‘İktidarın siyasi mahpuslara nefreti beni dehşete düşürüyor’

Abdülbaki Erdoğmuş: İktidarın siyasi tutuklulara duyduğu kin ve nefretin infaz yasasına yansıması beni dehşete düşürüyor. Buna susan herkes de sorumlu... Duyarsızlık, suskunluk, tepkisizlik hepimizin ahlakını, vicdanını kirletiyor.

TUBA DEMİR -11 Nisan 2020

Uzun süredir milyonlarca insanın merakla beklediği infaz yasa tasarısı meclise sunuldu. Ancak tasarı beklentileri karşılayamadı. Tartışmalara neden olan infaz yasa tasarısı ama ülkenin gündemi sadece bu değil. Koronavirüs, ekonomik kriz, OHAL’in etkileri, Kürt meselesi, işsizlik… 1999 seçimlerinde Anavatan Partisinden 21. Dönem Diyarbakır Milletvekili seçilen Abdülbaki Erdoğmuş, Türkiye gündemini Kronos’a değerlendirdi.

Cezaevlerinin suçsuz insanlarla dolup taştığını ifade eden Erdoğmuş, “Bir cemaate yakın ya da siyasi bir partiye üye olanları, düşünce ve fikirlerini ifade eden yazanları veya iktidara muhalif olanları suçlu ilan etmiş, görevlerinden uzaklaştırmış, mallarına el koymuş, cezalandırmış, keyfi olarak ağır cezalara mahkûm etmiş otoriter ve tek adam sistemine dayanan iktidar uygulamalarıyla karşı karşıyayız.” diyor.

‘YAŞANANLAR SADECE ZULÜM’

Abdülbaki Erdoğmuş, KHK ve OHAL uygulamalarının haksızlık ve hukuksuzluk sınırlarını çoktan aştığını belirtiyor: “Düşünce ve siyasi suçlu kabul edilenlere karşı mevcut iktidarın haksız ve keyfi uygulamaları artık ayyuka çıktı. Bütün bu uygulamalar ve hukuksuzluklar bir yana, iktidarın bu kesimlere duyduğu kin ve nefretin infaz yasasına yansıtılması kişisel olarak beni dehşete düşürüyor. Birilerine duyulan öfke ve husumetin adaleti ortadan kaldırması sadece ‘zulüm’ olarak izah edilebilir.”

‘TEPKİMİZİ ORTAYA KOYMALIYIZ’

Söz konusu keyfi uygulamaların ve hukuksuzlukların bir an önce son bulması gerektiğini söyleyen Erdoğmuş, bu haksızlıklar karşısında siyasetçiler başta olmak üzere susan herkesin sorumlu olduğunu da ekliyor. “Duyarsızlık, suskunluk, tepkisizlik neredeyse hepimizin ahlakını, vicdanını kirlettiğine inanıyorum. Haksızlık karşısında susarak ülkemize de, insanlarımıza da, onur ve izzetimize de zarar verdiğimizi itiraf etmeliyim. Bu nedenle her konuda olduğu gibi cezaevlerindeki mahpusların durumu konusunda da duyarlı olmalıyız. Tepkimizi ortaya koymalı ve iktidarın en azından infaz yasası konusunda adil davranmasını sağlamalıyız. Siyasi sorumluluk iktidarın olsa da vicdani, ahlaki ve insani sorumluluk hepimizin.”

Çin’de başlayıp tüm dünyaya yayılan Covid-19 salgını ile ilgili de değerlendirme yapan Erdoğmuş, “Genel olarak cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûmların koronavirüs tehlikesine karşı savunmasız bırakmak hak ihlali ve insanlık suçudur. Tehlikeye karşı istisnasız herkesin koruma altına alınması devletin görevleri arasındadır. Çünkü hepsinin can emniyeti devletin güvencesi altındadır.” dedi.

