'Bir günlük işi bir dakikada yapanlar' [Ebu Abdurrahman]

Barla Lâhikasında Sıddık, Santral Sabri Ağabeyimiz diyor ki: “Mucizeler deryası, kâinatın iftiharı Efendimizin (S.A.S.) ‘şu sisli asırda paslı ruhlarımızı nurlandırıp sürurlandıran’ ve ‘ebedî hayat vesileleri bulunan’ On Dokuzuncu Mektub’un beşinci parçasını alarak, üçüncüsünü iade ettim.

Fahr-i Kâinat Efendimizin (S.A.S.) mucizelerinden olan, parmaklarından su akıtarak ordusuna içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesindeydi. Yazma vazifeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemimi tuttum, mürekkebiyle, yerinde, (koymamak için) kalemdeki mürekkep bitinceye kadar bir-iki kelâm daha yazayım da öyle bırakayım, dedim. 

Başladım, yarım sayfa yazdım, kalemden boya (mürekkep) kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm kalem kurudu. Sonra bir çok defalar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, tecrübe ettim. Yarım satır, nihayet bir satıra kâfi gelebildi. Bu da, Hatîb-i Bağdadî’nin ‘Elli bin yıl tutan bir günde…’ (Meâric Suresi, 70/4) âyetinin sırrındaki tefekküründen meydana gelen (hârika) olayı andırır, Peygamber Efendimizin (S.A.S.) mucizelerini te’kid ve teyiddir, dedim. O tefekkür sırasında Hatîb-i Bağdadî bir günlük işi bir dakikada yapmış.”

Yani bast-ı zaman (zaman genişlemesi) olmuş… 

Nur’un Birinci Talebesi ve ihlâs abidesi Hulusî Ağabeyimiz diyor ki: “Şuraya bir işaret etmek isterim. Kur’an’ın kerametine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum: Gerek Eğirdir’de gerek burada bazen zihnime bir şey gelir ev kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen (Aziz Üstadım) ilk mektubunuzda benim zihnimi meşgul eden bu şeyin cevabını bulurum. Bu, bir defada, beş defada kalmadı çok oldu. Onun için diyorum ki, kerâmet-i Kur’aniyedendir.”

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Barla Lâhikasındaki bir mektubunda diyor ki: “Bahtiyar kardeşim Hüsrev! Şu Risale (Barla Lâhikası) nûrânî bir meclistir ki; Kur’an’ın şu münevver, mübarek talebeleri, (bu meclisin) içinde birbiriyle mânen müzâkere be karşılıklı fikir alış verişi yapıyorlar. 

Ve yüksek bir medrese salonudur ki; Kur’an’ın talebeleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Mucizeli Beyan Kur’an’ın, mukaddes hazinesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına  muhteşem ve müzeyyen bir dükkan ve bir menzildir. Herbiri aldığı, kıymetli mücevherâtı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Bârekâllah, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.”

Gerçekten Lâhikalardaki mektuplarıda ağabeyler, okudukları Risaleleri birer akademisyen gibi özetleyip takdirkar ifadelerle Üstad’a ve arkadaşlarına takdim ediyorlar.

[Ebu Abdurrahman] 14.12.2016 [Samanyolu Haber]

Bir Devlet Politikası veya Kamu Spotu Olarak Hutbeler [Dr. Serdar Efeoğlu]

Son yıllarda Türkiye’de en çok tartışılan konulardan birisi Cuma hutbeleri oldu. Cuma günü milyonlarca insanın camileri doldurduğunu düşünen siyasi iktidar böyle bir fırsatı değerlendirmek için cami cemaatine doğrudan mesaj vermeyi tercih etti. Örneğin, 28 Mart 2014 tarihindeki “Gemiyi deldirmeyin” başlıklı hutbede sosyal medyada yer alan ses kayıtları hedef alınarak “sosyal medyanın zararlarını anlamamakta direnen” cami cemaatine Twitter, Facebook, Youtube kullanımının ne kadar kötü bir şey olduğu anlatılıyordu.

Bu dönem hutbelerinin birçoğunda doğrudan Gülen Cemaati hedef alındığı gibi Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) AKP iktidarının seçim kazanması için devreye girmekten de çekinmedi. 5 Haziran 2015’de yani 7 Haziran seçimlerinden iki gün önce DİB’in aklına “ırkçılık” geldi ve “İslam, ırkçılığın her türlüsünü reddeder” başlıklı bir hutbe ile milyonlarca kişiden oluşan “seçmenler” (pardon! Cami cemaati) uyarıldı. Böylece Diyanet, MHP ve HDP’nin seçim barajı altında kalması için elini taşın altına koydu. Başkanlık, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası siyasi iktidara desteğini zirveye çıkardı ve cami cemaatine her Cuma “partinin” mesajını iletmek için yoğun bir gayret gösterdi.

Hutbenin varlık sebebi ve konusu

“Hutbe”nin tarihi seyrine bakacak olursak; Ömer Nasuhi Bilmen İmam-ı Azam’ın hutbeyi “Allah’ı zikirden ibarettir”, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in ise “hutbe denilecek derecede uzun bir zikir” şeklinde tanımladığını aktarmaktadır. Peygamberimizin Medine döneminde beş yüz civarında hutbe irat ettiğini, hutbeyi kısa tuttuğunu, hutbelerin çoğunluğunun Kur’an ayetlerinden oluştuğunu ve az bir kısmının başka konulara ayrıldığını görüyoruz.

Hutbe, sonraki İslam devletlerinde, aynı zamanda bir egemenlik alameti olarak değerlendirilmiş ve halifeliğin kaldırılmasına kadar bu şekilde devam etmiştir. Osmanlı Devleti döneminde himaye altında bulunduğunu göstermek isteyen Açe, Cava, Sumatra gibi yerlerde hutbeler Osmanlı padişahı adına okunmuştur.

Arapça’dan Türkçe’ye

Osmanlı döneminde hutbeler ülkenin her yerinde Arapça okunmakta idi. Hutbeleri halkın anlamaması nedeniyle “Kürsü Şeyhliği” oluşturularak Cuma namazında okunan hutbenin namaz sonrasında cemaate Türkçe olarak açıklanmasına çalışıldı. 19. yüzyılda modernleşme düşüncesi doğrultusunda hutbeler bir siyasal iletişim aracı olarak görülmeye başladı.

2.Meşrutiyet devrinde kamuoyu oluşturmak, Müslümanlar arasında fikir birliği sağlamak, halkı dünyevi ve uhrevi konularda uyarmak, meşrutiyet rejiminin İslamiyet’e aykırı olmadığını anlatmak gibi amaçlarla “içerik” ve “hutbelerin dili” önemli bir tartışma konusu oldu. Bu yıllarda Remzi adlı bir hatip birlik ve beraberlik üzerine bir hutbeyi Türkçe yazdı. İttihat ve Terakki de hutbeleri gündemine aldığı gibi dönemin önemli bir yayın organı olan Sırat-ı Müstakim’de pek çok yazı yayınlandı. Hutbeler “terakkiyi temin edecek her türlü konuda olmalı ve siyasi meselelere hizmet eder” hale gelmeliydi. Bir de zamana ve ihtiyaca göre düzenlenirse cemaat hutbeyi iştiyakla dinleyecekti.

Aynı mecmuada hutbelerin Türkçe okunmasına dair yazılar da yer aldı, ancak bunun “bid’at-ı seyyie” olduğuna dair itirazlar yükseldi. Tartışmalar Arapça olarak okunan hutbenin sonunda Türkçe tercümesinin okunması düşüncesinin ağırlık kazanmasıyla sonuçlandı.

Siyasetin camiye girmesi

Cumhuriyet devrine gelindiğinde 1927’de tamamen devletin denetiminde olan DİB, hutbenin ayet ve hadisler haricindeki kısmının Türkçe okunmasını istedi. 1932 yılında Süleymaniye Camii’nde tamamen Türkçe olan bir hutbe okundu ise de bu uygulama devam etmedi. Tek Parti döneminden başlayarak iktidarların hutbelere müdahalesi günümüze kadar devam etti. DİB, çeşitli genelge ve talimatlarla okunacak hutbelerin içeriğini belirledi. Zaman ve zemine göre  “aşının önemi”, ağaç bayramı”, “yerli mallar haftası” gibi konular işlendi.

Hutbeler bazen de tartışma konusu oldu, cami cemaatinin ihbarlarıyla imamlar hakkında soruşturma açıldı. Örneğin 1939’da Haymana’da namaz kılmayan, oruç tutmayan ve kinci olanları “ala domuz, kara canavar ve deve” olarak isimlendiren Mehmet Hoca hakkında işlem yapıldı. Arapça ezanın serbest bırakıldığı Demokrat Parti devrinde DİB müftülüklere vaaz ve hutbelerde siyasal konulara girilmesini yasaklayan bir yazı gönderdi.

Darbecilerin hutbeleri

Hutbeler özellikle darbe dönemlerinde önemli bir propaganda aracına dönüştü. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden sonra darbecilerin istediği konular hutbelerde işlendi. Cumhuriyet Arşivi’ndeki bir belgeye göre 27 Mayıs Darbesi sonrasında DİB müftülüklere bir yazı göndererek “27 Mayıs inkılâbının taşıdığı büyük mananın halka ve köylüye kâfi derecede ve açık bir ifade ile vaizlerimizin vaazlarında, hatiplerimizin hutbelerinde ayet ve hadislere istinaden anlatılması” ve bu konuda yapılanların bir liste şeklinde gönderilmesi talep edildi.

27 Mayısçılar Antalya müftülüğü vasıtasıyla Cuma hutbesinde 1961 Anayasası için camilerde oy bile istediler. 1982 Anayasası’nda ise DİB’e biçilen rol “milli dayanışma ve bütünleşme”yi sağlamak şeklinde tanımlandı. Darbe lideri Kenan Evren “Bin yıllık Türk devletini ortadan kaldırmak isteyen dış güçler” temasını sık sık işledi ve darbeciler “milli güvenlik” gerekçesiyle her alana el attıkları gibi “resmi İslam” oluşturulmasını amaçlayarak hutbeleri merkezileştirdiler. Böylece farklı İslam yorumlarının ve güç odakları olarak görülen “cemaat ve tarikatların” da önü alınacaktı.

28 Şubat darbesi sürecinde de DİB yine baskılarla karşı karşıya kaldı ve Emekli Albay Oğuz Kalelioğlu danışman yapılarak merkezi hutbe sisteminde “sipariş” hutbeler okundu. Bu hutbelerden en akılda kalanı 2001 yılında hükümetin isteği ile okunan “Türk lirası milli itibarımızdır” başlıklı hutbe oldu.

DİB eliyle devlet politikası

Hutbelerle ilgili olarak tarihi süreç bu şekilde cereyan etti. Osmanlı’nın son döneminden itibaren bariz bir şekilde kendini gösteren müdahale süreci Cumhuriyet döneminde bir “devlet politikası” haline geldi. Tek parti ve darbe dönemleri hutbelere sürekli olarak müdahale edildiği zamanlar oldu. AKP ise 17 Aralık’tan sonra camileri tamamen bir propaganda alanına çevirerek kendi “resmi İslam” anlayışını bir “kamu spotu” olarak topluma lanse etmeye çalıştı.

DİB ise dini siyasete alet etmemesi gerekirken tıpkı geçmiş dönemlerdeki gibi siyasi iktidarın ve gücün yanında yer almayı tercih etti. Böyle oldukça siyasi iktidarlar hutbelere müdahale etmeye devam edecek ve Diyanet de tartışmaların odağı olmaktan kurtulamayacaktır.

[Dr.Serdar Efeoğlu] 15.12.2016 [TR724]

Denizlerden balık değil plastik çıkacak [Efe Yiğit]

Her yıl 8 milyon ton plastik madde dünya denizlerine atılıyor. Bu umursamazlık devam ederse maalesef 2050 yılında denizlerde balıktan çok plastik madde olacak. Denizleri kirletmede 5 Asya ülkesi başı çekiyor. Dünyada çok az kişinin adını bildiği Koh Lipe adasında kurulan küçük bir sivil toplum örgütü olan Trash Hero ise deniz kirliğine savaş açıp, her hafta bir sahili kirlilikten kurtarıyor.

Dünya Ekonomi Forumu’nda kürsüye çıkan İsviçreli Darius Vakili, dünya denizlerinin 150 milyon ton plastiğe ev sahipliği yaptığını belirterek, “Bu hızla devam ederse hepimiz hapı yuttuk” diyordu. Vakili, Trash Hero’nun kurucularından biri. Kürsüye davet edilmesinin sebebi, Trash Hero’nun 3 yılda Koh Lipe adasının birçok sahilini plastik istilasından kurtarmasıydı.

Yüzde 45’i Asya ülkelerinde

Trash Hero’nun hikâyesine geçmeden önce dünyadaki bilinçsiz plastik kullanımının faturasına birlikte bakalım. Dünya üzerindeki plastiğin yüzde 45’ini Asya ülkeleri üretiyor. Deniz kirliliğinin yüzde 82’sine ise maalesef Asya ülkeleri sebep oluyor. Denizi en çok kirleten ülkelerde başı Çin, Endonezya, Filipinler, Tayland ve Vietnam çekiyor.

Bunların ortak noktası ‘gelişmekte olan ülkeler’ olmaları. İlginç yanı, buralarda plastik kullanmak refahın ve gelişmenin sembolü olarak algılanıyor. Avrupa’nın 1960’larda tattığı ‘plastik aşkını’ Asya’nın gelişmekte olan bu ülkeleri 2000’li yıllarda yaşıyor. Acı olan Avrupa, plastik sevdasından çevre ve sağlık gerekçeleriyle hızla uzaklaşırken, Asya ülkeleri aynı hızla bu tehlikeye yaklaşıyor.

Plastik üretimi hızla artıyor

Dünya Ekonomik Forumu verilerine göre, dünyadaki üretimin yüzde 26’sı plastik ambalajlı. Yıllık 81 milyon ton plastik ambalajlı ürün piyasaya sürülürken, bu ambalajların yüzde 95’i tek kullanımlık. Yani geri dönüşümü olmuyor. Eğer ülkelerde bu konuda bir düzenleme yoksa, petrol kökenli plastik ürünler doğaya atılıyor ve burada yok olması yüzyıllar sürebiliyor. Son 50 yılda plastik üretimi yıllık 15 milyon tondan, 311 milyon tona çıkmış durumda. Önümüzdeki 20 yılda ise bu rakam iki katına tırmanabilir.

Dünyada plastik poşet kullanımını ilk yasaklayan ülke 2002’de Bangladeş oldu. Gerekçesi ise ilginçti: Sel baskınlarında plastik poşetlerden dolayı kanalizasyon ve derelerin tıkanması! Dünya üzerinde 25 ülkede plastik torba kullanması ya yasaklı ya da poşetler ücretli. 2008’de Rwanda ve Çin plastik poşet kullanımında azaltmaya gitti. Bu iki ülkenin azaltmadan sonra plastik poşet kullanımı yıllık 40 milyar oldu.

Çöp kahramanları

Şimdi gelelim Trash Hero’nun (Çöp Kahramanı) etkileyici hikâyesine. Malezya yakınlarındaki Koh Lipe adası kimsenin çok bilmediği saklı bir adaydı. Adanın misafirleri sadece yörenin balıkçıları olurken, 15 yıl önce bu saklı adaya kısa sürede birbiri ardına yükselen yüzlerce otel yapılmaya başlandı. Turist akınıyla birlikte sahillerin ve denizin kirliliği başlamış oldu. Birkaç yıl içinde sahiller plastik atıklarından geçilmez oldu.

20 yıldır Koh Lipe’de yaşayan İsviçreli Darius Vakili, bir cennetin cehenneme dönüşmesinden rahatsızlık duyup, Trash Hero’yu kurdu. Kafasında soru işaretleri vardı. Kim gönüllü çöp toplardı ki? Yanıldığını kısa sürede gördü. Birkaç otelin sponsorluğunda alınan küçük teknelerle yüzlerce kişi gönüllü olarak plastik çöpleri toplamaya katıldı. 3 saatlik bir çalışmayla 200 kg plastik çöp toplanıyordu. Bu rakam kirliliğin korkunçluğunu da gün yüzüne çıkardı. Bazı sahilleri bir günde temizlemek mümkün olmayınca kamp kuruluyor ve temizlik günlerce sürüyordu.

11 değişik bölgede sürüyor

Trash Hero, bugüne kadar 750 plastik çöp toplama etkinliği düzenlerken, katılımcı sayısı 12 bini buldu. Koh Lipe’de Trash Hero’nun başlattığı plastik toplama kampanyası kısa sürede Taylan’dan Endonezya’ya, Malezya’dan Çek Cumhuriyeti’ne tam dünyanın 11 değişik bölgesine uzandı. Toplanan plastik atıklar yeniden işlenmesi için firmalara satılıyor.

Eğer bu tip inisiyatifler yaygınlaşmazsa, yakında denizlerden balık değil plastik toplamaya başlayacağız.

[Efe Yiğit] 15.12.2016 [TR724]

Toplumu hazırladıkları şey şu… [Tarık Toros]

15 Temmuz darbe terörü başta olmak üzere her terör saldırısı egemenlerin yelkenini şişirdi. Sonuncusu resmi rakamla 44 can aldı, ertesinde operasyonlarla yüzlerce Kürt siyasetçinin daha tutuklanmasına bahane oldu. Kimse sesini de çıkaramıyor, çıkaran terör destekçisi oluyor. Doğan grubu başta, yandaş medya “kınadı, kınamadı” çetelesi tuttukça da devam edecek bu. Okuduklarımızı, dinlediklerimizi analiz etmekten aciziz.

Misal… Cumhurbaşkanı, Anayasa 104’e dayanarak “milli seferberlik” ilan etti. Kimse açıp bakmadı. O maddede böyle bir şey geçmiyor. Fakat şu var: “Cumhurbaşkanı, başkanlığında topladığı Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân eder, kanun hükmünde kararname çıkarır.”

OHAL ve KHK hali hazırda var zaten, geriye sıkıyönetim kalıyor!

Sıkıyönetim ise Anayasa’da 18 yerde geçiyor. Bizi ilgilendiren 15’inci madde: “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.”

Milletlerarası hukuk, temel hak ve hürriyetler ve (egemenlerin işine geldikçe atıfta bulunduğu) Anayasa kızakta zaten. Toplumu hazırladıkları şey, bunu kalıcı hale getirmek!

Cumhurbaşkanı “milli seferberlik” (siz buna sıkıyönetim deyin) çıkışı yaparken, aynı saatlerde iktidar-muhalefet liderleri Çankaya Köşkü’nde birlikte fotoğraf veriyordu. Her şey planlandığı gibi yürüyor, ayrık otları teker teker temizleniyor, zihinler esir alınıyor, korku bir daha kalkmamak üzere hâkim kılınıyor ve birileri, al bayraklı tabut sayısı arttıkça gücüne güç katıyor.

Teröre lanet olsun. Yapan, yaptıran, önündeki, arkasındaki yerin dibine batsın. İzin veren, engellemeyen, faydalanan unsurların boyu devrilsin. Zaman akıyor ve her geçen gün, tamiri güç hasarlar bırakıyor. Zalimlerin sonunun nasıl olacağı umurumda değil, ülke sakatlandı ve ayakları üzerine doğrulup yürümesi onlarca yıl alacak, maalesef. Mesaj kutum, her gün yüzlerce mazlum mesajıyla dolup taşıyor. Yara kolay kapanmayacak. Şimdi onlara bakalım:

GÖREVDE OLSAK ENGEL OLURDUK

İyi günler. Bugün babamın görüşü vardı, görüşüne gittim ama ben babamı hiç böyle görmedim. Gözleri kan çanağına dönmüş. Ağlamaktan gözleri şişmiş ve neşeyle gelen herkes yüzler asık şekilde çıkınca merak ettim sordum. Babama “N’oldu, neyin var” dedim. “Daha ne olsun oğlum, gencecik fidanlar toprağa gitti. Biz burda bir şey yapamıyoruz. Görevde olsaydık belki engel olurduk. Bizim yüzümüzden” dedi tutamadım kendimi. Çok çaresiz. “Haberi okuyunca mahvolduk oğlum” dedi. Düşünün, bu insanlar içerde ve terör ile suçlanıyor. Hani, hiçbir suçu olmadığı halde sanki suçlu kendileriymiş gibi ağlamaktan gözleri şişmiş. İçeri girerken bile böyle değildi, gayet gururluydular. Bunu yapanlar ise gayet rahat. Allah her şeyi görüyor ya, ne diyim ki. Hakkın tecelli edeceği günü bekliyoruz.

GÜNEŞ NE ZAMAN ISITIR RABBİM

Bu kışın baharı olacak mı? Eşim aylardır tutuklu. İkimiz de ihraç edildik, kızım tıp fakültesini kazandı. Hiç mi dostumuz yoktu? Biz dost diye kendimizi mi kandırmışız? İçimiz, kışta buz kesti, her gün umutla ama endişe ile sizin haberlerinizi açıyorum (VPN’siz açılmadığı için de endişeyle). Sabırla baharı bekliyorum, ama çok canımız yanıyor. Güneş ne zaman ısıtır Rabbim?

“TÜRKLERİN STALİN’İ”

Türkiye’nin çağrısıyla Azerbaycan’daki okullardan Türk öğretmen kardeşlerimizden 50 kişi sınırdışı edildi. Şu an çok zor durumda, başka ülkelerdeler. Tek suçları insanları eğitmek. Yapılan Stalin’e rahmet okutuyor. Yapanların isimleri tarihe “Türklerin Stalini” olarak geçecek.

KELİMELER BİTTİ

Abi, babam tutuklu, sağlık sorunları var. Çok kötü. Hastaneye sevk etmiyorlar. Korkuyoruz. Sorumlusu kim olacak abi? Durumlar çok kötü. Cezaevinde şartlar ağırlaşmış. “Cezaevi doktorları yeni çocuk, bir şey bilmiyor” diyorlar. N’olur çok dua edin. Halep’teki görüntüler, mazlumların çektikleri, Allah’ım yürek dayanmıyor n’olur yardım et! Müslümanlık yıllar sonra böyle bir eziyeti tekrar görüyor. Kelimeler bitti, diyecek bir şey bulamıyorum. Babamın sağlığından endişemiz var. Durumu çok kötü.

OCAKLARI YANSIN

Biz Alperenlerin de hiçbir beklentisi kalmadı emin olun. Biz o kocaman yürekli liderimizin gülüşünü istiyoruz sadece. Yüreğimizi yakanların ocakları yansın.

[Tarık Toros] 15.12.2016 [TR724]

Erdoğan’la 23 soruluk özel röportaj! [Veysel Ayhan]

Erdoğan, yıllardır soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadı. Karşısına çıkan gazeteciler, ‘gazeteci süsü verilmiş’ saray dalkavukları. Onlar da ya Mehmet Barlas gibi yanağını okşuyor “efendim bu enerjinizi neye borçlusunuz, neler yiyorsunuz” diye soru soruyor veya Albayrak gibi yalakalık tarihine geçen “Artık hayal edemiyorum, çünkü ben hayal etmeden siz yapmış oluyorsunuz” gibi cümleler sarf ediyor.

Eğer Türkiye demokratik bir cumhuriyet olsaydı şu 23 soru Erdoğan’ın karşısına çıkan ilk gazeteci tarafından sorulur ve cevabını 83 milyon merakla izlerdi. Öyle bir ihtimal olmadığı için sadece soruları verebiliyoruz!

Soru 1: Sayın Cumhurbaşkanı, önce gündemdeki bir konuyla başlayalım. Kimi zaman “Ey falan, sen kimsin ya, haddini bil…” diyerek herkese kafa tutabiliyorsunuz. Halep’te canlı katliam yapılıyor. Sesiniz çıkmıyor. Geçenlerde Türkiye’nin Rus uçağını düşürdüğü gün Suriye’de uçak saldırısıyla 4 askerimiz şehit edildi. Tek kelime etmediniz? Yoksa Putin’den çekiniyor musunuz? Çoğu katliamın ardındaki İran’a niçin ses etmiyorsunuz?

Soru 2: Geçenlerde “Zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için Suriye’ye girdik, başka bir şey için değil” dediniz. Esad’ın hâmisi Rusya bu sözlerinizden dolayı Ankara’dan açıklama istedi. Hemen ertesi gün sözlerinizi geri alıp “Suriye’ye düzenlediğimiz harekâtının hedefi bir ülke veya kişi değil, kimse sözlerimi başka yerlere çekmesin” dediniz. Sizi bu çelişkiye zorlayan nasıl bir baskı var üzerinizde?

Soru 3: Mavi Marmara hadisesi olduğunda İHH yetkilileri için “Bizden izin aldılar” dediniz. Kürsülerde “İsrail devleti, terör devletidir” “Mavi Marmara’ya sırtını dönen, Arafat’taki vaatlerine ihanet edenlerdir” dediniz. Ama yakın tarihte “Gazze’ye yardıma giderken bana mı sordular” dediniz. Ardından İsrail’le anlaşma imzalandı.

Türkiye, 20 milyon dolar karşılığında 9 Türk’ün katledilmesiyle ilgili davayı düşürdü. Yargımızın siyasi vesayet altında olduğu tüm dünyada tescilledi. Size yakın gazeteciler açıktan bir şey diyemiyorlar ama sosyal medyada “Geçenlerde İsrail için Mavi Marmara’yı, Rusya için Suriye’yi sattık!” diyorlar. Kendilerini iyi hissetmeleri için onlara neler demek istersiniz?

Soru 4: Sizinle ters düşen Ahmet Davutoğlu’nu bir gecede başbakanlıktan kovdunuz. Efkan Ala’yı onlarca patlama, yüzlerce ölü-şehitten sonra bile görevden almadınız. Her nasılsa size az ters düşünce koltuğundan tepetaklak indi. Geçtiğimiz Cumartesi günkü patlamada 36 polis 8 vatandaş şehit oldu. Yine kimse görevden alınmadı.

2015’te ABD’de 3 genç öldürüldüğünde büyük bir öfkeyle şunları demiştiniz: “Ben, Sayın Obama’ya sesleniyorum, ‘Neredesin Başkan’ diyorum. Biden’e sesleniyorum, ‘Neredesiniz’ diyorum. Biz siyasiler, ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz. Çünkü halk size oylarını verirken ‘Benim can güvenliğimi, mal güvenliğimi sağlayacaksın’ diye veriyor.”

14 yıldır devletin başındasınız. Yüzlerce facia oldu. Binlerce sivil ve devlet görevlisi hayatını kaybetti. Ne siz istifayı düşündünüz ne de bir başka AKP’li. Bu konuda neler demek istersiniz?

Soru 5: Rusya Devlet başkanı Putin’in danışmanlarından Alexandr Dugin’in darbe girişimi istihbaratını bir gün önce yani 14 Temmuz’da size ilettiği doğru mu?

Soru 6: 15 Temmuz akşamı havaalanında “Bugün bildiğiniz gibi öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu” dediniz. Sonra 16.00 civarı eniştenizin haber verdiğini açıkladınız. Sonra MİT’ten haber geldi dediniz. Ve o meş'um hadise maalesef gerçekleşti. Ve 240 vatandaşımız şehit oldu. Oysa o gün saat 19.00’a kadar TV’lere bağlansanız, konuşma yapsanız girişim deşifre olacak, askerler kışladan çıkmayacak korkunç dramlar yaşanmayacaktı.

Niçin yaklaşık 6,5 saat sustunuz? Yoksa “Allah’ın size büyük bir lütfu” gerçekleşsin diye mi beklediniz?

Soru 7: Ortalama her gün 2-3 yerde konuşma yapan siz 9 Temmuz’dan olay gününe kadar konuşmadınız ve ortalıkta görünmediniz. Bir şeyler mi duymuştunuz? Ayrıca 15 Temmuz akşamı erken saatlerde Marmaris’te kaldığınız otelde kameralara bir açıklama yaptığınız söyleniyor. O açıklamayı niçin TV’lerde yayınlatmadınız? Girişimin ‘olgunlaşmasını’ mı beklediniz?

Soru 8: Ya emir komuta dâhilinde darbe girişimin içinde olan veya altında oluşan cuntadan habersiz bir Genelkurmay başkanını hâlâ görevde tutmanızın açıklaması ne olabilir?

Soru 9: 15 Temmuz’a kadar darbe hazırlığı ile ilgili MİT’ten bir haber gelmediği anlaşılıyor. On binlerce personeliyle sürekli istihbarat toplayan MİT’in bu girişimden habersiz olması mümkün değil.

İki seçenek var: MİT girişimi sizden saklamış olabilir veya darbe girişimini haber alamamıştır. Yani uyumuştur. Her iki halde de MİT müsteşarının görevden alınması gerekirdi. Fidan’ın makamını korumasının sırrı “sır küpü” olmasında mı?

Soru 10: 15 Temmuz’da girişimin başlamasından dakikalar sonra darbe girişiminin arkasında Fethullah Gülen var dediniz. Elinizde bir istihbarat varsa neden girişim başlamadan açıklamadınız? Hangi delile dayanarak siz ve medyanız milyonlarca insanı zan altında bıraktınız? Bir deliliniz söz konusuysa niçin bunu ABD’ye gönderdiğiniz iade dosyasına koymadınız?

Soru 11: Medeni toplumlarda, insan haklarına saygılı ülkelerde suçlanan isimlere söz hakkı tanınır. Meclis darbe komisyonu “Fethullah Gülen de dinlensin” diye karar vermişken bu karara öfkelendiğiniz ve engel olduğunuz söyleniyor. Bu doğru mu?

Soru 12: TSK’da komuta kademesi hemen hemen değişmedi. Darbe istihbaratı MİT tarafından saat 16.30’da Genelkurmay’a ulaştı. Genelkurmay tarafından saat 18.00 itibariyle hiçbir uçağın kalkmaması, kışlalardan hiç bir askeri araç ve silahın çıkmaması emredildiği halde kuvvet komutanları karargâha dönüp askerine mukayyet olmak yerine düğüne gitti. Düğünde saatlerce kaldılar? Bunu size açıkladılar mı? Nasıl bir açıklamayla sizi tatmin ettiler ki göreve devam etsinler kararı verdiniz?

Soru 13: Saat 18 itibariyle darbe girişimini tüm devlet öğrenmişken TRT’yi niçin koruma altına aldırmadınız? TRT’nin korumasız bırakılması biri rütbeli 5 asker tarafından basılması ve bildiri okutulması daha sonra darbecilerin TRT personeli ve halk tarafından yakalaması size de tuhaf gelmiyor mu? Buna karşılık en üst düzeyde korunan Saray’ınızın sadece 3’ü rütbeli 13 asker tarafından basılması ve bunların daha kapıdan girmeden gözaltına alınması, TBMM’yi bombalanırken 450 bin metrekarelik sarayınıza tek mermi isabet etmemesi size de garip gelmiyor mu?

Bu olanları nasıl izah ediyorsunuz?

Soru 14: Darbe girişiminden hemen sonra İngiliz İstihbaratı GCHQ’nun Türk hükümetinin telefon ve e-mail yazışmalarını yakaladığı ve “Yarın temizlik operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Fethullah Gülen ilan edilsin” mesajını elde ettiği 24 Temmuz 2016’da saygın Alman dergisi FOCUS’ta yayınlandı. Derginin haberinde olduğu gibi tüm medya aynı suçlamayı koro halinde yöneltti. Siz o gün kimlerle konuştunuz. Bu konuda kimseye telefon açıp talimat verdiniz mi?

Soru 15: O gece sizi Facetime’dan canlı yayına alan CNN Türk spikeri Hande Fırat geceyi anlatırken, bu bağlantıyı kimseye sormadığını söylemişti. Ama patronu Aydın Doğan yalanlandı. “Hande bunu yaparsan, çıtçıtınla istediğin yerde düğününü yaparım” dediğini açıkladı. Siz o gece Aydın Doğan’la konuştunuz mu? Ne konuştunuz ve niçin 00.24’e kadar beklediniz de olaylar alevlenmeden canlı yayına bağlanmadınız?

Soru 16: Darbe girişimini saat 14.45’te MİT’e Binbaşı H.A. haber veriyor. Daha sonra bir er aynı ihbarı yapıyor. Bu insanlar niçin tutuklu? Darbeyi ihbar eden Binbaşı H.A.’yı cemaat üyeliği iddiasıyla tutuklama çelişkisini nasıl açıklıyorsunuz.

Soru 17: Fethullah Gülen’le defalarca görüştünüz. Her defasında Türkçe olimpiyatlarına katıldınız. Hatta 2012’de “Kendilerini Türkçeye adamış, Türkiye’nin barış mücadelesine adamış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum.” diyerek 25 dakika iltifat üstüne iltifat yağdırmıştınız. Gülen’i övmüş Türkiye’ye davet etmiştiniz. O gün takiye mi yapıyordunuz yoksa her şeyi değiştiren 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları ve “Para sıfırlama, komisyon, rüşvet” tapeleri miydi?

Soru 18: Bank Asya’nın açılışına bizzat katılmıştınız. Çalışmaları hararetle alkışlamıştınız. Siz ve AKP bakan ve milletvekilleri cemaate ait hiç bir programı kaçırmıyordu. Şimdi ise Bank Asya’da hesabı olanları, cemaatin okuluna öğrenci verenleri terör örgütü üyesi sayıyorsunuz. Açılışa katılıp destek olan, oğlu Bilal ve damadı Berat cemaatin okulundan mezun olan, kızı Sümeyye dershanesine giden ve “Ne istediler de vermedik” diyen siz “masum” oluyorsunuz da Bank Asya’da 3-5 kuruş hesabı olan mudiler, burs zekât toplayanlar nasıl terörist oluyor?

Soru 19: 2013’te büyükelçiler toplantısında “Bir savcı 3 polisle terör örgütü kapsamına sokarız” demiştiniz. Geçen yıl cemaati anlatırken “tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet” demiştiniz. Şimdi 80’lik koltuk değnekli ihtiyarlar; burs toplayan amcalar, kermes yapan kadınlar, hamile ve emzikli kadınlar… herkes tutuklanıyor. 40 bin insan, şu an evrensel hukukta karşılığı olmayan gerekçelerle tutuklu. Hedefinize ulaştınız mı?

Soru 20: Siz 15 Temmuz’da bir darbe girişimini önlediğinizi söylüyorsunuz. Darbe gerçekleşseydi neler olacaksa onun kat be kat fazlasını yaptınız. Darbeye karışıp karışmadığı araştırılmadan 21 bin askeri öğrenci-astsubay-subay-general emekli edildi/atıldı. Darbeyle ilgisiz 5 bine yakın yargıç meslekten atıldı. 1000’lerce şirkete el konuldu. 100 bin öğretmen-öğretim üyesi-akademisyen işsiz sokağa bırakıldı.

12 Eylül darbesinde bu kadar tasfiye yapılmamışken “darbe girişimini önleyenlerin” bu kadar tasfiye yapması size enteresan gelmiyor mu? Yoksa darbe girişimine bu tasfiyenin bahanesi olduğu için mi “Allah’ın lütfu” dediniz?

Soru 21: Tatbikat için veya ne olduğunu anlamadan kışladan çıkarılan masum harbiye öğrencileri ve askerler teslim olduğu halde onlarcası hunharca linç edildi. Pentagon üst yetkilisi Michael Rubin’in “15 Temmuz gecesi sivilleri Saray’a bağlı SADAT milisleri öldürdü” iddiasında bulundu. Bu iddiaya ne diyorsunuz? Niçin hiçbirine otopsi yapılmadı? Hangi silahlar ve mermiler kullanıldığı neden tespit edilmedi? Başında güvenlik başdanışmanınız emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi olan “Sadat” bizzat size bağlı silahlı bir milis teşkilatı mı?

Soru 22: Sayın cumhurbaşkanı, defalarca “Ben diktatör olsam şunu yapamazsınız, ben diktatör olsam şöyle yazamazsınız” dediniz. Şu an Türkiye’de bir iki küçük gazete dışında tüm medyayı kontrol altına aldınız. 13 TV ve 15 gazete kapatıldı. 200’e yakın gazeteci hapiste. Bir o kadarı yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Milletvekilleri hapiste. Romancılar, köşe yazarları, gazete yöneticileri hapiste. Muhalifler ya yurtdışında veya tutuklu.

Siz diktatör değilseniz “diktatörün tanımı” nedir bize açıklar mısınız? Sözlüklerde kendinizi hangi kelimeyle tanımlıyorsunuz?

Soru 23: Yaklaşık 4 yıldır başkan olmak için Türkiye’nin tüm sorunlarını sümenaltı ettiniz. Yasama yürütme yargı emrinizde. Şu anda hangi yetkiniz yok da başkan olunca onu kazanacaksınız?

Yoksa hedefiniz başkan olma formülüyle AB ile ilişkileri kesmek, NATO’dan ayrılmak, demokrasi-insan hakları bağlayıcılığından kurtulmak ve yabancı sermayeyi ülkeden atarak Türkiye’yi dünyadan tecrit etmek mi?

[Veysel Ayhan] 15.12.2016 [TR724]

‘Mr. President’ın takip ettiği Tahşiye davası da Berat’ın kutusunda [Mehmet Yıldız]

Tahşiyeciler isimli gruba kumpas kurdukları iddiasıyla Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca ve bazı emniyet görevlileri 14 Aralık 2014 tarihinde gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar 5 gün gözaltında tutulduktan sonra hakim karşısına çıkarıldı. Bir dizi filmde geçen bir sahne ve yasadışı yollarla elde edilmiş, delil sayılamayacak bir konuşma yüzünden Samanyolu Yayın Grubu’nun en üst düzey yöneticisi Hidayet Karaca tutuklandı ve Silivri Cezaevine gönderildi.

Savcı Hasan Yılmaz tarafından düzenlenen iddianame tam 9 ay sonra, 17 Eylül 2015 tarihinde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesine verildi.

Tahşiye davasının ilk duruşması 22 Aralık 2015 tarihinde yapıldı. Halen Hidayet Karaca ve başta Ali Fuat Yılmazer, Yurt Atayün gibi eski emniyet görevlileri olmak üzere 15 kadar emniyet görevlisi tutuklu bulunmaktadır.

Berat’ın Kutusu’ndan çıkan maillerde Tahşiye davasının da olduğunu, Sabah gazetesi muhabirlerinin operasyonla ilgili bilgileri herkesten önce öğrendiklerini Nazif Apak’ın dünkü yazısından öğrenmiştik. Bugün bir başka ayrıntı daha ortaya çıktı.

***

Berat’ın Kutusu’ndan çıkan bir başka mailden öğreniyoruz ki Savcı Hasan Yılmaz’ın hazırladığı iddianamenin mahkemeye sunulmasından 11 gün önce Halil Danışmaz Berat’a konulu bir mail yazmış. Buna göre RA ile (Robert Amsterdam) uzun uzadıya görüşen Berat Albayrak’ın adamı Halil Danışmaz, Amsterdam’ın 9-12 ay içinde ‘viktory ile bitiririz’ dediği bir davadan söz ediyor. Ve Amsterdam’ın iddia ettiğine göre dava önce Türkiye’de pişecek ardından ABD’ye taşınacakmış. Bunu yaptıktan sonra da seçim öncesinde ABD’den mutlaka bir gürültü kopacakmış!

Peki sonra ne oldu? Onu da havuz medyasının haberlerinden takip edelim.

10 Aralık tarihli Sabah Gazetesinin haberine göre Robert Amsterdam, Hizmet Hareketi’nin dünya yapılanması hakkında başlattıkları çalışmalara ilişkin ABD’nin başkenti Washington’da bir toplantı düzenleyerek gazetecilere bilgi verdi. Bu toplantıyı TRT dahil Havuz medyası televizyonları canlı olarak verdi.

Robert Amsterdam’ın hukuk bürosu, ilk icraat olarak Tahşiye üyesi üç kişinin haksız yere tutuklanması emirini verdiği için Gülen ve Paralel Yapı üyeleri hakkında 6 suçlamadan 7 Aralık’ta dilekçe vererek dava açmışlar. Demek ki 9-12 Amsterdam’ın 9-12 ay içinde (mail’deki ifadesiyle) ‘viktory ile bitiririz’ dediği dava buymuş!

Sonra ne mi oldu? Davanın açılmasından yaklaşık 7 ay sonra, Federal Hakim Robert Mariani, Türk Hükümeti tarafından kiralanan Amsterdam Hukuk Bürosunun iddialarını ‘sadece tesadüfi ve temelsiz’ bulduğunu belirterek davayı reddetti.

***

Peki bu davanın Türkiye’de pişecek ardından ABD’ye taşınacak olmasından ne anlamalıyız? Amerikan mahkemesinin ‘tesadüfi ve temelxsiz’ bulduğu deliller yüzünden Hidayet Karaca iki yıldır cezaevinde tutuluyor. O günlerde mahkeme safahatını izleyenler son derece saçma iddialarla, uydurma delillerle insanların hala hapis tutulmasını, tahliye taleplerinin sürekli reddedilmesini anlamakta zorlanmışlardı. Mahkeme heyeti, son derece mantıklı savunmalar karşısında kıvranıyor, eziliyor, büzülüyor ama avukatların ‘tamam, bu sefer kesin tahliye çıkar’ dediği her duruşmada tahliye talepleri anlaşılmaz bir şekilde reddediliyordu.

Şimdi Berat’ın Kutusu’ndan anlıyoruz ki dava bizzat Mr. President’ın takibinde. E hal böyle olunca tahliye ve sonunda beraat kararı verebilmek mangal gibi yürek ister. O da bizim hakimlerde yok. Viran olası hanede evlad ü iyal var…

[Mehmet Yıldız] 15.12.2016 [TR724]

Hata üstüne hata [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB), ABD Doları’nın Türk Lirası’na mukabil yükselişine mani olamıyor. Saray’a rağmen politika faizini 50 baz puan artırmasının tesiri kısa sürdü. Başkan Murat Çetinkaya, faiz artışı ile ortaladığı topu hükümetin auta çıkarmasına içten içe hayıflanıyor olmalı. Saray’ın kasdî faullerinden canı yansa da sadece, “Hocam, iyiyim! Bir şeyim yok. Oynayabilirim.” diyebiliyor.

Çetinkaya’nın önceki gün Bakanlar Kurulu’na yaptığı sunumun satır aralarında ‘ekonominin ahvali zannettiğinizden daha ağır’ mesajı vardı. Grafiklerle zenginleştirilmiş sunumun hülâsası: “Turizm ve ihracat pazarları daralıyor, işsizlik tırmanıyor ve ABD’ye hücum eden sermaye göçü en fazla TL’yi sarsıyor.”

Ne Saray’a ne de piyasaya yaranabilen TCMB önümüzdeki günlerde elindeki diğer silah olan döviz satışına müracaat edecek. Başkan Çetinkaya, Bakanlar Kurulu’ndan bir gün sonra Türkiye Bankalar Birliği’nde bankacılarla hasbihal ederken bunun sinyalini verdi.

O toplantıda sarf ettiği hassas cümle şu idi: “Döviz piyasasının sağlıklı çalışması ve döviz likiditesinin dengelenmesi amacıyla, döviz arz ve talep gelişmeleri yakından takip edilerek gerekli önlemler alınmaya devam edilecektir. Piyasa derinliğinin kaybolmasına bağlı olarak spekülatif davranışlar sonucunda kurlarda sağlıksız fiyat oluşumları gözlenmesi ve aşırı oynaklık durumlarında piyasaya esnek ihaleler yoluyla veya doğrudan müdahale edilebilecektir.”

Başkan’ın “Doğrudur müdahale” sözünün meâli: “Faiz artışı çare olmadı. Merkez Bankası dolar satacak.”

GÜN O GÜN DEĞİL

Hata üstüne hata. İhata eden bakıştan mahrum adımlarla bırakın doların ateşini düşürmeyi daha da yükseltirsiniz. İlle de döviz satış ihaleleri yapılmasına karar verildiyse bu son dakikaya kadar saklı tutulmalıydı. Oynaklığın arttığı gün veya saatlerde şok tesiri uyandıracak şekilde ilan edilmeliydi. Müdahalenin dozu ve süresine göre netice alınabilirdi. Dün o gün değildi.

TCMB elini açık etti. Paniğe kapıldığını intibaı bıraktı. Kartların hepsini gördü piyasa.

Tekrar edeyim. Merkez Bankası’nın tek başına üstesinden gelemeyeceği kronik bir vak’a ile karşı karşıyayız. Türkiye ekonomisi günden güne dibe batıyor. 2001 krizinde borçluluk bu kadar yüksek değildi. 10 milyar dolarlık döviz açığıydı bütün o gürültünün müsebbibi. Bugün ise reel sektörün 213 milyar dolar dövize ihtiyacı var.

Krizden hemen sonra devreye giren IMF reçetesi yabancı yatırımcı için teminat olmuştu. Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin estirdiği reform rüzgârı da bire beş, bire on hasata vesile olan sermayeyi nadasa bıraktığımız tarlaya taşımıştı.

Bereketli günlerdi…

İhracat ve turizmin çift haneli büyümesi ile döviz biriktirme imkânları artmış, içeride de kurların gerilemesi sayesinde imalat sanayi kapasite artırıcı yatırımlara yönelmişti. Kredi maliyetleri ve enflasyon istikrarlı biçimde düştüğü için de tüketim harcamaları büyümede yeni rekorların kapısını aralamıştı. İşsizlik yüzde 8’e doğru inişe geçmişti.

AKP Kemal Derviş’in açtığı yolda ilerleme basiretini göstermişti. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve ifade/basın hürriyeti uğruna statüko ile amansız bir mücadelenin içine girmekten imtina etmemişti. AKP, 2003–2007 arasında bugün yaptığının tam zıddını tatbik ederek sadece demokrasiyi tahkim etmiyor aynı zamanda Türkiye’yi küresel sermaye için güvenli bir liman haline getiriyordu.

AYDA 10 MİLYAR DOLAR GELİYORDU

Ayda 10 milyar dolar sıcak para (portföy yatırımları) ve senelik 23 milyar dolar doğrudan yatırım çekmeyi başaran o günlerin Türkiye’sinden ayda 5 milyar dolar sermaye kaçışını eli kolu bağlı seyreden Türkiye’ye iniş yapmak da marifet(!) ister… Her iki halin mükâfatı da mücazatı da iktidardaki AKP’nin hanesine yazılacaktır.

AKP’nin fabrika ayarlarına dönmesi halinde en azından çöküş bir noktada durdurabilir. Amma velâkin hükümet cenahında, küsuratı ile bin odalı Saray’da yaşayan Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsî gündemi başkanlıktan gayrı dert ve tasadan eser yok.

TÜRKİYE İÇİN SON ÇAĞRI: DÖVİZ BOLLUĞU BİTTİ

‘Başkanlığı alana kadar OHAL’ dayatması yatırımcı ve tüketiciyi tedirgin ediyor. Türkiye, dünyada yükselen faiz dalgasına en zayıf halde yakalandı. Bol ve ucuz döviz devri bitti.

OHAL rejiminde iktisadî buhran öyle bir iki kararla atlatılamaz. Yine de ilk müdahaleyi yapmakla mükellef Merkez Bankası kafa karışıklığını belli etmemeliydi. Faizi artırmanın üzerinden bir ay geçmeden dolara doğrudan satış yaparak müdahalede bulunmak tam bir fiyasko. Madem faiz cephesinden muhasarayı yarmaya karar verildi, cepheyi genişletmek gibi bir hataya düşülmemeliydi.

NET REZERV 35 MİLYAR DOLARDAN AZ

Net döviz cephaneliğinde 35 milyardan az bir mühimmat olduğunu bilen para tüccarları bu fırsatı kaçırmayacaktır. Bu arada para baronları ve bankalar, dolar bozduranlara müteşekkir kalacaktır. Onlar sayesinde 3,34-3,40 arasından dolar topladılar.

Pekâlâ, TCMB kaçtan dolar bozduracak ve nerede duracağı belli olmayan piyasa taarruzuna ne kadar mukavemet edebilecek?

Bu son meydan muharebesi Türkiye’de herkesin istikbalini tayin edecek.

İbretle seyredin…

[Semih Ardıç] 15.12.2016 [TR724]

‘Milli seferberlik’ten ne anlamalıyız? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Anlaşıldı, başkanlık referandumuna yine ‘olağanüstü şartlar’ ve ‘seferberlik’ havası içerisinde gideceğiz. İnsanlar sandığa yine cumhurbaşkanı seçmek için değil, ‘dört bir tarafı düşmanlarla çevrili vatanımızı küffar elinden çekip alacak’ bir kurtarıcı, bir başkomutan, bir başbuğ, bir ulu önder, bir halife seçmek için gidecek. Sözü uzatmaya gerek yok. Hepsinin karışımı ve hepsinin üzerinde bir Tayyip Erdoğan seçeceğiz. Aslında seçmeyeceğiz de; sadece ‘göklerden gelen kararı’ onaylamaya gideceğiz.

Dün Beştepe’deki Saray’ında 32. kez muhtarlara hitap eden Tayyip Erdoğan, hiç de şaşırtıcı olmayan biçimde ‘milli seferberlik’ ilan etti. Tam da başkanlık teklifi Meclis’e gelmişken ve referandum süreci fiilen başlamışken… “Anayasa’mızın 104. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başı olarak PKK’sıyla, DEAŞ’ıyla, FETÖ’süyle, DHKP-C’siyle adı, söylemi, yöntemi ne olursa olsun tüm terör örgütlerine karşı milli bir seferberlik ilan ediyorum” diye seslendi.

‘SAVAŞTAYIZ; DÜŞMANA KARŞI BENİM ARKAMDA KENETLENİN’ MESAJI

Erdoğan’a göre Türkiye, tarihinin en büyük saldırısı altında. Yeni bir Kurtuluş Savaşı, yeni bir Çanakkale Savaşı vermek durumundayız. Dolayısıyla parti, görüş, köken ayırt etmeksizin hepimizin bir ‘ulusal kahramanın’ bayrağı altında birleşmemiz, o başkomutanın ‘stratejisi’ ile yedi düvele karşı zafere ulaşmamız gerek. Bunu saklamıyor da zaten.

Dünkü konuşmasında, “Bazıları sanıyor ki hedef benim ya da partim. Mesele bundan ibaret değil. Ortada daha büyük oyun var. Bizim şahsımızda özleştirdikleri, saldırdıkları özgür Türkiye mücadelesidir. Hepimiz aynı gemideyiz. Hepimize saldırıyorlar. Geldiğimiz noktada savunmada kalma noktasında değiliz. Yeni bir Sevr tehdidi ile karşı karşıyayız” dedi.

“Yani, bana oy vermekle aslında ülkenizi kurtaracaksınız. Mesele Erdoğan meselesi, AKP meselesi değil; söz konusu vatansa gerisi teferruattır” mesajları veriyor. Eskiden “milleti yaşat ki devlet yaşasın” denirdi, şimdi Erdoğan “beni yaşatın ki, devlet yaşasın” diyor. Daha önce de “Ben gidersem devlet çöker” sözünü etmiş, kendi varlığı ile bir asırlık Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını bir görmüştü.

BİNALİ YILDIRIM’A DA GOL

Peki, bu noktada sormayacak mıyız; iyi de 14 yıldır bu ülkeyi siz yönetmiyor musunuz? Ülkeyi, sıfır terörden alıp her tarafında terörist bombaları patlayan bir ülke haline kim getirdi? Türkiye’yi AB kapısından alıp 3. sınıf bir Ortadoğu ülkesine kim dönüştürdü?

Bu aynı zamanda Başbakan Binali Yıldırım’a da atılan bir gol. Zira Yıldırım, referandumdan önce OHAL’in bitirilebileceğini açıklamıştı. Birileri OHAL altında seçime gitmenin mahzurlarından söz ederken Saray bir de ‘seferberlik’ ilan etti. Şimdi Yıldırım ayıklasın pirincin taşını…

TIPKI 1 KASIM’DAN ÖNCE BOMBALARIN ONA YARAMASI GİBİ

Peki, ne oldu da Erdoğan, ‘seferberlik’ çağrısı yaptı? Pazar akşamı Beşiktaş’ta patlayan bombaların ardından “Başkanlığın konuşulmasını istemiyor” diyenleri, komplo teorisyenlerine havale edelim. Somut gerçeklerle akıl yürüttüğümüzde ortaya çıkan fotoğraf şu: Bombaları kim patlatırsa patlatsın sonuç bir şekilde Erdoğan’ın lehine oluyor. İşte bakınız, o şehit cenazelerinin ağır psikolojisi altında yine ‘seferberlik’ ilanı yaptı.

Tıpkı daha önce bir elini şehit tabutuna koyup nutuk çektiği gibi… Tıpkı 7 Haziran’dan sonra artan terör olaylarının onun hanesine yazması gibi… Tıpkı dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 10 Ekim Ankara Gar katliamından sonra “Oylarımız yükseliyor” dediği gibi…

Cumhurbaşkanı şimdi de Beşiktaş’ı kendine sütre yapıp, sıkıyönetim komutanı olarak sahalara iniyor. Referanduma bu psikoloji ve bu söylem altında gideceğiz. Sandıkta bu algılarla oy kullanacağız.

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA KİM ‘HAYIR’ DEMEYE CESARET EDEBİLİR Kİ

Bu, aynı zamanda referandumda kimsenin ‘Hayır’ kampanyası yapmaya cesaret edememesi demek. “Ülke işgal altındayken, Türkiye yeni bir Çanakkale, yeni bir Kurtuluş Savaşı veriyorken, üst akıl dalga dalga saldırıyorken ayrı gayrı mı olurmuş?” Buna cüret edecek kişi ya da parti, üst aklın maşası, işgal kuvvetlerinin müstemleke valisi, dış güçlerin taşeronu, CIA ve MOSSAD ajanı damgalarını da peşin peşin yiyecek.

Sonuçta burası, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı için ‘darbe girişimi’ nitelemesi yapılan bir ülke. Hatırlayın Erdoğan’a göre İhsanoğlu’nun adaylığı ‘üst aklın’ bir projesiydi. Gerçi nasıl bir üst akılsa, İhsanoğlu’nu yarı yolda bıraktı…

YOKSA DİKTATÖRLÜK KONUŞULUR

İyi de Erdoğan niye buna ihtiyaç duyuyor? Çünkü başka şansı yok. Çünkü Meclis’e sundukları anayasa değişikliğinin ayrıntılarının konuşulmaması gerek. Eğer biz terörü değil de ‘Türk tipi başkanlığı’ konuşacak olursak; referandumdan ‘Evet’ çıkmasının, ülkenin tek bir adamın üstüne yapılması anlamına geleceğini bileceğiz.

Bunları göreceğiz. Terörü değil de başkanlığı konuşacak olursak; Erdoğan’ın, canının her istediğini yapıp hiç kimseye hesap vermeyeceği bir düzene geçeceğimizi konuşacağız. Yürütme de o olacak, yasama da yargı da… Bağımsız ve tarafsız bir yargı hayal olacak. O her ne suç işlerse işlesin hesap vermeyecek. Hikmetinden asla sual olunamayacak. AKP tabanının bile başkanlığa alerji duymasının gerekçeleri bunlardı. O yüzden adına ‘partili cumhurbaşkanlığı’ dediler.

Eğer biz ‘yeni Kurtuluş Savaşı’nı değil de bu detayları konuşacak olursak kitleler, nasıl bir ‘yutturmaca’ ile karşı karşıya olduklarını görecek. İnsanlar, “Yahu Tayyip Erdoğan kıyamete kadar yaşamayacak ki. Ya ondan sonra, aynı yetkilerle bizim başımıza tam tersi zihniyette bir adam gelirse ne yapacağız?” diye sormaya başlayacak. İşte bunların sorulmaması için bizim topumuzla tüfeğimizle Erdoğan’ın arkasında cepheye koşmamız ve düşmana karşı biricik önderimizle omuz omuza savaşmamız gerek.

7 Haziran 2015 seçimleri, olağan şartlarda seçime gidildiğinde, neler olduğunu gösterdi. Erdoğan bir daha o günü yaşamamak için milli seferberlik de ilan eder, gerekirse ülkeyi komple savaşa da götürür…

[Ahmet Dönmez] 15.12.2016 [TR724]