Esra Terzioğlu: Prosedürlerinizle eşimin canına kast etmeyin!

21 aydır tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde mide kanseri olan yönetmen Fatih Terzioğlu’nun 1 yıllık ömrü kalmasına rağmen Sağlık Kurulu raporu verilmediği için hastanede ölüme terk edildi.

1 yıllık ömrü kalan eşi Fatih Terzioğlu’na sağlık kurulu raporu almak için uğraşan eşi Esra Terzioğlu’nun çalmadığı kapı kalmadı.

Kanser olan eşinin hayatını kurtarmak için çırpınan Esra Terzioğlu, ‘‘Esra Terzioğlu Sağlık Bakanlığı’ndan aradılar. Sağlık Kurulu’ndan eşim hakkında bilgi almak dışında bir şey yapamayacaklarını söylediler. Kurulun vereceği raporun hızla cezaevine ulaştırılması gerek dediğimde, bu bizimle ilgili değil Adalet Bakanlığı’nın işi dediler. Soruyorum şimdi, sorumlu kim?’’ ifadelerini kullandı.

Eşim canı ile pençeleşirken uğraştığım prosedürleri anlatıyorum.
Lütfen sesimi duyurmama yardımcı olun!

Twitter hesabından paylaşımda bulunan iki çocuk annesi Esra Terzioğlu, ‘‘Sağlık Kurulu bana 15-20 gün dedi bugün! Bu eşim için çok uzun bir süre! Ne dahiliye ne onkoloji ilgilenmiyor. Esimin zatürresi de varmış. Enfeksiyon çok yüksek. Dahiliye bu adamla bizim işimiz kalmadı diyerek onkolojiye gönderiyor. Ne olur sesimi duyurmama yardımcı olun, lütfen. Eşim inşallah pazartesi günü sağlık kuruluna çıkacak. İşlemlerin sürmesi 15-20 gün sürer dedi kuruldaki doktor. Bu süre eşim gibi ciddi hasta olan bir insan için çok uzun. Tüm yetkililere sesleniyorum. Prosedürlerinizle eşimin canına kast etmeyin!’’ diyerek yetkililerden yardım istedi.
15 DUA MESAJINA 6 YIL 3 AY!

Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücresinde yaklaşkı 45 gündür sürekli kusan ve hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybeden yönetmen Fatih Terzioğlu, skandalın sosyal medyada gündeme gelmesi üzerine geçtiğimiz hafta apar topar hastaneye kaldırılmıştı.

Yapılan test ve çekilen MR’ların sonuçlarına göre Terzioğlu’nun midesinde tümör vardı, kanser olmuştu. Fatih Terzioğlu’nun tedavisi için acilen tahliye edilmesi gerekiyor. Fatih Terzioğlu, telefonuna gelen 15 dua mesajı nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

[TR724] 4.7.2020

Prof. Dr. Aktürk: Terör şüphelisi olarak 14 ay hapis kaldım, hiç terörist görmedim

15 Temmuz’dan sonra 23 Temmuz 2016’da Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Şifa Üniversite Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekeriya Aktürk, ‘‘Terör şüphelisi olarak 14 ay hapis kaldım, hiç terörist görmedim.’’ dedi.

Türkiye’de aile hekimliği dalında ilk profesörlerinden olan Prof. Dr. Zekeriya Aktürk, görev yaptığı üniversite KHK ile kapatılınca işsiz kaldı. Daha sonra Suudi Arabistan’da aylık 15 bin dolar maaşla iş bulduğu yere giderken İzmir’de havalimanında gözaltına alınıp terörist suçlamasıyla 14 ay cezaevinde kaldı. Prof. Dr. Zekeriya Aktürk 13 Şubat 2020’de terörist suçlamasıyla yargılandığı davadan beraat etti.

Youtube kanalından yayınladığı bir videoyla 14 ay tutuklu bulunduğu Erzurum H Tipi Cezaevi’nde kaldığı koğuş arkadaşlarıyla ilgili gözlemlerini ve anılarını anlatan Prof. Dr. Aktürk, birlikte kaldığı kişilerin tamamının vatan sevdalısı Anadolu insanları olduğunu söyledi. Prof. Dr. Aktürk, koğuş arkadaşlarının ortak özelliklerini şöyle sıraladı: Eğitimli, dindar, vatan-millet sevdalısı, terörden nefret eden kişiler. Cezaevinde birlikte kaldığı koğuş arkadaşlarının başka bir ortak özelliği de hepsinin iş arkadaşları, komşuları veya yakın akrabaları tarafından ihbar edilerek hapse atılmış olmaları.

İşte Prof. Dr. Zekeriya Aktürk’ün Youtube kanalından yaptığı konuşma:

‘‘TERÖRÜN HER ÇEŞİDİNİ LANETLİYORUM’’

Size hapis yattığım dönemdeki koğuş arkadaşlarımı tanıtacağım. Yanlış anlaşılmasın; terörün her çeşidini lanetliyorum. Darbe girişimini, saf ve iyi niyetli Anadolu insanlarının başına bu çorabı örenleri de lanetliyorum. Ben sadece 14 ay boyunca birlikte kaldığım insanları biraz olsun tanıyın, bilin istedim. 15 Temmuz 2016 darbe girişim sonrasında çalıştığım Şifa Üniversitesi’ne el konuldu. Kendime Suudi Arabistan’da 15 bin dolar maaşla bir iş buldum. 2 Eylül 2016 tarihinde İzmir’de uçağa binmek üzereyken alıkonuldum, Erzurum’a götürüldüm ve hapse atıldım. Atatürk Üniversitesi’nde birlikte çalıştığımız Fatih Akdemir ve çocuğumun okuldan öğretmeni Yusuf Kara hakkımda ihbarda bulunmuş. Terör örgütü üyesi olmakla suçlandım ve 9 Kasım 2017 tarihine kadar 14 ay hapiste tutuldum. Cezaevinde iki koğuş değiştirdim. 30 civarında kişiyle birlikte kaldım. 13 Şubat 2020 tarihinde 10. celsede yargılandığım davadan beraat ettim.

‘‘CEZAEVİNDE TERÖRİSTLERLE KARŞILAŞMAYI BEKLİYORDUM ANCAK HİÇ ÖYLE OLMADI’’

Cezaevinde teröristlerle karşılaşmayı bekliyordum ancak hiç öyle olmadı. Hukukun üstünlüğüne güvenmek zorundayız tabi. Hukuk birine terörist diyorsa benim elimden bir şey gelmez. Ama benim gördüğüm benim gibi vatansever, milletine, devletine bağlı dindar Anadolu insanlarıydı oradakiler. Hatta çoğunluğu onları ihbar edenlerin gözlerinde bile kahraman sayılabilecek tipte insanlardı. Erzurum H Tipi Cezaevi’nin koğuşları 4 veya 6 kişiye göre tasarlanmış ama burada kimi zaman 14 kişiyle birlikte kaldık ancak hiç dokuz kişiden az değildik.

‘‘MEDRESE İCAZETLİ TÜRKİYE’NİN TEK PROFESÖRÜ’’

14 kişi kaldığımız dönemde bir fotoğraf çekinmiştik; o fotoğrafa bakarak cezaevinde tanıştığım insanları sizlere de anlatmak istiyorum. En önem verdiğim kişilerden birisi 70 yaşında bir profesör koğuşumuzda bizimle birlikteydi, 9 ay onunla birlikte kaldım. Bu hocamızın 100’ün üzerinde basılı kitabı bulunmaktaydı. Arapça eğitimi için Türkiye’de referans gösterilen kişilerden biri. Ben de ondan 9 ay boyunca kurs aldım. Bu hocamızın bir özelliği de medrese eğitim almış. Medrese icazetli belki de Türkiye’de tek profesörü. Medrese eğitimi almış Erzurum’un eski hocalarından eğitim almış icazet almış, ondan sonra üniversiteye geçmeye karar vermiş hem klasik hem de modern ilimlerin hepsine hâkim bir insan. Bugünlerde moda ya Osmanlıca ikinci Osmanlı diye eğer Osmanlıca öğrenmek istiyorsanız size Osmanlıca öğretecek o adamdı. Belki Türkiye’de Osmanlıca metinlere iyi hâkim insan oradaydı. Türk devletine temsilen yaptığı çalışmalardan dolayı Kazakistan’dan devlet üstün hizmet madalyası almış bir insandı. Koğuşumuzda ö dönem sadece o profesör hocamız yoktu koğuşta 4 tane üniversite hocasıydık.

‘‘MEKKE’DE 8 YIL EĞİTİM GÖRMÜŞ İSLAM FIKIH HOCASI’’

Mekke’de Ümmü’l Kura var malumunuz. İslam ve din eğitimi açısından önemli merkezlerden biri olan bu yerde 8 yıl eğitim görmüş bir İslam Fıkıh hocası. O da bizimleydi.

‘‘ÖĞRETİM ÜYESİ SANATÇI’’

Fotoğrafta olan başka bir öğretim üyesi ise sanatçıydı. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde doçentti o zaman. Yurtdışında resim sergileri açmış, belki de dünyada önemli bir ressam olarak ileri de anılacak. Çamaşır suyu ile bize tişört boyamıştı bize de efsane olmuştu koğuşta. O tişörtü hatıra olarak halen saklıyorum.

‘’TERÖRİSTLERLE ÇARPIŞMIŞ, KANLI GÖMLEĞİNİ HALEN SAKLIYOR’’

Başka bir koğuş arkadaşım üniversitenin yıllarca genel sekreterliğini yapmış, üniversiteye katkıları ayrı bir gündem olur. Beni esas etkileyen bir hatırası vardı onu sizinle paylaşmak istiyorum; bu arkadaşımız askerde komando imiş. TİM lideri olduğu bir çatışmada arkadaşı vurulmuş. Mermi yağmuru altında gece izli mermiler havada uçuşuyor, onun altında vurulan arkadaşımın yanına gittim onu orada bırakamazdım, onun öldüğünü ya da yaşadığını da bilmiyordum ama yüklendim alıp geri getirmiş. Mevziiye geldiğinde kendisinin de omuzundan vurulduğunu fark etmiş. Kanlı gömleğimi halen saklıyorum diyordu.

‘‘PKK’LILARIN KÖYÜNÜ BASTIĞI İMAM’’

Koğuşta en ilgi çekici kişilerden biri de cami imamıydı. İmam arkadaşımız Cuma namazlarını kılamadığı için dert yanıyordu. Özellikle Allah’a şikâyet ediyordu ki bunlar beni Cumalarımdan ettiler diye. Erzurum’da görev yaparken gençlik döneminde PKK’lılar görev yaptığı köyü basmışlar ve köyden 6 kişiyi öldürmüşler. Baskın sırasında muhtar odasındaydık diyor, gece karanlığında bize mermi sıkanlardan birini arkadan yakaladım, kolumu boynuna doladım, birlikte yere düştük. Sıksam öldürürdüm o kadar güçlüydüm ki duran adamın üstünden atlayabilecek kadar çevik bir yapıya sahiptim, yere düştüğümde sırtımın ölen arkadaşlarımın kanıyla ıslandığını hissettim ama yine de onu öldüremedim diyor. Demek ki o öldürmeye programlanmamış.

‘‘SÖVENE DİLSİZ, VURANA ELSİZ TÜRÜNDEN BİR İNSAN’’

Bir de Yunus Emre’den ilham alarak çağırdığımız bir arkadaşımız vardı koğuşumuzda, sövene dilsiz, vurana elsiz türünden bir insan. Onca zaman boyunca bir kez öfkelendiğini birine hakaret ettiğini görmedim. Kendisine zulmedenlere dahi aleyhinde konuşmuyordu.

‘‘CANLI BOMBA SALDIRISINDA YARALANMI GAZİ KOMİSER’’

Sonra iki komiser arkadaşımız vardı birlikte kaldığımız; birisi İstanbul’da çalışırken canlı bomba saldırısına uğramış, saldırıda birçok iş arkadaşını kaybetmiş, alnında yara izi olan bir gazi orada koğuşta benimle birlikteydi. Diğeri de en az onun kadar vatan millet sevdalısı bir delikanlıydı. İsyan etmiyordu durumuna gayet rahattı, diyordu ki; askerlik yapmamıştım hocam sayalım ki uzun bir askerlik yapıyorum vatan için.

‘‘ADLİYEDE 10 KİŞİLİK İŞİ TEK BAŞINA YAPAN MÜDÜR’’

Rahatsız olduğu için o gün fotoğrafta bulunmayan bir tutuklu arkadaşım daha vardı; kendisi adliyede müdürmüş, 10 kişinin yapacağı işi yıllarca tek başına yürütmüş, sonra yeni elemanlar alınmış, o da terörden nefret ederdi.

‘‘ÇOCUKLARINA TUTUKLANDIĞINI SÖYLEYEMEYEN GAZETECİ’’

Koğuşumuzun 13. üyesi bir gazeteciydi. Basın yayın işiyle uğraşmış genç bir insan. İlkokul çağında iki kız vardı, onlara bir türlü babalarının tutuklandığını terörle suçlandığını söyleyememişler. Çocuklar babalarını çalışmaya gitti sanıyorlarmış, bu arkadaşımız çocuklarına mektup yazarken benden de İngilizce Almanca bildiğim için birkaç cümle yazmamı istiyordu ki mektupla onları gönderiyordu ki çocuklarına dil öğreniyorum siz de bunları çözmeye çalışın diyerek çocuklarıyla böyle mektuplaşıyordu.

‘‘ERZURUM’UN GÖZÜ KARA ÜLKÜCÜSÜ’’

Hele bir de Erzurum ülkücüsü vardı koğuşumuzda bir alem bir arkadaştı. Kendisini terörle mücadele sorumlusu sanıyordu. Elinden gelse vatanın bütünlüğü için gösterilen bütün hedeflerle tek başına çarpışacak bir adamdı. Öylesine kararlıydı. Tapuda müdürlük yaparken bir milletvekilinin mal varlığına bakmış, bunu tespit ettikten sonra terörle suçlanmış.

‘‘CEZAEVİNDEN ÇIKIP ASKERE GİTTİ’’

Bir de yurt müdürü diye suçlanan genç bir arkadaşımız vardı; 25 yaşında bir ilçedeki öğrenci yurdunun hem temizlik elemanı, hem nöbetçi elemanı, hem bekçisi hem de müdürü kısacası her şeyi. O da beraat etti hamdolsun. Sonradan paylaşımlarını takip ediyorum, çıkar çıkmaz gitti ilk iş olarak askerliğini yaptı. Ondan sonra vatan millet demeye devam ediyor. Askerlik kıyafetleriyle gururla pozlarını vermiş. Vatan sevdasından başına bunların gelmesine rağmen vatan sevgisinden hiçbir şey kaybetmemiş. Bu yaşananları siz yaşasanız bilmiyorum neler hissedersiniz ama çoğu kimse vatan sevdasını hatta her türlü değerlerini kaybeder.

‘‘NE KENDİ KOĞUŞUMDA NE DE KOMŞU KOĞUŞDA TERÖR SEVDALISI BİRİNİ GÖRMEDİM’’

Özet olarak şunu söyleyebilirim; ne kendi kaldığım koğuşlarda ne de komşu koğuşlarda hiç terör sevdalısı, teröre ilgi duyan terörist diyebileceğim birini ben görmedim. Hatta beni tanıştığım insanlar tanıdığım birçok kişiden daha insanlığa faydalı bireylerdi.

‘‘BU BOŞ BİR MEYDAN OKUMA DEĞİL. İDDİALIYIM’’

Şimdi beni dinleyen hatta dinlemeyen vatandaşlara sormak istiyorum; kendinizi bu anlattığım tutukluların herhangi biriyle kıyaslayın, değerleriniz neyse ona göre mukayese yapın; insanlıksa insanlık, ilimse ilim, dinde din, vatan sevgisi, zulme direnme, hakperestlik, dostta sadakat, hangi değeriniz varsa onunla kıyaslayın. Acaba kaç kişi çıkacak diyecek ki bu senin anlattığın kişilerden daha erdemliyim. Merak ediyorum. Bu boş bir meydan okuma değil. İddialıyım lütfen düşünün.

Tutuklu arkadaşlarımın hepsi iş arkadaşları, akrabaları, aralarında din ve milliyet bağı olan kişiler tarafında ihbar edildiler ben de dahil. Birçoğu da beraat etti ben de dahil. Ben kendini Türk ve Müslüman olarak tanımlayan kişilerden zulüm gördüm. Zulmü hiçbir şekilde anlayamam insanın insana hatta insanın doğaya yaptığı zulmü anlayamam ama insanın hukuku olduğu birlikte yaşadığı, iyilik gördüğü insana, komşusuna siyasi yönlendirmeyle nefret duyması zulmetmesi ne kadar acı ne kadar insanlıktan nasibini almamış bir davranıştır. Tiksiniyorum, iğreniyorum başka bir kelime söylemeyeceğim. Sorarım size yüzbinlerce benim gibi vatan evladını hain, terörist diye yaftalamanın sonunda nasıl bir menfaat umuyorsunuz. Benim atıldığım işimi sen mi alacaksın? Yapamazsın ki benim işimi. Gel bir bak öğren önce. Benim kapatılan işyerimi sana mı verecekler? Sen batırırsın onu.

BENİM GİTMEDİĞİM CAMİDE SANA DAHA FAZLA MI YER ÇIKACAK?

Benim gitmediğim camide sana daha fazla mı yer çıkacak? Zaten bana yeryüzü mescit hiç sorun değil. Hayır bu yapılandan bir menfaat ummayın sakın. Dünya menfaatleri para ve iktidar uğruna yaptığınız veya desteklediğiniz zulüm size ancak bunların tersini getirecektir. Bu yapılan zulümler size bela ve mutsuzluk getirecektir. Ders alıp pişmanlık duyan olur mu bilemiyorum bence ihtimal düşük. Ama yine de denemekte fayda var. Onun için bunu söyledim.

[TR724] 4.7.2020

Tahsin Gül konuştu: “Evet hata yaptık, en başta şeffaf olmalıydık” [Ahmet Dönmez]

“ABD’de cemaati karıştıran milyonlarca dolarlık iflas” başlıklı dünkü haber-yorumun ardından Tahsin Gül (Ahmet Çiçek) aradı. Cemaatin eski Güneydoğu Amerika imamı olan Tahsin Gül, batan şirket Star Chain’in ilk üç kurucu ortağından biri.

Dünkü yazıda, karşı görüş almak üzere kendisini aradığımı ama ismimi duyar duymaz, herhangi bir açıklama yapmama fırsat vermeden telefonu yüzüme kapattığını yazmıştım. Yazıyı yayımlamamın ardından kendisi bana ulaştı ve hem yazılı hem sözlü bir açıklama yaptı.

Yazılı açıklamasına bir özürle başlayan Gül, “En başta şunu ifade etmek isterim ki yazıda belirttiğiniz üzere telefonu yüzünüze iradi olarak kapatmış değilim. Bilmediğim bir numara tarafından arandım ve herhangi bir mesajınız da yoktu ben de kapattım. Eğer bu hususta bir yanlış anlaşılma varsa özür dilerim.” ifadelerini kullanıyor.

“BU ORTAKLIĞA GİRMEM HATAYDI”

Açıklamanın tam metni şöyle:

Ahmet Çiçek, havuz medyasının
MİT kaynaklı ‘cemaatin dünya imamları’
albümünde bu şekilde yer almıştı.
“Yazıda ifade ettiğiniz hususlara gelince;

Öncelikle bu şirketin resmî ortakları belli. Ana şirket olan ‘Star Chain’in üç ortağı var, bunun dışında da her alt şirketin ayrı ortakları var.

Bu şirketin yatırımcılarından biri de bendim ve bu ortaklığa girmem bir hataydı.

Bunun faturasını da herkes gibi ödedim.

Bu şirketin hiçbir idari safhasında karar verici bir yönetici olmadım, sadece pasif yatırımcı olarak kaldım.

Erdem Bey’in (Şirketin eski ortağı ve CEO’su Erdem Aydın) ifadesiyle, ‘Tahsin Bey, say ki Amazondan bir hisse aldın, aynen böyle pasif yatırımcısın.’

Erdem ve Ömer beyler şirket ile ilgili projeyi bana getirdiklerinde ben de bu vesileyle hem vize başvuru dosyamı güçlendirmek hem de pasif yatırımcı olarak elimdeki sermayeyi kullanmak için şirkete ortak oldum.

En başından beri Ahmet Çiçek olarak ortak olduğumu Erdem Bey de biliyor. İfade ettiği gibi iki sene sonra öğrendiği bir durum yok.

15 Temmuz olayının hemen sonrasında ortalığın toz duman olduğu bir dönemde, herkesin kendi geçimini sağlamak üzere bir şeyler düşündüğü bir anda biraz da acele ile verilmiş hatalı bir karar olarak şirkete pasif yatırımcı oldum.

Bu ortaklık tamamen şahsi kararımdı ancak bu süreçte tanıdığım ve kendilerine güvendiğim arkadaşlarımla fikir alışverişinde bulundum. Bu süreçte Erdem Bey’in ‘kimsenin haberi yoktu’ diye ifade ettiği kişilerle aramda yanlış anlaşılmalar olmuş olabilir.

Bu ortaklık sizin yazıda ifade ettiğiniz gibi ‘cemaatin üstdüzey imamlarının kurduğu’ bir ortaklık değildir.

Zor bir dönemde sadece kendimi temsilen girmiş olduğum bir ortaklık ilişkisidir.

Şunu açıkça ifade etmem gerekir ki; şirkete son dönemine kadar hiç kimseyi yönlendirmedim.

Sadece son döneminde şirkete ortak olması ile ilgili bir kişiye tavsiyede bulunarak Erdem beyle görüştürdüm.

Şirketle ilgili dedikodular ortaya çıktığı andan itibaren görevimden ayrıldım ve tam iki yıldan beri kendi tercihimle bir inziva hayatı yaşamaya çalışıyorum ve hayatımı idame ettirmeye uğraşıyorum.

Y. B.’nin iddia ettiği gibi şirkette yönetici olarak kendisini öneren ben değilim.

Y. B. ismini gündeme getiren şirketin diğer iki ortağı Erdem Aydın ve Y. B.’nin yakın arkadaşı olan Ömer Casurluk’tur.

Hatta bu süreçte Y. B.’nin uygun bir isim olmadığını da kendilerine söyledim ancak ısrarcı oldular ve şirkete yönetici olarak atadılar.

İfade edildiği gibi Ömer Casurluk’un şirkete ortak olmasını kendisine ben tavsiye ettim. Bu süreçte işadamları derneği yöneticiliğinden de ayrılması hususunda görüştük ancak kendisi bunun için süre istedi.

“DİĞER ORTAKLAR DA BANA DOĞRUYU SÖYLEMEDİ, SORUMLULUĞU ÜSTLENMELİLER”

Şirketin kurulduğu dönemin şartlarından çekindiğimiz için  beraberce karar verdiğimiz bir ‘ketumiyet’ vardı. Buna ben sebebiyet verdim. Sonradan anladım ki bu ketumiyet diğer iki ortak tarafından bana karşı da kullanılmış ve oranlarımıza göre koyulan sermaye hususunda bana da doğruyu söylememişler.

Şirketi başlangıcından sonuna kadar Erdem Aydın ve Ömer Casurluk yönetti. Bana ve herkese söyledikleri gibi ben sadece pasif yatırımcıydım. Şirketin yöneticileri şirketin uğradığı zararla ilgili birinci derecede sorumluluğu üstlenmelidirler.

Bu sorumluluğu başkalarına taksim edip en son kalanı da korona sürecine verip kurtulamazlar.

Şirket yönetimi henüz imzalanmamış ve nihayete ermemiş anlaşmaların sözlerine güvenip büyüme hayalleri kurdu. Bu gibi hayaller şirketin nakit dengesini bozdu ve böylece kazandığından vermesi gereken kararları dışardan aldığı krediler ile verdi.

Büyümenin gerçekleşmeyeceğini geç anladı. Dolayısıyla hayali kurulan büyüme düşüncesiyle şirkete alınan yüksek maaşlı elemanlar büyük maliyetler oluşturdu ve şirkete yük oldu.

Kuruluşundan sonuna kadar ben şirketten hiç maaş almadım. Erdem ve Ömer beyler aldılar ve karşılığında şirketi yönettiler.

Toplamda 6 (altı) ay onlar gibi kâr payı aldım, bunu da koyduğum sermayeye mahsup ettiler.

Kayyım raporlarına da bakılırsa görülecektir ki; şirket büyük bir öngörüsüzlük ile yönetildi ve nihayetinde de konkordato ilan etmek zorunda kaldı.

Son tahlilde bu tür idari yanlışlıklar çıkan dedikodulardan daha fazla şirkete zarar vermiş oldu.

Saygılarımla,

Tahsin”

****

“EVET 200 BİN DOLARLA ORTAK OLDUM AMA BU BABAMIN PARASIYDI”

Bu açıklamanın ardından Çiçek’le telefonda da konuştuk. Orada kendisine başka sorular da yönelttim. Bunların bazılarını cevapladı, bazılarını cevaplamamayı tercih etti.

Karşılıklı konuşma sırasında bazı noktalar daha vurgulu olduğu için onlara da yer vermek istiyorum.

Tahsin Gül (Ahmet Çiçek), açık yüreklilikle şunları itiraf ediyor: “Ortaklığımızı başta gizledik. Bu büyük bir yanlışlık. Gizlememeliydik. Bu bir hata. Şeffaf olmalıydık. Çünkü zaten resmî olarak ticari sicil kayıtlarında görünüyor. Amerika’ya yeni gelmiştim. Babam bir miktar para gönderdi, ben onu koydum. Dekontlarını da verebilirim. 15 Temmuz sonrasıydı. O toz duman içinde açıklamak istemedik. ‘Bir müddet sonra açıklarız’ dedik ama yanlış bir karardı. 15 Temmuz korkusu olmasa belki daha sağlıklı karar alırdık. Ben bir kaç çıkış hamlesi de yaptım ama çıkamadım. Sonra da bu olaylar yaşandı. Başlangıçtaki ketumiyet yanlış bir karardı.”

Çiçek, 200 bin dolarla şirkete ortak olduğunu kabul ediyor. “Evet, 200 bin dolar doğru ama benim param değildi. Babamın parasıydı. Babam gönderdi bu parayı,” diyor.

Kendisi bununla ilgili dekontları da bana gönderdi. 4 ayrı işlemde toplam 320 bin dolarlık bir transfer söz konusu.

Ancak benim aldığım bilgiye göre Ahmet Çiçek bu paralarla ortaklığa girmedi. 200 bin doları bir başka şahıs üzerinden getirip verdi.

Ayrıca babasının gönderdiği bu paraların yine kendisine ait olduğu ve babasının sadece transfer işlemini yaptığı yönünde iddialar da var.

Kendisi bunu kabul etmiyor.

****

Bu arada Çiçek’in de diğer ortaklara suçlamaları var. “Asıl onlar bana doğruyu söylemedi.” diyor. Devamını şöyle getiriyor: “Hisseler oranında eşit para konmamış. Bunları 3 sene sonra farkettim. Ben pasif yatırımcıyım, işlere karışmadım. Neden hisseleri eşit oranda yazmadılar bilmiyorum. Ben bunu bir kaç ay önce farketmiş oldum. Hani siz diyorsunuz ya, esnaftan alınan paralarla gerçekte dükkanlara ödenen rakamlar farklı… O metod bana da uygulanmış. Benim kuruluş safhası bilgim ile iki-üç ay öncesine kadarki bilgim farklı.”

****

Çiçek, bu iflasın asıl sorumlusu olarak ‘kötü yönetimi’ görüyor. İlticası kabul olan esnafların paralarını geri çekmek istemesinden ziyade idari hataların altını çiziyor ve diğer iki ortağa, “Sorumluluğu üstlenin” çağrısı yapıyor.

Yanlış kararlar alındığını, her bir yanlışın başka yanlışlarla düzeltilmeye çalışıldığını ama sonra toparlayamadıklarını dile getiriyor.

Bu arada “Bu ortaklık sizin yazıda ifade ettiğiniz gibi ‘cemaatin üstdüzey imamlarının kurduğu’ bir ortaklık değildir,” ifadesine itirazım var. Bunu kendisine de söyledim. Çünkü kendisi o sırada cemaatin ABD’deki 6 büyük imamından biriydi. En tepede ABD imamı Mehmet Yaşa vardı ve onun altında da ülkenin 50 eyaletinin paylaştırıldığı 5 imam görev yapıyordu. Ahmet Çiçek işte bu 5 kişiden biriydi. Üstelik kendisini Endonezya’dan Mehmet Yaşa getirmişti. Yani arkasında Yaşa vardı. O dönemin en muktedir isimlerinden biri Yaşa’ydı. Görevden alınmış olmasına rağmen halen etkili olduğunu söyleyebilirim.

Ahmet Çiçek ise artık cemaatte herhangi bir görev bulunmuyor. New Jersey’de eşiyle açtıkları bir kafeyi işletiyorlar.

****

Ahmet Çiçek’e, hakkındaki diğer iddiaları da yönelttim. Bunları sıra ile yazacağım. Onlara verdiği cevapları da bu yazılarda bulacaksınız.

Dünkü yazıyı bitirirken, “Bir sonraki yazıda, skandalın cemaatin üst tabakalarına yansıması ve orada yaşanan diyalogları yazacağım.” demiştim. Ancak Ahmet Çiçek’in açıklaması gelince onu bir sonraki bölüme ertelemiş oldum.

Söz verdiğim üzere bu yazı ile devam edeceğim.

[Ahmet Dönmez] 3.7.2020 [ahmetdonmez.net]

Gergerlioğlu: Barolar bağımsız işkence raporları nedeniyle susturulmak isteniyor

HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, baroların hak ihlallerini ve işkence suçlarını kamuoyuna duyurduklarını hatırlatarak, “Barolar hazırladıkları bağımsız işkence raporları nedeniyle bu raporları önlemek için iktidar tarafından susturulmak isteniyor” dedi.

KRONOS 04 Temmuz 2020 GÜNDEM

Çoklu baro sistemi görüşmeleri Meclis Adalet Komisyonunda devam ederken görüşmelere alınmayan avukat ve baro başkanları TBMMye yürümek istedi. Polis yürüyüşe müsaade vermedi gazlı müdahalede bulundu.

ANKARA – Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, baroların yapısını değiştiren, ‘çoklu baro’ yöntemiyle üye sayılarına da müdahalede bulunan düzenlemeyi eleştirdi.  Baro başkanlarının Meclis’e girememesini eleştiren Gegerlioğlu, “Baro Başkanları kapıda sıkıntı içerisindeler giremiyorlar. Bu millet bu Meclis’e giremeyecekse bu Meclis’in adını değiştirin. Adını Ak Parti Meclisi koyun” dedi.

