CHP Milletvekili Burhanettin Bulut, 2010 yılında 34 milyon 114 bin 69 kutu olan antidepresan kullanımının 2019’un ilk 11 ayında 49 milyon 618 bin 567 kutuya yükseldiğini bildirdi.
Antidepresan kullanımının son 10 yılda yüzde 45.45 arttığını kaydeden Bulut, “Vatandaş antideprasanlara 2010 yılında 337 milyon 698 bin 733 TL öderken bu para 2019’un ilk 11 ayında 657 milyon 509 bin 943 TL’ye yükseldi. Vatandaşın antidepresana verdiği para yine son 9 yılda yüzde 94.70 artmış durumda” dedi.
‘TÜRKİYE, MUTSUZ İNSANLAR ÜLKESİ’
Antidepresan kullanımındaki artışın, halk sağlığı açısından ürkütücü ve endişe verici olduğunu kaydeden CHP’li Bulut, Birleşmiş Milletler 2019 Yılı Dünya Mutluluk Raporuna göre 156 ülke arasında geçtiğimiz yıl 74’üncü sırada olan Türkiye’nin beş basamak gerileyerek 79. sıraya düştüğünü bildirdi. Türkiye’nin mutsuz insanlar ülkesi olduğunu kaydeden Bulut, antidepresan kullanımında adeta patlama yaşandığını söyledi.
‘İŞSİZ SAYISINDAKİ ARTIŞ, 55 İLİN NÜFUSUNU GEÇTİ’
AKP iktidarlarında ekonomik sıkıntılar, borçlar, işsizlik, toplumsal travmalar ve belirsizlikler nedeniyle vatandaşın ruh sağlığının bozulduğunu savunan Bulut, şöyle konuştu:
“Ülkedeki ekonomik göstergeler her şeyi özetliyor. Vatandaşın kredi kartı borçları 550 milyar liraya yaklaştı. İcra dairelerindeki dosya sayısı 21 milyonu aştı. Resmi rakamlara göre işsiz sayısı 2019 yılı Eylül döneminde 4 milyon 566 bin kişi oldu. Genç işsizlik oranı ise 4.5 puan artışla yüzde 26.1 olarak gerçekleşti. İşsiz sayısında bir yılda yaşanan artış 55 ilin nüfusunu geçti. Genç kadın işsizliği ise 32,9’a yükseldi. 2020 TL olan Asgari ücret 2102 TL olan açlık sınırının altında. Türkiye’de 16 milyon kişi yoksul; 14 milyonu sosyal yardımlarla geçiniyor. İktidar ekonomik krizi inkâr etmek yerine yoksulluk, işsizlik, geçim sıkıntısı gibi kronikleşen sorunlara çözüm bulmalıdır.”
[Kronos.News] 23.12.2019
‘Yerli ve milli’ Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yüzde 51’i Çin’e satıldı
Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu'nun yüzde 51'inin Çin şirketlerine satıldığı İtalyan inşaat şirketi Astaldi S.P.A'nın da köprüdeki hisselerinin IC İçtaş'a devri için Rekabet Kurulu'na başvurduğu ortaya çıktı.
Çin merkezi otoyol şirketi Anhui Expressway, China Merchants Expressway, CMU, Zheijiang Expressway, Jiangsu Expressway, Sichuan Expressway’in katılımıyla oluşturulan ortaklığın, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu’nun yüzde 51’ini alacağı açıkladı.
Yeniçağ’da yer alan habere göre, anlaşma kapsamında konsorsiyum üyelerinin ortaklığa 688.5 milyon dolar sermaye enjekte edeceğini belirtirken, ortaklığın ayrıca Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu’nun 51’ini Avrasya Otoyol Yatırım ve İşletmesi hisselerinin de yüzde 51’ini satın alacağı açıklandı.
Öte yandan İtalyan inşaat şirketi Astaldi S.P.A., Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ndeki hisselerinin IC İçtaş’a devri için Rekabet Kurulu’na başvurdu.
Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yer alan duyuruya göre, Kurula, Astaldi S.P.A’nın, ICA IC İçtaş Astaldi Üçüncü Boğaz Kuzey Köprüsü ve Marmara Otoyolu Yatırım ve İşletme AŞ, IC İçtaş Astaldi ICA İnşaat AŞ ICA Astaldi-IC İçtaş WHSD İnşaat AŞ ve ICA İçtaş-Astaldi adi ortaklığındaki hisselerinin, IC İçtaş İnşaat San. ve Tic. AŞ tarafından devralma işlemi için başvuruldu.
[Kronos.News] 23.12.2019
Çin merkezi otoyol şirketi Anhui Expressway, China Merchants Expressway, CMU, Zheijiang Expressway, Jiangsu Expressway, Sichuan Expressway’in katılımıyla oluşturulan ortaklığın, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu’nun yüzde 51’ini alacağı açıkladı.
Yeniçağ’da yer alan habere göre, anlaşma kapsamında konsorsiyum üyelerinin ortaklığa 688.5 milyon dolar sermaye enjekte edeceğini belirtirken, ortaklığın ayrıca Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu’nun 51’ini Avrasya Otoyol Yatırım ve İşletmesi hisselerinin de yüzde 51’ini satın alacağı açıklandı.
Öte yandan İtalyan inşaat şirketi Astaldi S.P.A., Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ndeki hisselerinin IC İçtaş’a devri için Rekabet Kurulu’na başvurdu.
Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yer alan duyuruya göre, Kurula, Astaldi S.P.A’nın, ICA IC İçtaş Astaldi Üçüncü Boğaz Kuzey Köprüsü ve Marmara Otoyolu Yatırım ve İşletme AŞ, IC İçtaş Astaldi ICA İnşaat AŞ ICA Astaldi-IC İçtaş WHSD İnşaat AŞ ve ICA İçtaş-Astaldi adi ortaklığındaki hisselerinin, IC İçtaş İnşaat San. ve Tic. AŞ tarafından devralma işlemi için başvuruldu.
[Kronos.News] 23.12.2019
Ünlü rugby oyuncusu Sony Bill Williams’tan Uygur Türklerine destek
Uygur Türklerine spor dünyasından bir destek de ünlü rugby oyuncusu Sonny Bill Williams’tan geldi.
BOLD – Arsenalli Türk asıllı Alman yıldız Mesut Özil’den sonra, dünyanın en iyi rugby oyuncularından Sonny Bill Williams da Çin’in Müslüman Uygur Türklerine yönelik muamelesini eleştirdi. Din değiştirip Müslüman olan Williams’ın Twitter’da paylaştığı mesajda üzerine Çin bayrağı resmedilen bir elin, Doğu Türkistan’ı temsil eden bayrağı olan bir diğer eli burktuğu görülüyor, üzerinde Doğu Türkistan bayrağı olan elden de kan akıyor.
Arsenalli Türk asıllı Mesut Özil, 13 Aralık tarihinde Twitter hesabından Çin’in Doğu Türkistan Özerk Bölgesi’nde Müslüman azınlıklara zulüm ve baskı yapıldığını yazmış ve İslam dünyasını bu duruma sessiz kalmakla suçlamıştı.
Söz konusu paylaşım sonrası Çin devlet kanalı CCTV, Arsenal’in Manchester City ile oynadığı son Premier Lig maçını yayından kaldırmıştı. Mesut Özil, Twitter mesajı sonrası Pro Evolution Soccer (PES) adlı popüler bilgisayar oyununun 2020 Çin versiyonundan da çıkartılmıştı.
[BoldMedya] 23.12.2019
BOLD – Arsenalli Türk asıllı Alman yıldız Mesut Özil’den sonra, dünyanın en iyi rugby oyuncularından Sonny Bill Williams da Çin’in Müslüman Uygur Türklerine yönelik muamelesini eleştirdi. Din değiştirip Müslüman olan Williams’ın Twitter’da paylaştığı mesajda üzerine Çin bayrağı resmedilen bir elin, Doğu Türkistan’ı temsil eden bayrağı olan bir diğer eli burktuğu görülüyor, üzerinde Doğu Türkistan bayrağı olan elden de kan akıyor.
Mesajda da “Ekonomik çıkarları insanlığa tercih ettiğimiz üzücü bir zaman” diyor.It’s a sad time when we choose economic benefits over humanity#Uyghurs 😢❤️🤲🏽 pic.twitter.com/F5EIWIOY7n— Sonny Bill Williams (@SonnyBWilliams) December 22, 2019
Arsenalli Türk asıllı Mesut Özil, 13 Aralık tarihinde Twitter hesabından Çin’in Doğu Türkistan Özerk Bölgesi’nde Müslüman azınlıklara zulüm ve baskı yapıldığını yazmış ve İslam dünyasını bu duruma sessiz kalmakla suçlamıştı.
Söz konusu paylaşım sonrası Çin devlet kanalı CCTV, Arsenal’in Manchester City ile oynadığı son Premier Lig maçını yayından kaldırmıştı. Mesut Özil, Twitter mesajı sonrası Pro Evolution Soccer (PES) adlı popüler bilgisayar oyununun 2020 Çin versiyonundan da çıkartılmıştı.
[BoldMedya] 23.12.2019
3 aylık hamile kadın gözaltına alındı
Bir hamile kadın daha gözaltına alındı. 3 aylık hamile Ebru Hazır, düşük tehlikesi rağmen emniyette tutuluyor. Üstelik İstanbul’a götürülecek.
BOLD- Üç aylık hamile Ebru Hazır Hatay’da gözaltına alındı. Düşük tehlikesi bulunan Hazır, hatay’dan istanbul’a götürülecek. Genç annenin gözaltında bulunduğunu HDP milletvekili ve insan hakalrı savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu duyurdu. Gergerlioğlu “Düşük tehdidi nedeniyle tedavi altındaki 3 aylık hamile Ebru Hazır’ı Hatay’da gözaltına alıp İstanbul’a götüreceklermiş Bebek düşerse sorumluluk kimin..!? Gereksiz tutukluluk sonucu son 3 yılda 3 kadın cezaevinde düşük yaptı, bebekler öldü!” dedi.
BOLD- Üç aylık hamile Ebru Hazır Hatay’da gözaltına alındı. Düşük tehlikesi bulunan Hazır, hatay’dan istanbul’a götürülecek. Genç annenin gözaltında bulunduğunu HDP milletvekili ve insan hakalrı savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu duyurdu. Gergerlioğlu “Düşük tehdidi nedeniyle tedavi altındaki 3 aylık hamile Ebru Hazır’ı Hatay’da gözaltına alıp İstanbul’a götüreceklermiş Bebek düşerse sorumluluk kimin..!? Gereksiz tutukluluk sonucu son 3 yılda 3 kadın cezaevinde düşük yaptı, bebekler öldü!” dedi.
[BoldMedya] 23.12.2019Düşük tehdidi nedeniyle tedavi altındaki 3 aylık hamile Ebru Hazır'ı Hatay'da gözaltına alıp Istanbul'a götüreceklermiş— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) December 23, 2019
Bebek düşerse sorumluluk kimin..!?@TC_icisleri @adalet_bakanlik
Gereksiz tutukluluk sonucu son 3 yılda 3 kadın cezaevinde düşük yaptı, bebekler öldü..! pic.twitter.com/8cNtQNxpLI
Saray’a “derin” destek… Ağar’dan muhaliflere tehdit!
Kendi içinden kopanların parti kurma sürecine girdiği AKP’de endişe hakim. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeni ittifak arayışlarını geçtiğimiz günlerde ekranlara getirmiştik.
BOLD-Son yıllarda AKP’nin gizli ittifak içinde olduğu “derin güçler” de AKP için seferber olmuş durumda. Doğu Perinçek ve Cem Uzan’ın ardından Mehmet Ağar’da AKP ve Erdoğan için açıktan topa girdi. Ağar, yeni parti kuracak isimleri tehdit etti.
[BoldMedya] 23.12.2019
BOLD-Son yıllarda AKP’nin gizli ittifak içinde olduğu “derin güçler” de AKP için seferber olmuş durumda. Doğu Perinçek ve Cem Uzan’ın ardından Mehmet Ağar’da AKP ve Erdoğan için açıktan topa girdi. Ağar, yeni parti kuracak isimleri tehdit etti.
[BoldMedya] 23.12.2019
Gergerlioğlu’ndan Soylu’ya tokat gibi cevap: Siz her devrin insanı oldunuz!
Ankara Emniyet Müdürlüğü’ndeki işkence iddialarını TBMM’de gündeme getiren HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tepki gösterdi. Soylu’nun tepkisine karşılık Gergerlioğlu, her zaman insan hakları savunucusu olduğunu vurgulayarak “Siz her devrin insanı oldunuz!” dedi.
BOLD-TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ankara Emniyeti’nde gözaltındaki kişilere işkence yapıldığını gündeme taşıdı. Gergerlioğlu, “Gözaltındakilerin çırılçıplak soyularak dövüldükleri söyleniyor. Karanlık bir odaya alınarak cinsel taciz de yapılmış, çıplak haldeyken” ifadelerini kullandı.
“MAKATA COP SOKULMASI KİBARCA NASIL ANLATILIR?”
TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergeleri “kaba ve yaralayıcı ifadeler” gerekçesiyle gündeme alınmayan Gergerlioğlu, “Makata cop sokulması kibarca nasıl anlatılır?” ifadesiyle durumun vahametini ortaya koydu.
Emniyet Genel Müdürlüğü İl Emniyet Müdürleri Toplantısı’nda konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun işkence iddialarına cevap verdi. Gergerlioğlu hakkında “FETÖ’nün TBMM’ye sızdırdığı bir milletvekili” ifadesiyle hakaret eden Soylu, “Türkiye insan haklarından yana olan duruşunda kararlıdır. İşkenceye sıfır tolerans milletimize taahhüdümüzdür.” İfadesi dikkat çekti.
Ankara Emniyetinde gözaltındaki şahıslara yönelik uygulanan işkence iddialarını araştıran Ankara Barosu, hazırladığı raporla işkence gerçeğini deşifre etmişti. Baronun raporuna rağmen işkence iddialarını görmezden gelen Bakan Soylu, insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu hedef alarak, “TBMM’deki sözde milletvekili” ifadesi kullandı.
“İŞKENCEYE KİMLİĞE BAKMAKSIZIN KARŞIYIM”
“Demokrasiyi kullanarak güvenlik açığı oluşturulmasına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuşan Soylu’ya Gergerlioğlu’ndan cevap geldi. “Ben her zaman insan hakları savunucusu oldum Soylu!” ifadesiyle sert çıkan Gergerlioğlu, “Siz her devre uyan bir insan oldunuz, yarın da değişirsiniz..!” dedi.
“İşkenceye kimliğe bakmaksızın karşıyım” diyen Gergerlioğlu, “İftiralarınız işkenceyi örtemez! Baro raporunu görmezden gelen tabii ki etiketlemeye, iftiraya sığınır” şeklinde konuştu.
[BoldMedya] 23.12.2019
BOLD-TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ankara Emniyeti’nde gözaltındaki kişilere işkence yapıldığını gündeme taşıdı. Gergerlioğlu, “Gözaltındakilerin çırılçıplak soyularak dövüldükleri söyleniyor. Karanlık bir odaya alınarak cinsel taciz de yapılmış, çıplak haldeyken” ifadelerini kullandı.
“MAKATA COP SOKULMASI KİBARCA NASIL ANLATILIR?”
TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergeleri “kaba ve yaralayıcı ifadeler” gerekçesiyle gündeme alınmayan Gergerlioğlu, “Makata cop sokulması kibarca nasıl anlatılır?” ifadesiyle durumun vahametini ortaya koydu.
Emniyet Genel Müdürlüğü İl Emniyet Müdürleri Toplantısı’nda konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun işkence iddialarına cevap verdi. Gergerlioğlu hakkında “FETÖ’nün TBMM’ye sızdırdığı bir milletvekili” ifadesiyle hakaret eden Soylu, “Türkiye insan haklarından yana olan duruşunda kararlıdır. İşkenceye sıfır tolerans milletimize taahhüdümüzdür.” İfadesi dikkat çekti.
Ankara Emniyetinde gözaltındaki şahıslara yönelik uygulanan işkence iddialarını araştıran Ankara Barosu, hazırladığı raporla işkence gerçeğini deşifre etmişti. Baronun raporuna rağmen işkence iddialarını görmezden gelen Bakan Soylu, insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu hedef alarak, “TBMM’deki sözde milletvekili” ifadesi kullandı.
“İŞKENCEYE KİMLİĞE BAKMAKSIZIN KARŞIYIM”
“Demokrasiyi kullanarak güvenlik açığı oluşturulmasına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuşan Soylu’ya Gergerlioğlu’ndan cevap geldi. “Ben her zaman insan hakları savunucusu oldum Soylu!” ifadesiyle sert çıkan Gergerlioğlu, “Siz her devre uyan bir insan oldunuz, yarın da değişirsiniz..!” dedi.
“İşkenceye kimliğe bakmaksızın karşıyım” diyen Gergerlioğlu, “İftiralarınız işkenceyi örtemez! Baro raporunu görmezden gelen tabii ki etiketlemeye, iftiraya sığınır” şeklinde konuştu.
[BoldMedya] 23.12.2019
Yine AKP yine lüks arabalar!
Ekonomik krizde işsiz kalan ve evine ekmek götüremediği için intihar edenlerin sayısı artarken, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) mensupları halkın vergileri ile servetlerine servet katıyor. Sosyal medyada paylaşılan lüks arabalar, havuzlu villalar, pahalı yurt dışı tatilleri ve pırıltılı hayat AKP'liler için artık sıradanlaştı.
Böyle olur 'Sosyetik muhafazakarların' kuzen buluşması
Adalet ve Kalkınma Partisi'nde (AKP) görev alan isimlerin kendileri, eşleri ve çocuklarının lüks ve şatafat içindeki hayatları sosyal medyada tartışılmaya devam ediyor.
AKP'lilerin çocuklarının bekârlığa veda, kına gecesi, düğün, mevlid, doğum, hamilelik, hoş geldin partisi gibi organizasyonlarda bir asgari ücretlinin ömrü boyunca kazanamayacağından daha fazla para harcanabiliyor.
AKP İZMİR İL BAŞKAN YARDIMCISININ LÜKS ARABALARI
Rant düzeni ile ihya edilen AKP'lilerin lüks hayatını fotoğraf kareleri ile ortaya koyan "AKP çocukları" isimli bir Twitter hesabında bu sefer AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Levent Duru Başaran’ın arabaları yer aldı.
Başaran’ın sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımların ve arkadaşlarıyla oluşturduğu grubun Instagram paylaşımları ifşa edildi.
Ferrari, Porsche gibi çok sayıda lüks ve spor arabanın yer aldığı mesajlar sosyal medyada en fazla paylaşılan mesajlar arasına girdi.
Lüks hayatlarını daha önce paylaşmaktan çekinmeyeni Başaran ve diğer AKP'li isimlerin bugün sosyal medya hesaplarını kapatması ise "manidar" bulundu.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Böyle olur 'Sosyetik muhafazakarların' kuzen buluşması
Adalet ve Kalkınma Partisi'nde (AKP) görev alan isimlerin kendileri, eşleri ve çocuklarının lüks ve şatafat içindeki hayatları sosyal medyada tartışılmaya devam ediyor.
AKP'lilerin çocuklarının bekârlığa veda, kına gecesi, düğün, mevlid, doğum, hamilelik, hoş geldin partisi gibi organizasyonlarda bir asgari ücretlinin ömrü boyunca kazanamayacağından daha fazla para harcanabiliyor.
AKP İZMİR İL BAŞKAN YARDIMCISININ LÜKS ARABALARI
Rant düzeni ile ihya edilen AKP'lilerin lüks hayatını fotoğraf kareleri ile ortaya koyan "AKP çocukları" isimli bir Twitter hesabında bu sefer AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı Levent Duru Başaran’ın arabaları yer aldı.
Başaran’ın sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımların ve arkadaşlarıyla oluşturduğu grubun Instagram paylaşımları ifşa edildi.
Ferrari, Porsche gibi çok sayıda lüks ve spor arabanın yer aldığı mesajlar sosyal medyada en fazla paylaşılan mesajlar arasına girdi.
Lüks hayatlarını daha önce paylaşmaktan çekinmeyeni Başaran ve diğer AKP'li isimlerin bugün sosyal medya hesaplarını kapatması ise "manidar" bulundu.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Geçilmeyen köprünün parası Çin'e gidecek
Araba geçiş garantisi sebebiyle her yıl Hazine'den 1 milyar liraya yakın para aktarılan Yavuz Sultan Köprüsü'nün çoğunluk hisseleri Çinli firmalara devrediliyor. Bundan böyle geçilmeyen her araba için Hazine'nin ödeyeceği para Çin'e gidecek.
Çin merkezli altı şirketten oluşan konsorsiyum, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu inşâ eden İbrahim Çeçen (IC) Holding İtalyan Astaldi ortaklığındaki ICA’nın yüzde 51'lik payını 659,13 milyon dolara satın alacak.
Yavuz Sultan Selim Köprüsü'ne (3’üncü köprü) verilen geçiş garantileri tutturulamadığı için 2018 yılında 1,1 milyar lira Hazine tarafından ICA'ya aktarılmıştı.
REKABET KURULU'NA MÜRACAAT ETTİ
ICA'nın ortağı IC İçtaş İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. bugün Rekabet Kurulu’na konsorsiyumun İtalyan ortağı Astaldi’nin Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ndeki hisselerini devralmak için müracaat etti.
ICA konsorsiyumunun yüzde 33’ü Astaldi’ye yüzde 67’si IC Içtaş’a ait.
IC İçtaş, İtalyan inşaat şirketi Astaldi ile birlikte kurduğu ICA konsorsiyumu ile Yavuz Sultan Selim Köprüsünü inşâ etmiş, işletme haklarını devralmıştı. 26 Ağustos 2016'da hizmet vermeye başlayan köprü için günlük 135 bin taşıt geçiş garantisi verilmişti. Ancak geride kalan üç yıllık zaman zarfında günlük trafik garantinin 3'te birine bile ulaşmadı.
ÇİN'DEN 6 ŞİRKET ORTAK BİR FON KURACAK
Çin’in dev şirketlerinden oluşan konsorsiyumda Sichuan Expressway, Zhejiang Expressway, Jiangsu Expressway, Anhui Expressway, China Merchants Expressway ve China Merchants United Development şirketleri yer alıyor.
Anhui Expressway halka açık bir şirket olduğu için Çin’in kamuyu aydınlatma platformuna bir açıklama yaptı.
Açıklamada ICA'nın yüzde 51 hissesi için 659,13 milyon dolar ödeneceği belirtildi.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Çin merkezli altı şirketten oluşan konsorsiyum, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu inşâ eden İbrahim Çeçen (IC) Holding İtalyan Astaldi ortaklığındaki ICA’nın yüzde 51'lik payını 659,13 milyon dolara satın alacak.
Yavuz Sultan Selim Köprüsü'ne (3’üncü köprü) verilen geçiş garantileri tutturulamadığı için 2018 yılında 1,1 milyar lira Hazine tarafından ICA'ya aktarılmıştı.
REKABET KURULU'NA MÜRACAAT ETTİ
ICA'nın ortağı IC İçtaş İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. bugün Rekabet Kurulu’na konsorsiyumun İtalyan ortağı Astaldi’nin Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ndeki hisselerini devralmak için müracaat etti.
ICA konsorsiyumunun yüzde 33’ü Astaldi’ye yüzde 67’si IC Içtaş’a ait.
IC İçtaş, İtalyan inşaat şirketi Astaldi ile birlikte kurduğu ICA konsorsiyumu ile Yavuz Sultan Selim Köprüsünü inşâ etmiş, işletme haklarını devralmıştı. 26 Ağustos 2016'da hizmet vermeye başlayan köprü için günlük 135 bin taşıt geçiş garantisi verilmişti. Ancak geride kalan üç yıllık zaman zarfında günlük trafik garantinin 3'te birine bile ulaşmadı.
ÇİN'DEN 6 ŞİRKET ORTAK BİR FON KURACAK
Çin’in dev şirketlerinden oluşan konsorsiyumda Sichuan Expressway, Zhejiang Expressway, Jiangsu Expressway, Anhui Expressway, China Merchants Expressway ve China Merchants United Development şirketleri yer alıyor.
Anhui Expressway halka açık bir şirket olduğu için Çin’in kamuyu aydınlatma platformuna bir açıklama yaptı.
Açıklamada ICA'nın yüzde 51 hissesi için 659,13 milyon dolar ödeneceği belirtildi.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Tutuklu kadın gazeteci konuştu
Tutuklu gazeteciler Ruken Demir ve Melike Aydın, TGS avukatına cezaevine girerken ve sonrasında yaşadıklarını anlattı: Çıplak arama, darp, küfür, ajanlık dayatması...
Türkiye Gazeteciler Sendikası avukatı Ülkü Şahin, geçtiğimiz günlerde tutuklanan ve İzmir Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na götürülen Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Ruken Demir ve Jinnews muhabiri Melike Aydın ile görüştü. Aydın ve Demir avukata, kendisini darp eden polislere doktorun ‘aslan parçalarım’ dediğini, çıplak aramaya ve küfre maruz kaldıklarını anlattı.
‘DOKTOR SADECE TERS KELEPÇE RAPORU YAZDI’
Sabaha karşı eve yapılan baskın ile gözaltına alındıklarını, gazeteci olduklarını defalarca söyledikleri halde polislerin kendilerine ısrarla “terörist” şeklinde ithamlarda bulunduğunu söylediler.
Ruken Demir, kendisine sıkı bir şekilde ters kelepçe yapıldığını, kelepçelenirken darp edildiğini söyledi. Demir, Alsancak Devlet Hastanesinde adli muayenede boyun ve bilek bölgesinde oluşan darp yerlerindeki şişkinlikleri gösterdiğinde ise doktorun, “Sen direnmesen aslan parçalarım böyle yapmazdı” şeklinde sözler söylediğini ve sadece ters kelepçe nedeniyle rapor yazıldığını anlattı.
‘EVDE ARATMAZSAN NEZARETTE DÖRT KİŞİ ARAR’
Demir ve Aydın, kendilerine çıplak aramanın dayatıldığını da anlattı. Ruken Demir, aramaya direndiğinde polis memuru tarafından, “Evde aratmazsan nezarette 4 kişi arar” şeklinde tehdit edildiğini belirtti. Melike Aydın da cezaevinde kendisine çıplak arama yapıldığını, iç çamaşırlarına kadar aradıklarını söyledi.
‘AJANLIK TEKLİF ETTİLER’
Gazeteciler, ifade işlemi öncesinde polislerin kendilerini “sohbet” dedikleri hukuka aykırı ifade işlemine aldıklarını, burada ve sonrasında defalarca ajanlık teklif ettiklerini, gazeteye geri dönüp polisle iş birliği yapmaları halinde tutuklanmayacaklarını söylediklerini de aktardı.
GARDİYANLAR KOĞUŞLARINA ÇÖP ATTIRIYOR
Cezaevinde gardiyanların, adli mahkumları siyasilere kışkırtmaya çalıştıklarını, adlileri siyasilerin koğuşlarına çöp atmaya gardiyanların teşvik ettiğini belirttiler. Yine gardiyanların kendilerine Kürtçe son derece ağır ve cinsiyetçi küfürler ettiğini söylediler. Ayrıca tutuklu gazeteciler, cezaevi yönetimi ile görüşemediklerini mektup gidip gelmediğini, hastane sevklerinin uzun süredir yapılmadığını sosyal aktivite yaptırılmadığını ve tüm eşyalarını yerlere dökerek aramalar yapıldığını ifade ettiler.
EVRENSEL YASAK, ATV İZLETİLİYOR
Aydın ve Demir ayrıca, aileleri tarafından gönderilen montu havalar soğumasına rağmen vermediklerini, Yeni Yaşam, Evrensel ve BirGün gazetelerinin verilmediğini, televizyonda ATV ve Beyaz TV izlemek zorunda bırakıldıklarını da aktardı.
Sadece yaptıkları haberlerden tutuklandıklarını, hasta tutsaklar ve cezaevlerindeki açlık grevi sürecinde mahkumların aileleri ile yaptıkları telefon görüşmelerinin ve kadın cinayetleri için yaptıkları haberlerin sorulduğunu belirttiler. Kaz Dağları haberleri ile yeni bir Gezi mi yaratmaya çalıştıkları türünden yönlendirici sorulara maruz kaldıklarını belirttiler.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Türkiye Gazeteciler Sendikası avukatı Ülkü Şahin, geçtiğimiz günlerde tutuklanan ve İzmir Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na götürülen Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Ruken Demir ve Jinnews muhabiri Melike Aydın ile görüştü. Aydın ve Demir avukata, kendisini darp eden polislere doktorun ‘aslan parçalarım’ dediğini, çıplak aramaya ve küfre maruz kaldıklarını anlattı.
‘DOKTOR SADECE TERS KELEPÇE RAPORU YAZDI’
Sabaha karşı eve yapılan baskın ile gözaltına alındıklarını, gazeteci olduklarını defalarca söyledikleri halde polislerin kendilerine ısrarla “terörist” şeklinde ithamlarda bulunduğunu söylediler.
Ruken Demir, kendisine sıkı bir şekilde ters kelepçe yapıldığını, kelepçelenirken darp edildiğini söyledi. Demir, Alsancak Devlet Hastanesinde adli muayenede boyun ve bilek bölgesinde oluşan darp yerlerindeki şişkinlikleri gösterdiğinde ise doktorun, “Sen direnmesen aslan parçalarım böyle yapmazdı” şeklinde sözler söylediğini ve sadece ters kelepçe nedeniyle rapor yazıldığını anlattı.
‘EVDE ARATMAZSAN NEZARETTE DÖRT KİŞİ ARAR’
Demir ve Aydın, kendilerine çıplak aramanın dayatıldığını da anlattı. Ruken Demir, aramaya direndiğinde polis memuru tarafından, “Evde aratmazsan nezarette 4 kişi arar” şeklinde tehdit edildiğini belirtti. Melike Aydın da cezaevinde kendisine çıplak arama yapıldığını, iç çamaşırlarına kadar aradıklarını söyledi.
‘AJANLIK TEKLİF ETTİLER’
Gazeteciler, ifade işlemi öncesinde polislerin kendilerini “sohbet” dedikleri hukuka aykırı ifade işlemine aldıklarını, burada ve sonrasında defalarca ajanlık teklif ettiklerini, gazeteye geri dönüp polisle iş birliği yapmaları halinde tutuklanmayacaklarını söylediklerini de aktardı.
GARDİYANLAR KOĞUŞLARINA ÇÖP ATTIRIYOR
Cezaevinde gardiyanların, adli mahkumları siyasilere kışkırtmaya çalıştıklarını, adlileri siyasilerin koğuşlarına çöp atmaya gardiyanların teşvik ettiğini belirttiler. Yine gardiyanların kendilerine Kürtçe son derece ağır ve cinsiyetçi küfürler ettiğini söylediler. Ayrıca tutuklu gazeteciler, cezaevi yönetimi ile görüşemediklerini mektup gidip gelmediğini, hastane sevklerinin uzun süredir yapılmadığını sosyal aktivite yaptırılmadığını ve tüm eşyalarını yerlere dökerek aramalar yapıldığını ifade ettiler.
EVRENSEL YASAK, ATV İZLETİLİYOR
Aydın ve Demir ayrıca, aileleri tarafından gönderilen montu havalar soğumasına rağmen vermediklerini, Yeni Yaşam, Evrensel ve BirGün gazetelerinin verilmediğini, televizyonda ATV ve Beyaz TV izlemek zorunda bırakıldıklarını da aktardı.
Sadece yaptıkları haberlerden tutuklandıklarını, hasta tutsaklar ve cezaevlerindeki açlık grevi sürecinde mahkumların aileleri ile yaptıkları telefon görüşmelerinin ve kadın cinayetleri için yaptıkları haberlerin sorulduğunu belirttiler. Kaz Dağları haberleri ile yeni bir Gezi mi yaratmaya çalıştıkları türünden yönlendirici sorulara maruz kaldıklarını belirttiler.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Jailed Journos açıkladı: İşte yeni yıla hapiste girecek gazeteciler listesi
Tutuklu gazetecileri yakından takip eden ve yaşadıklarını kamuoyu ile paylaşan Jailed Journos (JJ) yeni yıla sevdiklerinden ayrı, cezaevinde girecek gazeteciler listesini hazırladı.
Cezaevinde bulunan gazetecileri yakından takip eden ve hikayelerini kamuoyu ile paylaşan Jailed Journos (JJ) tutuklu gazetecilerle ilgili 2019’un son günlerine yaklaşırken son durum raporu yayınladı.
Jailed Journos Yeni yıla sayılı günler kala, Türkiye’de cezaevinde olan gazetecilerin listesini yayınladı. Mevcut listeler tekrar taranarak hazırlanan liste karmaşayı da ortadan kaldıracak nitelikte. Liste 29 Aralık’a kadar son şekli verilerek kamuoyuna açıklanacak.
Tutuklu 101 gazetecinin isminin bulunduğu listede, gazetecilerin isimlerinin yayında ne zaman tutuklandıkları, çalıştıkları kurum ve tutuldukları cezaevi bilgileri de yer alıyor. JJ, takipçilerinden unutulan isimleri bildirmeleri için jailedjournos@gmail.com adresinden kendilerine ulaşmalarını istedi.
CEZAEVİNDEKİ GAZETECİLERİN LİSTESİ
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Cezaevinde bulunan gazetecileri yakından takip eden ve hikayelerini kamuoyu ile paylaşan Jailed Journos (JJ) tutuklu gazetecilerle ilgili 2019’un son günlerine yaklaşırken son durum raporu yayınladı.
Jailed Journos Yeni yıla sayılı günler kala, Türkiye’de cezaevinde olan gazetecilerin listesini yayınladı. Mevcut listeler tekrar taranarak hazırlanan liste karmaşayı da ortadan kaldıracak nitelikte. Liste 29 Aralık’a kadar son şekli verilerek kamuoyuna açıklanacak.
Tutuklu 101 gazetecinin isminin bulunduğu listede, gazetecilerin isimlerinin yayında ne zaman tutuklandıkları, çalıştıkları kurum ve tutuldukları cezaevi bilgileri de yer alıyor. JJ, takipçilerinden unutulan isimleri bildirmeleri için jailedjournos@gmail.com adresinden kendilerine ulaşmalarını istedi.
CEZAEVİNDEKİ GAZETECİLERİN LİSTESİ
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Türkiye krizde değil, ekonomik buhran içinde
“Yaşadığımız bir kriz mi , yoksa bir buhran mı?
Karar gazetesi yazarı İbrahim Kahveci, bugünkü yazısında “Yaşadığımız bir kriz mi , yoksa bir buhran mı?” sorusunu yöneltiyor ve “Sorunun cevabını bulamazsak çözüme de ulaşamayız. Eğer yaşadığımızın bir ekonomik kriz olduğunu dahi kabullenmekte zorluk çekiyorsak, buhrana yönelik dönüşüm ve değişim reformlarını hiç yapamayız. Zaten yapamıyoruz da” ifadelerini kullanıyor.
Yaşanılan son krizin yıl başında değil, yıl ortasında başladığını belirten Kahveci, şunları söylüyor:
“2018 yılı III. dönem yüzde 2,3 büyüme görülse de aslında kriz başlamıştı. Böylece 2018 III ve IV ila 2019 I ve II dönemlerde ekonomi bir önceki aynı döneme göre yüzde -1,06 küçüldü. Yıllık olarak ise 2018 yılını yüzde 2,83 büyüme ile kapattıktan sonra muhtemelen 2019 yılını da küçük bir büyüme ile kapatacağız. (2019 yılı ilk 3 dönem itibari ile yıllık küçülme sadece yüzde -0,66) O zaman neden bu kadar ağır bir kriz edebiyatı yapıyoruz. Hatta bırakın krizi, bunun bir ekonomik buhran olduğunu ileri sürüyoruz? Burada elbette TÜİK’in hesap sisteminin önemli etkileri bulunmaktadır.”
Sanayi üretim endeksi 2019 III. çeyrekte iki yıl öncesi olan 2017 III. çeyreğe göre sadece yüzde 0,8 artış gösterdiğini söyleyen Kahveci, “Ama GSYH hesabında sanayi sektörü büyümesi 2017 III. çeyreğe göre yüzde 2,72. Bir başka örnek ise sanayi üretimi ve elektrik tüketimi: EPDK verilerine göre lisanslı elektrik tüketimi ocak-eylül 2019’da yüzde -2,50 azalıyor. Sanayi sektöründe kullanılan elektrik ise yine aynı dönemde yüzde -5,23 düşüyor. Ama diğer yandan bakıyorsunuz ki, ocak-eylül 2019 toplamında sanayi üretimi sadece yüzde -2,67 azalmış. Elektrik tüketimi yüzde 5,23 azalırken sanayi üretimi yüzde 2,67 azalıyor. Aynı sanayi üretimi GSYH hesabında ocak-eylül döneminde sadece yüzde -1,67 azalıyor” diyor.
“Ekonomiyi toparladık, iyi veriler geliyor” denilen son üç aya ilişkin veriler paylaşan Kahveci, “Ekim ayında elektrik tüketimi yüzde -0,97 ve kasım ayında da yüzde -1,08 yine düşmüş. Nitekim benzer sonuçlar kısmen ihracat rakamlarından da geliyor. Son üç ayda (Eylül-Ekim-Kasım) ihracat 45 milyar 593 milyon dolar ile sadece ve sadece yüzde 0,06 artı (26 milyon dolar)” bilgilerini veriyor.
Son bir yılda 607 bin kişinin işsiz kaldığına dikkat çeken Kahveci, “Buna ek olarak işgücü piyasasına yeni gelen 210 bin kişi de direkt işsizler hanesine yazılmış oluyor ve böylece toplam işsiz sayısı 817 bin kişi artarak 4 milyon 553 bin kişiye çıkıyor. Ülkemizde yapısal bir işsizlik vardır ve mevcut kredili büyümeler bu işsizliği azaltmadığı gibi kronik şekilde artırmaktadır” diyor.
Önce kriz döneminde gelirin hızla düştüğünü ve ardından bunalım döneminde “düşük gelir-yüksek işsizlik” yaşandığını ifade eden Kahveci, şöyle devam ediyor:
“Evet, ekonomide kamu kaynakları ve şeffaf olmayan bir MB-Kamu Bankaları eliyle şişkinlik oluşturduk. Buna rağmen çarklar hala çok geride. Ama riskler giderek artıyor.
Hangi açıdan alırsanız alın kaynakların verimli kullanılmadığı ve asla da kullanılamayacağı bir süreçteyiz.
Bu yol bizi giderek artan refaha değil, giderek daha fazla bunaltan bir uzun döneme taşımaktadır.
Net olarak artık şunu görmeliyiz: Türkiye basit bir ekonomik kriz değil, derin bir ekonomik BUHRAN içindedir.”
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Karar gazetesi yazarı İbrahim Kahveci, bugünkü yazısında “Yaşadığımız bir kriz mi , yoksa bir buhran mı?” sorusunu yöneltiyor ve “Sorunun cevabını bulamazsak çözüme de ulaşamayız. Eğer yaşadığımızın bir ekonomik kriz olduğunu dahi kabullenmekte zorluk çekiyorsak, buhrana yönelik dönüşüm ve değişim reformlarını hiç yapamayız. Zaten yapamıyoruz da” ifadelerini kullanıyor.
Yaşanılan son krizin yıl başında değil, yıl ortasında başladığını belirten Kahveci, şunları söylüyor:
“2018 yılı III. dönem yüzde 2,3 büyüme görülse de aslında kriz başlamıştı. Böylece 2018 III ve IV ila 2019 I ve II dönemlerde ekonomi bir önceki aynı döneme göre yüzde -1,06 küçüldü. Yıllık olarak ise 2018 yılını yüzde 2,83 büyüme ile kapattıktan sonra muhtemelen 2019 yılını da küçük bir büyüme ile kapatacağız. (2019 yılı ilk 3 dönem itibari ile yıllık küçülme sadece yüzde -0,66) O zaman neden bu kadar ağır bir kriz edebiyatı yapıyoruz. Hatta bırakın krizi, bunun bir ekonomik buhran olduğunu ileri sürüyoruz? Burada elbette TÜİK’in hesap sisteminin önemli etkileri bulunmaktadır.”
Sanayi üretim endeksi 2019 III. çeyrekte iki yıl öncesi olan 2017 III. çeyreğe göre sadece yüzde 0,8 artış gösterdiğini söyleyen Kahveci, “Ama GSYH hesabında sanayi sektörü büyümesi 2017 III. çeyreğe göre yüzde 2,72. Bir başka örnek ise sanayi üretimi ve elektrik tüketimi: EPDK verilerine göre lisanslı elektrik tüketimi ocak-eylül 2019’da yüzde -2,50 azalıyor. Sanayi sektöründe kullanılan elektrik ise yine aynı dönemde yüzde -5,23 düşüyor. Ama diğer yandan bakıyorsunuz ki, ocak-eylül 2019 toplamında sanayi üretimi sadece yüzde -2,67 azalmış. Elektrik tüketimi yüzde 5,23 azalırken sanayi üretimi yüzde 2,67 azalıyor. Aynı sanayi üretimi GSYH hesabında ocak-eylül döneminde sadece yüzde -1,67 azalıyor” diyor.
“Ekonomiyi toparladık, iyi veriler geliyor” denilen son üç aya ilişkin veriler paylaşan Kahveci, “Ekim ayında elektrik tüketimi yüzde -0,97 ve kasım ayında da yüzde -1,08 yine düşmüş. Nitekim benzer sonuçlar kısmen ihracat rakamlarından da geliyor. Son üç ayda (Eylül-Ekim-Kasım) ihracat 45 milyar 593 milyon dolar ile sadece ve sadece yüzde 0,06 artı (26 milyon dolar)” bilgilerini veriyor.
Son bir yılda 607 bin kişinin işsiz kaldığına dikkat çeken Kahveci, “Buna ek olarak işgücü piyasasına yeni gelen 210 bin kişi de direkt işsizler hanesine yazılmış oluyor ve böylece toplam işsiz sayısı 817 bin kişi artarak 4 milyon 553 bin kişiye çıkıyor. Ülkemizde yapısal bir işsizlik vardır ve mevcut kredili büyümeler bu işsizliği azaltmadığı gibi kronik şekilde artırmaktadır” diyor.
Önce kriz döneminde gelirin hızla düştüğünü ve ardından bunalım döneminde “düşük gelir-yüksek işsizlik” yaşandığını ifade eden Kahveci, şöyle devam ediyor:
“Evet, ekonomide kamu kaynakları ve şeffaf olmayan bir MB-Kamu Bankaları eliyle şişkinlik oluşturduk. Buna rağmen çarklar hala çok geride. Ama riskler giderek artıyor.
Hangi açıdan alırsanız alın kaynakların verimli kullanılmadığı ve asla da kullanılamayacağı bir süreçteyiz.
Bu yol bizi giderek artan refaha değil, giderek daha fazla bunaltan bir uzun döneme taşımaktadır.
Net olarak artık şunu görmeliyiz: Türkiye basit bir ekonomik kriz değil, derin bir ekonomik BUHRAN içindedir.”
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Ankara Emniyeti'ndeki insanlık dışı işkenceleri anlattı
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde gözaltında tutulanlara yönelik işkence iddialarını anlattı.
Gözaltındaki eski Adalet Bakanlığı çalışanı 46 kişi ve eski başbakanlık çalışanı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağduru kişilerin işkence gördüğünü belirten Gergerlioğlu, “Bana gelen bilgilere göre kişiler karanlık odaya götürülüyor, çırılçıplak soyuluyor, diz üstü çöktürülüyor, aşırı bir biçimde darp ediliyor, çıplak kişilere cinsel taciz yapılıyordu. Sorguya alınan kişilere odadaki şişeler gösteriliyor ve konuşmazsan bunları yağladık, kullanırız dediği belirtiliyor.” ifadelerini kullanıyor.
Ahval'in Podcast yayınına konuşan ve bu iddiaları yetkililere sorduğunu ancak henüz cevap alamadıklarını belirten Gergerlioğlu, şunları söyledi:
Listen to "Gergerlioğlu, Ankara Emniyeti’ndeki işkence iddialarını anlattı: Önce karanlık odaya götürüyorlar..." on Spreaker.
“Halen gözaltındaki kişiler Ankara Emniyeti’nde. Ankara Barosu’ndaki dört avukat gözaltındaki kişilerle görüştü ve işkence iddialarını doğruladı. Yapılması gereken kötü muamelede bulunan kişiler hakkında idari ve adli işlem yapılması, görevden el çektirilmesi. İşkence iddialarına ilişkin rapor hazırlanması. Türkiye’de maalesef işkence artıyor. İşkence iddiaları, OHAL döneminde gittikçe artan bir hâl aldı, Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde bu iddiaların artmasını manidar buluyoruz. Gerek ulusal gerek uluslararası kurumları bu konuya müdahil olmaya çağırıyoruz.”
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Gözaltındaki eski Adalet Bakanlığı çalışanı 46 kişi ve eski başbakanlık çalışanı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağduru kişilerin işkence gördüğünü belirten Gergerlioğlu, “Bana gelen bilgilere göre kişiler karanlık odaya götürülüyor, çırılçıplak soyuluyor, diz üstü çöktürülüyor, aşırı bir biçimde darp ediliyor, çıplak kişilere cinsel taciz yapılıyordu. Sorguya alınan kişilere odadaki şişeler gösteriliyor ve konuşmazsan bunları yağladık, kullanırız dediği belirtiliyor.” ifadelerini kullanıyor.
Ahval'in Podcast yayınına konuşan ve bu iddiaları yetkililere sorduğunu ancak henüz cevap alamadıklarını belirten Gergerlioğlu, şunları söyledi:
Listen to "Gergerlioğlu, Ankara Emniyeti’ndeki işkence iddialarını anlattı: Önce karanlık odaya götürüyorlar..." on Spreaker.
“Halen gözaltındaki kişiler Ankara Emniyeti’nde. Ankara Barosu’ndaki dört avukat gözaltındaki kişilerle görüştü ve işkence iddialarını doğruladı. Yapılması gereken kötü muamelede bulunan kişiler hakkında idari ve adli işlem yapılması, görevden el çektirilmesi. İşkence iddialarına ilişkin rapor hazırlanması. Türkiye’de maalesef işkence artıyor. İşkence iddiaları, OHAL döneminde gittikçe artan bir hâl aldı, Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde bu iddiaların artmasını manidar buluyoruz. Gerek ulusal gerek uluslararası kurumları bu konuya müdahil olmaya çağırıyoruz.”
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Skandal üstüne skandal!
"Sular akmıyor, lağımdan pislik fışkırıyor, fareler cirit atiyor. Uyuz salgını başladı. Cezaevi doktorunun ve yönetimin ilgilenmediği hastalık hızla yayılırken tedavi için çok geç kalındı." Bu satırlar Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi'nde bir tutuklu tarafından kaleme alınan mektupta geçiyor. Mustafa Yaşar'ın cezaevi müdürlüğüne getirilmesi ile artan sistematik işkencenin anlatıldığı mektubu yayımlıyoruz.
SAMANYOLUHABER | ÖZEL- Bir mahkûmun dövülerek öldürüldüğü, bir mahkumun tecavüze uğradığı Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi’nde skandal üstüne skandal yasanıyor.
Samanyoluhaber'e ulaşan bir tutuklu mektubu Kepsut'ta insan hakları ve mahkûm haklarının nasıl ayaklar altına alındığı gözler önüne serdi.
"BU ZULME SON VERİLMESİ İÇİN HAREKETE GEÇİN" ÇAĞRISI
Mektubu gönderen tutuklu can güvenliğinden endişe ettiğ için isminin mahfuz kalmasını istedi.
Mektupta Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Hakları Komisyonu'nun yanı sıra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), İyi Parti ve Saadet Partisi ile İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der ve Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) gibi sivil toplum kuruluşlarına "Bu zulme son verilmesi için harekete geçin." çağrısında bulunuldu.
Samanyoluhaber'e ulaşan mektup:
"İnsan hakları ihlallerinin zirveye çıktığı cezaevinde 28 ranzanın bulunduğu koğuşlarda 47-48 mahkûm ve tutuklu kalıyor.
10 metrekarelik odalarda 7 kişi kalırken 3 kişi yerde yatıyor.
Adım atacak yerin kalmadığı odalarda nefes alabilmek için pencereler soğuk kış günlerinde bile açık bırakılıyor.
İnsanlık dışı bir ortamın o hâkim olduğu cezaevinde sık sık su kesintisi yaşanıyordu. Son günlerde arıza sebebiyle günlerdir sular akmıyor.
Temizlik sıkıntısı bas gösterirken bunların üstüne kanalizasyon sistemi tıkandı. Tuvaletlerin tıkandığı kopuşlarda mahkûmlar en temel ihtiyaçlarını gidermek sıkıntısı yaşadı.
Türkiye-İzlanda maçının oynandığı akşam defalarca infaz koruma memurlarına durum aktarıldı, ancak nöbetçi baş gardiyan, “Yapacağımız birşey yok, yarın bakacağız.” şeklinde skandal bir cevap verdi.
Hijyen sıkıntısının had safhaya ulaştığı koğuşlarda fareler ortaya çıkarken, mahkûmlarda çeşitli hastalıklar baş gösterdi.
ONLARCA MAHKÛM UYUZ OLDU!
Yönetimin birçok sıkıntıyı umursamadığı Kepsut Cezaevi’nde uyuz salgını çıktı.
Onlarca mahkûm uyuz hastalığına yakalandı. Cezaevi doktorunun ve yönetimin ilgilenmediği hastalık hızla yayılırken tedavi için çok geç kalındı.
Çoğu zaman revire çıkmak için haftalarca, aylarca beklenen cezaevinde onlarca mahkûm kanser, şeker, tansiyon, kalp vb. kalıcı hastalıklara yakalanıyor. Doktora ulaşmak, hastaneye sevk konusunda büyük sıkıntı yasanıyor.
Nezle, grip gibi hastalıklar hiç önemsenmiyor. Bu rahatsızlıklar için revire çıkmak mümkün değil.
Birçok problemde olduğu gibi sağlıktaki sorunlar da ancak cezaevi savcılığı ya da infaz hâkimlerine şikâyet edilince dikkate alınıyor.
Haftalardır ilgilenilmeyen birçok mahkûmdaki kaşıntının uyuz hastalığı olduğu savcının devreye girmesiyle anlaşılabildi.
Kaşıntı şikâyetiyle gelenlere “uyuz değil” diyerek etkisiz ilaçlarla tedavi uygulayan cezaevi doktoru, iş işten geçince uyuz teşhisi koydu!
20 Kasım 2019 itibarıyla şikâyeti olanları tek tek çağıran doktor, acil müdahale yerine ilaç getirtmeye çalısıyoruz, iki gün sonra tekrar çağıracağım, tedaviye başlayacağız.” diyerek akıl almaz umursamazlığını sürdürdü.
Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi Müdürü Mustafa Yaşar, mahkûmlara içme suyunu kısıtlama kararı aldı. Yaşar özellikle Hizmet Hareketi'ne yönelik cadı avında tutuklanan ya da hapis cezasına çarptırılanlara karşı sistematik işkence uyguluyor. Cezaevinde sürekli koğuşlar basılırken birçok kişinin yeri sürekli değiştiriliyor.
BUZ GİBİ HAVADA ASKER DÜZENDE SAYIM
Akşamları sayımın koğuş isinde yapıldığı cezaevinde sabah 8'deki sayımda ise adeta işkence çektiriliyor. Hava sıcaklığının sıfıra doğru indiği Kepsut’ta mahkûmlar koğuşun avlusuna çıkarılıp buz gibi havada dakikalarca bekletiliyor.
Ayrıca coğu cezaevinin aksine mahkûmlar ayakta yan yana dizilerek askeri düzendeki gibi sayı saydırılmak suretiyle sayım yapılıyor.
İnsan ve mahkûm haklarına aykırı uygulamaya tepki gösterenlere hakaret ediliyor, darp edilen bun insanlar “disiplin işlemi” adı altında hücreye atılıyor.
SICAK SU YOK, 5 DAKİKA BANYO HAKKI
İnsani tüm ihtiyaçlardan mahrum edilen tutuklu ve hükümlülere haftada sadece iki gün 3’er saat sıcak su veriliyor. Bu durumda yaklaşık 50 mahkûmun her biri 5-6 dakika içinde banyosunu yapmak mecburiyetinde bırakılıyor.
Çoğu zaman sıcak su tazyikli akmadığı için duş başlığına çıkamıyor, kovaya doldurulup maşrapayla banyo yapılabiliyor. Bazen sıcak su gününde, banyo saatinde sular kesiliyor, mahkûmlar şahsi temizliğini yapamıyor.
AÇIK GÖRÜŞ İŞKENCESİ
Mahkûmların ayda bir yararlanabildiği aileleriyle açık görüşleri ise eziyetle geçiyor. Çoğu cezaevinde 1 saat olan açık görüşler Kepsut’taki Balikesir L Tipi Cezaevi’nde 45 dakika ile sınırlı tutuluyor.
Ancak, bazı infaz koruma memurlarının olumsuz tavırları sebebiyle bu süreden de çalınıyor, görüş 20-30 dakikaya kadar düşürülüyor.
Görüş öncesi sayım, üst araması gibi uygulamalarla mahkûmların görüş süresi adeta çalınırken kilometrelerce uzaktan, şehir dışından gelen ailelere zulmediliyor.
50 mahkûm, yakınlarıyla birlikte 200-250 kişi bir salona sıkış-tepiş sokulurken büyük bir curcuna yaşatılıyor, ziyaretçilerin bir kısmı oturacak sandalye bile bulamıyor.
MAHKUM EŞLERİNİN BAŞINA AHLAK BEKÇİLİĞİ!
Aynı aileden birlikte hapis yatan mahkûmların görüş hakları da gasp edildi. 2019 yılı nisan ayı öncesinde cezaevinde bulunan eşler, kardeşler, baba-çocuk hem dış görüş hem is görüş yapabilirken 8 aydır sadece tek görüş yapabiliyorlar.
Cezaevinde yatan eşiyle görüşebilen bir anne, o hafta dışarıdan gelen çocuklarıyla görüşemiyor.
İnsan hakları ve mahkûm haklarına aykırı uygulamayla aile bütünlüğüne darbe vuruluyor. İç görüş yapan eşler ise yan yana oturtulmuyor, masada karşılıklı oturtulurken, el ele tutuşmaları kadın infaz koruma memurlarınca engelleniyor.
Ayrıca kurallara uyan mahkûmlara ödül hakları verilmiyor. Birçok sorunda olduğu gibi ödül konusunda da personel yetersizligi bahane ediliyor.
KİTAP VE GİYSİLERE BİLE SINIRLAMA
Cezaevi idaresinin akıl almaz uygulamaları arasında kitap sınırı da bulunuyor. Bir mahkûma, yakını 5 kitap gönderebiliyor. Bu keyfi uygulama kıyafetlerde de uygulanıyor.
Mahkûmlar, eşofman, tişört, kazak, ayakkabı gibi temel ihtiyaçlarından ancak bir-iki tanesini alabiliyor. Fazla olan giysiler ise, depo yerine çöpe gönderiliyor.
YEMEKLER YETERSİZ, KAHVALTILIK TEK ÇEŞİT
Balikesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nde mahkûmlar adeta açlığa mahkûm ediliyor. Yemekler son derece az veriliyor. Tek çeşit kahvaltılık bırakılıyor.
Sadece birer yumurta ya da mini krem peynir gibi kahvaltılık verilirken mahkûmlar kuru ekmekle karnını doyurmaya çalışıyor. Maddi durumu iyi olanlar ise kantinden alabildikleriyle hayatta kalmaya çalışırken durumu iyi olmayanlar büyük zorluk yaşıyor.
Öğle ve akşam yemekleri ise son derece yetersiz veriliyor. Genelde iki çeşit yemek gelirken bir mahkûma düşen bir kepçe çorba çorba vera yemek birkaç kaşıkta bitiyor.
Yaz-kış haftanin hemen her günü ıspanak, patates, fasulye, bulgur, erişte gibi aynı yemekler pişiriliyor.
Daha birçok sıkıntının yaşandığı cezaevi yönetimin duyarsızlığı ise artık sıradanlaştı. Yüzlerce, binlerce dilekçeye hiç cevap bile verilmezken, cezaevlerindeki rutin haklardan müdür görüşünü yapmak ise adeta imkânsız.
SORUŞTURMALARIN ÜSTÜ KAPATILIYOR
Önemli problemi olanların müdür görüşü taleplerine aylarca cevap verilmiyor. Görüş yapanların ise bir sorunlarının çoğu çözülemiyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER), Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) başta olmak üzere birçok resmi kuruma yapılan şikâyetler ise sonuçsuz kalıyor. İnfaz savcılığı, cezaevi savcılığının başlattığı birçok soruşturma işi yokuşa sürdürülerek kapatılıyor.
Savcılar soruşturma için mahkûm çağırttığında cezaevi idaresi, yeni gelen ve sorunları bilmeyen mahkûmları özellikle seçerek savcıya gönderiyor.
Dolayısıyla soruşturmalar yeterince iyi yapılmadığından sonuçsuz kalması sağlanıyor, soruşturmaların üstü kapatılıyor."
(İsmi mahfuz bir tutuklu)
Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
SAMANYOLUHABER | ÖZEL- Bir mahkûmun dövülerek öldürüldüğü, bir mahkumun tecavüze uğradığı Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi’nde skandal üstüne skandal yasanıyor.
Samanyoluhaber'e ulaşan bir tutuklu mektubu Kepsut'ta insan hakları ve mahkûm haklarının nasıl ayaklar altına alındığı gözler önüne serdi.
"BU ZULME SON VERİLMESİ İÇİN HAREKETE GEÇİN" ÇAĞRISI
Mektubu gönderen tutuklu can güvenliğinden endişe ettiğ için isminin mahfuz kalmasını istedi.
Mektupta Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Hakları Komisyonu'nun yanı sıra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), İyi Parti ve Saadet Partisi ile İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der ve Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) gibi sivil toplum kuruluşlarına "Bu zulme son verilmesi için harekete geçin." çağrısında bulunuldu.
Samanyoluhaber'e ulaşan mektup:
"İnsan hakları ihlallerinin zirveye çıktığı cezaevinde 28 ranzanın bulunduğu koğuşlarda 47-48 mahkûm ve tutuklu kalıyor.
10 metrekarelik odalarda 7 kişi kalırken 3 kişi yerde yatıyor.
Adım atacak yerin kalmadığı odalarda nefes alabilmek için pencereler soğuk kış günlerinde bile açık bırakılıyor.
İnsanlık dışı bir ortamın o hâkim olduğu cezaevinde sık sık su kesintisi yaşanıyordu. Son günlerde arıza sebebiyle günlerdir sular akmıyor.
Temizlik sıkıntısı bas gösterirken bunların üstüne kanalizasyon sistemi tıkandı. Tuvaletlerin tıkandığı kopuşlarda mahkûmlar en temel ihtiyaçlarını gidermek sıkıntısı yaşadı.
Türkiye-İzlanda maçının oynandığı akşam defalarca infaz koruma memurlarına durum aktarıldı, ancak nöbetçi baş gardiyan, “Yapacağımız birşey yok, yarın bakacağız.” şeklinde skandal bir cevap verdi.
Hijyen sıkıntısının had safhaya ulaştığı koğuşlarda fareler ortaya çıkarken, mahkûmlarda çeşitli hastalıklar baş gösterdi.
ONLARCA MAHKÛM UYUZ OLDU!
Yönetimin birçok sıkıntıyı umursamadığı Kepsut Cezaevi’nde uyuz salgını çıktı.
Onlarca mahkûm uyuz hastalığına yakalandı. Cezaevi doktorunun ve yönetimin ilgilenmediği hastalık hızla yayılırken tedavi için çok geç kalındı.
Çoğu zaman revire çıkmak için haftalarca, aylarca beklenen cezaevinde onlarca mahkûm kanser, şeker, tansiyon, kalp vb. kalıcı hastalıklara yakalanıyor. Doktora ulaşmak, hastaneye sevk konusunda büyük sıkıntı yasanıyor.
Nezle, grip gibi hastalıklar hiç önemsenmiyor. Bu rahatsızlıklar için revire çıkmak mümkün değil.
Birçok problemde olduğu gibi sağlıktaki sorunlar da ancak cezaevi savcılığı ya da infaz hâkimlerine şikâyet edilince dikkate alınıyor.
Haftalardır ilgilenilmeyen birçok mahkûmdaki kaşıntının uyuz hastalığı olduğu savcının devreye girmesiyle anlaşılabildi.
Kaşıntı şikâyetiyle gelenlere “uyuz değil” diyerek etkisiz ilaçlarla tedavi uygulayan cezaevi doktoru, iş işten geçince uyuz teşhisi koydu!
20 Kasım 2019 itibarıyla şikâyeti olanları tek tek çağıran doktor, acil müdahale yerine ilaç getirtmeye çalısıyoruz, iki gün sonra tekrar çağıracağım, tedaviye başlayacağız.” diyerek akıl almaz umursamazlığını sürdürdü.
Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi Müdürü Mustafa Yaşar, mahkûmlara içme suyunu kısıtlama kararı aldı. Yaşar özellikle Hizmet Hareketi'ne yönelik cadı avında tutuklanan ya da hapis cezasına çarptırılanlara karşı sistematik işkence uyguluyor. Cezaevinde sürekli koğuşlar basılırken birçok kişinin yeri sürekli değiştiriliyor.
BUZ GİBİ HAVADA ASKER DÜZENDE SAYIM
Akşamları sayımın koğuş isinde yapıldığı cezaevinde sabah 8'deki sayımda ise adeta işkence çektiriliyor. Hava sıcaklığının sıfıra doğru indiği Kepsut’ta mahkûmlar koğuşun avlusuna çıkarılıp buz gibi havada dakikalarca bekletiliyor.
Ayrıca coğu cezaevinin aksine mahkûmlar ayakta yan yana dizilerek askeri düzendeki gibi sayı saydırılmak suretiyle sayım yapılıyor.
İnsan ve mahkûm haklarına aykırı uygulamaya tepki gösterenlere hakaret ediliyor, darp edilen bun insanlar “disiplin işlemi” adı altında hücreye atılıyor.
SICAK SU YOK, 5 DAKİKA BANYO HAKKI
İnsani tüm ihtiyaçlardan mahrum edilen tutuklu ve hükümlülere haftada sadece iki gün 3’er saat sıcak su veriliyor. Bu durumda yaklaşık 50 mahkûmun her biri 5-6 dakika içinde banyosunu yapmak mecburiyetinde bırakılıyor.
Çoğu zaman sıcak su tazyikli akmadığı için duş başlığına çıkamıyor, kovaya doldurulup maşrapayla banyo yapılabiliyor. Bazen sıcak su gününde, banyo saatinde sular kesiliyor, mahkûmlar şahsi temizliğini yapamıyor.
AÇIK GÖRÜŞ İŞKENCESİ
Mahkûmların ayda bir yararlanabildiği aileleriyle açık görüşleri ise eziyetle geçiyor. Çoğu cezaevinde 1 saat olan açık görüşler Kepsut’taki Balikesir L Tipi Cezaevi’nde 45 dakika ile sınırlı tutuluyor.
Ancak, bazı infaz koruma memurlarının olumsuz tavırları sebebiyle bu süreden de çalınıyor, görüş 20-30 dakikaya kadar düşürülüyor.
Görüş öncesi sayım, üst araması gibi uygulamalarla mahkûmların görüş süresi adeta çalınırken kilometrelerce uzaktan, şehir dışından gelen ailelere zulmediliyor.
50 mahkûm, yakınlarıyla birlikte 200-250 kişi bir salona sıkış-tepiş sokulurken büyük bir curcuna yaşatılıyor, ziyaretçilerin bir kısmı oturacak sandalye bile bulamıyor.
MAHKUM EŞLERİNİN BAŞINA AHLAK BEKÇİLİĞİ!
Aynı aileden birlikte hapis yatan mahkûmların görüş hakları da gasp edildi. 2019 yılı nisan ayı öncesinde cezaevinde bulunan eşler, kardeşler, baba-çocuk hem dış görüş hem is görüş yapabilirken 8 aydır sadece tek görüş yapabiliyorlar.
Cezaevinde yatan eşiyle görüşebilen bir anne, o hafta dışarıdan gelen çocuklarıyla görüşemiyor.
İnsan hakları ve mahkûm haklarına aykırı uygulamayla aile bütünlüğüne darbe vuruluyor. İç görüş yapan eşler ise yan yana oturtulmuyor, masada karşılıklı oturtulurken, el ele tutuşmaları kadın infaz koruma memurlarınca engelleniyor.
Ayrıca kurallara uyan mahkûmlara ödül hakları verilmiyor. Birçok sorunda olduğu gibi ödül konusunda da personel yetersizligi bahane ediliyor.
KİTAP VE GİYSİLERE BİLE SINIRLAMA
Cezaevi idaresinin akıl almaz uygulamaları arasında kitap sınırı da bulunuyor. Bir mahkûma, yakını 5 kitap gönderebiliyor. Bu keyfi uygulama kıyafetlerde de uygulanıyor.
Mahkûmlar, eşofman, tişört, kazak, ayakkabı gibi temel ihtiyaçlarından ancak bir-iki tanesini alabiliyor. Fazla olan giysiler ise, depo yerine çöpe gönderiliyor.
YEMEKLER YETERSİZ, KAHVALTILIK TEK ÇEŞİT
Balikesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nde mahkûmlar adeta açlığa mahkûm ediliyor. Yemekler son derece az veriliyor. Tek çeşit kahvaltılık bırakılıyor.
Sadece birer yumurta ya da mini krem peynir gibi kahvaltılık verilirken mahkûmlar kuru ekmekle karnını doyurmaya çalışıyor. Maddi durumu iyi olanlar ise kantinden alabildikleriyle hayatta kalmaya çalışırken durumu iyi olmayanlar büyük zorluk yaşıyor.
Öğle ve akşam yemekleri ise son derece yetersiz veriliyor. Genelde iki çeşit yemek gelirken bir mahkûma düşen bir kepçe çorba çorba vera yemek birkaç kaşıkta bitiyor.
Yaz-kış haftanin hemen her günü ıspanak, patates, fasulye, bulgur, erişte gibi aynı yemekler pişiriliyor.
Daha birçok sıkıntının yaşandığı cezaevi yönetimin duyarsızlığı ise artık sıradanlaştı. Yüzlerce, binlerce dilekçeye hiç cevap bile verilmezken, cezaevlerindeki rutin haklardan müdür görüşünü yapmak ise adeta imkânsız.
SORUŞTURMALARIN ÜSTÜ KAPATILIYOR
Önemli problemi olanların müdür görüşü taleplerine aylarca cevap verilmiyor. Görüş yapanların ise bir sorunlarının çoğu çözülemiyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER), Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) başta olmak üzere birçok resmi kuruma yapılan şikâyetler ise sonuçsuz kalıyor. İnfaz savcılığı, cezaevi savcılığının başlattığı birçok soruşturma işi yokuşa sürdürülerek kapatılıyor.
Savcılar soruşturma için mahkûm çağırttığında cezaevi idaresi, yeni gelen ve sorunları bilmeyen mahkûmları özellikle seçerek savcıya gönderiyor.
Dolayısıyla soruşturmalar yeterince iyi yapılmadığından sonuçsuz kalması sağlanıyor, soruşturmaların üstü kapatılıyor."
(İsmi mahfuz bir tutuklu)
Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Dünyaca ünlü ekonomistten Türkiye yorumu: Gelmek istemiyorlar
Türkiye’nin yabancı sermayeye güven vermesi gerektiğini dile getiren Profesör Daron Acemoğlu, “Büyüme için yabancı sermayeye ihtiyaç var. Sermayenin yüksek teknolojiyle ve düşük faizle gelebilmesi lazım. Güvensizlik olursa olmaz” dedi.
Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı TÜSES'in davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Acemoğlu, Sözcü'den Özlem Gürses'e verdiği röportajda Türk ekonomisinin içinde bulunduğu duruma dair ışık tuttu.
– Yabancı sermayenin Türkiye algısı ne?
-Bugünlerde yabancı sermaye Türkiye'ye gelmek bile istemiyor. Türkiye'nin yabancı sermayeye güven vermesi lazım. Üstelik büyümeyi yeniden yapılandırmak için de yabancı sermayeye ihtiyaç var. Yabancı sermayenin yüksek teknolojiyle ve düşük faizlerle gelebilmesi lazım. Güvensizlik olursa bu olmaz. Ama eğer yeni bir hükümetle yeni bir yön seçilirse, dış piyasa buna hem güvenle hem de iyimserlikle dönecek ve bakacaktır. Asıl zor olan, ülkedeki “iç güvensizlik” duygusu. O çok daha zor…
‘KOLAY DEĞİL'
– Ne demek o?
-Son 10 senede yapılan baskı, yanlış hareketler, yolsuzluklar insanların “iç güvenini” kırdı. O kolay kolay tamir olur mu, işte ona emin değilim… Umudum şu ki, hâlâ siyasal olarak, ekonomik olarak, kurumsal olarak doğrulara giden bir hükümetin çevresinde insanlar destek verecekler… Ve iş dünyası da güvenle yatırıma, teknolojiye dönecek… Umudum var, ama içerideki güveni bilemiyorum…
Başkanlık sistemi parlamentoya dönmeli
– Başkanlık seçiminin güçlü tezi “hızlı karar alarak büyük Türkiye'yi kuracağız” idi…
-Başkanlık seçimi bu benim anlattığım sürecin devamından başka bir şey değil. Demokrasinin zayıflaması, denetimin azalması, baskının artması, sivil toplumun susturulması, gazetecilerin hapse gitmesi, bunların hepsi başkanlık seçiminden önce olan şeyler… Ama başkanlık seçimi bunları çok daha kurumsal bir hale getiriyor.
Gücü en yukarıda toplayıp, sivil toplumu ve hatta parlamentoyu neredeyse yok hükmünde kılıyor. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen ülkelerin hemen hemen hepsi Afrika'da… Ve hemen hemen hepsinde diktatörlük eğilimleri artmış, demokrasi ya zayıflamış! Türkiye'nin ilerlemesinin tek yolu, bu siyasal kurumları kuvvetlendirmek ve başkanlık sistemini en doğru şekilde geri parlamentoya çevirmek. Fakat sistem kadar önemli başka bir şey daha var. O da bağımsız yargı. Başkanlık sisteminin geri çevrilmesi, basının ve sivil toplumun özgürlüğünün ve sesinin artırılması lazım.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı TÜSES'in davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Acemoğlu, Sözcü'den Özlem Gürses'e verdiği röportajda Türk ekonomisinin içinde bulunduğu duruma dair ışık tuttu.
– Yabancı sermayenin Türkiye algısı ne?
-Bugünlerde yabancı sermaye Türkiye'ye gelmek bile istemiyor. Türkiye'nin yabancı sermayeye güven vermesi lazım. Üstelik büyümeyi yeniden yapılandırmak için de yabancı sermayeye ihtiyaç var. Yabancı sermayenin yüksek teknolojiyle ve düşük faizlerle gelebilmesi lazım. Güvensizlik olursa bu olmaz. Ama eğer yeni bir hükümetle yeni bir yön seçilirse, dış piyasa buna hem güvenle hem de iyimserlikle dönecek ve bakacaktır. Asıl zor olan, ülkedeki “iç güvensizlik” duygusu. O çok daha zor…
‘KOLAY DEĞİL'
– Ne demek o?
-Son 10 senede yapılan baskı, yanlış hareketler, yolsuzluklar insanların “iç güvenini” kırdı. O kolay kolay tamir olur mu, işte ona emin değilim… Umudum şu ki, hâlâ siyasal olarak, ekonomik olarak, kurumsal olarak doğrulara giden bir hükümetin çevresinde insanlar destek verecekler… Ve iş dünyası da güvenle yatırıma, teknolojiye dönecek… Umudum var, ama içerideki güveni bilemiyorum…
Başkanlık sistemi parlamentoya dönmeli
– Başkanlık seçiminin güçlü tezi “hızlı karar alarak büyük Türkiye'yi kuracağız” idi…
-Başkanlık seçimi bu benim anlattığım sürecin devamından başka bir şey değil. Demokrasinin zayıflaması, denetimin azalması, baskının artması, sivil toplumun susturulması, gazetecilerin hapse gitmesi, bunların hepsi başkanlık seçiminden önce olan şeyler… Ama başkanlık seçimi bunları çok daha kurumsal bir hale getiriyor.
Gücü en yukarıda toplayıp, sivil toplumu ve hatta parlamentoyu neredeyse yok hükmünde kılıyor. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen ülkelerin hemen hemen hepsi Afrika'da… Ve hemen hemen hepsinde diktatörlük eğilimleri artmış, demokrasi ya zayıflamış! Türkiye'nin ilerlemesinin tek yolu, bu siyasal kurumları kuvvetlendirmek ve başkanlık sistemini en doğru şekilde geri parlamentoya çevirmek. Fakat sistem kadar önemli başka bir şey daha var. O da bağımsız yargı. Başkanlık sisteminin geri çevrilmesi, basının ve sivil toplumun özgürlüğünün ve sesinin artırılması lazım.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Cezaevindeki ağır hasta tutuklu ve hükümlüler ne yapabilir?
Türkiye cezaevlerinde ağır hastalığı olan tutuklu ve hükümlüler sistematik işkence ile adeta ölüm cezasına mahkûm ediliyor.
Türkiye cezaevleri her geçen gün daha ağırlaşan, hiçbir hukuk normunun açıklayamayacağı, hiçbir vicdani ilkenin kabul ettiremeyeceği şekilde, can yakıcı bir hakikatle karşı karşıya kaldığımızı anlatıyor: Ağır hastalığı olan tutuklu ve hükümlüler siyasal bir ısrarla serbest bırakılmıyor; adeta ölüm cezasına mahkûm ediliyorlar.
İnsan Hakları Derneği'nin (İHD) son verilerine göre 220 bin kapasiteli Türkiye cezaevlerinde şu anda yaklaşık 280 bin mahkum bulunuyor.
Bunlar arasında 457’si ağır olmak üzere bin 334 hasta mahkum da yer alıyor.
ÜÇLÜ PROTOKOL ŞARTI
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül son yaptığı bir açıklamada çalışmaları halen süren yargı reformu kapsamında ağır hasta hükümlü ve tutuklulara yönelik mağduriyetlerin ortadan kaldırılması için alternatif infaz yöntemleri uygulamayı hedeflediklerini belirtmişti.
Hasta tutuklu ya da hükümlü sağlık sorunu olduğunda ilk olarak cezaevindeki revire çıkıyor. Sağlık sorununa göre revirdeki doktor normal bir hastaneye sevk isteyebiliyor.
Ancak sevkin gerçekleşmesi genelde Adalet, İçişleri ve Sağlık bakanlıkları arasındaki üçlü protokol nedeniyle çok zaman alıyor.
Yasaya göre sevk sırasında tutuklunun yanında jandarma bulunması gerekliliği de bu işlemi son dönemde zorlaştıran nedenler arasında. Profesyonel orduya geçilmesi ile birlikte jandarma er ve erbaş sayısı dörtte bir oranında azalmış durumda.
Ciddi hastalıkları olanların tahliyesi için Adli Tıp raporu kritik önemde. Ancak Adli Tıp’tan bu raporun çıkması genelde çok zor ve çıksa bile hastanın tahliyesi gerçekleşmeyebiliyor.
Çünkü kanser ve kalp hastaları gibi riski yüksek ve cezaevinde kalması mümkün olamayan mahkumların tahliye edilmeleri 2013’te İnfaz Yasası’nda yapılan değişiklikle “toplum güvenliği için tehlike oluşturmama” şartına bağlandı.
PEKİ HASTA TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLER NE YAPABİLİR ?
Hasta tutuklu ve hükümlüler için Türkiye içinde hukuki bir sonuç almak gittikçe zorlaşıyor. Siyasi iktidar çoğu olaya siyasi yönden baktığı için keyfi uygulamalar yapılıyor.
Ancak Yurt Dışın'da özellikle AİHM ve Birleşmiş Milletler'de hak ara yolları kullanılabilir.
Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi'nin kurucusu İhraç Hakim Talip Aydın sosyal medya hesabından
Hasta tutuklu ve hükümlüler için tavsiyelerde bulundu.
Hasta tutuklu ve hükümlülerin veya avukatlarının mutlaka yapması gereken başvuruları sıralayan Aydın insan hakları derneklerine de tavsiyelerde bulundu.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Türkiye cezaevleri her geçen gün daha ağırlaşan, hiçbir hukuk normunun açıklayamayacağı, hiçbir vicdani ilkenin kabul ettiremeyeceği şekilde, can yakıcı bir hakikatle karşı karşıya kaldığımızı anlatıyor: Ağır hastalığı olan tutuklu ve hükümlüler siyasal bir ısrarla serbest bırakılmıyor; adeta ölüm cezasına mahkûm ediliyorlar.
İnsan Hakları Derneği'nin (İHD) son verilerine göre 220 bin kapasiteli Türkiye cezaevlerinde şu anda yaklaşık 280 bin mahkum bulunuyor.
Bunlar arasında 457’si ağır olmak üzere bin 334 hasta mahkum da yer alıyor.
ÜÇLÜ PROTOKOL ŞARTI
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül son yaptığı bir açıklamada çalışmaları halen süren yargı reformu kapsamında ağır hasta hükümlü ve tutuklulara yönelik mağduriyetlerin ortadan kaldırılması için alternatif infaz yöntemleri uygulamayı hedeflediklerini belirtmişti.
Hasta tutuklu ya da hükümlü sağlık sorunu olduğunda ilk olarak cezaevindeki revire çıkıyor. Sağlık sorununa göre revirdeki doktor normal bir hastaneye sevk isteyebiliyor.
Ancak sevkin gerçekleşmesi genelde Adalet, İçişleri ve Sağlık bakanlıkları arasındaki üçlü protokol nedeniyle çok zaman alıyor.
Yasaya göre sevk sırasında tutuklunun yanında jandarma bulunması gerekliliği de bu işlemi son dönemde zorlaştıran nedenler arasında. Profesyonel orduya geçilmesi ile birlikte jandarma er ve erbaş sayısı dörtte bir oranında azalmış durumda.
Ciddi hastalıkları olanların tahliyesi için Adli Tıp raporu kritik önemde. Ancak Adli Tıp’tan bu raporun çıkması genelde çok zor ve çıksa bile hastanın tahliyesi gerçekleşmeyebiliyor.
Çünkü kanser ve kalp hastaları gibi riski yüksek ve cezaevinde kalması mümkün olamayan mahkumların tahliye edilmeleri 2013’te İnfaz Yasası’nda yapılan değişiklikle “toplum güvenliği için tehlike oluşturmama” şartına bağlandı.
PEKİ HASTA TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLER NE YAPABİLİR ?
Hasta tutuklu ve hükümlüler için Türkiye içinde hukuki bir sonuç almak gittikçe zorlaşıyor. Siyasi iktidar çoğu olaya siyasi yönden baktığı için keyfi uygulamalar yapılıyor.
Ancak Yurt Dışın'da özellikle AİHM ve Birleşmiş Milletler'de hak ara yolları kullanılabilir.
Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi'nin kurucusu İhraç Hakim Talip Aydın sosyal medya hesabından
Hasta tutuklu ve hükümlüler için tavsiyelerde bulundu.
Hasta tutuklu ve hükümlülerin veya avukatlarının mutlaka yapması gereken başvuruları sıralayan Aydın insan hakları derneklerine de tavsiyelerde bulundu.
[Samanyolu Haber] 23.12.2019
Nancy'e Bulaşmayın! [Kadir Gürcan]
ABD ile Türkiye arasındaki saat farkı, yaz uygulamalarında yedi, kış uygulamalarında sekiz saate çıkıyor. Türkiye'de sabah sekiz olduğunda, ABD New York saati bir gün öncenin gece 12'si. Yani Türkiye güne uyandığında Amerika daha yeni geceye girmiş oluyor. Kafanızı fazla yormayın, smart phone'lara İstanbul ve New York saat ayarlar uygulamasını eklediğinizde bu dertten kurtuluyorsunuz. Hatta uygulamaya Honolulu'yu girip, teyzenizin Yoga saatini bile yakından takip edebilirsiniz.
Bu saat değişiklikleri, günlük işlerde sadece gün ışığını kullananlar için bir şey ifade etmiyor. Onlar için dünya sadece kendi yaşadıkları küreden ibaret. Fani dünya ile olan münasebetleri evdeki buzdolabı ile aynı. Dolabın kapısını açtıklarında ışık yanıyor ve hayat başlıyor. Kapıyı kapatıp dolabın lambası söndüğünde hayat bitmiş oluyor. Işıkları kapatıp uykuya daldıklarında, ha bir gece geçmiş ha bir asır veya bir milenium. Çok fark etmez.
Bir kaç gün önce ABD Senatosu, dur durak bilmeyen Başkan Trump'ı, başkanlık yetkilerini kötüye kullanmak, hatta şahsi işlerine alet etmek ve Senato'nun çalışmalarını engellemek suçlarından hesaba çekmeye karar verdi. Trump, Çarşamba akşamı, 8:30 New York Saati ile azil süreci açısından ciddi bir yola girdi. Sonuç ne olur? Şu an bir şey söylemek için çok erken. Cumhuriyetçi Parti, (GOP, Great Old Party, Büyük Eski Parti), ismi üzerinde gerçekten yaşlı, içi geçmiş ve Trump'a tutunarak günü kurtarma derdine düşmüş halde idame-i hayata mahkum. Amerikalı bir yazarın ifadesiyle, Cumhuriyetçi Parti ömrünü tamamladı, Demokrat Parti geleceğin partisi. Haksız sayılmaz! Bizdeki Halk Partisi gibi düşünebilirsiniz.
ABD'de Demokrat Parti'nin, Beyaz Saray'daki bir başkanı hukuk önünde hesaba çekmeyi başarması herkesi şaşırttı. 2016 Seçimlerindeki yenilgiden sonra kendisini bir türlü toparlayamayan Demokratlar, Başkan Obama'nın kendilerine bahşettiği tarihi rüzgarı da bütünüyle heba ettiler. Demokratlar, temsil ettikleri düşüncenin gereklerini yerine getirmekte oldukça beceriksizler. Bununla birlikte, ıkına sıkına da olsa, Başkan Trump'ı, Yüce Divan'a sevk edilen 3. ABD başkanı yapmayı başardılar. Demokrat Parti Sözcüsü Nancy Pelosi, Başkan Trump'ın bütün engellemelerini bertaraf edip, dediğini yaptı ve hukuki süreci başlattı. Aylar önce, Pelosi'nin kızı, annesini kastederek “Do not mess with Nancy!”, Nancy'ye sakın bulaşmayın, diyerek de herkesi uyarmıştı. Pelosi, Başkan Trump'ın oylamadan iki gün önce azil sürecini durdurması ile alakalı yazdığı mektuba “Böyle boş şeyleri okuyacak vaktim yok!” diye cevap verdi.
18 Aralık'ta, New York Saati ile akşam 9:10 civarında nefesimi tutmuş, internetten oylama sonucunu ararken, parmaklarımın Mac Klavyesi üzerinde titrediğini hissettim. “Sana ne oluyor ki” demeyin. 8 Kasım 2016 sabahında, felaket bir döneme uyanmanın ne demek olduğunu bilmeyenlerin, bu heyecanları anlama şansı bulunmuyor. Kötü günlerdi vesselam. Neyse ki, Pelosi'nin oylama sonucu yüreklere su serpti. Sonuçlar haber ajanslarına düşer düşmez, konuyu en az benim kadar ciddiye alan bir kaç arkadaş ile paylaşmak çok zevkliydi.
Yabancı basının son dakika haberi olarak verdiği Trump'ın azil süreci oylaması, Türk Basınının gece rehavetine rastladığı için gün ışığını beklemeniz gerekiyordu. Saray kontrolü altındaki Türk Medya oluşumları hakkındaki bu iyi niyet ve hoşgörüm konusunda ben bile şaşırdım, doğrusu. Maaşları ve dolgun emeklilik yatırımları garanti altında olan medya esnafının tatlı uykusunu feda etmesi için bir sebep yok; öyle değil mi? Günler çuvala mı girdi?
Ertesi günün ilerleyen saatlerinde durum yine değişmedi. Belli ki Türk Medyası, uluslararası gündemin en önemli haberini atlama konusunda çok ciddi bir uyarı almıştı. Başkan Trump'ın Yüce Divan'a sevkine üzülen Putin, “Yüce Divan gerekçeleri zayıf!” diyerek tepki gösterdi. Anlaşılan o ki, Rus Devlet Başkanı neticeden memnun kalmadı. Aynı üzüntüye Türk Medyasını da ortak etmiş olmalı ki, Rusya'nın en yakın uydusu konumundaki Türkiye, 2019'un en önemli olaylarından birini görmezden gelmeye karar vermiş. Zavallı medyanın “Alo Fatih!” alışkanlığı, uluslararası konularda “Alo Erdoğan'a” dönüşmüş olabilir. Dolayısıyla, neredeyse beş gündür, havuz medyası okurları Başkan Trump'ın azil sürecinde yediği büyük darbeden habersiz bulunuyorlar. Akıllarınca, Başkan Trump'ı korumaya çalışıyorlar. Ne büyük bir talihsizlik!
Geçtiğimiz hafta itibariyle, ABD Meclisinin Türkiye hakkında uygulamaya koyacağı ambargo paketi kabul edildi ve altında Trump'ı imzası var. Cumhurbaşkanı, ambargo ihtimaline karşı geliştirdiği savunma refleksinde Başkan Trump'ın ismini ağzına almaktan ısrarla kaçınıyor. Kapalı kapılar ardında Trump'ın kendisine verdiği sözlere sadık kalacağı vehmine kapılmış olabilir. Çok kötü bir yanılgı; Başkan Trump'ın en kötü özelliklerinden ikisi, verdiği sözlere durmamak ve en yakınlarını uçurumdan yuvarlamakta hiç tereddüt etmemek.
Nancy Pelosi, geçtiğimiz çarşamba akşamı elindeki küçük çekici masaya vurduğunda, meğer sadece Başkan Trump'ın değil, Putin ve Türkiye'deki iktidarın da ödünü patlatmış. Pelosi'nin kızı “Nancy'e bulaşmayın!” dedikten sonra, “Nancy, Baba Bush, Bill Clinton, oğul Bush ve Obama dönemlerini gördü. Onu ne zannediyorsunuz. En küçük bir kan lekesi bırakmadan kafanızı koparıverir de haberiniz olmaz!” diye de eklemeyi ihmal etmiyor.
[Kadir Gürcan] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
Bu saat değişiklikleri, günlük işlerde sadece gün ışığını kullananlar için bir şey ifade etmiyor. Onlar için dünya sadece kendi yaşadıkları küreden ibaret. Fani dünya ile olan münasebetleri evdeki buzdolabı ile aynı. Dolabın kapısını açtıklarında ışık yanıyor ve hayat başlıyor. Kapıyı kapatıp dolabın lambası söndüğünde hayat bitmiş oluyor. Işıkları kapatıp uykuya daldıklarında, ha bir gece geçmiş ha bir asır veya bir milenium. Çok fark etmez.
Bir kaç gün önce ABD Senatosu, dur durak bilmeyen Başkan Trump'ı, başkanlık yetkilerini kötüye kullanmak, hatta şahsi işlerine alet etmek ve Senato'nun çalışmalarını engellemek suçlarından hesaba çekmeye karar verdi. Trump, Çarşamba akşamı, 8:30 New York Saati ile azil süreci açısından ciddi bir yola girdi. Sonuç ne olur? Şu an bir şey söylemek için çok erken. Cumhuriyetçi Parti, (GOP, Great Old Party, Büyük Eski Parti), ismi üzerinde gerçekten yaşlı, içi geçmiş ve Trump'a tutunarak günü kurtarma derdine düşmüş halde idame-i hayata mahkum. Amerikalı bir yazarın ifadesiyle, Cumhuriyetçi Parti ömrünü tamamladı, Demokrat Parti geleceğin partisi. Haksız sayılmaz! Bizdeki Halk Partisi gibi düşünebilirsiniz.
ABD'de Demokrat Parti'nin, Beyaz Saray'daki bir başkanı hukuk önünde hesaba çekmeyi başarması herkesi şaşırttı. 2016 Seçimlerindeki yenilgiden sonra kendisini bir türlü toparlayamayan Demokratlar, Başkan Obama'nın kendilerine bahşettiği tarihi rüzgarı da bütünüyle heba ettiler. Demokratlar, temsil ettikleri düşüncenin gereklerini yerine getirmekte oldukça beceriksizler. Bununla birlikte, ıkına sıkına da olsa, Başkan Trump'ı, Yüce Divan'a sevk edilen 3. ABD başkanı yapmayı başardılar. Demokrat Parti Sözcüsü Nancy Pelosi, Başkan Trump'ın bütün engellemelerini bertaraf edip, dediğini yaptı ve hukuki süreci başlattı. Aylar önce, Pelosi'nin kızı, annesini kastederek “Do not mess with Nancy!”, Nancy'ye sakın bulaşmayın, diyerek de herkesi uyarmıştı. Pelosi, Başkan Trump'ın oylamadan iki gün önce azil sürecini durdurması ile alakalı yazdığı mektuba “Böyle boş şeyleri okuyacak vaktim yok!” diye cevap verdi.
18 Aralık'ta, New York Saati ile akşam 9:10 civarında nefesimi tutmuş, internetten oylama sonucunu ararken, parmaklarımın Mac Klavyesi üzerinde titrediğini hissettim. “Sana ne oluyor ki” demeyin. 8 Kasım 2016 sabahında, felaket bir döneme uyanmanın ne demek olduğunu bilmeyenlerin, bu heyecanları anlama şansı bulunmuyor. Kötü günlerdi vesselam. Neyse ki, Pelosi'nin oylama sonucu yüreklere su serpti. Sonuçlar haber ajanslarına düşer düşmez, konuyu en az benim kadar ciddiye alan bir kaç arkadaş ile paylaşmak çok zevkliydi.
Yabancı basının son dakika haberi olarak verdiği Trump'ın azil süreci oylaması, Türk Basınının gece rehavetine rastladığı için gün ışığını beklemeniz gerekiyordu. Saray kontrolü altındaki Türk Medya oluşumları hakkındaki bu iyi niyet ve hoşgörüm konusunda ben bile şaşırdım, doğrusu. Maaşları ve dolgun emeklilik yatırımları garanti altında olan medya esnafının tatlı uykusunu feda etmesi için bir sebep yok; öyle değil mi? Günler çuvala mı girdi?
Ertesi günün ilerleyen saatlerinde durum yine değişmedi. Belli ki Türk Medyası, uluslararası gündemin en önemli haberini atlama konusunda çok ciddi bir uyarı almıştı. Başkan Trump'ın Yüce Divan'a sevkine üzülen Putin, “Yüce Divan gerekçeleri zayıf!” diyerek tepki gösterdi. Anlaşılan o ki, Rus Devlet Başkanı neticeden memnun kalmadı. Aynı üzüntüye Türk Medyasını da ortak etmiş olmalı ki, Rusya'nın en yakın uydusu konumundaki Türkiye, 2019'un en önemli olaylarından birini görmezden gelmeye karar vermiş. Zavallı medyanın “Alo Fatih!” alışkanlığı, uluslararası konularda “Alo Erdoğan'a” dönüşmüş olabilir. Dolayısıyla, neredeyse beş gündür, havuz medyası okurları Başkan Trump'ın azil sürecinde yediği büyük darbeden habersiz bulunuyorlar. Akıllarınca, Başkan Trump'ı korumaya çalışıyorlar. Ne büyük bir talihsizlik!
Geçtiğimiz hafta itibariyle, ABD Meclisinin Türkiye hakkında uygulamaya koyacağı ambargo paketi kabul edildi ve altında Trump'ı imzası var. Cumhurbaşkanı, ambargo ihtimaline karşı geliştirdiği savunma refleksinde Başkan Trump'ın ismini ağzına almaktan ısrarla kaçınıyor. Kapalı kapılar ardında Trump'ın kendisine verdiği sözlere sadık kalacağı vehmine kapılmış olabilir. Çok kötü bir yanılgı; Başkan Trump'ın en kötü özelliklerinden ikisi, verdiği sözlere durmamak ve en yakınlarını uçurumdan yuvarlamakta hiç tereddüt etmemek.
Nancy Pelosi, geçtiğimiz çarşamba akşamı elindeki küçük çekici masaya vurduğunda, meğer sadece Başkan Trump'ın değil, Putin ve Türkiye'deki iktidarın da ödünü patlatmış. Pelosi'nin kızı “Nancy'e bulaşmayın!” dedikten sonra, “Nancy, Baba Bush, Bill Clinton, oğul Bush ve Obama dönemlerini gördü. Onu ne zannediyorsunuz. En küçük bir kan lekesi bırakmadan kafanızı koparıverir de haberiniz olmaz!” diye de eklemeyi ihmal etmiyor.
[Kadir Gürcan] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
''Geleneksel İslam, Rus kültürel kodunun önemli bir parçasıdır'' [Arif Asalıoğlu]
''Rusya'da inanç özgürlüğü atmosferinde yaşıyorsak sinagoglar, camiler ve diğer dini tapınaklar ihtiyaca göre inşa edilmeli. Bu manada ontolojik özgürlüğün bize rehber olduğunu görüyorum. Dini yaşantımız, inançlarımız bu demokratik tercihe bizi yönlendiriyorsa camiler kiliseler, sinagoglar ve diğer dini tapınaklar aynı yaklaşımla teşvik edilmeli. Her hangi bir dinin mensubu istediği gibi dua etme özgürlüğüne sahiptir ve bu anayasada da kanunlaştırılmıştır. Rusya'da resmi olarak tescil edilmiş dini inançların ibadethanelerinin inşa edilmesinde yanlış olan bir şey yoktur. Moskova'da, reel verilere göre, en az iki milyon kişi İslam'ı tercih ediyor. Orta Asya ve başka ülkelerden gelen geçici ikamet edenlerle bu sayı dört milyondan daha fazla. Fakat yeterli sayıda cami yok. Müftülüklerin kayıtlarına göre bu ihtiyaç şartları iyi olmayan mescitlerle telafi edilmeye çalışılıyor. Hal böyle olunca Geleneksel İslam’a uymayan radikal gruplara ortam hazırlanmış oluyor. Bize düşen doğru ibadethaneler kurmak ve temel kaynaklara göre işini bilen din adamları yetiştirmektir. Bu yaklaşım gelecekteki refahımız ve toplumsal uyumumuzun garantisidir’’
Bu ifadeler geçtiğimiz ay Moskova merkezli Svaboda Radyosu’nda Rusya ve İslam konusunun ele alındığı programda konuşan, Uluslararası Hıristiyanlık ve İslam Birliği Eş Başkanı Dmitry Pahomov’a ait. Rusya Bilimler Akademisi ilgili enstitülerinde ve medyada son zamanlarda Rusya’nın İslam ve diğer inançlara yaklaşımlarının nasıl olması gerektiğine dair araştırmalar ve haberler fazlaca çıkıyor. Özellikle bayramlarda Moskova camilerine akın eden yüzbinlerce Müslümanın, sokaklara taşması bu tartışmaları akabinde TV ekranlarına sıcak gündem olarak getiriyor. Çünkü camilerin etrafındaki cadde ve sokaklar namaz için özel olarak trafiğe kapatılıyor ve bütün şehir halkı etkilenmiş oluyor.
Yukarıda bahsi geçen radyo programına katılımcılardan birisi olan sosyolog Alexander Gorbenko ise konuya şu ifadelerle zenginlik katıyor:
''Farklı inançlara ibadethaneler sayısında sanki bir çeşit kurnazlık var. Belirli bir dinin kaç ibadethane ihtiyacı olduğunu kim belirleyebilir? Neden diğer inançlardan olanlar camilerin inşasına karşı protestolar yapıyorlar? İnsanların İslamı bilmemeleri nedeniyle bir tür fobisi olabilir. Ve Hristiyanlıkla İslam arasında yakın temasların olmayışı belli yaklaşımları doğurabilir. Cehalet olduğunda, fobiler her zaman ortaya çıkar, uzak olma arzusu tercih edilir. Ülkemizde geleneksel din analayışı var: Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Budizm kendi aralarında tamamen eşitler. Maddi güçleri varsa dini günlerini organize ve ibadet merkezlerini bina edebilmeliler.’’
Rusya’da İslam
Rusya'da İslam, ülkenin en yaygın ikinci dinidir. Türkiye’den sonra Avrupa’da en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir. Yaklaşık 24 milyon Müslüman'ın yaşadığı Rusya’da 7 bin civarında cami ve mescit bulunuyor. Rusya kanunları ve Rus siyasi liderleri tarafından ülkenin geleneksel dinlerinden biri ve tarihi mirasının bir parçası olarak İslam kabul edilir. Müslümanların ülkede kültürel ve sosyo-politik alanlardaki katkılarını görmezden gelmek zor.
İslam'ın Rusya halklarının bir dini olarak konumlandırılması, Ortodoks Hristiyanlığı ile birlikte, II. Katerina zamanına dayanır. Çarlık rejimi kaldırıldıktan sonra, Sovyetler Birliği, İslam'ın ve diğer dinlerin uygulanmasını engelleyen ve çeşitli inançlardan liderlerin infazına yol açan ateizm politikasını getirdi. Fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından İslam, yasal olarak tanınan bir din hükmünü tekrar kazandı.
“Geleneksel İslam, Rus kültürel kodunun önemli bir parçasıdır”
2018 yılı Ocak ayında Rusya’nın önde gelen İslam alimleriyle bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İslam’ın ve Müslüman toplumun, Rus kültürel yapısının değişmez bir parçası olduğunu belirterek, “Hükümetimiz de Rusya’da İslam dinine yönelik eğitimin desteklenmesi için adımlar atacak.” İfadelerini kullandı. Geleneksel İslam eğitiminin Rusya’da tekrar canlandırılmasının büyük önem taşıdığına değinen Putin, “Teolojik İslam eğitimi, her zaman derinliğe ve harika bir tarihe sahipti. 1917 devriminden önce Rus Müslüman ilahiyatçıları, dünyanın her tarafında çok saygın insanlar olarak tanınırdı ve görüşleri çok değerliydi. Sovyetler Birliği döneminde ise bu zenginlik kayboldu. Fakat hükümetimiz, Rusya’da İslam dinine yönelik eğitimin desteklenmesi için adımlar atacak. Çünkü geleneksel İslam, Rus kültürel kodunun önemli bir parçasıdır ve Müslüman toplumu da şüphesiz Rusya’nın çok uluslu halkının önemli bir unsurudur.” Diyerek bazı hedefleri anlattı.
Hatırlanacağı üzere Putin, Rusya Devlet Başkanı görevine geldikten kısa bir süre sonra, 2000 yılında, İslam İşbirliği Teşkilatına (İİT) Rusya’nın gözlemci üye olması için çalışmaları başlattırmış, Orta Doğu uzmanı ve Büyükelçi Veniamin Popov bu işle görevlendirmişti. Çalışmalar 2005 yılında sonuç verdi ve Rusya, İİT’ye gözlemci üye sıfatını kazandı.
Ekim 2003’te 10. İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’nde yaptığı bir konuşmada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Ülkemiz vatandaşları için Rusyalı Müslümanlar, Rusya’nın çok etnisiteli yapısının bütünleyici, tam ve bütünlüklü birer parçasıdırlar. Ve bizler, ülkemizin bu dinlerarası uyumdaki gücünü, bunun değerini, zenginliğini ve faydasını görüyoruz.” şeklinde beyanda bulunmuştu. On yıl sonra, 22 Ekim 2013’te, ülkedeki kalabalık Müslüman topluluğun idari organı olan Rusya Müslümanları Merkezi Dini İdaresi’nin 225. yıl dönümünü simgeleyen resmi törende yaptığı konuşmada Putin, yine Müslümanları, ülkenin çeşitli ve zengin toplumunun “hayati” bir bileşeni şeklinde tanımlayarak övgüde bulunmuştu. Rus tarihinde Müslüman devlet adamları, sanatçı, bilim insanları, asker ve iş adamlarının önemli rolüne değinen Putin, İslam’ın Rus kültürünün “parlayan” bir kodu olduğunu vurguladı.
"Dünyanın en güzel camisi St. Petersburg’da”
Rusya’nın önemli merkezlerinde Moskova, St. Petersburg, Kazan, Ufa, Mohaçkale vb şehirlerde büyük camiler bulunmaktadır. Çeçenistan’da, Avrupa'nın en büyük camisi açıldı. Başkent Grozniy'e 35 kilometre mesafedeki Şali kentinde açılan caminin içinde 30 bin, avlusunda da 70 bin kişi aynı anda ibadet edebiliyor. Kısa süre önce Rusya Devlet Başkanı Putin, Çeçenistan lideri Ramazan Kadirov’un Şali kentinde açılan caminin dünyanın en güzel camisi olduğu yönündeki sözlerine nükteli şekilde itiraz ederek, "Dünyanın en güzel camisi St. Petersburg’da” dedi.
Rusya'nın kültür başkenti olarak adlandırılan St. Petersburg’da, Neva nehri kıyısında 1909 yılında Buhara Emiri tarafından yaptırılan Mavi Cami, Semerkant, Buhara ve diğer Orta Asya şehirlerindeki cami ve medreseleri anımsatmaktadır. Uzun ve normalden daha geniş minareleri ve gökyüzü gibi masmavi kubbesiyle şehrin kültürel zenginliğine ayrı bir katkısı bulunmaktadır.
Önemli bir husus ise Rusya’da ‘’Geleneksel İslam’’ vurgusunun tarihi bir perspektife oturmasıdır. Rusya’da İslam, ne postkoloniyal bir göçün ürünü, ne de son dönemde ivme kazanmış küreselleşme ve kültürel alışverişin tezahürüdür. Avrupa’daki diğer Müslüman azınlıkların aksine, Rusya’daki Müslümanlar yabancı göçmenler değil, binlerce yıldır memleketlerinde yaşayan, ülkenin sıradan vatandaşlarıdırlar.
St. Gregory Vakfı Başkanı Leonid Sevidyanov’un bu konuyu özetleyen sözleriyle nihayete erdirelim: “İnanç özgürlüğü evrensel olarak bağlayıcıdır. İnanç özgürlüğü bir dini davranış modelinin dayatılması değildir. Banal bir refleks hiç değildir, gerçek vatanseverliğin temelidir. Dini inancına bakılmaksızın Tanrı'ya gerçek inanan, dini özgürlüğün bastırılmaması şartıyla içinde yaşadığı ülkenin vatanseveridir ... "
[Arif Asalıoğlu] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
Bu ifadeler geçtiğimiz ay Moskova merkezli Svaboda Radyosu’nda Rusya ve İslam konusunun ele alındığı programda konuşan, Uluslararası Hıristiyanlık ve İslam Birliği Eş Başkanı Dmitry Pahomov’a ait. Rusya Bilimler Akademisi ilgili enstitülerinde ve medyada son zamanlarda Rusya’nın İslam ve diğer inançlara yaklaşımlarının nasıl olması gerektiğine dair araştırmalar ve haberler fazlaca çıkıyor. Özellikle bayramlarda Moskova camilerine akın eden yüzbinlerce Müslümanın, sokaklara taşması bu tartışmaları akabinde TV ekranlarına sıcak gündem olarak getiriyor. Çünkü camilerin etrafındaki cadde ve sokaklar namaz için özel olarak trafiğe kapatılıyor ve bütün şehir halkı etkilenmiş oluyor.
Yukarıda bahsi geçen radyo programına katılımcılardan birisi olan sosyolog Alexander Gorbenko ise konuya şu ifadelerle zenginlik katıyor:
''Farklı inançlara ibadethaneler sayısında sanki bir çeşit kurnazlık var. Belirli bir dinin kaç ibadethane ihtiyacı olduğunu kim belirleyebilir? Neden diğer inançlardan olanlar camilerin inşasına karşı protestolar yapıyorlar? İnsanların İslamı bilmemeleri nedeniyle bir tür fobisi olabilir. Ve Hristiyanlıkla İslam arasında yakın temasların olmayışı belli yaklaşımları doğurabilir. Cehalet olduğunda, fobiler her zaman ortaya çıkar, uzak olma arzusu tercih edilir. Ülkemizde geleneksel din analayışı var: Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Budizm kendi aralarında tamamen eşitler. Maddi güçleri varsa dini günlerini organize ve ibadet merkezlerini bina edebilmeliler.’’
Rusya’da İslam
Rusya'da İslam, ülkenin en yaygın ikinci dinidir. Türkiye’den sonra Avrupa’da en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir. Yaklaşık 24 milyon Müslüman'ın yaşadığı Rusya’da 7 bin civarında cami ve mescit bulunuyor. Rusya kanunları ve Rus siyasi liderleri tarafından ülkenin geleneksel dinlerinden biri ve tarihi mirasının bir parçası olarak İslam kabul edilir. Müslümanların ülkede kültürel ve sosyo-politik alanlardaki katkılarını görmezden gelmek zor.
İslam'ın Rusya halklarının bir dini olarak konumlandırılması, Ortodoks Hristiyanlığı ile birlikte, II. Katerina zamanına dayanır. Çarlık rejimi kaldırıldıktan sonra, Sovyetler Birliği, İslam'ın ve diğer dinlerin uygulanmasını engelleyen ve çeşitli inançlardan liderlerin infazına yol açan ateizm politikasını getirdi. Fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından İslam, yasal olarak tanınan bir din hükmünü tekrar kazandı.
“Geleneksel İslam, Rus kültürel kodunun önemli bir parçasıdır”
2018 yılı Ocak ayında Rusya’nın önde gelen İslam alimleriyle bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İslam’ın ve Müslüman toplumun, Rus kültürel yapısının değişmez bir parçası olduğunu belirterek, “Hükümetimiz de Rusya’da İslam dinine yönelik eğitimin desteklenmesi için adımlar atacak.” İfadelerini kullandı. Geleneksel İslam eğitiminin Rusya’da tekrar canlandırılmasının büyük önem taşıdığına değinen Putin, “Teolojik İslam eğitimi, her zaman derinliğe ve harika bir tarihe sahipti. 1917 devriminden önce Rus Müslüman ilahiyatçıları, dünyanın her tarafında çok saygın insanlar olarak tanınırdı ve görüşleri çok değerliydi. Sovyetler Birliği döneminde ise bu zenginlik kayboldu. Fakat hükümetimiz, Rusya’da İslam dinine yönelik eğitimin desteklenmesi için adımlar atacak. Çünkü geleneksel İslam, Rus kültürel kodunun önemli bir parçasıdır ve Müslüman toplumu da şüphesiz Rusya’nın çok uluslu halkının önemli bir unsurudur.” Diyerek bazı hedefleri anlattı.
Hatırlanacağı üzere Putin, Rusya Devlet Başkanı görevine geldikten kısa bir süre sonra, 2000 yılında, İslam İşbirliği Teşkilatına (İİT) Rusya’nın gözlemci üye olması için çalışmaları başlattırmış, Orta Doğu uzmanı ve Büyükelçi Veniamin Popov bu işle görevlendirmişti. Çalışmalar 2005 yılında sonuç verdi ve Rusya, İİT’ye gözlemci üye sıfatını kazandı.
Ekim 2003’te 10. İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’nde yaptığı bir konuşmada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Ülkemiz vatandaşları için Rusyalı Müslümanlar, Rusya’nın çok etnisiteli yapısının bütünleyici, tam ve bütünlüklü birer parçasıdırlar. Ve bizler, ülkemizin bu dinlerarası uyumdaki gücünü, bunun değerini, zenginliğini ve faydasını görüyoruz.” şeklinde beyanda bulunmuştu. On yıl sonra, 22 Ekim 2013’te, ülkedeki kalabalık Müslüman topluluğun idari organı olan Rusya Müslümanları Merkezi Dini İdaresi’nin 225. yıl dönümünü simgeleyen resmi törende yaptığı konuşmada Putin, yine Müslümanları, ülkenin çeşitli ve zengin toplumunun “hayati” bir bileşeni şeklinde tanımlayarak övgüde bulunmuştu. Rus tarihinde Müslüman devlet adamları, sanatçı, bilim insanları, asker ve iş adamlarının önemli rolüne değinen Putin, İslam’ın Rus kültürünün “parlayan” bir kodu olduğunu vurguladı.
"Dünyanın en güzel camisi St. Petersburg’da”
Rusya’nın önemli merkezlerinde Moskova, St. Petersburg, Kazan, Ufa, Mohaçkale vb şehirlerde büyük camiler bulunmaktadır. Çeçenistan’da, Avrupa'nın en büyük camisi açıldı. Başkent Grozniy'e 35 kilometre mesafedeki Şali kentinde açılan caminin içinde 30 bin, avlusunda da 70 bin kişi aynı anda ibadet edebiliyor. Kısa süre önce Rusya Devlet Başkanı Putin, Çeçenistan lideri Ramazan Kadirov’un Şali kentinde açılan caminin dünyanın en güzel camisi olduğu yönündeki sözlerine nükteli şekilde itiraz ederek, "Dünyanın en güzel camisi St. Petersburg’da” dedi.
Rusya'nın kültür başkenti olarak adlandırılan St. Petersburg’da, Neva nehri kıyısında 1909 yılında Buhara Emiri tarafından yaptırılan Mavi Cami, Semerkant, Buhara ve diğer Orta Asya şehirlerindeki cami ve medreseleri anımsatmaktadır. Uzun ve normalden daha geniş minareleri ve gökyüzü gibi masmavi kubbesiyle şehrin kültürel zenginliğine ayrı bir katkısı bulunmaktadır.
Önemli bir husus ise Rusya’da ‘’Geleneksel İslam’’ vurgusunun tarihi bir perspektife oturmasıdır. Rusya’da İslam, ne postkoloniyal bir göçün ürünü, ne de son dönemde ivme kazanmış küreselleşme ve kültürel alışverişin tezahürüdür. Avrupa’daki diğer Müslüman azınlıkların aksine, Rusya’daki Müslümanlar yabancı göçmenler değil, binlerce yıldır memleketlerinde yaşayan, ülkenin sıradan vatandaşlarıdırlar.
St. Gregory Vakfı Başkanı Leonid Sevidyanov’un bu konuyu özetleyen sözleriyle nihayete erdirelim: “İnanç özgürlüğü evrensel olarak bağlayıcıdır. İnanç özgürlüğü bir dini davranış modelinin dayatılması değildir. Banal bir refleks hiç değildir, gerçek vatanseverliğin temelidir. Dini inancına bakılmaksızın Tanrı'ya gerçek inanan, dini özgürlüğün bastırılmaması şartıyla içinde yaşadığı ülkenin vatanseveridir ... "
[Arif Asalıoğlu] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Arif Asalıoğlu
Bu vaziyet bana çok ağır geliyor! [Ali Emir Pakkan]
1950’de tek parti gitti. DP iktidar oldu. Dindarlar üzerindeki baskılar nispeten azaldı.
1954’te DP ikinci defa seçimi kazandı.
1955’te fiş komisyonu toplanmış Bediüzzaman’ı tartışıyordu. Ne beklersiniz? Said Nursi’nin peşinin bırakılmasını değil mi? Ama hayır, komisyon Bediüzzaman’ın A fişinde kalmasına karar verdi!
DP döneminde de Said Nursi ve talebeleri adım adım takip edilecekti.
Nitekim beraat kararlarına rağmen yeni davalar açıldı, Nur talebeleri tutuklandı, risaleler toplatıldı.
1955’te Samsun’da bir gazetede çıkan mektup dava konusu yapıldı. Said Nursi hastaydı, doktor raporuna rağmen duruşmaya çağrıldı. İstanbul’a kadar gelebildi.
1958’de Nazilli’de iki Nur talebesi risaleleri dağıttığı için gözaltına alındı. Said Nursi aleyhinde bir kampanya başlatıldı. ‘Padişah gibi yaşıyor’, ‘Siyasi bir gaye güdüyor’, ‘Tarikat kuruyor’ gibi kara propagandalar yapıldı.
26 Nisan 1958’de Ankara, İstanbul ve Isparta’daki Nur talebelerinden 10 kişi toplanarak Ankara Cezaevi’ne hapsedildi. Risale-i Nurlar toplatıldı.
1 Ocak 1960... Ankara. İçişleri Bakanı Namık Gedik başkanlığında tüm emniyet müdürlerinin katıldığı bir toplantı yapıldı. Gündem Said Nursi’ydi. Gedik’e, Nur talebelerinin faaliyetleri ile ilgili raporlar sunuldu. Konuyla ilgili açıklama Milliyet’te şöyle yer alıyordu; “Said Nursi ile temas edenlerin sosyal mevkileri ve durumları gözden geçirilmiştir. Son zamanlarda faaliyetleri artan mürtecilerle ilgili hükümetin sert kararlar almasına karar verilmiştir.”
11 Ocak 1960’ta Said Nursi’ye seyahat yasağı geldi, radyodan okunan hükümet bildirisi ile Emirdağ’dan çıkmaması istendi. Bediüzzaman ve talebelerinin peşine polis takıldı. Nurcu olduğu tespit edilenlerin görev yerleri değiştirildi.
1959’un son günlerinde Emirdağ’dan otomobille Eskişehir’e giden Said Nursi’nin şehre girmesi polis tarafından engellendi.
En büyük gerginlik Ankara’nın kapısında yaşandı. Çiftlik kavşağına kadar gelen Bediüzzaman’ı polisler şehre sokmadı.
Bediüzzaman’ın yakın talebesi DP Emirdağ İlçe Başkanı ve bütün yönetim görevden alındı. Gerekçe “İrticai faaliyet”ti.
12 Ocak 1960’ta Said Nursi, artan baskılar üzerine Namık Gedik’e şöyle bir mektup yazacaktı:
‘Bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak gezerken Ankara’dan gelen bir emirle, ‘Şimdi evinden dahi çıkmayacaksın.’ denilmesi bir haps-i münferit hükmündedir. Otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet bana çok ağır geliyor…’
Yaşadıklarımıza ne kadar benziyor değil mi?
[Ali Emir Pakkan] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
1954’te DP ikinci defa seçimi kazandı.
1955’te fiş komisyonu toplanmış Bediüzzaman’ı tartışıyordu. Ne beklersiniz? Said Nursi’nin peşinin bırakılmasını değil mi? Ama hayır, komisyon Bediüzzaman’ın A fişinde kalmasına karar verdi!
DP döneminde de Said Nursi ve talebeleri adım adım takip edilecekti.
Nitekim beraat kararlarına rağmen yeni davalar açıldı, Nur talebeleri tutuklandı, risaleler toplatıldı.
1955’te Samsun’da bir gazetede çıkan mektup dava konusu yapıldı. Said Nursi hastaydı, doktor raporuna rağmen duruşmaya çağrıldı. İstanbul’a kadar gelebildi.
1958’de Nazilli’de iki Nur talebesi risaleleri dağıttığı için gözaltına alındı. Said Nursi aleyhinde bir kampanya başlatıldı. ‘Padişah gibi yaşıyor’, ‘Siyasi bir gaye güdüyor’, ‘Tarikat kuruyor’ gibi kara propagandalar yapıldı.
26 Nisan 1958’de Ankara, İstanbul ve Isparta’daki Nur talebelerinden 10 kişi toplanarak Ankara Cezaevi’ne hapsedildi. Risale-i Nurlar toplatıldı.
1 Ocak 1960... Ankara. İçişleri Bakanı Namık Gedik başkanlığında tüm emniyet müdürlerinin katıldığı bir toplantı yapıldı. Gündem Said Nursi’ydi. Gedik’e, Nur talebelerinin faaliyetleri ile ilgili raporlar sunuldu. Konuyla ilgili açıklama Milliyet’te şöyle yer alıyordu; “Said Nursi ile temas edenlerin sosyal mevkileri ve durumları gözden geçirilmiştir. Son zamanlarda faaliyetleri artan mürtecilerle ilgili hükümetin sert kararlar almasına karar verilmiştir.”
11 Ocak 1960’ta Said Nursi’ye seyahat yasağı geldi, radyodan okunan hükümet bildirisi ile Emirdağ’dan çıkmaması istendi. Bediüzzaman ve talebelerinin peşine polis takıldı. Nurcu olduğu tespit edilenlerin görev yerleri değiştirildi.
1959’un son günlerinde Emirdağ’dan otomobille Eskişehir’e giden Said Nursi’nin şehre girmesi polis tarafından engellendi.
En büyük gerginlik Ankara’nın kapısında yaşandı. Çiftlik kavşağına kadar gelen Bediüzzaman’ı polisler şehre sokmadı.
Bediüzzaman’ın yakın talebesi DP Emirdağ İlçe Başkanı ve bütün yönetim görevden alındı. Gerekçe “İrticai faaliyet”ti.
12 Ocak 1960’ta Said Nursi, artan baskılar üzerine Namık Gedik’e şöyle bir mektup yazacaktı:
‘Bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak gezerken Ankara’dan gelen bir emirle, ‘Şimdi evinden dahi çıkmayacaksın.’ denilmesi bir haps-i münferit hükmündedir. Otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet bana çok ağır geliyor…’
Yaşadıklarımıza ne kadar benziyor değil mi?
[Ali Emir Pakkan] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
'Hayatın Gayesi'ni anlama [Abdullah Aymaz]
Aralık 2019 tarihli Çağlayan dergisinin Başyazısı, “Hayatın Gayesi” başlığını taşıyordu. Bu yazıdan anlamaya çalıştığım ve hissedebildiklerini ifade etmeye gayret edeceğim: Hayatın gayesini anlamayan, herşey bir hayal gibi görenlerden, bir kaos zannedenlerden, bu yüzden bazı filozofların kendilerini Etna Yanardağına atıp intihar eden inançsızların yanında, Alexis Carrel gibi inancı olduğu halde çözüme tam ve doğru bir isabetle yardımcı olacak rehberliklerden mahrum olduğu için “İnsan bu meçhul” diyenlere kadar pek çoklarının üzerinde durduğu bir husus bu…
Hayatın gayesi bilinmezse, insanlar çalkantılar içinde kalır ve inkârın girdaplarında boğulup giderler.
Bu yazıda M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Bediüzzaman Hazretlerinin “Katiyen bil ki: Yaradılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Allah’a imandır. İnsaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah’a iman içindeki mârifetullahtır. Cinlerin ve insanların en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ruh-u beşer için en halis sürur ve kalbî insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullah içindeki ruhânî lezzettir.” (Yirminci Mektup) sözlerinin bir nevi açılımını gerçekleştirmektedir.
Hocaefendi bu ufka ulaşmak için “ancak ve ancak sistemli bir düşünce ve disiplinli bir aksiyon” gerektiğini söylemektedir. Ayrıca bu aksiyonların daha komplike düşüncelere doğru geniş zaviyelere ulaşıp düşüncelerde de daha büyük PROJELERE dönüşerek devam etmesi için “Kalbin lâhûtî ufkuyla aklın hikmet aydınlık parıltıları arasında bir sürü salih dairelerin yaşanması” gerektiğini hatırlatır.
Bu büyük projeler için de “En muhteşem üstadın, en güçlü rehberin, en bâriz karakteristiğinin de sağlam bir iman, şuurlu bir amelde ENGİN BİR MUR KABE anlayışı olduğunu vurguluyor.
Engin Murakabe anlayışı işe de, hayatın gerçek manasını temâşa imkanını veren câzip hayat cereyanlarının birer RASATHANE’ye dönüşeceği müjdesini veriyor. Böylece batılı bir düşünürün ifade ettiği gibi, sıradan insanlar hayatta bir defa büluğa ererken, bunlar defalarca yeni yeni buluğlara ererler. Yani Hocaefendinin ifadesiyle “Aksiyonu yeni fikir çileleriyle derinleştirir ve her gün farklı bir doğum sancılarıyla kıvranır durur, kıvranır durur ve ancak ızdırapla zonklayan beyinlerin doğurgan olacağına inanırlar.”
Cenab-ı Hak bize İRADE vermiş. Aslında bu iradeyi, İSTEYİP DİLEMESİNE BİR DAVETÇİ yapmış. Bize düşen bu iradenin hakkını vermektir. Yani madem biz varız ve Allah’ın yarattığı dünyalar dolusu nimetler var “Elbette bu nimetleri devşirme, değerlendirme ve onları başka nimetlerin basamağı haline getirme bize düşmektedir.”
Evet biz insanlar İRADÎ VARLIKLAR olduğumuzu ortaya koyarak: “Bu engin VARLIK ÇAĞLAYANI içinde, kendi yerimizi, kendi sorumluluklarımızı, kainat ve kainat ötesi münasebetlerimizi düşünmek ve RUHÎ MANTIĞIMIZI, varlığın perde arkası değerlerini araştıran bir HİKMET KAYNAĞI haline getirmemizdir. Bunu yaptığımız takdirde kendimizi daha farklı duyacak, daha farklı görecek, daha derin hissedecek, derken bütün VARLIK ve HADİSELERİN DİLİNİN ÇÖZÜLDÜĞÜNE, bize bir şeyler anlattıklarına ve bizimle DİYALOGA geçtiklerine şâhit olacağız.”
Bazıları “Bir damla kan ve bin bir ızdırap” diye hayatın dış yüzüne bakıp böyle bir değerlendirme yapsalar da “Biz kainatın EN ÖNEMLİ BİR AKSESUARI, hatta ruhu, özü, usâresi; topyekün varlık da bu özün bir inkişafı ve inbisatı… Öyle ise, denebilir ki, asıl sorumluluğumuz, konumumuzun gerektirdiği bir açıdan, varlığın bütün satır ve sayfalarını okuyup değerlendirerek, ruhumuzun derinliklerindeki HİKMET AKTİVİTEMİZİ ortaya çıkarmaktır… Çıkarıp ve dış yüzü itibarıyla doğmak-ölmek arasında ızdıraba çekmekten ibaret olan CİSMANÎ YAŞAYIŞIN dağdağalarından sıyrılıp, kalbî ve ruhî hayata vaad edilen MANEVÎ ENGİNLİKLERİDE, tecelli ve zevk avlamaktır.”
Kainattaki daimî faaliyetin sırrı üzerinde dururken Bediüzzaman Hazretleri faaliyette bir lezzetin bulunduğunu, aslında faaliyetin zaten bizzat bir lezzet olduğunu ifade ediyor. Hocaefendi de “Aslında bu elemli hayatı yaşamaya değer hale getiren de, herhalde bu fani yolculuğun her merhalesinde, ayrı bir NEŞVEYE ulaşmak ve farklı bir lütfa mazhar olsa, gerek. Bunu başarabilen kimseler, her an ayrı bir tecelli ile mest ve sermest; ruhlarının tıpkı bir şiirin, bir musikinin kendi mecrasındaki akışının cezbesiyle pür-heyecan karar noktasına koşması gibi haz yudumlayarak, zevk soluklayarak hep O’na koşarlar.”
Seherlerde Cennetten tatlı bir NESİM salıverilir. Uyanık vicdanlar birer AVCI ve birer GAVVAS’tırlar. “Bizim bu günkü nesilleri böyle bir iman ve anlayışa, böyle bir yorum ve neşveye yükseltecek REHBERLERE ihtiyacımız var GENÇ NESİLLER ancak, bu ufkun erleri arkasında koşarken, gençliklerini de, o gençliğin gaye ve hedefi çizgisinde doya doya yaşayarak… ruhlarının sonsuzla bütünleştiği ufuklarda, fenâ ve zevâli aynı bekâ gibi duyacak… ömürlerinin saniye ve saliselerine cihanların sığabildiği hayretle temâşa edecek… ve herşeyin çehresinde ayrı bir ebediyet televvünü müşahadesiyle ayrı bir bekâya erecek… ve bu hayatın gerçekten yaşamaya değdiğini anlayacaktır ve herşeyin kendi ruh semalarında doğup battığını müşahede ederek, galaksiler arası seyahat ediyor gibi sürekli kendi derinliklerinde, sonsuzun temâşa menfezleri arasında gelip gidecek ve bu fani hayatı pek çok boyutlarıyla birden yaşamaya çalışacaklardır.”
Bu başyazının, tekrar tekrar mütalaa ve müzakeresini ısrarla tavsiye ediyorum.
[Abdullah Aymaz] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
Hayatın gayesi bilinmezse, insanlar çalkantılar içinde kalır ve inkârın girdaplarında boğulup giderler.
Bu yazıda M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Bediüzzaman Hazretlerinin “Katiyen bil ki: Yaradılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Allah’a imandır. İnsaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah’a iman içindeki mârifetullahtır. Cinlerin ve insanların en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ruh-u beşer için en halis sürur ve kalbî insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullah içindeki ruhânî lezzettir.” (Yirminci Mektup) sözlerinin bir nevi açılımını gerçekleştirmektedir.
Hocaefendi bu ufka ulaşmak için “ancak ve ancak sistemli bir düşünce ve disiplinli bir aksiyon” gerektiğini söylemektedir. Ayrıca bu aksiyonların daha komplike düşüncelere doğru geniş zaviyelere ulaşıp düşüncelerde de daha büyük PROJELERE dönüşerek devam etmesi için “Kalbin lâhûtî ufkuyla aklın hikmet aydınlık parıltıları arasında bir sürü salih dairelerin yaşanması” gerektiğini hatırlatır.
Bu büyük projeler için de “En muhteşem üstadın, en güçlü rehberin, en bâriz karakteristiğinin de sağlam bir iman, şuurlu bir amelde ENGİN BİR MUR KABE anlayışı olduğunu vurguluyor.
Engin Murakabe anlayışı işe de, hayatın gerçek manasını temâşa imkanını veren câzip hayat cereyanlarının birer RASATHANE’ye dönüşeceği müjdesini veriyor. Böylece batılı bir düşünürün ifade ettiği gibi, sıradan insanlar hayatta bir defa büluğa ererken, bunlar defalarca yeni yeni buluğlara ererler. Yani Hocaefendinin ifadesiyle “Aksiyonu yeni fikir çileleriyle derinleştirir ve her gün farklı bir doğum sancılarıyla kıvranır durur, kıvranır durur ve ancak ızdırapla zonklayan beyinlerin doğurgan olacağına inanırlar.”
Cenab-ı Hak bize İRADE vermiş. Aslında bu iradeyi, İSTEYİP DİLEMESİNE BİR DAVETÇİ yapmış. Bize düşen bu iradenin hakkını vermektir. Yani madem biz varız ve Allah’ın yarattığı dünyalar dolusu nimetler var “Elbette bu nimetleri devşirme, değerlendirme ve onları başka nimetlerin basamağı haline getirme bize düşmektedir.”
Evet biz insanlar İRADÎ VARLIKLAR olduğumuzu ortaya koyarak: “Bu engin VARLIK ÇAĞLAYANI içinde, kendi yerimizi, kendi sorumluluklarımızı, kainat ve kainat ötesi münasebetlerimizi düşünmek ve RUHÎ MANTIĞIMIZI, varlığın perde arkası değerlerini araştıran bir HİKMET KAYNAĞI haline getirmemizdir. Bunu yaptığımız takdirde kendimizi daha farklı duyacak, daha farklı görecek, daha derin hissedecek, derken bütün VARLIK ve HADİSELERİN DİLİNİN ÇÖZÜLDÜĞÜNE, bize bir şeyler anlattıklarına ve bizimle DİYALOGA geçtiklerine şâhit olacağız.”
Bazıları “Bir damla kan ve bin bir ızdırap” diye hayatın dış yüzüne bakıp böyle bir değerlendirme yapsalar da “Biz kainatın EN ÖNEMLİ BİR AKSESUARI, hatta ruhu, özü, usâresi; topyekün varlık da bu özün bir inkişafı ve inbisatı… Öyle ise, denebilir ki, asıl sorumluluğumuz, konumumuzun gerektirdiği bir açıdan, varlığın bütün satır ve sayfalarını okuyup değerlendirerek, ruhumuzun derinliklerindeki HİKMET AKTİVİTEMİZİ ortaya çıkarmaktır… Çıkarıp ve dış yüzü itibarıyla doğmak-ölmek arasında ızdıraba çekmekten ibaret olan CİSMANÎ YAŞAYIŞIN dağdağalarından sıyrılıp, kalbî ve ruhî hayata vaad edilen MANEVÎ ENGİNLİKLERİDE, tecelli ve zevk avlamaktır.”
Kainattaki daimî faaliyetin sırrı üzerinde dururken Bediüzzaman Hazretleri faaliyette bir lezzetin bulunduğunu, aslında faaliyetin zaten bizzat bir lezzet olduğunu ifade ediyor. Hocaefendi de “Aslında bu elemli hayatı yaşamaya değer hale getiren de, herhalde bu fani yolculuğun her merhalesinde, ayrı bir NEŞVEYE ulaşmak ve farklı bir lütfa mazhar olsa, gerek. Bunu başarabilen kimseler, her an ayrı bir tecelli ile mest ve sermest; ruhlarının tıpkı bir şiirin, bir musikinin kendi mecrasındaki akışının cezbesiyle pür-heyecan karar noktasına koşması gibi haz yudumlayarak, zevk soluklayarak hep O’na koşarlar.”
Seherlerde Cennetten tatlı bir NESİM salıverilir. Uyanık vicdanlar birer AVCI ve birer GAVVAS’tırlar. “Bizim bu günkü nesilleri böyle bir iman ve anlayışa, böyle bir yorum ve neşveye yükseltecek REHBERLERE ihtiyacımız var GENÇ NESİLLER ancak, bu ufkun erleri arkasında koşarken, gençliklerini de, o gençliğin gaye ve hedefi çizgisinde doya doya yaşayarak… ruhlarının sonsuzla bütünleştiği ufuklarda, fenâ ve zevâli aynı bekâ gibi duyacak… ömürlerinin saniye ve saliselerine cihanların sığabildiği hayretle temâşa edecek… ve herşeyin çehresinde ayrı bir ebediyet televvünü müşahadesiyle ayrı bir bekâya erecek… ve bu hayatın gerçekten yaşamaya değdiğini anlayacaktır ve herşeyin kendi ruh semalarında doğup battığını müşahede ederek, galaksiler arası seyahat ediyor gibi sürekli kendi derinliklerinde, sonsuzun temâşa menfezleri arasında gelip gidecek ve bu fani hayatı pek çok boyutlarıyla birden yaşamaya çalışacaklardır.”
Bu başyazının, tekrar tekrar mütalaa ve müzakeresini ısrarla tavsiye ediyorum.
[Abdullah Aymaz] 23.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Tutuklu kanser hastası Ayşe Özdoğan’ın oğlu: ‘Cennette anne babalar çocuklarıyla olacaksa; hemen ölmek istiyorum’
Antalya’da yaşayan ve bir ay önce kanser ameliyatı olan Ayşe Özdoğan da geçtiğimiz günlerde hakim kararıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Özdağan’ın eşi de 8 aydır tutuklu. Çiftin 6 yaşındaki çocukları ise şimdi hem annesiz hem de babasız kaldı.
Ameliyattan sonra yaşadığı sıkıntıları bitmeyen Özdağan’ın kanser hastalığı kemiğine de sıçradığı için önümüzdeki günlerde 2. ameliyatını olacak. Özdağ’ın bu yüzden çene kaşığı alınacak. Özdağan’ın diğer yüzünde de hastalık belirtileri başladı.
Özdoğan’ın ablası Ayşe Hanımefendi kardeşinin yaşadığı zorlu süreci anlattı. Kardeşinin cezaevinde zor gürler yaşadığını belirten Ayşe Hanım, görüşmeye gittiğinde kardeşinin hastalığının diğer yüzüne sıçramasından korktuğunu söylediğini belirtti.
‘Cennette anne babalar ile çocukları birlikte olacaksa ben hemen ölmek istiyorum’
Özdoğan’ın kardeşi şöyle devam ediyor:
“Geç gelen adalet adalet olmadığı gibi, geç gelen tedavi de tedavi olmuyor. Yaşam hakkı elinden alınıyor. Daha geçen hafta kardeşim tutuklanmadan önce oğlu annesine bir şey soruyor. Oda da duydum. Annesine şöyle soruyor: ‘Cennette anne ve babaları çocuklarıyla beraber mi olacak?’ Annesi de ‘evet’ diyor. O da ‘anne ben hemen ölmek istiyorum.’ diyor.
‘Ailemin bir evlat acısı daha yaşamasını istemiyorum‘
“Enfeksiyon belirtileri görülmeye başladı. Sıkıntılar çok fazla. Tahliye olması lazım. Abimi trafik kazasında kaybettik. Anne ve babam 70 yaşın üzerinde. Biz bir evlat acısı daha yaşamak istemiyoruz.”
[TR724] 23.12.2019
Ameliyattan sonra yaşadığı sıkıntıları bitmeyen Özdağan’ın kanser hastalığı kemiğine de sıçradığı için önümüzdeki günlerde 2. ameliyatını olacak. Özdağ’ın bu yüzden çene kaşığı alınacak. Özdağan’ın diğer yüzünde de hastalık belirtileri başladı.
Özdoğan’ın ablası Ayşe Hanımefendi kardeşinin yaşadığı zorlu süreci anlattı. Kardeşinin cezaevinde zor gürler yaşadığını belirten Ayşe Hanım, görüşmeye gittiğinde kardeşinin hastalığının diğer yüzüne sıçramasından korktuğunu söylediğini belirtti.
— Tutsak Bebekler (@TutsakBebekler) December 20, 2019“Zayıflamış. Ameliyat sonrası tansiyonu düşüyordu. İçeride daha ciddi zorluklar yaşıyor. Ameliyat olduğum tarafı ranzaya vurmuş. 35 kişi var koğuşta, 2 tane tuvalet var. Her temizlik olduğunda hapşırma krizi tutuyor kardeşimin. Henüz dikişler iyileşmediği için onun için bir risk demek” ifadelerini kullandı.
‘Cennette anne babalar ile çocukları birlikte olacaksa ben hemen ölmek istiyorum’
Özdoğan’ın kardeşi şöyle devam ediyor:
“Geç gelen adalet adalet olmadığı gibi, geç gelen tedavi de tedavi olmuyor. Yaşam hakkı elinden alınıyor. Daha geçen hafta kardeşim tutuklanmadan önce oğlu annesine bir şey soruyor. Oda da duydum. Annesine şöyle soruyor: ‘Cennette anne ve babaları çocuklarıyla beraber mi olacak?’ Annesi de ‘evet’ diyor. O da ‘anne ben hemen ölmek istiyorum.’ diyor.
‘Ailemin bir evlat acısı daha yaşamasını istemiyorum‘
“Enfeksiyon belirtileri görülmeye başladı. Sıkıntılar çok fazla. Tahliye olması lazım. Abimi trafik kazasında kaybettik. Anne ve babam 70 yaşın üzerinde. Biz bir evlat acısı daha yaşamak istemiyoruz.”
[TR724] 23.12.2019
‘Asgari ücreti 2.450 liraya kapatırlar’ [İlker Doğan]
Asgari ücret görüşmeleri devam ediyor. İşçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 4. toplantısını bu hafta yapacak. işçi sendikaları yüzde 27.6’lık bir artışla asgari ücretin 2 bin 578 lira olmasını istiyor. TÜİK ise bir işçinin asgari geçim tutarını 2 bin 331 lira olarak açıkladı. Asgari ücret önemli zira Türkiye’de yaklaşık 8 milyon kişi asgari ücret ve daha az bir para karşılığında çalışıyor. Gıda enflasyonunun yüzde 40’larda olduğu, elektrik ve doğalgaza bir yılda yüzde 60 oranında zam gelen Türkiye’de, asgari ücrette gelecek yıl için yüzde 15 ila yüzde 25 arasında bir artış öngörülüyor. Türk İş Başkanı Ergün Atalay’ın da dediği gibi, işçi sendikaları ‘işi uzatmaz’ ve 2 bin 450 lira seviyelerinde kapatır!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “İnşaallah jestimizi yaparız.” dediği asgari ücret görüşmelerinin 4.’sü bu hafta yapılacak. Öncelikle işçiler jest değil, hakları olanı istiyor. Asgari ücret görüşmelerinde çıkan sonuç önemli zira yaklaşık 8 milyon kişiyi ilgilendiriyor. Peki yüzde kaçlık bir zam gelecek ya da gelmeli?
Öncelikle yıllık enflasyon TÜİK’e göre bile yüzde 15,8. Çarşı pazarda enflasyon oranı ise yüzde 40’ın üzerinde. Türkiye’de son bir yılda gıdaya gelen zamların oranı ise TÜİK’e göre yüzde 30’a yakın. Birleşik Kamu- İş’in en fazla tüketilen 77 gıda maddesindeki artışı esas alarak hazırladığı ‘halkın enflasyonu’ araştırmasına göre ise ekim ayında gıda harcamalarında yıllık enflasyon 36.9 olarak hesaplandı ki bu çok daha gerçekti bir oran.
SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİNE ZAM YAĞDI
Süt ve süt ürünleri son 3 ayda gelen zam oranı yüzde 30’u buldu. Bugün Türkiye’de en ucuz markalı sütün fiyatı 3,75 TL. Aynı süt geçtiğimiz yıl 2 lira 35 kuruştu! Yıllık zam oranı yüzde 60! Doğal olarak yoğurt ve peynir gibi süt ürünlerinin fiyatları da bir yılda yaklaşık yüzde 50 oranında arttı. 10 gün önce 11.90 TL’den satılan iki kiloluk yoğurt, 7 Aralık itibarıyla 15 TL’ye çıktı.
ELEKTRİK VE DOĞALGAZA 10 KEZ ZAM GELDİ!
Elektrik ve doğalgaza son bir yılda tam 10 kez zam geldi. Zam oranları ise ‘bileşik’ faiz hesabıyla yüzde 60’ı buldu. Geçtiğimiz yıl kasım ayında eletrik için 100 lira fatura ödeyen işçi bugün en az 160 TL ödemek zorunda! Sadece elektrik ve doğalgazda ödeyeceği fazla miktar en az 120 milyonu buluyor. Yani alacağı zammın 120 lirası faturalara gitti/gidecek!
TÜİK, YÜZDE 5’İ YETERLİ BULDU!
Açıkladığı rakamlarla toplumda büyük bir kesimin tepkisini çeken TÜİK, geçtiğimiz yıl aralık ayında bir işçi için asgari geçim tutarını 2 bin 213 liar olarak açıklamıştı. Geçtiğimiz hafta ise 2019 için bu rakamı 2 bin 331 lira olarak açıkladı. TÜİK’in açıkladığı rakam, pazarlıkların başlaması bakımından önemli. TÜİK’in rakamlarına göre, yaklaşık yüzde 5’lik bir artış yeterli gözüküyor! TÜİK’in bu rakamları nereden bulduğu, nasıl topladığı yıllardır tartışma konusu…
YÜZDE 15-25 ARASI BİR ARTIŞ OLACAK
Beklenti en az yüzde 15 artış olması yönünde. Bu durumda asgari ücret 2 bin 323 lira olacak. Ancak bu rakamın kabul edilmesi mümkün gözükmüyor. Zira TÜİK’in bile rakamı, bunun üzerinde! Yüzde 20’lik bir zam durumunda ise asgari ücret 2 bin 424 liraya çıkıyor ki, muhtemel senaryo da bu rakamlara yakın. Yüzde 20-22 aralığında bir zam akla en yakın oran gibi gözüküyor. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK ortak asgari ücret taleplerini 2 bin 578 TL olarak açıkladı. Sendikalar, yüzde 26.7’lik bir artış istiyor.
Türkiye, ‘asgari’ yaşamda zirvede!
Hükümet, asgari ücretle çalışanların oranını 5 yıldır açıklamıyor. Dönemin MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin yine dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’e verdiği soru önergesine verilen cevaba göre, 2014 Temmuz ayı itibariyle asgari ücretle çalışan işçi sayısı 4 milyon 970 bin. Ancak bugün bu rakamın 8 milyonun üzerinde olduğu belirtiliyor.
DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu ise rakamın 10 milyona ulaştığını söylüyor. 19,5 milyonu sigortalı toplam 22 milyon çalışan var. Bütün bu rakamlar, çalışanların içerisinde asgari ücretlilerin oranının yüzde 40’larda olduğunu ortaya koyuyor. Avrupa İstatistik Ofisi’nin 2010 verilerine göre ise Türkiye’de asgari ücretlilerin çalışanlara oranı yüzde 43! Bu konuda Avrupa’da lider! Türkiye’nin en yakın takipçisi Slovenya’da ise bu oran yüzde 19,2! Belçika’da ise yüzde 1,1!
[İlker Doğan] 23.12.2019 [TR724]
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “İnşaallah jestimizi yaparız.” dediği asgari ücret görüşmelerinin 4.’sü bu hafta yapılacak. Öncelikle işçiler jest değil, hakları olanı istiyor. Asgari ücret görüşmelerinde çıkan sonuç önemli zira yaklaşık 8 milyon kişiyi ilgilendiriyor. Peki yüzde kaçlık bir zam gelecek ya da gelmeli?
Öncelikle yıllık enflasyon TÜİK’e göre bile yüzde 15,8. Çarşı pazarda enflasyon oranı ise yüzde 40’ın üzerinde. Türkiye’de son bir yılda gıdaya gelen zamların oranı ise TÜİK’e göre yüzde 30’a yakın. Birleşik Kamu- İş’in en fazla tüketilen 77 gıda maddesindeki artışı esas alarak hazırladığı ‘halkın enflasyonu’ araştırmasına göre ise ekim ayında gıda harcamalarında yıllık enflasyon 36.9 olarak hesaplandı ki bu çok daha gerçekti bir oran.
SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİNE ZAM YAĞDI
Süt ve süt ürünleri son 3 ayda gelen zam oranı yüzde 30’u buldu. Bugün Türkiye’de en ucuz markalı sütün fiyatı 3,75 TL. Aynı süt geçtiğimiz yıl 2 lira 35 kuruştu! Yıllık zam oranı yüzde 60! Doğal olarak yoğurt ve peynir gibi süt ürünlerinin fiyatları da bir yılda yaklaşık yüzde 50 oranında arttı. 10 gün önce 11.90 TL’den satılan iki kiloluk yoğurt, 7 Aralık itibarıyla 15 TL’ye çıktı.
ELEKTRİK VE DOĞALGAZA 10 KEZ ZAM GELDİ!
Elektrik ve doğalgaza son bir yılda tam 10 kez zam geldi. Zam oranları ise ‘bileşik’ faiz hesabıyla yüzde 60’ı buldu. Geçtiğimiz yıl kasım ayında eletrik için 100 lira fatura ödeyen işçi bugün en az 160 TL ödemek zorunda! Sadece elektrik ve doğalgazda ödeyeceği fazla miktar en az 120 milyonu buluyor. Yani alacağı zammın 120 lirası faturalara gitti/gidecek!
TÜİK, YÜZDE 5’İ YETERLİ BULDU!
Açıkladığı rakamlarla toplumda büyük bir kesimin tepkisini çeken TÜİK, geçtiğimiz yıl aralık ayında bir işçi için asgari geçim tutarını 2 bin 213 liar olarak açıklamıştı. Geçtiğimiz hafta ise 2019 için bu rakamı 2 bin 331 lira olarak açıkladı. TÜİK’in açıkladığı rakam, pazarlıkların başlaması bakımından önemli. TÜİK’in rakamlarına göre, yaklaşık yüzde 5’lik bir artış yeterli gözüküyor! TÜİK’in bu rakamları nereden bulduğu, nasıl topladığı yıllardır tartışma konusu…
YÜZDE 15-25 ARASI BİR ARTIŞ OLACAK
Beklenti en az yüzde 15 artış olması yönünde. Bu durumda asgari ücret 2 bin 323 lira olacak. Ancak bu rakamın kabul edilmesi mümkün gözükmüyor. Zira TÜİK’in bile rakamı, bunun üzerinde! Yüzde 20’lik bir zam durumunda ise asgari ücret 2 bin 424 liraya çıkıyor ki, muhtemel senaryo da bu rakamlara yakın. Yüzde 20-22 aralığında bir zam akla en yakın oran gibi gözüküyor. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK ortak asgari ücret taleplerini 2 bin 578 TL olarak açıkladı. Sendikalar, yüzde 26.7’lik bir artış istiyor.
Türkiye, ‘asgari’ yaşamda zirvede!
Hükümet, asgari ücretle çalışanların oranını 5 yıldır açıklamıyor. Dönemin MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin yine dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’e verdiği soru önergesine verilen cevaba göre, 2014 Temmuz ayı itibariyle asgari ücretle çalışan işçi sayısı 4 milyon 970 bin. Ancak bugün bu rakamın 8 milyonun üzerinde olduğu belirtiliyor.
DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu ise rakamın 10 milyona ulaştığını söylüyor. 19,5 milyonu sigortalı toplam 22 milyon çalışan var. Bütün bu rakamlar, çalışanların içerisinde asgari ücretlilerin oranının yüzde 40’larda olduğunu ortaya koyuyor. Avrupa İstatistik Ofisi’nin 2010 verilerine göre ise Türkiye’de asgari ücretlilerin çalışanlara oranı yüzde 43! Bu konuda Avrupa’da lider! Türkiye’nin en yakın takipçisi Slovenya’da ise bu oran yüzde 19,2! Belçika’da ise yüzde 1,1!
[İlker Doğan] 23.12.2019 [TR724]
Balıkların böceklerin duyguları [Betül Gül]
Ünlü hayvan davranışı uzmanı biyolog Dr. Jonathan Balcombe, yakın zamana kadar balıkların duygularının olup olmadığına dair fikir yürütmenin dahi neredeyse bilim dışı sayıldığını dile getiriyor.
Son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar balıkların duygulu canlılar olduğunu ortaya koydu. Mesela, Fransa’nın Burgundy Üniversitesi’nden araştırmacıların tek eşli balıklar olan Amatitlania siquia türü çiklitlerle yaptıkları deneyler seçtikleri eşle değil de, başkasıyla aynı akvaryuma yerleştirilen dişilerin moral bozukluğu yaşadığını gösterdi.
Sonuçları haziran ayında akademik dergi The Proceedings of the Royal Society B’de yayımlanan bu araştırmaya göre, seçtikleri eşlerden ayrı kalan dişiler karamsar bir bakış açısına sahip oluyor.
Ünlü akademik dergi Science’da yayımlanan bir araştırma da, arıların mutlu ve iyimser olabildiklerine işaret etti. Londra’nın Queen Mary Üniversitesi’nden bilim insanlarının deneyleri, tatlı bir şerbetten az miktarda içen arıların olumlu duygular içindeymiş gibi davrandıklarını gösterdi. Bristol Üniversitesi’nden Prof. Michael Mendl, böceklerin şuurlu olmaları ihtimalinin heyecan verici yeni teorilere ve hareretli tartışmalara konu olduğunu söylüyor. Bilim insanları şunu anlamaya çalışıyor: Mesela, arı gibi hissetmek diye bir şey var mı? Yoksa, arılar ve diğer böcekler çevrelerine yalnızca bir takım reflekslerle mi tepki veriyor?
Hayatının büyük bir kısmını Güney Afrika’nın kuleler inşaa eden termitlerini araştırmaya adayan New York Eyalet Üniversitesi’nden Prof. Scott Turner, The Conversation’da yayımlanan makalesinde ilginç tespitlerde bulundu: “… Ayırt edilebilir termit ‘kişilikleri” var: Bazıları “girişimci”, inşaat işlerini başlatıyor ve etrafta koşturarak daha tembel olan yuva arkadaşlarını işe sevk ediyor, direnirlerse de dürtererek harekete geçiriyor. Bazı bireyler hevesli bir şekilde su paylaştırıyor, on beş dakika veya daha fazla zamanlarını bu işe adayarak az bulunan suyu topraktan emiyor ve susamış yuva arkadaşlarına dağıtıyor.”
Böcekler çevrelerine reflekslerle tepki veren robot gibi varlıklar mı? Yoksa şahsiyetleri, arzu ve istekleri olan duygulu canlılar mı?
“Bazen doğa, yaptığımız gözlemler yoluyla bizle konuşur, deneylerin yakalayamayabileceği veya bilim insanlarının duymaya istekli olmadığı bir mana ile.” diyen Prof. Turner şunları da söylüyor: “Termitler, yalnızca basit davranış algoritmalarıyla işlemek üzere tasarlanmış küçük robotlar mı? Ya da, onlara ilişkin özel, yaptıklarına tamamen farklı bir anlam yükleyen hayati bir şey mi var? Uzun süre boyunca ilk görüşün doğru olduğunu düşünüyordum, fakat itiraf etmeliyim ki artık ikincisine daha çok meylediyorum.” Turner daha sonra, fikrinin değişmesinde etkili olan gözlemlerinden söz ediyor: “Termitler bir süre küçük yapay dünyalarını (laboratuar ortamındaki kum dolu petri kabı) inceledikten sonra, birbirlerini tımar etmeye başlar. Seyretmesi harika bir manzaradır. Tımar eden termit, diğerini yalamaya başlar ve sonra özenli bir biçimde tımar ettiği termitin her uzvunu bacak, antenler ve ağız kısımlarını çene kemiklerinin arasından geçirerek işi tamamlar. Tüm bu süre zarfında, tımar edilen termit neredeyse tamamen sakin ve huzurlu görünür. Antenlerinin hareketi durur, sanki “şimdi de bunu yap” der gibi uzuvlarını yavaşça tımarcıya sunar. Tımar etme işi bayağı yoğun bir hal alabilir, termitler oluşan “tımar istasyonlarında” çok istekli bir tımarcıdan hizmet görmek için sıra beklerler.”
“Zamanla anladım: Bunlar robot değiller, şahsiyetleri, arzu ve istekleri olan canlılar. Bir robot hiçbir zaman tımar edilmeyi “istemez”, başkasına su vermeyi, su içmeyi “istemez”. Oysa görünüşe göre termitler “istiyor” ve bu, termitlere hem bireysel hem de müşterek ruh gibi bir şey veriyor.” Prof. Turner, bunun makinalarda bulunmayan canlandırıcı bir prensip, hayatın varlığını ve yokluğunu ayıran, tanımlanamayan bir şey olduğunu dile getirerek yazısına son veriyor.
“Hayvanların ruhları bâki kalacağını ve hüdhüd-ü Süleymanî (a.s.) ve Neml’i ve Nâka-i Salih (a.s.) ve kelb-i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir hayvan nevinin arasıra istimâl için birtek cesedi bulunacağı, rivâyetlerden anlaşılmakla beraber; hikmet, hakikat, rahmet ve rubûbiyet öyle iktiza ederler.” (Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, Üçüncü Şua)
[Betül Gül] 23.12.2019 [TR724]
Son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar balıkların duygulu canlılar olduğunu ortaya koydu. Mesela, Fransa’nın Burgundy Üniversitesi’nden araştırmacıların tek eşli balıklar olan Amatitlania siquia türü çiklitlerle yaptıkları deneyler seçtikleri eşle değil de, başkasıyla aynı akvaryuma yerleştirilen dişilerin moral bozukluğu yaşadığını gösterdi.
Sonuçları haziran ayında akademik dergi The Proceedings of the Royal Society B’de yayımlanan bu araştırmaya göre, seçtikleri eşlerden ayrı kalan dişiler karamsar bir bakış açısına sahip oluyor.
Ünlü akademik dergi Science’da yayımlanan bir araştırma da, arıların mutlu ve iyimser olabildiklerine işaret etti. Londra’nın Queen Mary Üniversitesi’nden bilim insanlarının deneyleri, tatlı bir şerbetten az miktarda içen arıların olumlu duygular içindeymiş gibi davrandıklarını gösterdi. Bristol Üniversitesi’nden Prof. Michael Mendl, böceklerin şuurlu olmaları ihtimalinin heyecan verici yeni teorilere ve hareretli tartışmalara konu olduğunu söylüyor. Bilim insanları şunu anlamaya çalışıyor: Mesela, arı gibi hissetmek diye bir şey var mı? Yoksa, arılar ve diğer böcekler çevrelerine yalnızca bir takım reflekslerle mi tepki veriyor?
Hayatının büyük bir kısmını Güney Afrika’nın kuleler inşaa eden termitlerini araştırmaya adayan New York Eyalet Üniversitesi’nden Prof. Scott Turner, The Conversation’da yayımlanan makalesinde ilginç tespitlerde bulundu: “… Ayırt edilebilir termit ‘kişilikleri” var: Bazıları “girişimci”, inşaat işlerini başlatıyor ve etrafta koşturarak daha tembel olan yuva arkadaşlarını işe sevk ediyor, direnirlerse de dürtererek harekete geçiriyor. Bazı bireyler hevesli bir şekilde su paylaştırıyor, on beş dakika veya daha fazla zamanlarını bu işe adayarak az bulunan suyu topraktan emiyor ve susamış yuva arkadaşlarına dağıtıyor.”
Böcekler çevrelerine reflekslerle tepki veren robot gibi varlıklar mı? Yoksa şahsiyetleri, arzu ve istekleri olan duygulu canlılar mı?
“Bazen doğa, yaptığımız gözlemler yoluyla bizle konuşur, deneylerin yakalayamayabileceği veya bilim insanlarının duymaya istekli olmadığı bir mana ile.” diyen Prof. Turner şunları da söylüyor: “Termitler, yalnızca basit davranış algoritmalarıyla işlemek üzere tasarlanmış küçük robotlar mı? Ya da, onlara ilişkin özel, yaptıklarına tamamen farklı bir anlam yükleyen hayati bir şey mi var? Uzun süre boyunca ilk görüşün doğru olduğunu düşünüyordum, fakat itiraf etmeliyim ki artık ikincisine daha çok meylediyorum.” Turner daha sonra, fikrinin değişmesinde etkili olan gözlemlerinden söz ediyor: “Termitler bir süre küçük yapay dünyalarını (laboratuar ortamındaki kum dolu petri kabı) inceledikten sonra, birbirlerini tımar etmeye başlar. Seyretmesi harika bir manzaradır. Tımar eden termit, diğerini yalamaya başlar ve sonra özenli bir biçimde tımar ettiği termitin her uzvunu bacak, antenler ve ağız kısımlarını çene kemiklerinin arasından geçirerek işi tamamlar. Tüm bu süre zarfında, tımar edilen termit neredeyse tamamen sakin ve huzurlu görünür. Antenlerinin hareketi durur, sanki “şimdi de bunu yap” der gibi uzuvlarını yavaşça tımarcıya sunar. Tımar etme işi bayağı yoğun bir hal alabilir, termitler oluşan “tımar istasyonlarında” çok istekli bir tımarcıdan hizmet görmek için sıra beklerler.”
“Zamanla anladım: Bunlar robot değiller, şahsiyetleri, arzu ve istekleri olan canlılar. Bir robot hiçbir zaman tımar edilmeyi “istemez”, başkasına su vermeyi, su içmeyi “istemez”. Oysa görünüşe göre termitler “istiyor” ve bu, termitlere hem bireysel hem de müşterek ruh gibi bir şey veriyor.” Prof. Turner, bunun makinalarda bulunmayan canlandırıcı bir prensip, hayatın varlığını ve yokluğunu ayıran, tanımlanamayan bir şey olduğunu dile getirerek yazısına son veriyor.
“Hayvanların ruhları bâki kalacağını ve hüdhüd-ü Süleymanî (a.s.) ve Neml’i ve Nâka-i Salih (a.s.) ve kelb-i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir hayvan nevinin arasıra istimâl için birtek cesedi bulunacağı, rivâyetlerden anlaşılmakla beraber; hikmet, hakikat, rahmet ve rubûbiyet öyle iktiza ederler.” (Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, Üçüncü Şua)
[Betül Gül] 23.12.2019 [TR724]
Yalnız adamların dramı [Hasan Cücük]
Kaleciler yeşil sahaların yalnız adamlarıdır. Her oyuncu hata yapabilir ama onların böyle bir lüksü yoktur. 89 dakika süper oynayıp son anda bir hata yaptıklarında, tuttukları değil, tutamadıkları akıllarda kalır. Dünyanın en iyi kalecileri bile bazen amatörlere taş çıkartan hatalara imza atar. Ve bu hatalar kariyerleri bittikten sonra bile unutulmaz, anlatılmaya devam eder. Son örnek dünyaca ünlü bir eldivenden geldi. Premier Lig’in 18. haftasında Manchester United’in İspanyol file bekçisi David de Gea, lig sonuncusu Watford karşısında İsmaila Sarr’ın yumuşak vuruşunda topu ellerinin arasından kaçırarak, klasına yakışmayan basit bir golü kalesinde gördü. İşte kurtardıkları yüzlerce şut unutulan ancak yedikleri birkaç hatalı goller yıllar sonra bile hazıfalardan silinmeyen kalecilerden bir demet.
Fevzi Tuncay: 1995 -2002 arasında Beşiktaş kalesini korudu. Galatasaray, Çaykur Rizespor ve Denizlispor maçlarında yediği hatalı gollerle hafızalara kazandı. 1999-2000 sezonunun 29. haftasında Galatasaray’ı konuk eden Beşiktaş, 30. dakikada Mehmet’le 1-0 öne geçti. 80. dakikada Halilagiç’in attığı geri pası sahanın azizliğine uğrayarak ıskalayan Fevzi, golü kalesinde gördü ve maç 1-1 bitti. Bu skorla birlikte Beşiktaş’ın şampiyonluk şansı bitiyordu. Fevzi’nin derbideki bu hatası uzun süre unutulmadı. 28 Ekim 2001’de Denizlispor karşısında yediği hatalı gollerle Beşiktaş maçta 2-0 yenik duruma düştü. Devre arasında İlhan Mansız, Fevzi’nin formasını isteyip içine giydi ve 62. dalkikada attığı golden sonra formasını çıkarıp Fevzi’ye destek verdi. 89. dakikada bir hatalı gol daha yiyince bu maç Fevzi için sonun başlangıcı oldu. Bir hafta sonra oynanan Çaykur Rizespor maçında Beşiktaş 1-0 öndeyken, Fevzi bir hatalı gol daha yedi. Golden sonra kafasını direğe vurması yıllar geçmesine rağmen unutumadı.
Rüştü Reçber: Milli formayı en çok giyen isimlerden biri olan Rüştü kariyeri boyunca Fenerbahçe’de sayısız kurtarışlara imza attı. Fenerbahçe, UEFA Kupası’nda deplasmanda 0-0 berabere kaldığı MTK Budapeşte’yi 30 Eylül 1999’da Kadıköy’de konuk etti. Rüştü, 56. dakikada Kennesei’nin frikikten kullandığı yunuşak vuruşu ellerinin arasından kaçırırken maçı anlatan Ercan Taner ‘’Yapma Rüştü ne olur!’’ diyordu. Rüştü’nün hatasının damga vurduğu maçı MTK Budapeşte 2-0 kazanıyor, Teknik Direktör Rıdvan Dilmen istifa ediyordu.
Volkan Demirel: Uzun yıllar Fenerbahçe kalesinin bir numarası olan Volkan’ın yediği hatalı goller deyince akla hemen Schalke 04 ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçı gelir. Karşılaşma 2-2 devam ederken dakikalar 77’yi gösterdiğinde orta sahadan atılan uzun pasta öne çıkan Volkan, ceza alanı çizgisi üzerinde topu ıskalayınca Kevin Kuranyi meşin yuvarlağı boş kaleye gönderdi. Volkan futbolu bıraktı ama kurtarışlarından ziyade bu ıskası hafızlarda kalmaya devam ediyor.
Robert Enke: Fenerbahçe tarihinin en kısa süre formasını giyen yabancı oyuncusu Alman Robert Enke’nin sarı-lacivertli günleri sadece 13 gün sürdü. 30 Temmuz 2003’te Fenerbahçe ile bir yıllığına kiralık olarak anlaşan Enke, 10 Ağustos’taki ligin ilk maçında Kadıköy’de İstanbulspor karşısında kaleye geçti. 3-0 Fenerbahçe’nin hezimetiyle biten maçta Enke basit goller yiyince faturanın kesildiği isim oldu. 12 Ağustos’ta sözleşmesi fesedildi. Ülkesine dönen Enke, ilerleyen yıllarda girdiği bunalım sonucu intihar ederek yaşamına son verdi.
Fernando Muslera: Galatasaray’da 9. sezonunu yaşayan Uruguaylı file bekçisi, sarı-kırmızılı takımın en başarılı ismi olarak öne çıkmaya devam ediyor. Galatasaray’ın vazgeçilmez ismi Muslera’nın yaptığı bir hata var ki, hafızalarda hala taze. 25 Şubat 2013’te Orduspor’u konuk eden Galatasaray, 2-0 geriye düştüğü maçı 4-2 kazanırken, Muslera’nın topu oyuna hızlı sokmak için yaptığı degajın takım arkadaşı Selçuk’un baldırına çarpıp ağlarla buluşması skorun önüne geçiyordu.
Loris Karius: Beşiktaş’ta kiralık olarak ikinci sezonu geçiren Alman file bekçisi Karius’u gözden düşüren hatası Şampiyonlar Ligi finalinde geldi. 2018 Şampiyonlar Ligi finalinde Liverpool’un kalesini koruyan Karius, kontrol ettiği bir topu oyuna sokarken Real Madrid’in forveti Karim Benzema’nın ayaklarına çarptırıp, topu filelerinde gördü.
Robert Green: Queens Park Rangers (QPR) kalecisi Robert Green, futbol tarihinin en ilginç gollerinden birini kalesinde gören isim oldu. Norwich atağında topu rahat bir şekilde kontrol eden Green, oyunu başlatmak için arkadaşlarının sahada yerini almasını bekledi. Elindeki topu ceza sahası içinde yere bırakan Green, rakip forvet David Jonhson’ı unutunca tarihin en ilginç golünü kalesinde gördü. Yere bırakılan topu ustaca çalan Jonhson için topu ağlara bırakmak oldukça basit oluyordu. Yine Green, 2010 Dünya Kupası’nda ABD’li Clint Dempsey’in ceza sahası dışından yaptığı yumuşak vuruşta topu elleri arasından kaçırıp kalesinde gol olarak görüyordu.
Rene Higuita: Kolombiyalı file bekçisi Higuita, futbol tarihinin gördüğü en sıra dışı kalecilerden biriydi. Kalesine giden topu ters takla ile çıkarması unutulmaz kurtarışlar arasında yerini alırken, 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun’un efsanesei Roger Milla’dan yediği gol, en büyük hatası olarak tarihte yerini aldı. Kendi yarı alanının ortasına kadar çıkarak gelen topu karşılayan Kolombiyalı kaleci, takım arkadaşına pas verdi. Arkadaşının geri verdiği pası kontrol ederken üzerine gelen Milla’ya çalım atmak istedi. Ancak topu kaptırınca kupanın en ilginç gollerinden birini kalesinde gördü.
Fabien Barthez: Fransa’nın yetiştirdiği en önemli kalecilerden biri olan Barthez, 2000-04 arasında formasını giydiği Manchester United’da yediği basit gollerle hafızalara kazındı. Özellikle Arsenal’den yediği iki hatalı golle takımının 3-1 kaybettiği maç unutulmazlar arasında yerini aldı. Ancak Barthez, en kötü hatasını kariyerinin son sezonu olan 2006-07’de Nantes formasıyla yaptı. Barthez, düşme potasında yer alan Nantes’in Sedan ile yaptığı kritik maçta büyük bir hata yaparak gol yedi. Taraftarı şaşkına çeviren bu golle Nantes, sahasında 1-0 mağlup olarak 44 yıl sonra ligden düşmenin üzüntüsünü yaşadı.
[Hasan Cücük] 23.12.2019 [TR724]
Fevzi Tuncay: 1995 -2002 arasında Beşiktaş kalesini korudu. Galatasaray, Çaykur Rizespor ve Denizlispor maçlarında yediği hatalı gollerle hafızalara kazandı. 1999-2000 sezonunun 29. haftasında Galatasaray’ı konuk eden Beşiktaş, 30. dakikada Mehmet’le 1-0 öne geçti. 80. dakikada Halilagiç’in attığı geri pası sahanın azizliğine uğrayarak ıskalayan Fevzi, golü kalesinde gördü ve maç 1-1 bitti. Bu skorla birlikte Beşiktaş’ın şampiyonluk şansı bitiyordu. Fevzi’nin derbideki bu hatası uzun süre unutulmadı. 28 Ekim 2001’de Denizlispor karşısında yediği hatalı gollerle Beşiktaş maçta 2-0 yenik duruma düştü. Devre arasında İlhan Mansız, Fevzi’nin formasını isteyip içine giydi ve 62. dalkikada attığı golden sonra formasını çıkarıp Fevzi’ye destek verdi. 89. dakikada bir hatalı gol daha yiyince bu maç Fevzi için sonun başlangıcı oldu. Bir hafta sonra oynanan Çaykur Rizespor maçında Beşiktaş 1-0 öndeyken, Fevzi bir hatalı gol daha yedi. Golden sonra kafasını direğe vurması yıllar geçmesine rağmen unutumadı.
Rüştü Reçber: Milli formayı en çok giyen isimlerden biri olan Rüştü kariyeri boyunca Fenerbahçe’de sayısız kurtarışlara imza attı. Fenerbahçe, UEFA Kupası’nda deplasmanda 0-0 berabere kaldığı MTK Budapeşte’yi 30 Eylül 1999’da Kadıköy’de konuk etti. Rüştü, 56. dakikada Kennesei’nin frikikten kullandığı yunuşak vuruşu ellerinin arasından kaçırırken maçı anlatan Ercan Taner ‘’Yapma Rüştü ne olur!’’ diyordu. Rüştü’nün hatasının damga vurduğu maçı MTK Budapeşte 2-0 kazanıyor, Teknik Direktör Rıdvan Dilmen istifa ediyordu.
Volkan Demirel: Uzun yıllar Fenerbahçe kalesinin bir numarası olan Volkan’ın yediği hatalı goller deyince akla hemen Schalke 04 ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçı gelir. Karşılaşma 2-2 devam ederken dakikalar 77’yi gösterdiğinde orta sahadan atılan uzun pasta öne çıkan Volkan, ceza alanı çizgisi üzerinde topu ıskalayınca Kevin Kuranyi meşin yuvarlağı boş kaleye gönderdi. Volkan futbolu bıraktı ama kurtarışlarından ziyade bu ıskası hafızlarda kalmaya devam ediyor.
Robert Enke: Fenerbahçe tarihinin en kısa süre formasını giyen yabancı oyuncusu Alman Robert Enke’nin sarı-lacivertli günleri sadece 13 gün sürdü. 30 Temmuz 2003’te Fenerbahçe ile bir yıllığına kiralık olarak anlaşan Enke, 10 Ağustos’taki ligin ilk maçında Kadıköy’de İstanbulspor karşısında kaleye geçti. 3-0 Fenerbahçe’nin hezimetiyle biten maçta Enke basit goller yiyince faturanın kesildiği isim oldu. 12 Ağustos’ta sözleşmesi fesedildi. Ülkesine dönen Enke, ilerleyen yıllarda girdiği bunalım sonucu intihar ederek yaşamına son verdi.
Fernando Muslera: Galatasaray’da 9. sezonunu yaşayan Uruguaylı file bekçisi, sarı-kırmızılı takımın en başarılı ismi olarak öne çıkmaya devam ediyor. Galatasaray’ın vazgeçilmez ismi Muslera’nın yaptığı bir hata var ki, hafızalarda hala taze. 25 Şubat 2013’te Orduspor’u konuk eden Galatasaray, 2-0 geriye düştüğü maçı 4-2 kazanırken, Muslera’nın topu oyuna hızlı sokmak için yaptığı degajın takım arkadaşı Selçuk’un baldırına çarpıp ağlarla buluşması skorun önüne geçiyordu.
Loris Karius: Beşiktaş’ta kiralık olarak ikinci sezonu geçiren Alman file bekçisi Karius’u gözden düşüren hatası Şampiyonlar Ligi finalinde geldi. 2018 Şampiyonlar Ligi finalinde Liverpool’un kalesini koruyan Karius, kontrol ettiği bir topu oyuna sokarken Real Madrid’in forveti Karim Benzema’nın ayaklarına çarptırıp, topu filelerinde gördü.
Robert Green: Queens Park Rangers (QPR) kalecisi Robert Green, futbol tarihinin en ilginç gollerinden birini kalesinde gören isim oldu. Norwich atağında topu rahat bir şekilde kontrol eden Green, oyunu başlatmak için arkadaşlarının sahada yerini almasını bekledi. Elindeki topu ceza sahası içinde yere bırakan Green, rakip forvet David Jonhson’ı unutunca tarihin en ilginç golünü kalesinde gördü. Yere bırakılan topu ustaca çalan Jonhson için topu ağlara bırakmak oldukça basit oluyordu. Yine Green, 2010 Dünya Kupası’nda ABD’li Clint Dempsey’in ceza sahası dışından yaptığı yumuşak vuruşta topu elleri arasından kaçırıp kalesinde gol olarak görüyordu.
Rene Higuita: Kolombiyalı file bekçisi Higuita, futbol tarihinin gördüğü en sıra dışı kalecilerden biriydi. Kalesine giden topu ters takla ile çıkarması unutulmaz kurtarışlar arasında yerini alırken, 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun’un efsanesei Roger Milla’dan yediği gol, en büyük hatası olarak tarihte yerini aldı. Kendi yarı alanının ortasına kadar çıkarak gelen topu karşılayan Kolombiyalı kaleci, takım arkadaşına pas verdi. Arkadaşının geri verdiği pası kontrol ederken üzerine gelen Milla’ya çalım atmak istedi. Ancak topu kaptırınca kupanın en ilginç gollerinden birini kalesinde gördü.
Fabien Barthez: Fransa’nın yetiştirdiği en önemli kalecilerden biri olan Barthez, 2000-04 arasında formasını giydiği Manchester United’da yediği basit gollerle hafızalara kazındı. Özellikle Arsenal’den yediği iki hatalı golle takımının 3-1 kaybettiği maç unutulmazlar arasında yerini aldı. Ancak Barthez, en kötü hatasını kariyerinin son sezonu olan 2006-07’de Nantes formasıyla yaptı. Barthez, düşme potasında yer alan Nantes’in Sedan ile yaptığı kritik maçta büyük bir hata yaparak gol yedi. Taraftarı şaşkına çeviren bu golle Nantes, sahasında 1-0 mağlup olarak 44 yıl sonra ligden düşmenin üzüntüsünü yaşadı.
[Hasan Cücük] 23.12.2019 [TR724]
Bilal Erdoğan’ı kurtarmak için çıkarılan yönetmeliğin hikâyesi ve geldiğimiz durum [Ramazan Faruk Güzel]
17/25’le ilgili anlatılmayanlar ve yargı cenahında olanları anlattığım önceki yazıda 17 Aralık’ın Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve dönemin HSYK üyesi İbrahim Okur üzerinden yargıya nasıl talimat verdiğini Okur’un ifadeleri üzerinden ele almıştık. Başsavcı Turan Çolakkadı ile görüşen Okur, Çolakkadı’ya, “Zekeriya Öz ve emrindeki savcıların emniyet müdürlüğüne verecekleri talimatlarda mutlak suretle senin imzan olsun, çift imza ile verilmeyen talimatların yerine getirilmemesi yönünde talimat yaz.” diyerek yukarıdan gelen talimat gereği soruşturmaya müdahale etmişti.
Türkiye Erdoğan ve bazı bakanların da adının karıştığı yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla çalkalanırken, iktidar yeni operasyonların önüne geçebilmek için 21 Aralık Cumartesi günü Adlî Kolluk Yönetmeliğinde 4 maddelik bir değişiklik yaptı. Buna göre emniyet ve Jandarmaya adli olayları mülki idare amirine, savcıların da bağlı bulunduğu başsavcıya bildirme zorunluluğu getirildi.
HSYK, yargı bağımsızlığına darbe vuran bu yönetmelikten rahatsız olmuştur. Pazartesi sabahı İbrahim Okur’un odasına gelen HSYK 1. Daire üyesi Nilgün Hacımahmutoğlu “Söz konusu yönetmeliğin hukuka aykırı olduğunu, yetki gaspı içerdiğini” belirterek tepki gösterir. Okur da Nilgün Hanım’ı yatıştırmak için “inceleyelim, bu yönetmeliğe karşı bir açıklama yapalım” der ve geçiştirir.
Okur’un odasına bu sefer HSYK Başkan vekili Ahmet Hamsici gelir ve orada Bakan’ı arar ve o esnada Hatay’da olan Bakan’a “Çıkarılan yönetmelik ile ilgili yargıda bir rahatsızlık olduğunu, bu konuyu gidermek için bir basın açıklaması yapılmasının uygun olup olmayacağını” sorar, Bakan da “Bir çalışma yapın, bana da gönderin” der. Bunun üzerine bir açıklama metni hazırlanır.
Okur’a göre açıklama metni, yönetmelikte yapılan değişikliğe karşı olduğu gibi, Başbakan’ın bir gün önce yapmış olduğu mitingdeki konuşmasına cevap mahiyetindeydi. “Sayın Başbakanın Giresun’da yapmış olduğu konuşmada ‘Yargıya sesleniyorum, yürütmeyi bunu söylüyorsunuz, siz de içinizdeki kirlileri temizleyin, çünkü siz de böyle pırlanta, tertemiz değilsiniz, bizim de bildiklerimiz var’ şeklinde konuşması nedeni ile aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.” Ve Başbakana karşı yapılan bir açıklama yapılamazdı!” Nihayetinde Okur’un son şeklini verdiği metin üzerinde mutabık kalırlar.
26 Aralık 2013 tarihinde kamuoyuna yapılan açıklamaya göre HSYK, operasyon sonrasında değiştirilen Adli Kolluk Yönetmeliği’nin 2’nci ve 3’üncü maddelerinin yargı bağımsızlığı, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümlerine açıkça aykırı olduğunu vurguladı.
Özveri ve titizlikle görev yapan yargı mensuplarını zan altında bırakan beyan ve yazıların da hukukun üstünlüğü ve çağdaş demokrasinin unsuru olan bağımsız yargıya zarar vereceği hususunun gözden ırak tutulmaması istenen açıklamada, “Yargı bağımsızlığını ihlal etmeden, yargıya duyulan güveni zedelemeden varsa yanlışlıkları ortaya çıkarmak ve gereğini yapmak başta HSYK olmak üzere tüm yargı kurumlarının görevidir” denildi.
“Polis üstlerinin değil Cumhuriyet savcılarının emirlerini yerine getirmek zorundadır” diyen HSYK, aksi durumda kolluk hakkında savcıların doğrudan soruşturma açma yetkilerinin olduğu uyarısında da bulundu.
Bu açıklamanın altına HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici ve kurul başkanlarının bulunduğu 13 üye imza attı. O güne kadar tüm kararlarını oybirliği ile alan kurulda 5 üye açıklamanın yapılmaması yönünde oy kullandı.
Bu arada bir gelişme daha olur. HSYK kendi içinde bu açıklamanın nasıl yapılacağı tartışırken, 25 Aralık 2013 tarihinde ikinci dalga ismi ile yeni bir operasyon yapıldığını öğrenen İbrahim Okur, bir kere daha Turan Çolakkadı’yı telefonla arar ve “Hayırdır abi nedir?” diye sorar, o da bir operasyonun olmadığını, daha doğrusu bir bilgisinin olmadığını, araştırıp döneceğini söyler.
O gece saat 12’ye doğru yeni bakanlar kurulu açıklanır ve yeni Adalet Bakanı’nın Bekir Bozdağ olduğu duyurulur. İbrahim Okur Başbakanlığa çağırılır. Okur, Başbakanlığa gittiğinde, başta Erdoğan olmak üzere Bekir Bozdağ, Efkan Ala ve Binalı Yıldırım’ın da orada hazır olduğunu görür. Sadullah Ergin ve Birol Erdem sonra gelir. Bu esnada Efkan Ala, telefonla İstanbul Emniyet Müdürü ile bir dizi görüşmeler yapar, ancak soruşturma hakkında fazla bilgi alamaz.
Erdoğan başkanlığındaki görüşmede alınan karar gereği, HSYK kurul üyesi Rasim Aytin gece yarısı evinden alınır ve Efkan Ala ile birlikte İstanbul’a gönderilir. İkili, Oktay Erdoğan ve Turan Çolakkadı ile buluşup o “Başbakan başkanlığındaki müdahale kurulu”nun aldığı kararı kendilerine tebliğ ederler! Ve 25 Aralık operasyonunu yöneten Muammer Akkaş o soruşturmadan alınarak başka savcılar görevlendirilir!
Neredeyse 1 yıl sonra… 17 Aralık yolsuzluk operasyonundan dört gün sonra yürürlüğe konularak başta Bilal Erdoğan olmak üzere iktidara yakın bir dizi ismi 25 Aralık’ta gözaltına alınmaktan kurtaran Adli Kolluk Yönetmeliği, Danıştay tarafından iptal edildi. Danıştay 10’uncu Dairesi gerekçeli kararında, cumhuriyet savcısının başında olduğu hiyerarşik düzeni bozan hükümlerin ‘açıkça hukuka aykırı’ olduğuna dikkat çekti. İş işten geçtikten sonra!
Sonrasını biliyorsunuz zaten. Dosyaya hakim olan savcılar görevden alındı, sürüldü. Yerine atananlar, Emniyet ile bir olup dosyaları kapattılar. Mükafat olarak da önemli görevlere atandılar…
Erdoğan, yargıdaki operasyonlarla soruşturmaları akim bıraktıktan sonra 2014’deki HSYK seçimlerine asıldı! Kurdurduğu Yargıda Birlik Platformu ile HSYK’yı kontrolüne aldı, ardından emniyeti olduğu gibi adliyeyi de hallaç pamuğu gibi savurdu attı!
Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in de sponsorları arasında olduğu Dünya Adalet Projesi ( The World Justice Project) her yıl rapor yayınlıyor. Bu raporlara göre 2014 Hukukun Üstünlüğü Endeksi sıralamasında 99 ülke içinde 59’uncu olan Türkiye, bir yıl sonra 21 sıra gerileyerek 102 ülke arasında 80’inci, 2016 raporunda ise 99’uncu oldu. Bu sene ise 126 ülke içinde 109’uncu sıraya yerleşti.
Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Zaten medyayı susturmuşlardı. Yargı da diz çökünce yeni rejimin kurulmasının önünde engel kalmamış oldu.
Bu süreçlerde bir dizi seçimler oldu, her seçimde Erdoğan ve ekibinin vaatleri, “Daha çok baskı, daha çok ihraç, daha çok mağduriyet, daha çok yargıyı/devleti hizaya getirme…” idi. Buna da halk her seferinde, oyuyla olur dedi. Muhalefet bu kıyıma sessiz kalmayı tercih etti. Bir hâkimin kararına müdahale edildi diye Polonya halkı sokaklara dökülürken, bizim ülkede de bunlar yaşandı.
Bu arada, tekrar insanımızın #1725AralıkYolsuzlukHaftası kutlu olsun, diyorum. Doya doya tadını çıkarsınlar artık. Marul da haftaya gelecekti zaten…
[Ramazan Faruk Güzel] 23.12.2019 [TR724]
Türkiye Erdoğan ve bazı bakanların da adının karıştığı yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla çalkalanırken, iktidar yeni operasyonların önüne geçebilmek için 21 Aralık Cumartesi günü Adlî Kolluk Yönetmeliğinde 4 maddelik bir değişiklik yaptı. Buna göre emniyet ve Jandarmaya adli olayları mülki idare amirine, savcıların da bağlı bulunduğu başsavcıya bildirme zorunluluğu getirildi.
HSYK, yargı bağımsızlığına darbe vuran bu yönetmelikten rahatsız olmuştur. Pazartesi sabahı İbrahim Okur’un odasına gelen HSYK 1. Daire üyesi Nilgün Hacımahmutoğlu “Söz konusu yönetmeliğin hukuka aykırı olduğunu, yetki gaspı içerdiğini” belirterek tepki gösterir. Okur da Nilgün Hanım’ı yatıştırmak için “inceleyelim, bu yönetmeliğe karşı bir açıklama yapalım” der ve geçiştirir.
Okur’un odasına bu sefer HSYK Başkan vekili Ahmet Hamsici gelir ve orada Bakan’ı arar ve o esnada Hatay’da olan Bakan’a “Çıkarılan yönetmelik ile ilgili yargıda bir rahatsızlık olduğunu, bu konuyu gidermek için bir basın açıklaması yapılmasının uygun olup olmayacağını” sorar, Bakan da “Bir çalışma yapın, bana da gönderin” der. Bunun üzerine bir açıklama metni hazırlanır.
Okur’a göre açıklama metni, yönetmelikte yapılan değişikliğe karşı olduğu gibi, Başbakan’ın bir gün önce yapmış olduğu mitingdeki konuşmasına cevap mahiyetindeydi. “Sayın Başbakanın Giresun’da yapmış olduğu konuşmada ‘Yargıya sesleniyorum, yürütmeyi bunu söylüyorsunuz, siz de içinizdeki kirlileri temizleyin, çünkü siz de böyle pırlanta, tertemiz değilsiniz, bizim de bildiklerimiz var’ şeklinde konuşması nedeni ile aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.” Ve Başbakana karşı yapılan bir açıklama yapılamazdı!” Nihayetinde Okur’un son şeklini verdiği metin üzerinde mutabık kalırlar.
26 Aralık 2013 tarihinde kamuoyuna yapılan açıklamaya göre HSYK, operasyon sonrasında değiştirilen Adli Kolluk Yönetmeliği’nin 2’nci ve 3’üncü maddelerinin yargı bağımsızlığı, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümlerine açıkça aykırı olduğunu vurguladı.
Özveri ve titizlikle görev yapan yargı mensuplarını zan altında bırakan beyan ve yazıların da hukukun üstünlüğü ve çağdaş demokrasinin unsuru olan bağımsız yargıya zarar vereceği hususunun gözden ırak tutulmaması istenen açıklamada, “Yargı bağımsızlığını ihlal etmeden, yargıya duyulan güveni zedelemeden varsa yanlışlıkları ortaya çıkarmak ve gereğini yapmak başta HSYK olmak üzere tüm yargı kurumlarının görevidir” denildi.
“Polis üstlerinin değil Cumhuriyet savcılarının emirlerini yerine getirmek zorundadır” diyen HSYK, aksi durumda kolluk hakkında savcıların doğrudan soruşturma açma yetkilerinin olduğu uyarısında da bulundu.
Bu açıklamanın altına HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici ve kurul başkanlarının bulunduğu 13 üye imza attı. O güne kadar tüm kararlarını oybirliği ile alan kurulda 5 üye açıklamanın yapılmaması yönünde oy kullandı.
Bu arada bir gelişme daha olur. HSYK kendi içinde bu açıklamanın nasıl yapılacağı tartışırken, 25 Aralık 2013 tarihinde ikinci dalga ismi ile yeni bir operasyon yapıldığını öğrenen İbrahim Okur, bir kere daha Turan Çolakkadı’yı telefonla arar ve “Hayırdır abi nedir?” diye sorar, o da bir operasyonun olmadığını, daha doğrusu bir bilgisinin olmadığını, araştırıp döneceğini söyler.
O gece saat 12’ye doğru yeni bakanlar kurulu açıklanır ve yeni Adalet Bakanı’nın Bekir Bozdağ olduğu duyurulur. İbrahim Okur Başbakanlığa çağırılır. Okur, Başbakanlığa gittiğinde, başta Erdoğan olmak üzere Bekir Bozdağ, Efkan Ala ve Binalı Yıldırım’ın da orada hazır olduğunu görür. Sadullah Ergin ve Birol Erdem sonra gelir. Bu esnada Efkan Ala, telefonla İstanbul Emniyet Müdürü ile bir dizi görüşmeler yapar, ancak soruşturma hakkında fazla bilgi alamaz.
Erdoğan başkanlığındaki görüşmede alınan karar gereği, HSYK kurul üyesi Rasim Aytin gece yarısı evinden alınır ve Efkan Ala ile birlikte İstanbul’a gönderilir. İkili, Oktay Erdoğan ve Turan Çolakkadı ile buluşup o “Başbakan başkanlığındaki müdahale kurulu”nun aldığı kararı kendilerine tebliğ ederler! Ve 25 Aralık operasyonunu yöneten Muammer Akkaş o soruşturmadan alınarak başka savcılar görevlendirilir!
Neredeyse 1 yıl sonra… 17 Aralık yolsuzluk operasyonundan dört gün sonra yürürlüğe konularak başta Bilal Erdoğan olmak üzere iktidara yakın bir dizi ismi 25 Aralık’ta gözaltına alınmaktan kurtaran Adli Kolluk Yönetmeliği, Danıştay tarafından iptal edildi. Danıştay 10’uncu Dairesi gerekçeli kararında, cumhuriyet savcısının başında olduğu hiyerarşik düzeni bozan hükümlerin ‘açıkça hukuka aykırı’ olduğuna dikkat çekti. İş işten geçtikten sonra!
Sonrasını biliyorsunuz zaten. Dosyaya hakim olan savcılar görevden alındı, sürüldü. Yerine atananlar, Emniyet ile bir olup dosyaları kapattılar. Mükafat olarak da önemli görevlere atandılar…
Erdoğan, yargıdaki operasyonlarla soruşturmaları akim bıraktıktan sonra 2014’deki HSYK seçimlerine asıldı! Kurdurduğu Yargıda Birlik Platformu ile HSYK’yı kontrolüne aldı, ardından emniyeti olduğu gibi adliyeyi de hallaç pamuğu gibi savurdu attı!
Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in de sponsorları arasında olduğu Dünya Adalet Projesi ( The World Justice Project) her yıl rapor yayınlıyor. Bu raporlara göre 2014 Hukukun Üstünlüğü Endeksi sıralamasında 99 ülke içinde 59’uncu olan Türkiye, bir yıl sonra 21 sıra gerileyerek 102 ülke arasında 80’inci, 2016 raporunda ise 99’uncu oldu. Bu sene ise 126 ülke içinde 109’uncu sıraya yerleşti.
Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Zaten medyayı susturmuşlardı. Yargı da diz çökünce yeni rejimin kurulmasının önünde engel kalmamış oldu.
Bu süreçlerde bir dizi seçimler oldu, her seçimde Erdoğan ve ekibinin vaatleri, “Daha çok baskı, daha çok ihraç, daha çok mağduriyet, daha çok yargıyı/devleti hizaya getirme…” idi. Buna da halk her seferinde, oyuyla olur dedi. Muhalefet bu kıyıma sessiz kalmayı tercih etti. Bir hâkimin kararına müdahale edildi diye Polonya halkı sokaklara dökülürken, bizim ülkede de bunlar yaşandı.
Bu arada, tekrar insanımızın #1725AralıkYolsuzlukHaftası kutlu olsun, diyorum. Doya doya tadını çıkarsınlar artık. Marul da haftaya gelecekti zaten…
[Ramazan Faruk Güzel] 23.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Kanunsuzluk ve sistemsizlik [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’de kanunsuzluk ve sistemsizlik bugünkü rejimin en temel iki özelliğini oluşturuyor. 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonları ve akabinde normal yargı süreci içerisinde başlayan soruşturmaların Yüce Divan’da son bulacağını öngören AKP hükümeti, Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hamleyle yargı sürecini durdurdu. Böylece rejimin oluşumu, kanunsuzlukla ve var olan anayasal düzeni akamete uğratarak başlamış oldu.
Bu rejim tekâmül ederken kimlerle ortaklığa gidildiği artık belli! Hangi odağın ne kadar etkin olduğu üzerine tartışmalar devam ede gelse de, bilinen, MHP’den CHP’ye, İYİP’ten HDP’ye parlamentoda yer alan siyasal partiler birbirlerinden farklı ağırlıklarda olmak üzere rejimi destekliyorlar. Rejimi en az oranda destekleyen HDP, sadece temel diskuru (FETÖ söylemini) benimsemiş halde, rejimin Kürt sorununa içeride ve dışarıda yaklaşımına eleştiri getiriyor, rejim eleştirisini bu çerçevede yapıyor. Ondan daha fazla rejimle bütünleşmiş görünen CHP ve İYİP, rejimin diskuru dışında, Suriye’deki işgalci politikalarını da, Rusya yönelimini de, anti-Batıcı dilini de benimsiyor.
MHP ise rejimin iktidarında bulunan bir parti olarak, Erdoğan rejiminin sayısal çoğunluğunu sağlayarak, stepne görevi yaptı, yapmaya da devam ediyor. Ne enteresandır ki, bu “muhalefet” partilerinin hiç birisi, 17 Aralık sonrasında kanunsuzluğa ve sistemsizliğe batan rejimin temel kilometre taşlarını eleştirmiyor. Erdoğan ve yakın çevresi, 17 Aralık soruşturmalarının bir darbe girişimi olduğunu ve bunun dış güçler tarafından, devlet içine “sızmış” bir “paralel devlet” tarafından yapıldığını ileri sürmüştü. İnternette oğluyla paraları sıfırlama fısıldaşmaları tüm Türkiye’de dinlenen Erdoğan, bu konuşma tapelerinin “montaj” olduğu gibi absürt bir iddia ortaya atmış, CHP de MHP de bu saçma iddiayı kategorik olarak reddetmişlerdi. Hatta CHP lideri Kılıçdaroğlu tapelerin yazıya dökülmüş halini TBMM’de okuyarak kayıt altına aldırmıştı. Sonradan ne olduysa, CHP de MHP de bu pozisyonlarını terk ettiler ve Erdoğan’ın dümen suyuna girdiler. Böylece kanunsuzluk ve sistemsizlik konsolide oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYİN ⬇️
Kanunsuzluğun ve sistemsizliğin bu başlangıç evresinde hayati olaylardan biri, Ergenekon (ve benzeri) davalardan mahkûmiyet almış askerlerin “milli orduya kumpas!” miladı sonrası serbest kalmalarıydı. Ergenekon’un “savcısı” olduğunu beyan etmiş olan Erdoğan, Kürtler, liberaller ve Gülen Cemaati ile yürüttüğü fiili koalisyonu sonlandırarak, Kürt sorununda, AB yöneliminde ve Cemaat’e yönelik olarak yeni bir rota belirledi. Bu rotayı kimlerle belirledi? Bunu yanıtlamak için elde belge yok. Akıl yürütme yapacak olursak, MHP ve CHP’nin desteği bize ipuçları sunuyor. Çözüm Sürecine “çözülme süreci” olarak yaklaşan MHP ve CHP’deki ulusalcı odaklar, Kürt sorununa politik çözüm stratejisinin terk edilmesine çok sevindiler ve AKP’yi bu kararında desteklediler. Bu politika değişikliği ile paralel devam eden AB’den uzaklaşma yaklaşımı da bu iki nasyonalist ve AB yönelimine şüpheyle yaklaşan muhalefet partisinin hoşuna gitti. Zaten ne MHP ne de CHP AB süreciyle barışık bir tutum içinden olmamışlardı. 2002-2011 arasında gerçekleşen reformlardan rahatsızlık duymuşlardı. Aynı zamanda Cemaat’e yönelik operasyonlarda da MHP ve CHP benzer bir tutum sergiledi. MHP için Cemaat fazla kozmopolitan ve uluslararası bir görünümdeydi. CHP ise Cemaat’i aynı AKP gibi devleti “ele geçirmeye çalışan” bir odak olarak gördü. AKP bu pozisyonu stratejik nedenlerle benimsemişti. Oysa CHP bu pozisyonu başından beri sürdürüyor, Cemaat’in “anti-laik” bir yaklaşım içinde olduğunu düşünüyordu. CHP için Cemaat de AKP gibi “dinci” bir oluşumdu. Bu nedenle AKP’nin Cemaat’in üzerine hukuksuzca gitmesine CHP göz yummakta beis görmedi, “yesin dinciler birbirlerini” şeklinde bir yaklaşım benimsedi. Böylece Kürt meselesinde askeri yaklaşım, AB’den uzaklaşma ve Cemaat’i yok etme stratejilerinde AKP, MHP (İYİP) ve CHP arasında bir ortak tutum ortaya çıktı.
Meşru siyaset dışı alanda, Ergenekon ve benzer görüşler içinde olan askeri-bürokratik yapılar, AKP’nin suça batmasından dolayı değişen yeni siyaset paradigmasından çok memnun oldu. AKP’ye bürokrasiden bu nedenle ciddi destek geldi. Özellikle yargının yürütmeye bağlanması operasyonunda da, 17 Aralık operasyonunun polis ve yargıdaki aktörlerinin elimine edilmesinde de Erdoğan’a destek verdiler. Ayrıca TSK’da Batıcı olarak gördükleri muhtelif grupları da hasım olarak gördüklerinden, onlara karşı pozisyon aldılar. Batı’dan kopmak, askeri vesayet sisteminin kurulması için gereken ön koşulların başında geliyordu. Bu nedenle, Batı’nın tersine, Türkiye’nin rejimi ile hiç ilgilenmeyen Rusya, İran ve Çin gibi aktörlere yönelme politikalarını öteden beri destekliyorlardı. 17 Aralık sonrasında Batı’nın normlarından kendini kurtarmak isteyen bir AKP buldular. Böylece bir çıkar ortaklıkları daha doğmuş oluyordu. AKP kendini Batı normlarından kurtarıp, daha otoriter bir yapı içinde kendisini yargıdan kurtarmayı hedeflerken, Ergenekoncu-Avrasyacı odaklar, Batı dışında kalan Türkiye’nin otoriterleşmesiyle beraber, askerin yeniden önemli bir güç haline geleceğini hesaplıyordu. Türk toplumunda zaten mevcut olan Batı karşıtı hislerin ajite edilmesi, bu siyasetin arkasında önemli bir halk desteği getirecekti. Erdoğan’ın İslamcı popülist geçmişi bu dönüşümün gerçekleşmesini daha kolay hale getiriyordu. Dahası, günün sonunda Erdoğan bir ekonomik kriz sonrası ya da başka bir nedenle görevden ayrıldığında, gerçekleşmiş bulunan tüm olumsuzluklar ona ve partisine fatura edilecekti.
İşte bu ortamda, saydığım tüm önemli aktörler kanunsuzlukta ve sistemsizlikte birleşmiş oldular. Bu bir aşk birlikteliği değil, mantık ilişkisiydi. Birbirlerinden çok farklı amaçlar güden bu gruplar, ortak zeminde işbirliğine gittiler. Düşman belledikleri Kürtler, liberaller ve Gülen Cemaati böylece “oyun dışı” kaldı.
Türkiye 15 Temmuz sonrasında bu bahsettiğim işbirliğini perçinledi. 15 Temmuz Batı’ya ve “onun kuklası FETÖ’ye” fatura edildi. Kürt siyaseti, durumunu daha da zora sokmamak için – muhtemelen en başından, başkanlık tartışmalarından beri desteklediği Erdoğan’a ve derin yapılara sadık kalan Öcalan’ın iradesiyle – 15 Temmuz’un “yeni tarih yazımını” kabullendi. Böylece Demirtaş ve onlarca Kürt vekil ve de yüzlerce Kürt belediye başkanı içeriye girdiklerinde, “FETÖ” söylemine uygun savunmalar verdiler. Oluşan bu yeni devlet söylemi dışına çıkmamaya özen gösterdiler. Kendilerine bu yolla az da olsa belli bir meşruiyet devşirmeye çalıştılar. Ne de olsa Cemaat onlar için kolay kurban edilebilecek bir yapıydı. Dahası, bu ilkesiz tutumu meşrulaştıracak tarihsel malzemeleri de yok değildi. Çünkü Gülen Cemaati de Kürt açılımlarına doğrusu çok da demokratça bir destek vermiş denilemezdi. Bu Kürt algısı, kendi vicdanlarını da tabanlarınınkini de rahatlattı. Bir de reel-politik olarak, “Kürtler diplomasi bilmez” önyargısını yıkarak, pazarlık kabiliyeti olan bir siyasi hareket olmaya gayret ettiler. MHP ve ulusalcı CHP, bu olan-biteni memnuniyetle izliyordu. Devlet Bahçeli böylece Erdoğan’ın birincil hasım gördüğü sert söylemini terk etti, Erdoğan’ı bir tür “İslamcı başbuğ” olarak benimsedi. MHP tabanı da nihayet ucundan da olsa iktidara yaklaşmayı ve siyaseten değerli hale gelmeyi büyük bir memnuniyetle kabul etti. Özellikle Kürtler konusunda 1990’ların da gerisine, savaşkan politikalara geri dönülmesi, Bahçeli’nin radikal tabanı üzerinde liderliğini perçinleyici etkide bulundu. “Büyük hedefler için kendini feda eden MHP” imajı, hoşlarına gitmişti. Aynı şey CHP ulusalcıları için de geçerliydi. Kanunsuzluk ve devletin altının boşalması falan ikinci planda kalan şeylerdi. Bugün bu tür konuların sırası değildi. Genel yaklaşımları buydu.
Bu hava içerisinde Türkiye radikalleşti. Herkes neyin ne olduğunu biliyor, ama gereğini yapmamak için geçerli bahaneleri olduğunu düşünüyordu. Suriye’de Ruslara yamanmak ve cihatçı manyaklarla aynı saflarda görünmek, ABD ve NATO karşıtlığı ile kompanse ediliyordu. Ekonomi üzerinde, otoriterleşmeden kaynaklı negatif etkiler, “nasılsa bunun faturası AKP’ye ve Erdoğan’a kesilecek” denilerek sineye çekiliyordu. Kıbrıs’ın doğal gaz arama girişimlerine karşı artan tansiyon, Avrasyacı, MHP ve CHP’lilerce desteklenirken, Libya’lara varan paramiliter destek, kimilerince Osmanlıcı, kimilerince büyük-Türk, kimilerine göre ise İslamcı-Ümmetçi retorikle tabanlarına kakalanıyordu. Herkes olanlardan memnundu. Duvara toslanması falan gibi tehlikelerle ilgilenmiyorlardı. Zaten onlara göre duvara toslanması iyiydi. Kartlar yeniden karıştırılacaktı. Erdoğan sonrasının hesapları ağır basıyordu. Avrasyacı derin yapılar, sinsice TSK’da ağlarını örüyor, tasfiye ettikleri askerlerden kaynaklı boşlukları kendi alt kadrolarıyla doldurmak dışında, erketede bekliyorlardı. Akarsuyun başını tutan yerli gibi, beklemekle ilgili bir sıkıntıları yoktu. Tuzları kuruydu. Zaman lehlerine işlemekteydi.
Kanunsuzluk ve sistemsizlik, bu şartlar olmasa bu denli ayyuka çıkabilir miydi? Bir düşünün! Bunca birbirinden farklı dinamik, kendi ajandaları doğrultusunda hareket ederken, bir anda böyle bir ortak zeminde birleşmişlerdi. Türkiye’nin kutuplaşmış ortamındaki birbirinden farklı dünyaların ve hedeflerin merkezleri, bu işbirliği içinde, ortak düşmanlarını ortadan kaldırmışlardı. Sanırım burada en zayıf halka, demokrasi cephesi kurulamamış olmasıydı.
Demokrasi cephesi kurulmuş olsaydı, Kürtler, liberaller ve Cemaat, onların dışında gerçek solcular, aydınlar, azınlıklar, arkalarına AB ve ABD’yi de alarak, dünya kamuoyuna daha gerçekçi bir Türkiye resmi gösterebilmiş olsalardı, bugün her şey daha farklı olabilirdi. Erdoğan’ı ve rejimi yatıştırma tutumu sergileyen HDP başta olmak üzere, omurgasızlıktan mustarip Türkiye entelijensiyası, susmayı veya daha da kötüsü, rejimin ana diskurunu benimsemeyi seçti.
Derin devletin, mafya ve organize suç örgütlerinin, ulusalcıların, Avrasyacıların, tokatçı üçkâğıtçı iş dünyasının, küçük hesapçı orta sınıfların, paryalaşmış ve sınıf ilişkilerini göremeyen zavallı işçi sınıfı kitlenin, İslamcıların, cihatçıların, Kürt militanlarının, ülkücülerin, Alperen’lerin, her türlü faşizan odağın, uç solun vs. bu diskurda birleşmesi, nasıl açıklanabilir? Kanunsuzluk ve sistemsizlik, tüm bu çevrelerin ortak noktasıdır. Bu durumun sosyolojik kodlarla alakalı nedenleri de ortadadır. Birey olamamış, topluluk kimliği üzerinden kendisini tanımlayan, bireysel başarı şansı bulunmayan, küçük hesapçı geniş kitleler, vicdanları yerine kendi mahallerinin önde gelenlerinin sözünü dinliyor. Bu bataklık, bu berbat ortam, bu komşunun komşuyu ihbar ettiği, şiddetin ve yolsuzluğun patlama yaptığı, körlerin ve sağırların birbirini ağırladığı kanunsuzluklar ve sistemsizlikler diyarı Türkiye’de, bu rejim dışında bir sonuç, herhalde mucize olurdu zaten. Bu kanunsuzluk ve sistemsizliğin sonunda çok büyük acılara gebe bu toplum!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.12.2019 [TR724]
Bu rejim tekâmül ederken kimlerle ortaklığa gidildiği artık belli! Hangi odağın ne kadar etkin olduğu üzerine tartışmalar devam ede gelse de, bilinen, MHP’den CHP’ye, İYİP’ten HDP’ye parlamentoda yer alan siyasal partiler birbirlerinden farklı ağırlıklarda olmak üzere rejimi destekliyorlar. Rejimi en az oranda destekleyen HDP, sadece temel diskuru (FETÖ söylemini) benimsemiş halde, rejimin Kürt sorununa içeride ve dışarıda yaklaşımına eleştiri getiriyor, rejim eleştirisini bu çerçevede yapıyor. Ondan daha fazla rejimle bütünleşmiş görünen CHP ve İYİP, rejimin diskuru dışında, Suriye’deki işgalci politikalarını da, Rusya yönelimini de, anti-Batıcı dilini de benimsiyor.
MHP ise rejimin iktidarında bulunan bir parti olarak, Erdoğan rejiminin sayısal çoğunluğunu sağlayarak, stepne görevi yaptı, yapmaya da devam ediyor. Ne enteresandır ki, bu “muhalefet” partilerinin hiç birisi, 17 Aralık sonrasında kanunsuzluğa ve sistemsizliğe batan rejimin temel kilometre taşlarını eleştirmiyor. Erdoğan ve yakın çevresi, 17 Aralık soruşturmalarının bir darbe girişimi olduğunu ve bunun dış güçler tarafından, devlet içine “sızmış” bir “paralel devlet” tarafından yapıldığını ileri sürmüştü. İnternette oğluyla paraları sıfırlama fısıldaşmaları tüm Türkiye’de dinlenen Erdoğan, bu konuşma tapelerinin “montaj” olduğu gibi absürt bir iddia ortaya atmış, CHP de MHP de bu saçma iddiayı kategorik olarak reddetmişlerdi. Hatta CHP lideri Kılıçdaroğlu tapelerin yazıya dökülmüş halini TBMM’de okuyarak kayıt altına aldırmıştı. Sonradan ne olduysa, CHP de MHP de bu pozisyonlarını terk ettiler ve Erdoğan’ın dümen suyuna girdiler. Böylece kanunsuzluk ve sistemsizlik konsolide oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYİN ⬇️
Kanunsuzluğun ve sistemsizliğin bu başlangıç evresinde hayati olaylardan biri, Ergenekon (ve benzeri) davalardan mahkûmiyet almış askerlerin “milli orduya kumpas!” miladı sonrası serbest kalmalarıydı. Ergenekon’un “savcısı” olduğunu beyan etmiş olan Erdoğan, Kürtler, liberaller ve Gülen Cemaati ile yürüttüğü fiili koalisyonu sonlandırarak, Kürt sorununda, AB yöneliminde ve Cemaat’e yönelik olarak yeni bir rota belirledi. Bu rotayı kimlerle belirledi? Bunu yanıtlamak için elde belge yok. Akıl yürütme yapacak olursak, MHP ve CHP’nin desteği bize ipuçları sunuyor. Çözüm Sürecine “çözülme süreci” olarak yaklaşan MHP ve CHP’deki ulusalcı odaklar, Kürt sorununa politik çözüm stratejisinin terk edilmesine çok sevindiler ve AKP’yi bu kararında desteklediler. Bu politika değişikliği ile paralel devam eden AB’den uzaklaşma yaklaşımı da bu iki nasyonalist ve AB yönelimine şüpheyle yaklaşan muhalefet partisinin hoşuna gitti. Zaten ne MHP ne de CHP AB süreciyle barışık bir tutum içinden olmamışlardı. 2002-2011 arasında gerçekleşen reformlardan rahatsızlık duymuşlardı. Aynı zamanda Cemaat’e yönelik operasyonlarda da MHP ve CHP benzer bir tutum sergiledi. MHP için Cemaat fazla kozmopolitan ve uluslararası bir görünümdeydi. CHP ise Cemaat’i aynı AKP gibi devleti “ele geçirmeye çalışan” bir odak olarak gördü. AKP bu pozisyonu stratejik nedenlerle benimsemişti. Oysa CHP bu pozisyonu başından beri sürdürüyor, Cemaat’in “anti-laik” bir yaklaşım içinde olduğunu düşünüyordu. CHP için Cemaat de AKP gibi “dinci” bir oluşumdu. Bu nedenle AKP’nin Cemaat’in üzerine hukuksuzca gitmesine CHP göz yummakta beis görmedi, “yesin dinciler birbirlerini” şeklinde bir yaklaşım benimsedi. Böylece Kürt meselesinde askeri yaklaşım, AB’den uzaklaşma ve Cemaat’i yok etme stratejilerinde AKP, MHP (İYİP) ve CHP arasında bir ortak tutum ortaya çıktı.
Meşru siyaset dışı alanda, Ergenekon ve benzer görüşler içinde olan askeri-bürokratik yapılar, AKP’nin suça batmasından dolayı değişen yeni siyaset paradigmasından çok memnun oldu. AKP’ye bürokrasiden bu nedenle ciddi destek geldi. Özellikle yargının yürütmeye bağlanması operasyonunda da, 17 Aralık operasyonunun polis ve yargıdaki aktörlerinin elimine edilmesinde de Erdoğan’a destek verdiler. Ayrıca TSK’da Batıcı olarak gördükleri muhtelif grupları da hasım olarak gördüklerinden, onlara karşı pozisyon aldılar. Batı’dan kopmak, askeri vesayet sisteminin kurulması için gereken ön koşulların başında geliyordu. Bu nedenle, Batı’nın tersine, Türkiye’nin rejimi ile hiç ilgilenmeyen Rusya, İran ve Çin gibi aktörlere yönelme politikalarını öteden beri destekliyorlardı. 17 Aralık sonrasında Batı’nın normlarından kendini kurtarmak isteyen bir AKP buldular. Böylece bir çıkar ortaklıkları daha doğmuş oluyordu. AKP kendini Batı normlarından kurtarıp, daha otoriter bir yapı içinde kendisini yargıdan kurtarmayı hedeflerken, Ergenekoncu-Avrasyacı odaklar, Batı dışında kalan Türkiye’nin otoriterleşmesiyle beraber, askerin yeniden önemli bir güç haline geleceğini hesaplıyordu. Türk toplumunda zaten mevcut olan Batı karşıtı hislerin ajite edilmesi, bu siyasetin arkasında önemli bir halk desteği getirecekti. Erdoğan’ın İslamcı popülist geçmişi bu dönüşümün gerçekleşmesini daha kolay hale getiriyordu. Dahası, günün sonunda Erdoğan bir ekonomik kriz sonrası ya da başka bir nedenle görevden ayrıldığında, gerçekleşmiş bulunan tüm olumsuzluklar ona ve partisine fatura edilecekti.
İşte bu ortamda, saydığım tüm önemli aktörler kanunsuzlukta ve sistemsizlikte birleşmiş oldular. Bu bir aşk birlikteliği değil, mantık ilişkisiydi. Birbirlerinden çok farklı amaçlar güden bu gruplar, ortak zeminde işbirliğine gittiler. Düşman belledikleri Kürtler, liberaller ve Gülen Cemaati böylece “oyun dışı” kaldı.
Türkiye 15 Temmuz sonrasında bu bahsettiğim işbirliğini perçinledi. 15 Temmuz Batı’ya ve “onun kuklası FETÖ’ye” fatura edildi. Kürt siyaseti, durumunu daha da zora sokmamak için – muhtemelen en başından, başkanlık tartışmalarından beri desteklediği Erdoğan’a ve derin yapılara sadık kalan Öcalan’ın iradesiyle – 15 Temmuz’un “yeni tarih yazımını” kabullendi. Böylece Demirtaş ve onlarca Kürt vekil ve de yüzlerce Kürt belediye başkanı içeriye girdiklerinde, “FETÖ” söylemine uygun savunmalar verdiler. Oluşan bu yeni devlet söylemi dışına çıkmamaya özen gösterdiler. Kendilerine bu yolla az da olsa belli bir meşruiyet devşirmeye çalıştılar. Ne de olsa Cemaat onlar için kolay kurban edilebilecek bir yapıydı. Dahası, bu ilkesiz tutumu meşrulaştıracak tarihsel malzemeleri de yok değildi. Çünkü Gülen Cemaati de Kürt açılımlarına doğrusu çok da demokratça bir destek vermiş denilemezdi. Bu Kürt algısı, kendi vicdanlarını da tabanlarınınkini de rahatlattı. Bir de reel-politik olarak, “Kürtler diplomasi bilmez” önyargısını yıkarak, pazarlık kabiliyeti olan bir siyasi hareket olmaya gayret ettiler. MHP ve ulusalcı CHP, bu olan-biteni memnuniyetle izliyordu. Devlet Bahçeli böylece Erdoğan’ın birincil hasım gördüğü sert söylemini terk etti, Erdoğan’ı bir tür “İslamcı başbuğ” olarak benimsedi. MHP tabanı da nihayet ucundan da olsa iktidara yaklaşmayı ve siyaseten değerli hale gelmeyi büyük bir memnuniyetle kabul etti. Özellikle Kürtler konusunda 1990’ların da gerisine, savaşkan politikalara geri dönülmesi, Bahçeli’nin radikal tabanı üzerinde liderliğini perçinleyici etkide bulundu. “Büyük hedefler için kendini feda eden MHP” imajı, hoşlarına gitmişti. Aynı şey CHP ulusalcıları için de geçerliydi. Kanunsuzluk ve devletin altının boşalması falan ikinci planda kalan şeylerdi. Bugün bu tür konuların sırası değildi. Genel yaklaşımları buydu.
Bu hava içerisinde Türkiye radikalleşti. Herkes neyin ne olduğunu biliyor, ama gereğini yapmamak için geçerli bahaneleri olduğunu düşünüyordu. Suriye’de Ruslara yamanmak ve cihatçı manyaklarla aynı saflarda görünmek, ABD ve NATO karşıtlığı ile kompanse ediliyordu. Ekonomi üzerinde, otoriterleşmeden kaynaklı negatif etkiler, “nasılsa bunun faturası AKP’ye ve Erdoğan’a kesilecek” denilerek sineye çekiliyordu. Kıbrıs’ın doğal gaz arama girişimlerine karşı artan tansiyon, Avrasyacı, MHP ve CHP’lilerce desteklenirken, Libya’lara varan paramiliter destek, kimilerince Osmanlıcı, kimilerince büyük-Türk, kimilerine göre ise İslamcı-Ümmetçi retorikle tabanlarına kakalanıyordu. Herkes olanlardan memnundu. Duvara toslanması falan gibi tehlikelerle ilgilenmiyorlardı. Zaten onlara göre duvara toslanması iyiydi. Kartlar yeniden karıştırılacaktı. Erdoğan sonrasının hesapları ağır basıyordu. Avrasyacı derin yapılar, sinsice TSK’da ağlarını örüyor, tasfiye ettikleri askerlerden kaynaklı boşlukları kendi alt kadrolarıyla doldurmak dışında, erketede bekliyorlardı. Akarsuyun başını tutan yerli gibi, beklemekle ilgili bir sıkıntıları yoktu. Tuzları kuruydu. Zaman lehlerine işlemekteydi.
Kanunsuzluk ve sistemsizlik, bu şartlar olmasa bu denli ayyuka çıkabilir miydi? Bir düşünün! Bunca birbirinden farklı dinamik, kendi ajandaları doğrultusunda hareket ederken, bir anda böyle bir ortak zeminde birleşmişlerdi. Türkiye’nin kutuplaşmış ortamındaki birbirinden farklı dünyaların ve hedeflerin merkezleri, bu işbirliği içinde, ortak düşmanlarını ortadan kaldırmışlardı. Sanırım burada en zayıf halka, demokrasi cephesi kurulamamış olmasıydı.
Demokrasi cephesi kurulmuş olsaydı, Kürtler, liberaller ve Cemaat, onların dışında gerçek solcular, aydınlar, azınlıklar, arkalarına AB ve ABD’yi de alarak, dünya kamuoyuna daha gerçekçi bir Türkiye resmi gösterebilmiş olsalardı, bugün her şey daha farklı olabilirdi. Erdoğan’ı ve rejimi yatıştırma tutumu sergileyen HDP başta olmak üzere, omurgasızlıktan mustarip Türkiye entelijensiyası, susmayı veya daha da kötüsü, rejimin ana diskurunu benimsemeyi seçti.
Derin devletin, mafya ve organize suç örgütlerinin, ulusalcıların, Avrasyacıların, tokatçı üçkâğıtçı iş dünyasının, küçük hesapçı orta sınıfların, paryalaşmış ve sınıf ilişkilerini göremeyen zavallı işçi sınıfı kitlenin, İslamcıların, cihatçıların, Kürt militanlarının, ülkücülerin, Alperen’lerin, her türlü faşizan odağın, uç solun vs. bu diskurda birleşmesi, nasıl açıklanabilir? Kanunsuzluk ve sistemsizlik, tüm bu çevrelerin ortak noktasıdır. Bu durumun sosyolojik kodlarla alakalı nedenleri de ortadadır. Birey olamamış, topluluk kimliği üzerinden kendisini tanımlayan, bireysel başarı şansı bulunmayan, küçük hesapçı geniş kitleler, vicdanları yerine kendi mahallerinin önde gelenlerinin sözünü dinliyor. Bu bataklık, bu berbat ortam, bu komşunun komşuyu ihbar ettiği, şiddetin ve yolsuzluğun patlama yaptığı, körlerin ve sağırların birbirini ağırladığı kanunsuzluklar ve sistemsizlikler diyarı Türkiye’de, bu rejim dışında bir sonuç, herhalde mucize olurdu zaten. Bu kanunsuzluk ve sistemsizliğin sonunda çok büyük acılara gebe bu toplum!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)