Abdülbaki Erdoğmuş

‘BAĞIŞ TOPLAMAK İKTİDARIN ACZİYETİNİ GÖSTERİR’

Salgının Türkiye’de hızlı yayılmasında iktidarın ihmali ve öngörüsüzlüğü olduğunu belirten Erdoğmuş, dünya salgınla mücadele için devlet bütçesinden pay ayırırken, Türkiye’nin halktan bağış toplamasını acziyet olarak değerlendiriyor: “Aralık ayından itibaren gündeme gelen koronavirüs, bizim ülkemizde ancak mart ayının ortalarına doğru ciddiye alınmaya başlandı. Geçen zaman zarfında devletin toplumu koruma konusunda yetersiz kalması virüsün yayılmasında etkili olduğu kanaatindeyim. Oysa çok daha önce gerekli tedbirler, önlemler alınmalıydı. Bunda sağlık sistemimizin ve devlet fonlarının yetersiz olmasının etkisi şüphesiz çok büyüktür. Dünya devletleri yüzlerce milyar bütçeden pay ayırırken, ülkemizde devlet eliyle zorunlu bağış toplanması iktidarın acziyetini, yetersizliğini ortaya koyması bakımından önemli bir örnektir.”

Pek çok ülkede olduğu gibi neden sokağa çıkma yasağı ilan edilmediğini sorduğumuz Erdoğmuş, sebebini ekonominin durumuna bağlıyor. “Ülke genelinde olmasa da bugün uygulanmakta olan sınırlı sokağa çıkma yasağı daha önce uygulanmalıydı diye düşünüyorum.” diyor ve ekliyor: “Bunun hayata geçirilememesinin en büyük nedeni bütçenin yetersiz olması, işsizlik fonu gibi bazı fonlarda toplanan paraların başka alanlarda kullanılmış olması. Bu durumda ülke genelinde uygulanacak sokağa çıkma yasağının maliyetini artık siz düşünün? Bu ihmalin, bütçe yetersizliğinin tek sorumlusu iktidardır. Sorgulanamayan yönetimlerin, denetlenemeyen bir iktidarın bu durumlarda kriz yönetmesi mümkün olabilir mi? Türkiye’nin nasıl hamasetle yönetildiğini umarım herkes anlamıştır. Kötü bir yönetimden dahi söz etmek zordur, çünkü yönetilmiyoruz, yönetim hukukumuz, yönetim sistemimiz yoktur. Denetleyen, hesap soran kurumlardan yoksunuz. Bu durumda nasıl yönetildiğimizi siz düşünün.”

DUA ELBETTE ÖNEMLİ, ANCAK…

Siyasetçi yönünün yanı sıra İmam Hatip mezunu ve İlahiyatçı kimliği de olan Erdoğmuş’a Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koronavirüs ile mücadele konusunda “dua edeceğiz, sabredeceğiz” açıklamalarını soruyoruz. “Dua elbette çok önemlidir. Dünyanın her bölgesinde dinleri, inançları farklı da olsa insanlar bu felaket karşısında ayinler düzenliyor, ilahiler okuyor, meditasyon yapılıyor. Müslümanların da dua etmelerinden daha doğal ne olabilir?” diyen Erdoğmuş, duanın psikolojik, moral, motivasyon gibi sükun ve huzur veren yönüyle de bir çok faydası olduğunu belirtiyor. Ardından, “Ancak…” diyor ve devam ediyor: “Dünya koronavirüs ile sağlık kurallarını uygulayarak mücadele ederken bizim dua ve sala ile karşı koymaya çalışmamız trajikomik. Hele ülkeyi yönetenlerin, kendi sorumluluklarını yerine getirmek, tedavi ve ilaç imkânlarını bulmak yerine toplumu dua ve sala ile oyalaması gerçekten izahı çok zor bir durum. İslam dini açısından da kabul edilemez bir anlayış ve açık bir maneviyat istismarıdır. Hz. Muhammed (sas) bir hadisinde, ‘Allah hiçbir hastalık vermemiştir ki devasını da vermiş olmasın. O halde, o devayı aramalısınız.’ buyuruyor. Korona felaketi karşısında iktidarın ve Diyanet’in tutumu gerçekten akıl, iz’an ve İslam’dan çok uzak.”

‘DİYANET, HİÇ BU KADAR POLİTİZE OLMADI’

Koronavirüs kapsamında başlatılan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan “Biz bize yeteriz Türkiye” bağış kampanyası için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği fetva için ise şunları söyledi Erdoğmuş: “Şöyle ki, hiçbir dönemde dini ve toplumsal değerlerimizin bu kadar kirletildiğini bilmiyorum. Kuruluşundan beri Diyanet İşleri Başkanlığı son on yılda olduğu kadar politize olmamıştır. Hiçbir dönemde bir iktidar veya herhangi bir partiye bu kadar angaje olmamıştır. Yayınladığı fetvalar, bildiriler, tebligatlar, okunan hutbeler, verilen vaazlar tam bir fecaat. Camilerde sala okutmalar, VIP Cuma namazı gibi trajikomik uygulamaların din adına, İslam referanslarıyla sunulması, din ile açıkça oynamak, politikaya alet etmek, istismar etmektir, İslam’a en büyük hakarettir! Sayın Erdoğan ve Diyanet İşleri Başkanı’nı en azından din konusunda daha dikkatli ve sağduyu ile hareket etmeleri gerektiğini özellikle belirtmek istiyorum. Bu alanın kirletilmesi toplum ve devlet için Korona’dan daha büyük zararlara yol açacağı bilinmelidir.”

‘TEK ADAM REJİMİNE DAYANAN CEBERUT UYGULAMALARLA KARŞI KARŞIYAYIZ’

Türkiye’nin bir türlü çözüme ulaşamayan ve kanayan yaralarından biri olan Kürt meselesi ile ilgili milletvekilliği yaptığı dönemde kapsamlı bir rapor hazırlayan Abdülbaki Erdoğmuş, “Üzerinden 20 yıl geçti ama bugün itibariyle de olumlu bir değişim söz konusu değil.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Hem Kürtler hem de ülke açısından zor bir dönemdi. Köy yakma ve zorunlu göçlerin, faili meçhul cinayetlerin, baskı ve dayatmaların en ağır biçimde yaşandığı bir süreçte ve bölgede OHAL’in devam ettiği bir dönemde, sözünü ettiğiniz çok kapsamlı bir rapor hazırlamıştım. ‘Demokrasi ve Toplumsal Barış’ başlıklı bu kapsamlı raporu, dönemin başbakanı, başbakan yardımcıları ve insan haklarından sorumlu devlet bakanına sunmuştum. Medya başta olmak üzere kamuoyu ile paylaşmamıştım. Zaten rapor üzerinden hiç siyaset de yapmadım. Amacım tamamıyla demokrasi ve barışın inşasına katkı sunmaktı. Raporu takdim ettiğim muhataplarım da bunu bildikleri için sağduyu ve nezaketle kabul edip okudular ve hükümet nezdinde de müzakere ettiler. Katkı derecesini bilmesem de karşılık bulduğunu ifade etmeliyim.”

“Yaklaşık bir yıl sonra kamuoyuyla paylaştığım bu raporu çoğaltarak parti ayırımı yapmadan bütün genel başkanlara ve milletvekillerinin tamamına gönderdim. Kürt meselesinin çoğulculuk ve özgürlükçü demokrasi ile çözümünün mümkün olduğu, ülke bütünlüğü ve toplumsal barışımızın ancak Kürt meselesini çözerek tesis edilebileceğini anlatmıştım. Genel olarak müspet karşılansa da askeri vesayetin ve OHAL’in egemen olduğu koşullarda hayat bulması kolay değildi. Esas itibariyle bu ülkede demokrasi, hukuk, eşitlik, özgürlük ve adalet arayışları hep sorun olarak görülüyordu. Bu bağlamda Kürt meselesini gündeme getirmek kuşkusuz risk oluşturuyordu. Siyasi sorumluluğumun gereği olarak böyle bir risk alarak çözüme katkı yapmak istemiştim.”

