Bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şüphe yok ki insanlar arasında, Allah’a yakın olan kimseler vardır!” buyurmuştu. Sahâbe refleksiyle hemen sordular:
“Onlar kimlerdir, yâ Resûlallah?
Şöyle cevapladı, Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Onlar, Allah’ın dostu ve has kulları olan Kur’ân ehlidir!”
Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim de onlardan birisiydi.
Fars diyarının İstahr şehrinde müreffeh bir aile ortamında dünyaya gelmişti, Hazreti Sâlim (radıyallahu anh). Ticaret ve ziraatle meşgul oluyorlardı; çoğu insan gibi onların da engin hayalleri, geleceğe dair güzel planları vardı. Tâ ki şehirleri istila edilene kadar!
Her şey bir anda değişivermişti! Dünkü bu müreffeh aile, şimdi darmadağın idi.
Panayır panayır dolaşıp ticaret yapan insanlar, bundan böyle aynı panayırların sermayesi oluvermişti!
Ailesinden koparılan Sâlim, önce Kelb kabilesinden bir adama köle olarak satıldı. Sonra bir başkası, ardından bir diğeri derken kader onu, Benî Kurayza Yahidelirinden Sellâm İbn-i Cübeyr’in kölesi olarak Yesrib’e getirdi.
Bir kapıdan başka bir kapıya geçiş, burada da devam etti. Nihayet onu, Sübeyte adında bir kadın satın aldı.
Öz evladı gibi sevmeye başladı küçük Sâlim’i Sübeyte; öz çocuklarından ayrı tutmuyor ve âdeta yanından hiç ayırmıyordu.
İnsan yerine konulmuş ve insanlık görmeye başlamıştı.
Arkası da geldi.
Sübeyte’nin bu sıralarda yaptığı evlilik, Sâlim’in hayatını da değiştirecekti; Kureyş’in kudretli adamı Utbe’nin oğlu Ebû Huzeyfe ile evlenmişti!
Bu evlilik sonrası Mekke’ye giderken, Sâlim’i de yanında götürdü, Sübeyte.
Hanımının sevip değer verdiği küçük Sâlim’i, Ebû Huzeyfe de sevmişti.
Bu sıralarda Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy gelmiş ve ailesiyle birlikte Ebû Huzeyfe de (radıyallahu anhüm), İslâm’a ilk koşanların arasındaki yerini almıştı.
Sâlim’in tercihi de farklı olmadı; ilkler kervanına o da katıldı.
Hazreti Sâlim’i hürriyetine kavuşturdu, Ebû Huzefye Hazretleri ve tıpkı Hazreti Zeyd’e Resûlallah’ın yaptığı gibi onu evlatlık edindi. Bundan böyle herkes onu, Ebû Huzeyfe’nin oğlu olarak görüyordu. Bu hâl, evlat edinilenlerin kendi babalarına isnad edilmesi gerektiğini bildiren âyet gelinceye kadar da devam etti.
Dünkü panayırların konusu olan Sâlim için hayal edemeyeceği kadar farklı bir dünyanın kapıları aralanmıştı. Bundan böyle onun hayatı, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyasına odaklı ve hep Kur’ân merkezliydi.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Ebû Ubeyde (radıyallahu anh) ile kardeş ilan etmiş, Mekkelilerin baskısı karşısında Aşere-i Mübeşşere’den birisine zimmetlemişti.
Başta babası Utbe ve kız kardeşi Hind gibi Ümeyye oğullarının önde gelenlerinin baskıları karşısında bunalan Ebû Huzeyfe (radıyallahu anh) Habeşistan’a hicret ederken, yanında Hazreti Sâlim de vardı.
Dünkü statü farklılığı mazi olmuş ve bundan böyle Hazreti Sâlim, tanınıp bilinen, aranıp itibar gösterilen önemli bir insan haline gelmişti.
Medîne’ye hicret sonrasında, içinde Hazreti Ömer ve Ebû Seleme gibi önde gelenlerin de bulunduğu cemaate imam olmuş, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) geleceği âna kadar muhâcirîne o namaz kıldırmıştı.
O kadar temeyyüz etmişti ki bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onun da adını zikrederek şöyle buyurmuştu:
“Kur’ân’ı şu dört kişiden alınız: Übeyy İbn-i Ka’b, Muâz İbn-i Cebel, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim ve Abdullah İbn-i Mes’ûd!”
Bundan böyle o, Kur’ân kürsüsünün baş müderrislerinden birisiydi!
Hâne-i Saâdet’e girerken, Kur’ân ile bütünleşmiş bir ses duyan Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) dikkat kesilmiş ve sesin geldiği Mescid’e gitmişti; mücessem Kur’ân olmuş Hazreti Sâlim (radıyallahu anh), Kur’ân okuyordu!
Uzun uzadıya dinledi, bu yürekten okumayı ve nihayet hücresine geldiğinde, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Mescid’de bir adam Kur’ân okuyordu; ben, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim!”
Onun şehadeti, Allah Resûlü’nün de (sallallahu aleyhi ve sellem) hoşuna gitmişti ve merak ettiği şahsı görebilmek için Mescid’e geldiler.
Evet, denildiği gibi Hazreti Sâlim, Kur’ân okuyordu!
Hâne-i saâdetlerine döndüğünde, “Bu, Sâlim’dir!” buyurdular ve ilave ettiler:
“Ümmetim içinde bunun gibileri var eden Allah’a hamd olsun!”
Bir gün, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kıyâmet Günü birçok insan, Tihâme dağı gibi sevapla gelir; ancak Allah (celle celâhühû), amellerini boşa çıkarır ve onları şiddetli bir şekilde cezalandırır.” dediğini duyunca, “Anam-babam sana feda olsun yâ Resûlahhah!” dedi. “Biz o kimseleri nasıl tanıyacağız? Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki ben, onlardan birisi olmaktan korkuyorum!”
Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey Sâlim!” buyurdu. “Onlar, Namaz kılıp oruç tutarlar; ancak, kendilerine haram bir şey teklif edildiğinde, Allah’tan hiç korkmadan o haramı irtikâb ederler ki onların ibadet ve amellerini Allah kabul etmez!”
Kardeşi Velîd’in kızıyla evlendirmek istemişti onu, Ebû Huzeyfe (radıyallahu anh). Bunu duyan Mekke, o gün neredeyse ayağa kalktı; torununu kastederek, “Kureyş’in kudretli adamı Utbe’nin kızını, kölelikten gelen birisi ile nasıl evlendirirsin?” diyorlardı!
Yok edildiği sanılan o putlar yine hortlamıştı!
Halasının kızı Hazreti Zeyneb’i (radıyallahu anhâ), kölelikten gelen Zeyd İbn-i Hârise (radıyallahu anh) ile Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) evlendirdiği gibi Ebû Huzeyfe de (radıyallahu anh) kararlılık gösterdi ve kimin ne dediğine bakmadan “statü” putuna bir darbe de o indirmiş oldu.
Bedir, Uhud, Hendek gibi badirelerde hep Allah Resûlü’nün yanındaydı, Hazreti Sâlim (radıyallahu anh).
Şüphesiz onun bu asil duruşu, Resûlullah’tan sonra da devam etti.
Kendisini “peygamber” olarak pazarlayan sahtekarla hesaplaşabilmek için Yemâme’ye de Ebû Huzeyfe ile birlikte gitmişlerdi. Ortalığın kızıştığı ve geçici de olsa sarsıntı yaşandığı bir hengamede Ebû Huzeyfe’nin (radıyallahu anh), “Ey Müslümanlar! Kur’ân’ı sâlih amellerinizle süsleyiniz!” sesini duyduğunda bunun ne manaya geldiğini en iyi bilenlerden birisi o idi. Zira bu, bir duruşun sembolüydü ve dağılmamak için cephede nasıl durulması gerektiğini hatırlatıyordu. O sırada şehîd düşen sancaktarın elinden bayrağı aldı ve insanları Kur’ân çizgisinde sebat etmeye davet etti. Bu sırada, “Nice Peygamberler vardır ki yanlarında Rabbe kul olmuş pek çok kimse savaşmıştır! Onlar, başlarına gelenlerden dolayı Allah yolunda gevşemedi, yılmadı ve boyun da eğmediler! Şüphesiz ki Allah, sabredenleri sever!” mealindeki âyeti okuyordu.
