Dün yayınladığım Savcı Serdar Coşkun imzalı tutanak, doğal olarak çok ses getirdi. Üzerinde günlerce tartışmaya değer çok önemli bir belge. 15 Temmuz’la ilgili bilinen doğruları, resmi kurguyu kökünden sarsabilecek bir evrak.
Neden mi?
İzah edeceğim.
Bir kere belge gerçek.
Akıncı dava dosyasında var. Tutanağı dosyaya koyan, sanıklar ya da avukatları değil. Ben de değilim. Mahkemenin kendisi.
Dosya orada duruyor. Onlarca, yüzlerce avukatın elinde. İsteyen dosyaya bakabilir.
****
Gelelim evrakın kendisine.
Şunu hatırdan uzak tutmayalım: Bu bir tutanak.
Tutanak, adı üstünde, spesifik bir zaman diliminde yaşanan bir olayı bütün somut ve maddi bilgileri ile birlikte kayıt altına almaktır. İleride kaybolması, unutulması, niteliğini yitirmesi, şartların değişmesi, bazı şeylerin gözardı edilmesi ihtimaline binaen hemen oracıkta tarih ve saat yazarak durumu zabıt altına almaktır. Orada hazır bulunan herkes de altını imzalar.
Bunu bir tarafa koyalım.
Peki neden o saatte alelacele böyle bir tutanak tanzim ediliyor?
Bunun cevabını, hemen o saat itibariyle yaşanmaya başlayan hadiselere bakıp verebiliriz.
Önce tutanak hazırlanıyor, sonra buna dayanarak gözaltı emirleri çıkarılıyor. Binlerce hakim ve savcının o gece daha saat 01.00’de görevlerinden alınması ve sabah saat 04.00 sularında evlerinden toplanmaya başlanması, bir acelenin varlığını gösteriyor. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” demişti. Demek ki, “Neden o saatte böyle bir belge hazırlansın ki?” argümanı anlamlı değil.
*****
Tutanağın altındaki saatin sehven 01.00 yazılmış olabileceği itirazı da anlamlı değil.
Neden mi?
Şöyle bir teklifte bulunmak istiyorum: Bir oyun oynayalım ve yazının altındaki tarih ve saati kapatalım. Hatta yok farzedelim. İsteyen gelsin, belgenin altına dilediği tarihi ve saati yazsın. Yine belgenin önemi ortadan kalkmaz. Skandal yine skandal.
Nasıl mı?
Çünkü oraya hangi tarihi, hangi saati yazarsanız yazın sonuç çok değişmiyor. Hatta zaman ilerledikçe savcının hata yapma payının azalması gerekir. Hadiselerin biraz daha yerine oturması, neyin ne olduğunun anlaşılması ve aydınlanması dolayısıyla tutanakta daha az yanlış yapması icap eder. Fakat bu öyle bir evrak ki neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
İtiraz eden yandaşlara soruyorum, mesela bu tutanağı saat kaçta tutmuş olabilir savcı? Kaçta yazarsa sorun çözülüyor?
Daha somut gidelim. Altına 16 Temmuz 2016, saat 01.00 değil de 02.00 yazalım mesela. Yine Meclis bombalanmamış, Külliye bombalanmamış, CNN Türk hala basılmamış, Ankara Emniyeti’ne hala saldırı olmamış. Ama tutanakta hepsinin gerçekleştiği yazıyor.
03.00 diyelim. Külliye halen bombalanmamış, Ankara Emniyet hala bombalanmamış, CNN Türk halen basılmamış.
Mesela yandaş gazeteci Zihni Çakır diyor ki, tutanak saat 04.00’te Dikmen’deki Hakimevi’nde tutuldu. Bu saat itibariyle Külliye kavşağı halen bombalanmamış, Ankara Emniyeti’ne halen hava saldırısı olmamış. İkisine de 2 saatten fazla var. Peki savcı bunları saat 04.00’te nasıl tutanağa yazabiliyor?
Farz-ı muhal saat 06.00’da yazıldı diyelim. Külliye halen bombalanmamış, Ankara Emniyet’e hala hava saldırısı olmamış.
07.00 olsun. Artık sabah. Saldırıların hepsi vuku bulmuş, evet. Her ne kadar Külliye ve Ankara Emniyet saldırıları henüz çok sıcak olsa da diğer hadiselerin üzerinden bir kaç saat geçmiş. Darbe bastırılmış, neyin ne olduğu büyük oranda açığa çıkmış. Savcı o saatte artık daha sağlıklı bilgiler alabilecek durumda. Mesela MİT’i karadan zırhlı birlikler kuşatmış mı kuşatmamış mı, bilebilir. Meclis’teki bombalamada ölen var mı yok mu, bilebilir. Doğan Medya binası zırhlı birliklerce mi kuşatılmış, bilebilir. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın o gece hiç bombalanmadığını o saat itibariyle bilebilir. Keza Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın hiç bombalanmadığını da bilebilir. Darbecilerin akşam saatlerinde Genelkurmay Başkanlığı’na ve kuvvet komutanlıklarına atama yapıp yapmadıklarını, bunu kamuoyuna deklare edip etmediklerini bilebilir. Ama bunların hepsi tutanakta olmuş gibi yazılı.
Yani, o evrakta yazılı olup da aslında ne o gece ne de sonra hiç gerçekleşmeyen olaylar var. Bunları ne yapacağız? Bunları neyle izah edeceğiz? Zamanın ilerlemesi, tutanak tarih ve saatinin sarkması, savcının daha da aleyhine bir tablo doğurur. Çünkü zaman ilerledikçe olayları ve hasarın boyutunu daha net görebileceği için afaki şeyler yazma ihtimali zayıflar. Bu nedenle, 16 Temmuz sabah 07.00’den daha ileri sarkacak her ihtimal, doğru orantılı olarak savcıyı daha da zor durumda bırakır.
Dolayısıyla tarih ve saat üzerinden belgeye yöneltilebilecek itirazlar, havada kalmaya mahkumdur.
****
Tutanağı daha geç bir saatte hazırladı ama ilk tasfiyelere gerekçe olsun diye altına saat 01.00 yazdı diyelim. Ki bu da büyük bir skandal olur.
Neden?
Bir kere yukarıda değindiğim gibi, zabıt tutmanın mantığına aykırı bir durum. Bir tutanak, var olanı tespit altına alma amacıyla tutulur. Orada tarih, saat ve yer en önemli maddi bilgilerdir. Bunların yanlış olduğu bir tutanağın hükmü yoktur.
Bir savcı bir olayı tutanak altına alıp da altına yanlış saat, yanlış tarih yazamaz. Yanlış bir bilgi de yazamaz. Mesela olay yerinde tabanca yokken var yazamaz, uyuşturucu yokken var yazamaz, yaralı veya ölü yokken var yazamaz. Gelecekte olması muhtemel olayları veya kendi öngörülerini ya da yorumlarını, analizini de yazamaz. Çünkü bu bir tutanak. Sahte resmi evrak düzenlemeye girer.
Diyelim ki saat 01.00’de tutanağı tutmaya başladı ve yazması saatler sürdü. Yani evrakı açtı ve ucunu açık bıraktı. Sabah saatlerine kadar yazmayı sürdürdü. Ki Zihni Çakır öyle diyor. “01.00’de başladı, 04.00’te bitti” diyor.
Bu ihtimal de iki açıdan çürük.
1- Önce saat yazılıp tutanak tutulmaz. Her şey yazıldıktan sonra imza ile birlikte tarih ve saat atılır. Bu kadar uzun süren tutanaktan sonra, imza altına alındığı bitiş saati de mutlaka yazılır. Yazılması gerekir.
2- Tutanağı açıp olaylar cerayan ettikçe yazdığı ihtimali, savcıyı daha zor durumda bırakır. Çünkü buradan, yaşananları son derece bilinçli olarak takip ettiği anlamı çıkar. Oysa yazılanlara bakıyorsunuz, ancak savcının zil zurna sarhoş olması gerek böyle bir metin çıkarması için. İçinde hiç yaşanmamış olaylar var. Her cümle, her bilgi yanlış. Böyle bir savcı tutanağı olamaz. Tekrar ediyorum; O-LA-MAZ! Böyle bir ihtimal yok.
Ancak işin içinde başka bir işin olması gerekir. Dün de dediğim gibi, daha önceden hazırlanan bir simülasyona göre hazırlanmış bir evrak gibi duruyor. Hazırlayan savcı mı ondan da emin değilim. Olayların bitişini beklemeden alelacele işleme sokulmuş bir tutanağa benziyor. Nasıl olsa bir kaç saat sonra fiilen Türkiye’de yeni bir rejime geçilecek, binlerce insan gözaltına alınmaya başlanacak, işkencelerden geçirilecek, OHAL ilan edilecek, hukuk rafa kaldırılacak, insanlar konuşmaya bile korkar hale gelecek ve 1 yıl bile geçmeden de resmen tek adamlık rejimine geçilecektir. Kim hesap sorabilecektir ki?!
*****
Başka ne söylenebilir?
Bir tek, belgenin gerçek olmadığı, Savcı Coşkun’un hiç böyle bir tutanak tanzim etmediği iddia edebilir. Onu da bizzat mahkemenin resmi dava dosyası çürütüyor. Bu belge, dosyada duruyor. Mahkeme tarafından kullanılıyor.
Şu durumda halen Yargıtay üyesi olan Serdar Coşkun’un, kendisine ait olmayan bir belgeyi dosyaya koydukları için mahkemeye dava açması gerekir. Sorumlulardan hesap sorması gerekir.
Şu ana kadar Sayın Coşkun’dan bir açıklama veya yalanlama da gelmedi.
Buradan yandaş arkadaşlara bir çağrı yapıyorum. Medya olduğu gibi ellerinde. Haber ajansları, bin tane gazeteleri, televizyonları var. İşte meydan orada. Haydi ben yurtdışındayım ve kaynaklara erişimim, muhataplara sorma imkanım sınırlı. Savcı da orada duruyor, dosya da… Zihni Çakır da diğer yandaş gazeteciler de gitsinler savcıya sorsunlar. Çürütsünler haberi.
SAVCI 2 GÜN ÖNCEDEN DARBEYİ NASIL İHBAR ETTİ?
Bu arada bu belge, şu anda Yargıtay üyesi olan Savcı Serdar Coşkun’un sicilinde bir ilk değil. Daha önce de benzer bir skandala imza atmıştı. Cemaat çatı iddianamesinde, henüz daha darbe girişimine 2 gün varken, darbe yapılmış gibi yazmıştı. Dönemin Anayasal Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı olan Coşkun, cemaat ana davası iddianamesini 13 Temmuz 2016 tarihinde mahkemeye sunmuştu. Bu iddianamede şöyle yazıyordu: “Cemaat imamları, gizli emellerini gerçekleştirmek yani devleti tamamen ele geçirerek, istedikleri siyasal sistemi kurabilmek için faaliyete geçerek darbe senaryosunu ortaya koymuşlardır”
Yani aslında ortada ne bir faaliyete geçme vardı ne de darbe vardı. Fakat iddianamede savcı, sanki darbe girişimi olmuş bitmiş gibi hüküm içeren bir cümleye yer vermişti. Medya 15 Temmuz’dan sonra bunu, “Savcıdan darbe uyarısı… Hem de 2 gün önce” başlıkları ve “Savcı Serdar Coşkun darbeyi 2 gün önceden uyardı” övgüsü ile sunmuştu. Oysa ortada skandal bir durum vardı.
Coşkun, cemaat ana iddianamesini hazırlamasına ve belli başlı bütün cemaat soruşturmalarını yürüten büronun başında olmasına rağmen, bir süre sonra görevden alınmıştı. Bir ara görevden el çektirilerek geçici görevle Saray’a alındığından söz edildi. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’na uzman olarak atandığı iddia ediliyordu.
Serdar Coşkun, Ekim 2017’de Anayasal Suçlar’dan alınarak askeri suçları soruşturma bürosuna verildi. Temmuz 2018’de de Yargıtay üyesi oldu.
[Ahmet Dönmez] 5.2.2019 [https://www.ahmetdonmez.net/]
Hodri Meydan! Biri bu belgeyi izah etsin [Ahmet Dönmez]
Bulgarlar niçin eritilemedi? [Abdullah Aymaz]
Kanunî Sultan Süleyman, Sadrazamı İbrahim Paşa ile bir sefer dolayısı ile, Bulgaristan’da bulunuyorlarmış… Bulgarların güven vermeyen ve ileride bir çıban başı olabilecek halleri üzerine konuşuyorlarmış… Sadrazam İbrahim Paşa, Padişah’a demiş ki: “Hünkârım, dünyanın bin türlü hali var. Bir gün gelir, Bulgarlar başımıza dert açabilirler. Bir ferman buyurun da, Bulgarları Anadolu’ya dağıtalım. Anadolu’nun değişik yerlerinde eriyip kaybolsunlar.”