“BAROLAR İŞKENCEYİ İSPATLADI, BU YÜZDEN HEDEF”

Baroların susturulmak istenmesinin altında, hazırladıkları işkence ve kötü muamele raporlarının etkili olduğunu savunan Gergerlioğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Sanırım, baroların siyasallaşmasının önündeki en önemli neden baroların hazırladığı işkence raporları. Ben, Meclis’in İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesiyim ve baroların hazırladığı tüm işkence raporlarının nasıl sümenaltı edildiğini çok iyi biliyorum. Bakın, Van Barosu’nun, Trabzon’un Beşikdüzü Cezaevi için hazırladığı işkence raporuna iki buçuk yıldır tek bir işlem yapılmadı. Şanlıurfa Barosu’nun, Halfeti’deki işkenceler için hazırladığı raporuna tek bir işlem yapılmadı, adli ve idari. Diyarbakır Barosu’nun, Elâzığ Cezaevi için hazırladığı rapora tek bir işlem yapılmadı ki biz, o Elâzığ Cezaevi’ne ziyarete gittiğimizde bize mahpuslar ne dedi biliyor musunuz arkadaşlar? Bakın, adli ve siyasi tüm mahpusların koğuşlarına girdiğimiz zaman bize çok çarpıcı bir Elâzığ Cezaevi tanımı yapıyorlardı. Diyorlardı ki: Sayın vekil burası sıradan bir cezaevi değil, burası Elâzığ Cumhuriyeti, burada Ankara dinlenmez, burada istediklerini yaparlar. İşte, bu, cezaevi için hazırlanmış işkence raporunu hazırlayan Diyarbakır’ın raporu rafa kaldırıldı, hiçbir işlem yapılmadı.”

“BAROLARIN EKARTE EDİLMESİNİN NEDENİ İŞKENCE RAPORLARI”

Daha önce Ankara Barosu’nun, Ankara Emniyeti’ndeki işkenceyi açığa çıkarttığını hatırlatan Gergerlioğlu, “On dört ay önce, Ankara Emniyeti’nde yapılan dehşet verici işkenceler ki bunlar Ankara Barosu’nun raporuyla ispatlandı; gözaltında olmasına rağmen 6 kişi konuştu ve bu 6 kişi çırılçıplak bir karanlık odada Ankara Emniyeti’nde soyulduklarını, makatlarında cop dolaştırıldığını ve aşırı şekilde darp edildiklerini söylediler, gözaltında olmalarına rağmen söylediler. Ankara Barosu bunları raporladı ve ardından ne oldu biliyor musunuz? Takip ediyorum: İdari ve adli tek bir işlem yok. Cumhuriyet Savcısı güya bir soruşturma başlattı, on dört aydır bir sonuç yok. İşte baroların ekarte edilmesinin nedeni bu arkadaşlar. Bunu net bir şekilde söylüyorum.”

“BÜYÜK YARGI SORUNLARI VAR AMA BİZ BAROLARI KONUŞUYORUZ”

Türkiye’de çok önemli yargı sorunları olduğunu belirten HDP’li Gergerlioğlu, “Muhalifleri acımasızca cezaevlerine dolduran bir yargı sorunu var ülkemizde” dedi ve sözlerine şöyle davam etti:

“Bunu değil, baroları nasıl boyunduruk altına alabilirim, nasıl diskalifiye edebilirim meselesini konuşuyoruz. Bakın, bugün ülkede 800’e yakın bebek ve çocuk cezaevinde anneleriyle birlikte arkadaşlar, acımasız bir şekilde cezaevlerine dolduruldular. Biz, adli bir reform paketi çıkardık ve orada bu konulara bir çare bulunur diye düşündük ama hayır, acımasız bir şekilde savcılar tutukluluğa sevk ediyor, hâkimler tutuklama kararı veriyor ve kimleri; bebekli anneleri, hamile anneleri, loğusa anneleri. Hiç çekinmeden, hiç utanmadan bu kararları veriyorlar. Bu yaz günlerinde Antalya’da, Aydın’da, Diyarbakır’da ve yanında 2 bebeğiyle tutuksuz yargılanabilecekken, zulümden oralarda perişan olmuş anneler var.”

[Kronos.News] 4.7.2020

Demirtaş’ı takip ettiği için “Sosyal medyanız uygunsuz görüldü” diyerek işten kovdular

İstanbul’da özel bir şirkette işe başlayan Ercan Saldanli, sosyal medyada Selahattin Demirtaş’ı takip ettiği için kovulduğunu açıkladı. Demirtaş sosyal medyadan Saldanli’ye mesaj yolladı.

BOLD – Ercan Saldanli, İstanbul’da özel bir şirkette satış danışmanı olarak işe başladı. İlk iş günü öğleye kadar çalıştıktan sonra kovuldu. Mezopotamya Ajansı’ndan Mehmet Aslan’ın haberine göre işten çıkarılma nedenini soran Saldanli, telefonla ulaştığı yetkiliden şu cevabı aldı: “Ercan bey, sosyal medya hesaplarınıza baktığımızda savunduğunuz kişilerle ilgi şu anda bir yasal süreç işlemektedir. Bu sebeple şu anki devlet politikalarına ya da devletin yargılamada olduğu bir konuda bu kadar afişe olduğunuz için sosyal medyanız uygunsuz görüldü.”

“OLUR DA KOŞULLAR DEĞİŞİRSE…”

Yetkili, Saldanli’yi kovduğu için duyduğu üzüntüyü de şöyle dile getirdi: “İnşallah başka bir zaman diliminde birlikte çalışmak nasip olur. Olur da koşullar değişirse, tekrardan sizinle çalışmak isteriz.”

Saldanli, sosyal medyada HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı takip ettiğini ve bu nedenle işten çıkarıldığını belirtti. Yaşadığı durumu, “Bu ülkede Kürt olmanın dezavantajları ya da Kürt olmaktan kaynaklı çalışamamanın özeti bu” sözleriyle ifade eden Saldanli, “Türkiye’deki faşizm düzeninin değişmesi ya da bir gün Demirtaş’ın iktidara gelmesi durumunda orada çalışma durumum var” diye konuştu.

“İŞ BULMANA YARDIMCI OLACAĞIM”

Yaşananların ardından Twitter hesabından konuyla ilgili açıklama yapan Demirtaş da, “Sıkma canını güzel kardeşim. Bütün bu haksızlıklar bir gün biter. Kimileri için geriye sadece utanç kalır. Hem bak, artık ben de seni takip ediyorum. İş bulman için de yardımcı olacağım” dedi.

[Bold Medya] 4.7.2020

“Yoksulluk sınırının 10 bin lirayı geçtiği bir yerde yüzde 5’lik zam bir şey ifade etmez”

Gerçek enflasyonla TÜİK’in verilerinin birbirini tutmadığını belirten memur ve memur-işçi emeklileri, yüzde 5.75’lik zamma tepki gösterdi. Birleşik Kamu-İş Genel Başkanı Mehmet Balık, verilecek zammın piyasa fiyatları ile bağdaşmadığına dikkat çekti.

BOLD – TÜİK’in enflasyon oranlarını açıklaması ile birlikte işçi, memur ve emeklinin yılın ikinci yarısında alacakları zam oranları da belli oldu. Enflasyon farkı ile birlikte yüzde 5.75 olarak belirlenen oranlar ise çalışanı da emekliyi de mutlu etmedi.

ENFLASYON ZAM ORANINI AŞTI

Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre hakem kurulu kararıyla bu yıl için memur ve memur emeklilerine yüzde 4+4 zam yapılmıştı. 6 aylık enflasyon dün yüzde 5.75 olarak açıklandı. Böylece ilk altı ayda enflasyon zam oranını aştı. Bu nedenle memur ve memur emeklileri ilk altı ay için yüzde 1.75 oranında enflasyon farkı alacak.

EMEKLİLER YÜZDE 1.75 ENFLASYON FARKI ALACAK

Bu yılın ikinci yarısı için de belirlenen yüzde 4’e enflasyon farkının da eklenmesiyle birlikte memur ve memur emeklilerinin bu yılın ikinci yarısında alacakları zam oranı da yüzde 5.75 oldu. İşçi emeklilerinin maaşları da 6 aylık enflasyon oranına göre belirlendiği için işçi emeklilerinin maaşlarında da artış yüzde 5.75 olacak.

ZAM PİYASA FİYATLARIYLA BAĞDAŞMIYOR

Birleşik Kamu-İş Genel Başkanı Mehmet Balık, memur ve memur emeklisine verilecek zammın piyasa fiyatları ile bağdaşmadığına dikkat çekti. Balık, “Öncelikle memurlara yüzde 50 zam yapılmalı. Sonrasında enflasyon farkı konuşulmalı. Yoksulluk sınırının 10 bin lirayı geçtiği bir yerde hükumetin yapacağı yüzde 4’lük, 5’lik zam bir şey ifade etmez” dedi.

[Bold Medya] 4.7.2020

İşçiler facia için uyarmıştı: Patron biliyordu ‘dikkat edin’ diyordu

Sakarya’daki havai fişek fabrikasında yaşanan facianın ardından işçiler konuştu. İşçiler, fabrikadaki mallarda ısınma olduğunu ve 4 gündür yetkilileri uyardıklarını vurguladı.

BOLD – Sakarya’nın Hendek ilçesindeki Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nda meydana gelen patlamada 4 işçi yaşamını yitirdi, 108 işçi yaralandı ve 3 işçiyi de arama çalışmaları devam ediyor. CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, Genel Başkan Yardımcısı Tuncay Özkan, Meclis Başkanvekili Haydar Akar ve Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı Uğur Bayraktutan yaralanan işçileri hastanede ziyaret etti. İşçiler olayın nasıl olduğunu anlattı.

İşçilerden Nuray Cihangir olay hakkında şunları söyledi: “Patlama üretim sırasında olmadı, arka depoda olmuş. Depolara konulan mallardandır. Isındıkları için. İşçide şu an bir hata yoktur. Mallarda ısınmamız vardı, 4 günden beri ben malları dışarı serdim. Söylüyordum içeriye. Malların dışına kağıttan bir jelatin sarılır. O jelatin mallara ısınma yapmış. 4 gündür söylüyordum ve yanımdaki işçileri de uyarıyordum. Benim bölümümde ölüm yok. Bütün bölümleri uyarıyordum, kapının önüne bir karton bir şey koymayın da her an kaçabilelim. Patronum da şimdi hakkını yemeyelim, o bile ‘dikkat edin’ diyordu.”

Ağır yaralı başka bir kadın işçi ise patlamayı görmediğini ve yanlış tarafa kaçtığını belirtirken, refakatçisi işçilerin sürekli üretim yerindeki sıcaklık konusunda uyarıda bulunduğunu açıkladı.

13 yıllık çalışan Kesiban Yolcu da fabrikada mallardaki ısınmadan bahsetti. “Malları ısınma yapıyor diye dışarı sermişler. Bunlar patladı diyorlar ama patlasa dün patlardı. Üretim bölümünden çıktığını tahmin ediyorum. Isınma vardı orada. Isınma olmaması gereken bir şey, uyardık ama dinlemediler” dedi. Sendikaları olmadığına dikkat çeken Yolcu, “Çalışmamız için çok baskı yapıyorlardı. Mal çıkacakmış” diye vurguladı.

[Bold Medya] 4.7.2020

Bu kaçıncı patlama: Buna da kaza diyecekler !

Sakarya’nın Hendek ilçesindeki havai fişek fabrikasında meydana gelen patlamanın sesi şehrin birçok yerinden duyuldu. Resmi makamlar 4 kişinin hayatını kaybettiğini, 3 kişiyi ise arama çalışmalarının devam ettiğini açıkladılar . Aynı fabrikada daha önce de çok sayıda patlama yaşanmış, en az 5 işçi can vermişti.

Sakarya’nın Hendek ilçesindeki Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nda patlama meydana geldi; en az 4 işçi hayatını kaybederken 1’i ağır 97 işçi yaralandı. 189 işçinin çalıştığı fabrikada 100 civarında işçiye ulaşılırken, 20 işçinin izinli olduğu öğrenildi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Sakarya'da havai fişek fabrikasında patlama meydana gelen bölgeye gitti.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 4 kişinin yaşamını yitirdiğini, 3 kişiyi ise arama çalışmalarının devam ettiğini belirtti.

‘BOMBA DÜŞTÜ SANDIK’

Kent merkezine yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Yurkarıçalıca Mahallesi’nde bulunan fabrikada 11.15’te meydana gelen patlama, kentin her yerinden duyuldu. Patlamanın ardından çok sayıda yurttaş panikle sokağa döküldü. Yurttaşlar deprem olduğunu sandıklarını söyledi. Hendek Belediye Başkanı Turgut Babaoğlu ise “Bomba düştü sandık” ifadelerini kullandı.
Patlamanın etkisiyle yaklaşık 8-10 kilometre mesafedeki evlerin camları kırıldı. Çevredeki fabrikaların kapı ve çatılarının uçtuğu görüldü. Bölgeye çok sayıda itfaiye ve ambulans ekibi ile yangın söndürme uçağı ve helikopterler yönlendirildi. Sakarya’daki ekipler yetersiz kalınca çevre illerden yardım istendi.

UZUN SÜRE MÜDAHALE EDİLEMEDİ

Ekipler havai fişek patlamalarının devam etmesi nedeniyle uzun süre müdahalede bulunamadı. Patlamadan kısa süre sonra açıklama yapan Sakarya Valisi Çetin Oktay Kaldırım, “Fabrika sahibinden aldığımız bilgiye göre içeride yaklaşık 150-200 arası insan var ama patlamalar devam ettiği için müdahale edilemiyor” ifadelerini kullandı. Patlamalar gün boyu sürdü.

EN SON MARTTA DENETLENMİŞ

Vali Kaldırım, daha sonra yaptığı bir açıklamada ise bu fabrikanın deposu en büyük olan fabrika olduğunu belirterek, “Depoda 110 ton civarında patlayıcı, havai fişek olduğunu değerlendiriyoruz” dedi. Fabrikanın sürekli denetlendiğini, en son denetimin mart ayında yapıldığını söyleyen Vali Kaldırım, “Patlamanın nasıl meydana geldiği konusunda araştırmalar devam ediyor. Sabotaj gibi bir bulguya rastlamadık” diye konuştu.


PATLAMALARI ÖNLEYECEK YÖNETMELİK YILLARDIR YÜRÜRLÜĞE SOKULMUYOR

TMMOB’ye bağlı Kimya Mühendisleri Odası (KMO), “Yangınlar, patlamalar, ölümler kaza değildir” açıklaması yaptı. Odadan yapılan yazılı açıklamada, bu patlamanın ne ilk ne de son olduğu vurgulanarak, “Daha önce Yalova Aksa fabrikasında, Davutpaşa’da, Ostim’de, Gaziantep’teki galvaniz fabrikasında ve Afyon’daki askeri tesislerde yaşanan kazaların bir benzeri. Bu kazalar ne yazık ki böyle giderse daha çok görülecek” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada, bu tip patlamaların önlenmesine dair Avrupa’daki Seveso yönetmeliğinin karşılığı olan ‘Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılması Hakkındaki Yönetmeliğin’ 30 Aralık 2013’te yürürlüğe girmesine rağmen halen uygulanmadığına dikkat çekildi. Söz konusu yönetmeliğin yürürlük tarihinin sürekli gerekçesiz şekilde ertelendiği belirtilen açıklamada, “Erteleme tarihi sonunda ise iptal edilerek birkaç ay sonra tekrar yeniden yayımlanmış ve sonra yürürlük tarihi bir kez daha ertelenmiştir” dendi.

En son 2019 yılında yönetmeliğin bazı kritik maddelerinin Temmuz 2020’ye ertelendiği hatırlatılan açıklamada, “Yönetmeliğin gerekçesiz olarak ertelenmesi sonucu tehlikeli kimyasalları depolayan ve bunlarla çalışan işletmeler gerekli önlemleri almamakta, risk analizi yapmamakta ve olası kaza senaryolarını hazırlamamaktadır. Yapılması gereken bu yönetmeliğin yürürlüğe sokulmasıdır” ifadeleri kullanıldı.