O gün yanına yaklaşıp, “Ey Sâlim!” diyenler oldu. “Biz senin canından endişe ediyor, şehîd olmandan korkuyoruz!”
Acı acı baktı yüzlerine ve “Şayet bugün ben bu duruşu sergilemez ve cepheyi terk edersem, ehl-i Kur’ân olmamın ne hükmü kalır, ne kötü bir hâfız olurum!”
Endişe edilen de oldu; sancağı tuttuğu sağ kolunu bir kılıç darbesiyle kaybedince sol koluyla dalgalandırmıştı onu. Ancak çok geçmeden o kola da bir kılıç indi ve başıyla göğsünde tutmaya çalıştı sancağı. Bir farkla ki onun bu duruşu, ordunun azmini kamçılamış, alınması gereken tavır da alınmıştı; hezimet zafere dönüyordu!
Ortalık durulduğunda yanına gelenlere efendisini, Ebû Huzeyfe’yi sordu; şehîd olduğunu söylediler. Gözlerinin içi gülüyordu; “Beni” dedi. “Ne olur, beni de onun yanına taşıyın!”
Onun şehâdetini duyanların o gün ilk tepkisi, “Kur’ân’ın dörtte biri gitti!” şeklindeydi.
Malının üçe bölünmesini vasiyet etmişti Hazreti Sâlim (radıyallahu anh); bir kısmı Allah yolunda harcanmalı, bir kısmı ile köle azat edilmeli ve kalan üçte birlik kısmı ise kendisini hürriyete kavuşturanlara bırakılmalıydı! Şehâdetinden sonra kalan üçte birlik kısmını, onu çocuğu gibi seven, Medîne’den alıp Mekke’ye taşıyan ve İslâm ile şereflenmesine vesile olan Hazreti Sübeyte’ye gönderdiler. Gözleri dolmuştu Hazreti Sübeyte’nin (radıyallahu anhâ) ve onun bu asil duruşuna başka bir asaletle karşılık verdi:
“Biz onu azat etmiştik ve dolayısıyla onun üzerinde herhangi bir hakkımız yoktur!”
Hazreti Ebû Bekir’den sonra Hazreti Ömer de aynı şeyi yapmıştı; ancak Sübeyte’nin (radıyallahu anhâ) duruşunda herhangi bir değişiklik yoktu ve bunun üzerine 200 dirhemlik pay, Beytülmâl’e kaldı.
Sonraki yıllarda da unutulmadı Hazreti Sâlim (radıyallahu anh). Başta Abdullah İbn-i Ömer (radıyallahu anhümâ) gibi nice kadir-kıymet bilenler, onun adını çocuklarında yaşattılar.
Menfur bir suikast ile kanlar içinde bırakılan Hazreti Ömer (radıyallahu anh), kendisinden sonra kimin halife olacağını soranlara şöyle dedi:
“Şayet, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim hayatta olsaydı, halife olarak onu tayin ederdim!”
Şüphesiz Hazreti Sâlim (radıyallahu anh), hırsların pençesinde çekişirken elinden tutulup yücelen ve dün ayaklar altında hor ve hakir görülürken devleşip baş tâcı edilen binlerce emsalinden sadece birisidir. “Mevâlî” olarak şöhret bulacak nice insanın kaderi değişmiş ve insanlığın kaderini değiştirecek kilit noktaların isimleri haline gelmişlerdir.
İşte, bizim dünkü medeniyetimizin mayası bu idi ve elinden tuttuğu her insanı yücelten bir kıvamı vardı.
Birileri bulandırmak istese de suyun başı, hâlâ aynı duruluk ve kıvamıyla karşımızda durmaktadır.
Herkes bir Sâlim’in elinden tutsa, yarınların dünyası da selim olur!
[Dr. Reşit Haylamaz] 4.7.2020 [TR724]