“Bugün itibariyle de olumlu yönde bir değişim söz konusu değil. Yüzlerce siyasetçi, yazar ve aydın cezaevlerinde. HDP eş Genel Başkanları, milletvekilleri mahkûm edilmiş. Belediye Başkanları, hukuksuz olarak görevlerinden alınmış, birçoğu tutuklanmış, yerlerine Kayyum atanmış. Halk iradesi yok sayılmakta, seçilenler cezalandırılmaktadır. Sorunun şiddet boyutu artarak devam etmekte, hak talepleri terörize edilerek ötelenmektedir. Düşünce ve fikir hürriyeti askıya alınmış, hak ihlalleri sıradanlaşmıştır. Otoriterizme ve tek adama dayanan yeni bir sistem ve ceberut uygulamalarla karşı karşıyayız. Söz konusu olumsuz uygulamalar, yalnız Kürtler için değil, hak-hukuk-adalet-demokrasi talepleri olan herkes ve her kesim için geçerlidir. KHK uygulamaları bunun en bariz örneğidir.”

“Kayyum uygulamalarının hukuka aykırılığı tartışma götürmez bir realitedir. Yargı kararı olmadan ve dışardan atama ile tayin edilen Kayyum uygulamasını yasal ve ahlaki olarak savunmak mümkün olabilir mi? Doğrudan ve keyfi yapılmış bir hak ve hukuk ihlalidir. Benzer uygulamalara ancak ihtilal/darbe dönemlerinde rastlanılabilir. Ayrıca halkın iradesini yok sayan ve ortadan kaldıran bir uygulamadır. Demokrasi ve siyaset açısından izahının mümkün olmadığı kanaatindeyim.”

Ayhan Bilgen’in, partide siyasi bir çürümüşlük var, sözünü hatırlatarak Selahattin Demirtaş sonrası HDP ve HDP’deki krizi, yaşanan tartışmaları nasıl değerlendirdiğini soruyoruz:

“Sayın Ayhan Bilgen’i kutluyorum. Özeleştiri yapmak herkes için bir erdemdir ancak bir siyasetçi için daha önemli ve değerli buluyorum. Çürümüşlük sadece HDP için söz konusu değil, genel olarak Türkiye siyaseti için geçerli olduğu kanaatindeyim. Bunun en başta gelen nedeninin, demokrasi iddiasıyla aslında demokrasiye karşı mücadele edilmesidir, diye düşünüyorum. Türkiye siyasetinin başlıca hastalıklarından birisinin bu anlayış olduğu kanaatindeyim. Kurulan her parti, ne yazık ki demokrasi iddiasıyla başlar, önce parti içi demokrasiyi, sonra da demokratik siyaseti katleder, imha eder ve yok eder. AK Parti’den daha güzel bir örnek verilebilir mi?”

‘HDP, DEMİRTAŞ’A GEREĞİ KADAR SAHİP ÇIKMADI’

“İktidar Partisi ve Ana Muhalefet partisi başta olmak üzere, HDP de dâhil bütün partiler bu yönüyle benzeşmektedir. Türkiye de genel olarak siyaset ve siyası kurumlar aynı açmazı yaşıyor. Adeta her parti kuruluşundan itibaren resmî ideoloji paralelinde şekillenir. Böyle olunca da çürümüşlük siyaset ve partiler için kaçınılmaz hale gelir. Üzülerek ifade etmeliyim ki aktif olan siyasi partilerin istisnasız tamamı sivil-özgür ve demokratik siyasetin önünde birer engel durumundadır.”

“HDP özelinde ise başka nedenler de sayılabilir. Resmî ideolojinin dayatması dışında, partiye egemen olmuş 20. yüz yılın katı sol ideolojisi ve PKK’nin yürüttüğü şiddet politikalarının oluşturduğu toplumsal ve psikolojik baskı HDP üzerinde çok açıkça hissedilmektedir. Entelektüel birikimin en çok yoğunlaştığı bir parti olmasına rağmen HDP’nin bu baskıları aşamaması kuşkusuz bir siyasi tıkanıklığa ve çürümüşlüğe yol açmaktadır. Bu nedenle, müdahil güç unsurlarını ve 20. yüzyılın ideolojisini aşmadan HDP’nin demokratik ve özgürlükçü siyasete öncülük yapmasını mümkün görmüyorum.”

“Sayın Demirtaş’ın konumuna gelince; karizması, cesareti ve toplumsal karşılığı dikkate alındığında, kendisinden sonra partide bir krizin yaşanmasını normal karşılıyorum. Ancak HDP’nin Sayın Demirtaş’a gereği kadar sahip çıkmaması bu krizin derinleşmesine yol açtığını düşünüyorum. Yüzlerce tutuklunun başlattığı açlık grevlerinde, içinde HDP milletvekilleri olmasına rağmen Salahattin Demirtaş için bir talep içermemesi buna bir örnektir. Sayın Demirtaş’a karşı bilinçli bir tavrın oluşturulduğu çok açıktır. Bunun en önemli nedeni, Salahattin Demirtaş ve arkadaşlarının HDP içinde ve Kürt siyasetinde demokratik bir açılım yapmasından endişe edilmesidir. Açıkça söylemek gerekirse, endişe duyanların başında iktidar ve müttefikleri ile PKK ve müttefikleri gelmektedir. Kaldı ki sadece HDP’nin değil, Kürt halkının iradesinin bu unsurlar tarafından bloke edildiğini düşünüyorum.

‘TÜRKİYE’DE YENİ BİR SİYASET İNŞASINA İHTİYAÇ VAR’

Türkiye’de yaşanan sorunlar karşısında muhalefet partilerinin tutumlarını sorduğumuzda cümlesine, Türkiye siyasetinin bir çürüme ve yozlaşma süreci yaşadığını ifade ederek başlayan Erdoğmuş, “Bu sorgulamayı yapmadan ve bir yüzleşme, özeleştiri gerçekleştirmeden mevcut partilerin geleceğini pek parlak görmüyorum.” diyor ve devam ediyor: “Demokrasiyi içselleştirmemiş veya demokrasiyi pragmatist emellerine alet eden siyasetçilerin egemen ve baskın olduğu bir siyasi anlayış söz konusu. Türkiye’nin inişli çıkışlı da olsa bir demokrasi geleneği vardı ancak bu geleneği de yok eden bir siyaset anlayışı hâkim olmuş durumdadır. Bu anlayış sadece iktidar partisi için değil, istisnasız her partide, yeni kurulmuş partiler de dâhil söz konusudur. Bu partilerin bir değişim içinde olabileceğine pek ihtimal vermiyorum ancak Türkiye’nin yeni bir siyaset inşasına ihtiyaç duyduğu açıktır. Halkın taleplerine doğru cevap vermek, ülkemizi daha ileriye götürecek, toplumsal barışımızı çoğulculuk temelinde ve hukuk güvencesinde sağlayacak, demokrasi geleneğine de sahip çıkacak yepyeni bir siyasete ihtiyacımızın olduğuna inanıyorum.”

“Fazla iyimser olmamakla birlikte, Korona sonrası dönemde mevcut siyaset anlayışının virüsle birlikte geride kalmasını umuyorum. Bize düşen, insanımızın özgür ve mutlu geleceği için gayretlerimizi, çabalarımızı, enerjimizi sivil siyaset zemininde harcamaktır. Bu çabaların demokrasi, hukukun üstünlüğü ve barış için daha anlamlı olacağına inanıyorum.”

[Kronos.News] 11.4.2020

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder