Şimdi anladınız mı doların niye düşmeyeceğini? [Tarık Ziya]

Dolar ve Euro yatırımcıları, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan'a ne kadar teşekkür etse azdır. Erdoğan ne vakit faiz, dolar, ekonomi ve Merkez Bankası'ndan dem vursa dolar tırmanışa geçiyor. 

ABD Doları birkaç gündür 3,87 TL'den 20 kuruş geriye gelmişti gelmesine de Erdoğan'ın son sözlerinden sonra 3,75'e fırladı. Düşüş durdu, yönünü yeniden yukarı çevirdi. Euro da bin küsur odalı Saray'dan esen rüzgarla yelkenlerini şişirdi ve 4 lira eşiğini yeniden geçti.

Dolar ve Euro'da inişler yeni çıkışların hazırlığı oldu. Düştükçe alan kazandı. Ne gariptir ki 'Almayın, yanarsınız' sözüne kananın dili yandı. İki, hatta üç senedir aynı grafik altında eziliyor ekonomi. Üç ileri-iki geri adımdan birileri 'Bak demedim mi? Dolar düştü' hesabını yapsa da hakikat öyle değil. 

ORTA GELİR TUZAĞINI ARAR OLDUK

Dolar, 2014 başında 2 TL iken bugün 4 lira oldu olacak noktasında. AKP hükûmeti 2017 için koyduğu 2,05 TL hedefinin çoktan çöpe gittiğini bilmiyor olamaz. Türkiye üç senede dolar bazında neredeyse yarı yarıya fakirleşti. Fert başına gelir 11 bin dolardan 7 bin 500 dolara geriledi. Bir dönem 10 bin dolarda patinaj yapıyoruz, orta gelir tuzağına düştük müzakeresi yapıyorduk. Bugün orta gelir tuzağı bile hayal oldu. 

TÜİK'in gece yarısı mesaisine kalıp ordakini alıp buraya ilave etmesinden mütevellit millî gelirdeki düşüş resmî kayıtlarda görünmüyor olabilir. Vatandaş cebindeki paranın alım gücünün nasıl eksildiğini günü gününe hatırlıyor. Geçen ay 2 liradan aldığı bir mamülü bu ay 20 kuruş zamlı alabiliyor. Asgari ücret 2016 başında 480 dolar ediyordu. Hal-i hazırda ise 373 dolar. Aldığı ücret erirken enflasyon, hassaten gıda fiyatları çift haneli arttı. 

Türk Lirası'nın mum gibi erimesi sadece dar ve orta gelirlinin hanesine ateş düşürmedi. Devasa şirketler de kur farkından milyarlarca lira zarara uğradı. Reis-i Cumhur Hazretleri'nin dün 6 kuruş fırlattığı doların 217 milyar dolar net olan dış borcumuza getirdiği ilave maliyet 14 milyar lira. Bir günde 14 milyar lira buharlaştı. O para ile kaç hastane, kaç okul, kaç köprü yapılırdı?  

HAZİNE YAĞMALANIYOR

Diğer taraftan kaynak bulamadıkları için Hazine mallarını Türkiye Varlık Fonu'na devrediyorlar. Ne yaman çelişki! Madem paranız yok ağzınızdan çıkanı kulağınız duyacak. Ya halinize razı olun ya da burnunuzun doğrusunda ilerleyin. Konuşup da ortalığı karıştırmak marifet değil. 

Ortada varlık varsa niye hazır şirketleri ve Savunma Sanayii'ne ait 3 milyar TL nakit niye Fona geçti? Türkiye'nin başına nasıl bir dert açtığınızı üç vakte kadar herkes anlayacak anlamasına da iş işten geçmiş olacak. 

Mamafih faiz politikasını beğenmiyorsanız değiştirin. Halka açık THY, Halkbank ve Türk Telekom'u gece yarısı KHK ile ne idüğü belirsiz fona devrettiğiniz gibi bir imzanıza bakar bu değişiklik. 

Hatta Merkez Bankası'nı da bağlayın Yiğit Bulut'a. On parmağında yüz marifet indirsin faizi. Görelim o gün ne oluyormuş. Dolar tahminlerindeki fiyasko kâfi derecede ipucu veriyor.   

Enflasyon dolar arttıkça artıyor. Faiz de bunları takip ediyor. Bırakmıyorsunuz ki dolar düşsün. TÜFE yüzde 10'a dayanmışsa hangi banka yüzde 15'in altında maliyetle kredi verir. Bankalar bile yurt dışından kredi bulamaz hale geldi. Emeklilik fonları Türkiye'yi 'yok' farz ediyor kredi notumuz çöpe atıldığı günden beri. Artık Halkbank ve Ziraat artık elinizin altında, dilediğinize dilediğiniz kadar kredi verin. Referandum arifesinde anketler moral bozucu diye hedef saptırmak arzu ettiğiniz neticeyi vermez. 

YALANLA YÜZEN EKONOMİ GEMİSİ KARAYA OTURDU

Vatandaş doların niye yükseldiğini, daha doğrusu sayenizde düşmeyeceğini esefle müşahade etti, ediyor. Muhtarlara söyleyin mahalleye döndüklerinde sakın ekonomiden bahis açmasınlar. Yalanla yüzen ekonomi gemisi karaya oturdu. Bir senede 100 bin esnaf kepenk kapattı. Saray'da konuşuldu mu hiç esnafın perişan hali? 

Vatandaş açacak ağzını yumacak gözünü. Ya sabır! çekip dilini ısırıyor. Elde avuçta bir şeyi kalmadı ki dolar düştüğünde gidip alsın. Dünya toparlansa bize faydası yok. Müflis siyasetin tükettiği ekonomi senelerce belini doğrultamayacak. Maalesef hakikatler acı. 

Hazine'nin paraları ile doldurduğu kasa ile iktisat dersi vermeye kalkan kifayetsiz muhterisler yüzünden 10 senede kazandıklarımızı üç senede heba ettik.

'Bedava çorbacılar', şimdi anladınız mı doların niye düşmeyeceğini!

[Tarık Ziya] 8.2.2017 [Samanyolu Haber]

12 Mart'tan ve 12 Eylül'den de beter! [Ali Emir Pakkan]

İşkencenin geri dönüşü

Fethullah Gülen'in yeğeni Sait Gülen'in emniyette 30 gün boyunca gördüğü işkenceyi okuyunca kanım dondu. Salondaki erler bile gözyaşlarını tutamamış! Gülen'in önüne koydukları tutanağı imzalamazsan eşine tecavüz edeceğiz, demişler! İlk duruşmada hakkındaki iddiaları reddeden Sait Gülen, mahkemeye yeniden ifade vermek istediğini söylüyor! Duruşmada 2010 KPSS sınavında kopya çekmekle suçlanan diğer sanıklar da ifadelerinin işkence ile alındığını açıklıyor!

Türkiye'de emniyet ve hapishanelerde nelerin yaşandığı ile ilgili çarpıcı bir duruşma bu! İşkence geri döndü ve engizisyon çarkı binlerce  masumu öğütüyor!

