Bu sürecin Riphagen’leri [Ahmet Dönmez]

Gol kralı eski milli futbolcu ve AKP Milletvekili Hakan Şükür’ün “En çok güvendiklerim beni dolandırdı” açıklaması, aslında cemaat içerisinde 3 yıldır var olan ama yenden dışarı çıkmayan önemli bir gerçeğin perdesinin aralanmasına neden oldu.

15 Temmuz’dan bu yana farklı ülkelerde bu şekilde onlarca milyon dolar para batırıldı veya dolandırıldı.

Detaylarına geleceğim.

Bu aslında sadece cemaate özgü bir olgu değil.

Sadece Türkiye’ye ve Türk insanına mahsus da değil.

Bu, insana dair bir fırsatçılık ve açgözlülük hikayesi…

****

Sizi şimdi 2. Dünya Savaşı Hollanda’sına götüreceğim.

Elbette birebir örnek değil.

Tıpatıp bir benzetmede bulunmayacağım.

Yalnız bir yönüyle yaşanan bu süreçle benzerliği var.

Çoğunuz filminden tanır: Bernardus Andries Riphagen.

Nazi işbirlikçisi bir gangsterdi.

Nazilerin istihbarat teşkilatı Sicherheitsdienst (SD) ile anlaşmalı olarak Hollanda’da yaşayan Yahudilerin yakalanıp teslim edilmesi için çalışıyordu.


Ama onun asıl amacı farklıydı. Süreci nasıl paraya tahvil edeceğinin yolunu bulmuştu.

  Çaresiz haldeki Yahudilere ulaşıyor, bir şekilde güvenlerini kazanıyor, süreç bitinceye kadar muhafaza etme sözüyle paralarını ve mücevherlerini topluyor, sonra da bu kişileri Nazilere teslim ederek mal varlıklarının üzerine konuyordu.

Topladığı bu değerli varlıkları İsviçre’deki bir bankaya aktarıyordu.

Savaş bittikten sonra da kendine ölü süsü verip bir çok Nazi gibi Arjantin’e kaçacaktı.

Yönetmen Pieter Kuijpers, bu arsız hırsızı “Riphagen” adıyla 2016 yılında beyaz perdeye taşıdı.

‘Hollandalı Al Capone’un sonraki hikayesi de ayrı bir film konusu ama şimdilik mevzumuzun dışında.

****

İnsanoğlu değişmiyor.

Hukuksuzluklar, zulümler, kıyımlar, kırımlar, soykırımlar…

Farklı zamanlarda, farklı topraklarda yeni Riphagen’ler doğurarak dünyayı karartmaya devam ediyor.

Şu bizim kara sürecin kaç tane Riphagen’i olduğunu bilen var mı?

Hem AKP hem cemaat saflarından kaç tane Riphagen çıktı?

Hırsızın, arsızın, zorbanın, faşistin hiç eksik olmadığı bu ülkede?

Hele bir de hukuk bütünüyle ortadan kalkınca, sis-pus her yana ulaşınca, ‘emniyet’ çetelere kalınca, ‘adalet’ tutanın elinde kalınca, bir de zavallı nice insanın tutunacak dalı kalmayınca memleketimin ne çok Riphagen’i varmış, ayan beyan gördük.

İşin kötüsü ne biliyor musunuz?

Adliye saraylarında, emniyet binalarında, hakim olarak, savcı olarak, polis olarak karşımıza çıkıyorlar.

Diğer tarafta ‘abi’ olarak veya ‘abi referansı’ ile…

Bu devrin kurbanları, çift taraflı olarak yiyorlar darbeyi.

Bir o taraftan, bir bu taraftan…

****

Türkiye’deki “FETÖ borsasını” duymayan kalmadı.

Masum insanları gözaltı ile, tutuklama ile korkutarak veya tutuklulara tahliye vaad ederek milyarlarca liralık bir pazar oluşturdular.

‘Kurbanları’ aralarında pay ediyorlar.

İçeride yüzmilyonlarca lira para, AKP çetesi içinde üleşilirken dışarıda da bir o kadarı cemaat kanallarında dolandırılıyor, batıyor, batırılıyor veya birileri tarafından iç ediliyordu.

İşte Hakan Şükür’ün “Bizi en güvendiğimiz insanlar tokatladı” derken sözünü ettiği kişiler bunlar.

Bir tek Hakan Şükür yaşamadı bunu.

ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, Polonya’da ve diğer başka ülkelerde bir çok kişi cemaat içinden güvendiği şahıslarca dolandırıldı.