O tarihlerde Bulgarlar, 220 bin civarında bir nüfusa sahip bulunuyorlar. Bu sebeple Sadrazamın teklifi uygulanabilir bir şeydir. Belki Padişah da şahsî görüşü itibariyle aynı şeyleri düşünüyordur. Ancak, her konuda olduğu gibi, böylesi önemli bir konuda da, Padişahın başı HUKUK’a bağlıydı. VİCDANINI DOKUYAN HUKUK tehlikeli gördüğü bir kavmi eritip yok etmesine asla müsaade etmezdi. Devletin bağlı olduğu hukuk kuralları herkesi bağladığı gibi, Cihan Padişahını da bağlıyordu. (M. Niyazi Özdemir)
O hukukun temeli Kur’an-ı Kerimdi. Kur’an-ı Hakimde şöyle buyurulmaktadır: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık… Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlere ayırdık. Şunu unutmayın ki, Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvada en ileri olandır. Muhakkak ki, Allah her şeyi mükemmel bilir; Alîm’dir. Her şeyden haberdardır; Habîr’dir.” (Hucurat Suresi, 49/13)
Üstad Hazretleri şöyle bir izahta bulunuyordu:
“Sizi tâife tâife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizdeki, ictimaî hayata ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaratmamın hikmet ve sebebi, birbirlerinize karşı inkârla yabanî bakasınız diye değildir.” (Yirmi Altıncı Mektup, 3. Mebhas)
Ey insanlar!.. Size bu seslenişle seslenen sizi Yaratan’dır… Bir erkek ve bir dişiden… Sizleri, milletler, kabileler halinde yaratmasındaki gayesini, sizlere bildirmektedir O. Bu gaye, birbirinizin gırtlağına sarılma ve birbirinizle çatışma değildir. Bu gaye, sizin birbirinizle tanışmanız ve kaynaşmanızdır… Dillerin ve renklerin farklı oluşu, huy ve ahlakların çeşit çeşit olması, kabiliyet ve yeteneklerinin değişik değişik olması, çekişme ve ayrılığı gerektiren bir ayrılık değildir. Aksine, bütün yükümlülükleri yerine getirmek ve bütün ihtiyaçları gidermek için yardımlaşmaya gerektiren bir unsurdur. Rengin, ırkın, dilin, vatanın ve bu değerlerden başka diğerlerinin Cenab-ı Hakkın ölçüsünde hesaba katılacak bir değerleri yoktur. Ortada ancak ve ancak bütün değerlerin kendisi ile belirlendiği ve insanların üstün olup olmadıklarının kendisi ile bilindiği bir tek ölçü vardır. Bu ölçü: “Allah yanında en üstün olanınız O’ndan, en çok korkanınızdır.” ölçüsüdür. Gerçek şerefli insan, Allah katında şerefli olandır. İşte böyle bütün farklar ve bütün değerler, değerini kaybeder, düşer ve tek bir ölçü ve tek bir değerle yükselir ve insanlar muhâkeme edebilmek için bu biricik ölçüye başvururlar ve insanların ayrılıkları, ölçüde bu değere vurulur. Ve işte böylece yeryüzündeki bütün çatışma ve düşmanlık sebepleri kaybolur silinir. İnsanların üzerine titreyip sıkıca yapıştığı ve değer verdiği bütün yeryüzü değerleri işte böylece önemsizleştirilir. (Fî Zılâli’l-Kur’an)
1071’de Malazgirt’ten sonra Anadoluya 300 bin Müslüman girdi. Halbuki orada beş milyon gayr-i Müslim vardı. Bunlar ne oldu? Şimdi diyoruz ki, “%90 Müslüman Anadolu!..” Nasıl oldu bu? İslamiyette zorla müslümanlaştırmak söz konusu değildir. Çünkü “Dinde zorlama yoktur. doğru yol, sapıklıktan hak bâtıldan ayrılıp belli olmuştur.” (Bakara Suresi, 2/256) buyuruluyor. Değil bir insanı zorla Müslüman etmek; bir milleti başka yerlere sürüp eritmek de yoktur. Nitekim, koskoca Kanunî Sultan Süleyman, problem olacak 220 binlik Bulgar nüfusunu, yerinden dağıtamadı. Çünkü Şeyhülislam izin vermedi. Cenab-ı Hak insanları millet millet yaratmıştır. Bir milleti sürüp unutturmak söz konusu olamaz. Böyle olunca bu 17 kat fazla olan insanlar nasıl Müslüman oldu?
Elbette insânî evrensel değerleri, yani insaniyet-i kübrâ olan, gerçek ve büyük insanlık olan İslamiyeti yaşayarak. Güzellikleri bütün câzibeleriyle temsil ederek… Çünkü güzelliklerin dominant olarak tesir etme gücü vardır. Tıpkı ZEMZEM gibi… Bir bardak zemzemi koca bir sürahî suyun içine dökünce, o suyu enteresan şekilde zemzem haline getiriyor. Gerçekten de bunu inceleyen Japonlar zemzemin bu özelliğini kabul ediyorlar. Eğer siz mânevî beslenmenizi, tam olarak gerçekleştirir, iman ve kabul ettiğiniz ahlâkî güzellikleri ve bütün cihanın tanıdığı fazilet ve değerleri yaşayarak temsil ederseniz size herkes hayran olur ve isteyerek sizin gibi olmaya çalışır. Lâfla, rol yapmakla, takıyye yapıp insanları kandırmakla asla bir yere varamazsınız. Çünkü olmayan sun’î ve yapmacık şeyleri fıtrat reddeder. Bugün değilse yarın, bunlar yüzünüze çarpılır. Onun için şeffaflığa ve fıtrîliğe son derece önem vermemiz gerekir.
[Abdullah Aymaz] 5.2.2019 [Samanyolu Haber]
O tarihlerde Bulgarlar, 220 bin civarında bir nüfusa sahip bulunuyorlar. Bu sebeple Sadrazamın teklifi uygulanabilir bir şeydir. Belki Padişah da şahsî görüşü itibariyle aynı şeyleri düşünüyordur. Ancak, her konuda olduğu gibi, böylesi önemli bir konuda da, Padişahın başı HUKUK’a bağlıydı. VİCDANINI DOKUYAN HUKUK tehlikeli gördüğü bir kavmi eritip yok etmesine asla müsaade etmezdi. Devletin bağlı olduğu hukuk kuralları herkesi bağladığı gibi, Cihan Padişahını da bağlıyordu. (M. Niyazi Özdemir)
O hukukun temeli Kur’an-ı Kerimdi. Kur’an-ı Hakimde şöyle buyurulmaktadır: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık… Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlere ayırdık. Şunu unutmayın ki, Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvada en ileri olandır. Muhakkak ki, Allah her şeyi mükemmel bilir; Alîm’dir. Her şeyden haberdardır; Habîr’dir.” (Hucurat Suresi, 49/13)
Üstad Hazretleri şöyle bir izahta bulunuyordu:
“Sizi tâife tâife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizdeki, ictimaî hayata ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaratmamın hikmet ve sebebi, birbirlerinize karşı inkârla yabanî bakasınız diye değildir.” (Yirmi Altıncı Mektup, 3. Mebhas)
Ey insanlar!.. Size bu seslenişle seslenen sizi Yaratan’dır… Bir erkek ve bir dişiden… Sizleri, milletler, kabileler halinde yaratmasındaki gayesini, sizlere bildirmektedir O. Bu gaye, birbirinizin gırtlağına sarılma ve birbirinizle çatışma değildir. Bu gaye, sizin birbirinizle tanışmanız ve kaynaşmanızdır… Dillerin ve renklerin farklı oluşu, huy ve ahlakların çeşit çeşit olması, kabiliyet ve yeteneklerinin değişik değişik olması, çekişme ve ayrılığı gerektiren bir ayrılık değildir. Aksine, bütün yükümlülükleri yerine getirmek ve bütün ihtiyaçları gidermek için yardımlaşmaya gerektiren bir unsurdur. Rengin, ırkın, dilin, vatanın ve bu değerlerden başka diğerlerinin Cenab-ı Hakkın ölçüsünde hesaba katılacak bir değerleri yoktur. Ortada ancak ve ancak bütün değerlerin kendisi ile belirlendiği ve insanların üstün olup olmadıklarının kendisi ile bilindiği bir tek ölçü vardır. Bu ölçü: “Allah yanında en üstün olanınız O’ndan, en çok korkanınızdır.” ölçüsüdür. Gerçek şerefli insan, Allah katında şerefli olandır. İşte böyle bütün farklar ve bütün değerler, değerini kaybeder, düşer ve tek bir ölçü ve tek bir değerle yükselir ve insanlar muhâkeme edebilmek için bu biricik ölçüye başvururlar ve insanların ayrılıkları, ölçüde bu değere vurulur. Ve işte böylece yeryüzündeki bütün çatışma ve düşmanlık sebepleri kaybolur silinir. İnsanların üzerine titreyip sıkıca yapıştığı ve değer verdiği bütün yeryüzü değerleri işte böylece önemsizleştirilir. (Fî Zılâli’l-Kur’an)
1071’de Malazgirt’ten sonra Anadoluya 300 bin Müslüman girdi. Halbuki orada beş milyon gayr-i Müslim vardı. Bunlar ne oldu? Şimdi diyoruz ki, “%90 Müslüman Anadolu!..” Nasıl oldu bu? İslamiyette zorla müslümanlaştırmak söz konusu değildir. Çünkü “Dinde zorlama yoktur. doğru yol, sapıklıktan hak bâtıldan ayrılıp belli olmuştur.” (Bakara Suresi, 2/256) buyuruluyor. Değil bir insanı zorla Müslüman etmek; bir milleti başka yerlere sürüp eritmek de yoktur. Nitekim, koskoca Kanunî Sultan Süleyman, problem olacak 220 binlik Bulgar nüfusunu, yerinden dağıtamadı. Çünkü Şeyhülislam izin vermedi. Cenab-ı Hak insanları millet millet yaratmıştır. Bir milleti sürüp unutturmak söz konusu olamaz. Böyle olunca bu 17 kat fazla olan insanlar nasıl Müslüman oldu?
Elbette insânî evrensel değerleri, yani insaniyet-i kübrâ olan, gerçek ve büyük insanlık olan İslamiyeti yaşayarak. Güzellikleri bütün câzibeleriyle temsil ederek… Çünkü güzelliklerin dominant olarak tesir etme gücü vardır. Tıpkı ZEMZEM gibi… Bir bardak zemzemi koca bir sürahî suyun içine dökünce, o suyu enteresan şekilde zemzem haline getiriyor. Gerçekten de bunu inceleyen Japonlar zemzemin bu özelliğini kabul ediyorlar. Eğer siz mânevî beslenmenizi, tam olarak gerçekleştirir, iman ve kabul ettiğiniz ahlâkî güzellikleri ve bütün cihanın tanıdığı fazilet ve değerleri yaşayarak temsil ederseniz size herkes hayran olur ve isteyerek sizin gibi olmaya çalışır. Lâfla, rol yapmakla, takıyye yapıp insanları kandırmakla asla bir yere varamazsınız. Çünkü olmayan sun’î ve yapmacık şeyleri fıtrat reddeder. Bugün değilse yarın, bunlar yüzünüze çarpılır. Onun için şeffaflığa ve fıtrîliğe son derece önem vermemiz gerekir.
[Abdullah Aymaz] 5.2.2019 [Samanyolu Haber]
Kara paranın da ötesinde ‘karanlık para’ girişi var [Harun Odabaşı]
Merkez Bankası’nın 2018 yılı içinde ülkeye 18,5 milyar dolarlık kaynağı belirsiz para girişi gerçekleştiği açıklamasına ilk tepkim “Kardeşim Muduro’nın” parası mı acaba? oldu.
Bilindiği gibi Batı bloğu ve ABD’nin açık tepkisine rağmen Erdoğan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya açık destek vermişti. Bu desteğin arkasında duygusal (!) bir sebep var mı? Eldeki resmi rakamlar bunu açıklamaya müsaade etmiyor. Ancak dış politikada kimsenin kimseye babasının hayrına yardım etmediği de bir gerçek. Ayrıca geçen hafta AFP haber ajansına düşen bir haber vardı. İsmi açıklamayan bir ABD yetkilisi Türkiye ile Venezuela arasındaki ticari ilişkilerin incelendiğini söylüyordu. Bu açıklamanın somut bir bilgiye dayanarak mı yapıldığı belirsiz, ancak Türkiye’ye diplomasi dışı bir yöntemle ‘ayağını denk al’ ya da ‘ne yaptığını biliyorum’ mesajının verilmeye çalışıldığı çok açık.
Merkez Bankası bilançosunda oldukça masum bir ifade ile Net Hata Noksan kısmında gösterilen rakamın büyüklüğü bu paranın niteliğini öğrenmemizi zorunlu kılıyor. Para gelsin de nasıl gelirse gelsin demek meseleyi hafife almak olur. Türk halkının kimlerin parasına ev sahipliği yaptığını veya gelen paranın hangi amaçla geldiğini bilmesi en doğal hakkı. Ama işin doğrusu kimsenin kılının kıpırdadığı yok. Net Hata Noksan kalemi yıl içinde Türkiye’ye giren döviz ile çıkan döviz arasındaki tutarsızlığı gösteriyor. Merkez Bankası’nın kaynağı belirsiz paranın oluşum sebebi ile alakalı ihracat verilerinin geç muhasebeleştirilmesi iddiası meseleyi izah etmiyor. Tam tersine üzerini örtme gayreti gibi duruyor. Çünkü mal sevkiyatı ile ödeme zamanı arasındaki fark her sene yaşanıyor. Varlık barışından dolayı gelen para olabilmesi de çok düşük bir ihtimal. Ülke ekonomik olarak son 18 yılın en kötü dönemine girmiş ve iş dünyasının servetlerini yurt dışına kaçırması bir trende dönüşmüşken varlık barışından bir fayda sağlamak neredeyse imkansız.
Peki bu para kimin parası? 2017 yılında CHP’nin kaynağı belirsiz para ile ilgili yaptığı bir çalışma vardı. Siyasi tarafgirliğe kurban gitti ama önemli bir rapordu. Araştırma, Türkiye’de seçim dönemlerinde kaynağı belirsiz para girişinde çok ciddi artış olduğunu ortaya koyuyordu. 2002-2016 yılları arasında aylık ortalama 200 milyon dolar kaynağı belirsiz para girişi olurken 2016’dan sonra bu rakam aylık 1,1 milyar dolara çıkıyor. 2018 de ortalama daha da yükselmiş oldu.
AKP’nin seçim finansmanında kullanıldığı tezini doğru kabul ettiğimizde sahibini az çok tahmin edebiliriz. 17-25 Aralık dosyalarını çok iyi takip eden bir gazeteci dostumun bizzat savcı Zekeriya Öz’den naklettiği bir sözü aktarmak istiyorum. Öz takibini yaptıkları paranın büyüklüğünün 130 milyar dolar olduğunu ifade etmiş. Rakam çok büyük. Sayın Öz’ün tam neyi kastettiği açık olmasa da amatörce yaptığım hesap bu rakamı teyit etmiyor. Erdoğan’ın belediye başkanlığı dönemini de hesaba katsak ve istisnasız bütün ihalelerden yüzde 10-20 komisyon alındığını düşünsek 130 milyar dolara ulaşmak kolay değil. Ama rüşvet paralarının en az çift haneli olduğunu varsayabiliriz. Malum şahsın ülkenin tapusunu üzerine aldığı kanaatine ulaştıktan sonra birikimlerini döviz krizinin ateşini söndürmekte kullanma ihtimali yabana atılmamalı. Başka bir ihtimalde AKP’nin iktidarda kalmasından fayda uman başka güç odaklarının AKP’yi finansmanı. Görüldüğü gibi konu spekülasyona ve komplo teorilerine çok açık. Ancak kara paranın da ötesinde karanlık bir para var. Bu paranın izi sürülebilse belki en karmaşık görülen ilişkilerin bile kolayca izahı yapılabilir.
[Harun Odabaşı] 4.2.2019 [Kronos.News]
Bilindiği gibi Batı bloğu ve ABD’nin açık tepkisine rağmen Erdoğan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya açık destek vermişti. Bu desteğin arkasında duygusal (!) bir sebep var mı? Eldeki resmi rakamlar bunu açıklamaya müsaade etmiyor. Ancak dış politikada kimsenin kimseye babasının hayrına yardım etmediği de bir gerçek. Ayrıca geçen hafta AFP haber ajansına düşen bir haber vardı. İsmi açıklamayan bir ABD yetkilisi Türkiye ile Venezuela arasındaki ticari ilişkilerin incelendiğini söylüyordu. Bu açıklamanın somut bir bilgiye dayanarak mı yapıldığı belirsiz, ancak Türkiye’ye diplomasi dışı bir yöntemle ‘ayağını denk al’ ya da ‘ne yaptığını biliyorum’ mesajının verilmeye çalışıldığı çok açık.
Merkez Bankası bilançosunda oldukça masum bir ifade ile Net Hata Noksan kısmında gösterilen rakamın büyüklüğü bu paranın niteliğini öğrenmemizi zorunlu kılıyor. Para gelsin de nasıl gelirse gelsin demek meseleyi hafife almak olur. Türk halkının kimlerin parasına ev sahipliği yaptığını veya gelen paranın hangi amaçla geldiğini bilmesi en doğal hakkı. Ama işin doğrusu kimsenin kılının kıpırdadığı yok. Net Hata Noksan kalemi yıl içinde Türkiye’ye giren döviz ile çıkan döviz arasındaki tutarsızlığı gösteriyor. Merkez Bankası’nın kaynağı belirsiz paranın oluşum sebebi ile alakalı ihracat verilerinin geç muhasebeleştirilmesi iddiası meseleyi izah etmiyor. Tam tersine üzerini örtme gayreti gibi duruyor. Çünkü mal sevkiyatı ile ödeme zamanı arasındaki fark her sene yaşanıyor. Varlık barışından dolayı gelen para olabilmesi de çok düşük bir ihtimal. Ülke ekonomik olarak son 18 yılın en kötü dönemine girmiş ve iş dünyasının servetlerini yurt dışına kaçırması bir trende dönüşmüşken varlık barışından bir fayda sağlamak neredeyse imkansız.
Peki bu para kimin parası? 2017 yılında CHP’nin kaynağı belirsiz para ile ilgili yaptığı bir çalışma vardı. Siyasi tarafgirliğe kurban gitti ama önemli bir rapordu. Araştırma, Türkiye’de seçim dönemlerinde kaynağı belirsiz para girişinde çok ciddi artış olduğunu ortaya koyuyordu. 2002-2016 yılları arasında aylık ortalama 200 milyon dolar kaynağı belirsiz para girişi olurken 2016’dan sonra bu rakam aylık 1,1 milyar dolara çıkıyor. 2018 de ortalama daha da yükselmiş oldu.
AKP’nin seçim finansmanında kullanıldığı tezini doğru kabul ettiğimizde sahibini az çok tahmin edebiliriz. 17-25 Aralık dosyalarını çok iyi takip eden bir gazeteci dostumun bizzat savcı Zekeriya Öz’den naklettiği bir sözü aktarmak istiyorum. Öz takibini yaptıkları paranın büyüklüğünün 130 milyar dolar olduğunu ifade etmiş. Rakam çok büyük. Sayın Öz’ün tam neyi kastettiği açık olmasa da amatörce yaptığım hesap bu rakamı teyit etmiyor. Erdoğan’ın belediye başkanlığı dönemini de hesaba katsak ve istisnasız bütün ihalelerden yüzde 10-20 komisyon alındığını düşünsek 130 milyar dolara ulaşmak kolay değil. Ama rüşvet paralarının en az çift haneli olduğunu varsayabiliriz. Malum şahsın ülkenin tapusunu üzerine aldığı kanaatine ulaştıktan sonra birikimlerini döviz krizinin ateşini söndürmekte kullanma ihtimali yabana atılmamalı. Başka bir ihtimalde AKP’nin iktidarda kalmasından fayda uman başka güç odaklarının AKP’yi finansmanı. Görüldüğü gibi konu spekülasyona ve komplo teorilerine çok açık. Ancak kara paranın da ötesinde karanlık bir para var. Bu paranın izi sürülebilse belki en karmaşık görülen ilişkilerin bile kolayca izahı yapılabilir.
[Harun Odabaşı] 4.2.2019 [Kronos.News]
Freedom Hause Raporu: ‘Türkiye’ ile ‘özgürlük’ ayrı vadilerde
ABD merkezli demokrasi, insan hakları ve siyasi özgürlükleri teşvik eden düşünce kuruluşu Freedom House (Özgürlük Evi), ‘Dünyada Özgürlükler 2019’ raporunu açıkladı. Raporda Türkiye, geçen yıl olduğu gibi gibi ‘Özgür Olmayan Ülkeler’ kategorisinde yer aldı.
Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre, 195 ülkenin değerlendirildiği raporda; 86 ülke Özgür, 59 ülke Yarı Özgür, 50 ülke ise Özgür Olmayan kategorisinde sınıflandırıldı.
Özgür Olmayan Ülkeler kategorisindeki 50 ülke içinde durumu en kötü olan, sivil özgürlükler ve siyasi hakların en ağır şekilde ihlal edildiği 13 ülke şöyle: Suriye, Güney Sudan, Eritre, Türkmenistan, Kuzey Kore, Ekvator Ginesi, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Tacikistan, Özbekistan, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Libya.
TÜRKİYE’DE SEÇİMLER OHAL’DE YAPILDI
“Geri Çekilen Demokrasi” başlığını taşıyan raporda, Haziran 2018’de Türkiye’de cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin olağanüstü hal (OHAL) döneminde aynı anda yapıldığına dikkati çekiliyor. OHAL’in daha sonra kaldırıldığı ancak hükümetin gazetecileri, sivil toplum kuruluşlarının üyelerini ve akademisyenleri toplu halde tutuklamaya devam ettiği belirtiliyor.
TÜRKİYE VE 23 ÜLKE, YURT DIŞINDA VATANDAŞLARINA SALDIRIYOR
Raporda ayrıca sınır ötesine uzanıp yurt dışında yaşayan vatandaşlarını hedef alan ülkelerin sayısında artış kaydedildiği tespitine yer veriliyor. Aralarında Rusya, Çin, Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın da bulunduğu 24 ülke, yurt dışında yaşayan muhalif vatandaşlarını taciz etti, iade talebinde bulundu, kaçırmaya kalkıştı ve hatta suikastta bulundu.
Suudi Arabistan’ın muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı Türkiye’de suikast düzenleyerek öldürmesi, otoriter rejimlerin düşmanlarını sınır ötesinde nasıl hedef aldığının en açık örneği olarak nitelendiriliyor.
MACARİSTAN LİDERİ ORBAN, ERDOĞAN’IN YOLUNDA
Özgürlük kademelerinde düşüş olan bazı ülkeler arasında en çok Macaristan, Sırbistan ve Nikaragua dikkat çekiyor. Macaristan’ın Özgür Ülke kategorisinden Yarı Özgür Ülke kategorisine gerilemesinin en büyük sebebi olarak, Başbakan Victor Orban ve partisi Fidesz’in ülkenin demokratik kurumlarını hedef alması, medya, dini gruplar, akademi, sivil toplum örgütleri, mahkemeler ve özel sektör üzerinde baskı uygulaması gösterildi.
Rapora göre, geçen yıl Özgür Ülke kategorisindeyken bu yıl Yarı Özgür Ülke kategorisine düşen Sırbistan’daysa geçen yıla göre en çok seçimlerde yaşanan kuralsızlıklar ve bağımsız gazetecilere yönelik karalama kampanyaları damgasını vurdu.
ANGOLA, ERMENİSTAN, ETİYOPYA’DA OLUMLU ADIMLAR
Öte yandan raporda Angola, Ermenistan, Etiyopya ve Malezya’da hükümetlerin, halkların demokratik değişiklikler yapılması talebine beklenmedik şekilde olumlu yanıtlar verdiği ve demokratik açılımlar gerçekleştirdiğine dikkat çekildi. Örneğin Angola’nın yeni devlet başkanının yolsuzluklarla mücadelede cesur adımlar attığı, yargıya daha çok bağımsızlık tanıdığı belirtildi.
Ermenistan’da ise barışçı protestolar, 2008’den beri görevde olan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın iktidarı kaybetmesiyle sonuçlandı. Aralık ayında yapılan seçimlerle iş başına gelen yeni hükümet, yolsuzluklarla mücadele, şeffaflık ve sorumluluk vaatleriyle parlamentoda reformcu çoğunluğu oluşturdu.
MALEZYA’DA YOLSUZLUK YAPAN HÜKÜMETE GEÇİT YOK
Malezya’da seçmenlerin Başbakan Necip Razak’ı ve bağımsızlığa kavuştuğundan bu yana ülkeyi yöneten siyasi koalisyonu görevden uzaklaştırması, Başbakan ve ailesini yolsuzluk suçlamaları karşısında hesap vermesini sağlayacak yeni hükümetin kurulmasıyla sonuçlandı.
Freedom House, ilk dönem görev süresinin yarısını dolduran Donald Trump’ın başkanlığında Amerika’da demokrasinin durumunu özel olarak ele alıyor.
TRUMP, DEMOKRASİYİ ZAAFA UĞRATIYOR
Amerika’da demokrasi küresel standartlara göre son derece güçlü olsa da son sekiz yıldır bazı zafiyetler olduğu, özellikle Trump’ın hukukun üstünlüğü, gerçeklere dayalı gazetecilik ve demokrasinin diğer ilkelerine yönelik saldırılarının dikkatlerden kaçmadığı kaydedildi.
Dünyada Özgürlükler Raporu, Amerika’yı demokratik özgürlükler açısından Yunanistan, Hırvatistan ve Moğolistan’la aynı seviyeye yerleştiriyor. Bu seviye, Almanya ve İngiltere gibi köklü demokrasilerin oldukça gerisinde.
ABD’DE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ YIPRITILDI
Amerika’da özgürlük ve demokrasiye en çok darbe vuran etkenler olarak, hukukun üstünlüğünün yıpratılması, sığınmacıların yasal haklarının kısıtlanması, mülteci yerleştirme ve göçmen kabulündeki uygulamalarındaki ayrımcılığın gözle görülür olması, göz altına alınan kaçak göçmenlerin maruz bırakıldıkları şartların aşırı derecede sert olması gösterildi.
[TR724] 5.2.2019
Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre, 195 ülkenin değerlendirildiği raporda; 86 ülke Özgür, 59 ülke Yarı Özgür, 50 ülke ise Özgür Olmayan kategorisinde sınıflandırıldı.
Özgür Olmayan Ülkeler kategorisindeki 50 ülke içinde durumu en kötü olan, sivil özgürlükler ve siyasi hakların en ağır şekilde ihlal edildiği 13 ülke şöyle: Suriye, Güney Sudan, Eritre, Türkmenistan, Kuzey Kore, Ekvator Ginesi, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Tacikistan, Özbekistan, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Libya.
TÜRKİYE’DE SEÇİMLER OHAL’DE YAPILDI
“Geri Çekilen Demokrasi” başlığını taşıyan raporda, Haziran 2018’de Türkiye’de cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin olağanüstü hal (OHAL) döneminde aynı anda yapıldığına dikkati çekiliyor. OHAL’in daha sonra kaldırıldığı ancak hükümetin gazetecileri, sivil toplum kuruluşlarının üyelerini ve akademisyenleri toplu halde tutuklamaya devam ettiği belirtiliyor.
TÜRKİYE VE 23 ÜLKE, YURT DIŞINDA VATANDAŞLARINA SALDIRIYOR
Raporda ayrıca sınır ötesine uzanıp yurt dışında yaşayan vatandaşlarını hedef alan ülkelerin sayısında artış kaydedildiği tespitine yer veriliyor. Aralarında Rusya, Çin, Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın da bulunduğu 24 ülke, yurt dışında yaşayan muhalif vatandaşlarını taciz etti, iade talebinde bulundu, kaçırmaya kalkıştı ve hatta suikastta bulundu.
Suudi Arabistan’ın muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı Türkiye’de suikast düzenleyerek öldürmesi, otoriter rejimlerin düşmanlarını sınır ötesinde nasıl hedef aldığının en açık örneği olarak nitelendiriliyor.
MACARİSTAN LİDERİ ORBAN, ERDOĞAN’IN YOLUNDA
Özgürlük kademelerinde düşüş olan bazı ülkeler arasında en çok Macaristan, Sırbistan ve Nikaragua dikkat çekiyor. Macaristan’ın Özgür Ülke kategorisinden Yarı Özgür Ülke kategorisine gerilemesinin en büyük sebebi olarak, Başbakan Victor Orban ve partisi Fidesz’in ülkenin demokratik kurumlarını hedef alması, medya, dini gruplar, akademi, sivil toplum örgütleri, mahkemeler ve özel sektör üzerinde baskı uygulaması gösterildi.
Rapora göre, geçen yıl Özgür Ülke kategorisindeyken bu yıl Yarı Özgür Ülke kategorisine düşen Sırbistan’daysa geçen yıla göre en çok seçimlerde yaşanan kuralsızlıklar ve bağımsız gazetecilere yönelik karalama kampanyaları damgasını vurdu.
ANGOLA, ERMENİSTAN, ETİYOPYA’DA OLUMLU ADIMLAR
Öte yandan raporda Angola, Ermenistan, Etiyopya ve Malezya’da hükümetlerin, halkların demokratik değişiklikler yapılması talebine beklenmedik şekilde olumlu yanıtlar verdiği ve demokratik açılımlar gerçekleştirdiğine dikkat çekildi. Örneğin Angola’nın yeni devlet başkanının yolsuzluklarla mücadelede cesur adımlar attığı, yargıya daha çok bağımsızlık tanıdığı belirtildi.
Ermenistan’da ise barışçı protestolar, 2008’den beri görevde olan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın iktidarı kaybetmesiyle sonuçlandı. Aralık ayında yapılan seçimlerle iş başına gelen yeni hükümet, yolsuzluklarla mücadele, şeffaflık ve sorumluluk vaatleriyle parlamentoda reformcu çoğunluğu oluşturdu.
MALEZYA’DA YOLSUZLUK YAPAN HÜKÜMETE GEÇİT YOK
Malezya’da seçmenlerin Başbakan Necip Razak’ı ve bağımsızlığa kavuştuğundan bu yana ülkeyi yöneten siyasi koalisyonu görevden uzaklaştırması, Başbakan ve ailesini yolsuzluk suçlamaları karşısında hesap vermesini sağlayacak yeni hükümetin kurulmasıyla sonuçlandı.
Freedom House, ilk dönem görev süresinin yarısını dolduran Donald Trump’ın başkanlığında Amerika’da demokrasinin durumunu özel olarak ele alıyor.
TRUMP, DEMOKRASİYİ ZAAFA UĞRATIYOR
Amerika’da demokrasi küresel standartlara göre son derece güçlü olsa da son sekiz yıldır bazı zafiyetler olduğu, özellikle Trump’ın hukukun üstünlüğü, gerçeklere dayalı gazetecilik ve demokrasinin diğer ilkelerine yönelik saldırılarının dikkatlerden kaçmadığı kaydedildi.
Dünyada Özgürlükler Raporu, Amerika’yı demokratik özgürlükler açısından Yunanistan, Hırvatistan ve Moğolistan’la aynı seviyeye yerleştiriyor. Bu seviye, Almanya ve İngiltere gibi köklü demokrasilerin oldukça gerisinde.
