Eleştiride Denge ve Kantarın Topuzu- 3 [Dr. Ahmet Çamalan]

“At izi it izine karışmışken ve milyonlar mağdurken agresif sorgulamalar, sert ithamlar hakikate ulaşmaktan öte hakikati yaralayabilir, mazlumları incitebilir.

Bir yenilenme cehdinin olmaması, tasta ve hamamda değişim alameti görülmemesi sanırım agresif sorgulamaları tetikliyor!”

Serlevha yaptığım Mahmut Akpınar Bey’in bu twiti adeta bütün yazılarımın özeti gibi olmuş. Kantarın topuzunu ayarlamadan, muvazenesiz, dengesiz, doğruluğu sorgulanmamış bilgilerden ibaret eleştirilerin mazlumlar üzerinde yaptığı tesir, yapıcılıktan uzaktır. Mahmut Bey’in nezaketle belirttiği gibi “mazlumları incitmesi” bir yana onların hizmete olan inancını kaybetmesine hatta dini duygularının sarsılmasına kadar gidecek bir süreci tetikleyebilir. Bunu hayatımdan birkaç kesitle -kişisel tarihime de not düşmek amacıyla- örneklendirmek istiyorum: (Kimilerine zarar verebilir endişesiyle bazı hadiseleri bağlamından koparmadan değiştirerek veya başka şekilde anlatarak vermek zorunda kalacağım)

