Karaca’ya bu kinin nedeni ne? [Metin Yıkar]

Türk medya sektörünün en parlak isimlerinden Hidayet Karaca’yı dört duvar arasına hapsetmelerinin üzerinden 3 yıl geçti. Bu satırlar yazılırken 2 yıl, 11 ay 15. gününde hapiste Hidayet abi. Onu, İstanbul Çamlıca’daki yayın merkezimizden Samanyolu yayın grubunun 800 çalışanı, ‘’Hidayet abi, Allah’a emanet’ nidalarıyla ama aslında büyük bir sessizlikle Çağlayan Adliyesi’ne uğurladığımız günden bu yana 1080 gün geçmiş.

Başrolünde Reza Zarrab’ın rol aldığı 17/25 Aralık büyük yolsuzluk operasyonunun yıldönümünde intikam alırcasına 14 Aralık günü 10 çalışanla birlikte Hidayet abi hakkında da gözaltı kararı olduğunu öğrendik. Arkadaşlarımız tek tek evlerinden alındı. Hidayet abi, ailesini evde bırakarak iş yerindeki odasında polislerin gelmesi bekledi. Twitter’dan 13 Aralık gecesi şu mesajları yazarak; ‘’Buyursunlar bekliyorum, televizyon binamızda vazifemin başındayım.’’ Evine gidip iş yerine gelmemelerine rağmen gözaltındaki diğer arkadaşların kendilerini yalnız/sahipsiz hissetmemeleri gerektiğini söyleyerek arabasına bindi ve adliyeye kendisi gitti. Bir daha da geri dönmedi, dönemedi.



15 yıl onunla yanyana çalıştım. Günler, geceler boyu koşuşturmayla geçen 15 yıl. 1999’da göreve geldiğinde ülke de, medya sektörü de, televizyonumuz da 28 Şubat travmasını atlatamamıştı. Üstelik ekonomik sorunlar şirketimizin belini büküyordu.

Hadayet Karaca, iyi gazeteciliğine başarılı yöneticilik kabiliyetlerini de ekleyerek tek televizyon kanalı olan bir yayın kuruluşunu; 13 kanallı, 4 radyo istasyonlu, milyon ziyaretçili internet siteli, 4 dilde yayın yapan uluslararası bir medya grubuna dönüştürdü. Ülkenin en saygın kuruluşlarından biri haline getirdi. Bir gün medyada bir başarı hikayesi yazılacaksa başyapıtlardan biri Hidayet Karaca önderliğindeki Samanyolu olacaktır.

Yıllarca bizzat hazırlayıp sunduğu programlara ülkenin hemen hemen her kesiminden bütün üst düzey siyasetçiler katıldı. Cana yakın tavırlarıyla çoğu ile arkadaş gibi yakındı. Yöneticilik yaptığı televizyon ülkenin tüm renklerine, tüm seslerine yer verme çabasındaydı. Şimdilerde bir çoğu fikirleri yüzünden hapiste ya da sürgünde olan Şahin Alpay, Eser Karakaş, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Yavuz Baydar, Derya Sazak, Maya Arakon, Sedat Laçiner, Mehmet Altan gibi aydınlar yıllarca hiç bir müdahele olmadan özgürce düşüncelerini dile getirdiler. Unutulmayan sahur programlarından, milli/manevi değerlerin işlendiği dizilere kadar Samanyolu, Anadolu’ya malolmuş, dünyaya açık bir mecra idi. Özellikle medyaya baskıların iyice arttığı 2013 sonrası dönemde demokrasi platformu haline geldi. Hepinizin çocuklarının hatta sizin yakından bildiğiniz Caillou’nun yayınlandığı, Türkiye’nin en çok seyredilen çocuk kanalı Yumurcak Tv de Hidayet abinin başarılı projelerindendi.