Sait Gülen'in ve işkence ile ifadesi alınan insanların anlattıklar, 12 Mart 1971'de Ziverbey Köşkünde İlhan Selçuk'un yaşadıklarına benziyor.

1971'de asker, muhtıra verdi. AP hükümeti düşürüldü! Nihat Erim başkanlığında yeni bir ara rejim hükümeti kuruldu. Sıkıyönetim ilan edildi! Sağ ve sol hareketleri hedef alan operasyonlar başladı! Tutuklamalar ülke çapında ve pek çok kurumu kapsıyordu!

Bir gün gazeteci İlhan Selçuk'un da kapısı çalındı! 9 Mart cuntası içinde olmakla suçlanıyordu yazar. Mahir Kaynak, ( Sonradan MİT ajanlığı deşifre edildi) ordu içindeki bu cuntaya sızdırılmış ve pek çok bilgiye ulaşılmıştı! Cemal Madanoğlu liderliğindeki bir grup darbe planlıyordu. Selçuk da, cuntada olmakla suçlanıyordu. Ancak elde delil yoktu.

İlhan Selçuk, bir arabaya bindirildi, gözleri bağlandı, Ziverbey Köşküne götürüldü! Sıkıyönetimle gözaltı süresi 30 güne çıkarılmıştı! 30 gün boyunca gece gündüz sorgulandı! İşkence gördü. Cumhuriyet'teki yazıları soruluyordu. Selçuk, 'Ziverbey Köşkü' kitabında o korku ve dehşet saatlerini şöyle anlatıyor:

"Gözlerim bağlı olduğundan hiçbir şey görmüyordum. Ayak bileklerime bir alet geçirilmişti. Bir manivelanın ya da vidanın sıkıştırıldığını duyumsuyordum. Öyle bir an geldi ki, bacaklarımı kıpırdatamaz oldum. Bir yağ mı sıvı mı sürüyorlardı tabanlarıma sonra sopa inip kalkmaya başladı. Kendimi acıya katlanabilir sanırdım. Ancak falakanın verdiği acı hiçbir acıyla kıyaslanamaz. Olayın bir de ruhsal yanı var ki, bedensel acının üstüne biniyor. Kendini aşağılanmış olarak görüyorsun." (Ziverbey Köşkü, Çağdaş Yayınları, 1987)

Selçuk, işkencenin artmasından ve öldürülmekten korkuyor. Aklına bir fikir geliyor. İfadesini yazılı vereceğini söylüyor. Bir kalem ve kağıt istiyor. 

İşkencede ifade verdim

Şairler bazı şiirlerinde, her mısraın baş harflerinden anlamlı sözcükler oluştururlar. Buna edebiyatta akrostiş denir. Yazar Selçuk da ifadesinin içine gerçek durumunu akrostiş olarak yerleştirecekti. Ama her cümlenin baş harfleriyle kelimeler türetmek fark edilebilirdi. Onun için başka bir yöntem buldu: Her cümlenin sondan ikinci kelimesinin baş harflerinden bir akrostiş oluşturdu. Uzun bir ifade yazdı. Sorgucular, aldıkları cevaplardan ikna oldu.

30 günün sonunda sıkıyönetim mahkemesine çıkarıldı. İlk duruşmada ifadesinin işkence altında alındığını söyledi ve bütün iddiaları reddetti.  Yazılı ifadesindeki akrostişte, “İşkence altındayım” sözcükleri okunuyordu. Hakim "işkence" ve "baskı" kelimelerini gördü. Kısa bir aradan sonra tahliyesine karar verildi. Sonra da beraat etti. Selçuk, Tercüman gazetesinde ifade tutanaklarının çarşaf çarşaf yayınlanarak, "itirafçı", "darbeci" ve "arkadaşlarını satmakla" suçlanması üzerine akrostiş formülünü ayrıntılı şekilde açıkladı. 

46 yıl sonra yine geceyarılarında gözaltılar oluyor! İşkence ile alınan ifadelerden başka iddianamelerde delil yok. 'Darbe mahkemeleri bile daha adildi' dedirten tutuklama kararları veriliyor. Bir de o ifadeler basına servis edilip, 'itirafçı oldular' deniyor!  Tarihe '12 Mart'tan da 12 Eylül'den de beterdiler', diye geçecekler! 

[Ali Emir Pakkan] 8.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

Bir hukuk garabeti olarak İstiklal Mahkemeleri [Dr. Serdar Efeoğlu]

28 Şubat döneminin zorba ve baskıcı anlayışına karşı özgürlükçü ve liberal yaklaşımlarla iktidara gelen AKP, Gezi Olayları sonrasında farklılıklara tahammülsüz bir anlayışı benimsedi. 17 Aralık sürecinde ise kurduğu Sulh Ceza Hâkimliklerini, Cemaati bitirmede önemli bir vasıta olarak kullandı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında OHAL ile birlikte eline geçirdiği sınırsız güçle yargıyı kullanarak darbe ile alakası olmayan farklı kesimlerden binlerce kişiyi tutuklatmayı başardı. AKP böylece sürekli eleştirdiği Tek Parti yönetiminin yıllar önce muhalifleri tasfiyede kullandığı İstiklal Mahkemelerini aratan icraatlara imza attı.

Yeni Türk Devleti temel hukuk kurallarının bile dikkate alınmadığı İstiklal Mahkemeleri sayesinde 1950’lere kadar devam edecek tek parti yönetimini kurdu. Bu mahkemeler 1920-1923 döneminde toplam 3.919 kişi hakkında idam kararı verdi. 1927’ye kadar faaliyette bulunduktan sonra yeni bir mahkeme kurulmayarak fiilen yok edildi ve 1949’da çıkarılan kanunla hukuken ortadan kaldırıldı.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ NEREDEN ÇIKTI?

Milli Mücadele’nin en önemli sorunlarının başında “asker kaçakları” problemi geliyordu. Firariler orduyu zaafa uğratmakta ve eşkıyalık yaparak asayişin bozulmasına neden olmaktaydılar. TBMM’nin ilk çıkardığı kanun olan Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile isyancılar ve asker kaçakları için uygulanacak cezalar belirlendi. Bu kanunu uygulayan mevcut mahkemelerin davaları kısa zamanda sonuçlandıramaması üzerine 11 Eylül 1920’de “Firariler Hakkında Kanun” kabul edilerek Fransız İhtilâli sırasında görülen “İhtilâl Mahkemesi” örneğinden hareketle “İstiklal Mahkemeleri” kuruldu. Mahkemenin üyeleri milletvekilleri arasından seçilecek ve kararları kesin olup temyize götürülemeyecekti.

Mahkemeler firariler için kurulmasına rağmen daha sonra “vatana ihanet, casusluk, eşkıyalık, yolsuzluk” davalarına da baktılar. İstiklal Mahkemeleri yargılama yaparken üzerinde başka bir otorite tanımayan, bütün memurları yargılayabilen, hiçbir kanun maddesine bağlı olmayan ve Anayasal yönden tartışmalı mahkemelerdi. Kendilerini olağanüstü devrim mahkemeleri olarak gören bu mahkemelerde avukat bulundurulması engellenmiş, sadece İstanbul İstiklal Mahkemesi avukata izin vermiştir. İzmir İstiklal Mahkemesi’nde sanık Şükrü Bey avukat talebinde bulunduğunda Başkan Ali Bey “Ne diyeceğiniz varsa açıkça söyleyiniz.Avukatla falan geçirecek vaktimiz yok” cevabını vermiş, şahit dinlemeyi zaman israfı saymıştır. Başlangıçta savcılık kurumuna da yer verilmemiştir.

Mahkeme üyelerinin çoğu hukuk eğitimi almayan kişilerdi. Görev yapan 67 kişiden sadece 26’sı hukukçu olup diğer üyeler mülkiye mezunu, doktor, müftü, gazeteci ve tüccar gibi mesleklere mensuptu. Mahkemeler halka açık olarak yapılmakta, mahkemenin yeri ve saati önceden gazetelerde ilan edilmekteydi. Halk duruşmaları büyük bir ilgiyle izlemekte, herkesin bir ibret dersi alması amaçlanmaktaydı. Örneğin İzmir Suikastı davası, seyircilerin çokluğu nedeniyle Elhamra Sineması’nda yapılmıştı.

Yargılamalar kısa sürede sonuçlanmakta ve infaz halkın önünde gerçekleşmekteydi. Önemli davalar gazetelerde çok geniş bir şekilde yer almakta ve bu şekilde kamuoyunun ilgisi sağlanmaktaydı. Bazen yargılamalar toplu olarak yapılmakta, özellikle asker kaçaklarının yargılamasında bu yola başvurulmaktaydı. Örneğin Konya İstiklal Mahkemesi 806 asker kaçağını bir celsede yargılamıştı. Yine 27 yaşındaki Mustafa Necati’nin başında bulunduğu Kastamonu İstiklal Mahkemesi “asker kaçağının yerine yakınlarının askere götürülmesi, kaçak kişinin mal ve mülkünün yakılması, mallarına el konulması” gibi kararlar vermişti. Bu mahkeme Bolu’da 200 firariye topluca idam cezası da vermişti.

MAHKEMELERİN ÜSTÜNDE M. KEMAL PAŞA DENETİMİ!

Mahkemelerin bağımsız olmaması önemli bir problem oluşturuyordu. Kılıç Ali ve Eşref Edip’in hatıralarından anlaşıldığına göre M. Kemal Paşa bazen yargılamalara doğrudan müdahale ediyordu. Örneğin Ankara İstiklal Mahkemesi müdahale üzerine bir subayı yargılamaktan vazgeçmiş, Şark İstiklal Mahkemesi de M. Kemal Paşa’nın mektubu üzerine yargılanan gazeteciler hakkında beraat kararı vermişti. İzmir suikastı davasında M. Kemal Paşa, Çeşme’ye çağırdığı mahkeme üyelerini çok sert bir şekilde azarlayınca hâkimler kaçmayı tercih etmişlerdi. Hâkimlerin vicdani kanaatle karar vermeleri de yanlış kararlara yol açmakta, hatta beraat etmesi gereken kişilere idam kararı verilmekteydi.

Mahkemelerle ilgili bir problem de sanıkların gıyaplarında karar vermeleriydi. Sevr Antlaşması’nı imzalayan kişilerle Çerkez Ethem ve arkadaşları gıyaplarında yargılanarak idama mahkûm edildiler. Milli Mücadele esnasında gıyabi yargılama ile idam cezası verilen kişi sayısı 243’ü buldu. Yine şapka aleyhindeki sözlerinden dolayı Erzincan’ın bir köyünde yaşayan İbrahim Hakkı Efendi mahkemede olmadığı halde hakkında idam kararı verildi.

İstiklal Mahkemeleri olağanüstü şartların bir sonucu olarak kurulmasına rağmen Cumhuriyet döneminde de devam etti. Gazetecileri yargılamak amacıyla 1923-1924 yıllarında sadece İstanbul’da faaliyet gösteren mahkemeler, 1925’de Şeyh Sait İsyanı ile yeniden görevlendirilmiş ve 1927’ye kadar devam etmiştir. Şark İstiklal Mahkemesi Şeyh Sait İsyanı ile ilgili olmasına rağmen gazetecileri de yargılamış, Ankara İstiklal Mahkemesi ise şapka devrimine tepki olarak çıkan olaylarla ilgilenerek gerekli gördüğü vilayetlerde görev yapmıştır. İzmir suikastı davasında da yargılamalar bu mahkeme tarafından yapılmıştır.

MUHALİFLERE GÖZDAĞI VERMEK ASIL AMAÇ

Yargılamalarda önemli bir amacın muhaliflere gözdağı vermek olduğunda şüphe yoktur. İzmir suikastı davasında yargılanan Terakkiperver Fırka kurucusu Kazım Karabekir’e neden muhalefete geçtiği sorulmuş, Başkan Ali Bey de “Bence memleketin böyle partilere ihtiyacı yoktur” şeklinde tepki göstermiştir. İzmir Suikastı davasında on dokuz idam kararı verilmiş, komutanlar ise Atatürk’ün müdahalesi ile beraat edebilmiştir. Mahkeme Anayasaya aykırı bir şekilde hareket ederek milletvekillerinin dokunulmazlıklarını bile dikkate almamıştır. Fırka’nın diğer yöneticileri A. Fuat, Refet, Cafer Tayyar Paşalar da yargılanmış ve böylece muhalefetin tasfiyesi tamamlanmıştır. Mahkeme aynı zamanda İttihatçılar davasına dönüşerek Atatürk’ün yanında yer almayan İttihatçıların siyasi hayatlarının bitmesini sağlamıştır.

Bazı araştırmacılar tarafından “tedhiş mahkemesi” olarak değerlendirilen bu mahkemelerde en temel ceza hukuku kuralı olan “işlendiği tarihte suç sayılmayan bir fiilden dolayı kişi cezalandırılamaz” prensibi bile dikkate alınmamıştır. Bu duruma en iyi örnek İskilipli Atıf Hoca’nın davasıdır. Atıf Hoca Şapka Kanunu’ndan bir buçuk yıl önce yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabının şapkaya karşı çıkan isyanlarda kışkırtıcı bir rol oynadığı iddiasıyla yargılanmış ve idam cezası verilerek karar infaz edilmiştir.

Mahkemeler kararlarını verirken çok farklı kanunları gerekçe olarak belirtmişlerdir. Bunların başında Hıyanet-i Vataniye Kanunu gelse de İzmir Suikastı davasında görüldüğü gibi bazen 1858 tarihli Osmanlı Ceza Kanunu’na atıf yapılmış, 1 Temmuz 1926 tarihinde yeni Ceza Kanunu kabul edildiğinde mahkemeler eski kanunlara dayalı olarak karar vermeye devam ederek bir başka hukuk skandalına imza atmışlardır.

TEK PARTİ’DEN TEK PARTİ’YE

İstiklal Mahkemeleri asker kaçaklarını orduya kazandırmak amacıyla kurulsa da zamanla muhalefetin tasfiyesi için bir vasıtaya dönüşerek yeni rejimin yerleşmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Tek Parti idaresine karşı çıkabilecek siyasi ve askeri yönden halkın takdirini kazanmış kişiler, eski İttihatçılar, kanaat önderleri, Kürt muhalefeti ve Hükümetin politikalarını eleştiren basın yayın organları gibi çok farklı unsurlar bu mahkemeler aracılığı ile ortadan kaldırılmıştır.

İstiklal Mahkemeleri yukarıda söz ettiğimiz hukuksuz uygulamalarla Tek Parti iktidarına bir basamak olduğu gibi, bugün de yargı AKP’nin otoriterleşme politikasına alet olmaktadır. Yargı şu anda AKP muhalifi binlerce kişiyi suçlu suçsuz ayırımı yapmadan hapse gönderme görevini üstlenmiş durumdadır. HSYK, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay gibi yüksek yargının da bağımsızlığını kaybetmesi hukuksuzlukların artmasına yol açmakta, en temel haklardan savunma hakkına bile imkân verilmemektedir. Ancak bu dönem sona erdiğinde bunlara imza atanlar adaletsizlikleri ile anılacak ve bu süreç tarihte kara bir sayfa olarak yer alacaktır.

Kaynaklar: E. Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Bilgi (1975); İ. Ülker, “İstiklal Mahkemelerinde Yargılama Usulü”, SÜ HFD, S. 2, (2015); M. Eski, İstiklal Mahkemesi Başkanı Mustafa Necati Bey’in Kastamonu’daki Faaliyetleri, GÜ SBE Doktora Tezi (1990); G. S. Savran, 1926 İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, DEÜ AİİT yüksek lisans tezi (2006).

[Dr. Serdar Efeoğlu] 8.2.2017 [TR724]

Türkiye A.Ş. [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Muhalefet partileri, Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) zararlarını anlata dursun atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Türk Hava Yolları, Halkbank, Ziraat Bankası, Türk Telekom, PTT, BOTAŞ, Çaykur, Türksat ve Borsa İstanbul’un kasası iki gündür Saray’da kapatılıyor. O kasada Savunma Sanayii’nden gelen 3 milyar TL nakit de var. En kıymetli 2,3 milyon metrekarelik Hazine arazilerinin tapuları da aynı kasada. Anahtarlar da Saray’da.

Muhalefetin iş işten geçtikten sonraki performansı Saray’a geri adım attırmayacak. Saray ibaresini bilerek tercih ediyorum. Nitekim hükümetin figüranlık seviyesinde müdahil olduğu bir proje bu. Saray’ın dikkatleri başka yöne tevcih ettirmekte mahir kadroları, muhalefeti meşgul edecek ve mabeynin iştihanı açan o kasayı unutturacak polemik mevzuu üzerinde çalışıyordur. Üç vakte kalmaz incir çekirdeğini doldurmayacak bir başlık etrafında toplanır cümle muhalefet.

ERDOĞAN HAYALİNE KAVUŞTU

Türkiye Varlık Fonu sayesinde Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, memleketi aile şirketi (A.Ş.) gibi yönetme hayaline kavuştu. Hazine, Özelleştirme İdaresi, TBMM, Bakanlar Kurulu ve mahkemeler tek hamlede devre dışı bırakıldı. Muhalefet, 15 Temmuz bulmacasının anahtar kelimesini çözdüğünü zannede dursun Erdoğan, paralel Hazine ile başkanlıkta bile elde edemeyeceği imtiyazlara kavuştu bile.

Türkiye’nin nakit zengini kuruluşları, Bakanlar Kurulu’nun KHK’sı ile Varlık Fonu’na geçti. Sair vakitlerde anayasa değiştirmek kadar çetin geçecek bu safahat tereyağından kıl çeker gibi hızlı ve kolay oldu. Saray’ın havaya fırlattığı topları yakalayayım derken saha dışını çıktığını fark edemeyecek kadar gafil muhalefet ve mankurt medyanın mevcudiyeti ile Saray ne kadar mesut olsa azdır!

TVF, TAŞ’IN ALT MARKASI

Bundan böyle Türkiye Aile Şirketi’nin (TAŞ) alt markası TVF olacak. Nasıl Koç Holding’in Arçelik’i, Beko’su varsa aynen öyle TAŞ da TVF alt markası ile ticaretin bir numaralı oyuncusu oldu. Vergi yok, teftiş yok, mevzuata tâbi olmak yok. Haksız rekabet rüzgârları ile yelkenleri şişirilen TAŞ çok firmanın canını yakacak.

Fonun idaresi Saray’ın tensip buyurduğu beş isim tarafından deruhte edilecek. Yönetim Kurulu gibi görünecekler, hakikatte icra kurulu yetkilerini aşamayacaklar. Zımnî patron Erdoğan olacak. İki tabancalı müşavir Yiğit Bulut ve sadakatini ispat etmiş dört isim, talimatları resmiyete geçirecek o kadar. Aldıkları bol sıfırlı maaşı merak eden muhalefet mebusu olabilir. Bakanlara suâl edip boşuna vakit kaybetmesinler. Matbu ve hazır cevap şu olacak: “TVF’nin ticarî sırrı olduğundan açıklayamayız.”

SUÇ FABRİKALARINA YENİ KOMŞU

17/25 Aralık 2013’te ortaya saçılan suç evrakını yok etmek isteyenler BDDK, TMSF, Gelir İdaresi, MASAK ve Sulh Ceza Hâkimlikleri’ni hukuk cinayetlerine azmettiriyordu. O suç fabrikalarının yanına yeni bir tesis daha geldi: Fon-Kondu. Hızlı büyüme dönemleri geride kaldığı için suç şebekesini ayakta tutacak kaynaklar kurudu. TVF, nam-ı diğer TAŞ, her birinin üzerinde 79 milyonun hakkı olan şirketlerin içini boşaltacak, Hazine’de kalan son gümüşleri de üç kuruşa satıp savacak.

Yeri gelmişken belirteyim: Saray’ın bir dediğini iki etmediği için garanti üstüne garanti alan firmalara kredi temin etmek üzere TVF’ye geçen şirketler teminat gösterilirse ekonomi yerle bir olur. Hâlihazırdaki krizi mumla ararız. Krediyi verenler tahsilâtta sıkıntı yaşandığında THY, PTT ve Halkbank gibi devasa kuruluşlara el koyar. Alın size modern Duyun-ı Umumîye…

Bu şirketlerden THY, Halkbank ve Türk Telekom halka açık. Küçük yatırımcı veya bu şirketleri özelleştirmeden satın alan yabancı grupların halini düşünemiyorum. Şirketinizin anahtarları sizde, amma velâkin biri gelip kilidi değiştirip yeni anahtar çıkardı. Siz kendi şirketinize giremezken hiçbir malî ve hukukî mesuliyeti bulunmayan beş adam yönetim katına yerleşecek. Şirketi satabilirler, şirkete ortak alabilirler ya da bütün sermayeyi batırabilirler. Tamamen onların insafına kalmışsınız!

SIRADA MAHALLENİN BEYAZ ZENGİNLERİ VAR

Erdoğan, Türkiye Aile Şirketi derken bunu kast ediyordu. İsmi Anonim şirketi tedai ettirse de kısaltmasında A.Ş. geçse de TAŞ’ın anayasasının ilk ve son cümlesi ‘sınırsız yetki, sıfır sorumluluk’ şeklindedir.  

TAŞ kurulduğuna ve faaliyete geçtiğine göre Hazine Müsteşarlığı, Milli Emlak ve Özelleştirme İdaresi’ni lağvetseler de milletin cebinden lüzumsuz yere daha fazla para çıkmasa. Hazine payı olan şirketler, TAŞ’ın kasasına giren ilk aktifler oldu. Para bekleyen o kadar fazla proje ve insan varken bunların kâfi geleceğini zannetmem.

Hazıra dağ dayanmaz. Erdoğan ve avenesi; dardaki hısım akrabaya, havuzdaki firmalara kasadan çıkarılan avansların açığını kapatmak için başka formüller düşünmüyor olamaz. Hazine’nin elde avuçta kalan son gümüşleri üç kuruşa satılınca sıra mahalledeki ‘beyaz’ zenginlere gelecek.

Türkiye Aile Şirketi’nin alt markası olmaya namzet banka ve holding listesi hazır olmasa KİT’leri bu kadar hızlı devretmezlerdi. Bir günün işi değil TVF. Taşları evvelden döşendiği için kasayı dolu tutacak B, C planları gün be gün tatbik edilecektir.

Patronlar için ‘camdan bir evde oturanlar’ teşbihi yapılır. Aman dikkat etsinler, TAŞ’ın nereden geleceği belli değil.

Murat Ülker’in Pladis’i niçin Londra’ya taşıdığını şimdi anladınız mı?

[Semih Ardıç] 8.2.2017 [TR724]

İşte bunu yapmayacaktın savcı bey! [Adem Yavuz Arslan]

Eğer Washington’da yaşayan bir gazeteci iseniz bugünlerde kendinizi ‘haber cenneti’nde hissedebilirsiniz.

Yeni Başkan Donald Trump, adeta “Obamalı yılların acısını çıkarın” dercesine her güne bir manşet hatta aynı güne birkaç manşet birden veriyor. Trump hareketleri, sözleri ve ‘tweet’leriyle Amerika’yı sarsıyor.

Öyle ki, uzun yıllar sonra ilk kez politik haberler “ABD’nin en önemli olayı” olmakla bilinen Super Bowl’un bile önüne geçti.

Özetle yazıp çizecek, ‘Trump’ın Amerika ile savaşı’na dair söyleyecek çok şey var.

Ancak bütün bu gündemlere bir virgül koyup Türkiye’ye bakmakta fayda görüyorum. Çünkü aylardır tutuklu olan gazeteci meslektaşlarımızla ilgili iddianame nihayet mahkemeye sunuldu.

ÖZGÜR MEDYA YOK Kİ İDDİANAMEYİ YAZACAK OLSUN

ABD’nin başkentinden iddianameye odaklanmamın ise birkaç nedeni var.

Öncelikle Türkiye’de özgür medya bırakmadıkları için kimse onlarca gazetecinin aylardır tutuklu olmasına dayanak yapılan suçlama ile ilgili iddianameye bakmadı bile. Sadece bu durum bile durumun vahametini belgelemeye yeter de artar bile.

Dahası iddianame hukuk fakültelerinde ‘bir iddianame nasıl yazılmaz’a örnek olacak türden.

Tr724’te Barbaros Kartal’ın ‘içinde suç geçmeyen iddianame’ başlığıyla güzel özetlediği haberde de görülebileceği gibi savcı Murat Çağlak öyle enteresan şeyler yazmış ki, Abdullah Gül’ün meşhur ‘tweet’inde dediği gibi ‘insan gerçekten hayret ediyor’.

Gerçekten de 196 sayfalık iddianamede hukukun suç saydığı hiçbir şey yok.

Aksine yasadışı elde edilmiş telefon dinlemelerinin delil olarak iddianameye konmasından açık bilgi yanlışları ve çarpıtmalara kadar her türlü skandal var.

Hakkında Yargıtay kararı olan bir örgütle ilgili “Hepsi kumpastı” gibi tanımlar yapılması yanında, kocası bir sanık avukatı olan ‘tanık’, sanıklar aleyhine ifade vermiş.

Bir gazetecinin askerde ‘espri olsun’ diye çektirdiği yüzbaşı fotoğrafı da ‘delil’ olarak aleyhine kullanılmış. Zaman’ın reklam filmlerinden ‘subliminal mesajlar’ çıkarılmış.

‘Özgür Millet’ gazetesi diye bir gazete yayımlanmadığı halde  ‘Zaman’da basıldı’ gibi açık bilgi yanlışları gelişi güzel kullanılmış.

Türkiye tarihinde ne kadar faili meçhul varsa hepsini Cemaat’e yükleyen savcı, bir yandan ‘olmayan mahkeme kararı’ üzerinden Cemaat’i terör örgütü sayarken, mahkemelerin terör örgütü saydığı örgütleri de masum ilan etmiş.

Belli ki savcının mesaisinin büyük bir kısmı havuz medyasını takiple geçmiş. Çünkü Havuz’da çıkan akla ziyan yorumlar ‘delil’ olarak iddianame sayfalarına girmiş.

İddianamenin en ilginç kısmı ise ‘şu gazeteci bu tweeti attı’, ‘şu köşe yazısını yazdı’, ‘şu tweeti rt etti’ bölümleri.

Savcının ürettiği ve hukuk dilinde nereye oturduğunu anlayamadığım ‘toplu dedikodu yapmak suretiyle algı oluşturmak’ gibi suçlamaları da not etmek şart. Bank Asya’ya para yatırmak ya da gündemdeki bir konuyu ‘trendtopic yapmak’ da ‘suçmuş’ savcıya göre.

Keşke gülüp geçebilseydik ama bu garip suçlamalar yüzünden tutuklu onlarca gazeteci var.

Kestirmeden söyleyeyim: Bu iddialarla bırakın tutuklamayı kimseye dava bile açamazsınız. Gazetecileri serbest bırakıp bu ayıba en kısa sürede son verin.

Savcı bu iddianamesi ile “Türkiye’de gazetecilikten tutuklu kimse yok” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Bozdağ’ı da tekzip etmiş oluyor. Çünkü iddianamedeki delil olabilecek her şey ‘gazete’ ve ‘gazetecilik’ ile ilgili.