Ya da iş bilmezlikler ve acemilikler yüzünden büyük paralar batırıldı.

****

Bu süreçte dünyanın dört bir tarafına dağılan cemaat gönüllüleri arasında tabi ki küçük ve orta ölçekli esnaflar, işadamları da vardı.

Bir de evini arabasını satıp, elindeki üç beş kuruş birikimini alıp çıkabilenler…

Bir çoğu dil bilmeyen, yurt dışında yatırım tecrübesi olmayan kişilerdi bunların.

Elindeki avucundaki tek parayı akıllıca kullanmak ve makul bir işe yatırmak isteyen, bu sayede hiç bilmediği bir dünyada, hiç bilmediği sularda hayatta kalmayı başarabilmek, çoluk çocuğunun rızkını temin etmek isteyen insanlardı…

Tabiri caizse tek atımlık barutu olan ve bunu heba etmek istemeyen yüzlerce, binlerce cemaat gönüllüsü, kendine güvenli sığınaklar arıyordu.

O adres de elbette ki en iyi bildikleri, düne kadar her şeylerini emanet edecekleri cemaatteki arkadaşları, ‘ağabeyleri’ idi.

En sağlamı da cemaat hiyerarşisi içerisinde vazifeli olan ve yıllardır bulunulan ülkelerde yaşayan abiler, esnaflar ve mütevellilerdi.

Kendileri ‘muhacir’, muhatapları da ‘ensar’dı.

“Hicret’te bir muhacirin bir ensardan başka kimi vardı ki?”

Ona güvenmeyecekti de kime güvenecekti?

****

“Hocam benim bir miktar param var. Paramızı nereye yatırsak mantıklı bir iş olur?” gibi sorularla ‘ağabeylerine’ danıştılar.

İşte bu tür ortamlar, hangi görüşten ve hangi meşrepten olursa olsun, Riphagen’lerin sahneye çıktığı bulanık ortamlardır.

Bir çok ülkede şu tür tavsiyeler verildi: “Filanca arkadaşımız x sektöründe başarılı işler yapıyor. Kendisi ortak arıyor. Birlikte iş yapabilirsiniz.”

Ya da şöyle: “Burada iş yeri açabilmeniz için vatandaşlığı olan biri ile ortak olmanız gerekir. Eğer isterseniz dükkanı falanca arkadaşımızın üzerine açabilirsiniz, oradan size de bir hisse verilir… Kağıt üzerinde ortak olursunuz, sadece kendisine belli bir komisyon ödersiniz, işin kârı sizin olur.”

Bazıları da bu ‘yatırımcılara’ kendileri ulaşıp birlikte iş yapmayı teklif ettiler.

Böylece farklı ülkelerde yüzlerce ortaklıklar kuruldu.

Bazı yerlerde yatırımcı esnafların paralarını bir havuzda toplayıp kendilerine göre iş yapan organizasyonlar da kuruldu.

Ancak kısa süre sonrasında bu paraların çoğu battı.

‘İşler ters gitti, iflas ettik’, ‘zarar ettik’ gibi açıklamalar yapıldı. Paraların üzerine bir bardak soğuk su içilecekti…

Fakat bu şekilde batırılan kişilerin çoğu, ‘hileli iflasa’ başvurulduğunu, paraların arka kapıdan çıkarılıp başka şirketlere aktarıldığını iddia ediyor. Farklı ülkelerde mağdurlarla cemaat yöneticileri arasında sert kavgalar yaşandı.

Özellikle Amerika’da bu duruma isyan edip mahkemelere başvuranlar, dolandırıcılık davası açanlar bile oldu.

****

Burada cemaat gönüllüleri için asıl yıkıcı olan, ortaklık kurulan kişilerin çoğunun bulunulan yerdeki sorumlu cemaat yetkilisinin yönlendirdiği ve bizzat kefil olduğu kişiler olmasıydı.

Amerika’da ve İngiltere’de bunun çok fazla örneği mevcut.

Mesela Amerika’da ‘hiyerarşi’ halinde dolandırıldığını öne süren yatırımcılar var. Hiyerarşideki bu ‘abilerin’, yerli esnafla kurulacak ortaklıklar için kendilerinden komisyon aldığını söyleyenler bile var.

Hatta bu durumu bizzat Fethullah Gülen’e götüren ve şikâyet edenler de olmuş.

Ancak yine de durum değişmemiş.

İsmini vermek istemeyen bir mağdur esnaf, “Burada bir şebeke kurulmuş. Türkiye’den az-çok sermaye ile gelmiş arkadaşları vampir gibi emiyorlar. Ne yaparsanız yapın, kime giderseniz gidin onlara bir şey olmuyor.” iddiasında bulunuyor.

Bir başkası, “Beni dolandıran kişiyi bizzat kamptaki (Gülen’in ikamet ettiği Pensilvanya’daki çiftlik evi) en büyük abilere şikayet etmeme rağmen kendisini defalarca Hocaefendi’nin yanı başında sohbet dinlerken gördüm.” diyor.

Biri, “Beni bizzat buranın işadamları derneği başkanı dolandırdı” derken bir diğeri “esnaf mesulünü” suçluyor.

Bu tür hayalkırıklıkları sonrası cemaate küsen, kenara çekilen, kimseyle görüşmeyen, kendi başının çaresine bakmaya çalışan yüzlerce mağdur yatırımcı var.

Amerika’da özellikle California, Virginia, New York, Teksas, Atlanta’da farklı örnekler mevcut.

California’daki hadisenin dört dörtlük bir nitelikli dolandırıcılık olduğu, Seracattin S. isimli Tacikistan kökenli bir cemaat sempatizanının iş makineleri satacağı vaadi ile onlarca kişinin parasını toplayıp kayıplara karıştığı anlatılıyor.

****

İngiltere’de ise hadise çok ama çok trajik bir hal aldı.

20 yıldır Londra’da ticaretle uğraşan, ülkenin önde gelen mütevellilerinden olan ve çok üst düzey referansları olan bir işadamı, 15 Temmuz sonrası 2 yıl içerisinde yaklaşık 6 milyon sterlin topladı. Cemaatin en tepe noktasındaki bazı isimler kendisine kefil olduğu için bir çok kişi gözü kapalı olarak parasını yatırdı. Yaklaşık 30 kişi otel ve inşaat işlerine ortak olmak amacıyla kendisine para verdi. Fakat o da kısa süre içerisinde paraları batırdı. Mağdurlar ‘dolandırıldığını’ iddia ederken, işadamı “İşler kötü gitti, iflas ettik. Hepinizin paralarını ödeyeceğim.” dediyse de buna fırsatı olmadı. Çünkü bir kalp rahatsızlığı sonucu geçtiğimiz yıl Almanya’da bir hastanede hayatını kaybetti. Yakınları, bilhassa da karşılaştığı suçlamadan kaynaklı olarak yaşadığı üzüntünün işadamını ölüme sürüklediğini düşünüyor.

Ancak işin diğer dramatik tarafına bakılırsa parası batan ailelerden de bana “İntihar etmeyi düşündüm” diyenler oldu.

Neresinden bakarsanız bakın ağır bir travma.

Sürgün içinde sürgün.

İmtihan içinde imtihan.

Karanlık içinde karanlık.

****

Polonya’daki dolandırıcılık iddiaları ise mafyalık oldu.

Paraları topladığı iddia edilen kişinin mafyanın eline düştüğü, borçlandığı, borcunu ödeyemediği, Türkiye’den gelenlerden topladığı paraları mafyaya vermek zorunda kaldığı iddia ediliyor. Konuşulan rakamlar, 5-6 milyon dolar civarında.

****

Arada bir de Türkiye’deki ailesini çıkarma karşılığında kişilerden para alıp kaybolanlar, ‘muhacirlerin’ Türkiye’deki parasını kendi banka hesabı üzerinden transfer edip de bir daha vermeyenler ya da zamana yayanlar, pasaport ayarlayacağını söyleyip parayla birlikte kayıplara karışanlar, yatırım için aldığı paralarla cemaatin borçlarını kapatıp daha sonra da parayı iade edemeyen ‘abiler’ var. Bu tür mevzi örnekleri de eklerseniz mağduriyetlerin sayısı ve çeşidi daha da artıyor.

****

Bunlar, cemaat içerisinde hemen herkeste biliniyor. Fakat bu kişilerin hiç birini röportaj yapmaya, adı ile sanı ile konuşmaya ikna edemedim.  “Sen ne yapmaya çalışıyorsun?”, “Bunları yazmak neyi çözecek? Kime ne faydası var?”, “Belki ben mağdur oldum ama bunları açık açık yazmak Hizmet’e zarar verir.”, “Bu kadar bedel ödedikten sonra bir de Türkiye’deki tanıdıklara, akrabalara, düşmanlarıma böyle bir haberle ‘oh olsun’ dedirtmek, maskara olmak istemiyorum.” gibi gerekçelerle konuşmayı reddediyorlar.

Çoğunun haklılık payı da var.