Meş’um “darbe tiyatrosunun” olduğu gün, tatil için geldiğimiz memleketimizde çocukları pikniğe götürmüştüm. Akşam eve dönünce de hiçbir şeyden habersiz yorgun argın yatmış, derin bir uykuya dalmıştım. Uykumu ve gecenin karanlığını tiz perdeden bir “sala” sesi deldiğinde bu salanın hayra alamet olmadığı duygusu içimde tarifi belirsiz bir sıkıntı hasıl etmişti. Salanın bitmesini “Allahım hayra tebdil et” diye dua ederek beklerken babam herhangi bir anlam verememesine rağmen teheccüt için abdest hazırlığına başlamıştı. Neticede salâ, imam efendinin suçluyu (!) peşinen ilan ederek bütün ahaliye bir darbe teşebbüsü olduğunu duyurmasıyla bitti. “Allah’ım sen hizmetimizi koru” diye dua ederek ben de abdeste yöneldim. Aynı anda içimdeki sıkıntı büyüyüp köpürüyor, imam efendinin salanın arkasından açıklama yaparken kullandığı ifadeler beni ürpertiyordu. Beni bildikleri için o anda yaşadığımız beldedeki ahali evimi taşlamaya çıkacak, lince kalkışacak diye endişe ediyordum. İmam öyle dehşetli ifadeler kullanmıştı ki bunun olmaması için hiçbir sebep yoktu. Ertesi gün kimseyle görüşüp yüz yüze gelmek istemediğimden evimden çıkmak içimden gelmedi. Bütün namazları camide cemaatle kılmama rağmen cemaate görünmek istemiyordum. Ne olup bitiyor diye eve gelip -aslında benim de bir şeyler biliyor olabileceğim zannıyla- görüşlerimi almak isteyen akrabalarım dahi bu işi hizmet hareketinin yapmış olabileceğine inanmış görünüyorlardı. En makulleri bile dershane sürecinden beri devam eden baskıların hizmet hareketinin canına tak etmiş olabileceğini ve devlet içindeki gücünü kullanarak bunu yapabileceğini söylüyorlardı. Ben ise buna zerre kadar ihtimal vermiyordum. Zira direk sivil halkın üzerine kurşun sıkılmıştı ve yüzlerce insan ölmüştü. Halbuki değil hizmet hareketinden birinin bilerek ve isteyerek böyle bir şeye kalkışmasına, evimizde çay içmiş birinin bile bunu yapmasına ihtimal yoktu. Ne var ki bilinçli olarak Ergenekon sürecinden itibaren işlenmeye başlanan “Cemaat her yeri ele geçirdi. Artık onun gücü karşısında kimse duramaz, her şeyi yapabilirler” algısının etkisi belirgin bir şekilde görülüyordu. İlk birkaç görüşmeden sonra kimseyi ikna edemeyeceğimi görmüştüm. Yıllara yayılan süreç öyle mükemmel kurgulanmıştı ki darbe olduğunda kimsenin tereddüdüne mahal bırakmayacak şeklide hizmet hareketi suçlu ilan edilebilmişti. Ertesi günü İstanbul’a uçak biletim vardı ama hem uçuşlar iptal edilmişti hem de havaalanlarında cadı avı başlamıştı. Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum. Herkesin bana bakışlarının değiştiği bu ortamda durmak istemiyor ama bir yere de kıpırdayamıyordum. Aradan birkaç gün geçmişti ki bilmediğim bir numaradan İstanbul’daki reklam şirketimin çalışanı bana ulaştı. Fake bir mail adresi vererek buraya bakmamı söylemiş ve alelacele telefonu kapatmıştı. Mailde; iri-yarı iki sivilin ofise gelerek ellerindeki listeden beni sorduklarını anlatıyordu. “Ofise kimler girip çıkıyor, neler yapılıyor, cemaatle namaz kılınıyor mu, akşamları gelip giden var mı, sohbet yapılıyor mu, patronun yurt dışına sık çıkıyor mu, en son hangi ülkeye gitti?” gibi sorular sorduğunu yazıyordu.  Maili aldığım zaman zaten kendini kapana kısılmış hisseden ben büsbütün cendereye girmiş gibi sıkılmaya başladım. Kafamda binlerce soru uçuşuyordu. “Ofise geldilerse eve de gelirler. Orada da bulmazlarsa memlekete gelirler. Burada kime sorsalar beni bulurlar” diye panik yapıyordum. Artık İstanbul’a da dönemezdim. Oradaki ev ne olacak? Hadi taşıyalım desek nasıl taşınacak? Kim taşıyacak? Buraya gelip beni bulurlarsa eşimi de alırlarsa bebeğimiz var n’olacak? Kızım üniversite kazanmıştı kaydı nasıl yapılacak? Kim götürecek, nerede kalacak? Evi taşısak nereye koyacağız? Küçüklerin okulu nasıl olacak? Bir yere adres kaydı yaptıramayız, yaptırsak hemen bulurlar…vs.vs… kafam darmadağın, ruhum daralmış, bunalmış bir halde öncelikle bütün iletişim araçlarından kurtulmam gerektiğine karar verdim. Bütün sosyal medya hesaplarımı kapattım. Telefonlarımı, kartlarımı hepsini imha ettim. N’apsak nereye sığınsak? Biri 6 aylık bebek 4 çocukla nereye sığarız, nereye sığınırız? Risk alıp “hanımı sormadıklarına göre öncelikle ben bir kaybolayım buraya gelirlerse en azından beni bulamasınlar” diyerek kaçmaya karar verdim. Bir sabah namazı sonrası cemaatin de dağılma vaktine denk getirip sırtımda çanta evden çıktım. Cemaatin göreceği şekilde camiden çıkan babamın elini öpüp “Ben İstanbul’a gidiyorum” diyerek vedalaştım. Ardından bir yakınımın evinin bodrumunda dışarı hiç çıkmadan bir süre kaldım. Eşim kaldığım yeri biliyordu. Arada bir uğrayıp hem bebeğimizi görmemi sağlıyor hem de ufak tefek ihtiyaçlarımı temin ediyordu. 2-3 gün sonra eşim kucağında bebeğimizle ilk defa çıkıp geldiğinde adeta aylarca ayrı kalmışım gibi derin bir hasretle nasıl sarıldığımı ve nasıl ağladığımı- ağlaştığımızı tarif edemem.

İnsan yalnız başına kalınca, etrafta ışık- ses olmayınca içindeki ses adeta büyüyüp bir haykırışa dönüşüyor. O zaman diliminde nasıl yana yakıla dua ettiğimi, her şeyin sahibi olana nasıl iltica ettiğimi anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalır. Yıllardır ve dershane sürecinden itibaren de çok daha sıklıkla Hocaefendi’nin söylediği bir şey vardı: “Adeta anne-babanız, çocuğunuz ölüm döşeğinde ve sizin duanızla kurtulacak, nasıl dua edersiniz, hizmetin selameti için işte öyle dua edin.”  Burada söylemenin bir mahsuru var mı bilmiyorum; kendi adıma takip ettiğim bir evradım ve buna ayırdığım bir zaman dilimim vardı. Bunu yapmakla da Hocaefendi’nin ricasını yerine getirdiğimi düşünüyordum.  Şimdi içine düştüğüm durumda nasıl yana yakıla dua edilirmiş onu görüyordum ve şu ana kadar boş işlerle uğraştığımızı düşünüyordum. Yalnızlık, kimsesizlik, sessizlik, kâbus gibi üzerime çöktüğünde “Şimdi ne olacak?” sorusu zihnime hücum ediyor birbirinden girift sorular beynimi kemiriyordu. Çocukluğunuzdan itibaren bütün hayat planınızı onun üzerine yaptığınız ve başka bir yol düşünmediğiniz, uğruna -kendi adıma söylemiyorum- kimsenin hayal edemeyeceği fedakarlıkları yaptığınız, anadan, yardan, serden geçtiğiniz “davanız”ın alçak bir kurguyla bitirildiğini(!) düşünmek insanda tarifi imkânsız bir sızı oluşturuyordu. Sana moral verecek, ruh verecek, umutlarını yeşertecek bir nefesten, bir hayırhahtan mahrum olmanın ne ağır bir yalnızlık olduğunu o an fark ediyorsunuz. Bütün o savunmasız kalmışlığın üstüne, şeytan bütün hinliğiyle gelip sizi yoklamaya başlıyor, sizi bu duruma düşürenin kim olduğunu vs.  sorgulatıp suçlu arayışına girdiriyordu. Derken o karanlık ve tuvaleti dahi olmayan bodrumda kalma sürem uzadıkça tahammül de güçleşiyor ve ne olursa olsun oradan çıkma arzusu bastırmaya başlıyordu. Hanımla istişare ettik ve buradan çıkıp bir notere giderek bütün vekaletleri hanıma vermeye ve eğer götürürlerse en azından onların mağdur olmayacağı bir vasat oluşturmaya karar verdik. Şehrin ana girişlerinde kontroller olduğu için tali yollardan, dağ kollarından şehre girdik ve bir notere giderek hanıma bütün vekâletleri verdik. Ardından da o rahatlıkla ne olursa olsun diyerek evimize gittik. Evden hiç çıkmadan birkaç gün de öyle geçirirken yakınlarımızdan eve gelenlerle görüşmelerimiz sonucunda, eğer noterden vekalet verebildiysem hakkımdaki aramanın daha resmiyete binmediği ve “yangın” bir şekilde aranmadığım kanaatine geldik. Bir nebze rahatlasam da bu kez eve gafleten geldiklerinde herhangi bir “suç delili” (!) bulmasınlar diye etraflı bir “temizlik” yapmaya karar verdim. Risale, tefsir, pırlanta serisi, hizmetle bağlantılı olan herhangi bir yayınevi veya şahsa ait olan kitaplar, kaynak yayınlarından çıkmış Kur’an, cevşen dahil ne kadar eser varsa çuvallara doldurup -hemen yanımızda cami ve altında da imam lojmanı olduğu için yakamadığımızdan- ıssız bir dağın başından derin bir uçuruma attım. Yıllarca evimin en güzel köşesini ayırdığım o canım eserler uçurumdan aşağı nazlı nazlı yuvarlanırken ve her biri bir tarafa dağılırken içimden yüreğim sökülürcesine bağırmak ve beddua etmek geçti. Duyan gören olur diye yapamadım. Oturdum, arkalarından öylece bakarak bir süre ağladım. Derin bir sızıyla beddua ettim: “Ey o uçurumdan adeta süzülerek uçan kelam-ı ilahi! İçindeki hurufat adedince sana bunu reva görenlere lanet olsun. Ruz-i mahşerde bizim elimizin yetişemediği yerde sen o zalimlerin yakasından yapış, hakkını onlardan fitil fitil al!” Sonra eve tekrar dönüp 20 yıl çalıştığım hizmet kurumlarında bana verilmiş ne kadar belge, evrak, sertifika… vs varsa mısır pişirme bahanesiyle yaktım. Ayrıca henüz döndüğüm Amerika sayahetinde para üstü olarak cebimde kalan 1 dolarları da içine attım. Yıllarca bakarak hasret giderdiğim çocukluk, gençlik hatıralarımla dolu can dostlarıma ait resimleri de…
(Devam edecek…)

[Dr. Ahmet Çamalan] 9.11.2018 [The Circle]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder