Kendinizden kısaca bahseder misiniz?
Eş, Baba, Hukukçu.
Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’ hangi düzeyde? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, “Akp Yargısı’’, “Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?
Türkiye 03 Kasım 2002 tarihinde tek başına bir iktidar ile tanıştı. 2018 yılının ortalarına geldiğimiz şu günlerde bu siyasi iktidarın 16 yıllık kesintisiz yönetimini görüyoruz. 16 yıllık yönetim dönemi tabi ki tek düzelik içermiyor. Bu 16 yıl içerisinde siyasi, hukuki, ekonomik ve toplumsal birçok değişiklik gördük, yaşadık, tecrübe ettik. 2002 yılının sonunda yapılan seçimlere kadar ülkede siyasi iktidarda istikrar problemi yaşadığımızda hiçbir şüphe yok. Mevcut iktidar da bu siyasi beklentinin bir tezahürü olarak siyaset sahnesine çıktı ve bir anda başrol üstlendi.
Ben siyasi iktidarın bu 16 yıllık serüvenini birden fazla parça içinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Örneğin siyasi güç bakımından 2002-2007 yılları arası ülkede siyasete yön veren farklı dengelerin olduğunu, askeri bürokrasi ve özellikle derin devlet yapısının siyasi iktidarı hazmedemeyişi ve çevrelemesini görmemek için gözlerin kapalı olması gerekir. 2006-2007 Cumhurbaşkanlığı seçim dönemi öncesi, süreci ve sonrasında bu ülkenin nasıl bir demokrasi sınavından geçtiğini hepimiz gördük. 2007-2012 döneminde seçilen yeni Cumhurbaşkanı Abdullah Bey ile seçim sonuçları siyasi iktidarın istediği şekilde sonuçlandı ve bu dönemde siyasi güç özellikle yürütme açısından ciddi anlamda arttı, ayakları yere basar hale geldi.
2007-2012 yıllarını bir bütün halde hukuki açıdan değerlendirmek gerekirse, AKP’nin gerek kuruluş bildirgesinde gerek sonraki dönemde hükümet planlarında Avrupa Birliği adaylığı için yoğun şekilde uyum yasaları yaptığı, bu uyum yasalarının da uluslararası hukuk standartlarını yakalama adına ciddi ve gayretli girişimler olduğu açıktır. Tabi burada tek başına bir yasama organının bu kararları aldığını ve AB uyum yasalarını oluşturduklarını kabul etmek ve tüm bu iyi gelişmeleri yasama ve yürütmenin siyasi kanatları ile sınırlamak işin geri planında çalışanlara haksızlık olur.
Kimdir bunlar? Bunlar devletin siyasilerle birlikte değişmeyen, en azından büyük çoğunluğu işini her iktidar döneminde sürdüren bürokratik kadrosu ve değerli hukuk akademisyenleridir. Adalet bürokrasisinde ve üniversitelerde görevli bu kişiler bu değişim ve demokratikleşme sürecinde ismi bilinmeyenlerdir. Zaten yasa yazım tekniğini bilmeyen hatta hukukçu olmayan siyasilerin oturup yasa metni hazırlaması da mümkün değildir. Siyasi iktidar ise bu hukuki ve demokratik değişimin gereğine inanarak hareket etmiş ve bu yasa değişiklikleri yapılmıştır. En azından ben hala öyle olduğuna inanmak istiyorum.
2012-2014 dönemi ise bence hukuki anlamda bir durgunluk dönemi. Bu dönemde siyasi iktidarın bir takım plan değişikliğine ve hatta tepeden inme bir bürokratik yeniliğe gittiğinde şüphe yok. Türkiye’de her iktidarla birlikte yeni bir bürokratik kadro oluştuğu en azından üst düzey bürokratların değiştiği maalesef bir gerçek. Ama hiçbir dönemde bu kadar köklü ve tepeden inme, liyakat şartının yok edildiği bir taban değişikliği olmamıştı.
2014 ve sonrası yani yaklaşık 4 yıllık dönem ise hukukun öyle ağır ağır değil tepesine vura vura yok edildiği bir dönem bence. 2012 yılına kadar uluslararası hukuk standartlarını yakalama adına ne tür değişiklikler yapıldı ise bu değişiklerin birçoğundan gerekçesiz olarak vazgeçildiğini gördük. Kimisi kanun değişikliği ile oldu kimisi de Anayasa’yı fiilen yok eden OHAL KHK’ları ile. Bu konuda sadece bir örnek vererek konuyu açıklamak istiyorum:
Yanlış hatırlamıyorsam 2010 yılına kadar 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununu 153.maddesine göre, bir soruşturma sırasında soruşturmanın güvenliği tehlikeye düşmesin diye ilgili mahkemeden karar alınıp dosyanın taraflarının dosyadan bir örnek alması engellenebiliyordu. Yani dosyadaki avukat savunma öncesinde gidip benim müvekkilim ile ilgili dosyada ne var ne yok bakalım ona göre savunma yapalım dediğinde dosyada kısıtlama kararı gizlilik kararı olduğu söylendiğinde geri çevrilebiliyordu. 2010 yılında ya da 2011’de uyum yasaları çerçevesinde bir değişiklik ile bu yasa hükmü değiştirildi. Çok önemli bir değişiklikti bu çünkü doğrudan savunma hakkı ile ilgiliydi. Zaten bir ülkede hukuk sistemi adına savunma hakkını yok ettikten sonra başka bir şeyin ayakta kaldığını söylemek mümkün değildir. Savunma yani kişinin iddialara karşı masumiyetini ortaya koyması, yahut suçlu ise bile amacını açıklaması, suçun vasıf ve tayini için yargılanan, soruşturulan kişinin kendini söz ve yazı ile ama özellikle sözle ifade etmesidir. Peki insan ne ile suçlandığını bilmeden savunma yapabilir mi? Yapamaz elbette.
AİHS’nin 6.maddesinde Adil Yargılanma hakkı içinde düzenlenen savunma hakkı, adalet sisteminin güvence altına alması gereken en önemli haklardan biri olma özelliğine sahiptir. Türkiye cumhuriyeti de yasasında savunma hakkına ağır bir darbe vuran bu hükmü kaldırdı. Demokratik bir hareketti. Hukuki bir hareketti. 2014 yılı sonlarına geldiğimizde birkaç yıl önce kaldırılan bu hüküm yeniden yasaya eklendi. Yasama organı tarafından hem de. Daha önce bu yasayı değiştiren vekillerin çoğu bu kez değiştirdikleri yasa metnini yeniden eklediler. Neden bu değişikliğe el kaldırdı vekiller? Bence çoğu bilmiyordur bir iki yıl önce bu değişikliği yine kendi el hareketleri ile yaptıklarını. İşte savunma hakkı gibi çok temel, vazgeçilmez, tecavüz edilmez, sınırlandırılmaz bir hak birkaç yıl önce olması gerektiği gibi korunurken birkaç yıl sonra yine aynı kişiler tarafından korunaksız hale getirildi. Gerekçesi ise hükümetin cemaate başlattığı operasyonlar. Gerek gözaltına alınacakların gerekse avukatlarının elleri kolları bağlı olsun herhangi bir evrak görmeden savunma yapsınlar diye bu değişiklik yapıldı. Başka bir gerekçesi yok.
Diğer yandan 20 Temmuz 2016’dan bu yana süren OHAL dönemi var. Anayasa’nın askıya alındığı malum. Yasama organının yapacağı işler 25-26 bakan tarafından yapılıyor. Hoş bu çalışmayı da onlar yapmıyor. Yine bir bürokratik kadro hazırlıyor ama bu kadro bu kez OHAL kadrosu. Ceza Muhakemesi Kanununda bir değişiklik yapılıyor. Tüm ülkedeki yargılamaları etkiliyor. Ama bunu yapması gereken yer meclis iken 25 kişinin imzası ile KHK çıkarılıyor. OHAL KHK’larının da belli şekli şartları var. İçtüzüğe göre belli süre içinde kanunlaşmaları için meclis gündemine alınmaları lazım. Ama bakıyorsunuz üzerinden 2 yıla yakın zaman geçmiş hala KHK meclis gündemine getirilmemiş.
Özellikle yasal değişikliklerin bu şekilde kanun yazma sistematiği dışında sadece devam eden yargılamalarda görevli kolluk, savcı ve hakimlerin işini kolaylaştırmak için yapılması hukuka ağır darbedir. OHAL kalkınca kendiliğinde kalkacak metinlerin tüm hukuk sistemini bağlayıcı bir hal alması ileride ciddi tehlikeler oluşturacaktır. Mesela yüzbinlerce insan OHAL KHK’ları ile işinden atıldı. İdare hukuku ve idari yargı Türkiye’de özel bir alan. Ve kendi kuralları kendi sistematiği var. Ama bu da bir yargılama ve bu yargılamaya konu olan idari işlemler için de yargılama için de mutlaka olması gereken savunma hakkı. Bakın yine döndük savunma hakkına. Ama Türkiye’de 2 yılda 150 bine yakın insan mesleğinden atıldığını internette listelerin açıklanması ile öğrendi. Savunmaları alınmadı. Üzerine bir de bu işleme karşı yargı yolu kapandı.
Sonra aradan aylar geçti de uluslararası hukuk camiası özellikle AİHM iç hukuk yolu olmazsa biz bakmak durumunda kalırız gibi bir açıklama yapınca bu kez de komisyon kuruldu. Komisyonun kararına karşı da tekrar idari yargı yolu açıldı. Yani bu hukuka aykırı işlerin dava edilebilmesi için süreç her birey açısından en azından bir yıl ötelenmiş oldu. İçler acısı bir hal. Şu an çalışma sistemi ise sen atıldın masumluğunu ispatla. Peki en basit hukuk devleti ne diyor, suçluluk sabit oluncaya kadar herkes masumdur. Yani esas olan masumiyet. İstisna olan suçluluk. Şimdi takip ediyoruz onbinlerce başvuru içinde bine yakın insan işine iade edilmiş. Yani sadece bu bin insan bile masum olsa ve işine dönse bunun için bile bu komisyonu kurmak gerekir. Ama bundan daha önce bu komisyona gerek kalmadan savunma alıp idari tasarruflar ile soruşturma ve disiplin kararları verilmesi gerekirdi. Önce mağdur et sonra işine iade et. Bu sistemi hukuk mantığı kabul etmez ama 2018 Türkiyesinde bunlar lütuf olarak görülmeye başlandı.
Onbinlerce insan aynı gerekçelerle tutuklu. Cezaevleri doldu taştı. Bine yakın bebek de annesi ile içerde. Anne baba içerde olup çocukları yurtlara verilenler var. İşkenceler ve öldürmeler ve tecavüzler artık sıradanlaştı. Birçok uluslararası resmi ve sivil kuruluş yaptığı gözlem ve hazırladıkları raporlarla bunu belgeledi. Değişen bir şey yok. Hala kadınlar namusları ile tehdit edilip istenen şekilde ifade alınıyor. Hala kaçırılıp haber alınamayan insanlar var. Verilen cezaların fiillerle ilgisi yok. Siyaset yargılama takvimi belirliyor ve 20 Temmuza kadar darbe davaları bitecek diyor. Yargılamanın ne zaman biteceğine hükümet karar veremez ki Anayasa’nın 9.maddesine göre mahkemeler bağımsızdır. Her biri birbirinden de bağımsızdır. Kim ne zaman yargılamayı bitirirse o zaman hüküm verir. Bir takvim belirlemek doğru değil. Diğer yandan 15 Temmuz sonrası başlayan bir uygulama ile mahkemeler verdikleri kararları Adalet Bakanlığına bildiriyor. Her duruşma sonunda kaç kişi tutuklu kaç kişi tahliye ise bunu bakanlığa bilgi notu olarak gönderiyor. Bu durum yargılamaların tümü ile siyasi iradenin kontrol ve gözetiminde yapıldığını gösterir. Hukuk adına üzücü ve kaygı vericidir. Bu nedenle Türkiye’nin hukukun üstünlüğü endeksinde gerilemesini normal ama bir Türk vatandaşı ve hukukçusu olarak üzüntü ile karşılıyorum.
Akp yargısı olduğu kesin ama cemaat yargısı kavramına katılmıyorum. Cemaat yargısı denilen dönemlerde verilen kararlara ve uygulamalara bakın bir de bu dönemde verilen kararlar ve uygulamalara bakın. Yargıçları düşünceleriyle değil verdikleri kararlarla tartışırsınız, cemaat yargısı denilen dönemlerde yargı altın çağını yasamıştır, şimdi ise yukarıda bahsettiğim üzere yerlerde sürünen yargı dahi yok saray var, sarayın yargısı vr. Yargıçlar ve savcılar sarayın memuru konumunda maaşlı çalısan elemanları hükmünde, yakın zamanda bu hakım ve savcıların sandalye kadar hükümlerinin olmadığı anlaşılacak ama çok geç olacak.
Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hâkim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı. Ayrıca, 2000’in üzerinde hâkim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hâkim, savcı vs. –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum.
Normal bir hukuk devletine hakimler de savcılar da avukatlar da devletin yargı organı dışında yürütme ve yasama organında görevli olanlar da kısacası mesleki istisnası olmadan herkes yargılanabilir. Tabi suç işlerse. Anayasa’nın 10.maddesi kanun önünde eşitliği düzenlemiştir. Tabi yasama organı devletin bazı memuriyetlerini yargılanmasını sıradan vatandaşlar gibi kolay kılmamıştır. Bir hakim bir savcı bir avukat ya da memur ağır cezayı gerektiren suçüstü haller dışında doğrudan soruşturma ve kovuşturmaya muhatap olamaz. Ama maalesef Türkiye’de 15 Temmuzdan sonra binlerce hukuk insanı birçoğu görevli olduğu mahkeme salonlarından, kurul toplantı salonlarından savcılık odalarından yaka paça gözaltına alındılar. Ellerinde hakim cübbeleri ile polis araçlarına bindirildi bu ülkede danıştay ve Yargıtay hakimleri. Görevi başında iki AYM üyesi gözaltına alınıp tutuklandı. Yargılama yapan hem de bu davalara bakan mahkemelerde görevli hakimler duruşma aralarında kelepçe takılıp götürüldü. Bu dönem Türkiye tarihinde emsali olmayan bir dönem. Bu kadar hakimin ve savcının tutuklanması hukuki bir ayıp. Bu kararı verenler de onların meslek arkadaşları ama siyasi bir gaye ile binlerce meslektaşına bir anda terörist olarak bakmayı başarabilmeleri de onlar açısından dikkat çekici. Avukatlar yönünden ise bugün yapılan suçlamalara bakıyoruz neden bu adamın, bu polisin bu müdürün avukatlığını yaptın denerek suçlama yöneltiliyor. Buna nasıl cevap verilir. Avukat hukuki bilgisi ile para kazanan insandır. Müvekkil gelir avukatı bulur bazen avukat müvekkilini bulur. Karşılıklı anlaşma olursa avukat müvekkilinin vekil sıfatı ile işini görür. Dünyanın her yerinde avukatlık böyle yapılır. Neden onun bunun avukatlığını yaptın diye sorarsanız yine savunma hakkına saldırmış olursunuz. Avukatların hedefe alınması savunmanın yok edilmesidir. Kimsenin kendini savunmaya cesaret etmemesi içindir. Avukatı bile tutuklanan adam kendini nasıl savunsun.
Diğer yandan mahkemelerin ve savcılıkların teşekkülüne bakıyoruz içler acısı. Eskiden iki yıllık bir hakim savcılık sınavı sonrası küçük yerlerde tecrübe kazana kazana hakim savcı olunurdu. Şimdi 6 ay içinde mesleğe başlayan genç hakimler var 22-23 yaşında. Hayatın hiçbir tecrübesini görmemiş. Afedersiniz ağzı süt kokuyor. Hangi uyuşmazlıkta hangi yasa kitabını eline alacağını bilmeyen teorik bilgi ile okuldan çıkmış adliye binasına bile hayatında girmemiş 22-23 yaşındaki bir adamı alıp ağır ceza mahkemesine üye yapıyor sonra 25-30 yıllık hakimleri savcıları avukatları yargılatıyorsunuz. Bunun akılla izah edilebilir tarafı var mı. Avukat olarak girdiğim duruşmalarda buna şahit oldum. Kürsü de 30 yıllık başkanın yanında ayak ayak üstüne atan tıraş olmaya bile tenezzül etmemiş, giymiş rengarenk bir gömlek duruşmaya gelmiş hakimler gördüm ben bu altı aylıklardan. Ayrıca hakimliğe savcılığa siyasi olarak ciddi bir yönlerdirme olduğunu düşünüyorum.
Eskiden bu kadar yoğun değildi ama son üç yılda özellikle iktidar partisine yakın isimlerin hakim savcı olduğu gerçeği artık saklanmayacak durumda. Sosyal medya platformlarında da açıkça fikirlerini ideolojilerini yazıp çiziyorlar. Siyasi rüzgarın gücü ile ne kadar ayakta dururlar bilemem ama 20 yıllık bir hukukçu olarak bu halin tiksindirici olduğunu ifade edebilirim.
Kararnameler okunduğunda aslında ortaya çarpıcı gerçekler de çıkmıyor değil. Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, bu kararnameler AKP’li bürokratlarca hazırlanamayacak kadar profesyonel. Neden bunu diyoruz, çünkü yargılama yapan hukukçularından gördüğümüz ve öğrendiğimiz kadarıyla hukuk nosyonu olmayan bir avuç AKP’li hukukçu var. Bu durum olayın perde arkasında yılların kurt ulusalcı hukukçuları olduğunu gösteriyor. Aynen kapatma davasında İşi Partili avukatların Abdurrahman Yalçınkaya yerine iddianame hazırlamaları gibi bir süreç. İnternet bilgisi ve bilgisayar kullanımı ortada olan eski hukukçuların basın taramasını İşçi partili avukatlar kadar kaliteli yapamayacakları nasıl bir gerçekse ağır cezaya tayin olduklarında elleri ayaklarına dolaşan bir avuç AKP’li hukukçunun da bugün Ohal KHK’sı yazması ve hatta bunu akıl edebilmesi mümkün değildir. Kararların altında imzası olanlar dahi bu KHK’ları okumamışlardır.
Zira hukuk dili sıkıcıdır ve hukukçu haricindekilerin mevzuat metinlerini okuyup idrak etmeleri de öyle pek kolay değildir. olaylar ilk cereyan ettiğinde idam getirip hepsini asarız diyen otobüs şoförü zihniyetlilerin hukukun temel ilkelerini bilmedikleri, ülkeyi hukukla değil gazla yönettikleri, yönettikleri kesimin cehaleti ile kendilerinin cehaletinin aynı olduğu da aslında ortala çıkmıştır. Hasbel kader içlerinde hukuk okuyanların da kalkıp efendim idam çıkarsak da geriye dönük uygulayamayız, bunu meydanlarda dile getirmesek demeleri hem korkudan belki daha da kötüsü kanunların geriye yürümezliği ilkesini onların da bilmemesinden kaynaklanıyor olabilir. İşte bu ahvalde meydanları canlı tutmak için de bir argüman olarak kullanılan idam yaygarasının o dönem özellikle hukuk nosyonuna sahip olmayanlarca avazı çıktığınca dillendirilmesi boş bir gürültünün değil hukuktan bi haber yobazlığın gürültüsüydü aslında. Zira ben yaptım oldu, kır kapıyı al mantığına sahip vicdan yoksunlarının darağaçlarını kurup ülkenin fidanlarını asması da bu akılla pek ala mümkün idi. Hele hele bu zulüm yönetiminin gücüne güç gururuna gurur katan o boş kalabalıklar… onlardı aslında baş aktör. Eğer yıllardır bu şakşakçılık devam etmeseydi ve azıcık kendilerine verilen beyin nimetini kullanıp ne yapıyoruz biz milletin malı otobüslerle meydanlara götürülüyoruz kalabalık oluşturup bayrak sallamaktan öte bir şey yapmıyoruz dün ak denene bugün kara deniyor ama biz bunu önemsemiyoruz meydanlarda onca hakaret ve gıybet edilip bizim de buna iştirakimiz sağlanıyor dün elleri öpülen insanlara bugün terörist diyoruz hakikaten biz ne yapıyoruz deselerdi bu zulüm gücü bu kadar artmayacaktı. Herkes kendi yolunu kendi seçti, kendi peşinden koştuğu gücü kendi büyüttü.
KHK oyunları ile ülkeyi şekillendiren zihniyete yakından göz atalım en iyisi. İlk KHK’nın tarihi 22/07/2016 yani Ohal ilanından iki gün darbe girişiminden 7 gün sonra. Normalde bu KHK’da yapılması beklenen şey ne olmalı. Darbeci diye kamuoyuna tanıtılan ve işkenceler sebebiyle yüzü yara bere içinde kalan askerlerin atılması. Ama öyle olmadı. İşe önce cemaate ait hastanelerin, vakıf, dernek, federasyon, okullar, üniversiteler, yurtlar ve pansiyonların kapatılması ile başlandı. Bu listeler 28 Şubat’tan bu yana her ay güncellendiği ve güncellemeyi başbakanlık müsteşarı ile o dönemin Genelkurmay İstihbarat Birimleri birlikte yaptıkları için 934 kolej, 109 pansiyon yurt, 35 sağlık kuruluşu, 104 vakıf, 1125 dernek, 15 üniversite, 19 sendikaya ait listeyi 7 gün içinde oluşturmak zor olmadı. Yani bu listeler AKP iktidar olduğu günden beridir zaten her gün güncellenerek hazır tutulmuştu. Bir dipnot olarak şunu belirtelim ki bugün kapatılan bu kurumlar o listede sadece F.Gülen grubu olarak belirtilenler. Diğer bütün cemaat ve tarikatların da aynı şekilde tüm kurumları aylık istihbarat raporları ile belirlenmiş durumda.
İşte henüz ilk KHK’da bu kurumlara yönelik kapatma kararlarının alınması akıl sahibi herkes tarafından sorgulanmak zorundadır. Eğer bir darbe var ise bu darbeyi yapan vakıf mıdır pansiyon mudur yoksa kolej yahut özel hastane midir? Yoksa silahını kullanan asker midir? Tabi eğer darbe varsa…
İlk kararnamede dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise kamu görevlileri hakkında idari tahkikat yapılması yahut kurumla ilişiklerinin kesilmesi için her kamu kurumuna özel bir tahkikat ekibi belirlenmesi ve bunların kararı ile asker, polis, hakim savcı kişilerin meslekten atılmaları planlanmış iken sonraki kararnamelerde sanki önceden bu konu hiç belirlenmemiş gibi doğrudan meslekten atmaların yaşanmasıdır. Bu durum aceleciliğin ve iş bilmezliğin bir delilidir.
668 Nolu kararnamede ise darbeyle ilgisi olduğu iddia edilen binlerce askerin silahlı kuvvetlerden ilişiği kesilirken cemaat ile ilişkisi olduğu iddia edilen Televizyon kanalları, haber ajansları, radyolar gazete ve dergiler de kapatılmış oldu. Birçoğuna zaten kayyım atanmış olan bu kuruluşların darbe gerekçesi ile kapatılması ve askerler ile aynı KHK’da bir kısım kararların verilmiş olması da ayrıca dikkat çekicidir.
669 sayılı KHK ile yine çok sayıda TSK ve Jandarma Genel Komutanlığı personelinin görevine son verilmiş, ayrıca Harp okullarının kapatılarak yerine milli savunma üniversitesi kurulması kararlaştırılmıştır. Tüm KHK’lar için dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı 1.maddedeki amaç cümlesinde ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında, darbe teşebbüsü ve terörle mücadele çerçevesinde zaruri olan tedbirlerin alınması” şeklinde bir gerekçe belirtilmiş olmasına rağmen zaruri olmayan bir kısım uygulamalara da acele ile başvurulmuş olmasıdır. Örneğin bu KHK ile milli savunma üniversitesi kurulmasında nasıl bir zaruret bulunmaktadır. Zaruretin kelime manasını bilmeyen toplum kurulan bu yeni üniversiteye imam hatip kökenli öğrencilerin de alınacak olması ile ordunun peygamber ocağı haline getirileceğine inandırılmıştır. Bu saçma gerekçeye inanan tek grup maalesef kültür seviyesi yerin dibinde olan bir topluluktur. İHL’lerin ahlaki ve dini eğitim düzeyi çocuğu yahut herhangi bir yakını orada okuyan birçoklarınca bilinmektedir. Geneli zan altında bırakacak beyanlardan sakınmakla birlikte yapılan bu hamlenin aslında bir siyasi görüşün asker düşmanlığının bir tezahürü olduğunu kabul etmek durumundayız. Yıllarca askere kafir nazarı ile bakan ancak kendisi de en çok cumadan cumaya namaza giden, Müslümanlığı ince bir sakal bırakmak ve selamünaleyküm demekten ibaret sanan yobaz bir aklın, aklı başında, kültürlü, dine saygılı ve dini inancını da kendi içine yaşamasını bilen, devletçi ve milliyetçi kahraman askere saldırısıdır aslında Harp okullarının, askeri liselerin ve harp akademilerinin kapatılması. KHK’da Milli Savunma üniversitesinin kuruluşu, rektrör ve yardımcılarının seçilmesi gibi detaylar dahi düzenlenmiştir. Var olan Harp okulları ve astsubay meslek yüksek okullarının üzerinde bir üniversite kurularak acele ile böyle bir yapılanmaya gidilmesi askerin zayıflatılması için atılmış siyasi bir adımdır. Mevcut siyasi iradenin istediği nitelikte subayların buralardan mezun olması en iyi ihtimalle 4 yıl, astsubayların ise 2 yıl alacağı da dikkate alındığında yapılmak istenenin KHK’nın amaçladığı zaruri bir değişiklik olmadığı hedefin kısa süreli bir plan değil, uzun soluklu ve siyasi düşüncesi olan bir çalışma olduğu ortaya çıkmaktadır.
Harp akademilerinin kapatılması ile askerin kurmay zekası da ortadan kaldırılmıştır. Askeri bürokrasinin yüz akı olan kurmay sınıfı siyasi ideolojilere boyun eğmemesi, teknik ve akademik donanımı ile bilinmektedir. Kurmaylık sınıfının kaldırılması ile her subayın general olmasının yolu açılmış, siyasi otoritenin kendine yakın gördüğü kişileri general yapması kolaylaşmış liyakat şartı da ortadan kalkmıştır.
Bu değişiklik ile birlikte harp okullarında okuyan öğrenciler de ÖSYM tarafından puanlarına göre sivil üniversitelere dağıtılmıştır. Hatta 30 Ağustosta rütbe takacaklar da bu haklarından mahrum bırakılmış ve sivil bir üniversiteden diploma verileceği belirtilmiştir. Bir yandan milli savunma üniversitesi kurulurken diğer yandan bu üniversitenin öğrencileri olması gereken kişilerin başka sivil okullara nakledilmesinin ve mezun olacakların başka okullardan mezun edilmesinin hiçbir ahlaki, hukuki ve vicdani izahı yoktur. Yine aynı KHK’da Gata ile ilgili bu denli detaylı çalışmaların yapılmış olması darbe öncesinde ciddi bir hazırlık olduğunun en açık izahıdır. Ancak flu olan kısım bu detaylı KHK’ların kim tarafından ne zaman yazıldığıdır. Zira GATA’nın devredilmesi ile ilgili hükümlerin teknik meseleler olduğu değerlendirildiğinde, GATA’dan yönetici konumundaki yüzlerce görevlinin gözaltına alınıp tutuklandığı bir ortamda, birkaç gün içerisinde KHK’da yazılı hususların hukuki bir metin haline getirilmesi de imkan dahilinde gözükmemektedir.
Yine özellikle askeri yargı olmak üzere askeri sistemi düzenleyen yasa metinlerinde çok detaylı önemli değişiklikler de yine bu KHK ile yapılmıştır. Birkaç maddelik yasa metinlerinin bile hazırlanması uzman komisyonlarca yapılıp günlerce tartışılıyor iken askeri sistem için hayati öneme sahip olan bir kısım kanun değişikliklerinin birkaç gün içerisinde yapıldığına en azından hukukçuların inanması mümkün değildir. ve şunu tekrar ifade etmek isteriz ki bu metinlerin AKP nin sadece mesai saatinde çalışan bürokratlarınca hazırlanmasına imkan yoktur.
Darbe gününden tam bir ay sonra 15/08/2016 günü çıkarılan 670 nolu KHK incelendiğinde ise bazı kamu kurumlarından, Türk Silahlı Kuvvetlerinden, Sahil Güvenlik Komutanlığından, Emniyet Genel Müdürlüğünden binlerce kişinin meslekten çıkarılmasına karar verilmiştir. İlk listelere göre bu kişilerin sonradan belirlenmesi cadı avındaki süreklilik ve ihbarlardan kaynaklanıyor olabileceği gibi bir anda çıkacak geniş bir ihraç listesinin ihraçlara olan güveni de sarsacağı da düşünülmüş olabilir.
Ancak şunu da ifade etmek isteriz ki her ortamda gündeme getirilen darbe şehitleri/maktulleri ile ilgili düzenlemenin, ancak bir ay sonrasına yetişmesi ve bu kararnameye konu edilmesi, bu çalışmaların öyle bir iki günde yapılmasının mümkün olmadığını da ortala koyan sağlam bir delildir. Bu denli önemli olan bir konuda bir aylık süre hukuk sistematiğine uygun bir araştırma için makul kabul edilebilecek bir süredir. Ancak bundan daha kapsamlı ve ince bir çalışmayı zorunlu kılan ihraç listelerini çok kısa sürede tamamlanması soru işaretlerini artırmaktadır.
671 ile çok sayıda kanunda esaslı değişiklikler yapıldı. Özellikle KHK’nın 31.maddesi ile 3713 sayılı TMK ya eklenen 20/A maddesi ile hakkında bu soruşturma kapsamında işlem yapılanların malvarlıklarına, darbe girişimi sırasında gerçek, tüzel kişiler ile kamunun uğradığı zararların tazmini için el konulabileceği şeklinde ağır bir hüküm eklendi.
Yine KHK’nın 32.maddesi ile de Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin infazı hakkında kanuna eklenen geçici madde ile infaz sürelerinde ciddi anlamda değişiklik yapılıp, hırsız, dolandırıcı, silahlı-bıçaklı yaralama sanıkları, rüşvetçiler, gaspçılardan müteşekkil 30 bin kişi denetimli serbestlik ile salınmıştır.
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?
Beni bir hukukçuyum ve Bylock konusuna da sadece hukuki açıdan bakarım. Bylock herşeyden önce bir iletişim aracı. İnternet üzerinden kullanılabilen bir iletişim aracı. Dünyanın hiçbir yerinde bir iletişim programını kullanmak suç değil. Mesela telefon kullanmak tek başına suç değil. Ama siz telefonla konuşurken karşıdakine hakaret ederseniz suç oluşur. Bylock eğer bir iletişim aracı ise yazılımını kim yaparsa yapsın kişiler suça dair bir anlaşma, suç işleme planı yapmıyorlar ise sadece bunu kullanmak suretiyle kimse suçlanamaz. Hepimizin bildiği üzere Bylock kullanım iddiası 15 Temmuz’dan hemen sonra sahneye sürüldüğü ve darbeye katılanların bu program üzerinden yazıştıkları iddia edildi böyle olunca alıcısı da çok oldu ama sonradan öğrenildi ki program 2016 yılı başında kullanımdan kalkmış. Kullanıldığı sırada gizli saklı da değilmiş. Google playstore ve apple marketten 1 milyona yakın indirme olmuş. Bir milyon bir uygulama için gayet iyi. Programın kripto özelliği olması falan bunlar onu suç unsuru yapmaz. Çünkü artık piyasadaki tüm haberleşme programları kriptolu ve Bylock ile ilgili yazılan teknik raporlara baktığımızda kesinlikle bir telegram bir viber bir whatsapp gibi başarılı bir güvenlik sistemi de yok. bunlar genel bilgiler.
Diğer yandan Bylock kullanımına dair bilgileri MİT hackleme yöntemi ile elde etti. Bu elde edişten sonra bu bilgiler Emniyet ve savcılık ile paylaşıldı. Sonra emniyet bunlar istihbari diye kendi içinde bir araştırma yapınca veriler geri alındı. Sadece Ankara CBS’ye verildi. Ve Verilerin elde edilmesi üzerinden yaklaşık 6 ay sonra Ankara’da bir sulh Ceza Hakimi inceleme kararı verdi. Dikkat edin. Veriler elde edildikten sonra. Ama bizim mevzuatımızda elektronik yahut dijital delillerin incelenmesi, el konulması kopyasının alınmasına imkan veren CMK 134.madde işlemden önce mahkeme kararının varlığını zorunlu tutuyor. Yani daha ilk düğme yanlış iliklendi. Diğer yandan MİT ancak casusluk kapsamında adli delil toplayabilir bu MİT yasasında açıkça belirtilmiş. Diğer suçlar kapsamında ise ancak istihbari verilere ulaşır. İstihbari veriler ise delil olmaz. Şüphe olabilir ama bir suçun ispatı için kesin kanıt olamaz. Bu nedenle daha usul bu açıdan ihlal edilmiş halde. Bunlara sonradan inceleme kararı alınması yazışmaların emniyet üzerinden yapılması adli hüviyet kazandırmaz. Hırsızlık malına etiket yapıştırıp tezgahta satmak gibi bir şey bu. Usul esastan önce gelir. 134 detaylı bir hüküm. Dijital nasıl kopyalanır muhataba ne verilir kopya alınamaz ise ne olur… Bunların hiçbiri yok. MİT ben birşeyler buldum program serverını hackledim senin de ismin burda var diyor. Olay bu. Doğrulama yolu ne peki BTK’dan gelen CGNAT kayıtları.
Şimdi birçok dosyada gördük ki CGNAT kayıtları HTS yani normal telefon kayıtları ile tutarsız. Telefon İstanbul’dan baz veriyor CGNAT Ankara’dan. Bu tutarsızlık bile tek başına bunla hükme varılamayacağını gösteriyor. Ama daha buna gelmeden önce Türkiye’de internet trafik bilgileri 5651 sayılı yasaya göre en çok 2 yıl kayıt altında tutulabiliyor. İlgili yönetmelik ise bunu 1 yıl ile sınırlamış. Ama davalara bakıyorsunuz. 2017 yılında açılmış bir davaya 2014 ağustos 2015 aralık ayları arasındaki veriler delil olarak sunuluyor. Ne bu? Yasak delil. Yasak delille hükme varılmaz. Devlet demiş ki GSM firmalarına en çok iki yıl bunların kaydını tut. Sonra mahkeme demiş ki 2017 yılının Aralık ayında bana bu adamın CGNAT kayıtlarını yolla. GSM firması 2014 yılı Ağustos’tan itibaren veri yollamış. Bunların otomatik olarak silinmesi gerekirdi. Neden silinmedi? Bu aslında ciddi bir ulusal güvenlik sorunu. Ticari amaçlı şirketler milyonlarca insanın kişisel bilgilerini yasanın verdiği talimatın dışında saklı tutuyor. Bu ileride ciddi tazminatlara sebep olacaktır. Tabi cezai boyutları da vardır. Şu an Türkiye’de faaliyet yürüten üç GSM firmasının bu kayıtları illegal olarak tuttuğu gerçeği bu firmaları ciddi mali kayıplara da uğratır.
Diğer yandan MİT tarafından hazırlanan raporda Bylockserverlarına17/11/2014’ten sonra Türkiye IP’lerinden erişimin mümkün olmadığı bu sebeple VPN kullanılması gerektiği söyleniyor. Bu ne demek. . Yani halkçası siz Türkiye’de faaliyet gösteren Türkcell, Vodafone, Avea isimli firmaların GSM hatlarından, bunların internet hatlarından Bylockserverına bağlantı yapamazsınız. Bylock sunucusu bağlanmayı engellemiş. Bunun için VPN kullanılması gerektiğini söyleyen yine MİT. Amaç IP’ler tespit edilmesin diye. Yani siz bir VPN programı kullandığınız zaman önce o VPN programının serverına gidiyorsunuz o sizi hedefe yönlendiriyor. Ama bağlantı noktanız Bylock IP’si değil VPN IP’si oluyor. Dolayısıyla servera bağlantı olmadığından hedef IP olarak Bylock hedef IP’lerin görünme ihtimali yok. Bu teknik olarak imkansız. GSM operatörlerinin bu bilgiye ulaşması mümkün değil. Ama bakıyorsunuz CGNAT kayıtlarına 17/11/2014’ten sonra da kayıtlar var. Bu tarihten sonra bir tane bile sinyal kaydı olması doğrulama için kullanılan bu verilere güven olmayacağını ispatlar. Bu teknik ama çok önemli bir konu.
Bylock bir iletişim aracı olarak kabul edilirse bu durumda iletişim tespiti için CMK 135.madde kapsamında iletişimden önce alınmış bir mahkeme kararı lazım. Ama MİT çalışmasında bu karar yok.
Bylocknserverlarını bir dijtal delil olarak kabul edersek bu durumda CMK 134.madde kapsamında, elde etme işleminden önce verilmiş bir mahkeme kararı olması lazım. MİT çalışmasında bu da yok. Yani hukuki ve usuli hiçbir şey yok.
Bylock delil güvenliğinin türkiye’de sıfıra indiği bir durum oluşturdu. Yarın birileri siz de xy isimli bir iletişim programı kullanmışsınız alın bu da serverı hackledik, bu da cgnat kaydı derse hiç sürpriz olmaz. Belirlenen ve imhası istenen düşmanın yok edilmesinde acımasız, hukuk dışı ve kabul edilemez yöntemler bunlar. Suç ve cezada aslolan fiildir, bylock kullandıgı iddia edilen kişiler bu program ile suca konu hangi fiili işlemişler buna bakmak gerekir. Öncelikle fiile bakmak gerekirken hiçbir eyleme bakmadan bylock programı olanları direk örgüt uyeliğinden cezalandırmak evrensel hukukun ırzına geçmektir. Evrensel hukuku tanımayan gürüh bir gün tanımadıgı hukuka muhtaç olacak. Netice olarak bylock ile ilgili verilen tüm kararlar bozulacak ve magdurlar devletten ciddi tazminat alacaklar.
Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?
Şu bir gerçek ki toplum Ergenekon ve Balyoz davalarını hep basın vasıtası ile öğrendi. Basının haber yapma özgürlüğü ve halkın haber alma özgürlüğü anayasa ile güvence altına alınmış olsa da insanların lekelenmeme hakkı bu haklardan her zaman daha üstündür. Bu nedenle ben her dönem için açıkça şunu ifade etmek isterim ki kolluğun yaptığı soruşturma işlemleri ve adliye binalarında savcıların ve hakimlerin yaptığı yargı işleri herkesin konuşacağı, halkın ağzına sakız edilecek nitelikte gayri ciddi şeyler değildir. Dün bu davalar da yine hükümete yakın yayın organlarında gazetecilerin ve kendini gazeteci zannedenlerin diline pelesenk oldu.
Dün bu davaları hararetle savunan ülkede bir derin yapı, ülkede askeri vesayet ve askeri darbe riskinin her daim taze olduğunu haykıran insanların bugün dünkü o sözlerinin aksine bu davalara kumpas demekten gocunmadıklarını görüyoruz. Bu bence çok vahim tablo. İnsan inandığı şeyler konusunda dolambaçlı olmamalı. Düz olmalı. Konjonktüre göre hal tarzı belirleyenler gücün yanında yer almayı meslek edinenler de bu ülkenin normalleşmesini en çok engelleyen niteliksiz ama etkili kalabalıklar. Şunu açıkça ifade edeyim ki ben o dönem bu davaları hukuki olarak takip edip hatalarına yahut gereklerine dair tartışmaların hiçbirisinin içinde yer almadım. Soruşturma ve kovuşturma aşamasında olan bir davanın tarafı da değilsem bu konuda yorum yapmayı da etik bulmadım.
Neticede yargılama mahkemelerin işi. Ancak müvekkillerimin bu davaların soruşturmalarında yer almış olmaları ve bunlardan kaynaklı bir takım suç isnatları ile karşılaşmış olmaları sebebiyle konuya duyarlılığım arttı diyebilirim. O yargılamaların bütününe ışık tutan Ergenekonla ilgili Yargıtay’ın bozma kararı ve AYM’nin Balyoz sanıkları ile ilgili verdiği hak ihlallerini inceleme ve yorumlama fırsatı buldum. Şunu kesin olarak söylemek isterim ki Yargıtay 16.Ceza Dairesinin Ergenekon bozma kararında temel aldığı prensiplerin yüzde onu bugünün yargılamalarına uyarlansa devam eden yahut karar verilmiş davaların hepsi ortadan kalkar. Yargıtay’ın Ergenekon kararındaki gerekçe kısmı yanılmıyorsam 170 sayfa civarında ve bir iki paragraf haricinde bütünü usul hataları. Örneğin CMK 134.madde kapsamında neredeyse tüm sanıklar yönünden bozma kararı verilmiş. Yargıtay diyor ki bir kişiye ait dijitalin imajını olay yerinde almadıysan hadi imkan olmadı kollukta imaj aldın ama yanında şüpheli yahut vekili yoksa, imaj tutanağının bir örneğini vermediysen, bu teknik inceleme için CMK 134.madde kapsamında verilmiş bir mahkeme kararı yok ise o zaman delil hukuka aykırıdır ve hükme esas alınamaz. Bu ifadesini 170 sayfalık gerekçede belki yirmi ayrı yerde zikretmiş.
Mesela bir emniyet müdürünün makamında yapılan aramada elde edilen dinleme kayıtları karara binaen yapılmış dinlemeler olmadığı için ve bu dinlemeleri şüphelinin elde ettiği ispatlanmadığı için hükme esas alınamaz diyor. Şimdi bakıyorsunuz Bylock iddialarına önce 1 milyon dendi sonra 215.092 kişi dendi sonra bir anda 102 bine düşürüldü son aşamada 10 bin kişi daha çıkarıldı. Geriye 91 bin küsur kişi kaldı. Nasıl yapıldı bu? İstenenler eklendi istenmeyenler çıkarıldı. Çok absürt örnekler var. Adam ben bylock kullandım etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum diye ifade veriyor. Birkaç ay sonra onbin kişilik listede hata ile bylock kullandığı belirtilen kişiler arasına yazıldığı söylenip aklanıyor. Ne oldu bunun kabulü? Mahkeme kararı olmadan elde edilmiş delil delil değildir diyor Yargıtay. Bylock verileri ile ilgili karar veriler elde edildikten 6 ay sonra alınıyor ise Yargıtay’ın Ergenekon için yaptığı bu kabul neden Bylock mağdurlarına geçerli olmaz? Yargı kararları eleştiriye açıktır. Bu konuda Yargıtay’ın kendi kararı var. Ben de bir hukukçu olarak eleştiriyorum ve diyorum ki birine ak olan diğerine neden kara olur. Yargıtay kararında birkaç kez istihbari verilerin hem de MİT’in verdiği istihbari verilerin delil olmayacağı hükme bağlanmış. Aynı Yargıtay şimdi istihbari verilerle insanlara bylock kullandın terör örgütü üyesisin diye seri kararlar verebiliyor. Aynı daire dikkat ediniz. Aynı üyeler. Hukukun bir bakış açısı vardır ve bu herkese eşit olarak uygulanır. İstediğinize eğip bükemezsiniz. Bir İngiliz devlet adamının dediği gibi yasalar garibanlara uygulanır dosta yorumlanır. İşin özü Türkiye’de budur.
Tekrar Yargıtay kararına dönecek olursak usul hataları diyordum. Neden Yargıtay usul üzerine duruyor. Çünkü bir işin şekli kurallarına uyulmadan yapılacak esasa müessir her iş baştan sakat olur. Yargıtay da buna temas ediyor. Avukatlarla ilgili de güzel yorumları var. Avukat yaptığı iş sebebiyle müvekkiline yardım etmiş sayılmaz onunki savunma görevidir diyen Yargıtay. Bakıyoruz yüzlerce avukat arkadaşımız sadece baktıkları davalar nedeniyle tutuklular. Bir arkadaşımız sadece yakup saygılının avukatı olduğu için alındı. Bir yıl tutuklu kaldı. İddianamesi iki kez iade edildi. Neden, delil yok. bir yıl sonra serbest kaldı. Adalet tecelli etti mi?
Yargıtay dinleme işlemleri ile ilgili de önemli noktalara temas ediyor. Yasada belirtilen usul kurallarına riayet edilmemesi gibi. Şimdi biz diyoruz ki GSM firmaları iki yıldan fazla veri tutamaz. Firma 4-5 yıl öncesine ait verileri getirip mahkemeye sunuyor. Nasıl sakladın sen bunu yasa izin vermiyor diyen yok. GSM firmaları mahkemelere gönderdikleri yazılarda kesin konuşmuyor ve hala bu verilerde hatalar olabilir diyor. Birçok avukat onlarca dava dosyasında bilirkişi incelemesi istedi. Ama hiçbir mahkeme yanaşmıyor. Özel olarak alınan hukuki ve teknik mütalaalara ise maalesef yargıçlar gözlerini kapatıyor. Bu siyas atmosferde bir tane bile hakimBylock ile ilgili yeni bir teknik inceleme yaptırmaya cesaret edemez. Neden mesleğini kaybetmemek tutuklanmamak için.
Benzer durum Balyoz davasında da oldu ve sanıkların beraat gerekçesi toplu ve tek. Delil güvenliği sağlanmamış CMK 134’e aykırı. Listelerde isminin bulunmasından kişi sorumlu tutulamaz. Bugün tüm dava dosyalarında nerden çıktığı belli olmayan listelerle insanlar mahkum ediliyor. Karar olmadan hackerlık yöntemi ile elde edilmiş veriler hükme esas alınıyor. CMK 134 sadece Balyoz ve Ergenekon için mi yazılmış bir yasa metni.
Yine Yargıtay kararında gizli tanık ve tanık beyanlarına da ağır eleştiriler var. Mahkemenin bu konudaki görevinin tanığın anlatımlarının doğruluğunu test etmek olduğu yazılı kararda. CMK’ya atıfla tabi. Gizli tanıkların da beyanlarının doğruluğunun mutlaka mahkemece takdiri gerekir diyor. Bakıyorsunuz bir adam yüz kişinin ismini vermiş. O da gelirdi bu da para verirdi. Duydum. Öyle hissettim. Elimde somut veri yok diyor ama mahkeme sen diyorsan doğrudur deyip tanık beyanı üzerine hüküm kuruyor.
Mesela benim de kesinlikle doğru bulduğum tespitler var. Örneğin birinin ikameti arama kararı olmadan aranmış. Deliller alınmış hükme esas yapılmış. Yargıtay haklı olarak karar yoksa delil yok diyor. Dosyanın bütününde bir ya da iki kişi de bu durum var ama Yargıtay genel bir ifade ile sanki tüm sanıklar yönünden bu usul hatası varmış gibi karar yazmış. Bu da ikircikli bir hal örneği. Bugüne gelelim. Onbinlerce insan yargılanıyor ve abartmıyorum binlercesinde arama kararı yok. yazılı gözaltı kararı yok. kimse görmüyor.
Bir de hani derler ya sinekten yağ çıkarmak diye, yargıtay’ın öyle dar alanda geniş yorumları var ki tek gayenin bozma olduğunu açık ediyor.
Asker şahıslar bakımından askeri mahalde yapılacak aramaların sadece askeri görevlilerce yapılacak olmasına rağmen arama işlemine polisin de iştirak etmesi bir bozma nedeni olarak kabul edilmiştir. İki yıldır TV ekranlarında görüyoruz. Polis elini kolunu sallayarak askeri mahal araması yapıyor. Bu konuda mevcut bir düzenleme yapıldı sonradan KHK ile sanırım ama o KHK çıkana kadar da binlerce asker askeri mahalden polis marifetiyle eline kelepçe vurulup çıkarıldı. Eğer yargıtay’ın bu yorumuna bakarsak bu durumda olanların hepsinin davasının akıbeti bozma olmalı.
Ergenekon ve Balyoz davalarında usuli hataların olduğu Yargıtay kabul ediyor. Biz de bu kabuller üzerinden yorum yapıyoruz. Kısmen kapanmış dosyalar. Kimisi hala yargılama aşamasında. Bu nedenle üzerine fazla konuşmayı da hukuki bulmuyorum. Ama görüyoruz ki Balyoz ile ilgili verilen beraat kararını iki başsavcı vekili bazı sanıklar yönünden istinaf ettiler. Başbakan’ın yakın zamanda yaptığı açıklama da Balyoz adında bir darbe girişimini kabul ettiklerini gösteriyor. Sayın CB de Ergenekon diye bir örgüt yok diyemem dedi ve bu dosya da hala yargılama aşamasında. Bu davalarda görev alan polislerin hakim ve savcıların şu an neredeyse tümünün ihraç ve tutuklu olmaları bunun bir cemaat işi olmadığını gösterir. Hele hele siyasi iktidarın bu kabullerine bakarsak. Zira benzer durum 28 şubat davasında da yaşandı. Polisi hakimi savcısı atıldı tutuklandı ama karar çıktı. Demek ki kişilerin cemaate aidiyetini iddia etmek tek başına yargılamaları çöpe atmayı gerektirmiyor.
Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir? Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Paralel devlet ve terör örgütü iddiaları cemaati yemek için uydurulmuş hukuka aykırı ve suç olan söylemlerdir.
Örneğin x hakimi cemaat mensubu deniyor ve hakkında terör örgütü üyeliğinden dava açılıp cezalandırılıyor. Kendilerine göre hukuki hiçbir tarafı olmayan gazete aboneliği, bylock v.s kriterlerine göre cezalandırıyorlar. Dünyanın hangi hukuk sistemi gazete aboneliğini terör örgütü faaliyeti diye tanımlamıştır.
Bir hakim ile ilgili veya herhangi bir devlet memuru ile ilgili terör örgütü gibi çok ciddi bir ithamda bulunuyorsanız esasa ilişkin çok somut deliller koymalısınız. Terör örgütü olmayan bir hareketin mensuplarını zaten terör suçundan cezalandıramazsınız. Bahsettiğim x hakimin cemaat sempatizanı olduğunu kabul edersek bu suçmudur? Siz insanları yargılarken düşüncelerinden değil fiil ve eylemelerinden yargılayın. Belirtilen hakim yasaya uygun hareket etmiş mi etmemiş mi siz buna bakın. Cemaat iddiasıyla yargılanan hakim savcıların baktığı dosyaları incelesinler bakalım suça konu hangi fiiller var, siz buna bakın.
Tek merkezden emir alındı iddialarına sadece gülüyorum, tüm dosyalarda sadece iddia var. İddiaları ispatlayan hiçbir delil yok, yalancı ve iftiracı tanıklardan alınan beyanları dosyaya delil diye koymak deli saçması bir durumdur.
15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vehameti görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar yapılabiliyor / yaptırılabiliyor?
Benzer durum 80 ihtilalinde de yaşanıyor. Bugün yine ihraç olan bir kısım profesörlerin o zaman henüz asistan iken ihraç olduklarını biliyoruz. O zaman da sıkı yönetim komutanlarının direktifi ile kararlar alınıyordu. Aradan 4-5 sene geçti. İnsanlar bu sürede ciddi mağduriyetler yaşadı ama adalet geç de olsa tecelli etti. Bir iki insanın ağzından çıkan sözle binlerce insanın tüm geleceğinin kararacağına bunun kalıcı olacağına inanmıyorum. KHK’lar Anayasa’nın 15.maddesi ve ilgili hükümlerine göre ve yine Yargıtay içtihatlarına göre ancak döneminde geçerli olur. Binlerce yasal düzenleme yapıldı. Hepsi hukuk çöpü olarak kalacak. Yargı benim kanaatimce rayına oturup sadece hukuka göre karar verecektir.
Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?
Bunun üç sebebi var. Birinci ve en önemli sebep aşırı kin ve nefrete dayalı kural tanımayan hertürlü ahlaki sınırı aşmış düşmanlık, ikincisi ise gücüne % 100 inanmak. Bu gücün ebedi devam edeceği ve yapılanların hiçbir şekilde karşılığı olmayacağı, yargıya hesap verilmeyeceği inancı. Güç zehirlenmesinin ötesinde güce dayalı intihar diyebiliriz. Üçüncüsü de delil bulunamayan dosyalara delil üretmek ve korku imparatorluğunu toplumun tüm tabanına yaymak. Bunda başarılı da olunmuştur. Şu an iktidardan korkmayan bir Allah’ın kulu yok.
Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar söz konusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?
Bu soruyu izninizle düzeltiyorum. Türkiye de sadece yargılamanın savunma ayağı çökmedi yargı kurumu tamamen lağvedildi. Savunma olmadığı gibi iddia ve karar mekanizması da yok. Saray dosyaları hazırlıyor ve çizilen yola haritasına göre adı hakim savcı olan saray memurları tiyatro sanatçıları gibi rollerinin gereğini yapıyorlar.
Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, medeni dünyada yapılan bu hukuk dişi demiyorum artık insanlık dışı muamelelere duyarlı birçok sivil toplum kuruluşları tabiî ki var. Önemli olan bizim bu mekanizmalara derdimizi en iyi şekilde anlatmanın yollarını bulmak. Bundan daha ötesi ise cezaevine olan, öldürülen veya tecavüzeuğrayan insanları kendimizden bir parça gibi görüp dertlenmeliyiz. Dertlenen insan mutlaka derdini anlatacak kişi veya kurumlara ulaşır, bence asıl mesele yeterince dertlenmemek. Bu dertlenme meselesini hukukçu kimliğimle ve vicdani Saiklerimle söylüyorum.
Bizim kullanacağımız argümanımız çok güçlü, haklı ve evrensel. Tüm dünyada karşılığı olan argümanlar ama maalesef bunları anlatmada sınıfta kaldık. Haklı meselemizi anlatmakta daha da gecikirsek yarın inandırıcılığımızı da kaybedebiliriz. Yapılan soykırımı dünyaya çok iyi anlatamazsak soykırıma meşruiyet kazandırırız.
Parası olmayan mağdurlar barolar vasıtasıyla avukat teminine gidebilirler ayrıca arkadaşların hazırladığı hukuki yardımlarla ilgili sitelerden azami faydalanabilirler.Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?
Tabi ki var, ama yeterli sonucu doğuracak güçte ve etkide maalesef olmuyor. Söylem ve kınamanın ötesine gidilemiyor, gerçi AİHM kararına dahi uymayan bir ülkeden bahsediyoruz. ülkemizdeki hukuksuzlukların çözümü için uluslararası kuruluşların tutum ve tavrı çok önemli ama Türkiye de ki kurum ve kuruluşlarında buna destek olması lazım. ülkede işkenceyi ve linci görmeyen kör ve haysiyetini kaybetmiş bir barodan bahsediyoruz.
Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
insanlar umudunu kaybetmemeli, bizim en güçlü silahlarımızdan birisi umudumuz olmalı.
Yasaları keyiflerine göre uygulayan ve dönülmez akşamın ufuklarında kabus dolu gecelere uyananları zor günler bekliyor.
Teşekkürler….
[Thecrcl.ca] 9.6.2018
Elveda Rahmet ayı [Mehmet Ali Şengül]
Kararmış gönülleri aydınlatan, kirlenmiş uzuvları temizleyen, mü’minleri sevindirip şereflendiren mübârek Ramazân-ı Şerif ayını vedâya az kaldı. O şerefli misâfire sâhip çıkıp, feyiz ve bereketinden istifâde edip, hasret ve hicranla uğurlayanlar olduğu gibi, Ramazan-ı Şerif’den hiç haberi ve nasîbi olmayan, günah ve haram seylapları içinde ömrünü çürüten insanların sayısının da az olmadığı muhakkaktır.
Bu şerefli misâfirden haberi olmadığı halde, hakikatlere susamış öyle samimi, müsait insanlar vardır ki; bu şerefli misâfiri onlara anlatmak, sevdirmek de bize terettüp eden bir vazîfedir. Bizler birer itfaiye eri gayretiyle, ebedî saadetin kaynağı olan iman ve Kur’an’ın güzelliklerini, huzur kaynağı olduğunu tebliğ ve temsil yoluyla anlatabilsek; zannediyorum ki, binlerce kişi bu hakîkatlerden, Ramazan-ı Şerif’den ve orucun feyiz ve bereketinden, Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan’dan istifâde edecekler ve saâdet-i dâreyni elde etmiş olacaklardır.
Günümüzde maalesef, kıymet ve değeri tam olarak kavranmasa da, muhtevâ derinliğini anlamaya çalışmakta olan ehl-i iman da var. Ne var ki, onu insanlara sevdirebilme gayreti içinde olan, bundan dolayı da bugüne kadar gece gündüz çile ve ızdırap çeken, şimdi ise hapishânelerde, çilehânelerde yada gurbette meşrû olan bütün haklarından, çoluk-çocuk ve anne-babalarından, hürriyetlerinden, inandıkları gibi yaşamaktan mahrum bırakılan, canlarına kıyılıp arkalarında gözleri yaşlı yetimler bırakan, binbir zahmetle oruçlarını tutup namazlarını edâ etmeye çalışan kadın-erkek gönül mimarı mü’minler ve mü’mineler, bu mübârek ayda Kur’an’dan azamî istifâde etmeye çalışmaktadırlar.
Karşı tarafın kabul etmesi, sunumun kaliteli ve samimi olmasına bağlıdır. Onun için, şu üç şeye önem verilmesi gerekiyor.
1) Yapılacak her işi Allah için yapmak ve Hz. İbrahim (aleyhisselam) gibi tam tevekkül ve teslimiyet içinde olmak,
2) Elde edilen bütün başarı ve güzellikleri hep Allah’tan bilmek,
3) Hiç bir zaman ümitsizliğe düşmeden, yapacağı işlerini, usul ve metota uygun ve kararlılık içinde yapmak.
Çünkü; “İnsanı da, yaptığı işlerini de yaratan Allah’dır.” (Saffet/96) Öyleyse mümin inandığı gibi yaşamalı ve inandığı dâvanın vecibelerine uygun hareket etmelidir. Zirâ Allah, sıfatlara göre muâmele eder.
Allah, neye değer veriyorsa ona değer vermek, Allah’a saygının ifâdesidir. Peki Rabbimiz neye değer veriyor? Elbette ki imana. Onun için bütün peygamberleri bu iş için göndermiştir. Hatta Efendimiz (sav) için; “(Habibim) senin vazifen tebliğdir.” (Şûrâ/48) buyurmuşlardır.
Müslümanlığın sadece Ramazan-ı Şerif ayına mahsus olmadığı muhakkaktır. Binâenaleyh, diğer bütün emir ve yasaklara, bir ömür boyu aynı şekilde saygılı olmak zorunda olduğumuzu unutmamak lazımdır. Her vesîleyle İslâm’ın emri olan bu hakîkatleri sevdiklerimize, dostlarımıza, imkân elverdiği ölçüde herkese hatırlatmak vazîfemizdir.
Teşrifiyle bizleri sevindiren, ayrılışıyla mahzun ve mükedder eden, ayrılışı içimizde bir hasret ve hüzün bırakacak olan mübârek Ramazan-ı Şerif’i, Pazartesi ve perşembe günlerinde tutulacak oruçlarla hatırlamalı ve bir yıl boyu özlemini ruhlarda yaşatmalıyız.
Seneye kime nasip olur veya olmaz onu Allah bilir. Ramazan-ı Şerif’in ayrılıp gitmesi, başta insanlar ve cinler olmak üzere bütün canlıların dünyâda birer misâfir olduğunu ve bir gün her şeyin ayrılıp gideceğini hatırlatmakta, insanları ciddi bir murâkabe ve muhâsebeye dâvet etmektedir.
Mü’minler, gücü yettiği kadar değerlendirip kazanmaya çalıştıkları bu mübârek Ramazan-ı Şerif’in feyiz ve bereketini zâyi etmemeye gayret etmeli, ayrıldıktan sonra da onun kıymetini bilmeli ve bir yıl hasretiyle yanıp tutuşmalı ve tekrarını beklemelidirler.
Sayılı günler sür’atle geçiyor! Bayramla şereflenildiğinde, Ramazan’ın ilk gününü hatırlayarak, ‘Allah Allah, ne çabuk geçti bu günler!’ denilecektir.
Mü’minun sûresinde Cenâb-ı Hak;
112 – Sonra Allah cehennemdekilere der ki: “Size kalsa, dünyada kaç yıl kaldınız?”
113 – Onlar: “Bir gün veya daha da az. Ne bilelim, isterseniz bunu tam tamına aklında tutanlara sor!
Zira bizim aklımız başımızdan gitmiş durumda.” diye cevap verirler.
114 – Bunun üzerine Allah Teâla şöyle buyurur: “Siz, doğrusu pek az kaldınız.
Bu gerçeği bir bilseydiniz, Bana isyan etmezdiniz.”
115 – “Bizim sizi boşuna yarattığımızı,
Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?”
116 – “Öyleyse artık şu gerçeği bilin ki Allah yüceler yücesidir. Gerçek hükümran O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O pek değerli arşın Rabbidir” buyurmaktadır.
Hz.Üstad fâni olan dünyayı ne güzel ifade etmiştir: “Eyvah aldandık, şu hayât-ı dünyevîyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. Şu güzerân-ı hayat bir uykudur, rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür bir rüzgar gibi uçar gider.” (17.Söz)
Dünyânın günleri hızlı bir şekilde geçtiği gibi, âhiret hayâtı yanında dünyânın kendisi de bir gün veya bir günden daha az olduğu görülmektedir. Evet, dünyaya sığmayan nice nemrud, firavun ve deccallar, zâlim ve gaddarlar; bu misâfirhaneyi terk edip gitmişler, sessiz şehirde ses ve solukları çıkmadan, bir metre çukurda yatmaktadırlar. Öyle bir çukur ki, Cehennemden bir çukur..
Cenâb-ı Hak Haşir sûresi 18.âyette: “Ey iman edenler! Allah’ın azâbına mâruz kalmaktan korunun. Herkes yarın âhireti için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’ın azabına dûçar olmaktan korunun. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” buyurmaktadır.
Başta kâinatın yaratılış vesîlesi İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz Hz.Muhammed (sav) olmak üzere, oraya kim gitmemiş ki biz kurtulalım! O halde bize düşen vazîfe; her an oraya gitmeye hazır olmak ve hazırlıklı bulunmaktır.
Ramazan-ı Şerif’in bu son günlerini bu şuurla değerlendirmeyi, Rabbimiz tarafından affedilmiş, cehhennemden âzât edilmiş ve içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulmuş olarak bayrama ulaşmayı bütün ehl-i îmâna nasip eylemesini diliyor ve duâ ediyorum.
[Mehmet Ali Şengül] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Bu şerefli misâfirden haberi olmadığı halde, hakikatlere susamış öyle samimi, müsait insanlar vardır ki; bu şerefli misâfiri onlara anlatmak, sevdirmek de bize terettüp eden bir vazîfedir. Bizler birer itfaiye eri gayretiyle, ebedî saadetin kaynağı olan iman ve Kur’an’ın güzelliklerini, huzur kaynağı olduğunu tebliğ ve temsil yoluyla anlatabilsek; zannediyorum ki, binlerce kişi bu hakîkatlerden, Ramazan-ı Şerif’den ve orucun feyiz ve bereketinden, Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan’dan istifâde edecekler ve saâdet-i dâreyni elde etmiş olacaklardır.
Günümüzde maalesef, kıymet ve değeri tam olarak kavranmasa da, muhtevâ derinliğini anlamaya çalışmakta olan ehl-i iman da var. Ne var ki, onu insanlara sevdirebilme gayreti içinde olan, bundan dolayı da bugüne kadar gece gündüz çile ve ızdırap çeken, şimdi ise hapishânelerde, çilehânelerde yada gurbette meşrû olan bütün haklarından, çoluk-çocuk ve anne-babalarından, hürriyetlerinden, inandıkları gibi yaşamaktan mahrum bırakılan, canlarına kıyılıp arkalarında gözleri yaşlı yetimler bırakan, binbir zahmetle oruçlarını tutup namazlarını edâ etmeye çalışan kadın-erkek gönül mimarı mü’minler ve mü’mineler, bu mübârek ayda Kur’an’dan azamî istifâde etmeye çalışmaktadırlar.
Karşı tarafın kabul etmesi, sunumun kaliteli ve samimi olmasına bağlıdır. Onun için, şu üç şeye önem verilmesi gerekiyor.
1) Yapılacak her işi Allah için yapmak ve Hz. İbrahim (aleyhisselam) gibi tam tevekkül ve teslimiyet içinde olmak,
2) Elde edilen bütün başarı ve güzellikleri hep Allah’tan bilmek,
3) Hiç bir zaman ümitsizliğe düşmeden, yapacağı işlerini, usul ve metota uygun ve kararlılık içinde yapmak.
Çünkü; “İnsanı da, yaptığı işlerini de yaratan Allah’dır.” (Saffet/96) Öyleyse mümin inandığı gibi yaşamalı ve inandığı dâvanın vecibelerine uygun hareket etmelidir. Zirâ Allah, sıfatlara göre muâmele eder.
Allah, neye değer veriyorsa ona değer vermek, Allah’a saygının ifâdesidir. Peki Rabbimiz neye değer veriyor? Elbette ki imana. Onun için bütün peygamberleri bu iş için göndermiştir. Hatta Efendimiz (sav) için; “(Habibim) senin vazifen tebliğdir.” (Şûrâ/48) buyurmuşlardır.
Müslümanlığın sadece Ramazan-ı Şerif ayına mahsus olmadığı muhakkaktır. Binâenaleyh, diğer bütün emir ve yasaklara, bir ömür boyu aynı şekilde saygılı olmak zorunda olduğumuzu unutmamak lazımdır. Her vesîleyle İslâm’ın emri olan bu hakîkatleri sevdiklerimize, dostlarımıza, imkân elverdiği ölçüde herkese hatırlatmak vazîfemizdir.
Teşrifiyle bizleri sevindiren, ayrılışıyla mahzun ve mükedder eden, ayrılışı içimizde bir hasret ve hüzün bırakacak olan mübârek Ramazan-ı Şerif’i, Pazartesi ve perşembe günlerinde tutulacak oruçlarla hatırlamalı ve bir yıl boyu özlemini ruhlarda yaşatmalıyız.
Seneye kime nasip olur veya olmaz onu Allah bilir. Ramazan-ı Şerif’in ayrılıp gitmesi, başta insanlar ve cinler olmak üzere bütün canlıların dünyâda birer misâfir olduğunu ve bir gün her şeyin ayrılıp gideceğini hatırlatmakta, insanları ciddi bir murâkabe ve muhâsebeye dâvet etmektedir.
Mü’minler, gücü yettiği kadar değerlendirip kazanmaya çalıştıkları bu mübârek Ramazan-ı Şerif’in feyiz ve bereketini zâyi etmemeye gayret etmeli, ayrıldıktan sonra da onun kıymetini bilmeli ve bir yıl hasretiyle yanıp tutuşmalı ve tekrarını beklemelidirler.
Sayılı günler sür’atle geçiyor! Bayramla şereflenildiğinde, Ramazan’ın ilk gününü hatırlayarak, ‘Allah Allah, ne çabuk geçti bu günler!’ denilecektir.
Mü’minun sûresinde Cenâb-ı Hak;
112 – Sonra Allah cehennemdekilere der ki: “Size kalsa, dünyada kaç yıl kaldınız?”
113 – Onlar: “Bir gün veya daha da az. Ne bilelim, isterseniz bunu tam tamına aklında tutanlara sor!
Zira bizim aklımız başımızdan gitmiş durumda.” diye cevap verirler.
114 – Bunun üzerine Allah Teâla şöyle buyurur: “Siz, doğrusu pek az kaldınız.
Bu gerçeği bir bilseydiniz, Bana isyan etmezdiniz.”
115 – “Bizim sizi boşuna yarattığımızı,
Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?”
116 – “Öyleyse artık şu gerçeği bilin ki Allah yüceler yücesidir. Gerçek hükümran O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O pek değerli arşın Rabbidir” buyurmaktadır.
Hz.Üstad fâni olan dünyayı ne güzel ifade etmiştir: “Eyvah aldandık, şu hayât-ı dünyevîyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. Şu güzerân-ı hayat bir uykudur, rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür bir rüzgar gibi uçar gider.” (17.Söz)
Dünyânın günleri hızlı bir şekilde geçtiği gibi, âhiret hayâtı yanında dünyânın kendisi de bir gün veya bir günden daha az olduğu görülmektedir. Evet, dünyaya sığmayan nice nemrud, firavun ve deccallar, zâlim ve gaddarlar; bu misâfirhaneyi terk edip gitmişler, sessiz şehirde ses ve solukları çıkmadan, bir metre çukurda yatmaktadırlar. Öyle bir çukur ki, Cehennemden bir çukur..
Cenâb-ı Hak Haşir sûresi 18.âyette: “Ey iman edenler! Allah’ın azâbına mâruz kalmaktan korunun. Herkes yarın âhireti için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’ın azabına dûçar olmaktan korunun. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” buyurmaktadır.
Başta kâinatın yaratılış vesîlesi İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz Hz.Muhammed (sav) olmak üzere, oraya kim gitmemiş ki biz kurtulalım! O halde bize düşen vazîfe; her an oraya gitmeye hazır olmak ve hazırlıklı bulunmaktır.
Ramazan-ı Şerif’in bu son günlerini bu şuurla değerlendirmeyi, Rabbimiz tarafından affedilmiş, cehhennemden âzât edilmiş ve içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulmuş olarak bayrama ulaşmayı bütün ehl-i îmâna nasip eylemesini diliyor ve duâ ediyorum.
[Mehmet Ali Şengül] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Siyasetin şehit ettiği Ali Şükrü Bey [Abdullah Aymaz]
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, İstanbul’un işgali sırasında manda idaresini reddetmek üzere “Hutuvat-ı Sitte” isimli broşürü yazmıştı. Yeğeni Abdurrahman Nursi, Tevfik Demiroğlu ile beraber dağıtmışlardı. Bunun üzerine Ankara’ya davet edildiler. Üstad Hazretleri “Ben tehlikeli yerde hizmet etmek istiyorum diyerek pek İstanbul’dan ayrılmak istemiyordu. Sonra bu davetler Mareşal Fevzi Çakmak ve eski Van Valisi Mebus Tahsin Bey tarafından tekrarlandı. Bu ısrarlar üzerine önce talebelerinden Tevfik Demiroğlu, Molla Süleyman ve Binbaşı Refik Bey'i, Milli Hükümeti desteklemeleri için Ankara’ya gönderdi. Kendisi de 1922 senesi Kurban Bayramından bir hafta kadar önce Ankara’ya gitti. 9 Kasım 1922 Perşembe günü Mecliste Hoş geldin Merasimi ve alkışlarla karşılandı. Kürsüye davet edildi. O da Kürsüde Anadolu gazilerini tebrik etti ve zafer ve muvaffakıyetleri için dua etti. Fakat Üstad, Ankara’da umduğunu bulamadı. Onun için 19 Ocak 1923 tarihli on maddelik bir beyanname neşretti. Bilhassa namaz üzerinde duruyor, bu ınkılabın temel taşlarının sağlam olmasını istiyordu. Beyannamenin neşrinden sonra 50-60 milletvekili daha namaza katılmaya başladılar. Fakat Meclis Başkanı ile araları açıldı. Ciddi münakaşa ettiler.
30 Ağustos 1922 Zaferinden sonraki günlerden 1923 Nisan başlarına kadar Ankara’da kalan Üstad Hazretleri burada bazı eserler de bastırmıştı. Bunlardan Hubab Risalesini Trabzon mebusu Ali Şükrü Beyin matbaasında bastırmıştı. Bu dindar, asil ve yiğit insan maalesef kalleşçe bir cinayetle şehit edildi. Çünkü Meclisteki dine karşı olan lâkaytlığı şiddetli konuşmalarıyla önlemeye çalışıyordu. Cinayet Mart sonlarına doğru işlenmişti. Bediüzzaman’ın daha evvel teksir edilerek Mecliste dağıtılan on maddelik beyannamesi de neşredilmişti. Artık Ankara İslamiyet aleyhinde işlenecek acı cinayetlere ve inkılaplara gebe idi. Daha sonraki zamanlarda, yani 1950 senesinden sonraki zamanlarda Üstad Hazretleri bir ders esnasında, “İhtiyarlar Risalesi”nde geçen “Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğinden…” ifadeleri okunurken meselenin asıl cihetini şöyle ifade ediyordu: “Ankara’da en kara bir vaziyet ve durumu hissetmek değil, bizâtihî görmüştüm. Ben Ankara’daki Hacı Bayram Veli Hazretlerinin hatırı için “hissettim” diye ifade ettim. Yoksa o karanlık durumlar his değil, bizâtihî gördüğüm işlerdi.
Beyannamede yer alan bütün ikazlara rağmen, çok büyük tekrarlarla çağrıldığı Ankara’dan, hele hele Ali Şükrü Bey gibi dindar bir kahramanın şehid edilmesinden on-onbeş gün sonra: “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım!” diyerek ayrılıp, İstanbul-Gebze ve Trabzon üzerinden geçerek Van’daki Zernabad Suyu civarındaki Erek Dağı'nda inzivaya çekilip gitmişti. Bu konuda Ankara’daki durum için kendisi şunları söylüyor:
“1922’de Ankara’ya gittim. İslam ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde bir zındıka fikri, içine girmek, bozmak ve zehirlendirmek için sinsice, hilekârca çalıştığını gördüm. Eyvah, dedim. Bu ejderha imanın erkânına ilişecek. O vakit “Peygamberleri onlara: ‘Hiç gökleri ve yeri yaratan Cenab-ı Hak hakkında şüphe mi var?’ dediler.” (İbrahim Suresi, 14/10) âyet-i kerimesi ap açık derecede Allah’ın varlığını ve birliğini anlattığı için ondan imdad alıp, o zındıkların başını dağıtacak derecede Kur’an-ı Hakim’den alınan kuvvetli bir bürhanı, Nur’un Arapça Risalesinde yazdım. Ankara’da Yeni Gün Matbaasında bastırmıştım. Fakat maatteessüf, Arapça bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet kısa ve özet bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf o dinsizlik fikri, hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu.”
Daha sonra Üstad Hazretleri bu Risaleyi, Yirmi Üçüncü Lem’a olan Tabiat Risalesi olarak yeniden ve geniş ve izahlı şekilde Türkçe yazmıştır.
Trenle Ankara’dan Van’a gitmek için Üstad Hazretleri istasyona geldiğinde kendisini dostları uğurlarken bu esnada istasyondaki evinde kalan Mustafa Kemal yanına geliyor. Heykeller konusunu konuşuyorlar. Üstad ona “Biz sana heykellerini diktiresin diye destek vermedik. Müslümanların heykelleri; hastaneler, mektepler, yetim koruyan yurtlar, mabedler, yollar gibi âbideler olmalıdır.” diyor. Sonra yürüyerek kendisini Van’a götürecek trene biniyor… (N. Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi)
Daha sonra yazdığı On Üçüncü Lem’a’nın On İkinci İşaretinin soru cevaplarında Ali Şükrü Beyi şehit eden cânîlerin kullandıkları silahları şöyle açıklıyor:
“Ben kendim tekrar tekrar müşâhede etmiştim ki, yüzde on ehl-i fesad, yüzde doksan ehl-i salâhı mağlûb ediyordu. (İlk Meclis açılınca, ortalık papatyalar açmış gibi yüzde 90 sarıklı âlimlerle doluydu… Ama kısa zaman sonra onlardan o ruh ve anlayışta kimse kalmadı. Ya saf dışı oldular veya mânen başkalaşıp değiştiler) Hayretle merek ettim, tedkik ederek katiyen anladım ki, onların o gâlibiyeti kuvveten, kudretten gelmiyor, belki fesattan, alçaklıktan, tahripten, ehl-i hakkın ihtilâfından istifade etmekten ve içlerine ihtilaf atmaktan, zayıf damarları tutmaktan ve aşılamaktan, nefsânî hissiyâtı ve şahsî garazları tahrik etmekten, insanın mâhiyetinde zararlı madenler hükmünde bulunan fena istidatları işlettirmekten, şan ve şeref nâmıyla riyakarca nefsin firavunluğunu okşamaktan ve vicdansızca tahribatlarından herkes korkmasından geliyor. Ve bunların benzeri şeytanî desiseler vasıtasıyla muvakkâten ehl-i hakka galebe ederler.”
Devirler değişti ama bu süreçte görüldüğü üzere cevirler değişmedi. Biz yine Üstad Hazretlerinin ihlas düsturlarına riayet ederek inşaallah yolumuza devam edeceğiz.
[Abdullah Aymaz] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
30 Ağustos 1922 Zaferinden sonraki günlerden 1923 Nisan başlarına kadar Ankara’da kalan Üstad Hazretleri burada bazı eserler de bastırmıştı. Bunlardan Hubab Risalesini Trabzon mebusu Ali Şükrü Beyin matbaasında bastırmıştı. Bu dindar, asil ve yiğit insan maalesef kalleşçe bir cinayetle şehit edildi. Çünkü Meclisteki dine karşı olan lâkaytlığı şiddetli konuşmalarıyla önlemeye çalışıyordu. Cinayet Mart sonlarına doğru işlenmişti. Bediüzzaman’ın daha evvel teksir edilerek Mecliste dağıtılan on maddelik beyannamesi de neşredilmişti. Artık Ankara İslamiyet aleyhinde işlenecek acı cinayetlere ve inkılaplara gebe idi. Daha sonraki zamanlarda, yani 1950 senesinden sonraki zamanlarda Üstad Hazretleri bir ders esnasında, “İhtiyarlar Risalesi”nde geçen “Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğinden…” ifadeleri okunurken meselenin asıl cihetini şöyle ifade ediyordu: “Ankara’da en kara bir vaziyet ve durumu hissetmek değil, bizâtihî görmüştüm. Ben Ankara’daki Hacı Bayram Veli Hazretlerinin hatırı için “hissettim” diye ifade ettim. Yoksa o karanlık durumlar his değil, bizâtihî gördüğüm işlerdi.
Beyannamede yer alan bütün ikazlara rağmen, çok büyük tekrarlarla çağrıldığı Ankara’dan, hele hele Ali Şükrü Bey gibi dindar bir kahramanın şehid edilmesinden on-onbeş gün sonra: “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım!” diyerek ayrılıp, İstanbul-Gebze ve Trabzon üzerinden geçerek Van’daki Zernabad Suyu civarındaki Erek Dağı'nda inzivaya çekilip gitmişti. Bu konuda Ankara’daki durum için kendisi şunları söylüyor:
“1922’de Ankara’ya gittim. İslam ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde bir zındıka fikri, içine girmek, bozmak ve zehirlendirmek için sinsice, hilekârca çalıştığını gördüm. Eyvah, dedim. Bu ejderha imanın erkânına ilişecek. O vakit “Peygamberleri onlara: ‘Hiç gökleri ve yeri yaratan Cenab-ı Hak hakkında şüphe mi var?’ dediler.” (İbrahim Suresi, 14/10) âyet-i kerimesi ap açık derecede Allah’ın varlığını ve birliğini anlattığı için ondan imdad alıp, o zındıkların başını dağıtacak derecede Kur’an-ı Hakim’den alınan kuvvetli bir bürhanı, Nur’un Arapça Risalesinde yazdım. Ankara’da Yeni Gün Matbaasında bastırmıştım. Fakat maatteessüf, Arapça bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet kısa ve özet bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf o dinsizlik fikri, hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu.”
Daha sonra Üstad Hazretleri bu Risaleyi, Yirmi Üçüncü Lem’a olan Tabiat Risalesi olarak yeniden ve geniş ve izahlı şekilde Türkçe yazmıştır.
Trenle Ankara’dan Van’a gitmek için Üstad Hazretleri istasyona geldiğinde kendisini dostları uğurlarken bu esnada istasyondaki evinde kalan Mustafa Kemal yanına geliyor. Heykeller konusunu konuşuyorlar. Üstad ona “Biz sana heykellerini diktiresin diye destek vermedik. Müslümanların heykelleri; hastaneler, mektepler, yetim koruyan yurtlar, mabedler, yollar gibi âbideler olmalıdır.” diyor. Sonra yürüyerek kendisini Van’a götürecek trene biniyor… (N. Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi)
Daha sonra yazdığı On Üçüncü Lem’a’nın On İkinci İşaretinin soru cevaplarında Ali Şükrü Beyi şehit eden cânîlerin kullandıkları silahları şöyle açıklıyor:
“Ben kendim tekrar tekrar müşâhede etmiştim ki, yüzde on ehl-i fesad, yüzde doksan ehl-i salâhı mağlûb ediyordu. (İlk Meclis açılınca, ortalık papatyalar açmış gibi yüzde 90 sarıklı âlimlerle doluydu… Ama kısa zaman sonra onlardan o ruh ve anlayışta kimse kalmadı. Ya saf dışı oldular veya mânen başkalaşıp değiştiler) Hayretle merek ettim, tedkik ederek katiyen anladım ki, onların o gâlibiyeti kuvveten, kudretten gelmiyor, belki fesattan, alçaklıktan, tahripten, ehl-i hakkın ihtilâfından istifade etmekten ve içlerine ihtilaf atmaktan, zayıf damarları tutmaktan ve aşılamaktan, nefsânî hissiyâtı ve şahsî garazları tahrik etmekten, insanın mâhiyetinde zararlı madenler hükmünde bulunan fena istidatları işlettirmekten, şan ve şeref nâmıyla riyakarca nefsin firavunluğunu okşamaktan ve vicdansızca tahribatlarından herkes korkmasından geliyor. Ve bunların benzeri şeytanî desiseler vasıtasıyla muvakkâten ehl-i hakka galebe ederler.”
Devirler değişti ama bu süreçte görüldüğü üzere cevirler değişmedi. Biz yine Üstad Hazretlerinin ihlas düsturlarına riayet ederek inşaallah yolumuza devam edeceğiz.
[Abdullah Aymaz] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Çürük Buğday! [Kadir Gürcan]
Seçim mevsiminin, bahar gibi kısa bir ömrü olsa da, oy kullanma kabininin kerameti olsa gerek, akıl dışı bir çok şeyi normalleştiriyor. Küflü buğdayın kör alıcısı olurmuş. Aynı vaadleri dinlemek, aynı siyasi yüzleri görmek, seçim sonrası rafa kalkacak proje açılışlarını neden sineye çekiyoruz zannediyorsunuz? Seçime herkes erken yakalandı, diyecek bir şey yok.
Ramazan-ı Şerif’in de tesiri ile olsa gerek, kendi seçmeni ile dalga geçen, sıhriyyet (damat-gelin) kadrosundan bakan akildane, iyice uçmuş durumda. Ay’a dört şeritli yol yapma esprisi, zafer sorhoşluğuna kapılmış toy ve ucuz siyasetçi piyasasının mahsulü. Saray mensubu, seçim arafesinde kendi seçmeni ile dalga geçecek kadar işi garantilemiş görünüyor. Yarın bir gün, Elon Musk böyle bir projeyi sessiz sedasız gerçekleştirirse, bir çok meselede olduğu gibi, “Biz bunu yirmi yıl önce söylemiştik!” diyecek zihni sefalet sergilemekten de çekinmezler. Budalalık, sıhri akrabalık ile bulaşan bir hastalık değil ama, herhalde hadise “Kör ile yatan şaşı kalkar!” esprisinde gizli.
Şimdiki muktedirler eğer iktidarlarını bir kez daha yenileme imkanı bulurlarsa-şimdilik öyle görünüyor ve onlar da bunu gizlemiyorlar- seçim sonrasında beklenenin ötesinde ekonomik bir kriz ile karşı karşıya kalacaklar. Sayın Cumhurbaşkanının seçim sonrası ekonomik şahlanış kehaneti, büyük ihtimalle dolar karşısındaki isabetsiz kanaatleri gibi olacak. Ekonomik hareketleri incelemeye alan yabancı değerlendirme kuruluşları, seçimi beklemeden diyeceklerini nalına-mıhına ifşa etmekten çekinmiyorlar. Tahminleri de nedense hep isabet ediyor.
Devletin yapması gereken sıradan yükümlülüklerin, yeni bir ambalaj ile gündeme gelmesi, yarım kalan işlerin yemini billah ile seçim sonrası vaadler arasında yer alması vakit doldurmak için. “Devlet” diye tarif ettiğimiz yapı, Ankara’nın bir semtini işgal eden soğuk yüzlü binalar değil. Her akşam, yüzlerini görmekten gına geldiğimiz siyasetçiler, oralarda günlük mesailerini dolduruyorlar. Yani onlar, seçim sonrasında kendilerine iş tevdi edilen zevat. Mecliste sessiz, sakin oturup, meclis oturumları bitsin diye saate bakan kimseler. O koca koca binaların içlerini dolduran bu insanlar, en yüksek dereceden maaş ve özlük haklarını, milletvekili lokallerinde okey, bilardo, satranç, pişti oynamak ya da askerlik hatırası anlatmak için almıyorlar. Ne var ki, hasbelkader listeye girmiş bir çok milletvekili, şimdi olduğu gibi, bir dönem daha kendilerinden hiç haber olunamadan, meclisin bir köşesinde kaybolup gidecekler.
Başbakan, her an bir başka yedek ile değiştirilebilme olasılığından dolayı, öyle ahım-şahım vaadler üzerinde durmuyor. Olsa da olur olmasa da türünden ucuz ve ehemmiyetsiz işler kendisine havale edilmiş durumda. İkinci el piyasasına bakıyor. Mevcut sorunların hiçbirisi ile alakalı olmayan paralı askerlik meselesini ağzında çevirip durması, konunun luzumsuzluğu kadar bayağı.
Öyle seçim sürprizi, hayal ve hayati projeler, olmazsa olmaz reformlar falan hiç konuşulmuyor. Havaalanı, her ile üniversite, emeklilere erken ikramiye zaten bilinen ve garanti oyların sağa sola kaymasını önleyecek şeridi korumu manevraları. Dün itibariyle ATM makinalarının başına giden emekliler, vaadedilen ikramiyelerin kuşa döndüğünü görmüş, iyi mi? Dakika bir, gol bir.
En son altı ay önce dosyası rafa kaldırılan “Yerli otomobil” vaadi yine gündeme düştü. Meğer projeye, sorumlu bile atanmamış. Yerli otomobil vaadinin ne kadar ciddi olduğunu siz hesap edin! İşi yürütecek olan CEO’nun boydan çektirdiği resim bu projenin gerçekleşmesi imkanını güçlendirmiyor. Ankara’ya deniz getirmek kadar zor ve imkansız olan yerli bir otomobil üretiminin belki ihtiyaç duyacağı en son şey, CEO’sunun boydan çekilmiş karesi olsa gerek. Yeni CEO bir kaç ay sonra “Yerli Otomobil” projesinin sponsoru babayiğitler(!) gibi unutulup gideceğinin en az bizim kadar farkında. O da “Nam olsun da kar olmasın!” sevdasına düşmüş.
Mevcut hükümetin onur meselesi haline getirdiği ama her teşebbüste bir kez daha çaresiz kaldığı ve bizim de başlarına vurmaktan son derece zevk aldığımız “Yerli otomobil”, bundan sonra gelecek hükümetlerin altından kalkamayacakları bir mesele. Her şeyden önce nereden başlayacaklarını bilmiyorlar. Bugün tarih belirlense, böyle bir projenin gerçekleşmesi Türkiye şartlarında en az otuz sene demek.
Nereden mi biliyoruz? Halen otomobil üretmekte olan ve dünyaca meşhur markaların sahipleri Fiat ve Chrysler beraber üretmeye karar verdikleri yeni model için 2022 senesini belirlemişler. Alem, seçimlerden on beş gün önce işe CEO atayıp, “Seçimden bir ay sonra siparişleri almaya başlarız?” falan demiyor. Adamlar, cayır cayır araba üretip dünyaya satıyorlar ama, yeni bir ürün için kendilerine dört senelik bir zaman ayırmışlar. Onların seçim, milletvekilliği, Saray’a abone olma gibi dertleri olmasa gerek.
Hasılı, son bir aydır seçim meydanlarında konuşulan şeylerin 24 Haziran seçimine kadar, hatta, bir kez daha demokratik bir ortamda seçim görme şansımız olursa, o seçime de yetişme sansı yok. İyisi mi, seçim sonrası için boş hayalleri beslemeyelim.
[Kadir Gürcan] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
Ramazan-ı Şerif’in de tesiri ile olsa gerek, kendi seçmeni ile dalga geçen, sıhriyyet (damat-gelin) kadrosundan bakan akildane, iyice uçmuş durumda. Ay’a dört şeritli yol yapma esprisi, zafer sorhoşluğuna kapılmış toy ve ucuz siyasetçi piyasasının mahsulü. Saray mensubu, seçim arafesinde kendi seçmeni ile dalga geçecek kadar işi garantilemiş görünüyor. Yarın bir gün, Elon Musk böyle bir projeyi sessiz sedasız gerçekleştirirse, bir çok meselede olduğu gibi, “Biz bunu yirmi yıl önce söylemiştik!” diyecek zihni sefalet sergilemekten de çekinmezler. Budalalık, sıhri akrabalık ile bulaşan bir hastalık değil ama, herhalde hadise “Kör ile yatan şaşı kalkar!” esprisinde gizli.
Şimdiki muktedirler eğer iktidarlarını bir kez daha yenileme imkanı bulurlarsa-şimdilik öyle görünüyor ve onlar da bunu gizlemiyorlar- seçim sonrasında beklenenin ötesinde ekonomik bir kriz ile karşı karşıya kalacaklar. Sayın Cumhurbaşkanının seçim sonrası ekonomik şahlanış kehaneti, büyük ihtimalle dolar karşısındaki isabetsiz kanaatleri gibi olacak. Ekonomik hareketleri incelemeye alan yabancı değerlendirme kuruluşları, seçimi beklemeden diyeceklerini nalına-mıhına ifşa etmekten çekinmiyorlar. Tahminleri de nedense hep isabet ediyor.
Devletin yapması gereken sıradan yükümlülüklerin, yeni bir ambalaj ile gündeme gelmesi, yarım kalan işlerin yemini billah ile seçim sonrası vaadler arasında yer alması vakit doldurmak için. “Devlet” diye tarif ettiğimiz yapı, Ankara’nın bir semtini işgal eden soğuk yüzlü binalar değil. Her akşam, yüzlerini görmekten gına geldiğimiz siyasetçiler, oralarda günlük mesailerini dolduruyorlar. Yani onlar, seçim sonrasında kendilerine iş tevdi edilen zevat. Mecliste sessiz, sakin oturup, meclis oturumları bitsin diye saate bakan kimseler. O koca koca binaların içlerini dolduran bu insanlar, en yüksek dereceden maaş ve özlük haklarını, milletvekili lokallerinde okey, bilardo, satranç, pişti oynamak ya da askerlik hatırası anlatmak için almıyorlar. Ne var ki, hasbelkader listeye girmiş bir çok milletvekili, şimdi olduğu gibi, bir dönem daha kendilerinden hiç haber olunamadan, meclisin bir köşesinde kaybolup gidecekler.
Başbakan, her an bir başka yedek ile değiştirilebilme olasılığından dolayı, öyle ahım-şahım vaadler üzerinde durmuyor. Olsa da olur olmasa da türünden ucuz ve ehemmiyetsiz işler kendisine havale edilmiş durumda. İkinci el piyasasına bakıyor. Mevcut sorunların hiçbirisi ile alakalı olmayan paralı askerlik meselesini ağzında çevirip durması, konunun luzumsuzluğu kadar bayağı.
Öyle seçim sürprizi, hayal ve hayati projeler, olmazsa olmaz reformlar falan hiç konuşulmuyor. Havaalanı, her ile üniversite, emeklilere erken ikramiye zaten bilinen ve garanti oyların sağa sola kaymasını önleyecek şeridi korumu manevraları. Dün itibariyle ATM makinalarının başına giden emekliler, vaadedilen ikramiyelerin kuşa döndüğünü görmüş, iyi mi? Dakika bir, gol bir.
En son altı ay önce dosyası rafa kaldırılan “Yerli otomobil” vaadi yine gündeme düştü. Meğer projeye, sorumlu bile atanmamış. Yerli otomobil vaadinin ne kadar ciddi olduğunu siz hesap edin! İşi yürütecek olan CEO’nun boydan çektirdiği resim bu projenin gerçekleşmesi imkanını güçlendirmiyor. Ankara’ya deniz getirmek kadar zor ve imkansız olan yerli bir otomobil üretiminin belki ihtiyaç duyacağı en son şey, CEO’sunun boydan çekilmiş karesi olsa gerek. Yeni CEO bir kaç ay sonra “Yerli Otomobil” projesinin sponsoru babayiğitler(!) gibi unutulup gideceğinin en az bizim kadar farkında. O da “Nam olsun da kar olmasın!” sevdasına düşmüş.
Mevcut hükümetin onur meselesi haline getirdiği ama her teşebbüste bir kez daha çaresiz kaldığı ve bizim de başlarına vurmaktan son derece zevk aldığımız “Yerli otomobil”, bundan sonra gelecek hükümetlerin altından kalkamayacakları bir mesele. Her şeyden önce nereden başlayacaklarını bilmiyorlar. Bugün tarih belirlense, böyle bir projenin gerçekleşmesi Türkiye şartlarında en az otuz sene demek.
Nereden mi biliyoruz? Halen otomobil üretmekte olan ve dünyaca meşhur markaların sahipleri Fiat ve Chrysler beraber üretmeye karar verdikleri yeni model için 2022 senesini belirlemişler. Alem, seçimlerden on beş gün önce işe CEO atayıp, “Seçimden bir ay sonra siparişleri almaya başlarız?” falan demiyor. Adamlar, cayır cayır araba üretip dünyaya satıyorlar ama, yeni bir ürün için kendilerine dört senelik bir zaman ayırmışlar. Onların seçim, milletvekilliği, Saray’a abone olma gibi dertleri olmasa gerek.
Hasılı, son bir aydır seçim meydanlarında konuşulan şeylerin 24 Haziran seçimine kadar, hatta, bir kez daha demokratik bir ortamda seçim görme şansımız olursa, o seçime de yetişme sansı yok. İyisi mi, seçim sonrası için boş hayalleri beslemeyelim.
[Kadir Gürcan] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
Atıf Hoca’dan Ahmet Turan Hoca’ya: Türkiye’nin utanç günleri [Ali Emir Pakkan]
“Ara karar için ara veriliyor.
Koridorda tahliye umudu...
Ama umutlar suya düşüyor.
Mahkeme 5-6 Temmuz'a ertelenirken tahliye kararı çıkmıyor.
Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal, Mümtaz'er Türköne, İbrahim Karayeğen, bileklerine kelepçe vurulmuş halde, jandarmaların arasında tek sıra önümüzden geçip Silivri zindanlarının yoluna koyuluyorlar.”
Zaman davasını izleyen Hasan Cemal, bu satırları 9 Haziran 2018’de yazdı.
100 yıl önceye gidin ancak benzer görüntüleri bulabilirsiniz. Bu çağda fikirler yargılanmaz çünkü.
1920-1927 yılları arasında İhtilal ve İstiklal mahkemeleri 54 bin kişiyi yargıladı. Bu mahkemelerde 1054 kişi idam, 43 bin kişi sürgün edildi.
İdam edilenlerden biri de Atıf Hoca’ydı.
Onun hikayesi, bugünkü yazarların yargılanmasına çok benzemektedir.
1924’te Şapkayı eleştiren ‘Frenk Mukallitliği’ adını taşıyan bir risale yazar Atıf Hoca. Kültür Bakanlığı’ndan izinlidir kitap.
1,5 yıl sonra Şapka İnkılabı gerçekleşir. Şapka giymek mecbur kılınır.
Atıf Hoca, şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı kitaptan dolayı 9 Aralık 1925’te tutuklanır. Giresun’daki İstiklal Mahkemesine götürülür. Şapkaya ilişkin yargılandığı bu mahkemeden beraat eder. Ancak, beraat etmesine rağmen elleri kelepçeli İstanbul’a sevk edilir. Oradan da 1926’nın ocak ayı başında Ankara’ya gönderilir.
Atıf Hoca, beraat edeceğine inanmaktadır, çok iyi bir savunma yazar. Fakat kararın verileceği günden önce bir rüya görür. Rüyada Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas), “Atıf niye bize kavuşmayı geciktiriyorsun?” der. Bunun üzerine savunmayı yırtıp atar.
Mahkemenin başkanlığını gazeteci-yazar Altemur Kılıç’ın babası Kılıç Ali ile Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya üstlenmiştir. Savcı ise Yalçın Küçük’ün amcası Necip Ali’dir. Bu üç isim arasında tek hukukçu Necip Ali’dir.
Bir günde idam kararı çıkar.
İdamın gerçekleştiği gün (4 Şubat) yayınlanan Hâkimiyeti Milliye gazetesinde, “İskilipli Atıf Hoca ve müftü-i sabık Ali Rıza idam edildi.” denmektedir. İdamlar olmadan önce basılmıştır gazete!
Bu dönemler, ülkenin utanç dönemleridir...
Ve Türkiye yaklaşık 100 yıl sonra aynı utanç günlerini yaşamaktadır...
Hasan Cemal, Ahmet Turan Alkan’ın savunmasından tarihe şöyle not düşmektedir:
“Bu iddianame 17-25 Aralık iddianamesi...Rüşvetçileri himaye edenler serbest, sorgulayanlar benim gibi hapiste...Susan, seyreden takımından olsaydım bugün serbesttim, birçokları gibi muteber insandım.
Öyle bir iddianame ki...
Şaşıya şaşı, engelliye engelli demeyecektin, diyor
Susacaktın diyor.
Başını kuma gömecektin, diyor.
Yoksa...
Adamı beyaz sakalından tutar, zindanlarda süründürürüz, diyor, beni 23 aydır demir parmaklık arkasında tutan bu iddianame...
Ömrümün iki yılına el koydunuz. Halk diliyle söylüyorum:
Vebali boynunuza!
Devlet bize kanlı katil muamelesi yapıyor, sosyal düşman muamelesi yapıyor. Vebali boynunuza...
Zindanda bize acı çektirmekten keyif alıyor. Türkiye bugün çok büyük bir yargı terörü yaşıyor. Hukukun siyasileştirilmesi büyük bir cinayettir.
Kasabın bıçağını yalayacak değilim.
Beni hukuka göre mahkûm edemezsiniz.
Af dilemem, sizlerden özür dilemem, ne olur beni tahliye edin demem.
Hapis yatıyor olabilirim ama boynum bükük değildir.
Yoksa söz konusu vatansa, hukuk teferruat mı bu ülkede?..
Uluslararası kamuoyunda Türkiye'yi neredeyse haydut devlet yaptınız, muz cumhuriyeti yaptınız, yazık değil mi?
Ve gazetecilik suç değildir, ve gazetecilik suç değildir, ve gazetecilik suç değildir!
Adım Ahmet Turan Alkan. Gazeteci-yazar. Muktedirlerin, zalimlerin canını sıktım, yazı yazdım. Pişman değilim. Allah’dan gayrı kimseye eyvallah etmiyorum. Allah beni utandırmasın. Ben Allah’a tevekkül ettim, ona sığındım. Allah aziz’ül intikamdır.
Mazlumların ahını zalimlerde bırakmaz. Allah imhal eder fakat ihmal etmez. “
[Ali Emir Pakkan] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Koridorda tahliye umudu...
Ama umutlar suya düşüyor.
Mahkeme 5-6 Temmuz'a ertelenirken tahliye kararı çıkmıyor.
Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal, Mümtaz'er Türköne, İbrahim Karayeğen, bileklerine kelepçe vurulmuş halde, jandarmaların arasında tek sıra önümüzden geçip Silivri zindanlarının yoluna koyuluyorlar.”
Zaman davasını izleyen Hasan Cemal, bu satırları 9 Haziran 2018’de yazdı.
100 yıl önceye gidin ancak benzer görüntüleri bulabilirsiniz. Bu çağda fikirler yargılanmaz çünkü.
1920-1927 yılları arasında İhtilal ve İstiklal mahkemeleri 54 bin kişiyi yargıladı. Bu mahkemelerde 1054 kişi idam, 43 bin kişi sürgün edildi.
İdam edilenlerden biri de Atıf Hoca’ydı.
Onun hikayesi, bugünkü yazarların yargılanmasına çok benzemektedir.
1924’te Şapkayı eleştiren ‘Frenk Mukallitliği’ adını taşıyan bir risale yazar Atıf Hoca. Kültür Bakanlığı’ndan izinlidir kitap.
1,5 yıl sonra Şapka İnkılabı gerçekleşir. Şapka giymek mecbur kılınır.
Atıf Hoca, şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı kitaptan dolayı 9 Aralık 1925’te tutuklanır. Giresun’daki İstiklal Mahkemesine götürülür. Şapkaya ilişkin yargılandığı bu mahkemeden beraat eder. Ancak, beraat etmesine rağmen elleri kelepçeli İstanbul’a sevk edilir. Oradan da 1926’nın ocak ayı başında Ankara’ya gönderilir.
Atıf Hoca, beraat edeceğine inanmaktadır, çok iyi bir savunma yazar. Fakat kararın verileceği günden önce bir rüya görür. Rüyada Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas), “Atıf niye bize kavuşmayı geciktiriyorsun?” der. Bunun üzerine savunmayı yırtıp atar.
Mahkemenin başkanlığını gazeteci-yazar Altemur Kılıç’ın babası Kılıç Ali ile Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya üstlenmiştir. Savcı ise Yalçın Küçük’ün amcası Necip Ali’dir. Bu üç isim arasında tek hukukçu Necip Ali’dir.
Bir günde idam kararı çıkar.
İdamın gerçekleştiği gün (4 Şubat) yayınlanan Hâkimiyeti Milliye gazetesinde, “İskilipli Atıf Hoca ve müftü-i sabık Ali Rıza idam edildi.” denmektedir. İdamlar olmadan önce basılmıştır gazete!
Bu dönemler, ülkenin utanç dönemleridir...
Ve Türkiye yaklaşık 100 yıl sonra aynı utanç günlerini yaşamaktadır...
Hasan Cemal, Ahmet Turan Alkan’ın savunmasından tarihe şöyle not düşmektedir:
“Bu iddianame 17-25 Aralık iddianamesi...Rüşvetçileri himaye edenler serbest, sorgulayanlar benim gibi hapiste...Susan, seyreden takımından olsaydım bugün serbesttim, birçokları gibi muteber insandım.
Öyle bir iddianame ki...
Şaşıya şaşı, engelliye engelli demeyecektin, diyor
Susacaktın diyor.
Başını kuma gömecektin, diyor.
Yoksa...
Adamı beyaz sakalından tutar, zindanlarda süründürürüz, diyor, beni 23 aydır demir parmaklık arkasında tutan bu iddianame...
Ömrümün iki yılına el koydunuz. Halk diliyle söylüyorum:
Vebali boynunuza!
Devlet bize kanlı katil muamelesi yapıyor, sosyal düşman muamelesi yapıyor. Vebali boynunuza...
Zindanda bize acı çektirmekten keyif alıyor. Türkiye bugün çok büyük bir yargı terörü yaşıyor. Hukukun siyasileştirilmesi büyük bir cinayettir.
Kasabın bıçağını yalayacak değilim.
Beni hukuka göre mahkûm edemezsiniz.
Af dilemem, sizlerden özür dilemem, ne olur beni tahliye edin demem.
Hapis yatıyor olabilirim ama boynum bükük değildir.
Yoksa söz konusu vatansa, hukuk teferruat mı bu ülkede?..
Uluslararası kamuoyunda Türkiye'yi neredeyse haydut devlet yaptınız, muz cumhuriyeti yaptınız, yazık değil mi?
Ve gazetecilik suç değildir, ve gazetecilik suç değildir, ve gazetecilik suç değildir!
Adım Ahmet Turan Alkan. Gazeteci-yazar. Muktedirlerin, zalimlerin canını sıktım, yazı yazdım. Pişman değilim. Allah’dan gayrı kimseye eyvallah etmiyorum. Allah beni utandırmasın. Ben Allah’a tevekkül ettim, ona sığındım. Allah aziz’ül intikamdır.
Mazlumların ahını zalimlerde bırakmaz. Allah imhal eder fakat ihmal etmez. “
[Ali Emir Pakkan] 11.6.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
‘Çok gizli’ AB raporu: AKP, Ankara Katliamı için DAEŞ’i görevlendirdi
”10 Ekim 2015 Ankara terör saldırısı, AKP’nin DAEŞ militanlarını bizzat görevlendirmesi sonucunda gerçekleşti…”
Bu şok edici tespit, 103 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ankara katliamının birkaç gün ardından Avrupa Birliği’nin gizli servisi EUINTCEN’in AB içindeki en üst düzey karar mekanizmalarına gönderdiği ‘çok gizli’ kayıtlı bir istihbarat raporunda yer alıyor.
Ahval, EUINTCEN’in bugüne kadar gizli kalmış, 13 Ekim 2015 tarihli söz konusu kapsamlı raporuna ulaştı.
”Ankara Bombalaması” başlığını taşıyan üç sayfalık rapor, üç bölümden oluşuyor.
”Ön özet” ve ‘arka plan” arabaşlıkları altında, kanlı terör saldırısının hangi siyasi ortamda, hangi koşullar altına gerçekleştiği ayrıntılarla sunuluyor.
Raporun en önemli bölümü, en sondaki ”Değerlendirme” başlığı altında yer alıyor. Bu bölümde, 20 Temmuz 2015’te Urfa’nın Suruç ilçesinde Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) mensubu göstericileri hedef aldığı anlaşılan, 33 kişinin ölümü 109 kişinin yaralanmasına yol açan DAEŞ saldırısı ile Ankara Katliamı arasında ‘devamlılık’ bağı kuruluyor.
Raporun ilgili kısmında şu tespitlere yer veriliyor:
”Ankara bombacılarının hedefinde ESP de vardı. ESP’nin kurucuları arasında HDP eş genel başkanı Figen Yüksekdağ da bulunuyordu. Ankara saldırısı, 1 Kasım’da tekrarlanacak parlamento seçimleri için yapılan yoğun seçim kampanyaları ve hükûmetin PKK’ya yönelik sürmekte olan şiddetli askerî harekâtları sırasında gerçekleşti.
”Suruç ve Ankara saldırıları arasında benzerlikler bulunmakta. Her iki bombalı saldırıda da kalabalıklara yönelik polis koruması yetersizdi ya da hiç yoktu. Her iki mitingde de ESP bulunuyordu. İki miting de Kürtlerle ilgiliydi. Hem Suruç hem de Ankara saldırısında süpheli DAEŞ’ti…
”Ankara’da Kürt barış aktivistlerinin yer aldığı bir mitinge yönelik bombalı saldırıların sorumluluğu, muhtemelen, Türkiye’nin Suriye ve Irak ile olan uzun sınırları boyunca faaliyet gösteren DAEŞ teröristlerinin üzerine kalacaktır. Fakat 1 Kasım’da gerçekleşecek genel seçimlerin yakınlığı, muhalefet partileri arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öncülüğündeki sert hükûmet politikalarını destekleyen güçlerin saldırıya karışmış olabilecekleri yönündeki şüpheleri artırdı.”
DAEŞ hem Kürtleri hem de Türk devletini meşru hedefler olarak görmekte, bu da onun gözünde silahsız sivillere yönelik ölümcül saldırıları meşrulaştırmaya yeterli olmaktadır,” şeklinde süren EUINTCEN raporu, şu sonuç tespitiyle dikkat çekiyor:
”Saldırının tarzı ve/ya biçimi (intihar bombacılarının kullanılması) DAEŞ’e işaret etmekte. (Ancak) Göstericileri taşıyan otobüslerde arama yapılmaması, devasa bir mitingde polisin neredeyse tamamen yokluğu gibi koşullar göz önüne alındığında, bu olayda AKP bünyesindeki güçlerin DAEŞ militanlarını özel olarak görevlendirdiğine inanmak için makul sebep var.”
‘Dava çürümeye terkedildi’
10 Ekim Ankara Katliamı davasında bugüne kadar kayda değer bir ilerleme olmayışı, ve dosyaya sonradan yansıyan şüphe uyandırıcı ayrıntılar da EUINTCEN’in erken bir aşamada hazırladığı ‘çok gizli’ raporu teyit eder nitelikte.
”10 Ekim Katliamı Avukat Komisyonu” mensubu avukatların 8 Haziran’da yaptığı açıklamalar da, davanın ”çürümeye terkedildiği” izlenimini güçlendirir nitelikte. Duvar’dan Serkan Ayar’ın aktardığına göre, önceki duruşmalara dair bilgiler veren avukatlar, katliamda sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin yargılanmasının engellendiğini belirterek davanın bir an önce bitirilmesi için uğraştıklarını anlattılar.
Artı Gerçek’ten Esra Koçak Mayda’nın haberine göre, dava dosyasının kapatılmak istendiğini öne süren ancak avukatlar olarak buna direndiklerini ifade eden Av. Sevinç Hocaoğulları, “bugüne kadar dava dosyasına koyduğumuz her delil, her belgeyi iğneyle kuyu kazar gibi elde ettik” dedi.
Habere göre avukatlar, Suruç ve 10 Ekim Ankara Gar saldırısının planlayıcısı olarak bilinen DAEŞ ‘Gaziantep Emiri’ Yunus Durmaz’la ilgili İstanbul 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nden bir bilgiye ulaştı. (Daha sonradan ismi İstanbul 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi olan) 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi bir dava kapsamında 11 Kasım 2013’te Durmaz hakkında yakalama kararı çıkardı.
Bu tarihte Yunus Durmaz’ı teknik takibe alan ve izleyen Gaziantep Emniyet Müdürlüğü yakalama işlemi yapmadı. Diyarbakır HDP mitingi saldırısı ve Suruç katliamlarının ardından Eylül 2015’te Yunus Durmaz’ı tekrar gözaltına almaya çalışan Gaziantep Emniyeti ise Durmaz ve arkadaşlarını bulamadı.
Mahkeme, kararını işleme koymayıp Durmaz’ı teknik takibe almalarına rağmen herhangi bir gözaltı işlemi yapmayan Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’nün sorumluluğunu hatırlatan avukat İlke Işık, “Antep Emniyeti kendi yaptığı soruşturmada yakalamadığı gibi İstanbul 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin yakalama kararını da yerine getirmediği için ağır bir suç işlemiş durumdadır. Yunus Durmaz bu katliamın planlayıcısıdır. Durmaz, 2013’ün sonunda yakalansaydı bu katliam olmayacaktı” ifadelerini kullandı.
10 Ekim katliamının soruşturma aşamasında savcıların alana 2.5 saat sonra geldiğini ve hiçbir taleplerini kabul etmediğini hatırlatan Avukat Nuray Özdoğan ise baz istasyonundaki verilerin dahi dosyaya 3 ay sonra girdiğini hatırlattı.
Hiçbir kamu görevlisi hakkında soruşturma açılmadığını ve yargılanmadıklarını söyleyen Özdoğan, şunları anlattı: “Bu soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ne yazık ki delillere engel olmak istemiştir. İğneyle kuyu kazılan bilgiler avukatların çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Örneğin katliama ilişkin Devlet Denetleme Kurulu raporu dosyaya girmişken şimdi ortada yok. Savcılık bununla ilgilenmemiş.”
Avukat Senem Doğanolu da bu davanın insanlığa dair işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Katliamın 9. tur duruşmaları 12-13 Haziran tarihlerinde Ankara Adliyesi’nde görülecek.
[TR724] 11.6.2018
Bu şok edici tespit, 103 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ankara katliamının birkaç gün ardından Avrupa Birliği’nin gizli servisi EUINTCEN’in AB içindeki en üst düzey karar mekanizmalarına gönderdiği ‘çok gizli’ kayıtlı bir istihbarat raporunda yer alıyor.
Ahval, EUINTCEN’in bugüne kadar gizli kalmış, 13 Ekim 2015 tarihli söz konusu kapsamlı raporuna ulaştı.
”Ankara Bombalaması” başlığını taşıyan üç sayfalık rapor, üç bölümden oluşuyor.
”Ön özet” ve ‘arka plan” arabaşlıkları altında, kanlı terör saldırısının hangi siyasi ortamda, hangi koşullar altına gerçekleştiği ayrıntılarla sunuluyor.
Raporun en önemli bölümü, en sondaki ”Değerlendirme” başlığı altında yer alıyor. Bu bölümde, 20 Temmuz 2015’te Urfa’nın Suruç ilçesinde Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) mensubu göstericileri hedef aldığı anlaşılan, 33 kişinin ölümü 109 kişinin yaralanmasına yol açan DAEŞ saldırısı ile Ankara Katliamı arasında ‘devamlılık’ bağı kuruluyor.
Raporun ilgili kısmında şu tespitlere yer veriliyor:
”Ankara bombacılarının hedefinde ESP de vardı. ESP’nin kurucuları arasında HDP eş genel başkanı Figen Yüksekdağ da bulunuyordu. Ankara saldırısı, 1 Kasım’da tekrarlanacak parlamento seçimleri için yapılan yoğun seçim kampanyaları ve hükûmetin PKK’ya yönelik sürmekte olan şiddetli askerî harekâtları sırasında gerçekleşti.
”Suruç ve Ankara saldırıları arasında benzerlikler bulunmakta. Her iki bombalı saldırıda da kalabalıklara yönelik polis koruması yetersizdi ya da hiç yoktu. Her iki mitingde de ESP bulunuyordu. İki miting de Kürtlerle ilgiliydi. Hem Suruç hem de Ankara saldırısında süpheli DAEŞ’ti…
”Ankara’da Kürt barış aktivistlerinin yer aldığı bir mitinge yönelik bombalı saldırıların sorumluluğu, muhtemelen, Türkiye’nin Suriye ve Irak ile olan uzun sınırları boyunca faaliyet gösteren DAEŞ teröristlerinin üzerine kalacaktır. Fakat 1 Kasım’da gerçekleşecek genel seçimlerin yakınlığı, muhalefet partileri arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öncülüğündeki sert hükûmet politikalarını destekleyen güçlerin saldırıya karışmış olabilecekleri yönündeki şüpheleri artırdı.”
DAEŞ hem Kürtleri hem de Türk devletini meşru hedefler olarak görmekte, bu da onun gözünde silahsız sivillere yönelik ölümcül saldırıları meşrulaştırmaya yeterli olmaktadır,” şeklinde süren EUINTCEN raporu, şu sonuç tespitiyle dikkat çekiyor:
”Saldırının tarzı ve/ya biçimi (intihar bombacılarının kullanılması) DAEŞ’e işaret etmekte. (Ancak) Göstericileri taşıyan otobüslerde arama yapılmaması, devasa bir mitingde polisin neredeyse tamamen yokluğu gibi koşullar göz önüne alındığında, bu olayda AKP bünyesindeki güçlerin DAEŞ militanlarını özel olarak görevlendirdiğine inanmak için makul sebep var.”
‘Dava çürümeye terkedildi’
10 Ekim Ankara Katliamı davasında bugüne kadar kayda değer bir ilerleme olmayışı, ve dosyaya sonradan yansıyan şüphe uyandırıcı ayrıntılar da EUINTCEN’in erken bir aşamada hazırladığı ‘çok gizli’ raporu teyit eder nitelikte.
”10 Ekim Katliamı Avukat Komisyonu” mensubu avukatların 8 Haziran’da yaptığı açıklamalar da, davanın ”çürümeye terkedildiği” izlenimini güçlendirir nitelikte. Duvar’dan Serkan Ayar’ın aktardığına göre, önceki duruşmalara dair bilgiler veren avukatlar, katliamda sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin yargılanmasının engellendiğini belirterek davanın bir an önce bitirilmesi için uğraştıklarını anlattılar.
Artı Gerçek’ten Esra Koçak Mayda’nın haberine göre, dava dosyasının kapatılmak istendiğini öne süren ancak avukatlar olarak buna direndiklerini ifade eden Av. Sevinç Hocaoğulları, “bugüne kadar dava dosyasına koyduğumuz her delil, her belgeyi iğneyle kuyu kazar gibi elde ettik” dedi.
Habere göre avukatlar, Suruç ve 10 Ekim Ankara Gar saldırısının planlayıcısı olarak bilinen DAEŞ ‘Gaziantep Emiri’ Yunus Durmaz’la ilgili İstanbul 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nden bir bilgiye ulaştı. (Daha sonradan ismi İstanbul 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi olan) 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi bir dava kapsamında 11 Kasım 2013’te Durmaz hakkında yakalama kararı çıkardı.
Bu tarihte Yunus Durmaz’ı teknik takibe alan ve izleyen Gaziantep Emniyet Müdürlüğü yakalama işlemi yapmadı. Diyarbakır HDP mitingi saldırısı ve Suruç katliamlarının ardından Eylül 2015’te Yunus Durmaz’ı tekrar gözaltına almaya çalışan Gaziantep Emniyeti ise Durmaz ve arkadaşlarını bulamadı.
Mahkeme, kararını işleme koymayıp Durmaz’ı teknik takibe almalarına rağmen herhangi bir gözaltı işlemi yapmayan Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’nün sorumluluğunu hatırlatan avukat İlke Işık, “Antep Emniyeti kendi yaptığı soruşturmada yakalamadığı gibi İstanbul 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nin yakalama kararını da yerine getirmediği için ağır bir suç işlemiş durumdadır. Yunus Durmaz bu katliamın planlayıcısıdır. Durmaz, 2013’ün sonunda yakalansaydı bu katliam olmayacaktı” ifadelerini kullandı.
10 Ekim katliamının soruşturma aşamasında savcıların alana 2.5 saat sonra geldiğini ve hiçbir taleplerini kabul etmediğini hatırlatan Avukat Nuray Özdoğan ise baz istasyonundaki verilerin dahi dosyaya 3 ay sonra girdiğini hatırlattı.
Hiçbir kamu görevlisi hakkında soruşturma açılmadığını ve yargılanmadıklarını söyleyen Özdoğan, şunları anlattı: “Bu soruşturmada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ne yazık ki delillere engel olmak istemiştir. İğneyle kuyu kazılan bilgiler avukatların çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Örneğin katliama ilişkin Devlet Denetleme Kurulu raporu dosyaya girmişken şimdi ortada yok. Savcılık bununla ilgilenmemiş.”
Avukat Senem Doğanolu da bu davanın insanlığa dair işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Katliamın 9. tur duruşmaları 12-13 Haziran tarihlerinde Ankara Adliyesi’nde görülecek.
[TR724] 11.6.2018
Duydunuz mu? Hidayet Karaca Silivri’deyken darbe yapmış! [Bülent Korucu]
Mahallenin baltalı seri katili, uzak komşumuz Kürdün evine girerken göz göze geldik ve başımızı öteye çevirdik. Feryatları duymamak için müziğin sesini sonuna kadar açtık. Kısık seslerle ‘yapmasaydın iyi olurdu…’ gibi şeyler geveledik. Baltasından kan damlayan adam bu defa Hizmet Hareketi’nin evine girdi. Herkes balkona çıktı, kimi sessiz bir onayla kimisi çılgınca alkışlayarak seyretti katliamı. Şimdi mahallede büyük panik havası var, zira baltalı adam her kapıyı tek tek çalmaya başladı. Bu kaçınılmaz sondu; birine hukuk dışına çıkma imtiyazı tanıdığınız anda, baltayı kazanılmış hak olarak görür. Toplum olarak ilkeli bir duruş sergilemedik, başkasını ısıran yılanı sorun etmedik.
Kürtleri ya da cemaati sevmiyor/nefret ediyor olmanın getirdiği noktadayız. İlkeli olmak adına değilse bile akıllı adamlar olarak bu sonu öngörebilmeliydi toplum. Ahmet Altan ve Hasan Cemal gibi bir kaç gerçek aydın dışında hepimiz bu imtihanda çuvalladık; faturasını onlarla birlikte acı acı ödüyoruz. Ne yazık ki hala büyük çoğunluk gerçeği görmemekte direniyor. Aç kurda sevgi gösterisi yaptığında onun insafa geleceğini sanıyor. Oysa iştihası kamçılanıyor ve sıradakiler geçen zamanı kazanım olarak görüyor. Örnek Hidayet Karaca Davasında takınılan tavır.
Dr. Hidayet Karaca (55) Radyo Televizyon Yayıncıları Derneği ve Televizyon Araştırmaları Kurumu (TİAK) gibi kurumlarda yönetim kurulu başkanlığı da yapmış tecrübeli bir televizyoncu. Zaman Gazetesi’nin İzmir ve Ankara temsilciliğini yaptıktan sonra 1999 yılında transfer olduğu Samanyolu Yayın Grubu Başkanlığını 17 yıl yaptı. 14 Aralık 2014 tarihinde, yönettiği televizyonu basan polisler tarafından gözaltına alındı. Yaklaşık 4 yıldır özgürlüğünden mahrum. Yargılandığı ilk davada 31 yıl hapis cezası aldı. Hemen hemen aynı suçlamalarla başka bir mahkemede daha yargılandı. Birkaç gün önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
AVUKATLARI TUTUKLANDI, SAVUNMASIZ KALDI
“Çok zor şartlarda savunma yapıyorum. Avukatlar bıraktı, bir kısmı tutuklandı. Bir dilekçe yazacak avukat bile bulamıyorum” Hidayet Karaca bu cümleleri Ağustos 2016’da yargılandığı mahkemede söyledi. Gerçekten de yurt dışına kaçamayan avukatları tutuklanmıştı. Müvekkili aleyhine ifade vermeye zorlanan ve yasalara aykırı olmasına rağmen bunu kabul eden avukatının (Avukat Doğan Akkurt birlikte Fethullah Gülen’i ziyaret ettiklerini itiraf etti) cezası 10 yıl 6 aydan 5 yıl 10 aya düşürüldü. Bu şartlarda yapılan yargılamadan Karaca iki davada 48 yıl ve ağır müebbet aldı. Yine bir gazeteci ve eski AKP milletvekili olan İlhan İşbilen ile Fethullah Gülen’in akrabası Kazım Avcı ve Zaman Gazetesi eski imtiyaz sahibi Alaaddin Kaya’ya da ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan aynı ceza verildi.
SİLİVRİ’DE TUTUKLU İKEN DARBE YAPMIŞ!
14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında tutuklu bulunan Hidayet Karaca, 15 Temmuz 2016’da darbeye teşebbüsten müebbet aldı! Bir daha söylüyorum: 14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında bulunan Hidayet Karaca, tutuklandıktan 32 ay sonra darbeye teşebbüs etmiş! Şu cümlenin milyonlarca kez söylenmesi gerekiyor. Türkiye’de hukuku soranlara sadece bu örneği gösterin yeter.
Karaca’nın yargılanıp ceza aldığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarının rövanşı olarak gördüğü davaların ilki olan Tahşiye Dosyasına yakından bakmakta fayda var.
22 Ocak’ta İstanbul’da bir operasyon gerçekleşti. Operasyon iznini dönemin Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal verdi. (Daha sonra AKP’den milletvekili seçildi ve İçişleri Komisyonu Başkanlığı yaptı.) İzni talep eden de yine AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstihbarat Daire Başkan Vekili Hüseyin Namal’dı. Operasyon talep yazısında şu ifadeler dikkat çekiyordu: “Başkanlığımız koordinesinde El Kaide terör örgütü yanlısı Mehmet Doğan Grubu’nun deşifre edilmesi ve mensuplarının suç delilleriyle birlikte yakalanmasını sağlamak amacıyla…”
Operasyon hakkında kamuoyuna duyuruyu dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yaptı. AK Parti’den milletvekili ve İçişleri Bakanı da olan Güler, şunları söyledi: “22 Ocak 2010 günü, radikal dinî motifli terör örgütüne, yani El Kaide terör örgütüne yönelik operasyon gerçekleştirildi.” Güler, soyut bir El Kaide suçlamasıyla da yetinmedi ve, “El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habip Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir” ayrıntısını verdi. Şüphelileri İstanbul’daki sinagog, İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binası bombacılarıyla ilişkili olduğunu öne sürdü.
TAHŞİYE’DE BÜTÜN MEDYA TEK SES…
Medya, olaya geniş yer ayırdı. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu üyesi olan Yiğit Bulut, yönettiği Habertürk Televizyonu’nda en sert yayını yaptı. Şüpheli Mehmet Doğan’a ait olduğu ileri sürülen bir video yayınladı. Videoda Mehmet Doğan, El Kaide ve Useme Bin Laden’i övmekte ve ona tabi olmanın müslümanlar için zorunluluk olduğunu öne sürmektedir. Bulut: “İslam, bu El Kaidecilerden kurtarılmalı.” diye bitirdi haberi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Ocak’ta şüphelileri tutukladı. Tutuklayan yargıçlar ‘FETÖ’ saçmalığından tutuklanmayan şanslılar içinde.
17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmalarını bitirmek için bütün adliyeyi baştan ayağa dizayn eden Erdoğan intikamını bu davayla almak istedi. Tahşiyeciler Grubu’nun davasının sonuçlanması bile beklenmeden onlara kumpas kurulduğu iddiasıyla yolsuzluk soruşturmasını İstanbul Emniyetindeki polis müdürleri ve medya yöneticilerine yönelik soruşturma açıldı. Hidayet Karaca tutuklanırken, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ise aynı gün çocuğunun doğmasının da kamuoyunda sebep olduğu sempati dalgasıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Soruşturmayı haklı çıkarabilmek için Tahşiyecilerin beraat etmesi büyük baskılarla sağlandı. Ancak bu bile tam bir yıl sonra gerçekleşebildi. 15 Aralık 2015’te Tahşiyeciler beraat ettiğinde Hidayet Karaca ve polis müdürleri bir yıldır cezaevindeydi.
Sadece Emniyet istihbaratının değil Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanlığı’nın da adı geçen grubun El Kaide ile bağlantılı olduğu yönündeki raporuna rağmen Tahşiyeciler beraat ettirildi. Sonradan AKP’de önemli görevlere gelen amirlerinin talimatıyla operasyon yapan polisler suçlu durumuna düşürüldü. Medya yöneticilerinin dosyaya eklenmesi ise tamamen bir hukuk skandalıydı. Zira başta Habertürk ve CNN Türk televizyonu ile Hürriyet olmak üzere diğer medya organları daha sert yayınlar yapmışlardı. Ama onların yöneticileri soruşturma konusu bile olmadı.
26 Ocak 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi ‘Vakit’in eski yazarı El Kaide’nin fikir babası’ başlığını kullandı. 27 Ocak’ta ‘Keleşli kurban kampanyası’ başlığıyla yayımlanan manşet haberde ise, “El Kaide’ye bağlı 57 kişilik örgütün, kurban başına 130 dolar toplayarak elde edilen parayı Afganistan’a gönderdiği ortaya çıkarıldı” ifadeleri yer aldı. Radikal Gazetesi, olayı ‘Türkiye’deki El Kaide’nin yapısı çözüldü’ başlığıyla verdi. Star Gazetesi, ‘El Kaide ev almak için banka soymaya hazırmış’ başlığını kullandı. 27 Ocak 2010 tarihli Sabah gazetesinde ise ‘Kurban bağışı adı altında El Kaide’ye para almışlar’ denildi.
Karaca’nın yanı sıra eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün 25 yıl 6 ay eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer 16 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Tamamı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde İstihbarat ve Terör Şubede görevli eski polis olan 23 sanık hakkında, en azı 9 yıl olmak üzere çeşitli hapis cezalarına hükmedildi.
Aynı suçtan ikinci kere yargılanmak hukuken yasak olmasına rağmen Hidayet Karaca aynı suçlamalarla bir de Ankara’da yargılandı. Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlamasıyla İstanbul’da verilen hükme rağmen Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama devam etti. Karaca’nın duruşmalarda mükerrer yargılama itirazları dikkate alınmadı. Hukukun arkasından dolanmak için Karaca’ya Ankara’da ek suçlamalar yapıldı: Hükümeti yıkmaya teşebbüs. 22 Temmuz 2016’da yani 15 Temmuz darbe girişiminden bir hafta sonra kabul edilen iddianamede Karaca “Türkiye cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsle suçlandı. Oysa Hidayet Karaca 14 Aralık 2014’ten beri tutuklu olarak bulunuyor ve avukatlarıyla bile görüşemiyor. “Bu şartlardaki bir insan darbe suçunu nasıl işleyebilir?” Sorusunun cevabı yok. Bu cevabı arayacak toplum, medya ve daha kötüsü yargı da yok.
Yargılamanın nasıl yapıldığını ise son savunmasından bir bölüm alarak göstereyim, gerisini siz düşünün. Karaca, tanıkların hakkındaki ifadelerini anlatırken de şunları söyledi: “Selim Çoraklı’nın, mollaların bana tuzak kurduğu, niye cezaevinde olduğumu anlamadığı şeklindeki beyanı mütalaaya konmuş. O zaman savcı benim masum olduğumu kabul etmiş olmuyor mu? Madem Selim Çoraklı’nın ifadeleri bu kadar önemli, beni çıkarmanız gerekmiyor mu? Bir başka tanık Ahmet Keleş, 2001’de televizyonun başında olduğumu ve Altunizade toplantılarına katıldığımı öne sürdü. Allah’tan korkar insan ya! Fethullah Gülen, 1999’da ABD’ye gitmedi mi? Demek uçup geliyor, ben de toplantılarda oluyordum. Ayrıca o tarihte ben Zaman’ın Ankara temsilcisiydim. Bu kişinin yaptığı piramit de çöker, ama siz o Ahmet Keleş’in ifadesine itibar ediyorsunuz.”
TAHLİYE VEREN YARGIÇ BİLE TUTUKLANDI
Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke içinde 101. Sırada yer alan Türkiye’de Hidayet Karaca’nın yargılanması önemli gösterge. Bütün dünyadaki toplamdan daha fazla medya mensubunun yargılandığı bir ülke Türkiye. Ama Karaca’nın davasının başka bir özelliği var: tahliye kararı veren iki yargıç tutuklandı. Ve Hakimler Savcılar Kurulu yetkilileri benzer kararlar verecek yargıçların aynı akıbete uğrayacakları tehdidinde bulundu. Karaca, dilekçe yazdıracak avukat bulamadığı ve lehe karar veren hakimlerin tehdit altında olduğu bir ortamda yargılandı. Aynı suçtan iki ayrı mahkemede yargılandı.
Devlet arabasından hukuk frenini söktüğünüzde, durması ve fabrika ayarlarına dönecek tamiratın yapılması için duvara toslamasından başka çare kalmaz. Türkiye, ekonomi duvarına doğru son sürat giden freni patlak bir kamyon. AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘bana yar olmayan kara toprağın olsun’ diye bir iç savaş filan başlatıp ülkeyi perte çıkarttırmazsa buna şükredelim. Ağır bedellerle tamirat mümkün. Diğer senaryo tamamen karanlık…
[Bülent Korucu] 11.6.2018 [TR724]
Kürtleri ya da cemaati sevmiyor/nefret ediyor olmanın getirdiği noktadayız. İlkeli olmak adına değilse bile akıllı adamlar olarak bu sonu öngörebilmeliydi toplum. Ahmet Altan ve Hasan Cemal gibi bir kaç gerçek aydın dışında hepimiz bu imtihanda çuvalladık; faturasını onlarla birlikte acı acı ödüyoruz. Ne yazık ki hala büyük çoğunluk gerçeği görmemekte direniyor. Aç kurda sevgi gösterisi yaptığında onun insafa geleceğini sanıyor. Oysa iştihası kamçılanıyor ve sıradakiler geçen zamanı kazanım olarak görüyor. Örnek Hidayet Karaca Davasında takınılan tavır.
Dr. Hidayet Karaca (55) Radyo Televizyon Yayıncıları Derneği ve Televizyon Araştırmaları Kurumu (TİAK) gibi kurumlarda yönetim kurulu başkanlığı da yapmış tecrübeli bir televizyoncu. Zaman Gazetesi’nin İzmir ve Ankara temsilciliğini yaptıktan sonra 1999 yılında transfer olduğu Samanyolu Yayın Grubu Başkanlığını 17 yıl yaptı. 14 Aralık 2014 tarihinde, yönettiği televizyonu basan polisler tarafından gözaltına alındı. Yaklaşık 4 yıldır özgürlüğünden mahrum. Yargılandığı ilk davada 31 yıl hapis cezası aldı. Hemen hemen aynı suçlamalarla başka bir mahkemede daha yargılandı. Birkaç gün önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
AVUKATLARI TUTUKLANDI, SAVUNMASIZ KALDI
“Çok zor şartlarda savunma yapıyorum. Avukatlar bıraktı, bir kısmı tutuklandı. Bir dilekçe yazacak avukat bile bulamıyorum” Hidayet Karaca bu cümleleri Ağustos 2016’da yargılandığı mahkemede söyledi. Gerçekten de yurt dışına kaçamayan avukatları tutuklanmıştı. Müvekkili aleyhine ifade vermeye zorlanan ve yasalara aykırı olmasına rağmen bunu kabul eden avukatının (Avukat Doğan Akkurt birlikte Fethullah Gülen’i ziyaret ettiklerini itiraf etti) cezası 10 yıl 6 aydan 5 yıl 10 aya düşürüldü. Bu şartlarda yapılan yargılamadan Karaca iki davada 48 yıl ve ağır müebbet aldı. Yine bir gazeteci ve eski AKP milletvekili olan İlhan İşbilen ile Fethullah Gülen’in akrabası Kazım Avcı ve Zaman Gazetesi eski imtiyaz sahibi Alaaddin Kaya’ya da ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan aynı ceza verildi.
SİLİVRİ’DE TUTUKLU İKEN DARBE YAPMIŞ!
14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında tutuklu bulunan Hidayet Karaca, 15 Temmuz 2016’da darbeye teşebbüsten müebbet aldı! Bir daha söylüyorum: 14 Aralık 2014’ten beri ağır tecrit şartlarında bulunan Hidayet Karaca, tutuklandıktan 32 ay sonra darbeye teşebbüs etmiş! Şu cümlenin milyonlarca kez söylenmesi gerekiyor. Türkiye’de hukuku soranlara sadece bu örneği gösterin yeter.
Karaca’nın yargılanıp ceza aldığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarının rövanşı olarak gördüğü davaların ilki olan Tahşiye Dosyasına yakından bakmakta fayda var.
22 Ocak’ta İstanbul’da bir operasyon gerçekleşti. Operasyon iznini dönemin Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal verdi. (Daha sonra AKP’den milletvekili seçildi ve İçişleri Komisyonu Başkanlığı yaptı.) İzni talep eden de yine AKP’ye yakınlığıyla bilinen İstihbarat Daire Başkan Vekili Hüseyin Namal’dı. Operasyon talep yazısında şu ifadeler dikkat çekiyordu: “Başkanlığımız koordinesinde El Kaide terör örgütü yanlısı Mehmet Doğan Grubu’nun deşifre edilmesi ve mensuplarının suç delilleriyle birlikte yakalanmasını sağlamak amacıyla…”
Operasyon hakkında kamuoyuna duyuruyu dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler yaptı. AK Parti’den milletvekili ve İçişleri Bakanı da olan Güler, şunları söyledi: “22 Ocak 2010 günü, radikal dinî motifli terör örgütüne, yani El Kaide terör örgütüne yönelik operasyon gerçekleştirildi.” Güler, soyut bir El Kaide suçlamasıyla da yetinmedi ve, “El Kaide’nin Avrupa, Türkiye ve Suriye sorumlusu olarak bilinen Louai Sakka isimli şahısla ve daha önce de 15-20 Kasım 2003’teki bombalama olaylarına karışarak sonradan Irak’ta öldüğü anlaşılan Habip Aktaş ile de ilgili oldukları tespit edilmiştir” ayrıntısını verdi. Şüphelileri İstanbul’daki sinagog, İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binası bombacılarıyla ilişkili olduğunu öne sürdü.
TAHŞİYE’DE BÜTÜN MEDYA TEK SES…
Medya, olaya geniş yer ayırdı. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu üyesi olan Yiğit Bulut, yönettiği Habertürk Televizyonu’nda en sert yayını yaptı. Şüpheli Mehmet Doğan’a ait olduğu ileri sürülen bir video yayınladı. Videoda Mehmet Doğan, El Kaide ve Useme Bin Laden’i övmekte ve ona tabi olmanın müslümanlar için zorunluluk olduğunu öne sürmektedir. Bulut: “İslam, bu El Kaidecilerden kurtarılmalı.” diye bitirdi haberi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Ocak’ta şüphelileri tutukladı. Tutuklayan yargıçlar ‘FETÖ’ saçmalığından tutuklanmayan şanslılar içinde.
17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmalarını bitirmek için bütün adliyeyi baştan ayağa dizayn eden Erdoğan intikamını bu davayla almak istedi. Tahşiyeciler Grubu’nun davasının sonuçlanması bile beklenmeden onlara kumpas kurulduğu iddiasıyla yolsuzluk soruşturmasını İstanbul Emniyetindeki polis müdürleri ve medya yöneticilerine yönelik soruşturma açıldı. Hidayet Karaca tutuklanırken, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ise aynı gün çocuğunun doğmasının da kamuoyunda sebep olduğu sempati dalgasıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Soruşturmayı haklı çıkarabilmek için Tahşiyecilerin beraat etmesi büyük baskılarla sağlandı. Ancak bu bile tam bir yıl sonra gerçekleşebildi. 15 Aralık 2015’te Tahşiyeciler beraat ettiğinde Hidayet Karaca ve polis müdürleri bir yıldır cezaevindeydi.
Sadece Emniyet istihbaratının değil Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanlığı’nın da adı geçen grubun El Kaide ile bağlantılı olduğu yönündeki raporuna rağmen Tahşiyeciler beraat ettirildi. Sonradan AKP’de önemli görevlere gelen amirlerinin talimatıyla operasyon yapan polisler suçlu durumuna düşürüldü. Medya yöneticilerinin dosyaya eklenmesi ise tamamen bir hukuk skandalıydı. Zira başta Habertürk ve CNN Türk televizyonu ile Hürriyet olmak üzere diğer medya organları daha sert yayınlar yapmışlardı. Ama onların yöneticileri soruşturma konusu bile olmadı.
26 Ocak 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi ‘Vakit’in eski yazarı El Kaide’nin fikir babası’ başlığını kullandı. 27 Ocak’ta ‘Keleşli kurban kampanyası’ başlığıyla yayımlanan manşet haberde ise, “El Kaide’ye bağlı 57 kişilik örgütün, kurban başına 130 dolar toplayarak elde edilen parayı Afganistan’a gönderdiği ortaya çıkarıldı” ifadeleri yer aldı. Radikal Gazetesi, olayı ‘Türkiye’deki El Kaide’nin yapısı çözüldü’ başlığıyla verdi. Star Gazetesi, ‘El Kaide ev almak için banka soymaya hazırmış’ başlığını kullandı. 27 Ocak 2010 tarihli Sabah gazetesinde ise ‘Kurban bağışı adı altında El Kaide’ye para almışlar’ denildi.
Karaca’nın yanı sıra eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün 25 yıl 6 ay eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer 16 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Tamamı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde İstihbarat ve Terör Şubede görevli eski polis olan 23 sanık hakkında, en azı 9 yıl olmak üzere çeşitli hapis cezalarına hükmedildi.
Aynı suçtan ikinci kere yargılanmak hukuken yasak olmasına rağmen Hidayet Karaca aynı suçlamalarla bir de Ankara’da yargılandı. Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlamasıyla İstanbul’da verilen hükme rağmen Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama devam etti. Karaca’nın duruşmalarda mükerrer yargılama itirazları dikkate alınmadı. Hukukun arkasından dolanmak için Karaca’ya Ankara’da ek suçlamalar yapıldı: Hükümeti yıkmaya teşebbüs. 22 Temmuz 2016’da yani 15 Temmuz darbe girişiminden bir hafta sonra kabul edilen iddianamede Karaca “Türkiye cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsle suçlandı. Oysa Hidayet Karaca 14 Aralık 2014’ten beri tutuklu olarak bulunuyor ve avukatlarıyla bile görüşemiyor. “Bu şartlardaki bir insan darbe suçunu nasıl işleyebilir?” Sorusunun cevabı yok. Bu cevabı arayacak toplum, medya ve daha kötüsü yargı da yok.
Yargılamanın nasıl yapıldığını ise son savunmasından bir bölüm alarak göstereyim, gerisini siz düşünün. Karaca, tanıkların hakkındaki ifadelerini anlatırken de şunları söyledi: “Selim Çoraklı’nın, mollaların bana tuzak kurduğu, niye cezaevinde olduğumu anlamadığı şeklindeki beyanı mütalaaya konmuş. O zaman savcı benim masum olduğumu kabul etmiş olmuyor mu? Madem Selim Çoraklı’nın ifadeleri bu kadar önemli, beni çıkarmanız gerekmiyor mu? Bir başka tanık Ahmet Keleş, 2001’de televizyonun başında olduğumu ve Altunizade toplantılarına katıldığımı öne sürdü. Allah’tan korkar insan ya! Fethullah Gülen, 1999’da ABD’ye gitmedi mi? Demek uçup geliyor, ben de toplantılarda oluyordum. Ayrıca o tarihte ben Zaman’ın Ankara temsilcisiydim. Bu kişinin yaptığı piramit de çöker, ama siz o Ahmet Keleş’in ifadesine itibar ediyorsunuz.”
TAHLİYE VEREN YARGIÇ BİLE TUTUKLANDI
Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke içinde 101. Sırada yer alan Türkiye’de Hidayet Karaca’nın yargılanması önemli gösterge. Bütün dünyadaki toplamdan daha fazla medya mensubunun yargılandığı bir ülke Türkiye. Ama Karaca’nın davasının başka bir özelliği var: tahliye kararı veren iki yargıç tutuklandı. Ve Hakimler Savcılar Kurulu yetkilileri benzer kararlar verecek yargıçların aynı akıbete uğrayacakları tehdidinde bulundu. Karaca, dilekçe yazdıracak avukat bulamadığı ve lehe karar veren hakimlerin tehdit altında olduğu bir ortamda yargılandı. Aynı suçtan iki ayrı mahkemede yargılandı.
Devlet arabasından hukuk frenini söktüğünüzde, durması ve fabrika ayarlarına dönecek tamiratın yapılması için duvara toslamasından başka çare kalmaz. Türkiye, ekonomi duvarına doğru son sürat giden freni patlak bir kamyon. AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘bana yar olmayan kara toprağın olsun’ diye bir iç savaş filan başlatıp ülkeyi perte çıkarttırmazsa buna şükredelim. Ağır bedellerle tamirat mümkün. Diğer senaryo tamamen karanlık…
[Bülent Korucu] 11.6.2018 [TR724]
Bu kriz çok farklı [Semih Ardıç]
Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Refet Gürkaynak, “Bireylerin borçları da olağanüstü düzeyde arttı. Üstelik bundan önceki krizlerde insanlar komşularına borçluydu, bugünse bankalara borçlu. Bir kriz olursa bu bizim daha önce hiç yaşamadığımız bir kriz olacak.” ikazında bulundu.
Merkez Bankası (TCMB) verileri kamu, özel sektör ve fertlerin borç batağı içinde yüzdüğünü gösteriyor.
VATANDAŞ BANKALARA 535 MİLYAR TL BORÇLU
1 Haziran 2018 tarihi itibarıyla vatandaşın 398 milyar TL’si bankalara, 15 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 413 milyar TL kredi borcu var.
122 milyar TL kredi kartı borcu ilave edildiğinde vatandaşın bankalara olan kredi borcu 535 milyar TL’ye çıkıyor.
Aynı tarih itibarıyla şirketlerin 361 milyar TL’si bankalara, 11 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 372 milyar TL ticari kredi borcu var.
2001’DE ŞİRKETLERİN VE VATANDAŞIN BORCU: 47,7 MİLYAR TL
Şirketlerle vatandaşın bankalara borcunun yekûnu 907 milyar TL’yi buluyor. Bahse konu borç bankalardan kullanılan kredilerden teşekkül ediyor.
Buna yurt dışından alınan döviz borçları dahil değil. 2001 krizinde vatandaşın 6,5 milyar TL, şirketlerin 41,2 milyar TL borcu vardı.
Hal-i hazırda 2001 krizine kıyasla 19 kat daha borçluyuz.Sadece bankalara olan borçlardaki artış bile Türkiye’nin nasıl bir borç krizi ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Özel sektör ve kamunun 456 milyar doları bulan dış borçları da var ki böyle bir krizin tarihte eşi benzeri yok. Dolar ve faiz artışı bu borçların altından kalkılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor.
DEVLET BU SEFER GELİR KALEMLERİNDEN MAHRUM
Giderek derinleşen borç krizini farklı kılan hususlardan biri de kamu maliyesinin kırılganlığıdır.
2001 krizinde devletin gelir kalemleri daha fazlaydı. Bu sefer devletin elinde TÜPRAŞ, Petkim, şeker fabrikaları, Türk Telekom, havalimanları ve gübre fabrikaları gibi gelir getirici teşebbüsler yok.
Hepsi özelleştirildi ve o gelirler ekseriyeti itibarıyla artık şahısların elinde. 85 milyar dolar (382 milyar TL) özelleştirme geliri de bu arada harcanmış oldu.
2001 krizinde kamu mallarına zam yaparak maliye için gelir artırıcı bir imkân vardı, artık böyle bir ihtimal yok denecek kadar az.
HAZİNE’YE ORTAK OLAN İŞADAMLARI
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kendisine yakın işadamlarını ihya düzenine çevirdiği Yap-İşlet-Devret (YİD) modelinin Hazine’ye getirdiği ilave yükler de cabası.
Hazine’ye ortak oldu bazı işadamları. Devlet onların da ödemelerini yapıyor.
Dolayısıyla kamu maliyesi iki taraftan darbe yiyor. Geçilmeyen köprünün, kullanılmayan havalimanının parasını Hazine tıkır tıkır ödüyor.
Sadece geçen sene İzmit Körfezi üzerinde inşa edilen Osmangazi Köprüsü için 1,4 milyar TL Hazine tarafından ödendi. İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nde işletmeci firmaların açığı yine Hazine’den kapatıldı.
YİD’in Hazine’yi nasıl talan ettiği birkaç sene sonra daha berrak hale gelecek.
YA YÜKSEK FAİZLİ BORÇ YA DA VERGİ ZAMMI!
Hazine’nin nakit açığı, şirketlerin ve vatandaşların borçları derken krizden çıkış için geriye ne kalıyor?
Ya yüksek faizle borçlanılacak ya da vergiler artırılacak. İki ucu keskin bıçak.
Mevcut şartlarda Türkiye’de bankalar için deniz tükendi. Dışarıdan da borç almak kolay değil.
Hem dünyada para muslukları kısılıyor hem de Türkiye’nin bankaları ve büyük holdingleri döviz borçları sebebiyle müşahede odasına alınıyor.
Moody’s 17 Türk bankasının notlarını ‘çöp’ seviyesine indirdi. Koç ve Anadolu holdingin de aralarında bulunduğu 11 büyük şirketin notu her an indirilebilir. Gerekçe yüksek döviz borcu ve artan finansman ihtiyacı.
Fitch de her an yeni bir liste açıklayabilir. 25 Türk bankası Fitch’te yoğun bakımda.
TEŞHİS: HASTA TİPİK BİR BORÇ FELCİNE MARUZ KALDI
Yatırımcıların akıl hocaları Fitch ve Moody’s son beyanları ile Türkiye ekonomisine şu teşhisi koydu:
“Hastamız tipik bir borç felcine maruz kalmış.
Ayağa kalkma ihtimali bazı tedavilerle mümkün gibi görünse de yakınları olarak en kötüsüne hazırlıklı olun.
Bir müddet cihaza bağlı tepkilerini not edeceğiz.
Kısa sürede iyileşme ihtimali zayıf vakalardan biri ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız.
Toparlanma emaresi olmazsa bizim de imkânlarımız mahdut.
‘Son günlerini sevdikleri ile beraber geçirmesi için eve götürün ve hep moral vermeye gayret edin’ de diyebiliriz.
Her an her şeye hazır olun.”
2001 VE 2008’DE ŞARTLAR TÜRKİYE’NİN LEHİNEYDİ
2001 krizinde ve 2009’da dünyada şartlar Türkiye’nin lehineydi.
ABD ve Avrupa merkez bankaları başta olmak üzere önde gelen ekonomiler durgunluğu aşmak için piyasayı paraya boğmuştu.
O ucuz ve bol dövizler Türkiye’nin gökte ararken yerde bulduğu hazine misali kurtarıcı bir misyon eda etti.
Mamafih bugün Türkiye hem borçlu hem de dünyada paranın maliyeti artıyor. Sırtında yükün artması yetmezmiş gibi Türkiye bir de yokuş tırmanmak mecburiyetinde.
2008 KRİZİNDE BANKALAR NAKİT ZENGİNİYDİ
2001 krizinden sonraki en büyük şok dalgası 2008 senesinde kayıtlara geçmişti.
Kamu maliyesi, Hazine ve bankalarımız ABD’de 2008’de patlak veren mortgage krizinde sapasağlamdı. Kamunun borcunun millî gelire oranı yüzde 30’a kadar gerilemişti.
O günden bugüne rakamlar riski artıracak mahiyette tahakkuk etti.
Kamunun borcu 2008’de 73 milyar dolar, özel sektörün borcu 188 milyar dolar idi. 31 Mart 2018 itibarıyla kamunun borcu 262 milyar dolar, özel sektörün borcu ise 316 milyar dolar.
Devletin de şirketlerin de döviz borcu 10 sene evvelkine kıyasla iki kattan fazla artmış.
10 sene evvel dolar 1,25 TL, euro 1,93 TL idi. Bugün dolar 4,50 TL, euro 5,30 TL. Borç arttığı gibi kur da yükseldi. Dolar yüzde 260, euro yüzde 175 artmış.
Borcumuz tutar olarak aynı kalsaydı bile bu kur artışı yüzünden TL karşılığı ikiye katlanacaktı. Hem borç tutarı arttı hem de kur katlandı.
Türkiye bu veçheden de farklı bir krizle karşı karşıya.
İKTİDARIN AYMAZLIĞI DA TARİHTE BİR İLK
Özel sektörün borcu içinde bankaların payı 180 milyar dolar. Kalan 156 milyar dolar şirketlere ait gibi görünse de o borçların tamamı dönüp dolaşıp bankaların kapısına çıkıyor.
Profesör Gürkaynak’ın dikkat çektiği gibi bu kriz çok farklı. Zira bu sefer devlet borçlu, şirketler borçlu, bankalar borçlu, ‘vatandaş’ dediğimiz hane halkı borçlu.
Üstelik 2001 krizinde eşe, dosta ve akrabaya olan borçluyduk, şimdi bankalara borçluyuz. Arkadaş hatırı ile borç tehir edilebiliyordu, fakat banka kredi ödemesi iki ay aksadığında noter vasıtası ile ihtarnameyi gönderiverir.
TL EN FAZLA DEĞER KAZANAN PARA OLMUŞ!
Bankalara borcun bu kadar yüksek olduğu, haddi zatında bankaların da dışarıya borçlandığı bir ekonomide Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, “Türk Lirası geçen hafta dolar karşısında en fazla değer kazanan para birimi oldu.” diyebildi.
Oysa TL’nin değer kazandığı haftada Merkez Bankası haftalık repo faizini yüzde 17,75’e çıkardı. 44 günde 3 kere faiz artırmak mecburiyetinde kaldı TCMB.
Arjantin, Venezuela ve İran’ı takiben en yüksek faizi ödeyen bir ekonomide kur ancak 4,60 TL’den 4,50 TL’ye düştü.
Bir ay evvel 4,05 TL olan kur “düştü” denilen haliyle bile 4,50 TL. Bir aylık net kur artışı yüzde 11. Böylesine vahim bir tablonun neyine seviniyorlar anlamak mümkün değil.
Şimşek gibi Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkçi ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci adeta aklımızla alay ediyor.
Esasında Türkiye’in istikbalinden 5-10 seneyi alıp telefeciye, faiz lobilerine rehin veren bir idarenin aymazlığıyla da ilk defa karşılaşıyoruz.
Bu yönüyle de bu kriz farklı..
[Semih Ardıç] 11.6.2018 [TR724]
Merkez Bankası (TCMB) verileri kamu, özel sektör ve fertlerin borç batağı içinde yüzdüğünü gösteriyor.
VATANDAŞ BANKALARA 535 MİLYAR TL BORÇLU
1 Haziran 2018 tarihi itibarıyla vatandaşın 398 milyar TL’si bankalara, 15 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 413 milyar TL kredi borcu var.
122 milyar TL kredi kartı borcu ilave edildiğinde vatandaşın bankalara olan kredi borcu 535 milyar TL’ye çıkıyor.
Aynı tarih itibarıyla şirketlerin 361 milyar TL’si bankalara, 11 milyar TL’si katılım bankalarına olmak üzere toplam 372 milyar TL ticari kredi borcu var.
2001’DE ŞİRKETLERİN VE VATANDAŞIN BORCU: 47,7 MİLYAR TL
Şirketlerle vatandaşın bankalara borcunun yekûnu 907 milyar TL’yi buluyor. Bahse konu borç bankalardan kullanılan kredilerden teşekkül ediyor.
Buna yurt dışından alınan döviz borçları dahil değil. 2001 krizinde vatandaşın 6,5 milyar TL, şirketlerin 41,2 milyar TL borcu vardı.
Hal-i hazırda 2001 krizine kıyasla 19 kat daha borçluyuz.Sadece bankalara olan borçlardaki artış bile Türkiye’nin nasıl bir borç krizi ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Özel sektör ve kamunun 456 milyar doları bulan dış borçları da var ki böyle bir krizin tarihte eşi benzeri yok. Dolar ve faiz artışı bu borçların altından kalkılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor.
DEVLET BU SEFER GELİR KALEMLERİNDEN MAHRUM
Giderek derinleşen borç krizini farklı kılan hususlardan biri de kamu maliyesinin kırılganlığıdır.
2001 krizinde devletin gelir kalemleri daha fazlaydı. Bu sefer devletin elinde TÜPRAŞ, Petkim, şeker fabrikaları, Türk Telekom, havalimanları ve gübre fabrikaları gibi gelir getirici teşebbüsler yok.
Hepsi özelleştirildi ve o gelirler ekseriyeti itibarıyla artık şahısların elinde. 85 milyar dolar (382 milyar TL) özelleştirme geliri de bu arada harcanmış oldu.
2001 krizinde kamu mallarına zam yaparak maliye için gelir artırıcı bir imkân vardı, artık böyle bir ihtimal yok denecek kadar az.
HAZİNE’YE ORTAK OLAN İŞADAMLARI
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kendisine yakın işadamlarını ihya düzenine çevirdiği Yap-İşlet-Devret (YİD) modelinin Hazine’ye getirdiği ilave yükler de cabası.
Hazine’ye ortak oldu bazı işadamları. Devlet onların da ödemelerini yapıyor.
Dolayısıyla kamu maliyesi iki taraftan darbe yiyor. Geçilmeyen köprünün, kullanılmayan havalimanının parasını Hazine tıkır tıkır ödüyor.
Sadece geçen sene İzmit Körfezi üzerinde inşa edilen Osmangazi Köprüsü için 1,4 milyar TL Hazine tarafından ödendi. İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nde işletmeci firmaların açığı yine Hazine’den kapatıldı.
YİD’in Hazine’yi nasıl talan ettiği birkaç sene sonra daha berrak hale gelecek.
YA YÜKSEK FAİZLİ BORÇ YA DA VERGİ ZAMMI!
Hazine’nin nakit açığı, şirketlerin ve vatandaşların borçları derken krizden çıkış için geriye ne kalıyor?
Ya yüksek faizle borçlanılacak ya da vergiler artırılacak. İki ucu keskin bıçak.
Mevcut şartlarda Türkiye’de bankalar için deniz tükendi. Dışarıdan da borç almak kolay değil.
Hem dünyada para muslukları kısılıyor hem de Türkiye’nin bankaları ve büyük holdingleri döviz borçları sebebiyle müşahede odasına alınıyor.
Moody’s 17 Türk bankasının notlarını ‘çöp’ seviyesine indirdi. Koç ve Anadolu holdingin de aralarında bulunduğu 11 büyük şirketin notu her an indirilebilir. Gerekçe yüksek döviz borcu ve artan finansman ihtiyacı.
Fitch de her an yeni bir liste açıklayabilir. 25 Türk bankası Fitch’te yoğun bakımda.
TEŞHİS: HASTA TİPİK BİR BORÇ FELCİNE MARUZ KALDI
Yatırımcıların akıl hocaları Fitch ve Moody’s son beyanları ile Türkiye ekonomisine şu teşhisi koydu:
“Hastamız tipik bir borç felcine maruz kalmış.
Ayağa kalkma ihtimali bazı tedavilerle mümkün gibi görünse de yakınları olarak en kötüsüne hazırlıklı olun.
Bir müddet cihaza bağlı tepkilerini not edeceğiz.
Kısa sürede iyileşme ihtimali zayıf vakalardan biri ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız.
Toparlanma emaresi olmazsa bizim de imkânlarımız mahdut.
‘Son günlerini sevdikleri ile beraber geçirmesi için eve götürün ve hep moral vermeye gayret edin’ de diyebiliriz.
Her an her şeye hazır olun.”
2001 VE 2008’DE ŞARTLAR TÜRKİYE’NİN LEHİNEYDİ
2001 krizinde ve 2009’da dünyada şartlar Türkiye’nin lehineydi.
ABD ve Avrupa merkez bankaları başta olmak üzere önde gelen ekonomiler durgunluğu aşmak için piyasayı paraya boğmuştu.
O ucuz ve bol dövizler Türkiye’nin gökte ararken yerde bulduğu hazine misali kurtarıcı bir misyon eda etti.
Mamafih bugün Türkiye hem borçlu hem de dünyada paranın maliyeti artıyor. Sırtında yükün artması yetmezmiş gibi Türkiye bir de yokuş tırmanmak mecburiyetinde.
2008 KRİZİNDE BANKALAR NAKİT ZENGİNİYDİ
2001 krizinden sonraki en büyük şok dalgası 2008 senesinde kayıtlara geçmişti.
Kamu maliyesi, Hazine ve bankalarımız ABD’de 2008’de patlak veren mortgage krizinde sapasağlamdı. Kamunun borcunun millî gelire oranı yüzde 30’a kadar gerilemişti.
O günden bugüne rakamlar riski artıracak mahiyette tahakkuk etti.
Kamunun borcu 2008’de 73 milyar dolar, özel sektörün borcu 188 milyar dolar idi. 31 Mart 2018 itibarıyla kamunun borcu 262 milyar dolar, özel sektörün borcu ise 316 milyar dolar.
Devletin de şirketlerin de döviz borcu 10 sene evvelkine kıyasla iki kattan fazla artmış.
10 sene evvel dolar 1,25 TL, euro 1,93 TL idi. Bugün dolar 4,50 TL, euro 5,30 TL. Borç arttığı gibi kur da yükseldi. Dolar yüzde 260, euro yüzde 175 artmış.
Borcumuz tutar olarak aynı kalsaydı bile bu kur artışı yüzünden TL karşılığı ikiye katlanacaktı. Hem borç tutarı arttı hem de kur katlandı.
Türkiye bu veçheden de farklı bir krizle karşı karşıya.
İKTİDARIN AYMAZLIĞI DA TARİHTE BİR İLK
Özel sektörün borcu içinde bankaların payı 180 milyar dolar. Kalan 156 milyar dolar şirketlere ait gibi görünse de o borçların tamamı dönüp dolaşıp bankaların kapısına çıkıyor.
Profesör Gürkaynak’ın dikkat çektiği gibi bu kriz çok farklı. Zira bu sefer devlet borçlu, şirketler borçlu, bankalar borçlu, ‘vatandaş’ dediğimiz hane halkı borçlu.
Üstelik 2001 krizinde eşe, dosta ve akrabaya olan borçluyduk, şimdi bankalara borçluyuz. Arkadaş hatırı ile borç tehir edilebiliyordu, fakat banka kredi ödemesi iki ay aksadığında noter vasıtası ile ihtarnameyi gönderiverir.
TL EN FAZLA DEĞER KAZANAN PARA OLMUŞ!
Bankalara borcun bu kadar yüksek olduğu, haddi zatında bankaların da dışarıya borçlandığı bir ekonomide Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, “Türk Lirası geçen hafta dolar karşısında en fazla değer kazanan para birimi oldu.” diyebildi.
Oysa TL’nin değer kazandığı haftada Merkez Bankası haftalık repo faizini yüzde 17,75’e çıkardı. 44 günde 3 kere faiz artırmak mecburiyetinde kaldı TCMB.
Arjantin, Venezuela ve İran’ı takiben en yüksek faizi ödeyen bir ekonomide kur ancak 4,60 TL’den 4,50 TL’ye düştü.
Bir ay evvel 4,05 TL olan kur “düştü” denilen haliyle bile 4,50 TL. Bir aylık net kur artışı yüzde 11. Böylesine vahim bir tablonun neyine seviniyorlar anlamak mümkün değil.
Şimşek gibi Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkçi ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci adeta aklımızla alay ediyor.
Esasında Türkiye’in istikbalinden 5-10 seneyi alıp telefeciye, faiz lobilerine rehin veren bir idarenin aymazlığıyla da ilk defa karşılaşıyoruz.
Bu yönüyle de bu kriz farklı..
[Semih Ardıç] 11.6.2018 [TR724]
Gök ekinler bir bir biçilirken… [Bülent Keneş]
Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
Yunus Emre
Gencecik bir öğretmen… Henüz 30 yaşında. Gencecik bir kadın…. O da 30 yaşında. Ufacık bir oğlan çocuğu… Henüz iki yaşında.
Öyle bir zulüm ki bu, ne erkek dinliyor ne kadın. Öyle bir gaddarlık ki bu, ne yaşlı dinliyor ne çocuk… Öyle bir Firavunluk ki bu, ne Kadir biliyor ne kıymet. Öyle bir şeytanlık ki bu, ne Ramazan bağlıyor ne bayram…
“Mehmet (Çelik) Bey benim çok yakın bir arkadaşımdı,” diye başlıyor söze bir arkadaşı… “Arkadaş” tabirinin meramına kafi gelmediğini düşünüp sözünü “kardeşimdi”yle tamamlıyor. Sonra devam ediyor ve Hatay’daki cenazeyi, cenaze sonrasındaki gözaltıyı, annesinin gözaltına alınmasıyla ortada kalan minik yavrunun hikayesini anlatmaya…
“Üniversiteyi bitirdiği şehirde bir hanımefendiyle (Esra Hanım) tanıştılar. Evlendiler. Bu evliliklerinden bir erkek çocukları oldu. Adını Yusuf Kemal koydular. Hayatlarını devletin sürekli yasal denetimi altında bulunan özel bir eğitim kurumunda öğretmenlik yaparak idame ettiriyorlardı. Genç eşlerin ikisi de sınıf öğretmeniydi. Tek bir sabıkaları bile yoktu.”
Bu genç çiftin keder ve kahırdan içi alev alev yandığı her kelimesinden anlaşılan can dostları anlatmaya devam ediyor:
“Bugün ülkede mağdur edilmiş yüz binlerce masum insan gibi, daha ne olduğunu anlayamadan her ikisi birden hükümet tarafından terörist ilan edilmişlerdi… Oysa, tek suçları insan eğitmek ve canlarından çok sevdikleri ülkelerine hizmet etmek olan gencecik iki fidandılar…
“Mehmet kardeşimin çok önceden beri devam eden bir bronşit hastalığı vardı. Sürekli bazı antibiyotikleri kullanmak zorundaydı. Ancak, mutat kullanmak zorunda olduğu ilaçlarını içinde bulunduğu koşullar yüzünden yaklaşık bir sene boyunca temin edemedi. Nihayet bazı tanıdıkları vasıtasıyla bu ilaçları birkaç sefer temin etmeyi başardı. O ilaçlar sayesinde sağlığı bir nebze olsun normale dönmüştü. Aşağı yukarı bir sene de bu şekilde yaşamaya, ayakta durmaya gayret etti.
“Hastahaneye gidemiyordu. Çünkü, kendisine bir seri katile reva görülenden daha fazlası reva görülmüştü. Bu yüzden sosyal hayattan tamamen kopmuş, kapandığı bir evin odasında yaşamaya çalışıyordu. Her yerde arandığı için tedavi için hastahane ve benzeri bir yere giderse tutuklanıp kodese gönderileceğinden hiç şüphesi yoktu.
“Ülkede hukukun ve adaletin esamesinin kalmadığını arkadaslarının tek tek tutuklanmasından ve kendisinin bizzat yaşadığı hadiselerden çok iyi biliyordu. Neticede, hiçbir somut delile dayandırma ihtiyacı duymaksızın kendisine ağır suçlar isnad edilmiş ve üstüne bir de ‘terörist’ ilan edilmişti. Halbuki Mehmet Bey, o kısacık ömrü boyunca, hep şimdi kendisine isnad edilen bu tür şeylere karşı mücadele etmiş ve genç yaşta sonlanan ömrünün tamamını bu yolda harcamıştı.”
Arkadaşı, merhum Mehmet Çelik’in ağırlaşan hastalığına rağmen tedavi için hastahaneye gidemediğini ve içinde bulunduğu açmazı şöyle dile getiriyor:
“Hastahaneye gidemiyordu… İlaç temin edemiyordu… Çocuğu hastalandığında bile onu hastahaneye götüremiyordu… Bu şekilde aşağı yukarı iki sene geçirdi… Hastalığı iyice ağırlaşınca, yani ancak iki sene sonra, Ankara’daki Liv Hospital hastahanesine gitmek zorunda kaldı.
“Muayene sonrası doktorun ilk tepkisi ‘Kardeşim, sen bu zamana kadar neredeydin? Bu haldeyken yaşamayı nasıl başardın?’ şeklinde oluyor. Doktor, Mehmet Bey’in hastalığına ‘bronşektazi’ tanısı koyuyor. Öğrenebildiğim kadarıyla bronşit zamanında ve gerektiği gibi tedavi edilmediği takdirde hastalık ilerliyor ve bu hali alıyormuş.”
Mehmet Çelik’in arkadaşı haklı. Bronşektazi hastalığı tıbbi literatürde yeni yer alan bir hastalık. Önceden bilinmeyen ya da tam teşhisi olmayan bu hastalık günümüzde artık tanı ve tedavi aşamasında çok yeni tekniklerle iyileştirilebiliyor. Ancak, bronşektazi hastalığının iyileşmesinin daha çok hastanın gayretine bağlı olduğu belirtiliyor. Hasta beslenmesine, ilaçlarını düzgün almaya ve hastalığa göre yaşamını düzenlemeye dikkat ettiği oranda iyileşmenin daha hızlı olacağı ifade ediliyor.
Uzmanlar, bronşektazi hastalarının yaşam süresinin hastalığın ne zamandan beri var olduğuna göre değiştiğini de ifade ediyor. Erken teşhis edildiğinde tedavisi daha kolay olan bronşektazinin, kronikleştiği hastalarda ise tedavisinin çok daha zor ve zahmetli olduğu söyleniyor.
Erken teşhis edilmiş bronşektazi hastalarının tedavisi ilaç ve fizyoterapi yöntemleri ile mümkün. Ancak, bu yöntemlere rağmen hastanın durumunda düzelme olmazsa son çare olarak ameliyat ediliyor.
Arkadaşının anlatımlarına göre, genç öğretmen Mehmet Çelik, Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik sürdürülen cadı avı kapsamında haksız yere arandığı için saklanmak zorunda kaldığından, alması gereken ilaçları temin edemediğinden ameliyat safhasına çoktan gelmiş.
Arkadaşı anlatıyor: “Doktor, Mehmet Bey’e diyor ki ‘senin akciğerin çok kötü durumda. Beşte üçünü almamız gerekiyor.’ Mehmet Bey’in başka çaresi olmadığı için mecburen kabul ediyor. İlk ameliyatı yapıyorlar. Ameliyatın iyi geçtiğini söylüyorlar. Ancak, bir süre sonra, akciğerin geriye kalan kısmından biraz daha almaları gerektiğini söyleyip Mehmet Bey’i tekrar ameliyat ediyorlar ve akciğerinin kalan kısmından birazını daha alıyorlar. Böylece, hasarlı akciğerinin nerdeyse yüzde 80’i alınmış oluyor.
“Fakat, sorun burada bitmiyor. Akciğerin kalan o ufacık kısmının ameliyat sırasında enfeksiyon kaptığı söyleniyor. Mehmet Bey’in değerleri yükseliyor ve normalleşmesini bekliyorlar.
Ancak, yapılan müdahalelerin hiçbirine akciğer olumlu cevap vermiyor. Mehmet Bey, ne yazık ki, genç yaşında dünyaya gözlerini yumuyor.”
Arkadaşının anlatımına göre, merhum öğretmen Mehmet Çelik’e reva görülen zulüm öldükten sonra da devam ediyor. Cenazesi ailesine verilmek istenmiyor. Bu yüzden vefat Perşembe günü gerçekleşmesine rağmen cenaze teslimi ancak Cumartesi günü yapılıyor. Hükümetin eşi gibi kendisine de hayat hakkı tanımadığı hayat arkadaşı Esra Hanım, Mehmet Bey’e son yolculuğunda son vazifesini yerine getirme düşüncesiyle eşinin naaşının defnedileceği memleketi Hatay’a gidiyor.
Vicdansız Erdoğan rejiminin genç çifti hedef alan zulmü ne Ramazan dinliyor ne Kadir gecesi, ne acı dinliyor ne cenaze ne de yas. Zulüm Esra Hanım’ı gelip cenazede de buluyor. Sevgili eşini defnettikten hemen sonra polisler tarafından derdest ediliyor.
Pazartesi sabaha doğru 3 suları, “Kendisi ile irtibattaydık,” diyor merhum Mehmet Çelik’in vefalı arkadaşı. “Ama, zannımca telefonuna el koydular. Şu an ulaşamıyoruz. Dolayısıyla Esra Hanım’ın başına neler geldiğini şu an itibariyle tam olarak bilemiyorum. Ancak, öğrenebildiğim kadarıyla savcılığın hakkında yakalama kararı çıkardığı Manisa’ya götürülmüş. Pazartesi savcılığa çıkması bekleniyormuş. Genç çiftin aileleri, korktukları için bu masum insanlara sahip çıkamıyor.”
Mehmet Bey’in arkadaşı hazin durumu “Baba vefat etti. Anne gözaltında. Genç çiftin minik yavruları Yusuf Kemal’in nerede olduğunu ise bilen yok,” şeklinde özetliyor.
Azıcık vicdan kırıntısı olanların Ramazan günü, Kadir gecesinin arefesinde bu korkunç zulüm, bu hazin hikaye karşısında kahrolmaması mümkün mü? Ne yazık ki, ne Mehmet Çelik bu ifritten dönemin ilk kurbanı ne de Esra Çelik ve küçük yavrusu Yusuf Kemal bu alçaklığın ilk mağduru. Ülkenin neresine baksan bir feryat, bir figan. Ne tarafa dönsen bir acı, bir ızdırap.
Bu yüzden, Abdurrahim Karakoç’un İslam coğrafyasının hazin durumunu tasvir için, Yunus Emre’den ilhamla kaleme aldığı, “Gök ekini biçer gibi” şiiri, bugün belki de en fazla dini duyguları istismarla iktidara gelip güçlendikçe ahlak ve vicdan yoksunu bir İslamofaşist istibdat rejimi kuran Erdoğan’ın zulmü altında inim inim inleyen Türkiye’yi anlatıyor.
Uyarlanmış haliyle birkaç mısrasını mırıldanıp merhum öğretmen Mehmet Çelik’e Allah’tan rahmet, sevgili eşinin yasını tutmasına bile müsaade edilmeyen Esra Öğretmen’e ve yetim yavrusuna ise metanet niyaz edelim. Allah gani gani rahmet eylesin. Esra Hanım’ı ise bir an önce salaha kavuştursun.
…
Hele bakın yedi bölgenin yedisinde
Ömründen sürülen benim gardaşım
Kimi dokuz, kimi doksan yaşında
Sırtından vurulan benim gardaşım
Zulüm dalga dalga gelir art-arda
Çaresiz mazlumlar çırpınır darda
Bazan Manisa’da, bazan Hatay’da
Boğazı sıkılan benim gardaşım
...
[Bülent Keneş] 11.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)