Ama sonuçta yine kol kırılıyor, yen içinde kalıyor.

****

Bazılarındaki suskunluğun bir başka nedeni daha var.

O da yaşanan finansal mağduriyetin başka bir sebebine işaret ediyor.

Bazı vak’alarda paralar resmî yollardan ilgili ülkeye getirilmiş değil. Ortak olunan şahsa da resmî kanallardan transfer edilmemiş. Yani ortada bir para var ama resmiyette görünmüyor. Dolayısıyla elinde bir kayıt veya delil de yok. Haliyle ne mahkemeye gidebiliyor ne de polise…

Bir diğer faktör, iş bilmezlik. Bazı esnaflar ya da yatırımcılar işin kolayına kaçıp, “Senin çalışmana gerek yok. X arkadaşımızın işleri zaten çok iyi gidiyor. Yeni yatırımlar yapacak. Ona ortak ol. Her ay düzenli olarak şu kadar para cebinde olacak.” dendiğinde kabul ediyor. Yani bir koyup üç alacağı veya üç koyup bir alacağı vaadi ile düşünmeden parasını yatırıyor. Ticarette bu tür kârlar olmayacağını bilse bile karşısındakine duyduğu güvenden dolayı kolayca kanıyor. Fakat sonuçta bütün parası batırıldığında da şikayet edecek hali kalmıyor.

Hâsılı, işin kolaya kaçma, tembellik ve kısa yoldan para kazanma boyutu da söz konusu.

****

Yaşanan bütün bu vakalara bütüncül bir açıdan bakacak olursak; o ya da bu nedenle şu süreçte milyonlarca dolarlık servet yurtdışında batmış oldu.

Sadece maddi birikim değil güven sermayesi de ağır darbeler yedi.

Hem yurt içinde hem de yurt dışında binlerce muhtaç aile varken, kuruşa bile ihtiyaç duyuluyorken, yüzlerce insana iş verilebilecekken veya mağdurlara el uzatılabilecekken bir sebeple paraların buharlaşması, sadece maddi açıdan değil manevi açıdan da korkunç bir sefaleti doğuruyor.

Dolandırılan kişiler ise hem Türkiye’deki despot rejimin hem de kendi camiası içindeki güvendiği kişilerin darbesini yiyerek çift taraflı bir imtihan yaşamış oluyor.

Hakan Şükür’ün sözlerini yeniden hatırlayalım: “Amerika’da yaşarken çok güvendiğiniz arkadaşlarınızla dolandırılmaya varan şeyler yaşadım ben. Bunun ismi onlar adına dolandırma mı? Onlar ticaret diyorlar, ben dolandırma diyorum. Yani bir işi bilmemek veya bir işin sıkıştığı anda parasını kullanmak dolandırıcılıktır. Ben buraya kendi çapımda çocuklarımın sigortasını bozarak, İsviçre’de biraz da birikimimizi getirmiştik. Bunların hepsini biz kaybettik. Esnaflık bilmediğimiz için lisan bilmediğimiz için bazı hatalar yaptık, yanlışlar yaptık kaybettik. Bunların içerisinden çıkabilmek çok zor. Yani bir tarafta ciddi sıkıntılar yaşıyorsunuz, Türkiye’den gelmişsiniz, ayakta kalmaya çalışıyorsunuz, güvendiğiniz insanlarla bir şey yapalım derken bir de onlardan tokadı yiyorsunuz. Sınav içerisinde sınav derler ya öyle bir şey. Bunları yaşamak beni ve aileme tabi ki çok yıprattı. İçe kapandık. Kimseyle görüşmüyoruz. Çocuklarımızın eğitimine kendimizi adadık.”


*****

Peki buradan ne çıkar?

Bu bahsedilen örneklerin özellikle ilk 2 yıl yaşandığını öğreniyoruz.

Şu anda insanlar yaralarını sarmaya, kendilerine yeni yollar açmaya çalışıyor.

Böyle düşe kalka, kaybede kaybede, kazık yiye yiye insanlar yurtdışında ticaretin kurallarını da öğreniyor.

Yeni ortaklıklar kuruluyor.

Yeni iş yerleri açılıyor.

Yeni yatırım sahaları bulunuyor.

Dil öğrenme zorluklarının da geride kalmasıyla birlikte 5-10 yıl sonra bu insanların bazıları bireysel başarı hikayeleri yazmaya başlayacak.

Ancak Riphagen’ler hiç unutulmayacak!

[Ahmet Dönmez] 1.2.2020 [https://www.ahmetdonmez.net/]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder