Kaboğlu: Sokağa çıkma yasağı genelgesinin hukuki dayanağı yok

Anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu, İçişleri Bakanlığı genelgesiyle Büyükşehirlerde ilan edilen iki günlük sokağa çıkma yasağı için "hukuki dayanaktan yoksun" değerlendirmesinde bulundu.

 İçişleri Bakanlığı’nın 30 büyükşehir ile Zonguldak’ta ilan ettiği iki günlük sokağa çıkma yasağı etkileri ve sonuçlarıyla tartışılmaya devam ediyor. HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün ardından Anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu da bakanlık genelgesiyle sokağa çıkma yasağı ilan edilemeyeceğini belirtti.

CHP Milletvekili Anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu, “Sokağa çıkma yasağı, covid-19 salgının etkisini azaltmak amacıyla savunulabilir; ancak bunun, anayasal kurumlar ve kurallar işletilerek yapılması gerekir. İçişleri Bakanlığı Genelgesi, hukuki dayanaktan yoksundur” dedi.

TBMM’nin bir an önce sağlık güvenceleri ile ilgili düzenlemelere yönelmesi gerektiğini ifade ederek, “Eşitsiz ve adaletsiz af yasasıyla kilitlenen TBMM, bir an önce, sağlık olağanüstü dönemi ve bunun gerekli kıldığı sosyal ve sağlık güvenceleri ile ilgili düzenlemelere yönelmeli” değerlendirmesinde bulundu.

HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü de bakanlık eliyle sokağa çıkma yasağı ilan edilemeyeceğini, bu kararın ancak Olağanüstü Hal ve Sıkıyönetim kararlarıyla TBMM onayından geçerek alınabileceğini belirtmişti. Kürkçü, uygulamayı “kanunsuz” olarak nitelemişti.

[Samanyolu Haber] 12.4.2020

Son zamanlarda sağlıkçıları en çok korkutan bazı testlerin 'yanlış negatif' sonuç vermesi

Koronavirüs ile mücadele eden sağlık ekiplerini son zamanlarda en çok korkutan bazı testlerin 'yanlış negatif' sonuç vermesi.

Son zamanlarda azımsanmayacak bir şekilde bazı testlede negatif sonuç çıksa da hastalarda Covid-19 belirtisi görülmeye başladı


Bu tür yanlış negatif sonuçların gerçek prevalansını belirlemek için daha fazla araştırma gerekli olmakla birlikte, uzmanlar sorunun önemli olduğu konusunda hemfikir .

Uzmanlara göre 'Yanlış negatifler' sadece bireysel hastalarda hastalık teşhisini ve proliferasyonunun kapsamının doğru bir şekilde anlaşılmasını engellemekle kalmıyor , aynı zamanda virüsü daha fazla yayılmasına neden oluyor

Bazı doktorlar, hastaların öksürük ve ateş, net negatif testler ve daha sonra pozitif test gibi açık semptomlarla ortaya çıktığı durumların çok olduğu görüşünde

Örneğin ABD'de salgının en yaygın görüldüğü New York'ta, hastalığın muhtemelen testlerle doğrulanan 174.000'den fazla insanı enfekte ettiği düşünülüyor

Jacobi Tıp Merkezi'nde, doktor Jeremy Sperling, yanlış negatif testlerin şu anda acil serviste sık sık meydana geldiğini  söylüyor  Hastanede acil tıp başkanı olan Sperling “Bir hasta klasik Covid semptomları ile başvuruyor, ancak tesleri negatif çıkıyorsa  hala Covid 19 olmadığını söylemenin zor olduğunu söylüyor

Sonuçları yanlış veren testlerin sebebi ne ?

Sonuçları yanlış verem testlerle ilgili uzmanlar endişelerini dile getriyor. Uzmanlar Bir çok laboratuvar ve hastane tarafından kapsamlı bir şekilde incelenmemiş üreticilerden hızlı bir şekilde alınmış testler sıkıntı çıkartıyor. Sonuçları etkileyebilecek testler için malzeme eksikliği, enfeksiyon için uzun inkübasyon süreleri ve bir hastadan yeterli numune alma zorluğu zaman zaman sıkıntıları büyütüyor.

Çoğu test, burun ve ağzın arkasındaki mukoza zarı olan farenksin derinlerine nüfuz eden bir burun swabından alınması gerekir

Bu durum Eğitimli bir sağlık çalışanı için bile zor olabilir: Bu genellikle hastaların kıvrılmasına neden olan invaziv bir prosedürdür. Bu kadar yaygın testler yapmak için personel sıkıntısı ile, çoğu durumda tipik olarak bunu yapmak için eğitilmemiş insanlar örnek toplamaktadır.

[Samanyolu Haber] 12.4.2020

Gergerlioğlu, AKP’li vekilleri uyardı: Çıkardığınız bu yasayla yargılanacaksınız

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, Meclis’te yaptığı konuşmada infaz düzenlemesini eleştirdi.

Çıkardığınız bu yasayla yargılanacaksınız

AKP’li milletvekillerini, “Ak Partililer olarak bu çıkardığınız yasayla yargılanacaksınız” diye uyaran Gergerlioğlu, “Bana siz de ‘İtirazında çok haklıymışsın be Ömer Bey, çok haklıymışsın’ diyeceksiniz!” ifadelerini kullandı.

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun konuşması şöyle:

“Enkazın altındaki kişiler Türk mü Kürt mü, dindar mı ateist mi, sağcı mı solcu mu diye sorar mısınız? Şimdi de bir afet zamanında değil miyiz arkadaşlar?

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle size bir soru sormak isterim. Düşünün ki bir deprem olmuş, karşınızdaki bina yıkılmış ve enkazının altından iniltiler geliyor, “Beni kurtarın!” sesleri geliyor. Ne yaparsınız? Hemen kurtarmaya koşarız değil mi? Oradaki enkazın altındaki kişiler Türk mü Kürt mü, dindar mı ateist mi, sağcı mı solcu mu diye sorar mısınız? Hiçbirinizin sormayacağını biliyorum ama şimdi niye soruyorsunuz? Şimdi de bir afet zamanında değil miyiz arkadaşlar? Hepimiz maskelerimizle bir afeti yaşıyoruz, sokağa çıkma yasağı var, bir büyük afet var ve infaz yasası görüşülürken “Şunlar çıksın -o çok tehlikeli cezaevlerinden- diğerleri çıkmasın.” diyoruz. Bu depremdeki örneğe uyar mı? Size soruyorum.

İntikam yasası olarak uygulamaya çalışıyorsunuz. 300 bin kişiden 90 bini çıkar ve geri kalan 210 bin kişi kendilerini Kurban gibi hissedecek!

Bakın, bu infaz yasası tekrar bir cezalandırma getiriyor. Zaten adaletsiz bir yargı yapısıyla bir cezalandırma yapıldı. Bunu sadece ben söylemiyorum, bakın, Türkiye’nin en saygın hukukçularından Sami Selçuk hoca söylüyor, diyor ki: “Türkiye’de yargılama, duruşma, denetim yargılaması hukuka uygun değildir ve bir genel af gerekir.” Adem Sözüer, İzzet Özgenç hocalar bu yasa derhâl Komisyona geri gönderilmelidir diyor, en saygın hukukçular bunu diyor arkadaşlar. Ama siz bunu bir infaz yasası olarak değil intikam yasası olarak uygulamaya çalışıyorsunuz. Bakın, eğer 300 bin kişiden 90 bini çıkar ve geri kalan 210 bin kişi orada kalırsa ve aylar sürecek bu salgın devam edecek olursa o insanlar kendilerini nasıl hissedecek? Kurban gibi hissedecek, kurban. Bakın, bu çok tehlikeli bir duygudur, psikolojik olarak çok tehlikelidir. Mahpuslar için, mahpus yakınları için kurban gibi hissetme duygusu son derece tehlikelidir arkadaşlar.

Bir teyze aradı en büyük korkum coronavirüsten dolayı ya kızım ölürse ne olur? dedi!

Bakın, büyük dramlar yaşanıyor. Dün beni İnebolu’dan bir teyze aradı, Kepsut’ta kızı varmış, cezaevinde. “Her ay on dört saat yoluculuk yapıyorum.” dedi köylü teyze. “Köyümden çıkıyorum, 5 otobüs değiştiriyorum, Kepsut’a varıyorum, cebimde zaten param yok, her gidişim 300 lira, 2 kuruşun hesabını yapıyoruz ve kızım tutuklu. Bunları da geçtim, bize bu çileleri yaşatıyor bu iktidar, bir de, en büyük korkum coronavirüsten dolayı ya kızım ölürse ne olur?” Bunu düşünen on binlerce, milyonlarca insan var arkadaşlar, basit bir hadise değil.

Gaziantep HDP üyemiz Fatma Lebe diyabet hastası -kalp, tansiyon, depresyon- ve kapalı alan fobisi var. Bu hastalar ölüme terk edildi!

Bakın, cezaevinde yaşlılar var, hastalar var. Size bir fotoğraf göstereceğim, Gaziantep HDP üyemiz Fatma Lebe, kendisi diyabet hastası -kalp, tansiyon, depresyon- ve kapalı alan fobisi var ama beş aydır iddianame olmaksızın maalesef cezaevinde. İşte, bunun gibi hastalar şu anda ölüme mahkûm edilmiş durumda, kurban edilmiş durumda. Yarın öbür gün bu insanlar ölürse vicdanlarınıza hiçbir şey anlatamayacaksınız. Biz size son hatırlatmaları yapıyoruz. Bakın, burada kaç gündür son hatırlatmaları yapıyoruz ama vicdanınızın sızlamadığını görüyoruz.

Ak Partililer olarak bu çıkardığınız yasayla yargılanacaksınız ve “Çok haklıymışsın be Ömer Bey, çok haklıymışsın be HDP.” diyeceksiniz!

Size, değerli arkadaşlar, bir anekdot anlatmak istiyorum. Bakın, AK PARTİ’liler daha dikkatli dinlesin, lütfen, dinleyin. Hastanede doktordum ve bir mesai arkadaşım vardı, Salih. Salih arkadaşımla zaman zaman siyasi konularda da konuşurduk, fanatik AK PARTİ’liydi ve hep bana savunurdu, ben de, işte, onun yanlışlarını söylerdim. Salih de bütün bunları kabul eder ama en sonunda “Ama Ömer Ağabey, işte, başörtüsünü serbest bıraktı.” derdi bana. Daha sonra, birkaç ay sonra ben Salih’le tekrar bir görüştüm, aradan bir müddet geçmişti, Salih’i aradım, baktım, Salih çok üzgün, “Ne oldu Salih?” “Ya, Ömer Ağabey, bildiğin gibi değil, başımıza bir felaket geldi.” “Ne oldu?” “İnfaz koruma memuru kardeşim vardı, ne olduğunu anlamadık, KHK’yle ihraç edilmiş. Bu yetmedi, ardından, bu ani ihraç karşısında 3 çocuk annesi yengem, kalp krizi geçirip iki gün sonra vefat etti. Ailece perişan durumdayız, ne yapacağımızı bilemiyoruz Ömer ağabey.” dedi. Sonra, bana ne dedi biliyor musunuz? “Çok şeyi anladım Ömer ağabey.” dedi. “Sen, çok haklıymış be Ömer ağabey.” dedi. “Şu ana kadar ben hep savundum iktidarın icraatlarını ama çok haklıymışsın be Ömer Ağabey.” dedi. Değerli arkadaşlar, bunu yarın siz de söyleyeceksiniz. Nasıl mı olacak? Bu ayrımcı yasayı getirdiniz ya, yarın öbür gün düşüncenizden dolayı AK PARTİ’liler olarak yargılanacaksınız büyük ihtimal ve bu ayrımcı yasadan dolayı terörist muamelesi göreceksiniz. O zaman dönüp bana yine diyeceksiniz ki “İtirazında çok haklıymışsın be Ömer Bey, çok haklıymışsın be HDP.” aynen bunları diyeceksiniz arkadaşlar. Bakın, biz size hatırlatmaları yapıyoruz ama kalpleriniz katılaşmış, anlamıyor.

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste. Zulüm ile abad olanın sonu berbattır.”

Size diyorum son olarak: “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste. Zulüm ile abad olanın sonu berbattır.” Bakın, son olarak bir ayetikerime ile hatırlatayım: “Sonra, bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi de taş gibi ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki içinden nehirler kaynıyor. Yine öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor. Öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.” Bu yaptıklarınız kesinlikle kimsenin yanına da kalmayacaktır”

[Samanyolu Haber] 12.4.2020

Türkiye günlük koronavirüs vak'a sayısında İtalya ve İspanya'yı geçti

Türkiye, Avrupa'da Kornavirüs salgınından en çok etkilenen iki ülke olan İtalya ve İspanya'yı günlük vak'a sayısında geride bıraktı.

Verilerin paylaşıldığı Worldometers'a göre Türkiye 5 bin 138 yeni hastayla, günlük vaka sayısı artışında ABD ve İngiltere'nin ardından 3. sıraya yükseldi. Vaka sayısında düşme eğilimini sürdüren İtalya ve İspanya ise Türkiye'nin ardında yer aldı.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye'deki koronavirüs salgınıyla ilgili son verileri açıkladı. Buna göre ülkemizde salgın nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı bin 101'e vaka sayısı ise 52 bin 167 oldu.

5 BİNİ AŞKIN YENİ VAKA 95 CAN KAYBI

Açıklanan verilere göre Türkiye'de 11 Nisan için son 24 saatte 5 bin 138 yeni koronavirüs vakası teşhis edildi. 95 kişi ise salgın dolayısıyla hayatını kaybetti. Böylece ülkemizde koronavirüs vaka sayısı 52 bin 167'ye vefat sayısı bin 101'e yükseldi.

Türkiye'de koronavirüsten ölenlerin sayısı 1101'e yükseldi, toplam vaka 52 bin 167 olduTürkiye'de koronavirüsten ölenlerin sayısı 1101'e yükseldi, toplam vaka 52 bin 167 oldu

33 BİN 170 TEST

Ülkemizde son 24 saatte koronavirüs belirtileri görülen 33 bin 170 kişiye test yapıldı. Geçmişten bugüne koronavirüs testlerinde ise 340 bin 380 sayısına ulaşıldı.

11 NİSAN'DA SON 24 SAATTE 542 HASTA İYİLEŞTİ

Türkiye'nin koronavirüs mücadelesinde iyi haberler de geliyor. Son 24 saatte 542 kişi iyileşerek taburcu olurken toplam iyileşen hasta sayısı ise 2 bin 965 oldu.Öte yandan ülkemizde bin 626 hastanın tedavisi yoğun bakım servisinde devam ederken bin 21 hasta ise entübe durumda.

TÜRKİYE GÜNLÜK VAKA SAYISINDA DÜNYADA 3. SIRAYA ÇIKTI

Worldometers verilerine göre Türkiye, vaka sayısı artışında ABD ve İngiltere'nin ardından 3. sırada yer aldı. Son 24 saatte ABD'de 18 bin 166 vaka, İngiltere'de 5 bin 233 vaka, Türkiye'de 5 bin 138 vaka, İtalya ise 4 bin 694 vaka, İspanya'da ise 3 bin 579 vaka görüldü.

[Samanyolu Haber] 12.4.2020

"10 Nisan akşamı baz alındığında salgın 25 Nisan gibi pik yapabilir"

Türkiye'deki 30 büyükşehir ve Zonguldak'ta hafta sonu için ilan edilen sokağa çıkma yasağının, yasağın başlamasına kısa bir süre kala ilan edilmesi nedeniyle vatandaşların marketlere ve fırınlara akın etmişti. Bu durumun da salgının yayılmasına olumsuz eti edeceği ifade edilmişti. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Faruk Yağcı da konuyla ilgili yeni bir açıklamada bulundu.

Koronavirüs teşhisi konulan ve evinde karantina altında bulunan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Faruk Yağcı, sokağa çıkma yasağının yaklaşık 2 saat önce duyurulmasının ardından insanların sokağa döküldüğü 10 Nisan akşamınını baz alarak, "1 hafta sonrasından başlayarak ciddi vakalar yaşanacağını düşünüyorum. 25 Nisan gibi pik yapacağını düşünmek mantıksız olmaz" açıklamasını yaptı.

T24'te yer alan habere göre yeni tip Koronavirüs (Covid-19) teşhisi konulan ve evinde karantina altında bulunan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Faruk Yağcı, sosyal medya üzerinden yaptığı yayında yaşadıklarını ve Koronavirüsle ilgili bilgilerini paylaştı.

NTV'nin aktardığına göre; Koronavirüs nedeniyle evinde karantina altında olduğunu belirten Yağcı, “Tedavim şu anda iyi gidiyor. Korona hastası ve takipleri biraz daha değişti. Bu bir süre sonra ‘Adam ayakta yürüyorsa yolla evine kardeşim’ şeklinde olacak gibi geliyor" dedi.

"Virüsü kişiden kişiye atlayamayacak duruma getirmemiz gerekir"

Durumu hakkında da bilgi veren Yağcı, “Zaman zaman öksürüklerim devam ediyor. Genel durumum şu anda iyi. Bizim bu virüse karşı bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmemiz gerekiyor. Ben bugün 5. günündeyim. Benim gibi insanların sayısı arttıkça bulaş sayısı da azalıyor. Virüsü kişiden kişiye atlayamayacak duruma getirmemiz gerekir" dedi.

Türkiye'de ölüm oranlarının vaka sayısına göre düşük olduğunu, yüzde 2'lerde seyrettiğini kaydeden Yağcı,  "Bu beni rahatlatıyor. Bu bizim belli miktar bağışıklığa sahip olduğumuzu gösteriyor. Hastalığı vakaların yüzde 70'i hafif geçiriyor. Yüzde 5-10 hiç belirti göstermeden atlatıyor. Yüzde 20 ciddi belirtiler ile geçiriyor” şeklinde konuştu.

"Bu virüs Ramazan Bayramı ile gündemimizden çıkar diye düşünüyorum''

Vaka sayısının mutlaka pik yapacağını belirten Dr. Yağcı, sözlerine şöyle devam etti:

“Bizim ihtiyarlarımızın yaş ortalaması düşük. Bizim ihtiyarlarımızda sigara, alkol olmayınca daha çabuk iyileşiyor. 45 yaşında hızlı bir şekilde yoğun bakıma giren var. Bu virüs bizim ülkede daha iyi davranıyor. Umarım bu virüs Ramazan Bayramı ile gündemimizden çıkar diye düşünüyorum. Herkes mutlaka evinde bir derece bulundursunlar. Kendilerinde bir şey hissederlerse önce ateşlerini ölçsünler.

Ben ateşimi ölçtüğümde 38 derece olduğunu gördüm, hafif de boğazımda gıcık vardı. Sonra Korona tanısı konuldu. Şu anda bir şeyim yok. Vakanın konulmasında göğüs tomografisi çok önemlidir."

[Samanyolu Haber] 12.4.2020

DEİK: İşletmeler çalışmalı, sokağa çıkma yasağı bizi kaosa götürür

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Olpak, 35 kişilik yönetim kurulu ve 146 iş konseyi ile yaptıkları değerlendirmeden, “Bu dönemde tüm önlemleri alarak işletmeleri açık tutmak daha doğru olur. Sokağa çıkma yasağı bizi kaosa götürür” sonucunu çıkardıklarını belirtti.

KRONOS -11 Nisan 2020

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak, “Her açıdan realist olmamız gerekiyor. Tüm işletmelerin faaliyetinin durdurulması veya genel bir sokağa çıkma yasağının uygulanmasının ne insanımızın, ne işletmelerimizin, ne de bunların sonucu olarak ülkemizin yararına bir tavır olmayacağını düşünüyoruz. İşletmeler optimal ölçekte faaliyetlerini sürdürmezse salgın döneminde işsiz, maaşını alamayan milyonlar ordusu ortaya çıkabilir. Hane halkı perişan olur” diye konuştu.

[Kronos.News] 11.4.2020

Dört kritik noktada, dört hayati hata: Korona nasıl yayıldı?

İki günlük sokağa çıkma yasağı, okulların tatil edilmesiyle otogarların dolup taşması, bin liralık yardım için PTT önlerinde oluşan kuyruklar ve Umre'den dönenlerin yaşadıkları salgının yayılmasında büyük rol oynadı.

YAVUZ GENÇ -12 Nisan 2020

ANKARA – Koronavirüsün Türkiye’de ilk tespit edildiği 11 Mart tarihinden beri virüsün yayılımını engelleme üzerine kurulu Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu politikası çok kritik noktalarda, dört hayati hatayla büyük darbe aldı. Bulaşın etkisini azaltmak isterken tersine arttıran bu hatalar gelecekte oldukça konuşulacağa benziyor. Şeffaf olunmaması, hükümetin başta belediyeler olmak üzere rol paylaşımından uzak durması hatta engel olması, plansız kararların ani olarak alınması koronavirüsün yayılımında büyük rol oynadı. İşte dört ölümcül hatayla virüsün yayılması…

UMRECİLER…

Umre için Suudi Arabistan’a gidip dönenler, Türkiye’nin koronavirüsle mücadelesinde ilk ve en önemli hatalardan biri olarak kayıtlara geçti. Erken dönenlerin teste tabi tutulmadan ülkeye dağılması, bazı Umrecilerin rehberlerinin tavsiyesiyle ‘ateş düşürücü aldıkları’ iddiaları, gerek sonradan gelenlerin karantina amacıyla apar topar boşaltılan yurtlara tıklım tıkış doldurulmaları, o yurtlarda sosyal mesafeye dikkat etmeden yemek, toplanma ve barınma gibi ihtiyaçlarını görmesi kamuoyunda en çok eleştirilen konulardan biri oldu. Karantinadan çıkanların da bulundukları şehirlerin otogarlarında büyük kalabalıklar halinde otobüslere hücum etmesi de yine koronavirüsün yayılmasında önemli rol oynadı.

OKULLAR TATİL EDİLİNCE OTOGARLAR DOLDU TAŞTI

Koronavirüs önlemleri kapsamında Bilim Kurulu’nun tavsiyesiyle kreşlerden üniversitelere kadar tüm okulların tatil edilmesiyle yaşananlar da virüsün yayılmasında büyük rol oynayan önemli bir kavşak noktası olarak kayıtlara geçti. Salgının en yaygın olduğu İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirler aynı zamanda üniversiteli öğrenci varlığının en fazla olduğu şehirler. Bu şehirlerden çıkan öğrenciler, belki de virüs taşıyıcısı olarak ülkenin dört bir yanına dağıldılar. Otogarlarda öğrencilerin oluşturduğu tıklım tıklım kalabalıklar, ileriki günlerde hemen hemen her şehirden gelecek koronavirüs vakalarının da adeta habercisiydi.

PTT ÖNLERİNDE “BİN LİRA” KUYRUKLARI

Hükümetin koronavirüsle mücadele kapsamında açıkladığı “ekonomik destek paketinde” dar gelirli vatandaşlara bin liralık yardım yapılacağı açıklandı. Yardımlar PTT eliyle vatandaşlara ulaştırılacaktı, ancak burada da yaşanan ‘sosyal mesafesizlik’ salgının yayılmasında adeta bir manivela görevi gördü. Türkiye’nin dört bir yanından, PTT şubeleri önünde oluşmuş uzun kuyruk fotoğrafları düşmeye başladı. Sosyal mesafenin bir kez daha ihlal edildiği bu durum kamuoyunda tepki çekince, ödemelerin PTT tarafından isterlerse bulundukları yerlerde yapabilecekleri şeklinde bir formülle aşılmaya çalışıldı. Ancak büyük kalabalıkların oluşturduğu PTT kuyrukları salgındaki önemli hatalardan biri olarak kayıtlara çoktan geçti.

‘KORONA FESTİVALİ’: 2 SAATE SIĞAN İZDİHAM

10 Nisan akşamı saat 22 civarı, İçişleri Bakanlığı genelgesi ile 30 Büyükşehir ile Zonguldak dahil 31 şehirde iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildiği haberleri düştü ajanslara. Aynı gün saat 24.00’dan itibaren istisnalar hariç kimsenin sokağa çıkamayacağı vurgulanıyordu genelgede. Önceden haber verilmeyen, son anda açıklanan kararla büyükşehirlerde binlerce insan o saatte açık bulduğu market, büfe, fırın, tekel bayii ve bakkallara hücum etti. Marketlerde sosyal mesafe namına bir şey kalmadı, cadde ve sokaklar doldu taştı, fırınların önünde her türlü salgının yayılmasına zemin hazırlayan ortamlar oluştu. Zaman zaman kavgaların da yaşandığı bu izdiham koronavirüs önlemleri kapsamında neredeyse 40 gündür yürütülen “Evde kal” çağrılarının da sonu gibiydi. Günlerdir verilen emekler boşa çıkmış, vatandaşlar panikle sokağa atılmış, iki günlük gıda stoku için çare arıyordu. Büyükşehir Belediye Başkanlarının dahi haberinin olmadığı bu “sokağa çıkma yasağı” gelecekte bir “korona tarihi” yazılırsa adını altın harflerle yazdıran bir sürece dönüştü. İki saatliğine yaşanan kalabalık, izdiham ve panik havası sosyal medyada “korona bayramı”, “korona festivali”, “korona şenlikleri” gibi ifadelerle dalga konusu olsa da hem devlet organları arasındaki koordinasyonsuzluk, hem kriz yönetimi hem de organizasyon eksikliği açık bir şekilde ortaya çıktı. Bir Bilim Kurulu üyesine mal edilen şu cümle yaşanan sürecin acı bir özeti gibiydi: “Günlerdir kürekle yol açıyorduk, üzerimize çığ düştü.”

[Kronos.News] 12.4.2020

CHP’li Adıgüzel: Korona ile mücadeleden sansür çıktı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, AKP’nin hazırladığı ve önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulacağı ifade edilen yasa teklifi taslağına tepki gösterdi, "Corona ile mücadeleden sansür çıktı" dedi.

KRONOS -12 Nisan 2020

ANKARA – 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ile 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununda değişiklik öngören yasa taslağı, Twitter, Facebook, Instagram gibi sosyal medya platformlarına ağır yaptırımlar öngörüyor. Taslağı eleştiren CHP Genel Başkan Yardımcısı Milletvekili Onursal Adıgüzel, “Taslakta sosyal ağ sağlayıcılarına temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğü getiriliyor. İnternet bant genişliğinin daraltılması, ilgili sosyal medya platformlarına erişimin bağlantı yokmuşçasına yavaşlatılması demektir. Özetle, bu uygulama dünyada tartışılan ağ tarafsızlığı ilkesini ihlal etmesinin ötesinde, Türkiye’de bir süredir siyasi iktidar tarafından ‘bant genişliğini daraltma’ yöntemiyle uygulanan sansüre de yasal zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de özellikle siyasi iktidarın terör olaylarının ardından ‘bant genişliğini daraltma’ yöntemiyle internete erişimi yavaşlatma yoluna başvurduğunu ve bu yolla bir nevi sansür uyguladığını biliyoruz. AKP iktidarında, Twitter, Facebook ve Youtube başta olmak üzere sosyal medyaya yönelik ‘bant genişliğini daraltma’ yöntemi rutin bir sansür uygulamasına dönüşmüştür” dedi.

“BU DÜZENLEMEYE NEDEN İHTİYAÇ DUYULDU?”

İletişimin ve haberleşmenin bu kadar kritik olduğu bir dönemde iktidarın bu düzenlemeye neden ihtiyaç duyduğunun sorgulanması gerektiğini belirten Adıgüzel, “Tüm dünyanın küresel bir salgınla mücadele ettiği böylesi kritik bir dönemde, internet erişimini, vatandaşın bilgi alma hakkını ve ifade özgürlüğünü sekteye uğratabilecek böyle bir düzenlemeye neden ihtiyaç duyulduğu sorgulanmalıdır” dedi.

“İÇERİKLERE SIKI DENETİM”

Taslakta içerik kaldırma taleplerine ilişkin düzenlemelerin de olduğunu, tasarının kabulü halinde sosyal medya içeriklerinin daha sıkı denetime maruz kalacağını belirten Adıgüzel, “Mevcut durumda, Türkiye halihazırda içerik kaldırma ve bilgi taleplerinde ön sıralarda yer alıyor. Düzenlemenin yasalaşması halinde, sosyal medya platformları üzerindeki içerik kaldırma baskısı daha da artacaktır” diye konuştu.

“TWEET KALDIRMA TALEPLERİNİN YÜZDE 74’ÜNÜN GELDİĞİ 2 ÜLKEDEN BİRİ TÜRKİYE”

Adıgüzel, Türkiye’deki mevcut içerik kaldırma taleplerine ilişkin ise şu değerlendirmelerde bulundu: “Twitter tarafından güncellenen ve ülkelerden gelen kaldırma taleplerinin yer aldığı Şeffaflık Raporu verilerine göre; 1 Temmuz – 31 Aralık 2018 raporlama döneminde; dünya genelindeki toplam talep hacminin yüzde 74’ünü oluşturan iki ülkeden biri Rusya ile birlikte Türkiye olmuştur. Ocak – Haziran 2019 aralığını kapsayan dönemde ise, Türkiye’den gelen toplam içerik kaldırma talebi sayısı 6 bin 73 olurken; bunların 388’ini mahkeme kararları oluşturmuştur. 5 bin 685 talebi ise devlet kurumları, polis ve diğer kurumlardan gelen hukuki talepler oluşturmuştur.”

“FACEBOOK’A 6 AYDA 2 BİN VERİ TALEBİ”

“Facebook devlet kurumlarının veri taleplerine, yürürlükteki yasalara ve hizmet koşullarına uygun olarak yanıt vermektedir. Alınan her talebin, yasal yeterlilik açısından değerlendirildiğini belirten Facebook, fazlasıyla geniş veya belirsiz görünen talepleri reddedebilmekte veya daraltılmalarını şart koşabilmektedir. Facebook’un 2019’un ilk 6 ayını kapsayan Ocak – Haziran dönemi verilerine göre ise; Facebook bu dönemde Türkiye’den toplam 2 bin 60 talep almıştır. Yasal sürece ilişkin alınan 2 bin 40 talebin karşılanma oranı ise yüzde 74 olarak belirtilmektedir.”

“2019’UN İLK 6 AYINDA İÇERİK KALDIRMA TALEP SAYISI BİNE ULAŞTI”

“Google’ın verilerine göre ise, 2009 yılından bu yana Türkiye’den gelen toplam içerik kaldırma talep sayısı 12 bin 259, kaldırılması talep edilen toplam öğe sayısı ise 65 bin 973 olmuştur. Öte yandan, bir mahkeme emri içeren ve bazı içeriklerin kaldırıldığı taleplerin yüzdesi 27’ye, devlet kurumlarından veya kolluk kuvvetlerinden gelen ve bazı içeriklerin kaldırıldığı taleplerin yüzdesi ise 34’e ulaşmıştır.”

[Kronos.News] 12.4.2020

Soylu, sokağa çıkma yasağındaki hatayı üstlendi: Öngöremedim

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Ahmet Hakan'a konuştu ve sokağa çıkma yasağı kararı konusundaki hatasını kabul etti: "Ben bunu öngörmedim. Bir kez daha söylüyorum: Eleştirileri de aldım kabul ettim, hakaretleri de kabul ettim."

KRONOS -12 Nisan 2020

İçişleri Bakanlığı, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınıyla mücadele kapsamında 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta iki günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilmesiyle ilgili eleştirileri yanıtladı. Sokağa çıkma yasağının gece yarısından neredeyse 2 saat önce duyurulması nedeniyle marketlere ve fırınlarda izdiham yaşanması konusunda konuşan Soylu, “Bir buçuk-iki saatlik bir süreçte bazı kısıtlı bölgelerde bir yığılma oldu. Çok sınırlı sayıda bir birikme oldu. Doğrudur. Ben bunu öngöremedim. Ama yine de o saatteki bu çok sınırlı birikmenin büyük bir problem oluşturacağını düşünmüyorum” dedi.

“ZARAR VERMEYECEĞİNİ DÜŞÜNDÜK”

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan’a konuşan Bakan Soylu, “Hafta sonu iki günlük sokağa çıkma yasağı kararı aldık. Çünkü bu kararın üretim ve tedarik zincirine zarar vermeyeceğini düşündük. Bu açıdan önemli bir karardır.” dedi.

“BEN BUNU ÖNGÖREMEDİM”

Soylu, “Bir buçuk-iki saatlik bir süreçte bazı kısıtlı bölgelerde bir yığılma oldu. Çok sınırlı sayıda bir birikme oldu. Doğrudur. Ben bunu öngörmedim. Tecrübem var. Ama yine de o saatteki bu çok sınırlı birikmenin büyük bir problem oluşturacağını düşünmüyorum.” görüşünü savundu.

“BÖYLE BİR ŞEY YAŞANMASIN İSTEDİK”

Soylu, “Biz diğer ülke örneklerini inceledik. O örneklerde şunu gördük: İki-üç gün önce ilan edilen sokağa çıkma yasakları marketlere büyük bir hücumu getiriyor. Böyle bir şey yaşanmasın istedik. Saat 21.00 itibarıyla marketler kapanıyor. Bunu düşünerek yasak kararını 21.00’den sonra ilan ettik. Bazıları 23.59’da ilan etseydiniz diyor. Ancak o zaman da insani açıdan büyük sorunlarla karşılaşabilirdik. Bir ziyarete gitmiş, bir yere gitmiş insanlarımız açısından çok büyük sorun olacaktı. Birkaç saat öncesinden haber verilmesi gerekliydi.” ifadesini kullandı.

“SOKAKLARDA KİMSE KALMADI”

Soylu şunları kaydetti:

“Vatandaşımız yasağın ilanihaye devam edeceğini düşünüyor. Sınırlı birikmenin nedeni budur. Ama şundan eminim: Nasıl bir yöntem izlersek izleyelim muhakkak bir risk olacaktı. Sonuçta o saatte sokağa çıkanların sayısı 250 bin-300 bin civarındadır.

Sonuç olarak baktığımızda herkes evlerine çekildi… Gece saat 00.05 itibariyle bu başarıyla sağlandı. Sokaklarda kimse kalmadı.

Sokağa çıkma yasağı, hafta içine sarkmayacak. Bu kesin. Pazar gecesi (bu gece) saat 24.00 itibarıyla yasak bitecek.”

[Kronos.News] 12.4.2020

İngiltere’de yaşayan gazeteci Kemal Göktaş: Johnson riskleri biliyordu…

İngiltere'de yaşayan gazeteci Kemal Göktaş: Başbakan Jonhson’ın ekonomi işlesin, çarklar dönsün anlayışı var. Ekonomiyi en az zarara uğratacak sürü bağışıklığını tercih ettiler. Yoksa riskleri bilmiyor değillerdi.”

EYLEM YILMAZ -12 Nisan 2020

SARS-Cov-2 adı verilen yeni tip koronavirüsün neden olduğu COVİD-19 salgını nedeniyle dünyada 100 bini aşkın insan hayatını kaybetti. Vaka sayıları ise 1 milyon 600 bini aşmış durumda. Ülkeler ise kendi içlerine kapanarak çözüm üretmeye çalışmayı sürdürüyor. Karantina tüm ülkelerde sürüyor. Ancak vaka artış hızında bir yavaşlama gözlemlenmiyor. Ülkelerin sağlık sistemleri ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Tabi salgından sonra nasıl bir dünya olacağı üzerine tartışmalar da sürüyor.

Küresel salgının ülke ülke etkilerini incelediğimiz yazı dizisine İngiltere’yle devam ediyoruz. Amerika’da Prof. Dr. Aslı Tunç’un ifadesiyle “dev bütçeli kötü bir felaket filmi” olarak yaşanılan salgın İngiltere’de de neredeyse benzer ilerliyor. Hatta yönetimlerin salgını yeterince ciddiye almamaları da büyük benzerlikler içeriyor diyebiliriz. Bunun en önemli simgesi ise İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın virüse yakalanan ilk lider olması oldu.

İngiltere’de bu haberin yazıldığı 11 Nisan 2020 tarihi itibariyle Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, son 24 saatte 917 hasta daha hayatını kaybederek toplam can kaybının 9 bin 875’e ulaştı. Ülkede vaka sayısı ise 5 bin 234 artarak 78 bin 991’e ulaşmış durumda. 

Ülke önce salgının merkezinin Avrupa’nın olmaya başladığı ve ülkede de yayılmaya başladığı bir dönemde Başbakan Boris Johnson’ın “sürü bağışıklığı stratejisi” ile gündeme geldi. Dünyanın salgınla mücadele ettiği, İtalya’da ölü sayısının 10 bini, Fransa’da 5 bini geçtiği süreçte Başbakan’ın bu ifadesi, virüse yakalan birkaç hastanın tedavi gördüğü bir hastane insanlara tokalaşarak şakalaşması eleştirilere neden oldu. Bu eleştirilerin ardından ise 23 Mart tarihinde halkın evlerinden çıkmasına sınırlama getirildi; marketler ve eczaneler hariç tüm ticari işletmeler kapatıldı. Son olarak ise 27 Mart’ta Başbakan Johnson sosyal medyada kendi çektiği bir video ile virüse yakalandığını duyurdu. Yoğun bakımda üç gün geçiren Başbakan Johnson’ın sağlık durumunun ise bugün iyiye gittiği açıklandı.

“Sürü bağışıklığı statejisi” ifadesinden sonra ise ülkede insanların marketlere koşarak hızla stoklama yapmaya başladığı görüntüler de çok konuşuldu. Peki bugün insanlar günlük hayatlarına nasıl devam ediyor, neler değişti? Yaklaşık 1 yıldır İngiltere’de yaşayan Kısa Dalga Genel Yayın Yönetmeni Kemal  Göktaş’la konuştuk. Göktaş, tıpkı ABD’de Trump’a olan desteğin artmasına benzer şekilde halkın Boris Johnson’a desteğinin arttığını söylüyor, sağduyulu bir yönetim arayışının da olduğunda ekliyor. Bu iki benzerliğin, halkın desteğinin nasıl ortaya çıkabildiğinin yanıtını da aradık. 

Önce İngiltere’de insanların panikle marketlere koştuğu görüntülerle başlıyoruz sohbete. Bunun ülkede çok yaygın yaşanmadığını söylüyor ve salgının ülkede ortaya çıktığı andan bugüne kadar yaşanılanları şöyle anlatıyor:

“Görüntüler ülkenin genelini pek yansıtmıyordu. En azından benim yaşadığım Oxford’da marketler çok daha sonra akına uğradı. Burada hükümete, sisteme olan bir güven var. Dolayısıyla bir panik havası çok yaşanmadı. Günlük hayata çok yansımadı. Örneğin, önemli bir parametre olarak öğrenci velilerinin okulların kapanmasını talep etmemeleri. Okullar kapandığında çocuklara nasıl bakacakları endişesiyle de okulların açık kalmasından biraz memnundular. Zaman içerisinde koronavirüsün tehlikesine ilişkin bilgiler arttıkça endişeleri başladı. İngiliz hükümeti, daha baştan sürü bağışıklığını kafaya koymuştu ki önlemleri çok geç aldı. Bu yüzden de topluma ihtiyatlı mesajlar verilmedi. Boris Jonhson, koronavirüs hastasının tespit edildiği hastanede insanlarla gülerek tokalaştı, “ellerinizi yıkayın yeter” ifadelerini kullandı. Hükümetin bu ihtiyatsızlığı toplumu etkiledi. Kurallara uymayanların sayısı fazlaydı. Örneğin, spor yapmak için sokağa bir kere çıkılıyordu, bu istismar ediliyordu. Daha sonra anlaşıldı ki İngiltere’de durum kötüleşiyor. Önce okullar kapatıldı, sonra bazı istisnalar olmakla birlikte sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bu aşamadan sonra toplum ne olduğunu daha iyi anlamaya başladı ve kurallara uyuluyor. Toplumun geneli kurallara uyduğu için arada uymayanlar olunca göze batıyor. Öte yandan insanlar artık bu durumun bitmesini istiyor. Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği ilk zamanlar biraz rahatlardı. Çünkü bunun geçici olduğunu, iki hafta dayanabileceklerini, biraz evde kalıp çocuklarla ilgilenme düşüncesindeydiler. Evde kapalı kalmanın ruh halinin de ne kadar evrensel olduğunu görüyoruz. Türkiye’de de, İngiltere’de de, dünyanın her yerinde insanların ruh hali aynı. Şimdi havalar ısınmaya başladı, çok güzel bir bahar geldi artık doğa çağırıyor. İnsanlar da dışarı çıkmak, piknik yapmak istiyor. Genelde orta sınıf daha çok kültürlü, eğitimli kesim diyelim kurallara daha çok uyuyor ama gençler bu kuralların dışına çıkma eğilimindeler. Mesela Manchester’da 500’e yakın ev ve sokak partisine müdahale edildi. Bu tür şeyler olabiliyor, polis müdahale ediyor. Genel olarak online sistemlere yüklenilmemesi için yardıma ihtiyacı olmayan kişilerin markete gidip alışveriş yapması bekleniyor. Ama yine de bazen gençler ihtiyaçlarını online isteyebiliyorlar.”

Başka bir ülkenin vatandaşı olarak kendisinin bu süreçten nasıl etkilendiğini soruyorum: “Burs kazandığım için altı aylığına Oxford’a gelmiştim. Çocuğumun okulu nedeniyle iki yıla çıkardık. İşim İstanbul’daydı, sürekli gidip geliyordum. Virüs ortaya çıkınca burada kapanma kararı kaldık. İhtiyatlı davranarak okullar açıkken kızımızı okula göndermeme kararı aldık. Yine sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden önce biz kendimizi izole etmiştik. Bu nedenle hastalığa yakalanma endişemiz çok olmadı. Genellikle evden çalışıyordum ama buna rağmen sıkıntısını yaşıyorum. Sokaktan ayrılmak her gazeteci için çok büyük bir sıkıntı. Biz Kısa Dalga’da kendimizi insan hikâyelerinden kopmadan çalışmaya çalışıyoruz ve bu nedenle de yoğun bir süreç yaşıyoruz.”

Manevi anlamda nasıl etkilendiğini konuşarak devam ediyoruz; “En büyük sıkıntı şu; ailelerimiz Türkiye’de. Türkiye’deki önlemlerin zamanında ve yeterli alınmaması onlar için endişelenmemize neden oluyor. Mekânsal farklılığın yarattığı psikolojik bir etki var. Memleketten uzak olmak kaygıyı biraz daha arttırıyor. Bir de insanları, devleti, sistemi, işleyişi bildiğin bir yerde felaketle karşılaşmak, bildiğin bir sistem içinde bunları yaşamak daha avantajlı görünüyor. Sonuçta burada göçmen statüsündesin. Kendi ülkende olmayı istiyorsun. Bir yandan da ortak insanlık ailesinin bir üyesi olduğumuzu hissediyorum. Çin’deki bir insanın sağlığına Çin hükümeti yeterince önem göstermediği için 1,5 milyondan fazla insan hastalandı ve ölü sayısı 100 bini geçti. Çin hükümetinin tavrı yaşamımızı darmadağın etti. Bununla birlikte bütün dünya sisteminde devletlerin, kurumların yetersizlikleri kısa vadede içe kapanmayı, ulus-devletin öne çıkacağı duygusu yaratıyor, ben de kuşku duyuyorum ama alttan alta bir büyük insanlık ailesi olduğumuz gerçeğiyle de yüzleştik. Bir insan sağlıksız koşullarda yaşıyorsa oradan çıkacak bir hastalık bütün dünyayı etkileyebilir. Dolayısıyla dünyada insanların sağlıklı koşullarda yaşamadığı durumda biz güvende olmayacağız. Sanırım birçok insan da böyle hissediyor.”

“ULUSAL BİRLİK HÜKÜMETİ TALEBİ TOPLUMUN 3’TE 2’SİNDEN DESTEK ALIYOR”

İngiliz halkının hükümete olan güveninde bir azalma, istifa beklentisinin olup olmadığını soruyorum. Hiç duraksamadan istifa beklentisinin olmadığını, aksine desteğin arttığını anlatıyor. “Muhafazakâr partinin anketlerdeki oy oranı Aralık seçimlerinin üzerine çıkarak yüzde 54’e ulaştı. İnsanlar kriz ve savaş gibi anlarda felaketi yönetebilecek güçlü bir hükümet isterler. O yüzden desteklerler. Fakat kamusal alana bakınca çok fazla eleştiri de var. Bu bir felaket durumudur ve bütün partiler bir araya gelerek hükümet kurulmalı görüşü ortaya çıktı. Bu görüş büyük destek gördü. Bir yandan oyları artıyor ama Ulusal Birlik Hükümeti kurulmalı talebi toplumun neredeyse 3’te 2’sinden destek alıyor. İnsanlar bir yandan da toplumsal birlik de istiyor.”

“ÖNLEMLERİ SIKILAŞTIRDILAR AMA İŞ İŞTEN GEÇTİ GİBİ”

Hemen her ülkede sağlık sistemi tartışma konusu ve örneğin Amerika’da bu nedenle ölüm ve vaka sayısı hızla yükseldi. Bugün itibariyle dünyada en fazla virüs nedeniyle en fazla ölümün yaşandığı ülke konumunda. İngiltere’de durum nedir? Tıbbı malzeme yetersizliği orada da söz konusu mudur? Sağlık çalışanlarının şikayetleri ya da talepleri neler oluyor? Sağlık hakkına erişim konusunda ne gibi sorunlar yaşanıyor?

“En çok sağlık sistemi nedeniyle eleştiriliyorlar. Özellikle test sayısı, yoğun bakım yatağı, solunum cihazı, sağlık sistemi konusunda eleştiriler sıklıkla oluyor. Bazı sağlık çalışanlarının koruyucu önlük, maske, gözlük gibi ekipmanlarını bulmakta zorluk çektikleri haberleri oldu. Özellikle test sayısında Almanya’nın çok gerisine düştüler. Bu bir tür kompleks yarattı. Öyle ki Boris Johnson’ın seçimi kazanmasında çok etkili olan medyada dahi hükümetin hazırlıksız yakalandığı ve test sayılarında çok yetersiz kalındığına ilişkin eleştiriler oluyor. Rakamlar İtalya’dan daha kötü olunabileceğini gösteriyor. Burada sağlık sistemi gerçekten çok kötü… Geçen yılki seçimlerin konusu da zaten sağlık sistemiydi. İngiltere için sağlık sistemi çok büyük bir handikap. Şu anda önlemleri sıkılaştırdılar ama iş işten geçti gibi…”

“İNSANLAR ÇOK AĞIRLAŞMADAN HASTANEYE KALDIRILMIYORLAR”

Başbakan Johnson’ın sağlık durumu, tedavisini ekleyerek devam ediyoruz: “Sadece Başbakan değil kabinedeki birçok bakan hastalığa yakalandı. Yöneticilerin lakaytlığının bir görünümüdür bu. Ülke tam bir kapanmaya geçtiğinde dahi hükümet üyeleri sosyal mesafe kuralına uymamışlar. Başbakan’ın hastalanması çok simgesel bir şey. Tedavi aşamasında da sorgulanması gereken şeyler var. Bir hafta evde kaldı. Semptomlar gelişince hastaneye kaldırıldı ve yoğun bakımda kaldı. Çok büyük bir risk atlattı. Bu tedaviye ne kadar erken başlanırsa iyileşmenin o kadar artacağını da gösteriyor. İngiltere’de sağlık sistemi yeterli olmadığı için insanlar çok ağırlaşmadan hastaneye kaldırılmıyorlar. Dolayısıyla sağlık sistemindeki bu yetersizlik Başbakanı da vurmuş oldu. Başbakan’a uygulanan tedavi ile sıradan bir vatandaşa uygulanan tedavide bir farklılık olmadı. En azından bize yansımadı. Yine Prens Charles’ın testinin pozitif çıktığı açıklandığında neden test yapıldığı bir belirti mi vardı diye sorgulanmıştı. Bu sürü bağışıklığı meselesinin altında Jonhson’ın ekonomi işlesin, çarklar dönsün anlayışı var. Dolayısıyla bugüne kadar yaşananlar çok da bilgisizlikten kaynaklı değil. Ekonomiyi en az zarara uğratacak sürü bağışıklığını tercih ettiler. Yoksa riskleri bilmiyor değillerdi.”

“HASTANELERDE ÇOK CİDDİ BİR YOĞUNLUK VAR”

Ya cenazeler; toplu mezarlar orada da hazırlanıyor mu diye soruyorum:  “Henüz toplu mezar aşamasına geçilmedi ama hızla yoğun bakım yatakları doluyor. Tam doluluğa az kaldı… Hastanelerde çok ciddi bir yoğunluk var.”

 “6 MİLYON KİŞİ ÜCRETSİZ İZNE AYRILDI VEYA İŞTEN ATILDI”

Çalışmak zorunda olanlar, işsiz kalanlar, azınlıklar, göçmenler, sağlık çalışanları, evsizler için alınan önlemlere geçiyoruz. İngiltere’de her iş ve işçi grubu için destek paketleri açıklansa da durumun iyi olmadığını anlatıyor, Londra’da 10 otobüs şoförünün öldüğünü söylüyor. Diğer yandan hayati risk taşıyan 2 bin kişi arasında yapılan bir araştırmanın sonucunu paylaşıyor ve “Alt sınıfta olanların bu hastalıktan daha fazla etkilendiği aşikâr” diyor:

“Market çalışanları, dağıtım işçileri, bazı yerlerde inşaat işçileri, sağlık ve ulaşım çalışanları işlerine devam ediyor. Londra’da koronadan 10 otobüs şoförü hayatını kaybetti. Onlar için hayat burada da zor. Fakat Türkiye ile kıyaslanmaz. Çünkü burada işini kaybedenlere yönelik destek paketleri açıklandı. Hem küçük işletmeler, hem serbest çalışanlar, hem de işçiler ve büyük sermaye için çeşitli destek paketleri var. Dolayısıyla ekonomik açıdan biraz daha iyi durumdalar. Tabi bu şu gerçeği değiştirmiyor; çalışmak zorunda olanlar yine sokağa çıkmak, çalışmak zorundalar. Onlar açısından risk devam ediyor. Hayatını kaybedenlerin durumuna baktığımızda Amerika’da olduğu gibi İngiltere’de de azınlıkların ve yoksulların sayısının daha fazla olduğunu görüyoruz. Dün bir araştırma yayımlandı; hayati risk taşıyan 2 bin kişi arasında yapılan araştırmanın sonucuna göre toplumun yüzde 7,5 oluşturan Asyalılar; yüzde 3’ünü oluşturan siyahlar virüsten daha fazla etkilenmişler. Alt sınıfta olanların bu hastalıktan daha fazla etkilendiği aşikâr. Bugün 6 milyon kişinin ücretsiz izne ayrıldığı veya işten atıldığı ortaya çıktı. Hanelerin yüzde 38’inin geliri azalmış ve yüzde 8’inin hiç geliri kalmamış. Bu ekonomik kriz daha da derinleşecektir.”

“BUGÜNE KADAR SELAMLAŞILMAYAN KOMŞULARA ARTIK İHTİYAÇLARI SORULUYOR”

Toplumda dayanışma da güçlenmeye başlamış. Göktaş hiç selam verilmeyen komşularla artık selamın ötesine geçerek ihtiyacının sorulmadan geçilmediğini anlatıyor:

“Her yerde olduğu gibi burada da insanlar dayanışıyor. Özellikle Türkiye’den gelmiş olanlar birbirimizle dayanışma içindeyiz. Herkes birbirini kolluyor, birbirinin ihtiyaçlarını soruyor. Sadece Türkiyelilerle değil buralı komşular arasında da bir dayanışma yaşanıyor. Yaşlılara ihtimam gösteriliyor, ihtiyaçları soruluyor. Bugüne kadar selamlaşmadığınız bir komşunuz varsa artık selamlaşmaya başlıyor, ihtiyacının olup olmadığını soruyorsunuz.”

“ÖNCELİKLE HAMİLE MAHKUMLARIN TAHLİYESİ GÜNDEMDE; 4 BİN KİŞİNİN TAHLİYESİ KONUŞULUYOR”

Türkiye’de Meclis’te görüşmeleri devam eden 90 bin kişinin tahliye edilmesini sağlaması planlanan yeni infaz düzenlemesinden hareketle oradaki cezaevlerinin durumunu soruyorum. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunu olan Kemal Göktaş Türkiye’deki durumla da kıyaslayarak yanıtlıyor:

“Bugüne kadar en az üç mahkûm hayatını kaybetti. Koronanın cezaevlerinde de yaygın olduğu görüldü. Şu an öncelikle hamile mahkûmların tahliyesi gündemde. Fakat mahkûmların tahliyesi konusunda olumlu bir pratik sergilemiyorlar. Çekinceler var. Şöyle bir hazırlık da var; ilk etapta 4 bin kişinin tahliyesi konuşuluyor. Bu yönde bir tartışma ve hazırlık olduğunu söyleyebilirim.”

“Siyasi suç kavramı Türkiye’ye özgü bir suç olduğu için burada düşünceleri nedeniyle cezaevinde olan kişi hemen hemen yok. Bir istisna çıkabilir belki o yüzden çok iddialı olmayayım ama burada böyle bir sorun yok. Terör suçu dediğinizde bunu gerçekten yapmış ya da planlamış bir kişiden bahsediyorsunuz. Tehlikeli suçlu dediğinizde cinayet ya da tecavüz suçu işlemiş birinden bahsediyorsunuz. Türkiye’de ise gazeteciler, siyasetçiler, aktivistler düşüncelerinden dolayı cezaevinde ve bu insanların tahliye edilmemesi için hukuka aykırı istisnalar getiriliyor. Bu tam da muhaliflerin dediği gibi bir tür idam kararı anlamına geliyor.”

“ÖNLEMLERİN GEÇ ALINMASINDA MEDYANIN ROLÜ TARTIŞILIYOR”

Son olarak İngiliz medyasının nasıl bir sınav verdiğini soruyorum. Gelecek için umut verici bir yanıt veriyor Göktaş:

“Burada da medya tabloit, iktidar yanlısı ve ana akım gibi çeşitli kategorilerde. Zaman zaman komplo teorileri çıkabiliyor ama bu çok yaygın değil. Wuhan’da bir labaratuvarda üretildiğe dair haberler çıktı, çıkıyor. Medyanın zamanında uyarıcı rolünü üstlendiğini söyleyemeyiz. Johnson çok büyük bir medya desteğiyle seçimleri kazanmıştı. Dolayısıyla medyanın çok eleştirel baktığını söylemeyiz. Hatta önlemlerin bu kadar geç alınmasında medyanın rolü de tartışılıyor. Medya toplumu uyarıp hükümetin üzerinde basınç oluşturabilirdi deniliyor. İşini daha iyi yapanlar da yeterli olmadı. Fakat hükümeti destekleyen medyada bugün hızla hükümeti eleştiren bir noktaya geldi. Burada artık bazı kurumların değeri anlaşıldı; BBC, sağlık sistemi, emekçiler, sendikalar gibi. Bir bilinç aydınlanması oldu. İnsanlar sağlıklı haber alma hakkının önemini, özgür medyanın önemini yeniden kavradılar. Salgından önce Johnson BBC’nin yapısını değiştirmeyi planlıyordu artık buna teşebbüs dahi edemez. Bu aşamadan sonra en sağdaki parti bile sağlık sisteminde özelleştirmeyi asla savunamaz. Bence bundan sonra bugün virüsle savaşan sağlık çalışanları, zorunlu çalışan işçi sınıfının elleri güçlenecek. Örneğin, burada akademisyenler çok düşük ücretlerle çalışıyor. Salgından önce grevdeydiler. Bundan sonra onların da elleri güçlenecektir. Bu salgının bundan sonra zaten olması gerekenleri hızlandıracağını düşünüyorum.”

[Kronos.News] 12.4.2020

Türkiye ‘Whatsapp yazışmalarını okuyacak’ iddiası doğru mu?

İnternet hukuku uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz hükümetin yeni torba yasa ile geçirmeye çalıştığı sosyal medya ile ilgili düzenlemeleri değerlendirdi.

KRONOS -11 Nisan 2020

Hükümetin koronavirüs salgınına önlemler içeren yeni torba yasasına dair en tartışmalı konularından biri ‘sosyal ağ sağlayıcılarına’ getirilen yükümlülükler oldu. Kamuoyunda ‘WhatsApp’ın denetleneceği’ söylentileri tartışma yarattı.

Hükümetin, iş dünyasının görüşüne sunduğu, koronavirüs salgınına önlemler içeren yeni torba yasa, henüz TBMM’ye sunulmadı, ancak kamuoyunda tartışma yarattı.

Üç ay boyunca işten çıkarma yasağına karşın, işverene mevcut yasada olmayan “ücretsiz izne çıkarma yetkisi” verdiği için eleştirilen yasa taslağında, en tartışmalı konulardan birisini de “sosyal ağ sağlayıcıları”, yani YouTube, Twitter, Facebook gibi ağ sağlayıcılarına, Türkiye’de temsilci bulundurma, kişisel verileri Türkiye’de depolamanın da aralarında bulunduğu bir dizi yükümlülük getiren maddeleri oluşturuyor.

Kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri de ‘WhatsApp yazışmalarının denetleneceği’ iddiası.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre internet hukuku uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz, “WhatsApp’ın içeriğini denetlemek gibi bir durum yok. İçerik değil burada sorun, kimin kim olduğunu bulmak” diyor.

Yasa taslağında tartışmaya yol açan kısım şöyle:

  • Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt içi veya yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcıları, Türkiye’de temsilci bulunduracak.
  • Yükümlülüğü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcısının internet trafiği bant genişliği önce yüzde 50, daha sonra yüzde 95’e kadar daraltılacak.
  • Sosyal ağ sağlayıcıları, Türkiye’deki kullanıcıların verilerini Türkiye’de barındırmak zorunda olacak. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, ile erişim engelleme veya içerik çıkarılması kararlarının uygulanmasına ilişkin rapor bildirimi yükümlülüğünü yerine getirmeyenlere 1 milyon liradan 5 milyon liraya kadar para cezası verilebilecek.
  • Kişiler tarafından da sosyal ağ sağlayıcılarına içerik kaldırılması ya da erişim engellenmesi başvurusu yapabilecek ve bu başvurulara, 72 saat içinde olumlu ya da olumsuz yanıt verilmek zorunda olunacak. Başvuruları yanıtsız bırakan ağ sağlayıcılara 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar para cezası verilebilecek.
  • Hukuka aykırı olduğu mahkeme kararıyla saptanan içerik, sosyal ağ sağlayıcıya bildirilecek, bildirime rağmen 14 saat içinde gereğini yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcı, doğan zararların karşılanmasından sorumlu olacak.

Yasa taslağında ağ sağlayıcılarına yönelik düzenlemeler, kimi kullanıcılar tarafından “WhatsApp yazışmalarının devlet tarafından denetleneceği” yorumlarına yol açarken, gruplarda paylaşılan ses kayıtlarında da bunu engellemek için grupların silinerek yeniden açılması gerektiği iddiaları bir çok sosyal medya kullanıcısını tedirgin etti.

İnternet hukuku alanında uzman olan Bilgi Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz, torba yasayla getirilen düzenlemelerin yasalaşması halinde doğurabileceği sonuçlar konusunda değerlendirmelerde bulundu.

“Yasa taslağındaki düzenlemeler yasalaşırsa, sosyal ağlar nasıl etkilenecek?” sorusuna Akdeniz, şu yanıtı verdi:

“Taslakta sosyal ağ sağlayıcıları tanım yapılıyor. Burada tanımladıkları ve hedef olan aslında Twitter, YouTube, Facebook gibi sosyal medya platformları. Türkiye, 2008’den beri talep ediyor, bu platformlara “Gelin burada ofis açın bizim hukukumuzu kabul edin” diyorlardı. Tabii bu kısıtlayıcı ortama kimse gelmediği için gerçekleşmedi.

Şimdi bunu zorunlu kılmaya çalışıyor. Şunu diyor, ‘Siz burada bir temsilcinizi bildirmek zorundasınız. Eğer bildirmeseniz internet ağ trafiğinizi önce yüzde 50 sonra da yüzde 95 daraltacağız’ diyor. Bu şu anlama geliyor, kullanılamaz hale gelecek bu sosyal ağlar. Türkiye’ye gelmezlerse, hem onlar (sosyal ağ sağlayıcılar), hem de kullanıcılar kaybedecek. Gelirlerse de bir sürü sorumluluk altına giriyorlar ki, bunu kolay kolay hiçbirisi kabul etmeyecek? Kabul ederse, Türkiye’deki kullanıcıların kişisel verilerini Türkiye’de barındırmakla yükümlü olacak.”

O röportajın özeti şöyle:

Verilerin Türkiye’de depolanması ne anlama geliyor?

Bu sosyal ağlar ağırlıklı olarak Amerikan şirketleri. Ellerindeki kullanıcı bilgileri, işte sizin e-mail adresiniz, telefon numaranız, verdiyseniz başka bilgileriniz. Bu bilgileri ABD’de tutuyorlar ve kimseyle kolay kolay paylaşmıyorlar.

Tabii Türkiye’nin yapmaya çalıştığı burada kullanıcı bilgilerine kolay biçimde ulaşmak. İşte ağırlıklı olarak muhalif hesaplar, eleştiriler yapan Türkiye’de çok sayıda anonim hesap var. Bu hesapların kime ait olduğunu bulmak istiyor hükümet. Özellikle Covid-19 döneminde sağlık sistemine, hükümete eleştirilerin artması nedeniyle yapılan sert eleştirilerden rahatsız, ki bu eleştiriler bu platformlar üzerinden yapılıyor.

İkincisi, vatandaşı bu sosyal medya platformları ile muhatap ediyor. Vatandaşlardan veya Türkiye’den gelecek taleplere ’72 saat içinde cevap vermek zorundasınız’, diyor. ‘Eğer gereğini yerine getirmezsen sana, 100 bin liradan, 1 milyon liraya kadar para cezası veririm’, diyor. Mahkemelerden gelen kararları da ‘hızlı uygulamak zorundasın’, diyor. ’24 saat içinde erişim engelleme ve içerik çıkarma kararlarını karşılamazsan doğan zararlardan sen sorumlusun’ diyor. Buradan bir şey anlaşılmıyor ama zaten bu platformların hukuk müşavirleri burada var. Youtube, Facebook’a sulh ceza hakimliklerinden gelen kararları tebliğ ediyorlar.

Zaten bir muhatap varsa neden temsilci zorunluluğu isteniyor?

Asıl püf nokta şu; bu gelen kararların bir kısmını bu platformlar uyguluyor. Genellikle kendi iç kuralları çerçevesinde bir değerlendirme yapıyorlar ondan sonra kapattıkları hesap veya kaldırdıkları içerikler var.

Veya bunu yapmazlarsa, ‘Türkiye açısından sorun olduğunu kabul ediyoruz’diyorlar ve Türkiye’den görünmez kılıyorlar içerikleri. YouTube’da bu çok oluyor. Mesela ‘Fetö’cü dedikleri hesaplardan veya Fethullah Gülen’in paylaştığı bazı videoları, Türkiye’den görünmez kılıyorlar. Örneğin bazı gazetecilerle ilgili erişim engelleme kararları var, Twitter bakıyor bunlar gazeteci ya da muhalif; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü nedeniyle uygulamıyor. Bu sosyal platformalar yıllık şeffaflık raporları yayınlıyorlar. ‘Türkiye’den şu kadar talep geldi, bu kadarını karşıladık’ gibi. Bu talepleri karşılama oranı şu anda çok düşük. Ama Türkiye’de temsilci atamasıyla bu kararların uygulama oranını yüzde 100’e çekecekler, “Yapmazsan biz de seni cezalandırırız” diyecekler.

Taslakta, yasal yükümlülük kapsamına alınan “şebekeler üstü hizmet” tanımı kimleri kapsıyor ve bu hizmeti sağlayanlar nasıl etkilenecek?

Bunlar “Over the top service” olarak nitelendiriliyor. İnternet sağlayıcılarınız, örneğin Turkcell, Vodafone veya Türksat’ın vermediği her türlü hizmet, servis, aplikasyon bu kapsama girer. Netflix, Spotify, Telegram, YouTube, WhatsApp da buna girer. Bu tabii daha da geniş kapsamlı bir şey. Şimdi “Ağ bağımsızlığı” diye bir kavram var Avrupa’da. Servis sağlayıcısı veya mobil operatörlerin, bizim internete erişimimizle ulaştığımız bu servisler arasında ayrımcılık yapmaması gerektiriyor. Evet, Youtube, Netflix’e giriyoruz, bu onların sistemlerini ağırlaştırıyor, bu bir sorun olabilir ama ağ bağımsızlığı nedeniyle bunlara müdahale etmeyeceksin. Ama bu düzenleme ağ bağımsızlığına müdahalenin yolunu açıyor.Yani bu yasal değişiklik yasallaşırsa, yarın BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) kamu yararı gereği “Biz Telegram, Signal ya da WhatsApı’ın Türkiye’de kullanımında kamu yararı görmediğimiz için ağ bandını daraltacağız ya da engelleyeceğiz” diyebilir.

Bu düzenleme ile ya da başka yöntemlerle WhatsApp yazışmaları izlenebilir mi?

Hayır, bu düzenlemelerin hiçbiri içerikle ilgili değil. İçerikle ilgili zaten şikayet geliyor, vatandaş farkında değil. Şimdi YouTube, Twitter’ı anonim kullanma şansınız var. Ama WhatsApp’ı anonim kullanma şansınız yok, zaten telefon numarası ile kullanıyorsunuz, numaranın size ait olduğu belli. Bizim gördüğümüz çok dava var, WhatsApp’tan ekran görüntüsü almış, komşusunu şikayet eden var, 10 kişilik grupta arkadaşını şikayet eden vatandaş var. Dolayısıyla zaten oradan numaranın sahibini bulmak çok kolay. O nedenle WhatsApp’ın içeriğini denetlemek gibi bir durum yok. İçerik değil burada sorun, kimin kim olduğunu bulmak. Dünya genelinde WhatsApp’ı izlemek mümkün değil. Bu yasa çıkarsa, Türkiye talep edebilir belki ama WhatsApp bu şekilde içerik tutmuyor.

[Kronos.News] 12.4.2020

‘İktidarın siyasi mahpuslara nefreti beni dehşete düşürüyor’

Abdülbaki Erdoğmuş: İktidarın siyasi tutuklulara duyduğu kin ve nefretin infaz yasasına yansıması beni dehşete düşürüyor. Buna susan herkes de sorumlu... Duyarsızlık, suskunluk, tepkisizlik hepimizin ahlakını, vicdanını kirletiyor.

TUBA DEMİR -11 Nisan 2020

Uzun süredir milyonlarca insanın merakla beklediği infaz yasa tasarısı meclise sunuldu. Ancak tasarı beklentileri karşılayamadı. Tartışmalara neden olan infaz yasa tasarısı ama ülkenin gündemi sadece bu değil. Koronavirüs, ekonomik kriz, OHAL’in etkileri, Kürt meselesi, işsizlik… 1999 seçimlerinde Anavatan Partisinden 21. Dönem Diyarbakır Milletvekili seçilen Abdülbaki Erdoğmuş, Türkiye gündemini Kronos’a değerlendirdi.

Cezaevlerinin suçsuz insanlarla dolup taştığını ifade eden Erdoğmuş, “Bir cemaate yakın ya da siyasi bir partiye üye olanları, düşünce ve fikirlerini ifade eden yazanları veya iktidara muhalif olanları suçlu ilan etmiş, görevlerinden uzaklaştırmış, mallarına el koymuş, cezalandırmış, keyfi olarak ağır cezalara mahkûm etmiş otoriter ve tek adam sistemine dayanan iktidar uygulamalarıyla karşı karşıyayız.” diyor.

‘YAŞANANLAR SADECE ZULÜM’

Abdülbaki Erdoğmuş, KHK ve OHAL uygulamalarının haksızlık ve hukuksuzluk sınırlarını çoktan aştığını belirtiyor: “Düşünce ve siyasi suçlu kabul edilenlere karşı mevcut iktidarın haksız ve keyfi uygulamaları artık ayyuka çıktı. Bütün bu uygulamalar ve hukuksuzluklar bir yana, iktidarın bu kesimlere duyduğu kin ve nefretin infaz yasasına yansıtılması kişisel olarak beni dehşete düşürüyor. Birilerine duyulan öfke ve husumetin adaleti ortadan kaldırması sadece ‘zulüm’ olarak izah edilebilir.”

‘TEPKİMİZİ ORTAYA KOYMALIYIZ’

Söz konusu keyfi uygulamaların ve hukuksuzlukların bir an önce son bulması gerektiğini söyleyen Erdoğmuş, bu haksızlıklar karşısında siyasetçiler başta olmak üzere susan herkesin sorumlu olduğunu da ekliyor. “Duyarsızlık, suskunluk, tepkisizlik neredeyse hepimizin ahlakını, vicdanını kirlettiğine inanıyorum. Haksızlık karşısında susarak ülkemize de, insanlarımıza da, onur ve izzetimize de zarar verdiğimizi itiraf etmeliyim. Bu nedenle her konuda olduğu gibi cezaevlerindeki mahpusların durumu konusunda da duyarlı olmalıyız. Tepkimizi ortaya koymalı ve iktidarın en azından infaz yasası konusunda adil davranmasını sağlamalıyız. Siyasi sorumluluk iktidarın olsa da vicdani, ahlaki ve insani sorumluluk hepimizin.”

Çin’de başlayıp tüm dünyaya yayılan Covid-19 salgını ile ilgili de değerlendirme yapan Erdoğmuş, “Genel olarak cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûmların koronavirüs tehlikesine karşı savunmasız bırakmak hak ihlali ve insanlık suçudur. Tehlikeye karşı istisnasız herkesin koruma altına alınması devletin görevleri arasındadır. Çünkü hepsinin can emniyeti devletin güvencesi altındadır.” dedi.

Abdülbaki Erdoğmuş

‘BAĞIŞ TOPLAMAK İKTİDARIN ACZİYETİNİ GÖSTERİR’

Salgının Türkiye’de hızlı yayılmasında iktidarın ihmali ve öngörüsüzlüğü olduğunu belirten Erdoğmuş, dünya salgınla mücadele için devlet bütçesinden pay ayırırken, Türkiye’nin halktan bağış toplamasını acziyet olarak değerlendiriyor: “Aralık ayından itibaren gündeme gelen koronavirüs, bizim ülkemizde ancak mart ayının ortalarına doğru ciddiye alınmaya başlandı. Geçen zaman zarfında devletin toplumu koruma konusunda yetersiz kalması virüsün yayılmasında etkili olduğu kanaatindeyim. Oysa çok daha önce gerekli tedbirler, önlemler alınmalıydı. Bunda sağlık sistemimizin ve devlet fonlarının yetersiz olmasının etkisi şüphesiz çok büyüktür. Dünya devletleri yüzlerce milyar bütçeden pay ayırırken, ülkemizde devlet eliyle zorunlu bağış toplanması iktidarın acziyetini, yetersizliğini ortaya koyması bakımından önemli bir örnektir.”

Pek çok ülkede olduğu gibi neden sokağa çıkma yasağı ilan edilmediğini sorduğumuz Erdoğmuş, sebebini ekonominin durumuna bağlıyor. “Ülke genelinde olmasa da bugün uygulanmakta olan sınırlı sokağa çıkma yasağı daha önce uygulanmalıydı diye düşünüyorum.” diyor ve ekliyor: “Bunun hayata geçirilememesinin en büyük nedeni bütçenin yetersiz olması, işsizlik fonu gibi bazı fonlarda toplanan paraların başka alanlarda kullanılmış olması. Bu durumda ülke genelinde uygulanacak sokağa çıkma yasağının maliyetini artık siz düşünün? Bu ihmalin, bütçe yetersizliğinin tek sorumlusu iktidardır. Sorgulanamayan yönetimlerin, denetlenemeyen bir iktidarın bu durumlarda kriz yönetmesi mümkün olabilir mi? Türkiye’nin nasıl hamasetle yönetildiğini umarım herkes anlamıştır. Kötü bir yönetimden dahi söz etmek zordur, çünkü yönetilmiyoruz, yönetim hukukumuz, yönetim sistemimiz yoktur. Denetleyen, hesap soran kurumlardan yoksunuz. Bu durumda nasıl yönetildiğimizi siz düşünün.”

DUA ELBETTE ÖNEMLİ, ANCAK…

Siyasetçi yönünün yanı sıra İmam Hatip mezunu ve İlahiyatçı kimliği de olan Erdoğmuş’a Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koronavirüs ile mücadele konusunda “dua edeceğiz, sabredeceğiz” açıklamalarını soruyoruz. “Dua elbette çok önemlidir. Dünyanın her bölgesinde dinleri, inançları farklı da olsa insanlar bu felaket karşısında ayinler düzenliyor, ilahiler okuyor, meditasyon yapılıyor. Müslümanların da dua etmelerinden daha doğal ne olabilir?” diyen Erdoğmuş, duanın psikolojik, moral, motivasyon gibi sükun ve huzur veren yönüyle de bir çok faydası olduğunu belirtiyor. Ardından, “Ancak…” diyor ve devam ediyor: “Dünya koronavirüs ile sağlık kurallarını uygulayarak mücadele ederken bizim dua ve sala ile karşı koymaya çalışmamız trajikomik. Hele ülkeyi yönetenlerin, kendi sorumluluklarını yerine getirmek, tedavi ve ilaç imkânlarını bulmak yerine toplumu dua ve sala ile oyalaması gerçekten izahı çok zor bir durum. İslam dini açısından da kabul edilemez bir anlayış ve açık bir maneviyat istismarıdır. Hz. Muhammed (sas) bir hadisinde, ‘Allah hiçbir hastalık vermemiştir ki devasını da vermiş olmasın. O halde, o devayı aramalısınız.’ buyuruyor. Korona felaketi karşısında iktidarın ve Diyanet’in tutumu gerçekten akıl, iz’an ve İslam’dan çok uzak.”

‘DİYANET, HİÇ BU KADAR POLİTİZE OLMADI’

Koronavirüs kapsamında başlatılan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan “Biz bize yeteriz Türkiye” bağış kampanyası için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği fetva için ise şunları söyledi Erdoğmuş: “Şöyle ki, hiçbir dönemde dini ve toplumsal değerlerimizin bu kadar kirletildiğini bilmiyorum. Kuruluşundan beri Diyanet İşleri Başkanlığı son on yılda olduğu kadar politize olmamıştır. Hiçbir dönemde bir iktidar veya herhangi bir partiye bu kadar angaje olmamıştır. Yayınladığı fetvalar, bildiriler, tebligatlar, okunan hutbeler, verilen vaazlar tam bir fecaat. Camilerde sala okutmalar, VIP Cuma namazı gibi trajikomik uygulamaların din adına, İslam referanslarıyla sunulması, din ile açıkça oynamak, politikaya alet etmek, istismar etmektir, İslam’a en büyük hakarettir! Sayın Erdoğan ve Diyanet İşleri Başkanı’nı en azından din konusunda daha dikkatli ve sağduyu ile hareket etmeleri gerektiğini özellikle belirtmek istiyorum. Bu alanın kirletilmesi toplum ve devlet için Korona’dan daha büyük zararlara yol açacağı bilinmelidir.”

‘TEK ADAM REJİMİNE DAYANAN CEBERUT UYGULAMALARLA KARŞI KARŞIYAYIZ’

Türkiye’nin bir türlü çözüme ulaşamayan ve kanayan yaralarından biri olan Kürt meselesi ile ilgili milletvekilliği yaptığı dönemde kapsamlı bir rapor hazırlayan Abdülbaki Erdoğmuş, “Üzerinden 20 yıl geçti ama bugün itibariyle de olumlu bir değişim söz konusu değil.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Hem Kürtler hem de ülke açısından zor bir dönemdi. Köy yakma ve zorunlu göçlerin, faili meçhul cinayetlerin, baskı ve dayatmaların en ağır biçimde yaşandığı bir süreçte ve bölgede OHAL’in devam ettiği bir dönemde, sözünü ettiğiniz çok kapsamlı bir rapor hazırlamıştım. ‘Demokrasi ve Toplumsal Barış’ başlıklı bu kapsamlı raporu, dönemin başbakanı, başbakan yardımcıları ve insan haklarından sorumlu devlet bakanına sunmuştum. Medya başta olmak üzere kamuoyu ile paylaşmamıştım. Zaten rapor üzerinden hiç siyaset de yapmadım. Amacım tamamıyla demokrasi ve barışın inşasına katkı sunmaktı. Raporu takdim ettiğim muhataplarım da bunu bildikleri için sağduyu ve nezaketle kabul edip okudular ve hükümet nezdinde de müzakere ettiler. Katkı derecesini bilmesem de karşılık bulduğunu ifade etmeliyim.”

“Yaklaşık bir yıl sonra kamuoyuyla paylaştığım bu raporu çoğaltarak parti ayırımı yapmadan bütün genel başkanlara ve milletvekillerinin tamamına gönderdim. Kürt meselesinin çoğulculuk ve özgürlükçü demokrasi ile çözümünün mümkün olduğu, ülke bütünlüğü ve toplumsal barışımızın ancak Kürt meselesini çözerek tesis edilebileceğini anlatmıştım. Genel olarak müspet karşılansa da askeri vesayetin ve OHAL’in egemen olduğu koşullarda hayat bulması kolay değildi. Esas itibariyle bu ülkede demokrasi, hukuk, eşitlik, özgürlük ve adalet arayışları hep sorun olarak görülüyordu. Bu bağlamda Kürt meselesini gündeme getirmek kuşkusuz risk oluşturuyordu. Siyasi sorumluluğumun gereği olarak böyle bir risk alarak çözüme katkı yapmak istemiştim.”

“Bugün itibariyle de olumlu yönde bir değişim söz konusu değil. Yüzlerce siyasetçi, yazar ve aydın cezaevlerinde. HDP eş Genel Başkanları, milletvekilleri mahkûm edilmiş. Belediye Başkanları, hukuksuz olarak görevlerinden alınmış, birçoğu tutuklanmış, yerlerine Kayyum atanmış. Halk iradesi yok sayılmakta, seçilenler cezalandırılmaktadır. Sorunun şiddet boyutu artarak devam etmekte, hak talepleri terörize edilerek ötelenmektedir. Düşünce ve fikir hürriyeti askıya alınmış, hak ihlalleri sıradanlaşmıştır. Otoriterizme ve tek adama dayanan yeni bir sistem ve ceberut uygulamalarla karşı karşıyayız. Söz konusu olumsuz uygulamalar, yalnız Kürtler için değil, hak-hukuk-adalet-demokrasi talepleri olan herkes ve her kesim için geçerlidir. KHK uygulamaları bunun en bariz örneğidir.”

“Kayyum uygulamalarının hukuka aykırılığı tartışma götürmez bir realitedir. Yargı kararı olmadan ve dışardan atama ile tayin edilen Kayyum uygulamasını yasal ve ahlaki olarak savunmak mümkün olabilir mi? Doğrudan ve keyfi yapılmış bir hak ve hukuk ihlalidir. Benzer uygulamalara ancak ihtilal/darbe dönemlerinde rastlanılabilir. Ayrıca halkın iradesini yok sayan ve ortadan kaldıran bir uygulamadır. Demokrasi ve siyaset açısından izahının mümkün olmadığı kanaatindeyim.”

Ayhan Bilgen’in, partide siyasi bir çürümüşlük var, sözünü hatırlatarak Selahattin Demirtaş sonrası HDP ve HDP’deki krizi, yaşanan tartışmaları nasıl değerlendirdiğini soruyoruz:

“Sayın Ayhan Bilgen’i kutluyorum. Özeleştiri yapmak herkes için bir erdemdir ancak bir siyasetçi için daha önemli ve değerli buluyorum. Çürümüşlük sadece HDP için söz konusu değil, genel olarak Türkiye siyaseti için geçerli olduğu kanaatindeyim. Bunun en başta gelen nedeninin, demokrasi iddiasıyla aslında demokrasiye karşı mücadele edilmesidir, diye düşünüyorum. Türkiye siyasetinin başlıca hastalıklarından birisinin bu anlayış olduğu kanaatindeyim. Kurulan her parti, ne yazık ki demokrasi iddiasıyla başlar, önce parti içi demokrasiyi, sonra da demokratik siyaseti katleder, imha eder ve yok eder. AK Parti’den daha güzel bir örnek verilebilir mi?”

‘HDP, DEMİRTAŞ’A GEREĞİ KADAR SAHİP ÇIKMADI’

“İktidar Partisi ve Ana Muhalefet partisi başta olmak üzere, HDP de dâhil bütün partiler bu yönüyle benzeşmektedir. Türkiye de genel olarak siyaset ve siyası kurumlar aynı açmazı yaşıyor. Adeta her parti kuruluşundan itibaren resmî ideoloji paralelinde şekillenir. Böyle olunca da çürümüşlük siyaset ve partiler için kaçınılmaz hale gelir. Üzülerek ifade etmeliyim ki aktif olan siyasi partilerin istisnasız tamamı sivil-özgür ve demokratik siyasetin önünde birer engel durumundadır.”

“HDP özelinde ise başka nedenler de sayılabilir. Resmî ideolojinin dayatması dışında, partiye egemen olmuş 20. yüz yılın katı sol ideolojisi ve PKK’nin yürüttüğü şiddet politikalarının oluşturduğu toplumsal ve psikolojik baskı HDP üzerinde çok açıkça hissedilmektedir. Entelektüel birikimin en çok yoğunlaştığı bir parti olmasına rağmen HDP’nin bu baskıları aşamaması kuşkusuz bir siyasi tıkanıklığa ve çürümüşlüğe yol açmaktadır. Bu nedenle, müdahil güç unsurlarını ve 20. yüzyılın ideolojisini aşmadan HDP’nin demokratik ve özgürlükçü siyasete öncülük yapmasını mümkün görmüyorum.”

“Sayın Demirtaş’ın konumuna gelince; karizması, cesareti ve toplumsal karşılığı dikkate alındığında, kendisinden sonra partide bir krizin yaşanmasını normal karşılıyorum. Ancak HDP’nin Sayın Demirtaş’a gereği kadar sahip çıkmaması bu krizin derinleşmesine yol açtığını düşünüyorum. Yüzlerce tutuklunun başlattığı açlık grevlerinde, içinde HDP milletvekilleri olmasına rağmen Salahattin Demirtaş için bir talep içermemesi buna bir örnektir. Sayın Demirtaş’a karşı bilinçli bir tavrın oluşturulduğu çok açıktır. Bunun en önemli nedeni, Salahattin Demirtaş ve arkadaşlarının HDP içinde ve Kürt siyasetinde demokratik bir açılım yapmasından endişe edilmesidir. Açıkça söylemek gerekirse, endişe duyanların başında iktidar ve müttefikleri ile PKK ve müttefikleri gelmektedir. Kaldı ki sadece HDP’nin değil, Kürt halkının iradesinin bu unsurlar tarafından bloke edildiğini düşünüyorum.

‘TÜRKİYE’DE YENİ BİR SİYASET İNŞASINA İHTİYAÇ VAR’

Türkiye’de yaşanan sorunlar karşısında muhalefet partilerinin tutumlarını sorduğumuzda cümlesine, Türkiye siyasetinin bir çürüme ve yozlaşma süreci yaşadığını ifade ederek başlayan Erdoğmuş, “Bu sorgulamayı yapmadan ve bir yüzleşme, özeleştiri gerçekleştirmeden mevcut partilerin geleceğini pek parlak görmüyorum.” diyor ve devam ediyor: “Demokrasiyi içselleştirmemiş veya demokrasiyi pragmatist emellerine alet eden siyasetçilerin egemen ve baskın olduğu bir siyasi anlayış söz konusu. Türkiye’nin inişli çıkışlı da olsa bir demokrasi geleneği vardı ancak bu geleneği de yok eden bir siyaset anlayışı hâkim olmuş durumdadır. Bu anlayış sadece iktidar partisi için değil, istisnasız her partide, yeni kurulmuş partiler de dâhil söz konusudur. Bu partilerin bir değişim içinde olabileceğine pek ihtimal vermiyorum ancak Türkiye’nin yeni bir siyaset inşasına ihtiyaç duyduğu açıktır. Halkın taleplerine doğru cevap vermek, ülkemizi daha ileriye götürecek, toplumsal barışımızı çoğulculuk temelinde ve hukuk güvencesinde sağlayacak, demokrasi geleneğine de sahip çıkacak yepyeni bir siyasete ihtiyacımızın olduğuna inanıyorum.”

“Fazla iyimser olmamakla birlikte, Korona sonrası dönemde mevcut siyaset anlayışının virüsle birlikte geride kalmasını umuyorum. Bize düşen, insanımızın özgür ve mutlu geleceği için gayretlerimizi, çabalarımızı, enerjimizi sivil siyaset zemininde harcamaktır. Bu çabaların demokrasi, hukukun üstünlüğü ve barış için daha anlamlı olacağına inanıyorum.”

[Kronos.News] 11.4.2020

Kuzeyden ve Doğudan art arda korkutan depremler

Bingöl’de 4.3, Karadeniz açıklarında da 4.2 büyüklüğünde birer deprem meydana geldi. Kısa süreli paniğe neden olan depremlerde, can ve mal kaybı yaşanmadığı öğrenildi.

BOLD – Edinilen bilgiye göre, Karadeniz açıklarındaki deprem saat 05.31’de 12 kilometre derinlikte gerçekleşti. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, 4,2 büyüklüğündeki sarsıntının, Bartın’ın Amasra ilçesine 182 kilometre uzaklıkta meydana geldiği kaydedildi.

BİNGÖL’DE DE DEPREM OLDU

Bingöl’de de saat 09.38’de, 4.3 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Çevre illerden de hissedilen deprem, kısa süreli paniğe neden oldu. AFAD Deprem Dairesi Başkanlığı, merkez üssü Karlıova ilçesi olan depremin 7 kilometre derinlikte gerçekleştiğini kaydetti. Bingöl kent merkezi ile Batman, Siirt ve Tunceli’de de hissedilen deprem nedeniyle can ve mal kaybı yaşanmadı.

[BoldMedya] 12.4.2020

20 baro, Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan ‘cezaevi yönetmeliği’ne dava açtı

Ankara Barosu’nun da aralarında olduğu 20 baro, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan, terör suçlarında avukatın savunma belgelerinin fiziki olarak aranabilmesini düzenleyen cezaevi yönetmeliğine dava açtı.

BOLD – Barolar, Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’te, terör kapsamındaki suçlarda avukatın savunmaya ilişkin belgelerinin fiziki olarak aranabilmesinin önünü açan düzenlemenin yürütmesinin durdurulması ve iptalini istedi.

Danıştay Başkanlığı’na verilen dava dilekçesinde, yönetmeliğin 72. maddesinin 2. fıkrasının (e) bendinde, “Avukatların hükümlü ile kurumda yapmış olduğu görüşme sırasında konuşmaları yansıtan ve bizzat avukat tarafından elle tutulan kayıtlar hakkında da bu bent hükümleri uygulanır” denildiği hatırlatıldı.

Dilekçede, “Düzenleme ile cezaevi yönetimine sınırsız bir tasarruf hakkı tanınarak temel hak ve özgürlüklere doğrudan müdahale edilmesinin önü açılmıştır” denildi. 1136 sayılı Avukatlık Yasası’nın, avukatlara “sır saklama” yükümlülüğü verdiğine işaret edilen dilekçede, buna düzenleme ile müdahale edildiği belirtildi.

SAVUNMA HAKKININ ENGELLENMESİ

Dilekçede, “Avukatın sır saklama yükümlülüğü, öğrendiği bilgileri açığa vurmalarını yasaklamaktadır. Avukatlara öğrendikleri bu bilgilerle ilgili tanıklıktan çekinme hakkı tanındığı gibi, avukatlar için arama ve el koyma, koruma tedbirleri de özel olarak düzenlenmiştir. Genel hükümler çerçevesinde yapılacak arama ve el koyma avukatın müvekkiliyle ilgili belgelerine el konulmasına engel teşkil etmediğinden bu durum avukatın sır saklama yükümlülüğüne aykırıdır” ifadelerine yer verildi. Dilekçede, “düzenlemenin müvekkil-avukat güven ilişkisine darbe vurarak temel bir insan hakkı olan savunma hakkının tam anlamıyla kullanılmasına engel olacağı” belirtilerek yürütmenin durdurulması istendi.

[BoldMedya] 12.4.2020

İnfaz düzenlemesini hazırlayan AKP ve MHP’ye Saddam Hüseyin uyarısı

AKP ve MHP’nin birlikte hazırladıkları infaz yasa tasarısının siyasi tutukluları kapsamamasını eleştiren HDP Milletvekili Mensur Işık, Saddam Hüseyin’i hatırlattı.

BOLD – HDP Muş Milletvekili Mensur Işık, Meclis Genel Kurulunda görüşmeleri devam eden infaz yasa teklifine sert eleştiriler getirdi. Işık, “Dünün mazlumları bugünün zalimleri olmuş” diyerek siyasal İslamcılara dikkat çekti.

Işık, “Dün mazlum olan, dün mağdur olan, mağdur edebiyatı yapan AKP bugün tam bir zalimane politikayla önümüze bir paket getirilmiştir. Bu paket, vicdansız, adaletsiz bir paket. Bu paket, bir kısım yandaşlarınıza verdiğiniz sözü yerine getirmenin paketidir” dedi. MA’nın haberine göre, düzenlemenin bir özel af olduğuna dikkati çeken Işık, yargının iktidarın elinde bir sopa gibi kullanıldığını ifade etti.

DÜŞMAN CEZA HUKUKU
Işık, şunları dile getirdi: “Siz HDP’ye ve Kürtlere karşı düşman ceza hukukunu yürütüyorsunuz, yürütmeye devam ediyorsunuz. Saddam Hüseyin en az 10 bin Kürt’ü katletti. Saddam Hüseyin’i yargılayan hâkim de bir Kürt. Saddam Hüseyin mahkemedeyken Kürt hâkim, ‘Ey Saddam, ne istiyorsun?’ diyor, ‘Var mı bizden bir isteğin mahkeme olarak?’ diyor. ‘Evet.’ diyor, ‘Ben adil yargılanmak istiyorum’ diyor. Mahkeme hâkimi ne diyor kendisine biliyor musunuz. ‘Ey Saddam! Bu yasaları siz çıkardınız, sen çıkardın; bu yasalarla siz yargılanacaksınız’ diyor. İşte tam da mesele bu. Hukuk hepimize, herkese elbette bir gün lazım olacaktır.”

Işık, koronavirüsten cezaevinde yaşanacak ölümlerden iktidarın sorumlu olacağını belirtti.

[BoldMedya] 12.4.2020

Bilim Kurulu üyelerini istifadan Sağlık Bakanı Koca vazgeçirdi

Koronavirüs ile mücadele kapsamında 31 şehirde ilan edilen iki günlük sokağa çıkma yasağının gece açıklanması, Bilim Kurulundaki bazı isimleri istifanın eşiğine getirdi. Ancak devreye Sağlık Bakanı Fahrettin Koca girdi.

BOLD – İçişleri Bakanlığı genelgesiyle koronavirüs tedbirleri kapsamında 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta ilan edilen 48 saatlik sokağa çıkma yasağı krize neden oldu. Vatandaşlar panik içersinde sokaklara dökülüp gıda kuyruklarına girerken Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu da istifa krizi yaşadı.

Yeniçağ’dan Fatih Ergin’in haberine göre, yasağın duyulduğu ilk andan itibaren yurttaşların maskesiz ve eldivensiz bir şekilde sokağa çıkarak market ve fırınlara akın etmesi nedeniyle sosyal mesafenin ortadan kalkması Bilim Kurulunda bazı üyeleri rahatsız etti.

İktidarın bu tutumunun Bilim Kurulundaki bazı üyelerin istifa noktasına getirdiği, ancak Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın devreye girerek söz konusu isimleri ikna ettiği öne sürüldü. Edinilen bilgilere göre ise, Koca’nın da tedbirsiz şekilde sokağa çıkma yasağından rahatsız olduğu belirtildi.

BAŞARILI MÜCADELEYE DARBE

İstifa etmeyi düşünen Bilim Kurulu üyelerinin sokağa çıkma yasağının iki saat önceden duyurulması sonucunda halkın market, büfe, fırın ve benzin istasyonlarına yığılmasının bugüne kadar salgına karşı verilen başarılı mücadeleye darbe vurulduğu şeklinde gördüğü kaydedildi. İstifa noktasına gelen üyelerin, “İstifa ederseniz, Türkiye’yi koronaya karşı mücadelesinde yalnız bırakmakla anılırsınız” denilerek ikna edildiği iddia edildi.

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü ise, sokağa çıkma yasağı kararı ardından yurttaşların market büfe ve bakkallara akın etmesi ile ilgili değerlendirmesinde, “İyi gidiyorduk, ama bugünkü karar sonrası sokağa taşan insanların etkilerini maalesef bir kaç hafta sonra acı şekilde yaşayacağız. Gelen görüntüler çok vahim gerçekten çok üzgünüm” şeklinde konuşmuştu.

[BoldMedya] 12.4.2020