Halife seçimi; Lokal mi Global mi? [Kadir Gürcan]

Halkının çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülke liderlerinin garip takıntıları var. Din-diyanet umurlarında olmasa da, İslam’ın çoğu müessese ve telakkilerini, ki bazılarının modası geçmiş, kullanım süreleri bitmiş oluyor, bugün keşfedilmiş gibi gündemde tutup, siyasi hesaplar için kullanmaktan çekinmiyorlar.

Mevcut liderlerin eğitim seviyeleri malum da, Müslüman camiaya, bu tür talep ve beklentilerin nostaljik şehvetin ötesine geçmediğini anlatmak için geniş çaplı, içtimai rehabilitasyonlara ihtiyaç var. Diğer açıdan söz konusu tarihi müesseselerin işlevini yitirmeleri, sebeb-i vücutlarının abese takılması ya da bütünüyle ölümleri, köşe başındaki market sahibinin ölümünden sonra, yeni sahibiyle marketin kaldığı yerden devam etmesine benzemiyor. Yani resmen müzelik oluyorlar.

Başı iyice sıkışan iktidar, büyük devletlere kapılarını kapadığından bu yana, az gelişmiş, meteliğe kurşun atan üçüncü dünya ülkelerine yaptığı resmi ziyaretlerde, kesenin ağzını açtığı için, gezi sonrasında en çok duyduğumuz şey, ev sahibi liderlerin misafirleri arkasından “Müslümanların beklediği lider!” abartısı ile gündeme gelmeleri oluyor. Müslümanların bir lider, hele bir vitrinlik bir “Halife” beklentisi olduğunu kim söylüyor ki? Durumdan vazife çıkarıp gülünç duruma düşenler hariç! ABD Elçiliğinin Kudüs’e taşınacağı açıklaması üzerinden neredeyse altı ay geçti. Müslüman ülkelerinin kış uykusundan uyanmaları vakit alıyor.

Bizim istihbarat çalışanlarının, Müslüman-komşu ülke insanlarından bazılarını el altından yemleyip, karşılama merasimlerinde “Emirü’l-Müminin” diye tezahürat yaptırdıkları malum. Biraz farklı rakamlarla, ziyaret edilen erkan-ı devlete bu tür basın açıklamaları sipariş ediliyor olması gayet mümkün. O paket içinde, kimsenin zerre kadar umurunda olmayan “Halife” beklentisi de bulunuyor olmalı.

Önümüzdeki seçimleri, sıradan bir demokrasi rutini dışında algılayıp, sistem değişiminin dönüm noktası haline getirmeye çalışan, kafası dumanlı bir zümre var. Sanki yeni bir başbakan, yeni bir iktidar ve cumhurbaşkanlığı değil de, halife seçiyoruz gibi bir niyet mayalanıyor gibi. Ölü bir ütopyayı da oldu-bittiye getirip 24 Haziran seçim sandığına gömecekler.

Bazı divaneler, böyle bir niyeti açık da etseler, rüyasını da görseler, ülke içinde yapılacak bir “Hilafet Seçimi” komedisi, bütün dünyada espri ve gülme krizlerine sebep olur, o kadar.

Türkiye sınırları içinde yapılacak olan, dünyaya göre lokal bir seçimde, nasıl olup da, “Müslümanların beklediği lider, halife, emirü’l-müminin” seçilecek, anlamış değiliz. Böyle bir lidere ihtiyacın olduğu, yaşadığı çağın realitelerinden kopmuş bir avuç hayalperest ve genç İmam-Hatipli’den başka kim dile getiriyor ki? Halkını despot rejim altında inleten bir kaç Doğulu fasık ve facirin, maddi yardım karşılığında sarf ettikleri rüşvet-i kelam bunun için yeterli olur mu?

İslam Alemini ve Müslümanların tamamını ilgilendiren idari bir makamın “Türk Ayranı!” safdilliğine kanıp, iş yapmasını beklemek daha işin başından mağlubiyeti kabullenmek olur. Hele Batı’lı devletlere kapıların neredeyse bütünüyle yüzünüze kapandığı bir dönemde, devlete geleneğinin bir parçası olan karşılama merasimlerini fazla abartamaya gerek yok. Aynı küçük devletler için dini tercih, aynen bizde olduğu gibi siyasi ve dünyevi tercih ve önceliklerin çok gerisine düşüyor. Şimdi size göz kırpan küçük ülkeler, çok pahalıya “Halife ve Hilafet!” ithal etmektense, günlük hayatı kolaylaştıran teknolojiyi tercih edebilirler.

Olmaz ya, eğer bir gün “Halife” gibi bir ihtiyaç gündeme gelirse, bütün İslam Alemini ilgilendiren bu tercih, hızla felakete yuvarlanan Türkiye benzeri, kendisi himmete muhtaç ülkelerin, erken seçim paketi içinde servis edilemez.

Hem “Müslümanların ihtiyacı!” diyeceksiniz, hem de muhtarlık seçimleri kadar lokal ve dar çerçeveli bir seçimde, bir buçuk milyar Müslümanın onayını su-i istimal edeceksiniz! Akıl ve mantıktan bu kadar uzağa düşmek için ne yaptık, Allah aşkına! Herhalde, bazıları iftarda tatlıyı fazla kaçırıyor!

[Kadir Gürcan] 20.5.2018 [Samanyolu Haber]

Filistin, direniş, hamaset [Can Bahadır Yüce]

Mavi Marmara baskınını izleyen günlerdi. Siyasetçilerin hamasi nutukları ve halkın haklı öfkesiyle iyice gerginleşen ortamda İsrail’in barbarlığına nasıl tepki göstermek gerektiğini tartışıyorduk. O toz duman arasında en etkili ve kalıcı eylemin entelektüel bir tepki olacağına karar verdik. Önde gelen İsrailli yazarlarla konuşacak, hükümetlerinin izlediği vahşi siyaseti onların ağzından dünyaya duyuracaktık: Bir kitap eki olarak elimizden gelen buydu.

Kitap Zamanı’nın Temmuz 2010 sayısı “İsrailli Yazarlardan Barış Çağrısı” kapağıyla çıktı. (Dosyanın İngilizcesi de Today’s Zaman’da yayımlandı.) Amos Oz’dan A. B. Yehoshua’ya, David Grossman’dan Etgar Keret’e İsrail edebiyatının seçkin adları yaptığımız kısa söyleşilerde hükümetlerini yerden yere vurdular. Gelgelelim, İsrail’in dünyaca kabul görmüş kendi yazarlarınca eleştirilmesi siyasal İslamcı çevrelerin pek hoşuna gitmedi. Küçümseyici eleştiriler aldık, hatta İsrail yandaşı olmakla suçlandık. Somut öneriler değil hamasi sloganlar o çevrelerin daha çok işine geliyordu. Siyasal İslamcı retoriğin Filistin davasına hiçbir yarar sağlamayacağına ben o günlerde ikna oldum.

Aradan geçen sekiz yılda İslamcı siyasetin gerçek yüzü ortaya çıktıkça Filistin davası da yer yer gündeme geldi. Filistin’in Ortadoğu’daki yozlaşmış iktidarlar için kullanışlı bir malzeme olduğunu biliyorduk ama son dönemde yaşayarak da görüyoruz.

İsrail’in yıllardır sürdürdüğü ve sürdürmeye niyetli olduğu devlet terörüne karşı nasıl bir entelektüel duruş sergilemek gerektiği sorusu şimdi önümüzde duruyor. (Eski bir Siyonist olan Henry Siegman’ın geçtiğimiz günlerde yazdığı gibi, İsrail’in 1948’den bu yana yaptığı birçok şey ancak “terör” olarak tanımlanabilir.)

Filistin sorunu iki devletli çözüm önerisinin ötesinde kaybediş, tehcir, sürgün gibi tarihsel çağrışımları ve bağlamı olan -Edward Said’in bıkıp usanmadan söylediği gibi- kuşatıcı bir sorundur. (İroniyle “Ben son Yahudi entelektüelim,” diyen Said’in sözlerindeki gerçeklik payını da görmek gerek.) Filistin sadece bir coğrafya değil, bir ‘idea’dır. Aslında gerçek bir direniş hem Filistinlilerin hem Yahudilerin Siyonizmin kurbanı olduğunu kabul etmekle başlıyor. Konuyu kısır siyasi hesaplara hapsetmek en büyük aldanış olur.

Peki, entelektüel direniş nasıl olmalı? Bu konuda Siyonizm karşıtı Yahudi entelektüellerden öğrenilecek çok şey var. Örneğin Hannah Arendt, Eichmann duruşmalarını izlerken İsrail’in amacının adaletin yerini bulması değil Yahudilerin öfkesinin yatışması olduğunu görmüş, Yahudi milliyetçiliğinin bir zehre dönüşeceğini sezmişti. Arendt egemen Siyonist söylemin dışına çıkan muhalif bir Yahudi olmanın bedelini de kendince ödedi. Amos Oz’un bir roman kahramanı da Arapların “yeni Yahudiler” olup zulme uğrayacağını söyler. Bu gibi örnekler Filistin sorununu derinliğine kavramak için gündelik siyasetin dışına çıkıp edebiyat ve düşünce metinlerine bakmak gerektiğini gösteriyor.

Etkin bir direnişin çerçevesini çizecek olan Said’in, Buber’ın, Arendt’in, Chomsky’nin, Finkelstein’ın, Butler’ın metinleri—içinde bol bol “Kudüs” geçen içi boş sloganlar değil.

İsrail’in ‘lobi’ silahını nasıl kullandığı biliniyor. Bütün muhaliflerini kötücülleştiren İsrail lobisi, eski Amerikan başkanı Carter’ın meşruiyetini bile tartışmaya açmıştı örneğin. Hal böyleyken, dünyanın dört bir tarafındaki artık İsrail politikalarından iyice soğumuş Yahudileri hedef göstermek, antisemitizme varan söylemler üretmek sadece İsrail’in elini güçlendiriyor. Siyasal İslamcılarla İsrail erki arasındaki danışıklı dövüşte canı yanan yine Filistinliler oluyor. Filistin lider kadrosunun hataları ve vizyonsuzluğu da meselenin bir yakası. (Bu konuda Noam Chomsky’nin başından geçenler yeterince fikir veriyor.)

İsrail ırkçılıkla sömürgeciliğin karışımı olan işgalci siyasetini “barış” diye dayatırken, çözüm destekçilerinin sloganların ötesinde bir önerisi olmalıydı. “Bir sürü Arap öldürdüm, ne var bunda?” diyebilen bir kişiyi eğitim bakanı yapan İsrail hükümetinin gerçekten barış istediğini düşünmek safdillik olur. İşgalci siyasetin gerçek amacını yıllar önce Moshe Dayan faş etmişti: “Soru, çözüm nedir, değil. Asıl soru şu: Çözüm olmadan nasıl yaşayabiliriz?” Şimdi önümüzde cevap bekleyen soru şu: Çözümü yeniden ana başlık haline nasıl getirebiliriz?

Bugün Filistin için direniş göstermek İsrail zulmüne karşı çıkmaktan fazlasını içeriyor. Ahlaklı ve entelektüel bir direniş, on yıllardır bu davayı rant malzemesi yapan ikiyüzlü siyasete de ses yükseltmekle mümkün.

Ortadoğu halkları kendi başındaki despotlara despot diyebildiği, Filistin sorununu fırsata çeviren ahlaken çürümüş siyasetçilerden kurtulduğu gün çözüm ve barış için umutlanabiliriz.

[Can Bahadır Yüce] 18.5.2018 [Kronos Haber]

Abdüllatif Şener: “Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetmemek için her şeyi yapar”

AKP’nin kurucu kadrosundan eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Erdoğan’ı anlattı. CHP’nin milletvekili adayları arasında yer alması beklenen, AKP’nin kurucu kadrosundan eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, bir dönem siyasette birlikte hareket ettikleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarda kalmak için ‘her şeyi’ yapabileceğini söyledi.

“Sayın Erdoğan, siyasette bireysel hesaplarını her zaman birincil öncelik olarak görmüş bir insandır. Siyaseti, bireysel önceliklerine göre yönetir ve ona göre sonuç almaya çalışır. Onun iktidarı kaybetme lüksü yoktur. İktidarı bırakmamak için her şeyi yapar” diyen Şener, Erdoğan’ın Meclis çoğunluğunu kaybetmeyi kontrol edemeyebileceğini ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetmemek için her şeyi yapabileceğini düşündüğünü söyledi. Şener, “Fakat Sayın Erdoğan, son birkaç yıldır eski Erdoğan değil. Çünkü birkaç senedir kendi siyasi menfaatlerine de aykırı işler yapmaya başladı. Açmazlara giriyor, yanlışlar yapıyor. Artık kontrolünü, siyasi dirayetini kaybetmiş gibi görüyorum. Bu yanlışlarını seçim süreci boyunca tekrarlayabilir ve bu nedenle de kaybedebilir” diye ekledi.

Erdoğan’ın seçimi kaybedeceğini anladığı an muhalefet içindeki ayrışma üzerinden yeni pazarlıklara yöneleceğini söyleyen Şener, Devlet Bahçeli’nin af çıkışını da bu çerçevede değerlendirdi.

Gazete Duvar’dan İrfan Aktan’ın Şener’le gerçekleştirdiği söyleşinin ilgili bölümleri şöyle:

2007 yılında AKP’den ayrıldığınızda pek çok kesim hükümetin demokratikleşmeye doğru yol aldığını söylüyordu. Sizin o dönem milletvekili adayı olmamanızın nedeni neydi?

Kendi çıkarlarıyla çatışıncaya kadar “Türkiye’de demokratikleşme var” diyenler oldu. Türkiye’nin doğusunda demokratik bir gelişme olduğunda doğudakiler, batıdaki despotizme ses çıkarmadı. Sonra iş tersine döndü ve antidemokratik gelişmeler çok yoğun ve ağır bir şekilde doğuda ortaya çıktığında, batıdakiler de doğudaki sahneleri görmezden geldi. Bu, Türkiye’deki insan malzemesinin durumunu yansıtıyor.

(…)

Niye bıraktığımı söyleyeyim. Bana hayatım boyunca en kibar davranan insanlardan biri Sayın Erdoğan’dır. Ben terslikler yaptım, hatta bağırıp-çağırdığım olduğu halde bu davranışı değişmedi…

Ne gibi terslikler yaptınız?

Mesela bir şeyin onaylanmasını istiyordu, ben onaylamak yerine reddediyordum. Kamuoyu merak eder diye Galataport meselesini anlatayım. İstanbul’da, Galata bölgesinde özel bir imar yapılmış, cumhuriyet tarihinin en büyük rantlarından biri oluşturulmuş, ihale edilmişti. İhale, aralarında Çeçenlerin de olduğu, İsrailli işadamı Sami Ofer’in kurduğu konsorsiyuma verilmişti. Özelleştirme İdaresi ihaleyi yaptıktan sonra, onaylanması için Yüksek Planlama Kurulu’na göndermişti. Yüksek Planlama Kurulu’nda sekiz-on tane bakan ve Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı vardır. Bana bağlı olan DPT aynı zamanda YPK’nın sekreteryasını yapıyor ve kararnameyi imzaya açmam ve imzalamam gerekiyordu. Fakat ben bunu yapmadım. Sayın Erdoğan birkaç kere Bakanlar Kurulu çıkışında “bunu bir an önce yürürlüğe koymamız lazım, niye bekletiyorsun” diye sordu.

Ne yanıt verdiniz?

“İnceletiyorum” dedim. “İncelenecek bir şey yok, bir an önce imzala ve diğer YPK üyelerinin imzasına aç” dedi. Bir söyledi, iki söyledi, ben her seferinde “inceletiyorum” dedim. Bir gün dedi ki, “yenge hanımı da al yanına, beraber bir dünya turu yapalım.” Ben, Ali Babacan, Sayın Erdoğan ve eşlerimiz önce Kuveyt’e gittik. Birkaç gün orada gezdik, resmi görüşmeler de yaptık ama çok mühim değildi. Oradan Yemen’e gittik ve orayı da anlayacak kadar dolaşmış olduk. Oradan kalkıp İngiltere’ye, doğrudan Remzi Gür’ün evine gittik. Remzi Gür’ün oğlu Ali Babacan’ın baldızıyla evli olduğu için aralarında hısımlık var. Orada Galataport işini açtılar. Çok önemli bir proje olduğunu anlattılar. Fakat ev ortamında bunları konuşmayı doğru bulmadığım için hep geçiştirdim.

Kaç yılında oldu bu hadise?

2005-2006 yılları arasındaydı. Biz seyahatteyken basın “Başbakan, Şener’i havada ikna edecek, döner dönmez Galataport ihalesini onaylayacak” diye yazıyordu. Türkiye’ye döndükten birkaç gün sonra, o ihaleyi imzalamadığım gibi imzaya da açmadım ve Özelleştirme İdaresi’ne iade ettim, defteri kapattım.

Erdoğan’ın tepkisi ne oldu?

Herkes, Sayın Erdoğan’la aramızda kıyametin kopacağını zannetti. Ama aramızda hiçbir şey olmadı. Sadece bir ara dönüp bana “Yahu Latif, imzalamadın, anladık da. Hiç değilse Sayın Başbakan’ın talimatıyla imzalamadım ve iade ettim demen lazımdı” dedi. “Haklısınız, dikkat etmemişim” dedim (Gülüyor).

Herhalde benzer bir şeyin şu an yaşanması söz konusu olmaz, değil mi?

O dönemde de azarladığı, hakaretler yağdırdığı bazı bakanlar vardı. 2007 seçimlerinde aday olmayacağımı ilk kez kendisine söyledim. Sivas’taki bir miting için gittiğimizde, havalimanında bir odaya gittik. “Ben bu seçimlerde aday olmayacağım” dedim. “Olur mu öyle şey, durduk yere niye aday olmuyorsun? Bu acele karar verilecek bir konu değil, geniş zamanda konuşuruz” dedi. Bir süre sonra Ankara’da konu açıldığında siyaset tarzlarımızın farklılaştığını, yollarımızın ayrıldığını söyledim. Adaylık başvurusu yapmamıştım ama Abdullah Gül benim yerime adaylık parasını yatırmıştı. O da ısrar etti, odama gelip gitti… Neticede bıraktım.

Erdoğan’la ayrışma noktanız neydi?

Başladığımız günden itibaren, siyaset tarzı, üslubu, tavrı benimkinden farklıydı. Hürriyetgazetesinin birinci sayfadan manşetini hiç unutmam. “Başbakan Erdoğan: Öfke bir hitabet sanatıdır.” Bu başlığın hemen yanında da şu başlık vardı: “Başbakan Yardımcısı Şener: Öfkeden sanat olmaz.” Ayrışmışız zaten, çizgimiz ayrı! Gazetecilerin “niye ayrıştınız” sorusuna hap gibi bir cümle aramalarından yıldım ben. Bu bir birikimdi. Dünyaya, siyasete, kamu malına bakışımız başkaydı. Ömrümün en güzel yıllarını harcamışım. Aileme en fazla zaman ayırmam gereken dönemi parti kuruyoruz, hükümet ediyoruz diye harcamışım. Öyle iyi bir hükümet olalım ki, bizi sevmeyenler bile “yahu bunlar ne güzel insanlar” desinler diye hayal ediyordum. O benim hayallerimi yıktı. Kuruluş safhasında AK Parti’nin programını ben hazırladım. Baştan sona demokratik değerlere vurgu yaptım. O programı baştan sona okuyun; Tayyip Erdoğan başbakan olduğu günden bu yana, parti programında yazılanların tersini yapıyor. Bir insanın, bir siyasi hareketi bırakması için bunlar yetmez mi?

Erdoğan’ın danışmanlarından İlnur Çevik, önceki gün seçimden sonra yeni bir çözüm sürecinin başlayabileceğini söyledi. Hemen akabinde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, böyle bir tasarıları olmadığını açıkladı. Sizce AKP’nin bu noktadan sonra herhangi bir çözüm geliştirmesi söz konusu olabilir mi?

Sayın Erdoğan’ın çok hızlı viraj alma yeteneği olduğu gibi medya, sivil toplum ve kemikleşmiş oy tabanı sayesinde çelişkilerini seçmenine hissettirmeme yeteneği de var. “Reis, dün şunu söylemiştin, bugün niye tersini söylüyorsun” diye sorgulayan bir seçmen yok. Fakat onun sıklıkla farklı noktalarda durması da ülkeye sürekli zarar veriyor.

Kendisini yakından tanıyan biri olarak Erdoğan’ın siyasetini nasıl tarif edersiniz?

Sayın Erdoğan, siyasette bireysel hesaplarını her zaman birincil öncelik olarak görmüş bir insandır. Siyaseti, bireysel önceliklerine göre yönetir ve ona göre sonuç almaya çalışır. Onun iktidarı kaybetme lüksü yoktur. İktidarı bırakmamak için her şeyi yapar.

Ne yapabilir mesela?

Meclis çoğunluğunu kaybetmemeyi kontrol edemeyebilir. Ama cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetmemek için her şeyi yapabileceğini düşünüyorum. Fakat Sayın Erdoğan, son birkaç yıldır eski Erdoğan değil. Çünkü birkaç senedir kendi siyasi menfaatlerine de aykırı işler yapmaya başladı. Açmazlara giriyor, yanlışlar yapıyor. Artık kontrolünü, siyasi dirayetini kaybetmiş gibi görüyorum. Bu yanlışlarını seçim süreci boyunca tekrarlayabilir ve bu nedenle de kaybedebilir. Peki, o kaybedecek de muhalefet adaylarından biri nasıl kazanacak? Bu da önemli bir soru.

Ne demek istiyorsunuz?

Seçimleri alabilmek için İYİ Parti, Saadet, CHP ve diğer küçük partilerin oylarını almak yetmiyor. Aynı zamanda HDP’nin de, AKP’deki küskün ve kırgın Kürtlerin de, kırgın dindarların da oyunu alacak bir adayın ikinci tura çıkması lazım. Seçim kampanyaları içinde tüm bu seçmen kitlelerine kim güven verecek?

Muharrem İnce böyle bir isim mi sizce?

Bunu tüm kesimler itibariyle sorgulamak lazım. Aksi halde bu tür siyasi süreçleri her zaman lehine işletmeyi başarmış olan Erdoğan, bu kesimlerden kendisini iktidara taşıyacak olanların oylarını domine etmeye çalışabilir.

Erdoğan’ın elinde, muhalefetin açıklarından başka bir koz var mı? “Her şeyi yapabilir” derken kastınız sadece bu mu?

“Kaybetse dahi gitmez” gibi değerlendirmelere katılmıyorum. Bu ülkede ağır-aksak da olsa 70 yılı aşkın bir demokrasi deneyimi var. Böyle bir ülkeden bir lider çıkacak ve “seçim sonuçlarını kabul etmiyorum, sarayı da bırakmıyorum” diyecek! Böyle bir şeyin olması imkânsız.

‘SAYIN DEMİRTAŞ’IN İKİNCİ TURA ÇIKMAYACAĞININ GARANTİSİ YOK’

7 Haziran sonrasında bu olmadı mı?

Tam böyle olmadı. Çünkü en azından yasal zeminde müdahale ederek o sonucu elde etti.

Seçim güvenliği meselesi de var tabii…

Eğer “her şeyi yapabilir” cümlem sandık güvenliği meselesini hatırlatmışsa, o güvenliği de muhalefet partileri sağlasın kardeşim! Muhalefet partileri sandık güvenliğini sağlayamıyorsa, parti olarak varlıklarının anlamı ne? Her sandığa güvenilir bir temsilci koymayı başarmalılar. Seçim kurulunun ilan ettiği sonuçları değil, kendi örgütlerinin taşıdıkları sonuçları göstermek suretiyle ilan edip her zeminde bunun müdafaasını yapmalılar. “Her şeyi yapabilir” derken ittifaklarını, mutabakatlarını, anlaşmalarını, sonucu belirleyecek şekilde yönetebileceğini söylüyorum.

Erdoğan ikinci turda kimlerle ittifak, mutabakat veya anlaşma yapabilir?

Örneğin Muharrem İnce ikinci tura çıktığında, CHP seçmeninden firesiz destek alacak. Peki İYİ Parti’nin seçmenleri, Erdoğan’a asla oy kaybettirmeden İnce’ye oy verecek mi? Keza Saadet Partisi ve HDP seçmeninin firesiz olarak Sayın İnce’ye oy vermesi gerekecek. Bu gerçeğin Sayın İnce, Akşener, Karamollaoğlu ve Sayın Demirtaş tarafından sürekli göz önünde tutması lazım. Sayın Demirtaş’ın ikinci tura çıkmayacağının bir garantisi yok. Dolayısıyla Demirtaş dâhil, muhalefetin tüm adayları şimdiden ikinci turun hesabını, stratejisini yapmalıdır. Hele ikinci tura çıkalım, ondan sonra bakarız derseniz, iş işten geçebilir.

Çok sıkı kamuoyu araştırmaları yaptıran Erdoğan, muhtemelen ikinci turda kaybedip kaybetmeyeceğini hepimizden önce biliyor olacak. Sizce kaybedeceğini önceden öğrenen Erdoğan’ın refleksi ne olur?

Pazarlık yapar.

Devri sabık yaratılmaması üzerinden bir pazarlık mı yapar?

Hayır, kaybetmeye dayalı bir pazarlık yapmaz. Sayın Erdoğan, kazanmaya yönelik bir pazarlık yapabilir. Sonuçta muhalefet partilerinden sadece birinin adayı ikinci tura çıkacak, diğerleri elenmiş olacak. Erdoğan, adayı elenmiş partilerden herhangi birinin, rakibine değil de kendisine oy vermesini sağlamaya çalışacak.

Bunca yaptıklarından ve MHP’yle ittifaktan sonra HDP tabanından oy alma ihtimali söz konusu olmadığına göre Erdoğan’ın elinde en azından Kürt kozu yok. Geriye kim kalıyor?

Af çıkışıyla birlikte Bahçeli’nin, Erdoğan’ın seçimi kazanabilmesi için, seçim ortamında yapabileceği her şeyi hoş göreceği sonucunu çıkarttım. Ayrıca bu tür anlaşmalar her zaman kamuoyunun bildiği şekilde yapılmaz.

Bu değerlendirmelerinizi biraz daha somutlaştırabilir misiniz?

Siyasette vakti gelmeyen sözü söylemek doğru değildir. Somuta girmeye gerek yok ama kamuoyunun da diğer partilerin de bilmediği bir süreçle ikinci tura gidilebilir…

AF MESELESİ PAZARLIK KOZU

Bahçeli’nin af talebi, AKP’nin seçimleri kaybedeceği öngörüsüyle hapisteki ideolojik ortaklarını çıkarma gayesine dayanıyor olabilir mi?

Seçim öncesinde bir affın çıkması zaten mümkün değil. Nitekim AKP’nin genel başkanı da hemen bunun önünü kapatmak istedi. Ama bunun iktidarın ortağı tarafından telaffuz edilmiş olması, beklentisi olanlara bir ışık yakmıştır. Bu yakılan ışığın üzerine, seçim sonuçlarını etkileyecek bir bina inşa etmek kolay hale gelmiştir.

Nasıl bir bina bu?

İkinci turda Saadet seçmeni İnce’ye mi, Erdoğan’a mı, Akşener’e mi Demirtaş’a mı oy verir? HDP seçmeni, Demirtaş ikinci tura çıkarsa ona oy verir. Peki CHP, İYİ Parti ve Saadet seçmeni Erdoğan’a mı, Demirtaş’a mı oy verir? İYİ Parti tabanı İnce’ye mi, Erdoğan’a mı oy verir? Keza, Akşener ikinci tura kalırsa, muhalefet partilerinin tabanları kime oy verir?

Muhalefet cephesindeki bu çelişkiler, Erdoğan’ı daha avantajlı gördüğünüz anlamına mı geliyor?

Hayır, kimse kaybetmiş değil. Ama bu çelişkilere muhalefet adaylarının dikkatini çekmek istiyorum. Seçim kampanyasını sadece meydanlarla sınırlı yürütmemeleri gerektiğini hatırlatıyorum.

DEVLET ERDOĞANSIZ SEÇENEĞİ HASRETLE BEKLİYOR

Sizce devlet, Erdoğan’sız bir seçeneğe hazır mı?

Devlet Erdoğan’sız bir seçeneği hasretle bekliyor. Devlet dediğiniz, insanlardan oluşuyor. Yasama, yürütme ve yargıdır devlet. Yargıda hakimler, savcılar, idarede bürokratlar vardır. Yasamada bakanlar, milletvekilleri, partinin genel başkanları, belediye başkanları vardır. Bunların çoğunluğu şu an Erdoğan’ın ekibi gibi görünüyor. Ama hiçkimsenin çok telaffuz etmediği şey şu: Erdoğan’ın ekibi, Erdoğan’dan korkuyor. Sevgisinden değil, korkusundan dolayı Erdoğan’ın hükmüne ram olmuşlardır. Bütün yargıçlar, bürokratlar, partisinin belediye başkanları, her seferinde üçte ikisini değiştirdiği milletvekilleri, bakanları sürekli kendileriyle oynanmış hissi içindeler. Erdoğan’ın gideceğini görmedikleri sürece, itaatleri çok koyu olacaktır. Ama gideceğini hissettikleri an, insanlar önce korkularından kurtulmak isterler. Hepsi korkularından kurtulmak için ipi çekecektir. Onun için devletin içinde bir yalnız insan gibi görebilirsiniz Sayın Erdoğan’ı. Ama bu taşları kendisi örmüştür.

[TR724] 19.5.2018