Samanyolu’ndan önce Zaman Gazetesi’nin İzmir ve Ankara temsilciliklerini yapmıştı. Siyaset, iş, medya dünyasında sevilen, takdir edilen hatta arkadaşlık edilen önemli ismlerden birisiydi. Bakmayın siz şimdi bazılarının arkalarını dönüp gitmelerine, Bülent Arınç’tan Binali Yıldırım’a, Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ’dan, Kanal 7 Genel Müdürü Mustafa Çelik’e pek çok isim ailece Hidayet abilere gelirler, kahvaltı sofralarında buluşur, memleket meseleleri üzerine müzakerelerde bulunurlardı. Televizyon dünyasındaki saygınlığı ve güçlü ilişkileri sebebiyle Hidayet bey Televizyon Yayıncıları Derneği ve ratingleri ölçen çok kritik bir kurum olan TİAK Başkanlığına seçildi. Bilmem ki, eşi ve çocuklarıyla yılda 5-6 kez onun sofrasına misafir olan belediye başkanı, kardeşim, kardeşim diye peşinden ayrılmayan siyasetçiler ne düşünüyorlar şimdilerde. Kendisinden hep hayır gören, güler yüzle karşılanan bu isimlerin bugün hiç mi içi yanmıyor? Onları da zamanı gelince öğreniriz.

Hidayet abi Çankırılı bir Anadolu yiğididir. Memleketini sever, hiç kopmazdı. Fırsat buldukça sıla-ı rahim yapardı. Annesi, babası, eşi, 2 oğlu ve ablalarının aileleriyle mütevazi, huzurlu bir aile ortamında yaşıyordu. Hemen her Pazar sabahı, ailecek baba ocağında toplanırlar, annesi ona çok sevdiği menemeni yapardı. Bir hapishane ziyaretimizde anacığıyla camın arkasından telefonda uzun uzun menemen sohbeti yapmışlardı. Büyük oğlu Sıtkı 18 yaşında ayrıldı babasından. Şimdi 21’ine geldi. Hafta sonları ödev yapmak için ara ara televizyon binasına gelirdi küçük oğlu Emin. Babasını onunla vakit geçirirken görmeliydiniz.

Kooperatif usuluyle birkaç arkadaş bir olup aldıkları tek evinin dışında mal varlığı olmadı Hidayet abinin. Ucuz olsun diye kazalı bir araba almış, günlük işlerini ailesi onunla hallediyordu. Milyonlarca seyirciye ulaşan, dev bütçeleri yöneten biri için oldukça mütevazi bir hayatı vardı. Tesbihler ve hat yazıları en büyük tutkuydu. Elinden geldiğince koleksiyonunu zenginleştirir ama paylaşmayı da severdi. Bana da 4 tane güzel tesbih vermişliği vardır.

Samanyolu’nu yeni ve dev bir yatırımla atağa hazırlıyordu. Avrupa’nın en modern televizyon binasının yapımı için kolları sıvamıştı. Binanın kaba inşaatı bitmişti bile. İşini yapıyor, arkadaşlarıyla beraber çalıştığı kurumu dünya ligine taşımaya gayret ediyordu. Devamı bildiğiniz gibi. Diziydi, senaryoydu, replikti, eften püften gerekçelerle 14 Aralık 2014’de gözaltına aldılar. Sonra da bırakmadılar. Gerçi 6 ay sonra özgürlüğünün yolunu açan bir tahliye kararı çıktı mahkemeden. Fakat garabete bakın ki, tahliye kararını veren sıralı iki mahkemenin hakimleri de önce görevden alındı sonra tutuklanarak hapse kondular. Istanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Mustafa Başer ve 29. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Metin Özçelik hala hapisteler. Ayrıca ceza olarak Metin Özçelik’in doktor eşi Vakıf Gureba hastanesinden, 4 yaşındaki çocuğu da kreşten atıldı.

Bütün bu intikam ve kin ne içindi? Hidayet bey devleti mi soymuştu, eline silah alıp polis asker mi öldürmüştü? 31 yıl hapse mahkum edilmesine gösterilen gerekçe dünya mizah tarihine geçecek nitelikte. Dünya tarihinde bir televizyon dizisindeki replik yüzünden hapsedilen bir ilk kişi oldu. Devletin polisi, Tahşiye denen El Kaide sempatizanı bir gruba operasyon yapmış, dönemin valisi bunu gururla basin toplantısında anlatmış, talimat İçişleri bakanlığı’ndan ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gelmiş. Sanki bunlar olmamışcasına bu operasyonun talimatı dizi senaryosundan verilmiş gibi bir komediyle mahkum ettiler Hidayet Karaca’yı. Adaleti sıfırlayan bu yeni yargı düzenine göre Hidayet abi bir teröristti.

Hapishaneye onu ilk ziyarete gittiğimde 3. günüydü. Tüm hukuk kuralları çiğnenerek 14 gün gözlatında tutulmuştu. Toplam 17 gündür özgürlüğünden mahrumdu. Her gün traşlı, bakımlı gördmeye alıştığımız Hidayet abinin sakalları uzamıştı.

Her hafta ziyaretine gittim. Annesi, babası ve ailesiyle 1 yıl boyunca her hafta. Ayda 3 kere camın arkasında telefonla, bir kere de bir masanın çevresinde yanyana. Onun getirdiği bisküvileri yedik, meyve sularını içtik. 80 yaşındaki babası, 75 yaşındaki annesiyle keskin kış soğuklarında, hararetli yaz günlerinde Silivri’ye taşındık. Düşüncelerini cesurca ifade eden, iktidarın yanlışlarına karşı sesini yükselten gazeteciler ve aydınlar için toplama kampına dönen Silivri’ye. Hapiste de boş durmadı. Kendine gelen mektupları, yaşadıklarını ve düşüncelerini ‘Bir Dizi Film’ isimli kitapta kaleme aldı.
​Silivri’de ilk buluşmamızda ‘Metin, bizi burda 6 ay tutarlar’ demişti. İçinden öyle gelmişti belki. Bu kadar büyük zulmün ve haksızlığın uzun sürmeyeceğine inanıyordu. Mahkemede savunma yapma gereği bile duymıştı. Masumiyetinden o kadar emindi. Hakime, ‘’Bir dizi ile tutuklanabiliyorsa bu bir hayali davadır. Önemli olan ülkede demokrasinin yerleşmesidir. Bu karar beklenen bir karardı. Zaten biz buradan çıkacağımızı tahmin etmiyorduk. Dualarınız bizimle olsun. Cenab-ı Allah hayırlara vesile kılsın. Biz bugün tarihe geçeriz.” Malesef 6 ay, 1 yıl, 2 yıl oldu, 3 yıl dolmak üzere. Kaç mevsim, kaç bayram geçti.

Özgürlüğünün yanı sıra babasını da kaybetti Hidayet abi. Cenazesine bile gidemedi. İzin vermediler. Biricik oğlunun maruz kaldığı zulme kalbi dayanamamıştı Kadir amcanın.

[Metin Yıkar] 3.12.2017 [Kronos.News]

Batması Ve Kurtulması Mukadder Gemiler [Ali Ünal]

Türkiye, yalnız Türkiye değil, bölgemiz de, çok önemli bir süreçten geçiyor.

Büyük doğumlara gebe bu süreçte sanki düne kadar Türkiye gemisinin yelkenlerini şişiren rüzgârlar artık ters esiyor ve bir-bir buçuk sene öncesine kadar şişirilmiş yelkenleriyle dalgasız bir denizde gidiyor gibi görünen bu gemi, bir yandan kendi içinde, bir yandan da denizin dalgalarla gittikçe kabarması neticesinde yalpalıyor.

Son olarak, nihayet Suriye'nin kuzeyinde büyük "Kürdistan"ın ikinci ayağı, yani "Batı Kürdistan", Emre Uslu'ya göre bir PKK Cumhuriyeti olarak, hem de Türkiye'nin çok önemli katkılarıyla teşekkül safhasına girmiş, hattâ kurulmuş bulunuyor. Kader'in kendisine altın tepside sunduğu ve hiçbir sivil iktidara nasip olmayan imkânları hayret verici şekilde aleyhinde kullanan iktidarın yanlışlarını alkışlamayı marifet bilen yazarlar içinde de artık "Kürt" ve "PKK-terör sorunu"nun altında ve hedefinde önce dört parçalı, nihayet bütün büyük Kürdistan, ikinci İsrail olduğunu, ABD'nin de açık açık buna çalıştığını itiraf etmeye başlayanlar var, ama "ba'de harâb-i Basra" mı? Kuzey Suriye PKK Cumhuriyeti veya "Batı Kürdistan" karşısında Türkiye mevcut haliyle ne yapabilir? Mavi Marmara, Uludere ve en son uçağımızın düş(ürül)mesi karşısında ne yaptıysa onu.

Bunlar gibi ve içerideki daha bazı gelişmeleri, bir de tarih üzerinden okumaya çalışalım:

Osmanlı Devleti, uzun bir duraklama döneminin ardından Köprülüler'in sathî ve pansuman ıslahatlarıyla yeni bir yükselişe geçti. Girit'in ve Yanya'nın fethi bu dönemde oldu ve Lehistan'ın himayeye alınmasıyla sınırlar, Baltık'a uzandı. Bir bahar gibi görünen bu dönemde merhum Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, cihan padişahı büyük Kanunî'nin önünden döndüğü Viyana'yı fethetme ümidiyle ve Osmanlı tarihinin en kalabalık, zahiren en güçlü ordusuyla yola çıktı. Muhakkak görünen zafer, zahirî sebep olarak Kırım ve Budin beylerbeylerinin ihanetleri neticesinde, hem de himayeye aldığımız Lehistan'dan gelen orduya mağlûbiyetle, fethe bir saat kala tam bir bozguna dönüştü. Kader, Kanunî dönemi Osmanlısı'na vermediği "kızıl elma"yı, çoktan içten çürümüş bulunan Merzifonlu dönemi Osmanlısı'na hiç vermezdi. Dıştan parlak görünen, içten çürümüş meyvelerin bir rüzgârda dökülüvermesi gibi, artık Osmanlı'nın dökülme vaktiydi. Bir kişinin, müessesenin, gücün, devletin en zayıf ânı, içte çürürken dışta zahirî büyümelerle kendini en güçlü, en büyük gördüğü ândır. İnsan, tam hedefe ulaştım dediği anda ayağının altındaki yapıların nasıl birden yıkılıverdiğini görür.

Aynanın diğer yüzüne gelince: Müslüman-lar'ın Uhud'da aldıkları yara, Mekke müşriklerinin ümitlerini arttırmıştı. İki yıl sonra, Arabistan'daki diğer müşrik kabileleri de yanlarına alarak ve Medine içindeki Kureyza Oğulları yahudileriyle de ittifak ederek en büyük güçleriyle Medine üzerine yürüdüler. Bundan dolayı bu savaş, Ahzâb Savaşı (hiziplerin açtığı savaş) olarak anılmıştır. Müslümanlar, Medine etrafında hendekler kazarak savunma muharebesine giriştiler. Kuşatma, çok çetin şartlarda 27 gün sürdü. İmanları zayıf olanlar, İslâm'dan, Peygamber Efendimiz'den ve İslâm'ın va'dettiklerinden şüpheye düşer oldular. Kur'ân'ın ifadesiyle, "Allah hakkında kötü kötü zanlar besliyorlardı." Buna karşılık, gerçek mü'minler, yolun bu olduğunu, çetinliğini, zorluğun son noktasının nihaî muvaffakiyetin ilk noktası olduğunu bildiklerinden, "Bu, Allah ve Rasûlü'nün bize olacağını söylediği şeydir." diyerek direndiler. Nihayet bu direniş Cenab-ı Allah'ın rızasını çekti ve Allah (c.c.), insanların görmedikleri (melekler) ve gördükleri (fırtınalar) ordularını göndererek, müşrikleri bir daha Müslümanlar üzerine gelemeyecekleri şekilde mağlûp etti.

Türkiye'nin yakın geleceğinde öyle görünüyor ki, çok büyük fırtınalar ve tufanlar var. Batması mukadder olanlar, batması mukadder gemi veya gemilerde toplanacak; kurtulması mukadder olanlar da, dev dalgalar arasında selâmet sahiline götürebilecek gemi veya gemilerde.

[Ali Ünal] 30.7.2012 [Zaman]