Faiz lobisine 170 milyar doları kim ödedi? [Tarık Ziya]

Ekonomik krizin seçmen tercihlerinde ne kadar tayin edici olduğunu gayet iyi bilen Adalet ve Kalkınma Partisi'nin vitrindeki isimleri ile Saray müdavimleri hakikati çarpıtmayı göze alarak büyük sözler sarf etmekten imtina etmiyor. 

Bilakis dün söyledikleri ile bugün söyledikleri arasında 180 derece fark olduğunu bile bile mesut bir tablo çiziyorlar. Bütün hata, kusur ve beceriksizleri 'günah keçisi'ne yıkıp kurtulma hastalığının pençesinde kıvranan Türkiye, referandum tarihi olan 16 Nisan yaklaştıkça yalanların hakikatmiş gibi takdim edildiği çok vak'a ile karşılaşacak karşılaşmasına da şimdilik 'faiz lobisi' sloganındaki iki yüzlülüğe dikkatinizi çekmeyi murat ettim.

Ecdat boşuna söylememiş: "Büyük lokma ye. Büyük söz söyleme." 

AKP'nin iktidarda olduğu 2004 senesinden 2017 başına kadar yabancı yatırımcılara 170 milyar dolar faiz ödemesi yapılmış. 13 senelik dönemde her sene 12 milyar dolar civarında bir para yurt dışından alınan borçların faizine gitmiş. 

Hani siz faiz lobisine karşıydınız!

Kameraların karşısında, miting meydanlarında veya Saray'da Muhtarlar Meclisi'ne hitap ederken "Dış mihraklar doları tırmandırıyor. Ülkemin faiz politikasından rahatsızım. Faiz lobisi ekonomik kriz çıkarmak istiyor. Faiz lobisine karşıyız." diyorsanız bu kadar faiz ödemesini kimin yaptığına da cevap vermeniz lazım. Aksi takdirde inandırıcı olamazsınız. 

O PARAYLA HER SENE 3 AVRASYA TÜNELİ İNŞA EDİLEBİLİRDİ

Giden paraları çala kalem yazmak kolay. 3 milyon 715 bin kayıtlı işsizi olan bir ekonomi için büyük paralar bunlar. AKP'nin nutuklarının aksine faiz lobisini nasıl ihya ettiğine bir misal vereyim. 

O garantisi verilen 100 arabadan sadece 20'si geçtiği için Hazine'den iki ayda 34 milyon lira ödenen Avrasya Tüneli en güncel verilerle karşımızda duruyor! Otomobil şoförlerinden tek taraflı geçiş için 16,60 lira isteyen işletmecinin de diğer ballı projeler gibi milletin sırtından senelerce inmeyeceğini söyleyenlere 'vatan haini' diye bağıranların sessizliği dikkatten kaçmıyor. 

Açılış merasiminde ballandıra ballandıra anlatılan inşaat maliyeti 4 milyar dolar. Milletin cebinden para çıkmamış gibi gösterilen, amma velakin gelecek nesillerin borcunu artıran ihale modelini bilahare müzakere edelim. AKP'nin her sene borç faizine ödediği para ile İstanbul Boğazı'nın altından 3 tünel daha inşa edilebilirdi. 

Üstelik Boğaziçi ve Fatih köprüleri gibi Hazine'nin kendi parası ile yapılır ve işletme devlete ait olurdu. Tarife de 7 lirayı geçmezdi. Bahsettiğim modelin eksileri var tabii! İktidarın havuz problemi çözülmese de vatandaşın geçim derdi ekseriyet itibarıyla çözülebilirdi.

İŞSİZLİK YARI YARIYA AZALIRDI

Pekâlâ 13 senede 170 milyar dolar faize gitmeseydi ne olurdu? Mübalağa etmiyorum, işsizlik yüzde 6-7'ye iner, fert başına millî gelir 15 bin dolara çıkardı. Enflasyon yeniden çift haneye tırmanmazdı. Asgari ücret 2 bin lira olurdu. 

Ekonomi bugünkü döviz şokuna maruz kalmaz, sanayi yatırımlarına akan milyarlarca dolar sonrası ihracat 250 milyar doları geçmiş olurdu. İşte o gün faiz lobisinin beli kırılırdı. Tıpkı Almanya ve Amerika'da olduğu gibi paranın maliyeti senelik yüzde 1-2 civarında olurdu.

Böyle bir istikrarı tesis etmediği halde, elden gelen ödünç paralara yüksek faiz ödeyerek tüketimi finanse edenlerin 'faiz lobisine karşı' olduklarına kim inanır?

[Tarık Ziya] 16.2.2017 [Samanyolu Haber]

AKP, seçmenine militarizm ve Osmanlıcılığı neden pompalıyor? [Analiz: Erman Yalaz]

Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiği günden beri halka pompaladığı militarizm her gün yeni anomali ve problemlerle karşımıza çıkıyor. 7 Haziran seçimlerinde milletvekili aday adayı olan AKP Manisa İl Başkan Yardımcısı Ozan Erdem, anayasa değişikliği referandumunda hayır çıkması ihtimalini binaen “Bu referandum oylamasında başarısız olursak iç savaşa hazırlanın” tehditlerinde bulundu. (*) Video kayıtlarına göre, Erdem, AKP’nin Soma İlçe Gençlik Kolları ‘nın “Büyük ve Güçlü Türkiye Cumhurbaşkanlığı Sistemi” başlıklı konferansında söylüyor bunları. Yani propaganda mekanında.

Hayır çıkarsa, iktidarı kaybedeceği varsayımı üzerinden savaş çığırtanlığı yapıyor bir teşkilat mensubu. Oysa oylama anayasa değişikliği üzerine, iktidar değiştirme, hükümet değişimi söz konusu değil. Peki, son 4 seçimdir aynı propagandaya sarılan iktidar bu söylemlere sessiz kalarak ne yapmaya çalışıyor? İktidar neden seçmeni konsolide etmek adına, iç savaş, Osmanlıcılık, Hilafet mücadelesi, hatta bir ileri aşamada ‘cihat’ görünümlü  militarizmi pompalıyor?

Medyaya yansıyan tek haber Erdem’in tehditlerinden ibaret değil. Haftasonu “Halk Özel Harekat” yazılı araç haberleri çıktı gazetelerde. 15 Temmuz’dan bu yana piyasada bu slogan ve mesajların yazdığı şapka ve tişörtlerle dolaşan yüzlerce kişi var. Sosyal medyada özellikle kimliğini açıklamayan ancak parti-polis-asker üçgeninde at koşturduğu açıkça belli olan binlerce paylaşım çıkıyor karşımıza. Örneğin Twitter ve Facebook’ta @Halkozelharekat ismiyle yayın yapan grup, polis, asker ve AKP merkezli mesajlar yayıyor. Özel harekat polisleri olmak üzere ülkenin değişik yerlerinden ancak polislerin en mahrem anlarından ya da özel ortamlarından fotoğraf kareleri paylaşıyor. Site son dönemde referandum için evet-hayır kampanyasını merkezine almış.

Yine aynı şekilde AKP lehine, CHP ve HDP karşıtı propaganda yapılıyor. Tabi mesajların arasında bol bol Osmanlı ve Tayyip Erdoğan sosu yedirilmiş vaziyette, ‘başkanlık sistemi neden ihtiyaç’ propagandası yapılıyor. Bir yandan da kırsalda vurulmuş terör örgütü üyesi oldukları tahmin edilen kişilerin ceset fotoğrafları paylaşılıyor.

HALİFEMİZİN MEHDİ ORDUSUNU SURİYE’YE TOPLAMA GÖREVİ

Halk Özel Hareketi ismiyle bir başka grup ise dernekleşmiş. Başkentte Ankara’da Sıhhiye’deki ofisi dernek merkezi olarak gösteren yapının 5 yöneticisi gözüküyor. İlk dönemler 15 Temmuz Darbesi görüntü, fotoğraf ve videoları paylaşan Halk Özel Hareketi Derneği’nin sitesinde ‘subliminal’ videoları da var. Bi Simit isimli sosyal medya yazarının yazılarına ayrılan bölümde Erdoğan’ın Halife olduğu, Mehdi zuhurundan önce onun şartlarını oluşturacak ve batıyla kapışacağı büyük bir savaşın komutanı olduğu anlatılıyor. Video ‘neden Erdoğan’ın başkan seçilmesi gerektiği’ propagandası ile bitiyor. ‘Erdoğan Mehdi Ordusunu Suriye’ye topluyor’, ’100 yıllık rövanş’ gibi videolarda savaş çığırtkanlığı yapılıyor.  Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda 200 küsur odanın eyaletler için ayrıldığı, Şam, Irak, Bağdat, Makedonya, Azerbaycan, Bosna , Anadolu eyaletlerinin bu yapıya bağlanacağı anlatılıyor.


NEREDEN BAŞLADI BU OSMANLICILIK PROPAGANDASI?

Erdoğan ve ekibi 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandallarının ortaya çıkmasından sonra, o güne kadar serbest propaganda araçlarından biri olan Osmanlıcılık, Halife, Padişah söylemlerini, yoğun şekilde kullanmaya başladı. Şimdi hem teşkilatlar hem sivil yapılar, hem trol hesap ve sitelerin bir numaralı tüketim malzemesi bu söylemler.  Osmanlı-Cumhuriyet çatışmasında rövanş alma arka planına sığınılarak;  tek adamın aynı zamanda Halife ya da Padişah olduğu gizli propagandası yapılıyor yaygın şekilde. Sokak ve parti içi programların ana malzemesi bu.  Afişlerde Abdülhamit fotoğrafları müziklerde mehteran ve marşlar kullanma şeklinde tezahür eden propaganda araçlarına bir de milliyetçilik sosu ekleniyor. Manisa İl Başkan Yardımcısının sözleri bunun sadece dışa vurumu. Erdem bir anlamda gizli ajandaları deşifre etmiş oldu.

2014’te seçim şarkısı olarak Moğol Türküsü dombıra’nın seçildiğini unutmayalım. Dombra ve Erdoğan türküleri yakında tekrar piyasaya sürülürse şaşırmayız. Başkanlık sistemini getirmek için Devlet Bahçeli özelinde MHP ile kurulan işbirliğinin nihai hedefi milliyetçi kesimden oy devşirmek. Osmanlıcılık ve Halife söylemlerinin dindar kesimler üzerinde etkisi olduğu unutmamalı. ‘Yazar’ Hüseyin Şengül’ün ifadeleriyle, “AKP ile 100 yıldır ilk kez Müslümanlar iktidara geldi” ve “AKP iktidarı ile birlikte ecdadımızı yıkan Cumhuriyet’e karşı rövanş alındı” söylemleri satılıyor seçmen kitlesine. Bu söylem koşulsuz ve sorgusuz destek ve fanatizm olarak karşımıza çıkıyor.

Erdoğansız bir siyaset ya da sandık yoluyla yaşanacak bir yenilgiye tahammülsüzlük büyütülüyor. Bunun silahlı yapılara dönüşme ihtimali yakın ve büyük tehlike. Yine Hürriyet gazetesi baskınında olduğu gibi hemen eyleme geçen fanatik grup ve oluşumların türemesi pompalanan fanatizmin müşteri bulduğunu gösteriyor.

OSMANLI GÖRÜNTÜSÜYLE FANATİZM POMPALANIYOR

Haftasonu İstanbul Ataşehir’de H.Ö.H yani  ’Halk Özel Harekat’ yazısı ile birlikte bir Osmanlı amblemi ve Türk bayrağı logosunun yer aldığı ticari tipteki bir araç tedirginlik oluşturdu. Bu haberlere de yansıdı. Aracın trafikte hiçbir işlem görmeden, rahatça yol aldığı trafik polislerinin bile dokunmaktan imtina ettiği ortaya çıktı. Benzer hadiseler 15 Temmuz sonrasında sıkça görüldü. AKP belediyelerinin mehterle ‘darbe nöbetleri’nin selfie ihtiyacını karşılayan bu popüler kültür tercihleri tekil görülebilir. Osmanlı ve Osmanlıcılık görüntüsüyle aslında fanatizm pompalanıyor.

ASIL TEHLİKE SİLAHLI KADROLARDA

Ancak asıl tehlikelerden biri son dönemde hem halkın silahlanmasını teşvik eden hem de AKP kadrolaşmasının yoğunlaştığı memur kesimler içinde yaşananlar. Özellikle polis, özel harekat vb. yapılar içinde ‘partizanların’ radikal eğilimlerin odağında olmaya devam ettiğini gözden kaçırmamalı. Sorgusuz sualsiz, sınavsız-kalemsiz yaşanan kadrolaşmaya göre 45 bine yakın parti polisi kamuda istihdam edildi. Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’u bir suikastla öldüren Mevlüt Mert Altıntaş’ın AKP  polisleri ve Esedullah Timi gibi yapılarla, El Nusra ile irtibatları hala aydınlatılmayı bekliyor. Güneydoğu’da duvar yazılarıyla gündeme gelen ve bölgenin yeni JİTEM’i gibi konuşulan Esedullah Timi, 15 Temmuz’da başı kesilerek katledilen askeri öğrenciler, kontr-gerilla tipi eğitim verdiği ortaya çıkan Sadat tipi yapıların icraatları ne idari ne hukuki anlamda masaya yatırıldı. Yine 15 Temmuz’dan bu yana işkenceci polis, gardiyan ve askerlere ilişkin tek bir somut adım atılmadı. Olayların üstü örtüldü hep.

Devlet içinde parelel yapı ve yapılara savaş açtığını ilan eden hatta  Milli Güvenlik Kurulu kararlarına varıncaya kadar suçlu-suçsuz ayırt etmeden herkesi aynı kefeye koyup tasfiye eden AKP hükümeti, vandalizm seviyesinde yaşanan bu tarafgirliklere ses çıkarmıyor.

DÜN EL KAİDE VE IŞİD’İ EĞİT, BUGÜN BAŞDANIŞMANLIK YAP

El Kaide, IŞİD gibi yapılara gayrinizami harp ve silahlı eğitimler verdiği iddia edilen Sadat’ın Emniyet, Milli İstihbarat Teşkilatı gibi yapılarla ilişkisine yönelik sorular hükümet tarafından sürekli geçiştiriliyor. Hatırlanacağı üzere 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra Sadat kurucusu emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanlığına getirildi. Sadat yapısıyla ilgili somut bilgiler de ortaya çıktı. Örneğin 7 Mart 2016 tarihinde SADAT heyeti ile dönemin Genelkurmay Plan Prensip Başkanı Korgeneral Salih Ulusoy’un görüştüğü iddia edildi. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklanarak cezaevine gönderilen Korgeneral Salih Ulusoy ile SADAT heyeti hangi konuları konuştu soruları halen cevapsız.

SADAT-15 TEMMUZ İLİŞKİSİ

Sadat’ın oluşturduğu ve yönettiği iddia edilen milis yapıların 15 Temmuz gecesi ve sonrası ortaya koyduğu icraatları hala sır. Sır olmayan şey ise sosyal medya ve internet aracılığıyla AKP tabanı başta olmak üzere dindar, muhafazakar, milliyetçi kesimlere pompalanan söylemlerin bu yapılarla doğrudan ilişkisinin olması. Cumhurbaşkanı başdanışmanı Tanrıverdi, Ocak 2015’te yaptığı bir konuşmasında ‘Türkiye’ye eyalet sistemi getirilmelidir’ tezini anlatmıştı. Propaganda videolarında anlatılanlara bire bir uyuyor bu söylemler. Üstelik Tanrıverdi, eyalet temsilcileri (!) için hazırlanmış Saray’ın odalarının birinde artık! Yine 15 Temmuz öncesi darbeden tutuklanan Korgeneral Ulusoy ile  Tanrıverdi arasında yapılan görüşmenin konusu ‘İslam Ordusu’ başlığı altında özetlenmişti. Sivillere gayri nizami harp eğitimi veren ve açıkça Erdoğan irtibatı gözüken bir kişi Genelkurmay’ın en önemli ismiyle İslam Ordusu üzerine konuşuyor. Hem de darbeden önce.

İyi ama bu yapıların bir kısmı  partinin dışında  ve sadece propagandadan ibaret değil mi, diye savunma geliştirilebilir. Onun cevabı ise bugüne kadar yaşanan olaylardaki ‘Ak Gömlekliler’in icraatlarında gizli. TR724’ün daha önce dosya haline getirdiği Türkiye’deki para-militer gruplarla ilgili ilginç bilgiler göze çarpmıştı.

AK GÖMLEKLERİN GEÇMİŞ İCRAATLARI

Derik Kaymakamı Muhammet Fatih Safitürk’ün şehit edildiği bombalı saldırının ‘beyni’ olarak açıklanan Tahsin Erdaş’ın ‘AKP üyesi’ olması, Ankara Gar katliamı sanıklarından Mehmettin Baraç, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu yumruklayan Orhan Övet, yine bir cenazede Kılıçdaroğlu’na mermi fırlatan İrfan Cengiz, İzmir’de ‘Müzisyen’ adlı heykeli parçalayan Serdar Kelçe’nin  AKP üyesi oldukları ortaya çıkmıştı.

Yine yakalanan IŞİD militanlarından AKP üyesi olanlar bulunduğunu, Ahmet Hakan’a  saldıran 3 kişinin AKP’li çıktığını unutmayalım. Tabanda mesajı alıp icraata geçen bir kitle var. Üstelik ‘Oluk oluk kan akıtmaktan’ bahseden Sedat Peker gibi mafyatik yapılara özenerek yol alan birbirinden farklı onlarca grup oluşturup mahallelere kadar yayılmış vaziyette bu yapılar.

16 Nisan Anayasa referandumunda da sokaklarda, medyada, özellikle AKP tabanı ile dindar, milliyetçi kesimlerin kullandığı sosyal medyada benzer proganda, film ve söylemlere şahit olacağız. İç savaş çığırtkanlığını sıkça duyup, göreceğiz. Bunca terör hadisesi ve iç savaşı aratmayan çatışma, bombalamalara rağmen, sorumluluk üstlenmeyen iktidarın yöneticileri bir de çıkıp siyasilere suikastlerden bahsediliyor. Devlet Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu, Selahattin Demirtaş’ın ismi suikast hedefinde oldukları haberleri yapıldı defalarca. MHP’li Ümit Özdağ’ın tabiriyle’ muhalefeti şiddet olaylarının içine çekme’, ‘kontrollü kaos’  yine gündemde. Herkesin azami derecede dikkat etmesi gerekiyor.

(*) Gece saatlerde AKP Teşkilat Başkanı Mustafa Ataş, Ozan Erdem’in istifasını istediklerini duyurdu. Bakalım, iş sonuna kadar gidecek mi bu kez.  Malum Hürriyet’i basan Abdurrahim Boynukalın, kongrede divan başkanı yapılarak ödüllendirilmişti)

[Erman Yalaz] 16.2.2017 [TR724]

Erdoğan nereye koşuyor? (3) [Göksel İlhan]

Erdoğan hayatının herhangi biri döneminde gerçekten demokrasiye inanmış mıdır? Geçmişte oynadığı demokrat siyasetçi rolünü bir anlık da olsa içselleştirmiş midir?

İktidar serüveni ve geçmiş söylemlerine baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Erdoğan demokrasi yoluyla demokrasiyi askıya almak üzere yola çıkmıştır. Politik söylemlerinde hiç bir zaman çoğulcu demokrasi anlayışına yer vermemiştir. Geçmiş beyan ve uygulamalarına baktığımızda çoğulcu demokrasi anlayışını hiç bir zaman kabullenmediğini açıkça anlayabiliriz. Muhtemelen çoğulcu demokrasinin temel değerlerini de hiç bir zaman anlayamamıştır. Kutsadığı halk onu iktidara taşıyacak olan yığınlardır aslında.

O milletim derken iktidarım demiştir aslında. Milleti bu kadar kutsamasının arka planında kendi iktidarını onaylama ve yüceltme bilinci vardır. O demokrasiyi savunduğu geçmiş yıllarında dahi demokrasinin ilkel şekli olan çoğunlukçu anlayışa vurgu yapmıştır. Derdini anlatan muhalif çiftçiye ‘ananı da al git!’ derken de, katıldığı televizyon programında ‘af edersiniz Ermeni dediler!’ gafını yaparken de bilinçaltında hep aynı anlayış vardır.

Erdoğan’a göre çoğunluğu elde eden her şeyi yapma imtiyazına sahiptir. Azınlık haklarına, muhalif kesimlere hiç bir zaman saygı duymamıştır. Kendisine oy veren çoğunluk dışındaki iradeyi görmezlikten gelmiş, yok saymıştır. Hiçbir zaman hukuk devleti ilkelerine inanmamıştır. Hatta hukuk devleti ile kanun devleti arasındaki önemli farkları bildiğini dahi sanmıyorum… Bugüne kadar verdiği demeçleri ve uygulamalarından bu sonuç çıkmaktadır.

Eğer kutsadığı halka zerre değer verseydi, 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarını kabullenirdi. Oysa ki o kendi iktidarını sınırlayacak hiç bir koalisyon ve oluşuma izin vermemişti. 5 ay sonra tekrarlanan 1 Kasım seçimlerinde, toplumda oluşturduğu baskı ve korku politikasıyla iktidarını pekiştirerek korumuştur.

***

Erdoğan’ın rol modelleri

Erdoğan’ın çelişkilerle dolu politik söylemlerini, yol arkadaşlarını harcamakta gösterdiği acımasızlığını anlamak için rol modellerini bilmek ve incelemek durumundayız.

Ülke olarak sürüklendiğimiz kaos ve karanlıkla mücadele edebilmek için Erdoğanizm’i tüm yönleriyle ortaya koymak zorundayız. Onun iktidar serüvenini ve kurmak istediği rejimin tomografisini çekmeli, hastalıklı ruh halini anlamak için benzer rol modellerini incelemeli adata gen haritalarına ulaşmalıyız. Patolojik ruh ikizlerinin yanında, bilinc altında hayranlık duyduğu rejim modelini de tespit edip analiz etmek durumundayız. Bu nedenle yazılarımızla Erdoğan’ın iktidar serüvenin belgesel analizini ortaya koymaya çalışacağız.

Erdoğan’ın iktidara gelince ve tüm gücü uhdesinde toplayıncaya kadar seçtiği rol model ve taktiklerini ayrı, mutlak iktidardan sonra kurmak istediği sistemi ise ayrı birer bölüm halinde inceleyeceğiz.

Kasım 2002 den bu yana yaşadıklarımız, Erdoğan’ın iktidara gelme ve mutlak güce ulaşma serüvenidir. Erdoğan’ın kafasındaki rejim tasavvuru ve icraatları ise iktidarını devam ettirmesi halinde bundan sonra başlayacaktır. Belki de karanlık tünele henüz girmedik…

Diktatör, despot ve tiran arasında iktidara geliş şekilleri arasında farklar bulunmaktadır. Ancak biz burada bu farklara girmeden zalimlikten, eziyet çektirmekten zevk alan, hastalık derecesindeki saldırganlıktan beslenen her türlü gaddar yönetimi tiranizm olarak vasıflandıracağız.

Tiran kendi mutlak iktidarına tapar, tüm kutsal değerleri iktidarının aracı olarak kullanmaktan asla çekinmez. Din, ahlak gibi değerler, halk, seçimler onun mutlak iktidarını korumak için kullandığı araçlardır. Bazen bir ihtilalle zorla iktidarı ele geçirir, bazen toplumsal bir kaosun sonunda ele geçirdiği iktidarı bir daha terk etmemek üzere sahiplenir.

Hiç bir fren ve eleştiri kabul etmez. Onun dostları ve düşmanları vardır. En yakın çevresinden başlayarak yakınlık derecesine göre dostlarını zenginleştirir, çeşitli imkanlar sunar. Düşman bildiklerine karşı ise alabildiğine acımasız ve gaddardır. Düşmanlarına hiç bir alanda hayat hakkı tanımaz. Kendi iktidarı dışında hiç bir ölçüsü ve ilkesi yoktur.

Tiran özünde kendisine ve iktidarına tapan ıslah olmaz, şifası mümkün olmayan zavallı bir ruh hastasıdır. Bu anlamda 20.yüz yılın en acımasız tiranı şüphesiz ki milyonlarca insanın katili deli teke Adolf Hitler’dir. Kendisinden sonrakilerin tamamına yakını onun kötü birer kopyasıdır. İktidara geliş şekli ve zulmüyle adeta bir rol model olmuştur.

Bir diktatör prototipi olarak Adolf Hitler’in iktidar serüveni

Adolf Hitler’in mutlu bir çocukluk hayatı olmadı. Erken yaşta babasını kaybetmesi nedeniyle geçinebilmek için çalışmak zorunda kaldı, bu nedenle eğitimini tamamlayamadı. Çok istediği Viyana Güzel Sanatlar Akademisine 1907 yılında yaptığı başvuru reddedildi. Daha sonra Viyana’yı işgal ettiğinde bu akademiyi yakmak suretiyle intikamını alacaktı. Henüz çocukluk yıllarında ikna kabiliyeti ve hitabetiyle dikkat çekti. Bavyera eyaleti adına birinci dünya savaşına asker olarak katıldı. Almanya’nın masa başında yenildiğine inandı. Bundan sonra hayatının amacının Almanya’nın kurtarılması olduğuna inandı. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyük buhran ve kaostan güç kazandı.

Önce Alman İşçi Partisine sonra ise Thule Cemiyetine kaydoldu. Bu Nazizm’in doğduğu cemiyettir. Partinin 1920 yılında başlangıçta propagandasını eline aldı. Daha sonra partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirildi. Komünistler ve sosyal demokratlar tarafından küçümsenmek maksadıyla bunlara kısaca ‘Nazi’ ismi verildi. 1921 de partinin liderliğini devraldı.

Paramiliter güç kurmaktan Bavyera’da yargılandı, önce mahkum oldu, sonra araya girilmesi ile serbest bırakıldı. Cezaevinde Kavgam isimli eserini yazdı.

1925 te Avusturya vatandaşlığından isteği ile ayrıldı. Seçimlerde aday ve başkan olabilmesi Alman vatandaşı olması gerekiyordu.1933’te ateşe olarak memuriyet görevine atanmak suretiyle otomatik olarak Alman vatandaşı yapıldı. Adeta sihirli bir el önündeki tüm engelleri kaldırıyor gibiydi.

İlk katıldığı cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalmayı başardı. İkinci turda % 37 civarında oy almayı başardı. Cumhurbaşkanlığı seçiminden bir kaç ay sonra yapılan seçimde Hitlerin partisi tek başına iktidar olamasa da % 37’lik oy oranıyla parlamentoda en fazla sandalye sahibi olan parti oldu.

Komünizm tehlikesi nedeniyle Cumhurbaşkanı tarafından Hitler koalisyon hükümeti kurmak üzere şansölye olarak atandı.5 mart 1933 tarihinde tekrar seçim yapılmak üzere karar alındı.

Meclis yangını ve kanun yapma yetkisi

Seçim süreci devam ederken 27 Şubat 1933 yılında Reicstag’ta yangın çıktı. Tüm şüpheler partinin polis teşkilatı olan Gestapo’yu göstermesine rağmen soruşturma komünistler üzerinde yoğunlaştırıldı. Hitler meclis yangını bahanesi ile olaydan bir gün sonra bir kararname ile koalisyon ortağı milliyetçi parti dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmalarını yasaklayan bir kararname imzaladı. 5 mart 1933 te yapılan seçim ile oyların %44’ünü aldı. Seçimlerden hemen sonra baskı ve sindirme sonucu parlamentodan geçirmeyi başardığı bir yetki kanunu ile meclisin tüm yetkileri dört yıl süre ile kabineye devredildi.23 Mart 1933 te parlamentoda kabul edilen ‘Halk ve İmparatorluk Sıkıntısının Kaldırılmasına dair Yasa’ adındaki yetki tasarısı kabul edildi. Hitler bu yetki yasasına dayanarak parlamenter demokrasiyi sona erdirdi. Hitler parlamentodan aldığı kendisine geniş inisiyatif sunan yetki yasası ile yürütme ve yasama gücünü elde etti. Bu şekilde Cumhurbaşkanlığı makamını etkisizleştirdi. Bu yetkiye dayanarak çıkardığı yasalar ile diğer partileri yasakladı. Yoğun propaganda faaliyeti ile kendisinin Alman halkının yanılmaz lideri olduğunu ilan etti ve halkın büyük çoğunluğunu buna inandırdı. İşsizliği önleyecek faaliyetlere girişti bu anlamda büyük otobanlar inşa etti.

İki makamı birleştirip Führer (lider) unvanı alması

2 Ağus1934’te Cumhurbaşkanın ölümü üzerine bu makamında üstlenerek Führer makamı ihdas etti ve bunu referanduma götürdü. Yaklaşık % 90’lık bir oy oranı ile halk hem şansölyelik hem de Cumhurbaşkanlığı makamını üstlenmesine onay verdi. O artık halkını ölümüne peşinden sürükleyen Führer’di.

Uzun bıçaklar gecesi ve rakipsiz iktidar: Hitler ordu üzerinde tam bir hakimiyet ve güven kazanmak üzere iktidar yürüyüşünde kendisinin en büyük destekçisi olan SA’ya bir gece baskın yaptı. SA’nın 85 üst düzey elemanı SS ler tarafından öldürüldü. Bu şekilde hem ordu üzerinde mutlak hakimiyet kurdu hem de Nazilerin kim olursa olsun rakiplerini acımasızca harcayacakları mesajı verildi.

Kullandığı sloganlar ve propaganda yöntemi

İyi bir hatipti, karizmatik bir liderliği vardı. Toplumun alt ve orta gruplarının ekonomik beklentilerine umut vaat etti.

Kendisine devredilen milliyetçi gazeteyi J. Goebbels kısa sürede parti bülteni haline getirmeyi başardı. Milliyetçilik ve sosyalizmi savunuyor. Yahudi, komünist ve kapitalizm karşıtı fikirlerin ateşli bir savunucusuydu. Alman halkının özgürlüğünü savunduğunu, Alman milliyetçisi olduğunu, Alman imparatorluğunun yükselmesi için çalıştığını anlatarak gerekli yerlerden finans dahil her türlü destek almayı başardı.

Doğrudan toplumun bilinç altına ve duygularına sesleniyor, muhaliflerine karşı nefret söylemini ön plana çıkarıyordu. Basit, akılda kalabilen unutulmaz sloganlar kullanıyordu. ‘Tek halk, tek devlet tek lider’, ‘Tek millet, tek lider, tek evet’, ‘Tek millet, tek devlet, tek lider, büyük Almanya’ benzeri Hitlerin rakipsiz liderliğini, Alman halkının kurtarıcısı rolünü bilinç altına işleyen, milliyetçiliği ön plana çıkaran basit etkili sloganlar sıkça kullanılıyordu.

Hayatında iyi ya da kötü vardı. Yandaşları iyi, kötü olan muhaliflerinin ise yaşamaya bile hakkı yoktu. Hitler çocukluğunda ve cephede yaşadığı bir kısım olaylar nedeniyle kendisinin seçilmiş bir kişi olduğuna inandı. İnsanları kolayca etkileyebiliyordu. Yoğun propaganda faaliyeti, ustaca kullandığı vücut dili, etkileyici hitabeti ile halkta Hitler’in üstün liderliği ve kutsal bir kişiliği olduğuna inandırıldı.

Alman halkı dışında olan Yahudi, Çingene ve benzeri azınlıkları küçümsedi, şeytanlaştırdı.

Özellikle Yahudilere yönelik J. Goebbels’in geliştirdiği propaganda faaliyetleri ve gayri insanileştirme yöntemleri sayesinde halktan hiç bir tepki almadan vahşice muameleler yaptı.

Özetle; Hitler seçilmiş, kutsal bir lider olduğuna hem kendisini hem de Alman halkını inandırdı. Meclis yangını kumpası ile tüm rakiplerini ekarte etti; yasama ve yürütme yetkisini eline geçirerek parlamenter demokrasiye son verdi. Kendi partisi dışındaki tüm siyasi oluşumları hainlikle itham etti ve yasa dışı ilan etti. Şansölyelik ve Cumhurbaşkanlığı makamının tüm yetkilerini Führer unvanı ile kendinde birleştirdi, yoğun propaganda faaliyeti ile halkın ezici çoğunluğunu buna ikna etti. Kendisini Alman halkının kurtarıcısı olarak kabul etti halkı ve takipçilerini buna ustalıkla inandırdı.

Propaganda yönteminden, mutlak iktidarı ele geçirme şekline kadar Erdoğan tamamen Hitler’i örnek almıştır. Geçmişte Hitler ve propaganda bakanı Goebbels tarafından denenmiş başarıya ulaşmış tüm metotları aynen kopyalayarak icra etmiştir. Erdoğan’ın hareket tarzında bir orijinalite yoktur. Denenmiş, başarıya ulaşmış tüm kirli taktikleri aynen alıp zahmetsizce uygulamıştır. Erdoğan’ın iktidar serüveninde rol modelinin Adolf Hitler olduğu konusunda hiç kuşku yoktur. Erdoğan’ın mutlak güce ulaşmadaki yolculuğu referandumun kabulü halinde son bulacaktır.

Ülkemiz ve halkımız için asıl mesele ise ondan sonra başlayacaktır.

Referandumda Erdoğan istediği sonucu alırsa hayalindeki rejimin inşa sürecini başlatacaktır.

Erdoğan tüm engelleri aşıp mutlak güce ulaştıktan sonra nasıl bir rejim kuracaktır?

Kafasındaki rol model kimdir, hangi ülkedir?

[Göksel İlhan] 16.2.2017 [TR724]

Gazetecilere suçlama terör; delil ise RT’ler [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz darbe girişiminin ardından tutuklanan 29 gazeteciyle ilgili hazırlanan iddianame, garabetlerle dolu.  Gazetecilere, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme, Silahlı Terör Örgütü Kurma ve Yönetme” suçlamaları getiren Savcı Murat Çağlak’ın ‘delilleri’ ise tweet ve retweet’ler (RT). İsveç merkezli insan hakları derneği Stockholm Center for Freedom (SCF), iddianamedeki bu tweet ve RT’leri tek tek incelemiş. SCF’nin haberine göre Savcı Çağlak’ın suç delili olarak sıraladığı RT’ler arasında ABD’li filozof Noam Chomsky’nin açıklamaları, CHP milletvekillerinin tweet’leri ve darbe karşıtı tweet’ler var. İşin daha da ironik yönü, söz konusu tweet’leri atanlar hakkında herhangi bir soruşturma olmayıp aynı paylaşımları RT yapan bu gazetecilerin ‘terör’ suçlaması ile yargılanması.

Savcı, hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadığı halde bir Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tanımı yapıyor. Gazetecileri de örgüt adına sosyal medya üzerinden algı oluşturma ve manipülasyon yapmakla suçluyor. Hatta sadece sosyal medya ile sınırlı kalmayıp yazılı ve görsel basında örgütün amacı doğrultusunda haber yapma suçlaması da getiriyor. Ancak getirdiği “deliller”, hem düşünce özgürlüğü tarihine hem de kara mizah tarihine girecek cinsten.

‘DEMOKRASİYİ TERÖR ÖRGÜTÜNE BOĞDURMAYIZ’ DEMEK TERÖR SUÇU

İddianameye ‘suç’ olarak giren bu tweet ve RT’lerden bazıları şöyle:

Habertürk televizyonunun eski haber koordinatörü Abdullah Kılıç, 15 Mart 2016 tarihinde BBC Türkçe@bbcturkce isimli hesaptan yapılan ”Cemil Bayık Times’a konuştu: Erdoğan’ı ve AKP’yi devirmek istiyoruz” şeklindeki tweeti paylaşmış. Üzerine de “Demokrasiyi terör örgütüne boğdurmayız” şeklinde yorum eklemiş. Savcıya göre bu ‘terör örgütü üyeliğine’ delil.

Hükümet tarafından el konulan Zaman Gazetesi’nin eski genel yayın editörü Ali Akkuş, 30 Mayıs 2016 tarihinde gazeteci Hasan Cemal’in attığı bir tweet’i RT etmiş. Hasan Cemal, 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan eski Zaman yazarı Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne’nin “Paralelci olarak MGK ya soruyorum, hedef alınan bu kesim hangi terör eylemini yaptı?” şeklindeki yazısını twitter’da paylaşmıştı. Ali Akkuş da bu tweet’i retweet yaptığı için iddianameye girmiş durumda.

Akkuş’un RT yaptığı bir diğer tweet de Yeni Asya gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz’e ait. Güleçyüz, 20 Haziran 2016 tarihinde “İyice azaltılan alternatif medya kanallarından biri daha göz göre göre idam edilecek, öylemi? Yazıklar olsun…”  tweet’i atmış. Akkuş’un da bunu RT etmesi iddianamedeki deliller arasında.

‘HUKUKSUZLUĞA İZİN VERME’ TWEET’İNİ RT ETMEK SUÇ

Aynı şekilde Ali Akkuş, hükümet tarafından kapatılmakla tehdit edilen Can Erzincan TV’nin sosyal medya hesabından yapılan “Hukuksuzluğa izin verme, kapatma, kapattırma” şeklindeki paylaşımı RT’lemiş. Bu da iddianameye suç delili olarak girmiş. Can Erzincan TV, 15 Temmuz’dan sonra çıkarılan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatıldı.

24 Haziran 2016 tarihinde CHP Milletvekili Veli Ağbaba, hükümetin muhalif şirketlere kayyum atamasını eleştiren bir tweet atmış. Ali Akkuş, Ağbaba’nın “AKP’nin kayyumları her ay 61 asgari ücretlinin toplam maaşını alıyor. Görevleri şirket hortumlamak ve batırmak. Paçalarından haram akıyor”, “Eskiden bankalar hortumlanırdı, şimdi AKP’nin kayyumları şirket hortumluyor” şeklindeki tweetlerini retweet yapmış. Bunlar da Savcı Çağlak’a göre suç delili sayılıyor.

CHOMSKY’NİN ‘MEDYAYA DARBE’ AÇIKLAMASINI PAYLAŞAMAZSIN!

Ali Akkuş’un, 16 Aralık 2015 tarihinde attığı “Dünyaca ünlü düşünür Chomsky: Medyaya darbe Türkiye’nin gerilemesine işarettir” şeklindeki tweet de iddianamede. Savcı, “Şüpheli tarafından paylaşılmış veya retweet yapılmış yukarıdaki tweetler örgüt üyelerinin kara propaganda yaptıkları konular arasında yer almaktadır” diyor.

KHK ile kapatılan Meydan gazetesinin köşe yazarı Atilla Taş’a yöneltilen suçlamalar arasında da attığı tweet ve RT’ler var. Bunlardan biri, Taş’ın 27 Mayıs 2016 tarihinde Meydan Genel Yayın Yönetmeni Levent Kenez için yazdığı “Tanıdığım en ahlaklı, beyefendi, dürüst, kibar ve insan evladı adamlardandır, dosttur candır, Nokta” şeklindeki tweet.

Bir diğer sanık gazeteci Bülent Ceyhan, yazar@yazar212 isimli hesaptan yapılan “AKP’nin Işid’e nasıl göz yumduğunu belgeler ile açıklıyor. İşte bu yüzden korkuyorlar #AKPninKorkusuErenErdem” şeklindeki paylaşımı RT ettiği için suçlanıyor. Aynı tweet’i 987 kişinin RT’lediği halde sadece Ceyhan’a dava açılması, savcının suç uydurma gayretini gözler önüne seriyor.

Yine KHK ile kapatılan Aksiyon dergisi muhabirlerinden Bünyamin Köseli de sosyal medya paylaşımları yüzünden tutuklu. Köseli, 12 Mart 2016 tarihinde “DrSteveneu” isimli hesaptan yapılan, “İnsan öldüren insani yardımlar! Çocukları yetim bırakan yardımlar! Katilsiniz, hem de yüz binlerce insanın!” şeklindeki paylaşımını retweet yaptığı için suçlanıyor. Savcı, Köseli’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni IŞİD terör örgütüne yardım eden devlet olarak göstermeye çalıştığını iddia ediyor.

SAVCIYA GÖRE MEDYASCOPE, GAZETEPORT, ABC CEMAATE HİZMET EDİYORMUŞ

İddianamedeki bir diğer gazeteci, Aksiyon dergisinin deneyimli muhabirlerinden Cemal Kalyoncu. 17 Temmuz 2016 günü @yenergunes adresinden atılan “Medyascope, Gazeteport, Rotahaber, ABC Gazetesi ve Karşı Gazete’nin internet sitelerine erişim engellendi” şeklindeki tweeti reetwet yaptığı için suçlanıyor. Savcı iddianamesinde, “Bilindiği üzere bu siteler örgüt amacı doğrultusunda algı amaçlı kullanılmaktadır.” diyor. Ancak zikredilen internet haber portallarının tamamı Gülen Hareketi ile ilgisi olmayan, tamamen AKP muhalifi çizgide yayın yapan platformlar.

Genç gazetecilerden Cihan Acar da iddianamede attığı tweet’lerle kendine yer buluyor. Kapatılan Bugün gazetesinin muhabiri Cihan Acar’ın, Zaman gazetesine el konulmasını protesto ederek “#ZamanSusturulamaz” hashtag’i altında yaptığı paylaşımlar tek tek sıralanıyor.

‘DARBECİLER İFŞA EDİLSİN’ TWEET’İNİ RT’LERSEN TUTUKLANIRSIN

Kapatılan Millet gazetesinin yazı işleri müdürü Cuma Ulus’la ilgili deliller arasında da RT’ler var. Örneğin 17 Temmuz 2016 günü @CanErzincan_TV adresinden “KAMUOYUNA DUYURU, Can Erzincan TV’nin yayınları TÜRKSAT tarafından hukuksuzca kesilmiştir. Kamu oyuna duyurulur.. ” şeklindeki tweet’i paylaşmış. Yine aynı gün Avukat Günay Yılmaz’ın seri twet’lerini RT etmiş. Günay Yılmaz’a ait tweet’lerden bazıları şöyle: “Darbecilerin bağlantıları kim/kimlerse tespit ve ifşa edilmelidir ; Darbe teşebbüsü bir fırsat olarak görüp ülkenin parti devleti haline getirilmesi kabul edilemez ve en az darbe kadar hukuksuzluktur; Siyasi saiklerle, darbe karşıtı olan asker ve hukukçuların darbe gibi ağır bir suç ile tasfiye edilmeleri en hafif tabirle vicdansızlık”

Cuma Ulus’un, bağımsız haber portalı P24 tarafından 11 Temmuz 2016 tarihinde atılan “#BenGazeteciyim #GazetecilikSuçDeğildir.tuğba tekerek @tugbatekerek Ben M.Baransu, ben M.Çoban, MİT belgesini haber yaptım. 52 yılla yargılanıyorum. #bengazeteciyim #gazeteciliksuçdeğil” şeklindeki twet’lerini paylaşması da iddianameye ‘terör örgütü delili’ olarak girmiş.

Yine usta gazetecilerden Derya Sazak’ın 08 Temmuz 2016 tarihli “Gazetecilere gözaltı kararı çıkart, tutuklatmaya çalış, sonra kaçtı diye zil takıp oyna. Tarık Toros Londra’daymış. Bayram tatiline mi gitti acaba?” tweet’lerini RT yapmak da Cuma Ulus’a yöneltilen suçlamalar arasında.

‘ŞİDDET KARŞITI’ TWEET, TERÖR DELİLİ

Genç gazetecilerden Emre Soncan’ın 10 Mayıs 2016 tarihinde “Mümtaz’er Hoca ezber bozmuş.. Bence de ‘direnme’ -şiddet hariç- hem meşrudur, hem ahlaki bir sorumluluktur.” şeklindeki tweet’i, ‘şiddet karşıtı olmasına rağmen ‘terör örgütü delilleri arasında’ sayılmış. Soncan ayrıca, 25 Şubat 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nin gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasında hak ihlali olduğuna hükmetmesini içeren Cumhuriyet Gazetesi haberini paylaşmış. Altına da “Çok mutlu oldum….Karaca, Baransu ve diğer meslektaşlarımızla ilgili de müjdeli haberler almak dileği ile” diye yazmış. Savcı bunu da ‘terör delilleri’ arasında sayıyor.

Zaman gazetesinin deneyimli CHP muhabiri Habib Güler’in suçlandığı paylaşımlar ise şunlar: “Bugün ve Millet’i basan Habertürk kayyum tehdidiyle dün bu gazeteleri basmadı. Gazeteleri Hürriyet bastı. Teşekkürler cesur @Hurriyet”,  “27 Mayıs darbesinin 56. yıl dönümünde, tüm darbecileri ve adaleti katledenleri, tüm zalimleri ve milletin hakkını yiyenleri lanetliyoruz..”, “Haberleri nedeniyle suçlananlar tutuksuz yargılanmalı. Tutukluluk tehdidi, habercileri ve gerçekleri susturur.. #BaransuTutuksuzYargılansın “, “Darbe girişimini aydınlatmak ve hainlerden hesap sormak Meclis’in namus borcudur. Bir komisyon kurulmalı ve tüm gerçekleri ortaya çıkarmalı.”, “Namlusunu millete çevirip milletin meclisini yıkan hainler, hep lanetle anılacak. Bu millet, iradesine kast edenlere gereken cevabı verecek.”

Kapatılan Zaman gazetesinin yazarlarından Büşra Erdal da yaptığı RT’lerle ‘suç işleyen’ gazeteciler arasında. 17 Temmuz 2016 tarihinde internet haber portalı T24’ün twitter adresinden yapılan “Gülen: Uluslararası bir komisyon darbeyi araştırsın, sonucunu şimdiden kabul ediyoruz” şeklindeki paylaşımı retweet yaptığı için suçlanıyor.

Kapatılan Millet gazetesi yazarlarından Murat Aksoy,  @Gazeteoku hesabından 21 Şubat 2015 tarihinde paylaşılan “Bank Asya: müsaderenin son kurbanı..” şeklindeki tweeti retweet yaptığı için suçlanıyor.

ATTIĞI TWEET’İN ALTINA GELEN YORUMLARDAN YARGILANAN GAZETECİ

Aynı gazetenin eski yazı işleri müdürü Mutlu Çölgeçen’e yöneltilen suçlama ise komedi filmlerini aratmıyor. Çölgeçen, attığı twet’lere gelen yorumlar üzerinden suçlanıyor. Örneğin, 07 Temmuz 2016 tarihinde “Ruh halim fırtına öncesi sessizlik gibi…” şeklinde bir tweet atmış. Altına, “Güzel Günler Gelecek” isimli bir kullanıcının “Aynen benim de.” şeklinde yorum yapması şüpheli bulunmuş. Savcı Çağlak, gerekçe olarak “Güzel Günler Gelecek” hesabının sosyal medyada algı oluşturmak için oluşturulmuş troll diye tabir edilen hesaplardan biri olduğu iddiasını eklemiş.

Mutla Çölgeçen, 2 Temmuz 2016 tarihinde “Ben açık diyeyim. Kaos artarsa, muhalefet uzerine düşeni yapmaz ve iktidar da sağduyulu olmazsa DARBE olur. :((” şeklinde bir tweet atmış. Altına, “meguler96” adlı kullanıcı “Kulağa hoş geliyor..,” yazmış. Savcı, tweet’in altına gelen bu ve buna benzer yorumları, Çölgeçen aleyhine delil olarak sıralamış.

Yine Çölgeçen’in, gazeteci İsmail Küçükkaya’nın 19 Temmuz 2016 tarihli seri tweet’lerini RT etmesi de deliller arasında. İsmail Küçükkaya, söz konusu tweet’lerinde şu paylaşımlarda bulunmuş: “Anlayamadığım 1-Genelkurmay o gün 16’da uyarıldıysa nasıl oluyor da komutanların hepsi rehin alınabiliyor? Hem de kriz toplantısından sonra?; Anlayamadığım 2- Saat 16’da darbe haberi alındıysa Cumhurbaşkanı akşama kadar neden otelde bekletildi? Neden güvenli yere götürülmedi? Darbe girişiminden Genelkurmay 16’da haberdar edilmiş. Merak ettiğim şu: Cumhurbaşkanı’na ne zaman ve kim haber verdi? Otelde neden kalındı?; Anlayamadığım 4- Darbe Girişimi 16’da öğrenildiyse bazı komutanlar yine de 19’da düğüne mi katıldı? Kuvvet Komutana dâhil?”

MCCARTHY’Yİ ÖRNEK ALAN SAVCI

Savcı Çağlak, iddianamesinin sonunda bu delillere şöyle izahat getirmeye çalışıyor: “Nihayetinde örgütün amacı da bu şekilde propaganda ile algı oluşturarak örgüt tarafından işlenecek suçlara karşı toplumda tepkiselliği yok etmek, örgütün hedefindeki kişileri itibarsızlaştırıp etkisiz hale getirmek, devlette kadrolaşmak ve devleti yönetmektir.”

SCF daha önce de iddianamedeki ‘McCartizm’ övgüsünü haberleştirmişti. Buna göre Savcı Çağlak, iddianamesine referans olarak ABD’nin 70 yıl önceki cadı avı sürecinin sembol ismi McCarthy yargılamalarını alıyor. Bunu da iddianamede açık açık dile getiriyor.

[Ahmet Dönmez] 16.2.2017 [TR724]

Zalime kimlik sorulur mu? [Abdullah Salih Güven]

“Mazluma kimlik sorulmaz.”

Klişe bir sözdür, doğrudur, hakikattir, hatta hakikatin ta kendisidir.

Dini inancımıza göre hakikatin, doğrunun, isterseniz bunlara mutlak vasfını da ekleyerek söyleyelim, “mutlak hakikat ve mutlak doğrunun” yegâne temsilcisi Allah ise -ki öyledir- nice Kur’an ayetleri ile ispat edebiliriz bu klişe sözün doğruluğunu.

Bu açıdan “Mazluma kimlik sorulmaz” cümlesinin ifade ettiği mutlak hakikate Allah’a imanım ölçüsünde inanıyorum.

Bir Google araması yaptım bu söz hakkında ne denmiş acaba diye.

Karşıma çıkan ilk sayfada “İnsan Hakları Beyannamesinin bir cümlede ifadesi” diyor.

Katılıyorum.

Mazluma dini, cinsi, ırkı, mesleki vb. hiçbir kimlik sormadan imkanların ölçüsünde yardım etme; mazlumiyet ve mağduriyetinin son bulması için elinden gelen her türlü gayreti gösterme; Allah’ın yaratılıştan insana vermiş olduğu tabii haklarına kavuşması için mücadelede bulunma…

Söz konusu yardımların, gayretlerin, mücadelelerin toplamı bana göre bir şeyin ölçüsü olabilir.

Neyin mi?

İnsanlığın.

Eğer insan, insanlığının hangi kıratta, hangi ayarda, hangi ağırlıkta, hangi uzunlukta olduğunu görmek istiyorsa, zulme karşı tavrına ve mazlumun mazlumiyetinin bir an önce son bulması için yaptığı şeylere bakabilir.

Farkındayım; bir endam aynasından bahsediyorum.

Fakat, insanın o aynanın önüne geçip kendisine bakması cesaret ister, cür’et ister, yürek ister.

Zalim, mazlum, zulüm kelimelerinin geçtiği yüzlerce ayet var Kur’an’da.

Hadisler hakeza.

Peygamber Efendimizin (sas) bir ömür boyu mücadelesi zulme karşı çıkmak üzerine kurulu.

Dikkat edin, küfre değil, kafire değil; zulme.

Kafirin yaptığı zulme.

Önemli bir cümle bu.

Tekrar edeyim isterseniz; kafire değil, küfre değil, zulme, kafirin yaptığı zulme.

Neden?

Çünkü Allah yaratmış olduğu her bir ferde inanç ve düşünce hürriyeti tanımış.

Kafir de bu dahil.

Herhangi bir dine inanmamayı da, hürriyet kapsamı içine almış Allah.

“Dileyen iman etsin; dileyen nankörlükte bulunsun” buyurmuş.

Yarattığı ama kendisini inkar eden insana, kendisine inanan bir insana verdiği her türlü nimetten istifade imkanı tanımış.

“Sen bana inanmıyorsun, varlığımı ve otoritemi kabul etmiyorsun” diye ona menfi planda ayrımcılık yapmamış; tıpkı Müslüman’a da yapmadığı gibi.

Müslüman ile Müslüman olmayana eşit bir şekilde muamelede bulunmuş.

Dolayısıyla yaşayan Kur’an olarak Hz. Muhammed (sas) bu çerçevenin dışında hareket edemezdi.

Nitekim etmemiş de.

Kafirin küfrüne değil, zulmüne karşı çıkmış.

Yanlış anlaşılmaması için ilave de bulunayım; kafirin hak dine inanması için elinden gelen gayreti göstermiş fakat iradeyi ellerinden almamış.

Baskıda bulunmamış.

Şiddete baş vurmamış.

Ama onlar şiddete baş vurduğunda karşıt mücadelede bulunmuş.

Pekâlâ, şimdi can alıcı soruya dönelim; mazluma kimlik sorulmaz da zalime sorulur mu?

Allah Resulü (sas), zalim kafir, Yahudi, Hıristiyan olunca kimlik sormamış ve mücadele etmiş.

Zalim Müslüman olsaydı ne yapardı?

Hiç şüpheniz olmasın, aynı şekilde hareket ederdi.

Zalim kafir olduğunda nasıl mücadele ederse, zalim Müslüman olduğunda da aynı mücadeleyi sergilerdi.

Nitekim sergilemiş de.

Muhatabı gayrimüslim de olsa haksızlıkta bulunan, hukuku ihlal eden, toplumsal sözleşme kurallarına muhalefette bulunan Müslüman’a karşı çıkmış.

Zalimin Müslüman kimliğine aldırmamış.

Ayrımcılık yapmamış, kayırmacılıkta bulunmamış.

“Kol kırılır yen içinde kalır” dememiş.

Türkçe deyimle  ‘işi kitabına uydurmaya’ çalışmamış.

Hakkın ve hakikatin, adl ve adaletin tahakkuku adına nasıl tavır alması gerekiyorsa, öyle tavır almış.

İsterseniz Nisa süresi 105. ayet ile başlayıp devam eden ayet kümesini okuyun.

Ayetler, Müslüman birisinin yaptığı hırsızlığı Yahudi’nin üzerine atması üzerine nazil oluyor.

Hasılı; mazluma kimlik sorulmadığı gibi zalime de kimlik sorulmaz.

Aksini düşünmek, “Benim zalimim senin zaliminden iyidir” anlamını taşır.

Şimdilerde piyasa, bunu lisan-ı haliyle söyleyen insanlarla dolu.

Ben de onlar arasında mıyım diye merak ediyorsanız; endam aynasının karşısına çıkın.

Gösterin o cesareti, o cür’eti, o yüreği.

Zulmün tarihine yeni sayfalar eklenirken, ne olduğunuzu ve nerede durduğunuzu öğrenirsiniz.

Korkmayın, ulaştığınız sonucu kimselere söylemek zorunda değilsiniz.

Şimdilik kendiniz bilin yeter.

[Abdullah Salih Güven] 16.2.2017 [TR724]

‘Evet’ler çığ gibi artıyor, işte o meşazlar… [Veysel Ayhan]

Kamu bankası kredisiyle köprü yaptım. Cebimden 5 kuruş çıkmadı. Devlete 20 katına sattım. Hem geçenden hem de geçmeyenden para kazanıyorum. Sadece bu ay geçmeyenler için devletten 35 milyon aldım. Yani milletin ana… 424 milyonluk vergi borcum silindi. Yok dünyada böyle güzel bir ülke. Adımı ilahiyat Fakültesine de verdiler. Ben de işini bilenlerin büyük Türkiye’si için “evet” diyorum.

Sayın Ahmet Albayrak kardeşim. Sen de var mısın?

Ne demek Mehmet Cengiz kardeşim. Benim de 56 milyon vergi borcum silindi. Şirketlerim 100 kat büyüdü. Devlete milyonlarca kap yemek satıyorum, binlerce Mercedes kiralıyorum. Güçlü Türkiye için motorsuz tank yaptım. Adı Altay Tankı. Reis, başkan olunca dış güçler elini çekecek motorunu da yapabileceğiz. Motorsuz tanklar, kanatsız uçaklar için ben de “evet” diyorum.

Sayın Ethem Sancak kardeşim sen de “evet” diyor musun?

Tabi ki Ahmet Albayrak kardeşim tabi ki! Ben Erdoğan’a ilan-ı aşk etmiş bir yüce gönüllüyüm. Aşk sihirli bir iksir… Televizyonlar, gazeteler fabrikalar neler geldi neler… Sadece arsa değeri 1,5 milyar olan BMC kamyon, minibüs ve motor fabrikasını neredeyse bedavaya bana verdi. Eskiden Mao’ya takılıyordum ama artık Tayyip’imle beraber Perinçek’te karar kıldık. Proleter Kültür devrimimi milyarlık ihalelerle taçlandırdım. Aşkım, iki gözüm, ben “evet” demeyeyim kim “evet” desin.

Peki Erdoğan Demirören ağabeyim sen de evet diyor musun?

Ethem kardeşim bu sefer gözlerim sevinçten yaşardı. Vaktiyle Rum sahibini yakarak öldürtüp Arşimidis şirketine çökmüştüm. Şimdi de sıra cemaat mülk ve şirketlerinde. Ama üstüme düşeni de yapıyorum. Abdi İpekçi’nin ruhu şad olsun! Milliyet gazetesi beninle çağ atladı. Logosunu kapat aynen senin Star. Tüpçü oğlum da Türk futbolunu uçurdu. Evet Türkiye’yi toptan uçurmaya ben de varım ben de “evet” diyorum.

Peki Fatih Terim kardeşim sen de “evet” diyor musun?

Erdoğan abi meşazını aldım. Milli takımı senin oğlanla uçuruyoruz. Prensipte anlaştık. Futbolcularım milli duygularını yitirmesin, gavur illerinde yıpranmasın diye dünya kupası ve Avrupa şampiyonasına gitmiyoruz. What can I do sometimes. Sağolsun mahdumunuz kıymetimi biliyor. Ayda 962 bin TL maaş veriyor. Emeğe saygılı büyük Türkiye için ben de “evet” diyorum.

Peki sayın Bakanım Mevlüt Çavuşoğlu sen de varım diyor musun?

Fatih’im of course elbet. Trump Başkan’ın en sağlam adamı minik bir yalanla gitti. Yahu 20 ülke 30 ayrı yalanımı tekzip etti. Ama dimdik yerimdeyim. Hepsi büyük Türkiye’ye için. Tek başarısızlığım Reza’yı kurtaramamak. İki ayrı üniversitede doktoraya başladım. İkisini de bitiremedim. Ama yurt dışında 13 tane Türk okulunu kapattırmayı başardım. Halen tek işim bu.

Peki değerli selefim Egemen Bağış sen de “evet” diyor musun?

Canımsın sayın bakanım. Mesajını aldım. Ben de senin gibi dimdik ayaktayım. “Evet” diyorum. Kur’an’la dalga geçmenin ve ayetleri alaya almanın serbest olduğu özgür Türkiye için “Evet”. Çikolata kutularında milyonlarca dolar almanın mahkemelerde “rüşvet” değil “hediye” sayıldığı sınırsız özgürlükler için ben de “evet” diyorum. Halkımı müjdeliyorum Reis başkan olunca tekrar sahaya döneceğim.

Peki sevgili Karun Kurtulmuş kardeşim -pardon- Numan Kurtulmuş kardeşim. Sen de “evet” diyor musun?

Mesajını aldım Mevlüt’çüğüm. Sen baştan beri Karun’dun. Ben henüz yoldayım. “AKP iktidarında, jeeplere binen türbanlılar peydahlandı”. demiştim. Hanım artık iki jipe biniyor. “Harun olmaya geldiler, Karun oldular. Biz AKP gibi firavunlaşmayacağız” dedim ama tövbe ettim. Harun’luğun teröristlik olduğunu ancak öğrendim. Çoluk çocuk, kadın erkek tüm Harun’ların soyunu kurutan güçlü Türkiye için ben de “evet” diyorum.

Vefakar eşim Sevgi Kurtulmuş! Çok hizmet etmekten görüşemiyoruz sen de “evet” diyor musun?

Numan’ım mesajını aldım. Bu ara Akın İpek’in üniversitesini “dava”mıza kazandırmakla meşğulüm. Ama bazı imamlar aleyhimize konuşuyormuş: “Sahibinin rızası olmadan alınan mal haramdır.” “O meskenlerde oturmak caiz değil.” diye. Diyen imamın adı Gazali’miymiş neymiş? Soyadını bulamadım. Diyanete iletiversen ihraç etseler. Dini bütün büyük Türkiye için ben de “evet” diyorum. (Numan, unutmadan iki yıldır aynı koltukları kullanıyoruz. Deyiversen de bunların bejinden iki takım eve gönderseler.) Evet ne diyordum…

Aile bakanım Fatma Betül Sayan sen de “evet” diyor musun?

Sevgi Hanımcığım mesajını aldım. Ben de varım diyorum. Reis başkan olunca sosyal medyayı da çözecek. Bugünlerde sosyal medyada acaib baskı var. “Hakimlerin annesinden ayırdığı yüzlerce çocuk varmış. Kelepçe takılan hamile ve emzikli kadınlar falan. İşsiz kalan ve perişan durumda olan on binlerce aile…” gibi. Ama terörist ve darbeci aile ve çocuklara ne yapabilirim ki? Değil mi Sevgi Hanım? Kaldı ki ben çok şefkatliyimdir. Geçen Gölcük Tabiat Parkı çevresinde yiyecek bulmakta zorlanan yaban hayvanları için doğaya yem bıraktım, göle de Abant Alası balığı saldım. Çok çalışıyoruz. Ailesi bağları güçlü Türkiye için ben de “evet” diyorum.

Şükrü Yılmaz hocam siz de “evet” diyor musunuz?

Fatma Bakan’ım meşazınızı sevinçle aldım. Biliyorsunuz bir öğrencimi terbiye amacıyla hafif dövmüştüm. Siz de yakinen bilirsiniz. Dayak milli bir değer ve geleneğimizdir. Fazla şefkatimden kızılcık sopası kullanmadım. Polaris terlikle az okşadım. Hapse attılar. Mağdur oldum. Neyseki Bekir bakanım devreye girdi tahliye ettiler. Şimdi aileme kavuştum. Yoksa çoluk çocuğum perişan olacaktı. Ailelerin bölünmediği mutlu Türkiye için ben de “evet” diyorum.

Peki Muharrem Büyüktürk Hocam sen de “evet” diyor musun?

Hocam mesajını aldım. Bir Ensar çalışanı olarak Karaman’da 45 çocuğa istismarda bulundum. Bakanım “bir kere olursa bir şey olmaz” falan dedi. Ben de bir kere şeytana uydum, bu işlere girdim. Valim, yürüyüş ve mitingi yasakladı da zor kurtuldum Karaman’lıların elinden. Ahmet Hakan sağolsun Vakıf Başkanımı programına çıkardı. Efendim, bu iş son on yılda yüzde 125 artmış. Dünya 3.sü olmuşuz. Suçlu tek ben miyim? Daha dün 100 öğrenciyi taciz suçlusu Haymana Lisesi müdürü Selçuk kardeşim serbest kaldı. 30’un üzerinde istismar vakası olan Gerger İHL müdürü Gürcistan’da Türk Lisesi’ne atandı. Maarif vakfımız Arnavutluk’ta İşid propagandası yapan öğretmenleri bile çalıştırıyor. Adalet Bakanımdan İŞİD’lilere uzattığı yardım elini bana da uzatmasını mağduriyetimi gidermesini istiyorum.

Peki çok enerjik bakanım Berat Albayrak, sen de evet diyor musun?

[Veysel Ayhan] 16.2.2017 [TR724]

Tetikçinin hiç mi kabahati yok? [Tarık Toros]

“Kişide biraz meslek onuru varsa, inanmadığı işe imza atmaz. Simit satabilir, hamburgecide çalışabilir, taksi şoförlüğü yapabilir, mukaddestir. İnanmadığı, savunmadığı şeyin altına imza atmaz, çünkü biz fikir işçisiyiz.”

Bir önceki yazı böyle bitiyordu. Esasen ülkede şu son döneme kadar kısmen yapılan, son bir yıldır fiilen biten gazetecilik için yazmıştım. Bunu, yargı mensupları, akademisyenler için de düşünebilirsiniz. Aynen uyar. Misal, Tanıl Bora, Mülkiye’deki dersini kapatmış: “Arka arkaya gelen ihraçlar motivasyonumu düşürdü. Hem kendi kuşağımdan arkadaşlarımın ihraç edilmesi hem de bu dersi almış arkadaşlarımın etkilendiği süreçte ders vermeyi içime sindiremedim.”

BEN OYNAMIYORUM DÖNEMİ

15 Kasım 2016 tarihli yazımın başlığı buydu. Dönem, ben oynamıyorum deme dönemidir. Aslında çok gecikmiş ama olması gereken tepkidir bu. Kişilerin konumuna göre kavraması zaman alıyor, ateş düştüğü yeri yakıyor, ne yapacaksın! Bir de tabi, her mahalle, alevler kendine veya komşularına ulaşmadan harekete geçmiyor.

Üniversiteden ihraç edilen Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, önceki gün alkışlarla uğurlanırken şöyle dedi: “7 Şubat akşamı yayınlanan KHK, bizim öğrettiğimiz bütün bilgileri sıfırlayan sonuca sahip.” Öyle olmasına öyle de, ya öncekiler? Türkiye’de son yıllarda uygulanan “hukuk” çok mu hukuki? OHAL çok mu hukuki? Gözaltı süreleri, işkence, iddianamesiz uzun tutukluluk, sulh ceza hâkimlikleri vs.

KIŞ LASTİĞİNİN NE ALAKASI VAR?

Kişide biraz meslek onuru varsa, inanmadığı, savunmadığı şeyin altına imza atmaz. Ülkede gazetecilik yok, olsaydı OHAL kanunlarıyla idare edilen ülkede, çıkan her karar böyle desteklenmez, gazetelerin TV’lerin söyleyecek sözü olurdu. “Kış lastikleri ile ilgili düzenleme” bile bugün OHAL kanunlarıyla götürülüyor. Oysa, gazete olsa, ertesi gün manşette şu olurdu: Ne alakası var?

BUGÜN ÇİĞNEYEN YARIN DA ÇİĞNER

Bir iki köşe yazısının içinde cılız tepki dışında, kimse “yetki sorgulaması” yapmadığı gibi çıkarılan kanunlarla yapılan icraatlar maharetmiş gibi sunuluyor. Demeç gazeteciliğinden öteye de geçmiyor muhabirlik. Yine gazetecilik olsa, “Anayasa değişikliği ile güçlendiriliyor” denilen Parlamento’nun, çoktan by-pass edildiği okurun gözüne sokulurdu. Belediyelere kayyım yasasını Meclis’te geri çeken hükümet, haftalar sonra OHAL’le tepeden inme getirdi. Nerede parlamentoya saygı? Geçeceksiniz.

ENERJİ YALANLARI…

Geçen pazartesi günü, tüm gazetelerin birinci sayfasında iri puntolarla Enerji Bakanı’nın demeçleri vardı:

-Bu, gazda son kaygılı kışımız.

-Elektrikte hedef 3’te 2 yerli kaynak.

-Gaz fiyatı düşecek.

-10 yıl içinde enerji ihraç eden ülke olacağız.

Gazetecilik olsa bu manşetler atılmaz, geniş bir dosyayla bunun olup olamayacağı sorgulanırdı. Anca demeç gazeteciliği. Okur da sormuyor. Oysa, okurun bu kupürleri kesip, ilk enerji krizinde gazetesinin (kaldıysa) okur temsilcisinin önüne koyması gerekiyor. Yanıltıcı haber yaptığı için de aboneliğini filan gözden geçirmesi icap ediyor. Çünkü, gazete bu manşetle ve ilave olarak hiçbir ayrıntı vermeden hükümetin taahhüdünü onaylamış oluyor.

B PLANLARI DAHİ YOK!

Geçmişte su krizlerinde şunu yaşadık. “İstanbul, 20-30 yıl susuz kalmayacak” dediler, iki sene oluyor, barajlar kritik seviyeye inince soğuk terler döktüler, Su İşleri Bakanı aylar sonra utanmadan açıkladı, “zor günlerdi” diye. Oysa bakan, barajlar boşalmışken “B-C-D planlarımız hazır” diye konuşuyordu. Gazeteler de sıkılmadan bunu basıyordu. Gazetecilik olsa, demeçlerin önüne arkasına bakardı. Belli aralıklarla sayfasının bir köşesinden takip eder, okurunu bilinçlendirirdi. Okur da, karnından konuşan bakanları ona göre dinlerdi.

HAYIRCILAR BIRAKSA BELKİ TOPARLANIR!

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’na büyük geçmiş olsun. Marmara Üniversitesi, Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı iken, bir gece yarısı, sebepsiz ihraç edildi. Hocaların hocasıdır. Bu aydınlar kolay yetişmiyor. Onu alkışlarla uğurlayan meslektaşları ve öğrencileri sonra dönüp amfilerine geçiyorlar. Kaldıkları yerden devam etmeye çalışıyorlar. Tanıl Bora gibileri “Bunu içime sindiremem” deyip, hakkında hiçbir şey yokken bırakıyor. Olan biteni içine sindiremeyenler benzer tepkiyi gösterse, belki bir şeyler değişir!

Referandumda “hayır” diyeceğini açıklayan sunucu, Doğan Grubu’ndan atıldı. Grup, gerekçesini şöyle açıkladı: “Yayın İlkeleri.” Peki, Orhan Pamuk’un “hayır oyu vereceğini” açıkladığı röportajı sansürlemek de mi “yayın ilkeleri’ne takıldı? “Hayır” diyen gazeteciler bıraksa, o gazeteler çıkamaz, o TV’ler çalışamaz, anca çapulculara kalır. Ne yapıyorlar? İçlerine ata ata Ankara’nın öngördüğü resmi bülteni hazırlayıp sunuyorlar. Tamam, azmettirene bakacaksın ama tetikçinin hiç mi kabahati yok!

DOSTLARIN SESSİZLİĞİ HATIRLANACAK!

İnsanlar, çeşitli gerekçelerle kendilerini ikna edebilirler. Lakin dönem öyle bir dönem ki, onurlu yurttaşlar, gösterdikleri tepkiyle ölçülüyor. Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen bir söz var, “Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.”

[Tarık Toros] 16.2.2017 [TR724]

İşsizler Partisi [Haber-İnceleme: Semih Ardıç]

Herkes gönlünden geçeni tasdik eden anketlere sarılıyor. Saray, AKP ve MHP daha doğrusu Devlet Bahçeli cenahı ‘evet’in önde olduğunu dillendiriyor. CHP ve HDP ‘hayır’da karar kılanların öne geçtiği kanaatinde. 16 Nisan’a kadar cephede dengeler mütemadiyen değişecek.

Adım adım referanduma yaklaşırken her iki cenahın hafife almaması icap eden bir seçmen kitlesi var. Bu kitlenin nüfusu Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) şablonunda bile 3 milyon 715 bine çıktı. Formül değişiklikleri ve diğer manipülasyonlara rağmen açıklanan bu sayı çok çarpıcı. Dünyada 242 devlet var. Bunlardan 111’inin nüfusu Türkiye’deki işsiz sayısından daha az.

İşsiz, ümitsiz, mutsuz milyonların nüfusu 2001 krizinde bile bu kadar artmamıştı. En fazla yüzde 10,7’yi görmüştü. Kasım 2016’da yüzde 12,1 ile yeni bir rekor kırdı. Referandumun rengini 3 milyon 715 bin işsiz belirleyecek. Parti kursalar barajı rahat geçiyorlar. TÜİK’in kayda değer bulmadığı iş bulma ümidini kaybetmiş kimseler dâhil edildiğinde sayı 6 milyona yaklaşıyor. Kurulacak partiye her işsiz ailesinden iki kişi destek verse ana muhalefet garanti.

İŞÇİNİN PARASI İLE REFERANDUM ÇALIŞMASI

Saray ve hükümet bunu çok iyi bildiğinden, “Mart sonuna kadar gümbür gümbür eleman alın” diye patronlara talimat yağdırıyor. Yeter ki bir seneliğine de olsa işçi istihdam etsinler ve ‘işsizlik düştü’ algısına milyonları inandırabilsinler. Nasıl olsa masraflar da çalışanlardan kesilen paralarla ayakta duran İşsizlik Fonu’ndan ödenecek. Referandumu kazanmak uğruna harcanacak 11 milyar TL daha evvel hükümetin GAP için harcadığı 14 milyar TL gibi geri gelmeyecek maalesef.

İşsizler Partisi gücünün farkına varabilse sadece iktidarın değil muhalefetin de uykusu kaçıracak kadar etkin hale gelebilir. Nitekim üye sayısı 2015’e nazaran kasımda yüzde 1,6 arttı. Dile kolay! Bir senede 593 bin yeni üye kaydeden başka parti mi var? Üye profilinde gençlerin ekseriyeti dikkat çekiyor. 15-24 yaş arasındaki 100 gençten 23’ü İşsizler Partisi’ne (İP) kayıtlı. Gençleri üye yapmak için diğer partiler akla karayı seçerken İP’nin performansı hafife alınmamalı.

101 BİN ÇİFTÇİ DE İŞSİZLER PARTİSİ’NE KAYDOLDU

Ortada ne lider ne de teşkilat var. Propaganda faaliyetinin P’sine rastlanmıyor. Üyelerin müşterek özellikleri o kadar fazla ki burada her şey tabi, kimse kimseye rol kesmiyor. Yeni üyeler arasında mazot ve gübre parası için hamallık yapmaktan bıkan ve şehre göç eden 101 bin çiftçi de dikkat çekici. Son bir senede genç üyelerdeki artışı, çiftçiler takip ediyor. Sanayi sitesinde, şantiyede, hastanede, pastanede veya otelde kapının önüne konulan on binlerce kişi de dâhil edildiğinde İşsizler Partisi kadar dinamik ve mütemadiyen yükselen bir grafiğe sahip başka siyasî hareket gösterilemez.

İP’nin üyeleri başta olmak üzere umum seçmeni ikna etmek için ilave bir gayrete de ihtiyaç duymuyor. İliklerine kadar yaşadıklarını sadece kelimelere, notalara ve posterlere aktarmaları kâfi gelecek. Nitekim oyuncakçının önünden geçerken elinden tuttuğu küçük kızı, bebek isteyecek diye adımlarını hızlandıran babaların ve yokluktan bebeğine mama diye nişasta yediren anaların yüreğinde kopan fırtınalar bütün beşerî sistemleri yerle bir edecek kadar serttir. Haysiyetli yaşamak uğruna ekmeksiz kalmayı göze alanlar, mazide olduğu gibi hal-i hazırda ve istikbalde hâdiselerin seyrini değiştirebilecek kuvveti elinde tutuyor.

OECD LİGİ’NDE ÜÇÜNCÜLÜK

34 devletin üye olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) verilerine göre, Türkiye’yi ilk üç arasına taşıyacak kadar beyne’l-milel (milletlerarası) ağırlığı olan İşsizler Partisi’nin yegâne kusuru potansiyelinin farkına varamamasıdır. İP mensupları, derinlerde birikmiş enerjiyi açığa çıkarıp harekete dönüştüremedikçe iktidarların istismarından kurtulamayacak.

Sandık vakti geldiğinde Genel Sağlık Sigortası primlerinde indirim, mevsimlik işçi alımı gibi göstermelik ve geçici müjdelerle üyelerin aklı çelinecek. Referandum veya seçim sandığı kaldırıldığında verilen sözlerin hiçbiri tutulmayacak. Koltuğunun altına iki ekmek alamadan eve dönen, evladının ‘anne/baba bugün işe gitmiyor musun?’ suâli karşısında dili tutulan anne ve babalar, iktidardakilerin hep aynı ucuz ve bayat taktiklerinin mağduriyetini yaşamaktan ne vakit kurtulacak? Silkinmek, masaya yumruğunu vurmak ve ‘artık yeter’ diye haykırmak için resmî üye sayısının 5 milyona çıkması mı lazım?

Bilakis İşsizlik Partisi tek bir ses haline gelmeli. Başka gençler, çiftçiler, kadınlar, erkekler, anne, baba, teyze, amca ve dayılar ‘yarınsız’ yaşamanın ıstırabını duymasın diye vakit kaybetmeden şunları beyan edip sandıkta gereğini yapmalı: “Soma’da diri diri yanan 301 madencinin son nefese dek çıkardığı kömürü ‘bedava’ya alacak kadar haysiyetimizi kaybetmedik. Sadece alın terimizin karşılığını bekliyoruz. Akaryakıta Almandan, İngiliz’den daha fazla vergi ödemenin cüzi de olsa farkını hissetmeyi istiyoruz.

Çok mu şey istiyoruz?

Dünyanın en yüksek vergilerini bizlere reva görürken bu cebimizden aldığınızı öbür cebimize koymanıza daha fazla tahammül edemeyeceğiz. Hazine’de kalan son malları da hangi saikle Yiğit Bulut’a emanet ettiğinizi gayet iyi biliyoruz. Hısım akrabaya kıyak çekmek için 80 senedir nice emek ve sancıyla bugünlere getirilen şirketlere, bankalara göz diktiğinizi sağır sultan duydu.

Nehirdeki balıkların büyüğünü kendi köşk ve kasırlarınıza götürdükten sonra arta kalanları lütuf gibi dağıtmanızdan bıktık, usandık. Balık tutmayı biliyoruz. Yağma sofranızdan arta kalanları bize dağıtırken niye kılıktan kılığa giriyorsunuz? Siz efendi değilsiniz! Biz de köle değiliz! Milyonları olup da doymayan tokların bizim halimizden anlamasını da beklemiyoruz. Gölge etmeyin, üyelerimiz başta olmak üzere sizden farklı düşünen herkesi rahat bırakın gerisi kolay.”

Gerisi hakikaten kolay! İşsizler Partisi’nin Muhtarlar Meclisi’ne, prompter cihazına, kırk yerden maaş alan kerameti kendinden menkul müşavirlere ihtiyacı yok. Asgarî üye sayısı 3 milyon 715 bine tırmanan bu partinin üyeleri bu defa tarihin akışını değiştirebilir.

İşsizler Partisi yeter ki sahip olduğu kuvvetin farkına varabilsin.

[Semih Ardıç] 16.2.2017 [TR724]