Türkiye'nin bugünkü fotoğrafına, mahkeme salonları ve yargıda yaşananlara dikkatli bakınca 27 Mayıs sonrasına tıpa tıp benzediğini göreceksiniz!
Menderes ve arkadaşlarının idam kararları açıklandıktan sonra Yassıada’nın hâkim ve savcıları, Heybeliada’dan Savarona gemisine bindirilip Marmara Denizi’nde gezintiye çıkarıldı.
Savarona, Cumhurbaşkanlığı’na tahsis edilmiş bir gemiydi ve protokole tabiydi. İnfaz emirlerini verenler en üst protokolle taltif edildi. Onlar zafer sarhoşu olmuş eğlenirken, Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül, Adnan Menderes ise 17 Eylül 1960’ta idam edildi. Diğer idamlıklar ve hapis cezası alanlar Kayseri Cezaevi’ne nakledildi.
60 sonrası Yassıada’nın hâkimleri, savcıları, soruşturma kurulu üyeleri, adalet sisteminin en üst mertebelerine atandı, ömürlerinin sonuna kadar da hep üst mertebelerde kaldılar.
“Sizi buraya tıkan kudret böyle istiyor.” diyen Başhâkim Salim Başol, 61 Anayasası’yla kurulan Anayasa Mahkemesi’ne, Başsavcı Altay Egesel Yargıtay’a üye yapıldı. Egesel daha sonra Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanlığına getirildi.
Necdet Darıcıoğlu Askerî Yargıtay Başsavcı Yardımcılığına, Askerî Yargıtay Başsavcı Başyardımcılığına, Askerî Yargıtay üyeliğine, Anayasa Mahkemesi üyeliğine ve nihayet Anayasa Mahkemesi Başkanlığına getirildi.
İbrahim Hilmi Senil Danıştay Başkanı, Anayasa Mahkemesi üyesi ve daha sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı yapıldı. Yüksek Soruşturma Kurulu üyelerinden Necdet Menteş, Yargıtay Başkanlığına getirildi, Ulusu Hükümeti’nde Adalet Bakanı oldu.
Ferruh Adalı, Yargıtay 1. Başkanlığına getirildi. Abdullah Üner, önce Yargıtay 2. Başkanı, sonra da Anayasa Mahkemesi üyesi oldu. Nihat Saçlıoğlu, Askerî Yargıtay’da üyelik, Daire Başkanlığı, 2. Başkanlık ve Başsavcılık yaptıktan sonra Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Hasan Gürsel, hâkim tuğgeneral olarak Askerî Yargıtay Daire Başkanlığı yaptıktan sonra Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Servet Tüzün, Askerî Yargıtay üyeliği ve Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Hikmet Kümbetlioğlu, Danıştay 8. Daire Başkanlığına; Fahrettin Kıyak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına; Fazlı Öztan, Yargıtay 2. Başkanlığına, Anayasa Mahkemesi üyeliğine; Vecihi Tönük, Danıştay 6. Daire Başkanlığına; Fahrettin Öztürk, Danıştay 1. Mürettep Daire Başkanlığına; Mustafa Hayrettin Perk, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanlığına; Ziya Kayla, Maliye Müsteşarlığına, Merkez Bankası Genel Müdürlüğüne, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu üyeliğine, Türkiye Vakıflar Bankası İdare Meclisi Başkanlığına, Merkez Bankası Banka Meclisi üyeliğine, Bakanlar Kurulu kontenjanından YÖK üyeliğine, İş Bankası denetçiliğine; Hakkı İsmail Beşe, Kurucu Meclis üyeliğine; Mustafa Karaoğlu, Danıştay üyeliğine, Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine getirildiler.
27 Mayıs 1960 askerî darbesinin ilk 7 ayı içinde 94’ü Yargıtay ve Danıştay üyesi olmak üzere toplam 614 yargı mensubu re’sen emekliye sevk edildi. 241 üyesi olan Yargıtay’ın 66 üyesi (dörtte birinden fazlası re’sen), 54 üyesi olan Danıştay’ın 28 üyesi (yarısından çoğu re’sen), 3123 kişilik yerel mahkeme hâkim ve savcı kadrosundan 520’si doğrudan emekliye sevk edildi (altıda biri re’sen).
Emekli edilenlerin yerlerine darbe rejiminin onayladığı isimler atandı. 27 Mayıs ideolojisi yüksek yargı organlarında hiç bozulmadan devam etti. 12 Eylül Anayasası’yla yargıya hâkim olan resmî ideoloji kalıcı hâle getirildi.
Yassıada’da hukuk askıya alınmış, insanlık suçları işlenmişti.
Ödüllendirilen icraatlar ise şöyleydi...
38 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin ilk icraatlarından biri 1 No’lu Yüksek Adalet Divanı’nın kurulması ve DP’lilerin yargılanmasını öngören kanunun kabul edilmesiydi. Milli Birlik Komitesi, Yassıada’yı bir cezaevi hâline getirdi ve burada görev yapacaklarla ilgili bütün tayin yetkilerini kendi üstüne aldı. İdamların infazı için 65 yaş haddi kaldırıldı. Yüksek Soruşturma Kurulu ve Yüksek Adalet Divanı henüz kurulurken, ölüm cezası yolları hızla açıldı.
Aralarında askerlerin de olduğu hâkim ve savcılar, DP’ye düşman olanlardan özel olarak seçildi. Heybeliada’daki bir otel kiralanıp lojman hâline getirildi. Bölgeye giriş ve çıkışlar yasaklandı. Atatürk’ün yatı Yassıada Komutanı Tarık Güryay’ın emrine verildi, mahkemelerde görev yapanlara moral geceleri düzenlendi.
27 Mayıs’tan itibaren bir cadı avı başlatıldı. Demokrat Partililer askerî araçlara doldurulup hapishanelere götürüldü. İl, ilçe, bucak ve nahiye başkanları ile muhtarlar ve küçük yörelerde özellikle DP’li bilinen eşraftan kim varsa (Mithat Perin 70 bine yakın kişi olduğunu iddia ediyor) gözaltına alındı.
Herhangi bir vatandaşın mahkeme kararı olmadan bir ay süreyle tutuklu kalabileceğine dair kanun çıkarıldı. Davutpaşa ve çeşitli cezaevlerinde masum insanlar bir ihbar yüzünden aylarca, neyle suçlandığını bilmeden gözaltında tutuldu. Büyük bir kısmı işkenceye maruz kaldı, fiilî, sözlü saldırıya, dipçik darbelerine, hakaretlere uğradılar.
Namık Gedik gözaltındayken öldürüldü, intihar etti dendi.
Ankara Harp Okulu’nda ve İstanbul Davutpaşa Kışlası’nda tutuklu olarak toplanan DP’lilerin Yassıada’ya sevki sırasında korkunç hakaretler, elle tacizler, darp ve benzeri sahneler yaşandı. Yassıada’ya elleri kelepçeli, silahlar üzerlerine çevrili götürüldüler.
İdam kararı çok önceden verilmiş ve gerekli bütün tedbirler alınmıştı. MBK doğrudan doğruya komitenin bir karargâhı olan Dolmabahçe’deki irtibat bürosunu kurdu. Bütün emniyet kuvvetleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na, fakat irtibat bürosu MBK’ya bağlandı. İrtibat bürosunda görevli olanlar ordu mensubu idi.
Yassıada duruşmalarının başlamasından birkaç ay sonra idamların yapılacağı İmralı Adası’nda hazırlıklar başladı. Zeytin fidanı için çukur açılıyor diye mezar kazıldı. Cephane için sandık diyerek tabut yapıldı. Kale direği diye darağaçları kuruldu. Mahkeme sürerken İstanbul Emniyet Müdürü Nevzat Emrealp’tan cellat ve bir hayli de darağacı istendi.
402 milletvekilinin sorgulanması bir ay içinde yapıldı. Savunma hakkı sınırlandı. Neden suçlandıklarını bilemediler, haklarındaki iddialara cevap vermeleri mümkün olmadı. Kararlar, gerekçeleri hariç olarak sanıklara okundu. Duruşmaları Albay Tarık Güryay makam masasından izledi. Hoşuna gitmeyen savunmalara müdahale etti.
DP’lilerin yakınları ile görüşmesi engellendi. Sınırlı sayıda izin verilenlerden bazılarından para alındı. Mahkeme salonu subaylar ile dolduruldu.
İdam kararları MBK tarafından hemen tasdik edildikten sonra infaz emri helikopterle İstanbul’a getirilip ada komutanlığına tebliğ edildi. İdam kararları okunmasından sonra idam mahkûmları iki hücumbotla İmralı’ya gönderildi. Tasdik olunan üç karar 16-17 Eylül’de infaz edildi.
[Ali Emir Pakkan] 1.10.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Elleri bağlı adama ordular taarruz... [Abdullah Aymaz]
“Allah bize yeter, O, ne güzel Vekildir.” (3/173) âyetinin tefsirine devam ediyoruz. Üstad Hazretleri, fâni hayatta içimizdeki sonsuzluk aşkını nasıl teskin edebileceğimizi de bu âyete dayanarak izah ediyor:
“Hem gayet katî bir surette hissettim ve o îmanî şuur ile hakkalyakîn bildim ki; fıtratımda çok şiddetli olan aşk-ı bekâ; Bâki-i Zülkemâl’in bekâsına, varlığına iki cihetle bakarken, enaniyetin perde çekmesiyle, mahbubunu kaçırmış, aynasına perestiş etmiş bir serseme dönmüş gördüm. Ve o çok derin ve kuvvetli sonsuzluk aşkı; bizzat ve sebepsiz, fıtraten sevilen ve perestiş edilen kemâl-i mutlak bir isminin gölgesi vasıtasıyla mâhiyetimde hükmedip, o aşk-ı bekâyı vermiş ve muhabbet için hiçbir illet ve hiçbir garazı ve zatından başka hiçbir sebep iktiza etmeyen kemâl-i zâtî perestişe kâfi ve vâfi iken –sâbıkan beyan ettiğimiz ve herbirisine bir hayat ve bir bekâ değil, belki elden gelse binlerce dünya hayatı ve bekâ feda edilmeye lâyık olan- mezkûr bâkî meyveleri dahi ihsan etmekle, o fıtrî aşkı şiddetlendirmiş hissettim. Elimden gelseydi vücudumun bütün zerreleriyle HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL diyecektim ve o niyetle dedim. Ve bekâsını arayan ve bekâ-yı İlahîyi bulan ve şuur-u îmânî –ki, bir kısım meyvelerine daha önce geçtiği üzere ‘Hem… hem… hem…’ler ile işaret ettim. Bana öyle zevk ve şevk verdi ki, bütün ruhumla, bütün kuvvetimle, en derin kalbimde nefsimle beraber, HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL dedim.
Birinci Mertebe burada bitiyor ve “İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye” başlıyor. Üstad Hazretleri tam bu günlerde yaşadığımız sürece benzer bir gadir ve zulüm dalgasından bahsederek bizlere kestirme çıkış yolunu gösteriyor:
“Fıtratımdaki hadsiz acizliğimle beraber, ihtiyarlık, gurbet, kimsesizlik ve tecridim içinde, ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbimde dedim: ‘Elleri bağlı, zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. O biçarenin –yani benim için- bir dayanma noktası yok mu?’ diye ‘Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil’ âyetine müracaat ettim. Bana bildirdi ki; ‘İmanî intisap tezkeresiyle Kadir-i Mutlak öyle bir sultana dayanırsın ki, yer yüzünde her baharda dört yüz bin milletten mürekkep nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihaz ve donanımlarını mükemmel bir intizamla vermekle beraber, her sene ağaçlar ve kuşlar denilen o iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirerek yeni elbiseler giydirir, urbalarını ve formalarını değiştirir… Tavuğun ve kuşun fistanlarını ve çarşaflarını tazelendirdiği gibi dağın elbisesini ve sahranın yüz örtüsünü değiştirir… Ve başta insan olarak, hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medeni insanların son zamanda keşfettikleri et ve şeker vesair taamların hülâsaları gibi belki yüz derece o medenî hülâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nevinden tohum ve çekirdek denilen Rahmanî hülâsalara koyup o hülâsaları dahi, onların pişirmelerine ve intisatlarına (yayılmalarına) dair kaderi tâifeleri içine sarıp muhafaza için küçücük sandukçalara koyup tevdi eder. O sandukçaların îcadı ‘kâf-nun’ fabrikasında o kadar çabuk, kolay ve çoklukladır ki, Kur’an der: ‘Bir emir ile yapılır.’ Hem o umum hülâsalar, bir şehri doldurmadığı ve birbirine benzedikleri ve aynı madde oldukları halde, Rezzâk-ı Kerim onlardan bir yaz mevsiminde pişirdiği gayet çeşitli ve leziz yiyecekler, zeminin bütün şehirlerini bir cihette doldurabilir.
“İşte sen, imânî intisap tezkeresiyle böyle bir dayanma noktası bulabildiğinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir mânevî kuvvet buldum ki, değiş şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okutturabilir imanî bir iktidar hissederek bütün ruhum ile ‘HASBÜNALLAH’I VE Nİ’ME’L-VEKİL’ dedim. Hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir meded isteme noktası için yine o âyete müracaat ettim. Bana dedi ki: ‘Sen memlûkiyet ve ubudiyet intisap ve irtibatı ile öyle bir Mâlik-i Kerim’e mensup ve iâşe defterinde mukayyetsin ki; her bahar ve yazda gaybtan ve hiçten umulmadığı yerden ve kuru bir topraktan kaldırır, indirir tarzında yüz defa zemin sofrasını ayrı ayrı yemekleriyle tezyin eder, serer. Güya zamanın seneleri ve her senenin günleri, birbiri arkasından gelen ihsan meyvelerine ve rahmet taamlarına birer kap ve bir Rezzâk-ı Rahîm’in küllî ve cüz’î ihsânat mertebelerine birer meşher ve sergilerdir. İşte sen böyle bir Ganiyy-i Mutlak’ın kulusun. Kulluğuna şuurun varsa, senin elîm fakrın (muhtaçlığın) leziz bir iştiha olur.’ Ben de o dersimi aldım. Nefsimle beraber ‘Evet, evet, doğrudur’ deyip Allah’a tevekkül ederek ‘Allah bize yeter. O, ne güzel Vekil’dir’ dedim.”
Fetih Suresinin 4. Ve 7. Âyetlerinde “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.” (48/4-7) buyurulmaktadır. En küçük atom zerresinden sinekten, karıncadan gökteki meteorlara ve yıldızlara kadar her şey onun memuru, askeri ve ordularından bir orduda nefer… Ama O’nun memuru O’nun askeri. Onun için bir sinek Nemrut’u, öldürüyor, karıncalar da Firavunun sarayını yıkıyorlar. Bir mikrop, koskoca bir cebbar zâlimi gebertiyor. Çünkü, sineğin de, karıncanın da, mikrobun dayanma noktası Cenab-ı Hakkın kudreti… “Allah bize yeter. O, ne güzel Vekildir.” diyen Üstad’ın da nokta-i istinadı da Allah’tır. Onun için ona karşı ordular da saldırıya geçse de hiçbir şey yapamazlar. Bizler de gerçekten inanarak günde 500 veya 5000 defa “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” diyerek O’na dayanalım ve O’na güvenelim…
[Abdullah Aymaz] 1.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Hem gayet katî bir surette hissettim ve o îmanî şuur ile hakkalyakîn bildim ki; fıtratımda çok şiddetli olan aşk-ı bekâ; Bâki-i Zülkemâl’in bekâsına, varlığına iki cihetle bakarken, enaniyetin perde çekmesiyle, mahbubunu kaçırmış, aynasına perestiş etmiş bir serseme dönmüş gördüm. Ve o çok derin ve kuvvetli sonsuzluk aşkı; bizzat ve sebepsiz, fıtraten sevilen ve perestiş edilen kemâl-i mutlak bir isminin gölgesi vasıtasıyla mâhiyetimde hükmedip, o aşk-ı bekâyı vermiş ve muhabbet için hiçbir illet ve hiçbir garazı ve zatından başka hiçbir sebep iktiza etmeyen kemâl-i zâtî perestişe kâfi ve vâfi iken –sâbıkan beyan ettiğimiz ve herbirisine bir hayat ve bir bekâ değil, belki elden gelse binlerce dünya hayatı ve bekâ feda edilmeye lâyık olan- mezkûr bâkî meyveleri dahi ihsan etmekle, o fıtrî aşkı şiddetlendirmiş hissettim. Elimden gelseydi vücudumun bütün zerreleriyle HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL diyecektim ve o niyetle dedim. Ve bekâsını arayan ve bekâ-yı İlahîyi bulan ve şuur-u îmânî –ki, bir kısım meyvelerine daha önce geçtiği üzere ‘Hem… hem… hem…’ler ile işaret ettim. Bana öyle zevk ve şevk verdi ki, bütün ruhumla, bütün kuvvetimle, en derin kalbimde nefsimle beraber, HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’ME’L-VEKİL dedim.
Birinci Mertebe burada bitiyor ve “İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye” başlıyor. Üstad Hazretleri tam bu günlerde yaşadığımız sürece benzer bir gadir ve zulüm dalgasından bahsederek bizlere kestirme çıkış yolunu gösteriyor:
“Fıtratımdaki hadsiz acizliğimle beraber, ihtiyarlık, gurbet, kimsesizlik ve tecridim içinde, ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbimde dedim: ‘Elleri bağlı, zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. O biçarenin –yani benim için- bir dayanma noktası yok mu?’ diye ‘Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil’ âyetine müracaat ettim. Bana bildirdi ki; ‘İmanî intisap tezkeresiyle Kadir-i Mutlak öyle bir sultana dayanırsın ki, yer yüzünde her baharda dört yüz bin milletten mürekkep nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihaz ve donanımlarını mükemmel bir intizamla vermekle beraber, her sene ağaçlar ve kuşlar denilen o iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirerek yeni elbiseler giydirir, urbalarını ve formalarını değiştirir… Tavuğun ve kuşun fistanlarını ve çarşaflarını tazelendirdiği gibi dağın elbisesini ve sahranın yüz örtüsünü değiştirir… Ve başta insan olarak, hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medeni insanların son zamanda keşfettikleri et ve şeker vesair taamların hülâsaları gibi belki yüz derece o medenî hülâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nevinden tohum ve çekirdek denilen Rahmanî hülâsalara koyup o hülâsaları dahi, onların pişirmelerine ve intisatlarına (yayılmalarına) dair kaderi tâifeleri içine sarıp muhafaza için küçücük sandukçalara koyup tevdi eder. O sandukçaların îcadı ‘kâf-nun’ fabrikasında o kadar çabuk, kolay ve çoklukladır ki, Kur’an der: ‘Bir emir ile yapılır.’ Hem o umum hülâsalar, bir şehri doldurmadığı ve birbirine benzedikleri ve aynı madde oldukları halde, Rezzâk-ı Kerim onlardan bir yaz mevsiminde pişirdiği gayet çeşitli ve leziz yiyecekler, zeminin bütün şehirlerini bir cihette doldurabilir.
“İşte sen, imânî intisap tezkeresiyle böyle bir dayanma noktası bulabildiğinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir mânevî kuvvet buldum ki, değiş şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okutturabilir imanî bir iktidar hissederek bütün ruhum ile ‘HASBÜNALLAH’I VE Nİ’ME’L-VEKİL’ dedim. Hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir meded isteme noktası için yine o âyete müracaat ettim. Bana dedi ki: ‘Sen memlûkiyet ve ubudiyet intisap ve irtibatı ile öyle bir Mâlik-i Kerim’e mensup ve iâşe defterinde mukayyetsin ki; her bahar ve yazda gaybtan ve hiçten umulmadığı yerden ve kuru bir topraktan kaldırır, indirir tarzında yüz defa zemin sofrasını ayrı ayrı yemekleriyle tezyin eder, serer. Güya zamanın seneleri ve her senenin günleri, birbiri arkasından gelen ihsan meyvelerine ve rahmet taamlarına birer kap ve bir Rezzâk-ı Rahîm’in küllî ve cüz’î ihsânat mertebelerine birer meşher ve sergilerdir. İşte sen böyle bir Ganiyy-i Mutlak’ın kulusun. Kulluğuna şuurun varsa, senin elîm fakrın (muhtaçlığın) leziz bir iştiha olur.’ Ben de o dersimi aldım. Nefsimle beraber ‘Evet, evet, doğrudur’ deyip Allah’a tevekkül ederek ‘Allah bize yeter. O, ne güzel Vekil’dir’ dedim.”
Fetih Suresinin 4. Ve 7. Âyetlerinde “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.” (48/4-7) buyurulmaktadır. En küçük atom zerresinden sinekten, karıncadan gökteki meteorlara ve yıldızlara kadar her şey onun memuru, askeri ve ordularından bir orduda nefer… Ama O’nun memuru O’nun askeri. Onun için bir sinek Nemrut’u, öldürüyor, karıncalar da Firavunun sarayını yıkıyorlar. Bir mikrop, koskoca bir cebbar zâlimi gebertiyor. Çünkü, sineğin de, karıncanın da, mikrobun dayanma noktası Cenab-ı Hakkın kudreti… “Allah bize yeter. O, ne güzel Vekildir.” diyen Üstad’ın da nokta-i istinadı da Allah’tır. Onun için ona karşı ordular da saldırıya geçse de hiçbir şey yapamazlar. Bizler de gerçekten inanarak günde 500 veya 5000 defa “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” diyerek O’na dayanalım ve O’na güvenelim…
[Abdullah Aymaz] 1.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Yeni Bir Hikaye [M. Sacit Arvasi]
Müezzinin okuduğu aşr-ı şerif ulu mabedin kubbelerinde yankılanıyor, oradan Emir Sultanların, Somuncu Babaların feyizlerini yutmuş asırlık duvarlara çarparak, ölümsüz bir nâme gibi insanın ruhuna işliyordu.
El-Fatiha sözüyle ikisi de ellerine doldurduklarını yüzlerine sürerek dışarı çıktılar. Canciğer arkadaştılar. Geçen Cuma günü vizelerin bitmesiyle rahatlamış ve bu pazar Uludağ’a yürüyüşe karar vermişlerdi. Kireç Ocakları’ndan çıkıp bir yay çizerek Çekirge’ye ineceklerdi. Murat oldukça zinde görünüyordu. Cıva gibi derler ya, işte tam da öyle…
Her zaman yaptığı gibi, “r” harfinin üstüne basa basa
-Kardeşim hazır mısın dedi.
Bülent memnuniyetsiz bir mimikle, elleri ceplerinde cevap verdi.
-Soğuk.
Murat’ın yüzünü buruşturduğunu görünce de:
-Hem baksana şu bulutlara, yağmur yağacak, dedi.
-Hayır yağmayacak.
Bülent dudaklarını birbirine bastırarak, aynı memnuniyetsiz mimikle:
-Dünya dönüyor, güneş doğup batıyor, bu hava da ben yağacağım diyor.
-Fena mı olur kardeşim, dedi Murat, biz yola çıkıp giderken, hafiften bir yağmur şarkısına başlayacak, damlalar toprakta raks ederken ölümsüz melodiler fısıldayacak kulaklarımıza, biz de bu tatlı armoniyle Uludağ’a doğru bir vals çizerek toprağa basmadan yürüyeceğiz, kanatlanmış ruhlarımıza ağırlıklarımızı vererek, dedi ve bir orkestra yönetircesine salladığı kollarını usta bir tiyatrocu edasıyla yavaşça yanlarına bıraktı.
Bülent, yaptıklarını arkadaşının deliliğine hamlederek bir müddet endişeli endişeli baktı, sonra hafifçe gülümsedi:
-Shakspeare’i mi okudun dün gece?
-Evet dedi Murat, hem Shakspeare’i hem de zamanın bedisini.
-Oğlum, dedi Bülent, bu gidişle ne “Doğu” olacaksın ne de “Batı.”
Murat şiddetle itiraz ederek:
-Hayır, ben yalnızca gerektiğinde batıya giden bir doğuyum, dedi.
Başka şeyler de söyleyecekti ki, Bülent kolundan çekerek:
-Haydi, haydi yürü, gidelim artık dedi.
Tempolu bir şekilde Okçu Baba’nın türbesinden geçtiler, Üftade’ye bir Fatiha okuduktan sonra Akbıyık’tan tahinli pide ve simit alarak tarihi evlerin daracık sokaklarından şehrin dışına çıktılar. Bursa’ya hakim bir yerde durup tahinli pide ve simitlerini yemeğe başladılar. Murat:
-Şuraya bak Bülent, dedi. Koca şehir yorgun bir insan gibi başını Uludağ’a yaslamış uyuyor.
Dirseğiyle arkadaşına vurdu Bülent:
-Haksızlık etme! Evet Uludağ’a yaslanmış ama uyumuyor, baksana şu ışıklara! Sadece bizim gibi sabahın köründe ve bu soğukta Uludağ’a çıkacak kadar aklından zoru yok o kadar. Gözlerini açmış, yorganına bürünmüş, öylece bekliyor. Güneşten de bir haber yok bu sabah. O da buluttan pelerini sırtına çekip tırmanmazken Uludağ’ın eteklerini, bir biz, iki tane deli… Hayır hayır bir deli, bir de ona uyacak kadar zırdeli.
-Sen de mi Bürütüs?
-Ne?
-Sen de mi okudun Shakspeare’i?
