonra ‘gasîl-ül-melâike’ yani meleklerin yıkadığı sahabe olarak anılacak olan Hanzala’nın (ra) eşi idi.
O sabah önce bire bir mübareze başladı.
Kureyş ordusunun sancaktarı Talha cüsseli vücuduyla öne çıkıp ‘Var mı benimle vuruşacak!’ diye meydan okudu. Ali (ra) onu tek bir kılıç darbesiyle yere serdi.
Ardından müşriklerin en güçlü savaşçıları sırayla mübarezeye çıktı, meydana atıldı.
Birini Hamza (ra) sonrakini Asım (ra) bir başkasını Zübeyr (ra) alt etti.
Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören müşrikleri dehşet ve korku sardı.
Artık kimse meydan okumaya cesaret edemiyordu. Sancağı tutan yıkılıyordu.
Ardından müthiş bir savaş başladı. Yüzlerce genç arkadaşımız şehitlik arzusundaydı. Bedir’de bulunmadıklarına üzülüp savaşa koşmuşlardı.
Bu baskı sonrası bir müddet sonra müşrikler neye uğradıkları şaşırıp kaçışmaya başladılar. Savaş kısa sürmüştü. O ana kadar bizden sadece İbn-i Amr şehit olmuştu. Başka zayiatımız yoktu. Sevinç ve coşkumuzu anlatacak kelime bulmak zordu. Tek şehitle zafer kazanmıştık.
KUREYŞ’İ ÇİL YAVRUSU GİBİ DAĞITMIŞTIK
Savaş bitti, diye seviniyorduk. Herkes Bedir’i hatırlamıştı. O zaman da düşman ordusu böyle kaçmış. Her mevkii ele geçirmiştik. Güç bizim elimizde idi. Artık ganimetleri toplayabilirdik. Hakkımızdı. İşte şurada develer, atlar, sığırlar bizi bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp kaçıyordu. Kılıçlarımız kınlarına sokulmuştu. Harp esnasındaki gerilimimiz kaybolmuştu. Kimimiz de çadırlara çekilmiş istirahat ediyordu. Rahatlamıştık. Dörde karşı bir savaşmıştık. Karşı tarafı perişan etmiştik. Muazzam bir zafer kazanmıştık. İçimize müthiş bir güven gelmişti. Karşımızda kimse duramazdı. Şimdiden sonra kazanamayacağımız bir savaş yoktu. Kureyş’i çil yavrusu gibi dağıtmıştık.
İşte biz tam bu psikolojideyken her şey tersine döndü. Bir anda müşrikler arkamızdan sağanak gibi yağmaya başladı. Şoka uğradık.
Kureyş bizi ikinci bir orduyla arkadan mı vurmuştu acaba?
Bu şimşek gibi saldıran atlılar da nereden çıkmıştı?
Sonra hadisenin iç yüzünü öğrendik. Müşriklerin bize arkadan saldırmasını önleyen okçularımız vardı. Onlar da bizim gibi ‘savaş bitti’ diye yerlerinden ayrılmıştı. Ve Kureyşli atlılar o boşluğu değerlendirip arkadan saldırmıştı.
Harp meydanı bir anda cehenneme döndü. Tam bir dağılma yaşadık. O ana kadar sadece bir şehit vermiştik. Ama şimdi art arda arkadaşlarımız beklemedikleri bu saldırıyla şehit düşüyor doğranıyordu. Kimimiz de kaçıyordu.
Meydanın ortasında vuruşan az insan kaldı. Hamza(ra) var gücüyle kılıç sallıyor ve ‘Allah’ım! Müslümanların şu hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim.’ diyordu. Çok geçmedi ki O da bu kargaşada mızraklandı, şehit oldu.
En kıymetli arkadaşlarımızın 69’unu bu bozgunda peşi peşine kaybettik. Ama biz asıl bitiren Allah Rasulü’nün (sav) vefat haberi oldu.
Her şey bitmişti. Geleceğe ait ümitlerimiz boğazımızda düğümlendi. Hevesimiz kursağımızda kaldı. ‘Bu işin ömrü bu kadarmış.’ diye düşünüp bazı arkadaşlarımla savaş meydanından ayrılıp canımı kurtarmaya karar verdim. Dünyamız karardı. Çok canım sıkıldı.
İşte bu düşünceler içinde kaçışıyorduk.
O sırada bizim Enes’in (ra) aynı ismi taşıyan amcasının sesi meydanda yankılandı: ‘Allah Resûlü’nün (sav) öldüğü yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?’ Göz yaşlarıyla avazı çıktığı kadar haykırıyordu. Bu ses, bizi kendimize getirdi. Geri döndük. Yeniden kılıçlarımıza sarılıp meydana koştuk. O sırada Kureyş, zafer kazandık diye def çalarak geri çekiliyordu. Zaferlerini korumaya çalışıyorlardı.
Ardından çok geçmedi ki Allah Rasul’ünün (sav) yaşadığı müjdesi geldi. Kendimizi toparladık. Efendimiz’in (sav) yüzünden ise kanlar akıyordu. Etrafına toplandığımızda nerdeyse yaralı olmayan kimse yoktu.
‘NİFAK’ PUSLU HAVAYI SEVER
Tarifi zor bir tedirginlik ve korku içindeydik.
Müşriklerin galip durumdayken geri çekilmelerinin sebebi neydi?
Ganimet ve intikam için mi çekilmişlerdi?
Yoksa Medine’ye mi saldıracaklardı?
Evlerimizi yakıp mallarımızı mı alacaklardı.
Çocuklarımızı öldürecekler miydi?
Bu endişelerle akşam üstü korka korka Medine’ye doğru yola koyulduk. Döndüğümüzde perişan ve bitmiş haldeydik. Tabi psikolojik olarak herkes benim gibi değildi. Çoğunluk moralini koruyor Allah Rasul’ünün arkasında güvenle dönüyordu.
Gece geç vakit bazı ‘sahabi’ler İbn-i Selül’ün evinde toplanmıştı. Evi Medine’deki evlerin en şa’şaalısıydı. İçerisi oldukça kalabalıktı. Bahçedeki büyük ateşin etrafında toplanmışlardı.
‘Bi bakayım’ diye ben de girdim.
Ne İbn-i Selül, ne de katılanların ‘biz’den farklı olduğunu düşünmüyordum. ‘Münafık’ kelimesi henüz bildiğimiz ve kullandığımız bir kelime değildi. İbn-i Selül de diğerleri de hepimiz mümindik. Hepimiz arkadaştık. Hararetli tartışmalar vardı.”
(Devamı yarın)
[Veysel Ayhan] 18.10.2018 [Tr724]
Boykot yıllarında yaşayacağım umutsuzluk ve kötümserlikle sahabeden uzaklaşabileceğim ihtimalinin tehlikesini kaydetmiştim.
Şimdi o tarihten 7 yıl sonrasına 11 Şevval 625 gününe gidiyorum.
Uhud Savaşı’na.
Savaşın sabahındayız. Ne bir saat sonrası, ne bir gün sonrası, ne de gelecek hakkında en ufak bir bilgim yok. Sahabilerin içinde savaş meydanındayım…
Ve akşam oluyor.
Ne halde olurdum?
Neleri düşünürdüm?
“GÜN OLUR ASRA BEDEL”
“Çok zor ve unutulmaz bir gün yaşadık.
Hani ‘Gün olur asra bedel.’ desem sezadır.
O kadar çok olay yaşandı ki…
En başından anlatayım.
3000 tam teçhizatlı müşriğe karşı 1000 müslüman olarak savaşacaktık. Oran üçe karşı bir idi. Allah’ın inayetine inancımız olmazsa savaş meydanına çıkmak akıl kârı değildi. Müslümanlar hem asker sayısı hem de teçhizat olarak çok zayıftı.
Medîne ile Uhud arasındaki Şavt denilen yere vardık. O sırada beklemediğimiz bir şey oldu. Medine’nin önde gelenlerinde İbn-i Selül adlı ‘sahabi’ atı üstünde meydana atıldı, safları dolaşıp haykırıyordu:
‘Ey insanlar! Ben meydan harbine karşıydım. Muhammed benim dediğimi yapmıyor da çocukların dediğini yapıyor. Niçin öleceğimizi de bilmiyoruz…’ gibi sözlerle bizi şaşırttı. Bir ‘sahabi’ nasıl böyle moral bozardı?
Bu sözlerden etkilenen bizimle saf tutan 300 kişi, İbn-i Selül’ün peşine takılıp evine döndü.
Daha harp başlamadan sayımız 700’e düştü. Bu durum cephede kalanlar arasında ciddi bir moral bozukluğuna sebep oldu. Şimdi bir Müslümana, dört müşrik düşüyordu. Biz o tarihte Medine’nin saygın isimlerinden İbn-i Selül’ü ‘sahabi’ sanıyorduk. Zaten kimse onun münafık falan olduğunu bize söylememişti. O kelimeyi de bilmiyoruz. Çünkü Efendimiz’in(sav) meclisine gelip en önde oturuyor, mescitte ilk safta namaza duruyordu. Efendimiz’e (sav) bizden fazla saygı ve ihtiram gösteriyordu.
Oğlu Abdullah cesur bir arkadaşımız, kızı Cemile ise en narin kız kardeşimiz ve bugünden sonra ‘gasîl-ül-melâike’ yani meleklerin yıkadığı sahabe olarak anılacak olan Hanzala’nın (ra) eşi idi.
O sabah önce bire bir mübareze başladı.
Kureyş ordusunun sancaktarı Talha cüsseli vücuduyla öne çıkıp ‘Var mı benimle vuruşacak!’ diye meydan okudu. Ali (ra) onu tek bir kılıç darbesiyle yere serdi.
Ardından müşriklerin en güçlü savaşçıları sırayla mübarezeye çıktı, meydana atıldı.
Birini Hamza (ra) sonrakini Asım (ra) bir başkasını Zübeyr (ra) alt etti.
Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören müşrikleri dehşet ve korku sardı.
Artık kimse meydan okumaya cesaret edemiyordu. Sancağı tutan yıkılıyordu.
Ardından müthiş bir savaş başladı. Yüzlerce genç arkadaşımız şehitlik arzusundaydı. Bedir’de bulunmadıklarına üzülüp savaşa koşmuşlardı.
Bu baskı sonrası bir müddet sonra müşrikler neye uğradıkları şaşırıp kaçışmaya başladılar. Savaş kısa sürmüştü. O ana kadar bizden sadece İbn-i Amr şehit olmuştu. Başka zayiatımız yoktu. Sevinç ve coşkumuzu anlatacak kelime bulmak zordu. Tek şehitle zafer kazanmıştık.
KUREYŞ’İ ÇİL YAVRUSU GİBİ DAĞITMIŞTIK
Savaş bitti, diye seviniyorduk. Herkes Bedir’i hatırlamıştı. O zaman da düşman ordusu böyle kaçmış. Her mevkii ele geçirmiştik. Güç bizim elimizde idi. Artık ganimetleri toplayabilirdik. Hakkımızdı. İşte şurada develer, atlar, sığırlar bizi bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp kaçıyordu. Kılıçlarımız kınlarına sokulmuştu. Harp esnasındaki gerilimimiz kaybolmuştu. Kimimiz de çadırlara çekilmiş istirahat ediyordu. Rahatlamıştık. Dörde karşı bir savaşmıştık. Karşı tarafı perişan etmiştik. Muazzam bir zafer kazanmıştık. İçimize müthiş bir güven gelmişti. Karşımızda kimse duramazdı. Şimdiden sonra kazanamayacağımız bir savaş yoktu. Kureyş’i çil yavrusu gibi dağıtmıştık.
İşte biz tam bu psikolojideyken her şey tersine döndü. Bir anda müşrikler arkamızdan sağanak gibi yağmaya başladı. Şoka uğradık.
Kureyş bizi ikinci bir orduyla arkadan mı vurmuştu acaba?
Bu şimşek gibi saldıran atlılar da nereden çıkmıştı?
Sonra hadisenin iç yüzünü öğrendik. Müşriklerin bize arkadan saldırmasını önleyen okçularımız vardı. Onlar da bizim gibi ‘savaş bitti’ diye yerlerinden ayrılmıştı. Ve Kureyşli atlılar o boşluğu değerlendirip arkadan saldırmıştı.
Harp meydanı bir anda cehenneme döndü. Tam bir dağılma yaşadık. O ana kadar sadece bir şehit vermiştik. Ama şimdi art arda arkadaşlarımız beklemedikleri bu saldırıyla şehit düşüyor doğranıyordu. Kimimiz de kaçıyordu.
Meydanın ortasında vuruşan az insan kaldı. Hamza(ra) var gücüyle kılıç sallıyor ve ‘Allah’ım! Müslümanların şu hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim.’ diyordu. Çok geçmedi ki O da bu kargaşada mızraklandı, şehit oldu.
En kıymetli arkadaşlarımızın 69’unu bu bozgunda peşi peşine kaybettik. Ama biz asıl bitiren Allah Rasulü’nün (sav) vefat haberi oldu.
Her şey bitmişti. Geleceğe ait ümitlerimiz boğazımızda düğümlendi. Hevesimiz kursağımızda kaldı. ‘Bu işin ömrü bu kadarmış.’ diye düşünüp bazı arkadaşlarımla savaş meydanından ayrılıp canımı kurtarmaya karar verdim. Dünyamız karardı. Çok canım sıkıldı.
İşte bu düşünceler içinde kaçışıyorduk.
O sırada bizim Enes’in (ra) aynı ismi taşıyan amcasının sesi meydanda yankılandı: ‘Allah Resûlü’nün (sav) öldüğü yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?’ Göz yaşlarıyla avazı çıktığı kadar haykırıyordu. Bu ses, bizi kendimize getirdi. Geri döndük. Yeniden kılıçlarımıza sarılıp meydana koştuk. O sırada Kureyş, zafer kazandık diye def çalarak geri çekiliyordu. Zaferlerini korumaya çalışıyorlardı.
Ardından çok geçmedi ki Allah Rasul’ünün (sav) yaşadığı müjdesi geldi. Kendimizi toparladık. Efendimiz’in (sav) yüzünden ise kanlar akıyordu. Etrafına toplandığımızda nerdeyse yaralı olmayan kimse yoktu.
‘NİFAK’ PUSLU HAVAYI SEVER
Tarifi zor bir tedirginlik ve korku içindeydik.
Müşriklerin galip durumdayken geri çekilmelerinin sebebi neydi?
Ganimet ve intikam için mi çekilmişlerdi?
Yoksa Medine’ye mi saldıracaklardı?
Evlerimizi yakıp mallarımızı mı alacaklardı.
Çocuklarımızı öldürecekler miydi?
Bu endişelerle akşam üstü korka korka Medine’ye doğru yola koyulduk. Döndüğümüzde perişan ve bitmiş haldeydik. Tabi psikolojik olarak herkes benim gibi değildi. Çoğunluk moralini koruyor Allah Rasul’ünün arkasında güvenle dönüyordu.
Gece geç vakit bazı ‘sahabi’ler İbn-i Selül’ün evinde toplanmıştı. Evi Medine’deki evlerin en şa’şaalısıydı. İçerisi oldukça kalabalıktı. Bahçedeki büyük ateşin etrafında toplanmışlardı.
‘Bi bakayım’ diye ben de girdim.
Ne İbn-i Selül, ne de katılanların ‘biz’den farklı olduğunu düşünmüyordum. ‘Münafık’ kelimesi henüz bildiğimiz ve kullandığımız bir kelime değildi. İbn-i Selül de diğerleri de hepimiz mümindik. Hepimiz arkadaştık. Hararetli tartışmalar vardı.”
(Devamı yarın)
[Veysel Ayhan] 18.10.2018 [Tr724]
Bükemediğin bileği öptürürlermiş… [Semih Ardıç]
ABD vatandaşı pastör Andrew Brunson evine dönünce döviz kurları nasıl da düşüyor değil mi? Dolar 5,57 TL’ye, euro 6,44 TL’ye kadar geriledi.
Kurların düşüşe geçmesi reel sektörün maruz kaldığı şoklardan sadece birinde geçici bir rahatlama imkânı sağlıyor. Bu da bir gelişmedir.
AĞUSTOSTAN EVVELİ GEÇTİ GİTTİ
Kriz böyle bir anda gelir ve yerini kademe kademe normalleşmeye bırakır. “Normalleşme” eski halin bittiğinin ilanıdır. O arada ayakta kalan yoluna devam eder.
Batanlar batar, ticaret sahnesinden hazin bir şekilde çekilirler.
Son bir umutla “konkordato” ilan edenler asliye ticaret mahkemelerinde hâkimlerin gözünün içine melul melul bakar.
Ağustos krizin başladığı tarihtir. Evveli ile ahiri arasında dağlar kadar fark olacaktır.
KALICI DÜZELME İÇİN ŞARTLAR TEŞEKKÜL ETMEDİ
Kurdaki düşüş kalıcı bir tedavi tatbik edilmedikçe muvakkat bir iyileşmedir. Yoksa Türkiye ekonomisi çok ağır yaralı.
Türkiye’yi 10-0 mağlup olacağı bir maça çıkaran teknik direktör “mahkemeler öyle münasip gördü” minvalinde sözlerle sebep olduğu krizi unutturma derdinde.
Ağustos başında ABD ile Brunson krizi patlak verdiğinde Türkiye’nin böyle bir muharebeden muzaffer çıkma ihtimalinin sıfıra yakın olduğunu belirtmiştim.
Manasız bir gerilimde zelil bir vaziyette sahneden çekilenlerin ekonomi gemisine ne kadar su aldırdığını görmek isteyenler için bir tablo bir de grafik iktibas ettim.
HAZİNE YÜZDE 44 DAHA FAZLA FAİZ ÖDEYECEK
Evvela tablo: Hazine’nin 17 Ekim 2018 tarihli tahvil ihracını hülâsa eden tablo da gösterdi ki ABD ile inatlaşmanın hızlandırdığı kur artışına mani olabilmek için artırılan faizler Hazine’ye çok pahalıya mâl oluyor.
10 Ocak’ta 10 sene vadeli tahvil ihracında dolar faizi için yüzde 5,20 ödeyen Hazine son ihalede yüzde 7,50 faiz ödemeye razı oldu.
Üstelik bu sefer vade 10 seneden 5 seneye indirilmişti. Bir başka ifade ile vade kısaldı, faiz uzadı.
Hazine 9 ay evvelki ihaleye kıyasla 2 milyar dolar borç temini için yüzde 44 daha fazla dolar faizi ödemeye razı olduğu için ihale ikmal edildi.
VADE KISALMASA FAİZ YÜKSELDİ
Hazine ve Maliye Bakanlığı ihale neticesini ilan ederken yabancıdan 6-7 kat talep gelmesi ile iftihar ediyor.
Bu kadar faiz artışına yabancının gelmesi başarı değildir. Bilakis ekonominin faiz girdabına düştüğünü ispat eder. Arjantin’in akabinde en yüksek faizi ödeyen bir piyasaya para baronlarının borç vermesi şaşırtıcı değil.
Vade 5 seneye indirilmese ve 10 sene olarak çıkılsaydı ihalede hem faiz daha yüksek seviyede tahakkuk edecekti hem de yatırımcı talebi basın bülteninde köpürtülecek kadar fazla olmayacaktı.
TÜRKİYE’NİN CDS’LERİ MUADİLLERİNİN 2-3 KATI
Halkla ilişkiler faaliyetine devam eden Hazine Bakanlığı dünyada Türkiye’nin algısının menfi manada tamamen değiştiğini kabul etmek istemeyebilir.
Amma velakin döviz borçlanması için istenen Kredi Temerrüt Takası/Sigortası (CDS) rakamları gelişmekte olan piyasalar içinde en risklisinin Türkiye olduğunu gösteriyor.
Tablo, Hazine ihalesindeki faiz artışı idi. Grafik ise Türkiye’nin CDS’lerinin düşmüş hali. Bu halde bile Brezilya, Rusya, Güney Afrika ve Meksika’nın CDS için ödediği primlerin kat be kat üstünde.
Ağustosta 600’ün eşiğinden dönülmüştü. Niye bu kadar yüksek CDS primi? Cevap malum…
“ABD’NİN BİLEĞİNİ BÜKECEĞİM” DİYENLER NEREDE?
Piyasaların gözünün içine baktığı ABD’nin bileğini iPhone kırarak bükeceklerini zannettiler. Ellerindeki propaganda makinesi ile milyonlarca insanı buna inandırdılar.
Gelinen nokta tek kelime rezalet! Brunson ABD televizyonlarında “Geceyarısı Ekspresi (Midnigt Express)” filmini gölgede bırakacak kötü muamelelere maruz kaldığını anlatıyor.
8 kişilik koğuşlarda 20 kişi kaldıklarını, “çok kuvvetli müslümanlar” diye nitelediği Hizmet Hareketi mensuplarının “terörist” olarak itham edilmesine anlam veremediğini anlatıyor. Brunson, Erdoğan rejimi için sadece bir rehineydi.
Arkasındaki güç Erdoğan’a bazı acı hakikatleri hatırlattı, masaya yumruğunu vurdu ve onu kurtardı. Nerede o balyozla iPhone kıran gençler?
FITRAT HALİNE GELEN U DÖNÜŞLERİ
U dönüşlerini artık fıtrat haline getirmiş siyasetçiler için fazla söze hacet yok. Onlar halka son fiyaskoyu unutturmak için yine cemaate, masum insanlara, kadınlara ve ihtiyarlara zulmü reva görüyor.
Hazine uzmanı Hakan Özyıldız, “Aylardır dünyada şartlar değişiyor, borçlanma zorlaşacak derken bunu kastediyordum.” diye feryat ediyor.
Güney Afrika’nın borçlanma için ödediği CDS’in neredeyse iki katını ödeyen bir ekonomide istikrar yahut iyileşme emaresinden bahsedilemez.
Hazine ihalesinde yabancı yatırımcının verdiği mesaj iyi okunmalı: Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu sıcak paranın maliyeti sene başına nazaran yarı yarıya artmıştır.
MERKEZ BANKASI FAİZİ ARTIRMAZSA…
Türkiye için uzun vade tanımı bile değişiyor. 30 sene vadeli ihale düzenleyebilen Türkiye artık 2023 vadeli dolar tahviline yüzde 7,50 faiz ödemek mecburiyetinde kalıyor.
İstedikleri faizi verdiği müddetçe gıdım gıdım da olsa Türkiye’ye borç vermeye devam edeceklerdir.
Merkez Bankası bu ay faizi yüzde 24’te sabit tutsun görün bakın döviz cephesinde neler oluyor?
Faiz arttığı halde dövizin alıp başını gitmesi zaten iktisadi siyasetten mütevellit bir anormallik değildi. Bizzat Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın yangına benzin döken beyanlarının eseriydi.
Demek ne imiş! Bükemediğin bileği öptürürlermiş…
[Semih Ardıç] 18.10.2018 [TR724]
Kurların düşüşe geçmesi reel sektörün maruz kaldığı şoklardan sadece birinde geçici bir rahatlama imkânı sağlıyor. Bu da bir gelişmedir.
AĞUSTOSTAN EVVELİ GEÇTİ GİTTİ
Kriz böyle bir anda gelir ve yerini kademe kademe normalleşmeye bırakır. “Normalleşme” eski halin bittiğinin ilanıdır. O arada ayakta kalan yoluna devam eder.
Batanlar batar, ticaret sahnesinden hazin bir şekilde çekilirler.
Son bir umutla “konkordato” ilan edenler asliye ticaret mahkemelerinde hâkimlerin gözünün içine melul melul bakar.
Ağustos krizin başladığı tarihtir. Evveli ile ahiri arasında dağlar kadar fark olacaktır.
KALICI DÜZELME İÇİN ŞARTLAR TEŞEKKÜL ETMEDİ
Kurdaki düşüş kalıcı bir tedavi tatbik edilmedikçe muvakkat bir iyileşmedir. Yoksa Türkiye ekonomisi çok ağır yaralı.
Türkiye’yi 10-0 mağlup olacağı bir maça çıkaran teknik direktör “mahkemeler öyle münasip gördü” minvalinde sözlerle sebep olduğu krizi unutturma derdinde.
Ağustos başında ABD ile Brunson krizi patlak verdiğinde Türkiye’nin böyle bir muharebeden muzaffer çıkma ihtimalinin sıfıra yakın olduğunu belirtmiştim.
Manasız bir gerilimde zelil bir vaziyette sahneden çekilenlerin ekonomi gemisine ne kadar su aldırdığını görmek isteyenler için bir tablo bir de grafik iktibas ettim.
HAZİNE YÜZDE 44 DAHA FAZLA FAİZ ÖDEYECEK
Evvela tablo: Hazine’nin 17 Ekim 2018 tarihli tahvil ihracını hülâsa eden tablo da gösterdi ki ABD ile inatlaşmanın hızlandırdığı kur artışına mani olabilmek için artırılan faizler Hazine’ye çok pahalıya mâl oluyor.
10 Ocak’ta 10 sene vadeli tahvil ihracında dolar faizi için yüzde 5,20 ödeyen Hazine son ihalede yüzde 7,50 faiz ödemeye razı oldu.
Üstelik bu sefer vade 10 seneden 5 seneye indirilmişti. Bir başka ifade ile vade kısaldı, faiz uzadı.
Hazine 9 ay evvelki ihaleye kıyasla 2 milyar dolar borç temini için yüzde 44 daha fazla dolar faizi ödemeye razı olduğu için ihale ikmal edildi.
VADE KISALMASA FAİZ YÜKSELDİ
Hazine ve Maliye Bakanlığı ihale neticesini ilan ederken yabancıdan 6-7 kat talep gelmesi ile iftihar ediyor.
Bu kadar faiz artışına yabancının gelmesi başarı değildir. Bilakis ekonominin faiz girdabına düştüğünü ispat eder. Arjantin’in akabinde en yüksek faizi ödeyen bir piyasaya para baronlarının borç vermesi şaşırtıcı değil.
Vade 5 seneye indirilmese ve 10 sene olarak çıkılsaydı ihalede hem faiz daha yüksek seviyede tahakkuk edecekti hem de yatırımcı talebi basın bülteninde köpürtülecek kadar fazla olmayacaktı.
TÜRKİYE’NİN CDS’LERİ MUADİLLERİNİN 2-3 KATI
Halkla ilişkiler faaliyetine devam eden Hazine Bakanlığı dünyada Türkiye’nin algısının menfi manada tamamen değiştiğini kabul etmek istemeyebilir.
Amma velakin döviz borçlanması için istenen Kredi Temerrüt Takası/Sigortası (CDS) rakamları gelişmekte olan piyasalar içinde en risklisinin Türkiye olduğunu gösteriyor.
Tablo, Hazine ihalesindeki faiz artışı idi. Grafik ise Türkiye’nin CDS’lerinin düşmüş hali. Bu halde bile Brezilya, Rusya, Güney Afrika ve Meksika’nın CDS için ödediği primlerin kat be kat üstünde.
Ağustosta 600’ün eşiğinden dönülmüştü. Niye bu kadar yüksek CDS primi? Cevap malum…
“ABD’NİN BİLEĞİNİ BÜKECEĞİM” DİYENLER NEREDE?
Piyasaların gözünün içine baktığı ABD’nin bileğini iPhone kırarak bükeceklerini zannettiler. Ellerindeki propaganda makinesi ile milyonlarca insanı buna inandırdılar.
Gelinen nokta tek kelime rezalet! Brunson ABD televizyonlarında “Geceyarısı Ekspresi (Midnigt Express)” filmini gölgede bırakacak kötü muamelelere maruz kaldığını anlatıyor.
8 kişilik koğuşlarda 20 kişi kaldıklarını, “çok kuvvetli müslümanlar” diye nitelediği Hizmet Hareketi mensuplarının “terörist” olarak itham edilmesine anlam veremediğini anlatıyor. Brunson, Erdoğan rejimi için sadece bir rehineydi.
Arkasındaki güç Erdoğan’a bazı acı hakikatleri hatırlattı, masaya yumruğunu vurdu ve onu kurtardı. Nerede o balyozla iPhone kıran gençler?
FITRAT HALİNE GELEN U DÖNÜŞLERİ
U dönüşlerini artık fıtrat haline getirmiş siyasetçiler için fazla söze hacet yok. Onlar halka son fiyaskoyu unutturmak için yine cemaate, masum insanlara, kadınlara ve ihtiyarlara zulmü reva görüyor.
Hazine uzmanı Hakan Özyıldız, “Aylardır dünyada şartlar değişiyor, borçlanma zorlaşacak derken bunu kastediyordum.” diye feryat ediyor.
Güney Afrika’nın borçlanma için ödediği CDS’in neredeyse iki katını ödeyen bir ekonomide istikrar yahut iyileşme emaresinden bahsedilemez.
Hazine ihalesinde yabancı yatırımcının verdiği mesaj iyi okunmalı: Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu sıcak paranın maliyeti sene başına nazaran yarı yarıya artmıştır.
MERKEZ BANKASI FAİZİ ARTIRMAZSA…
Türkiye için uzun vade tanımı bile değişiyor. 30 sene vadeli ihale düzenleyebilen Türkiye artık 2023 vadeli dolar tahviline yüzde 7,50 faiz ödemek mecburiyetinde kalıyor.
İstedikleri faizi verdiği müddetçe gıdım gıdım da olsa Türkiye’ye borç vermeye devam edeceklerdir.
Merkez Bankası bu ay faizi yüzde 24’te sabit tutsun görün bakın döviz cephesinde neler oluyor?
Faiz arttığı halde dövizin alıp başını gitmesi zaten iktisadi siyasetten mütevellit bir anormallik değildi. Bizzat Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın yangına benzin döken beyanlarının eseriydi.
Demek ne imiş! Bükemediğin bileği öptürürlermiş…
[Semih Ardıç] 18.10.2018 [TR724]
Panzer’in çarkları bozuldu! [Hasan Cücük]
Son şampiyon ünvanıyla gittiği 2018 Dünya Kupası’nda gruptan çıkamayan Almanya’nın düşüşü devam ediyor. UEFA Uluslar Ligi’nde Hollanda’ya farklı yenilen Panzerler, Fransa’ya da boyun eğince yıllar sonra üst üste iki maçını kaybetmiş oldu. 2006’dan beri teknik patronluk koltuğunda oturan Joachim Löw için tehlike çanları güçlü şekilde çalmaya başladı.
İngilizlerin ünlü forveti Gary Lineker’in tarihe geçen ‘Futbol; 22 oyuncunun bir topun peşinde koştuğu, sonunda Almanların kazandığı oyunun adı’ sözü artık bir klişeden ibaret kalmaya başladı. Almanya, kupa kazanamama hasretine 2014 Dünya Kupası’nda son vermişti. Daha önce son büyük başarısı Euro 96 şampiyonluğu olmuştu. Euro 2008 finalinde İspanya’ya boyun eğen Panzerler, Brezilya 2014’te 24 yıllık Dünya Kupası hasretine son vermişti.
Alman futbolunda değişim 2006’da takımın başına Joachim Löw’ün gelmesiyle başlamıştı. Löw’ün talihsizliği yükselişe geçen bir İspanya’nın varlığıydı. Nitekim Luis Aragones’in temellerini attığı İspanya ilk meyvesini Euro 2008’te alıyordu. Aragones’in halefi Vicente Del Bosque başarı çıtasını daha yükseğe taşıyıp, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 şampiyonluğuyla Boğalar’ın başarısını kalıcı kılıyordu.
Löw yönetimindeki Almanya, İsanya’nın hegomanyasına nihayet 2014 Dünya Kupası’nda son veriyordu. Kupanın bir numaralı favorisi olarak Brezilya’ya gelen İspanya gruptan çıkamadan evine erken dönüyordu. Löw’ün talebeleri ise fırtına gibi esiyordu. Özellikle yarı finalde Brezilya’yı 7-1 yenmeleri en az şampiyonluk kadar ses getiriyordu. Finalde ise Arjantin engelini aşıp, kupanın sahibi oluyordu.
Euro 2016’nın favori sıralamasının üstünde yine Almanya vardı. Löw’ün öğrencileri yenilmez armada olmuşlardı. Nitekim gruptan lider çıkıp, Slovakya ve İtalya engelini aşıp yarı finalde ev sahibi Fransa’nın rakibi olmuşlardı. Sahada bu kez fırtına gibi esen Fransa vardı. 90 dakikanın sonunda Horozlar sahadan 2-0 üstn ayrılıp adını finale yazdırırken, Panzerler evine döndü. Rusya 2018 yolunda yine fırtına bir Almanya vardı. Eleme gruplarında oynadığı tüm maçları kazanan tek ülke olarak adını Rusya’da mücadele edecek 32 takım arasına yazdırdı.
Joachim Löw’ün Leroy Sane’yi kupa kadrosuna almaması ve Mesut Özil – İlkay Gündoğan ikilisinin Recep Tayyip Erdoğan ile verdiği poz Almanların turnuvaya sıkıntılı gelmesini sağlıyordu. Meksika ve Güney Kore’ye yenilen Panzerlerin, İsveç galibiyeti gruptan çıkmalarına yetmiyordu. Başarısızlığpın faturası Mesut Özil’e kesiliyordu ama görünen köy kılavuz istemiyordu; Alman futbolu serbest düşüş yaşıyordu.
Yeni yıldız oyuncular yetişmediği gibi yıldız oyuncularında artık yaşı kemale eriyordu. Bayern Münih’in Bundesliga’da kurduğu hegomanyadan dolayı diğer takımların kalitesinin düşmesi milli takıma yansıyordu. Thomas Müller, Mesut Özil, Sami Khedira, Toni Kroos gibi takımın çarkları eskisi gibi işlemiyordu. Yıllardır bir forvet çıkaramayan Almanya vardı. Ne Mario Gomez ne de Timo Werner derda derman oluyordu. Jürgen Klinsmann ve Rudi Völler sonrası tek yetişen forvet Miroslav Klose olmuştu. Gol atmakta zorlanan Almanya, forvete Thomas Müller ve Mario Götze gibi orta saha oyuncularını sürmek durumunda kalıyordu. Bu sıkıntıların üstüne kaleci Manuel Neuer’in bir yılı bulan sakatlığı eklenince Almanya’nın çarkları duruyordu.
Dünya Kupası hezimetini unutturmak için önüne gelen fırsat UEFA Uluslar Ligi, Almanya’nın kabusu oluyordu. İlk maçında sahasında Fransa ile berabere kalan Almanya, deplasmanda Hollanda’ya 3-0, Fransa’ya da 2-1 yenilerek 3 maç sonunda 1 puanda kalıyordu. Grupta oynadığı üç maçta galibiyet elde edemeyen ve son olarak Fransa’ya 2-1 kaybeden Almanya, tarihinde ilk kez bir takvim yılında 6 mağlubiyet aldı. 2018’de Brezilya, Avusturya, Meksika, Güney Kore, Hollanda ve Fransa’ya kaybeden Panzerler, ayrıca, son dört resmi maçlarında galibiyet yüzü göremediler. Almanya böyle kötü bir seriye son olarak Ekim 1999 ile Haziran 2000 arasında tanık olmuştu.
Hollanda ve Fransa’ya karşı alınan mağlubiyetler, Almanya’nın 2000 yılından bu yana ilk kez üst üste iki resmi maçtan mağlubiyetle ayrılması anlamına geliyor. Son 11 maçının sadece 1’inde kalesini gole kapayabilen Almanya’da Joachim Löw’ün koltuğu sallanıyor. Aslında sallanan sadece Löw’ün koltuğu değil; Almanya’nın futbol imajı…
[Hasan Cücük] 18.10.2018 [TR724]
İngilizlerin ünlü forveti Gary Lineker’in tarihe geçen ‘Futbol; 22 oyuncunun bir topun peşinde koştuğu, sonunda Almanların kazandığı oyunun adı’ sözü artık bir klişeden ibaret kalmaya başladı. Almanya, kupa kazanamama hasretine 2014 Dünya Kupası’nda son vermişti. Daha önce son büyük başarısı Euro 96 şampiyonluğu olmuştu. Euro 2008 finalinde İspanya’ya boyun eğen Panzerler, Brezilya 2014’te 24 yıllık Dünya Kupası hasretine son vermişti.
Alman futbolunda değişim 2006’da takımın başına Joachim Löw’ün gelmesiyle başlamıştı. Löw’ün talihsizliği yükselişe geçen bir İspanya’nın varlığıydı. Nitekim Luis Aragones’in temellerini attığı İspanya ilk meyvesini Euro 2008’te alıyordu. Aragones’in halefi Vicente Del Bosque başarı çıtasını daha yükseğe taşıyıp, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 şampiyonluğuyla Boğalar’ın başarısını kalıcı kılıyordu.
Löw yönetimindeki Almanya, İsanya’nın hegomanyasına nihayet 2014 Dünya Kupası’nda son veriyordu. Kupanın bir numaralı favorisi olarak Brezilya’ya gelen İspanya gruptan çıkamadan evine erken dönüyordu. Löw’ün talebeleri ise fırtına gibi esiyordu. Özellikle yarı finalde Brezilya’yı 7-1 yenmeleri en az şampiyonluk kadar ses getiriyordu. Finalde ise Arjantin engelini aşıp, kupanın sahibi oluyordu.
Euro 2016’nın favori sıralamasının üstünde yine Almanya vardı. Löw’ün öğrencileri yenilmez armada olmuşlardı. Nitekim gruptan lider çıkıp, Slovakya ve İtalya engelini aşıp yarı finalde ev sahibi Fransa’nın rakibi olmuşlardı. Sahada bu kez fırtına gibi esen Fransa vardı. 90 dakikanın sonunda Horozlar sahadan 2-0 üstn ayrılıp adını finale yazdırırken, Panzerler evine döndü. Rusya 2018 yolunda yine fırtına bir Almanya vardı. Eleme gruplarında oynadığı tüm maçları kazanan tek ülke olarak adını Rusya’da mücadele edecek 32 takım arasına yazdırdı.
Joachim Löw’ün Leroy Sane’yi kupa kadrosuna almaması ve Mesut Özil – İlkay Gündoğan ikilisinin Recep Tayyip Erdoğan ile verdiği poz Almanların turnuvaya sıkıntılı gelmesini sağlıyordu. Meksika ve Güney Kore’ye yenilen Panzerlerin, İsveç galibiyeti gruptan çıkmalarına yetmiyordu. Başarısızlığpın faturası Mesut Özil’e kesiliyordu ama görünen köy kılavuz istemiyordu; Alman futbolu serbest düşüş yaşıyordu.
Yeni yıldız oyuncular yetişmediği gibi yıldız oyuncularında artık yaşı kemale eriyordu. Bayern Münih’in Bundesliga’da kurduğu hegomanyadan dolayı diğer takımların kalitesinin düşmesi milli takıma yansıyordu. Thomas Müller, Mesut Özil, Sami Khedira, Toni Kroos gibi takımın çarkları eskisi gibi işlemiyordu. Yıllardır bir forvet çıkaramayan Almanya vardı. Ne Mario Gomez ne de Timo Werner derda derman oluyordu. Jürgen Klinsmann ve Rudi Völler sonrası tek yetişen forvet Miroslav Klose olmuştu. Gol atmakta zorlanan Almanya, forvete Thomas Müller ve Mario Götze gibi orta saha oyuncularını sürmek durumunda kalıyordu. Bu sıkıntıların üstüne kaleci Manuel Neuer’in bir yılı bulan sakatlığı eklenince Almanya’nın çarkları duruyordu.
Dünya Kupası hezimetini unutturmak için önüne gelen fırsat UEFA Uluslar Ligi, Almanya’nın kabusu oluyordu. İlk maçında sahasında Fransa ile berabere kalan Almanya, deplasmanda Hollanda’ya 3-0, Fransa’ya da 2-1 yenilerek 3 maç sonunda 1 puanda kalıyordu. Grupta oynadığı üç maçta galibiyet elde edemeyen ve son olarak Fransa’ya 2-1 kaybeden Almanya, tarihinde ilk kez bir takvim yılında 6 mağlubiyet aldı. 2018’de Brezilya, Avusturya, Meksika, Güney Kore, Hollanda ve Fransa’ya kaybeden Panzerler, ayrıca, son dört resmi maçlarında galibiyet yüzü göremediler. Almanya böyle kötü bir seriye son olarak Ekim 1999 ile Haziran 2000 arasında tanık olmuştu.
Hollanda ve Fransa’ya karşı alınan mağlubiyetler, Almanya’nın 2000 yılından bu yana ilk kez üst üste iki resmi maçtan mağlubiyetle ayrılması anlamına geliyor. Son 11 maçının sadece 1’inde kalesini gole kapayabilen Almanya’da Joachim Löw’ün koltuğu sallanıyor. Aslında sallanan sadece Löw’ün koltuğu değil; Almanya’nın futbol imajı…
[Hasan Cücük] 18.10.2018 [TR724]
Kaşıkçı suikastı ve politik kördüğüm… [Erhan Başyurt]
Washington ve İstanbul’da ‘gönüllü sürgün’ hayatı yaşayan muhalif Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, planlanmış vahşi bir suikasta kurban gittiği netlik kazanıyor.
Suudi istihbaratının Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu binasında gerçekleştirdiği suikast, ‘’7 dakikada henüz daha canlı iken vücudu parçalara ayrıldı’’ iddiası kan dondurucu.
***
60 yaşındaki gazeteci Kaşıkçı, köklü bir aileden geliyor ve Suudi Kraliyet ailesi ile ters düşüne kadar da çok iyi ilişkilere sahip.
Cemal Kaşıkçı, dünya sosyetesinin önde gelen isimlerinden ünlü ‘silah tüccarı’ Adnan Kaşıkçı’nın yeğeni. Yine, Prenses Diana ile aşk yaşadığı iddia edilen ve Paris’te Diana ile aynı araba kazada hayatını kaybeden Mısır asıllı Dodi El Fayed ile kuzen…
Kaşıkçı’nın gazetecilik kariyeri de hayli renkli. 8 yıl Al Madina gazetesinin genel yayın yönetmenliğini, 4 yıl da Arab News gazetesinin yazı işleri müdür yardımcılığını yaptı.
Ardından Londra’ya büyükelçilik görevine atanan Prens Türki el Faysal’ın ‘basın danışmanlığı’ görevini üstlendi. Prens Türki, Washington’a atanınca onunla birlikte o da Amerika’da aynı görevi sürdürdü.
Prens Türki, dayısı Kemal Ethem’den devraldığı Suudi Arabistan İstihbarat Teşkilatı’nı 1977’den 2001’e kadar yönetti. Prens Türki, El Kaide’nin kurucusu Üsame Bin Ladin’in ortaya çıkmasına neden olan isim olarak çeşitli çevrelerde ağır suçlamalara maruz kalan bir isim… Gazeteci Kaşıkçı da, 1987 ila 1995 arasında Afganistan ve Sudan’da bir kaç kez Ladin ile röportajlar yaptı. Kaşıkçı’nın bu röportajlar da Suudi yönetimi ile Ladin arasında ‘arabuluculuk’ yaptığı ve Prens Türki’nin mesajlarını da ilettiği iddiası mevcut.
Prens Türki’nin annesi Türk… Kaşıkçı’nın dedesi de Kral Abdülaziz’in özel dokturu Kayserili Muhammed Kaşıkçı… Kaşıkçı ailesi Fransa’dan Amerika’ya dağılmış, çoğu ülkede çok tanınan mensuplara sahip… Gazeteci Cemal Kaşıkçı, son olarak Hatice Cengiz isimli bir Türk bayan ile İstanbul’da nişanlanmış ve evlilik hazırlıkları yapıyorlardı…
Gazeteci Cemal Kaşıkçı ile ilgili dikkat çeken bir ayrıntı da, sadece Suud Kralı Selman ve veliaht prens ile ters düşmediği, son dönemlerde Suud Krallığı ile ciddi kriz yaşayan Katar Emiri ile yakınlaştığı şeklinde. Kaşıkçı’nın son olarak yazılara başladığı Washington Post gazetesinin de Katar ortaklığı olduğu ve kendisine yazılar yazması imkanının Emir’in girişimiyle açıldığına dikkat çekiliyor.
Tüm bu iddiaların Suud yönetiminin öfkesinin daha da fazla kendisine yönelmesine neden olduğundan şüphe yok. İlginç olan, gazeteci Kaşıkçı’nın Washington’dan İstanbul’a ‘eski dostu’ Prens Türki’nin yönlendirmesi ile gelmesi… Sonrasında da vahşice tuzağa düşürülüp, katledilmesi…
***
Görünen o ki, Türkiye başından beri cinayetten haberdar. Belki de planlama aşamasından beri takipte… Ya da Konsolosluk istihbari amaçla zaten hep takipteydi ve Türkiye yaşananlara bizatihi şahit oldu.
Gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı bire bir tanıdığını Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı. Kaşıkçı’nın AK Parti içinde Yasin Aktay gibi ‘güvendiği’ dostları olduğu da açık… Sonuçta, Kaşıkçı’nın da Türkiye’ye kendisini güven içinde hissederek geldiğinden şüphe yok!
Peki, olayın daha ilk günü Kaşıkçı’nın öldürülüp parçalara ayrıldığı bilgisini uluslarası ajanslarla paylaşan ‘güvenlik kaynakları’, olayın üzerinden 2 hafta geçmesine rağmen neden suikastı henüz aydınlatmadı? Faillerin ülkeyi terk etmesine, Konsolosluk’taki delillerin yok edilmesine göz yumdu?
Ankara, ‘suçüstü’ yaptığı Suud Kraliyeti’ni, Türkiye ile yeniden iyi ilişkiler geliştirmeye, Suriye, Katar ve Mısır politikalarında ters düştüğü Suud Yönetimi’ni yeniden leyhte politikalar izlemeye yönlendirmeye çalışıyor. Yani Kaşıkçı suikastını, Suudi Arabistan’ı tüm dünyada sıkıştıracak bir vahşeti, iki ülkenin krizine dönüştürmeden ülke çıkarlarına uygun kullanmaya çalışıyor.
Aslında benzer bir durum, ABD için de geçerli. Gazeteci Kaşıkçı, ABD’de süresiz oturum hakkına sahip. Suud Yönetimi’nin onu kaçırmaya çalıştığına dair ellerinde istihbari dinleme kayıtları olduğunu Washington Post gazetesi yazdı. Neler yaşandığını biliyorlar, ancak ABD’den 110 milyar dolar silah alımı yapan Suudi yönetimi ‘altın yumurtlayan tavuğu’ bu şekilde açıkta yakalamışken kaybetmek değil, yeni kazanımlar elde etmek peşindeler.
Yakın zamanda, üstü örtülemeyen bu suikast Trump’ın açıkladığı gibi ‘haydut katiller’e yıkılarak, Kral Selman yönetiminin olaydan sonradan haberdar olduğu ve çok üzgün olduğu açıklanıp, bir kaç istihbaratçı görünürde ‘feda’ edilerek üstü kapatılırsa kimse şaşırmasın! Bunun ardınan Suudi Yönetimi’nin ABD, Türkiye ve imaj düzeltmek için bazı Batılı ülkelerde yeni yatırımları ve alımları söz konusu olacaktır…
Suudi Arabistan’a yaptırımı zor kılan bir diğer unsur, halen dünya ham petrol üretiminin yüzde 11’ini, İran’ın günlük üretiminin 3 katını gerçekleştiriyor olmaları. Suudi Arabistan’a yönelik yaptırımlar, dünya petrol fiyatlarını artıracak, bu da en fazla ithalat yapan Batılı ülke ekonomilerini vuracaktır. Tüm bu enerji kaynaklarının kontrolünün Çin ve Rusya’ya kayması endişesi de bir sınırlayıcı etken ve ‘’ahlaksız ve ilkesiz dış politikayı besleyen unsur’’ olarak öne çıkıyor.
Yine Suriye’de yaşanan ‘’Yeni kontrollü lider kim olacak?’’ sorusuna henüz cevap bulanamamış olmasıdır.
Herşeye rağmen, hassaten Veliaht Prens Selman ile ilgili soru işaretleri büyüyor. 100’ün üzerinde prens ve Suud işadamını ‘rehin’ alan ve yüklü ödemeler karşılığında serbest bırakan, Yemen’de sivil katliamlardan, Lübnan Başbakanı Hariri’yi alıkoymaktan ve son olarak da Kaşıkçı cinayetinden o sorumlu tutuluyor. Önümüzdeki dönemde Suud Yönetimi’nde, Batılı ülkelere komplikasyonları az olan sürpriz gelişmeler olması şaşırtıcı olmayacaktır.
***
Sonuçta, Kaşıkçı suikastı da, diğer barbar gazeteci cinayetleri gibi örtülecek ya da Suud Yönetimi sorumlu tutulmadan bir suçlu ekip belirlenecek gözükmektedir.
Sadece 2017’de 39 gazetecinin cinayete kurban gittiği, Avrupa’nın göbeğinde Malta’da yolsuzlukları ortaya çıkaran bir kadın gazetecinin aracına bomba konularak katledildiği ve aydınlatılmadığı dikkate alınırsa korkunç bir tablo ortaya çıkıyor.
Cesur gazetecilik yapmak, muhalefet etmek artık ölümü göze almakla eşdeğer hale geliyor. Sadece otoriter rejimlerin değil, Batılı ülkelerin de evrensel ilkelere ve ahlaki dış politikaya karşı duyarsızlığı mesleği icra edilemez bir noktaya sürüklüyor.
[Erhan Başyurt] 18.10.2018 [Tr724]
Suudi istihbaratının Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu binasında gerçekleştirdiği suikast, ‘’7 dakikada henüz daha canlı iken vücudu parçalara ayrıldı’’ iddiası kan dondurucu.
***
60 yaşındaki gazeteci Kaşıkçı, köklü bir aileden geliyor ve Suudi Kraliyet ailesi ile ters düşüne kadar da çok iyi ilişkilere sahip.
Cemal Kaşıkçı, dünya sosyetesinin önde gelen isimlerinden ünlü ‘silah tüccarı’ Adnan Kaşıkçı’nın yeğeni. Yine, Prenses Diana ile aşk yaşadığı iddia edilen ve Paris’te Diana ile aynı araba kazada hayatını kaybeden Mısır asıllı Dodi El Fayed ile kuzen…
Kaşıkçı’nın gazetecilik kariyeri de hayli renkli. 8 yıl Al Madina gazetesinin genel yayın yönetmenliğini, 4 yıl da Arab News gazetesinin yazı işleri müdür yardımcılığını yaptı.
Ardından Londra’ya büyükelçilik görevine atanan Prens Türki el Faysal’ın ‘basın danışmanlığı’ görevini üstlendi. Prens Türki, Washington’a atanınca onunla birlikte o da Amerika’da aynı görevi sürdürdü.
Prens Türki, dayısı Kemal Ethem’den devraldığı Suudi Arabistan İstihbarat Teşkilatı’nı 1977’den 2001’e kadar yönetti. Prens Türki, El Kaide’nin kurucusu Üsame Bin Ladin’in ortaya çıkmasına neden olan isim olarak çeşitli çevrelerde ağır suçlamalara maruz kalan bir isim… Gazeteci Kaşıkçı da, 1987 ila 1995 arasında Afganistan ve Sudan’da bir kaç kez Ladin ile röportajlar yaptı. Kaşıkçı’nın bu röportajlar da Suudi yönetimi ile Ladin arasında ‘arabuluculuk’ yaptığı ve Prens Türki’nin mesajlarını da ilettiği iddiası mevcut.
Prens Türki’nin annesi Türk… Kaşıkçı’nın dedesi de Kral Abdülaziz’in özel dokturu Kayserili Muhammed Kaşıkçı… Kaşıkçı ailesi Fransa’dan Amerika’ya dağılmış, çoğu ülkede çok tanınan mensuplara sahip… Gazeteci Cemal Kaşıkçı, son olarak Hatice Cengiz isimli bir Türk bayan ile İstanbul’da nişanlanmış ve evlilik hazırlıkları yapıyorlardı…
Gazeteci Cemal Kaşıkçı ile ilgili dikkat çeken bir ayrıntı da, sadece Suud Kralı Selman ve veliaht prens ile ters düşmediği, son dönemlerde Suud Krallığı ile ciddi kriz yaşayan Katar Emiri ile yakınlaştığı şeklinde. Kaşıkçı’nın son olarak yazılara başladığı Washington Post gazetesinin de Katar ortaklığı olduğu ve kendisine yazılar yazması imkanının Emir’in girişimiyle açıldığına dikkat çekiliyor.
Tüm bu iddiaların Suud yönetiminin öfkesinin daha da fazla kendisine yönelmesine neden olduğundan şüphe yok. İlginç olan, gazeteci Kaşıkçı’nın Washington’dan İstanbul’a ‘eski dostu’ Prens Türki’nin yönlendirmesi ile gelmesi… Sonrasında da vahşice tuzağa düşürülüp, katledilmesi…
***
Görünen o ki, Türkiye başından beri cinayetten haberdar. Belki de planlama aşamasından beri takipte… Ya da Konsolosluk istihbari amaçla zaten hep takipteydi ve Türkiye yaşananlara bizatihi şahit oldu.
Gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı bire bir tanıdığını Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı. Kaşıkçı’nın AK Parti içinde Yasin Aktay gibi ‘güvendiği’ dostları olduğu da açık… Sonuçta, Kaşıkçı’nın da Türkiye’ye kendisini güven içinde hissederek geldiğinden şüphe yok!
Peki, olayın daha ilk günü Kaşıkçı’nın öldürülüp parçalara ayrıldığı bilgisini uluslarası ajanslarla paylaşan ‘güvenlik kaynakları’, olayın üzerinden 2 hafta geçmesine rağmen neden suikastı henüz aydınlatmadı? Faillerin ülkeyi terk etmesine, Konsolosluk’taki delillerin yok edilmesine göz yumdu?
Ankara, ‘suçüstü’ yaptığı Suud Kraliyeti’ni, Türkiye ile yeniden iyi ilişkiler geliştirmeye, Suriye, Katar ve Mısır politikalarında ters düştüğü Suud Yönetimi’ni yeniden leyhte politikalar izlemeye yönlendirmeye çalışıyor. Yani Kaşıkçı suikastını, Suudi Arabistan’ı tüm dünyada sıkıştıracak bir vahşeti, iki ülkenin krizine dönüştürmeden ülke çıkarlarına uygun kullanmaya çalışıyor.
Aslında benzer bir durum, ABD için de geçerli. Gazeteci Kaşıkçı, ABD’de süresiz oturum hakkına sahip. Suud Yönetimi’nin onu kaçırmaya çalıştığına dair ellerinde istihbari dinleme kayıtları olduğunu Washington Post gazetesi yazdı. Neler yaşandığını biliyorlar, ancak ABD’den 110 milyar dolar silah alımı yapan Suudi yönetimi ‘altın yumurtlayan tavuğu’ bu şekilde açıkta yakalamışken kaybetmek değil, yeni kazanımlar elde etmek peşindeler.
Yakın zamanda, üstü örtülemeyen bu suikast Trump’ın açıkladığı gibi ‘haydut katiller’e yıkılarak, Kral Selman yönetiminin olaydan sonradan haberdar olduğu ve çok üzgün olduğu açıklanıp, bir kaç istihbaratçı görünürde ‘feda’ edilerek üstü kapatılırsa kimse şaşırmasın! Bunun ardınan Suudi Yönetimi’nin ABD, Türkiye ve imaj düzeltmek için bazı Batılı ülkelerde yeni yatırımları ve alımları söz konusu olacaktır…
Suudi Arabistan’a yaptırımı zor kılan bir diğer unsur, halen dünya ham petrol üretiminin yüzde 11’ini, İran’ın günlük üretiminin 3 katını gerçekleştiriyor olmaları. Suudi Arabistan’a yönelik yaptırımlar, dünya petrol fiyatlarını artıracak, bu da en fazla ithalat yapan Batılı ülke ekonomilerini vuracaktır. Tüm bu enerji kaynaklarının kontrolünün Çin ve Rusya’ya kayması endişesi de bir sınırlayıcı etken ve ‘’ahlaksız ve ilkesiz dış politikayı besleyen unsur’’ olarak öne çıkıyor.
Yine Suriye’de yaşanan ‘’Yeni kontrollü lider kim olacak?’’ sorusuna henüz cevap bulanamamış olmasıdır.
Herşeye rağmen, hassaten Veliaht Prens Selman ile ilgili soru işaretleri büyüyor. 100’ün üzerinde prens ve Suud işadamını ‘rehin’ alan ve yüklü ödemeler karşılığında serbest bırakan, Yemen’de sivil katliamlardan, Lübnan Başbakanı Hariri’yi alıkoymaktan ve son olarak da Kaşıkçı cinayetinden o sorumlu tutuluyor. Önümüzdeki dönemde Suud Yönetimi’nde, Batılı ülkelere komplikasyonları az olan sürpriz gelişmeler olması şaşırtıcı olmayacaktır.
***
Sonuçta, Kaşıkçı suikastı da, diğer barbar gazeteci cinayetleri gibi örtülecek ya da Suud Yönetimi sorumlu tutulmadan bir suçlu ekip belirlenecek gözükmektedir.
Sadece 2017’de 39 gazetecinin cinayete kurban gittiği, Avrupa’nın göbeğinde Malta’da yolsuzlukları ortaya çıkaran bir kadın gazetecinin aracına bomba konularak katledildiği ve aydınlatılmadığı dikkate alınırsa korkunç bir tablo ortaya çıkıyor.
Cesur gazetecilik yapmak, muhalefet etmek artık ölümü göze almakla eşdeğer hale geliyor. Sadece otoriter rejimlerin değil, Batılı ülkelerin de evrensel ilkelere ve ahlaki dış politikaya karşı duyarsızlığı mesleği icra edilemez bir noktaya sürüklüyor.
[Erhan Başyurt] 18.10.2018 [Tr724]
Düşünce kaymaları ve hadiselere bütüncül bakış… [Prof. Dr. Osman Şahin]
Bediüzzaman hazretleri 25. Söz 3. Ziya’da kuran ile felsefeyi karşılaştırırken şöyle bir misal vermektedir. Denizin içerisinde farklı farklı madenlerden ve cevherlerden bir hazineyi keşfetmek üzere felsefeyi temsilen ve kuranı temsilen dalgıçların dalış yaptıkları anlatılır. Felsefeyi temsil eden ilim adamları hazine hakkında sahip oldukları bilgiler kendi alanları ile sınırlı olduğundan ya da bütün bilgiye sahip olamadıklarından dalış esnasında ellerine geçen maden ve cevher ne ise bütün hazineyi ondan ibaret zannetmişlerdir. Ellerine yakut geçtiyse bütün hazinenin yakuttan ibaret olduğunu, kömür ise hazinenin kömürden ibaret olduğunu zannetmişlerdir. Kur’an’ı temsil eden dalgıç da dalmıştır. Fakat bu dalgıç hazine hakkında her türlü bilgiye sahip olduğundan öncekilerin düştüğü gibi yanlış hükümlere varmamış, hazineyi bütün detaylarıyla beraber görebilmiş ve hazine hakkında tam doğruyu ortaya koyabilmiştir.
Bu verilen misalden anlaşıldığı üzere hadiselere bütüncül yani mahruti bakılabildiği ölçüde hadiseler daha doğru anlaşılacak ve verilen hükümler daha doğru olacaktır. Meseleler bütün cihetleri ile ele alınabildiği takdirde doğru yorumlanabilecektir. Aksi takdirde sadece bir kaç yönü ele alınarak verilen hükümler yanlışlardan uzak olamayacaktır. İlim adamları da kendi alanlarında çalışma yaparken bu hakikatın farkında olmalı ve sadece çalıştıkları, vakıf oldukları alan hakkında yorum yapıp sonuçlar çıkarabilecelerinin farkında olmalıdırlar. Dolayısıyla bütüncül bakışı sağlayacak bütün bilgilere sahip olmadıkları için çıkardıkları hükümleri genellemekten kaçınmalıdırlar.
Meselelere bütüncül bakabilenlerin en iyi örneklerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri İşaratül İcaz tefsirinde hakiki bir tefsirin ortaya konabilmesinin şartlarını ele alırken bu hususa işaret etmektedirler. Daha önceki devirlerde tefsir yazan alimlerin manevi ilimlerin yanında pozitif ilimlere vakıf olduklarını ve dolayısıyla tefsirlerinde daha isabetli yorumlar ortaya koyabildiklerini ifade ederler. Günümüzde ise ilimler çok fazla inkişaf etmiş ve şubelere ayrılmıştır. Bir insanın bu ilimlere genel olarak dahi vukufiyeti imkan dahilinde değildir. Buna binaen bu zamanda hakiki bir tefsirin yazılabilmesi için maddi ve manevi her sahadan ehil insanların iştirak ettiği bir heyete ihtiyaç vardır.
Dünyevilikten sıyrılıp semavi olmak gerek
Tabii ki bu heyete iştirak edeceklerin maddi donanımlarının yanında manevi olarak yeterli olmaları da çok önemlidir. Kendini aşamamış, enaniyetli, gururlu, çıkar hesaplarından kurtulamamış, tarafgirlik ve hased gibi duygulardan sıyrılamamış ve ihlastan mahrum insanların böyle bir heyette faydadan çok zarara yol açacağı ortadır. İçtihat risalesinde bu mevzuyu da Bediüzaman hazretleri ele almaktadır. Böyle bir yola çıkan insanların marziyatı İlahiyi anlama peşinde olmaları gerekmektedir. Dünyevilikten sıyrılıp semavi olmaları gerekmektedir.
Sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda da olaylara bütüncül bakabilme hayati öneme sahiptir. Bu önem pozitif ilimlere nazaran sosyal ilimlerde hadiselerin çok fazla sayıda değişkenler içeriyor olmasından ve hadiselerin yorumlanmasında çok farklı disiplinlere ihtiyaç duyulmasından kaynaklanmaktadır. Hele bir de bu değişkenlere zaman farklılığı ve manevi değerler ve boyutlar eklendiğinde iş daha da zorlaşmaktadır. Buna binaen bulundukları zaman diliminin bağlayıcı unsurlarından kurtularak hadiselere daha yukarıdan bütüncül (mahruti) bakabilen ve hadiseleri fizik ve metafizik boyutlarıyla beraber ele alabilen ilim adamları hükümlerinde isabet kaydederken bunu gerçekleştiremeyen ilim adamlarının çok yanlış hükümlere vardıkları ve bulundukları devirdeki insanları yanlış yollara sevkettikleri görülmektedir.
“Ne mutlu o adama ki haddini bilir haddini tecavüz etmez”
Dolayısıyla sosyal bilimler alanında ihtisas yapan insanlar meselelere yaklaşırken hele hele manevi alanlarda da değerlendirme yapacaklarsa bu sınırların farkında olmalıdırlar. Kendi alanlarındaki ehliyetlerinin her alanda onlara söz söyleme hakkı vermediğinin farkında olmaları gerekir. Aksi takdirde çok önemli yanlışlar yapacaklardır. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin 17. Lemada ele aldığı medarı iltibas olmuş beş meselenin birincisinde ifade ettikleri “Ne mutlu o adama ki haddini bilir haddini tecavüz etmez” vecizesi de bu konuya ışık tutmaktadır. Bu hakikatın farkında olarak yapılan çalışmalar ve ifade edilen şeyler isabetli olacaktır. Manevi olarak yeterli beslenmeye sahip olmayan insanlar maddi alanlarda derinleştikce manaya karşı körleşecekleri unutulmamalıdır. Dolayısıyla maddi (pozitif) ilimlerde derinleşmiş insanlar manevi alanlarda söz söyleyeceklerse çok büyük bir temkinle konuşmaları, kendini isbat etmiş mana aleminin büyüklerinin düşünceleri ile fikirlerini kontrol etmeleri ve yine bu hususta başvurabilecekleri ehil insanlara başvurarak fikirlerinde olgunluğa ulaşmaları önemli yanlışlara düşmeyi engelleme açısından hayati önem arzetmektedir.
Günümüzde bu konuda yaşanan örneklerin haddi hesabı yoktur…
Hizmet hareketine destek olması beklenen diyanet mensuplarının ve teologların menfaatlerini tercih etmeleri, tarafgirlikten ve hasetten kurtulamamaları dolayısıyla yaşanan süreçte hizmet insanlarını bitirme mücadelesinde en ön safta yer almaları bu hususun en iyi örneklerindendir.
Hased, menfaat, tarafgirlik gibi hastalıklardan kendilerini kurtaramayanların akıbeti…
Benzer şekilde aynı davanın yolcuları olan meşrep ve hiziplerin hizmet hareketine sahip çıkmaları gerekirken tam tersine bitirilmesi için yapılan her şeye destek vermeleri de bu açıdan değerlendirilebilir. İslamın ortaya koyduğu kardeşlik, mazluma mağdura sahip çıkma, hoşgörü, hüsn-ü zan gibi altın değerlere rağmen hased, menfaat, tarafgirlik ve mensup olduğu hizip taassubu gibi hastalıklardan kendilerini kurtaramamışlar ve bu süreçte savrulup gitmişlerdir. Hususan bazı Risale Nur cemaatleri üstadlarının bu tehlikelere defaetle dikkat çekmelerine rağmen bir takım küçük meseleleri Hazreti Üstadın ifade ettikleri gibi habbeyi kubbe yaparak dağlar cesametindeki önemli konuları göz ardı etmişler ve maalesef asrın süfyanının ordusu içerisinde yer alarak yaptığı zulümlere ortak olmuşlardır.
Diğer taraftan hizmet hareketi içinde bulundukları halde meselelere bütüncül bakamayan ve hadiselere sadece derinleştikleri bilim alanını verdiği perspektifle bakan ve bir kısmı itibarıyla ilimden kaynaklanan enaniyet, tarafgirlik, sınırlarını bilememe gibi hastalıklarla malul olan akademisyenlerin hizmet hareketi ve manevi konularda yaptıkları yorumlar hakikatı ifade etmekten uzak ve insafsızca olmuştur…
Yaşanan bu ifritten sürecin etkisiyle samimi ve hasbi hizmet mensuplarında da önemli sarsılmalar ve düşünce kaymaları yaşanmıştır. Fakat ilahi inayetin tazahürü olarak başlarında bulunan hadiselere bütüncül bakabilen büyüklerinin kurani ve nebevi kaynaklı olan yaklaşımları ve telkinleri sayesinde hızlı bir şekilde kendilerini toparlayabilmiş ve düşünce kaymalarına karşı kendilerini yine bir lütfü ilahi olarak koruyabilmişlerdir. Böylece Efendimiz (SAV) ifade buyurdukları kendileri ile nübüvetin son bulduğu ve fakat kendisinden sonra gelecek hakiki peygamber varisleri eli ile insanların imdadına koşulacağı ve onların yanlış yollara düşmelerinin önünün alınacağı hakikatı bir kere daha müşahede edilmiştir. Peygamberler ve hakiki peygamber varisleri olmadan insanlığın dalaletten kurtulmaları ve hakikatı bulmaları beşer tarihi boyunca görülmemiştir. Maalesef bu hakikat rehberlerine olan ihtiyaçlarına karşı kör olanlar ve onlardan gelen varidata karşı müstağni kalanlar dalalet vadilerinde at koşturmuşlardır. Günümüzde de durum farklı değildir…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 18.10.2018 [TR724]
Bu verilen misalden anlaşıldığı üzere hadiselere bütüncül yani mahruti bakılabildiği ölçüde hadiseler daha doğru anlaşılacak ve verilen hükümler daha doğru olacaktır. Meseleler bütün cihetleri ile ele alınabildiği takdirde doğru yorumlanabilecektir. Aksi takdirde sadece bir kaç yönü ele alınarak verilen hükümler yanlışlardan uzak olamayacaktır. İlim adamları da kendi alanlarında çalışma yaparken bu hakikatın farkında olmalı ve sadece çalıştıkları, vakıf oldukları alan hakkında yorum yapıp sonuçlar çıkarabilecelerinin farkında olmalıdırlar. Dolayısıyla bütüncül bakışı sağlayacak bütün bilgilere sahip olmadıkları için çıkardıkları hükümleri genellemekten kaçınmalıdırlar.
Meselelere bütüncül bakabilenlerin en iyi örneklerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri İşaratül İcaz tefsirinde hakiki bir tefsirin ortaya konabilmesinin şartlarını ele alırken bu hususa işaret etmektedirler. Daha önceki devirlerde tefsir yazan alimlerin manevi ilimlerin yanında pozitif ilimlere vakıf olduklarını ve dolayısıyla tefsirlerinde daha isabetli yorumlar ortaya koyabildiklerini ifade ederler. Günümüzde ise ilimler çok fazla inkişaf etmiş ve şubelere ayrılmıştır. Bir insanın bu ilimlere genel olarak dahi vukufiyeti imkan dahilinde değildir. Buna binaen bu zamanda hakiki bir tefsirin yazılabilmesi için maddi ve manevi her sahadan ehil insanların iştirak ettiği bir heyete ihtiyaç vardır.
Dünyevilikten sıyrılıp semavi olmak gerek
Tabii ki bu heyete iştirak edeceklerin maddi donanımlarının yanında manevi olarak yeterli olmaları da çok önemlidir. Kendini aşamamış, enaniyetli, gururlu, çıkar hesaplarından kurtulamamış, tarafgirlik ve hased gibi duygulardan sıyrılamamış ve ihlastan mahrum insanların böyle bir heyette faydadan çok zarara yol açacağı ortadır. İçtihat risalesinde bu mevzuyu da Bediüzaman hazretleri ele almaktadır. Böyle bir yola çıkan insanların marziyatı İlahiyi anlama peşinde olmaları gerekmektedir. Dünyevilikten sıyrılıp semavi olmaları gerekmektedir.
Sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalarda da olaylara bütüncül bakabilme hayati öneme sahiptir. Bu önem pozitif ilimlere nazaran sosyal ilimlerde hadiselerin çok fazla sayıda değişkenler içeriyor olmasından ve hadiselerin yorumlanmasında çok farklı disiplinlere ihtiyaç duyulmasından kaynaklanmaktadır. Hele bir de bu değişkenlere zaman farklılığı ve manevi değerler ve boyutlar eklendiğinde iş daha da zorlaşmaktadır. Buna binaen bulundukları zaman diliminin bağlayıcı unsurlarından kurtularak hadiselere daha yukarıdan bütüncül (mahruti) bakabilen ve hadiseleri fizik ve metafizik boyutlarıyla beraber ele alabilen ilim adamları hükümlerinde isabet kaydederken bunu gerçekleştiremeyen ilim adamlarının çok yanlış hükümlere vardıkları ve bulundukları devirdeki insanları yanlış yollara sevkettikleri görülmektedir.
“Ne mutlu o adama ki haddini bilir haddini tecavüz etmez”
Dolayısıyla sosyal bilimler alanında ihtisas yapan insanlar meselelere yaklaşırken hele hele manevi alanlarda da değerlendirme yapacaklarsa bu sınırların farkında olmalıdırlar. Kendi alanlarındaki ehliyetlerinin her alanda onlara söz söyleme hakkı vermediğinin farkında olmaları gerekir. Aksi takdirde çok önemli yanlışlar yapacaklardır. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin 17. Lemada ele aldığı medarı iltibas olmuş beş meselenin birincisinde ifade ettikleri “Ne mutlu o adama ki haddini bilir haddini tecavüz etmez” vecizesi de bu konuya ışık tutmaktadır. Bu hakikatın farkında olarak yapılan çalışmalar ve ifade edilen şeyler isabetli olacaktır. Manevi olarak yeterli beslenmeye sahip olmayan insanlar maddi alanlarda derinleştikce manaya karşı körleşecekleri unutulmamalıdır. Dolayısıyla maddi (pozitif) ilimlerde derinleşmiş insanlar manevi alanlarda söz söyleyeceklerse çok büyük bir temkinle konuşmaları, kendini isbat etmiş mana aleminin büyüklerinin düşünceleri ile fikirlerini kontrol etmeleri ve yine bu hususta başvurabilecekleri ehil insanlara başvurarak fikirlerinde olgunluğa ulaşmaları önemli yanlışlara düşmeyi engelleme açısından hayati önem arzetmektedir.
Günümüzde bu konuda yaşanan örneklerin haddi hesabı yoktur…
Hizmet hareketine destek olması beklenen diyanet mensuplarının ve teologların menfaatlerini tercih etmeleri, tarafgirlikten ve hasetten kurtulamamaları dolayısıyla yaşanan süreçte hizmet insanlarını bitirme mücadelesinde en ön safta yer almaları bu hususun en iyi örneklerindendir.
Hased, menfaat, tarafgirlik gibi hastalıklardan kendilerini kurtaramayanların akıbeti…
Benzer şekilde aynı davanın yolcuları olan meşrep ve hiziplerin hizmet hareketine sahip çıkmaları gerekirken tam tersine bitirilmesi için yapılan her şeye destek vermeleri de bu açıdan değerlendirilebilir. İslamın ortaya koyduğu kardeşlik, mazluma mağdura sahip çıkma, hoşgörü, hüsn-ü zan gibi altın değerlere rağmen hased, menfaat, tarafgirlik ve mensup olduğu hizip taassubu gibi hastalıklardan kendilerini kurtaramamışlar ve bu süreçte savrulup gitmişlerdir. Hususan bazı Risale Nur cemaatleri üstadlarının bu tehlikelere defaetle dikkat çekmelerine rağmen bir takım küçük meseleleri Hazreti Üstadın ifade ettikleri gibi habbeyi kubbe yaparak dağlar cesametindeki önemli konuları göz ardı etmişler ve maalesef asrın süfyanının ordusu içerisinde yer alarak yaptığı zulümlere ortak olmuşlardır.
Diğer taraftan hizmet hareketi içinde bulundukları halde meselelere bütüncül bakamayan ve hadiselere sadece derinleştikleri bilim alanını verdiği perspektifle bakan ve bir kısmı itibarıyla ilimden kaynaklanan enaniyet, tarafgirlik, sınırlarını bilememe gibi hastalıklarla malul olan akademisyenlerin hizmet hareketi ve manevi konularda yaptıkları yorumlar hakikatı ifade etmekten uzak ve insafsızca olmuştur…
Yaşanan bu ifritten sürecin etkisiyle samimi ve hasbi hizmet mensuplarında da önemli sarsılmalar ve düşünce kaymaları yaşanmıştır. Fakat ilahi inayetin tazahürü olarak başlarında bulunan hadiselere bütüncül bakabilen büyüklerinin kurani ve nebevi kaynaklı olan yaklaşımları ve telkinleri sayesinde hızlı bir şekilde kendilerini toparlayabilmiş ve düşünce kaymalarına karşı kendilerini yine bir lütfü ilahi olarak koruyabilmişlerdir. Böylece Efendimiz (SAV) ifade buyurdukları kendileri ile nübüvetin son bulduğu ve fakat kendisinden sonra gelecek hakiki peygamber varisleri eli ile insanların imdadına koşulacağı ve onların yanlış yollara düşmelerinin önünün alınacağı hakikatı bir kere daha müşahede edilmiştir. Peygamberler ve hakiki peygamber varisleri olmadan insanlığın dalaletten kurtulmaları ve hakikatı bulmaları beşer tarihi boyunca görülmemiştir. Maalesef bu hakikat rehberlerine olan ihtiyaçlarına karşı kör olanlar ve onlardan gelen varidata karşı müstağni kalanlar dalalet vadilerinde at koşturmuşlardır. Günümüzde de durum farklı değildir…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 18.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)