Fahiş doğalgaz faturalarına protesto!

Dünyada doğalgaz fiyatları düşerken Türkiye'de katlandı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin son iki yılda doğalgaza yüzde 60 zam yapması abonelerin kış aylarında faturaları ödemesini imkânsız hâle getirdi. Bugün İstanbul, Ankara ve İzmir'de fahiş doğalgaz zamları protesto edildi.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) bugün üç büyük şehirde doğalgaz zamlarına karşı sokağa çıktı.

TKP'nin çağrısıyla yüzlerce kişi, doğalgaz faturalarına itiraz dilekçelerini iletmek üzere Ankara'da PTT Yenişehir Şubesi, İstanbul'da PTT Kadıköy Merkez Şubesi ve İzmir'de İzmirgaz Genel Müdürlük Binası önünde toplandı.

DOĞALGAZ ZAMLARI PROTESTO EDİLDİ

İstanbul Kadıköy PTT önünde bir araya gelen ve doğalgaz faturalarına itiraz etmek için toplanan kalabalık, ''Doğalgaz zammı geri alınsın'', ''Isınma hakkı satılamaz'', ve ''Patronların düzeni, soygun düzeni'' sloganları attı.

İstanbul'daki eyleme; sanatçılar Orhan Aydın ve İlyas Salman gibi isimler de katıldı.

Doğalgaz zamlarına karşı Ankara Mithapaşa'daki Yenişehir PTT önünde bir araya gelen bir grup hem doğalgaz soygununa itiraz etti hem de son dönemde tartışmalara neden lan Ensar'a para aktaran Başkentgaz'a tepki gösterdi.

"BOYUN EĞME, AKP'DEN HESAP SOR"

"Başkent Gaz elini cebimizden çek", "Boyun eğme AKP’den hesap sor" ve "Ensar’ın foncusu hırsız Başkent Gaz" sloganlarının atıldığı basın açıklamasında bir yurttaş gelen faturalar için itiraz dilekçesi verdi.

İzmir'de İzmirgaz Genel Müdürlük Binası önünde toplanan protestocular, "Boyun Eğme Ensar'dan hesap sor", "İnsanca ısınmak istiyoruz", "Boyun Eğme AKP'den hesap sor", "İzmirGaz elini cebimizden çek" sloganları attı.

[Samanyolu Haber] 1.2.2020

WhatsApp çok tehlikeli!

Telegram’ın kurucusu Pavel Durov oldukça iğneleyici bir blog yazısıyla Facebook'a ait WhatsApp uygulamasını hedef aldı.

Telegram’ın kurucu Pavel Durov, WhatsApp kullanmanın tehlikeli olduğunu dile getirdi.

Facebook’un sahibi olduğu, dünyanın en çok kullanılan anlık mesajlaşma uygulaması WhatsApp’ın güvenilirliği her geçen gün daha da sorgulanır hâle geliyor.

TELEGRAM'IN KURUCUSU WHATSAPP UYGULAMASINI HEDEF ALDI

Özellikle Amerikalı milyarder Jeff Bezos’un da mesajlarının ele geçirilmesi, kullanıcıların kafalarındaki soru işaretlerinin sayısını artırdı.


Telegram’ın kurucusu Pavel Durov da oldukça iğneleyici bir blog yazısıyla WhatsApp'ı hedef aldı.

Durov, Facebook’un sahibi olduğu WhatsApp’ın kullanımının 'tehlikeli' olduğunu dile getirdi.

"UÇTAN UCA ŞİFRELEME TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL"

Durov, kaleme aldığı blog yazısında WhatsApp’ın kullandığı uçtan uca şifrelemenin tek başına yeterli olmadığını iddia etti.

Durov, “WhatsApp, ‘uçtan uca şifreleme’ kelimesini, tek başına tüm iletişimi güvenli hâle getirecek sihirli kelimelermiş gibi kullanıyor ancak bu teknoloji, tek başına güvenliği sağlayacak bir sihirli değnek değil.” ifadelerini kullandı.

İddialarını daha ileri taşıyan Durov; WhatsApp’ın güvenlik açıklarının yerel güvenlik güçlerinin kullanması için bilerek yerleştirildiğini, böylece İran ve Rusya gibi ülkelerle iş yapılabildiğini söyledi.

Aynı kuvvetlerin Telegram’a da geldiğini ancak kendilerinin bu yaklaşımı kabul etmediklerini dile getiren Durov, “Sonuç olarak WhatsApp’ın yetkilileriyle hiçbir sorun yaşamadığı ülkelerde Telegram engellendi.” dedi.

"JEF BEZOS ŞANTAJA UĞRAMAZDI"

Telegram’ın aksine WhatsApp’ın kaynak kodunun açık olmadığını, dolayısıyla şirketin şifreleme işlemlerinin nasıl çalıştığını görmenin imkânsız olduğunu dile getiren Durov, "Bezos, WhatsApp yerine Telegram’a güvenseydi şantaja uğramazdı" ifadelerini kullandı.

Durov’un iddialarının spekülasyona dayandığını ve söylediklerini doğrulayacak kesin deliller olmadığını da söylemek gerekiyor.

Ayrıca Telegram’ın da güvenlik konusunda açıkları olduğu daha önce ortaya çıkmıştı.

Massachusetts Institute of Technology (MIT) tarafından yapılan bir araştırmada, uygulamanın Secret Chat gibi gizlilik odaklı özelliklerinde açıklar olduğu ortaya konulmuştu.

Facebook'a ait WhatsApp anlık mesajlaşma uygulamasını 2,3 milyar kişi kullanıyor.

[Samanyolu Haber] 1.2.2020

Bilgileri MİT'in eline geçen 50 kişiye daha ikamet izni

Hollanda hükümeti iltica dosyalarının Türkiye'nin eline geçen 50 kişinin daha iltica müracaatını onaylayarak ikamet izni verdi. Avukat skandalında Almanya, Belçika, Norveç, İsveç ve Danimarka'ya iltica edenlerin dosyalarının da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin eline geçtiği ortaya çıkmıştı.

Hollanda Güvenlik ve Adalet Bakan Yardımcısı Ankie Broekers-Knol çeşitli Batı ülkeleri adına çalışan avukat Yılmaz S.'nin Türkiye'de "casusluk" suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklanması hakkında Temsilciler Meclisi'ne bilgi verdi.

Broekers-Knol, Hollanda Göç ve Vatandaşlık Dairesi (IND) adına iltica müracaatını araştıran Yılmaz S.'de 10 kişinin dosyasının bulunduğunu kaydetti.

Knol, bu dosyaların, Yılmaz S.'nin gözaltına alınmasından önce incelendiğinin belirlendiğini söyledi. Hollanda hükümeti 1,5 ay önce 10 kişiye oturum izni vermişti.

“BİNLERCE DOSYA MİT'İN ELİNE GEÇMİŞ OLABİLİR”

Bakan Krol, iltica talebinde bulunan diğer kişilerin dosyalarını imha edilip edilmediği hakkında şüpheleri olduğunu, bu dosyaların Türkiye'de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün eline geçmiş olabileceğini söyledi.

Krol, bu sebeple Yılmaz S.'nin 2018 ve 2019 yıllarında dosyaları üzerinde çalıştığı 50 kişinin sığınma talebini onayladıklarını açıkladı.

Yılmaz S.'nin tutuklanmasını yakından takip edildiğini belirten Krol; bu kişinin geçen ay üst Hollandalı düzey yetkililer tarafından hücresinde ziyaret edildiğini, adil ve hızlı bir şekilde yargılanması için çaba harcadıklarını vurguladı.

AB ÜLKELERİNE İLTİCA EDENLERİN BİLGİLERİNİ TEYİT EDİYORDU

Yılmaz S.'nin Belçika, Danimarka, Norveç, İsveç ve Almanya'nın Ankara büyükelçilikleri adına bu ülkelere iltica eden Hizmet Hareketi mensuplarının dosyalarını da takip ettiği ortaya çıkmıştı.

Alman gazeteleri Yılmaz S.'nin bürosunda ve bilgisayarındaki dosyalara el koyduğunu ve bu yüzden binlerce kişinin bilgilerinin MİT'in eline geçtiğini belirtmişti.

[Samanyolu Haber] 1.2.2020

Bu sürecin Riphagen’leri [Ahmet Dönmez]

Gol kralı eski milli futbolcu ve AKP Milletvekili Hakan Şükür’ün “En çok güvendiklerim beni dolandırdı” açıklaması, aslında cemaat içerisinde 3 yıldır var olan ama yenden dışarı çıkmayan önemli bir gerçeğin perdesinin aralanmasına neden oldu.

15 Temmuz’dan bu yana farklı ülkelerde bu şekilde onlarca milyon dolar para batırıldı veya dolandırıldı.

Detaylarına geleceğim.

Bu aslında sadece cemaate özgü bir olgu değil.

Sadece Türkiye’ye ve Türk insanına mahsus da değil.

Bu, insana dair bir fırsatçılık ve açgözlülük hikayesi…

****

Sizi şimdi 2. Dünya Savaşı Hollanda’sına götüreceğim.

Elbette birebir örnek değil.

Tıpatıp bir benzetmede bulunmayacağım.

Yalnız bir yönüyle yaşanan bu süreçle benzerliği var.

Çoğunuz filminden tanır: Bernardus Andries Riphagen.

Nazi işbirlikçisi bir gangsterdi.

Nazilerin istihbarat teşkilatı Sicherheitsdienst (SD) ile anlaşmalı olarak Hollanda’da yaşayan Yahudilerin yakalanıp teslim edilmesi için çalışıyordu.


Ama onun asıl amacı farklıydı. Süreci nasıl paraya tahvil edeceğinin yolunu bulmuştu.

  Çaresiz haldeki Yahudilere ulaşıyor, bir şekilde güvenlerini kazanıyor, süreç bitinceye kadar muhafaza etme sözüyle paralarını ve mücevherlerini topluyor, sonra da bu kişileri Nazilere teslim ederek mal varlıklarının üzerine konuyordu.

Topladığı bu değerli varlıkları İsviçre’deki bir bankaya aktarıyordu.

Savaş bittikten sonra da kendine ölü süsü verip bir çok Nazi gibi Arjantin’e kaçacaktı.

Yönetmen Pieter Kuijpers, bu arsız hırsızı “Riphagen” adıyla 2016 yılında beyaz perdeye taşıdı.

‘Hollandalı Al Capone’un sonraki hikayesi de ayrı bir film konusu ama şimdilik mevzumuzun dışında.

****

İnsanoğlu değişmiyor.

Hukuksuzluklar, zulümler, kıyımlar, kırımlar, soykırımlar…

Farklı zamanlarda, farklı topraklarda yeni Riphagen’ler doğurarak dünyayı karartmaya devam ediyor.

Şu bizim kara sürecin kaç tane Riphagen’i olduğunu bilen var mı?

Hem AKP hem cemaat saflarından kaç tane Riphagen çıktı?

Hırsızın, arsızın, zorbanın, faşistin hiç eksik olmadığı bu ülkede?

Hele bir de hukuk bütünüyle ortadan kalkınca, sis-pus her yana ulaşınca, ‘emniyet’ çetelere kalınca, ‘adalet’ tutanın elinde kalınca, bir de zavallı nice insanın tutunacak dalı kalmayınca memleketimin ne çok Riphagen’i varmış, ayan beyan gördük.

İşin kötüsü ne biliyor musunuz?

Adliye saraylarında, emniyet binalarında, hakim olarak, savcı olarak, polis olarak karşımıza çıkıyorlar.

Diğer tarafta ‘abi’ olarak veya ‘abi referansı’ ile…

Bu devrin kurbanları, çift taraflı olarak yiyorlar darbeyi.

Bir o taraftan, bir bu taraftan…

****

Türkiye’deki “FETÖ borsasını” duymayan kalmadı.

Masum insanları gözaltı ile, tutuklama ile korkutarak veya tutuklulara tahliye vaad ederek milyarlarca liralık bir pazar oluşturdular.

‘Kurbanları’ aralarında pay ediyorlar.

İçeride yüzmilyonlarca lira para, AKP çetesi içinde üleşilirken dışarıda da bir o kadarı cemaat kanallarında dolandırılıyor, batıyor, batırılıyor veya birileri tarafından iç ediliyordu.

İşte Hakan Şükür’ün “Bizi en güvendiğimiz insanlar tokatladı” derken sözünü ettiği kişiler bunlar.

Bir tek Hakan Şükür yaşamadı bunu.

ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, Polonya’da ve diğer başka ülkelerde bir çok kişi cemaat içinden güvendiği şahıslarca dolandırıldı.

Ya da iş bilmezlikler ve acemilikler yüzünden büyük paralar batırıldı.

****

Bu süreçte dünyanın dört bir tarafına dağılan cemaat gönüllüleri arasında tabi ki küçük ve orta ölçekli esnaflar, işadamları da vardı.

Bir de evini arabasını satıp, elindeki üç beş kuruş birikimini alıp çıkabilenler…

Bir çoğu dil bilmeyen, yurt dışında yatırım tecrübesi olmayan kişilerdi bunların.

Elindeki avucundaki tek parayı akıllıca kullanmak ve makul bir işe yatırmak isteyen, bu sayede hiç bilmediği bir dünyada, hiç bilmediği sularda hayatta kalmayı başarabilmek, çoluk çocuğunun rızkını temin etmek isteyen insanlardı…

Tabiri caizse tek atımlık barutu olan ve bunu heba etmek istemeyen yüzlerce, binlerce cemaat gönüllüsü, kendine güvenli sığınaklar arıyordu.

O adres de elbette ki en iyi bildikleri, düne kadar her şeylerini emanet edecekleri cemaatteki arkadaşları, ‘ağabeyleri’ idi.

En sağlamı da cemaat hiyerarşisi içerisinde vazifeli olan ve yıllardır bulunulan ülkelerde yaşayan abiler, esnaflar ve mütevellilerdi.

Kendileri ‘muhacir’, muhatapları da ‘ensar’dı.

“Hicret’te bir muhacirin bir ensardan başka kimi vardı ki?”

Ona güvenmeyecekti de kime güvenecekti?

****

“Hocam benim bir miktar param var. Paramızı nereye yatırsak mantıklı bir iş olur?” gibi sorularla ‘ağabeylerine’ danıştılar.

İşte bu tür ortamlar, hangi görüşten ve hangi meşrepten olursa olsun, Riphagen’lerin sahneye çıktığı bulanık ortamlardır.

Bir çok ülkede şu tür tavsiyeler verildi: “Filanca arkadaşımız x sektöründe başarılı işler yapıyor. Kendisi ortak arıyor. Birlikte iş yapabilirsiniz.”

Ya da şöyle: “Burada iş yeri açabilmeniz için vatandaşlığı olan biri ile ortak olmanız gerekir. Eğer isterseniz dükkanı falanca arkadaşımızın üzerine açabilirsiniz, oradan size de bir hisse verilir… Kağıt üzerinde ortak olursunuz, sadece kendisine belli bir komisyon ödersiniz, işin kârı sizin olur.”

Bazıları da bu ‘yatırımcılara’ kendileri ulaşıp birlikte iş yapmayı teklif ettiler.

Böylece farklı ülkelerde yüzlerce ortaklıklar kuruldu.

Bazı yerlerde yatırımcı esnafların paralarını bir havuzda toplayıp kendilerine göre iş yapan organizasyonlar da kuruldu.

Ancak kısa süre sonrasında bu paraların çoğu battı.

‘İşler ters gitti, iflas ettik’, ‘zarar ettik’ gibi açıklamalar yapıldı. Paraların üzerine bir bardak soğuk su içilecekti…

Fakat bu şekilde batırılan kişilerin çoğu, ‘hileli iflasa’ başvurulduğunu, paraların arka kapıdan çıkarılıp başka şirketlere aktarıldığını iddia ediyor. Farklı ülkelerde mağdurlarla cemaat yöneticileri arasında sert kavgalar yaşandı.

Özellikle Amerika’da bu duruma isyan edip mahkemelere başvuranlar, dolandırıcılık davası açanlar bile oldu.

****

Burada cemaat gönüllüleri için asıl yıkıcı olan, ortaklık kurulan kişilerin çoğunun bulunulan yerdeki sorumlu cemaat yetkilisinin yönlendirdiği ve bizzat kefil olduğu kişiler olmasıydı.

Amerika’da ve İngiltere’de bunun çok fazla örneği mevcut.

Mesela Amerika’da ‘hiyerarşi’ halinde dolandırıldığını öne süren yatırımcılar var. Hiyerarşideki bu ‘abilerin’, yerli esnafla kurulacak ortaklıklar için kendilerinden komisyon aldığını söyleyenler bile var.

Hatta bu durumu bizzat Fethullah Gülen’e götüren ve şikâyet edenler de olmuş.

Ancak yine de durum değişmemiş.

İsmini vermek istemeyen bir mağdur esnaf, “Burada bir şebeke kurulmuş. Türkiye’den az-çok sermaye ile gelmiş arkadaşları vampir gibi emiyorlar. Ne yaparsanız yapın, kime giderseniz gidin onlara bir şey olmuyor.” iddiasında bulunuyor.

Bir başkası, “Beni dolandıran kişiyi bizzat kamptaki (Gülen’in ikamet ettiği Pensilvanya’daki çiftlik evi) en büyük abilere şikayet etmeme rağmen kendisini defalarca Hocaefendi’nin yanı başında sohbet dinlerken gördüm.” diyor.

Biri, “Beni bizzat buranın işadamları derneği başkanı dolandırdı” derken bir diğeri “esnaf mesulünü” suçluyor.

Bu tür hayalkırıklıkları sonrası cemaate küsen, kenara çekilen, kimseyle görüşmeyen, kendi başının çaresine bakmaya çalışan yüzlerce mağdur yatırımcı var.

Amerika’da özellikle California, Virginia, New York, Teksas, Atlanta’da farklı örnekler mevcut.

California’daki hadisenin dört dörtlük bir nitelikli dolandırıcılık olduğu, Seracattin S. isimli Tacikistan kökenli bir cemaat sempatizanının iş makineleri satacağı vaadi ile onlarca kişinin parasını toplayıp kayıplara karıştığı anlatılıyor.

****

İngiltere’de ise hadise çok ama çok trajik bir hal aldı.

20 yıldır Londra’da ticaretle uğraşan, ülkenin önde gelen mütevellilerinden olan ve çok üst düzey referansları olan bir işadamı, 15 Temmuz sonrası 2 yıl içerisinde yaklaşık 6 milyon sterlin topladı. Cemaatin en tepe noktasındaki bazı isimler kendisine kefil olduğu için bir çok kişi gözü kapalı olarak parasını yatırdı. Yaklaşık 30 kişi otel ve inşaat işlerine ortak olmak amacıyla kendisine para verdi. Fakat o da kısa süre içerisinde paraları batırdı. Mağdurlar ‘dolandırıldığını’ iddia ederken, işadamı “İşler kötü gitti, iflas ettik. Hepinizin paralarını ödeyeceğim.” dediyse de buna fırsatı olmadı. Çünkü bir kalp rahatsızlığı sonucu geçtiğimiz yıl Almanya’da bir hastanede hayatını kaybetti. Yakınları, bilhassa da karşılaştığı suçlamadan kaynaklı olarak yaşadığı üzüntünün işadamını ölüme sürüklediğini düşünüyor.

Ancak işin diğer dramatik tarafına bakılırsa parası batan ailelerden de bana “İntihar etmeyi düşündüm” diyenler oldu.

Neresinden bakarsanız bakın ağır bir travma.

Sürgün içinde sürgün.

İmtihan içinde imtihan.

Karanlık içinde karanlık.

****

Polonya’daki dolandırıcılık iddiaları ise mafyalık oldu.

Paraları topladığı iddia edilen kişinin mafyanın eline düştüğü, borçlandığı, borcunu ödeyemediği, Türkiye’den gelenlerden topladığı paraları mafyaya vermek zorunda kaldığı iddia ediliyor. Konuşulan rakamlar, 5-6 milyon dolar civarında.

****

Arada bir de Türkiye’deki ailesini çıkarma karşılığında kişilerden para alıp kaybolanlar, ‘muhacirlerin’ Türkiye’deki parasını kendi banka hesabı üzerinden transfer edip de bir daha vermeyenler ya da zamana yayanlar, pasaport ayarlayacağını söyleyip parayla birlikte kayıplara karışanlar, yatırım için aldığı paralarla cemaatin borçlarını kapatıp daha sonra da parayı iade edemeyen ‘abiler’ var. Bu tür mevzi örnekleri de eklerseniz mağduriyetlerin sayısı ve çeşidi daha da artıyor.

****

Bunlar, cemaat içerisinde hemen herkeste biliniyor. Fakat bu kişilerin hiç birini röportaj yapmaya, adı ile sanı ile konuşmaya ikna edemedim.  “Sen ne yapmaya çalışıyorsun?”, “Bunları yazmak neyi çözecek? Kime ne faydası var?”, “Belki ben mağdur oldum ama bunları açık açık yazmak Hizmet’e zarar verir.”, “Bu kadar bedel ödedikten sonra bir de Türkiye’deki tanıdıklara, akrabalara, düşmanlarıma böyle bir haberle ‘oh olsun’ dedirtmek, maskara olmak istemiyorum.” gibi gerekçelerle konuşmayı reddediyorlar.

Çoğunun haklılık payı da var.

Ama sonuçta yine kol kırılıyor, yen içinde kalıyor.

****

Bazılarındaki suskunluğun bir başka nedeni daha var.

O da yaşanan finansal mağduriyetin başka bir sebebine işaret ediyor.

Bazı vak’alarda paralar resmî yollardan ilgili ülkeye getirilmiş değil. Ortak olunan şahsa da resmî kanallardan transfer edilmemiş. Yani ortada bir para var ama resmiyette görünmüyor. Dolayısıyla elinde bir kayıt veya delil de yok. Haliyle ne mahkemeye gidebiliyor ne de polise…

Bir diğer faktör, iş bilmezlik. Bazı esnaflar ya da yatırımcılar işin kolayına kaçıp, “Senin çalışmana gerek yok. X arkadaşımızın işleri zaten çok iyi gidiyor. Yeni yatırımlar yapacak. Ona ortak ol. Her ay düzenli olarak şu kadar para cebinde olacak.” dendiğinde kabul ediyor. Yani bir koyup üç alacağı veya üç koyup bir alacağı vaadi ile düşünmeden parasını yatırıyor. Ticarette bu tür kârlar olmayacağını bilse bile karşısındakine duyduğu güvenden dolayı kolayca kanıyor. Fakat sonuçta bütün parası batırıldığında da şikayet edecek hali kalmıyor.

Hâsılı, işin kolaya kaçma, tembellik ve kısa yoldan para kazanma boyutu da söz konusu.

****

Yaşanan bütün bu vakalara bütüncül bir açıdan bakacak olursak; o ya da bu nedenle şu süreçte milyonlarca dolarlık servet yurtdışında batmış oldu.

Sadece maddi birikim değil güven sermayesi de ağır darbeler yedi.

Hem yurt içinde hem de yurt dışında binlerce muhtaç aile varken, kuruşa bile ihtiyaç duyuluyorken, yüzlerce insana iş verilebilecekken veya mağdurlara el uzatılabilecekken bir sebeple paraların buharlaşması, sadece maddi açıdan değil manevi açıdan da korkunç bir sefaleti doğuruyor.

Dolandırılan kişiler ise hem Türkiye’deki despot rejimin hem de kendi camiası içindeki güvendiği kişilerin darbesini yiyerek çift taraflı bir imtihan yaşamış oluyor.

Hakan Şükür’ün sözlerini yeniden hatırlayalım: “Amerika’da yaşarken çok güvendiğiniz arkadaşlarınızla dolandırılmaya varan şeyler yaşadım ben. Bunun ismi onlar adına dolandırma mı? Onlar ticaret diyorlar, ben dolandırma diyorum. Yani bir işi bilmemek veya bir işin sıkıştığı anda parasını kullanmak dolandırıcılıktır. Ben buraya kendi çapımda çocuklarımın sigortasını bozarak, İsviçre’de biraz da birikimimizi getirmiştik. Bunların hepsini biz kaybettik. Esnaflık bilmediğimiz için lisan bilmediğimiz için bazı hatalar yaptık, yanlışlar yaptık kaybettik. Bunların içerisinden çıkabilmek çok zor. Yani bir tarafta ciddi sıkıntılar yaşıyorsunuz, Türkiye’den gelmişsiniz, ayakta kalmaya çalışıyorsunuz, güvendiğiniz insanlarla bir şey yapalım derken bir de onlardan tokadı yiyorsunuz. Sınav içerisinde sınav derler ya öyle bir şey. Bunları yaşamak beni ve aileme tabi ki çok yıprattı. İçe kapandık. Kimseyle görüşmüyoruz. Çocuklarımızın eğitimine kendimizi adadık.”


*****

Peki buradan ne çıkar?

Bu bahsedilen örneklerin özellikle ilk 2 yıl yaşandığını öğreniyoruz.

Şu anda insanlar yaralarını sarmaya, kendilerine yeni yollar açmaya çalışıyor.

Böyle düşe kalka, kaybede kaybede, kazık yiye yiye insanlar yurtdışında ticaretin kurallarını da öğreniyor.

Yeni ortaklıklar kuruluyor.

Yeni iş yerleri açılıyor.

Yeni yatırım sahaları bulunuyor.

Dil öğrenme zorluklarının da geride kalmasıyla birlikte 5-10 yıl sonra bu insanların bazıları bireysel başarı hikayeleri yazmaya başlayacak.

Ancak Riphagen’ler hiç unutulmayacak!

[Ahmet Dönmez] 1.2.2020 [https://www.ahmetdonmez.net/]

Kızılay'da cinsel saldırı skandalı!

Esnar Vakfı'na para aktardığı ortaya çıkan Kızılay bu kez cinsel saldırı skandalı yaşandı.

Kızılay Beypazarı Temsilcisi Ahmet Kavas’ın görevine son verilmesinin nedeni ortaya çıktı. Kızılay’dan yapılan açıklamada Kavas’ın yüz kızartıcı bir suça karıştığı kaydedildi.

Kızılay’dan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “2010 tarihinde Türk Kızılay Beypazarı Şube Başkanlığı’na seçilen 2018 yılında Genel Merkez Yönetim Kurulu kararıyla şubesi kapatılarak faaliyetlerine temsilcilik düzeyine düşürülen Ahmet Kavas’ın yüz kızartıcı bir suça karıştığı bilgisi alınmış anında görevine son verilerek hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulmuştur. Hiçbir şekilde affedilemez bu insanlık dışı olaydaki failin en ağır şekilde cezalandırılması için yasal süreci de yakından takip ettiğimizi kamuoyunun bilgilerine sunarız.”

KIZILAY TEMSİLCİSİ, KULÜP BAŞKANI, CAMİ İMAMI…

Beypazarı’nda Kızılay Temsilciliği ve Beypazarı Belediye Gençlikspor’un başkanlığını yürüten Kavas, Fatih Cami imamı olarak görev yapıyor. Odatv’nin haberine göre ise Kavas, iki gence cinsel saldırıda bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kızılay da yaptığı resmi açıklamada olayı doğruladı, Kavas’ın “yüz kızartıcı” suç işlediğini söyledi.

Elazığ depreminin ardından Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın attığı tweet sonrası tepkilerin odağına yerleşen Kızılay’ın Ensar Vakfı’na para aktardığı ortaya çıkmıştı.

[Samanyolu Haber] 1.2.2020

KHK’lılar için umut: Görevi iade edilene maddi kayıpları faiziyle verilecek

OHAL Komisyonu, KHK’lı öğretmen A.U. hakkında göreve iade kararı verdi. A.U. kayıp mali hakları için yargıya gitti. Yerel mahkeme, A.U’nun ihraç edilmemiş gibi haklarının iadesine karar verdi.

Manisa Şehzadeler’de bir lisede edebiyat öğretmenliği yaparken 672 Sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edilen A.U, OHAL Komisyonu kararıyla görevine iade edildi.

A.U., göreve iade sonrası avukatı Nedim Değirmenci ile ihraç edildiği süreçten itibaren hak kayıplarını isteyerek mahkemeye başvurdu.

3 YILLIK HAKLARININ HEPSİ İADE EDİLECEK

Manisa 1’nci İdare Mahkemesi, Milli Eğitim Bakanlığından (MEB) savunma istedi. Ancak MEB savunma vermedi. Yerel mahkeme, A.U’nun yaklaşık 3 yıl yoksun kaldığı maddi haklarının verilmesine hükmetti.

Davacı avukatı Nedim Değirmenci kararın emsal niteliği taşıdığını belirtip diğer illerden verilen birçok hükümden farklı olduğunu vurguladı.

ANAYASA MADDE 125’İ HATIRLATTI: ZARARI ÖDEMEKLE YÜKÜMLÜ

Gazeteduvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre Mahkeme, Anayasa’nın 125’nci maddesini işaret edip ‘İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür’ hükmünü hatırlattı.

Davalı idare Manisa İl Müdürlüğü’nün vermediği haklara ilişkin ihraç edilen ve sonradan göreve iade edilen öğretmen için, ‘Fiilen çalışma olanağına sahip olmadığı gibi belirtilen işlemler dava konusu işlemler olmasa idi fiilen çalışma şartını yerine getireceği tartışmasızdır’ dedi.

EK DERS, NÖBET ÜCRETİ VE ÖĞRETİM YILINA HAZIRLIK ÖDENEĞİ

A.U’nun mali haklarının ödenmesi gerektiğine ilişkin karar şöyle açıklandı: ‘Ek ders ücreti, nöbet ücreti ve öğretim yılına hazırlık ödeneğinin tamamının kesinti yapılmaksızın ödenmesi gerektiği açık.’ Ayrıca parasal hakların faiziyle ödenmesi gerektiği kararlaştırıldı.

KHK İLE ÖNLEM ALDILAR: TAZMİNAT TALEBİNDE BULUNAMAZLAR

Resmi Gazete’de 18 Ocak 2018’de yayımlanan Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin iade hükümlerinin yer aldığı 2’nci maddede şu ifadelere yer veriliyor: “Bu kişiler, kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunamaz.”

YEREL MAHKEME İDARENİN ÖNLEMİNİ HAVADA BIRAKTI

Avukat Nedim Değirmenci, Resmi Gazete’deki bu hükmün manevi tazminata ilişkin olduğunu anımsattı.

Tazminat isterken iki türlü para olduğu bilgisini paylaşarak şunları kaydetti, “Üzüntü ve sıkıntıdan dolayı manevi tazminat isteme bunlardan biri. Tazminata ilişkin KHK’da özel düzenlemeler olduğundan ona dava açmıyoruz. Bu adamı KHK ile görevden uzaklaştırdıysan, sonra dönüp ‘pardon ben yanlış yapmışım’ dediysen zararı karşılama yükümlülüğündesin. Mahkeme öğretmeni sanki görevdeymiş gibi kabul etti. Bu karar bu açıdan aldığımız ilk örnek.”

[Samanyolu Haber] 1.2.2020

Ensar Vakfına 8 milyon dolarlık bağışta suçu Kızılay’a attı

Yandaş iş insanı Mehmet Torun, Ensar Vakfı’na 8 milyon dolarlık bağış yaparken paravan olarak kullandığı Kızılay’ı suçladı. “Madem yanlıştı Kızılay kabul etmeseydi” dedi. TÜRGEV’e neden doğrudan bağış yapmadığını ise açıklayamadı.

Torun, “TÜRGEV’e 31 ev almışsınız zaten, neden doğrudan yardım yapmadınız?” sorusuna ise, “Uygun görmüyorum, buna cevap vermeyeceğim” yanıtını verdi.

BOLD – Kızılay’ı paravan olarak kullanarak Ensar Vakfı’na 8 milyon dolar bağış yapan Torunlar Holding’in sahiplerinden Mehmet Torun, kendini savunurken sorumlunun Kızılay olduğunu belirtti.

HaberTürk’ten Muharrem Sarıkaya’nın sorularını yanıtlayan Torun, Kızılay üzerinden bağış yapma kararını 15 Temmuz sonrası aldığını kaydetti.  “Ben bu bağışın şerefiyesinin Kızılay’a kalmasını istiyorum. Madem yanlıştı, Kızılay kabul etmeseydi” dedi.

VERGİDEN FAZLASINI BAĞIŞLAMIŞ

Verdiği 8 milyon doların, 2017 yılı için çıkarılan vergi meblağından çok daha yüksek olduğunu belirten Torun, “Vergiden daha fazlasını bağışlamışım. İnsan daha fazlasını vergiden kaçınmak için bağışlar mı?” diye sordu. Torun, “Kamuyla bizim hak ediş nispetinde taahhüdümüz yoktur” ifadesini kullandı.

Torun, “TÜRGEV’e 31 ev almışsınız zaten, neden doğrudan yardım yapmadınız?” sorusuna ise, “Uygun görmüyorum, buna cevap vermeyeceğim” yanıtını verdi.

[BoldMedya] 1.2.2020

Çeşme’nin acil kamulaştırılma nedeni 15 milyar TL’lik proje

Çeşme ile Urla'nın acil kamulaştırmasının arkasında Suudi Arabistanlı bir şirketin 15 milyar TL'lik projesinin olduğu anlaşıldı.

KRONOS -1 Şubat 2020

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “çılgın proje” dediği Kanal İstanbul ile ilgili tartışmalar sürerken bu kez Çeşme’de yapılacak olan ve içinde yine “kanal” yer alan bir proje gündeme geldi.

Suudi Albassam Group’un, Urla ve Çeşme’de ‘acil kamulaştırma’ kararı alınan arazilerin bulunduğu bölge için 15 milyarlık proje hazırlattığı ortaya çıktı. Projede “Kanal Çeşme” de var.

İzmir’in doğal güzellikleri ve güçlü turizm potansiyeli ile ünlü Çeşme-Urla Yarımadası’nın önemli bir kısmı 13 Eylül 2019 tarihinde, 1532 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile ”Turizm ve Koruma Kapsamı Turizm Gelişme Bölgesi” olarak ilan edildi.

25 Ocak’ta Resmi Gazete’de yayımlanan 2054 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararı ile Urla Zeytineli Köyü’nde 333, Çeşme Alaçatı’da 178 adet olma üzere toplam 511 parsel hakkında “acele kamulaştırma” kararı alındığı kaydedildi.

Sözcü’den Gökmen Ulu’nun haberine göre, konu hakkında arazileri “tarla rayiç bedeli” ile ellerinden alınacak yöredeki hak sahibi vatandaşlara tebligat gönderilmedi. Kamuoyuna da herhangi bir bilgilendirilmede bulunulmadı. Merak uyandıran değişikliklerin arkasından Suudi Arabistan şirketinin projesi çıktı.

Devlet yetkililerinin bilgilendirme yapmadığı bölgedeki planlamalar Suudi Arabistan Şirketi Albassam Grup’un proje tanıtım kataloğu ile anlaşıldı. Albassam Grup, “Acele kamulaştırma” kararı alınan Urla ve Çeşme’deki arazilerin üzerinde 15 milyar liralık proje hazırladığını açıkladı.

“Yeni Çeşme” diye adlandırılan yapılaşma projesinin 4 milyon metrekareye yayılacağı, 15 milyar liraya mal olacağı ve 20 bin kişilik yeni bir turistik şehir oluşturulacağı belirtiliyor. Havalimanı, marinalar, oteller ve AVM projeleri ile birlikte çok sayıda lüks konut inşaatının da bulunduğu projede ayrıca Alaçatı Koyu ile Mersin Körfezi arasında bir deniz kanalı planladığı görüldü. Kanalın gemilerin geçeceği genişlikte olması dikkat çekiyor.

Proje ile ilgili ilk tepki Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nden geldi. Şube Başkanı Halil İbrahim Alpaslan, “acele kamulaştırma” kararlarını ve söz konusu bölgenin “Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi” ilan edilmesini yakından takip altına aldıklarını açıkladı. Alpaslan, şunları kaydetti:

“Bu kararların peşi sıra gelinen nokta, uzun zamandır kapalı kapılar ardında bu alanlar hakkında tasarruflarda bulunulduğu ve alanların yoğun yapılaşmaya açılması çalışmalarının başlamış olduğunu göstermektedir. Gerek mimarlık ve şehircilik ilkelerine, gerekse yasalarımıza uygun olmadığını düşünüyoruz.”

Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran, hükümet ve valiliğin kendisine hiçbir bilgilendirmede bulunmadığını söyledi. Oran “Çeşme’nin ve Çeşmelinin haklarını kimsenin, özellikle de yabancıların ham yapmasına veya bu konuda spekülasyon yapılmasına göz yummam, yumamam. Buna müsaade etmem. Projeye ilişkin düşüncemi, partimin yetkili kurullarının, değerlendirmeleri ve bakanlığın yapacağı bilgilendirmenin ardından kamuoyumuzla paylaşacağım” dedi.

[Kronos.News] 1.2.2020

15 yılda 62,7 milyar TL deprem vergisi toplandı [Yavuz Genç]

Özel İletişim Vergisi ve Özel İşlem Vergisi adı altında vatandaşlardan 1999 yılından beri toplanan "deprem vergileriyle" ilgili tartışmalar devam ediyor. Uluslararası Şeffaflık Derneği’ne göre 2014 yılından 2019’un ilk 7 ayına kadar toplamda 62,7 milyar TL para toplandı.

YAVUZ GENÇ -1 Şubat 2020

Elazığ’daki 6,8’lik depremin ardından başlayan “deprem vergileri” ne oldu tartışmaları gündemdeki yerini koruyor. Muhalefet cephesinden gelen eleştirilere iktidar kanadından ikna edici bir cevap gelmedikçe tartışmanın dozu da yükseliyor. “Deprem paraları ihtiyaç olan alanlarda kullanılır” şeklinde özetlenebilecek açıklamalar ise kamuoyunu ikna etmekten uzak görünüyor. 100’den fazla ülkede faaliyet gösteren Uluslararası Şeffaflık Örgütü (Transparency Internatıonal-TI), yolsuzluğun toplumlar üzerindeki yıkıcı etkisini sonlandırmak için insanları dünya çapında güçlü bir koalisyon içinde bir araya getiren, yolsuzlukla mücadeleye liderlik eden küresel bir sivil toplum örgütüdür. Bu örgütün Türkiye ayağını sürdüren Uluslararası Şeffaflık Derneği de deprem vergileri tartışmaları sürerken dikkat çekici bir çalışmaya imza attı. “Deprem vergisi” olarak anılan Özel İletişim Vergisi’nin izini süren dernek bugüne kadar ulaşılan para miktarını da açıkladı. İşte detaylar…

ÖZEL İLETİŞİM VERGİSİ HAYATIMIZA NASIL GİRDİ?

17 Ağustos 1999 depreminin ardından “deprem vergisi” olarak anılan iki vergi yürürlüğe girdi: Özel İletişim Vergisi (ÖİV) ve Özel İşlem Vergisi. Bunlar, o yıllarda dayanışma vergisi olarak da nitelenen ve geçici olması öngörülen iki vergi türü olarak hayatımıza girdi. Kasım 1999 tarihinde, 4481 sayılı Kanun’la 1 yıllığına getirilen bu vergi uygulaması 4605 sayılı Kanun ile Aralık 2002’ye, 4783 sayılı Kanun ile de Aralık 2003’e kadar uzatıldı. Aralık 2003 tarihinde ise ÖİV, 5035 sayılı Kanun ile kalıcı hâle geldi ve 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 39. maddesine eklendi.

2004-2008 ARASINDA 60,6 MİLYAR TL TOPLANDI

Türkiye’de halihazırda mobil telefon, sabit hat, internet, uydu ve televizyon kullanımında yüzde 7,5 ÖİV, Mobil telefon aboneliğinin ilk tesisinde 79 lira, 100 liralık faturada 14 lira KDV, 6 lira ÖİV alınıyor. Buna göre bu verginin hayatımıza girdiği günden beri toplanan para miktarları şöyle:

1999-2003 yılları arasında 4,6 milyar lira, 2004-2018 yıllar arasında 60,6 milyar lira toplanırken 2019 yılının ilk 7 ayda toplanan ÖİV 2,1 milyar lira olarak kayda geçti. Buna göre 2024-2019 arası 15 yıllık sürede toplamda 62,7 milyar liralık “vergi” toplandı.

VERGİLERİN YALNIZCA DEPREM İÇİN KULLANILMASINI SAĞLAYACAK YAPILAR YOK

Bu kanun kapsamında, telefon hatları için aboneliğin ilk tesisinde alınacak ve yıllık olarak güncellenecek ÖİV bedelinin yanı sıra; mobil telefon, sabit hat, internet, uydu ve televizyon kullanımı için yüzde 5’ten yüzde 20’ye değişiklik gösteren vergi oranları belirlendi. 2018 yılında ise bu oranlar, bütün kullanımlar için yüzde 7,5 oranında sabitlendi. Çıplak kullanım bedeli üzerinden belirlenen bu tutar, firmalar tarafından kullanıcı faturalarına aylık olarak yansıtılmaya başlandı. 1 Ocak 2020 tarihi itibariyle mobil telefon aboneliğinin ilk tesisinde 79 liralık ücret tahsil edilmeye başlandı. Uluslararası Şeffaflık Derneği’ne göre Özel İletişim Vergisi, diğer tüm vergiler gibi genel bütçeye gelir olarak kaydedilip Hazine’ye aktarılıp deprem dışında farklı alanlarda kullanılabilmektedir. Toplanan bu verginin, yalnızca depremle ilgili ihtiyaçlara yönelik kullanılmasını zorunlu kılacak, fon benzeri yapılara yönelik bir çalışma ise yürütülmüyor.

[Yavuz Genç] 1.2.2020 [Kronos.News]

Vatandaşın sırtına yeni bir yük daha geliyor: Yol vergisi!

AKP iktidarı, vatandaşların sırtına yeni bir vergiyi daha yüklemeye hazırlanıyor. AKP’nin hazırlıklarını sürdürdüğü yerel yönetim taslağında, belediyelerin gelirlerinin artırılması için ‘Yol ve Trafik Payı’ adı altında aracı olanlara yeni bir vergi getirilmesi öngörülüyor. Buna göre yurttaşlardan Motorlu Taşıtlar Vergisi’nin yüzde 10’u kadar ‘Yol ve Trafik Payı’ alınacak. Bu pay havuzda toplanacak ve nüfus ve yüzölçümlerine göre belediyelere aktarılacak.

MALİYE BAKANLIĞI TAHSİL EDECEK

Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre, bu pay, MTV ile birlikte Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca tahsil edilecek. Cumhurbaşkanı, bu oranı yüzde 1’e kadar indirmeye ve iki katına kadar çıkarmaya yetkili olacak. Büyükşehirlerde toplanan bu paylar havuza alınarak yüzde 40’ının yüzde 90’ı nüfus ve yüzde 10’u yüzölçümü kriterleri esas alınarak Hazine ve Maliye Bakanlığı büyükşehir belediyelerine tahsili takip eden ayın sonuna kadar gönderilecek. Kalan yüzde 60’lık pay aynı süre içinde yüzde 90’ı nüfus ve yüzde 10’u yüzölçümü kriterlerine göre büyükşehilerdeki ilçe belediyelerine en geç 15 gün içinde dağıtılmak üzere İller Bankası’na aktarılacak

ÇEVRE VERGİSİ DE ARTIRILACAK

Çevre vergisinin de artırılmasının hedeflendiği taslakta, konutlara ait çevre vergisinde büyükşehir ve diğer yerler ayrımı kaldırılırken, verginin su tüketim miktarı esas alınmak üzere metreküp başına en az 17 kuruş en fazla 47 kuruşa çıkarılması öngörüldü. Taslakta eski büyükşehir ve il belediye başkanlarına yeşil pasaport verilmesi, belediyelerin ücretsiz toplu taşıma uygulamasını mesai saatlerine göre düzenlemesi, büyükşehir belediyesi genel sekreteri ve yardımcılarının atanmasına yeni kriterler getirilmesi öngörülüyor. Tasarıya göre, 65 yaş üzeri yurttaşların toplu ulaşımdan ücretsiz yararlanmasına mesai saati başlangıç ve bitişiyle sınırlı olmak üzere saat düzenlemesi yapılabilecek.

[TR724] 1.2.2020

Kazak gazetecinin ölümünün ardındaki soru işaretleri: ‘Mehmet Ağar, oğlunu helikopterle kaçırdı’

AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde bakıcı olarak kalan Nadira Kadirova’nın şüpheli ölümünün üzerindeki sır perdesi kalkmadan buna benzer bir olayın da Mart 2019’da Elazığ’da yaşandığı iddia edildi.

Elazığ’da yayın yapan Kanal 23 TV çalışanı Kazakistanlı gazeteci 21 yaşındaki Yeldana Kaharman, 27 Mart 2019’da evinde şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Kaharman hakkında ilk çıkan haberlerde, genç kızın intihar ettiği üzerinde duruluğu belirtilmişti. Vücudunda da herhangi bir darp izine rastlanılmadığı aktarılmıştı. Kayıtlara ‘şüpheli ölüm’ diye yazılan olayda birçok soru işareti 11 aya yakındır aydınlatılamadı.

Bu konuyu gündeme getiren gazeteci Sedat Sur sosyal medya hesabı Twitter’dan önemli iddialar sıraladı. Bilgilerinin sağlam kaynaklardan alındığını söyleyen gazeteci Sur, olayın içinde eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ile AKP’den Elazığ Milletvekili seçilen Tolga Ağar’ın bulunduğunu öne sürdü.

Sur Yeldana Kaharman için, “Eski İçişleri Bakanı, Mehmet Ağar’ın oğlu tarafından tecavüz edildikten bir gün sonra evinde ölü bulundu. Ağar oğlunu helikopterle aldırdı. Olay kayıtlara “şüpheli ölüm” “intihar” diye geçti. Kırgız gazeteci Yeldana Kaharman, Elazığ’da Kanal 23 TV’de çalışıyordu.” ifadelerini kullandı.

“İletişim Fakültesi Öğrencisi olan Yeldana,27 Mart 2018 tarihinde Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga Ağar tarafından röportaj bahanesiyle Dersim/Pertek ilçesine çağırıldı. Ağar’ın oğlu burada Yeldana’ya tecavüz ediyor. Yeldana,yarı çıplak halde kaçarak Pertek Jandarma Karakol’una sığınıyor.”

“Yeldana, karakolda iken Mehmet Ağar’a haber veriliyor. Ağar, oğlunu helikopter göndererek bölgeden çıkartıyor. Yeldana’da eve gönderiliyor. Bir gün sonra Yeldana evinde ölü bulunuyor.Olay haberlerde “şüpheli ölüm” “intihar” diye geçiyor.”

“Elazığ’da yaşayan herkes bu olayı bu şekilde biliyor ancak devletin korkusundan kimse konuşmuyor.Not: Sağlam kaynaklardan ulaşan bilgilerle yazdım.”

[TR724] 1.2.2020

Memleket tutkusu [Dr. Reşit Haylamaz]

Hicret sonrasında Ashâb-ı Kirâm (radıyallahu anhüm) hastalanmıştı. Zira havası, suyu ve kısmen de olsa iklimi itibariyle farklı bir beldeye gelmişlerdi!

Üstelik Medîneleşen Yesrib, o güne kadar bulaşıcı hastalıklarıyla bilinip tanınan bir beldeydi; salgın ve ölümcül bir hummâ vardı!

Bundan yedi yıl sonra yaşanacak olan Kaza Umresi’nde Mekkeliler, Yesrib hummasına mübtelâ oldukları gerekçesiyle Ashâb’ın bitkin olduğu şâyiasını çıkarınca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sağ omuzlarını açmalarını, ibadet hali olan tavafta dik durmalarını ve adımlarını da sertleştirip “remel” yapmalarını isteyecek ve böylelikle hakikat-i halin, denilenler gibi olmadığını fiilen göstermiş olacaktı.

O gün, Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) başka neredeyse herkes hastaydı!

O kadar ki Ashâb, halsizlikten namazlarını bile oturarak kılmaya başlamışlardı ki bu tabloyu gören Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, “Şunu iyi bilin ki oturarak namaz kılan kimse, ayakta kılanın aldığı sevabın yarısını alır!” buyuracaktı.

Dahası vardı; “Medîne’nin sıkıntı ve zorluklarına sabreden ümmetime, Kıyâmet gününde şefaatçi ve sâlih amellerinin de şâhidi olurum!” diyordu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Sahâbe farkı bu ya, bu ikazdan sonra onlar, kendilerini zorlamış ve namazlarında da kıyâma durmuş, en zor zamanlarını bile sevap yarışına girerek taçlandırmışlardı!

Ancak, herkesin direnci aynı değildi; cinnet geçirmişçesine huzura gelen birisi:

“Yâ Muhammed!” diyordu, yüksek perdeden. “Benim bey’atımı kaldır ve geçersiz kıl!”

Hiç olmayacak şeydi; Allah’a kulluk yanında O’nun en sevgili kuluna “ümmet” olma imtiyazını da elinin tersiyle itercesine bir tavırdı bu ve “Hayır! Yapamam” buyurdu, Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem).

Ancak adam ısrar ediyordu.

Yine cevâb-ı sevâp yoktu.

Üçüncü defa da istediği cevabı alamayan adam öfkelenmiş ve arkasını dönüp gitmişti!

Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), uzun uzadıya baktı ardından. Hiç kimsenin kaybetmemesi için çırpınıp duran duru vicdana bu anlamsız tavır girân gelmişti; vuslatta yaşanan hicranı acı acı seyrederken dudaklarından şunlar döküldü:

“Şüphesiz ki Medîne, ateşin gümüşteki kir ve pası temizlediği gibi kendi kir ve pasını temizler!”

İşte bu günlerde, kendisi de hasta olduğu halde Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), babası Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile birlikte Hazreti Bilâl ve Âmir İbn-i Füheyre’yi (radıyallahu anhümâ) ziyarete gitmişti.

Asırların şekillendirip toplumun dem ve damarına musallat ettiği dünkü kast sisteminden eser kalmamıştı; bedelini ödeyerek kölelikten kurtardığı iki siyahî ile aynı odacığı paylaşıyordu Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), ateşler içinde ve kıvrım kıvrım!

Genel görüntü her şeyi anlatıyor olsa da “selâm”dan sonra, “Ey babacığım!” diye seslendi ve sordu:

“Nasılsın, kendini nasıl hissediyorsun?”

“Ailesinin ‘hayırlı sabahlar’ temennisiyle güne yeni başlayan herkese ölüm, aslında ayakkabısının bağından daha yakındır!” diyordu Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh).

Belli ki ziyaretine gelen kızı Âişe’yi (radıyallahu anhâ) ne görmüş ne de duymuştu!

Hummalar içinde, ıstırapla iki büklüm kendi dünyasını yaşıyordu!

Ancak, her şeye rağmen dışa yansıyan bir Hazreti Ebû Bekir farkı vardı; şuurunun yerinde olmadığı zamanlarda bile kitabın ortasından konuşuyor ve zîşuura, şuurlu bir “duruş” dersi veriyordu!

“Babam” dedi, Âişe Validemiz. “Vallahi, ne dediğinin bile farkında değil!”

Sonra, babasının azatlısı ve hicret yoldaşı Âmir İbn-i Füheyre’ye döndü ve aynı soruyu ona da sordu:

“Kendini nasıl hissediyorsun ey Âmir, nasılsın?”

O da kendinde değildi:

“Ölmeden önce ölümü tattım!” diyor ve ilave ediyordu:

“Korksan ne, ölüm ki zaten başın üzerindedir!

Ne yaparsın ki postunu deldirmemek için boynuzuyla kendini savunan boğa gibi herkes, cehdini kullanır ve kendi gücüyle mücadele verir!”

Zorluklar karşısında yılmayan bir azmin, mü’mince duruşuydu bu ki Hazreti Âmir (radıyallahu anh), bundan dört yıl sonra ve henüz kırk yaşında iken yine aynı azmi gösterecek, hakikati tebliğ için çıktığı Bi’r-i Maûne yolunda tuzağa düşürüldüğünde yine ölüme, aynı tevekkül ve bir bayram neşvesi içinde yürüyecektir!

Demek ki esas olan, rüzgâr ne cihetten eserse essin, duruşu değiştirmemektir!

Yeryüzünü şenlendiren yıldızlardı ya, hangisine baksan hakikatin ete-kemiğe bürünmüş berraklığı aksediyordu!

Şaşkınlığını yine gizleyemedi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ):

“Vallahi!” dedi. “Âmir de kendinde değil; ne dediğini bilmiyor!”

Yan tarafta ateşler içinde kıvranan Hazreti Bilâl’e döndü ve ona da sordu:

“Nasılsın ey Bilâl, kendini nasıl hissediyorsun?”

Şiddetli ateşin etkisiyle o da sayıklıyordu:

“Acaba bir gün, etrafımda izhir ve celîl otları olduğu halde, Mekke vadilerinin birisinde geceleyebilir miyim?

Gün döner de bir gün Mecenne pınarına varıp suyundan içebilir miyim?

Şâme ve Tafîl dağlarını acep, bir daha görmek nasip olur mu?”

Hüzün dolu bir manzaraydı; Medîne humması yanında belli ki dağ-taşına sinmiş hatıraları olan bir beldeden ayrı kalmanın ateşi kavurmuştu yüreklerini!

Hiç vakit kaybetmeden gelip şâhidi olduğu manzarayı Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) anlattı, Annemiz (radıyallahu anhâ).

Duydukları karşısında Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çok üzüldü; mübarek ellerini açtı ve önce, doğdukları, gelişip boy attıkları, emek verip mamur kıldıkları memleketlerinden bu insanları söküp atan baş aktörleri Allah’a havale etti:

“Allah’ım!” diyordu. “Utbe İbn-i Ebî Rebîa’yı, Şeybe İbn-i Ebî Rebîa’yı ve Ümeyye İbn-i Halef’i Sana havale ediyorum! Nasıl ki onlar bizi, memleketimizden çıkarıp bu vebalı yere gelmeye zorladılar ise Sen de onların hakkından gel!”

Bu, işin bir yanıydı; sonra da ümmeti için istemeye başladı:

“Allah’ım!” dedi. “Bize, en az Mekke’yi sevdirdiğin kadar, hatta daha fazlasıyla Medîne’yi de sevdir! Bu beldeyi sıhhat yurdu yap ve ölçü-tartılarına bereket ihsan et! Sonra da bu hastalığı al ve Cuhfe cihetine savuruver!”

O gece bir rüya gördü Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); saçı-başı dağınık esmer bir kadın, Medîne’den çıkmış, Mehyea da denilen Cuhfe’ye doğru gidiyordu!

Sonuç da öyle oldu; o günden sonra hastalıklarından şifa bulan Ashâb-ı Kirâm, bir daha humma sıkıntısı yaşamadı ve hayatlarını, âfiyet içinde devam ettirdiler.

Gelelim bugünlere.

Hicret ettiği yerde sıkıntıya düşenin aklına, kurulu düzeni, düştüğü zaman elinden tutan yakınları ve hatıralarıyla birlikte memleket geliyor!

Öncelikle, o köprünün altından çok sular aktı; kabul etmek gerek ki memleket, senin bıraktığın memleket değil artık!

Çıktığın günden bu yana o, canı-kanı çekilmişçesine bir pörsüme yaşıyor!

Evet, hayırlı işlerin muzır manileri çok olur!

Şeytan ve nefis, bu işin hâdimleriyle çok uğraşır!

Canın yanmış, işin batmış olabilir; ancak hiçbiri, dünyanın sonu değil!

Nebevî duruş, aynı zamanda durmamız gerektiği yeri işaretliyor.

Ellerimizi açalım ve O’ndan, hicret diyarımızı bize de sevdirmesi, sıkıntılarımızı bertaraf etmesini isteyelim.

Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.

Dün verdi; bugün de verecektir!

Ne diyordu Allah (celle celâlüh):

“Kim, Allah yolunda hicret ederse, dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur!”

Hem, dünyanın dört bir yanında gönüllere giden kapılar aralanmışken azıcık hasret, birazcık sıkıntı çekmişiz çok mu?

Zihinlerimizi zorlayalım; Zikir’den sonra Zebur’da da yazılan gerçek ne idi?

Yeryüzünün mirasını Allah (celle celâlüh), “sâlih” kullarına bıracaktı!

Ne büyük fırsat; cebren çıktığın yolda Allah (celle celâlüh) sana, yeryüzünün kapılarını aralıyor!

Öyleyse, tutkuya dönüşen memleketine ve koparıldığın vatanına bedel bahtına, “sath-ı arz”ın düştüğünü gör artık!

İşin ucunda, günümüzü güft ü gûy ile geçirip akıntının kenarına takılan çer-çöp gibi savrulmak da var, ruhumuzun heykelini nakış nakış yeryüzüne işlerken O’nun mirasını muhtaç gönüllere taşıyan bir “sâlih” olmak da!

Unutmayalım ki “Allah (celle celâlüh), yeryüzü mirasını şuna-buna değil, kulları arasında sâlih olanlara vadetmiştir.. yani Muhammedî ruhu, Kur’ânî ahlâkı temsil edenlere.. birlik ve beraberlik düşüncesiyle oturup kalkanlara.. yaşadığı çağın şuurunda olanlara.. ilim ve fenle mücehhez bulunanlara, her zaman dünya ve ukbâ muvazenesini iyi kurabilenlere.. hâsılı peygamberlik semasının yıldızları sayılan Sahâbe-i Kirâm Efendilerimiz ile aynı yörüngede hareket eden ruh ve mânâ üveyklerine vadetmiştir.”

İlelebet bir gece yok; sonu gelmeyen bir kış da olmamış!

Şüphesiz, bugünkü sular da durulacak bir gün!

Mekke, hâlâ bünyesinde kalanların veya gün doğumuyla birlikte hakikate uyanacakların omuzlarına emanet; hicret diyarını sen, medeniyetin beşiği bir Medîne’ye çevirmeye bak!

[Dr. Reşit Haylamaz] 1.2.2020 [TR724]

Ara transferin kralları! [Hasan Cücük]

Futbolda ara transfer dönemi sona erdi. Süper Lig kulüplerininin içinde bulunduğu ekonomik şartlardan dolayı hareketsiz bir ara transfer dönemi yaşadık. En fazla hareketin olduğu kulüp Galatasaray oldu. Sarı-kırmızılı ekip hem yeni oyuncularla kadrosunu güçlendirdi hem de kadroda temizlik yaptı. İstanbul’un bir diğer ekibi Fenerbahçe’de de benzer durum vardı. Geriye dönüp baktığımızda takımlarımız ara transferde geçmiş yıllarda oldukça bonkör davranıp, milyonlar ödeyip yeni isimleri kadrosuna katmışç

Süper Lig tarihinde ara transfer döneminde en fazla para ödenen isim Mbaye Diagne oldu. 2018-19 sezonuna Kasımpaşa formasıyla başlayan Senegalli forvet, ilk devre sonunda attığı 20 golle dikkatleri üzerine çekti. Süper Lig’de rakiplerin korkulu rüyası olan Diagne’ye kancayı atan ise Galatasaray oldu. Gomis sonrası golcü sıkıntısı yaşayan Galatasaray, geçen yılın ara transfer döneminde Kasımpaşa’ya 13 milyon Euro bonservis ödeyip Diagne’yi kadrosuna kattı. Galatasaray formasıyla 10 gol atıp sezonu 30 golle kral olarak tamamlayan Senegalli, ortaya koyduğu performansla göz doldurmadı. Galatasaray satmak için çok uğraştı ama ancak Club Brugge takımına kiralık olarak gönderebildi. Performansıyla olmasa da ödenen bonservis ücretiyle Diagne ara transferin en pahalı ismi olarak kayıtlara geçti.

Fenerbahçe 2011-12 sezonunun ara transfer döneminde kadrosuna Fransa Ligi’nin gol kralı Moussa Sow’u kattığında kasasından 10 milyon Euro çıkıyordu. Lille formasıyla krallık tacını takan Sow’un Fenerbahçe günleri 2,5 yıl sürdü. Attığı rövaşata golleriyle hafızalara kazındı. Sarı-lacivertli ekibin unutamadığı isimlerden olan Sow, 2015 yaz transfer döneminde 16 milyon Euro karşılığında Al Ahly takımına gitti.

Wesley Sneijder, Hollanda futbolunun yetiştirdiği önemli isimlerden biriydi. 2012-13 sezonuna Inter formasıyla başlayan Sneijder, ara transferde Galatasaray’a geldi. 7,5 milyon Euro bedelle Galatasaray kadrosuna katılan Sneijder’in Süper Lig’e gelmesi Avrupa çapında yankılandı. Hollandalı yıldız 4,5 yıl Galatasaray formasını başarıyla giydi. Golleri, asistleri ve serbest vuruşlarıyla hafızalara kazındı. Veda edip giderken arkasında unutulmaz izler ve hatıralar bıraktı.

Nikolas Anelka, Arsenal ve Real Madrid formalarıyla ortaya koyduğu futbolla Avrupa futboluna damga vuracak bir forvet olduğunu gösterdi. Ancak ilerleyen yıllarda Anelka problemli bir isme dönüştü. Yine de kalitesini konuşturmaya devam etti. 2004-05 sezonu ara transfer döneminde formasını giydiği Manchester City’ye veda edip, 7,19 milyon Euro karşılığında Fenerbahçe’nin yolunu tuttu. Dünya çapında bir yıldızı kadrosuna katan Fenerbahçe, 1,5 yıl sonra 12 milyon Euro karşılığında Bolton’a sattı. Anelka ortaya koyduğu futbol ve attığı gollerle en başarılı ara transferlerden biri oldu.

Şimdilerde FC Porto formasıyla harika bir performans ortaya koyan Brezilyalı Alex Telles Ocak 2014’te Galatasaray kadrosuna katıldı. Gremio kulübünden 6,15 milyon Euro bedelle kadroya katılan Telles gelecek vaat eden bir oyuncuydu. Galatasaray’da sadece yarım sezon kalan Telles önce Inter’e kiralandı sonra 2016’da FC Porto’ya satıldı. Galatasaray’ın değerlendirmediği bir isim olarak, lig tarihimizde yerini aldı.

Bu sezon Fenerbahçe formasını giyen Garry Rodrigues, ligimize adımını ilk defa Galatasaray formasıyla attı. Ocak 2017’de PAOK’a veda edip, Galatasaray kadrosuna katılan Rodrigues için bonservis ücreti 5,3 milyon Euro oldu. İki sezon sarı-kırmızı takımda top koşturan Rodrigues, sol kanatta takımın gücüne güç kattı. Ocak 2019’da yine bir ara transferde Suudi Arabistan’ın İttihad takımına 9 milyon Euro karşılığında transfer oldu. Aynı yılın Haziran ayında yeniden Süper Lig’e dönen Rodrigues’in yeni takımı Fenerbahçe oldu.

[Hasan Cücük] 1.2.2020 [TR724]

İyiliğin adabı! [M.Nedim Hazar]

Diderot, “Yalnız iyilik yapmak yetmez, iyiliği zarafetle yapmak da lazımdır.” Der.

Fahr-i Kainat (SAV) cömertliği tarif ederken şöyle buyurur: “Cömert insan çok veren değil, verdiğinde mutlu olandır…”

Yaşanan son deprem sonrası yapılan iyilik gösterileri, bu işleri yapmanın adabının tamamen unutulduğunu da gösterdi. Öte yandan Kızılay gibi bir kurumun başındaki şahsın, nasıl bir psikoloji ile, felaketin daha ilk dakikalarında milletten yardım talep etmesi, iyiliği talep ederken de, yaparken de ne hale geldiğimizin bir ispati niteliğinde.

Maalesef, iyiliği yaparken/talep ederken bile kötü bir görüntü sergiliyoruz.

Kaldı ki, depremden hemen sonra bölgedeki ev kiralarının bir anda artış göstermesi kabaran anlık iyilik yapma damarımızın ne denli geçici olduğunu da gösterdi.

Geçtiğimiz gün posta kutuma bir taksi şoförünün yaşadığı olay düştü. Yaşanan tüm kepazelikleri nispeten unutturan, son derece samimi bir hatıraydı kaptanın anlattıkları.

Şöyle anlatıyordu taksi şoförü abimiz:

“Gece saat 02.00, taksi durağına bir abla geldi. ‘’Abi ne olur çocuğum çok ateşli, bizi hastaneye götürsen ateşi düşer belki. Ama cebimde sadece 7 TL var, söz çalışır öderim iki güne kadar’’ dedi.

Zaten iş de yok, siftah etmedim.

Var bundan da bir hayır diye düşünüp, hemen “atla abla yetişelim hastaneye” dedim.

Çocuğun sesi beni bitirdi. İnliyor garibim, o inledikçe bende gaza daha da yüklendim.

Acile yanaştık. Ben kimliğini aldım, kayıt yaptırdım. Anne odaya geçti. Doktor çok acil müdahale etti. Serumlar, iğneler derken meğer çocuğun nefesi kesilmek üzereymiş, biraz daha geç kalsak ölebilirmiş. Doktor hanım öyle söyledi.

Tam 4 saat ayakta bekledi annesi. Bir defa olsun ne bir yudum su içti, ne de nefes aldı sanki. Aslında benim işim bitmişti. Ama nedense çekip gitmek içimden gelmemişti. Bir ara annenin yüzüne baktım, ne kadar da benziyordu benim vefat eden Nuray ablama. Neyse, çocuk iyi olunca sabaha tekrar çıktık yola, önce ilaçlarını aldım eczaneden, sonra evlerine geldik.

Yorgun olduğu için annesi ben aldım çocuğu kucağıma içeri kadar taşıdım. Şöyle bir etrafa baktım. “Nasıl yani” dedim, “şimdi bu ev mi?”

Tek bir oda var, ikincisi yok.

Bir yatak var, çocuğun ki yok. Küçük tüp var, 4’ lü ocak yok.

Çeşme var, su yok. Tencere var, ama buzdolabı yok.

Ekmek var, ama bir litre sıvı yağ yok.

“Abla” dedim, “sen nasıl bu hale geldin?”

Eşinden kaçmış, bu eve sığınmış, cebindeki para ile ilk kirayı yatırmış. Ev sahibi de yaşlı teyzeymiş acımış, kendinden bir yatak, bir halı ve küçük tüp vermiş. “Çalıştıkça eksiklerini alırsın” demiş.

Abla anlattı her şeyi: ‘’Abi 7.ci günüm bu evde. 45 TL param vardı o da bitti, istemesem de. Evlere temizliğe giderim, gerekirse 100 değil 50 TL isterim. Allah’ın izni ile geçinir giderim. Mesela ilk sizin evi temizlerim. Sen sabaha kadar işinden oldun, bende böylece sana olan borcumu öderim. Yeter ki iş verin bana, vallahi dilenci değilim ben asla. Sadece tutunmaya çalışıyorum bu hayata’’.

O arada ev sahibi yaşlı teyze geldi. Elinde bir tabak yemek ve iki ekmek var idi. Yazık, o da yardım etmeye çalışıyor, yaşı belki 80, elinden bu kadar geliyor.

Abla da çok kültürlü, ayrıca konuşurken yüzüme bakmıyor, iffet sahibi.

Ben aslında taksici değilim. Geçen ay işten çıkarılmış idim. Çalıştığım firma kapandı. Benim gibi 11 kişi işsiz kaldı. Cebimde de 2.900 TL para var. Kızımın biriktirdiği de içinde, ona bilgisayar alacağım. Bugün doğum günü de. Akşama almam da lazım.

Ama nasıl bırakayım şimdi bu abla ve çocuğunu da? Ellerim titrese de, kulak verdim içimden gelen sese. Zar zor ikna edip ablaya verdim ikibin TL.

Gitti bizim bilgisayar parası…

Hanımda anlamayacak kızacak, çocuğunda ağlaması cabası.

Ne yalan söyleyeyim. Evden çıktım ama içimde pişmanlık tavan yaptı. Koltuğa oturup, kontağı çevirmeden önce ‘’Allah’ım” dedim, “Sen gördün her şeyi, sana teslim ettim emaneti. Sen her şeyi bilensin, bana bir çıkış yolu gösterirsin’’.

Bütün duam bu kadardı…

Moralim sıfır, arabayı teslim etmeye dönerken telefonum çaldı. Bizim işten çıkarılan ağabeylerden olan Mustafa abi aradı.

‘’Müjdemi isterim,1.5 İskender’i de yerim kardeşim; tazminatlar hesaba yatmış. Ben çektim, sen de git çek” dedi.

Benim tazminatım tam 27.000 TL idi. Çektim, bilgisayarı da hediye paketi yaptırdım. Elime sığacak kadar her şeyi de aldım. Yarın ablaya ilk işim buzdolabı almak olacak.

Biliyorum Allah bana da yeni bir iş kapısı açacak…”

Diyeceklerim bu kadar…

[M.Nedim Hazar] 1.2.2020 [TR724]

Şirinler Köyü Kızılay’daymış! Parayı takip edin… [Erhan Başyurt]

BaşkentGaz’ın Kızılay’a, onun da Ensar Vakfı’na aktardığı aktardığı 8 milyon dolar, önce Ensar Vakfı’na ardından da ABD’deki Turken Vakfı’na aktarılmış.

“Follow the money” yani “parayı takip edin” diye Amerikalılar’ın bir sözü var.

Gerçekten parayı takip edince ortaya karmaşık ilişkiler ağı çıkıyor.

***

Başkent Gaz, Ankara’da gaz tekelini elinde bulunduran firma.

Torunlar Grubu’na ait. 2037’ye kadar Ankara’da gaz dağıtım tekeli ellerinde.

Başkent Gaz, 29 Aralık 2017’de Kızılay’a 8 milyon dolar “şartlı bağış” yapıyor.

Şartlı bağış, bağış yapılan paranın belirli bir alanda mesela eğitim alanında ve okul yapımında kullanılmasını şart koşmaya deniyor.

Yani Kızılay bu parayı sadece eğitim veya okul yapmak için kendisi kullanabilir.

Ancak BaşkentGaz, Kızılay ile ek bir protokol daha imzalıyor ve “yurt inşasında kullanılmak üzere 7 milyon 925 bin dolarının Ensar Vakfı’na aktarılmasını’’ istiyor.

‘’Kızılay’ın hiçbir hukuki, mali ve idari sorumluluğunun bu para üzerinde olmayacağını’’ da taraflar protokol ile kabul ediyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Başkent Gaz, 8 milyon doları Kızılay’a bağışlamış gibi 1 buçuk milyon dolar vergi indiriminden faydalanıyor.

151 yıllık köklü kurum Kızılay, bu ‘çantacılık’ karşılığında, 75 bin dolar yani yüzde 1’in altında komisyon kazanıyor.

Ensar Vakfı da, 7 milyon 925 bin doların sahibi oluyor.

Başkent Gaz, çocuk istismarı ve tecavüz iddialarıyla kamuoyunda gündeme gelen Ensar Vakfı’na değil de Kızılay’a bağış yapmış gibi görünüp eleştirilerden de kurtuluyor.

Kızılay Başkanı Kerem Kınık, buna benzer başka protokoller de olduğunu belirtiyor.

Nitekim göreve geldiğinde 54 milyon TL olan bağış miktarı, kağıt üzerinde onun ilk iki yılında 37 kat artarak 3 milyar 465 milyon TL’ye yükseliyor.

***

Şartlı bağış, sadece Kızılay’a yapılabilirdi.

Kızılay’da bizatihi kendisi yurt yaptırabilirdi.

Ancak Kızılay üzerinden para dolandırılarak iki ayrı suç işleniyor.

Hukukta bunun adı, “kanuna karşı hile”…

Mesela, evli iki eş kağıt üzerinde boşanıp, birlikte yaşamaya devam ediyor.

Amaç, erkeğin kendi maaşını, kadının da babası veya annesinin emeklilik maaşını ‘dul’ statüsünde alması…

Buna “kanuna karşı hile” deniyor. Gerçekte boşanmadıkları halde, hukuken boşanmış gibi gözüküp devleti dolandırıyorlar.

Kızılay’a ‘şartlı bağış’ da bunun gibi…

Gerçekte Kızılay’a verilmeyen bir para Kızılay’a bağışlanmış gösterilip, vergi kaçırılıyor.

Parayı aktarmak için de “kanundaki boşluk” kullanılıyor ve Kızılay’a “off-shore hesabı” muamelesi yapılıyor…

***

Ensar Vakfı, tartışmaların alevlenmesi üzerine bir açıklama yaptı.

Söz konusu paranın, Turken Vakfı’na New York Manhattan’da 21 katlı bir yurt yapımı için aktarıldığını açıkladı.

Turken Vakfı, 2014 yılında Ensar Vakfı ve Türgev’in birlikte kurduğu ortak bir girişim.

Ensar Vakfı’nın açıklamasında, bu şartlı bağışın kendilerine sonra da Turken’e aktarılması ile ilgili evlere şenlik gerekçe de var. İşte o satırlar:

“Vakfımız; hem yurt içinde hem de yurt dışında FETÖ unsurlarının bu milletin evlatlarına musallat olmaması için bütün gayretiyle çalışmaktadır.

Bu amaçla Türkiye’den Amerika’ya eğitim-araştırma için giden gençlerimizin FETÖ kıskacından uzak bir şekilde güven içerisinde barınabileceği bir yurt projesi TURKEN Vakfı tarafından hayata geçirilmiştir…”

Nasıl olsa ‘FETÖ’ deyince akan sular duruyor. Tabii Türgev’i de hesaba katınca, hesap sorulma ihtimali sıfıra iniyor.

Erdoğan, TURKEN Vakfı’nın en büyük destekçilerinden…

***

Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TURGEV) 2019 Faaliyet Raporları’na göre 49 yükseköğretim, 11 ortaöğretim olmak üzere 32 ilde faaliyet yürütüyorlar.

Kısa sürede inanılmaz bir başarı elde etmelerinin sırrı Yönetim Kurulunda saklı…

Kurucuları arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve kızı Esra (Erdoğan) Albayrak ile dünürü Erdoğan Bayraktar var.

Şu anki Yönetim Kurulu Başkanı Fatmanur Altun. Eşi, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun.

Başkan Vekili Ahmet Bayraktutar, Bilal Erdoğan’ın Kartal Anadolu İmam Hatip’ten arkadaşı.

Esra Albayrak, Ekonomiden Sorumlu Bakan Berat Albayrak’ın eşi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı halen Yönetim Kurulu üyesi.

Bir diğer Yönetim Kurulu Üyesi, Mevlüt Uysal. Kadir Topbaş’ın yerine ‘kayyım’ olarak atanan AKP’li siyasetçi…

***

Türgev, kamuoyunda bir çok tartışmanın merkezinde yer aldı.

İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinde, İmamoğlu ekibi, belediye bütçesinden Türgev’e 52 milyon TL, Ensar Vakfı’na da 30 milyon TL aktarıldığını belgeledi.

İmamoğlu ikinci kez seçilince de bu konuda herhangi bir işlem yapılmadı.

***

Gelelim paranın son durağı olarak gösterilen ABD’deki Turken Vakfı’na…

Vakıf adını, ünlü boksör Muhammed Ali’nin Şikago’daki çiflik evini 2 buçuk milyon dolara satın alarak duyurdu.

ABD Vergi Dairesi’ne göre vakıf, vergiden muaf. 2016’da 24 buçuk milyon dolar bağış topladı. 2017’de Vakfın mal varlığı 43 milyon 680 bin dolara yükseldi.

Vakfın 2018 ve 2019’a bağış ve varlığına dair resmi bir bilgi yok.

Bilinen, 2018’e kadar açıklanan veriler arasında Ensar Vakfı veya Türgev’den direkt bağış olmadığı.

CHP’nin ABD Temsilcisi Yurter Özcan, Turken’e 2016’da gelen toplam bağış miktarının 7.2 milyon, 2017’de ise yaklaşık 2.2 milyon dolar olduğunu açıkladı.

Özcan resmi kayıtlara dayalı olarak yaptığı açıklamada; “2017’de gelen en büyük bağış 1.2 milyon dolar; 2016’da ise 4.5 milyon dolardır” diyor.

Yani, söz konusu 8 milyon dolar ‘şartlı bağış’ en azından 2017 içerisinde Turken’e aktarılmamış.

Turken ya da ABD resmi makamları verileri açıkladığında, 1 buçuk milyon doları vergiden kaçırılan 8 milyon dolar paranın son durağı hakkında kamuoyu da aydınlanmış olacak.

***

Turken, ABD’de farklı eyaletlerde öğrencilere ücret karşılığı barınma imkanı sağlıyor.

Vakfın eski Başkanı Halil Mutlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dayısının oğlu. Halen Yönetim Kurulu Üyesi…

Vakıf Sekreteri Haluk Gani, Bilal Erdoğan’ın Kartal İmam Hatip’ten arkadaşı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı ve Berat Albayrak’ın eşi Esra Albayrak Yönetim Kurulu Üyesi…

Dünyanın en değerli emlak bölgesi Manhattan’da 21 katlı bina yapıp “FETÖ ile mücadele ettiğini” iddia eden Vakfı’n yönetici listesi bu şekilde bilinen isimlerle uzayıp gidiyor…

***

Tüm bu yaşananlar ister istemez akıllara İpek Medya’ya el koyarken uydurulan ‘Şirinler Köyü’ iftirasını hatırlatıyor.

Koza-İpek Holding’e kanlı polis baskını ile kayyım atandığında, savcı ve hakimin gerekçeleri arasında kimsenin anlamadığı bir iddia vardı.

Bilirkişi Prof. Ertan Çomaklı, hiçbir suç bulamayınca şüphe uyandırma yolunu seçmişti.

Çomaklı belgeler ve resmi kayıtlar üzerinde hiçbir suç bulunamamış olmasını,“Çok yoğun ve fazla Smurfs Village (Şirinler Köyü) para hareketliliğine ve mali iz takibini ortadan kaldıracak şekilde iç içe geçmiş kurumsal belge hareketliliğinin olmasına” bağlıyordu.

Hâkim deli saçması bu iddiayı gerçek sanmış ve “kayyım atama ve polis baskını” için şu kararı vermişti:

“Ortaklıklardaki kişilerin neredeyse tüm şirketlere hâkim aynı kişilerden oluştuğu, kurumların aynı adreste oldukları, farklı adreslerdekilerinse Ankara Yenimahalle merkezindeki Şirinler Köyü yönteminin uygulandığı adreste toplandıkları…”

Bilirkişi Prof. Ertan Çomaklı’nın ‘şüphe uydurmak’ için ileri sürdüğü Şirinler Köyü ekonomi tabirine, Savcı Musa Yücel gerçeklik kazandırmış, hâkim Yunus Süer de “Yenimahalle merkezindeki Şirinler Köyü’nde gizli toplantılar yapıldığını” belirterek kayyım atanmasına karar vermişti.

Bu deli saçması iftira kayyım atama gerekçesi yapıldı ancak Koza İpek Davası iddianamesine hiçbir zaman girmedi. Hatta unutturuldu…

Ancak dolandırıcılıktan sabıkası bulunan Prof. Ertan Çomaklı, terfi ettirildi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ne rektör olarak atandı.

Şimdilerde de “sosyal medya araştırmaları” adı altında yeni yalanlar uyduruyor…

***

İpek Medya ve Koza Holding’e iftira atılarak kayyım atanmasına gerekçe yapılan ‘Şirinler Köyü’ yöntemi, işte şimdi BaşkentGaz-Kızılay-Ensar Vakfı-Turken zincirinde gerçek olarak karşımızda.

Üstelik paranın Turken’e gönderildiği bile halen meçhul…

Demek ki, birileri kendilerinin uyguladığı vergi kaçırma ve para dolandırma yöntemini, “herkesi kendileri gibi bildiklerinden” Koza-İpek Holding’e iftiraya dönüştürmüş…

Savcı Musa Yücel ve Hakim Yunus Süer halen görevde… Prof. Çomaklı da…

Bakın aradığınız “Şirinler Köyü” Ankara’da, Kızılay’da çıktı.

Hadi görev başına!

Yapmanız gereken tek şey: Parayı takip etmek…

[Erhan Başyurt] 1.2.2020 [TR724]

Sabun yutmuş salyangoz gibi eriyecekler [Tarık Toros]

Bazen olayların fitilini neyin ateşlediği unutulur.

Her şey, Kızılay başkanının “destek yazın 2868’e SMS yollayın 10 TL katkıda bulunun” Twitter mesajıyla başladı.

Kızılay mercek altına alındı ve arkası çorap söküğü gibi geldi.

Bugün 13 yaşındaki çocuk, sokak röportajında, Kızılay’da toplanan ve Erdoğan ailesince yönetilen vakıflara peşkeş çekilen “bağışların” hesabını soruyorsa…

Emin olun, ülkede haneler sorgulamaya başlamış demektir.

**

Erdoğan rejimi, hırsızlığın kitabını yazdı:

-Kamu nasıl soyulur,

-Hazine nasıl boşaltılır,

-Vergi nasıl kaçırılır,

-Halkın parası nasıl cebe indirilir,

-Kamu kaynaklarından 30-40 yıllık “akar” nasıl oluşturulur

-Ve bunlar nasıl “hizmet” diye yutturulur?

**

Onun için hukuka demokrasiye dönemezler.

Seçimle devrilmezler. Gitmezler, gidemezler.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Suyun başını tutmuşlar bir kere:

-İhaleler nasıl “gelir garantili” olarak yandaşa verilir,

-Yandaş nasıl Kızılay’a “şartlı bağış” yapıp bağışın tamamını vergiden düşer,

-Kızılay paranın yüzde 99’unu nasıl “aile” vakfına aktarır,

-Aile vakfı parayı nasıl yurt dışına çıkarır.

-Ve bütün bunlar nasıl büyük pişkinlikle “normalmiş” gibi ekranlarda anlatılır, yazılı açıklamalarla teyit edilir!

**

Deprem…

3 gün konuşulup unutulmadı mı?

Gazetelerin “deprem değil bina öldürür” başlıklarının mürekkebi bile kurumadı oysa.

-İzni kim vermiş,

-Binayı kim nasıl neyle yapmış,

-Demirden çimentodan kim çalmış,

-Ruhsatı kim vermiş,

-İmar affını kim çıkarmış,

-Muafiyetleri kim getirmiş,

-Denetimden kim sorumlu,

-Oraya elektriği suyu kim bağlamış,

-Konut vergisini vs kim çatır çatır almış,

KİM KİM KİM…?

**

Gelin şu sözlerin bir kere daha altını çizelim:

-Fay kırıklıklarından önce kırılan ar damarlarıdır.

-Malzemeden çalmayı alışkanlık haline getirenlere, yolsuzluktan ve usulsüzlükten beslenenlere gün doğmuştur.

-Sorun, sadece inşaat malzemesi çalmaya indirgenemez.

-Felaketler aslında geçmişten bugüne miras kalmış bir yönetim sorununun sonucudur.

-Malzemeden çalmanın arkasında ahlak hırsızlığı, demokrasiden çalmak, hukuk kapkaççılığı, siyaset yankesiciliği ve kamu yönetimi kalpazanlığı vardır.

(Tayyip Erdoğan, 6 Mayıs 2003, Bingöl depreminin ardından TBMM AKP Grup konuşması)

**

Bugün:

“Deprem+soruşturma” diye Google’da arama yapın…

Deprem vergisine ne oldu diye soranların suçlandığını görürsünüz.

Neden?

-Çünkü çok korkuyorlar.

-Sularının ısındığını biliyorlar.

-Günleri sayılı farkındalar.

Depreme kızmıyorlar esasen, iktidarın sallanmasına tahammülleri yok.

Apoletlerini sökün, sabun yutmuş salyangoz gibi erirler!

[Tarık Toros] 1.2.2020 [TR724]

AİHM hâlâ neyi bekliyor? [Av. Mehmet Tahsin]

Washington merkezli Dünya Adalet Projesi (World Justice Project) adlı bir organizasyon, her yıl yüzden fazla ülkede “hukukun üstünlüğü” araştırması yapıyor. 2019’da yaptığı araştırmaya göre, Türkiye 126 ülke arasında 109’ncu sırada kendine yer bulabilmiş. Gelir grubuna göre sıralama yapılınca Danimarka’nın 1’nci olduğu listede Türkiye, orta-üst gelir grubundaki 38 ülke arasında sadece Venezuela’yı geçmiş! AKP iktidarı eliyle işlenen hukuk katliamı ve hak ihlalleri yüzünden Türkiye işte bu hallere düştü.

İnsan haklarında sınıfta kaldı

27 Ocak’ta Cenevre’de Birleşmiş Milletler merkezinde her 5 yılda bir düzenlenen Türkiye için Evrensel Periyodik İzleme (UPR) toplantısında Türkiye’nin 5 yıllık insan hakları ve demokrasi karnesi masaya yatırıldı. Türkiye’nin de rapor sunduğu bu toplantıda BM’ye üye ülkeler Türk hükümetine tavsiyelerde bulundu.

Kim ne tavsiyede bulunmuş diye baktığınızda içiniz acıyor. Türkiye’ye yapılan tavsiyelere ve paralel evrende yaşayan Türk hükümetinin savunmasını yapan Dışişleri Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakçı’nın anlattıklarına bakılırsa ölmüşüz de ağlayanımız kalmamış.

Peki nasıl bir tablo görünüyor? Aşağıdaki rakamlar her daim Türkiye aleyhine planlar kuran (!) ‘dış mihraklar’ tarafından uydurulmuş değil, devlet tarafından açıklanan OHAL Komisyonu faaliyet raporuna ait resmi rakamlar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bir yıl önce yayınlanan rapora göre OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar ile 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edilmiş, 2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatılmış. Bu rakamlara Gülen Cemaati’yle bağlantılı olduğu gerekçesiyle el konulan kurumların çalışanları dahil değil. Örneğin, bu şekilde işsiz kalan 20 bin civarında öğretmen olduğu biliniyor. Rapora göre bu şekilde mağdur edilenlerin yakınları da hesaplandığında, sayı 1,5 milyona yaklaşıyor.

Hak arama yolları kapatıldı

Sürecin mağdurları ilk anda bu hukuksuz uygulamaların yargıdan, olmazsa AYM’den o da olmazsa AİHM’den kesin olarak döneceğinden emindiler. Ama öyle olmadı. Yargı kısa sürede bu zulümleri yapanların emrine girdi. 15 Temmuz gecesinden başlayan, önce 2 bin 775, akabinde çıkarılan KHK’larla 5 bine ulaşan yargı mensubu sistemden atıldı. Yerlerine parti referansıyla alınan binlerce AKP’li yargıç alındı. Bu şekilde yargı tamamen iktidarın kontrolüne girdi.

Zaten 600’den fazla avukat Cemaat iltisakı nedeniyle tutuklandı, 1500’e yakını hakkında soruşturma açıldı ve haklarında yakalama kararı çıkarıldı. Mağdurlar kendilerini savunacak avukat bulamadı. Böylece savunma hakkı yok edildi. Tam Ziya Paşa’nın “Kadı ola davacı, muhzır dahi şahit / Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet!..” dediği gibi.

Anayasa Mahkemesi zaten daha sürecin başında havlu atmıştı. En basitinden biri AYM başkanvekili olan iki üyesini yasaları çiğneyerek görevden aldı ve tutuklanmasını sağladı. Böyle bir AYM’den adalet beklemenin bir anlamı yoktu. Bu yüzden bir kısım mağdurlar, zaten “iç hukuktan bir şey çıkmaz” diyerek doğrudan AİHM’e başvurdular.

AİHM hak ihlallerine kulak tıkıyor

Maalesef AİHM bu davaları reddetti. Örneğin Zeynep Mercan adında bir hâkim, 15 Temmuz sonrası “delil gösterilmeden tutuklandığı, tutuklanma nedeninin belirtilmediği ve tutukluluk süresinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile uyumlu olmadığı” gerekçeleriyle AİHM’e açtığı dava “iç hukuk yollarının tüketilmediği” gerekçesiyle Kasım 2016’da reddedildi. Reddetmekle kalmadı, bu karar tüm başvurular için emsal teşkil etti. Böylece AİHM önünde bekleyen binlerce dosya Mercan Kararı’na göre reddedildi.

O günlerde Türk hükümetiyle “yakın ilişki” içinde olan AKPM Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, şapkadan tavşan çıkarır gibi birdenbire OHAL komisyonu fikrini ortaya attı. Buna göre Türkiye tarafından kurulacak bir komisyon, AYM ve AİHM’ye gitmeden önce başvuruları inceleyecek, bu komisyondan ret alanlar önce idare mahkemesine daha sonra AYM’ye gidecekler, AYM de reddederse ancak o zaman AİHM’e gidebilecekler. Bu formül hem Türk hükümeti hem de AİHM’in için adeta can simidi oldu. Çünkü bu şekilde mağdurların hak arama sürecinin sonuçlanması uzun yıllar alacak.

AİHM önünde de 10 yıldan uzun bir süredir bekleyen davalar olduğunu göz önüne alırsak, Erdoğan rejiminin bir gecede kapıya koyduğu 125 binden fazla mağdurun bu süreçleri bıkmadan takip edip sonuca ulaşması 20-25 yılı bulabilecek. Bu arada da ölen, vazgeçen, bıkan, süreyi kaçıran mağdurları düşünürsek AİHM’e fazla bir iş kalmayacak gibi duruyor. O zaman geldiğinde neredeyse tamamı emeklilik yaşını geçmiş mağdurların hakları iade edilse ne olur edilmese ne olur!

İşte bu saiklerle Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara kulak tıkayan AİHM, önüne gelen dosyalara bakmak yerine kuruluş ilkelerine aykırı hareket etmeyi tercih etti. Halen de öyle davranmaya devam ediyor.

OHAL Komisyonunun kırık karnesi

Geçen hafta Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek projesi (TLSP) tarafından hazırlanan ‘OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonuna Dair Değerlendirme’ raporu yayınlandı. Rapor “OHAL Komisyonunun, uluslararası hukukta kabul edilmiş olan etkili başvuru hakkı ilkelerini karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.” diyor.

Bu rapor, AİHM ve Türk hükümetinin mağdurları oyalamak için birlikte ortaya attığı komisyon fikrinin iflas ettiğinin bir kere daha tescili anlamına geliyor.

Son dönemde Anayasa Mahkemesi arada bir suya sabuna dokunmamaya özen göstererek verdiği kararların, “bakın, Türkiye’de iç hukuk işliyor” görüntüsü vermekten öte bir işlevi yok.

Hatırlarsınız, Akın İpek’in Türkiye’ye iadesi için İngiltere’de yapılan yargılamada İpek’in avukatlarının, ‘Türkiye’de adil bir yargılama yapılmadığı’ iddialarına karşı Türkiye’nin Londra’daki Adalet Bakanlığı müşaviri mahkemeye bir belge sunmuştu. Eğer müşavirin iddia ettiği gibi yargılamalar yapılıyor olsaydı, cezaevinde kimse kalmayacağı gibi, ihraç edilenlerin de tamamına yakını görevine dönerdi. Bunun doğru olmadığını Türk hükümeti de biliyor olmalı ki kendi müşavirinin belgesini inkar etti ve müşaviri görevden aldı. Sırf bu olay bile başlı başına iç hukuk diye bir şeyin olmadığının göstergesidir.

Yargıya göstere göstere talimat veriliyor

Geçen ay 15 Temmuz’da tutuklanan ve darbecilikle suçlanan bir orgeneralin yargılanarak beraatına karar verilmesi üzerine kıyametler koptu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu tahliyeye ilişkin, “Yargı camiamız için gerçekten çok çok üzücü bir adım, gerekli talimatları verdik” dedi. Apar topar bir itiraz yapıldı ve Orgeneral Metin İyidil tekrar tutuklanarak cezaevine konuldu.

Hani nerde yargı bağımsızlığı? Üstelik bu talimat verme işi ilk defa olmuyor. Kendi istediği gibi karar vermedi diye “tanımıyorum, uymuyorum, saygı duymuyorum” dediği, halihazırda üyelerinin çoğunu atadığı Anayasa Mahkemesi’nin arada “hukuk varmış gibi” kararlar vermesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunu göstermez.

Biz bunları neredeyse 5 yıldır söylüyoruz. Bu konuda binlerce yazı yazıldı, yüzlerce raporlar hazırlandı. AKP’liler dahil, mevcut durumun hukuk devletiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını bilmesine rağmen, bir kısmı korkudan bir kısmı işine gelmediğinden sessiz kalmayı tercih ediyor. Peki AİHM neden sessiz kalıyor? Korkuyor mu? Yoksa bu durumun sürdürülmesinden bir menfaati mi var, bilemiyoruz.

Geciken adalet adalet değildir

15 Temmuz bahanesiyle başlatılan cadı avı ve hukuk katliamının üzerinden 3,5 yıl geçti. AİHM, kendine göre başını ağrıtmayacak dosyaları hızla gündemine alıp sonuçlandırdı. Ama KHK ile ihraç edilenler, el konulan medya kuruluşları, kayyım atanan şirketler, bir bankaya para yatırdığı için, bir sendikaya üye olduğu için, ya da burs veya kurban bağışladığı için hapse atılanlar hakkında bugüne kadar tek bir dosyayı incelemeyip, karara bağlamadı. Bir kaç dosya gündeme alınmış, hükümete bildirilmiş, cevaplar alınmış, karar bağlanma aşamasında olan bir kaç dosya var ama nedense bekliyor. İşin tuhafı, bu başvuruları yapanların cezaevinde geçirmeleri gereken infaz süreleri dolmak üzere. Önümüzdeki aylarda infaz süresini dolduran pek çok hükümlü cezaevinden çıkacak. AİHM’in bu dosyalar için ihlal kararı vermesinin bir anlamı kalmayacak.

Eskiler “Ba’de harabi’l Basra…” derlermiş. Sonunda suçsuz oldukları ortaya çıkacak onbinlerce masumun siyasi hesaplar yüzünden hayatlarının en güzel yıllarını zindanda geçiriyor olmasının insanlığa bedeli ağır olacaktır. Ümidimiz AİHM’in son gelişmeleri de dikkate alarak en kısa zamanda bir karar vermesi.

[Av. Mehmet Tahsin] 1.2.2020 [TR724]

İtibar ne yana düşer usta? [Hakan Taner]

Bir ülke güvenilir kişi kurum ve markalarıyla bir ve bütündür.

Global alanda varoluşun olmazsa olmazlarının başında güven ve itibar, sonra da güvenilir kişi kurum ve markalar gelir.

Ülkeniz ne kadar güvenli ve muteber ise sizin itibarınız ve güvenilirliğiniz de hemen hemen buna eşdeğer bir seyir izler.

Dünyanın hangi köşesinde yaşarsanız yaşayın mensup olduğunuz genetik kodlar peşiniz sıra sizi takip eder.

Bu sebeple biriyle tanışırken nereli olduğunuz söylendiğinde muhatabınızın kafasında ona göre konumlanırsınız. Bu durumu bireysel olarak birkaç puan yukarı ya da aşağı çekme artık sizin kişisel inisiyatifinize kalmıştır.

Güven ve itibar konumlanması global olarak böyle olduğu gibi yerelde de hemen hemen aynıdır.

Bir ülke düşünün tüm kişi ve kurumlarıyla birlikte itibar ve güveni yerle bir olsun.

Böyle bir şey olabilir mi?

Türkiye son yıllarda hızlandırılmış olarak böyle bir dönemi yaşıyor.

Tüketici güven endeksi bile masa başı makyajlarına rağmen son yılların en kötüsü olmaktan kurtarılamıyor…

KIZILAY’DA PATLAK VEREN SKANDAL

Deprem sadece yeri sallamıyor, adeta her yeri sallıyor.

Son Elazığ Depremi de buna örnek.

Kızılay Başkanı Kerem Kınık depremi fırsat bilerek depremin hemen ardından yardım çağrısı yapıyor. O andan sonra ülkede adeta başka bir deprem daha yaşanmaya başlıyor.

150 yılı aşkın bir tarihi olan, ülkenin en köklü ve güvenilir kurumlarının en başında gelen Kızılay’ın adı vergi kaçakçılığına alet edilmekle kalmıyor, ismi kötüye çıkmış bir vakfa para aktarılmasına da aracı olarak kullanılıyor.

Bu tür vak’alar demokratik ülkelerde olduğunda hükümetler düşer, yetkililer istifa eder, soruşturmalar açılır, hukuk devreye girer vs.

Rönesans yaşamamış, ülke kaynakları ile yönetenleri zengin halkı fakir ülkelerde de bu ve benzeri skandallar kamplaşma vesilesi olur.

Her hâdisede olduğu gibi lanetleyenler ve alkışlayanlar tribünlerdeki yerlerini alarak yeni bir gündem oluşana kadar 90 dakika birbirlerine küfür ve slogan atar dururlar…

Sonra ne mi olur? Unutulur gider.

Kızılay gibi ata yadigârı bir kurum bile vergi kaçırmaya alet, yurtlarında çocuk tecavüzleri yaşanan bir kuruma emanet ediliyorsa herkesin yüzü kızarmalı ve bunun hesabı sorulmalı değil mi?

Hayır, böyle olmuyor.

Ülkedeki bütün kurumlar bu şekilde olduğu için bu tür skandallar artık adli değil adi birer vaka olarak görülüyor.

Utanmazlar, utanmadan kurum hakkında yorum yapanları adli makamlara şikâyet edeceğiz açıklaması yapabiliyor.

Ülkenin bütün kurumları siyasi birer arpalık.

Geçen gün bir TV programında yandaşlık için belediye kasasından kendisine 500 bin TL aktarılan Hadi Özışık bu durum hatırlatılınca utanmadan sesini yükseltip stüdyoyu terk etme cüretini gösterebiliyor…

Diğer zamanları bilemem, fakat yaşadığım dönem için kati bir şekilde söyleyebilirim ki?

Tuz koktu.

Ne ülkede ne kişi ve kurumlarda itibar ve güven kaldı.

Hukuk adalet ve özgürlük bu diyarları terk edeli zaten yıllar oldu.

İşin kötü tarafı düzeltmek isteyen de yok. Diğerini eleştiren de biraz da biz yiyelim derdinde.

Hâl böyle olunca olan yine tarafsız korumasız ve korunmasız olanlara idealistlere oluyor…

[Hakan Taner] 1.2.2020 [TR724]

Erdoğan’ın Erke dönergeci! [Bülent Korucu]

28 Şubat kalıntısı ulusalcıların 2007’lerde kamuoyu ile paylaştıkları Erke Dönergecini hatırlıyor musunuz? Sıfır denebilecek bir başlangıç enerjisiyle sonsuz enerji üretme iddiasındaki makinayı henüz gören olmadı. Yıllardır gökyüzünde olup yere inmeyen yerli ve milli uçaktan bile daha gizemli. Darbe tamtamlarının yüksek sesle çalındığı günlerde Vural Savaş’tan emekli Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya, Tuncay Özkan’dan Kemal Yavuz’a kadar ulusalcı amcalar dizilmiş ve ‘Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı’ mucizenin ilanına tanıklık etmişlerdi.

Onların amacı seçimsiz iktidar makinasıydı, yapamadılar. Tayyip Erdoğan ise seçimli diktatörlüğü inşa etmeyi başardı. Ama onun asıl Erke Dönergeci başka: hiç şahsi sermaye koymadan kendisini dünyanın en zengin insanlarından biri yapabilecek makinayı icat etti. Erdoğan’ın da ideolojik ambalajı var; dönergecini ülkeye ve hatta dünyaya İslam’ı hakim kılacak makine olarak sunuyor. ‘Geleceğin Başbakanı’nı finanse etmek’ üzere kurgulanan sistem, şimdilerde ‘Mehdi’nin icraatlerine fon bulmak için’ çalışıyor. AKP’nin milis ordusunu kuran SADAT’çı emekli general Adnan Tanrıverdi’nin bahsettiği Mehdi hazırlıkları nasıl finanse edilecek yoksa… Bazılarına uçuk gelebilecek bu senaryo 17-25’ten sonra özel ulaklarla cemaat ve tarikatlara anlatıldı. Elçilerin yanlarındaki para bavulları da muhatapların ikna olmasını kolaylaştırdı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


AKP’yi kurarken Rahmi Koç, Erdoğan’ın bir milyar dolar serveti olduğu belirtmişti. Malvarlığı her gündeme geldiğinde Erdoğan, Ülker Gıda’nın Anadolu yakasındaki beş bayiinden biri olduğunu anlatır. O günlerde Ülker’in yıllık cirosu 4 milyar dolar civarındaydı ve Erdoğan 12 ortağıyla birlikte 500 distribütörden sadece biriydi. Hisselerini sattığında beyan ettiği gelir bir milyon dolar bile etmiyordu.

Erdoğan’ın ticari hayatıyla ilgili birinci ağızdan bilgileri 2 Mart 1997’de Ekonomist Dergisi’nde Meliha Okur’un röportajında buluyoruz: “İETT’de top oynadığım dönemlerde aynı zamanda personeldim. Ancak 12 Eylül’den hemen sonra özel sektöre geçtim. Et ve et mamülleri üreten bir şirketin önce muhasebesini tuttum. Arkasından ticaret müdürlüğünü yaptım. Asker dönüşü aynı sektörde başka bir firmada genel müdürlük yaptım. 1987’de kendi şirketimizi kurduk. Ülker ve Eti gibi şirketlerin ürünlerini pazarladık. Bir ortağım var. Yüzde 60 pay onun, yüzde 10 bizim. Şimdi işin niteliği biraz değişti. Şirketimiz Ülker’in İstanbul’de dağıtımını yapan 5 distribütörden birisi. Eniştem ve ortağım işbaşında. Emniyet Gıda’nın cirosu fena değil.”

Erdoğan’ın mahkemeye verdiği bilgilerde bunlara, 2001 yılında oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın düğününde takılan takıları ekledi: “174 adet Cumhuriyet altını, 220 bin Amerikan doları ve 55 bin Alman markı” düğünden sonra kendisinden borç olarak aldım.”

Rahmi Koç’un kastettiği elbette üzerine kayıtlı mal varlığı değildi. Aysbergin görünmeyen kısmına dikkat çekmişti. Bir milyar dolar artık Erdoğan için çerez parası bile değil. Korkunç servetin geldiği noktayı analiz eden iyi bir metin okumak isterseniz Ahmet Dönmez’in  https://www.ahmetdonmez.net/abd-zaten-erdoganin-malvarligini-tespit-etti/ yazısını öneririm. Bugün asıl o büyük havuzu oluşturan dönergeci konuşmamız gerekiyor.

Erdoğan 2001’den beri aşama aşama sadece yönetimi ele geçirmedi, ülkenin bütün maddi kaynaklarını bir havuza toplayacak ekonomik sistemi inşa etti: Varlık Fonu, kamu ihalelerinin mutemetlere aktarılması, yap-işlet-devret modeliyle yapılan büyük projeler, yurt dışından dolanıp gelen ve başta özelleştirme olmak üzere büyük satınalmalar yapan fonlar…

Kamu maliyesini çok iyi bilen uzmanlar mesela eski Sayıştay çalışanlarının buralara odaklanması lazım. Hatta şu en son ortaya çıkan Başkent Gaz-Kızılay-Ensar-Türken dönergecine bu gözle bakılmalı. Yardımların yerinde kullanılmaması ya da vergi kaçakçılığı noktasına takılıp kaldığımızda büyük turpu gözden kaçıracağız. Hırsızın kazancından vergi ödediği nerede görülmüş!

Bu prototipi çözebilirsek büyük fotoğrafı netleştirebiliriz. Erdoğan’ın dönergeci çalışırken temizlenecek para bazen yurt dışında yatırıma dönüşüyor, bazen dolanıp ülkeye geri dönüyor. 17-25 yolsuzluk soruşturmalarına kadar fazlasıyla rahat davranıp elden nakit alıyorlardı. Sonra sıfırlamak için uğraşıp duruyorlardı. Artık bu işi yapan diğer büyük mafyalar gibi paraya bir kaç takla birden attırıyorlar.

Örnek olayda Ensar Vakfı “New York Manhattan’da merkezi bir konumda bir arsa satın aldığını ve 21 katlı öğrenci yurdu yapacağını” açıkladı. BM Genel Merkezine bir kaç adım ötede dünyanın en pahalı arazilerinden birine (15,5 dolar sadece arazinin fiyatı) öğrenci yurdu yapmak sizce de tuhaf değil mi? Aynı paraya öğrencilerin toplu taşımayla yarım saatte gidebilecekleri yerlerde üç tane yurt yapmak mümkünken hem de.

200-300 milyar doların konuşulduğu bir ortamda 20-30 milyonun lafı mı olur diyenler çıkabilir. Onlara Karun’un psikolojisi üzerine biraz odaklanmayı öneririm. Karun’un hazinelerinin anahtarını develer taşıyordu ve yine doymuyordu. Numan Kurtulmuş’un hayatında söylediği belki tek doğru cümleydi o benzetme. Para ile güç arasındaki doğrusal ilişki de bu hırsı artırıyor. Para arttıkça iktidar alanı büyüyor, o büyüdükçe yapay denize (havuz demek artık saflık olur) akan para artıyor. Bu döngü böylece sürüp gidecek. Kızılay’a yapılan yardımlar dört yılda 54,3 milyon liradan 3.46 milyar liraya çıkmış. Halkımız bir anda yardım meleğine dönüşmediyse bunun bir izahı olmalı…

[Bülent Korucu] 1.2.2020 [TR724]