“At izi it izine karışmışken ve milyonlar mağdurken agresif sorgulamalar, sert ithamlar hakikate ulaşmaktan öte hakikati yaralayabilir, mazlumları incitebilir.
Bir yenilenme cehdinin olmaması, tasta ve hamamda değişim alameti görülmemesi sanırım agresif sorgulamaları tetikliyor!”
Serlevha yaptığım Mahmut Akpınar Bey’in bu twiti adeta bütün yazılarımın özeti gibi olmuş. Kantarın topuzunu ayarlamadan, muvazenesiz, dengesiz, doğruluğu sorgulanmamış bilgilerden ibaret eleştirilerin mazlumlar üzerinde yaptığı tesir, yapıcılıktan uzaktır. Mahmut Bey’in nezaketle belirttiği gibi “mazlumları incitmesi” bir yana onların hizmete olan inancını kaybetmesine hatta dini duygularının sarsılmasına kadar gidecek bir süreci tetikleyebilir. Bunu hayatımdan birkaç kesitle -kişisel tarihime de not düşmek amacıyla- örneklendirmek istiyorum: (Kimilerine zarar verebilir endişesiyle bazı hadiseleri bağlamından koparmadan değiştirerek veya başka şekilde anlatarak vermek zorunda kalacağım)
Meş’um “darbe tiyatrosunun” olduğu gün, tatil için geldiğimiz memleketimizde çocukları pikniğe götürmüştüm. Akşam eve dönünce de hiçbir şeyden habersiz yorgun argın yatmış, derin bir uykuya dalmıştım. Uykumu ve gecenin karanlığını tiz perdeden bir “sala” sesi deldiğinde bu salanın hayra alamet olmadığı duygusu içimde tarifi belirsiz bir sıkıntı hasıl etmişti. Salanın bitmesini “Allahım hayra tebdil et” diye dua ederek beklerken babam herhangi bir anlam verememesine rağmen teheccüt için abdest hazırlığına başlamıştı. Neticede salâ, imam efendinin suçluyu (!) peşinen ilan ederek bütün ahaliye bir darbe teşebbüsü olduğunu duyurmasıyla bitti. “Allah’ım sen hizmetimizi koru” diye dua ederek ben de abdeste yöneldim. Aynı anda içimdeki sıkıntı büyüyüp köpürüyor, imam efendinin salanın arkasından açıklama yaparken kullandığı ifadeler beni ürpertiyordu. Beni bildikleri için o anda yaşadığımız beldedeki ahali evimi taşlamaya çıkacak, lince kalkışacak diye endişe ediyordum. İmam öyle dehşetli ifadeler kullanmıştı ki bunun olmaması için hiçbir sebep yoktu. Ertesi gün kimseyle görüşüp yüz yüze gelmek istemediğimden evimden çıkmak içimden gelmedi. Bütün namazları camide cemaatle kılmama rağmen cemaate görünmek istemiyordum. Ne olup bitiyor diye eve gelip -aslında benim de bir şeyler biliyor olabileceğim zannıyla- görüşlerimi almak isteyen akrabalarım dahi bu işi hizmet hareketinin yapmış olabileceğine inanmış görünüyorlardı. En makulleri bile dershane sürecinden beri devam eden baskıların hizmet hareketinin canına tak etmiş olabileceğini ve devlet içindeki gücünü kullanarak bunu yapabileceğini söylüyorlardı. Ben ise buna zerre kadar ihtimal vermiyordum. Zira direk sivil halkın üzerine kurşun sıkılmıştı ve yüzlerce insan ölmüştü. Halbuki değil hizmet hareketinden birinin bilerek ve isteyerek böyle bir şeye kalkışmasına, evimizde çay içmiş birinin bile bunu yapmasına ihtimal yoktu. Ne var ki bilinçli olarak Ergenekon sürecinden itibaren işlenmeye başlanan “Cemaat her yeri ele geçirdi. Artık onun gücü karşısında kimse duramaz, her şeyi yapabilirler” algısının etkisi belirgin bir şekilde görülüyordu. İlk birkaç görüşmeden sonra kimseyi ikna edemeyeceğimi görmüştüm. Yıllara yayılan süreç öyle mükemmel kurgulanmıştı ki darbe olduğunda kimsenin tereddüdüne mahal bırakmayacak şeklide hizmet hareketi suçlu ilan edilebilmişti. Ertesi günü İstanbul’a uçak biletim vardı ama hem uçuşlar iptal edilmişti hem de havaalanlarında cadı avı başlamıştı. Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum. Herkesin bana bakışlarının değiştiği bu ortamda durmak istemiyor ama bir yere de kıpırdayamıyordum. Aradan birkaç gün geçmişti ki bilmediğim bir numaradan İstanbul’daki reklam şirketimin çalışanı bana ulaştı. Fake bir mail adresi vererek buraya bakmamı söylemiş ve alelacele telefonu kapatmıştı. Mailde; iri-yarı iki sivilin ofise gelerek ellerindeki listeden beni sorduklarını anlatıyordu. “Ofise kimler girip çıkıyor, neler yapılıyor, cemaatle namaz kılınıyor mu, akşamları gelip giden var mı, sohbet yapılıyor mu, patronun yurt dışına sık çıkıyor mu, en son hangi ülkeye gitti?” gibi sorular sorduğunu yazıyordu. Maili aldığım zaman zaten kendini kapana kısılmış hisseden ben büsbütün cendereye girmiş gibi sıkılmaya başladım. Kafamda binlerce soru uçuşuyordu. “Ofise geldilerse eve de gelirler. Orada da bulmazlarsa memlekete gelirler. Burada kime sorsalar beni bulurlar” diye panik yapıyordum. Artık İstanbul’a da dönemezdim. Oradaki ev ne olacak? Hadi taşıyalım desek nasıl taşınacak? Kim taşıyacak? Buraya gelip beni bulurlarsa eşimi de alırlarsa bebeğimiz var n’olacak? Kızım üniversite kazanmıştı kaydı nasıl yapılacak? Kim götürecek, nerede kalacak? Evi taşısak nereye koyacağız? Küçüklerin okulu nasıl olacak? Bir yere adres kaydı yaptıramayız, yaptırsak hemen bulurlar…vs.vs… kafam darmadağın, ruhum daralmış, bunalmış bir halde öncelikle bütün iletişim araçlarından kurtulmam gerektiğine karar verdim. Bütün sosyal medya hesaplarımı kapattım. Telefonlarımı, kartlarımı hepsini imha ettim. N’apsak nereye sığınsak? Biri 6 aylık bebek 4 çocukla nereye sığarız, nereye sığınırız? Risk alıp “hanımı sormadıklarına göre öncelikle ben bir kaybolayım buraya gelirlerse en azından beni bulamasınlar” diyerek kaçmaya karar verdim. Bir sabah namazı sonrası cemaatin de dağılma vaktine denk getirip sırtımda çanta evden çıktım. Cemaatin göreceği şekilde camiden çıkan babamın elini öpüp “Ben İstanbul’a gidiyorum” diyerek vedalaştım. Ardından bir yakınımın evinin bodrumunda dışarı hiç çıkmadan bir süre kaldım. Eşim kaldığım yeri biliyordu. Arada bir uğrayıp hem bebeğimizi görmemi sağlıyor hem de ufak tefek ihtiyaçlarımı temin ediyordu. 2-3 gün sonra eşim kucağında bebeğimizle ilk defa çıkıp geldiğinde adeta aylarca ayrı kalmışım gibi derin bir hasretle nasıl sarıldığımı ve nasıl ağladığımı- ağlaştığımızı tarif edemem.
İnsan yalnız başına kalınca, etrafta ışık- ses olmayınca içindeki ses adeta büyüyüp bir haykırışa dönüşüyor. O zaman diliminde nasıl yana yakıla dua ettiğimi, her şeyin sahibi olana nasıl iltica ettiğimi anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalır. Yıllardır ve dershane sürecinden itibaren de çok daha sıklıkla Hocaefendi’nin söylediği bir şey vardı: “Adeta anne-babanız, çocuğunuz ölüm döşeğinde ve sizin duanızla kurtulacak, nasıl dua edersiniz, hizmetin selameti için işte öyle dua edin.” Burada söylemenin bir mahsuru var mı bilmiyorum; kendi adıma takip ettiğim bir evradım ve buna ayırdığım bir zaman dilimim vardı. Bunu yapmakla da Hocaefendi’nin ricasını yerine getirdiğimi düşünüyordum. Şimdi içine düştüğüm durumda nasıl yana yakıla dua edilirmiş onu görüyordum ve şu ana kadar boş işlerle uğraştığımızı düşünüyordum. Yalnızlık, kimsesizlik, sessizlik, kâbus gibi üzerime çöktüğünde “Şimdi ne olacak?” sorusu zihnime hücum ediyor birbirinden girift sorular beynimi kemiriyordu. Çocukluğunuzdan itibaren bütün hayat planınızı onun üzerine yaptığınız ve başka bir yol düşünmediğiniz, uğruna -kendi adıma söylemiyorum- kimsenin hayal edemeyeceği fedakarlıkları yaptığınız, anadan, yardan, serden geçtiğiniz “davanız”ın alçak bir kurguyla bitirildiğini(!) düşünmek insanda tarifi imkânsız bir sızı oluşturuyordu. Sana moral verecek, ruh verecek, umutlarını yeşertecek bir nefesten, bir hayırhahtan mahrum olmanın ne ağır bir yalnızlık olduğunu o an fark ediyorsunuz. Bütün o savunmasız kalmışlığın üstüne, şeytan bütün hinliğiyle gelip sizi yoklamaya başlıyor, sizi bu duruma düşürenin kim olduğunu vs. sorgulatıp suçlu arayışına girdiriyordu. Derken o karanlık ve tuvaleti dahi olmayan bodrumda kalma sürem uzadıkça tahammül de güçleşiyor ve ne olursa olsun oradan çıkma arzusu bastırmaya başlıyordu. Hanımla istişare ettik ve buradan çıkıp bir notere giderek bütün vekaletleri hanıma vermeye ve eğer götürürlerse en azından onların mağdur olmayacağı bir vasat oluşturmaya karar verdik. Şehrin ana girişlerinde kontroller olduğu için tali yollardan, dağ kollarından şehre girdik ve bir notere giderek hanıma bütün vekâletleri verdik. Ardından da o rahatlıkla ne olursa olsun diyerek evimize gittik. Evden hiç çıkmadan birkaç gün de öyle geçirirken yakınlarımızdan eve gelenlerle görüşmelerimiz sonucunda, eğer noterden vekalet verebildiysem hakkımdaki aramanın daha resmiyete binmediği ve “yangın” bir şekilde aranmadığım kanaatine geldik. Bir nebze rahatlasam da bu kez eve gafleten geldiklerinde herhangi bir “suç delili” (!) bulmasınlar diye etraflı bir “temizlik” yapmaya karar verdim. Risale, tefsir, pırlanta serisi, hizmetle bağlantılı olan herhangi bir yayınevi veya şahsa ait olan kitaplar, kaynak yayınlarından çıkmış Kur’an, cevşen dahil ne kadar eser varsa çuvallara doldurup -hemen yanımızda cami ve altında da imam lojmanı olduğu için yakamadığımızdan- ıssız bir dağın başından derin bir uçuruma attım. Yıllarca evimin en güzel köşesini ayırdığım o canım eserler uçurumdan aşağı nazlı nazlı yuvarlanırken ve her biri bir tarafa dağılırken içimden yüreğim sökülürcesine bağırmak ve beddua etmek geçti. Duyan gören olur diye yapamadım. Oturdum, arkalarından öylece bakarak bir süre ağladım. Derin bir sızıyla beddua ettim: “Ey o uçurumdan adeta süzülerek uçan kelam-ı ilahi! İçindeki hurufat adedince sana bunu reva görenlere lanet olsun. Ruz-i mahşerde bizim elimizin yetişemediği yerde sen o zalimlerin yakasından yapış, hakkını onlardan fitil fitil al!” Sonra eve tekrar dönüp 20 yıl çalıştığım hizmet kurumlarında bana verilmiş ne kadar belge, evrak, sertifika… vs varsa mısır pişirme bahanesiyle yaktım. Ayrıca henüz döndüğüm Amerika sayahetinde para üstü olarak cebimde kalan 1 dolarları da içine attım. Yıllarca bakarak hasret giderdiğim çocukluk, gençlik hatıralarımla dolu can dostlarıma ait resimleri de…
(Devam edecek…)
[Dr. Ahmet Çamalan] 9.11.2018 [The Circle]
O kristal gecenin gölgesinde [Rüya Karlıova]
1938 yılında 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Yahudi soykırımında bir dönüm noktasıydı. Ekonomik ve sosyal baskı yerini fiziksel şiddete “Kristallnacht” olarak bilinen o kristal gecede, “kırık camların gecesi”nde bırakmıştı. Böylece Holokost’a giden yolun taşları döşenmeye başladı.
O gece 100 sinagog, Yahudilere ait 7500 iş yeri Nazilerce talan edildi. 30 bin Yahudi toplama kamplarına götürüldü. Bir insan ömrü kadar uzaklıktaki bu olay bugün başta Almanya olmak üzere dünyanın her yerinde utançla anılıyor. Peki aradan geçen 80 yıl Yahudiler ya da dünyanın diğer toplumları için yeni kristal geceler yaşanmayacağı anlamına geliyor mu?
Bu sorunun cevabını ne yazık ki artık dünyanın pek çok yeri için veremiyoruz. Her geçen gün uzaktan-yakından gelen haberlerle bu tehdidin gölgesinde yaşıyoruz.
Önceki hafta ABD’nin Pittsburgh kentinde yaşanan sinagog saldırısında 11 kişi ölmüş, saldırgan kendi cümleleriyle “her Yahudinin ölmesini” istemişti. Antisemitizm dünyada yeniden baş gösterirken, sadece Yahudilere değil, kendinden olmayan herkese karşı tahammül gittikçe azalıyor. Geçtiğimiz hafta yapılan Brezilya seçimlerinde başkan seçilen Jair Bolsonaro, Nazilerin yöntemlerine benzer yöntemler kullanmaktan, işkencenin meşruluğundan bahsederken, geçtiğimiz gün yapılan ABD seçimlerinde ülkenin ikiye bölünmüş olduğu bir kez daha görüldü. Türkiye’de kendinden olmayana karşı baskı haberleri artık sıradanlaştı.
Fransa’da tekrar aşırı sağcı Le Pen tehdidi konuşulmaya başlamışken, Yemen’de mezhep savaşı yüzünden milyonlarca çocuk ölüm tehdidi altında. Avrupa’da aşırı sağa teslim olan ülkelerin sayısı gittikçe artıyor, mültecilere karşı öfke tırmanıyor. Ve özgür dünyanın lideri seçim mitinginde avaz avaz bağırıyor: “Ben milliyetçiyim. Korkmayın bu kelimeyi kullanmaktan. Milliyetçiyim ben.”
HALKLAR SÜRÜKLENİRKEN…
Gün geçmiyor ki dünyanın gölgesinde yaşadığı bu tehdide dikkati çeken bir kitap yayımlanmasın, bugünün yükselen milliyetçi akımlarını, faşist dalgalarını İkinci Dünya Savaşı öncesine benzeten tarihçiler uyarı yapmasın.
Faşizm, Rio Grande’nin ötesine geçemez, diye düşünülüyordu Amerika kıtasında örneğin. Oysa şimdi Latin Amerika’nın en büyük ülkesini, Brezilya’yı bütün “bir daha asla” çabalarına rağmen yeniden tehdit ediyor. Kriz, yabancı düşmanlığı ve popülizmle tanımlanan bir dönemden geçiyoruz ve bu tehditlerin bir sınırı yok. Bu kavramlar şüphesiz Avrupamerkezci yaklaşımın sıklıkla dile getirdiğinin aksine coğrafi olarak sınırlandırılamıyor. Bugün görüyoruz ki faşizm ve popülizm ne Avrupa’ya ne ABD’ye ne de Latin Amerika’ya has. Tarihe bakınca gördüğümüz de yine faşizm ve popülizm kavramlarının birbirine hiç yabancı olmadığı ve kolaylıkla birbirine dönüşebildiği.
Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan Federico Finchelstein’ın “From Fascism to Populism in History” (Tarihte Faşizmden Popülizme) adlı kitabında da faşizmin ve popülizmin siyaset sahnesinde nasıl kullanıldığı anlatılıyor. Kitaba göre dünyada genel bir eğilim olarak iki savaş arasındaki faşist uygulamalar terk edilmiş olsa da, popülizm, liberalizm ve komünizm arasında bir orta yol olarak başvurulan yöntem oldu. Yani halklar sürüklenirken popülist siyasetçiler, demagoglar onların lideri olmaya bu orta yoldan yürüyerek fırsat buldu. Finchelstein uyarıyor: Faşizmden popülizme dönüşün, popülizmden faşizme dönüşü de olur.
KADER GECESİ
9 Kasım Almanya’da kader gecesi (Schicksalstag) olarak anılıyor. İyi ile kötü arasında seçim yapabilen insan iradesinin gecesi aynı zamanda bu gece. Sadece Kristallnacht değil, Berlin Duvarı’nın yıkılması da 9 Kasım’da oldu örneğin. 1938’de bu seçim o coğrafyada iyiden yana yapılmadı, 1989’da birleşmeden yana yapıldı. 9 Kasım’lardan öğreneceklerimiz Kristallnacht’ta olduğu gibi yıkmanın ve bölmenin de, Berlin Duvarı yıkılırken olduğu gibi yapmanın ve birleştirmenin de insanın ve toplumların iradelerinin, seçimlerinin sonucu olduğu.
Bugün Kristallnacht’a dair unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: Kristal gece bir gecede olmadı.
9 Kasım 1938’den önce pek çok emaresiyle adım adım ilerliyordu. Bu konuda son dönemde çok araştırma yapıldı. Yahudiler Almanya’da devlet memurluğundan atılmış, öğretim görevinden alınmıştı. Yahudi olmayanlarla evlenmeleri yasaklanmıştı, Yahudi doktorların ve avukatların lisansları ellerinden alınmıştı. Parklarda banklara oturamıyor, havuzları kullanamıyorlardı. Kültürel faaliyetlere katılmaları yasaktı. Ekonomik boykotlara, ceza vergilerine tabi olmuşlar, sağlık güvenceleri ellerinden alınmıştı. Mallarını yok pahasına rejimin adamlarına satmak zorunda kaldılar. Ama kimse aklından bu zulmün Holokost’a varacağını, 6 milyon insanın öldürüleceğini geçirmiyordu.
80 yıldır o kristal gecenin gölgesindeyiz. Ardımıza sık sık bakmaktan ve o geceyi siyasi, tarihi, sosyolojik ve psikolojik nedenleriyle anlamaya çalışmaktan, en önemlisi faşizm nerede baş gösteriyorsa, ister uzakta ister en yakınımızda, oraya doğru bir daha asla diye bağırmaktan başka çaremiz yok.
[Rüya Karlıova] 9.11.2018 [Kronos.News]
O gece 100 sinagog, Yahudilere ait 7500 iş yeri Nazilerce talan edildi. 30 bin Yahudi toplama kamplarına götürüldü. Bir insan ömrü kadar uzaklıktaki bu olay bugün başta Almanya olmak üzere dünyanın her yerinde utançla anılıyor. Peki aradan geçen 80 yıl Yahudiler ya da dünyanın diğer toplumları için yeni kristal geceler yaşanmayacağı anlamına geliyor mu?
Bu sorunun cevabını ne yazık ki artık dünyanın pek çok yeri için veremiyoruz. Her geçen gün uzaktan-yakından gelen haberlerle bu tehdidin gölgesinde yaşıyoruz.
Önceki hafta ABD’nin Pittsburgh kentinde yaşanan sinagog saldırısında 11 kişi ölmüş, saldırgan kendi cümleleriyle “her Yahudinin ölmesini” istemişti. Antisemitizm dünyada yeniden baş gösterirken, sadece Yahudilere değil, kendinden olmayan herkese karşı tahammül gittikçe azalıyor. Geçtiğimiz hafta yapılan Brezilya seçimlerinde başkan seçilen Jair Bolsonaro, Nazilerin yöntemlerine benzer yöntemler kullanmaktan, işkencenin meşruluğundan bahsederken, geçtiğimiz gün yapılan ABD seçimlerinde ülkenin ikiye bölünmüş olduğu bir kez daha görüldü. Türkiye’de kendinden olmayana karşı baskı haberleri artık sıradanlaştı.
Fransa’da tekrar aşırı sağcı Le Pen tehdidi konuşulmaya başlamışken, Yemen’de mezhep savaşı yüzünden milyonlarca çocuk ölüm tehdidi altında. Avrupa’da aşırı sağa teslim olan ülkelerin sayısı gittikçe artıyor, mültecilere karşı öfke tırmanıyor. Ve özgür dünyanın lideri seçim mitinginde avaz avaz bağırıyor: “Ben milliyetçiyim. Korkmayın bu kelimeyi kullanmaktan. Milliyetçiyim ben.”
HALKLAR SÜRÜKLENİRKEN…
Gün geçmiyor ki dünyanın gölgesinde yaşadığı bu tehdide dikkati çeken bir kitap yayımlanmasın, bugünün yükselen milliyetçi akımlarını, faşist dalgalarını İkinci Dünya Savaşı öncesine benzeten tarihçiler uyarı yapmasın.
Faşizm, Rio Grande’nin ötesine geçemez, diye düşünülüyordu Amerika kıtasında örneğin. Oysa şimdi Latin Amerika’nın en büyük ülkesini, Brezilya’yı bütün “bir daha asla” çabalarına rağmen yeniden tehdit ediyor. Kriz, yabancı düşmanlığı ve popülizmle tanımlanan bir dönemden geçiyoruz ve bu tehditlerin bir sınırı yok. Bu kavramlar şüphesiz Avrupamerkezci yaklaşımın sıklıkla dile getirdiğinin aksine coğrafi olarak sınırlandırılamıyor. Bugün görüyoruz ki faşizm ve popülizm ne Avrupa’ya ne ABD’ye ne de Latin Amerika’ya has. Tarihe bakınca gördüğümüz de yine faşizm ve popülizm kavramlarının birbirine hiç yabancı olmadığı ve kolaylıkla birbirine dönüşebildiği.
Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan Federico Finchelstein’ın “From Fascism to Populism in History” (Tarihte Faşizmden Popülizme) adlı kitabında da faşizmin ve popülizmin siyaset sahnesinde nasıl kullanıldığı anlatılıyor. Kitaba göre dünyada genel bir eğilim olarak iki savaş arasındaki faşist uygulamalar terk edilmiş olsa da, popülizm, liberalizm ve komünizm arasında bir orta yol olarak başvurulan yöntem oldu. Yani halklar sürüklenirken popülist siyasetçiler, demagoglar onların lideri olmaya bu orta yoldan yürüyerek fırsat buldu. Finchelstein uyarıyor: Faşizmden popülizme dönüşün, popülizmden faşizme dönüşü de olur.
KADER GECESİ
9 Kasım Almanya’da kader gecesi (Schicksalstag) olarak anılıyor. İyi ile kötü arasında seçim yapabilen insan iradesinin gecesi aynı zamanda bu gece. Sadece Kristallnacht değil, Berlin Duvarı’nın yıkılması da 9 Kasım’da oldu örneğin. 1938’de bu seçim o coğrafyada iyiden yana yapılmadı, 1989’da birleşmeden yana yapıldı. 9 Kasım’lardan öğreneceklerimiz Kristallnacht’ta olduğu gibi yıkmanın ve bölmenin de, Berlin Duvarı yıkılırken olduğu gibi yapmanın ve birleştirmenin de insanın ve toplumların iradelerinin, seçimlerinin sonucu olduğu.
Bugün Kristallnacht’a dair unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: Kristal gece bir gecede olmadı.
9 Kasım 1938’den önce pek çok emaresiyle adım adım ilerliyordu. Bu konuda son dönemde çok araştırma yapıldı. Yahudiler Almanya’da devlet memurluğundan atılmış, öğretim görevinden alınmıştı. Yahudi olmayanlarla evlenmeleri yasaklanmıştı, Yahudi doktorların ve avukatların lisansları ellerinden alınmıştı. Parklarda banklara oturamıyor, havuzları kullanamıyorlardı. Kültürel faaliyetlere katılmaları yasaktı. Ekonomik boykotlara, ceza vergilerine tabi olmuşlar, sağlık güvenceleri ellerinden alınmıştı. Mallarını yok pahasına rejimin adamlarına satmak zorunda kaldılar. Ama kimse aklından bu zulmün Holokost’a varacağını, 6 milyon insanın öldürüleceğini geçirmiyordu.
80 yıldır o kristal gecenin gölgesindeyiz. Ardımıza sık sık bakmaktan ve o geceyi siyasi, tarihi, sosyolojik ve psikolojik nedenleriyle anlamaya çalışmaktan, en önemlisi faşizm nerede baş gösteriyorsa, ister uzakta ister en yakınımızda, oraya doğru bir daha asla diye bağırmaktan başka çaremiz yok.
[Rüya Karlıova] 9.11.2018 [Kronos.News]
Baskıcı yönetimlerin “fıkhi temeli” [Ali Bulaç]
Geleneksel fıkhımızın tarih içinde teşekkül eden hamulesiyle bugünkü sosyo-ekonomik sorunlarımızı çözemeyeceğimiz gibi, esasında uzun yüzyıllardan beri herhangi bir gelişme gösteremeyen kelam’la da bugünkü entelektüel sorunlarımıza cevap bulamayız. Bunun sebeplerinden biri geleneksel fıkıh ve kelamın teşekkülünde nassların yanlış kullanımının oynadığı rol kadar, daha fazlası, tarih görüşümüz ve içtihatların teşekkül ettiği zamanın sosyo-politik şartların belirleyici konumda rol oynamasıdır.
Fıkıh usulünün belirli kurallarından biri, içtihadi bir meselenin mutlaka kaynağını nasstan almasıdır. Bu doğrudur, fakat hukukun kaynakları arasında Sünnet sayıldığında sahih olanı ile olmayanı dikkatlice birbirinden ayrılmadığında ve özellikle sahabelerin içtihat ve tatbikatları “nass seviyesi”nde kullanıldığında önemli problemler doğmaktadır. Kur’an ve Sahih Sünnet seviyesinde olmayan her metin “nass” değil, ancak “dogma” hükmündedir. Yazık ki fıkıh külliyatımız “nasslar” yanında çok sayıda “dogma”yı da bağlayıcı kaynaklar arasında saymış ve içtihatlarda kullanmıştır.
Bugün İslam dünyasının neredeyse tamamında baskı rejimleri, yolsuzluklar, gelir bölüşümünde adaletsizlikler, sosyal çürüme, ahlaki yozlaşma vb. sorunlar hükmünü icra ediyorsa bunun sebeplerinden birisi budur. Bu sebep bugüne devralıp ısrarla korumaya çalıştığımız öylesine kuvvetli bir mirastan beslenmektedir ki, siyasetten sosyal hayatın hemen hemen her alanına nüfuz etmiş bulunuyor.
Bugünden geçmişe baktığımızda Muaviye’nin bir ihtilal ile yönetimi ele geçirdiğinden beri yönetimlerin meşru bir temele dayanmadığını, politika üretir ve tatbik ederken İslam’ın belirgin hükümlerine riayet etmediğini hepimiz söylüyoruz, ama kaynakları üzerinde yeterince kritik yapmaya yanaşmıyoruz. Fıkıh kitaplarımızda yöneticilerin meşruiyeti ele alınırken baş vurulan deliller bu konuda hayli açıklayıcıdır.
Bu yazıda bir örnek vereceğim. Vereceğim örnek doğrudan yönetim ve siyaset felsefesiyle ilgilidir. Geleneksel fakihlere göre devlet başkanlığı dört yolla sübut bulur:
1) Fıkıh bilenlerin, başka bir deyişle ulemanın oluşturduğu Ehlü’l hal ve’l akd’in seçtiği kişi. Fakihler bunun şer’i dayanağını Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden sonra Hz. Ebu Bekir’i halife seçen heyette bulmaktadırlar.
2) Bir önceki halifenin kendisinden sonra bir kişiyi devlet başkanlığına işaret etmesi. Bunun dayanağı Hz. Ebu Bekir’in kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiyesi etmesidir. Hatta bu bir “tavsiye” veya bir “temenni”den çok, bağlayıcı bir “vasiyet” hükmünü taşır. Bir bakıma “ta’yin”dir. Bazı fakihler bu modelden hareketle devlet başkanının kendi çocuğunu veliaht tayin edebileceğini söylemişlerdir; örnek olarak Muaviye’nin kendinden sonra Yezid’i veliaht olarak tayin etmesini delil göstermişlerdir (Bkz. Abdülkadir Udeh, “Mukayeseli İslam Hukuku ve Beşeri Hukuk” Çev. Ali Şafak, 1991-Ankara IV, 328.) Sanki sorun siyasi ve idari sistemi yapısal bir çürümeye uğratacak kötü sıfatlara sahip Yezid değil, Muaviye’nin yasal ve mülk üzerinde hak sahibi bir yetkili olarak oğlunu veliaht ilan etmesiyle çözülmüştür.
3) Üçüncü modele göre halife, kendisinden sonra iş başına gelecek olan kişiyi belirleme işini belli bir topluluğa bırakabilir. Hz. Osman, kendisinden sonra halife olacak kişiyi altı kişilik bir heyetin kararına bırakmıştı.
4) En dikkat çekici olanı halifenin silah/güç kullanarak başa gelmesini “meşru” gören modeldir. Silah zoruyla -yani darbe veya ihtilal yaparak- iş başına gelen teb’ayı kendine itaat etmeye zorlar, halk ona itaat etmeyi kabullenir. Böylece güç kullanarak iş başına gelenin halifeliği sübut bulmuş olur. Müslümanların zorbalıkla yönetimi ele geçiren ve istibdatla yöneten halifeye biat ve itaat etmeleri vaciptir. Bu modelin dayanağı Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın ona başkaldıran Abdullah bin Zübeyr’i şehid edip hilafet makamına gelmesidir. Halk isteyerek veya istemeyerek Mervan’ın oğluna biat etti, hükmü altında yaşamayı kabullendi.
Fakihler, bu dört yoldan biriyle devlet başkanlığına gelen kişiye biat ve itaati vacip görmüş, ona karşı gelmeyi “bağy fiili” saymışlardır. İlginçtir, “sahabe” olması hasebiyle Muaviye’nin Hz. Ali’ye başkaldırması ve onbinlerce Müslümanın kanının dökülmesine yol açması fiilini “bağy” kategorisine sokmamışlardır.
Fakihlerimiz başka model üzerinde durmamış, mesela iktidarın şiddet kullanılmadan ve belli aralıklarla seçim yoluyla el değiştirme yöntemi üzerinde imal-i fikr etmemişlerdir. Bu konu üzerinde yeterince imal-ı fikr etmedikleri gibi tek kişinin veya bir hanedanın yönetimini pekiştirici unsurları da fıkıh ve kelam kitaplarına geçirmişlerdir. Şöyle ki:
a) Fakihler, şu veya bu yolla seçilen halifenin hayat boyu bu makamda kalabileceğine hükmetmişlerdir. Kayd-ı hayat tarihte ve bugün İslam ülkelerinde son nefeslerine kadar iktidarı bırakmayan yöneticilerin meşruiyet kaynağını oluşturur. Dini monarşiler ve diktatörlükler büyük ölçüde bu mirastan beslenmektedirler.
b) Kur’an ve Sünnet bakış açısından yönetim teorisinin temelini teşkil eden “şura” fiilen geçersiz hale gelirken fakihler, şura’yı halkın; tabii temsilcileri, kanaat önderleri ve itibar ettiği alimler aracılığıyla karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde etkili olma enstrümanı olarak tarif etmemiş, ücret ve ihsanlarla tutulan kişilerin yöneticileri her karar ve icraatında tasdiklerinden ibaret görmüşlerdir.
c) Hz. Ebu Bekir’den başlamak üzere iktidarın kutsanması, ilahi meşruiyete dayandırılması cihetine gidilmiş. Hz. Ebu Bekir kendisine “Allah’ın halifesi” diyenlere “Ben Allah’ın halifesi değilim, Resulü’nün halifesiyim” demek suretiyle muhtemel bir teokrasinin önüne geçmişse de, evini kuşatan isyancılara Hz. Osman ‘Bu cübbeyi bana Allah giydirdi, ancak O çıkarır” demek suretiyle hilafeti ilahi/aşkın bir kaynağa dayandırmanın kapısını aralamış, daha sonraları Emevi halifeleri kendilerine “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi veya Allah’ın halifesi” ünvanını vermişlerdir. Fıkıh ve Kelam kitaplarında yazık ki yeterince bu konu üzerinde durulmamış, zamanla Bizans ve Sasani etkisinde halife ve sultanlar, şahlar ve padişahlar yönettikleri memleketleri kendi mülkleri, teb’ayı da kulları saymışlardır.
d) Diğer önemli ve belki de en vahim olanı, Kur’an ve Sünnet yönetimin meşruiyetini, sebeb-i hikmetini adaletin tesisi, başka bir deyişle hukuka riayeti şartına bağlarken, fakihler güvenliği, toplumsal istikrarı esas alıp, yöneticinin hukukun dışına çıksa bile ona itaatin gerektiğini açık-seçik savunmuşlardır. Sünni dört mezhebe ve Zeydilere göre “imam facir ve fasık olsa bile ona karşı çıkmak haramdır.” Zahirilere göre ise, zulmeden halifeye onun zulmünün misliyle veya daha hafifiyle karşı çıkılıyorsa, yine de zalim halifenin yanında yer almak gerekir; çünkü baştakinin kötülüğüne karşı mücadele edilirken daha büyük bir kötülüğün ortaya çıkması muhtemeldir.
e) Bununla da yetinmeyen fakihler “ta’zir” adı altında devlet başkanına öylesine yetkiler tanımışlardır ki, Kur’an ve Sünnet’in öngörmediği “ölüm cezaları”nı fıkha sokmuş, yöneticinin -yani devletin- kendi gerekli gördüğü bazı suç fiillerine ölüm cezası verebileceğine hükmetmişlerdir. Bazıları ise -Fatih Sultan Mehmed’in aldığı fetvada zikredildiği üzere “ekser-i ulema”- Şer’i Hukuk yanında Cengiz töresinden mülhem Örfi Hukuk icat etmiş, böylelikle devlet başkanına “Siyaseten katl” yoluyla muhaliflerini kolayca ortadan kaldırmaya cevaz vermişlerdir.
Bağy, ta’zir, irtidat (dinden dönme) ve siyaseten katl tarihimizde Hz. Ali’nin şehadetinden bu yana hükmünü sürdüren istibdat ve zulüm yönetimlerinin “sözde meşruiyet” temelini oluşturmuştur. Başka faktörler yanında bugün İslam dünyasının geneli baskı rejimleri altında ise, baskıların beslendiği en önemli kaynaklardan biri bizim fıkıh ve kelam kitaplarında karşılık bulan söz konusu tarihi mirastır. (8 Kasım 2018.)
[Ali Bulaç] [https://alibulac.net/2018/11/09/baskici-yonetimlerin-fikhi-temeli/]
Fıkıh usulünün belirli kurallarından biri, içtihadi bir meselenin mutlaka kaynağını nasstan almasıdır. Bu doğrudur, fakat hukukun kaynakları arasında Sünnet sayıldığında sahih olanı ile olmayanı dikkatlice birbirinden ayrılmadığında ve özellikle sahabelerin içtihat ve tatbikatları “nass seviyesi”nde kullanıldığında önemli problemler doğmaktadır. Kur’an ve Sahih Sünnet seviyesinde olmayan her metin “nass” değil, ancak “dogma” hükmündedir. Yazık ki fıkıh külliyatımız “nasslar” yanında çok sayıda “dogma”yı da bağlayıcı kaynaklar arasında saymış ve içtihatlarda kullanmıştır.
Bugün İslam dünyasının neredeyse tamamında baskı rejimleri, yolsuzluklar, gelir bölüşümünde adaletsizlikler, sosyal çürüme, ahlaki yozlaşma vb. sorunlar hükmünü icra ediyorsa bunun sebeplerinden birisi budur. Bu sebep bugüne devralıp ısrarla korumaya çalıştığımız öylesine kuvvetli bir mirastan beslenmektedir ki, siyasetten sosyal hayatın hemen hemen her alanına nüfuz etmiş bulunuyor.
Bugünden geçmişe baktığımızda Muaviye’nin bir ihtilal ile yönetimi ele geçirdiğinden beri yönetimlerin meşru bir temele dayanmadığını, politika üretir ve tatbik ederken İslam’ın belirgin hükümlerine riayet etmediğini hepimiz söylüyoruz, ama kaynakları üzerinde yeterince kritik yapmaya yanaşmıyoruz. Fıkıh kitaplarımızda yöneticilerin meşruiyeti ele alınırken baş vurulan deliller bu konuda hayli açıklayıcıdır.
Bu yazıda bir örnek vereceğim. Vereceğim örnek doğrudan yönetim ve siyaset felsefesiyle ilgilidir. Geleneksel fakihlere göre devlet başkanlığı dört yolla sübut bulur:
1) Fıkıh bilenlerin, başka bir deyişle ulemanın oluşturduğu Ehlü’l hal ve’l akd’in seçtiği kişi. Fakihler bunun şer’i dayanağını Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden sonra Hz. Ebu Bekir’i halife seçen heyette bulmaktadırlar.
2) Bir önceki halifenin kendisinden sonra bir kişiyi devlet başkanlığına işaret etmesi. Bunun dayanağı Hz. Ebu Bekir’in kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiyesi etmesidir. Hatta bu bir “tavsiye” veya bir “temenni”den çok, bağlayıcı bir “vasiyet” hükmünü taşır. Bir bakıma “ta’yin”dir. Bazı fakihler bu modelden hareketle devlet başkanının kendi çocuğunu veliaht tayin edebileceğini söylemişlerdir; örnek olarak Muaviye’nin kendinden sonra Yezid’i veliaht olarak tayin etmesini delil göstermişlerdir (Bkz. Abdülkadir Udeh, “Mukayeseli İslam Hukuku ve Beşeri Hukuk” Çev. Ali Şafak, 1991-Ankara IV, 328.) Sanki sorun siyasi ve idari sistemi yapısal bir çürümeye uğratacak kötü sıfatlara sahip Yezid değil, Muaviye’nin yasal ve mülk üzerinde hak sahibi bir yetkili olarak oğlunu veliaht ilan etmesiyle çözülmüştür.
3) Üçüncü modele göre halife, kendisinden sonra iş başına gelecek olan kişiyi belirleme işini belli bir topluluğa bırakabilir. Hz. Osman, kendisinden sonra halife olacak kişiyi altı kişilik bir heyetin kararına bırakmıştı.
4) En dikkat çekici olanı halifenin silah/güç kullanarak başa gelmesini “meşru” gören modeldir. Silah zoruyla -yani darbe veya ihtilal yaparak- iş başına gelen teb’ayı kendine itaat etmeye zorlar, halk ona itaat etmeyi kabullenir. Böylece güç kullanarak iş başına gelenin halifeliği sübut bulmuş olur. Müslümanların zorbalıkla yönetimi ele geçiren ve istibdatla yöneten halifeye biat ve itaat etmeleri vaciptir. Bu modelin dayanağı Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın ona başkaldıran Abdullah bin Zübeyr’i şehid edip hilafet makamına gelmesidir. Halk isteyerek veya istemeyerek Mervan’ın oğluna biat etti, hükmü altında yaşamayı kabullendi.
Fakihler, bu dört yoldan biriyle devlet başkanlığına gelen kişiye biat ve itaati vacip görmüş, ona karşı gelmeyi “bağy fiili” saymışlardır. İlginçtir, “sahabe” olması hasebiyle Muaviye’nin Hz. Ali’ye başkaldırması ve onbinlerce Müslümanın kanının dökülmesine yol açması fiilini “bağy” kategorisine sokmamışlardır.
Fakihlerimiz başka model üzerinde durmamış, mesela iktidarın şiddet kullanılmadan ve belli aralıklarla seçim yoluyla el değiştirme yöntemi üzerinde imal-i fikr etmemişlerdir. Bu konu üzerinde yeterince imal-ı fikr etmedikleri gibi tek kişinin veya bir hanedanın yönetimini pekiştirici unsurları da fıkıh ve kelam kitaplarına geçirmişlerdir. Şöyle ki:
a) Fakihler, şu veya bu yolla seçilen halifenin hayat boyu bu makamda kalabileceğine hükmetmişlerdir. Kayd-ı hayat tarihte ve bugün İslam ülkelerinde son nefeslerine kadar iktidarı bırakmayan yöneticilerin meşruiyet kaynağını oluşturur. Dini monarşiler ve diktatörlükler büyük ölçüde bu mirastan beslenmektedirler.
b) Kur’an ve Sünnet bakış açısından yönetim teorisinin temelini teşkil eden “şura” fiilen geçersiz hale gelirken fakihler, şura’yı halkın; tabii temsilcileri, kanaat önderleri ve itibar ettiği alimler aracılığıyla karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde etkili olma enstrümanı olarak tarif etmemiş, ücret ve ihsanlarla tutulan kişilerin yöneticileri her karar ve icraatında tasdiklerinden ibaret görmüşlerdir.
c) Hz. Ebu Bekir’den başlamak üzere iktidarın kutsanması, ilahi meşruiyete dayandırılması cihetine gidilmiş. Hz. Ebu Bekir kendisine “Allah’ın halifesi” diyenlere “Ben Allah’ın halifesi değilim, Resulü’nün halifesiyim” demek suretiyle muhtemel bir teokrasinin önüne geçmişse de, evini kuşatan isyancılara Hz. Osman ‘Bu cübbeyi bana Allah giydirdi, ancak O çıkarır” demek suretiyle hilafeti ilahi/aşkın bir kaynağa dayandırmanın kapısını aralamış, daha sonraları Emevi halifeleri kendilerine “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi veya Allah’ın halifesi” ünvanını vermişlerdir. Fıkıh ve Kelam kitaplarında yazık ki yeterince bu konu üzerinde durulmamış, zamanla Bizans ve Sasani etkisinde halife ve sultanlar, şahlar ve padişahlar yönettikleri memleketleri kendi mülkleri, teb’ayı da kulları saymışlardır.
d) Diğer önemli ve belki de en vahim olanı, Kur’an ve Sünnet yönetimin meşruiyetini, sebeb-i hikmetini adaletin tesisi, başka bir deyişle hukuka riayeti şartına bağlarken, fakihler güvenliği, toplumsal istikrarı esas alıp, yöneticinin hukukun dışına çıksa bile ona itaatin gerektiğini açık-seçik savunmuşlardır. Sünni dört mezhebe ve Zeydilere göre “imam facir ve fasık olsa bile ona karşı çıkmak haramdır.” Zahirilere göre ise, zulmeden halifeye onun zulmünün misliyle veya daha hafifiyle karşı çıkılıyorsa, yine de zalim halifenin yanında yer almak gerekir; çünkü baştakinin kötülüğüne karşı mücadele edilirken daha büyük bir kötülüğün ortaya çıkması muhtemeldir.
e) Bununla da yetinmeyen fakihler “ta’zir” adı altında devlet başkanına öylesine yetkiler tanımışlardır ki, Kur’an ve Sünnet’in öngörmediği “ölüm cezaları”nı fıkha sokmuş, yöneticinin -yani devletin- kendi gerekli gördüğü bazı suç fiillerine ölüm cezası verebileceğine hükmetmişlerdir. Bazıları ise -Fatih Sultan Mehmed’in aldığı fetvada zikredildiği üzere “ekser-i ulema”- Şer’i Hukuk yanında Cengiz töresinden mülhem Örfi Hukuk icat etmiş, böylelikle devlet başkanına “Siyaseten katl” yoluyla muhaliflerini kolayca ortadan kaldırmaya cevaz vermişlerdir.
Bağy, ta’zir, irtidat (dinden dönme) ve siyaseten katl tarihimizde Hz. Ali’nin şehadetinden bu yana hükmünü sürdüren istibdat ve zulüm yönetimlerinin “sözde meşruiyet” temelini oluşturmuştur. Başka faktörler yanında bugün İslam dünyasının geneli baskı rejimleri altında ise, baskıların beslendiği en önemli kaynaklardan biri bizim fıkıh ve kelam kitaplarında karşılık bulan söz konusu tarihi mirastır. (8 Kasım 2018.)
[Ali Bulaç] [https://alibulac.net/2018/11/09/baskici-yonetimlerin-fikhi-temeli/]
Çocuğunuz zor nefes alıyorsa ‘Krup’ olabilir!
Çocuklarda solunum yollarında gelişen ödemlerin yol açtığı sesli solunum, zor nefes alma, ses kısıklığı, sesli öksürük ve ateş Krup hastalığının habercisi olabilir.
Çocuk acil servislerine solunum rahatsızlığı sebebiyle başvuruların yüzde 15’ini bu hastaların oluşturduğunu belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Turgut, erkek çocuklarda kızlara oranla daha fazla görüldüğünü söylüyor. Tekrarlayan kruplarda, hastalığa zemin hazırlayan alerji ve reflü hastalığı araştırılmasının büyük önem taşıdığına işaret ediyor. Hastalığa sebep olan mikroorganizmaların genellikle soğuk algınlığı virüslerinden, nadiren de bakterilerden oluştuğunu vurgulayan Turgut, “Krup vakalarının yüzde 50-75’inden, salgınlara neden olan parainfluenza virüsü sorumludur.” diyor.
ÖKSÜRÜK 1 HAFTA SÜREBİLİR
Viral kruplarda hafif ateş, burun akıntısı gibi üst solunum yolu enfeksiyonu belirtileriyle birlikte, havlar tarzda öksürük ve değişik derecelerde solunum sıkıntısı olduğunu belirten Turgut, şu bilgileri veriyor: “Solunum sıkıntısı, stridor, kaburgalar arası çekilme, hızlı soluk alıp verme düzelirken yaklaşık 2 gün süren öksürük başlıyor, bazen bir haftayı da bulabiliyor. Semptomların ağırlığı çocuktan çocuğa göre değişebiliyor. Ağırlık derecesini solunum yollarının anatomisi ve bağışıklık durumu belirliyor. Krup vakalarının yüzde 85’i hafif ve orta vakalar oluyor. Yüzde 1-8’inde ise hastanede yatmak gerekebiliyor. Yoğun bakım şartları gereken vaka sayısı ise yüzde 3’ten az oluyor.”
KRUP TEDAVİSİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?
* Hafif krup hastalarının tedavisinde, iyi beslenme, bol ılık sıvı, ateş varsa ateş düşürücü genellikle yeterli oluyor.
* Ağlamak ödem artıracağından ses kısıklığı ve nefes darlığı artıyor. Bu yüzden çocuğun sakin kalmasına dikkat edilmeli.
* Solunum sıkıntısı, stridor, kaburga aralarının çökmesi, hızlı nefes alıp verme durumunda hastaneye başvurulması gerekiyor. Bu hastaların yeterince oksijenlenmesinin sağlanması ve ödem çözücü ilaç uygulamalarının yapılması gerekebiliyor. Bunlar steroid uygulamaları ve inhalasyon ile adrenalin uygulamalarını oluşturuyor.
* Soğuk buhar uygulamalarının etkinliğinin kanıtlanmadığı krup vakalarının çoğunda antibiyotik kullanılmıyor. Korunmak için hijyen-sanitasyon kurallarına uymak, çocuklara el yıkamayı doğru bir şekilde öğretmek ve teşvik etmek gerekiyor.
* Çocuğun dengeli beslenmesinin sağlanması, hava kirliliği ve sigara içilen ortamlara sokulmaması gerekiyor.
[TR724] 9.11.2018
Çocuk acil servislerine solunum rahatsızlığı sebebiyle başvuruların yüzde 15’ini bu hastaların oluşturduğunu belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Turgut, erkek çocuklarda kızlara oranla daha fazla görüldüğünü söylüyor. Tekrarlayan kruplarda, hastalığa zemin hazırlayan alerji ve reflü hastalığı araştırılmasının büyük önem taşıdığına işaret ediyor. Hastalığa sebep olan mikroorganizmaların genellikle soğuk algınlığı virüslerinden, nadiren de bakterilerden oluştuğunu vurgulayan Turgut, “Krup vakalarının yüzde 50-75’inden, salgınlara neden olan parainfluenza virüsü sorumludur.” diyor.
ÖKSÜRÜK 1 HAFTA SÜREBİLİR
Viral kruplarda hafif ateş, burun akıntısı gibi üst solunum yolu enfeksiyonu belirtileriyle birlikte, havlar tarzda öksürük ve değişik derecelerde solunum sıkıntısı olduğunu belirten Turgut, şu bilgileri veriyor: “Solunum sıkıntısı, stridor, kaburgalar arası çekilme, hızlı soluk alıp verme düzelirken yaklaşık 2 gün süren öksürük başlıyor, bazen bir haftayı da bulabiliyor. Semptomların ağırlığı çocuktan çocuğa göre değişebiliyor. Ağırlık derecesini solunum yollarının anatomisi ve bağışıklık durumu belirliyor. Krup vakalarının yüzde 85’i hafif ve orta vakalar oluyor. Yüzde 1-8’inde ise hastanede yatmak gerekebiliyor. Yoğun bakım şartları gereken vaka sayısı ise yüzde 3’ten az oluyor.”
KRUP TEDAVİSİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?
* Hafif krup hastalarının tedavisinde, iyi beslenme, bol ılık sıvı, ateş varsa ateş düşürücü genellikle yeterli oluyor.
* Ağlamak ödem artıracağından ses kısıklığı ve nefes darlığı artıyor. Bu yüzden çocuğun sakin kalmasına dikkat edilmeli.
* Solunum sıkıntısı, stridor, kaburga aralarının çökmesi, hızlı nefes alıp verme durumunda hastaneye başvurulması gerekiyor. Bu hastaların yeterince oksijenlenmesinin sağlanması ve ödem çözücü ilaç uygulamalarının yapılması gerekebiliyor. Bunlar steroid uygulamaları ve inhalasyon ile adrenalin uygulamalarını oluşturuyor.
* Soğuk buhar uygulamalarının etkinliğinin kanıtlanmadığı krup vakalarının çoğunda antibiyotik kullanılmıyor. Korunmak için hijyen-sanitasyon kurallarına uymak, çocuklara el yıkamayı doğru bir şekilde öğretmek ve teşvik etmek gerekiyor.
* Çocuğun dengeli beslenmesinin sağlanması, hava kirliliği ve sigara içilen ortamlara sokulmaması gerekiyor.
[TR724] 9.11.2018
Şu göçmen meselesi [Yavuz Altun]
Liberal demokrat kanadın “göçmen karşıtlığı” diyerek ithamda bulunmalarının sonucunda Batı’da yeni bir retorik türedi: Yasadışı göçmenler. Kulağa hoş geliyor. Yani, göçmenlere değil de, yasadışı olanlarına karşıyız, demeye çalışıyorlar. Kafalarında bir de prototip var: Silahlı çetecilik, uyuşturucu gibi pis işlere bulaşmış, Batılı ülkelerdeki refahı ve huzuru bozmaya çalışan bir grup “boş gezen”. ABD Başkanı Donald Trump son konuşmalarında bunu sıklıkla dile getiriyor. Avrupa’daki “ılımlı ırkçılık” bu tabire yapışmış durumda: Gerçekten başka yerde yaşayamayacağı için ülkemize gelenlere kapımız açık, ama buraya “özgürlüklerden faydalanarak suç işlemeye” gelenler var.
Elbette bu bir “çuval” zaman içinde genişletilebilir, bir bakmışsınız kendinizi de içinde bulmuşsunuz!
Buna karşılık liberal demokrat kanatta, “Bakın göçmenler arasında çok başarılı, yükselmeye müsait, girişimci, kabiliyetli olanlar da var,” demeye getiren söylemler revaçta. Medyada “göçmen başarı hikâyeleri” hemen kendine yer buluyor. Bir nevi göçmen karşıtı kitlenin argümanlarını boşa çıkarmaya hevesli bir münazaracılık hâli.
Haklılar, göçmenlerin suç oranlarını tek başına arttırdığına dair bir veri yok. Göçmenlere atfedilen meselelerin önemli bir kısmı, kimlikten ziyade sınıfsal durumlardan kaynaklanıyor. Entegrasyon politikalarının yetersizliği, kurumsallaşmış fırsat eşitsizliği, eğitim durumlarına kafa yorulmaması, zamanla gettolarda suç örgütlerinin çoğalmasına da yol açıyor. Yoksulluk ve dışlanmışlık büyük birer etken. Bir dönem ABD’deki meşhur İtalyan ve İrlanda mafyası da benzer süreçlerin sonucuydu, kimse o zaman suçu Katolikliğe atmamıştır sanıyorum.
Ama temeldeki problem göçmenlerin adam yerine konmalarının bir çeşit başarıya endekslenmiş olması. “Bakın, işe yarıyorlar!” diyebilmek için bu girişimci yönlerine vurgu yapılıyor.
Gelgelelim göçmenlerle ilgili Batı toplumlarının genelinde öfkeden hoşnutsuzluğa, bazen de kayıtsızlığa kadar değişen tonlarda bir duygu seli de var. Gazetelerde, TV’lerde sürekli bu konu konuşuluyor. İletişim kuramlarına aşina birisi, bu konu “olumlu” şekilde konuşulsa bile toplumda “olumsuz” hisleri tetikleyebileceğini bilir. Bir mevzu çok fazla gündem oluyorsa, onun taraftarları kadar muarızları da ortaya çıkar. Zamanla kutuplaşmanın nesnesi hâline gelir.
2010’ların başında göçmen meselesi üzerinden popülist hareketler görünürlük kazanmaya başladığında, pek çokları merkezdeki politik partilerin bu konuyu “es geçtiğini” ama aslında gündelik hayatta böyle bir gündem olduğunu dile getirmişti. Şimdilerde merkez ya da marjinal bütün politikacıların gündeminde bu konu var ve sonuçları hiç de iyi görünmüyor.
Ortalama insanlar göçmenlerle okullarda (çocuklarının sınıf arkadaşları ve onların aileleri olarak), kira sözleşmeleri vasıtasıyla, toplu taşımada, sokakta ve daha birçok yerde karşılaşıyor. Bu karşılaşmalar üzerinden bir “fikir” ediniyor. Daha doğrusu bir “his” sahibi oluyor. Bu tecrübelerin olumlu ya da olumsuz oluşuna göre “hissin” bir kimlik kazandığını görüyoruz. İnsan zihni genellemelere yatkın olduğundan, medyada “göçmen” kelimesini gördükçe içinde taşıdığı bu hissin gıdıklandığını öngörebiliriz. Olumlu ya da olumsuz.
Benzer hissi toplumdaki “yaşlılar” için de uyarmak mümkün. Çalışmıyorlar, üretmiyorlar, devletten maaşla geçiniyorlar, lüzumsuzlar… Nitekim Nazi Almanya’sında yoğun propaganda ile bu yönde bazı adımlar atılmıştı. Toplum dediğin güçlü, sağlıklı, çalışkan, zeki filan olurdu çünkü!
***
ABD’deki ara seçimlerde Demokratlar, Temsilciler Meclisi’ni geri aldı. Fakat bir yandan da Trump’ın göçmen karşıtı politikasının geniş kesimde onaylandığı sonucunu da çıkarabiliriz. 2020’deki Başkanlık Seçimi’nin konusunun tamamen bu olacağını kestirmek içinse kâhin olmaya gerek yok. Dün bu yönde bazı analizler yayınlandı: Trump ve Cumhuriyetçiler taşradaki seçmenin hâlâ kendilerini yoğun şekilde desteklediğini görerek, buraya oynamayı sürdürecek. Bazı çalışmalar, göçmenlerin en az yaşadığı yerlerde, göçmen karşıtlığının daha yüksek olabileceğini gösteriyor. Medyanın etkisi biraz da bu.
Göçmen meselesinin “yeni göçmen almayarak” ya da “sınırları kapatarak” son bulacağını düşünen kimseler için kötü bir haberim var: Şu an sınırlar kapatılsa bile Batı’da bir “göçmen realitesi” var ve eğer oturup mantıklı çözümler üretilmezse, popülist politikacıların elinde mesele “nihaî çözüm” gibi bir noktaya dönüşebilir. Malum, Nazi Almanya’sında “nihaî çözüm” (Endlösung) dedikleri, Yahudilerin, Romanların ve bilumum “habis ur”un toplama kamplarında öldürülmesiydi. Ekonomik krizler, terör ve kutuplaşmanın artarak devam ettiğini düşünelim, giderek daha fazla kişi bir “günah keçisi” aramaya başlayacaktır. Bunun için esmer tenlilerden, başörtülülerden, siyahlardan, sakallılardan daha iyi aday mı var? Hele bir de bunların destekçisi “içimizdeki İrlandalılar”!
Şablonun geçmiş zamanlardakiyle aynı oluşu kimsede bir ibret hissi uyandırmıyor. Çünkü herkes kendince haklı ve haklı olmanın her şeyi mubah kılabilecek bir iksir olduğuna inanıyoruz. Zor zamanlarda, zor tedbirleri almak gerektiği konusuna hemen ikna oluyoruz.
Hitler, Almanları toplumdaki “habis ur”lardan arınmanın bir yolu olduğuna inandırmıştı. “Hepsini yok edebilirim, bana inanın!” Aradan geçen yarım yüzyıldan fazla sürede, söylediklerinin aslında çok da uçuk şeyler olmadığını görmüş olduk belki de. Gerçekten buna inanacak milyonlar var. Burada inanılması güç olan, bir ülkenin toplumun bir kesimini yok edip edemeyeceği değil. Teknik imkânlar yönünden bakınca, bu mümkün. Ama insanın aklına böyle bir çözümün (lösung) gelmesi ve bunun gerçekten uygulanabilir olduğunun düşünülmesi, gerçekten inanılmaz.
***
Toplumlar “vurdu mu oturtan” bir lider arıyorsa, o liderin “vuracağı” bir muhatap olması da icap ediyor. Güç, uygulanarak gösterilebilen bir şeydir; “güçlü lider” (strongman) vurgusu da beraberinde gücün uygulanacağı bir zemini gerektirir. O zemin, elbette eğitim politikaları, hayır işleri vs. gibi sessiz sakin etkinlikler değildir. Düşman bulmalı, o düşmanı vurdunuz mu oturtmalısınız. Baktınız düşman bir şey yapmıyor mu, kaldırıp tekrar vurmalısınız. Gücünüzü oradan alıyorsunuz çünkü.
Göçmenler, birçok politikacı için en masrafsız düşman. Hem iç politikada hem de dış politikada işe yarıyor.
Şu noktada “göçmenler de insan” gibi naif bir söylemin işe yarayacağından kuşkuluyum açıkçası. Türkiye’de pek yaramıyor çünkü. “Hamile kadınları neden hapse atıyorsunuz?” diye sorduğunuzda, “Mağduriyet algısı oluşturmak için hamile kalıyorlar” şeklinde bir argüman çıkıyor karşınıza. Suriyeliler için “Ülkelerinde savaşsalardı ya!” deniyor mesela. Neymiş, “Savaştan kaçana, Türk kimliği verilmemeliymiş”. Bu esnada Türklerin istatistiksel olarak önemli bir kısmı bedelli askerlik kuyruğunda tabi.
Ötekileştirilen, dehümanizasyona (insan dışılaştırılmak; “habis ur” örneğinde olduğu gibi) uğratılan, “yok edilse de olur” diye düşünülen kimselerin medyadaki görünürlüğünü arttırmaktan, “Bakın bu kimseler de insan, düşünüyor, konuşuyor, bizim gibiler” demekten başka da çıkar yol yok. Boykota, “Aman başıma iş gelmesin” diye gönülsüz de olsa katılan herkesin, bir zaman sonra boykottan soykırıma geçildiğinde “suç ortağı” muamelesi görmesinin sebebi de bu. “Güçlü lider”in güç nesnesine dönüştürmek istediği kimselere sahip çıkılmazsa, nesneleşmek ve tarihe de cansız varlıklar olarak geçmek mukadder.
Bu sebeple biraz da, Batı’da gördüğünüz göçmen yanlısı hareketler, göçmenlerle ilgili olumsuzlukları dile getirmektense, öncelikle göçmenlere sahip çıkılması gerektiğini, aksi takdirde siyaseten de bu popülist politikacıların mağlup edilemeyeceğini anlamış durumdalar. Bazen göçmen karşıtı politikacıların tuzaklarına düşseler de, bu konuda samimi çabalar daha fazla görülmeyi hak ediyor. Kutuplaşmanın ve doğal olarak “güçlü lider”in nesnesi hâline gelmemeleri, korku siyasetindeki “öcü” olmaktan çıkabilmeleri için daha akılcı çabalara ihtiyaç olduğu da aşikâr.
[Yavuz Altun] 9.11.2018 [TR724]
Elbette bu bir “çuval” zaman içinde genişletilebilir, bir bakmışsınız kendinizi de içinde bulmuşsunuz!
Buna karşılık liberal demokrat kanatta, “Bakın göçmenler arasında çok başarılı, yükselmeye müsait, girişimci, kabiliyetli olanlar da var,” demeye getiren söylemler revaçta. Medyada “göçmen başarı hikâyeleri” hemen kendine yer buluyor. Bir nevi göçmen karşıtı kitlenin argümanlarını boşa çıkarmaya hevesli bir münazaracılık hâli.
Haklılar, göçmenlerin suç oranlarını tek başına arttırdığına dair bir veri yok. Göçmenlere atfedilen meselelerin önemli bir kısmı, kimlikten ziyade sınıfsal durumlardan kaynaklanıyor. Entegrasyon politikalarının yetersizliği, kurumsallaşmış fırsat eşitsizliği, eğitim durumlarına kafa yorulmaması, zamanla gettolarda suç örgütlerinin çoğalmasına da yol açıyor. Yoksulluk ve dışlanmışlık büyük birer etken. Bir dönem ABD’deki meşhur İtalyan ve İrlanda mafyası da benzer süreçlerin sonucuydu, kimse o zaman suçu Katolikliğe atmamıştır sanıyorum.
Ama temeldeki problem göçmenlerin adam yerine konmalarının bir çeşit başarıya endekslenmiş olması. “Bakın, işe yarıyorlar!” diyebilmek için bu girişimci yönlerine vurgu yapılıyor.
Gelgelelim göçmenlerle ilgili Batı toplumlarının genelinde öfkeden hoşnutsuzluğa, bazen de kayıtsızlığa kadar değişen tonlarda bir duygu seli de var. Gazetelerde, TV’lerde sürekli bu konu konuşuluyor. İletişim kuramlarına aşina birisi, bu konu “olumlu” şekilde konuşulsa bile toplumda “olumsuz” hisleri tetikleyebileceğini bilir. Bir mevzu çok fazla gündem oluyorsa, onun taraftarları kadar muarızları da ortaya çıkar. Zamanla kutuplaşmanın nesnesi hâline gelir.
2010’ların başında göçmen meselesi üzerinden popülist hareketler görünürlük kazanmaya başladığında, pek çokları merkezdeki politik partilerin bu konuyu “es geçtiğini” ama aslında gündelik hayatta böyle bir gündem olduğunu dile getirmişti. Şimdilerde merkez ya da marjinal bütün politikacıların gündeminde bu konu var ve sonuçları hiç de iyi görünmüyor.
Ortalama insanlar göçmenlerle okullarda (çocuklarının sınıf arkadaşları ve onların aileleri olarak), kira sözleşmeleri vasıtasıyla, toplu taşımada, sokakta ve daha birçok yerde karşılaşıyor. Bu karşılaşmalar üzerinden bir “fikir” ediniyor. Daha doğrusu bir “his” sahibi oluyor. Bu tecrübelerin olumlu ya da olumsuz oluşuna göre “hissin” bir kimlik kazandığını görüyoruz. İnsan zihni genellemelere yatkın olduğundan, medyada “göçmen” kelimesini gördükçe içinde taşıdığı bu hissin gıdıklandığını öngörebiliriz. Olumlu ya da olumsuz.
Benzer hissi toplumdaki “yaşlılar” için de uyarmak mümkün. Çalışmıyorlar, üretmiyorlar, devletten maaşla geçiniyorlar, lüzumsuzlar… Nitekim Nazi Almanya’sında yoğun propaganda ile bu yönde bazı adımlar atılmıştı. Toplum dediğin güçlü, sağlıklı, çalışkan, zeki filan olurdu çünkü!
***
ABD’deki ara seçimlerde Demokratlar, Temsilciler Meclisi’ni geri aldı. Fakat bir yandan da Trump’ın göçmen karşıtı politikasının geniş kesimde onaylandığı sonucunu da çıkarabiliriz. 2020’deki Başkanlık Seçimi’nin konusunun tamamen bu olacağını kestirmek içinse kâhin olmaya gerek yok. Dün bu yönde bazı analizler yayınlandı: Trump ve Cumhuriyetçiler taşradaki seçmenin hâlâ kendilerini yoğun şekilde desteklediğini görerek, buraya oynamayı sürdürecek. Bazı çalışmalar, göçmenlerin en az yaşadığı yerlerde, göçmen karşıtlığının daha yüksek olabileceğini gösteriyor. Medyanın etkisi biraz da bu.
Göçmen meselesinin “yeni göçmen almayarak” ya da “sınırları kapatarak” son bulacağını düşünen kimseler için kötü bir haberim var: Şu an sınırlar kapatılsa bile Batı’da bir “göçmen realitesi” var ve eğer oturup mantıklı çözümler üretilmezse, popülist politikacıların elinde mesele “nihaî çözüm” gibi bir noktaya dönüşebilir. Malum, Nazi Almanya’sında “nihaî çözüm” (Endlösung) dedikleri, Yahudilerin, Romanların ve bilumum “habis ur”un toplama kamplarında öldürülmesiydi. Ekonomik krizler, terör ve kutuplaşmanın artarak devam ettiğini düşünelim, giderek daha fazla kişi bir “günah keçisi” aramaya başlayacaktır. Bunun için esmer tenlilerden, başörtülülerden, siyahlardan, sakallılardan daha iyi aday mı var? Hele bir de bunların destekçisi “içimizdeki İrlandalılar”!
Şablonun geçmiş zamanlardakiyle aynı oluşu kimsede bir ibret hissi uyandırmıyor. Çünkü herkes kendince haklı ve haklı olmanın her şeyi mubah kılabilecek bir iksir olduğuna inanıyoruz. Zor zamanlarda, zor tedbirleri almak gerektiği konusuna hemen ikna oluyoruz.
Hitler, Almanları toplumdaki “habis ur”lardan arınmanın bir yolu olduğuna inandırmıştı. “Hepsini yok edebilirim, bana inanın!” Aradan geçen yarım yüzyıldan fazla sürede, söylediklerinin aslında çok da uçuk şeyler olmadığını görmüş olduk belki de. Gerçekten buna inanacak milyonlar var. Burada inanılması güç olan, bir ülkenin toplumun bir kesimini yok edip edemeyeceği değil. Teknik imkânlar yönünden bakınca, bu mümkün. Ama insanın aklına böyle bir çözümün (lösung) gelmesi ve bunun gerçekten uygulanabilir olduğunun düşünülmesi, gerçekten inanılmaz.
***
Toplumlar “vurdu mu oturtan” bir lider arıyorsa, o liderin “vuracağı” bir muhatap olması da icap ediyor. Güç, uygulanarak gösterilebilen bir şeydir; “güçlü lider” (strongman) vurgusu da beraberinde gücün uygulanacağı bir zemini gerektirir. O zemin, elbette eğitim politikaları, hayır işleri vs. gibi sessiz sakin etkinlikler değildir. Düşman bulmalı, o düşmanı vurdunuz mu oturtmalısınız. Baktınız düşman bir şey yapmıyor mu, kaldırıp tekrar vurmalısınız. Gücünüzü oradan alıyorsunuz çünkü.
Göçmenler, birçok politikacı için en masrafsız düşman. Hem iç politikada hem de dış politikada işe yarıyor.
Şu noktada “göçmenler de insan” gibi naif bir söylemin işe yarayacağından kuşkuluyum açıkçası. Türkiye’de pek yaramıyor çünkü. “Hamile kadınları neden hapse atıyorsunuz?” diye sorduğunuzda, “Mağduriyet algısı oluşturmak için hamile kalıyorlar” şeklinde bir argüman çıkıyor karşınıza. Suriyeliler için “Ülkelerinde savaşsalardı ya!” deniyor mesela. Neymiş, “Savaştan kaçana, Türk kimliği verilmemeliymiş”. Bu esnada Türklerin istatistiksel olarak önemli bir kısmı bedelli askerlik kuyruğunda tabi.
Ötekileştirilen, dehümanizasyona (insan dışılaştırılmak; “habis ur” örneğinde olduğu gibi) uğratılan, “yok edilse de olur” diye düşünülen kimselerin medyadaki görünürlüğünü arttırmaktan, “Bakın bu kimseler de insan, düşünüyor, konuşuyor, bizim gibiler” demekten başka da çıkar yol yok. Boykota, “Aman başıma iş gelmesin” diye gönülsüz de olsa katılan herkesin, bir zaman sonra boykottan soykırıma geçildiğinde “suç ortağı” muamelesi görmesinin sebebi de bu. “Güçlü lider”in güç nesnesine dönüştürmek istediği kimselere sahip çıkılmazsa, nesneleşmek ve tarihe de cansız varlıklar olarak geçmek mukadder.
Bu sebeple biraz da, Batı’da gördüğünüz göçmen yanlısı hareketler, göçmenlerle ilgili olumsuzlukları dile getirmektense, öncelikle göçmenlere sahip çıkılması gerektiğini, aksi takdirde siyaseten de bu popülist politikacıların mağlup edilemeyeceğini anlamış durumdalar. Bazen göçmen karşıtı politikacıların tuzaklarına düşseler de, bu konuda samimi çabalar daha fazla görülmeyi hak ediyor. Kutuplaşmanın ve doğal olarak “güçlü lider”in nesnesi hâline gelmemeleri, korku siyasetindeki “öcü” olmaktan çıkabilmeleri için daha akılcı çabalara ihtiyaç olduğu da aşikâr.
[Yavuz Altun] 9.11.2018 [TR724]
Harç bitti, yapı paydos [Semih Ardıç]
Hükûmetin “iflas erteleme” kavramı kullanılmasın, işler iyi gitmese bile “iflas” kelimesi telaffuz edilmesin diye ihdas ettiği “konkordato” irili ufaklı şirketler için son liman olarak görülüyor.
Vatandaşın anlamını bilmesi bir tarafa doğru telaffuz etmesi bile imkânsız bir kelime olsa da konkordato, piyasadaki krize dair hayli fikir veriyor.
KONKORDATO NEDİR?
Beyaz et devi Keskinoğlu’ndan ayakkabıcı Hotiç’e kadar binlerce firma son bir umutla mahkemelere müracaat ediyor. Mahkeme müracaatı haklı bulursa 1, 3 yahut 6 ay gibi sürelerde geçici mühlet tanıyor.
Alacaklıların haciz işlemleri bu safhada durduruluyor ve şirketi konkordato komiserleri denilen kayyımlar idare ediyor.
Mühlet dolduğunda şirket toparlanacak gibi olmuşsa ilave mühlet tanınıyor. En fazla 1 sene içinde mahkeme kayyımların raporlarına istinaden karar veriyor. Ya iflas ya da konkordatodan çıkış…
En yakın misal Fleetcorp. Ağustosta taşıt kiralama şirketi Fleetcorp için verilen mühlet kasımda doldu ve mahmeme, yöneticileri kayıplara karışan şirket için uzatmaları oynatmaya lüzum görmedi.
Şirketin iflasına hükmedildi. Fleetcorp 1,5 milyar TL borcu ile şirketler mezarlığına defnedilecek.
ALACAKLILARIN MAĞDURİYETİ KATLANIYOR
Konkordato borçluya zaman kazandırırken alacaklı banka ya da şirketlerin riskini artırıyor. Domino tesiri ile malî yapısı kuvvetli şirketler bile zarar görebilir.
Hazine 8 sene vadeli euro tahvili ihraç etti. İhalede faiz yüzde 5,25’e yükseldi. Borçlanma maliyeti 1 yıl öncesine göre yüzde 55 arttı.
Mahkemelerden karar çıkarma garantisi veren hukuk bürolarından bahsediliyor. Rakamlar havada uçuşuyor. 200-300 bin TL masrafı göze alanlar bir müddet mahkeme zırhına bürünebiliyor.
Piyasa şartlarından mütevellit darboğaza girmiş ve biraz destek verilmesi halinde ayağa kalkabilecek şirketler müstesna, bazı fırsatçılar konkordato müessesesini istismar ediyor.
Fleetcorp’ta muhatap bile kalmadı. Şirketin içi boşaltıldı. Anadoluda onlarca küçük bayi avukat ordusu ile çalışan banka ve büyük otomotiv firmalarından kalan kırıntılara razı olacak. O da kırıntı kalırsa…
Ağustosta karar veren mahkeme bilerek ya da bilmeyerek alacaklıların mağduriyetine mağduriyet ilave etti.
15 MİLYAR TL BORÇ TAHSİL EDİLEMİYOR
Şu ana kadar 15 milyar TL borcun “konkordato” sebebiyle tahsil edilemediği belirtiliyor ki bahse konu tutar sene sonuna kadar ikiye katlanabilir.
30 milyar TL’nin içinde on binlerce şirketin alacağı var. Kimi ekmek satmış parasını alamamış, kimi ofisi boyamış işçilik ve malzeme parasını cebinden ödemiş… Şimdi alacağını isteseler de konkordatoya takılıyorlar.
100 bin TL konut kredisi için İş Bankası senelik yüzde 33,5 faiz alıyor.
Üç-beş gün pastırma sıcaklarını görünce zemherinin kapıya dayandığını unutuveren iktidarın beyanları krizi içinden çıkılmaz hale getirdi. Görünen köy klavuz istemez, 2019 da “kayıp sene” olarak tarihe geçecek.
MOODY’S: TÜRKİYE SERT KÜÇÜLECEK
Masallar, destanlar ve “Diriliş Ertuğrul” dizileri ile şahlandığımızı zannetsek de işin aslı öyle değil. Yatırımcıların akıl hocası Moody’s hem dünya ekonomisine hem de Türkiye’ye dair ciddi ikazlarda bulundu.
“Küresel Makro Görünüm: 2019-2020” başlıklı raporda Türkiye’nin haricî şoklara karşı hassas ve kırılgan olmaya devam ettiği vurgulanıyor.
Moody’s Türkiye ve Arjantin’in maruz kalacağı yeni krizi, “sert küçülme” şeklinde diplomatik bir lisanla ifade etti.
2018’in ilk 6 ayında yüzde 6,2 büyüyen Türkiye ekonomisinin seneyi yüzde 1,5 büyüme ile kapatabileceğini kaydeden Moody’s’e göre Türkiye 2019’da yüzde 2 daralacak.
Bu da demek oluyor ki Türkiye 2018 3’üncü çeyrekten itibaren resesyona (durgunluğa) girdi. 2019’un ilk yarısını da içine alacak bir daralmaya maruz kalacak ekonomi.
Esasında kapasite kullanım oranları, dayanıklı mamül, taşıt ve konut satışlarındaki sert düşüşler ekonomide “eksiye” geçildiğini gösteriyor.
TÜRKİYE, ALMANYA’NIN 12 KATI FAİZLE BORÇLANIYOR
Hükûmete sorsanız muhteşem bir toparlanma ve dengelenme var. Hazine 8 Kasım’da ABD, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere yabancı piyasalardan 1,5 milyar euro borçlandı.
Geçen sene yüzde 11 seviyesine gerileyen Hazine’nin 2 senelik tahvil faizi eylül sonunda yüzde 28’in eşiğinden döndü.
8 sene vadeli euro tahvilin (eurobond) faizi yüzde 5,25. Oysa 10 yıllık tahvil için Almanya sadece yüzde 0,45 faiz ödüyor.
Her sene 40 milyar bütçe fazlası veren, cari fazlası 200 milyar euroyu bulan dünyanın 4’üncü büyük ekonomisine nazaran 12 kat daha maliyetli bir borçlanmayı bile “muhteşem” diye takdim edebilen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı pusula olarak kabul edenler pastırma yazının keyfini sürebilir.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı kontenjanından Hazine’nin başına geçen Albayrak’a hatırlatayım: Türkiye geçen sene aynı vadede borcu yüzde 3,3 faiz ödeyerek alabiliyordu.
O gün iktidarda yine kendileri vardı. Sadece şu an oturduğu koltukta Mehmet Şimşek vardı.
Hazine’nin maliyetinin bir senede yüzde 55 artmasının sebepleri uzakta değil. Ahval-i umumî, “Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz.” sözünü hatırlatıyor.
İSTANBUL FİNANS MERKEZİNDE İNŞAAT DURDU
“İstanbul’u finans merkezi yapacağız.” diye yola çıkanlar daha binaların inşaatını bile bitiremeden havlu attı.
16 senede binaları bile bitmeyen bir merkezin dünyanın finans merkezine dönüşme ihtimali var mı? Projenin ilk günden itibaren birilerine rant sağlamaktan başka bir mahiyeti yoktu ki!
İhaleyi Ali Ağaoğlu kazanmıştı. Şantiyeyi kapatan Ağaoğlu, “Diğer firmalar hızıma yetişemedi. Ben de inşaatı durdurdum.” fıkrasını anlattı herkese.
Hikâyeyi duyan bastı kahkahayı. Nasıl olsa kamu bankaları var. Üstelik Emlak Konut müflis müteahhitleri kurtaracak.
Ağaoğlu anlatsın hep beraber gülelim.
[Semih Ardıç] 9.11.2018 [TR724]
Vatandaşın anlamını bilmesi bir tarafa doğru telaffuz etmesi bile imkânsız bir kelime olsa da konkordato, piyasadaki krize dair hayli fikir veriyor.
KONKORDATO NEDİR?
Beyaz et devi Keskinoğlu’ndan ayakkabıcı Hotiç’e kadar binlerce firma son bir umutla mahkemelere müracaat ediyor. Mahkeme müracaatı haklı bulursa 1, 3 yahut 6 ay gibi sürelerde geçici mühlet tanıyor.
Alacaklıların haciz işlemleri bu safhada durduruluyor ve şirketi konkordato komiserleri denilen kayyımlar idare ediyor.
Mühlet dolduğunda şirket toparlanacak gibi olmuşsa ilave mühlet tanınıyor. En fazla 1 sene içinde mahkeme kayyımların raporlarına istinaden karar veriyor. Ya iflas ya da konkordatodan çıkış…
En yakın misal Fleetcorp. Ağustosta taşıt kiralama şirketi Fleetcorp için verilen mühlet kasımda doldu ve mahmeme, yöneticileri kayıplara karışan şirket için uzatmaları oynatmaya lüzum görmedi.
Şirketin iflasına hükmedildi. Fleetcorp 1,5 milyar TL borcu ile şirketler mezarlığına defnedilecek.
ALACAKLILARIN MAĞDURİYETİ KATLANIYOR
Konkordato borçluya zaman kazandırırken alacaklı banka ya da şirketlerin riskini artırıyor. Domino tesiri ile malî yapısı kuvvetli şirketler bile zarar görebilir.
Hazine 8 sene vadeli euro tahvili ihraç etti. İhalede faiz yüzde 5,25’e yükseldi. Borçlanma maliyeti 1 yıl öncesine göre yüzde 55 arttı.
Mahkemelerden karar çıkarma garantisi veren hukuk bürolarından bahsediliyor. Rakamlar havada uçuşuyor. 200-300 bin TL masrafı göze alanlar bir müddet mahkeme zırhına bürünebiliyor.
Piyasa şartlarından mütevellit darboğaza girmiş ve biraz destek verilmesi halinde ayağa kalkabilecek şirketler müstesna, bazı fırsatçılar konkordato müessesesini istismar ediyor.
Fleetcorp’ta muhatap bile kalmadı. Şirketin içi boşaltıldı. Anadoluda onlarca küçük bayi avukat ordusu ile çalışan banka ve büyük otomotiv firmalarından kalan kırıntılara razı olacak. O da kırıntı kalırsa…
Ağustosta karar veren mahkeme bilerek ya da bilmeyerek alacaklıların mağduriyetine mağduriyet ilave etti.
15 MİLYAR TL BORÇ TAHSİL EDİLEMİYOR
Şu ana kadar 15 milyar TL borcun “konkordato” sebebiyle tahsil edilemediği belirtiliyor ki bahse konu tutar sene sonuna kadar ikiye katlanabilir.
30 milyar TL’nin içinde on binlerce şirketin alacağı var. Kimi ekmek satmış parasını alamamış, kimi ofisi boyamış işçilik ve malzeme parasını cebinden ödemiş… Şimdi alacağını isteseler de konkordatoya takılıyorlar.
100 bin TL konut kredisi için İş Bankası senelik yüzde 33,5 faiz alıyor.
Üç-beş gün pastırma sıcaklarını görünce zemherinin kapıya dayandığını unutuveren iktidarın beyanları krizi içinden çıkılmaz hale getirdi. Görünen köy klavuz istemez, 2019 da “kayıp sene” olarak tarihe geçecek.
MOODY’S: TÜRKİYE SERT KÜÇÜLECEK
Masallar, destanlar ve “Diriliş Ertuğrul” dizileri ile şahlandığımızı zannetsek de işin aslı öyle değil. Yatırımcıların akıl hocası Moody’s hem dünya ekonomisine hem de Türkiye’ye dair ciddi ikazlarda bulundu.
“Küresel Makro Görünüm: 2019-2020” başlıklı raporda Türkiye’nin haricî şoklara karşı hassas ve kırılgan olmaya devam ettiği vurgulanıyor.
Moody’s Türkiye ve Arjantin’in maruz kalacağı yeni krizi, “sert küçülme” şeklinde diplomatik bir lisanla ifade etti.
2018’in ilk 6 ayında yüzde 6,2 büyüyen Türkiye ekonomisinin seneyi yüzde 1,5 büyüme ile kapatabileceğini kaydeden Moody’s’e göre Türkiye 2019’da yüzde 2 daralacak.
Bu da demek oluyor ki Türkiye 2018 3’üncü çeyrekten itibaren resesyona (durgunluğa) girdi. 2019’un ilk yarısını da içine alacak bir daralmaya maruz kalacak ekonomi.
Esasında kapasite kullanım oranları, dayanıklı mamül, taşıt ve konut satışlarındaki sert düşüşler ekonomide “eksiye” geçildiğini gösteriyor.
TÜRKİYE, ALMANYA’NIN 12 KATI FAİZLE BORÇLANIYOR
Hükûmete sorsanız muhteşem bir toparlanma ve dengelenme var. Hazine 8 Kasım’da ABD, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere yabancı piyasalardan 1,5 milyar euro borçlandı.
Geçen sene yüzde 11 seviyesine gerileyen Hazine’nin 2 senelik tahvil faizi eylül sonunda yüzde 28’in eşiğinden döndü.
8 sene vadeli euro tahvilin (eurobond) faizi yüzde 5,25. Oysa 10 yıllık tahvil için Almanya sadece yüzde 0,45 faiz ödüyor.
Her sene 40 milyar bütçe fazlası veren, cari fazlası 200 milyar euroyu bulan dünyanın 4’üncü büyük ekonomisine nazaran 12 kat daha maliyetli bir borçlanmayı bile “muhteşem” diye takdim edebilen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı pusula olarak kabul edenler pastırma yazının keyfini sürebilir.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı kontenjanından Hazine’nin başına geçen Albayrak’a hatırlatayım: Türkiye geçen sene aynı vadede borcu yüzde 3,3 faiz ödeyerek alabiliyordu.
O gün iktidarda yine kendileri vardı. Sadece şu an oturduğu koltukta Mehmet Şimşek vardı.
Hazine’nin maliyetinin bir senede yüzde 55 artmasının sebepleri uzakta değil. Ahval-i umumî, “Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz.” sözünü hatırlatıyor.
İSTANBUL FİNANS MERKEZİNDE İNŞAAT DURDU
“İstanbul’u finans merkezi yapacağız.” diye yola çıkanlar daha binaların inşaatını bile bitiremeden havlu attı.
16 senede binaları bile bitmeyen bir merkezin dünyanın finans merkezine dönüşme ihtimali var mı? Projenin ilk günden itibaren birilerine rant sağlamaktan başka bir mahiyeti yoktu ki!
İhaleyi Ali Ağaoğlu kazanmıştı. Şantiyeyi kapatan Ağaoğlu, “Diğer firmalar hızıma yetişemedi. Ben de inşaatı durdurdum.” fıkrasını anlattı herkese.
Hikâyeyi duyan bastı kahkahayı. Nasıl olsa kamu bankaları var. Üstelik Emlak Konut müflis müteahhitleri kurtaracak.
Ağaoğlu anlatsın hep beraber gülelim.
[Semih Ardıç] 9.11.2018 [TR724]
Günümüzdeki problemlerin şokuyla İslam medeniyetlerine bakış [Prof. Dr. Osman Şahin]
İslam tarihinin her döneminde zuhur eden zalimler karşısında gerçek ulü’l-emr olan hakikat kahramanları dik duruş sergilemiş ve hakkın müdafileri olmuşlardır. Peygamberlerle temsil edilen zalimler ve zulümleri karşısında verilen hak mücadelesi, Efendimiz (sav)’den sonra günümüze kadar bu peygamber varisleri eliyle devam etmiştir.
İslam tarihinde böyle zalimler belirli zamanlarda vucuda gelmiş ve ümmet için ciddi imtihan vesilesi olmuşlardır. Bu olaylara bir adeti ilahi olarak da bakılabilir. Hak yolun yolcuları belirli aralıklarla bu zalimler, tiranlar ve diktatörler eliyle imtihana tabii tutularak bir taraftan samimiyetleri test edilirken bir taraftan da başa gelen bela ve musibetler, bu hak erlerinin safiyetlerinin arttırılması adına birer katalizör görevi görerek, Allah’a (cc) giden yolda hakiki tevhide ulaşmaları adına vesile olmuşlardır. Bu hakikatı ifade eden şu söz ne kadar manidardır: “Tarih boyunca her Musa’nın karşısında bir firavun olmuştur”. Günümüzde de olduğu gibi Allah (cc) her zaman peygamber yolunun temsilcileri olan Musa’ların karşısına dalaleti temsil eden firavunları çıkarmıştır.
Bugün yakalanan her türlü başarıda tarih boyunca gelmiş medeniyetlerin katkısı vardır…
Fakat İslam tarihi sadece bu yaşanan olaylardan ibaret değildir. Bütün bu mücadeleler yaşanırken bir taraftan da müslümanlar eliyle çok parlak medeniyetler inşa edilmiştir. Medeniyet adına bulundukları çağın çok ilerisinde başarılara imza atmışlardır. Dünyanın hiç bir yerinde görülemeyen bir adalet sistemi teessüs etmişlerdir. Günümüz dünyasında ulaşılan medeniyetin temelleri daha o zamanda atılmıştır. Her ne kadar islam medeniyeti söz konusu olduğunda bu yapılan büyük katkı bazıları tarafından inkar edilerek görmezlikten gelinse de, Avrupa’nın gerçekleştirdiği rönesansda o dönemdeki islam dünyasından aldıkları ivmenin etkisi çok büyük olmuştur.
Beşer bugünkü ilmi seviyeye tarih boyunca elde edilen bilgilerin teraküm ede ede günümüze kadar gelmesiyle ulaşmıştır. Bugün insanlığın yakaladığı seviyeyi sadece batıya vermek hakikata karşı işlenen bir zulüm ve insafsızlık olacaktır. Günümüzde, ulaşılan her alandaki başarılarda, tarih boyunca gelmiş medeniyetlerin katkısı vardır. Dolayısıyla bu başarılar insanlığın ortak bir malı olarak kabul edilmelidir. Son asırlarda Batı’da çok büyük ilerlemeler kaydedilmiş olabilir. Fakat Batı dünyası bu inkişaflar için daha önceki doğu merkezli medeniyetler ile bunun uzantısı olarak Batı’da inşa edilen Endulus Emevi devletine çok şey borçludur.
Bu sırra binaen, Bediüzzaman Hazretleri kırda gezerlerken havada uçakları görünce çok sevinmiş ve “Bunlar benim nev’imin medarı iftiharı olan şeylerdir” demişlerdir. Kimin eli ile gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin her türlü muvaffakiyet bütün insanlar için iftihar vesilesi sayılmalıdır.
Maalesef bazı kesimler hep islam tarihindeki -belki realitenin de gereği olan- problemlere yoğunlaşmışlar ve bu inşa edilen parlak medeniyetleri görmezlikten gelmişlerdir. Günümüzde islamı hiç bir şekilde temsil etmeyen (edemeyen) devletlerde ve müslümanlarda görülen yanlışlıkları ve olumsuzlukarı İslam’a mal etmişler ve daha da ileri giderek bu yanlış yaklaşımları maalesef bütün islam tarihine de teşmil etmişlerdir. İslami medeniyetler ele alınırken hep zalimler ve bunların yaptığı zulümler üzerinde durmuşlardır.
Emevi, Abbasi ve Osmanlı’nın bir de fetih ve medeniyet tarihi vardır…
Yukarıda bahsi geçen önemli yanlışa Fethullah Gülen Hocaefendi “Değmez mi?!.” başlıklı Bamteli’nde
dikkat çekmiş ve çok önemli tesbitlerde bulunmuşlardır. Olumsuzlukları ele alırken güzellikleri görmezden gelmemek gerektiğini çok güzel ifade eden ve hadiselere bütüncül bakışın ve insafla yaklaşımın bir örneğini bu satırlarda takip edelim:
“Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir, mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.
Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık İbn Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar “yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.”
Emevinin kuruluşundan Osmanlının sonuna kadar geçen yaklaşık on üç asırlık uzun bir zaman diliminde yapılan onca harika işler bir kenara konmuş ve sadece olumsuzlukları konuşmak bir entelektüellik olarak algılanmışdır. Geçmişten ders almak için eleştirel bakış muhakkak faydalıdır ama bu aynı zamanda yapılan güzel şeylerle beraber ele alındığında doğru olacaktır. Muhaverelerimizde, geçmişimizde yapılan doğrular konuşulmaya başlandığında, olumsuzluklara düşen payın çok az olacağını söylemek herhalde hakperestlik ifadesi olsa gerektir.
Bu konuda da Fethullah Gülen Hocaefendi “Muhteşem Osmanlı ve Ecdâda Saygı” başlıklı bamtelinde Bediüzzaman hazretlerinin bir sözünü alarak konuyu çok güzel ifade etmektedir: “Hazreti Üstad’ın ifadeleriyle diyecek olursak, “Senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa, içinde boğulacaksın. Müteferrik zamanda istimal ettiğin sulfato gibi acı ilâçları bir günde birkaç kişi istimal etse, hepsini de öldürebilir.” İşte aynı bunun gibi, Osmanlı’nın bazı fertlerinin hataları herbiri tarafından işlenmiş ve farklı zamanlardaki kusurları toplanıp bir anda yapılmış gibi tasavvur edilirse, karşımıza çok çirkin bir tarih çıkabilir. Oysa, Osmanlı’nın bir de fetih ve medeniyet tarihi vardır. Fakat maalesef, zaaflarının esiri bazı kimseler, o yüce kâmetleri kendi seviyelerine indirirerek kendilerine mazeret uydurma ve kendi cürümlerini hafif gösterme psikolojisinin de tesiriyle yalan yanlış tasvirlerde bulunuyorlar.”
Mevzuya ışık tutması açısından bir de Ali Ünal Hoca’nın 17 Şubat 2016 tarihli “Din, Bilim, Tarih, Hz. Muaviye ve Emevîler” başlıklı yazısından da bir alıntı yapalım: “Sebepler açısından, Kur’ân’ın korunup bugünlere gelmesinde en büyük paylardan biri Hz. Osman’ındır (r.a.). Hz. Muaviye (r.a.), kapılardan bir kapıdır; kırıldığı anda daha nelerin çökeceği kestirilemez. Tarih siyasî hadiselerden, Emevîler, Yezid ve II. Velid gibi “herif”lerden ibaret değildir. Mısır dışında bütün Kuzey Afrika, Türkmenistan, Tacikiskan ve Afganistan havzası Çin’e kadar Emevîlerle İslâm dairesine girdi ve İslâm, Sahabe ve Emevîlerle girdiği yerlerden (İspanya hariç) bir daha çıkarılamadı. Demek, samimîlerdi. Dünyaya 8 asır Endülüs medeniyetini Emevîler hediye etti. Evet, Emevîler, milyonlarca insanın imanına, İslâm’ına sebep olmanın sevabına sahiptir. Sevapları da, inşallah hatalarına galiptir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 9.11.2018 [TR724]
İslam tarihinde böyle zalimler belirli zamanlarda vucuda gelmiş ve ümmet için ciddi imtihan vesilesi olmuşlardır. Bu olaylara bir adeti ilahi olarak da bakılabilir. Hak yolun yolcuları belirli aralıklarla bu zalimler, tiranlar ve diktatörler eliyle imtihana tabii tutularak bir taraftan samimiyetleri test edilirken bir taraftan da başa gelen bela ve musibetler, bu hak erlerinin safiyetlerinin arttırılması adına birer katalizör görevi görerek, Allah’a (cc) giden yolda hakiki tevhide ulaşmaları adına vesile olmuşlardır. Bu hakikatı ifade eden şu söz ne kadar manidardır: “Tarih boyunca her Musa’nın karşısında bir firavun olmuştur”. Günümüzde de olduğu gibi Allah (cc) her zaman peygamber yolunun temsilcileri olan Musa’ların karşısına dalaleti temsil eden firavunları çıkarmıştır.
Bugün yakalanan her türlü başarıda tarih boyunca gelmiş medeniyetlerin katkısı vardır…
Fakat İslam tarihi sadece bu yaşanan olaylardan ibaret değildir. Bütün bu mücadeleler yaşanırken bir taraftan da müslümanlar eliyle çok parlak medeniyetler inşa edilmiştir. Medeniyet adına bulundukları çağın çok ilerisinde başarılara imza atmışlardır. Dünyanın hiç bir yerinde görülemeyen bir adalet sistemi teessüs etmişlerdir. Günümüz dünyasında ulaşılan medeniyetin temelleri daha o zamanda atılmıştır. Her ne kadar islam medeniyeti söz konusu olduğunda bu yapılan büyük katkı bazıları tarafından inkar edilerek görmezlikten gelinse de, Avrupa’nın gerçekleştirdiği rönesansda o dönemdeki islam dünyasından aldıkları ivmenin etkisi çok büyük olmuştur.
Beşer bugünkü ilmi seviyeye tarih boyunca elde edilen bilgilerin teraküm ede ede günümüze kadar gelmesiyle ulaşmıştır. Bugün insanlığın yakaladığı seviyeyi sadece batıya vermek hakikata karşı işlenen bir zulüm ve insafsızlık olacaktır. Günümüzde, ulaşılan her alandaki başarılarda, tarih boyunca gelmiş medeniyetlerin katkısı vardır. Dolayısıyla bu başarılar insanlığın ortak bir malı olarak kabul edilmelidir. Son asırlarda Batı’da çok büyük ilerlemeler kaydedilmiş olabilir. Fakat Batı dünyası bu inkişaflar için daha önceki doğu merkezli medeniyetler ile bunun uzantısı olarak Batı’da inşa edilen Endulus Emevi devletine çok şey borçludur.
Bu sırra binaen, Bediüzzaman Hazretleri kırda gezerlerken havada uçakları görünce çok sevinmiş ve “Bunlar benim nev’imin medarı iftiharı olan şeylerdir” demişlerdir. Kimin eli ile gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin her türlü muvaffakiyet bütün insanlar için iftihar vesilesi sayılmalıdır.
Maalesef bazı kesimler hep islam tarihindeki -belki realitenin de gereği olan- problemlere yoğunlaşmışlar ve bu inşa edilen parlak medeniyetleri görmezlikten gelmişlerdir. Günümüzde islamı hiç bir şekilde temsil etmeyen (edemeyen) devletlerde ve müslümanlarda görülen yanlışlıkları ve olumsuzlukarı İslam’a mal etmişler ve daha da ileri giderek bu yanlış yaklaşımları maalesef bütün islam tarihine de teşmil etmişlerdir. İslami medeniyetler ele alınırken hep zalimler ve bunların yaptığı zulümler üzerinde durmuşlardır.
Emevi, Abbasi ve Osmanlı’nın bir de fetih ve medeniyet tarihi vardır…
Yukarıda bahsi geçen önemli yanlışa Fethullah Gülen Hocaefendi “Değmez mi?!.” başlıklı Bamteli’nde
dikkat çekmiş ve çok önemli tesbitlerde bulunmuşlardır. Olumsuzlukları ele alırken güzellikleri görmezden gelmemek gerektiğini çok güzel ifade eden ve hadiselere bütüncül bakışın ve insafla yaklaşımın bir örneğini bu satırlarda takip edelim:
“Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir, mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.
Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık İbn Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar “yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.”
Emevinin kuruluşundan Osmanlının sonuna kadar geçen yaklaşık on üç asırlık uzun bir zaman diliminde yapılan onca harika işler bir kenara konmuş ve sadece olumsuzlukları konuşmak bir entelektüellik olarak algılanmışdır. Geçmişten ders almak için eleştirel bakış muhakkak faydalıdır ama bu aynı zamanda yapılan güzel şeylerle beraber ele alındığında doğru olacaktır. Muhaverelerimizde, geçmişimizde yapılan doğrular konuşulmaya başlandığında, olumsuzluklara düşen payın çok az olacağını söylemek herhalde hakperestlik ifadesi olsa gerektir.
Bu konuda da Fethullah Gülen Hocaefendi “Muhteşem Osmanlı ve Ecdâda Saygı” başlıklı bamtelinde Bediüzzaman hazretlerinin bir sözünü alarak konuyu çok güzel ifade etmektedir: “Hazreti Üstad’ın ifadeleriyle diyecek olursak, “Senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa, içinde boğulacaksın. Müteferrik zamanda istimal ettiğin sulfato gibi acı ilâçları bir günde birkaç kişi istimal etse, hepsini de öldürebilir.” İşte aynı bunun gibi, Osmanlı’nın bazı fertlerinin hataları herbiri tarafından işlenmiş ve farklı zamanlardaki kusurları toplanıp bir anda yapılmış gibi tasavvur edilirse, karşımıza çok çirkin bir tarih çıkabilir. Oysa, Osmanlı’nın bir de fetih ve medeniyet tarihi vardır. Fakat maalesef, zaaflarının esiri bazı kimseler, o yüce kâmetleri kendi seviyelerine indirirerek kendilerine mazeret uydurma ve kendi cürümlerini hafif gösterme psikolojisinin de tesiriyle yalan yanlış tasvirlerde bulunuyorlar.”
Mevzuya ışık tutması açısından bir de Ali Ünal Hoca’nın 17 Şubat 2016 tarihli “Din, Bilim, Tarih, Hz. Muaviye ve Emevîler” başlıklı yazısından da bir alıntı yapalım: “Sebepler açısından, Kur’ân’ın korunup bugünlere gelmesinde en büyük paylardan biri Hz. Osman’ındır (r.a.). Hz. Muaviye (r.a.), kapılardan bir kapıdır; kırıldığı anda daha nelerin çökeceği kestirilemez. Tarih siyasî hadiselerden, Emevîler, Yezid ve II. Velid gibi “herif”lerden ibaret değildir. Mısır dışında bütün Kuzey Afrika, Türkmenistan, Tacikiskan ve Afganistan havzası Çin’e kadar Emevîlerle İslâm dairesine girdi ve İslâm, Sahabe ve Emevîlerle girdiği yerlerden (İspanya hariç) bir daha çıkarılamadı. Demek, samimîlerdi. Dünyaya 8 asır Endülüs medeniyetini Emevîler hediye etti. Evet, Emevîler, milyonlarca insanın imanına, İslâm’ına sebep olmanın sevabına sahiptir. Sevapları da, inşallah hatalarına galiptir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 9.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Fişleme sanatının kısa tarihi [Mehmet Yıldız]
15 Ağustos 2013 tarihinde CHP milletvekillerinin fişlendiğine ilişkin bir soru üzerine bizim fişleme gibi bir sanatımız yok demişti Erdoğan. Bu konuşmayı aktardığım Ankaralı bir arkadaşım gülmüş ve “sen öyle san; şu aralar MİT’in tek işi cemaatçileri fişlemek” demişti. Daha o günlerde Mehmet Baransu’nun “Gülen’i bitirme planı 2004 MGK’da alındı” haberi yayınlanmamıştı.
Biraz geriye gidelim. Hürriyet gazetesi yazarı Şükrü Küçükşahin’in 13 Şubat 2012 tarihli yazısından öğrendiğimize göre 2010’da MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan göreve geldikten bir süre sonra ziyaret ettiği önemli bir ismin, “Gülen Cemaati devlette örgütleniyor iddiaları var” sözüne, “Paralel bir örgütlenmeye devlet içinde izin vermemek ana görevimiz.” yanıtını vermişti.
Tam da o günlerde MİT’in cemaati fişlediği iddiaları yazılmaya başlandı. O zaman Taraf’ta yazan Emre Uslu bu iddiayı dile getirirken yandaş mahalle bütün gücüyle bunu yalanlıyor, Uslu’yu fitnecilikle suçluyordu. Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan, (Yasin Doğan müstearıyla) 15 Şubat 2012’de kaleme aldığı yazıda “AK Parti ile Gülen cemaati arasında hiçbir zaman bir çatışma ve çekişme yaşanmamıştır, bundan sonra da yaşanmayacaktır.” diyordu.
Gelişmeler Yalçın Akdoğan’ı yalancı, Emre Uslu’yu haklı çıkardı. Sonraki aylarda AKP ile Gülen Cemaati arasındaki gerginlik artarak devam etti. Bunda Erdoğan’ın Medya İmamı Serhat Albayrak kontrolündeki tetikçi internet siteleriyle, şimdilerde bakanlık koltuğunda oturan Mustafa Varank’a bağlı trollerin büyük katkısı oldu.
2013’te patlak veren Gezi Parkı Olayları, Erdoğan’a ilk defa koltuğunu kaybetme korkusunu hissettirdi. Gezi Parkı Olaylarının Cemaat tarafından planlanıp organize edildiğine inanması, O’nun gerçeklikten ne kadar koptuğunun da ilk belirtisiydi.
Ardından dershane krizi patlak verdi. Cemaatin insan ve para kaynağı olarak gördüğü dershanelerin kapatılması için başlatılan çalışma, Gülen Cemaatiyle AKP’yi karşı karşıya getirdi. O güne kadar el altından Cemaat’i eleştiren Erdoğan ilk defa kamuoyu önünde eleştirmeye başladı. İki taraftan da sorunu suhuletle çözme taraftarı isimler kavganın büyümesini önlemeye çalışıyordu. Ancak Erdoğan’ın Cemaat’e diz çöktürme kararlılığı bütün çabaları sonuçsuz bıraktı.
Birkaç ay sonra patlayan 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, Erdoğan’a beklediği fırsatı verdi. Operasyonun “seçilmiş hükümete karşı yapılmış bir darbe” olduğunu iddia eden Erdoğan, cemaate karşı amansız bir savaş başlattı. Bir gecede 40 bin polis sürgün edildi. Hâkim ve savcılar görevlerinden alındı.
Cemaatin o günlerdeki en büyük naifliği, ülkenin bir hukuk devleti olduğunu sanmasıydı. 17 Aralık’ın Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın hukuksuz bir emrini yerine getirmekte nazlanan bir bürokrata “biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız…” demesi iktidarın yapabileceklerinin sınırı olmadığını gösteriyordu.
Ne zaman başladığı bilinmez ama eldeki fişleme listeleri işte bu dönemde çok işe yaradı. İktidar kısa sürede bütün bürokrasiyi alt üst ederek, Cemaat’e selam vermiş kim varsa hepsini tasfiye etti. Hükümetin 2014 ve 2015 yıllarında öncelikli icraatı, fişleme listeleri üzerinden bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi atmak ve tasfiye edilen bürokratların yerlerine yandaşlarını atamakla geçti. Sorun şu ki sürgün edilen bürokrat buharlaşmıyordu. Örneğin, İstanbul’dan Şırnak’a “sürülen” bir polis, hâkim, savcı, kaymakam veya herhangi bir kamu görevlisi orada da görevine devam ediyordu. Öyle bir şey olmalıydı ki hepsi adeta buharlaşmalıydı. İşte 15 Temmuz, iktidara bu fırsatı altın tepsi içinde sundu.
15 Temmuz gecesi uçaklar havada uçuşurken toplanan HSYK, anında darbecilerin kim olduğunu “tespit ederek” 2 Anayasa Mahkemesi, 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi ve 2 bin 745 hâkim ve savcı hakkında gözaltı kararı çıktı. Yine 15 Temmuz’dan 3 gün önce gözaltına alınacak gazetecilerin listesi ve ev adresleri hazırlandı. Birkaç gün sonra ilan edilecek OHAL ve bu dönemde yayınlanan OHAL kararnameleri Türkiye Cumhuriyeti’ni yerle bir etti. Bütün kamu kurumları, iktidarın gözüne girebilmek için amansız bir cadı avı başlattı. Listeler havada uçuşuyordu.
Üstüne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tanıdığınız F..öcüleri ifşa edin, bu bir vatanseverlik borcudur” deyince koca bir ülke tımarhaneye döndü. İşyerinde gıcık kaptığı arkadaşını ihbar edenlerden tutun da oğlunu, eşini, komşusunu ihbar eden deliler ülkesi!
Erdoğan başbakanken adı Bimer’di, sonra Cimer oldu. Canı sıkılan birisi, canını sıkan biri olursa bir telefonla, bir maille ya da bir mektupla Cimer’e başvurup “Bu adam F…öcü…” demesi yeterli. Kürtaj Dede’nin “ararım 155’i, aldırırım seni… hain!” demesi gibi… Bu ihbarı alıp da gereğini yapmayan polis, hâkim veya savcı (aynı suçlamaya maruz kalmamak için) derhal gözaltı işlemini yapıyor, şahsı cezaevine gönderiyor. Bu şekilde ihbar edilen biri cemaatle bir ilişkisi yoksa bile derdini anlatıncaya kadar en az 4-5 ay hapiste kalıyor.
Geçen Nisan ayında 4 kişiyi silahla öldüren Eskişehir Osmangazi Üniversitesi araştırma görevlisi Volkan Bayar, bu konuda çarpıcı bir örnek: Cumhurbaşkanı’nın “ihbar edin” talimatını yerine getirip birlikte görev yaptığı 102 akademisyeni Gülenci diye ihbar eden Volkan Bayar, bu yüzden bazılarının hapse girmesine neden olmuş. İhbarların çoğu asılsız çıkınca bu defa mağdurlar tarafından mahkemeye verilmiş. Tabi mahkemede iddialarını ispat edemeyince işler tersine dönmüş. Sonrasını biliyorsunuz. Bu olay, 4 akademisyenin vahşice katledilerek hayatını kaybetmesine neden oldu. Bunun gibi yüzlerce facia yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak…
Bu tür ihbarlar artık bir havuzda toplanıyor. Kimin devletle bir işi olursa önce o havuza bakılıyor. 676 sayılı KHK ile devlet memurluğuna alınacaklar kişiler, artık ‘güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması’ndan geçmek zorunda.
Sizin Cemaat’le irtibatınız olmaması yetmez. Aileden, yakın veya uzak akrabadan birinin de ilişkisinin olmaması lazım. Bu şekilde bakıldığında Türkiye’de Gülen Cemaatiyle yolu kesişmemiş kimseyi bulamazsınız. İşte burada parti devreye giriyor. Geçmişte Cemaat’le ne ölçüde ilişkisi olduğu önemli değil. Eğer bugün o şahıs parti tarafından tezkiye ediliyorsa, pir ü pak sayılır ve bütün imkanlar önüne serilebilir demektir. İşte bu yüzden artık AKP teşkilatlarından referansı olmayan birinin devletle bir işini çözebilmesi imkânsız hale geldi.
En son örnek tıp fakültesi mezunlarına doktor olabilmek için getirilen güvenlik soruşturması şartı oldu. Düşünün, 6 yıl tıp okuyorsunuz, üstüne yıllarınızı verip ihtisas yapıyorsunuz… Güvenlik soruşturmasını geçemediğiniz için doktorluk yapamıyorsunuz. Hakkınızda bir soruşturma ya da mahkeme kararı olması da gerekmiyor. Yıllardır sağlık sektöründe doktor yetersizliği nedeniyle Yunanistan’dan veya İran’dan doktor ithal edilmesi gündemdeyken sizin doktorluk yapmanızın engellenmesi neyle izah edilebilir?
Bugün Türkiye’nin yarısı bu durumdan memnun. Çünkü devlette kolayca iş bulabiliyor. İhale alabiliyor. Kredi bulabiliyor. Vadesi gelmiş borçlarını bir referansla öteleyebiliyor. Komşusunun evine düşen yangının dumanları yükselirken o kazanımlarının tadını çıkarıyor. Bugün iktidar nimetlerinden yararlanan bu kitleyi, iktidar değiştiğinde pek iyi bir akıbet beklemiyor. Daha geçenlerde bir tanesi “hesap günü gelecek ve sizi mağdur edeceğiz” diye bugünün yandaşlarını tehdit etti.
Geçen haftaki yazısında Büyük birader sizin dostunuz olamaz diyen Tr724 yazarı Yavuz Altun, her AKP’linin kulağına küpe olması gereken şu satırları yazdı: Bugün AKP’liler Erdoğan’ın liderliğindeki devletin onların “dostu” olduğunu düşünüyor fakat aynı zamanda banka harcamalarından telefon konuşmalarına, internetteki aktivitelerinden nerede ne kadar zaman geçirdiklerine kadar her türlü bilginin son 5 yılda çıkarılan MİT ve Bilgi Teknolojileri Kurumu yasalarıyla o sevdikleri devletin elinde olduğunu unutuyor. Bu bilgileri devlet içindeki kişilerin rahatlıkla şirketlere para karşılığı satabileceğini yahut polisin ya da MİT’in istedikleri anda vatandaşların tepesine çökebileceğini ise ancak başlarına geldiğinde anlayacak durumdalar.
Son sözümüz de ihbarcılara…
BİMER, CİMER vb. yerlere isminizin gizli tutulması kaydıyla yaptığınız ihbarlar ileride başınızı ağrıtabilir. Çünkü bu dönemde o isimlerin gizli tutulma olasılığı çok düşük. Aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi memurların özensizliği yüzünden gizli kaldığını zannettiğiniz isminiz ifşa olabileceği gibi, devran döndüğünde gizli tanıkların asılsız ihbarlar yüzünden başlarının ağrıyacağı kesin gibi görünüyor. Aynı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’ndeki Volkan Bayar’ın başına gelenler sizin de başınıza gelebilir. Bizden söylemesi.
[Mehmet Yıldız] 9.11.2018 [TR724]
Biraz geriye gidelim. Hürriyet gazetesi yazarı Şükrü Küçükşahin’in 13 Şubat 2012 tarihli yazısından öğrendiğimize göre 2010’da MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan göreve geldikten bir süre sonra ziyaret ettiği önemli bir ismin, “Gülen Cemaati devlette örgütleniyor iddiaları var” sözüne, “Paralel bir örgütlenmeye devlet içinde izin vermemek ana görevimiz.” yanıtını vermişti.
Tam da o günlerde MİT’in cemaati fişlediği iddiaları yazılmaya başlandı. O zaman Taraf’ta yazan Emre Uslu bu iddiayı dile getirirken yandaş mahalle bütün gücüyle bunu yalanlıyor, Uslu’yu fitnecilikle suçluyordu. Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan, (Yasin Doğan müstearıyla) 15 Şubat 2012’de kaleme aldığı yazıda “AK Parti ile Gülen cemaati arasında hiçbir zaman bir çatışma ve çekişme yaşanmamıştır, bundan sonra da yaşanmayacaktır.” diyordu.
Gelişmeler Yalçın Akdoğan’ı yalancı, Emre Uslu’yu haklı çıkardı. Sonraki aylarda AKP ile Gülen Cemaati arasındaki gerginlik artarak devam etti. Bunda Erdoğan’ın Medya İmamı Serhat Albayrak kontrolündeki tetikçi internet siteleriyle, şimdilerde bakanlık koltuğunda oturan Mustafa Varank’a bağlı trollerin büyük katkısı oldu.
2013’te patlak veren Gezi Parkı Olayları, Erdoğan’a ilk defa koltuğunu kaybetme korkusunu hissettirdi. Gezi Parkı Olaylarının Cemaat tarafından planlanıp organize edildiğine inanması, O’nun gerçeklikten ne kadar koptuğunun da ilk belirtisiydi.
Ardından dershane krizi patlak verdi. Cemaatin insan ve para kaynağı olarak gördüğü dershanelerin kapatılması için başlatılan çalışma, Gülen Cemaatiyle AKP’yi karşı karşıya getirdi. O güne kadar el altından Cemaat’i eleştiren Erdoğan ilk defa kamuoyu önünde eleştirmeye başladı. İki taraftan da sorunu suhuletle çözme taraftarı isimler kavganın büyümesini önlemeye çalışıyordu. Ancak Erdoğan’ın Cemaat’e diz çöktürme kararlılığı bütün çabaları sonuçsuz bıraktı.
Birkaç ay sonra patlayan 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, Erdoğan’a beklediği fırsatı verdi. Operasyonun “seçilmiş hükümete karşı yapılmış bir darbe” olduğunu iddia eden Erdoğan, cemaate karşı amansız bir savaş başlattı. Bir gecede 40 bin polis sürgün edildi. Hâkim ve savcılar görevlerinden alındı.
Cemaatin o günlerdeki en büyük naifliği, ülkenin bir hukuk devleti olduğunu sanmasıydı. 17 Aralık’ın Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın hukuksuz bir emrini yerine getirmekte nazlanan bir bürokrata “biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız…” demesi iktidarın yapabileceklerinin sınırı olmadığını gösteriyordu.
Ne zaman başladığı bilinmez ama eldeki fişleme listeleri işte bu dönemde çok işe yaradı. İktidar kısa sürede bütün bürokrasiyi alt üst ederek, Cemaat’e selam vermiş kim varsa hepsini tasfiye etti. Hükümetin 2014 ve 2015 yıllarında öncelikli icraatı, fişleme listeleri üzerinden bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi atmak ve tasfiye edilen bürokratların yerlerine yandaşlarını atamakla geçti. Sorun şu ki sürgün edilen bürokrat buharlaşmıyordu. Örneğin, İstanbul’dan Şırnak’a “sürülen” bir polis, hâkim, savcı, kaymakam veya herhangi bir kamu görevlisi orada da görevine devam ediyordu. Öyle bir şey olmalıydı ki hepsi adeta buharlaşmalıydı. İşte 15 Temmuz, iktidara bu fırsatı altın tepsi içinde sundu.
15 Temmuz gecesi uçaklar havada uçuşurken toplanan HSYK, anında darbecilerin kim olduğunu “tespit ederek” 2 Anayasa Mahkemesi, 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi ve 2 bin 745 hâkim ve savcı hakkında gözaltı kararı çıktı. Yine 15 Temmuz’dan 3 gün önce gözaltına alınacak gazetecilerin listesi ve ev adresleri hazırlandı. Birkaç gün sonra ilan edilecek OHAL ve bu dönemde yayınlanan OHAL kararnameleri Türkiye Cumhuriyeti’ni yerle bir etti. Bütün kamu kurumları, iktidarın gözüne girebilmek için amansız bir cadı avı başlattı. Listeler havada uçuşuyordu.
Üstüne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tanıdığınız F..öcüleri ifşa edin, bu bir vatanseverlik borcudur” deyince koca bir ülke tımarhaneye döndü. İşyerinde gıcık kaptığı arkadaşını ihbar edenlerden tutun da oğlunu, eşini, komşusunu ihbar eden deliler ülkesi!
Erdoğan başbakanken adı Bimer’di, sonra Cimer oldu. Canı sıkılan birisi, canını sıkan biri olursa bir telefonla, bir maille ya da bir mektupla Cimer’e başvurup “Bu adam F…öcü…” demesi yeterli. Kürtaj Dede’nin “ararım 155’i, aldırırım seni… hain!” demesi gibi… Bu ihbarı alıp da gereğini yapmayan polis, hâkim veya savcı (aynı suçlamaya maruz kalmamak için) derhal gözaltı işlemini yapıyor, şahsı cezaevine gönderiyor. Bu şekilde ihbar edilen biri cemaatle bir ilişkisi yoksa bile derdini anlatıncaya kadar en az 4-5 ay hapiste kalıyor.
Geçen Nisan ayında 4 kişiyi silahla öldüren Eskişehir Osmangazi Üniversitesi araştırma görevlisi Volkan Bayar, bu konuda çarpıcı bir örnek: Cumhurbaşkanı’nın “ihbar edin” talimatını yerine getirip birlikte görev yaptığı 102 akademisyeni Gülenci diye ihbar eden Volkan Bayar, bu yüzden bazılarının hapse girmesine neden olmuş. İhbarların çoğu asılsız çıkınca bu defa mağdurlar tarafından mahkemeye verilmiş. Tabi mahkemede iddialarını ispat edemeyince işler tersine dönmüş. Sonrasını biliyorsunuz. Bu olay, 4 akademisyenin vahşice katledilerek hayatını kaybetmesine neden oldu. Bunun gibi yüzlerce facia yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak…
Bu tür ihbarlar artık bir havuzda toplanıyor. Kimin devletle bir işi olursa önce o havuza bakılıyor. 676 sayılı KHK ile devlet memurluğuna alınacaklar kişiler, artık ‘güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması’ndan geçmek zorunda.
Sizin Cemaat’le irtibatınız olmaması yetmez. Aileden, yakın veya uzak akrabadan birinin de ilişkisinin olmaması lazım. Bu şekilde bakıldığında Türkiye’de Gülen Cemaatiyle yolu kesişmemiş kimseyi bulamazsınız. İşte burada parti devreye giriyor. Geçmişte Cemaat’le ne ölçüde ilişkisi olduğu önemli değil. Eğer bugün o şahıs parti tarafından tezkiye ediliyorsa, pir ü pak sayılır ve bütün imkanlar önüne serilebilir demektir. İşte bu yüzden artık AKP teşkilatlarından referansı olmayan birinin devletle bir işini çözebilmesi imkânsız hale geldi.
En son örnek tıp fakültesi mezunlarına doktor olabilmek için getirilen güvenlik soruşturması şartı oldu. Düşünün, 6 yıl tıp okuyorsunuz, üstüne yıllarınızı verip ihtisas yapıyorsunuz… Güvenlik soruşturmasını geçemediğiniz için doktorluk yapamıyorsunuz. Hakkınızda bir soruşturma ya da mahkeme kararı olması da gerekmiyor. Yıllardır sağlık sektöründe doktor yetersizliği nedeniyle Yunanistan’dan veya İran’dan doktor ithal edilmesi gündemdeyken sizin doktorluk yapmanızın engellenmesi neyle izah edilebilir?
Bugün Türkiye’nin yarısı bu durumdan memnun. Çünkü devlette kolayca iş bulabiliyor. İhale alabiliyor. Kredi bulabiliyor. Vadesi gelmiş borçlarını bir referansla öteleyebiliyor. Komşusunun evine düşen yangının dumanları yükselirken o kazanımlarının tadını çıkarıyor. Bugün iktidar nimetlerinden yararlanan bu kitleyi, iktidar değiştiğinde pek iyi bir akıbet beklemiyor. Daha geçenlerde bir tanesi “hesap günü gelecek ve sizi mağdur edeceğiz” diye bugünün yandaşlarını tehdit etti.
Geçen haftaki yazısında Büyük birader sizin dostunuz olamaz diyen Tr724 yazarı Yavuz Altun, her AKP’linin kulağına küpe olması gereken şu satırları yazdı: Bugün AKP’liler Erdoğan’ın liderliğindeki devletin onların “dostu” olduğunu düşünüyor fakat aynı zamanda banka harcamalarından telefon konuşmalarına, internetteki aktivitelerinden nerede ne kadar zaman geçirdiklerine kadar her türlü bilginin son 5 yılda çıkarılan MİT ve Bilgi Teknolojileri Kurumu yasalarıyla o sevdikleri devletin elinde olduğunu unutuyor. Bu bilgileri devlet içindeki kişilerin rahatlıkla şirketlere para karşılığı satabileceğini yahut polisin ya da MİT’in istedikleri anda vatandaşların tepesine çökebileceğini ise ancak başlarına geldiğinde anlayacak durumdalar.
Son sözümüz de ihbarcılara…
BİMER, CİMER vb. yerlere isminizin gizli tutulması kaydıyla yaptığınız ihbarlar ileride başınızı ağrıtabilir. Çünkü bu dönemde o isimlerin gizli tutulma olasılığı çok düşük. Aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi memurların özensizliği yüzünden gizli kaldığını zannettiğiniz isminiz ifşa olabileceği gibi, devran döndüğünde gizli tanıkların asılsız ihbarlar yüzünden başlarının ağrıyacağı kesin gibi görünüyor. Aynı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’ndeki Volkan Bayar’ın başına gelenler sizin de başınıza gelebilir. Bizden söylemesi.
[Mehmet Yıldız] 9.11.2018 [TR724]
Bir takımda tam 44 yıl: Guy Roux [Hasan Cücük]
Futbolda ateşten gömleği giyenlerin başında teknik adamlar gelir. Başarısız sonuçlarda fatura ilk onlara kesilir. Liglerin başlamasıyla hangi teknik adamın önce kovulacağı bahislere bile mevzu olur. Süper Lig’de bu sezon Rizespor, Aksisarspor, Erzurumspor, Kasımpaşa, Fenerbahçe, Sivasspor ve Alanyaspor teknik adam değişikliğine gitti. Aynı takımı birkaç yıl çalıştıran teknik adamları görmek artık hayal olmaya başladı. Futbol dünyasındaki bir isim var ki; aynı takımı tam 44 yıl çalıştırdı.
Futbol dünyasında uzun süreli görev yapan teknik adam deyince aklımıza ilk olarak Manchester United’in efsane manajeri Sir Alex Ferguson geldi. 1986’da United’di çalıştırmaya başlayan Ferguson, 27 yıl sonra 2013’te emekliye ayrıldı. Ferguson’dan sonra gözlerin çevrildiği isim 1996’dan itibaren Arsenal’de görev yapan Arsene Wenger oldu. Wenger’inde 22 yıl aradan sonra görevinden ayrılmasıyla görevinde çift haneli rakama ulaşan teknik adam görmek mümkün olmadı. Ferguson ve Wenger’i geride bırakan oysa bir teknik adam vardı ki; tam 44 yıl aynı takımı çalıştırdı. Dahası var; bu sıradan teknik adam sıradan bir takımı zirveye taşıdı. Türkiye’de futbol deyince akla hep 3 büyükler geldiği gibi en uzun süreli görev yapan teknik adam deyince Ferguson ve Wenger’in gelmesi de normal. Asıl anormal olan 44 yıl Auxerre’yi çalıştıran Guy Roux’un hatırlanmamasıdır.
Fransız teknik adam Guy Roux 18 Ekim 1938’de adının özdeştiği Auxerre yerine Colmar’da doğdu. O yıllarda Fransa futbolunun isimsiz bir takımı olan Auxerre’de 1951’de futbola başlayan Guy Roux, 1951-62 arasında formasını başlarıyla ıslattı. 1960 yılında gurbete yelken açıp İngiltere’nin Crystal Place takımına gitti. Bu ayrılık sadece 1 ay sürdü. İngiliz takımı Roux’u ‘beğenmeyince’ kürkçü dükkanına geri döndü. 1961’den itibaren ise 3. ligde mücadele eden Auxerre’de hem oyuncu hemde teknik adamdır. 1962 – 64 arasında ‘vatani görevini’ yapmak için yolu Almanya’da bulunan Fransız birliğine düşen Roux, burada da futboldan kopmaz. Askeri takımı çalıştıran Roux’un takımı, Almanya’da düzenlenen Fransız Garnizonlar Şampiyonası’nda kupayı kaldırır. Bu teknik adam olarak kazandığı ilk kupadır.
Sıradan bir takımın sıradan teknik adamı olarak göreve gelen Guy Roux, görevinin 19. yılında takımını nihayet Fransa Ligue 1’e taşıdığında takvim yaprakları 1980’i gösteriyordu. Roux, bugün bile birçok teknik adamın oynatmaya cesaret edemediği 4-3-3 sistemini benimseyen bir isimdi. Sadece görevinin son yılında arada bir 4-4-2 sistemiyle oyuncularını sahaya sürdü. Eric Cantona, Basili Boli, Laurent Blanc, Djibril Cisse ve Philippe Mexes gibi yıldızları futbol dünyasına kazandıran Roux 2000-01 sezonunda 1 yıl resmi izin kullanmak için ayrıldı. Ancak ayrılık kısa sürdü Mayıs 2001’de tekrar takımın başına döndü. Aynı yılın kasım ayında by-pass operasyonu geçirmesine rağmen, iyileşince tekrar eşofmanlarını giyip takımını yalnız bırakmadı. 50 bin nüfuslu küçük bir şehrin takımını 3. ligden alıp Ligue 1’e taşıyan Guy Roux takımını 1995 –96 sezonunda Fransa şampiyonluğuna taşıdı. Fransa Kupası’nı ise tam 4 kazandı.
Fransa’da genelde teknik adamlar 65 yaşına geldiğinde eşofmanlarını çıkarır. Yazılı olmayan bu kurala uyan Roux 44 sezon sonra 2005’de 54 yılını verdiği kulübü Auxerre ile yollarını ayırdı. Herkesin emekliliğin tadını çıkarmasını beklediği Guy Roux ilginç olduğu kadar inanılması güç bir karar vererek Lens takımıyla anlaştı.
Lens için Fransız futbolunun önemli isimleri Didier Deschamps ve Jean Pierre Papin gibi isimlerin adı geçerken, yaşlı kurt bu iki ismi geride bırakıp, eşofmanları tekrar giydi. Roux yaşını hiç sorun etmeyerek, ‘General De Gaulle benim yaşımdayken cumhurbaşkanı, Francois Mitterand ise benim yaşımda ilk kez cumhurbaşkanı seçilmişti. Ben neden yaşlı olayım’ diyerek yaşını gündeme getirenleri susturdu. Ancak Lens günleri oldukça kısa sürdü. 5 Haziran 2007’de sözleşme imzalayan Roux, takımın başında 4 resmi maça çıktıktan sonra 25 Ağustos’ta görevinden istifa etti. Auxerre’de istikrar abides olan Roux’un Lens’le kan uyuşmazlığı yaşadığı su götürmez bir gerçekti. Yaşının ilerlemesi, Auxerre’de kulübe alışması Lens günlerinin kısa sürmesini sağladı. Eşofmanlarını çıkardıktan sonra bir daha futbola dönmedi. Geride aynı kulübü 44 yıl çalıştırarak kırılması çok zor bir rekoru bıraktı.
[Hasan Cücük] 9.11.2018 [TR724]
Futbol dünyasında uzun süreli görev yapan teknik adam deyince aklımıza ilk olarak Manchester United’in efsane manajeri Sir Alex Ferguson geldi. 1986’da United’di çalıştırmaya başlayan Ferguson, 27 yıl sonra 2013’te emekliye ayrıldı. Ferguson’dan sonra gözlerin çevrildiği isim 1996’dan itibaren Arsenal’de görev yapan Arsene Wenger oldu. Wenger’inde 22 yıl aradan sonra görevinden ayrılmasıyla görevinde çift haneli rakama ulaşan teknik adam görmek mümkün olmadı. Ferguson ve Wenger’i geride bırakan oysa bir teknik adam vardı ki; tam 44 yıl aynı takımı çalıştırdı. Dahası var; bu sıradan teknik adam sıradan bir takımı zirveye taşıdı. Türkiye’de futbol deyince akla hep 3 büyükler geldiği gibi en uzun süreli görev yapan teknik adam deyince Ferguson ve Wenger’in gelmesi de normal. Asıl anormal olan 44 yıl Auxerre’yi çalıştıran Guy Roux’un hatırlanmamasıdır.
Fransız teknik adam Guy Roux 18 Ekim 1938’de adının özdeştiği Auxerre yerine Colmar’da doğdu. O yıllarda Fransa futbolunun isimsiz bir takımı olan Auxerre’de 1951’de futbola başlayan Guy Roux, 1951-62 arasında formasını başlarıyla ıslattı. 1960 yılında gurbete yelken açıp İngiltere’nin Crystal Place takımına gitti. Bu ayrılık sadece 1 ay sürdü. İngiliz takımı Roux’u ‘beğenmeyince’ kürkçü dükkanına geri döndü. 1961’den itibaren ise 3. ligde mücadele eden Auxerre’de hem oyuncu hemde teknik adamdır. 1962 – 64 arasında ‘vatani görevini’ yapmak için yolu Almanya’da bulunan Fransız birliğine düşen Roux, burada da futboldan kopmaz. Askeri takımı çalıştıran Roux’un takımı, Almanya’da düzenlenen Fransız Garnizonlar Şampiyonası’nda kupayı kaldırır. Bu teknik adam olarak kazandığı ilk kupadır.
Sıradan bir takımın sıradan teknik adamı olarak göreve gelen Guy Roux, görevinin 19. yılında takımını nihayet Fransa Ligue 1’e taşıdığında takvim yaprakları 1980’i gösteriyordu. Roux, bugün bile birçok teknik adamın oynatmaya cesaret edemediği 4-3-3 sistemini benimseyen bir isimdi. Sadece görevinin son yılında arada bir 4-4-2 sistemiyle oyuncularını sahaya sürdü. Eric Cantona, Basili Boli, Laurent Blanc, Djibril Cisse ve Philippe Mexes gibi yıldızları futbol dünyasına kazandıran Roux 2000-01 sezonunda 1 yıl resmi izin kullanmak için ayrıldı. Ancak ayrılık kısa sürdü Mayıs 2001’de tekrar takımın başına döndü. Aynı yılın kasım ayında by-pass operasyonu geçirmesine rağmen, iyileşince tekrar eşofmanlarını giyip takımını yalnız bırakmadı. 50 bin nüfuslu küçük bir şehrin takımını 3. ligden alıp Ligue 1’e taşıyan Guy Roux takımını 1995 –96 sezonunda Fransa şampiyonluğuna taşıdı. Fransa Kupası’nı ise tam 4 kazandı.
Fransa’da genelde teknik adamlar 65 yaşına geldiğinde eşofmanlarını çıkarır. Yazılı olmayan bu kurala uyan Roux 44 sezon sonra 2005’de 54 yılını verdiği kulübü Auxerre ile yollarını ayırdı. Herkesin emekliliğin tadını çıkarmasını beklediği Guy Roux ilginç olduğu kadar inanılması güç bir karar vererek Lens takımıyla anlaştı.
Lens için Fransız futbolunun önemli isimleri Didier Deschamps ve Jean Pierre Papin gibi isimlerin adı geçerken, yaşlı kurt bu iki ismi geride bırakıp, eşofmanları tekrar giydi. Roux yaşını hiç sorun etmeyerek, ‘General De Gaulle benim yaşımdayken cumhurbaşkanı, Francois Mitterand ise benim yaşımda ilk kez cumhurbaşkanı seçilmişti. Ben neden yaşlı olayım’ diyerek yaşını gündeme getirenleri susturdu. Ancak Lens günleri oldukça kısa sürdü. 5 Haziran 2007’de sözleşme imzalayan Roux, takımın başında 4 resmi maça çıktıktan sonra 25 Ağustos’ta görevinden istifa etti. Auxerre’de istikrar abides olan Roux’un Lens’le kan uyuşmazlığı yaşadığı su götürmez bir gerçekti. Yaşının ilerlemesi, Auxerre’de kulübe alışması Lens günlerinin kısa sürmesini sağladı. Eşofmanlarını çıkardıktan sonra bir daha futbola dönmedi. Geride aynı kulübü 44 yıl çalıştırarak kırılması çok zor bir rekoru bıraktı.
[Hasan Cücük] 9.11.2018 [TR724]
Ezan, İslâm’ın evrensel sembolüdür [Cemil Tokpınar]
Her gün minarelerden yükselen ezanı dinlerken gözyaşına boğuldunuz mu hiç? Hele bu kutlu çağrıyı işitince sevinçten uçup kurban keserek bayram ettiniz mi?
Çoğumuz için imkânsız bu. Çünkü ezana alıştık, onu kanıksadık, cazibesinden, ihtişamından, güzelliğinden uzaklaştık. Belki ezanı işitince duygulanıp ağlayan olur, ama kurban kesip bayram etmek hayli uzak bir ihtimal.
Ancak 16 Haziran 1950’de minarelerden ezan sesini duyanlar önce kulaklarına inanamadılar. “Acaba bir yanlışlık mı var?” diye dikkat kesildiler. Minarelerden, “Allahuekber, Allahuekber” sedaları yükseliyordu. Devamı olan, “Eşhedü enlâilâhe illâllah” gelmeye başlamış, 18 yıldır hasret kaldıkları ezana kavuşmuşlardı. Ezanı sonuna kadar adeta her kelimesini, her hecesini büyük bir özlemle dinlediler.
Genç ihtiyar, kadın erkek, hüzün ve sevinçle karışık duygu yoğunluğunu gözyaşlarıyla ifade ediyor, kimileri de şükür kurbanları keserek bu muhteşem günü kutluyordu. Özellikle yaşlı olanların, ezanın orijinal hâlini yıllarca dinleyip 18 yıllık Türkçe ezan işkencesine sabredenlerin sevinci bambaşkaydı.
Niçin bu tarihî olayı hatırlattım?
CHP milletvekili Öztürk Yılmaz, “Türkçe ezan okunsun, ben anlayayım” demiş. Sanki anlamak çok zor! Ve sanki ezan Türkçe olunca camiye gidip namaz kılacak!
Ülkenin asıl gündemi olan enflasyon, işsizlik, ekonomik durgunluk varken hiç kimsenin gündeminde olmayan Türkçe ezanı tartışmaya açması, iktidarı zora sokan önemli sorunları geri plana atmaya yarar. Böylece yolsuzlukları belgeleyen Sayıştay Raporundan tutun KHK’lı doktorlara özel sektörde çalışma yasağı getiren yasaya kadar birçok husus daha az konuşulmuş olur.
Ancak bir kere delinin biri kuyuya taş atmış bulundu. Atınca da Türkçe ezana evet diyenlerle hayır diyenler arasında tartışma başladı.
Ne yazık ki milletin şiddetle reddettiği Türkçe ezanı bugün hâlâ savunanları görünce bilhassa gençlere bu meselenin aslını ve tarihini hatırlatmak istedim.
Türkçe ezan nasıl başladı?
Türkçe ezanın hikâyesi 1931 yılının Aralık ayında başladı. Mustafa Kemal’in emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı. Kuran’ın Türkçe tercümesi ilk kez İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar tarafından okundu.
İlk Türkçe ezanı Fatih Camii’nde okuyan ise, Hafız Rifat Bey’di. Çalışmalar büyük bir hızla ilerliyordu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde İstanbullular yeni bir sürprizle karşılaştılar. Bu kez yer, Ayasofya Camiiydi ve sıra Türkçe Kur’an’la birlikte tekbir ve kamete gelmişti.
18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı aldığı emir üzerine ezanın Türkçe okunmasına karar verdiğini açıkladı. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kesin ve şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir genelge gönderildi.
Bu genelge tavizsiz ve acımasız bir şekilde uygulandı. Türkçe ezan ve kamet okumayanlar, işkence gördü, cezalandırıldı, hapsedildi, sürgüne gönderildi.
Ruhsuz ve tatsız cümleler
Ezanın Arapça cümleleri Türkçe ezanda şöyle düzenlenmişti:
Allahuekber: Tanrı uludur.
Eşhedüenlâilâheillâllah: Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
Eşhedüenne Muhammederresûlüllah: Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed.
Hayye alessalâh: Haydi namaza.
Hayye alelfelâh: Haydi felaha.
Lâilâheillâllah: Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
Görüldüğü gibi her şeyin Türkçesi verilmiş, ama “felâh” kelimesinin anlamı olan “kurtuluş” özellikle verilmemiştir. Böylece namazın bir kurtuluş olduğu mesajı kasten gizlenmiştir.
Arapçadan Türkçeye tercüme, tamamen acemice, ruhsuz ve tatsızdı. Ezanın orijinal halindeki cazibe, ihtişam, tesir, nefaset, musiki, ahenk yok edilmiş, sadece şekilden ibaret kalmıştı.
Oysa ezanın doğuşu, ilk okunuşu öylesine ilginç ve tatlıydı ki…
Ezanın doğuşu
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medine’ye hicret edince Müslümanları namaza çağırmak için kullanılacak vasıta konusunda ashabıyla istişare etmişti. Namaz vakti bir bayrak dikmek, boru veya çan çalmak, ateş yakmak gibi teklifler yapıldı. Ama Efendimiz hiçbirini beğenmedi.
Bir sabah, Abdullah bin Zeyd (r.a.) Peygamber Efendimize gelerek, rüyasında bir adamın kendisine namaza davet etmek için bazı cümleler öğrettiğini belirtti. Zikrettiği cümleler, bugün okunan ezandaki cümlelerdi.
Bunun üzerine Efendimiz, “İnşaallah bu rüya doğrudur! Bilâl ile birlikte kalk da, gördüğünü ona öğret, ezanı okusun. Çünkü onun sesi güzel ve gürdür” buyurdu.
Hz. Bilâl, Mescid-i Nebevî’nin yakınında bulunan yüksek bir yere çıkarak, öğretilen kelimelerle ezanı ilk defa okudu. O gece Hz. Ömer (r.a.) ve Ashâb-ı Kiram’dan bazıları da bu rüyâyı aynen görmüşlerdi. İşte bu sırada, “Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, hemen Allah’ın zikri olan namaza koşunuz. Alışverişi bırakınız. Bilirseniz sizin için bu daha hayırlıdır.” meâlindeki Cuma Sûresi’nin 9. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Böylece, ezan vahiyle de bildirilip teyit edildi.
İşte o günden beri 14 asırdır orijinal haliyle okunmakta olan ezan ülkemizde 18 yıl boyunca Türkçe okunmuştu. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, yaklaşık bir ay sonra 16 Haziran’da ezanı aslına döndürdü. Ne yazık ki, 27 Mayıs 1960’da yapılan ihtilalin gerekçelerinden birisi bu icraat olmuştu.
Ezan İslâmın şearidir
DP’nin yaptığı doğruydu. Çünkü İslamın bir şeari, bir sembolü olan ezanın kelimeleri ve nasıl okunacağı Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından belirlenmişti. Ezan dünyanın her yerinde, farklı ırk ve dil taşıyan Müslüman milletlerde hep Arapça okunmuştu. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ezan sadece namaz vaktini bildirmek için değil; kâinatın yaratılmasının en büyük neticesi ve insanlığın yaratılış sebebi olan tevhidi ilân ve Allah’a karşı kulluğu izhar etmek içindi. Yine o, ezanı aslına çevirmekle Demokratların on derece kuvvet kazandığını belirtiyordu.
Bugün de “namazda gözü olmadığı için ezanda kulağı olmayan” bazı kimseler, ezanın tekrar Türkçe okunmasını isteyebiliyorlar. Oysa dinimizde şeair denen bu gibi hususlar, bütün Müslümanların hukuku olduğu için ancak tümünün rızasıyla yapılabilir. Hiçbir hakikî mümin ise, Türkçe ezana razı olmaz.
Çünkü ezanın her şeyi muhteşem bir mucizedir. Okunuşu, musikîsi, kelimeleri insanı hayran eden bir güzellik taşır.
Ezan tevhid ve şehadettir
Ezan cümlelerinin dizilişi bile ayrı bir güzellik ve aşamalı bir seyir takip eder. Önce Allahuekber ile Yüce Yaratıcımızın en büyük olduğu ilân edilir. Ezan sesinin ulaştığı yere kadar bir nur yayılır. Sonra “Eşhedüenlâilâheillâllah” ile Allah’ın birliğine olan şehadetimizi haykırırız. Arkasından gelen “Eşhedüenne Muhammederresûlüllah” cümlesi, ismini ismiyle birlikte yazan Rabbimizin Habibine olan imanımızı terennüm eder. İman hakkıyla ifade edilince sıra ibadete gelir. “Hayyealessalâh”, en muhteşem ibadet olan namaza çağrıdır. “Hayyealelfelâh” ise, iman edip namaz kılanların kurtuluşunu müjdeler. En sonunda yine Rabbimizin en büyük olduğu vurgulanır ve tevhidin ilânı olan “Lâilâhe illâllah” ile ezan son bulur.
Bu yüzden her ezan okunurken onu dinlemek, konuşmamak, hatta selam vermeyip Kur’an bile okumadan müezzinin her cümlesinden sonra onu tekrar etmek gerekir.
Sanki ezanı okuyan Bilâl-i Habeşî imiş gibi duygulanmak, sanki az sonra Mescid-i Nebevî’de imam olacak olan Resulüllahın arkasında namaz kılacakmışız gibi heyecanlanmak, Yüceler Yücesinin huzuruna çıkmak arzusu ve sevinciyle dolup taşmak lâzımdır.
Öyle ezanlar vardır ki, dinleyen kimsenin İslamiyet’le şereflenmesine sebep olmuştur.
Nice ezanlar vardır ki, namaz kılmayan bir Müslümanı namaza başlatmıştır.
Ve öyle içten, öyle tatlı ve coşkulu ezanlar dinlersiniz ki, camiye koşarak gider, cemaatsiz namaz kılamazsınız.
Allah bizlere her namaz vaktinde asumanı çınlatan ezanı dinlerken böyle bir heyecanı ve duygu selini yaşamayı, namaz aşkıyla coşup taşmayı nasip etsin.
[Cemil Tokpınar] 9.11.2018 [TR724]
Çoğumuz için imkânsız bu. Çünkü ezana alıştık, onu kanıksadık, cazibesinden, ihtişamından, güzelliğinden uzaklaştık. Belki ezanı işitince duygulanıp ağlayan olur, ama kurban kesip bayram etmek hayli uzak bir ihtimal.
Ancak 16 Haziran 1950’de minarelerden ezan sesini duyanlar önce kulaklarına inanamadılar. “Acaba bir yanlışlık mı var?” diye dikkat kesildiler. Minarelerden, “Allahuekber, Allahuekber” sedaları yükseliyordu. Devamı olan, “Eşhedü enlâilâhe illâllah” gelmeye başlamış, 18 yıldır hasret kaldıkları ezana kavuşmuşlardı. Ezanı sonuna kadar adeta her kelimesini, her hecesini büyük bir özlemle dinlediler.
Genç ihtiyar, kadın erkek, hüzün ve sevinçle karışık duygu yoğunluğunu gözyaşlarıyla ifade ediyor, kimileri de şükür kurbanları keserek bu muhteşem günü kutluyordu. Özellikle yaşlı olanların, ezanın orijinal hâlini yıllarca dinleyip 18 yıllık Türkçe ezan işkencesine sabredenlerin sevinci bambaşkaydı.
Niçin bu tarihî olayı hatırlattım?
CHP milletvekili Öztürk Yılmaz, “Türkçe ezan okunsun, ben anlayayım” demiş. Sanki anlamak çok zor! Ve sanki ezan Türkçe olunca camiye gidip namaz kılacak!
Ülkenin asıl gündemi olan enflasyon, işsizlik, ekonomik durgunluk varken hiç kimsenin gündeminde olmayan Türkçe ezanı tartışmaya açması, iktidarı zora sokan önemli sorunları geri plana atmaya yarar. Böylece yolsuzlukları belgeleyen Sayıştay Raporundan tutun KHK’lı doktorlara özel sektörde çalışma yasağı getiren yasaya kadar birçok husus daha az konuşulmuş olur.
Ancak bir kere delinin biri kuyuya taş atmış bulundu. Atınca da Türkçe ezana evet diyenlerle hayır diyenler arasında tartışma başladı.
Ne yazık ki milletin şiddetle reddettiği Türkçe ezanı bugün hâlâ savunanları görünce bilhassa gençlere bu meselenin aslını ve tarihini hatırlatmak istedim.
Türkçe ezan nasıl başladı?
Türkçe ezanın hikâyesi 1931 yılının Aralık ayında başladı. Mustafa Kemal’in emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı. Kuran’ın Türkçe tercümesi ilk kez İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar tarafından okundu.
İlk Türkçe ezanı Fatih Camii’nde okuyan ise, Hafız Rifat Bey’di. Çalışmalar büyük bir hızla ilerliyordu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde İstanbullular yeni bir sürprizle karşılaştılar. Bu kez yer, Ayasofya Camiiydi ve sıra Türkçe Kur’an’la birlikte tekbir ve kamete gelmişti.
18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı aldığı emir üzerine ezanın Türkçe okunmasına karar verdiğini açıkladı. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kesin ve şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir genelge gönderildi.
Bu genelge tavizsiz ve acımasız bir şekilde uygulandı. Türkçe ezan ve kamet okumayanlar, işkence gördü, cezalandırıldı, hapsedildi, sürgüne gönderildi.
Ruhsuz ve tatsız cümleler
Ezanın Arapça cümleleri Türkçe ezanda şöyle düzenlenmişti:
Allahuekber: Tanrı uludur.
Eşhedüenlâilâheillâllah: Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
Eşhedüenne Muhammederresûlüllah: Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed.
Hayye alessalâh: Haydi namaza.
Hayye alelfelâh: Haydi felaha.
Lâilâheillâllah: Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
Görüldüğü gibi her şeyin Türkçesi verilmiş, ama “felâh” kelimesinin anlamı olan “kurtuluş” özellikle verilmemiştir. Böylece namazın bir kurtuluş olduğu mesajı kasten gizlenmiştir.
Arapçadan Türkçeye tercüme, tamamen acemice, ruhsuz ve tatsızdı. Ezanın orijinal halindeki cazibe, ihtişam, tesir, nefaset, musiki, ahenk yok edilmiş, sadece şekilden ibaret kalmıştı.
Oysa ezanın doğuşu, ilk okunuşu öylesine ilginç ve tatlıydı ki…
Ezanın doğuşu
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medine’ye hicret edince Müslümanları namaza çağırmak için kullanılacak vasıta konusunda ashabıyla istişare etmişti. Namaz vakti bir bayrak dikmek, boru veya çan çalmak, ateş yakmak gibi teklifler yapıldı. Ama Efendimiz hiçbirini beğenmedi.
Bir sabah, Abdullah bin Zeyd (r.a.) Peygamber Efendimize gelerek, rüyasında bir adamın kendisine namaza davet etmek için bazı cümleler öğrettiğini belirtti. Zikrettiği cümleler, bugün okunan ezandaki cümlelerdi.
Bunun üzerine Efendimiz, “İnşaallah bu rüya doğrudur! Bilâl ile birlikte kalk da, gördüğünü ona öğret, ezanı okusun. Çünkü onun sesi güzel ve gürdür” buyurdu.
Hz. Bilâl, Mescid-i Nebevî’nin yakınında bulunan yüksek bir yere çıkarak, öğretilen kelimelerle ezanı ilk defa okudu. O gece Hz. Ömer (r.a.) ve Ashâb-ı Kiram’dan bazıları da bu rüyâyı aynen görmüşlerdi. İşte bu sırada, “Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, hemen Allah’ın zikri olan namaza koşunuz. Alışverişi bırakınız. Bilirseniz sizin için bu daha hayırlıdır.” meâlindeki Cuma Sûresi’nin 9. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Böylece, ezan vahiyle de bildirilip teyit edildi.
İşte o günden beri 14 asırdır orijinal haliyle okunmakta olan ezan ülkemizde 18 yıl boyunca Türkçe okunmuştu. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, yaklaşık bir ay sonra 16 Haziran’da ezanı aslına döndürdü. Ne yazık ki, 27 Mayıs 1960’da yapılan ihtilalin gerekçelerinden birisi bu icraat olmuştu.
Ezan İslâmın şearidir
DP’nin yaptığı doğruydu. Çünkü İslamın bir şeari, bir sembolü olan ezanın kelimeleri ve nasıl okunacağı Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından belirlenmişti. Ezan dünyanın her yerinde, farklı ırk ve dil taşıyan Müslüman milletlerde hep Arapça okunmuştu. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ezan sadece namaz vaktini bildirmek için değil; kâinatın yaratılmasının en büyük neticesi ve insanlığın yaratılış sebebi olan tevhidi ilân ve Allah’a karşı kulluğu izhar etmek içindi. Yine o, ezanı aslına çevirmekle Demokratların on derece kuvvet kazandığını belirtiyordu.
Bugün de “namazda gözü olmadığı için ezanda kulağı olmayan” bazı kimseler, ezanın tekrar Türkçe okunmasını isteyebiliyorlar. Oysa dinimizde şeair denen bu gibi hususlar, bütün Müslümanların hukuku olduğu için ancak tümünün rızasıyla yapılabilir. Hiçbir hakikî mümin ise, Türkçe ezana razı olmaz.
Çünkü ezanın her şeyi muhteşem bir mucizedir. Okunuşu, musikîsi, kelimeleri insanı hayran eden bir güzellik taşır.
Ezan tevhid ve şehadettir
Ezan cümlelerinin dizilişi bile ayrı bir güzellik ve aşamalı bir seyir takip eder. Önce Allahuekber ile Yüce Yaratıcımızın en büyük olduğu ilân edilir. Ezan sesinin ulaştığı yere kadar bir nur yayılır. Sonra “Eşhedüenlâilâheillâllah” ile Allah’ın birliğine olan şehadetimizi haykırırız. Arkasından gelen “Eşhedüenne Muhammederresûlüllah” cümlesi, ismini ismiyle birlikte yazan Rabbimizin Habibine olan imanımızı terennüm eder. İman hakkıyla ifade edilince sıra ibadete gelir. “Hayyealessalâh”, en muhteşem ibadet olan namaza çağrıdır. “Hayyealelfelâh” ise, iman edip namaz kılanların kurtuluşunu müjdeler. En sonunda yine Rabbimizin en büyük olduğu vurgulanır ve tevhidin ilânı olan “Lâilâhe illâllah” ile ezan son bulur.
Bu yüzden her ezan okunurken onu dinlemek, konuşmamak, hatta selam vermeyip Kur’an bile okumadan müezzinin her cümlesinden sonra onu tekrar etmek gerekir.
Sanki ezanı okuyan Bilâl-i Habeşî imiş gibi duygulanmak, sanki az sonra Mescid-i Nebevî’de imam olacak olan Resulüllahın arkasında namaz kılacakmışız gibi heyecanlanmak, Yüceler Yücesinin huzuruna çıkmak arzusu ve sevinciyle dolup taşmak lâzımdır.
Öyle ezanlar vardır ki, dinleyen kimsenin İslamiyet’le şereflenmesine sebep olmuştur.
Nice ezanlar vardır ki, namaz kılmayan bir Müslümanı namaza başlatmıştır.
Ve öyle içten, öyle tatlı ve coşkulu ezanlar dinlersiniz ki, camiye koşarak gider, cemaatsiz namaz kılamazsınız.
Allah bizlere her namaz vaktinde asumanı çınlatan ezanı dinlerken böyle bir heyecanı ve duygu selini yaşamayı, namaz aşkıyla coşup taşmayı nasip etsin.
[Cemil Tokpınar] 9.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)