ABD’DE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ YIPRITILDI
Amerika’da özgürlük ve demokrasiye en çok darbe vuran etkenler olarak, hukukun üstünlüğünün yıpratılması, sığınmacıların yasal haklarının kısıtlanması, mülteci yerleştirme ve göçmen kabulündeki uygulamalarındaki ayrımcılığın gözle görülür olması, göz altına alınan kaçak göçmenlerin maruz bırakıldıkları şartların aşırı derecede sert olması gösterildi.
[TR724] 5.2.2019
Özel okul fiyatları uçtu! [İlker Doğan]
Özel eğitim kurumlarında gelecek yıl için erken kayıt dönemi başladı. Velileri kötü bir sürpriz bekliyor. Zira zaten yüksek olan özel okulların fiyatlarına enflasyon oranında yüzde 20 oranında bile zam yapılsa rakam bir çocuk için 60-70 bin lirayı buluyor. Yıllık ortalama 4 bin lira aldığı için dershanelerin milleti ‘söğüşlediğini’ söyleyen iktidar temsilcileri, fiyatları 30 bin liradan başlayan özel okullara sessiz.
Özel öğretim kurumlarında 2019-2020 eğitim sezonu için erken kayıt dönemi sıkıntılı başladı. Erken kayıt avantajlarından yararlanmak için okula giden veliler, karşılarına çıkarılan faturaları görünce şoka giriyor. Zira fiyatlarda yüzde 25’in üzerinde bir artış söz konusu. Özel okullar yıllık ücretlerini ocak ayından mayıs sonuna kadar açıklamak zorunda. Açıklamadıkları takdirde bir önceki yılın ücreti geçerli olacak. Hal böyle olunca özel okullar gelecek yılki fiyatlarını teker teker açıklamaya başladı.
EN AZ ENFLASYON ORANINDA ZAM!
Özel okullarda zam oranında ‘tavan’ uygulaması var. Buna göre basitçe söylemek gerekirse yıllık enflasyon artı yüzde 5 oranında zam yapabiliyorlar. 2018’de yıllık ÜFE yüzde 33, TÜFE ise yüzde 20’nin üzerinde. Hal böyle olunca bu yıl özel okullarda yüzde 20 ile 25 oranında zam gelmesi kaçınılmaz. Bu durumda geçtiğimiz yıl 30 bin lira olan bir öğrencinin yıllık öğrenim maliyetinin, bu yıl yemek ücretleri de dahil 45 bin lirayı geçmesi anlamına geliyor.
TABAN FİYAT 40 BİN LİRA
Bu yılki rakamlardan bir kaç örnek verelim; En ucuz kolejlerden biri Ata Koleji’nin yıllık maliyeti (lise) yemek, servis ve kıyafetlerle birlikte 35 bin lirayı geçiyor. Okyanus Koleji’nin Fen Lisesi 29 bin lira. Buna yemek, servis ve kıyafet de eklendiğinde rakam 50 bin lirayı buluyor. Çocuğunu İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları’na göndermek isteyen veli ise yıllık 60 bin lirayı gözden çıkarmak zorunda. İSTEK Vakfı’nın okullarını düşünen veliler de aynı rakamı bir kenara ayırmalı. Bu rakamların ortalama yüzde 20 arttığını düşünürsek, en ucuz kolejin fiyatının gelecek yıl için 45 bin lirayı bulacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. 12 taksite böldüğümüzde aylık 3 bin 750 lira gibi bir rakam çıkıyor karşımıza. İki çocuğunuz varsa vay halinize!
YEMEK FİYATLARI 7 BİN LİRAYA ÇIKTI
Son dönemde artan gıda fiyatları kolejlerin yemek fiyatlarına da yansımış. Hem de büyük oranlarda. Kolejlerin yıllık yemek fiyatları 5 bin liradan başlıyor, 7 bin liraya kadar çıkıyor. Çocukların 180 gün eğitim gördüğü düşünüldüğünde günlük 30 lira ile 40 lira arasında değişen rakamlarla bir maliyet çıkıyor karşınıza. 15 TL’ye 4 çeşit yemek veren lokantalar olduğu düşünüldüğünde kolej yemeklerinin nerede ve hangi malzemelerle yapıldığını merak ediyor insan! Kitap, kıyafet, servis ve etkinlikler için istenen paralar da hesaplandığında velilerin gelecek yıl bi hayli zorlanacağını söyleyebiliriz.
Özellerin payı yüzde 8
Türkiye’de toplamda 65 binden fazla okul var. Bunlardan yaklaşık 54 bini devlete ait. 11 bini ise özel okul kategorisinde. Toplam öğrenci sayısı ise 18 milyona yakın. Bu öğrencilerin 1 milyon 351 binden fazlası özel okullarda eğitim görüyor. Bu da söz konusu fiyat artışının 1 milyondan fazla aileyi etkileyeceği anlamına geliyor. Basit bir hesapla bu yıl orta okul ya da lise birinci sınıfta okuyan bir öğrencinin velisinin, 4 yılın sonunda cebinden çocuğunun eğitimi için çıkacak paranın en az 200 bin lira olacağını söyleyebiliriz.
[İlker Doğan] 5.2.2019 [TR724]
Özel öğretim kurumlarında 2019-2020 eğitim sezonu için erken kayıt dönemi sıkıntılı başladı. Erken kayıt avantajlarından yararlanmak için okula giden veliler, karşılarına çıkarılan faturaları görünce şoka giriyor. Zira fiyatlarda yüzde 25’in üzerinde bir artış söz konusu. Özel okullar yıllık ücretlerini ocak ayından mayıs sonuna kadar açıklamak zorunda. Açıklamadıkları takdirde bir önceki yılın ücreti geçerli olacak. Hal böyle olunca özel okullar gelecek yılki fiyatlarını teker teker açıklamaya başladı.
EN AZ ENFLASYON ORANINDA ZAM!
Özel okullarda zam oranında ‘tavan’ uygulaması var. Buna göre basitçe söylemek gerekirse yıllık enflasyon artı yüzde 5 oranında zam yapabiliyorlar. 2018’de yıllık ÜFE yüzde 33, TÜFE ise yüzde 20’nin üzerinde. Hal böyle olunca bu yıl özel okullarda yüzde 20 ile 25 oranında zam gelmesi kaçınılmaz. Bu durumda geçtiğimiz yıl 30 bin lira olan bir öğrencinin yıllık öğrenim maliyetinin, bu yıl yemek ücretleri de dahil 45 bin lirayı geçmesi anlamına geliyor.
TABAN FİYAT 40 BİN LİRA
Bu yılki rakamlardan bir kaç örnek verelim; En ucuz kolejlerden biri Ata Koleji’nin yıllık maliyeti (lise) yemek, servis ve kıyafetlerle birlikte 35 bin lirayı geçiyor. Okyanus Koleji’nin Fen Lisesi 29 bin lira. Buna yemek, servis ve kıyafet de eklendiğinde rakam 50 bin lirayı buluyor. Çocuğunu İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları’na göndermek isteyen veli ise yıllık 60 bin lirayı gözden çıkarmak zorunda. İSTEK Vakfı’nın okullarını düşünen veliler de aynı rakamı bir kenara ayırmalı. Bu rakamların ortalama yüzde 20 arttığını düşünürsek, en ucuz kolejin fiyatının gelecek yıl için 45 bin lirayı bulacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. 12 taksite böldüğümüzde aylık 3 bin 750 lira gibi bir rakam çıkıyor karşımıza. İki çocuğunuz varsa vay halinize!
YEMEK FİYATLARI 7 BİN LİRAYA ÇIKTI
Son dönemde artan gıda fiyatları kolejlerin yemek fiyatlarına da yansımış. Hem de büyük oranlarda. Kolejlerin yıllık yemek fiyatları 5 bin liradan başlıyor, 7 bin liraya kadar çıkıyor. Çocukların 180 gün eğitim gördüğü düşünüldüğünde günlük 30 lira ile 40 lira arasında değişen rakamlarla bir maliyet çıkıyor karşınıza. 15 TL’ye 4 çeşit yemek veren lokantalar olduğu düşünüldüğünde kolej yemeklerinin nerede ve hangi malzemelerle yapıldığını merak ediyor insan! Kitap, kıyafet, servis ve etkinlikler için istenen paralar da hesaplandığında velilerin gelecek yıl bi hayli zorlanacağını söyleyebiliriz.
Özellerin payı yüzde 8
Türkiye’de toplamda 65 binden fazla okul var. Bunlardan yaklaşık 54 bini devlete ait. 11 bini ise özel okul kategorisinde. Toplam öğrenci sayısı ise 18 milyona yakın. Bu öğrencilerin 1 milyon 351 binden fazlası özel okullarda eğitim görüyor. Bu da söz konusu fiyat artışının 1 milyondan fazla aileyi etkileyeceği anlamına geliyor. Basit bir hesapla bu yıl orta okul ya da lise birinci sınıfta okuyan bir öğrencinin velisinin, 4 yılın sonunda cebinden çocuğunun eğitimi için çıkacak paranın en az 200 bin lira olacağını söyleyebiliriz.
[İlker Doğan] 5.2.2019 [TR724]
Muhteşem başlangıçların adamı: Shinji Kagawa [Hasan Cücük]
Zamanı geriye sardırıp 2009’un yazına gidelim. 20 yaşındaki genç oyuncuya; ‘Çok kısa sürede Borussia Dortmund ve Manchester United formasını giyeceksin’ deseniz cevabı kesinlikle ‘Dalga mı geçiyorsun?’ olurdu. Bu isim Japonya 2. Liginde top koşturan Shinji Kagawa idi. İnanması zor bu gelişmelerin hepsi kısa sürede olacaktı. Futbol dünyası Temmuz 2010’dan itibaren Kagawa gerçeğiyle tanışacaktı.
Beşiktaş, Antalyaspor deplasmanından 6-2’lik bir skorla dönerken, gündemin adı Shinji Kagawa oldu. Borussia Dortmund’dan sezon sonuna kadar kiralalan Japon oyuncu, 81. dakika oyuna girdikten sadece 19 saniye sonra topla ilk buluşmasında golünü atarak harika bir başlangıç yapıyordu. İki dakika sonra bu kez frikikten topu ağlarla buluşturuyordu. Maçtan sonra “İnanılmazdı gerçekten. Her şey çok hızlı gelişti. Maçtan önce söyleseniz bunları asla hayal edemezdim.’ diyen Kagawa’nın kariyeri inanılmaz başlangıçlara sahne oldu.
17 Mart 1989’da Japonya’nın küçük şehirlerinden Kobe’de doğan Shinji Kagawa, 5 yaşında meşin yuvarlakla tanışıyordu. Marino Football Club, Kagawa’nın ilk kulübü oluyordu. Profesyonel kariyerine merhaba demeden önce Kobe NK FC ve FC Miyagi Barcelona, Shinji Kagawa’nın ter döküp, kendini ispat etmek için efor sarfettiği kulüpler oluyordu. Rüyalarını süsleyen ‘profesyonel futbolcu’ olma imzasını ise Cerezo Osaka kulübüyle atıyordu.
Henüz 17 yaşında olan Kagawa, kısa süre takımın değişmezleri arasına adını yazdırıyordu. Adı sadece bulunduğu bölge ile sınırlı olan Kagawa’nın futbolun devlerinin radarına girmesi Cerezo Osaka’daki ikinci sezonunda gerçekleşecekti. İkinci sezonda 44 maçta attığı 27 golle 2. ligin gol kralı olan Kagawa’nın adı artık Avrupa’ya ulaşmıştı. Her yıl oynadığı futbolunu geliştiren Kagawa’daki potansiyeli keşfeden ilk isim Jürgen Klopp oluyordu. O yıllarda Borussia Dortmund’u çalıştıran Klopp, Kagawa’yı yakın takibe almıştı.
Kagawa’nın milli takım serüveni 24 Mayıs 2008’de oynanan Fildişi Sahilleri dostluk maçıyla başlıyordu. Milli takımın kadrosunda yerini garantileyen Kagawa, 2010 Dünya Kupası kadrosunda yer bulamayınca şoke oluyordu. Kagawa’nın Dünya Kupası kadrosunda yer almaması Japon spor basını tarafından sert bir şekilde eleştiriliyordu. Kagawa kendisini Dünya Kupası’na götürmeyenlerden rövanşı 2011 Asya Kupası ile alıyordu. Kupaya damgasını vuran Kagawa, ülkesinin şampiyonluğuna giden yolunu açan isim oluyordu. Artık Japonya milli takımı denince akla ilk onun adı geliyordu. 2008’de başlayan milli yolculuğunda 95 maçı geride bırakırken, 31 gole imza attı.
Kagawa’nın Dünya Kupası kadrosunda yer bulamaması en çok Borussia Dortmund’un işine geliyordu. Klopp, göz hapsine aldığı genç yeteneği sadece 350 bin Euro karşılığında takımına kazandırıyordu. Borussia Dortmund’un kariyeri rüya gibi başlıyordu. Sakatlığından dolayı bir çok maçta forma giyememesine rağmen, Bundesliga’da yılın kadrosunda yer buluyordu. Robert Lewandowski ile muhteşem bir ikili olan Kagawa’nında katkılarıyla Borussia Dortmund, Bayern Münih’in önünde sezonu şampiyon olarak tamamlıyordu. Dortmund’da 10 numara rolünü üstlenen Kagawa, Lewandowski’ye verdiği gollük paslarla skora inanılmaz katkı sağlıyordu.
İkinci sezonunda yine manşetlerde adı yine Borussia Dortmund ve Kagawa oluyordu. Dortmund üst üste ikinci kez şampiyon oluyordu. Berlin Olimpiyat Stadı’nda oynanan Almanya Kupası finalinde, Dortmund ligdeki bir numaralı rakibi Bayern Münih’i 5-2’lik skorla ezip kupaya uzanırken, ilk golü atan Kagawa oluyordu. İki sezon önce kimsenin tanımadığı Japon, şimdi devlerin transfer listesinde ilk sırada yer alıyordu.
2012 transfer sezonunda Kagawa, Dortmund’a veda edip Manchester United’in yolunu tutarken, ödenen bonservis ücreti 16 milyon euro oluyordu. Ancak United günleri Kagawa için beklentilerin çok altında geçiyordu. Premier Lig’de geçen iki sıradan yılın ardından 2014’te yeniden Borussia Dortmund yolunu tutan Kagawa, yine 7 numaralı formayı sırtına giyiyordu. Bu kez DortmunD’un ödediği bonservis ücreti 8 milyon euro oluyordu ama iki yıl önce sattığı rakamın ancak yarısına geri alıyordu.
Bu sezon Borussia Dortmund kadrosunda yer bulmakta zorlanan Kagawa, sadece 2 Bundesliga maçında sahada 98 dakika kaldı. Temmuz 2010’da formasını giymeye başladığı Dortmund’la 216 maça çıkan Kagawa, 60 gol atıp, 55 asist yaptı. İki yıllık Manchester United döneminde ise 57 maçta sahaya çıkıp, 6 gol ve 10 asistle skora katkı yaptı. Bundesliga’da 148, Premier Lig’de ise 38 maçta ter döktü.
Shinji Kagawa’nın Beşiktaş serüveni harika başladı. Daha ilk maçında hem de 3 dakika içinde 2 gol buldu. Sezon sonuna kadar bu performansını devam ettirirse Beşiktaş’a kiralık gelipte takımın unutulmazlarından biri olan Les Ferdinand gibi adını efsaneler arasında yazdırır.
[Hasan Cücük] 5.2.2019 [TR724]
İtalya-Polonya ittifakı ve Avrupa Birliği’nin geleceği [Ebubekir Işık]
Bundan birkaç yıl kadar önce İtalya’nın ‘Lega North’ partisi başkanı ve Polonya’nın ‘Prawo i Sprawiedliwość’ partisi başkanı bir araya gelse, büyük ihtimalle Avrupa’nın iki milliyetçi partisi bir araya geldi şeklinde Avrupa Birliği basınında ikinci ya da üçüncü sayfada yerini alacak bir haber olurdu.
Ancak, geçtiğimiz ay Matteo Salvini ve Jaroslaw Kaczynski’nin Varşova’da bir araya gelmesi yalnızca bu iki ülkede değil, tüm Avrupa Birliği kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. İtalya içişleri bakanı Matteo Salvini Varşova’da muhatabı ile buluştuğunda, bu buluşmanın bir ittifaka dönüşeceğini ve önümüzdeki Avrupa Birliği seçimlerinde bunun sonuçlarının görüleceğini ifade etmişti. Her iki lider de özellikle İslam karşıtı söylemler, mülteciler meselesinde son derece katı bir tutum, ABD başkanı Donald Trump’a karşı sempati duyma ve Putin ile sahip oldukları özel ilişkiler bakımından bir takım belirgin ortak özelliklere sahip.
İngiltere’nin 29 Mart’ta Avrupa Birliği’nden ayrılacağını öngörürsek, Avrupa Birliği’nin en geniş üçüncü (İtalya) ve en geniş beşinci ülkesinin (Polonya) kuracağı böylesi bir ittifakin hali hazırdaki Avrupa Birliği’nin merkez partilerini derin kaygıya sevkettiğini ve sevk etmeye devam edeceğini ifade etsek yanlış olmayacaktır.
Avrupa Birliği karşıtı yeni blok
İki liderin Varşova’da yaptıkları basın toplantısı esnasında özellikle Salvini’nin Avrupa Birliği yanlısı Macron-Merkel ittifakına açıkça referansta bulunması, aslında Brexit sonrası süreçte İtalya ve Polonya’nın Avrupa Birliğini her zamankinden daha fazla şekillendirmek istemeleri ile de açıklamak son derece mümkün.
Bu iki liderin (Matteo Salvini ve Jaroslaw Kaczynski) Macaristan başbakanı Viktor Orban’ın da desteğini alarak oluşturacakları muhtemel koalisyon, Mayıs ayının son haftasında cereyan edecek Avrupa Birliği seçimleri üzerinde son derece büyük etkilere sahip olacak. Bir tarafta bu koalisyonun Avrupa Komisyonu’nun ve Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (European External Action Service – EEAS) başına kimlerin geçeceği konusunda ellerinde her zamankinden daha fazla bir güç yekünü bulunduracakları tahmin edilirken, diğer tarafta Avrupa Parlamentosu’nda elde etmelerini bekledikleri artan sandalye sayıları ile, Avrupa Birliği’nin kazandığı egemenlik yetkilerini Birliğin üyesi olan devletler lehine geri çevirme çabasına girecekleri de son derece muhtemel.
Aslında bahsi geçen bu ortaklığa daha fazla ihtiyaç duyan tarafın Jaroslaw Kaczynski olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Avrupa Parlamentosu’nda 18 vekili ile Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri Grubu (ECR) içerisinde yer alan PiS’in, aynı grupta görev yapan İngiliz Muhafazakar Partisi’nden olan dostlarının Brexit süreci ile ECR grubundan ayrılacak olması, bu grubun siyasal etki açısından büyük bir yara alacağını göstermekte. İngiliz muhafazakarlarından boşalacak sandalyeleri, Salvini’nin partisinden Avrupa Parlamentosu’na seçilecek vekiller ile doldurmak isteyen Polonya hükümet partisi PiS, Salvini ile kuracağı böylesi bir ittifakın en büyük kazananlarından biri olabilir.
Hali hazırda Salvini’nin partisi olan ‘Lega North’ Avrupa Parlamentosu’nun en küçük gruplarından birinin üyesi ve sadece 6 vekile sahip. Fakat, Salvini’nin İtalya’da büyüyen popülaritesi ve İtalya dışında birçok uluslararası odak tarafından desteklenmesi, Mayıs ayında yapılacak AB seçimlerinde özellikle Avrupa Parlamentosu’nda ki milletvekili sayısını büyük oranda arttıracağı beklentisini güçlendirmekte.
Avrupa Birliği’nin kaderi ve İtalya-Polonya ittifakı
Matteo Salvini’nin partisinin hususiyle Avrupa Parlamentosu’nda alabileceği sandalye sayısı ile alakalı tahminler ortaya koyan Avrupalı kamuoyu şirketlerinin muhtelif öngörülerine baktığımızda, yaklaşık 20-25 bandında bir vekil sayısına sahip olacağını ifade edebiliriz. Benzer şekilde PiS’in de AP’deki vekil sayısında birkaç artışın olabileceğini düşündüğümüzde, her iki partinin kuracağı koalisyonun hala önemli ölçüde bir azınlık gücü olacağının altını çizebiliriz.
Bu açıdan bakıldığında, İtalya ve Polonya’nın kuracağı bu ittifakın etki gücünü arttırması ve Avrupa Birliği’ni kuran hukuki metinlerin tekrar değişimini sağlaması için mutlak surette başka siyasi partilerin desteğine ihtiyaç duyacaktır.
Fakat bu partilerin desteği olmasa dahi, şu anki etkileri ve mayıs ayında yapılacak AB seçimlerindeki yükselen grafikleri ile her iki partinin oluşturacağı, belki sonrasında Macaristan ve Avusturya gibi ülkelerin destek vererek büyüyeceği bu blok, Avrupa Birliği’nin karar alma süreçlerini son derece yavaşlatacak ve bu durum Brüksel’in üye ülkeler nezdindeki etkisini ve prestijini her zamankinden daha da menfi bir yere taşıyabilir. Bu perspektiften bakıldığında, Polonya-İtalya ittifakının yalnızca AB yanlısı Macron-Merkel ittifakına karşı değil, bugünkü AB formu ve yapısına da büyük bir tehdit oluşturdukları son derece açık.
[Ebubekir Işık] 5.2.2019 [TR724]
Ancak, geçtiğimiz ay Matteo Salvini ve Jaroslaw Kaczynski’nin Varşova’da bir araya gelmesi yalnızca bu iki ülkede değil, tüm Avrupa Birliği kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. İtalya içişleri bakanı Matteo Salvini Varşova’da muhatabı ile buluştuğunda, bu buluşmanın bir ittifaka dönüşeceğini ve önümüzdeki Avrupa Birliği seçimlerinde bunun sonuçlarının görüleceğini ifade etmişti. Her iki lider de özellikle İslam karşıtı söylemler, mülteciler meselesinde son derece katı bir tutum, ABD başkanı Donald Trump’a karşı sempati duyma ve Putin ile sahip oldukları özel ilişkiler bakımından bir takım belirgin ortak özelliklere sahip.
İngiltere’nin 29 Mart’ta Avrupa Birliği’nden ayrılacağını öngörürsek, Avrupa Birliği’nin en geniş üçüncü (İtalya) ve en geniş beşinci ülkesinin (Polonya) kuracağı böylesi bir ittifakin hali hazırdaki Avrupa Birliği’nin merkez partilerini derin kaygıya sevkettiğini ve sevk etmeye devam edeceğini ifade etsek yanlış olmayacaktır.
Avrupa Birliği karşıtı yeni blok
İki liderin Varşova’da yaptıkları basın toplantısı esnasında özellikle Salvini’nin Avrupa Birliği yanlısı Macron-Merkel ittifakına açıkça referansta bulunması, aslında Brexit sonrası süreçte İtalya ve Polonya’nın Avrupa Birliğini her zamankinden daha fazla şekillendirmek istemeleri ile de açıklamak son derece mümkün.
Bu iki liderin (Matteo Salvini ve Jaroslaw Kaczynski) Macaristan başbakanı Viktor Orban’ın da desteğini alarak oluşturacakları muhtemel koalisyon, Mayıs ayının son haftasında cereyan edecek Avrupa Birliği seçimleri üzerinde son derece büyük etkilere sahip olacak. Bir tarafta bu koalisyonun Avrupa Komisyonu’nun ve Avrupa Dış Eylem Servisi’nin (European External Action Service – EEAS) başına kimlerin geçeceği konusunda ellerinde her zamankinden daha fazla bir güç yekünü bulunduracakları tahmin edilirken, diğer tarafta Avrupa Parlamentosu’nda elde etmelerini bekledikleri artan sandalye sayıları ile, Avrupa Birliği’nin kazandığı egemenlik yetkilerini Birliğin üyesi olan devletler lehine geri çevirme çabasına girecekleri de son derece muhtemel.
Aslında bahsi geçen bu ortaklığa daha fazla ihtiyaç duyan tarafın Jaroslaw Kaczynski olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Avrupa Parlamentosu’nda 18 vekili ile Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri Grubu (ECR) içerisinde yer alan PiS’in, aynı grupta görev yapan İngiliz Muhafazakar Partisi’nden olan dostlarının Brexit süreci ile ECR grubundan ayrılacak olması, bu grubun siyasal etki açısından büyük bir yara alacağını göstermekte. İngiliz muhafazakarlarından boşalacak sandalyeleri, Salvini’nin partisinden Avrupa Parlamentosu’na seçilecek vekiller ile doldurmak isteyen Polonya hükümet partisi PiS, Salvini ile kuracağı böylesi bir ittifakın en büyük kazananlarından biri olabilir.
Hali hazırda Salvini’nin partisi olan ‘Lega North’ Avrupa Parlamentosu’nun en küçük gruplarından birinin üyesi ve sadece 6 vekile sahip. Fakat, Salvini’nin İtalya’da büyüyen popülaritesi ve İtalya dışında birçok uluslararası odak tarafından desteklenmesi, Mayıs ayında yapılacak AB seçimlerinde özellikle Avrupa Parlamentosu’nda ki milletvekili sayısını büyük oranda arttıracağı beklentisini güçlendirmekte.
Avrupa Birliği’nin kaderi ve İtalya-Polonya ittifakı
Matteo Salvini’nin partisinin hususiyle Avrupa Parlamentosu’nda alabileceği sandalye sayısı ile alakalı tahminler ortaya koyan Avrupalı kamuoyu şirketlerinin muhtelif öngörülerine baktığımızda, yaklaşık 20-25 bandında bir vekil sayısına sahip olacağını ifade edebiliriz. Benzer şekilde PiS’in de AP’deki vekil sayısında birkaç artışın olabileceğini düşündüğümüzde, her iki partinin kuracağı koalisyonun hala önemli ölçüde bir azınlık gücü olacağının altını çizebiliriz.
Bu açıdan bakıldığında, İtalya ve Polonya’nın kuracağı bu ittifakın etki gücünü arttırması ve Avrupa Birliği’ni kuran hukuki metinlerin tekrar değişimini sağlaması için mutlak surette başka siyasi partilerin desteğine ihtiyaç duyacaktır.
Fakat bu partilerin desteği olmasa dahi, şu anki etkileri ve mayıs ayında yapılacak AB seçimlerindeki yükselen grafikleri ile her iki partinin oluşturacağı, belki sonrasında Macaristan ve Avusturya gibi ülkelerin destek vererek büyüyeceği bu blok, Avrupa Birliği’nin karar alma süreçlerini son derece yavaşlatacak ve bu durum Brüksel’in üye ülkeler nezdindeki etkisini ve prestijini her zamankinden daha da menfi bir yere taşıyabilir. Bu perspektiften bakıldığında, Polonya-İtalya ittifakının yalnızca AB yanlısı Macron-Merkel ittifakına karşı değil, bugünkü AB formu ve yapısına da büyük bir tehdit oluşturdukları son derece açık.
[Ebubekir Işık] 5.2.2019 [TR724]
Madem öyle, topla hepsini! [Levent Kenez]
“HDP eşittir PKK, eşittir YPG, eşittir PYD. Hiç sağa sola bunu saptırmanın anlamı yok” diyor Erdoğan. Yasal, 5 milyondan fazla seçmeni olan bir siyasi partiye böyle bir şey nasıl söylenir gibi şeyleri tartışmayla vakit harcamayalım. Seçim sathı mahallinde bunu neden söylediği belli. Din, millet, devlet ve akla gelecek ne kadar istismar öznesi varsa bunların üzerinde tepinince etki edeceği kitlenin ne kadar büyük olduğunu biliyor. Ülkenin bölünmezliğini tek dert edinmiş devlet partisi olmanın getirisini de. Ekonomi yumuşak karnı, yarın öbür gün ekonomik bir kriz yaşandığında buna sebep olarak ortaya koyacağı farazi düşmanı dahi vatan-millet-Sakarya edebiyatı ile yutturabileceğini söyleyenler çok da boş konuşmuyor.
Öğrencilere yardım olsun diye sarma-dolma yapan ev kadınlarını kelepçeleyip önce teşhir edip sonra terörist diye hapse atan iktidar terörle mücadelede bu kadar samimiyse işte size yeni bir 5,6 milyonluk terör listesi. Bizzat devletin, her şeyin başındaki kişinin resmi açıklaması. Madem HDP terör örgütü, kapatın partiyi. Hala dışarıda olan vekillerinin ve yöneticilerinin hepsini tutuklayın. Üyelerini terörden alın. Mensuplarının şirketlerine el koyun. Neden seçimlere girmesine müsade ediyorsunuz?
HDP’yi olabildiğince şeytanlaştırıp HDP’ye ne kadar küfrederse o kadar çok milliyetçi oy alacağını, ne kadar insan güdeceğini biliyor. Milliyetçi saiklerle oy verenlerin de buna teşne olduklarını söylemek çok da büyük haksızlık olmaz. Milliyetçi söylemdeki sözde muhalafet partisi İYİ Parti’nin konu HDP olunca AKP’den bir farkı olmadığını zaten kendileri bizzat övünerek söylüyor. HDP’nin, kazanamayacağı yerlerde muhalefetten bir ismin kazanmasına yardım olmak için aday göstermemesine bile HDP ile aynı yerde olamayız diye istifa eden gerizekalıları içinde barındıran bir partinin 5 milyon oyu var. Akşener’in Ardahan’da HDP kazanmasın diye aday çıkarmıyoruz açıklaması zaten ne kadar korktuklarının ne kadar sahte muhalefet olduklarının yeter ispatı.
Bir de MHP’li olup da Cumhur ittifakına oy vermeyeceklerin sayısını minimuma indirmek istiyor
Güneydoğu’da geçen seçimde kazandığı yerlerin yine hepsini HDP kazanacak da olsa HDP’nin yaşayacağı oy kaybının ve bu oyların AKP’ye gitmesinin de sembolik bir değeri var. Ya da şimdiden ayarlanmış sonuçlarda Güneydoğu’da oyları yükselecek. Son iki seçimde en hileli işlerin bölgede yaşandığını ve bu seçimde de kesin yaşanacağını bilmeyen yok.
Eğer HDP teröristse devletin yapması gerekenleri yukarıda yazmıştık.
Peki HDP ne yapacak? Daha doğrusu HDP’ye “kapat git, çık dağa” seçeceğinden başka bir şey bırakmıyorlar. Dolmabahçe’de HDP ile bir araya gelenler sanki kendileri değildi. Bizzat kendisinin bilgisi ve izni ile gerçekleşen Dolmabahçe mutabakatı ters tepince “benim haberim yoktu, onaylamıyorum” diyecek kadar da açık yalan söyler kendisi. Peki HDP ne yapsın? Seni davet edip seninle masaya oturup poz verenler ertesi gün senin terörist diye fotoğrafını basıyor. HDP ya da öncülleri hiç değişmediğine göre kimin ikiyüzlü olduğu aşikar.
HDP elbette bütün Kürtlerin partisi değil ama Türkiye’nin “Kürt Sorunu” diye tanımlanan meselesinin muhatap partisidir. İnsanlara siyaset yolu açmazsan, temsil imkanı vermezsen, kendi yerel yöneticilerini seçtirmezsen bu intifadaya ya da çatışmaya davetiye demektir ki acaba arzulanan bu mudur diye de merak ediyor insan.
Dünyada bütün terör örgütleri ile yapılan anlaşmalar ve müzakereler onların silah bırakıp siyasetle yollarına devam etmesine dayanmışken bizde şu an devleti yönetenler muhataplarına “Siyaseti bırak silahı eline al” diyorlar ki Erdoğan’ın son HDP açıklamasından sonra özellikle bölgede yaşayan HDP seçmeninin Türkiye’den ayrılmak, kendi devletini kurmak gibi konularda “e o zaman bizde” kendi yolumuza gidelim” demesine meşru değil demek ne kadar mümkün?
Gelen emir doğrultusunda kendi genel başkanına bile sahip çıkmayan, mağduriyetten dem vurup neredeyse soykırıma uğrayan cemaat mensuplarına karşı birkaç gelenek dışı vekili dışında ses çıkaramayan hatta destek veren, sanki terör örgütü nedir onlardan daha iyi bilen varmış gibi ‘fetö’ diye çemkirmekten çekinmeyen HDP’nin ne kadar kaypak, PKK’nın derin devletle ve MİT’le paslaştığının ne kadar bariz olmasına rağmen söylüyorum bütün bunları.
Ha, Erdoğan’ı ne kadar ciddiye almak lazım? Bugün HDP’ye ettiği küfürleri alkışlayanlar yarın HDP ile yeniden bir araya gelmesi gerektiğinde de onu aynı şekilde alkışlayacağı siyaseten rahat. Sorumluluk taşımak gibi derdi yok. Hatta seçime doğru Allah korusun dirseklerini dayayacakları şehit tabutu hazırlıklarına bile başlamış olabilirler. Ama bir şeyi silahla bir yere ve bir zamana kadar yapabilirsin.
Türkiye’nin düşmanı olsan Erdoğan’ın gitmesini asla istemezsin. Belki de her şeye rağmen bu yüzden hala orada.
[Levent Kenez] 5.2.2019 [TR724]
Öğrencilere yardım olsun diye sarma-dolma yapan ev kadınlarını kelepçeleyip önce teşhir edip sonra terörist diye hapse atan iktidar terörle mücadelede bu kadar samimiyse işte size yeni bir 5,6 milyonluk terör listesi. Bizzat devletin, her şeyin başındaki kişinin resmi açıklaması. Madem HDP terör örgütü, kapatın partiyi. Hala dışarıda olan vekillerinin ve yöneticilerinin hepsini tutuklayın. Üyelerini terörden alın. Mensuplarının şirketlerine el koyun. Neden seçimlere girmesine müsade ediyorsunuz?
HDP’yi olabildiğince şeytanlaştırıp HDP’ye ne kadar küfrederse o kadar çok milliyetçi oy alacağını, ne kadar insan güdeceğini biliyor. Milliyetçi saiklerle oy verenlerin de buna teşne olduklarını söylemek çok da büyük haksızlık olmaz. Milliyetçi söylemdeki sözde muhalafet partisi İYİ Parti’nin konu HDP olunca AKP’den bir farkı olmadığını zaten kendileri bizzat övünerek söylüyor. HDP’nin, kazanamayacağı yerlerde muhalefetten bir ismin kazanmasına yardım olmak için aday göstermemesine bile HDP ile aynı yerde olamayız diye istifa eden gerizekalıları içinde barındıran bir partinin 5 milyon oyu var. Akşener’in Ardahan’da HDP kazanmasın diye aday çıkarmıyoruz açıklaması zaten ne kadar korktuklarının ne kadar sahte muhalefet olduklarının yeter ispatı.
Bir de MHP’li olup da Cumhur ittifakına oy vermeyeceklerin sayısını minimuma indirmek istiyor
Güneydoğu’da geçen seçimde kazandığı yerlerin yine hepsini HDP kazanacak da olsa HDP’nin yaşayacağı oy kaybının ve bu oyların AKP’ye gitmesinin de sembolik bir değeri var. Ya da şimdiden ayarlanmış sonuçlarda Güneydoğu’da oyları yükselecek. Son iki seçimde en hileli işlerin bölgede yaşandığını ve bu seçimde de kesin yaşanacağını bilmeyen yok.
Eğer HDP teröristse devletin yapması gerekenleri yukarıda yazmıştık.
Peki HDP ne yapacak? Daha doğrusu HDP’ye “kapat git, çık dağa” seçeceğinden başka bir şey bırakmıyorlar. Dolmabahçe’de HDP ile bir araya gelenler sanki kendileri değildi. Bizzat kendisinin bilgisi ve izni ile gerçekleşen Dolmabahçe mutabakatı ters tepince “benim haberim yoktu, onaylamıyorum” diyecek kadar da açık yalan söyler kendisi. Peki HDP ne yapsın? Seni davet edip seninle masaya oturup poz verenler ertesi gün senin terörist diye fotoğrafını basıyor. HDP ya da öncülleri hiç değişmediğine göre kimin ikiyüzlü olduğu aşikar.
HDP elbette bütün Kürtlerin partisi değil ama Türkiye’nin “Kürt Sorunu” diye tanımlanan meselesinin muhatap partisidir. İnsanlara siyaset yolu açmazsan, temsil imkanı vermezsen, kendi yerel yöneticilerini seçtirmezsen bu intifadaya ya da çatışmaya davetiye demektir ki acaba arzulanan bu mudur diye de merak ediyor insan.
Dünyada bütün terör örgütleri ile yapılan anlaşmalar ve müzakereler onların silah bırakıp siyasetle yollarına devam etmesine dayanmışken bizde şu an devleti yönetenler muhataplarına “Siyaseti bırak silahı eline al” diyorlar ki Erdoğan’ın son HDP açıklamasından sonra özellikle bölgede yaşayan HDP seçmeninin Türkiye’den ayrılmak, kendi devletini kurmak gibi konularda “e o zaman bizde” kendi yolumuza gidelim” demesine meşru değil demek ne kadar mümkün?
Gelen emir doğrultusunda kendi genel başkanına bile sahip çıkmayan, mağduriyetten dem vurup neredeyse soykırıma uğrayan cemaat mensuplarına karşı birkaç gelenek dışı vekili dışında ses çıkaramayan hatta destek veren, sanki terör örgütü nedir onlardan daha iyi bilen varmış gibi ‘fetö’ diye çemkirmekten çekinmeyen HDP’nin ne kadar kaypak, PKK’nın derin devletle ve MİT’le paslaştığının ne kadar bariz olmasına rağmen söylüyorum bütün bunları.
Ha, Erdoğan’ı ne kadar ciddiye almak lazım? Bugün HDP’ye ettiği küfürleri alkışlayanlar yarın HDP ile yeniden bir araya gelmesi gerektiğinde de onu aynı şekilde alkışlayacağı siyaseten rahat. Sorumluluk taşımak gibi derdi yok. Hatta seçime doğru Allah korusun dirseklerini dayayacakları şehit tabutu hazırlıklarına bile başlamış olabilirler. Ama bir şeyi silahla bir yere ve bir zamana kadar yapabilirsin.
Türkiye’nin düşmanı olsan Erdoğan’ın gitmesini asla istemezsin. Belki de her şeye rağmen bu yüzden hala orada.
[Levent Kenez] 5.2.2019 [TR724]
Kriz bu defa teğet geçmiyor [Semih Ardıç]
2009 krizinde dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en fazla telaffuz ettiği cümle şöyleydi: “Kriz teğet geçti.”
O krizde Türkiye süratle toparlanmış ve 2010 senesinden itibaren hızlı büyüme safhasına geçilmişti. Zira Türkiye’nin siyasî ve iktisadî temelleri bugünle mukayese edilemeyecek derecede mukavemetliydi.
AB RÜZGÂRI İLE YILDIZI PARLAYAN TÜRKİYE
Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerinin resmen başladığı 2005’ten itibaren temel hak ve hürriyetleri genişleten reformlar birbirini takip etmiş, “siyasetin ensesindeki giyotin” diye nitelendirilen askerî vesayetle mücadelede hiç olmadığı kadar mesafe alınmaya başlamıştı.
Doğrudan yabancı sermaye tutarının 22 milyar dolara kadar ulaştığı ve yıldızın parladığı bir dönemde krizi aşmak haliyle daha kolay olmuştu.
2009 krizinde yüzde 4,6 küçülen Türkiye, krizden aldığı dersle hukuk devleti ve demokrasiye daha sıkı bağlanma lüzumunu iliklerine kadar hissetmişti.
Müteakip sene ilk icraat olarak 12 Eylül 1980 darbesinin eseri 1982 Anayasası’nda mahdut da olsa değişiklik için kolları sıvamıştı.
İKİ KRİZ, İKİ FARKLI AKP
Reformlarda kendisi ile yarışan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) o gün Türkiye’yi dipten alıp tekrar su üstüne çıkardığı tarihî bir hakikattir.
Aynı AKP yine iktidarda ve 2018 senesi ağustos ayında ilk sarsıntısı hissedilen depremin artçıları can yakmaya devam ediyor. İflasların sayısı ne 2001 ne de 2009 krizi ile mukayese edilebilir.
Gazetelerin benzin zammını haber olarak vermekten korktuğu Türkiye’de krizden, batan şirketlerden bahsetmek cesaret nişanını hak ediyor.
Son bir senede 750 bin kişi işini kaybetti. İşsiz sayısı 6,2 milyon. İşsizler kadar çalışanlar da çaresiz. Zira kur artışına bağlı yüksek enflasyon satın alma gücünü bertaraf ediyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2019 senesinin ilk ayına ait enflasyon rakamlarını açıkladı. Rakamlar enflasyonda tek hanenin en azından iki sene daha Kaf Dağ’nın ardında kalacağını teyit etti.
GIDA ENFLASYONU YÜZDE 30,98
Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) aylık yüzde 1,06, senelik yüzde 20,05 arttı.
TÜFE içinde yüzde 22 ağırlığa sahip gıda fiyatları ocakta yüzde 6,89 artarken, senelik artış ise yüzde 30,98.
Gıda içinde sebze fiyatlarında artış aylık yüzde 29,7, senelik yüzde 80,5! Enflasyon sepetinde 418 maddeden 267’sinin fiyatı arttı, 21 maddenin ortalama fiyatı değişmedi. 130 maddenin fiyatı ise düştü.
Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) bir önceki aya göre yüzde 0,45, geçen senenin aynı ayına göre yüzde 32,93 artış gösterdi. TÜFE ile imalat sanayiinin enflasyonu arasındaki fark talebin canlı olmaması sebebiyle yüksek. Piyasa sanayicinin maliyet artışını yansıtamayacağı kadar durgun. Er ya da geç o maliyet yansıyacak.
SON 16 SENENİN EN YÜKSEK GIDA ENFLASYONU
AKP’nin krizin akabinde devraldığı Türkiye’de TÜFE ve onun içinde gıda fiyatları enflasyonu hemen hemen aynı oranlardaydı. 2003’ten bu yana en yüksek enflasyon rakamlarının meali şu: AKP çok iftihar ettiği ekonomide de iflas etti.
Gıda fiyatları yıllık yüzde 31 artarken, sebzede fiyat artışı yüzde 80,5.
Formülünden daire başkanına kadar müdahale edilmedik tarafı kalmayan TÜİK bile enflasyonu ancak bu kadar aşağı çekebiliyor.
AKP lideri ve Başkan Erdoğan’ın, “Bundan sonra stokların yapıldığı bütün depoları basacağız. Kimse benim vatandaşıma pahalı ürün satma hakkına sahip değil.” şeklinde işaretini verdiği depo ve market baskınları da enflasyon canavarına işlemedi.
Ocak ayı verileri gösteriyor ki gıda fiyatlarındaki fiyat artışı öyle “kendini bilmez birkaç spekülatörün işi” değil.
İLAÇ VE GÜBREDE ZAM REKORU
Ziraî ilaç, kimyevî gübre gibi üretim girdilerindeki senelik artışlar sırasıyla yüzde 48 ve yüzde 81.
Üretici Fiyatları Endeksi’nde (ÜFE) “elektrik üretim, iletim ve dağıtım maliyeti” kalemindeki artış senelik yüzde 69’u buldu. Tüketiciye yansıtılan artış sadece yüzde 19,9.
31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ni müteakip elektrik zamları devam edecek. Erdoğan da gayet iyi biliyor ki enflasyonun temel sebebi döviz kuru ve makro dengesizliklerdir.
Ekonomik kriz yokmuş gibi fiyatları zabıta marifeti ile düşürmeye kalkan, hatta Avrasya Tüneli’ne yüzde 38 zammı tıpkı ekmek zammı gibi iptal eden hükûmet enflasyonu seçime kadar saklayabildiği kadar saklayacak.
ARABA SATIŞLARI DUVARA TOSLADI
Enflasyon verisi neye rağmen yüksek geldi? Talebin yerlerde süründüğü bir dönemde fiyat artışı rekor kırıyor.
Otomotiv sektöründe kriz derinleşiyor. 2018 yılı aralık ayında yüzde 40 küçülen sektör 2019’a yüzde 59’luk daralma ile başladı.
Talep ne halde merak edenler araba satışlarına bakabilir…
Ocakta otomobil ve hafif ticari taşıt satışları yüzde 59 azaldı. Geçen sene ocakta 30 bine yakın otomobil satılırken bu sene sadece 11 bin adet satışa bile ulaşılamadı.
Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ile Katma Değer Vergisi (KDV) indirimleri 3 ay uzatıldığı halde günlük 350 otomobil ancak satılabildi.
Varın 81 vilayette ve nahiyelerinde binlerce otomobil bayiinin halini siz hesap edin. İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerin haricindeki vilayetlerde neredeyse günde 1 araba satılmış. Bozdur bozdur harca!
BU KRİZ “L” YA DA “W” KRİZİ OLABİLİR
Başlangıç ve bitişine göre takip ettiği grafikten hareketle krizlere V, U, L ya da W nevinden kriz ismi verilir.
Erdoğan’ın “Teğet geçti.” dediği 2009 krizi bir “V” kriziydi. 2018’in 2’inci yarısında başlayan kriz için düne kadar “U” krizi tahmininde bulunuyordum. Mamafih “L” ya da “W” ihtimali giderek artıyor.
Zira yüksek borç, azalan yabancı sermaye girişi ve yüksek enflasyon sebebiyle ekonominin toparlanması hayli vakit alacak.
Kriz bu sefer teğet geçmiyor…
[Semih Ardıç] 5.2.2019 [TR724]
O krizde Türkiye süratle toparlanmış ve 2010 senesinden itibaren hızlı büyüme safhasına geçilmişti. Zira Türkiye’nin siyasî ve iktisadî temelleri bugünle mukayese edilemeyecek derecede mukavemetliydi.
AB RÜZGÂRI İLE YILDIZI PARLAYAN TÜRKİYE
Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerinin resmen başladığı 2005’ten itibaren temel hak ve hürriyetleri genişleten reformlar birbirini takip etmiş, “siyasetin ensesindeki giyotin” diye nitelendirilen askerî vesayetle mücadelede hiç olmadığı kadar mesafe alınmaya başlamıştı.
Doğrudan yabancı sermaye tutarının 22 milyar dolara kadar ulaştığı ve yıldızın parladığı bir dönemde krizi aşmak haliyle daha kolay olmuştu.
2009 krizinde yüzde 4,6 küçülen Türkiye, krizden aldığı dersle hukuk devleti ve demokrasiye daha sıkı bağlanma lüzumunu iliklerine kadar hissetmişti.
Müteakip sene ilk icraat olarak 12 Eylül 1980 darbesinin eseri 1982 Anayasası’nda mahdut da olsa değişiklik için kolları sıvamıştı.
İKİ KRİZ, İKİ FARKLI AKP
Reformlarda kendisi ile yarışan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) o gün Türkiye’yi dipten alıp tekrar su üstüne çıkardığı tarihî bir hakikattir.
Aynı AKP yine iktidarda ve 2018 senesi ağustos ayında ilk sarsıntısı hissedilen depremin artçıları can yakmaya devam ediyor. İflasların sayısı ne 2001 ne de 2009 krizi ile mukayese edilebilir.
Gazetelerin benzin zammını haber olarak vermekten korktuğu Türkiye’de krizden, batan şirketlerden bahsetmek cesaret nişanını hak ediyor.
Son bir senede 750 bin kişi işini kaybetti. İşsiz sayısı 6,2 milyon. İşsizler kadar çalışanlar da çaresiz. Zira kur artışına bağlı yüksek enflasyon satın alma gücünü bertaraf ediyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2019 senesinin ilk ayına ait enflasyon rakamlarını açıkladı. Rakamlar enflasyonda tek hanenin en azından iki sene daha Kaf Dağ’nın ardında kalacağını teyit etti.
GIDA ENFLASYONU YÜZDE 30,98
Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) aylık yüzde 1,06, senelik yüzde 20,05 arttı.
TÜFE içinde yüzde 22 ağırlığa sahip gıda fiyatları ocakta yüzde 6,89 artarken, senelik artış ise yüzde 30,98.
Gıda içinde sebze fiyatlarında artış aylık yüzde 29,7, senelik yüzde 80,5! Enflasyon sepetinde 418 maddeden 267’sinin fiyatı arttı, 21 maddenin ortalama fiyatı değişmedi. 130 maddenin fiyatı ise düştü.
Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) bir önceki aya göre yüzde 0,45, geçen senenin aynı ayına göre yüzde 32,93 artış gösterdi. TÜFE ile imalat sanayiinin enflasyonu arasındaki fark talebin canlı olmaması sebebiyle yüksek. Piyasa sanayicinin maliyet artışını yansıtamayacağı kadar durgun. Er ya da geç o maliyet yansıyacak.
SON 16 SENENİN EN YÜKSEK GIDA ENFLASYONU
AKP’nin krizin akabinde devraldığı Türkiye’de TÜFE ve onun içinde gıda fiyatları enflasyonu hemen hemen aynı oranlardaydı. 2003’ten bu yana en yüksek enflasyon rakamlarının meali şu: AKP çok iftihar ettiği ekonomide de iflas etti.
Gıda fiyatları yıllık yüzde 31 artarken, sebzede fiyat artışı yüzde 80,5.
Formülünden daire başkanına kadar müdahale edilmedik tarafı kalmayan TÜİK bile enflasyonu ancak bu kadar aşağı çekebiliyor.
AKP lideri ve Başkan Erdoğan’ın, “Bundan sonra stokların yapıldığı bütün depoları basacağız. Kimse benim vatandaşıma pahalı ürün satma hakkına sahip değil.” şeklinde işaretini verdiği depo ve market baskınları da enflasyon canavarına işlemedi.
Ocak ayı verileri gösteriyor ki gıda fiyatlarındaki fiyat artışı öyle “kendini bilmez birkaç spekülatörün işi” değil.
İLAÇ VE GÜBREDE ZAM REKORU
Ziraî ilaç, kimyevî gübre gibi üretim girdilerindeki senelik artışlar sırasıyla yüzde 48 ve yüzde 81.
Üretici Fiyatları Endeksi’nde (ÜFE) “elektrik üretim, iletim ve dağıtım maliyeti” kalemindeki artış senelik yüzde 69’u buldu. Tüketiciye yansıtılan artış sadece yüzde 19,9.
31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ni müteakip elektrik zamları devam edecek. Erdoğan da gayet iyi biliyor ki enflasyonun temel sebebi döviz kuru ve makro dengesizliklerdir.
Ekonomik kriz yokmuş gibi fiyatları zabıta marifeti ile düşürmeye kalkan, hatta Avrasya Tüneli’ne yüzde 38 zammı tıpkı ekmek zammı gibi iptal eden hükûmet enflasyonu seçime kadar saklayabildiği kadar saklayacak.
ARABA SATIŞLARI DUVARA TOSLADI
Enflasyon verisi neye rağmen yüksek geldi? Talebin yerlerde süründüğü bir dönemde fiyat artışı rekor kırıyor.
Otomotiv sektöründe kriz derinleşiyor. 2018 yılı aralık ayında yüzde 40 küçülen sektör 2019’a yüzde 59’luk daralma ile başladı.
Talep ne halde merak edenler araba satışlarına bakabilir…
Ocakta otomobil ve hafif ticari taşıt satışları yüzde 59 azaldı. Geçen sene ocakta 30 bine yakın otomobil satılırken bu sene sadece 11 bin adet satışa bile ulaşılamadı.
Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ile Katma Değer Vergisi (KDV) indirimleri 3 ay uzatıldığı halde günlük 350 otomobil ancak satılabildi.
Varın 81 vilayette ve nahiyelerinde binlerce otomobil bayiinin halini siz hesap edin. İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerin haricindeki vilayetlerde neredeyse günde 1 araba satılmış. Bozdur bozdur harca!
BU KRİZ “L” YA DA “W” KRİZİ OLABİLİR
Başlangıç ve bitişine göre takip ettiği grafikten hareketle krizlere V, U, L ya da W nevinden kriz ismi verilir.
Erdoğan’ın “Teğet geçti.” dediği 2009 krizi bir “V” kriziydi. 2018’in 2’inci yarısında başlayan kriz için düne kadar “U” krizi tahmininde bulunuyordum. Mamafih “L” ya da “W” ihtimali giderek artıyor.
Zira yüksek borç, azalan yabancı sermaye girişi ve yüksek enflasyon sebebiyle ekonominin toparlanması hayli vakit alacak.
Kriz bu sefer teğet geçmiyor…
[Semih Ardıç] 5.2.2019 [TR724]
Üzerine titrenecek iki insan [Tarık Toros]
Türkiye’nin en yalın gerçeği nedir diye sorsalar, vereceğim cevap şu olur mesela:
Avrupa Birliği Sınır Polisi Frontex verilerine göre, 2018 yılında illegal yollarla ülkesinden kaçan TC vatandaşı sayısı, 8 bin 352.
Pasaportuyla, uçak bileti alıp çıkanların sayısı değil bu…
Ya bi nehirden botla, ya tekne kiralayarak ya da sahte belge düzenleyerek çıkan, çıkabilenlerin sayısı.
**
Türkiye’nin en yalın gerçeği nedir diye sorsalar, verilecek cevap:
Şeyma Tekin ve Beyza Demir’in cezaevinde doğum yapması olur.
Bunun önüne arkasına bir şey yazmanıza lüzum yoktur.
Bu iki kadın iki buçuk yılı aşan süreçte yüzbinlerce ailenin yaşadığı dramın şu son birkaç gün içindeki izdüşümüdür sadece.
**
Daha neler var:
-Maaşlı 15 Temmuz gazisi diye bir şey çıktı, bunlardan 400’ünün sahte çıkması…
-Osman Kavala’nın iddianamesiz 15 ay içeride tutulması…
-TV’lerde HDP’li olmadan Kürt siyasetinin, CHP’li olmadan sol siyasetin tartışılması…
-Tutuklu yüzlerce avukata sırtını dönen Barolar Birliği Başkanı’nın “Milli duruşa ihtiyaç var” deyip AKP il örgütünü ziyaret etmesi…
-KCK operasyonları hız kesmeden sürürken çıkıp kimsenin “Bu Cemaatçi polis ve savcıların kumpas operasyonu” dememesi…
-“Sandıkla gelen sandıkla gider” diyenlerin Suriye’de sandıkla gelen Esad’ı deviremeyince şimdilerde tekrar diyalog başlatması…
-Ne bileyim, Avrasya tüneline yüzde 38 zam yapılıp sonra bunun “sehven” denilerek seçim sonuna kadar ertelenmesi…
-Muhalefetin hemen her alanda iktidara verdiği destekle “Cumhur ittifakına” göz kırpması…
-İçeride, “Ekonomik kriz yok diyen anlayış krizi çözemez” diyenlerin dışarıda “Türkiye’de muhalefet etme sorunu yok” diye alenen yalan söylemesi.
**
Daha çok şey sıralanabilir.
Teferruattır yani.
Baştaki iki güçlü yalın gerçeğe yaklaşamaz.
Hatta…
O iki güçlü yalın gerçeğe götüren nedenlerin birkaçı diyebiliriz sadece.
**
Dünyada üzerine titrenecek bir insan varsa…
Hamile bir kadındır, yeni doğmuş bebektir.
Bu ikisinin güvende olmadığı bir ülkede kimsenin can ve mal emniyeti yoktur.
İnsanlar bunun için kaçıyor.
**
Dış güçler, emperyalizm, vesaire.
Mühim olan ülkeyi müdahaleye açık hale getirmemektir.
Bağışıklık sistemi zayıflarsa bünye virüslere elverişli hale gelir.
Hasta artık savunmasızdır.
Dış güce ne hacet, güç kullanmanıza dahi gerek kalmaz.
Bünye çöker ve ölür.
Ülkede olan budur.
15 Temmuz’da selası okunan ülke.
[Tarık Toros] 5.2.2019 [TR724]
Avrupa Birliği Sınır Polisi Frontex verilerine göre, 2018 yılında illegal yollarla ülkesinden kaçan TC vatandaşı sayısı, 8 bin 352.
Pasaportuyla, uçak bileti alıp çıkanların sayısı değil bu…
Ya bi nehirden botla, ya tekne kiralayarak ya da sahte belge düzenleyerek çıkan, çıkabilenlerin sayısı.
**
Türkiye’nin en yalın gerçeği nedir diye sorsalar, verilecek cevap:
Şeyma Tekin ve Beyza Demir’in cezaevinde doğum yapması olur.
Bunun önüne arkasına bir şey yazmanıza lüzum yoktur.
Bu iki kadın iki buçuk yılı aşan süreçte yüzbinlerce ailenin yaşadığı dramın şu son birkaç gün içindeki izdüşümüdür sadece.
**
Daha neler var:
-Maaşlı 15 Temmuz gazisi diye bir şey çıktı, bunlardan 400’ünün sahte çıkması…
-Osman Kavala’nın iddianamesiz 15 ay içeride tutulması…
-TV’lerde HDP’li olmadan Kürt siyasetinin, CHP’li olmadan sol siyasetin tartışılması…
-Tutuklu yüzlerce avukata sırtını dönen Barolar Birliği Başkanı’nın “Milli duruşa ihtiyaç var” deyip AKP il örgütünü ziyaret etmesi…
-KCK operasyonları hız kesmeden sürürken çıkıp kimsenin “Bu Cemaatçi polis ve savcıların kumpas operasyonu” dememesi…
-“Sandıkla gelen sandıkla gider” diyenlerin Suriye’de sandıkla gelen Esad’ı deviremeyince şimdilerde tekrar diyalog başlatması…
-Ne bileyim, Avrasya tüneline yüzde 38 zam yapılıp sonra bunun “sehven” denilerek seçim sonuna kadar ertelenmesi…
-Muhalefetin hemen her alanda iktidara verdiği destekle “Cumhur ittifakına” göz kırpması…
-İçeride, “Ekonomik kriz yok diyen anlayış krizi çözemez” diyenlerin dışarıda “Türkiye’de muhalefet etme sorunu yok” diye alenen yalan söylemesi.
**
Daha çok şey sıralanabilir.
Teferruattır yani.
Baştaki iki güçlü yalın gerçeğe yaklaşamaz.
Hatta…
O iki güçlü yalın gerçeğe götüren nedenlerin birkaçı diyebiliriz sadece.
**
Dünyada üzerine titrenecek bir insan varsa…
Hamile bir kadındır, yeni doğmuş bebektir.
Bu ikisinin güvende olmadığı bir ülkede kimsenin can ve mal emniyeti yoktur.
İnsanlar bunun için kaçıyor.
**
Dış güçler, emperyalizm, vesaire.
Mühim olan ülkeyi müdahaleye açık hale getirmemektir.
Bağışıklık sistemi zayıflarsa bünye virüslere elverişli hale gelir.
Hasta artık savunmasızdır.
Dış güce ne hacet, güç kullanmanıza dahi gerek kalmaz.
Bünye çöker ve ölür.
Ülkede olan budur.
15 Temmuz’da selası okunan ülke.
[Tarık Toros] 5.2.2019 [TR724]
Gözü Kör Olası Haset [Bahattin Karataş]
Zamanın dilimleri içinde, belki de en garibini yaşıyoruz. Müslümanlar, çeşitli asırlarda da imtihanlar geçirmişler, fakat bu asır kadar dehşetlisini yaşamamışlardır.
''Vay o inkârcıların hallerine! Vay onlara ki, âhirete inanmalarına rağmen, bile bile(seve seve) dünyayı âhirete tercih ederler. İnsanları Allah yolundan çevirir de, o yolu eğri büğrü göstermek isterler. İşte onlar doğru yoldan, çok uzak bir sapıklık içindedirler.'' (İbrahim 3)
Üstadımız, asrın en büyük hastalıklarından birinin, bile bile ve seve seve ahireti dünyaya satmak olduğunu buyurur. Bu tip Müslümanlar, Allah ve Resulü'nün dediğini, en ufak bir dünya menfaatine satarlar. Allah'ın hükmü nedir? Resulullah ne buyurmuştur? Hiç kale almazlar. Çıkarı kimde ve nedeyse ona bakar, ona uyar ve onun hükmüyle amel ederler. Farkında olur olmaz bazen zalim, bazen de kafir olurlar. Çoğu zaman da iki yüzlü münafıkça hareket ederler. Allah yolunda bulunanları, Allah'ın yolundan edip, o yolun yanlış olduğunu anlatırlar. Hak yolun doğruluğunu gizler ve hakkı söylemezler...
Kur'an-ı Kerim; "Kendilerine kitap verilenler, seni evlatları gibi yakından tanırlardı...Onlardan bir kısmı bildiği halde gerçeği gizlerler"buyurur (Bakara 146).
Rahip Bahira, Efendimiz'in yakında dünyaya geleceğini ve Şam’a uğrayacağını, hatta sırtındaki mührüne kadar tanıyordu. Şam yolculuğunda Ebu Talib'e; Şam'daki ehli kitabın da O'nu bildiğini ve kesinlikle Şam'a gitmemeleri gerektiğini, Yahudilerin ahir zaman peygamberini kendilerinden beklediklerini söylemişti. Görürlerse O'nu tanıyacaklarını ve HASED'lerinden öldürebileceklerini tembih etmişti. Bu uyarılar karşısında, kafile yolculuğuna devam etmiş, ancak o günlerde küçük bir çocuk olan Efendimiz (Sav), Mekke'ye geri dönmüştür.
Yine Abdullah b. Selam, Efendimiz'i (Sav) ilk gördüğünde, "bu simada yalan yok, bu Allah'ın Resulü'dür" demişti. Bu söz üzerine, o güne kadar sözüne en güvenilir bilginimiz dedikleri Abdullah b. Selam; halkı tarafından dışlanmış, HASET'lerinden "bundan böyle sen bizim alimimiz değilsin" denilerek inkar edilmişti.
Yine Varaka b. Nevfel geleceğini çok iyi bildiği ahir zaman peygamberine (Sav), HASETTEN çok çekeceğini ifade etmiş ve "Keşke yaşasaydım da amcazadesi gibi ona destek verebilseydim" demişti.
Haset gözlere perde, kabule engel idi. Haset cennete set, cehenneme davet idi.
Vahiy geldiğinde Ebu Cehil'de O'na hayır demiş ve "ben varken o da kim oluyor ki?" deme cüretini göstermiştir. HASETİ inkar ettirdi. Kıyamete kadar "cehaletin, kinin ve hasedin babası" olarak anıldı.
O HASET değil miydi ki Habil'i, Kabil'e öldürttü?
O HASET değil miydi YUSUF’u kuyuya attırdı?
O HASET değil miydi ki Adem'i şeytana inkar ettirdi.
Bugünün o günden ne farkı var! Yine HASET, yine HASET!.
Üstadımız dokuz yaşında ana baba ocağından ayrılmış; büyüğümüz on bir yaşında baba ocağını terk etmiştir.
Çocukluk dönemi hariç, bütün bir hayatları cemiyet içinde, ehli hal ve kalın gözleri önünde geçen bu zatların da hayatları bilinmiyor ve tanınmıyor değil! Ama hasedin gözü kör olsun.
Bugün bu kadar haksız suçlamalar karşısında suspus kesilenler de; bu zatların göz önündeki hayatlarını bilmiyor ve tanımıyorlar mıydı?
Her insanin kendine göre özel bir hayatı vardır, olabilir. İki gözün görmediği yerde türlü kaçamakları da olabilir. Ama yetmiş yıllık hayatlarının her bir karesi, seveni sevmeyenlerinin yüzlercesinin gözlerinin önünde geçen tertemiz, pırıl pırıl bu insanlara nasıl olur da olmadık isnatlar, iftiralar edilebilir? Edildiğinde ehli hal ve kal nasıl susabilir, anlamak mümkün değil?
Günümüzde, hak ve hakikat davalarına şahitlik vaktinde ne yazık ki HASET ettiler sustular. Hakikati bile bile inkar edip, yalan ve iftiralarla karaladılar. Yolun hasbi yolcularını çeşitli ithamlarla suçladılar. Masum insanları terör suçuyla yedi düvel devlete sürgünlere yolladılar. Zamanın siyasilerine yalakalık yapıp, namuslarını ve eteklerini kirlettiler. Haram olduğunu bile bile, mallarına çöktüler ve canlarına kastettiler...Yurt ve yuvalarından ettirdiler.
Üç günlük dünya hayatına, ahiretlerini satmada adeta yarışa geçtiler. Allah ve peygambere yalan isnat ederek, din diyaneti baştakilerin heva ve hevesine peşkeş çektiler. Bu şekilde İslam'a ve Kur'an'a en büyük darbeyi vurdular. Hiçbir tarihte, hiçbir düşman, dine diyanete bu kadar zarar vermemişti...
Müslüman; siyasi liderini hiçbir dönemde Allah'tan ve peygamberden üstün tutmamıştı...Kitabına ve dinine tercih etmemişti.! Hiçbir dönemde ana-babalar; yirmi-otuz-kırk yıllık çocuklarını, bir siyasiye kurban vermemişlerdi..!!!
On binlerce insanın, canına kanına girdiler..Namusunu, ırz ve ayalini payimal ettiler.
İşte bu asrın dehşeti.
İşte bu asrın deccaliyeti..
İşte bu asrın süfyaniyeti..
İşte bu asrın çirkinliği ki, Efendimiz'in (as) hadisinde bütün peygamberlerin ümmetlerini uyarmaları bu yüzden idi...
Binlerce aileler dağıldı.. Yurt ve yuvalar yıkıldı. Elli-altmış yıllık eşler boşandı..Kardeş-bacı birbirine düşman oldu.. Akrabalık, arkadaşlık ve komşuluk bitti. Beşeri, ticari münasebetler kesildi..
Şeytan bile bu şenaet ve denaetten dolayı, şeytanlığından utanıyordur şimdi. Çünkü o böyle bir aşağılık iş yapmamıştı. Yani baba içerde, anne oğlunun ameliyat kapısından alınıp götürülmemişti.
Kabil haya ediyordur;Yusuf’un kardeşleri, yuh olsun diyordur belki.! Onlar böyle bir zulüm işlememişlerdi..
Veyl olsun asrın tabak yalayıcılarına!..
Veyl olsun çıkarı için dinini dünyaya satanlara.!..
Veyl olsun başındakini Allah ve Resulü'ne tercih edenlere!..
Veyl olsun haksızlık karşısında lal kesilen dilsiz şeytanlara!
Yazıklar olsun yaptıkları tahribat ve işledikleri günahlardan dolayı, tüm peygamberlerin ümmetlerini sakındırdığı, asrımız deccallarına, süfyan ve avanelerine!..
[Bahattin Karataş] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
''Vay o inkârcıların hallerine! Vay onlara ki, âhirete inanmalarına rağmen, bile bile(seve seve) dünyayı âhirete tercih ederler. İnsanları Allah yolundan çevirir de, o yolu eğri büğrü göstermek isterler. İşte onlar doğru yoldan, çok uzak bir sapıklık içindedirler.'' (İbrahim 3)
Üstadımız, asrın en büyük hastalıklarından birinin, bile bile ve seve seve ahireti dünyaya satmak olduğunu buyurur. Bu tip Müslümanlar, Allah ve Resulü'nün dediğini, en ufak bir dünya menfaatine satarlar. Allah'ın hükmü nedir? Resulullah ne buyurmuştur? Hiç kale almazlar. Çıkarı kimde ve nedeyse ona bakar, ona uyar ve onun hükmüyle amel ederler. Farkında olur olmaz bazen zalim, bazen de kafir olurlar. Çoğu zaman da iki yüzlü münafıkça hareket ederler. Allah yolunda bulunanları, Allah'ın yolundan edip, o yolun yanlış olduğunu anlatırlar. Hak yolun doğruluğunu gizler ve hakkı söylemezler...
Kur'an-ı Kerim; "Kendilerine kitap verilenler, seni evlatları gibi yakından tanırlardı...Onlardan bir kısmı bildiği halde gerçeği gizlerler"buyurur (Bakara 146).
Rahip Bahira, Efendimiz'in yakında dünyaya geleceğini ve Şam’a uğrayacağını, hatta sırtındaki mührüne kadar tanıyordu. Şam yolculuğunda Ebu Talib'e; Şam'daki ehli kitabın da O'nu bildiğini ve kesinlikle Şam'a gitmemeleri gerektiğini, Yahudilerin ahir zaman peygamberini kendilerinden beklediklerini söylemişti. Görürlerse O'nu tanıyacaklarını ve HASED'lerinden öldürebileceklerini tembih etmişti. Bu uyarılar karşısında, kafile yolculuğuna devam etmiş, ancak o günlerde küçük bir çocuk olan Efendimiz (Sav), Mekke'ye geri dönmüştür.
Yine Abdullah b. Selam, Efendimiz'i (Sav) ilk gördüğünde, "bu simada yalan yok, bu Allah'ın Resulü'dür" demişti. Bu söz üzerine, o güne kadar sözüne en güvenilir bilginimiz dedikleri Abdullah b. Selam; halkı tarafından dışlanmış, HASET'lerinden "bundan böyle sen bizim alimimiz değilsin" denilerek inkar edilmişti.
Yine Varaka b. Nevfel geleceğini çok iyi bildiği ahir zaman peygamberine (Sav), HASETTEN çok çekeceğini ifade etmiş ve "Keşke yaşasaydım da amcazadesi gibi ona destek verebilseydim" demişti.
Haset gözlere perde, kabule engel idi. Haset cennete set, cehenneme davet idi.
Vahiy geldiğinde Ebu Cehil'de O'na hayır demiş ve "ben varken o da kim oluyor ki?" deme cüretini göstermiştir. HASETİ inkar ettirdi. Kıyamete kadar "cehaletin, kinin ve hasedin babası" olarak anıldı.
O HASET değil miydi ki Habil'i, Kabil'e öldürttü?
O HASET değil miydi YUSUF’u kuyuya attırdı?
O HASET değil miydi ki Adem'i şeytana inkar ettirdi.
Bugünün o günden ne farkı var! Yine HASET, yine HASET!.
Üstadımız dokuz yaşında ana baba ocağından ayrılmış; büyüğümüz on bir yaşında baba ocağını terk etmiştir.
Çocukluk dönemi hariç, bütün bir hayatları cemiyet içinde, ehli hal ve kalın gözleri önünde geçen bu zatların da hayatları bilinmiyor ve tanınmıyor değil! Ama hasedin gözü kör olsun.
Bugün bu kadar haksız suçlamalar karşısında suspus kesilenler de; bu zatların göz önündeki hayatlarını bilmiyor ve tanımıyorlar mıydı?
Her insanin kendine göre özel bir hayatı vardır, olabilir. İki gözün görmediği yerde türlü kaçamakları da olabilir. Ama yetmiş yıllık hayatlarının her bir karesi, seveni sevmeyenlerinin yüzlercesinin gözlerinin önünde geçen tertemiz, pırıl pırıl bu insanlara nasıl olur da olmadık isnatlar, iftiralar edilebilir? Edildiğinde ehli hal ve kal nasıl susabilir, anlamak mümkün değil?
Günümüzde, hak ve hakikat davalarına şahitlik vaktinde ne yazık ki HASET ettiler sustular. Hakikati bile bile inkar edip, yalan ve iftiralarla karaladılar. Yolun hasbi yolcularını çeşitli ithamlarla suçladılar. Masum insanları terör suçuyla yedi düvel devlete sürgünlere yolladılar. Zamanın siyasilerine yalakalık yapıp, namuslarını ve eteklerini kirlettiler. Haram olduğunu bile bile, mallarına çöktüler ve canlarına kastettiler...Yurt ve yuvalarından ettirdiler.
Üç günlük dünya hayatına, ahiretlerini satmada adeta yarışa geçtiler. Allah ve peygambere yalan isnat ederek, din diyaneti baştakilerin heva ve hevesine peşkeş çektiler. Bu şekilde İslam'a ve Kur'an'a en büyük darbeyi vurdular. Hiçbir tarihte, hiçbir düşman, dine diyanete bu kadar zarar vermemişti...
Müslüman; siyasi liderini hiçbir dönemde Allah'tan ve peygamberden üstün tutmamıştı...Kitabına ve dinine tercih etmemişti.! Hiçbir dönemde ana-babalar; yirmi-otuz-kırk yıllık çocuklarını, bir siyasiye kurban vermemişlerdi..!!!
On binlerce insanın, canına kanına girdiler..Namusunu, ırz ve ayalini payimal ettiler.
İşte bu asrın dehşeti.
İşte bu asrın deccaliyeti..
İşte bu asrın süfyaniyeti..
İşte bu asrın çirkinliği ki, Efendimiz'in (as) hadisinde bütün peygamberlerin ümmetlerini uyarmaları bu yüzden idi...
Binlerce aileler dağıldı.. Yurt ve yuvalar yıkıldı. Elli-altmış yıllık eşler boşandı..Kardeş-bacı birbirine düşman oldu.. Akrabalık, arkadaşlık ve komşuluk bitti. Beşeri, ticari münasebetler kesildi..
Şeytan bile bu şenaet ve denaetten dolayı, şeytanlığından utanıyordur şimdi. Çünkü o böyle bir aşağılık iş yapmamıştı. Yani baba içerde, anne oğlunun ameliyat kapısından alınıp götürülmemişti.
Kabil haya ediyordur;Yusuf’un kardeşleri, yuh olsun diyordur belki.! Onlar böyle bir zulüm işlememişlerdi..
Veyl olsun asrın tabak yalayıcılarına!..
Veyl olsun çıkarı için dinini dünyaya satanlara.!..
Veyl olsun başındakini Allah ve Resulü'ne tercih edenlere!..
Veyl olsun haksızlık karşısında lal kesilen dilsiz şeytanlara!
Yazıklar olsun yaptıkları tahribat ve işledikleri günahlardan dolayı, tüm peygamberlerin ümmetlerini sakındırdığı, asrımız deccallarına, süfyan ve avanelerine!..
[Bahattin Karataş] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)