SAVCI BALTAYI TAŞA VURMUŞ

Savcı Çağlak ‘tezi’ni desteklemek için Avrupa ve ABD’den de örneklere yer vermiş fakat stratejik bir hata yapmış. Zira “ABD’de de böyle şeyler oluyor” demek için başvurduğu örnek (Dennis vs. United States; 1951) doğru bir örnek değil.

(Detaylarına bakmak isteyen bugünün Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın derlediği “ABD Yüksek Mahkeme Kararlarında İfade Özgürlüğü” kitabına bakabilir. Türkiye’de bu kadar hukuk katliamı olurken sessiz kalan Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın ifade özgürlükleri ile ilgili böyle bir çalışmasının olması da ayrı bir ironi.)

Savcı Çağlak gazetecilerin tutuklanmasını savunmak için ABD’deki bu davayı referans yapmış ama ya olayın seyrini takip etmemiş ya da ona bu bölümü verenler eksik vermişler.

Çünkü hem kıyas yanlış hem de bu davadan sonra o köprünün altından çok sular geçti. ABD Yüksek Mahkemesi takip eden yıllarda basın özgürlüğünü destekleyen öyle kararlara imza attı ki her biri ayrı birer kitap konusu olur.

Birkaçını kısaca özetleyeyim de savcı baltayı nasıl bir taşa vurduğunu anlasın.

Mesela 13 Haziran 1971 tarihli New York Times’ta (NYT) yer alan ve tarihe ‘Pentagon Papers’ olarak geçen haber.

Amerikan yönetiminin Vietnam Savaşı ile ilgili halka yanlış bilgiler vermesini konu alan haberden sonra başkan Nixon ‘ulusal güvenliği tehlikeye atan yayınların durdurulması için’ mahkemeye başvurmuştu.

Yerel mahkeme yayını durdurdu. Fakat NYT, Yüksek Mahkemeye başvurdu. Yüksek Mahkeme ise ‘ders niteliğinde bir karar’la ABD Başkanına ‘hayır’ dedi.

Belgeler gazetelerde yayınlandı.

‘Pentagon Papers’tan 1 yıl sonra ise bu kez Washington Post’un iki muhabiri başkan Nixon’u istifaya götürecek Watergate Skandalını patlattı.

Nixon istifa etmek zorunda kalırken yönetimden 40 isim hapsi boyladı.

ABD medyasının basına sansür uygulamak isteyen başkan ve siyasilerine karşı mücadelesi hayli uzun.

Öyle ki Kennedy döneminde zirveye çıkan ‘ulusal güvenlik’ ve ‘devlet sırrı’ baskıları sonrası harekete geçen gazetecilerin mücadelesi ‘Freedom of Information Act’ olarak bilinen ‘Bilgi Edinme Özgürlüğü’ yasasının Senato’dan geçmesiyle sonuçlandı.

İşin özü şu: Olay savcı Çağlak’ın bildiği gibi değil.

Hele hele, gazetecilerin tutukluğunu haklı göstermek için adeta lanetle anılan McCharty döneminden örnek vermek baltayı taşa vurmaktan başka bir şey değil.

Böyle iddianameler, yanlış örneklerle “Türkiye’de gazetecilikten tutuklu kimse yok” derseniz doğal olarak kimse sizi ciddiye almaz.

Bu ayıbı daha fazla uzatmayın. Gazetecileri serbest bırakın.

[Adem Yavuz Arslan] 8.2.2017 [TR724]

Tercih meselesi! [Barbaros J. Kartal]

“Buradan söylüyorum, bu vesileyle herkese açık açık duyuruyorum; eğer Doğu Perinçek ve hayırcı yoldaşlarıyla Recep Tayyip Erdoğan arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle ve istinasız Sayın Erdoğan’ı tercih edeceğimizi herkes bilmeli ve kafasına sokmalıdır.”

“Devlet Bahçeli bir tercihten söz etmektedir. Erdoğan’ı tercih etseler, Doğu Perinçek’i tercih etmiş olurlar. Çünkü Sayın Erdoğan’ın başında bulunduğu Adalet ve Kalkınma Partisi, birçok konuda Vatan Partisi’nin Genel Başkanı Doğu Perinçek’in savunduğu siyasetlere gelmiştir”.

Tahmin edebileceğiniz gibi ilk sözler Bahçeli’ye ait. İkinci paragraf da Perinçek’in Çin hükümetinin davetlisi olarak gittiği Pekin’de Bahçeli’ye verdiği cevap.

“Nasıl bir oyun içerisindeyiz biz nereye düşmüşüz arkadaş” dedirten bir tablo değil mi? ‘Her zaman masa kazanır’ kaidesiyle meşhur bir kumar oyunu gibi.

ENİŞTE BİZİ NİYE ÖPTÜ?

Bahçeli’ye meclis grup toplantısında Perinçek’ten bahsetmesini gerektirecek  ne var acaba? Referandumun baş aktörü mü Perinçek? Bahçeli’nin yüzde 1 bile oy alamayan bir partinin başkanını muhatap almasının sebebi nedir? Eski ülkücülerin muhalefetine cevap vermesi anlaşılabilir de Perinçek’i ağzına alması nedendir? Erdoğan ile Perinçek arasında bir tercihten söz etmesi ilginç değil mi? İkisini de bir kutup kabul edip MHP’yi bunlardan birisini tercih etmekle siyaset yapmaya çalışan bir parti gibi gösteren aciz bir itirafın dile getirilmesi aslında.

Elbette durduk yere değil bu açıklama. Bahçeli aslında bir mesaj veriyor: Ergenekon ve Erdoğan arasında tercihimi Erdoğan’dan yana yaptım. Perinçek popülizmi sevdiği için Ergenekon’un şu an görünen yüzü gibi algılanıyor. Ergenekon’u kastedenler onu işaret ediyor o kadar. Yoksa Ergenekon çok daha derin bir yapı ve koalisyon.

BAHÇELİ’NİN KUMARI: KİM KALICI, KİM GİDİCİ?

Buraya tekrar döneceğiz. Biraz hafızamızı tazeleyelim. 12 Eylül 2010’daki referanduma gidelim. Sonradan AKP tarafından iğfal edilse de özgürlükçü bu anayasa değişikliği için MHP hangi oyu kullanmıştı? Meclis’te ve meydanlarda ‘Hayır’ demişti. Seçim sloganı da “Bir Oy’un var”dı. Yargıdaki değişikliklere bile zamanında karşı çıkmış bir parti şimdi ülkenin bütün anahtarını tek kişiye verilmesine, bir rejim değişikliğine ‘evet’ diyor. O zaman da tabanından farklı bir tavır almıştı, şimdi de. Bahçeli’nin tercihlerinde tabanının ne düşündüğü önemli değildir. Buna rağmen bu kadar uzun süredir partisinin başında yer alması siyasetle açıklanamayacak  büyük bir başarı.

Bahçeli’nin bu kararında bilinen iki tane temel husus var. Erdoğan’ın kalıcı olduğunu, Ergenekon’un ise kaybedeceğini düşünüyor. Zaman içerisinde, Bahçeli’nin yakın olduğu güç odakları Erdoğan’a zahiren yakınlaştı. Uzun süre askerin bir şekilde siyasete müdahale edeceğini düşünen ve temkinli giden Bahçeli, 15 Temmuz hadisesinden sonra askerin bir daha kolay kolay başını kaldıramayacağını düşünerek direksiyonu tamamen Erdoğan’a doğru kırdı.

İkinci sebep her ne kadar AKP kendisi için MHP’deki muhaliflere yargı yoluyla geçit vermemiş olsa da bunu Bahçeli’ye bir jest ve pazarlık olarak iyi sundu. Kongreye gidildiğinde koltuğunu kaybetmesi neredeyse kesin olan Bahçeli’ye bir nevi genel başkanlığı yeniden verdiler ve bunun diyetini alıyorlar. Zaten kulislere mahkeme kararları için nasıl pazarlık yapıldığı sızmıştı.

BEKLENEN SAVAŞ KAPIDA

Peki bugünkü konuşmadan başka ne çıkarabiliriz?

Birçok kimsenin tahmin ettiği gibi Ergenekon ve Erdoğan kapışmasına az kaldığı anlaşılıyor. Bahçeli de bunu görüyor zaten. Her iki taraf da kan dökmekten çekinmediği için ülkeyi güzel pek de günler beklemiyor. Bir taraf kaos isterken diğer taraf kontrollü yangınlarla son kalan muhalifleri de bertaraf etme derdinde. Erdoğan, hepsi birer trol olan bürokratları ile devlete hakim olduğunu sanıyorsa fena halde yanılıyor.

Bazıları Ergenekon’un diktatörlük sistemi geldikten sonra savaşı başlatacağı ve anahtar teslim bir diktaya sahip olmak istediğini öngörüyor. Her seçimle Erdoğan’ın biraz daha yerini sağlamlaştırdığı gerçeği en büyük riskleri. Erdoğan’ın derin muhaliflerini bir şekilde yanına çektiği bilinen bir gerçek ancak ortada Cemaat gibi ortak bir düşmanın kalmaması, Avrasya siyasetinin pratik gerçekliğinin olmayışı ve Erdoğan’ın artık frenlenemeyecek hanedanlık hırsı köprü öncesi son çıkışa gelindiğini gösteriyor.

Ülkede demokrasi olmayınca hesaplar da demokrasi üzerine değil zaten. Seçim dönemi sebebiyle Türkiye’ye çok yoğunlaşmamış ABD’nin masada olmadığını düşünmek de gerçekçi değil.

Toplumsal hafızası ve dünü olmayan Türkiye’de ‘bir olay yaşanır ve her şey değişir’ gerçeği kendisini tekrar edecek gibi görünüyor. Bir zalimin bir zalimle cezalandırılmasına doğru yol alıyor Türkiye. Bedelini de herkes ödeyecek. Özellikle bütün bu zulümleri izleyip alkış tutanlar.

[Barbaros J. Kartal] 8.2.2017 [TR724]

Danimarka’da istihbarat ve gazetecilik davası: İfade özgürlüğü ‘milli güvenliğe’ feda edilmedi [Hasan Cücük]

‘MİT TIR’ları’ olarak bilinen dava, Türkiye’nin yakın zamanda ‘ifade özgürlüğü’ ile ‘milli güvenlik’ arasına sıkıştığında hiçbir hak ve özgürlük dinlemeyeceğinin en büyük göstergesiydi.

İstihbarat teşkilatı MİT’e ait olduğu iddia dilen TIR’lar, Suriye’ye doğru giderken jandarma tarafından bir ihbar üzerine durdurulmuş ve içeriğinde askerî mühimmat olduğu anlaşılmıştı. Ancak siyasî irade devreye girerek TIR’ların yoluna devam etmesini sağlamış, ardından araçları durduran askerleri ve ihbarı işleme koyan yargıçları tutuklatmıştı.

GAZETE MANŞETİ NASIL CASUSLUK OLABİLİR?

İktidara göre TIR’larda silah değil Bayırbucak Türkmenleri’ne giden yardım malzemeleri vardı. Adana’da durdurulan TIR’larla ilgili bilgiler, sonraki aylarda medyaya sızmaya başladı. Aydınlık Gazetesi’nin de yayınladığı TIR’lardaki malzemelerin görüntüsü, Cumhuriyet Gazetesi’nde manşet olunca, ‘gazetecilik’ Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir kez daha hedefi oldu. 31 Mayıs 2015 günü TRT canlı yayınında konuşan Erdoğan, “Bu casusluk faaliyetinin içine o gazete de girmiştir. Haberi yapan bedelini ağır ödeyecek” diyerek, bizzat Dündar’ı hedef aldı.

Nitekim kısa süre içinde Can Dündar ve gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı. Suçları, gazetecilikti. Ancak gerek iktidar, gerekse iktidarın dilini konuşan yargı MİT TIR’ları meselesini ‘milli güvenlik’ meselesi olarak görüyor ve gazetecileri bunu ‘ihlal etmekle’ suçluyorlardı.

Oysa özgür dünyada, istihbarat kurumlarının işleyişini kamuya bildirmek normal bir gazetecilik faaliyeti. Zira her şeyden önce bu bir ‘basın ve ifade özgürlüğü’ meselesi. Özgürlükler gündeme geldiği noktada, ‘milli güvenlik’ gibi kısıtlayıcı hususlar geri adım atıyor. Yakın zamanda Wikileaks belgelerini sızdıran ABD’li er Bradley (Chelsea) Manning’in eski Başkan Obama tarafından son dakikada affedilmesi de bunun bir göstergesi. Zaten Wikileaks davalarında da mahkeme, haberi yapan basını bütün suçlamalardan beraat ettirirken sadece ‘bilgileri sızdırana’ ceza öngörmüştü.

Buna benzer bir başka iyi örnek de, geçen aylarda Danimarka’da yaşandı.

İSTİHBARATI ENDİŞEYE SEVK EDEN KİTAP

Danimarka istihbarat teşkilatı PET’in 7 yıl başkanlığını yapan Jakob Scharf, 3 yıl önce görevinden istifa edip sessizliğe bürünmüştü. Ülkenin önde gelen gazetelerinden Politiken’in muhabiri Morten Skjoldager, bunu fırsat bilerek Scharf’la bir nehir söyleşi gerçekleştirmiş ve 7 yıllık istihbarat başkanlığı dönemini bir kitaba dönüştürmüştü. “PET İçin 7 Yıl” (Syv År For PET) başlıklı kitabın 17 Ekim 2016’da People’s Press tarafından yayınlanacağı duyuruldu.

Bunun üzerine PET, kitapta milli güvenliği ilgilendiren durumlar olabileceğini düşünerek kitabın bir nüshasının piyasaya sürülmeden kendilerine verilmesini istedi. Niyeti, ‘sakıncalı’ bölümlerle ilgili ‘yayınlamama’ baskısı yapmaktı. Ancak bu talebi hem yayınevi hem de gazeteci Skjoldager tarafından reddedildi.

PET ‘altta kalmadı’ ve 7 Ekim günü Kopenhag Şehir Mahkemesi’ne başvurarak kitabın yayınlanmasına yasak getirilmesini sağladı. Ancak bu mahkemeden ne yayıncının, ne de yazarın haberi vardı. Mahkeme, onlara savunmalarını sormadan bir hükme varmıştı. Ancak aynı gün bazı kitapçılar kitabı piyasaya sürmüş, toplamda 10 adet kitap satılmıştı bile. Yasak kararı Danimarka medyasının gündemine ‘flaş haber’ olarak düştü. Danimarka’nın önemli radyolarından Radio24syv, 2 saat boyunca konuyla ilgili haber yaparken, Ekstra Bladet gazetesi internet sayfasından gelişmeleri ve kitabın içeriğiyle ilgili bilgileri paylaştı.

POLİTİKEN KİTABI BASMAYA KARAR VERDİ

Hızını alamayan istihbarat teşkilatı PET, mahkemeye tekrar başvurup kitabın piyasaya sunulacağı 98 yayınevi için de satış yasağı getirilmesini sağladı. Üstelik bu karar, kitabın 182 kelimelik önsözüne dayandırılarak alınıyordu. 9 saattir bir nüshası ellerinde olan kitabı PET de, mahkeme de okumamıştı. Yine karar verilirken yazar ya da yayınevi mahkemede temsil edilmemişti. Bu kararın ardından Radio24syv ve Ekstra Bladet gibi mecralardan ‘kitapla ilgili yayınları arşivden silme’ talebi ulaşacaktı.

Baskı artınca, direnç de artmak zorundaydı. ‘Çılgınlık’ olarak tanımlanan kararın ardından Politiken gazetesinin yayın yönetmeni Christian Jensen, 9 Ekim günü yasaklanan kitabın tamamını yayınlama kararı verdi. Politiken’in 10 Ekim nüshası okuyucusunu şaşırtarak tam 62 sayfalık bir ek hazırlamıştı. Bu ek, “PET İçin 7 Yıl” başlıklı kitabın kendisinden başka bir şey değildi. Bunun üzerine istihbarat teşkilatı, tekrar mahkemeye başvurup yasağın anlamını yitirdiğini söyledi ve kaldırılması için başvuruda bulundu. PET, pes etmişti.

İSTİHBARATIN ‘HAKKI’ VAR MI, YOK MU?

Kopenhag Şehir Mahkemesi, 11 Ekim’de PET’in başvurusu sonucu toplanan nüshaların iadesine karar verdi. Ancak konu burada kapanmadı. Politiken gazetesi ve People’s Press yayınevi, PET’in ve mahkemenin ifade özgürlüğünü kısıtlayabilecek ‘sinsi hamlesini’ görerek konuyu bir üst mahkemeye taşıdı. Üst mahkeme de, PET’in kitabın yayınını durdurma isteğinin bir ‘hak’ olduğunu belirtip kararı yalnızca duruşmada yayınevi ve yazarın olmaması yönünden bozmuştu. Bunun üzerine Politiken gazetesi, kararı bu kez 2 Şubat’ta Yüksek Mahkeme’ye taşıdı. Zira PET’in kitap yasaklatma hakkı olmasını, doğru bulmuyordu.

Gazetenin Yüksek Mahkeme’ye gitmesinin altında bir başka sebep daha vardı. PET, kitabın erişilebilir olmasıyla kurumun uluslararası operasyonlarının deşifre olmasıyla zor durumda kaldıklarını savunuyor ve bu sebeple Politiken hakkında 2 milyon Euro’luk tazminat davası açıyor, yayın yönetmeni Christian Jensen içinse 4 aylık hapis cezası talep ediyordu. Henüz PET’in bu başvurusu kabul edilmemişken, Politiken’den Yüksek Mahkeme hamlesi geldi.

‘BUNDAN TAVİZ VERMEYECEĞİZ’

Christian Jensen yaptığı açıklamada, “Ne istihbarat teşkilatı ne de bir başka güç bizim ne yazıp ne yazmayacağımıza karar verebilir. Basının görevi güç sahiplerinin elindeki gücü toplum yararına kullanıp kullanmadığını denetlemektir. Ve biz bundan taviz vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı. Nitekim Politiken’in kitabı ek olarak verme hamlesinden sonra kitap kitapçı raflarındaki yerini almıştı.

Bu arada istihbarat teşkilatı PET, eski başkanı Jacob Scharf için, göreve başlarken imzaladığı ‘sessizlik’ anlaşmasına uymadığı gerekçesiyle şikâyette bulundu.

Gördüğünüz gibi bu tartışmalar ve hukukî süreç yaşanırken ne başbakan ne de iktidarın diğer mensupları olaya müdahil oldu. Hiç kimse gazeteyi ve yayınevini ‘vatana ihanet’le ya da ‘casusluk’la suçlamadı. En önemlisi ise medyanın ifade özgürlüğüne sahip çıkarak her şeye rağmen kamu yararını ön planda tutmasıydı. Sonuçta, yasak kalktı ve medya kazandı. Devam eden hukukî süreç, formaliteden ibaret ve kimse Politiken’in tazminata mahkûm olacağını düşünmüyor. Olursa da bu, ülke genelinde tepki çekecek ve başka mücadelelerin önünü açacaktır.

KİTAPTA TÜRKİYE’YLE İLGİLİ KISIMLAR DA VAR

“PET İçin 7 Yıl” isimli istihbarat kitabında, Türkiye’yle ilgili ilginç iddialar de yer alıyor. Aylık Kuzey gazetesinin haberine göre, 440 sayfalık kitabın 300. sayfasında, 2012 yılının Nisan ayında Hareskov istasyonunda gerçekleşen bir silah ticaretinde 23 yaşında bir Türk’ün de yer aldığı iddia ediliyor.

Kitaba göre, bu kişi 21 yaşında Mısır kökenli bir genç ile birlikte Peter isimli bir kaçakçıdan silah almak üzere anlaşmış. Öncesinde Türkiye’de Suriyeli mültecilerin kaldığı kamplara giden 23 yaşındaki Türk genç, buradaki Esad karşıtı grupların ‘silaha ihtiyaç duyduklarını’ belirtmiş. Bu sırada polisin operasyonuyla yakalanan kişiler, delil yetersizliği sebebiyle fazla ceza almadan kurtulmuşlar.

Ayrıca kitapta Danimarka’da Fatah Al-İslam, Hizbullah ve PKK üyelerinin yaşadığı, ancak Danimarka’ya yönelik bir saldırı tehdidi oluşturmadıkları sürece istihbaratın ve polisin bunlara karışmadığı aktarılıyor.

[Hasan Cücük] 8.2.2017 [TR724]