BU KAÇINCI PATLAMA

Büyük Coşkunlar adlı fabrikada dün meydana gelen patlama ilk değil. Söz konusu fabrikada son 11 yılda çok sayıda patlama yaşandı. Bu patlamalarda en az 5 işçi yaşamını yitirirken onlarca işçi yaralandı. Bu patlamalardan bazıları şöyle:

17 Ağustos 2009: Fabrikanın Ramazan topları için patlayıcı üretilen laboratuvar bölümünde patlama meydana geldi. Üretim tesisindeki binaları yerle bir eden patlamada 1 işçi öldü, 37 işçi yaralandı.

29 Eylül 2009: Maytap fitillerinin kurumadan kesilmesi sebebiyle yaşanan patlamada 1 işçi öldü, 1 işçi yaralandı.

11 Şubat 2011: Meydana gelen patlamada bir çocuk annesi 33 yaşındaki işçi Hediye Hallaç hayatını kaybetti, 10 işçi yaralandı.

14 Aralık 2014: Patlamada 38 yaşındaki işçi Yılmaz Şapoğlu hayatını kaybetti, 2 işçi yaralandı.

[Samanyolu Haber] 4.7.2020

Beş kez 'cezaevinde kalamaz' raporu aldı ama yine de ölüme terk edildi

Her iki kolu olmayan ağır hasta tutuklu Ergin Aktaş’ın avukatı Gülizar Tuncer, hakkında şimdiye dek 5 kez "cezaevinde kalamaz” raporu verilmesine rağmen tahliye edilmeyip "ölüme terk edildiğini" söyledi.

Cezaevlerindeki ağır hasta mahkumlar konusunda AKP iktidarı sessizliğini koruyor. Mahkumlar ise kötü koşullarda yaşam mücadelesi veriyor.

Bunlardan biri de Ergin Aktaş. Her iki kolu olmayan ağır hasta tutuklu Aktaş’ın avukatı Gülizar Tuncer, hakkında şimdiye dek beş kez "cezaevinde kalamaz” raporu verilmesine rağmen tahliye edilmeyip "ölüme terk edildiğini" söyledi.

Metris R Tipi Cezaevi’nde kalan Ergin Aktaş, cezaevlerinde bulunan 457'si ağır olmak üzere 1333 hasta tutukludan biri. Her iki kolu olmayan Aktaş, kötü cezaevi koşullarından kaynaklı ileri derecede tüberküloz, KOAH ve bronşit hastalıklarına yakalandı. Aktaş, bu hastalıkları nedeniyle Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından 5 kez verilen “cezaevinde kalamaz” raporu verilmesine rağmen hala demir parmaklıkların ardında.

Yapılan başvuruların reddedilmesi üzerine avukatlarının “yaşam hakkı ihlali” ve “işkence”  gerekçeleriyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvuru da reddedildi. Ret kararı verilmesi üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuru yapıldı. Yapılan başvuruyu 22 Şubat'ta karara bağlayan AİHM, cezaevi otoritelerinin başvurucunun tutulma koşuluyla ilgili yeterli tedbiri aldığı sonucuna ulaşıldığını savunarak, Aktaş'ın cezaevinde tutulma koşullarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 3’üncü maddesi kapsamında “kötü muamele oluşturmadığına” hükmetti. 

AİHM’in kararına rağmen tahliye edilmeyen Aktaş, boyundan aşağı tutmayan ağır hasta tutuklu Abdullah Turan ve bacakları tutmayan Serdal Yıldırım ile birlikte aynı koğuşta tutuluyor.

Aktaş ve aynı koğuşta birlikte kaldığı diğer iki ismin cezaevi koşullarında tedavilerinin yetersiz kalması dolayısıyla durumlarının her geçen gün kötüye gittiğini aktaran avukatı Gülizar Tuncer, cezaevlerindeki ağır hasta ve engelli konumunda bulunan tutukluların “ölüme terk edildiğini” söyledi.

 Aktaş ve diğer tutukluların düzenli olarak tedavi edilmesi gerektiğini belirten Tuncer, fakat bu hakkın sağlanmadığını ifade etti. Tuncer, cezaevlerindeki Aile Hekimi uygulamasının tedaviye yetmediğini dile getirerek, şunları söyledi:

“Bulundukları cezaevindeki revirde hem sağlık personeli sayısı hem de oradaki tıbbi olanaklar yetersiz. Ayrıca hastaneye götürdüklerinde ise sevk sürecinin çok uzun süreye yayılıyor. Çok uzun bir süreye yayılması bir yana hastaneye gittikleri zamanda da kelepçeli muayene ediliyor ya da kendilerinden önce jandarmaların doktorlara verdiği asılsız bilgilerde kaynaklı kendilerine olumsuz yaklaşılıyor. Doktor sadece tıbbi raporlara bakmak zorunda ama tutuklular ‘tehlikeli’, ‘kaçar’, ‘terörist’ ve ‘bölücü’ tanımlamasıyla karşılaşıyorlar. Bu kabul edilemeyecek onur kırıcı uygulamalar dayatıldığı için tedavileri yapılmıyor.”

Tutukluların salgınla birlikte daha da büyük sorunlarla karşılaşmaya başladıklarını anlatan Tuncer, cezaevi idaresinin gerekli önlemleri alamadıklarını öne sürerek tedavi hakkını engellediğini belirtti ve devam etti:

“Hastaneye geliş gidişleri tümüyle kısıtladılar. Düzenli olarak doktor kontrolünde olması gereken hastalar var. Cezaevleri revirlerinde bu tür bir tedaviyi sağlayacak koşulları yok. Hastaneye gitmek zorundalar. Ancak salgın bahanesiyle götürülmedikleri için durumları daha da ağırlaştı. Bundan ötürü sayısını dahi hatırlayamadığımız hasta mahpus yaşamını yittirdi. Bunun en açık örneği Sabri Kaya. Salgın sürecinde defalarca hastaneye kaldırıldı, yoğun bakıma kaldırıldı. Artık ölüm sınırındayken bırakıldı. Ardından yaşamını yitirdi. Yani böylesine ağır bir tablo var. Aktaş, Turan ve Yıldırım da bu tablo arasında en çarpıcı örnekler."

[Samanyolu Haber] 4.7.2020

Bilim Kurulu üyesinden Korona ile ilgili yaz uyarısı

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Tezer, 60 yaş üstündekilerin düğünlere gitmemesini istedi. Tezer, "Bizim istediğimiz sadece 60 yaş üstü değil, altta yatan hastalığı olan risk grubundaki kişilerin de hiç gitmemesi, eğer bu mümkün değilse gidip bütün şartları sağlayıp, maskesini takarak, en kısa sürede görüp oradan ayrılması gerekiyor" dedi.

Bilim Kurulu Üyesi ve Gazi Üniversitesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hasan Tezer, taziyelerde, düğün ve asker uğurlama törenlerinde salgının yayılmasını önleyecek kuralların ihlal edildiğini belirtti.

"Kalabalık olmaması gerekiyor taziye yerlerinin, nişan düğün törenlerinin, kısa süreli olması gerekiyor, yani insanların orada kalkıp halay çekmemesi, oynamaması gerekiyor. Onun dışında askere uğurlama törenlerine bir düzenleme getirilmesi gerekiyor. Çünkü görüyoruz, havaya asker atma, halay çekmeler, yakın temasın maskesiz bir şekilde sağlandığını hepimiz medyadan yakinen takip ettik" diyen Tezer, şöyle devam etti:

"Yine dolmuşlardaki ya da toplu taşıma araçlarındaki kalabalıklar, burada tabii ki dolmuş şoförüne ya da toplu taşıma aracını kullanan kişiye büyük görevler düşüyor; ama vatandaşımıza da büyük görevler düşüyor."

Normalleşme takvimi kapsamında düğün salonlarının 1 Temmuz’da açıldığını hatırlatan Prof. Dr. Tezer, özellikle 60 yaş üstündekilerin düğünlere gitmemesini tavsiye etti. Tezer, "Sadece 60 yaş değil, kronik hastalığı, altta yatan hastalığı olan kişilerin de katılmaması gerekiyor. Biz onları uzun zaman biliyorsunuz evde sakladık, korumaya çalıştık, temaslarını kesmeye çalıştık. Bütün gayretimiz onlara enfeksiyonun bulaşmaması yönündeydi. Neden? Sayın Sağlık Bakanı da açıkladı, rakamlar ölümlerin yoğun bakımda daha çok yaşlı grupta olduğunu bize gösteriyor. O yüzden bu grubun gitmemesi, eğer mümkün değilse de gidip bütün şartları sağlayıp maskesini takarak, en kısa sürede görüp oradan ayrılması gerekiyor. Ama bizim tabii ki gönlümüzden geçen istediğimiz sadece 60 yaş üstü değil, altta yatan hastalığı olan risk grubundaki kişilerin hiç gitmemesi" uyarısını yaptı.

Prof. Dr. Tezer, günlük vaka sayılarındaki artışın okulların açılma tarihini geciktirebilecek bir tehdit oluşturup oluşturmadığına ilişkin olarak "Kurallara dikkat edersek bir sıkıntı olmaz, ama rakamlar artarsa, sürekli dalgalanma gösterirse tabii ki bunlar değerlendirilecek, oturup tekrar tartışılacak. Yani önümüzdeki günler bunu bize gösterecek. Rakamların azalmayarak 5 gün boyunca üst üste hızlı bir şekilde rakamların artması bizim için tehlike sinyali. Rakamların nereye doğru gideceği açısından önümüzdeki 15 gün bizim için çok önemli. Düğünler açıldı, sınavlar, üniversite sınavları yapıldı en son, onların etkisini 10 gün sonra göreceğiz. Rakamlar artıyor mu? Önümüzdeki perşembe-cuma bize bir fikir verecek. Belki kısıtlamalar gelecek. 'Düğünlere şu kadar kişi gidebilir' diyeceğiz. Belki askere uğurlama törenlerine bir kısıtlama gelecek. Burada kolluk kuvvetlerine iş düşüyor, denetim çok önemli. Denetimler daha sık olmalı, özellikle toplu taşıma araçlarında, asker uğurlama yerlerinde" ifadelerini kullandı.

'Bizim kendimizi depresyona sokacak, motivasyonumuzu bozacak, mutsuzluğa kaptıracak rakamlar değil bunlar'

Prof. Dr. Tezer, kurullara uyulması halinde rakamların ineceğini düşündüğünü belirterek, "Ben o kadar karamsar değilim. Bizim kendimizi depresyona sokacak, motivasyonumuzu bozacak, mutsuzluğa kaptıracak rakamlar değil bunlar. Daha önce daha yüksek rakamlar olmuştu, aşağıya indik gerekli kurallara uyarak. Ancak 'bir geceden bir şey olmaz' ya da 'bir törenden, uğurlamadan' deyip gidersek o 1 kişi 50 kişiyi enfekte edebiliyor. Bu domino taşı gibi etkisini gösteriyor ve salgını kontrol altına almanız güçleşiyor. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da örnekleri var. Biz salgını kontrol altına aldık artık rahatız diyebilmemiz için, maskelerimizi çıkarabilmemiz için daha çok yolumuz var" diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 4.7.2020

Aslolan Vaktinde Vermek ve Vaktinde Yapmaktır! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Her iş, vaktinde yapıldığında değer kazanır. Tohum, vaktinde toprağa atılmayınca, beklenen bereketli verim alınamaz. Alınsa da beklendiği bollukta olamaz. Muhtaç olan kimselerle iletişimde de bu kural oldukça önemlidir. Zira insan tok olduğunda, varlık içindeyken ve ihtiyacı yokken ya da, olsa da olmasa da olur kıvamındayken verilenlerin, ihtiyaç halindeyken, açlık çekerken, yokluktan kıvranırken verilenlerle bir olması düşünülemez. 

Ashabın kendi arasındaki derece tasnifinde de bu kural dikkate alınmıştır. İlk Müslümanlar, en çok sıkıntıyı çeken ve bu sıkıntıda onların ellerinden tutanlar, hicret edenler, daha sonrakiler, Bedir'e katılanlar… Derken adım adım rahatlığa, zenginlik ve refaha doğru gidildikçe dereceler de aşağıyı doğru inmiştir.

En sıkıntılı zamanlarda başta Allah Resûlü (s.a.s.) olmak üzere Mekke’deki fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak, köleleri kölelikten kurtarmak gibi hayır işlerinde malını son kuruşuna kadar harcayan bir Hz. Hatice (r.a.) ile daha sonraki dönemlerde aynı işi yapanlar arasında elbette derece farkı vardır. Bu konuda hiç kimse ona yetişemez.

Yine en zor zamanlarda, bütün tehlikeleri göze alarak Resûlullah’ın (s.a.s.) yanından ayrılmayan, hicret gibi ölümle yüzde yüz karşı karşıya gelmenin mukadder olduğu zamanlarda O’na arkadaşlık eden Hz. Ebûbekir (r.a.) ile daha sonraki dönemlerde benzeri hayırları yapan kimseler, elbette derece bakımından bir değildir. Onlar hep önde ve yetişilmez bir derecede bulunmaktadırlar. Daha doğrusu onlar sâbikûn-u evveldirler. İşte bu derece farkı kuralı, her zaman geçerlidir. Ve şimdi, işte onun tam da zamanıdır.
Neden mi?

Çünkü cezaevlerinde eşleri olup, dışarıda ailesi bulunan pek çok mağdur insan bulunmaktadır. İşinden atılan pek çok KHK’lı mağdur insan hayatlarını zorluklar içerisinde geçirmektedirler. Daha önce zengin olduğu halde, zâlimler tarafından fabrikasına, iş yerine, atölyesine el konulup gasp edilen, böylelikle fakirliğe düşen iffetli insanlar vardır. Hicrette birinci durak yeri olan Yunanistan’da bulunan ve hiçbir geliri olmayan bölünmüş aileler, başı okşanacak yetimler vardır ve elinden tutulacak muhtaçlar bizleri beklemektedir. Yunanistan’dan, gideceği yerlere bilet parası bulmakta zorlanan, hatta çoğunlukla üç oradan beş buradan güç bela bulduklarıyla hicret eden/edecek hicret yolcuları vardır. Gittikleri ülkelerde henüz tam yerleşmemiş, sosyal yardımlarla geçinmek zorunda kalan, yanlarında eşleri bulunmayan, muhacirler ve muhacireler vardır.   
(Muhacir aileye Avrupa ülkelerindeki yardımseverlerden gönderilen gıda yardımları)

Böylesine bulunmaz bir fırsat her zaman ele geçmez. Nasıl Hz. Hatice (r.a.) bir daha olunmuyorsa, -çünkü işte böylesine zor bir zaman diliminde malını harcamış, tüketmiş hatta kendisi de muhtaç duruma düşmüştü,- işte şimdi yeniden Hz. Hatice olma zamanıdır. Nasıl Hz. Ebubekir (r.a.) bir daha olunmuyorsa, -çünkü nübüvvetin ilk ve en sıkıntılı yıllarında elinde avucunda neyi var neyi yok hepsini harcamıştı, sonunda da kalanı hicret yolculuğuna çıkarken lazım olur diye yanına almıştı,- işte şimdi yeniden Hz. Ebubekir olma zamanıdır.

Yarın herkes iyi imkânlara kavuştuğunda, -ki kesinlikle kavuşacaklardır- ve zenginleştiğinde, ihtiyaçlar bu kadar fazla olmayacağından, şimdi alma durumunda olanlar da verecek konumunu kazanacağından, artık bu faziletli olma durumu elden çoktan kaçmış olacaktır. Belki yine değeri olacaktır; ancak elbette zaruretler halindeki gibi olmayacaktır. Zira normal zamanlarda ikram edilen şeylerin evet bir değeri vardır ama açlığın zirvesindeyken verilen, yokluğu iliklerine kadar hissetmişken elinden tutulan zamanlarınki kadar bir değere asla ulaşamayacaktır.
(Yurtdışında kurulan muavenet zinciri kardeşliği pekiştirir)

Bu mevsim, kazanma mevsimidir. Kendi geniş imkânlarımızı, hayat standartlarımızı, yeme-içmedeki bolluğumuzu, yeni elbiseler, arabalar, telefonlar alma isteklerimizi bir süreliğine askıya alarak ve erteleyerek, ebedi hayatımızda bizlere daha fazla lazım olacak işler peşinde harcama zamanıdır.     

İşte Kur’ân bu gerçeği, şu açık beyanlarıyla mü’minlere seslenmektedir:

“Göklerin ve yerin yegâne vârisi Allah olup, bütün mallarınız zaten O’na ait olduğu halde niçin Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihden önce infak eden ve savaşan kimse ile bunları yapmayan elbette bir olmaz. İşte onlar, bundan sonra infak edip savaşanlardan derece bakımından daha yüksektirler. Bununla beraber Allah, her birine de cennet vâd eder. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Kim Allah’a güzel bir ödünç verir  (malını Allah yolunda harcarsa) Allah bunu kat kat artırır. Ona değerli bir mükâfat da vardır.” (Hadîd Sûresi 10).

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 4.7.2020 [Samanyolu Haber]

TL'yi ateşe attılar! [Turhan Bozkurt]

Merkez Bankası (TCMB) ocak ayından bu yana 100 milyar TL karşılıksız para bastı. Karşılıksız diyorum, çünkü Türkiye’de ne arz ne de talep yüzde 50’ye yakın arttı. Bilakis üretim çakıldı. İhracat ilk 6 ayda yüzde 20’ye yakın azaldı.

Zaten basılan para kadar bir döviz girişi olsaydı TCMB’nin kasasında döviz ve altın tutarının artması icap ederdi. Artış bir yana net rezervler haziran sonunda altın hariç -27 milyar dolar.

Tarihte hiç olmadığı kadar yüksek bir döviz açığı TL’nin yabancı para birimleri karşısında değerini belirleyen faktörlerden biri.

SALGIN DÖNEMİNDE ENFLASYONDA REKOR

Enflasyon düşse, döviz gelirleri artsa, bütçe fazla vermeye başlasa, yatırımlar hızlansa risk azalacak, tansiyon düşecek. Amma velâkin Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) haziranda yüzde 12,62’ye yükseldi.

Karşılıksız para basarak ekonomiyi düzlüğü çıkaracağını, hatta faizi indirirek enflasyonu düşüreceğini iddia eden bir hükûmet için fevkalade moral bozucu olsa da netice hiç şaşırtıcı değil.

Dünyada enflasyonun eksiye indiği, Almanya’da TÜFE’nin senelik yüzde 1’in altında seyrettiği bir dönemde yıllık enflasyonun yüzde 13’e yaklaşması TL’nin nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

TL İÇİN RİSKLER GİDEREK ARTIYOR

440 milyar dolar döviz borcu dikkate alındığında tablo içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Gırtlağa kadar borçlanmış biri marketin, kasabın ya da manavın önünden geçerken nasıl soğuk terler döküyorsa TL için vaziyet pek farklı değil.

Haziran ayında enflasyonun ayrıntıları göstermiştir ki Türkiye’de çift haneli enflasyon kalıcı hâle gelmişti. Bir yıldan önce tek hâneli enflasyonu unutun.

Hatta yüksek çift hanelere herkesin hazırlıklı olmasında fayda var.

Krediler yılın ilk ayında yüzde 30’a yakın arttı ki tek kelime ile çılgınlık bu.

Dünyada en büyük ekonomilerin yüzde 5 ila yüzde 10 arasında küçüldüğü bir dönemde böylesine bir kredi büyümesini teşvik eden hükûmet ateşle oynuyor. Dün arz cenahından gelen fiyat şokları ile artan enflasyon artık talep yönlü tırmanıyor.

TÜFE YÜZDE 15’İN ÜZERİNE ÇIKABİLİR

TÜFE ekim ayına kadar yüzde 15'in üzerine çıkabilir. Zira işlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE de tırmanıyor. Çekirdek fiyatlarda yükseliş müteakip aylara dair fiyatlama davranışının yukarı yönlü olacağını gösteriyor.

Bu şartlar altında doların 6,85 TL’de milim sapmaması makul hiç kimseyi ikna edemez. Serbest dalgalı kur rejiminden sabit kur rejimine geçen TCMB’nin kurda biriken enerjinin nasıl bir patlamaya sebebiyet vereceğini bilmiyor olamaz.

Siyasi baskıya boyun eğen Merkez Bankası TL’yi ateşe attı.

Siz siz olun, “yatırımcıların akıl hocası” Moody’s’in “Türkiye’de 2018 yılı ağustos ayında olduğu gibi yeni bir kur şoku tekrarlanabilir.” ikazını hafife almayın. TL alanın yandığı bilmem kaçıncı filmi seyrediyoruz.

Hükûmetin ucunu sivrilttiği mızrak TÜİK’in çuvalına bile sığmıyor...

[Turhan Bozkurt] 3.7.2020 [Samanyolu Haber]

Prof. Dr. Naci Görür’den uyarı: Beklenen Marmara depremi öne çekilmiş olabilir

Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür, depremin kitabını yazdı ve çok önemli uyarılarda bulundu. İstanbul’da 30 yıl içinde olması beklenen 7.2 büyüklüğündeki olası depremin gittikçe yaklaştığını vurgulayan Görür, ”Eylül ve ocak ayındaki son depremler, kırılmasını beklediğimiz fayın batı ucunda gerçekleşince şahsen ben endişeye kapıldım. Küçük de olsalar bu depremlerin, beklenen Marmara depremini öne çekmiş olabileceğini düşünüyorum” dedi.

Prof. Dr. Naci Görür’ün son kitabı ‘Türkiye’de Deprem-Az gittik uz gittik’ Doğan Kitap’tan çıktı. Kitabında bir deprem ülkesi olan Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un karşı karşıya olduğu tehlikeyi madde madde anlatan Görür, Sözcü gazetesine konuştu.

PROF. DR. GÖRÜR: 1999’DAN SONRA İSTANBUL İÇİN ALARM VERDİK

Prof. Dr. Görür, 7.4 büyüklüğündeki 17 Ağustos 1999 İzmit Depremi’nin hemen ardından yer bilimciler olarak ”İstanbul tehdit altına girdi” diye alarm vermeye başladıklarını hatırlattı ve riski şöyle özetledi:

”1999 depremi esnasında Anadolu levhası 5,5 metre batıya doğru savruldu. Deprem kırığı İzmit Körfezi’nin Marmara’ya girdiği yerde durdu. Böylece bu depremler belirli miktardaki stresi Marmara’nın altındaki kırılmayan kabuğa transfer etti. Depremler olmasaydı Anadolu levhası yılda sadece 2,5 cm batıya kayacak ve bu yer değiştirmeye denk gelecek bir stresi Marmara Denizi’nin altındaki kabuğa yükleyecekti. Fakat bu depremler normalde 200-220 senede birikebilecek olan bir stresi saniyeler içinde Marmara kabuğuna yüklediler ve her sene de 2.5 cm’lik bir stresi yüklemeye devam ediyorlar. İşte bu nedenle Marmara Denizi’nin altındaki kabuğun fazla dayanamayacağını ve eninde sonunda kırılarak büyük bir deprem üreteceğini düşünüyoruz.”

‘‘BEKLENEN DEPREMİ ÖNE ÇEKMİŞ OLABİLİR”

Görür, depremin ne zaman olacağını bilmenin mümkün olmadığını ama araştırmaların 1999’dan itibaren 30 yıl içerisinde olma olasılığının yüzde 60’tan fazla olduğunu ortaya koyduğunu vurguladı.

Marmara tabanını boydan boya kesen doğrultu atımlı fayın üç kola ayrıldığını anlatan Görür, İstanbul’u etkileyecek depremin 70-75 km uzunluğundaki Yeşilköy açıklarında başlayıp orta Marmara çukurluğunda devam eden Kumburgaz fayında meydana geleceğini düşündüklerini belirtti.

Kilitli olan bu fayın kırıldığı takdirde 7.2 büyüklüğünde bir deprem üretebileceğini ifade eden Görür, Marmara’da en son 26 Eylül 2019’da meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki ve 11 Ocak 2020 tarihli 4.7 büyüklüğündeki depremlerin bu kolun batı ucunda meydana geldiğini söyledi.

Çok önemli bir uyarı yapan Görür, ”Son depremler bu kolun batı ucunda gerçekleşince şahsen ben endişeye kapıldım. Küçük de olsalar bu depremlerin beklenen Marmara depremini öne çekmiş olabileceğini düşünüyorum.” dedi.

HÜKÜMETE ÇAĞRI: DEPREM PARTİ TANIMAZ

İstanbul’un en az 7,2 büyüklüğünde bir deprem beklediğinin altını çizen Görür, şu çağrıyı yaptı:

”Yerel yöneticileri ve hükümeti, yaklaşan bu tehlike karşısında önlem almaya davet ediyoruz. Depremde olması muhtemel zararların önüne geçebilecek tedbirleri almalı. Deprem siyasi ideoloji ve parti tanımaz. Geldiğinde hepimiz zarar göreceğiz. Dua edelim de gelmeden önce yöneticilerimiz akıllarını başlarına alsın ve bu afete karşı önlem almada kenetlensinler.”

960 BİN RİSKLİ BİNA

İstanbul’daki binaların depreme hazır olmadığına dikkat çeken Görür, ”Devletin resmi rakamlarına göre İstanbul’daki yapı stokunun yüzde 60’ı herhangi bir mühendislik hizmeti almamış ve gecekondu mantığıyla inşa edilmiş. Resmi rakamlara göre İstanbul’da 1 milyon 600 bin bina var. Eğer bu binaların yüzde 60’ı beklediğimiz 7,2 büyüklüğündeki depreme dayanmazsa toplam 960 bin riskli bina var demektir. Bu binaların deprem olmadan önce deprem güvenli hale getirilmeleri gerekir. Resmi binaların güçlendirildiğini veya yeniden yapıldığını biliyorum ama halkın oturduğu yerlerin önemli bir kısmının henüz elden geçirilmediği de malum” dedi.

RANTSAL DÖNÜŞÜM TEPKİSİ

Kentsel dönüşüm projelerinde birçok binanın yenilendiğini ancak sürecin daha çok ‘rantsal’ dönüşümün aracı haline geldiğini vurgulayan Görür, ”Çünkü projenin motor gücü, müteahhitler. Öyle olunca da müteahhit nerede kâr edebilecekse kentsel dönüşümü oradan başlatıyor. Bugün İstanbul’un birçok semtinde, özellikle Bağdat Caddesi çevresinde, deprem bahanesiyle birçok lüks ve pahalı rezidans yapılmış, gereksiz yere milli servet heba edilmiştir. Halbuki bu paralarla kısa sürede çok daha fazla deprem dayanıklı bina inşa edilebilirdi” diye konuştu.

İSTANBUL 20 YILDA DEPREME NEDEN HAZIRLANAMADI?

Görür, beklenen Marmara depreminin ülkenin en stratejik bölgesini vuracağının herkes tarafından bilinmesine, ‘milat olacağı’ söylenen İzmit depreminin üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen halen İstanbul’un depreme hazır olmadığını vurguladı.

Görür bunun nedenini şöyle açıkladı: ”İstanbul’u depreme yeterince hazırlamamış olmamız bu işi pek beceremediğimizi göstermektedir. Beceremeyişimizin nedeni bu işi nasıl yapacağımızı bilmediğimizden değil, umursamazlık. Tehlike ve risk analizlerini yaparak bir an önce belli bir program dahilinde zarar azaltma çalışmalarını kararlılıkla sürdürürseniz istediğiniz kenti veya bölgeyi depreme hazırlarsınız. Ama üzülerek söylemeliyim ki bizim yöneticilerimiz deprem gelmeden önce pek bir şey yapmak istemiyor.”

”KANALIN DAYANMASI ZOR”

Kitabında ‘Kanal İstanbul ve deprem’ konusunu ayrı bir başlıkta inceleyen Görür, ‘çılgın projenin’ yarattığı tehdidi şöyle anlattı:

”Beklenen Marmara depremi minimum 7,2 büyüklüğünde olacaktır. Bu deprem gerçekleştiğinde Kanal İstanbul’un Küçükçekmece Gölü ile Marmara Denizi arasındaki bölümü en az 9-10 şiddetinde etkilenecektir. Bu şiddetteki bir depreme kanalın bu bölümünün ciddi bir hasar almadan dayanması çok zordur. Ben açıklandığı ilk günden beri Kanal İstanbul’a karşı çıktım. Karşı oluşum siyasi veya ideolojik nedenlerden dolayı değil tamamen bilimsel gerekçelerledir. Deprem kenti olan ve büyük bir deprem bekleyen İstanbul’da böyle bir projenin yapılması son derece risklidir.”

TÜRKİYE’DE NERELERDE DEPREM BEKLENİYOR?

Prof. Görür, Türkiye’nin deprem riski taşıyan diğer noktalarını da sıraladı. Görür ”Depremin zamanını önceden bilmemiz mümkün değil. Biz deprem kestirimi yapmıyoruz. Belirli bir fay üzerinde uzun dönemdir deprem olmuyorsa ve fay da aktifse stres birikiminin arttığını düşünerek depreme gebe olduğunu söyleriz” dedi.

Görür buna göre Kuzey Anadolu Fayı üzerinden İstanbul, Karlıova-Erzincan’ın; Doğu Anadolu Fayı üzerinde Çelikhan-Erkenek, (Malatya-Maraş-Adıyaman yöresi), Kahramanmaraş-Türkoğlu’nun; Ölüdeniz fayı üzerinde Antakya civarının sıkıntılı olduğunu söyledi.

Kuzey Anadolu Fayı’nın güney kolunda da Bursa, İznik, Geyve yörelerinde 1700-1800’lerden beri deprem üretmemiş faylar bulunduğunu ifade etti. Görür, Van’da 2011’deki depremin stresi boşaltmış olmasına karşın kentin İran sınırına giden kesimlerinde hareketlilik artışı olduğunu kaydetti.

Karadeniz’de endişe edecek bir durum olmadığını, bu yörede büyük deprem beklemediklerini dile getiren Görür, Ege’nin deprem açısından her zaman riskli olduğunu belirtti. Görür ”Manisa yöresinde devamlı depremler oluyor. Çoğu kez küçük depremler. Bölgenin Gediz ana fayı boyunca yavaş yavaş kayıp dönmesi, kabuğun yerleşmesi şeklinde yorumluyorum. Çok büyük endişe verici bir durum yok. İzmir de ciddi bir deprem bölgesi. Nerede bir deprem olsa İzmir ondan etkileniyor. Kendine has depremlerinin çoğunun büyüklüğü 6’lar mertebesinde. Çoğu kısa faylar. Benim kanaatime göre İzmir’de en fazla 6’lar mertebesinde deprem olabilir.”

[TR724] 4.7.2020

Ünsal Arık Tr724’e konuştu: Konuşamayanların sesi olmak istiyorum

WBC Asya Boks Şampiyonu Ünsal Arık  Tr724’e konuştu

Milli boksör neden trollerin hedefinde?

Maçlar ve antrenmanlar dışında neler yapıyor?

Metin Yıkar sordu, Ünsal Arık cevapladı


[TR724] 3.4.2020

Kapatma talebi en çok Türkiye’den

İfade Özgürlüğü Derneği adına Prof. Yaman Akdeniz ve Ozan Güven tarafından hazırlanan “EngelliWeb 2019” adlı rapora göre, Türkiye’den geçtiğimiz yıl içinde engellenen web sitesi sayısı 408 bin 494’e ulaştı.

2019’un ilk yarısında Twitter’dan toplam 50 bin 757 hesabın kapatılması talep edilirken en fazla talep 8 bin 993 ile Türkiye’den geldi.

Raporda 2019 sonu itibarı ile Türkiye’de 130 bin URL adresine, 7 bin Twitter hesabına, 40 bin tweete, 10 bin YouTube videosuna ve 6 bin 200 Facebook içeriğine de 5651 sayılı kanun ile erişimin engellendiği belirtildi.

Raporda, Türkiye’de erişime engellenen sosyal medya hesapları ve içeriklerine dair ayrıntılı bilgiler de verildi. 2019 yılı içinde Türkiye’de sulh ceza hakimlikleri kararıyla erişimi engellenen Twitter hesabı sayısı bin 484 olarak tespit edildi.

Raporda, Twitter Şeffaflık Raporu’na göre 2019’un birinci yarısında tespit edilen sonuçlar da aktarıldı. Buna göre Türkiye’den Twitter’a 388 mahkeme kararı ve 5 bin 685 diğer çıkartma talebi gönderildi. Bu taleplerle 8 bin 993 Twitter hesabının kapatılması talep edildi. Twitter da bu süre içinde 264 hesabı ve 230 tweeti Türkiye’den görünmez kıldı.

Twitter’a kapatma talebi en çok Türkiye’den gitti

DW’nin aktardığı habere göre, Twitter’a bu süre içinde gönderilen toplam 1243 mahkeme kararından 711’i Rusya’dan gönderilirken Türkiye 388 ile ikinci, Brezilya ise üçüncü sırada yer aldı. Diğer kaldırma/çıkartma taleplerinden ise Twitter’a gönderilen toplam 17 bin 510 talepten 5 bin 685’i Türkiye’den gitti. Türkiye, talep gönderen ülkeler arasında sıralamada birinci sırada yer aldı.

Rapora göre 2019’un ilk yarısında Twitter’dan toplam 50 bin 757 hesabın kapatılması talep edildi. Bu taleplerden en fazlası 8 bin 993 ile Türkiye’den geldi. 6 bin 273 hesapla Japonya ikinci sırada yer alırken 3 bin 809 hesapla Rusya üçüncü sırada yer aldı.

Bu dönemde en çok çıkartılan tweet sıralamasında ise 1253 tweetle Rusya ilk sırada, 241 tweetle Hindistan ikinci sırada ve 230 tweetle Türkiye üçüncü sırada yer aldı.

2012-2019 yıllarındaki toplam rakamlar

Raporda, 2012-2019 yılları arasında Türkiye’nin Twitter açısından dünya genelindeki durumu da “vahim” olarak tanımlanıyor. Buna göre 2012 başı ve 2019 birinci yarı yıl sonu itibarı ile Twitter’a dünya genelinde gönderilen 7396 mahkeme kararından toplam 5487’si, yani yüzde 74’ü Türkiye’den gönderildi.

Türkiye’nin bu kategoride açık ara birinci sırada yer aldığı vurgulanan raporda, 1096 karar ile Rusya’nın ikinci sırada, 336 kararla da Brezilya’nin üçüncü sırada yer aldığı belirtildi. Dünya genelinde diğer çıkartma taleplerine bakıldığında Twitter’a toplam 66 bin 7 talep gönderildiği ve bu taleplerden en fazlasının, 30 bin 769 (yüzde 46) taleple Türkiye’den gönderildiği kaydedildi.

Raporda, yine aynı dönemde dünya genelinde genel toplamda Twitter’dan toplam 181 bin 271 hesabın kapatılması veya ülke bazında görünmez kılınması talep edilirken, Twitter’ın toplamda sadece 2 bin 877 hesabı kapatmış veya görünmez kıldığına işaret edildi. Şikâyet konusu hesap sıralamasında

Türkiye 84 bin 258 (yüzde 46) hesapla ilk sırada, 16 bin 209 hesapla Rusya ikinci sırada ve 10 bin 960 hesapla da Japonya üçüncü sırada yer aldı.

Raporda toplanan veriler ışığında “Türkiye’nin gerek gönderilen mahkeme kararları, diğer çıkartma talepleri, kapatılması talep edilen Twitter hesapları, kapatılan veya görünmez kılınan hesap ve tweet kategorilerinde hep açık ara önde olduğu görülmektedir” değerlendirmesine de yer verildi.

Facebook ve Google’daki durum

Facebook Şeffaflık Raporu’na göre de Facebook 2019 yılında Türkiye’den toplam 1135 içeriği çıkarttı. Rapora göre 2018 yılında çıkartılan içerik sayısı 2 bin 381 olarak kaydedilirken çıkartılan içeriklerde yüzde 47’lik düşüş tespit edildi.

2019 istatistiklerine göre Türkiye Facebook’ta içerik çıkartma sıralamasında Pakistan, Meksika, Rusya, Brezilya, Almanya, Hindistan, Tayland’ın ardından sekizinci sırada yer aldı.

Google şeffaflık raporlarına göre de 2019 birinci yarı yılı sonu itibarı ile 2009’dan itibaren Google’dan çıkartılması talep edilen içeriklerin sayısı 65 bin 973 oldu. Bu içeriklerin yüzde 37’lük bir kısmını ifade eden 25 bin 51 tanesi çıkartıldı ya da Türkiye’den görünmez hale getirildi.

[TR724] 3.7.2020

Davutoğlu: Erdoğan bizzat çevresini cuntacı odaklarla dokumuştur

İstanbul Şehir Üniversite’nin AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kapatılmasından sonra eleştirilerin dozunu artıran Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, ‘Cumhurbaşkanı iyi ama çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hali kalmadığını söyledi. Davutoğlu, “Türkiye’deki adaletsizliğin, hukuksuzluğun, yasakçılığın, baskının, kötü yönetimin sorumluluğu bizatihi Erdoğan’ın omuzundadır; çünkü çevresini bu cuntacı odaklarla dokuyan da bizzat kendisidir.” dedi.

Gelecek Partisi Esenyurt İlçe Başkanlığı’nın 1. Olağan Kongresi’ne konuşan Ahmet Davutoğlu’nun AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a tepki gösterdi.

Davutoğlu Türkiye’nin tarihinin en cahil, en liyakatsiz kadrolarıyla yönetildiğini söyledi.

ŞEHİR ÜNİVERSİTESİ’NİN KAPATILMASI ZALİMLİKTİR

Şehir Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kapatılmasını da sert tepki gösteren Davutoğlu “28 Şubat’ta yerlerde sürüklenenlerin, hapislere girenlerin, okullardan atılanların kurdukları bir üniversite bizzat Tayyip Erdoğan tarafından zorbalıkla kapatıldı. Bu zalimliği niye yaptılar biliyor musunuz? Bu kirli karara imza atan Cumhurbaşkanı Erdoğan, başta muhafazakâr dindar kesimler olmak üzere bütün topluma şu mesajı vermeye çalışıyor: Ya boyun eğeceksiniz ya da tasfiye edileceksiniz. Biz de buradan yanıt veriyoruz. Boyun eğmeyeceğiz. FETÖ artıklarına da, 28 Şubat artıklarına da asla boğun eğmeyeceğiz.” dedi.

Ekonomiye yönelik eleştirilerde de bulunan Davutoğlu, “Bugün yatırımcılar nezdinde Türkiye sermaye kontrolleri uygulayan bir ülkedir. Bunu da sözüm ona ‘milli ekonomi’ diyerek aklıyorlar. Allah aşkına bunların milli bir tarafı kaldı mı?” diye sordu.

Partililere “Halkın vicdanından kopmayacaksınız, halkla beraber yürüyecek, halkla ‘geleceği’ inşa edeceksiniz” sözleriyle seslenen Gelecek Partisi lideri, partisinin büyük kongresini de eylül ayında yapılacağını açıkladı.

İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ VURGUSU

Konuşmasında sık sık ‘insan hak ve özgürlükleri’ vurgusu yapan Davutoğlu’nun ilçe kongresindeki konuşmalardan bazı başlıklar şöyle:

Artık ‘Cumhurbaşkanı iyi ama çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hali kalmamıştır.

Türkiye’deki adaletsizliğin, hukuksuzluğun, yasakçılığın, baskının, kötü yönetimin sorumlusu bizatihi Erdoğan’dır; çünkü çevresini bu cuntacı odaklarla dokuyan da bizzat kendisidir.

İktidarın yolu da, yol arkadaşları da ortada. Milletimiz olan-biteni engin ferasetiyle görüyor.

Şehir Üniversitesini kapatma kararı aslında özgüven ve birikimden yoksun olanların nitelikli kaliteye düşmanlıklarının eseridir.

SENDEN DAHA NİTELİKLİ OLANLARI YA TASFİYE ET YA DA BOYUN EĞDİR!

Kendi birikimine güvenemeyen ve özgüvenini kaybeden otoriter yöneticiler iki yolu tercih ederler: Senden daha nitelikli olanları ya tasfiye et ya da boyun eğdir!

“Biz iktidara gelmek için geliyoruz. Bu ülkeyi adalet ve özgürlükle yönetmek için geliyoruz. Her türlü baskıya, tehditlere ve yasaklara rağmen dimdik ayaktayız. Kulaklarımız trol çetelerinin hezeyanlarına değil, milletimizin çağrılarına açık.

Milletimiz iktidarın herkesi hain görmesinden, rant kavgalarından, yolsuzluklarından, ekmeğini küçültmesinden bıkmış durumdadır.

Görünür görünmez iktidar ortaklarıyla birlikte Türkiye’yi yönetenlerin iktidarda bir gün daha fazla kalmaktan başka bir vizyonu yoktur. Onun için milletimizi kutuplaştırıyorlar.

DAVAMIZ KULA KULLUĞUN SONA ERDİRİLMESİ DAVASIDIR

Bu dava iktidar güç davası değildir, kula kulluğun sona erdirilmesi davasıdır. Selam olsun insan onuru için ayağa kalkanlara, selam olsun yolsuzluklara karşı temiz siyaset diyenlere, herkes için hak ve hürriyet diyenlere.

[TR724] 4.7.2020

Aynı yerde 11 yılda 6 facia; Sorumlusu kim? [İlker Doğan]

Sakarya Hendek’te havai fişek fabrikasında meydana gelen patlama faciayla sonuçlandı. Patlama sırasında 151 işçinin bulunduğu fabrika, savaş alanına döndü. Faciada en az 4 kişi hayatını kaybederken, 3 işçiyi arama çalışmaları ise sürüyor. 1’i ağır 97 kişi ise yaralandı.

Facia tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira 11 yıl içinde söz konusu fabrikada tam 5 kez ölümlü patlama olayları yaşanmıştı. Dünkü patlamayla facia sayısı 6’ya çıktı. İddiaya göre fabrika her facianın ardından isim değiştirerek yeniden faaliyete geçti.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, fabrikanın en son mart ayında denetliğini söylüyor. Ancak uzmanlara göre skandalın en büyük sebebi denetim yetersizliği. Daha önce 5 kez patlama yaşanan bir fabrikaya çalışma izni verilmesi ‘skandal’ olarak yorumlanıyor.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) tarafından yapılan açıklamada, “Fabrikanın süreç içinde adı ve mekanı değiştiriliyor ama sahibi aynı aile. Devlet bugüne kadar neden önlem almadı?” denilerek bu noktaya dikkat çekildi.

Sakarya’nın Hendek ilçesindeki havai fişek fabrikasında saat 11.10 sıralarında patlama meydana geldi. Ardından iki büyük patlama daha yaşandı. Faciada en az 4 kişi öldü, 3 kişi ise kayıp. Patlamanın topril paketleyen makinede yaşanan sıkışma nedeniyle yaşandığı ileri sürüldü. Fabrikada 110 ton patlayıcı olduğu açıklandı. Patlama sonrası havaya karışan zehirli gaz nedeniyle bölge halkına dışarı çıkmayın uyarısı yapıldı. 

Faciadan yaralı kurtulan işçiler, patlamanın maytap bölümünde yaşandığını söylüyor. Patlama sesi yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki kentin birçok noktasından duyuldu. Bölgeye, çok sayıda sağlık ve itfaiye ekipleri sevk edildi. Patlamaların saatlerce sürdüğü fabrikadan geriye hiç bir şey kalmadı. Yangın saatler sonra kontrol altına alınabildi.



SOYLU, ‘EN SON MART AYINDA DENETLENDİ’ DEDİ

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile birlikte olay yerine giden Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “Şu ana kadar hastanelerimize 108 kişiyi ulaştırdık, 48 kişiyi taburcu ettik. 60 kişinin hastanede tedavisi devam ediyor.” dedi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise fabrikanın en son Mart ayında denetimden geçtiğini söyledi. Soylu, “7 kişilik bir kaybımız var, 4’ü vefat. 3’ünü de arama tarama çalışmalarına devam ediyoruz. Mart ayında burayla ilgili bir denetim gerçekleştirildi, patlayıcı bir madde içerdiği sebebiyle. Özellikle patlayıcı, yanıcı maddelerin üretimini yapan yerlerle alakalı bu denetimlerimiz sıklıkla devam etmektedir.” diye konuştu.

İSİM DEĞİŞTİRİP, ÜRETİME DEVAM ETMİŞLER

Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nda 11 yılda düne kadar 5 patlama yaşanmıştı. 2009, 2011, 2014 ve 2018 tarihlerinde yaşanan patlamalarda toplam 6 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce işçi ise yaralanmıştı. Dünkü patlamayla facia sayısı 6’ya yükseldi. İddiaya göre fabrika her facia sonrasında isim değiştirerek yoluna devam etmişti.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’ndaki patlamayla ilgili yaptığı açıklamada, “Fabrikanın adı patlamalar sonrası sürekli değişiyor: Coşkunlar, Büyük Coşkunlar, Venüs Coşkunlar… En son fabrika Niğde ve Sivas’a taşınmış ve adı Yertaş Patlayıcı Maddeler olmuştu… Soruyoruz: Bu fabrika da yaşanan patlamalar, ölümler ve yaralanmalar belli. Fabrikanın süreç içinde adı ve mekanı değiştiriliyor ama sahibi aynı aile. Devlet bugüne kadar neden önlem almadı?” diye sordu.

İŞ GÜVENLİĞİ UZMANLARI: TEMEL SORUN DENETİMSİZLİK

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, fabrikanın en son mart ayında denetlendiğini iddia etti. Ancak iş güvenliği uzmanlarına göre bu tür faciaların temel nedeni denetim yetersizliği ve ihmal… Üçüncü bir seçenek yok. Eğer denetimler gerektiği gibi ve sıklıkta yapılıyorsa dünkü patlama neden oldu sorusu cevapsız. Uzmanlara göre bugüne kadar 11 yılda 5 ölümlü patlamanın yaşandığı fabrikaya üretim izni verilmesi de skandal.

[İlker Doğan] 4.7.2020 [TR724]

Otomotive ‘kredi’ dopingi [Yusuf Dereli]

Kredi faiz oranlarının düşmesiyle birlikte Türkiye otomotiv sektörü de canlandı. Ertelenen alımların başlamasıyla, Haziran ayında beklenen satışların üzerine çıkıldı. Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, bu yılın ocak-haziran döneminde 2019’un aynı dönemine göre yüzde 30.2, bu yılın haziran ayı ile geçen yılın haziran ayı kıyaslandığında ise yüzde 66,3 büyüdü. Sektör, krizle boğuştuğu 2019’un Haziran ayında 42 bin 688 rakamını görmüştü. Geçtiğimiz ay ise rakam 71 bine dayandı.

ODD’nin açıkladığı Haziran rakamları sektörün yıl sonu hedeflerinin revize edilmesine neden oldu. Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) Başkanı Ali Bilaloğlu, “Tempo böyle sürerse pandemi nedeniyle 500 bin olarak revize ettiğimiz toplam pazar yıl sonunda 600-650 bin adede ulaşır.” ifadelerini kullandı. Bilaloğlu ayrıca, 2 yıldır güncellenmeyen matrah baremlerinin yenilenmesi gerektiğini anlattı: “Yüzde 45’lik en düşük ÖTV dilimine 2 yıl önce 45 tane model girerken şimdi bu sayı sadece 7. Bu yüzden ÖTV’de matrah güncellemesi gerekiyor. Yani bir vergi indirimi değil tüketiciler için pozitif olacak güncellemeye ihtiyacımız var.”

Otomotiv Distribütörleri Derneği, merakla beklenen otomotiv pazarına ilişkin haziran ayı verilerini açıkladı. Buna göre otomobil ve hafif ticari araç satışları, bu yılın ilk altı aylık döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 30.2 artarak 254 bin 68 adet olarak gerçekleşti.  Satışların 203 bin 595’i otomobil, 50 bin 473’ü ise hafif ticari araç oldu. Yalnızca haziran değerlendirildiğinde, 2020 yılı haziran ayı otomobil ve hafif ticari araç pazarı 2019 yılı haziran ayına göre yüzde 66,3 arttı. Geçtiğimiz yıl haziran ayında 42 bin 688 olan rakam geçtiğimiz ay 70 bin 9737e çıktı.

ARTIŞIN TEMEL NEDENİ KREDİ FAİZ ORANLARINDAKİ DÜŞÜŞ

Söz konusu artışın temel sebebi otomobil kredi faiz oranlarının geçtiğimiz ay başında sıfır otomobiller için binde 49, ikinci el araçlar için binde 82’ye çekilmesi. Daha az faiz ödeyeceğini öğrenen vatandaşlar bankalara koştu. Çektikleri kredilerle otomobil bayilerinin kapısına dayandı. İki ay önce 100 TL’lik 36 ay vadeli taşıt kredisi çektiğinizde toplamda yaklaşık 125 bin TL ödüyordunuz. Bugün bu rakam 113 bin lira civarına geriledi.

ERTELENEN ALIMLAR YAPILIYOR

Otomotiv sektörü pandemi nedeniyle bütün dünyada sıkıntılı günler geçiriyor. Ancak Türkiye’de durum biraz farklı. Zira Avrupa’da insanlar 6 ay çalışıp bir araba alabiliyor. Yani ‘ötelenen’ bir otomobil alımı yok! Ancak özellikle geçtiğimiz yıl yaşanan kriz nedeniyle Türkiye’de otomobil alımları ötelendi! Önünü göremeyen insanlar parasını dolara, altına yatırmayı tercih etti. Ancak faizlerin düşmesiyle birlikte ‘ötelenen’ alımlar da yapılmaya başlandı. Söz konusu alımların bir kaç ay daha sürmesi bekleniyor.

YIL SONUNDA NE OLUR?

Geçtiğimiz ay toplam pazarın 71 bine dayanması önemli. 2018’de bile rakam 51 bindi. Pazarın 1 milyona dayandığı 2017’nin haziran ayında ise 83 bin 658 satış yapılmıştı. Rakamların beklenenin çok üzerinde olması sektörün hedeflerini de revize etmesine neden oldu. ODD Başkanı Ali Bilaloğlu, haziran rakamlarını açıkladığı online toplantıda gazetecilerin sorularını da cevapladı. Hedeflerle ilgili bir soru üzerine, “Tempo böyle sürerse pandemi nedeniyle 500 bin olarak revize ettiğimiz toplam pazar yıl sonunda 600-650 bin adede ulaşır. Yani yılbaşında öngördüğümüz 600 bin adedi bile geçebilir.” ifadelerini kullandı.

GÜNCELLEME BEKLİYORUZ

Ali Bilaloğlu, sürekli gündeme gelen ÖTV indirimi talebiyle ilgili de konuştu: “Şu an ihtiyaç olan şey 2 yıldır güncellenmeyen matrah baremlerinin yenilenmesi. Yüzde 45’lik en düşük ÖTV dilimine 2 yıl önce 45 tane model girerken şimdi bu sayı sadece 7. Bu yüzden ÖTV’de matrah güncellemesi gerekiyor. Yani bir vergi indirimi değil tüketiciler için pozitif olacak güncellemeye ihtiyacımız var.”

[Yusuf Dereli] 4.7.2020 [TR724]

Bir Sâlim’in elinden tutmak [Dr. Reşit Haylamaz]

Bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şüphe yok ki insanlar arasında, Allah’a yakın olan kimseler vardır!” buyurmuştu. Sahâbe refleksiyle hemen sordular:

“Onlar kimlerdir, yâ Resûlallah?

Şöyle cevapladı, Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Onlar, Allah’ın dostu ve has kulları olan Kur’ân ehlidir!” 

Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim de onlardan birisiydi.

Fars diyarının İstahr şehrinde müreffeh bir aile ortamında dünyaya gelmişti, Hazreti Sâlim (radıyallahu anh). Ticaret ve ziraatle meşgul oluyorlardı; çoğu insan gibi onların da engin hayalleri, geleceğe dair güzel planları vardı. Tâ ki şehirleri istila edilene kadar!

Her şey bir anda değişivermişti! Dünkü bu müreffeh aile, şimdi darmadağın idi.

Panayır panayır dolaşıp ticaret yapan insanlar, bundan böyle aynı panayırların sermayesi oluvermişti! 

Ailesinden koparılan Sâlim, önce Kelb kabilesinden bir adama köle olarak satıldı. Sonra bir başkası, ardından bir diğeri derken kader onu, Benî Kurayza Yahidelirinden Sellâm İbn-i Cübeyr’in kölesi olarak Yesrib’e getirdi.

Bir kapıdan başka bir kapıya geçiş, burada da devam etti. Nihayet onu, Sübeyte adında bir kadın satın aldı.

Öz evladı gibi sevmeye başladı küçük Sâlim’i Sübeyte; öz çocuklarından ayrı tutmuyor ve âdeta yanından hiç ayırmıyordu. 

İnsan yerine konulmuş ve insanlık görmeye başlamıştı.

Arkası da geldi.

Sübeyte’nin bu sıralarda yaptığı evlilik, Sâlim’in hayatını da değiştirecekti; Kureyş’in kudretli adamı Utbe’nin oğlu Ebû Huzeyfe ile evlenmişti!

Bu evlilik sonrası Mekke’ye giderken, Sâlim’i de yanında götürdü, Sübeyte.

Hanımının sevip değer verdiği küçük Sâlim’i, Ebû Huzeyfe de sevmişti.

Bu sıralarda Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy gelmiş ve ailesiyle birlikte Ebû Huzeyfe de (radıyallahu anhüm), İslâm’a ilk koşanların arasındaki yerini almıştı.

Sâlim’in tercihi de farklı olmadı; ilkler kervanına o da katıldı.

Hazreti Sâlim’i hürriyetine kavuşturdu, Ebû Huzefye Hazretleri ve tıpkı Hazreti Zeyd’e Resûlallah’ın yaptığı gibi onu evlatlık edindi. Bundan böyle herkes onu, Ebû Huzeyfe’nin oğlu olarak görüyordu. Bu hâl, evlat edinilenlerin kendi babalarına isnad edilmesi gerektiğini bildiren âyet gelinceye kadar da devam etti.

Dünkü panayırların konusu olan Sâlim için hayal edemeyeceği kadar farklı bir dünyanın kapıları aralanmıştı. Bundan böyle onun hayatı, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyasına odaklı ve hep Kur’ân merkezliydi.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Ebû Ubeyde (radıyallahu anh) ile kardeş ilan etmiş, Mekkelilerin baskısı karşısında Aşere-i Mübeşşere’den birisine zimmetlemişti. 

Başta babası Utbe ve kız kardeşi Hind gibi Ümeyye oğullarının önde gelenlerinin baskıları karşısında bunalan Ebû Huzeyfe (radıyallahu anh) Habeşistan’a hicret ederken, yanında Hazreti Sâlim de vardı. 

Dünkü statü farklılığı mazi olmuş ve bundan böyle Hazreti Sâlim, tanınıp bilinen, aranıp itibar gösterilen önemli bir insan haline gelmişti.

Medîne’ye hicret sonrasında, içinde Hazreti Ömer ve Ebû Seleme gibi önde gelenlerin de bulunduğu cemaate imam olmuş, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) geleceği âna kadar muhâcirîne o namaz kıldırmıştı.

O kadar temeyyüz etmişti ki bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onun da adını zikrederek şöyle buyurmuştu:

“Kur’ân’ı şu dört kişiden alınız: Übeyy İbn-i Ka’b, Muâz İbn-i Cebel, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim ve Abdullah İbn-i Mes’ûd!”

Bundan böyle o, Kur’ân kürsüsünün baş müderrislerinden birisiydi!

Hâne-i Saâdet’e girerken, Kur’ân ile bütünleşmiş bir ses duyan Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) dikkat kesilmiş ve sesin geldiği Mescid’e gitmişti; mücessem Kur’ân olmuş Hazreti Sâlim (radıyallahu anh), Kur’ân okuyordu!

Uzun uzadıya dinledi, bu yürekten okumayı ve nihayet hücresine geldiğinde, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Mescid’de bir adam Kur’ân okuyordu; ben, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim!”

Onun şehadeti, Allah Resûlü’nün de (sallallahu aleyhi ve sellem) hoşuna gitmişti ve merak ettiği şahsı görebilmek için Mescid’e geldiler.

Evet, denildiği gibi Hazreti Sâlim, Kur’ân okuyordu!

Hâne-i saâdetlerine döndüğünde, “Bu, Sâlim’dir!” buyurdular ve ilave ettiler:

“Ümmetim içinde bunun gibileri var eden Allah’a hamd olsun!”

Bir gün, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kıyâmet Günü birçok insan, Tihâme dağı gibi sevapla gelir; ancak Allah (celle celâhühû), amellerini boşa çıkarır ve onları şiddetli bir şekilde cezalandırır.” dediğini duyunca, “Anam-babam sana feda olsun yâ Resûlahhah!” dedi. “Biz o kimseleri nasıl tanıyacağız? Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki ben, onlardan birisi olmaktan korkuyorum!”

Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey Sâlim!” buyurdu. “Onlar, Namaz kılıp oruç tutarlar; ancak, kendilerine haram bir şey teklif edildiğinde, Allah’tan hiç korkmadan o haramı irtikâb ederler ki onların ibadet ve amellerini Allah kabul etmez!”

Kardeşi Velîd’in kızıyla evlendirmek istemişti onu, Ebû Huzeyfe (radıyallahu anh). Bunu duyan Mekke, o gün neredeyse ayağa kalktı; torununu kastederek, “Kureyş’in kudretli adamı Utbe’nin kızını, kölelikten gelen birisi ile nasıl evlendirirsin?” diyorlardı! 

Yok edildiği sanılan o putlar yine hortlamıştı!

Halasının kızı Hazreti Zeyneb’i (radıyallahu anhâ), kölelikten gelen Zeyd İbn-i Hârise (radıyallahu anh) ile Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) evlendirdiği gibi Ebû Huzeyfe de (radıyallahu anh) kararlılık gösterdi ve kimin ne dediğine bakmadan “statü” putuna bir darbe de o indirmiş oldu. 

Bedir, Uhud, Hendek gibi badirelerde hep Allah Resûlü’nün yanındaydı, Hazreti Sâlim (radıyallahu anh).

Şüphesiz onun bu asil duruşu, Resûlullah’tan sonra da devam etti.

Kendisini “peygamber” olarak pazarlayan sahtekarla hesaplaşabilmek için Yemâme’ye de Ebû Huzeyfe ile birlikte gitmişlerdi. Ortalığın kızıştığı ve geçici de olsa sarsıntı yaşandığı bir hengamede Ebû Huzeyfe’nin (radıyallahu anh), “Ey Müslümanlar! Kur’ân’ı sâlih amellerinizle süsleyiniz!” sesini duyduğunda bunun ne manaya geldiğini en iyi bilenlerden birisi o idi. Zira bu, bir duruşun sembolüydü ve dağılmamak için cephede nasıl durulması gerektiğini hatırlatıyordu. O sırada şehîd düşen sancaktarın elinden bayrağı aldı ve insanları Kur’ân çizgisinde sebat etmeye davet etti. Bu sırada, “Nice Peygamberler vardır ki yanlarında Rabbe kul olmuş pek çok kimse savaşmıştır! Onlar, başlarına gelenlerden dolayı Allah yolunda gevşemedi, yılmadı ve boyun da eğmediler! Şüphesiz ki Allah, sabredenleri sever!” mealindeki âyeti okuyordu.

O gün yanına yaklaşıp, “Ey Sâlim!” diyenler oldu. “Biz senin canından endişe ediyor, şehîd olmandan korkuyoruz!”

Acı acı baktı yüzlerine ve “Şayet bugün ben bu duruşu sergilemez ve cepheyi terk edersem, ehl-i Kur’ân olmamın ne hükmü kalır, ne kötü bir hâfız olurum!”

Endişe edilen de oldu; sancağı tuttuğu sağ kolunu bir kılıç darbesiyle kaybedince sol koluyla dalgalandırmıştı onu. Ancak çok geçmeden o kola da bir kılıç indi ve başıyla göğsünde tutmaya çalıştı sancağı. Bir farkla ki onun bu duruşu, ordunun azmini kamçılamış, alınması gereken tavır da alınmıştı; hezimet zafere dönüyordu!

Ortalık durulduğunda yanına gelenlere efendisini, Ebû Huzeyfe’yi sordu; şehîd olduğunu söylediler. Gözlerinin içi gülüyordu; “Beni” dedi. “Ne olur, beni de onun yanına taşıyın!”

Onun şehâdetini duyanların o gün ilk tepkisi, “Kur’ân’ın dörtte biri gitti!” şeklindeydi.

Malının üçe bölünmesini vasiyet etmişti Hazreti Sâlim (radıyallahu anh); bir kısmı Allah yolunda harcanmalı, bir kısmı ile köle azat edilmeli ve kalan üçte birlik kısmı ise kendisini hürriyete kavuşturanlara bırakılmalıydı! Şehâdetinden sonra kalan üçte birlik kısmını, onu çocuğu gibi seven, Medîne’den alıp Mekke’ye taşıyan ve İslâm ile şereflenmesine vesile olan Hazreti Sübeyte’ye gönderdiler. Gözleri dolmuştu Hazreti Sübeyte’nin (radıyallahu anhâ) ve onun bu asil duruşuna başka bir asaletle karşılık verdi:

“Biz onu azat etmiştik ve dolayısıyla onun üzerinde herhangi bir hakkımız yoktur!”

Hazreti Ebû Bekir’den sonra Hazreti Ömer de aynı şeyi yapmıştı; ancak Sübeyte’nin (radıyallahu anhâ) duruşunda herhangi bir değişiklik yoktu ve bunun üzerine 200 dirhemlik pay, Beytülmâl’e kaldı.

Sonraki yıllarda da unutulmadı Hazreti Sâlim (radıyallahu anh). Başta Abdullah İbn-i Ömer (radıyallahu anhümâ) gibi nice kadir-kıymet bilenler, onun adını çocuklarında yaşattılar.

Menfur bir suikast ile kanlar içinde bırakılan Hazreti Ömer (radıyallahu anh), kendisinden sonra kimin halife olacağını soranlara şöyle dedi: 

“Şayet, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim hayatta olsaydı, halife olarak onu tayin ederdim!”

Şüphesiz Hazreti Sâlim (radıyallahu anh), hırsların pençesinde çekişirken elinden tutulup yücelen ve dün ayaklar altında hor ve hakir görülürken devleşip baş tâcı edilen binlerce emsalinden sadece birisidir. “Mevâlî” olarak şöhret bulacak nice insanın kaderi değişmiş ve insanlığın kaderini değiştirecek kilit noktaların isimleri haline gelmişlerdir.

İşte, bizim dünkü medeniyetimizin mayası bu idi ve elinden tuttuğu her insanı yücelten bir kıvamı vardı.

Birileri bulandırmak istese de suyun başı, hâlâ aynı duruluk ve kıvamıyla karşımızda durmaktadır.

Herkes bir Sâlim’in elinden tutsa, yarınların dünyası da selim olur!

[Dr. Reşit Haylamaz] 4.7.2020 [TR724]

‘Bir oyuncudan çok ötesi’ için yolun sonu mu? [Hasan Cücük]

Lionel Messi, 2000’li yılların başından itibaren yeşil sahalarda resital sunan bir yıldız. Arjantin’in Maradona ile birlikte yetiştirdiği en önemli yıldız olan Messi, 13 yaşında adımını attığı Barcelona’da 16 yaşından beri A takım formasını terletiyor. 33 yaşına geçtiğimiz günlerde giren yıldız oyuncunun, kontratının bitimiyle birlikte Barcelona’ya veda edeceği dile getiriliyor. Barcelona için ‘bir oyuncudan çok öte’ olan Messi, Katalan ekibinden ayrıldığında geriye doldurulması çok zor bir boşluk bırakacak.

Messi, futbol dünyasının gördüğü en özel isimlerden biri. 20 yıldır Barcelona çatısı altında bulunuyor. ‘’Arjantin’de doğdu, Barcelona’lı oldu’’ cümlesinin adresini bulduğu isim. Barcelona formasıyla kazanmadık kupa, kırmadık rekor bırakmadı. Atletico Madrid karşısında attığı golle resmi maçlarda 700’üncü golünü kaydetti.

Kariyerinin 700’üncü Atletico Madrid’e atan Messi, bu gollerin 441’ini La Liga’da, 114’ünü Şampiyonlar Ligi’nde, 53’ünü İspanya Kral Kupası’nda, 70’ünü Arjantin Milli Takımı’nda, 22’sini de diğer resmi turnuva ve maçlarda kaydetti. 13 yaşında kendini Barcelona’nın ünlü altyapısı La Masia’da bulan Messi, 3 yıl sonra A takım için ter dökmeye başladı. Yıllar ilerledikçe Messi rekorlarını peş peşe kırmaya başladı.

2012’de kulüp ve milli takım formasıyla ulaştığı 91 golle, “bir takvim yılında en fazla gol atan futbolcu” konumundaki Arjantinli oyuncu, 479 karşılaşmada 441 kez fileleri havalandırarak, “İspanya ligi tarihinin en skoreri” unvanının da sahibi. Kariyeri boyunca 4 Şampiyonlar Ligi, 3 UEFA Süper Kupa, 3 FIFA Kulüpler Dünya Kupası, 10 La Liga, 6 İspanya Kral Kupası, 8 İspanya Süper Kupa kaldıran Lionel Messi, toplam 34 organizasyonda şampiyonluk sevinci yaşadı. 10 yıl boyunca kulüp kariyerinde üst üste her sezon 40 ve üstü gol atma başarısı gösteren dünya tarihindeki tek oyuncu konumundaki Messi, toplam 603 kez fileleri havalandırdığı Barcelona’da kulüp tarihinin de en çok ağları sarsan oyuncusu konumunda bulunuyor. Arjantin Milli Takımı’yla Dünya Kupası’nda gol atan en genç (18 yıl, 357 gün) oyuncu ünvanını elinde bulunduran Messi, Arjantin’in en skorer futbolcuları sıralamasında da 70 golle zirvede yer alıyor.

Bu rakamlar Messi’nin Barcelona için ne anlam ifade ettiğini ortaya koymaya yetiyor. 33 yaşına giren Messi, futbol kariyerinde artık son viraja girmesine rağmen hâlâ resital sunmaya devam ediyor. İspanya basınında son dönemde çıkan haberler, yıldız oyuncunun Katalan ekibiyle birlikteliğinin artık sonuna geldiğini gösteriyor. Çıkan son haberlere göre, 33 yaşındaki yıldız ile yönetim arasında son haftalarda süren iki yıllık yeni sözleşme konusunda ilerleme sağlanamadı.

Cadena SER adlı radyo kanalında yapılan El Larguero isimli spor programında sunuculuk yapan muhabir Manu Carreno, Arjantinli yıldızın 2021 yazında takımdan ayrılmaya karar verdiğini öne sürdü. Messi’nin son dönemde kulüpte yaşanan problemlerden sorumlu tutulması nedeniyle rahatsız olduğu ve ayrılık isteğine yönetime bildirdiği de kaydedildi. Barcelona yönetimi ise ne pahasına olursa olsun yıldız oyuncuyu kariyerinin sonuna kadar Barcelona’da tutmak istiyor.

La Masia’dan yetişen Messi’nin yanında oynaması için adeta kesenin ağzını sonuna kadar açan Barcelona, büyük umutlarla kadrosuna kattığı isimlerle hüsran yaşadı. Listede kimler yok ki? Zlatan İbrahimovic (69 milyon Euro), Alexis Sanchez (26 milyon Euro), Philippe Coutinho (145 milyon Euro), Ousmane Dembele (125 milyon Euro), Arturo Vidal (18 milyon Euro), Antoine Griezmann (120 milyon Euro), Messi ile yan yana oynaması için transfer edilipte beklentilerin altında kalan isimler oldu. Messi’nin yanına transfer edilen oyunculardan Barcelona’nın yüzü sadece Neymar ve Luis Suarez’den yana güldü. Genç isim Ansu Fati, Messi sonrası yıldız adayı olarak öne çıkıyor ancak ikili arasında kalite farkı bariz bir şekilde gözüküyor.

Sonuçta Messi bir gün yeşil sahalara veda edecek. Barcelona, yıldız oyuncunun kariyerinin sonuna kadar kulüpte kalmasını ve geç yaşta futbolu bırakmasını istiyor. Şurası net ki; Messi futbolu bıraktığında veya söylentilerin gerçek çıkıp 2021’de Barcelona’dan ayrılmasıyla, boşluğunu doldurmak çok zor olacak. Messi’li Barcelona tarihteki yerini alacak, bir devir kapanacak. 

[Hasan Cücük] 4.7.2020 [TR724]

Faşizm ve faşist kafa! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bireysel anlamda faşişt; “sadece kendi düşüncesini doğru kabul eden, başkalarına düşüncelerini zorla kabul ettirmeye çalışan kimse” olarak tanımlanıyor.

Faşizm II. Dünya Savaşı öncesi Mussolini İtalyası’nda, Hitler Almanyası’nda uygulanan yönetim anlayışı. Tarihin en ölümcül, en yıkıcı savaşını İnsanlığın başına saran zihniyetin adı faşizm. Faşizm üstün, seçkin ırk düşüncesine dayanıyor. Faşizmde bir millet ve ırk yüceltiliyor gibi görülse de, gerçekte yüceltilen otoriter liderler ve onların kontrol ettiği devlettir. Bu anlayışta milletin ve bireylerin hiç bir önemi yoktur. Kişiler güya milleti temsil eden devleti yüceltmek için vardır. Ama İnsan hayatının değeri yoktur. Devlet görev verir, bilmediği, gizemli işler için kişiler koşarak ölüme gider.

Faşizm ırkların egosunu besleyerek hayat alanı bulan, ezilmiş milletleri maceralara sürükleyen, insanları felakete atan bir rejimdir. Kendi iradesiyle bir iş başaramayan, mücadele etme kararlılığı gösteremeyen ezik toplumlar “güçlü lider” “güçlü irade” söylemlerinin peşine takılarak narsist liderlerin ülkeyi uçuracağını hayal eder. Milletleri faşizmin tuzağına çeken en önemli etken “kurtarıcı lider” ve mucizevi projelerdir. Bu rejimin en bilineni Alman Faşizmidir. Hitler’in Alman onurunu okşayan yalanları, Birinci Dünya Savaşında incinmiş gururlarını tamir ve telafi arzusu Hitler’i Almanlara makul gösterdi. Karizmatik, kudretli bir lider profili çizerek, iddialı ve büyük yalanları tereddütsüz söyleyerek ve etkileyici hitabetiyle Hitler toplumu peşinden sürükledi. Faşistlerin uydurduğu üstün ırk, üstün kültür mavalları çok kimsenin hoşuna gitti. Pek çok Alman Hitler’i Alman ruhunu yeniden diriltecek ve dünyaya gösterecek lider olarak gördü. Ama bütün diktatörler gibi Hitler de elde ettiği gücün hep daha fazlasını istedi. Diktatörlüğünü meşrulaştırmak için gerekçe de bulmuştu: “Lebensraum”. Almanlar varlıklarını sürdürmek için bazı coğrafyaları/ülkeleri kontrol etmek zorundaydı.

Hitler işgallere “Almanların güvenliğini, refahını sağlamak için” başladı. Ama elde ettiği başarılar hırsını kamçıladı ve durma noktasını kestiremedi. Manş Denizinden, İskandinavya’ya, Moskova’dan Türkiye sınırına kadar devasa bir alanı işgal etti. Almanları sürdürülemez bir maceranın içine çekti. Girdiği batakta hem Almanları boğdu, hem de bütün Avrupa’yı yakıp yıktı. 50 milyon insanın ölümüne, bir o kadarının yaralanmasına neden olan bir felaket rejimi kurdu. Asla rasyonel düşünmeyi tercih etmedi, asla geri adım atmadı. Kaybettiğini anladığında ise Almanları düşmanlarıyla başbaşa bırakıp intihar etti.
Faşist rejimler sürekli toplum birlikteliğini vurgular. Farklı düşünceyi, görüşü “ayrılıkçılık”, “fitne” olarak yaftalar. Otoriterdir, şekillendiricidir. Bireylerin nasıl olacağına, ne giyeceğine kadar her şeye müdahale eder. İnsanların yaşamı devlet için feda edilir. Devlet sözde millet için vardır; ama zaman içinde millet devleti yönetenler için araçsallaştırılır. Milletin refahı, huzuru, çıkarı değil, soyut bir varlık olarak devlet herşeyin ötesinde kutsanır. Aslında değerli olan millet değildir; milletin tepesine binerek fantezilerini gerçekleştiren otoriter anlayıştır. Faşizmde sembolizm önemlidir. Her faşizan rejim kendi kitlesinde aidiyet, bağlılık ve bağımlılık oluşturmak için semboller, sloganlar üretir. Bunları hayatın her alanında görünür hale getirir.

Faşist yönetimlerde devlet liderle özdeşleştirilir.  Liderler resmi konumuyla çağrılmaz. Führer, Duce, Reis gibi ünvanlarla anılır. Memurlar, polisler yargıçlar ve herşey devlet içindir. Devleti güçlü ve ayakta tutmak memurların, taraftarların en temel hedefidir. Eğitim bir şeyler öğretmek için verilmez, insanları doktrine etmek, şekillendirmek, devletin istediği forma sokmak için verilir. O nedenle okullar ritüellerle doludur, militer özellikler taşır. Devlet ve toplum faşist ideolojinin temsil edildiği parti üzerinden şekillendirilir.

Siyaset Bilimci Dr. Lawrence Britt Hitler Alamanyasını, Mussolini İtalyasını, Franco ispanyasını, Suharto Endonozyasını ve Pinochet’in Şili’sini inceleyerek Faşizmin 14 karakteristik özelliğini belirler. Çalışmasını 2003 yılında Free İnquiry isimli akademik dergide yayımlar. Bunlar:

  • İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi
  • Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması
  • Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi
  • Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması
  • Ulusal güvenlik takıntısı
  • Din ve yönetimin iç içe geçmesi
  • Cinsel ayrımcılığın şahlanışı
  • Özel sermayenin gücünün korunması
  • Emek gücünün baskı altına alınması
  • Toplumu suç ve cezalandırma ile baskı altına alma
  • Aydınların ve sanatın küçümsenmesi
  • Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama
  • Hileli seçimler
  • Güçlü ve sürekli milliyetçilik

Türkiye’yi bu kriterlere vurduğumda “hayır bu yok!” diyebileceğim bir madde bulamadım. Akit TV’ye konuşan Muttalip Kutluk Özgüven isimli kişinin kamuoyuna açık ve pervasızca söylediklerini görünce “acaba?” diye taşıdığım tereddütler tamamen gitti. İktidar yancısı bu zat, kendisi gibi düşünmeyen insanlar için toplama kamplarından, rehabilite kamplarından bahsediyor.

“Devlet gibi düşünürsem ben bunlara bir yatırım yaptım, bunları okuttum. Bunların vücudu kendilerine ait değil. Onlar bana hizmet etmek zorunda” diyor. Faşist yönetimlerde görüldüğü üzere devlete sınırsız bir kutsiyet atfedip, bireyin ruhunu ve bedenini devlet malı kabul ediyor. Devletin kişilere her şey yapabileceğini, buna hakkı olduğunu iddia ediyor.

Hiçbir somut suç delili gösterilmeden hapislere doldurulan masum insanlar bir yana, bu faşist kafa hapislere doldurulan insanların çoluk çocuğunu, dışardaki yakınlarını da cezalandırmak istiyor. “Bin yıl geçse bunlar düzelmez! Ben bunları biliyorum. O nedenle dışarda kalanları da kamplara doldurmak lazım” diyor.

Komünist Çin rejiminin farklı bir yaşam tarzına, inanca düşünceye sahip Uygurları toplama kamplarında değiştirmeye çalışması, AKP’li faşist kafanın hayalini kurduğu şeyin tıpa tıp aynısı. İslamcı urbalı bir iktidar da yapsa, kendisini Komünist diye tanımlayan bir ülke de yapsa farklı olanı değiştirme dönüştürme hakkını kendinde görmek, devleti insanın üstünde konumlandırmak ve devlet için insanların haklarını yok saymak, faşizmdir. Bu ifadeler de faşist kafanın ürünüdür.

Aslında faşistler birbirini sevmezler. Zira doğal olarak her faşist ötekine rakiptir, çıkarları çatışır. Ama faşistler bir ittifak kuracaklarsa da önce faşistlerle ve otoriter zihniyetteki ülkelerle ittifak kurarlar. O nedenle adında komünist olan, gerçekte ırkçı Çinle, “islamcı” bir iktidar pek çok konuda uzlaşabiliyor. Otoriterlik paydasından dolayı diktatörlerce yönetilen Müslüman ülkeler, Türki devletler dindaşlarına, ırkdaşlarına yapılan zulmü, baskıyı gözardı edip Çin’le iş tutabiliyor. Çünkü bu iktidarlar için milletin, ülkenin çıkarları değil, kendi yönetimlerinin devamı, koltuklarının selameti önemlidir. Sabah akşam milliyetçi söylemler kullanır, Türkçülüğü kimseye bırakmazlar, ama soydaşlarını, dindaşlarını küçük çıkarları için kolayca feda ederler.

>Profesör olduğu iddia edilen Muttalip Kutluk Özgüven örneğinde ve başka örneklerde görüldüğü üzere faşizm kendi atmosferini oluşturuyor. Sürekli kullanılan zehirli, ayrıştırıcı, ötekileştirici dil nedeniyle zararlı gazlardan oluşan yeni bir atmosfer ortaya çıkıyor. Bu atmosferde mezkur örnekte olduğu gibi bireyler kontrolsüz ve çekincesiz zehirli gazlarını atıyorlar. Söyledikleri suç olsa da umursamıyorlar zira ülkenin atmosferi onları her zehri kusmaya teşvik ediyor.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 4.7.2020 [TR724]