Cevap gelmeyince devam etti Murat:
-İnan bana dostum, bu seher vaktinde sihirli bir flütten dökülürcesine kuşların dillerinden yükselen şarkıların eşliğinde, susamlı bir simidi yerken Uludağ’ın kucağında uyuyan şu Bursa’nın deliksiz uykusunu seyretmek, bulutların üstünde yürümek gibi bir şey, martıların kanatlarına basmak gibi.
Zıtlaşmışlardı yine, inadına konuştu Bülent:
-Bırak bulutları kirletmeyi, hem rahat bırak zavallı martıları! Haydi kalk, kalk!
Yeniden yola koyuldular. Bir müddet sessizce yol aldıktan sonra Bülent:
-Haydi, bir şeyler anlat, dedi.
-Ne anlatayım?
-Ne bileyim, anlat bir şeyler işte, yoksa bu yol tükenir mi?
-Yol dedin de, sana bizim gibi yola çıkıp giden üç kişinin hikayesini anlatayım.
Alaylı bir tebessüm yayıldı Bülent’in dudaklarına:
-Shakespeare’den mi?
-Taktın sen de Shakespeare’e. Hayır, ondan değil. Sözün, dilinde en anlamlı, en güzel, en yalın, en sanatlı, en anlaşılır ve en tesirli bir şekilde ifadesini bulduğu Efendiler Efendisi’nden.
‘Öyle mi?’ dercesine kaşlarını oynattı Bülent, sonra bakışlarını yola dikerek anlatılanı edeple dinlemeye hazırladı kendini.
-Efendimiz (SAV) bir gün kendisini dinleyenlere şunu anlatmış:
“Sizden evvel yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş düştü ve mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine şöyle dediler: ‘İyi amellerinizle dua etmekten başka sizi buradan hiçbir şey kurtaramaz.’
İçlerinden birisi:
-Allah’ım ! Benim ihtiyar annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma ne de hayvanlarıma bir şey içirmezdim. Günün birinde odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Oldukça geç döndüm. İçmeleri için süt hazırladım. Fakat, onları uyumuş buldum ve uyandırmaya kıyamadım. Onlar içmeden evvel, ailece bu sütten içmeyi de hoş görmedim. Çanak elimde olduğu halde uyanmalarını bekledim. Nihayet gün ışıdı. Çocuklar ayaklarımın dibinde ağlıyorlardı. Derken annem ve babam uyandılar ve akşamdan kalan sütlerini içtiler. Allah’ım! Eğer bu işi Sen’in rızan için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belayı bizden uzaklaştır, dedi. Taş bir parça açıldı lâkin çıkılacak gibi değildi.
İkincisi şöyle dedi:
-İlahî! Amcamın bir kızı vardı ki, bir erkek bir kadını ne kadar sevebilirse, işte ben de o kadar seviyordum onu. Ondan kâm almak istedim, lâkin teklifimi kabul etmedi. Birkaç sene sonra bir kıtlığa uğrayınca bana başvurdu. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona yüzyirmi altın verdim. Kabul etti. Başbaşa kalınca amcamın kızı, ‘Allah’tan kork da bana bir kötülük yapma!’ dedi. Ben de bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım, verdiğim altınları da onda bıraktım.
-Müthiş bir irade dostum, dedi Bülent, çığlık atarcasına. Müthiş! Böyle bir durumda iradesini ortaya koymak her babayiğidin harcı değil.
-Evet, dedi Murat, anlıyor musun şimdi yüce kitabın “Yaklaşmayın!” emrini? O, bazı şeyler için “Yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor. Ne muhteşem bir beyan. Bazı şeylere yaklaşmayacaksın dostum! Yoksa şartlar oluştuktan sonra insanın iradesine hâkim olması…
Bülent sözünü keserek “devam et.” dedi.
Murat arkadaşının yüzüne baktı.
-Devamm etmesine edeyim de sen “babayiğit” deyip erken taltif ettin bu zalimi.
Bülent yerinde kala kaldı, hayret eve öfke karışımı bir tonda:
-Zalim mi? diye haykırdı.
-Zalim tabi
-Ya bırak Allah’ını seversen ya! Uçuk kaçık yorumlarla güzelim hikayeyi mahvetme. “Zalimmiş!” söyle bakayım, nasıl?
-Biraz sabırlı ol, hikayenin sonunda açıklayacağım. Şimdi birak devam edeyim.
Yine yola koyuldular.
-Evet, nerede kalmıştım? Hah!
Bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım, verdiğim altınları da ona bıraktım. Allah’ım ! Eğer bu işi sırf Sen’in rızanı kazanmak için yapmış isem, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden gider! diye yalvardı.
Mağaranın kapısı bir parça daha açıldı, yine çıkılabilecek durumda değildi.
Üçüncüsü de şöyle dedi.:
-Allah’ım! Ücretle amele tuttum ve ücretlerini verdim. Låkin, yalnız biri ücretini almadan çekip gitti. Onun ücretini işlettim, onun nam ve hesabına mal çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek:
-Ücretimi ver dedi.
Ben de, şu gördüğün deve, öküz, koyun, hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür, dedim. O da
‘Ey Allah kulu! Benimle alay etme!’dedi. Seninle alay etmiyorum, hak olanı dosdoğru söylüyorum, dedim. Bunun üzerine mallarını aldı ve hepsini sürüp götürdü. Hiçbir şey bırakmadı.
İlahî! Eğer bunu Sen’in rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden def et, dedi. Taş, mağaranın ağzından kaydı, onlar da çıkıp gittiler.
Murat sözünü bitirdiğinde, Bülent derin bir düşünceye dalmıştı. Böylece bir müddet bakışlarına basarak yürüdüler. Murat:
-Şimdi söyle. Sence birinci ve ikinci duada taş biraz kaydığı halde neden onların çıkmasına izin verecek şekilde bir açılma olmadı?
-Doğrusu bugüne kadar hiç düşünmedim bunu. Sen yorma bizi kestirmeden yumurtlayıver cevabı.
-O zaman hikayeye dönüp bu sefer biraz daha yakından bakmalıyız. Birincisinde anne babanın hakkına riayet var ama çocukların hakkına tecavüz var. Anne babasına o hürmeti gösterirken çocukları açlıktan ağlatıyor. Allah da taşı biraz kaydırarak adeta “çocuklarının hakkına riayet etmediğin için ancak bu kadar…” deyiveriyor. İkinci adama zalim dedim çünkü o kadıncağızın zor durumundan istifade etmeye kalkıyor. Daha önce kadına birleşmeyi teklif ediyor ama kadıncağız ret ediyor. Demek ki iffetli bir kadın. Sonra artık nasıl bir ihtiyaca maruz kalmışsa teklifini kabul ediyor. Adam başbaşa kalıyor, kimbilir belki elbisesini çıkarttırıyor yani o kadını öyle bir duruma koyuyor ki, ruhuna öyle bir damga vuruyor ki o kadın ömrünün sonuna kadar o travmayı unutamaz. Onun için zalim dedim. Zaten taş da çıkmalarına vermeyecek şekilde biraz yana kayıyor.
-Afferin be. Kedi olalı bir fare yakaladın. Bak beklemiyordum bunu, dedi Bülent.
-İçinde kadın ve çocuk olan ayet ve hadisleri galiba yeni bir bakış açısıyla yeniden okumamız lazım. Ben de yıllarca bu hikayeyi dinlerken bu ikinci adama “Kahraman” diyordum, adamın tarafından baktığında öyledir de ama kadının tarafından baktığında bu “Kahraman” zalime dönüşüveriyor.
Yine sessizliğe büründüler.
Bülent çevresine bakınıp:
-Şu çöplere bak, insanlar yemiş, atmış gitmiş, yemiş, atmış gitmiş.
-Bilmiyorlar, dedi Murat.
-Neyi bilmiyorlar? Tabiatı kirletmemeleri gerektiğini mi?
-Hayır hayır. Tabiat ve tabiatın içindeki her şeyin birer ayet olduğunu bilmiyorlar. Yoksa Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın ayetleridir diye en güzel kaplarda, evlerinin en güzel yerlerine asan insanlar, Kuran’ın ayet dediği tabiatı kirletirler miydi?
-Ooo birader, iyice bizim dünyamıza döndün ha! Bak, şimdi Doğu oldun işte.
-Haydi canım! Böyle şeyler için Doğu veya Batı, Kuzey ya da Güney olmaya gerek yok. Yalnızca akıl sahibi olmak yeterlidir. Şu çalıya, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, dünyanın en iyi terzilerini getirsen, bir elbise diktiremezsin. Hal böyleyken şuursuz topraktan mı diyeceksin, yoksa ağaçtan mı bileceksin?
-Öyle demiyorlar ama!
-Bırak şimdi başkasını, şu an biz varız. Ve bir kitap gibi önümüze serilen şu muhteşem güzelliği seyrediyoruz. Sanattan sanatkâra geçelim, eserden müessire. Böylece her şeyde O’na bir yol bularak daima huzurda olduğumuzun farkına varalım.
Murat’ın sözleri bir araba gürültüsüyle kesildi. Yana açılarak arabaya yol verdiler. Araba uzaklaşırken Bülent:
-Toros, 92 model.
-Mükemmel! dedi, Murat.
-Ne mükemmeli be!
Murat sesini yükselterek:
-Mükemmel tabii! Bir zamanlar 92 model modaydı, şimdi 2003. Seneye 2003 eskiyecek, 2004 revaç bulacak. İnsan yapısı noksan olduğu için sürekli eskiyor. Ama sen hiç 93 model bir at duydun mu, ya da modası geçmiş bir portakal? Mükemmel işte dostum. İlk yaratmış, en orijinal yaratmış.
Yine bir müddet sustular. Murat mühim bir şey keşfetmişcesine:
-Söyle bakayım, dedi, elmaya tadı nereden gelir?
‘Bu çocuk yine olmayacak bir cevap verir buna’ diye de geçirdi içinden. ‘En iyisi cevap vermemek.’
Devam etti Murat:
-Ağaçtan mı, sudan mı? Yoksa, toprak veya havadan mı?
Cevap beklemeden devam etti:
-Bir şey kendisinde olmayanı verebilir mi?
Bülent susmayı tercih ediyordu. Murat’ın da bu tercihe itirazı yoktu:
-Ağacı kemiriyorsun, elmanın tadı yok, suyu içiyorsun, elmanın tadı yok. Havada yok, toprakta yok. Elmaya bu tat, bu koku nereden geldi?
Sesini alçaltarak:
-Onların hepsi birer sebep. Elmaya tadı veren bizzat Allah’tır. Elmaya tadı veren de O, kış meyvesi olduğu için donmasın diye portakalı antifiriz ile kaplayan da O.
Yeni bir şey bulmuşcasına durdu, bir müddet şaşkın şaşkın bakındı. Sonra ağlamaklı bir sesle:
-Kurban olduğum, dedi. Sulu olduğu için, üzerimize dökmeyelim diye portakalı dilim dilim koymuşsun. Allah’ım seni ben çok seviyorum.
Bir müddet daha yol aldılar. Bülent:
-Her şey Allah’tan da…
Sözü hemen kaptı Murat:
-Sanatkâr, sanat cinsinden değil dostum, dedi. Sanatkâr, sanat cinsinden değil. Ayağımızdaki ayakkabılar sanat, onu yapan kunduracı bir ayakkabı değildir. Ağaçlar sanat, insanlar sanat, kâinat sanat. Allah sanatkâr ve varlığı kendinden. Akıl kavrayamıyor mu? Haddini bilsin o zaman! Ne demiş ruh mimarlarından Zunnun: “O’nun zatını düşünmek cehil, işaretlemek şirk. Ne şu, ne bu, ne de o. Sonsuzu, yaldızlı bir kadehe doldurmak, masumca ama gülünç. Akıl yaldızlı da olsa nihayet bir kadeh, nihayetsizi nasıl içine alacak?
Konuşan hep Murat oluyordu, suskunluğu bozan da Bülent. Yine öyle oldu:
-Bulutlar ses vermeye başladı.
-Efendim, anlayamadım?
-Hafiften şarkı, toprakta raks eden damlalar… Yağmur yağmaya başladı, yağmur.
Murat başını kaldırıp bulutlara baktı. Alnına düşen yağmur damlalarını silerek:
-Hayır yağmur yağmıyor, dedi.
‘Pes’ dercesine kollarını yana açtı Bülent:
-Senin gözün kör mü, dedi. Dünya dönüyor, güneş doğup batıyor, yağmur da yağıyor işte.
-Yemin ederim, dedi Murat, yağmur yağmıyor, dünya dönmüyor, güneş doğup batmıyor.
Islanmaya başlayan Bülent çileden çıkacaktı ki, Murat hemen atıldı:
-Yağmur yağdırılıyor, dünya döndürülüyor.
Yağmur yağıyordu. Hem de hızını arttırarak, görülmemiş bir şekilde yağıyordu.
-Şuradaki mağaraya sığınalım, dedi Bülent.
Nefes nefese mağaraya koştular.
-Amma hafif şarkı ha! Bu basbayağı mehter marşı. Hem de hücum marşı.
İkisi de güldü. Biraz sonra ikisini de ürperten bir gürültü koptu, ardından her tarafı aydınlatan şimşekler çakmaya başladı. Bir şimşek, bir şimşek daha… Derken Bülent:
-İster misin şimdi, yolda anlattığın gibi, dağdan bir taş kopup gelsin ve mağaranın kapısını kapatsın! Murat bakışlarını arkadaşının yüzüne adeta çarptı. Bülent aldırmadan devam etti:
-Her şeye söyleyecek bir sözün var Muratcığım. Ama mağaranın ağzındaki taşı kaydıracak bir iyiliğin var mı?
İkisi de derin düşüncelerle sessizliğe büründü.
[M. Sacid Arvasi] 30.9.2018 [Thecrcl.ca]
El-Fatiha sözüyle ikisi de ellerine doldurduklarını yüzlerine sürerek dışarı çıktılar. Canciğer arkadaştılar. Geçen Cuma günü vizelerin bitmesiyle rahatlamış ve bu pazar Uludağ’a yürüyüşe karar vermişlerdi. Kireç Ocakları’ndan çıkıp bir yay çizerek Çekirge’ye ineceklerdi. Murat oldukça zinde görünüyordu. Cıva gibi derler ya, işte tam da öyle…
Her zaman yaptığı gibi, “r” harfinin üstüne basa basa
-Kardeşim hazır mısın dedi.
Bülent memnuniyetsiz bir mimikle, elleri ceplerinde cevap verdi.
-Soğuk.
Murat’ın yüzünü buruşturduğunu görünce de:
-Hem baksana şu bulutlara, yağmur yağacak, dedi.
-Hayır yağmayacak.
Bülent dudaklarını birbirine bastırarak, aynı memnuniyetsiz mimikle:
-Dünya dönüyor, güneş doğup batıyor, bu hava da ben yağacağım diyor.
-Fena mı olur kardeşim, dedi Murat, biz yola çıkıp giderken, hafiften bir yağmur şarkısına başlayacak, damlalar toprakta raks ederken ölümsüz melodiler fısıldayacak kulaklarımıza, biz de bu tatlı armoniyle Uludağ’a doğru bir vals çizerek toprağa basmadan yürüyeceğiz, kanatlanmış ruhlarımıza ağırlıklarımızı vererek, dedi ve bir orkestra yönetircesine salladığı kollarını usta bir tiyatrocu edasıyla yavaşça yanlarına bıraktı.
Bülent, yaptıklarını arkadaşının deliliğine hamlederek bir müddet endişeli endişeli baktı, sonra hafifçe gülümsedi:
-Shakspeare’i mi okudun dün gece?
-Evet dedi Murat, hem Shakspeare’i hem de zamanın bedisini.
-Oğlum, dedi Bülent, bu gidişle ne “Doğu” olacaksın ne de “Batı.”
Murat şiddetle itiraz ederek:
-Hayır, ben yalnızca gerektiğinde batıya giden bir doğuyum, dedi.
Başka şeyler de söyleyecekti ki, Bülent kolundan çekerek:
-Haydi, haydi yürü, gidelim artık dedi.
Tempolu bir şekilde Okçu Baba’nın türbesinden geçtiler, Üftade’ye bir Fatiha okuduktan sonra Akbıyık’tan tahinli pide ve simit alarak tarihi evlerin daracık sokaklarından şehrin dışına çıktılar. Bursa’ya hakim bir yerde durup tahinli pide ve simitlerini yemeğe başladılar. Murat:
-Şuraya bak Bülent, dedi. Koca şehir yorgun bir insan gibi başını Uludağ’a yaslamış uyuyor.
Dirseğiyle arkadaşına vurdu Bülent:
-Haksızlık etme! Evet Uludağ’a yaslanmış ama uyumuyor, baksana şu ışıklara! Sadece bizim gibi sabahın köründe ve bu soğukta Uludağ’a çıkacak kadar aklından zoru yok o kadar. Gözlerini açmış, yorganına bürünmüş, öylece bekliyor. Güneşten de bir haber yok bu sabah. O da buluttan pelerini sırtına çekip tırmanmazken Uludağ’ın eteklerini, bir biz, iki tane deli… Hayır hayır bir deli, bir de ona uyacak kadar zırdeli.
-Sen de mi Bürütüs?
-Ne?
-Sen de mi okudun Shakspeare’i?
Cevap gelmeyince devam etti Murat:
-İnan bana dostum, bu seher vaktinde sihirli bir flütten dökülürcesine kuşların dillerinden yükselen şarkıların eşliğinde, susamlı bir simidi yerken Uludağ’ın kucağında uyuyan şu Bursa’nın deliksiz uykusunu seyretmek, bulutların üstünde yürümek gibi bir şey, martıların kanatlarına basmak gibi.
Zıtlaşmışlardı yine, inadına konuştu Bülent:
-Bırak bulutları kirletmeyi, hem rahat bırak zavallı martıları! Haydi kalk, kalk!
Yeniden yola koyuldular. Bir müddet sessizce yol aldıktan sonra Bülent:
-Haydi, bir şeyler anlat, dedi.
-Ne anlatayım?
-Ne bileyim, anlat bir şeyler işte, yoksa bu yol tükenir mi?
-Yol dedin de, sana bizim gibi yola çıkıp giden üç kişinin hikayesini anlatayım.
Alaylı bir tebessüm yayıldı Bülent’in dudaklarına:
-Shakespeare’den mi?
-Taktın sen de Shakespeare’e. Hayır, ondan değil. Sözün, dilinde en anlamlı, en güzel, en yalın, en sanatlı, en anlaşılır ve en tesirli bir şekilde ifadesini bulduğu Efendiler Efendisi’nden.
‘Öyle mi?’ dercesine kaşlarını oynattı Bülent, sonra bakışlarını yola dikerek anlatılanı edeple dinlemeye hazırladı kendini.
-Efendimiz (SAV) bir gün kendisini dinleyenlere şunu anlatmış:
“Sizden evvel yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş düştü ve mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine şöyle dediler: ‘İyi amellerinizle dua etmekten başka sizi buradan hiçbir şey kurtaramaz.’
İçlerinden birisi:
-Allah’ım ! Benim ihtiyar annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma ne de hayvanlarıma bir şey içirmezdim. Günün birinde odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Oldukça geç döndüm. İçmeleri için süt hazırladım. Fakat, onları uyumuş buldum ve uyandırmaya kıyamadım. Onlar içmeden evvel, ailece bu sütten içmeyi de hoş görmedim. Çanak elimde olduğu halde uyanmalarını bekledim. Nihayet gün ışıdı. Çocuklar ayaklarımın dibinde ağlıyorlardı. Derken annem ve babam uyandılar ve akşamdan kalan sütlerini içtiler. Allah’ım! Eğer bu işi Sen’in rızan için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belayı bizden uzaklaştır, dedi. Taş bir parça açıldı lâkin çıkılacak gibi değildi.
İkincisi şöyle dedi:
-İlahî! Amcamın bir kızı vardı ki, bir erkek bir kadını ne kadar sevebilirse, işte ben de o kadar seviyordum onu. Ondan kâm almak istedim, lâkin teklifimi kabul etmedi. Birkaç sene sonra bir kıtlığa uğrayınca bana başvurdu. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona yüzyirmi altın verdim. Kabul etti. Başbaşa kalınca amcamın kızı, ‘Allah’tan kork da bana bir kötülük yapma!’ dedi. Ben de bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım, verdiğim altınları da onda bıraktım.
-Müthiş bir irade dostum, dedi Bülent, çığlık atarcasına. Müthiş! Böyle bir durumda iradesini ortaya koymak her babayiğidin harcı değil.
-Evet, dedi Murat, anlıyor musun şimdi yüce kitabın “Yaklaşmayın!” emrini? O, bazı şeyler için “Yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor. Ne muhteşem bir beyan. Bazı şeylere yaklaşmayacaksın dostum! Yoksa şartlar oluştuktan sonra insanın iradesine hâkim olması…
Bülent sözünü keserek “devam et.” dedi.
Murat arkadaşının yüzüne baktı.
-Devamm etmesine edeyim de sen “babayiğit” deyip erken taltif ettin bu zalimi.
Bülent yerinde kala kaldı, hayret eve öfke karışımı bir tonda:
-Zalim mi? diye haykırdı.
-Zalim tabi
-Ya bırak Allah’ını seversen ya! Uçuk kaçık yorumlarla güzelim hikayeyi mahvetme. “Zalimmiş!” söyle bakayım, nasıl?
-Biraz sabırlı ol, hikayenin sonunda açıklayacağım. Şimdi birak devam edeyim.
Yine yola koyuldular.
-Evet, nerede kalmıştım? Hah!
Bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım, verdiğim altınları da ona bıraktım. Allah’ım ! Eğer bu işi sırf Sen’in rızanı kazanmak için yapmış isem, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden gider! diye yalvardı.
Mağaranın kapısı bir parça daha açıldı, yine çıkılabilecek durumda değildi.
Üçüncüsü de şöyle dedi.:
-Allah’ım! Ücretle amele tuttum ve ücretlerini verdim. Låkin, yalnız biri ücretini almadan çekip gitti. Onun ücretini işlettim, onun nam ve hesabına mal çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek:
-Ücretimi ver dedi.
Ben de, şu gördüğün deve, öküz, koyun, hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür, dedim. O da
‘Ey Allah kulu! Benimle alay etme!’dedi. Seninle alay etmiyorum, hak olanı dosdoğru söylüyorum, dedim. Bunun üzerine mallarını aldı ve hepsini sürüp götürdü. Hiçbir şey bırakmadı.
İlahî! Eğer bunu Sen’in rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden def et, dedi. Taş, mağaranın ağzından kaydı, onlar da çıkıp gittiler.
Murat sözünü bitirdiğinde, Bülent derin bir düşünceye dalmıştı. Böylece bir müddet bakışlarına basarak yürüdüler. Murat:
-Şimdi söyle. Sence birinci ve ikinci duada taş biraz kaydığı halde neden onların çıkmasına izin verecek şekilde bir açılma olmadı?
-Doğrusu bugüne kadar hiç düşünmedim bunu. Sen yorma bizi kestirmeden yumurtlayıver cevabı.
-O zaman hikayeye dönüp bu sefer biraz daha yakından bakmalıyız. Birincisinde anne babanın hakkına riayet var ama çocukların hakkına tecavüz var. Anne babasına o hürmeti gösterirken çocukları açlıktan ağlatıyor. Allah da taşı biraz kaydırarak adeta “çocuklarının hakkına riayet etmediğin için ancak bu kadar…” deyiveriyor. İkinci adama zalim dedim çünkü o kadıncağızın zor durumundan istifade etmeye kalkıyor. Daha önce kadına birleşmeyi teklif ediyor ama kadıncağız ret ediyor. Demek ki iffetli bir kadın. Sonra artık nasıl bir ihtiyaca maruz kalmışsa teklifini kabul ediyor. Adam başbaşa kalıyor, kimbilir belki elbisesini çıkarttırıyor yani o kadını öyle bir duruma koyuyor ki, ruhuna öyle bir damga vuruyor ki o kadın ömrünün sonuna kadar o travmayı unutamaz. Onun için zalim dedim. Zaten taş da çıkmalarına vermeyecek şekilde biraz yana kayıyor.
-Afferin be. Kedi olalı bir fare yakaladın. Bak beklemiyordum bunu, dedi Bülent.
-İçinde kadın ve çocuk olan ayet ve hadisleri galiba yeni bir bakış açısıyla yeniden okumamız lazım. Ben de yıllarca bu hikayeyi dinlerken bu ikinci adama “Kahraman” diyordum, adamın tarafından baktığında öyledir de ama kadının tarafından baktığında bu “Kahraman” zalime dönüşüveriyor.
Yine sessizliğe büründüler.
Bülent çevresine bakınıp:
-Şu çöplere bak, insanlar yemiş, atmış gitmiş, yemiş, atmış gitmiş.
-Bilmiyorlar, dedi Murat.
-Neyi bilmiyorlar? Tabiatı kirletmemeleri gerektiğini mi?
-Hayır hayır. Tabiat ve tabiatın içindeki her şeyin birer ayet olduğunu bilmiyorlar. Yoksa Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın ayetleridir diye en güzel kaplarda, evlerinin en güzel yerlerine asan insanlar, Kuran’ın ayet dediği tabiatı kirletirler miydi?
-Ooo birader, iyice bizim dünyamıza döndün ha! Bak, şimdi Doğu oldun işte.
-Haydi canım! Böyle şeyler için Doğu veya Batı, Kuzey ya da Güney olmaya gerek yok. Yalnızca akıl sahibi olmak yeterlidir. Şu çalıya, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, dünyanın en iyi terzilerini getirsen, bir elbise diktiremezsin. Hal böyleyken şuursuz topraktan mı diyeceksin, yoksa ağaçtan mı bileceksin?
-Öyle demiyorlar ama!
-Bırak şimdi başkasını, şu an biz varız. Ve bir kitap gibi önümüze serilen şu muhteşem güzelliği seyrediyoruz. Sanattan sanatkâra geçelim, eserden müessire. Böylece her şeyde O’na bir yol bularak daima huzurda olduğumuzun farkına varalım.
Murat’ın sözleri bir araba gürültüsüyle kesildi. Yana açılarak arabaya yol verdiler. Araba uzaklaşırken Bülent:
-Toros, 92 model.
-Mükemmel! dedi, Murat.
-Ne mükemmeli be!
Murat sesini yükselterek:
-Mükemmel tabii! Bir zamanlar 92 model modaydı, şimdi 2003. Seneye 2003 eskiyecek, 2004 revaç bulacak. İnsan yapısı noksan olduğu için sürekli eskiyor. Ama sen hiç 93 model bir at duydun mu, ya da modası geçmiş bir portakal? Mükemmel işte dostum. İlk yaratmış, en orijinal yaratmış.
Yine bir müddet sustular. Murat mühim bir şey keşfetmişcesine:
-Söyle bakayım, dedi, elmaya tadı nereden gelir?
‘Bu çocuk yine olmayacak bir cevap verir buna’ diye de geçirdi içinden. ‘En iyisi cevap vermemek.’
Devam etti Murat:
-Ağaçtan mı, sudan mı? Yoksa, toprak veya havadan mı?
Cevap beklemeden devam etti:
-Bir şey kendisinde olmayanı verebilir mi?
Bülent susmayı tercih ediyordu. Murat’ın da bu tercihe itirazı yoktu:
-Ağacı kemiriyorsun, elmanın tadı yok, suyu içiyorsun, elmanın tadı yok. Havada yok, toprakta yok. Elmaya bu tat, bu koku nereden geldi?
Sesini alçaltarak:
-Onların hepsi birer sebep. Elmaya tadı veren bizzat Allah’tır. Elmaya tadı veren de O, kış meyvesi olduğu için donmasın diye portakalı antifiriz ile kaplayan da O.
Yeni bir şey bulmuşcasına durdu, bir müddet şaşkın şaşkın bakındı. Sonra ağlamaklı bir sesle:
-Kurban olduğum, dedi. Sulu olduğu için, üzerimize dökmeyelim diye portakalı dilim dilim koymuşsun. Allah’ım seni ben çok seviyorum.
Bir müddet daha yol aldılar. Bülent:
-Her şey Allah’tan da…
Sözü hemen kaptı Murat:
-Sanatkâr, sanat cinsinden değil dostum, dedi. Sanatkâr, sanat cinsinden değil. Ayağımızdaki ayakkabılar sanat, onu yapan kunduracı bir ayakkabı değildir. Ağaçlar sanat, insanlar sanat, kâinat sanat. Allah sanatkâr ve varlığı kendinden. Akıl kavrayamıyor mu? Haddini bilsin o zaman! Ne demiş ruh mimarlarından Zunnun: “O’nun zatını düşünmek cehil, işaretlemek şirk. Ne şu, ne bu, ne de o. Sonsuzu, yaldızlı bir kadehe doldurmak, masumca ama gülünç. Akıl yaldızlı da olsa nihayet bir kadeh, nihayetsizi nasıl içine alacak?
Konuşan hep Murat oluyordu, suskunluğu bozan da Bülent. Yine öyle oldu:
-Bulutlar ses vermeye başladı.
-Efendim, anlayamadım?
-Hafiften şarkı, toprakta raks eden damlalar… Yağmur yağmaya başladı, yağmur.
Murat başını kaldırıp bulutlara baktı. Alnına düşen yağmur damlalarını silerek:
-Hayır yağmur yağmıyor, dedi.
‘Pes’ dercesine kollarını yana açtı Bülent:
-Senin gözün kör mü, dedi. Dünya dönüyor, güneş doğup batıyor, yağmur da yağıyor işte.
-Yemin ederim, dedi Murat, yağmur yağmıyor, dünya dönmüyor, güneş doğup batmıyor.
Islanmaya başlayan Bülent çileden çıkacaktı ki, Murat hemen atıldı:
-Yağmur yağdırılıyor, dünya döndürülüyor.
Yağmur yağıyordu. Hem de hızını arttırarak, görülmemiş bir şekilde yağıyordu.
-Şuradaki mağaraya sığınalım, dedi Bülent.
Nefes nefese mağaraya koştular.
-Amma hafif şarkı ha! Bu basbayağı mehter marşı. Hem de hücum marşı.
İkisi de güldü. Biraz sonra ikisini de ürperten bir gürültü koptu, ardından her tarafı aydınlatan şimşekler çakmaya başladı. Bir şimşek, bir şimşek daha… Derken Bülent:
-İster misin şimdi, yolda anlattığın gibi, dağdan bir taş kopup gelsin ve mağaranın kapısını kapatsın! Murat bakışlarını arkadaşının yüzüne adeta çarptı. Bülent aldırmadan devam etti:
-Her şeye söyleyecek bir sözün var Muratcığım. Ama mağaranın ağzındaki taşı kaydıracak bir iyiliğin var mı?
İkisi de derin düşüncelerle sessizliğe büründü.
[M. Sacid Arvasi] 30.9.2018 [Thecrcl.ca]
Ayşe Böhürler ‘aydınlanıyor’ [Cem Mora]
Eski ulusalcı, sonradan danışman Yiğit Bulut’un Basın Kulübü programına konuk olan Ayşe Böhürler, bir siyasi parti genel başkanının kendisine “hanımefendi” şeklinde hitap etmesi üzerine, “Lütfen bana hanımefendi demeyin” karşılığını vermişti.
Belki de haklı Böhürler.
Öyle ya, bir “hanımefendi” Deniz Baykal’ın özel hayatına dair görüntülerin ortaya saçılmasına neden arka çıksın? O yıllarda AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi de olan Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, özel hayat görüntülerine ilişkin skandalda Deniz Baykal’a verdiği destek nedeniyle Fethullah Gülen’i eleştirmeyi tercih etmişti. O da “Ne özeli, genel, geneeel” diye görüntüleri meydan meydan seçmenleriyle paylaşan genel başkanının izinden gidiyordu. “Eğer dini bir hareketse Gülen Hareketi’nin Baykal’ın görüntülerine destek veremeyeceğini, öyle değilse de siyasi parti olarak örgütlenmesi gerektiğini” bile dile getirmişti 29 Mayıs 2010 tarihli yazısında.
Meslek yaşamına Aksiyon dergisinde “Çocuk ve Aile” köşesini hazırlayarak başlayan, bir yazısında, “Okumakta olduğum Fethullah Gülen’in Timaş yayınlarından çıkan Kalb İbresi isimli kitabını tavsiye edecektim,” diyen Böhürler, yıllarca birlikte olduğu insanları yeteri kadar tanımamış olacak ki, yeni kaynaklara yönelmeyi öneriyor.
Böhürler son yazısında, şimdilerde kendisinin de “FETÖ” olarak adlandırdığı Gülen cemaatini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece 15 Temmuz’la ilişkilendirerek o ülke senin bu ülke benim dolaşarak anlatmasını yeterli bulmuyor ve farklı isimlere, kaynaklara müracaat etmesini tavsiye ediyor.
Kimleri mi öneriyor? İlk tavsiye ettiği isim, kamuoyunda “Kabataş Yalancısı” olarak bilinen İsmet Berkan. Böhürler, Erdoğan’a, Berkan’ın bir zamanlar Batı Çalışma Grubu kaynaklarına dayandırarak öne sürdüğü iddiaları gündeme getirmesini tavsiye ediyor. Böhürler’in önerdiği 17 Ocak 1998 tarihli yazının başlığına bakmak bile yeterli: “BÇG, RP’nin ardından Cemaati özel biçimde izliyor.”
Kendisine ‘Hanımefendi’ denilmesinden rahatsız olan Böhürler’in bir diğer tavsiyesi ise Aydınlık’ta yer alan “FG imparatorluğu en az 8 ay içinde yer ile yeksan edilecek” haberi. Bir başkası da Orgeneral Kemal Yavuz’un bir TV programında, “FG hangi yetki ve sıfatla Papa ile buluştu? Türkiye Büyükelçisi nasıl bir gerekçeyle onu resmi protokolle karşılayıp ağırladı?” sorusuyla anlam kazanan “erken dönem” çalışmaları.
Gülen ve cemaat hakkında yıllardır sürdürülen soruşturmalar, kovuşturmalar, her şeyi didik didik etmeler, mala-mülke çökmeler, işkence ile ifade yazdırmalar yetmemiş olacak ki, yazar yıllar önce Kanal 6’da yayınlanan Ceviz Kabuğu programında, “okulların gerçek yüzlerini deşifre eden açıklamalar”ın yeniden gündem yapılmasını istiyor.
O ZAMAN KAYNAKLARA DÖNELİM
Madem artık kılavuzumuz ulusalcılar ile Ergenekon muhipleri ve muhitleri, o zaman, sizin için de mesela Odatv’nin sakız gibi çiğnediği evlenme-boşanma dedikodularından, özel yaşamınıza ait gel-gitlerden değil, “Hem gazeteci hem siyasetçi hem de tüccar” başlıklı haberlerinden başlayabiliriz değil mi Ayşe Hanım?
Çünkü hâlâ yanıtlayamadığınız ithamlar ortada duruyor:
“Ayşe Böhürler TRT’den bugüne kadar kaç lira aldı?
MHP Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un soru önergesine Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği yanıta göre, AKP kurucularından ve hâlen MKYK üyesi olarak görev yapan Ayşe Böhürler TRT–Arapça için yaptığı ‘’İktisadiyat’’ adlı program nedeniyle, bölüm başına 8 bin 500 lira alıyor.”
“Şimdi bir hesap yapalım,” denilen haberde, TRT–Arapça’nın 4 Nisan 2010 tarihinde yayına başladığı vurgulanarak Bugün gazetesi köşe yazarlarından Bilal Özcan’ın 14 Nisan 2010 tarihindeki “TRT Arapça’dan İlk İzlenimler” başlıklı yazısı gündeme taşınıyor. Yazıya göre TRT, Ayşe Böhürler’in Ajans Y Tanıtım isimli şirketine bugüne kadar İktisadiyyat programı için 1.530.000 lira ödemiş.
Ayşe Böhürler daha önce Odatv’ye gönderdiği açıklamada TRT-Türk kanalı için yaptığı 17 bölümlük Güneş Şehirleri programı için toplam 64 bin lira aldığını bildirmişti.
Bu arada TRT-Türk kanalında yayınlanan Güneş Şehirleri isimli programın TMSF kontrolündeyken Kral TV’de yayınlanan bir programla benzer içerikte ve aynı görüntülerden oluştuğu iddiaları da var. İki programı da izlemediğimiz için bu iddianın ispata ihtiyaç duyduğunu da belirtelim.
AH MİNEL AŞK!
Devam edelim: Odatv’nin, “Peki, Ayşe Böhürler’in TRT’den aldığı para sadece bu kadar mı?” sorusunun peşinden gidelim.
Sorunun yanıtını dönemin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, MHP Mersin Milletvekili Behiç Çelik’in TRT ile ilgili soru önergesine verdiği yanıttan okuyalım:
“Bülent Arınç’ın verdiği yanıta göre Ajans Y Medya Tanıtım TRT’ye Ramazan ayı için ‘Minel Aşk’ isimli bir program yapmış.
Bu programın kaç bölüm olduğuna ve bölüm başına ödenen paraya ilişkin bilgi soru önergesinin yanıtında yok.”
TRT KAZAN AYŞE BÖHÜRLER KEPÇE!
Haberde yer alan bütün iddialar AKP kurucusu ve MKYK üyesi Ayşe Böhürler’in kazanç kapısının TRT olduğunu gösteriyor.
Ayşe Böhürler’in sadece Ajans Y Medya Tanıtım Org.Tic.Ltd.Şirketi 2009 yılının Mayıs ayından bu yana TRT’ye bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla dört program yapmış. TRT bu dört programdan ikisi için bugüne kadar Böhürler’e 1.594.000 TL ödemiş
Şimdi şu sorulara bir cevap verin, sonra Aydınlık’tan Ceviz Kabuğu’na incir çekirdeğini doldurmayacak iddialarınız için arkeolojik çalışmalar yaparsınız. Kim bilir, belki yine bunun da TRT’de bir belgeselini yapar, yine iaşeniz için yüklü miktarda faturalar yazabilirsiniz.
Buyurun:
“Şimdi siz kurucusu ve yöneticisi olduğunuz partinin iktidar döneminde ve o iktidara bağlı kurumların genel müdürlerinden talep ettiğiniz işlerin size normal seyrinde verildiğini iddia edebilir misiniz?
Yani AK Parti MKYK üyesinin sunduğu bir projeyi (lüzumsuz ya da dandik bile olsa), bir kurumun başındaki genel müdür reddedebilir mi? Hatta yaklaşan seçimlerde kendi adaylığı hakkında söz sahibi bulunan birinden gelen talebe hangi belediye başkanı hayır diye bilir?
O kurumlara proje sunan (velev ki AK Partili olsun) diğer kişiler sizinle eşit şartlarda yarışmış olurlar mı?
AK Parti MKYK üyesi Ayşe Böhürler sıfatıyla aradığınız bürokratların, taleplerinizi emir telakki etmekten başka çareleri var mı?”
Soruları siz mi yanıtlarsınız, yoksa bir zamanlar eşiniz olan Fatih Böhürler’le birlikte ‘imaj maker’lığını yaptığınız lise mezunu, Elazığlı, bütün Türkiye’ye Prof. Hans Von Aiberg takma adıyla Danimarka asıllı Alman fizikçi olarak sunduğunuz astronomi, astroloji, burçlarla ilgili yazılar yazılarıyla tanınan Bülent Ayberk mi?
Böyle hitap edilmesinden hoşlanmıyorsunuz ama, buyurun Hanımefendi.
[Cem Mora] 1.10.2018 [Kronos.News]
Belki de haklı Böhürler.
Öyle ya, bir “hanımefendi” Deniz Baykal’ın özel hayatına dair görüntülerin ortaya saçılmasına neden arka çıksın? O yıllarda AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi de olan Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, özel hayat görüntülerine ilişkin skandalda Deniz Baykal’a verdiği destek nedeniyle Fethullah Gülen’i eleştirmeyi tercih etmişti. O da “Ne özeli, genel, geneeel” diye görüntüleri meydan meydan seçmenleriyle paylaşan genel başkanının izinden gidiyordu. “Eğer dini bir hareketse Gülen Hareketi’nin Baykal’ın görüntülerine destek veremeyeceğini, öyle değilse de siyasi parti olarak örgütlenmesi gerektiğini” bile dile getirmişti 29 Mayıs 2010 tarihli yazısında.
Meslek yaşamına Aksiyon dergisinde “Çocuk ve Aile” köşesini hazırlayarak başlayan, bir yazısında, “Okumakta olduğum Fethullah Gülen’in Timaş yayınlarından çıkan Kalb İbresi isimli kitabını tavsiye edecektim,” diyen Böhürler, yıllarca birlikte olduğu insanları yeteri kadar tanımamış olacak ki, yeni kaynaklara yönelmeyi öneriyor.
Böhürler son yazısında, şimdilerde kendisinin de “FETÖ” olarak adlandırdığı Gülen cemaatini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece 15 Temmuz’la ilişkilendirerek o ülke senin bu ülke benim dolaşarak anlatmasını yeterli bulmuyor ve farklı isimlere, kaynaklara müracaat etmesini tavsiye ediyor.
Kimleri mi öneriyor? İlk tavsiye ettiği isim, kamuoyunda “Kabataş Yalancısı” olarak bilinen İsmet Berkan. Böhürler, Erdoğan’a, Berkan’ın bir zamanlar Batı Çalışma Grubu kaynaklarına dayandırarak öne sürdüğü iddiaları gündeme getirmesini tavsiye ediyor. Böhürler’in önerdiği 17 Ocak 1998 tarihli yazının başlığına bakmak bile yeterli: “BÇG, RP’nin ardından Cemaati özel biçimde izliyor.”
Kendisine ‘Hanımefendi’ denilmesinden rahatsız olan Böhürler’in bir diğer tavsiyesi ise Aydınlık’ta yer alan “FG imparatorluğu en az 8 ay içinde yer ile yeksan edilecek” haberi. Bir başkası da Orgeneral Kemal Yavuz’un bir TV programında, “FG hangi yetki ve sıfatla Papa ile buluştu? Türkiye Büyükelçisi nasıl bir gerekçeyle onu resmi protokolle karşılayıp ağırladı?” sorusuyla anlam kazanan “erken dönem” çalışmaları.
Gülen ve cemaat hakkında yıllardır sürdürülen soruşturmalar, kovuşturmalar, her şeyi didik didik etmeler, mala-mülke çökmeler, işkence ile ifade yazdırmalar yetmemiş olacak ki, yazar yıllar önce Kanal 6’da yayınlanan Ceviz Kabuğu programında, “okulların gerçek yüzlerini deşifre eden açıklamalar”ın yeniden gündem yapılmasını istiyor.
O ZAMAN KAYNAKLARA DÖNELİM
Madem artık kılavuzumuz ulusalcılar ile Ergenekon muhipleri ve muhitleri, o zaman, sizin için de mesela Odatv’nin sakız gibi çiğnediği evlenme-boşanma dedikodularından, özel yaşamınıza ait gel-gitlerden değil, “Hem gazeteci hem siyasetçi hem de tüccar” başlıklı haberlerinden başlayabiliriz değil mi Ayşe Hanım?
Çünkü hâlâ yanıtlayamadığınız ithamlar ortada duruyor:
“Ayşe Böhürler TRT’den bugüne kadar kaç lira aldı?
MHP Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un soru önergesine Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği yanıta göre, AKP kurucularından ve hâlen MKYK üyesi olarak görev yapan Ayşe Böhürler TRT–Arapça için yaptığı ‘’İktisadiyat’’ adlı program nedeniyle, bölüm başına 8 bin 500 lira alıyor.”
“Şimdi bir hesap yapalım,” denilen haberde, TRT–Arapça’nın 4 Nisan 2010 tarihinde yayına başladığı vurgulanarak Bugün gazetesi köşe yazarlarından Bilal Özcan’ın 14 Nisan 2010 tarihindeki “TRT Arapça’dan İlk İzlenimler” başlıklı yazısı gündeme taşınıyor. Yazıya göre TRT, Ayşe Böhürler’in Ajans Y Tanıtım isimli şirketine bugüne kadar İktisadiyyat programı için 1.530.000 lira ödemiş.
Ayşe Böhürler daha önce Odatv’ye gönderdiği açıklamada TRT-Türk kanalı için yaptığı 17 bölümlük Güneş Şehirleri programı için toplam 64 bin lira aldığını bildirmişti.
Bu arada TRT-Türk kanalında yayınlanan Güneş Şehirleri isimli programın TMSF kontrolündeyken Kral TV’de yayınlanan bir programla benzer içerikte ve aynı görüntülerden oluştuğu iddiaları da var. İki programı da izlemediğimiz için bu iddianın ispata ihtiyaç duyduğunu da belirtelim.
AH MİNEL AŞK!
Devam edelim: Odatv’nin, “Peki, Ayşe Böhürler’in TRT’den aldığı para sadece bu kadar mı?” sorusunun peşinden gidelim.
Sorunun yanıtını dönemin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, MHP Mersin Milletvekili Behiç Çelik’in TRT ile ilgili soru önergesine verdiği yanıttan okuyalım:
“Bülent Arınç’ın verdiği yanıta göre Ajans Y Medya Tanıtım TRT’ye Ramazan ayı için ‘Minel Aşk’ isimli bir program yapmış.
Bu programın kaç bölüm olduğuna ve bölüm başına ödenen paraya ilişkin bilgi soru önergesinin yanıtında yok.”
TRT KAZAN AYŞE BÖHÜRLER KEPÇE!
Haberde yer alan bütün iddialar AKP kurucusu ve MKYK üyesi Ayşe Böhürler’in kazanç kapısının TRT olduğunu gösteriyor.
Ayşe Böhürler’in sadece Ajans Y Medya Tanıtım Org.Tic.Ltd.Şirketi 2009 yılının Mayıs ayından bu yana TRT’ye bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla dört program yapmış. TRT bu dört programdan ikisi için bugüne kadar Böhürler’e 1.594.000 TL ödemiş
Şimdi şu sorulara bir cevap verin, sonra Aydınlık’tan Ceviz Kabuğu’na incir çekirdeğini doldurmayacak iddialarınız için arkeolojik çalışmalar yaparsınız. Kim bilir, belki yine bunun da TRT’de bir belgeselini yapar, yine iaşeniz için yüklü miktarda faturalar yazabilirsiniz.
Buyurun:
“Şimdi siz kurucusu ve yöneticisi olduğunuz partinin iktidar döneminde ve o iktidara bağlı kurumların genel müdürlerinden talep ettiğiniz işlerin size normal seyrinde verildiğini iddia edebilir misiniz?
Yani AK Parti MKYK üyesinin sunduğu bir projeyi (lüzumsuz ya da dandik bile olsa), bir kurumun başındaki genel müdür reddedebilir mi? Hatta yaklaşan seçimlerde kendi adaylığı hakkında söz sahibi bulunan birinden gelen talebe hangi belediye başkanı hayır diye bilir?
O kurumlara proje sunan (velev ki AK Partili olsun) diğer kişiler sizinle eşit şartlarda yarışmış olurlar mı?
AK Parti MKYK üyesi Ayşe Böhürler sıfatıyla aradığınız bürokratların, taleplerinizi emir telakki etmekten başka çareleri var mı?”
Soruları siz mi yanıtlarsınız, yoksa bir zamanlar eşiniz olan Fatih Böhürler’le birlikte ‘imaj maker’lığını yaptığınız lise mezunu, Elazığlı, bütün Türkiye’ye Prof. Hans Von Aiberg takma adıyla Danimarka asıllı Alman fizikçi olarak sunduğunuz astronomi, astroloji, burçlarla ilgili yazılar yazılarıyla tanınan Bülent Ayberk mi?
Böyle hitap edilmesinden hoşlanmıyorsunuz ama, buyurun Hanımefendi.
[Cem Mora] 1.10.2018 [Kronos.News]
McKinsey ya da IMF ne farkeder! [Semih Ardıç]
Bir anda herkes McKinsey mütehassısı kesildi.
“Memleket elden gidiyor.” diyenlerden “Kozmik odadaki bütün sırlarımız ABD menşeli bir müşavirlik firmasına teslim edilemez.” diye haykıranlara kadar herkeste sloganlar müşterek: “Kahrolsun ABD”, “Kahrolsun emperyalizm”, “Kahrolsun McKinsey”.
Sağ ya da sol hepsi ABD muhalifliğinde ittifak etti.
MAKULİYET ÇİZGİSİ KAYBOLDU
Anadolu’da “sloganlar” ve “semboller” mevz-u bahis olduğunda “münevver” diye takdim edilenler bile makuliyet çizgisinden uzaklaşabiliyor.
Evvela şu tespiti yapmalıyız…
Yukarıdaki suâller gibi onlarca suâlin cevabı: “Hayır, mümkün değil”. Acı hakikati kabullenmeden, hasta, üstelik yoğun bakım ünitesinde bir hasta olduğumuza kendimizi ikna etmeden muhtemel teşhis ve tedavilerden netice alınamaz.
İKTİDAR NİHAYET KRİZİ KABULLENDİ
Türkiye’de iktidar, “Dış mihrakların manipülasyonu, kriz mriz yok.” hezeyanından krizi kabullenme safhasına geçmek mecburiyetindeydi.
Bunu yaparken ne kadar tutarlı hareket ettiği elbette dikkatle takip edilmeli.
McKinsey ile imzalanan mukaveleye dair benim de şerhlerim olmakla beraber ortalıkta uçuşan mesnetsiz iddialarla da bir yere varılamayacağını görmemiz lazım.
İktidarın krizi kabullendiği bir yerde muhalefetin, hele hele ana muhalefet partisinin beyanları top yekûn “yabancı kuruluşlarla anlaşmayalım” reddiyesinden ibaret.
IMF OLMASA 2001 KRİZİNDEN ÇIKABİLECEK MİYDİK?
O halde muhalefet de tutarsız davranmaktan vazgeçmeli. Şu hususu vuzuha kavuşturmalı.
Aynı muhalefet, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ekonomide başarısız olduğunu ve 2001 krizinin akabinde Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) hazırladığı ıslahat (reform) takviminin ekmeğini senelerce yediğini belirtiyor.
Bu ne manaya geliyor? Krizden çıkışta ve sonraki senelerde elde edilen başarılarda IMF’nin payı inkâr edilemez, öyle mi?
McKinsey eleştirilirken “IMF’den beter” tabiri kullanılıyor. IMF ya da diğerleri size silah zoru ile anlaşma imzalatmıyor ki!
MÜŞAVİRLİK ŞİRKETİ İLE İCRA AYNI DEĞİL
Üstelik McKinsey sıradan bir müşavirlik şirketi. İcraya dair bir fonksiyonu yok, olamaz da.
Ne istediğinizi söylersiniz, hedeflerinizi açıklarsınız. O da size hedeflere nasıl ulaşabileceğinize dair rota çizer. Uymak, kale almak tamamen size kalmış.
Yeni Ekonomi Programı’nın (YEP) yabancı müşavirlik icap ettirecek bir vasfı olmasa da iktidar bir taşla birkaç kuş vurma hevesiyle böyle bir anlaşma imzaladı.
İktidarın derdi başka. O ABD ile girdiği manasız bilek güreşinin mağlubiyetini unutturmak için takla üstüne takla atıyor.
McKinsey ile anlaştıklarını beyan ederek ABD’nin, Beyaz Saray’ın gönlünü alabileceklerini zannedecek kadar saf dilli olduklarını cümle âleme gösterdiler.
HATADAN DÖNMEDEN KRİZ BİTMEYECEK
McKinsey de gelse Deloitte da gelse Türkiye’nin mevcut krizden çıkışı için son üç-dört senede işlenen hatalardan rücu edilmesini tavsiye edecektir.
Hukuka rücu etmeden, mülkiyet hakkını, ifade hürriyetini demokratik standartlara çıkarmadan yatırımcı Türkiye’ye itimat etmeyecek.
Tek adamlık ihtirasından vazgeçilmedikçe siyasî ve iktisadî kriz derinleşecek.
McKinsey 23 senedir Türkiye’de faaliyet gösteriyor. Öyle esrarengiz, yer altı bir şirket değil. Dünyada 44 ülkede 83 ofisinde 10 binden fazla çalışanıyla devletlerden büyük holdinglere kadar geniş bir yelpazede müşavirlik hizmeti veriyor.
Her şirkette olduğu gibi onların da başarısız olduğu projeler var. Müşterilerine servet kazandırdığı projelere de imza atan bu şirket, toptancı bir yaklaşımla kategorize ediliyor.
KAMU İLE İLK DEFA ÇALIŞMAYACAK
Türkiye’de Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ile de çalıştı. Halen Türkiye’nin en başarılı bankaları ile teşrik-i mesaisi devam ediyor.
1926 senesinden beri faaliyet gösteren ve yeniden yapılanma (re-organizasyon) bahsinde rüştünü ispat etmiş bir şirket gelmiş geçmiş en büyük felaket gibi takdim edilmemeliydi.
Bana kalsa anlaşmaya lüzum yoktu. Maksat YEP’in takibi ise Hazine bürokratları zaten o işi yapıyordu.
Bu şerhi düşerken Türkiye’nin öyle ya da böyle IMF desteği almak mecburiyetinde kalacağını tekrarlıyorum.
McKINSEY ŞİRKET HEKİMİDİR
McKinsey kurtarıcı değildir, sadece şirket hekimidir. Teşhiste bulunur, reçeteyi yazar. Ağır vakalar için McKinsey tek başına kifayet etmez.
Türkiye hukuktan iktisata, kamu maliyesinden para politikasına kadar farklı dallarda mütehassıs isimlerden müteşekkil heyetin tanzim edeceği ayrıntılı bir rapora muhtaç.
Üstelik o raporda yazılan ilaçları almasını sağlayacak maddî destek de şart.
Dolayısıyla başlıkta “McKinsey ya da IMF ne farkeder!” ifadesi tamamen ironiktir. McKinsey ne IMF ne de kaynak temin edebilecek başka bir kuruluştur.
İktidar IMF ile anlaşmadan kriz reçetesini hazırlatabileceğini zannede dursun Türkiye ekonomisi savruk ve tutarsız tarz-ı siyaset yüzünden her geçen gün ümitsiz bir vakaya dönüşüyor.
KALICI TEDAVİDEN ESER YOK
Bugün McKinsey için sarfedilen tenkitlerde işin esasına dair tespit yok. İktidar geç de olsa krizin inkâr etmekten vazgeçmiştir.
Mamafih kalıcı tedavi yerine pansuman tedavi ile vaziyeti kurtaracağını zannederek kendi ağırlıklarının (müktesebatının) esiri olmuştur.
McKinsey ile piyasayı oyalamak yerine IMF’nin acı reçetesini yudumlamayı göze alabilselerdi yakın vadede bir umut ışığı belirebilirdi. Artık böyle bir ihtimal yok.
İktidar da muhalefet de 81 milyonu sembollerin atlı karıncasında oyalamaktan vazgeçmeyecek.
Kriz yeni başladı…
[Semih Ardıç] 1.10.2018 [TR724]
“Memleket elden gidiyor.” diyenlerden “Kozmik odadaki bütün sırlarımız ABD menşeli bir müşavirlik firmasına teslim edilemez.” diye haykıranlara kadar herkeste sloganlar müşterek: “Kahrolsun ABD”, “Kahrolsun emperyalizm”, “Kahrolsun McKinsey”.
Sağ ya da sol hepsi ABD muhalifliğinde ittifak etti.
MAKULİYET ÇİZGİSİ KAYBOLDU
Anadolu’da “sloganlar” ve “semboller” mevz-u bahis olduğunda “münevver” diye takdim edilenler bile makuliyet çizgisinden uzaklaşabiliyor.
Evvela şu tespiti yapmalıyız…
- Türkiye içine düştüğü girdaptan tek başına kurtulabilir mi?
- Hiçbir tavsiye, müşavirlik, mali destek almaksızın kriz aşılabilecek mi?
- Beşeri sermayeden maddi sermayeye kadar elde avuçta kalmış kaynaklarla ekonominin belini doğrultabilir miyiz?
Yukarıdaki suâller gibi onlarca suâlin cevabı: “Hayır, mümkün değil”. Acı hakikati kabullenmeden, hasta, üstelik yoğun bakım ünitesinde bir hasta olduğumuza kendimizi ikna etmeden muhtemel teşhis ve tedavilerden netice alınamaz.
İKTİDAR NİHAYET KRİZİ KABULLENDİ
Türkiye’de iktidar, “Dış mihrakların manipülasyonu, kriz mriz yok.” hezeyanından krizi kabullenme safhasına geçmek mecburiyetindeydi.
Bunu yaparken ne kadar tutarlı hareket ettiği elbette dikkatle takip edilmeli.
McKinsey ile imzalanan mukaveleye dair benim de şerhlerim olmakla beraber ortalıkta uçuşan mesnetsiz iddialarla da bir yere varılamayacağını görmemiz lazım.
İktidarın krizi kabullendiği bir yerde muhalefetin, hele hele ana muhalefet partisinin beyanları top yekûn “yabancı kuruluşlarla anlaşmayalım” reddiyesinden ibaret.
IMF OLMASA 2001 KRİZİNDEN ÇIKABİLECEK MİYDİK?
O halde muhalefet de tutarsız davranmaktan vazgeçmeli. Şu hususu vuzuha kavuşturmalı.
Aynı muhalefet, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ekonomide başarısız olduğunu ve 2001 krizinin akabinde Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) hazırladığı ıslahat (reform) takviminin ekmeğini senelerce yediğini belirtiyor.
Bu ne manaya geliyor? Krizden çıkışta ve sonraki senelerde elde edilen başarılarda IMF’nin payı inkâr edilemez, öyle mi?
McKinsey eleştirilirken “IMF’den beter” tabiri kullanılıyor. IMF ya da diğerleri size silah zoru ile anlaşma imzalatmıyor ki!
MÜŞAVİRLİK ŞİRKETİ İLE İCRA AYNI DEĞİL
Üstelik McKinsey sıradan bir müşavirlik şirketi. İcraya dair bir fonksiyonu yok, olamaz da.
Ne istediğinizi söylersiniz, hedeflerinizi açıklarsınız. O da size hedeflere nasıl ulaşabileceğinize dair rota çizer. Uymak, kale almak tamamen size kalmış.
Yeni Ekonomi Programı’nın (YEP) yabancı müşavirlik icap ettirecek bir vasfı olmasa da iktidar bir taşla birkaç kuş vurma hevesiyle böyle bir anlaşma imzaladı.
İktidarın derdi başka. O ABD ile girdiği manasız bilek güreşinin mağlubiyetini unutturmak için takla üstüne takla atıyor.
McKinsey ile anlaştıklarını beyan ederek ABD’nin, Beyaz Saray’ın gönlünü alabileceklerini zannedecek kadar saf dilli olduklarını cümle âleme gösterdiler.
HATADAN DÖNMEDEN KRİZ BİTMEYECEK
McKinsey de gelse Deloitte da gelse Türkiye’nin mevcut krizden çıkışı için son üç-dört senede işlenen hatalardan rücu edilmesini tavsiye edecektir.
Hukuka rücu etmeden, mülkiyet hakkını, ifade hürriyetini demokratik standartlara çıkarmadan yatırımcı Türkiye’ye itimat etmeyecek.
Tek adamlık ihtirasından vazgeçilmedikçe siyasî ve iktisadî kriz derinleşecek.
McKinsey 23 senedir Türkiye’de faaliyet gösteriyor. Öyle esrarengiz, yer altı bir şirket değil. Dünyada 44 ülkede 83 ofisinde 10 binden fazla çalışanıyla devletlerden büyük holdinglere kadar geniş bir yelpazede müşavirlik hizmeti veriyor.
Her şirkette olduğu gibi onların da başarısız olduğu projeler var. Müşterilerine servet kazandırdığı projelere de imza atan bu şirket, toptancı bir yaklaşımla kategorize ediliyor.
KAMU İLE İLK DEFA ÇALIŞMAYACAK
Türkiye’de Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ile de çalıştı. Halen Türkiye’nin en başarılı bankaları ile teşrik-i mesaisi devam ediyor.
1926 senesinden beri faaliyet gösteren ve yeniden yapılanma (re-organizasyon) bahsinde rüştünü ispat etmiş bir şirket gelmiş geçmiş en büyük felaket gibi takdim edilmemeliydi.
Bana kalsa anlaşmaya lüzum yoktu. Maksat YEP’in takibi ise Hazine bürokratları zaten o işi yapıyordu.
Bu şerhi düşerken Türkiye’nin öyle ya da böyle IMF desteği almak mecburiyetinde kalacağını tekrarlıyorum.
McKINSEY ŞİRKET HEKİMİDİR
McKinsey kurtarıcı değildir, sadece şirket hekimidir. Teşhiste bulunur, reçeteyi yazar. Ağır vakalar için McKinsey tek başına kifayet etmez.
Türkiye hukuktan iktisata, kamu maliyesinden para politikasına kadar farklı dallarda mütehassıs isimlerden müteşekkil heyetin tanzim edeceği ayrıntılı bir rapora muhtaç.
Üstelik o raporda yazılan ilaçları almasını sağlayacak maddî destek de şart.
Dolayısıyla başlıkta “McKinsey ya da IMF ne farkeder!” ifadesi tamamen ironiktir. McKinsey ne IMF ne de kaynak temin edebilecek başka bir kuruluştur.
İktidar IMF ile anlaşmadan kriz reçetesini hazırlatabileceğini zannede dursun Türkiye ekonomisi savruk ve tutarsız tarz-ı siyaset yüzünden her geçen gün ümitsiz bir vakaya dönüşüyor.
KALICI TEDAVİDEN ESER YOK
Bugün McKinsey için sarfedilen tenkitlerde işin esasına dair tespit yok. İktidar geç de olsa krizin inkâr etmekten vazgeçmiştir.
Mamafih kalıcı tedavi yerine pansuman tedavi ile vaziyeti kurtaracağını zannederek kendi ağırlıklarının (müktesebatının) esiri olmuştur.
McKinsey ile piyasayı oyalamak yerine IMF’nin acı reçetesini yudumlamayı göze alabilselerdi yakın vadede bir umut ışığı belirebilirdi. Artık böyle bir ihtimal yok.
İktidar da muhalefet de 81 milyonu sembollerin atlı karıncasında oyalamaktan vazgeçmeyecek.
Kriz yeni başladı…
[Semih Ardıç] 1.10.2018 [TR724]
‘Bağımlı Yargı’ kararlarına itibar edilmez, edilemez [Nurullah Albayrak]
Ceza hukuku anlamında bir suçlama ile karşılaşan kişilerin, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkı vardır ve bu hak en temel haklar arasındadır. Yargı organının zaptedildiği ve tam bağımlı yargı oluşturulduğu bir ortamda ise mahkemelerin bağımsızlığından bahsetmek doğru değildir. AİHM’ye göre, bağımsız ve tarafsız olmayan bir organ, “mahkeme” sıfatının kullanılmasını hak etmez. Bu nedenle, bağımsız ve tarafsız olmayan bir organın verdiği karar “mahkeme ya da yargı kararı” olarak değerlendirilemez. Öncelikle, bağımsız ve tarafsız olmayan bir organa mahkeme, yapılan faaliyete de yargılama denilmesi yanlışından kurtulmamız gerekir.
‘Hakkımda verilen bir mahkumiyet kararı yok’, ‘verilen karar kesinleşmedi’, ‘yargılama devam ediyor’, tarzı değerlendirmeler ortada bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olduğu takdirde bir anlam ifade etmektedir. Mevcut Türkiye koşullarında ise, Can Dündar tarafından kendisine yöneltilen suçlamaya karşı yapılan açıklamada olduğu gibi ‘hakkımda kesinleşmiş hiçbir yargı kararı yoktur’ tarzı bir savunma mahkemelerin adil bir yargılama yaptığı, bağımsız ve tarafsız olduğu gibi bir algı oluşturmaktadır ki bu yaklaşım doğru değildir. Mevcut mahkemeler tarafından mahkumiyet kararı verilse, bu kararlar istinaf ve Yargıtay tarafından onansa dahi bir suçtan, suçludan ya da mahkeme kararından bahsedilemez.
Tahliye ettiği kişilerle ilgili kararından aynı gün dönerek yakalama kararı çıkartan organa mahkeme bu yapılana da yargılama denmez. Yargılama faaliyetini düşmanla mücadele olarak gören hakim savcı sıfatına sahip kişilerden hak hukuk beklenmeyeceği gibi siyasilerin önünde el pençe divan duran cübbesini ilikleyebilmek için çaba sarfeden kişilerden de adil bir yargılama beklenmez. Bunun da tüm zihinlere kazınması gerekir.
Doğu Perinçek’in ifadesiyle karşımızda ‘Siyasetin köpeği’ olarak faaliyet gösteren bir yapı vardır. Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalar da bunu açık olarak göstermektedir. “Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar. Günbegün raporlarını alıyorum; ne oluyor, ne bitiyor? Takip ediyorum.” Cumhurbaşkanı tarafından takip edilen duruşmalarda hakimlerin yargılama yaptığından, bağımsız ve tarafsız olduklarından hele de adil bir yargılama yaptıklarından bahsetmek en masum ifadesiyle ahmaklık olur. Yapılan tam olarak Doğu Perinçek’in ifadesiyle izah edilebilir.
Avukatlar yargılama faaliyeti, doktorlar sağlık hizmeti, öğretmenler eğitim verdiği, gazeteciler halkı bilgilendirmeye çalıştığı diğer suçlananlar da mesleki ya da Anayasal hak olan bir faaliyette bulundukları için terör örgütü suçlamasına maruz kalmıştır. Yargının içerisinde bulunduğu bağımlılığı dikkate alarak insanları siyasiler tarafından yöneltilen suçlamalara göre değerlendirme hatasından ve yargı tarafından bizimle ilgili verilen kararlar yanlış ama sizinle ilgili verilen kararlar doğru saçmalığından da vazgeçilmesi gerekir. Yargının ya da siyasilerin tanımlamaları muhalif hiçkimse için doğru kabul edilmemelidir.
Cumhurbaşkanı tarafından Almanya’da yapılan basın açıklamasında kullanılan ifadeler, ne yapıldığı değil yapılana Cumhurbaşkanının ne anlam yüklediğinin önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. ‘Türk yargısı tutuksuz yargılanması gerekeni serbest bırakmıştır. Türk yargısı Can Dündar’ın ajan olduğuna karar vermiş ve 5 yıl on aya mahkum etmiştir. Can Dündar ajandır ve devletin sırlarını ifşa etmiştir. Can Dündar’ın iadesini istemek en doğal hakkımız.’ Can Dündar gazeteci olarak gazetecilik faaliyetinde bulunmuştur, ancak bu faaliyete Cumhurbaşkanı ajanlık faaliyeti demiştir. Cumhurbaşkanının bir gazeteciye ajan demesi yürütülen sürecin ne kadar hukuksuz olduğunu gösterdiği gibi, binlerce öğretmen, doktor, hemşire, avukat, hakim, savcı, ev hanımı, iş adamı, polis, asker, gazeteci, akademisyen hakkında terör örgütü mensubu denmesi de aynı şekilde hukuksuzdur.
Bana yapılan hukuksuz sana yapılan hukuki, bana yöneltilen suçlama haksız sana yöneltilen suçlama haklı yaklaşımından kurtulup, bağımsız ve tarafsız olmayan mahkemelerin kararlarına ve siyasilerin değerlendirmelerine göre vasıflandırma yapmayı bırakalım.
[Nurullah Albayrak] 1.10.2018 [TR724]
‘Hakkımda verilen bir mahkumiyet kararı yok’, ‘verilen karar kesinleşmedi’, ‘yargılama devam ediyor’, tarzı değerlendirmeler ortada bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olduğu takdirde bir anlam ifade etmektedir. Mevcut Türkiye koşullarında ise, Can Dündar tarafından kendisine yöneltilen suçlamaya karşı yapılan açıklamada olduğu gibi ‘hakkımda kesinleşmiş hiçbir yargı kararı yoktur’ tarzı bir savunma mahkemelerin adil bir yargılama yaptığı, bağımsız ve tarafsız olduğu gibi bir algı oluşturmaktadır ki bu yaklaşım doğru değildir. Mevcut mahkemeler tarafından mahkumiyet kararı verilse, bu kararlar istinaf ve Yargıtay tarafından onansa dahi bir suçtan, suçludan ya da mahkeme kararından bahsedilemez.
Tahliye ettiği kişilerle ilgili kararından aynı gün dönerek yakalama kararı çıkartan organa mahkeme bu yapılana da yargılama denmez. Yargılama faaliyetini düşmanla mücadele olarak gören hakim savcı sıfatına sahip kişilerden hak hukuk beklenmeyeceği gibi siyasilerin önünde el pençe divan duran cübbesini ilikleyebilmek için çaba sarfeden kişilerden de adil bir yargılama beklenmez. Bunun da tüm zihinlere kazınması gerekir.
Doğu Perinçek’in ifadesiyle karşımızda ‘Siyasetin köpeği’ olarak faaliyet gösteren bir yapı vardır. Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalar da bunu açık olarak göstermektedir. “Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar. Günbegün raporlarını alıyorum; ne oluyor, ne bitiyor? Takip ediyorum.” Cumhurbaşkanı tarafından takip edilen duruşmalarda hakimlerin yargılama yaptığından, bağımsız ve tarafsız olduklarından hele de adil bir yargılama yaptıklarından bahsetmek en masum ifadesiyle ahmaklık olur. Yapılan tam olarak Doğu Perinçek’in ifadesiyle izah edilebilir.
Avukatlar yargılama faaliyeti, doktorlar sağlık hizmeti, öğretmenler eğitim verdiği, gazeteciler halkı bilgilendirmeye çalıştığı diğer suçlananlar da mesleki ya da Anayasal hak olan bir faaliyette bulundukları için terör örgütü suçlamasına maruz kalmıştır. Yargının içerisinde bulunduğu bağımlılığı dikkate alarak insanları siyasiler tarafından yöneltilen suçlamalara göre değerlendirme hatasından ve yargı tarafından bizimle ilgili verilen kararlar yanlış ama sizinle ilgili verilen kararlar doğru saçmalığından da vazgeçilmesi gerekir. Yargının ya da siyasilerin tanımlamaları muhalif hiçkimse için doğru kabul edilmemelidir.
Cumhurbaşkanı tarafından Almanya’da yapılan basın açıklamasında kullanılan ifadeler, ne yapıldığı değil yapılana Cumhurbaşkanının ne anlam yüklediğinin önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. ‘Türk yargısı tutuksuz yargılanması gerekeni serbest bırakmıştır. Türk yargısı Can Dündar’ın ajan olduğuna karar vermiş ve 5 yıl on aya mahkum etmiştir. Can Dündar ajandır ve devletin sırlarını ifşa etmiştir. Can Dündar’ın iadesini istemek en doğal hakkımız.’ Can Dündar gazeteci olarak gazetecilik faaliyetinde bulunmuştur, ancak bu faaliyete Cumhurbaşkanı ajanlık faaliyeti demiştir. Cumhurbaşkanının bir gazeteciye ajan demesi yürütülen sürecin ne kadar hukuksuz olduğunu gösterdiği gibi, binlerce öğretmen, doktor, hemşire, avukat, hakim, savcı, ev hanımı, iş adamı, polis, asker, gazeteci, akademisyen hakkında terör örgütü mensubu denmesi de aynı şekilde hukuksuzdur.
Bana yapılan hukuksuz sana yapılan hukuki, bana yöneltilen suçlama haksız sana yöneltilen suçlama haklı yaklaşımından kurtulup, bağımsız ve tarafsız olmayan mahkemelerin kararlarına ve siyasilerin değerlendirmelerine göre vasıflandırma yapmayı bırakalım.
[Nurullah Albayrak] 1.10.2018 [TR724]
Erdoğan’ın Almanya ziyareti nasıl geçti? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Erdoğan’ın Almanya ziyareti, geçen haftanın en önemli konusuydu şüphesiz. Herkes bu resmi ziyaret öncesinde Almanya’nın tutumunu merak ediyordu. Almanya’nın Türkiye politikasında bir değişim var mıydı? Politika öncelikleri neydi? Erdoğan’ın ziyaretiyle beraber yeni bir dönem mi başlayacaktı? Almanya’nın izlediği politika neydi ve izlemesi gereken politika nasıl olmalıydı? Türk kökenli Alman politikacıların tutumları nasıl olacaktı? Erdoğan Almanya’daki Türklere hitap edebilecek miydi? Almanya’ya sığınan Türk diasporasının ziyarete ilişkin tutumu ne olacaktı? Almanya’daki Türklerin genel algısı ile muhaliflerin algısı itibarıyla Türkiye yorumları nasıldı? Alman medyası Türkiye’yi nasıl algılıyordu? Ziyaretin yine merak uyandıran bir diğer unsuru, Erdoğan’ın neden Almanya’yı ziyaret ettiği sorusuydu. Bu ziyaretin Türkiye’deki rejim bakımından hedefi neydi? Rejimin beklentileri ile Alman tarafının genel tutumu arasında nasıl bir fark vardı? Erdoğan Almanya’nın Türkiye rejimine ilişkin algısını olumluya çevirebilecek miydi?
Soruları çoğaltabiliriz. Fakat öncelikle şunu söylemekle başlayalım: Almanya Erdoğan Türkiyesi’ni tümüyle AB ve Avrupa dışı bir çerçevede algılıyor artık. Bu kesin. Türkiye salt kâğıt üzerinde bir AB adayı. AB ile Ankara’daki rejim farklı dilleri konuşuyor, farklı politik değerlere göre hareket ediyor. Almanya, AB’nin mimarlarından biri ve en önemli lokomotifi olarak elbette AB tutumuyla son derece yakın bir Türkiye algısına sahip. Bu algının mevcut koşullarda olumluya çevrilmesi söz konusu olamaz. Çünkü AB gibi Almanya da, hukuk devleti ve demokratik değerler üzerine inşa edilmiş siyasi yapılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında hem Almanya’nın hem de Avrupa entegrasyonu projesinin ana hedefi, faşist ve anti demokratik rejimlerin iktidara gelmesini engellemek, Avrupa’nın büyük bir savaş dâhilinde yeniden yok oluşuna izin vermemek için gereken ekonomik ve siyasi zemini oluşturmak, Avrupa’yı siyasi ve ekonomik olarak yeniden inşa etmek olarak özetlenebilir. Özellikle Almanya, büyük savaş sonrası bölünmüş bir ülke olarak faşizmden ve anti-demokratik ağır uygulamalardan çok çekti. Yaşadığı korkunç insani kayıplar – 6 milyondan fazla Yahudi’nin soykırıma uğratılması, on milyonlarca asker ve sivilin Avrupa kıtasında hayatını kaybetmesi, endüstriyel ve kültürel varlıklarının önemli bir bölümünün yok olması vs. – karşısında Almanya’da federal sistem inşa edilirken, demokrasi standartları ve normatif çerçeve konusunda çok hassas hareket edildi. Bu tutum, belki de modern Almanya’nın en temel siyesi değeri yapıyor hukuk devleti nosyonu ile demokratik temel düzeni. Bu düzen, Alman anayasasıdır (Grundgesetz – Temel Yasa).
Almanya, 1960’lardan itibaren Avrupa entegrasyon projesinde yer alma iradesini ortaya koymuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik olarak, diğer Avrupalı ülkelere olan standart ve ölçütlerle yaklaştı Türkiye’ye. İnsan hakları standartlarının yükseltilmesi, demokratik hukuk devletinin geliştirilmesi, azınlık haklarında ilerleme kat edilmesi gibi Avrupalı değerlerin Ankara tarafından benimsenmesi ve uygulanması, Almanya’nın Türkiye politikalarının temelini oluşturdu. 1980 askeri darbesi sonrasındaki parlamentosuz dönemde bile Almanya Türkiye’ye hep bir Avrupalı ortak olarak baktı. Türkiye’nin Avrupalı olması temelinde, Avrupa’daki demokrasi düzeyinin Türkiye’de de gerçekleştirilmesi yönünde taleplerde bulundu, silah satışlarında bile demokrasi konusundaki ölçütlerini geriletmedi. Örneğin İran veya Çin gibi ilkelere yaklaşırkenki kıstasları Türkiye’ye uygulamadı. Yani sadece maddi ve stratejik beklentilerle, bu tür “farklı lig oyuncusu” ülkelerle kurduğu türeden stratejik ve faydacı ilişkilerle algılamadı Ankara’yı.
1990’larda Helmut Kohl liderliğindeki Hristiyan Demokratlar “Türkiye’nin ayrı bir kültür bölgesinde” yer alan bir ülke olduğu temelinde Türkiye’nin AB üyesi olmasına güçlü bir şekilde karşı çıkarlarken bile, AB ile bir “ayrıcalıklı ortaklık” öne sürüldü. Yani Ankara Huntington’cu bir kültürel skalaya göre bile, her şeye karşın Avrupa’ya yakın değerlerin de mevcut olduğu bir ülke olarak algılandı. “İmtiyazlı ortaklık” Türkiye’nin AB ile belirli kilit alanlarda entegrasyonuna yeşil ışık yakıyordu. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli milyonlarca göçmen ve jeo-stratejik mevcut konum bunu gerektiriyordu. Ama daha da önemlisi, elbette Türkiye’nin öz-algısıydı. Türkiye 250 yıldır demokratikleştirmeye çalıştığı sistemiyle, modernleşme stratejisinde daima Avrupa’yı kendisine örnek almıştı. Özellikle cumhuriyetin ilk on yıllarındaki sekülerleşme, Almanya gibi tüm Batı dünyasında Türkiye’nin Avrupalı bir ülke olarak algılanmasına yol açmıştı. Bu nedenledir ki, 2000’lerin başında, Türkiye’ye göre çok daha fazla Avrupalı olan Moldova, Beyaz Rusya, Ukrayna ve hatta Rusya gibi ülkeler, demokratik ve siyasal değerler bakımından Türkiye kadar Avrupalı olmadıklarından, AB ile organik bir ilişki kuramadılar. Oysa Türkiye, her ne kadar birinci ve ikinci Soğuk Savaş sonrası genişlemede kendisine yer bulamadıysa da, 2004’te çok önemli bir şans yakaladı ve tam üyelik müzakerelerine başladı. Almanya, Türkiye’nin AB sürecinde siyasi irade olarak doğrudan tam üyeliğe kapı aralamadıysa da, süreçten Türkiye’yi dışlamadı ve Türkiye’nin entegrasyon kabiliyetine şans vermeyi seçti. 2002-2007 yılları arasında son derece ufuk açıcı reformların yapılması ve Türkiye’nin “özgür ülkeler” arasında yer almasıyla sonuçlanan demokratikleşme sürecinde Almanya’nın önemli katkısı ve desteği oldu.
Erdoğan geçen hafta Almanya’yı ziyaret ederken, bambaşka bir Türkiye imajı vardı artık Almanya’da. Daha bir yıl önce Almanya’ya “NAZİ” diyen, “vatansever, milliyetperver, ülkesinin aşığı olan Almanya’daki kardeşlerime diyorum ki, siz Türkiye düşmanlarının kim olduğunu biliyorsunuz. Sakın onlara oy vermeyin!” diye açıkça Almanya seçimlerine müdahil olan, Almanya’yı Türk camilerine yapılan saldırıları seyretmekle itham eden Erdoğan, bu ziyarette başka telden çalıyordu. Rejimin içişleri bakanı Süleyman Soylu, DHKP-C terör örgütünün Almanya tarafından “beslendiğini” ve finansmanının sağlandığını söylüyordu. Ankara rejimi, Türkiye’yi yıkmaya, ona zarar vermeye, onun altını oymaya çalışmakla suçladığı Almanya’ya karşı neden bir anda tutum değiştirmişti? Ne olmuştu da, daha düne kadar Almanya şansölyesi Merkel’e yönelik olarak en yakışıksız fotoğrafları ve hakaretleri başlıklarına taşıyan rejim propaganda medyası, bu ziyarette yeni sayfa açma babında bir genel tutum içine girivermişti? Bu tutumun saraydan gelen emirle benimsendiğini sağır sultan bile biliyor. O halde, sormayalım mı bu değişimin nedeni ne diye? “Türkiye düşmanı” Almanya’dan bir anda “tarihi dostumuz” Almanya’ya hızlı bir söylem değişimine giden rejimin bu tutumunun neden kaynaklandığını sorgulamayalım mı?
İşin özü şu ki, rejimin finansal kaynakları sonunda dibi gördü. Türkiye’de ekonomik bir kriz var. Ödemeler dengesi bozulan ve iflasa adım-adım yaklaşan rejim, dış kredi ve yatırım sağlamak ümidiyle, dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri olan Almanya’ya yaklaşma kararı almış görünüyor. Daha önce üçüncü havalimanını kıskandığı ve Türkiye’nin “yükselişine” engel olmaya çalıştığı iddia edilen ve “ırkçılıkla” suçlanan Almanlar, ABD ve uluslararası yatırımcılarla yaşanan sorunlar ve olağan dışı seviyedeki güven buhranından sonra, kıymete binmiş görünüyor. Eğer fosil enerji kaynakları gibi yer altı zenginlikleriniz yoksa, diktatörlük finansmanı zor iştir. Rusya, İran, Çin ve hatta Venezüella gibi Türkiye’nin düşmüş olduğu hukuksuzlar liginde olan ülkelerin tümünde doğal kaynaklar, rejimlerinin yelkenlerinde tartışmasız en önemli rüzgârdır. Bu rejimlere, yine Ankara ile aynı ligde bulunan Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan gibi diktatoryal rejimleri de ekleyebilirsiniz kolaylıkla. Otoriteryan antidemokratik rejimler, finansman sorununu kapı-kapı dilenerek, daha önce tükürdüklerini yalamak suretiyle halletmiyorlar. Bu ligde var olmak için, kendi yağıyla kavrulacak kadar, yani sistemi kendi içinde çevirebilecek oranda bir finansman dengesi sağlamak gerekli. Bu Erdoğan’da yok. Ve Almanlar bunu biliyor.
Can Dündar’a “ajan” diyen, Almanya’nın muhaliflere kapılarını açmasına sinirlenen, Gülen Cemaati’ne ısrarla “terör örgütü” diyen ve bu pozisyonu Alman devletine de dayatmaya çalışan Erdoğan, aradığını bulamadı bu gezide. Tıpkı finansman kaynaklarını çeşitlendirme konusunda tüm AB’de karşısına çıkan “demokrasi ve hukuk engeli” gibi, Almanya’da da Deniz Yücel ve Meşale Tolu’ya ajan ve terörist diyen Erdoğan rejiminin hukuksuzluğu, Almanya’da her seviyede Erdoğan’ın yüzüne vuruldu. “Reis” iç siyasette Can Dündar’a yaptığı suçlamalarla gündemi saptırmayı ve ülkesindeki kitleleri manipüle etmeyi başarsa da, Almanya Dündar’ın, Selahattin Demirtaş’ın, siyasi tutukların, içerideki gazetecilerin, hatta 15 Temmuz söylemindeki tutarsızlıkların fazlasıyla farkında. Almanya Türkiye rejimine, Siemens’in Türkiye demiryollarının 35 milyar avroluk modernizasyonu projesindeki çıkarlarını savunduğu gibi, ekonomik ve stratejik çıkarları ekseninde bakıyor. Her zamanki gibi Almanlar söylemle değil eylemle sonuç alıyor. Almanya’da bir işçi 2000 avro civarında ücret alırken, Türkiye’de aynı işi yapan meslektaşı 120 avro alıyor. Dünya üniversiteleri kıyaslamasında Almanya ilk üçe girerken, Türk üniversiteleri 2018 verilerine göre en diplere doğru serbest düşüşe devam ediyor. Yaptığını iddia ettiği Altay tankının sofistike parçaları Alman Rheinmetall şirketi tarafından yapılacak, fakat bu konuda Alman hükümeti Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesi nedeniyle, İran veya Çin’e yaptığı muamelenin aynısını NATO “partneri” (!) Ankara’ya yapıyor. Berlin de aynı ABD gibi, Erdoğan’a güvenmiyor. Suriye’de kafasına göre saf değiştiren, cihatçılarla al takke ver külah, en hafif tabiriyle “garip” bir ilişki içinde olan, bin bir şaibelerle dolu bir yönetimin kendi tankını Alman savunma sanayi yardımıyla yapması, Almanya için elbette düşünülemez.
Almanya için en başta gelen sorunlardan biri, Erdoğan’ın radikalleştirdiği Almanya Türkleri. Almanya’da yaşayan Türkler arasında İslamcı Erdoğan’ı destekleyen çok yoğun bir kitle olduğu sır değil. Erdoğan, Türkiye’de devleti tümüyle kontrolü altına almış gibi görünse de, arka planda derin devlet (veya Ergenekon) yurt dışındaki Türk diasporasını kanımca Erdoğan eliyle yönlendirebilmek için, nasyonalist-İslamcı rejimin yerleşmesi hususunda ölçülü bir tolerans payı bırakıyor. Almanya bu tehlikenin farkında olmasına karşın, iki nedenle doğrudan pozisyon almıyor. Birincisi, Almanya’daki 3,5 milyon civarında Türkiyeli, bir iç savaş çıkması durumunda, bu çatışmayı Alman topraklarına taşıyabilir. Bu Berlin için önemli bir riziko. İkincisi, Türkiye’de bulunan 4 milyona yakın Suriyeli mültecinin Türk-AB (Yunanistan-Bulgaristan) üzerinden AB’ye giriş yapması, Berlin’in en başta gelen kâbus senaryosu. Çünkü eğer Türkiye bu konuda AB (yani Almanya) ile uyumlu hareket etmezse, bu Avrupa Birliği’ne çok ciddi darbe vurabilir. Schengen bölgesi ve AB bütünlüğü ortadan kalkabilir. Üçüncüsü, Türkiye üzerinde ekonomik baskı kurarak rejimi demokratikleşmeye zorlamak finansman olarak çok pahalı ve politik olarak riskli bir hamle olur. Ekonomik baskı grupları, Berlin üzerinde – demokratik ülkelerde normal olduğu üzere – etkili ve bu nedenle de Almanya Türkiye’nin demokratikleştirilmesi bağlamında kilit rol oynamaya hazır değil. Tüm bu saydıklarım, Erdoğan tarafından biliniyor elbette! Ve Erdoğan rejimi bu “kartları” son derece efektif olarak “kullanmayı” beceriyor. Yine de, her ne kadar eli güçlü de olsa, Erdoğan ancak bir pat sağlıyor. Yani Almanya’yı avucuna almayı beceremiyor.
Bu analizler ışığında, Türkiye’yi Hitler dönemi ve 1930’ların “yatıştırma politikası” örnekleri ile karşılaştırmayı çok doğru bulmuyorum. Çünkü içeride çok güçlü de olsa, Ankara ekonomik bakımdan son derece acınası seviyede dışa bağımlı durumda ve olası krizlere açık koşullarda. Erdoğan bir varoluş mücadelesi veriyor. Esasında tek başına Türk demokrasisinin kaderinden de sorumlu değil. Hala kendisiyle aynı retoriği kullanan ve her fırsatta “FETÖ’cü” olmadıklarına yemin eden bir “sol” muhalefetle, harika bir simbiyoz kurmuş durumda. Bu adı konmamış tolerans ortaklığının yapıştırıcısı, hala tam olarak netleşmemiş olan derin yapı. “Ordu bu olan biteni nasıl kabulleniyor?” veya “Erdoğan orduyu nasıl kontrol etmeyi başarıyor?” türü akademik soruların yanıtı, bu ordu içindeki cuntaların ve hiziplerin kendi aralarındaki ilişkide düğümlü. Almanya da Türkiye’de bu nedenle meselenin Erdoğan olmadığını, bu işin çok daha geniş bir koalisyona dayandığını görmüş olmalı. Bu nedenle, yine diğer bir faktör olarak, rejimi değiştirmek konusunda “fazlaca aktifleşmemek” ve “kraldan fazla kralcı olmamak” gibi bir stratejik pozisyon almış durumda görünüyor Berlin.
Her şeye karşın Almanya’nın bugün itibarıyla Can Dündar’ın “ajan değil gazeteci” olduğunu Erdoğan’ın gözlerinin içine baka-baka söylemesi, önemli. Ya da gazeteci, akademisyen, NATO subayı, binlerce muhalife kapılarını açması, çok önemli ve takdir edilmesi gereken bir destek olarak değerlendirilmeli. Almanya, 1930’larda Hitler rejiminden kaçan Yahudi ve muhalif bilim insanlarına kapılarını açan Türkiye gibi, bugün liberal demokratik değerlerin hamiliğini yapıyor, insan hakları ihlallerine karşı sesini yükselten insanları koruyor. Sadece bunun değişmemesi bile, Erdoğan ziyaretinin Ankara’daki rejim bakımından neden bir başarı öyküsü olmadığına herhalde en önemli kanıttır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.10.2018 [TR724]
Soruları çoğaltabiliriz. Fakat öncelikle şunu söylemekle başlayalım: Almanya Erdoğan Türkiyesi’ni tümüyle AB ve Avrupa dışı bir çerçevede algılıyor artık. Bu kesin. Türkiye salt kâğıt üzerinde bir AB adayı. AB ile Ankara’daki rejim farklı dilleri konuşuyor, farklı politik değerlere göre hareket ediyor. Almanya, AB’nin mimarlarından biri ve en önemli lokomotifi olarak elbette AB tutumuyla son derece yakın bir Türkiye algısına sahip. Bu algının mevcut koşullarda olumluya çevrilmesi söz konusu olamaz. Çünkü AB gibi Almanya da, hukuk devleti ve demokratik değerler üzerine inşa edilmiş siyasi yapılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında hem Almanya’nın hem de Avrupa entegrasyonu projesinin ana hedefi, faşist ve anti demokratik rejimlerin iktidara gelmesini engellemek, Avrupa’nın büyük bir savaş dâhilinde yeniden yok oluşuna izin vermemek için gereken ekonomik ve siyasi zemini oluşturmak, Avrupa’yı siyasi ve ekonomik olarak yeniden inşa etmek olarak özetlenebilir. Özellikle Almanya, büyük savaş sonrası bölünmüş bir ülke olarak faşizmden ve anti-demokratik ağır uygulamalardan çok çekti. Yaşadığı korkunç insani kayıplar – 6 milyondan fazla Yahudi’nin soykırıma uğratılması, on milyonlarca asker ve sivilin Avrupa kıtasında hayatını kaybetmesi, endüstriyel ve kültürel varlıklarının önemli bir bölümünün yok olması vs. – karşısında Almanya’da federal sistem inşa edilirken, demokrasi standartları ve normatif çerçeve konusunda çok hassas hareket edildi. Bu tutum, belki de modern Almanya’nın en temel siyesi değeri yapıyor hukuk devleti nosyonu ile demokratik temel düzeni. Bu düzen, Alman anayasasıdır (Grundgesetz – Temel Yasa).
Almanya, 1960’lardan itibaren Avrupa entegrasyon projesinde yer alma iradesini ortaya koymuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik olarak, diğer Avrupalı ülkelere olan standart ve ölçütlerle yaklaştı Türkiye’ye. İnsan hakları standartlarının yükseltilmesi, demokratik hukuk devletinin geliştirilmesi, azınlık haklarında ilerleme kat edilmesi gibi Avrupalı değerlerin Ankara tarafından benimsenmesi ve uygulanması, Almanya’nın Türkiye politikalarının temelini oluşturdu. 1980 askeri darbesi sonrasındaki parlamentosuz dönemde bile Almanya Türkiye’ye hep bir Avrupalı ortak olarak baktı. Türkiye’nin Avrupalı olması temelinde, Avrupa’daki demokrasi düzeyinin Türkiye’de de gerçekleştirilmesi yönünde taleplerde bulundu, silah satışlarında bile demokrasi konusundaki ölçütlerini geriletmedi. Örneğin İran veya Çin gibi ilkelere yaklaşırkenki kıstasları Türkiye’ye uygulamadı. Yani sadece maddi ve stratejik beklentilerle, bu tür “farklı lig oyuncusu” ülkelerle kurduğu türeden stratejik ve faydacı ilişkilerle algılamadı Ankara’yı.
1990’larda Helmut Kohl liderliğindeki Hristiyan Demokratlar “Türkiye’nin ayrı bir kültür bölgesinde” yer alan bir ülke olduğu temelinde Türkiye’nin AB üyesi olmasına güçlü bir şekilde karşı çıkarlarken bile, AB ile bir “ayrıcalıklı ortaklık” öne sürüldü. Yani Ankara Huntington’cu bir kültürel skalaya göre bile, her şeye karşın Avrupa’ya yakın değerlerin de mevcut olduğu bir ülke olarak algılandı. “İmtiyazlı ortaklık” Türkiye’nin AB ile belirli kilit alanlarda entegrasyonuna yeşil ışık yakıyordu. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli milyonlarca göçmen ve jeo-stratejik mevcut konum bunu gerektiriyordu. Ama daha da önemlisi, elbette Türkiye’nin öz-algısıydı. Türkiye 250 yıldır demokratikleştirmeye çalıştığı sistemiyle, modernleşme stratejisinde daima Avrupa’yı kendisine örnek almıştı. Özellikle cumhuriyetin ilk on yıllarındaki sekülerleşme, Almanya gibi tüm Batı dünyasında Türkiye’nin Avrupalı bir ülke olarak algılanmasına yol açmıştı. Bu nedenledir ki, 2000’lerin başında, Türkiye’ye göre çok daha fazla Avrupalı olan Moldova, Beyaz Rusya, Ukrayna ve hatta Rusya gibi ülkeler, demokratik ve siyasal değerler bakımından Türkiye kadar Avrupalı olmadıklarından, AB ile organik bir ilişki kuramadılar. Oysa Türkiye, her ne kadar birinci ve ikinci Soğuk Savaş sonrası genişlemede kendisine yer bulamadıysa da, 2004’te çok önemli bir şans yakaladı ve tam üyelik müzakerelerine başladı. Almanya, Türkiye’nin AB sürecinde siyasi irade olarak doğrudan tam üyeliğe kapı aralamadıysa da, süreçten Türkiye’yi dışlamadı ve Türkiye’nin entegrasyon kabiliyetine şans vermeyi seçti. 2002-2007 yılları arasında son derece ufuk açıcı reformların yapılması ve Türkiye’nin “özgür ülkeler” arasında yer almasıyla sonuçlanan demokratikleşme sürecinde Almanya’nın önemli katkısı ve desteği oldu.
Erdoğan geçen hafta Almanya’yı ziyaret ederken, bambaşka bir Türkiye imajı vardı artık Almanya’da. Daha bir yıl önce Almanya’ya “NAZİ” diyen, “vatansever, milliyetperver, ülkesinin aşığı olan Almanya’daki kardeşlerime diyorum ki, siz Türkiye düşmanlarının kim olduğunu biliyorsunuz. Sakın onlara oy vermeyin!” diye açıkça Almanya seçimlerine müdahil olan, Almanya’yı Türk camilerine yapılan saldırıları seyretmekle itham eden Erdoğan, bu ziyarette başka telden çalıyordu. Rejimin içişleri bakanı Süleyman Soylu, DHKP-C terör örgütünün Almanya tarafından “beslendiğini” ve finansmanının sağlandığını söylüyordu. Ankara rejimi, Türkiye’yi yıkmaya, ona zarar vermeye, onun altını oymaya çalışmakla suçladığı Almanya’ya karşı neden bir anda tutum değiştirmişti? Ne olmuştu da, daha düne kadar Almanya şansölyesi Merkel’e yönelik olarak en yakışıksız fotoğrafları ve hakaretleri başlıklarına taşıyan rejim propaganda medyası, bu ziyarette yeni sayfa açma babında bir genel tutum içine girivermişti? Bu tutumun saraydan gelen emirle benimsendiğini sağır sultan bile biliyor. O halde, sormayalım mı bu değişimin nedeni ne diye? “Türkiye düşmanı” Almanya’dan bir anda “tarihi dostumuz” Almanya’ya hızlı bir söylem değişimine giden rejimin bu tutumunun neden kaynaklandığını sorgulamayalım mı?
İşin özü şu ki, rejimin finansal kaynakları sonunda dibi gördü. Türkiye’de ekonomik bir kriz var. Ödemeler dengesi bozulan ve iflasa adım-adım yaklaşan rejim, dış kredi ve yatırım sağlamak ümidiyle, dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri olan Almanya’ya yaklaşma kararı almış görünüyor. Daha önce üçüncü havalimanını kıskandığı ve Türkiye’nin “yükselişine” engel olmaya çalıştığı iddia edilen ve “ırkçılıkla” suçlanan Almanlar, ABD ve uluslararası yatırımcılarla yaşanan sorunlar ve olağan dışı seviyedeki güven buhranından sonra, kıymete binmiş görünüyor. Eğer fosil enerji kaynakları gibi yer altı zenginlikleriniz yoksa, diktatörlük finansmanı zor iştir. Rusya, İran, Çin ve hatta Venezüella gibi Türkiye’nin düşmüş olduğu hukuksuzlar liginde olan ülkelerin tümünde doğal kaynaklar, rejimlerinin yelkenlerinde tartışmasız en önemli rüzgârdır. Bu rejimlere, yine Ankara ile aynı ligde bulunan Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan gibi diktatoryal rejimleri de ekleyebilirsiniz kolaylıkla. Otoriteryan antidemokratik rejimler, finansman sorununu kapı-kapı dilenerek, daha önce tükürdüklerini yalamak suretiyle halletmiyorlar. Bu ligde var olmak için, kendi yağıyla kavrulacak kadar, yani sistemi kendi içinde çevirebilecek oranda bir finansman dengesi sağlamak gerekli. Bu Erdoğan’da yok. Ve Almanlar bunu biliyor.
Can Dündar’a “ajan” diyen, Almanya’nın muhaliflere kapılarını açmasına sinirlenen, Gülen Cemaati’ne ısrarla “terör örgütü” diyen ve bu pozisyonu Alman devletine de dayatmaya çalışan Erdoğan, aradığını bulamadı bu gezide. Tıpkı finansman kaynaklarını çeşitlendirme konusunda tüm AB’de karşısına çıkan “demokrasi ve hukuk engeli” gibi, Almanya’da da Deniz Yücel ve Meşale Tolu’ya ajan ve terörist diyen Erdoğan rejiminin hukuksuzluğu, Almanya’da her seviyede Erdoğan’ın yüzüne vuruldu. “Reis” iç siyasette Can Dündar’a yaptığı suçlamalarla gündemi saptırmayı ve ülkesindeki kitleleri manipüle etmeyi başarsa da, Almanya Dündar’ın, Selahattin Demirtaş’ın, siyasi tutukların, içerideki gazetecilerin, hatta 15 Temmuz söylemindeki tutarsızlıkların fazlasıyla farkında. Almanya Türkiye rejimine, Siemens’in Türkiye demiryollarının 35 milyar avroluk modernizasyonu projesindeki çıkarlarını savunduğu gibi, ekonomik ve stratejik çıkarları ekseninde bakıyor. Her zamanki gibi Almanlar söylemle değil eylemle sonuç alıyor. Almanya’da bir işçi 2000 avro civarında ücret alırken, Türkiye’de aynı işi yapan meslektaşı 120 avro alıyor. Dünya üniversiteleri kıyaslamasında Almanya ilk üçe girerken, Türk üniversiteleri 2018 verilerine göre en diplere doğru serbest düşüşe devam ediyor. Yaptığını iddia ettiği Altay tankının sofistike parçaları Alman Rheinmetall şirketi tarafından yapılacak, fakat bu konuda Alman hükümeti Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesi nedeniyle, İran veya Çin’e yaptığı muamelenin aynısını NATO “partneri” (!) Ankara’ya yapıyor. Berlin de aynı ABD gibi, Erdoğan’a güvenmiyor. Suriye’de kafasına göre saf değiştiren, cihatçılarla al takke ver külah, en hafif tabiriyle “garip” bir ilişki içinde olan, bin bir şaibelerle dolu bir yönetimin kendi tankını Alman savunma sanayi yardımıyla yapması, Almanya için elbette düşünülemez.
Almanya için en başta gelen sorunlardan biri, Erdoğan’ın radikalleştirdiği Almanya Türkleri. Almanya’da yaşayan Türkler arasında İslamcı Erdoğan’ı destekleyen çok yoğun bir kitle olduğu sır değil. Erdoğan, Türkiye’de devleti tümüyle kontrolü altına almış gibi görünse de, arka planda derin devlet (veya Ergenekon) yurt dışındaki Türk diasporasını kanımca Erdoğan eliyle yönlendirebilmek için, nasyonalist-İslamcı rejimin yerleşmesi hususunda ölçülü bir tolerans payı bırakıyor. Almanya bu tehlikenin farkında olmasına karşın, iki nedenle doğrudan pozisyon almıyor. Birincisi, Almanya’daki 3,5 milyon civarında Türkiyeli, bir iç savaş çıkması durumunda, bu çatışmayı Alman topraklarına taşıyabilir. Bu Berlin için önemli bir riziko. İkincisi, Türkiye’de bulunan 4 milyona yakın Suriyeli mültecinin Türk-AB (Yunanistan-Bulgaristan) üzerinden AB’ye giriş yapması, Berlin’in en başta gelen kâbus senaryosu. Çünkü eğer Türkiye bu konuda AB (yani Almanya) ile uyumlu hareket etmezse, bu Avrupa Birliği’ne çok ciddi darbe vurabilir. Schengen bölgesi ve AB bütünlüğü ortadan kalkabilir. Üçüncüsü, Türkiye üzerinde ekonomik baskı kurarak rejimi demokratikleşmeye zorlamak finansman olarak çok pahalı ve politik olarak riskli bir hamle olur. Ekonomik baskı grupları, Berlin üzerinde – demokratik ülkelerde normal olduğu üzere – etkili ve bu nedenle de Almanya Türkiye’nin demokratikleştirilmesi bağlamında kilit rol oynamaya hazır değil. Tüm bu saydıklarım, Erdoğan tarafından biliniyor elbette! Ve Erdoğan rejimi bu “kartları” son derece efektif olarak “kullanmayı” beceriyor. Yine de, her ne kadar eli güçlü de olsa, Erdoğan ancak bir pat sağlıyor. Yani Almanya’yı avucuna almayı beceremiyor.
Bu analizler ışığında, Türkiye’yi Hitler dönemi ve 1930’ların “yatıştırma politikası” örnekleri ile karşılaştırmayı çok doğru bulmuyorum. Çünkü içeride çok güçlü de olsa, Ankara ekonomik bakımdan son derece acınası seviyede dışa bağımlı durumda ve olası krizlere açık koşullarda. Erdoğan bir varoluş mücadelesi veriyor. Esasında tek başına Türk demokrasisinin kaderinden de sorumlu değil. Hala kendisiyle aynı retoriği kullanan ve her fırsatta “FETÖ’cü” olmadıklarına yemin eden bir “sol” muhalefetle, harika bir simbiyoz kurmuş durumda. Bu adı konmamış tolerans ortaklığının yapıştırıcısı, hala tam olarak netleşmemiş olan derin yapı. “Ordu bu olan biteni nasıl kabulleniyor?” veya “Erdoğan orduyu nasıl kontrol etmeyi başarıyor?” türü akademik soruların yanıtı, bu ordu içindeki cuntaların ve hiziplerin kendi aralarındaki ilişkide düğümlü. Almanya da Türkiye’de bu nedenle meselenin Erdoğan olmadığını, bu işin çok daha geniş bir koalisyona dayandığını görmüş olmalı. Bu nedenle, yine diğer bir faktör olarak, rejimi değiştirmek konusunda “fazlaca aktifleşmemek” ve “kraldan fazla kralcı olmamak” gibi bir stratejik pozisyon almış durumda görünüyor Berlin.
Her şeye karşın Almanya’nın bugün itibarıyla Can Dündar’ın “ajan değil gazeteci” olduğunu Erdoğan’ın gözlerinin içine baka-baka söylemesi, önemli. Ya da gazeteci, akademisyen, NATO subayı, binlerce muhalife kapılarını açması, çok önemli ve takdir edilmesi gereken bir destek olarak değerlendirilmeli. Almanya, 1930’larda Hitler rejiminden kaçan Yahudi ve muhalif bilim insanlarına kapılarını açan Türkiye gibi, bugün liberal demokratik değerlerin hamiliğini yapıyor, insan hakları ihlallerine karşı sesini yükselten insanları koruyor. Sadece bunun değişmemesi bile, Erdoğan ziyaretinin Ankara’daki rejim bakımından neden bir başarı öyküsü olmadığına herhalde en önemli kanıttır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.10.2018 [TR724]
Başarısı, paranın gerisinde kalan Arap Yarımadası takımları [Hasan Cücük]
Bu sezon Süper Lig’den ayrılan oyuncuların durağı Arap Yarımadası takımları oldu. Galatasaray’dan Gomis, Fenerbahçe’den Giuliano, Josef ve Fernandao ve Beşiktaş’tan Alvaro Negredo tercihini Arap Yarımadası kulüplerinden yana kullandı. Bu transferlerden kulüplerin kasasına milyonlarca dolar girip ihya oldu. Para sıkıntısı çekmeyen, adını sadece transfer dönemlerinde duyduğumuz bu takımlardan öne çıkanlara yakından bakalım.
Al Hilal (Suudi Arabistan): Suudi Arabistan denince akla ilk gelen takım Al Hilal oluyor. Gomis’i kadrosuna katan Al Hilal, 15 kez ligi şampiyon olarak tamamladı. En yakın rakibi Al İttihad’dan 7 şampiyonluk daha fazla yaşayan Al Hilal’ı Jorge Jesus çalıştırıyor. Ligde 4 maçta 12 puan toplayıp liderlik koltuğunda oturan Al Hilal’ın başkanlığını Suudi futbolunun efsanesi Al Jaber yapıyor. Gomis bu sezon 4 gol atarken, Al Hilal’ın müzesinde 2 Asya Şampiyonlar Ligi kupası bulunuyor.
Al İttihad (Suudi Arabistan): Ülkenin en başarılı ikinci kulübü olarak gösterilen Al İttihad’da bu sezon rüzgar tersten esiyor. Ligde 8 şampiyonluğu bulunan Al İttihad, sportif başarısı yanında ateşli taraftarlarıyla dikkat çekiyor. Büyük bir taraftar grubuna sahip olan Al Ittihad, Ortadoğu’da büyük bir kitleye sahip. Bir dönem Donadoni, Bebeto, Dalian Atkinson ve Sulley Muntari gibi isimler bu kulübün formasını giydi. Beşiktaş’tan tanıdıuğımız Hırvat Slaven Bilic’in çalıştırdığı Al İttihad, 4 hafta sonunda topladığı 1 puanla ligin dibine demir atmış durumda bulunuyor.
Al Sadd (Katar): Ülkenin en büyük takımı olarak tanımlanan Al Sadd’ın 13 lig şampiyonluğu bulunuyor. Katar Emirliği’nin takımı olarak tanımlanan Al Saad’ın başkanlığını Mohammed bin Hamad bin Khalifa Al Thani yapıyor. Al Sadd aynı zamanda Katar’ın futbol yüzü olarak önplana çıkıyor. . En yakın rakibinden 5 şampiyonluk önde olan Al Sadd, Xavi’nin takımı olarak da biliniyor. Xavi dışında Atletico’nun eski yıldızı Gabi de bu takım için ter döküyor. Al Sadd’ın ayrıca 2 Asya Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu da var.
Al Ain (Birleşik Arap Emirlikleri): Emirliklerin en ünlü kulüplerinden biri olan Al Ain’in müzesinde 13 lig ve 1 Asya Şampiyonlar Ligi kupası bulunuyor. Ryan Babel, Asamoah Gyan, Marcus Berg ve Emenike gibi isimlerin de bir dönem forma giydiği kulüpte Zlatko Dalic, Tite, Walter Zenga, Bruno Metsu ve Quiqo Sanchez Flores gibi isimler de hocalık yaptı. Hırvat Zoran Marmic’in çalıştırdığı Al Ain bu sezon ilk 4 maçınıda kazanıp, şampiyonluğun yine bir numaralı adayı olduğunu gösterdi.
Al Nassr (Suudi Arabistan): Bu sezon ismini duyduğumuz bir başka Suudi takımı olan Al Nassr’ın kadrosunda Türkiye’den yakından tanıdığımız Giuliano ve Nordin Amrabat’ın yanı sıra Brad Jones ve Ahmed Musa gibi kalburüstü isimler yer alıyor. Müzesinde 7 lig şampiyonluğu bulunan Al Nassr için Suudi futbolunun efsane ismi Majed Abdullah da yıllarca bu kulüp için ter döktü. Asya Şampiyonlar Ligi’nde bir kez final oynayan kulüp, Asya Kupa Galipleri Kupası’nı bir kez müzesine götürdü.
Al Rayyan (Katar): Son dönemde Al Sadd’ın gölgesinde kalan Al Rayyan, 8 kez lig şampiyonluğu sevinci yaşadı. Bir zamanlar Avrupa’nın önde gelen futbolcuların emeklilik dönemini için tercih ettiği kulüplerden biriydi. Afonso Alves, Frank de Boer, Sonny Andersson ve Gabriel Batistuta gibi isimler bu takımda forma giydiler. Ayrıca Beşiktaş’tan buraya transfer olan Tabata, yıllardır takım kaptanlığı yaparken aynı zamanda vatandaşı olduğu Katar’da milli formayı da giyiyor.
Al Ahli (Suudi Arabistan): Josef De Souza’yı 12 milyon Euro’ya kadrosuna katarak Türk futbolseverlerin dikkatini çeken Al Ahli, tarihinde üç kez lig şampiyonluğu yaşarken Asya Şampiyonlar Ligi’nde de 2 kez final oynadı. Al Ahli’nin en önemli özelliği ünlü teknik adamların görev yapması oldu. Bu isimler arasında Fenerbahçe’den tanıdığımız Brezilyalı Sebastio Lazaroni ve Portekizli Vitor Pereira ile dünyaca ünlü Felipe Scolari ve Ukrayna futbolunun efsane isimlerinden Sergei Rebrov, Al Ahli’de teknik adamlık yaptı.
[Hasan Cücük] 1.10.2018 [TR724]
Al Hilal (Suudi Arabistan): Suudi Arabistan denince akla ilk gelen takım Al Hilal oluyor. Gomis’i kadrosuna katan Al Hilal, 15 kez ligi şampiyon olarak tamamladı. En yakın rakibi Al İttihad’dan 7 şampiyonluk daha fazla yaşayan Al Hilal’ı Jorge Jesus çalıştırıyor. Ligde 4 maçta 12 puan toplayıp liderlik koltuğunda oturan Al Hilal’ın başkanlığını Suudi futbolunun efsanesi Al Jaber yapıyor. Gomis bu sezon 4 gol atarken, Al Hilal’ın müzesinde 2 Asya Şampiyonlar Ligi kupası bulunuyor.
Al İttihad (Suudi Arabistan): Ülkenin en başarılı ikinci kulübü olarak gösterilen Al İttihad’da bu sezon rüzgar tersten esiyor. Ligde 8 şampiyonluğu bulunan Al İttihad, sportif başarısı yanında ateşli taraftarlarıyla dikkat çekiyor. Büyük bir taraftar grubuna sahip olan Al Ittihad, Ortadoğu’da büyük bir kitleye sahip. Bir dönem Donadoni, Bebeto, Dalian Atkinson ve Sulley Muntari gibi isimler bu kulübün formasını giydi. Beşiktaş’tan tanıdıuğımız Hırvat Slaven Bilic’in çalıştırdığı Al İttihad, 4 hafta sonunda topladığı 1 puanla ligin dibine demir atmış durumda bulunuyor.
Al Sadd (Katar): Ülkenin en büyük takımı olarak tanımlanan Al Sadd’ın 13 lig şampiyonluğu bulunuyor. Katar Emirliği’nin takımı olarak tanımlanan Al Saad’ın başkanlığını Mohammed bin Hamad bin Khalifa Al Thani yapıyor. Al Sadd aynı zamanda Katar’ın futbol yüzü olarak önplana çıkıyor. . En yakın rakibinden 5 şampiyonluk önde olan Al Sadd, Xavi’nin takımı olarak da biliniyor. Xavi dışında Atletico’nun eski yıldızı Gabi de bu takım için ter döküyor. Al Sadd’ın ayrıca 2 Asya Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu da var.
Al Ain (Birleşik Arap Emirlikleri): Emirliklerin en ünlü kulüplerinden biri olan Al Ain’in müzesinde 13 lig ve 1 Asya Şampiyonlar Ligi kupası bulunuyor. Ryan Babel, Asamoah Gyan, Marcus Berg ve Emenike gibi isimlerin de bir dönem forma giydiği kulüpte Zlatko Dalic, Tite, Walter Zenga, Bruno Metsu ve Quiqo Sanchez Flores gibi isimler de hocalık yaptı. Hırvat Zoran Marmic’in çalıştırdığı Al Ain bu sezon ilk 4 maçınıda kazanıp, şampiyonluğun yine bir numaralı adayı olduğunu gösterdi.
Al Nassr (Suudi Arabistan): Bu sezon ismini duyduğumuz bir başka Suudi takımı olan Al Nassr’ın kadrosunda Türkiye’den yakından tanıdığımız Giuliano ve Nordin Amrabat’ın yanı sıra Brad Jones ve Ahmed Musa gibi kalburüstü isimler yer alıyor. Müzesinde 7 lig şampiyonluğu bulunan Al Nassr için Suudi futbolunun efsane ismi Majed Abdullah da yıllarca bu kulüp için ter döktü. Asya Şampiyonlar Ligi’nde bir kez final oynayan kulüp, Asya Kupa Galipleri Kupası’nı bir kez müzesine götürdü.
Al Rayyan (Katar): Son dönemde Al Sadd’ın gölgesinde kalan Al Rayyan, 8 kez lig şampiyonluğu sevinci yaşadı. Bir zamanlar Avrupa’nın önde gelen futbolcuların emeklilik dönemini için tercih ettiği kulüplerden biriydi. Afonso Alves, Frank de Boer, Sonny Andersson ve Gabriel Batistuta gibi isimler bu takımda forma giydiler. Ayrıca Beşiktaş’tan buraya transfer olan Tabata, yıllardır takım kaptanlığı yaparken aynı zamanda vatandaşı olduğu Katar’da milli formayı da giyiyor.
Al Ahli (Suudi Arabistan): Josef De Souza’yı 12 milyon Euro’ya kadrosuna katarak Türk futbolseverlerin dikkatini çeken Al Ahli, tarihinde üç kez lig şampiyonluğu yaşarken Asya Şampiyonlar Ligi’nde de 2 kez final oynadı. Al Ahli’nin en önemli özelliği ünlü teknik adamların görev yapması oldu. Bu isimler arasında Fenerbahçe’den tanıdığımız Brezilyalı Sebastio Lazaroni ve Portekizli Vitor Pereira ile dünyaca ünlü Felipe Scolari ve Ukrayna futbolunun efsane isimlerinden Sergei Rebrov, Al Ahli’de teknik adamlık yaptı.
[Hasan Cücük] 1.10.2018 [TR724]
Patates! [Hakan Zafer]
Koca ülke, kapanmasın diye seçimde, sayımda otobüsle büyük şehirden hemşeri taşınan küçük belde belediyesi gibi yönetilmeyi hak ediyor etmiyor ayrı mesele ama ABD’li özel şirketi koca devlete mal müdürü atayıp Almanya’ya kahvaltıya gelen kayın peder ve damadı görünce aklıma, siyasetten başka yol bilmeyen, kimi de her şeyi bizzat eliyle yıkılacak tağut gören su katılmamış kasvette köhne ideolojiler geldi.
Ne yapıyorlar acaba. Duvarlara “oy kullanmak haramdır” yazmaktan evrilip, üç beş ganimet de kendilerine tevdi edilince “neyse, bu seçim verelim bari” diye fan görmüş tüy gibi uçanlar, nasılsınız canım?
Öğretmen olduğu, teneffüste dinlendiği odadan belli olan, ay sonu bordroyu kutsal metin kritiği gibi okuyan, derslerde taze fidanların beyinlerini Siyonist parmağı, İngiliz oyunu, büyük şeytan teraneleriyle “iğfal” eden (ben mi bilmiyorum acaba, bu kelime normalde ayıp şeyler için değil miydi?) şapşikler, Gripin var mı?
Tevhid, tağut, cihad, hizbullah, hizbuşşeytan, mustazaf, müstekbir… Bulaşık ağızlarınızla kirlettiğiniz kavramları uzun uzun tartışıyor musunuz halâ? Şalvar paçalarını kısa tutmayı ihmal etmeyin de gerisi lafla yürür zati.
“Allah’ın hükmettiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide 44) ayetini aynı mı anlıyorsunuz halâ Mücahid? Yoksa muhalif yönetici kalmadığı için ayeti mabeyniniz de nesh mi ettiniz? Siz de haklısınız mübarek, çay ocaklarında genç avlamaktan lüks kongre salonlarına terfi edince işin rengi değişmesin de ne yapsın?
*****
Sizi, büyük büyük düşmanlar edinmek hep mutlu ediyor belli. Bir güne bir gün demez mi insan “sahi, biz niye bu kadar önemliyiz” diye? Gerçekte öyle olsun veya olmasın, kim size düşmansa hep büyük oldu zaten. Çok vakit geçirmeden düşman bildiğinizi başkalarının gözüne büyük göstermeye uğraşıp, söyler söylemez yalanınızın en kuvvetli mümini olmuşluğunuz bir değil, iki değil. Bu şizoid durum sadece size zarar verse ne ala. Düşmanın büyük ve derin olduğuna inanınca, hıncını ve bu hıncı çıkartırken kullandığınız araçları da büyüttüğünüz için hamile kadından, evladını kaybetmiş anadan, boğulmuş bebekten, ev hanımından, çocuktan, gariban işçiden, yaşlıdan, hastadan, engelliden, canlı namına ne bulursanız ondan keyifle intikam alıyorsunuz.
*****
Devlete güvenip ne sevilir ne sövülür muhterem. Bir şeyler var, boş değilsin de ona yürek, ağız denmez. Zamk bidonuna batmış kuyruk gibi neye değse toplar, yük eder.
Hem kemiği, ilkesi yok bunun. Dünün dostu, bugün en fena düşman, yarın da “o nasıl söz canım, senden başkası aklıma gelir mi hiç” kabilinden borç istemeye alıştırılacak sadık dost olur. Bu durum, kendi kanını yenileyerek yılda, ne yılı, haftada bir tekrar ediyorsa bu tablonun kahramanlarının “cısss” veya “cici” demesine itibar edilir mi hiç?
Devlet dedimse kastım güçtür. Güce, güçlüye aldanıp en mühim kabiliyetini heba edemez insan. Varlığımız, seçmek için. Neyi seçeceğini bilmek, bazısından buğz etmek, bazısına sevgi beslemek için. Yarın mahşer divanında kefeye, sevilmeyeceği sevmiş, sevilecekten buğz etmiş olmak konacaksa eğer, insan iradesi, öyle elin âlemin zerzevatına bedel ödenecek bozukluk değildir.
Bunun mahalle farkı da yok. Aynı zerzevatçı elinde mikrofon, pikabıyla dolaşırken hangi mahalle, patatesin neyini seviyorsa ona göre bağırıyor. Kiminde “yahnilere patates”, kiminde “kızartmalara patates” diye. Satılan aynı aslında, patates. Bu arada, bu patatesin, Erbakan’ın 90’larda kendine oy vermeyen tarikatları eleştirirken kullandığı “patates dini” tamlamasındakiyle bir akrabalığı yok.
Yaaa işte öyle… Allah kimseyi, arsız yalanına malzeme etmesin.
[Hakan Zafer] 1.10.2018 [TR724]
Ne yapıyorlar acaba. Duvarlara “oy kullanmak haramdır” yazmaktan evrilip, üç beş ganimet de kendilerine tevdi edilince “neyse, bu seçim verelim bari” diye fan görmüş tüy gibi uçanlar, nasılsınız canım?
Öğretmen olduğu, teneffüste dinlendiği odadan belli olan, ay sonu bordroyu kutsal metin kritiği gibi okuyan, derslerde taze fidanların beyinlerini Siyonist parmağı, İngiliz oyunu, büyük şeytan teraneleriyle “iğfal” eden (ben mi bilmiyorum acaba, bu kelime normalde ayıp şeyler için değil miydi?) şapşikler, Gripin var mı?
Tevhid, tağut, cihad, hizbullah, hizbuşşeytan, mustazaf, müstekbir… Bulaşık ağızlarınızla kirlettiğiniz kavramları uzun uzun tartışıyor musunuz halâ? Şalvar paçalarını kısa tutmayı ihmal etmeyin de gerisi lafla yürür zati.
“Allah’ın hükmettiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide 44) ayetini aynı mı anlıyorsunuz halâ Mücahid? Yoksa muhalif yönetici kalmadığı için ayeti mabeyniniz de nesh mi ettiniz? Siz de haklısınız mübarek, çay ocaklarında genç avlamaktan lüks kongre salonlarına terfi edince işin rengi değişmesin de ne yapsın?
*****
Sizi, büyük büyük düşmanlar edinmek hep mutlu ediyor belli. Bir güne bir gün demez mi insan “sahi, biz niye bu kadar önemliyiz” diye? Gerçekte öyle olsun veya olmasın, kim size düşmansa hep büyük oldu zaten. Çok vakit geçirmeden düşman bildiğinizi başkalarının gözüne büyük göstermeye uğraşıp, söyler söylemez yalanınızın en kuvvetli mümini olmuşluğunuz bir değil, iki değil. Bu şizoid durum sadece size zarar verse ne ala. Düşmanın büyük ve derin olduğuna inanınca, hıncını ve bu hıncı çıkartırken kullandığınız araçları da büyüttüğünüz için hamile kadından, evladını kaybetmiş anadan, boğulmuş bebekten, ev hanımından, çocuktan, gariban işçiden, yaşlıdan, hastadan, engelliden, canlı namına ne bulursanız ondan keyifle intikam alıyorsunuz.
*****
Devlete güvenip ne sevilir ne sövülür muhterem. Bir şeyler var, boş değilsin de ona yürek, ağız denmez. Zamk bidonuna batmış kuyruk gibi neye değse toplar, yük eder.
Hem kemiği, ilkesi yok bunun. Dünün dostu, bugün en fena düşman, yarın da “o nasıl söz canım, senden başkası aklıma gelir mi hiç” kabilinden borç istemeye alıştırılacak sadık dost olur. Bu durum, kendi kanını yenileyerek yılda, ne yılı, haftada bir tekrar ediyorsa bu tablonun kahramanlarının “cısss” veya “cici” demesine itibar edilir mi hiç?
Devlet dedimse kastım güçtür. Güce, güçlüye aldanıp en mühim kabiliyetini heba edemez insan. Varlığımız, seçmek için. Neyi seçeceğini bilmek, bazısından buğz etmek, bazısına sevgi beslemek için. Yarın mahşer divanında kefeye, sevilmeyeceği sevmiş, sevilecekten buğz etmiş olmak konacaksa eğer, insan iradesi, öyle elin âlemin zerzevatına bedel ödenecek bozukluk değildir.
Bunun mahalle farkı da yok. Aynı zerzevatçı elinde mikrofon, pikabıyla dolaşırken hangi mahalle, patatesin neyini seviyorsa ona göre bağırıyor. Kiminde “yahnilere patates”, kiminde “kızartmalara patates” diye. Satılan aynı aslında, patates. Bu arada, bu patatesin, Erbakan’ın 90’larda kendine oy vermeyen tarikatları eleştirirken kullandığı “patates dini” tamlamasındakiyle bir akrabalığı yok.
Yaaa işte öyle… Allah kimseyi, arsız yalanına malzeme etmesin.
[Hakan Zafer] 1.10.2018 [TR724]
‘Vırt’ [Bülent Korucu]
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Almanya ziyaretine damgasını vuran birkaç görüntü oldu. Söz konusu kareler Erdoğan’ın psikolojisinin ipuçlarını ele veriyor. Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in onuruna verdiği yemekte, amiyane tabirle ‘Almanca parçalaması’ndan başlayalım. ‘Türk—Alman dostluğunun bozulmayacağını’ ev sahibinin diliyle söylemesi sık karşılaşılan bir jest denilebilir. Sondaki ‘wird’ kelimesini ‘vırt’ şeklinde telaffuz etti. Bu aslında zurnanın ‘zırt’ dediği yerdi. Türkiye’nin yaşadığı bütün sıkıntıların kaynağı olarak mitinglerde Almanya’yı yuhalattığı, gazetelerinde Merkel’i Hitler bıyığı ile çizdirdiği düşünülürse, o jestin çok küçük olmadığı anlaşılır. Süt dökmüş kedi şirinliği çok iğreti durdu.
Büyük çelişki Almanların daha doğrusu Merkel’in her sıkıştığında Erdoğan’a sun-i teneffüs yapması denilebilir. Uyanık borçlu iflas bayrağını erken çekmek ister akıllı alacaklı ise onu çalıştırarak tahsilata çabalar. Karaya oturan gemilerin yüzdürülmeli gibi. Merkel, Cumhurbaşkanı Steinmeier’i de böyle ikna etmiş anlaşılan. Ancak görüşmeden birkaç gün önce Türkiye’de bebeğiyle aylarca hapis yatan Meşala Tolu’yu kabul ederek mesaj Steinmeier, ‘bu görüşmeler normalleşme anlamına gelmez’ diyerek rezervini açıkça ilan etti. Erdoğan’ın cevabı, “kapalı kapılar ardında söylediniz, bir de burada neden tekrar ediyorsunuz?” minvalindeydi. “Onların istediği üç—beş gazeteciyi biz saldık” açıklaması her açıdan sorunlu. Yargının emirle iş yaptığının itirafı olmasının ötesinde, o gazeteciler Almanya’da yargılamak için değil, Erdoğan yargısından kurtarmak için talep edilmişti. Yani Can Dündar’ı tam da bu sebeple geri vermiyorlar. Bağımsız olmadıklarını Erdoğan’ın her fırsatta davul zurnayla ilan ettiği yargıya kimse adam göndermez.
Basın toplantısından gazeteci attırmak…
Erdoğan bazen doğası gereği bazen de beni böyle kabul edin dayatmasıyla antidemokratik çıkışlarını göstere göstere yapıyor. Basın toplantısından gazeteci attırmak da böyle bir şeydi. Korumalar ‘gazetecilere özgürlük’ yazılı tişört giyen gazeteciyi yaka paça dışarı atarken Erdoğan’ın yüzüne, bilerek yaramazlık yapan bir çocuk gülüşü yansıdı. Merkel ise ‘bir çuval inciri berbat ediyorsun’ anlamına gelen yüz ekşitmesiyle karşılık verdi. Erdoğan, Merkel gibi az sayıdaki destekçisinin işini zorlaştırırken, bana mahkumlar diye düşünüyor. Kaddafi’ye bile tahammül ettiler, Erdoğan’a niye etmesinler? Ama kazın ayağı öyle değil. Kaddafi şizofren bir diktatördü ama uzaktaydı. Erdoğan ise Alman vatandaşlarını tutuklatan, Türkleri yaşadıkları ülkeye karşı provoke eden, onları casus olarak kullanan bir yakın tehdit.
Merkel iç kamuoyuna Erdoğan’la çektirdiği fotoğrafları izah etmekte zorlanıyor. Erdoğan’a tevdi ettiği mülteci jandarmalığını ve Türkiye’nin yağlı müşteri olmasını açıkça kullanamıyor. Sadece Erdoğan’a arada ayar vererek imaj düzeltmesi yapıyor. Ancak verdiği mesajlar çok naif kalıyor. Kendisini altın yaldızlı tahtlarda ağırlayan Erdoğan’ı misafir ettiği kahvaltı da öyleydi. Türkiye’de taşrada bir mal müdürünün ofisinden hallice bir mekan ve kahvaltı sofrasından kareler servis edildi. Türkiye’nin cari açığının beş-altı katı cari fazla veren bir ülkenin lideri olarak gerçek itibarın kürkle olmadığını gösteriyordu. Erdoğan’ın bu dili anlama ihtimali yok. Hatta buradan bile yeni kahramanlık masalları uydurabilirler. Baksanıza ahaber’e göre Can Dündar, korkmuş basın toplantısında Erdoğan’ın karşısına çıkamamış! ‘O katılırsa basın toplantısını iptal ederim’ diye tehdit edenin kim olduğunun ne önemi var!
[Bülent Korucu] 1.10.2018 [TR724]
Büyük çelişki Almanların daha doğrusu Merkel’in her sıkıştığında Erdoğan’a sun-i teneffüs yapması denilebilir. Uyanık borçlu iflas bayrağını erken çekmek ister akıllı alacaklı ise onu çalıştırarak tahsilata çabalar. Karaya oturan gemilerin yüzdürülmeli gibi. Merkel, Cumhurbaşkanı Steinmeier’i de böyle ikna etmiş anlaşılan. Ancak görüşmeden birkaç gün önce Türkiye’de bebeğiyle aylarca hapis yatan Meşala Tolu’yu kabul ederek mesaj Steinmeier, ‘bu görüşmeler normalleşme anlamına gelmez’ diyerek rezervini açıkça ilan etti. Erdoğan’ın cevabı, “kapalı kapılar ardında söylediniz, bir de burada neden tekrar ediyorsunuz?” minvalindeydi. “Onların istediği üç—beş gazeteciyi biz saldık” açıklaması her açıdan sorunlu. Yargının emirle iş yaptığının itirafı olmasının ötesinde, o gazeteciler Almanya’da yargılamak için değil, Erdoğan yargısından kurtarmak için talep edilmişti. Yani Can Dündar’ı tam da bu sebeple geri vermiyorlar. Bağımsız olmadıklarını Erdoğan’ın her fırsatta davul zurnayla ilan ettiği yargıya kimse adam göndermez.
Basın toplantısından gazeteci attırmak…
Erdoğan bazen doğası gereği bazen de beni böyle kabul edin dayatmasıyla antidemokratik çıkışlarını göstere göstere yapıyor. Basın toplantısından gazeteci attırmak da böyle bir şeydi. Korumalar ‘gazetecilere özgürlük’ yazılı tişört giyen gazeteciyi yaka paça dışarı atarken Erdoğan’ın yüzüne, bilerek yaramazlık yapan bir çocuk gülüşü yansıdı. Merkel ise ‘bir çuval inciri berbat ediyorsun’ anlamına gelen yüz ekşitmesiyle karşılık verdi. Erdoğan, Merkel gibi az sayıdaki destekçisinin işini zorlaştırırken, bana mahkumlar diye düşünüyor. Kaddafi’ye bile tahammül ettiler, Erdoğan’a niye etmesinler? Ama kazın ayağı öyle değil. Kaddafi şizofren bir diktatördü ama uzaktaydı. Erdoğan ise Alman vatandaşlarını tutuklatan, Türkleri yaşadıkları ülkeye karşı provoke eden, onları casus olarak kullanan bir yakın tehdit.
Merkel iç kamuoyuna Erdoğan’la çektirdiği fotoğrafları izah etmekte zorlanıyor. Erdoğan’a tevdi ettiği mülteci jandarmalığını ve Türkiye’nin yağlı müşteri olmasını açıkça kullanamıyor. Sadece Erdoğan’a arada ayar vererek imaj düzeltmesi yapıyor. Ancak verdiği mesajlar çok naif kalıyor. Kendisini altın yaldızlı tahtlarda ağırlayan Erdoğan’ı misafir ettiği kahvaltı da öyleydi. Türkiye’de taşrada bir mal müdürünün ofisinden hallice bir mekan ve kahvaltı sofrasından kareler servis edildi. Türkiye’nin cari açığının beş-altı katı cari fazla veren bir ülkenin lideri olarak gerçek itibarın kürkle olmadığını gösteriyordu. Erdoğan’ın bu dili anlama ihtimali yok. Hatta buradan bile yeni kahramanlık masalları uydurabilirler. Baksanıza ahaber’e göre Can Dündar, korkmuş basın toplantısında Erdoğan’ın karşısına çıkamamış! ‘O katılırsa basın toplantısını iptal ederim’ diye tehdit edenin kim olduğunun ne önemi var!
[Bülent Korucu] 1.10.2018 [TR724]
İdlib’teki cihadistler Erdoğan’ın nesi oluyor? [Bülent Keneş]
Bu konuda bazı tahmin ve kanaatlerim var tabii ki. Ama kesin şusu ya da busu oluyor diyemem. Sadece tahminlerle yazılabilecek bir konu olmasa da herhalde yine de şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkiye’de zulüm, gözyaşı ve haksızlıklar üzerine kurduğu hak/hukuk tanımaz İslamofaşist rejim, herkesten esirgediği toleransı eli kanlı bu yobaz sürülerine en üst düzeyde göstermekten çekinmediğine göre, eli kanlı radikal dinci bu cihadistlerin Erdoğan için özel bir önemi ve anlamı olmalı.
Öyle olmasa Erdoğan, dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye akın eden bu katiller için ne Türkiye’yi bir otobana çevirirdi ne de emri altındaki MİT’i kullanarak doğrudan, veya İHH benzeri güya sivil toplum örgütleri üzerinden kamufle bir şekilde, radikal İslamcı bu teröristleri binlerce tır dolusu silah ve mühimmatla donatma ihtiyacı duyardı.
Erdoğan’ın Suriye ve Irak’taki radikal İslamcı terör örgütleri ile olan ilişkilerinin bütün boyutlarını, geçmişini, derinliğini ve genişliğini bilemeyeceğimiz için bunların Erdoğan’ın tam olarak nesi olduklarını da, doğal olarak, tam isabetli bir şekilde kestiremeyebiliriz. Ama, en mümeyyiz vasıfları kör bıçakla kafa kesmek, kafeslerde diri diri insan yakmak, masum insanları bina tepelerinden ya da uçurumlardan atarak katletmek, sırf farklı etniklerden ya da farklı inançlardan oldukları için kitlesel kıyımlarda bulunmak, sıradan insanlara akla hayale gelmeyecek işkenceler yapmak, adım attıkları her yeri yağmalamak, 21 yüzyılda esir ticareti yapmak, tutsak aldıkları kadınları seks kölesi olarak kullanmak olan insanlık artığı bu terör şebekelerinin Erdoğan’ın nesi olduğunu, bu katiller sürüsünün üzerindeki güçlü nüfuzundan hiç şüphesi olmayan Vladimir Putin ve adamları çok iyi biliyor olmalı.
ERDOĞAN’IN ZİHNİYET AKRABALIĞI İÇERİSİNDEKİ ÖRGÜTLERE VEFASI
Ha bir de derin devlet kontenjanından CHP’ye paraşütle indirilen ve hangi tecrübesine binaen olduğu bir türlü anlaşılamamasına rağmen partinin dış ilişkilerinden sorumlu başkan yardımcısı konumuna oturtulan Musul Başkonsolosu Yılmaz Öztürk, bu cihadistlerin Erdoğan’ın tam olarak nesi olduğunu biliyordur herhalde… Azıcık sabır, nedenini anlatacağım.
Aralarında pek bir fark olmadığı için bir gün el-Kaide, ertesi gün el-Nusra, bir başka gün IŞİD, Heyet Tahrir el Şam (HTŞ), Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ya da bir başka örgüt adı altında Suriye ve Irak’ta kan döken, işkence yapan, talan, katliam ve tecavüzlerde bulunan radikal İslamcı teröristlerin Erdoğan için ne kadar değerli ve önemli olduklarını, haklarında yapılan soruşturmaları nasıl canhıraş sümen altı etme çabasından ve uğurlarına görevden alarak zindanlara tıktığı hakim, savcı, asker, polis ve gazetecilerin sayısından anlayabiliriz.
Öte yandan, Erdoğan ve şürekasının, oluşumlarında bile ciddi rol oynadıkları IŞİD ve el-Kaide uzantısı cihadist katil sürüleri ile olan yakınlıklarını, onlara duydukları sonsuz güvenden de çıkarabiliriz. Bu tuhaf güvenin ne kadar kadar köklü olduğunu çıkarabilmek için Erdoğan ve avenelerinin 2014 Eylül ayı sonuna kadar IŞİD’e terör örgütü demekten bile nasıl imtina ettiklerini hatırlamamız yeterli olur sanırım.
Unutmayalım ki, Erdoğan ve çetesi, 11 Haziran 2014’te Musul Konsolosluğu’nu işgal ederek Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dahil olmak üzere 49 konsolosluk personelini aylarca rehin aldığı 102 gün boyunca bile IŞİD’e yönelik sempatisini açıktan sürdürmekte herhangi bir beis görmemişti.
IŞİD’e terör örgütü demek ve tepki göstermek şöyle dursun, sadece Erdoğan değil, dönemin dışişleri bakanı, AKP’li diğer bakanlar, milletvekilleri, havuz medyası ve kalemşörleri IŞİD’i açıktan övmekten bile geri durmamışlardı. Bu tuhaf tavırları elbette ki boşuna değildi. Irak işgali sonrasında yaşanan Ebu Gureyb skandalını ortaya çıkaran Amerikalı meşhur gazeteci Seymour Hersh, London Review of Books’un 1-7 Ocak 2016 tarihli sayısında yayınlanan kapsamlı bir makalesinde, ABD istihbaratının elinde Erdoğan’ın yıllarca Nusra Cephesi’ni ve IŞİD’i desteklediğine dair ciddi kanıtlar olduğunu yazmıştı.
DÜN TIR TIR GÖNDERDİĞİN BOMBALAR, BUGÜN HUZURUNU TIRMALAR
Dönemin hem Rus, hem de Batı medyasında bu tür haberlerin birbirini takip etmesinin çok haklı sebepleri vardı. Henüz Ocak 2014’te Adana ve Mersin’de Suriye’ye insani yardım malzemesi taşıdığı iddia edilen MİT tırları durdurulmuştu. Daha sonra benzeri binlercesinin Suriye’deki radikal İslamcı terör gruplarına ulaştığı anlaşılan bu tırlarda tıka basa mühimmat ve silah taşındığı ortaya çıkarılmıştı. Savcılık silahların IŞİD’e gönderildiğini açıklamış, ancak Erdoğan rejimi operasyonu yapan savcıları, hakimleri, askerleri ve uluslararası insanlık suçu niteliğindeki bu skandalı haber yapan gazetecileri gözaltına aldırıp tutuklatmıştı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2014’te yayınladığı terörizm raporunda da, Erdoğan yönetiminin, Türkiye’yi IŞİD’e katılmak isteyen uluslararası radikal İslamcı militanlar için bir ana geçiş yolu haline getirdiği kayıtlara geçirilmişti.
Uluslararası projektörlerin üzerlerine tutulmasına rağmen, Erdoğan ve adamları Suriye ve Irak başta olmak üzere değişik coğrafyalardaki radikal terör örgütleri ile olan ilişkilerini sürdürmekten vazgeçmemiş, tam tersine bunlar sanki sıradan ve meşru ilişkilermiş gibi devam ettirmenin altyapısını Meclis’teki çoğunluklarına dayanarak oluşturmaya girişmişlerdi. Bu bağlamda, 17 Nisan 2014’te Meclis’te kabul edilen tartışmalı MİT yasasıyla Türkiye’de tutuklu olan IŞİD militanlarının iadesinin ve karşılığında yapılacak takasların yolu açılmıştı.
İşin garip tarafı şu ki, bu tür pis işlerle gırtlağına kadar suça batmış MİT değil sadece, bizzat Erdoğan ve ailesi de uğraşıyordu. Mesela, Erdoğan’ın oğlu Bilal, hangi yetkiye dayalı olduğu hala bilinmese de, IŞİD’in kaçırarak infaz ettiği iki Japon rehine için IŞİD’le müzakereye girerek aracılık faaliyetlerinde bulunmuştu. Hatta bir adım daha ileri gitmiş ve konu hakkında Japonya Başbakanı Şinzo Abe ile bile görüşmüştü.
Bu tür netameli ilişkileri yüzünden, Erdoğan’ın tüm dünyanın gözleri önünde IŞİD, el-Kaide ve benzeri radikal dinci terör örgütleri için korunaklı bir cennete çevirdiği Türkiye’nin ismi Avrupa şehirlerine yaşanan her terör saldırısından sonra gündeme gelir olmuştu. Brüksel’de, Londra’da, St. Petersburg’ta, Stockholm’de giriştiği terör saldırılarıyla katliamlarda bulunan IŞİD militanlarının yolunun mutlaka Türkiye’ye düşmüş olmasının bir tesadüften ibaret olmadığı tartışılır hale gelmişti.
Benzer şekilde, ikisi polis olmak üzere 11 kişinin katledildiği Fransa’daki Charlie Hebdo saldırısını gerçekleştiren Koachi kardeşlerin arkadaşlarının da Türkiye’de oldukları anlaşılmıştı. Dahası çarpık Erdoğan zihniyetinin teşvik ettiği Kayseri Genç Müslümanlar Derneği, katliamcı teröristler için “Müslümanların yüzünü ağarttılar” diyerek övgüde bile bulunmuştu.
TÜRKİYE’Yİ IŞİD, EL-KAİDE VE TÜREVLERİ İÇİN BİR CENNETE ÇEVİRDİ
Bunlarla kalınsa yine iyi. Kasım 2014’te YPG ile IŞİD arasında yaşanan silahlı çatışmalar sırasında Kürtleri hedef alan intihar saldırılarında kullanılan araçların Türkiye’den giriş yaptıkları ortaya çıkmıştı. IŞİD militanlarının Türkiye tarafındaki TMO silolarına saklanarak YPG militanlarına buradan ateş açtıklarına dair iddialar bizzat dönemin Şanlıurfa Valisi İzzettin Küçük tarafından doğrulanmıştı.
IŞİD sadece Suriye ve Irak sınırındaki bölgelerde cirit atmıyordu. Ankara ve İstanbul dahil Türkiye’nin istediği her yerinde istediği şekilde hareket edebiliyor, özgürce propaganda yapabiliyor, etkinlikler düzenleyebiliyor, yardım toplayabiliyor ve eleman devşirebiliyordu. IŞİD’e yakınlığıyla bilinen takvahaber.net, İstanbul’da yüzlerce IŞİD militanın hiçbir engelle karşılaşmadan bayram etkinliklerine ilişkin görüntüler yayımlayabiliyordu.
Bu rahatlık elbette ki boşuna değildi. Erdoğan IŞİD’e terörist dememek için bin dereden su getirirken dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 7 Ağustos 2014’te, yani Musul Konsolosluğu IŞİD işgali altında ve 49 konsolosluk personeli rehin durumdayken bile, IŞİD’e “öfkeli gençler” demekten geri durmuyordu. Davutoğlu, “IŞİD dediğimiz yapı radikal, terörize bir yapı gibi görülebilir. Ama oraya katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu… IŞİD öfkeyle büyüyen bir tehdit ama işin özünü unutmamak lazım,” demek suretiyle IŞİD’i yaptıklarında hala mazur gösterme çabası içerisindeydi.
Davutoğlu, ilerleyen günlerde daha da ileri gitmiş ve “Herkesin saygı duyduğu, IŞİD’in de Musul’da üzmek istemeyeceği bir kesim var,” demişti. Böylece, IŞİD sanki muhatap almaya değer meşru bir yapıymış gibi davranmayı sürdürmüştü.
AKP milletvekili Orhan Miroğlu ise, o günlerde katıldığı bir televizyon programında açıktan ‘IŞİD terörist bir örgüt değildir’ demekten çekinmemişti. Eski Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler de, 7 Ekim 2014 Kobani eylemleriyle ilgili olarak Twitter’dan yaptığı bir paylaşımda, güya PKK ile IŞİD’i mukayese eder gibi yaparak, “IŞİD öldürüyor ama işkence bari yapmıyor,” güzellemesinde bulunmuştu. AKP’li siyasal İslamcı akademisyen Abdulkadir Şen, sosyal medyada yaptığı paylaşımlarda, IŞİD’i desteklediğini açıktan söylemişti. Erdoğanist köşe yazarı Cemil Barlas da 28 Ekim 2014’te Kobani’ye saldıran IŞİD katillerini destekleyerek “Kobani’de IŞİD’ciyim” diyebilmişti.
IŞİD VE EL-KAİDE’YE YÖNELİK TÜM SORUŞTRUMALARI KAPATTIRDI
Üstelik Erdoğan ve adamlarının zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu IŞİD’e destekleri sözde kalmamış, IŞİD’in Türkiye’deki faaliyetleri konusunda yapılan tüm soruşturmaları, ancak suçüstü yakalanmışlığın sebep olabileceği bir telaşla kapatmışlardı. IŞİD ve el-Kaide’in Türkiye’deki faaliyetleri konusunda Meclis’te verilen tüm araştırma önergelerini, sahip oldukları çoğunluk oylarına dayanarak, reddetmişlerdi. İlerleyen tarihlerde ise, el-Kaide ve IŞİD’e yönelik soruşturmalarda rol alan tüm hakim ve savcılar ile polis ve jandarma mensupları görevlerinden alınarak hapsedilmişlerdi.
Aynı dönemlerde, Erdoğan’ın her türlü pis işlerini aklamakla görevli siyasal İslamcı militanların yönetimindeki devletin resmi Anadolu Ajansı (AA), açıktan IŞİD propagandası yapmaktan çekinmemişti. Mesela, 25 Haziran 2014’te servis ettiği bir haberde, muhabirlerinin IŞİD’le ilgili ‘olumlu’ izlenimlerini aboneleriyle paylaşmış ve Musul’un IŞİD’in elinde sesiz ve sakin olduğunu yazmıştı. Yine AA’nın 5 Ekim 2014’te abonelerine servis ettiği bir haberde, IŞİD’in merkezi Rakka’dan bayram fotoğrafları paylaşılarak IŞİD güzellemeleri yapılmıştı.
Erdoğan’ın geniş meczup kadrosundan Fatih Tezcan da, IŞİD’in muhaliflerin kafasını keserek infaz etme yöntemini açıktan savunmuş, ‘Sen kafa kesenleri mi savunuyorsun?’ sorusu üzerine de, “Hz. Muhammed Bedir Savaşı’nda kafa kesti. Senin peygamberin kafa kesti. Sen peygamberine terörist mi diyorsun?” iftirasını hiç utanıp sıkılmadan atabilmişti. Tezcan, IŞİD’in yakarak katlettiği iki Türk askeri için de ‘Devlete ihanet ettiler, gerçek Türk askeri değiller’ ifadelerini kullanmıştı.
Erdoğan’a yakınlıkları ile bilinen Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya ise, İstanbul-Küçükçekmece’de katıldığı bir panelde, IŞİD’in meşru bir direniş örgütü olduğunu savunmuş ve ‘bölgedeki Sünni hareketin lokomotifi’ ifadelerini kullanmıştı.
Tüm bunlardan daha vahimi, Erdoğan rejiminin IŞİD’le kirli ilişkilerinin hem ağır faturalarından biri hem de turnusol kağıdı olan Musul Konsolosluğu işgaliyle ilgili yaşanan gelişmeler olmuştu. IŞİD saldırıları Musul’u kasıp kavurmasına rağmen, IŞİD’le olan köklü hukuklarının verdiği özgüvenle Türk Konsolosluğu’nu tahliye etme ihtiyacı duymayan dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu, IŞİD saldırısından sadece 22 saat önce, Twitter’dan “Musul Başkonsolosluğu’nda her türlü önlemi aldık,” açıklaması yapmıştı: “Son 48 saattir Irak’ta yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Bağdat Büyükelçiliğimiz ve Musul ile Erbil Başkonsolosluklarımızla sürekli irtibat halindeyiz. Musul başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli önlemler alındı. Musul’da görev yapan tüm konsolosluk çalışanlarımız ve emniyet görevlilerimize de vakur duruşları için teşekkür ediyorum.”
MUSUL KONSOLOSLUĞU İŞGAL EDİLİRKEN DAVUTOĞLU NEYE GÜVENİYORDU?
Davutoğlu, bu açıklamayı yaparken şüphesiz ki bir şeylere güveniyordu. IŞİD, Irak’ın Ninova bölgesini talan edip taş üstünde taş bırakmazken nasıl olmuştu da Davutoğlu’nda Türk Konsolosluğu’a dokunmayacaklarına dair bir güven oluşturmayı başarabilmişti? Bu soru önemli çünkü 102 gün IŞİD’in elinde rehin kalan Başkonsolos Öztürk Yılmaz, olaydan 2 yıl sonra kendisine konsolosluğu tahliye etmeme kararının kendisi tarafından verildiğine dair suçlamalar yönetilmesi üzerine şunları söylemişti: “16 tane kripto yıldırım telgraf yazdım. Bunlardan 2 tanesi tahliye ile ilgili. Uçak istedim, helikopter istedim. Bu şerefsizliği kim dillendiriyorsa benimle yüzleşmeli… Ben orada ölseydim herhalde birileri her şeyi üzerime yıkıp konuyu kapatacaktı… Ben orada teröre eğilmedim ama Ankara’da birileri eğildi… Ben uçak istedim gelmedi, helikopter istedim gelmedi, ne istediysem gelmedi…”
Erdoğan rejiminin 2018’de radikal İslamcı terör gruplarıyla birlikte Afrin’e yönelik işgal girişimi sırasında “Özgür Suriye Ordusu’nun kaynağı El Kaide’dir!” diyecek kadar bölge gerçeklerine ve radikal dinci örgütlerle Erdoğan’ın ilişkilerine aşina olan Yılmaz’ın halen Musul’da gerçekte neler yaşandığını bütün çıplaklığıyla anlatma gibi bir sorumluluğu bulunuyor. Erdoğan rejimi ile IŞİD arasındaki kirli ilişkileri açığa çıkaracak detayları Öztürk’ün saklama gibi bir hakkı ise bulunmuyor. Bizzat IŞİD lideri Bağdadi’nin emriyle salıverilmelerine kadar nelerin yaşandığını bütün detayları ile anlatmadığı müddetçe Öztürk Yılmaz’ın da bu kirli ilişkilerin önemli bir parçası olduğunu düşünmek kaçınılmaz olmaya devam edecektir.
Öte yandan, bir diğer CHP milletvekili olan Dursun Çiçek’in Meclis tutanaklarına geçirdiği anlatımları ise, Erdoğan ile IŞİD arasındaki ilişkilere ışık tutar nitelikte. IŞİD’in Musul Başkonsolosluğu işgali öncesinde dönemin Başbakanı Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel arasında geçtiğini iddia ettiği bir diyaloğu paylaşan Çiçek, “Konsolosluğu basacaklar, takviye edip engel olalım,” diyen Org. Özel’e Erdoğan’ın “IŞİD bize böyle bir kötülük yapmaz, siz başka işlerle uğraşın” dediğini aktarmıştı. Çiçek, bu bilginin kaynağının doğrudan Özel olduğunu da ifade etmişti.
Şimdi bütün bu kirli ilişkiler geçmişinin ışığında Putin’in neden Erdoğan’ı İdlib’teki radikal İslamcı terör gruplarının bir temsilcisi gibi gördüğünü ve ona göre beklentilerini dile getirdiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.
PUTİN, BU ÖRGÜTLERİN ERDOĞAN’IN NESİ OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİYOR
Şüphesiz ki, ümüğünden yakaladığı Erdoğan’ın IŞİD, el-Kaide, el-Nusra ve benzeri radikal İslamcı terör örgütleriyle sıkı ilişkisine dair Putin’in kanaatinin yeni yeni netleştiğini söyleyemeyiz. Çünkü, Putin ta 2015 Kasım ayında katıldığı G20 Zirvesi’nde bile “IŞİD petrollerinin Türkiye tarafından satın alındığı,” imasında bulunmuştu. İlerleyen aylarda ise, Erdoğan rejimi ile IŞİD arasındaki kirli ilişkileri belgelendiren kalınca bir dosyayı BM Güvenlik Konseyi’ne sunma aşamasına gelmişti. Bu gelişmeler karşısında pabucun pahalı olduğunu gören Erdoğan, o güne kadar tüm tükürdüklerini afiyetle yalamış ve Putin’in kucağına oturmaya mecbur kalmıştı.
Erdoğan’ın IŞİD’e olan zımni desteği, Türkiye’nin zoraki olarak IŞİD karşıtı koalisyonda yer almasından sonra bile, sıklıkla IŞİD’i PKK ve Hizmet Hareketi ile mukayese edermiş gibi yaparak eli kanlı bu terör örgütünü masum gösterme çabalarıyla devam etmişti. Aynı dönemde IŞİD’e karşı sadece göstermelik operasyonlar yaptırmakla yetinmiş, abuk subuk gerekçelerle 200’den fazla muhalif medya organını kapattığı halde IŞİD ve el-Kaide yanlısı propaganda organlarının faaliyetlerini özgürce sürdürmelerine müsaade etmişti. Aynı şekilde bu örgütlerle ilişkili pek çok radikal İslamcı dernek, IŞİD ve el-Kaide’ye eleman kazandırma faaliyetlerini tüm Türkiye’de sürdürebilmişlerdi. Halen de sürdürüyorlar.
Erdoğan’ın Suriye ve Irak’taki radikal İslamcı terör örgütleri ile olan kirli ilişkilerini ele veren bir başka gelişme ise, 2014 yılında Azez’deki 21 Türkmen köyünün IŞİD tarafından talan edilmesine karşı tek kelime etmeyip de, cihatçı teröristlere yönelik Şam ve Rus saldırılarına karşı Bayırbucak Türkmenleri’ni bahane ederek ortalığı ayağa kaldırması olmuştur.
PUTİN’İN ERDOĞAN’I ÇEKTİĞİ TUZAĞIN FATURASI SONRADAN ÖDENECEK
Erdoğan yardakçıları şimdilerde Suriye’deki radikal islamcı terör gruplarının hamiliğine soyunarak onlar için bir çıkış arayışına giren Erdoğan’ı, büyük bir çatışmayı engellediği iddiasıyla Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermeyi dillendirecek kadar ileri gidedursunlar, Putin’in müthiş bir satranç hamlesiyle Erdoğan’ı içine çektiği oyun planının ceremesinin sonradan ödenmek zorunda kalınacağı bir türlü görülmek istenmiyor.
Erdoğan rejiminin Suriye’deki radikal İslamcı terör unsurlarıyla olan sıkı fıkı ilişkilerinin ve onlar üzerindeki nüfuzunun tescili anlamına gelen Rusya ile varılan Soçi Mutabakatı, şimdilik sadece İdlib’teki sivil kayıpları ve göçmen dalgalarını önleme boyutuyla tartışılıyor. Hiç şüpheniz olmasın ki, bu kirli ilişkilerin içeriği, derinliği ve gerek Suriye ile Irak, gerekse Avrupa şehirlerini tehdit eden radikal İslamcı terör saldırıları ile olan irtibatı da pek yakında gündeme getirilecektir.
Zamanı geldiğinde Erdoğan’ın IŞID ve el-Kaide’nin yanısıra, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ile el-Nusra gibi radikal dinci terör örgütleri üzerindeki büyük nüfuzunun kaynağı sorgulanırken, bu örgütlerin Erdoğan’ın nesi olduğunu da sanırım daha iyi anlayabilme şansını da yakalamış olacağız.
[Bülent Keneş] 1.10.2018 [TR724]
Öyle olmasa Erdoğan, dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye akın eden bu katiller için ne Türkiye’yi bir otobana çevirirdi ne de emri altındaki MİT’i kullanarak doğrudan, veya İHH benzeri güya sivil toplum örgütleri üzerinden kamufle bir şekilde, radikal İslamcı bu teröristleri binlerce tır dolusu silah ve mühimmatla donatma ihtiyacı duyardı.
Erdoğan’ın Suriye ve Irak’taki radikal İslamcı terör örgütleri ile olan ilişkilerinin bütün boyutlarını, geçmişini, derinliğini ve genişliğini bilemeyeceğimiz için bunların Erdoğan’ın tam olarak nesi olduklarını da, doğal olarak, tam isabetli bir şekilde kestiremeyebiliriz. Ama, en mümeyyiz vasıfları kör bıçakla kafa kesmek, kafeslerde diri diri insan yakmak, masum insanları bina tepelerinden ya da uçurumlardan atarak katletmek, sırf farklı etniklerden ya da farklı inançlardan oldukları için kitlesel kıyımlarda bulunmak, sıradan insanlara akla hayale gelmeyecek işkenceler yapmak, adım attıkları her yeri yağmalamak, 21 yüzyılda esir ticareti yapmak, tutsak aldıkları kadınları seks kölesi olarak kullanmak olan insanlık artığı bu terör şebekelerinin Erdoğan’ın nesi olduğunu, bu katiller sürüsünün üzerindeki güçlü nüfuzundan hiç şüphesi olmayan Vladimir Putin ve adamları çok iyi biliyor olmalı.
ERDOĞAN’IN ZİHNİYET AKRABALIĞI İÇERİSİNDEKİ ÖRGÜTLERE VEFASI
Ha bir de derin devlet kontenjanından CHP’ye paraşütle indirilen ve hangi tecrübesine binaen olduğu bir türlü anlaşılamamasına rağmen partinin dış ilişkilerinden sorumlu başkan yardımcısı konumuna oturtulan Musul Başkonsolosu Yılmaz Öztürk, bu cihadistlerin Erdoğan’ın tam olarak nesi olduğunu biliyordur herhalde… Azıcık sabır, nedenini anlatacağım.
Aralarında pek bir fark olmadığı için bir gün el-Kaide, ertesi gün el-Nusra, bir başka gün IŞİD, Heyet Tahrir el Şam (HTŞ), Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ya da bir başka örgüt adı altında Suriye ve Irak’ta kan döken, işkence yapan, talan, katliam ve tecavüzlerde bulunan radikal İslamcı teröristlerin Erdoğan için ne kadar değerli ve önemli olduklarını, haklarında yapılan soruşturmaları nasıl canhıraş sümen altı etme çabasından ve uğurlarına görevden alarak zindanlara tıktığı hakim, savcı, asker, polis ve gazetecilerin sayısından anlayabiliriz.
Öte yandan, Erdoğan ve şürekasının, oluşumlarında bile ciddi rol oynadıkları IŞİD ve el-Kaide uzantısı cihadist katil sürüleri ile olan yakınlıklarını, onlara duydukları sonsuz güvenden de çıkarabiliriz. Bu tuhaf güvenin ne kadar kadar köklü olduğunu çıkarabilmek için Erdoğan ve avenelerinin 2014 Eylül ayı sonuna kadar IŞİD’e terör örgütü demekten bile nasıl imtina ettiklerini hatırlamamız yeterli olur sanırım.
Unutmayalım ki, Erdoğan ve çetesi, 11 Haziran 2014’te Musul Konsolosluğu’nu işgal ederek Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dahil olmak üzere 49 konsolosluk personelini aylarca rehin aldığı 102 gün boyunca bile IŞİD’e yönelik sempatisini açıktan sürdürmekte herhangi bir beis görmemişti.
IŞİD’e terör örgütü demek ve tepki göstermek şöyle dursun, sadece Erdoğan değil, dönemin dışişleri bakanı, AKP’li diğer bakanlar, milletvekilleri, havuz medyası ve kalemşörleri IŞİD’i açıktan övmekten bile geri durmamışlardı. Bu tuhaf tavırları elbette ki boşuna değildi. Irak işgali sonrasında yaşanan Ebu Gureyb skandalını ortaya çıkaran Amerikalı meşhur gazeteci Seymour Hersh, London Review of Books’un 1-7 Ocak 2016 tarihli sayısında yayınlanan kapsamlı bir makalesinde, ABD istihbaratının elinde Erdoğan’ın yıllarca Nusra Cephesi’ni ve IŞİD’i desteklediğine dair ciddi kanıtlar olduğunu yazmıştı.
DÜN TIR TIR GÖNDERDİĞİN BOMBALAR, BUGÜN HUZURUNU TIRMALAR
Dönemin hem Rus, hem de Batı medyasında bu tür haberlerin birbirini takip etmesinin çok haklı sebepleri vardı. Henüz Ocak 2014’te Adana ve Mersin’de Suriye’ye insani yardım malzemesi taşıdığı iddia edilen MİT tırları durdurulmuştu. Daha sonra benzeri binlercesinin Suriye’deki radikal İslamcı terör gruplarına ulaştığı anlaşılan bu tırlarda tıka basa mühimmat ve silah taşındığı ortaya çıkarılmıştı. Savcılık silahların IŞİD’e gönderildiğini açıklamış, ancak Erdoğan rejimi operasyonu yapan savcıları, hakimleri, askerleri ve uluslararası insanlık suçu niteliğindeki bu skandalı haber yapan gazetecileri gözaltına aldırıp tutuklatmıştı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2014’te yayınladığı terörizm raporunda da, Erdoğan yönetiminin, Türkiye’yi IŞİD’e katılmak isteyen uluslararası radikal İslamcı militanlar için bir ana geçiş yolu haline getirdiği kayıtlara geçirilmişti.
Uluslararası projektörlerin üzerlerine tutulmasına rağmen, Erdoğan ve adamları Suriye ve Irak başta olmak üzere değişik coğrafyalardaki radikal terör örgütleri ile olan ilişkilerini sürdürmekten vazgeçmemiş, tam tersine bunlar sanki sıradan ve meşru ilişkilermiş gibi devam ettirmenin altyapısını Meclis’teki çoğunluklarına dayanarak oluşturmaya girişmişlerdi. Bu bağlamda, 17 Nisan 2014’te Meclis’te kabul edilen tartışmalı MİT yasasıyla Türkiye’de tutuklu olan IŞİD militanlarının iadesinin ve karşılığında yapılacak takasların yolu açılmıştı.
İşin garip tarafı şu ki, bu tür pis işlerle gırtlağına kadar suça batmış MİT değil sadece, bizzat Erdoğan ve ailesi de uğraşıyordu. Mesela, Erdoğan’ın oğlu Bilal, hangi yetkiye dayalı olduğu hala bilinmese de, IŞİD’in kaçırarak infaz ettiği iki Japon rehine için IŞİD’le müzakereye girerek aracılık faaliyetlerinde bulunmuştu. Hatta bir adım daha ileri gitmiş ve konu hakkında Japonya Başbakanı Şinzo Abe ile bile görüşmüştü.
Bu tür netameli ilişkileri yüzünden, Erdoğan’ın tüm dünyanın gözleri önünde IŞİD, el-Kaide ve benzeri radikal dinci terör örgütleri için korunaklı bir cennete çevirdiği Türkiye’nin ismi Avrupa şehirlerine yaşanan her terör saldırısından sonra gündeme gelir olmuştu. Brüksel’de, Londra’da, St. Petersburg’ta, Stockholm’de giriştiği terör saldırılarıyla katliamlarda bulunan IŞİD militanlarının yolunun mutlaka Türkiye’ye düşmüş olmasının bir tesadüften ibaret olmadığı tartışılır hale gelmişti.
Benzer şekilde, ikisi polis olmak üzere 11 kişinin katledildiği Fransa’daki Charlie Hebdo saldırısını gerçekleştiren Koachi kardeşlerin arkadaşlarının da Türkiye’de oldukları anlaşılmıştı. Dahası çarpık Erdoğan zihniyetinin teşvik ettiği Kayseri Genç Müslümanlar Derneği, katliamcı teröristler için “Müslümanların yüzünü ağarttılar” diyerek övgüde bile bulunmuştu.
TÜRKİYE’Yİ IŞİD, EL-KAİDE VE TÜREVLERİ İÇİN BİR CENNETE ÇEVİRDİ
Bunlarla kalınsa yine iyi. Kasım 2014’te YPG ile IŞİD arasında yaşanan silahlı çatışmalar sırasında Kürtleri hedef alan intihar saldırılarında kullanılan araçların Türkiye’den giriş yaptıkları ortaya çıkmıştı. IŞİD militanlarının Türkiye tarafındaki TMO silolarına saklanarak YPG militanlarına buradan ateş açtıklarına dair iddialar bizzat dönemin Şanlıurfa Valisi İzzettin Küçük tarafından doğrulanmıştı.
IŞİD sadece Suriye ve Irak sınırındaki bölgelerde cirit atmıyordu. Ankara ve İstanbul dahil Türkiye’nin istediği her yerinde istediği şekilde hareket edebiliyor, özgürce propaganda yapabiliyor, etkinlikler düzenleyebiliyor, yardım toplayabiliyor ve eleman devşirebiliyordu. IŞİD’e yakınlığıyla bilinen takvahaber.net, İstanbul’da yüzlerce IŞİD militanın hiçbir engelle karşılaşmadan bayram etkinliklerine ilişkin görüntüler yayımlayabiliyordu.
Bu rahatlık elbette ki boşuna değildi. Erdoğan IŞİD’e terörist dememek için bin dereden su getirirken dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 7 Ağustos 2014’te, yani Musul Konsolosluğu IŞİD işgali altında ve 49 konsolosluk personeli rehin durumdayken bile, IŞİD’e “öfkeli gençler” demekten geri durmuyordu. Davutoğlu, “IŞİD dediğimiz yapı radikal, terörize bir yapı gibi görülebilir. Ama oraya katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu… IŞİD öfkeyle büyüyen bir tehdit ama işin özünü unutmamak lazım,” demek suretiyle IŞİD’i yaptıklarında hala mazur gösterme çabası içerisindeydi.
Davutoğlu, ilerleyen günlerde daha da ileri gitmiş ve “Herkesin saygı duyduğu, IŞİD’in de Musul’da üzmek istemeyeceği bir kesim var,” demişti. Böylece, IŞİD sanki muhatap almaya değer meşru bir yapıymış gibi davranmayı sürdürmüştü.
AKP milletvekili Orhan Miroğlu ise, o günlerde katıldığı bir televizyon programında açıktan ‘IŞİD terörist bir örgüt değildir’ demekten çekinmemişti. Eski Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler de, 7 Ekim 2014 Kobani eylemleriyle ilgili olarak Twitter’dan yaptığı bir paylaşımda, güya PKK ile IŞİD’i mukayese eder gibi yaparak, “IŞİD öldürüyor ama işkence bari yapmıyor,” güzellemesinde bulunmuştu. AKP’li siyasal İslamcı akademisyen Abdulkadir Şen, sosyal medyada yaptığı paylaşımlarda, IŞİD’i desteklediğini açıktan söylemişti. Erdoğanist köşe yazarı Cemil Barlas da 28 Ekim 2014’te Kobani’ye saldıran IŞİD katillerini destekleyerek “Kobani’de IŞİD’ciyim” diyebilmişti.
IŞİD VE EL-KAİDE’YE YÖNELİK TÜM SORUŞTRUMALARI KAPATTIRDI
Üstelik Erdoğan ve adamlarının zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu IŞİD’e destekleri sözde kalmamış, IŞİD’in Türkiye’deki faaliyetleri konusunda yapılan tüm soruşturmaları, ancak suçüstü yakalanmışlığın sebep olabileceği bir telaşla kapatmışlardı. IŞİD ve el-Kaide’in Türkiye’deki faaliyetleri konusunda Meclis’te verilen tüm araştırma önergelerini, sahip oldukları çoğunluk oylarına dayanarak, reddetmişlerdi. İlerleyen tarihlerde ise, el-Kaide ve IŞİD’e yönelik soruşturmalarda rol alan tüm hakim ve savcılar ile polis ve jandarma mensupları görevlerinden alınarak hapsedilmişlerdi.
Aynı dönemlerde, Erdoğan’ın her türlü pis işlerini aklamakla görevli siyasal İslamcı militanların yönetimindeki devletin resmi Anadolu Ajansı (AA), açıktan IŞİD propagandası yapmaktan çekinmemişti. Mesela, 25 Haziran 2014’te servis ettiği bir haberde, muhabirlerinin IŞİD’le ilgili ‘olumlu’ izlenimlerini aboneleriyle paylaşmış ve Musul’un IŞİD’in elinde sesiz ve sakin olduğunu yazmıştı. Yine AA’nın 5 Ekim 2014’te abonelerine servis ettiği bir haberde, IŞİD’in merkezi Rakka’dan bayram fotoğrafları paylaşılarak IŞİD güzellemeleri yapılmıştı.
Erdoğan’ın geniş meczup kadrosundan Fatih Tezcan da, IŞİD’in muhaliflerin kafasını keserek infaz etme yöntemini açıktan savunmuş, ‘Sen kafa kesenleri mi savunuyorsun?’ sorusu üzerine de, “Hz. Muhammed Bedir Savaşı’nda kafa kesti. Senin peygamberin kafa kesti. Sen peygamberine terörist mi diyorsun?” iftirasını hiç utanıp sıkılmadan atabilmişti. Tezcan, IŞİD’in yakarak katlettiği iki Türk askeri için de ‘Devlete ihanet ettiler, gerçek Türk askeri değiller’ ifadelerini kullanmıştı.
Erdoğan’a yakınlıkları ile bilinen Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya ise, İstanbul-Küçükçekmece’de katıldığı bir panelde, IŞİD’in meşru bir direniş örgütü olduğunu savunmuş ve ‘bölgedeki Sünni hareketin lokomotifi’ ifadelerini kullanmıştı.
Tüm bunlardan daha vahimi, Erdoğan rejiminin IŞİD’le kirli ilişkilerinin hem ağır faturalarından biri hem de turnusol kağıdı olan Musul Konsolosluğu işgaliyle ilgili yaşanan gelişmeler olmuştu. IŞİD saldırıları Musul’u kasıp kavurmasına rağmen, IŞİD’le olan köklü hukuklarının verdiği özgüvenle Türk Konsolosluğu’nu tahliye etme ihtiyacı duymayan dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu, IŞİD saldırısından sadece 22 saat önce, Twitter’dan “Musul Başkonsolosluğu’nda her türlü önlemi aldık,” açıklaması yapmıştı: “Son 48 saattir Irak’ta yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Bağdat Büyükelçiliğimiz ve Musul ile Erbil Başkonsolosluklarımızla sürekli irtibat halindeyiz. Musul başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli önlemler alındı. Musul’da görev yapan tüm konsolosluk çalışanlarımız ve emniyet görevlilerimize de vakur duruşları için teşekkür ediyorum.”
MUSUL KONSOLOSLUĞU İŞGAL EDİLİRKEN DAVUTOĞLU NEYE GÜVENİYORDU?
Davutoğlu, bu açıklamayı yaparken şüphesiz ki bir şeylere güveniyordu. IŞİD, Irak’ın Ninova bölgesini talan edip taş üstünde taş bırakmazken nasıl olmuştu da Davutoğlu’nda Türk Konsolosluğu’a dokunmayacaklarına dair bir güven oluşturmayı başarabilmişti? Bu soru önemli çünkü 102 gün IŞİD’in elinde rehin kalan Başkonsolos Öztürk Yılmaz, olaydan 2 yıl sonra kendisine konsolosluğu tahliye etmeme kararının kendisi tarafından verildiğine dair suçlamalar yönetilmesi üzerine şunları söylemişti: “16 tane kripto yıldırım telgraf yazdım. Bunlardan 2 tanesi tahliye ile ilgili. Uçak istedim, helikopter istedim. Bu şerefsizliği kim dillendiriyorsa benimle yüzleşmeli… Ben orada ölseydim herhalde birileri her şeyi üzerime yıkıp konuyu kapatacaktı… Ben orada teröre eğilmedim ama Ankara’da birileri eğildi… Ben uçak istedim gelmedi, helikopter istedim gelmedi, ne istediysem gelmedi…”
Erdoğan rejiminin 2018’de radikal İslamcı terör gruplarıyla birlikte Afrin’e yönelik işgal girişimi sırasında “Özgür Suriye Ordusu’nun kaynağı El Kaide’dir!” diyecek kadar bölge gerçeklerine ve radikal dinci örgütlerle Erdoğan’ın ilişkilerine aşina olan Yılmaz’ın halen Musul’da gerçekte neler yaşandığını bütün çıplaklığıyla anlatma gibi bir sorumluluğu bulunuyor. Erdoğan rejimi ile IŞİD arasındaki kirli ilişkileri açığa çıkaracak detayları Öztürk’ün saklama gibi bir hakkı ise bulunmuyor. Bizzat IŞİD lideri Bağdadi’nin emriyle salıverilmelerine kadar nelerin yaşandığını bütün detayları ile anlatmadığı müddetçe Öztürk Yılmaz’ın da bu kirli ilişkilerin önemli bir parçası olduğunu düşünmek kaçınılmaz olmaya devam edecektir.
Öte yandan, bir diğer CHP milletvekili olan Dursun Çiçek’in Meclis tutanaklarına geçirdiği anlatımları ise, Erdoğan ile IŞİD arasındaki ilişkilere ışık tutar nitelikte. IŞİD’in Musul Başkonsolosluğu işgali öncesinde dönemin Başbakanı Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel arasında geçtiğini iddia ettiği bir diyaloğu paylaşan Çiçek, “Konsolosluğu basacaklar, takviye edip engel olalım,” diyen Org. Özel’e Erdoğan’ın “IŞİD bize böyle bir kötülük yapmaz, siz başka işlerle uğraşın” dediğini aktarmıştı. Çiçek, bu bilginin kaynağının doğrudan Özel olduğunu da ifade etmişti.
Şimdi bütün bu kirli ilişkiler geçmişinin ışığında Putin’in neden Erdoğan’ı İdlib’teki radikal İslamcı terör gruplarının bir temsilcisi gibi gördüğünü ve ona göre beklentilerini dile getirdiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.
PUTİN, BU ÖRGÜTLERİN ERDOĞAN’IN NESİ OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİYOR
Şüphesiz ki, ümüğünden yakaladığı Erdoğan’ın IŞİD, el-Kaide, el-Nusra ve benzeri radikal İslamcı terör örgütleriyle sıkı ilişkisine dair Putin’in kanaatinin yeni yeni netleştiğini söyleyemeyiz. Çünkü, Putin ta 2015 Kasım ayında katıldığı G20 Zirvesi’nde bile “IŞİD petrollerinin Türkiye tarafından satın alındığı,” imasında bulunmuştu. İlerleyen aylarda ise, Erdoğan rejimi ile IŞİD arasındaki kirli ilişkileri belgelendiren kalınca bir dosyayı BM Güvenlik Konseyi’ne sunma aşamasına gelmişti. Bu gelişmeler karşısında pabucun pahalı olduğunu gören Erdoğan, o güne kadar tüm tükürdüklerini afiyetle yalamış ve Putin’in kucağına oturmaya mecbur kalmıştı.
Erdoğan’ın IŞİD’e olan zımni desteği, Türkiye’nin zoraki olarak IŞİD karşıtı koalisyonda yer almasından sonra bile, sıklıkla IŞİD’i PKK ve Hizmet Hareketi ile mukayese edermiş gibi yaparak eli kanlı bu terör örgütünü masum gösterme çabalarıyla devam etmişti. Aynı dönemde IŞİD’e karşı sadece göstermelik operasyonlar yaptırmakla yetinmiş, abuk subuk gerekçelerle 200’den fazla muhalif medya organını kapattığı halde IŞİD ve el-Kaide yanlısı propaganda organlarının faaliyetlerini özgürce sürdürmelerine müsaade etmişti. Aynı şekilde bu örgütlerle ilişkili pek çok radikal İslamcı dernek, IŞİD ve el-Kaide’ye eleman kazandırma faaliyetlerini tüm Türkiye’de sürdürebilmişlerdi. Halen de sürdürüyorlar.
Erdoğan’ın Suriye ve Irak’taki radikal İslamcı terör örgütleri ile olan kirli ilişkilerini ele veren bir başka gelişme ise, 2014 yılında Azez’deki 21 Türkmen köyünün IŞİD tarafından talan edilmesine karşı tek kelime etmeyip de, cihatçı teröristlere yönelik Şam ve Rus saldırılarına karşı Bayırbucak Türkmenleri’ni bahane ederek ortalığı ayağa kaldırması olmuştur.
PUTİN’İN ERDOĞAN’I ÇEKTİĞİ TUZAĞIN FATURASI SONRADAN ÖDENECEK
Erdoğan yardakçıları şimdilerde Suriye’deki radikal islamcı terör gruplarının hamiliğine soyunarak onlar için bir çıkış arayışına giren Erdoğan’ı, büyük bir çatışmayı engellediği iddiasıyla Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermeyi dillendirecek kadar ileri gidedursunlar, Putin’in müthiş bir satranç hamlesiyle Erdoğan’ı içine çektiği oyun planının ceremesinin sonradan ödenmek zorunda kalınacağı bir türlü görülmek istenmiyor.
Erdoğan rejiminin Suriye’deki radikal İslamcı terör unsurlarıyla olan sıkı fıkı ilişkilerinin ve onlar üzerindeki nüfuzunun tescili anlamına gelen Rusya ile varılan Soçi Mutabakatı, şimdilik sadece İdlib’teki sivil kayıpları ve göçmen dalgalarını önleme boyutuyla tartışılıyor. Hiç şüpheniz olmasın ki, bu kirli ilişkilerin içeriği, derinliği ve gerek Suriye ile Irak, gerekse Avrupa şehirlerini tehdit eden radikal İslamcı terör saldırıları ile olan irtibatı da pek yakında gündeme getirilecektir.
Zamanı geldiğinde Erdoğan’ın IŞID ve el-Kaide’nin yanısıra, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ile el-Nusra gibi radikal dinci terör örgütleri üzerindeki büyük nüfuzunun kaynağı sorgulanırken, bu örgütlerin Erdoğan’ın nesi olduğunu da sanırım daha iyi anlayabilme şansını da yakalamış olacağız.
[Bülent Keneş] 1.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)