ABD Başkanı George Bush’un Saddam Hüseyin ve oğullarına ülkeyi 48 saat içinde terk etmezlerse savaş açacağı tehdidine günler kalmıştı. 2003 Newroz’unda Kürtler sadece yeni yılı değil, ‘Kürt Baharı’nı da kutlayacaktı…
Türkiye’den ve dünyadan gazete, ajans ve televizyon ekipleri günlerdir Habur Sınır Kapısı’na en yakın yerleşim yeri olan Cizre’den yayın yapıyor, anons geçiyordu. Gergin bekleyiş sonunda bitmişti. Üç otobüs basın mensubu konvoy halinde önce Habur’u geçti, ardından Dohuk’a doğru yola çıktı. Hedef Selahaddin’deki Kürt liderler buluşmasıydı.
Otobüsümüz Dohuk’ta örneğine belki Lübnan’da rastlanabilecek konfora ve lükse sahip otelin önüne park ettiğinde herkes şaşkındı. Kendisine yer kalmayacağını düşünen gazeteciler resepsiyona hücum etti. Bir anda kayıtlar kontrolden çıktı ve herkes paravanın arkasındaki anahtarlara saldırdı. APTN mihmandarının çığlığı kimsenin umurunda değildi: “Biz 28 kişiyiz ve 28 ayrı oda istiyoruz!”
Ne mümkün. Anahtarlar kapanın elinde kaldı. Baktım, karanlık bir noktada tek bir anahtar kalmış, onu da ben alayım, dedim.
Elimde numarası olan anahtarlarla otele kayıt yaparken, payıma kral dairesinin düştüğünü gördüm. Sevinsem mi, üzülsem mi? Bizim yayın grubundan rahmetli Birol Aydın’a da yiyecek deposunun anahtarı çıkmıştı. Çaresiz geri verdi. Bense hayli pahalı olan kral dairesine açıkta kalan Birol ve diğer arkadaşlarımı davet ederek konaklamayı normal odalardan bile ucuza getirmiştim.
Ertesi gün kuşluk vakti yaptığımız mükellef bir kahvaltıdan sonra herkes otobüslerdeki yerini aldı. Resepsiyonda çalışan genç elinde bir listeyle otobüs mikrofonundan sesleniyordu: “Otel ücretini ödemeyenler var, ödesin, kimin hangi odada kaldığını biliyoruz.”
Herkes birbirine bakarken Hürriyet’ten H.D. ve Sabah’dan B.E. çıkardıkları gürültülü konuşmaya ara verip bağırdılar. “Kimse o ahlaksız versin otelin parasını, ayıp ayıp…”
Ses çıkmayınca otel görevlisi iki şamatacı gazetecinin adını vermesin mi?
İki gazetecinin biraz önce herkes otobüste yerini almışken otelin yakınında koruma görevlileriyle verdikleri ve ertesi gün gazetelerinde “Benim cici silahım” başlığı ile çıkacak fotoğraf için başlayan şamata yerini utangaç sessizliğe bıraktı.
AHMET ŞIK FARKI
Türk basınının Afrin’e yakın sınır bölgesinde, yine bir sınır ötesi operasyondaki aşırı heyecanlı halini görence “değişen bir şey yok” demekten kendimi alamıyorum. Soğukkanlı, efendi, işini yapıp haberini yazan gazetecilerin eksikliği farkediliyor.
O otobüste olan Ahmet Şık gibi.
“İnsanları tanımak istiyorsan yolculuk yapacaksın” denir ya… Ahmet o iş yolculuğunda kişiliğinden ve iş ciddiyetinden taviz vermedi. Radikal için takip ettiği o tarihi günleri gazetesine haber ve fotoğraflarla tafsilatlı olarak geçti.
Ahmet Şık’ı o unutulmaz yolculuk kadar sokaklarda da tanıdım.
O foto muhabiri olarak başladığı kariyerine muhabir olarak devam ederken, ben muhabir olarak başladığım meslekte foto muhabirliğinde karar kılmıştım. 1990’lar Uğur Mumcu’dan Metin Göktepe’ye kadar gazetecilerin katledildiği ağır ve sancılı bir dönemdi. Fakat sokaklar eylem için, protesto için dolup taşardı. Sendika yürüyüşlerinden türban gösterilerine, derdi olan meydanlarda, sokaklardaydı.
Ahmet Şık ve Zaman muhabiri İlhan Kaya her seferinde hedef olur, dayak yerdi. Çünkü her ikisi de devrimci gelenekten geliyordu ve polisin olumsuz bir tutumu, orantısız güç kullanımı olduğunda en öne atılır, müdahele eder, tepki koyar ve çoklukla da yara almış olarak tekrar aramıza dönerdi.
Bugün özgürlük ve demokrasi mücadelesinde Ahmet Şık’ın adı en başa yazılıyorsa bu tesadüf değil. Ahmet’in herhangi bir durumda gözünü karartması ve sonuna kadar gitmesi için inanması ve ikna olması yeterli.
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olan Şık henüz okul sıralarında başladığı mesleğinde Milliyet’ten Nokta dergisine kadar İkitelli medyasının bütün kurumlarında çalıştı.
Mesleğinin ilk yıllarında Manisalı çocuklara işkence dosyasıyla adını duyurdu. Hayata Dönüş adı verilen kıyım ve kırım operasyonunda yaşananları duyurmanın yanında mağdur yakınlarına moral de veriyordu. Bir yolunu bulup hapishaneyi kuşbakışı gören ‘gelin odası’ndan içeriye otomatik silahlarla asker ve polislerin mermi yağdırdığını belgeleyen fotoğrafım Milliyet’tin manşetindeydi. Gece baskısına dondurucu soğukta semt kahvesinde Ahmet’le ve diğer gazeteci arkadaşlarla kahrolarak bakmıştık. Fakat orada kalmadı Ahmet Şık. Ölüm oruçlarını, Cumartesi Anneleri’ni ve bütün hukuksuz uygulamaları günlük ajandasına kaydettiği ‘yapılması gerekenler’ listesinden hiç çıkarmadı.
Foto muhabiri olarak mayın mağdurları ile ilgili belki de tek kitabın sahibiydi ama Ahmet gazeteciliğin her alanında vardı. Radikal gazetesinde hepimizin meslek büyüğü Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte yazdığı Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu ve Ergenekon’da Kim Kimdir? kitaplarında “Ergenekon Soruşturması’nın gizliliğini ihlal ettiği” iddiasıyla üç yıl hapis istemiyle yargılandı. Hukuksuzca cezaevine atıldığı tarih 3 Mart 2011.
Bir yıl sonra 12 Mart 2012 tahliye olan Şık, “Çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Eksik kalmış adalet, hukuk ve demokrasi getirmeyecek. Sadece benim davamda 5 tutuklu var, 100 civarında gazeteci hala içeride. İfade özgürlüğü meselesi sadece gazetecilerin sorunu değil. 600 civarında öğrenci var. Bunun mücadelesine devam edeceğiz. Bu komployu kuran, yürüten polisler, savcılar ve hakimler bu cezaevine girecek. Onlar buraya girdiğinde adalet gelecek,” demişti.
ADALET, HEMEN ŞİMDİ!
Fakat o beklenen adalet gelmedi. Rakamlar katlandı. Bugün kendisi ile birlikte 150’den fazla gazeteci içerdeyse, yüz binlerce insan mağdursa “onları içeri tıkan irade”nin öyle istiyor almasındandı.
O irade kimimizi içeriye, kimimizi dışarıya savurdu. Her karşılaştığımızda önce kızlarımızı sorardık. Onun sevgili Zeynep’iyle büyük kızım yakın yaşlardaydı. 1999 depreminde telaştan uygun bir isim bulamayınca kızıma Zeynep demiştik göbek adı olarak, o ismiyle aklında kalmıştı.
Şimdi ikinci hukuksuz mahpusluğunda 405 günü sadece özgürlüğünden değil, Zeynep’inden de ayrı geçirmesinin sızısını daha iyi anlıyorum. Çünkü hasretle imtihanın en çetini evlatla olanıymış.
Zeynep’in duruşmada babasına sarıldığı fotoğrafı unutamıyorum. Cefakâr eşinin dağ gibi arkasında durmasını da… Ama Ahmet’in en büyük şansı annesi. Evladından bir kez bile şüphe etmeyen, dimdik yanında duran, o içerdeyken ona ses soluk olan annesi yok mu, aah anneciğim!
Bugün eksik olan sadece Ahmet’in gazeteciliğini değil, dostluğu ve arkadaşlığı. 25 yıllık meslek hayatımda vicdan terazisi sağlam, gurur duyabileceğim kaç insan var ki!
SOMA’DA, SABAH AYAZINDA
Son enstantane Soma’dan. O meş’um gece yerini mayıs güneşine bıraktığında tünelin yaslandığı dağ bütün heybetiyle karşımda duruyordu. Arama kurtarma ve ilkyardım ekiplerine en son Zonguldak’tan gelen madenciler de eklendiğinde Soma’da katliamın boyutları da ortaya çıktı. Güvenlik çemberine alınan kömür yığınlarından birinin üzerinden dev bir canavar tarafından yutulan kurbanların teker teker ambulanslara yetiştirilmelerini fotoğraflıyordum. Sabah ayazında sımsıcak bir gülüşle bana doğru yürüyen Ahmet Şık’ı gördüm. Sıkıca sarıldık.
Yıllardır ikiz gibi dolaştığımız, ailece görüştüğümüz, iş gezisine bile çıksam “Bir ihtiyaç olursa aramazsanız darılım” diyen, kara günde ise bir selamı bile çok gören meslektaşım takıldı: Gazeteleriniz düşman ama -Ahmet Cumhuriyet’te çalışıyordu- siz sarmaş dolaş. Ne iş anlamıyorum!
Şimdi benim de anlamadığım çok şey var. Fakat sıcak gülüşü ve onurlu duruşuyla Ahmet’in adam gibi adam olduğunu biliyorum.
[Selahattin Sevi] 9.2.2018 [Kronos.News]
Orta Şark’ta istihbarat ne iş yapar? [Doğan Ertuğrul]
Tarifsiz kederler içindeyim. (Ne de güzel bir Yeşilçam repliğidir bu Orhan Veli dizesi…Fonda Belgin Doruk ya da Ayhan Işık’ın belirmesi an meselesidir.) Yakın tarihimizin, belki de Türk, hatta belki insanlık tarihinin, en önemli kahramanlık destanlarından biri, ne çabuk da unutulup gitti.
Oysa daha dün Çanakkale ve Malazgirt ile -Bakınız Metin Külünk’ün açıklamaları, hatta neredeyse Uhud ile kıyaslanmış ve Türk, İslam hatta insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri kabul sayılmamışmıydı.
Gerçekten de ‘Milletimizin yeniden şahlanışının bir emaresi’ değil miydi o?
Tabii ki 15 Temmuz Büyük Taarruzu’ndan, Ulusal Kurtuluş ve Milli Egemenlik -Gerisini Birgün’den Hakan Demir’e bırakıyorum, çünkü fevkalade çözmüş durumda, ‘Doblo İslamcılığı’nın kodlarını-, ya da (bu kısmı İslamcılar için) ‘Gâlib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın’ savaşından, darbeye karşı halk şahlanışından söz ediyorum. Ne oldu? Ne oldu da bu mübarek şahlanış Reyhanlı karşısındaki küçük Afrin Meydan Muharebesi için unutuldu.
Neden 20 gündür televizyonlar, gazeteler, hatta trolleriyle birlikte sosyal medya hemen hiç söz etmiyor 15 Temmuz’dan…Yorumcular, analistler, ‘büyük fotoğrafçılar’, tüm küresel oyunları şuracıkta çözen iktidara hempa akademisyenler niye hiç 15 Temmuz’dan konuşmuyorlar?
Ben size söyleyeyim: Satmıyor çünkü. Hayır, yanlış anlamayın hala gideri var necip milletimiz için 15 Temmuz’un ama, 2019 ya da bir baskın seçimde yüzde 50+1’i garanti edecek kadar değil. Tüm o ölümcül kampanya, o üst perdeden hamaset başkanlık yolunu açmadı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’a. Baksanıza anket şirketlerine de atar yapıyor artık, ‘Manipüle ediyorlar, birkaç ay anket yaptırmayacağız’ diye. Neden sizce? Partili cumhurbaşkanlığı ya da Türk usulü başkanlık için oyları yüzde 55-60 gösterdi diye mi? Hiç sanmam.
‘Manipüle ediyorlar’ diyor çünkü belli ki yüzde 50+1 çıkmıyor hiçbir anket. Erdoğan muhtemelen, Afrin operasyonu öncesinde de görmüştü o sonuçları. Ve en iyi yaptığı şeyi yaptı, gaza bastı. ‘Afrin’de dünyaya meydan okuyoruz’ dedi -ama operasyon Rusya’dan izinli yapılıyor. ‘ABD artık ne yapacağımıza bakıyor’ dedi -ABD, ‘Fırat’ın doğusuna gelme’ dedi. ‘Yarın Membiç’de gireceğiz’ dedi -ABD ya da Rusya’dan sınırlı onay almadan imkansız-. ‘Tabii ki kan da olacak şehit ve gazi de’ dedi -dirseğini şehit cenazelerine dayayıp konuşması, asıl hesabını gösteriyor- ve 15 Temmuz’u bile unutturacak bir kahramanlık, başkomutanlık, hatta gazilik arayışına girdi.
Bakmayın siz Külünk’ün ‘Gazi ilan etme’ önerisine ‘Olur mu öyle şey’ dediği rivayetine… Külünk sormadan yapabilir mi, bu öneriyi? Üstelik önerinin asıl sahibi Külünk de değil. Bizzat yardımcısı, sözcüsü Mahir Ünal.
Bu arada belki gözden kaçmıştır; TSK Afrin harekatının ilk gününden itibaren açıkladığı dehşet verici derecedeki kesin ‘etkisiz hale getirilen’ terörist sayısında PKK-KCK, PYD-YPG’nin yanında IŞİD’li de olduğunu beyan ediyor. Ben mi kaçırdım; TSK’nın Afrin’e, KCK-PKK…vs düzenlediği operasyonda IŞİD’liler neden ve nasıl ölüyor? Afrin’de kan davalı PYD ve IŞİD, TSK’ya karşı birlikte mi savaşıyor? Yoksa TSK o saçma ‘kokteyl örgüt’ konseptini sınır ötesine mi taşıdı? Yoksa sadece halkla ilişkiler mi bu?
Ezcümle… Erdoğan iptal ettirdiğini söylediği anketleri mutlaka yaptırmaya devam ediyordur. Ta ki 50+? görene kadar. Bunun için Membiç mi gerekli? ABD, Rusya ve belki Suriye ile mutabakatla girer ama dünyaya meydan okuduk kampanyasıyla.. Yetmedi mi? Savaşı sınırın bu tarafına kaydırır. Afrin’den atıldığı söylenen o roketlerin Türk topraklarından atıldığı bile açıklanır. Hem de belki meydanlarda…Belki de kontrol edilebileceğini düşündüğü bir iç savaş için? Yüzde 50+1 için ‘iç savaş’ mı gerekiyor?
Neden olmasın?
Orta Şark’ta istihbarat örgütleri niye var ki zaten?
[Doğan Ertuğrul] 7.2.2018 [Kronos.News]
Oysa daha dün Çanakkale ve Malazgirt ile -Bakınız Metin Külünk’ün açıklamaları, hatta neredeyse Uhud ile kıyaslanmış ve Türk, İslam hatta insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri kabul sayılmamışmıydı.
Gerçekten de ‘Milletimizin yeniden şahlanışının bir emaresi’ değil miydi o?
Tabii ki 15 Temmuz Büyük Taarruzu’ndan, Ulusal Kurtuluş ve Milli Egemenlik -Gerisini Birgün’den Hakan Demir’e bırakıyorum, çünkü fevkalade çözmüş durumda, ‘Doblo İslamcılığı’nın kodlarını-, ya da (bu kısmı İslamcılar için) ‘Gâlib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın’ savaşından, darbeye karşı halk şahlanışından söz ediyorum. Ne oldu? Ne oldu da bu mübarek şahlanış Reyhanlı karşısındaki küçük Afrin Meydan Muharebesi için unutuldu.
Neden 20 gündür televizyonlar, gazeteler, hatta trolleriyle birlikte sosyal medya hemen hiç söz etmiyor 15 Temmuz’dan…Yorumcular, analistler, ‘büyük fotoğrafçılar’, tüm küresel oyunları şuracıkta çözen iktidara hempa akademisyenler niye hiç 15 Temmuz’dan konuşmuyorlar?
Ben size söyleyeyim: Satmıyor çünkü. Hayır, yanlış anlamayın hala gideri var necip milletimiz için 15 Temmuz’un ama, 2019 ya da bir baskın seçimde yüzde 50+1’i garanti edecek kadar değil. Tüm o ölümcül kampanya, o üst perdeden hamaset başkanlık yolunu açmadı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’a. Baksanıza anket şirketlerine de atar yapıyor artık, ‘Manipüle ediyorlar, birkaç ay anket yaptırmayacağız’ diye. Neden sizce? Partili cumhurbaşkanlığı ya da Türk usulü başkanlık için oyları yüzde 55-60 gösterdi diye mi? Hiç sanmam.
‘Manipüle ediyorlar’ diyor çünkü belli ki yüzde 50+1 çıkmıyor hiçbir anket. Erdoğan muhtemelen, Afrin operasyonu öncesinde de görmüştü o sonuçları. Ve en iyi yaptığı şeyi yaptı, gaza bastı. ‘Afrin’de dünyaya meydan okuyoruz’ dedi -ama operasyon Rusya’dan izinli yapılıyor. ‘ABD artık ne yapacağımıza bakıyor’ dedi -ABD, ‘Fırat’ın doğusuna gelme’ dedi. ‘Yarın Membiç’de gireceğiz’ dedi -ABD ya da Rusya’dan sınırlı onay almadan imkansız-. ‘Tabii ki kan da olacak şehit ve gazi de’ dedi -dirseğini şehit cenazelerine dayayıp konuşması, asıl hesabını gösteriyor- ve 15 Temmuz’u bile unutturacak bir kahramanlık, başkomutanlık, hatta gazilik arayışına girdi.
Bakmayın siz Külünk’ün ‘Gazi ilan etme’ önerisine ‘Olur mu öyle şey’ dediği rivayetine… Külünk sormadan yapabilir mi, bu öneriyi? Üstelik önerinin asıl sahibi Külünk de değil. Bizzat yardımcısı, sözcüsü Mahir Ünal.
Bu arada belki gözden kaçmıştır; TSK Afrin harekatının ilk gününden itibaren açıkladığı dehşet verici derecedeki kesin ‘etkisiz hale getirilen’ terörist sayısında PKK-KCK, PYD-YPG’nin yanında IŞİD’li de olduğunu beyan ediyor. Ben mi kaçırdım; TSK’nın Afrin’e, KCK-PKK…vs düzenlediği operasyonda IŞİD’liler neden ve nasıl ölüyor? Afrin’de kan davalı PYD ve IŞİD, TSK’ya karşı birlikte mi savaşıyor? Yoksa TSK o saçma ‘kokteyl örgüt’ konseptini sınır ötesine mi taşıdı? Yoksa sadece halkla ilişkiler mi bu?
Ezcümle… Erdoğan iptal ettirdiğini söylediği anketleri mutlaka yaptırmaya devam ediyordur. Ta ki 50+? görene kadar. Bunun için Membiç mi gerekli? ABD, Rusya ve belki Suriye ile mutabakatla girer ama dünyaya meydan okuduk kampanyasıyla.. Yetmedi mi? Savaşı sınırın bu tarafına kaydırır. Afrin’den atıldığı söylenen o roketlerin Türk topraklarından atıldığı bile açıklanır. Hem de belki meydanlarda…Belki de kontrol edilebileceğini düşündüğü bir iç savaş için? Yüzde 50+1 için ‘iç savaş’ mı gerekiyor?
Neden olmasın?
Orta Şark’ta istihbarat örgütleri niye var ki zaten?
[Doğan Ertuğrul] 7.2.2018 [Kronos.News]
Ey kimsesizlerin kimsesi! [Bârân]
SEN’DEN BAŞKA KİMSEMİZ, YOK ZATEN BU ALEMDE.
KİMSESİZ KULLARINI, BIRAKMA YÂD ELLERDE.
YALNIZLIK SANA MAHSUS, TÂ EZELDEN EBEDE.
BİZ SEN’SİZ YAPAMAYIZ, ARAYA KOYMA PERDE.
BUNCA MAZLUM VE MAĞDUR, YATIYOR HAPİSLERDE.
SEN’DEN BAŞKA KİM KORUR, ONLARI O YERLERDE.
KUŞ KALBİ GİBİ ÜRKEK KALMIŞ GAYBUBETLERDE.
YAŞANIR MI KİMSESİZ, IPISSIZ UZLETLERDE.
ÖLÜMÜ GÖZE ALMAK, GEREKİR HİCRETLERDE.
MUHACİR UNVANIYLA, DİRİLMEK VAR MAHŞERDE.
SEN TUTMAZSAN BİZ YOKUZ, HEPİMİZ SANA BENDE.
‘OL’ DEDİN DE VAR OLDUK, HÂLIK SIFATI SEN’DE.
SANA VARMAYAN YOLLAR, ÇIKMAZ SOKAK BU YERDE.
BİR KALPTE SEN YOK İSEN, KAPKARANLIK İÇİNDE.
UMDUĞUMUZ GENİŞLİK, VAR SEN’İN RAHMETİNDE.
SANA DAYANAN KULLAR, ANCAK KALIRLAR ZİNDE.
ZÂHİR VE BÂTINIMIZ, AYÂNDIR HEP NEZDİNDE.
HUZURUNA KİMSESİZ GELDİK, HER SEFERİNDE.
KİMSESİZ KULLARINI, BIRAKMAZSIN DERTLERDE.
VARLIĞINI HAYKIRMAK, SANCIDIR İÇİMİZDE.
YARDIMLARIN YETİŞSİN İMDADA GURBETLERDE.
BİZİ MUHTAÇ EYLEME, NE MERDE NE NÂMERDE.
GARİPLERE MÜJDE VAR, HAZRET-İ PEYGAMBER’DE.
GURBET KURBİYET OLUR, BİLHASSA SEHERLERDE.
KULUN ACZİYET HİSSİ, KAPILAR AÇAR FERD’E.
LUTFEYLE NUSRETİNİ, MUHACİR BEKLEMEDE.
HASRETİMİZ BİTECEK, RÜ’YET-İ CEMAL’İNDE.
SEVİNSİN, KİMSESİZLER, BURDA VE ÖTELERDE.
[BÂRÂN] 9.2.2018 [TR724]
baarankara53@gmail.com
KİMSESİZ KULLARINI, BIRAKMA YÂD ELLERDE.
YALNIZLIK SANA MAHSUS, TÂ EZELDEN EBEDE.
BİZ SEN’SİZ YAPAMAYIZ, ARAYA KOYMA PERDE.
BUNCA MAZLUM VE MAĞDUR, YATIYOR HAPİSLERDE.
SEN’DEN BAŞKA KİM KORUR, ONLARI O YERLERDE.
KUŞ KALBİ GİBİ ÜRKEK KALMIŞ GAYBUBETLERDE.
YAŞANIR MI KİMSESİZ, IPISSIZ UZLETLERDE.
ÖLÜMÜ GÖZE ALMAK, GEREKİR HİCRETLERDE.
MUHACİR UNVANIYLA, DİRİLMEK VAR MAHŞERDE.
SEN TUTMAZSAN BİZ YOKUZ, HEPİMİZ SANA BENDE.
‘OL’ DEDİN DE VAR OLDUK, HÂLIK SIFATI SEN’DE.
SANA VARMAYAN YOLLAR, ÇIKMAZ SOKAK BU YERDE.
BİR KALPTE SEN YOK İSEN, KAPKARANLIK İÇİNDE.
UMDUĞUMUZ GENİŞLİK, VAR SEN’İN RAHMETİNDE.
SANA DAYANAN KULLAR, ANCAK KALIRLAR ZİNDE.
ZÂHİR VE BÂTINIMIZ, AYÂNDIR HEP NEZDİNDE.
HUZURUNA KİMSESİZ GELDİK, HER SEFERİNDE.
KİMSESİZ KULLARINI, BIRAKMAZSIN DERTLERDE.
VARLIĞINI HAYKIRMAK, SANCIDIR İÇİMİZDE.
YARDIMLARIN YETİŞSİN İMDADA GURBETLERDE.
BİZİ MUHTAÇ EYLEME, NE MERDE NE NÂMERDE.
GARİPLERE MÜJDE VAR, HAZRET-İ PEYGAMBER’DE.
GURBET KURBİYET OLUR, BİLHASSA SEHERLERDE.
KULUN ACZİYET HİSSİ, KAPILAR AÇAR FERD’E.
LUTFEYLE NUSRETİNİ, MUHACİR BEKLEMEDE.
HASRETİMİZ BİTECEK, RÜ’YET-İ CEMAL’İNDE.
SEVİNSİN, KİMSESİZLER, BURDA VE ÖTELERDE.
[BÂRÂN] 9.2.2018 [TR724]
baarankara53@gmail.com
Milli Eğitim, “Barış gibi söylemler sakıncalı’ deyip, çocuk oyununu yasakladı [TR724]
Manisa Akhisar’da çocuklar için düzenlenecek ‘Çevreci Afacanlar’ adlı oyunun duyurusuna, ‘savaş karşıtlığı gibi siyasal söylemleri nedeniyle’ izin verilmedi. Milli Eğitim Müdürlüğü, “Ülkemizin içinden geçtiği bu hassas dönemde savaş karşıtlığı gibi siyasal söylemlerin çocuklarımıza sunulmasının sakıncalı olduğuna karar verildiğinden okullarımızda oyun tanıtımı ve afişlerinin asılması uygun görülmemiştir” açıklaması yaptı,
Eğitim-Sen Manisa Şubesi’nin girişimiyle, İzmir Toprak Sahne Tiyatrosu’nda çocuk ve yetişkin grubuna yönelik gösteri düzenlenecek gösteri için Akhisar Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvuru yapıldı. Ancak izin çıkmadı.
Ret gerekçesinde, “Çevreci Afacanlar adlı tiyatro eseri incelenmiş olup, inceleme sonucunda tiyatro metninin 6’ncı sayfasında ‘Bilgican’ adlı tiyatro karakterinin, savaş karşıtlığı ile ilgili sözlerinin oyunun konusuyla alakasız bulunduğu, yine aynı sayfada ‘Yeşil Ağaç’ adlı karakterin şiddet karşıtı sözleri ile çevre temizliği arasında bir ilgi kurulamadığı, ülkemizin içinden geçtiği bu hassas dönemde savaş karşıtlığı gibi siyasal söylemlerin çocuklarımıza sunulmasının sakıncalı olduğuna karar verildiğinden okullarımızda oyun tanıtımı ve afişlerinin asılması uygun görülmemiştir” denildi.
Eğitim-Sen Akhisar Temsilcisi Engin Şengül, “Oyunda çevre duyarlılığı konu alınıyor. Şiddet karşıtı sözler var. Öğretmeniz. Öğrencilere şiddete şiddetle yanıt vermenin yanlış olduğunu anlatıyoruz” diyerek karara tepki gösterdi. Akhisar Milli Eğitim Müdürlüğü, kararı tekrar değerlendireceklerini açıkladı.
[TR724] 9.2.2018
Eğitim-Sen Manisa Şubesi’nin girişimiyle, İzmir Toprak Sahne Tiyatrosu’nda çocuk ve yetişkin grubuna yönelik gösteri düzenlenecek gösteri için Akhisar Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvuru yapıldı. Ancak izin çıkmadı.
Ret gerekçesinde, “Çevreci Afacanlar adlı tiyatro eseri incelenmiş olup, inceleme sonucunda tiyatro metninin 6’ncı sayfasında ‘Bilgican’ adlı tiyatro karakterinin, savaş karşıtlığı ile ilgili sözlerinin oyunun konusuyla alakasız bulunduğu, yine aynı sayfada ‘Yeşil Ağaç’ adlı karakterin şiddet karşıtı sözleri ile çevre temizliği arasında bir ilgi kurulamadığı, ülkemizin içinden geçtiği bu hassas dönemde savaş karşıtlığı gibi siyasal söylemlerin çocuklarımıza sunulmasının sakıncalı olduğuna karar verildiğinden okullarımızda oyun tanıtımı ve afişlerinin asılması uygun görülmemiştir” denildi.
Eğitim-Sen Akhisar Temsilcisi Engin Şengül, “Oyunda çevre duyarlılığı konu alınıyor. Şiddet karşıtı sözler var. Öğretmeniz. Öğrencilere şiddete şiddetle yanıt vermenin yanlış olduğunu anlatıyoruz” diyerek karara tepki gösterdi. Akhisar Milli Eğitim Müdürlüğü, kararı tekrar değerlendireceklerini açıkladı.
[TR724] 9.2.2018
Zarrab’ın altın ihracaat rekoru kırıldı, CHP’li vekil mealen sordu: “2012’de İran’ın kara parası aklandı; 2017’de ne oldu?
Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan altın ticareti 2017’de hızlı bir şekilde artarak, iki yıl önceye göre 4.5 katına çıktı. BAE ile 10 milyar 332 milyar dolar seviyesindeki ticaret hacmi, daha önceki rekor yılı 2012’nin bile çok üzerine çıkmış durumda. 2012 yılı, 17 Aralık soruşturmasının kilit ismi Reza Zarrab’ın altın ticaretiyle “Türkiye’nin cari açığının yüzde 15’ini tek başıma kapattım” derken kastettiği dönemdi.
CHP’nin ekonomi kurmaylarından Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, Birleşik Arap Emirlikleri ile Türkiye arasında yürütülen altın ticaretindeki sıradışı hareketleri bir tablo haline getirerek Twitter’da paylaştı.
Diken.com’un haberine göre, BAE ile altın ticaret hacmi (ithalat ve ihracatın toplamı) 2012’de 7 milyar 707 milyon dolar seviyesindeydi. Tabloya göre Sarraf’ın 2013 sonunda tutuklanması sonrası ticaret hacmi 2014’te keskin şekilde 2 milyar 917 milyon dolara (2012’ye göre gerileme yüzde 62.2), 2015’te daha da azalarak 2 milyar 356 milyon dolara geriledi.
2016’da ise altın ticaret hacmi 4 milyar 752 milyar dolarla tekrar yükselmeye başlarken, 2017 tam bir patlama yılı oldu.
2016’de yükseliş başladı
2017’de Birleşik Arap Emirlikleri’nden 4 milyar 933 milyarlık altın alınmış, 5 milyar 399 milyon dolarlık altın satılmış. Toplam 10 milyar 332 milyon dolarlık altın ticaret hacmi, 2016’ya göre yüzde 117 artmış durumda.
Son iki yılda 4.5 katına çıktı
2015 rakamıyla karşılaştırıldığında ise ticaret hacmi son iki yılda yaklaşık 4.5 katına çıkmış görünüyor.
2012’nin yüzde 34 üzerinde
Daha önceki rekor yılı olan 2012’ye göre bile BAE ile altın ticareti 2017’de yüzde 34 artmış durumda. Ayrıca ithalat ve ihracat rakamlarının birbirine çok yakın olduğu da dikkat çekti.
Başka bir deyişle rakamlar Rıza Sarraf’ın AKP yanlısı televizyonlarda “Türkiye’nin cari açığın yüzde 15’ini tek başıma kapattım” derken kastettiği 2012 yılı rakamlarının bile çok üzerine çıkmış durumda. Rıza Sarraf yaptığı altın ticaretiyle 2015’te iki bakanın elinden “ticaret şampiyonu” ödülü almıştı.
Geçen yılki altın ticareti patlamasına ise henüz ekonomistler tarafından açıklama getirilebilmiş değil.
Bu arada Merkez Bankası’nın Kasım 2017 dönemine ilişkin ödemeler dengesi verilerine göre Türkiye’nin 12 aylık cari işlemler açığı 43 milyar 752 milyon dolar oldu.
[TR724] 9.2.2018
CHP’nin ekonomi kurmaylarından Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, Birleşik Arap Emirlikleri ile Türkiye arasında yürütülen altın ticaretindeki sıradışı hareketleri bir tablo haline getirerek Twitter’da paylaştı.
2017'de Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan altın ticareti muammasını koruyor. 2017'de toplam altın ihracatının %82'si tek başına bu ülkeye yapılırken; toplam altın ithalatının %30'u yine tek başına bu ülkeden yapıldı. Hadi 2012'deki ticaretin sebebini anladık, 2017'de ne oldu? pic.twitter.com/98qYLxHBfO— Faik Öztrak (@faikoztrak) 9 Şubat 2018
Diken.com’un haberine göre, BAE ile altın ticaret hacmi (ithalat ve ihracatın toplamı) 2012’de 7 milyar 707 milyon dolar seviyesindeydi. Tabloya göre Sarraf’ın 2013 sonunda tutuklanması sonrası ticaret hacmi 2014’te keskin şekilde 2 milyar 917 milyon dolara (2012’ye göre gerileme yüzde 62.2), 2015’te daha da azalarak 2 milyar 356 milyon dolara geriledi.
2016’da ise altın ticaret hacmi 4 milyar 752 milyar dolarla tekrar yükselmeye başlarken, 2017 tam bir patlama yılı oldu.
2016’de yükseliş başladı
2017’de Birleşik Arap Emirlikleri’nden 4 milyar 933 milyarlık altın alınmış, 5 milyar 399 milyon dolarlık altın satılmış. Toplam 10 milyar 332 milyon dolarlık altın ticaret hacmi, 2016’ya göre yüzde 117 artmış durumda.
Son iki yılda 4.5 katına çıktı
2015 rakamıyla karşılaştırıldığında ise ticaret hacmi son iki yılda yaklaşık 4.5 katına çıkmış görünüyor.
2012’nin yüzde 34 üzerinde
Daha önceki rekor yılı olan 2012’ye göre bile BAE ile altın ticareti 2017’de yüzde 34 artmış durumda. Ayrıca ithalat ve ihracat rakamlarının birbirine çok yakın olduğu da dikkat çekti.
Başka bir deyişle rakamlar Rıza Sarraf’ın AKP yanlısı televizyonlarda “Türkiye’nin cari açığın yüzde 15’ini tek başıma kapattım” derken kastettiği 2012 yılı rakamlarının bile çok üzerine çıkmış durumda. Rıza Sarraf yaptığı altın ticaretiyle 2015’te iki bakanın elinden “ticaret şampiyonu” ödülü almıştı.
Geçen yılki altın ticareti patlamasına ise henüz ekonomistler tarafından açıklama getirilebilmiş değil.
Bu arada Merkez Bankası’nın Kasım 2017 dönemine ilişkin ödemeler dengesi verilerine göre Türkiye’nin 12 aylık cari işlemler açığı 43 milyar 752 milyon dolar oldu.
[TR724] 9.2.2018
Yeryüzünü mülk edinmeyenler [Emine Eroğlu]
Şehit babasının cenazesinde, “Anne evimize gidelim” diyen çocuğu hatırlar mısınız bilmiyorum? Hani anneciği, “Evladım, gidecek ev mi kaldı?” diye cevap vermişti.
O şehidin üzerinden kaç şehit, o yetimin üzerinden kaç yetim geçti. Yangın yangını söndürmese de unutturdu. Ateş, ülkenin her yanına yayıldı. Vatan, gurbet içinde gurbete, yetimlik bir ruh haletine dönüştü.
Ve ‘ev,’ yani emniyet ve güven duygusu bir dağın devrilişi gibi, anlam olarak yıkıldı.
Polislerin aradığı, anne babanın alınıp götürüldüğü, muhtarın, komşunun kim girip çıkıyor diye gözetlediği mekan ev değildi artık. Korkuları sevgilerinden büyükse anne baba bile akraba değildi. Gidecek yeriniz, çalacak kapınız yoksa coğrafya memleket değildi.
Öyle başladı cebri hicretler.
Evin güvenlik, akrabanın sığınma, coğrafyanın aidiyet ihtiyacını karşılamayışının adı oldu.
Gönül mülkü yıkıldı, duygusal bağlar koptu, gözler uzak diyarlara çevrildi.
Öyle başladı gaybubetler.
Gidemeyen, ama zulme de boyun eğmeyenlerin sırlandığı bir berzah alemi oldu.
Mazlumları, zalim yöneticilerle işbirliği yapan hane ve belde halklarının şerrinden korumak için modern mağaralar ihdas edildi.
“Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına asla İlah demeyiz!” (Kehf, 14) diyebilecek kadar manen genç kalabilmiş cesur yürekli Kehf ashabı o mağaralara sığındı, “Kıtmir” dualarını da yanlarına alarak…
DİNLENMEK İÇİN BİR EV
Efendimiz aleyhisselatü vesselâmın Mekke’deki evinin, sırf üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akîl tarafından yıkılıp yerle bir edilmesi cebri hicretlerin sebebini izah etmeye yetiyor aslında.
Mekke fethi sonrasında, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in (as) mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirir, baba ocağı evini hatırlar ve “Akîl bize dinlenecek ev mi bıraktı?” diye cevap verir.
Sanıyorum o acı tebessüm ve sitem, sadece sonraki hayatında imanın tadını tadacak Akîl’in tavrına değil, kıyamete kadar yakınlarına hayatı dar eden tüm akrabalaradır. Geçmişin, sıla-i rahmin, Allah ve Peygamberinin (as) hatırını saymayan, yakınımızdaki uzaklara.
Heder edilen insan onuruna. Ayaklar altına alınan ahlaki değerlere. Vahşice ihlal edilen can ve mal güvenliğine.
Kısaca mazlumlara dinlenmek için bir ev bırakmayanlara…
SU YOLCULUĞU
Gidecek evi kalmayanlardandır Hazreti Musa.
O daha doğmadan ölüm fermanı verilmiş, bir tiranın bekası için yüzlerce çocuk feda edilmiştir. İlahi bir himayeyle tutunur hayata. Belli ki Firavun yakın körüdür ve Hazreti Asiye’nin yardımı ile, göremeyeceği kadar yakınına saklanarak korunabilir Firavun’un zulmünden. Saray, onun için bir nevî “gaybubet evi” olur.
Ancak gençlik yıllarına kadar barınabilir Mısır’da Hazreti Musa. Kanun, kural tanımayan ve ne yapacağı belli olmayan tiranlardan ve kendisini tehdit eden bir toplumdan, onların işlerini kolaylaştırmamak için, kaçar.
Gidecek yeri ve sırtını dayayacağı kimsesi yoktur. Ayakta duracak takati kalmayıncaya kadar yol alır. İhtimal dağarcığında bir kuru ekmek bile yoktur. Annesi, kardeşleri, çocukluğu, anıları, alışkanlıkları geride kalmıştır.
Sığındığı gölgelikte, aczin ve fakrın diliyle, “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” (Kasas, 24) diye dua eder ve Rabbinin sürpriz lütuflarını beklemeye koyulur.
Onun Eyke’de, Hazreti Şuayb’ın terbiyesinde geçirdiği on yıl, hicretlerin kazanımlarına işaret etmesi noktasında çok önemlidir.
Hicret, cebrî de olsa, bir seyahat değil, seyr ü süluktur çünkü.
Saraya su’yla geldiği için kavmiyle Mısır’dan çıkış öyküsü de su’yla olur Hazreti Musa’nın.
Ve o günden sonra, ülkelerinden nehirler geçerek, denizler ve okyanuslar aşarak kaçmak zorunda kalan mazlum müminler, yaptıkları “su yolculuğu” ile Hazreti Musa’nın öyküsüne eklemlenir.
MAĞARA TERBİYESİ
Gidecek evi kalmayanlardandır Hazreti İbrahim. Çocukluğu, zorba ve kibirli Nemrutların şerlerinden korunmak için sığındığı mağara gaybubetinde geçer.
Onun, Bediüzzaman’ın “haliliye mesleği”ne esas teşkil edecek, hilim, sabır ve teennisi bir mağara terbiyesidir. Hazreti İbrahim’le birlikte mağara, dinlerine sahip çıkan insanların çevrelerinden gördükleri baskı karşısında halktan uzaklaşıp Hakk’a sığınmalarının adı olur. Belli bir müddet ömürlerini halvethânelerde geçirenlerin İlâhi ihsanlarla dolma, gelecekte yapacakları güzel hizmetler için hazırlanma tecrübesi.
Hazreti Musa su ile sınanmıştı, Hazreti İbrahim ateşle sınanır.
Alevler arasına atılırken içinde neşet ettiği toplumdan hiçbir itiraz sesi yükselmez. Onun nasibine düşen de “O yerlerin sahibi”ne iltica ederek yola koyulmak olur.
Elbet varılan menzillerde vahye muhatap birileri bulunacaktır; bulunur.
EVSİZLERİN EVİ
Mazlumlara nefes aldırmamak ne denli firavun âdeti ise, sürgün, hicret ve halvet o nispette peygamberlerin ortak kaderidir.
Ve elbette peygamber varislerinin.
Değil midir ki Allah, “gariplerin sahibi, kimsesizlerin sığınağı”dır. Hira’da Hazreti Ebubekir’e fısıldanan, “Üzülme! (Lâ tahzen) Allah bizimle beraberdir.” tesellisi hicret yollarına düşmüş bütün sadıklaradır.
Yeryüzünü mülk edinmeyenlere açılır, evi yeryüzüne yaymanın sırrı.
Onlar, gidecek yeri olmayanların garipliğini bir kimlik olarak benimserler.
Hicret mekanlarını yurt edinir, ev yıkanlara inat, sinelerini ummanlar gibi açıp bütün bir insanlığı kalplerinde misafir olmaya davet ederler.
[Emine Eroğlu] 9.2.2018 [TR724]
O şehidin üzerinden kaç şehit, o yetimin üzerinden kaç yetim geçti. Yangın yangını söndürmese de unutturdu. Ateş, ülkenin her yanına yayıldı. Vatan, gurbet içinde gurbete, yetimlik bir ruh haletine dönüştü.
Ve ‘ev,’ yani emniyet ve güven duygusu bir dağın devrilişi gibi, anlam olarak yıkıldı.
Polislerin aradığı, anne babanın alınıp götürüldüğü, muhtarın, komşunun kim girip çıkıyor diye gözetlediği mekan ev değildi artık. Korkuları sevgilerinden büyükse anne baba bile akraba değildi. Gidecek yeriniz, çalacak kapınız yoksa coğrafya memleket değildi.
Öyle başladı cebri hicretler.
Evin güvenlik, akrabanın sığınma, coğrafyanın aidiyet ihtiyacını karşılamayışının adı oldu.
Gönül mülkü yıkıldı, duygusal bağlar koptu, gözler uzak diyarlara çevrildi.
Öyle başladı gaybubetler.
Gidemeyen, ama zulme de boyun eğmeyenlerin sırlandığı bir berzah alemi oldu.
Mazlumları, zalim yöneticilerle işbirliği yapan hane ve belde halklarının şerrinden korumak için modern mağaralar ihdas edildi.
“Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına asla İlah demeyiz!” (Kehf, 14) diyebilecek kadar manen genç kalabilmiş cesur yürekli Kehf ashabı o mağaralara sığındı, “Kıtmir” dualarını da yanlarına alarak…
DİNLENMEK İÇİN BİR EV
Efendimiz aleyhisselatü vesselâmın Mekke’deki evinin, sırf üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akîl tarafından yıkılıp yerle bir edilmesi cebri hicretlerin sebebini izah etmeye yetiyor aslında.
Mekke fethi sonrasında, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in (as) mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirir, baba ocağı evini hatırlar ve “Akîl bize dinlenecek ev mi bıraktı?” diye cevap verir.
Sanıyorum o acı tebessüm ve sitem, sadece sonraki hayatında imanın tadını tadacak Akîl’in tavrına değil, kıyamete kadar yakınlarına hayatı dar eden tüm akrabalaradır. Geçmişin, sıla-i rahmin, Allah ve Peygamberinin (as) hatırını saymayan, yakınımızdaki uzaklara.
Heder edilen insan onuruna. Ayaklar altına alınan ahlaki değerlere. Vahşice ihlal edilen can ve mal güvenliğine.
Kısaca mazlumlara dinlenmek için bir ev bırakmayanlara…
SU YOLCULUĞU
Gidecek evi kalmayanlardandır Hazreti Musa.
O daha doğmadan ölüm fermanı verilmiş, bir tiranın bekası için yüzlerce çocuk feda edilmiştir. İlahi bir himayeyle tutunur hayata. Belli ki Firavun yakın körüdür ve Hazreti Asiye’nin yardımı ile, göremeyeceği kadar yakınına saklanarak korunabilir Firavun’un zulmünden. Saray, onun için bir nevî “gaybubet evi” olur.
Ancak gençlik yıllarına kadar barınabilir Mısır’da Hazreti Musa. Kanun, kural tanımayan ve ne yapacağı belli olmayan tiranlardan ve kendisini tehdit eden bir toplumdan, onların işlerini kolaylaştırmamak için, kaçar.
Gidecek yeri ve sırtını dayayacağı kimsesi yoktur. Ayakta duracak takati kalmayıncaya kadar yol alır. İhtimal dağarcığında bir kuru ekmek bile yoktur. Annesi, kardeşleri, çocukluğu, anıları, alışkanlıkları geride kalmıştır.
Sığındığı gölgelikte, aczin ve fakrın diliyle, “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” (Kasas, 24) diye dua eder ve Rabbinin sürpriz lütuflarını beklemeye koyulur.
Onun Eyke’de, Hazreti Şuayb’ın terbiyesinde geçirdiği on yıl, hicretlerin kazanımlarına işaret etmesi noktasında çok önemlidir.
Hicret, cebrî de olsa, bir seyahat değil, seyr ü süluktur çünkü.
Saraya su’yla geldiği için kavmiyle Mısır’dan çıkış öyküsü de su’yla olur Hazreti Musa’nın.
Ve o günden sonra, ülkelerinden nehirler geçerek, denizler ve okyanuslar aşarak kaçmak zorunda kalan mazlum müminler, yaptıkları “su yolculuğu” ile Hazreti Musa’nın öyküsüne eklemlenir.
MAĞARA TERBİYESİ
Gidecek evi kalmayanlardandır Hazreti İbrahim. Çocukluğu, zorba ve kibirli Nemrutların şerlerinden korunmak için sığındığı mağara gaybubetinde geçer.
Onun, Bediüzzaman’ın “haliliye mesleği”ne esas teşkil edecek, hilim, sabır ve teennisi bir mağara terbiyesidir. Hazreti İbrahim’le birlikte mağara, dinlerine sahip çıkan insanların çevrelerinden gördükleri baskı karşısında halktan uzaklaşıp Hakk’a sığınmalarının adı olur. Belli bir müddet ömürlerini halvethânelerde geçirenlerin İlâhi ihsanlarla dolma, gelecekte yapacakları güzel hizmetler için hazırlanma tecrübesi.
Hazreti Musa su ile sınanmıştı, Hazreti İbrahim ateşle sınanır.
Alevler arasına atılırken içinde neşet ettiği toplumdan hiçbir itiraz sesi yükselmez. Onun nasibine düşen de “O yerlerin sahibi”ne iltica ederek yola koyulmak olur.
Elbet varılan menzillerde vahye muhatap birileri bulunacaktır; bulunur.
EVSİZLERİN EVİ
Mazlumlara nefes aldırmamak ne denli firavun âdeti ise, sürgün, hicret ve halvet o nispette peygamberlerin ortak kaderidir.
Ve elbette peygamber varislerinin.
Değil midir ki Allah, “gariplerin sahibi, kimsesizlerin sığınağı”dır. Hira’da Hazreti Ebubekir’e fısıldanan, “Üzülme! (Lâ tahzen) Allah bizimle beraberdir.” tesellisi hicret yollarına düşmüş bütün sadıklaradır.
Yeryüzünü mülk edinmeyenlere açılır, evi yeryüzüne yaymanın sırrı.
Onlar, gidecek yeri olmayanların garipliğini bir kimlik olarak benimserler.
Hicret mekanlarını yurt edinir, ev yıkanlara inat, sinelerini ummanlar gibi açıp bütün bir insanlığı kalplerinde misafir olmaya davet ederler.
[Emine Eroğlu] 9.2.2018 [TR724]
Türkiye’nin güçlü bir devlet olma potansiyeli var mı? [Tarık Toros]
Bırakın AKP’yi, CHP’yi, MHP’yi, HDP’yi, Cemaati, Kürtleri, Alevileri, Ulusalcıları, Atatürkçüleri, şucuları bucuları…
Asıl soru budur.
Buna hiç düşünmeden tek kelimeyle “evet” veya “hayır” diyebiliyor musunuz?
Kafanız net mi?
***
Twitter’da sordum bunu.
Troller ortada yoktu, şaşırdım.
Ya devreleri yandı ya da savaş mesaisi yormuş olacak, ortalarda yoktular.
***
Genel koşulları bilecek kadar sosyal ağlara hakimim.
Süreç yaklaşık 5 yıldır sürüyor ve bunun ilk yarısını ülkede geçiren biri için tahmin yürütmek zor değil.
Twitter’da çoğunluk “genel izleyici” modunda.
Bir bölümü, “sakıncalı” isimleri takipten çıktı.
Bir bölümü blokladı.
Bir bölümü tümüyle hesabı kapattı, neme lazım dedi.
Bir bölümü TV’yi kapattı, roman okuyor.
Bi̇r bölümü de her kapı çalındığında yerinden zıplıyor, sıra bana mı geldi diye.
Uzatabilirim, lakin durum bu.
Bizim başımıza, sürecin daha başında bunların tamamı geldiği için şerbetliyiz.
***
İşte “genel izleyici” modundaki takipçilerin küçük bir bölümü, soruma cevap verebildi.
Tahmin edersiniz, çoğu gerçek kimliğini saklayan hesaplardı.
Bunu da yadırgamıyorum.
Cevaplara bakarak, samimiyet testi yapabiliyorsunuz.
O kadar deneyimimiz var.
***
Onlarca cevap yazan oldu, teşekkür ederim.
Ama hiçbiri, “Türkiye güçlü bir devlet zaten, nereden çıktı bu” demedi.
***
Türkiye’nin güçlü bir devlet olma potansiyeli var mı?
“Yok”, “hayır” gibi cevaplara hazırlıklıydım.
Şu gibi yanıtlar da aldım:
-Vardı. Artık çok zor hatta imkansız.
-Tayyipgiller giderse olur.
-Bu gidişle asla.
-Bu kafayla mümkün değil.
-30 yıl sonra olabilir.
-Bu iktidarla değil uzun vadede olabilir.
-Aziz Nesin’in lafı aklıma geldikçe “hayır, yok” diyorum.
-Abi önce saman üretimine geçmemiz lazım.
-Yakın gelecekte mümkün gözükmüyor (30-40 yıl)
-Üç dört nesil garanti yok.
-Sıfır sıfır sıfır şimdilik.
-Bu kafayla imkansız. Şöyle izah edeyim. Avrupa’da bir ülkenin bakanını evimde ağırladım. Danışmanlarıyla geldi sonra yolcu etmeye gittiğimde üçü de bisikletlerine binip gitti.
***
Türkiye’nin güçlü bir devlet olma potansiyeli var mı?
Ümitli cevaplar az değildi.
Elbette, birtakım koşullara bağlayanlar da:
-İhtimalleri yıkmak için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar.
-Elbette ki var ama öncesinde ortak yaşam temelli bir zihin devrimine ihtiyaç var. Yolu ortak acıyı tatmaktan geçiyor.
-Demokrasi, adalet ve özgürlük gelmesini istemeyenler aslında güçlü bir devlet olmamızı istemiyorlar.
-Her bir aile ferdinde eğitimin ve düşünce özgürlüğünün gelişmesi lazım.
-Geleneksel din anlayışından kurtulmadan tam laik bir sistem kurmadan Türkiye’den bişey olmaz.
-O potansiyel her zaman var. Ancak bunu harekete geçirecek bilgi ve beceri yok veya bilgi beceriyi edinme gayreti yok.
-Potansiyel var ama.. bakınız-> bizim oğlan zeki ama aklını başka şeylere çalıştırıyor.
-Rusya gibi bir güçlü devlet mi yoksa Kanada gibi bir güçlü devlet mi?
-Tabi ki var. Doğru bir yönetim, sağlam bir adalet sistemi ile.
-Şu anki iktidarın yönetim politikası ve muhalefetin yetersizliği yüzünden bence imkansıza yakın. 30 yıl içinde mümkün olacağını sanmıyorum.
-Bir Osman bir Şeyh Edebali bir de buna layık halk bulursa var.
-O potansiyel var ama o potansiyeli hayata geçirebilecek bir insan kaynağı ve toplumsal yapısı yok.
-Ne acı ki insanlarımızın ne mal olduklarını gördük. Güce paraya tapan haklının değil güçlünün yanında olan bir halk. O yüzden güçlü olmamız çok zor.
-Mevcut yönetim her şeyin altını dinamitleyerek o potansiyeli kaldırdı maalesef.
-Türkiye’nin böyle bir potansiyeli var. Ama bu potansiyeli kullanacak devlet yok.
-Ülke bir şekilde dünyada çok reklam oldu. Yönetim kaliteli insanlara geçtiğinde bu bilinirlik iyiye ve doğruya kanalize edilebilir.
-Üç dört yıla inşaallah tamamen temizlenir. Sonrasında da yükseliş başlar Allah’ın izni inayeti ile.
***
Espri yok muydu, eksik olur mu.
Bir tanesi mesela:
-Bu kadar sıkıntı ve derdin arasında bunu sorarak bizi güldürdün ya Allah da seni güldürsün, bilmem soruna cevap oldu mu.
***
Cevabı içinde olan karşı sorular da geldi:
-Realist mi yoksa idealist mi cevap vereyim?
***
Yazılarını, tweet’lerini keyifle okuduğum Mehmet Efe Çaman zahmet edip şu cevabı verdi, aynen imzamı atarım:
‘Sorun, güçlü devletten ne anladığımız. Türkiye’de olan, güçlü bir ordu, görece büyük bir ekonomi, potansiyel olan ama kullanılmayan (ve karar alıcılarca yanlış anlaşılan) bir yumuşak güç. Fakat sorun şu ki, Türkiye devlet olma kriterleri bakımından sorunlu. Çünkü kendi anayasasına uymuyor. Çünkü kendi anayasal düzeninin öngördüğü siyasi karar alma mekanizmasını işletmiyor. Çünkü anayasasının belirlediği devlet mimarisini yıktı. Çünkü diktatoryaya ve derin yapılarla ittifaka kaydı. Buradan güç çıkmaz. Zaafiyet çıkar.’
***
Peki benim görüşüm ne?
Türkiye’nin güçlü bir devlet olma potansiyeli var mı?
Realist mi yoksa idealist mi cevap vereyim…
[Tarık Toros] 9.2.2018 [TR724]
Asıl soru budur.
Buna hiç düşünmeden tek kelimeyle “evet” veya “hayır” diyebiliyor musunuz?
Kafanız net mi?
***
Twitter’da sordum bunu.
Troller ortada yoktu, şaşırdım.
Ya devreleri yandı ya da savaş mesaisi yormuş olacak, ortalarda yoktular.
***
Genel koşulları bilecek kadar sosyal ağlara hakimim.
Süreç yaklaşık 5 yıldır sürüyor ve bunun ilk yarısını ülkede geçiren biri için tahmin yürütmek zor değil.
Twitter’da çoğunluk “genel izleyici” modunda.
Bir bölümü, “sakıncalı” isimleri takipten çıktı.
Bir bölümü blokladı.
Bir bölümü tümüyle hesabı kapattı, neme lazım dedi.
Bir bölümü TV’yi kapattı, roman okuyor.
Bi̇r bölümü de her kapı çalındığında yerinden zıplıyor, sıra bana mı geldi diye.
Uzatabilirim, lakin durum bu.
Bizim başımıza, sürecin daha başında bunların tamamı geldiği için şerbetliyiz.
***
İşte “genel izleyici” modundaki takipçilerin küçük bir bölümü, soruma cevap verebildi.
Tahmin edersiniz, çoğu gerçek kimliğini saklayan hesaplardı.
Bunu da yadırgamıyorum.
Cevaplara bakarak, samimiyet testi yapabiliyorsunuz.
O kadar deneyimimiz var.
***
Onlarca cevap yazan oldu, teşekkür ederim.
Ama hiçbiri, “Türkiye güçlü bir devlet zaten, nereden çıktı bu” demedi.
***
Türkiye’nin güçlü bir devlet olma potansiyeli var mı?
“Yok”, “hayır” gibi cevaplara hazırlıklıydım.
Şu gibi yanıtlar da aldım:
-Vardı. Artık çok zor hatta imkansız.
-Tayyipgiller giderse olur.
-Bu gidişle asla.
-Bu kafayla mümkün değil.
-30 yıl sonra olabilir.
-Bu iktidarla değil uzun vadede olabilir.
-Aziz Nesin’in lafı aklıma geldikçe “hayır, yok” diyorum.
-Abi önce saman üretimine geçmemiz lazım.
-Yakın gelecekte mümkün gözükmüyor (30-40 yıl)
-Üç dört nesil garanti yok.
-Sıfır sıfır sıfır şimdilik.
-Bu kafayla imkansız. Şöyle izah edeyim. Avrupa’da bir ülkenin bakanını evimde ağırladım. Danışmanlarıyla geldi sonra yolcu etmeye gittiğimde üçü de bisikletlerine binip gitti.
***
Türkiye’nin güçlü bir devlet olma potansiyeli var mı?
Ümitli cevaplar az değildi.
Elbette, birtakım koşullara bağlayanlar da:
-İhtimalleri yıkmak için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar.
-Elbette ki var ama öncesinde ortak yaşam temelli bir zihin devrimine ihtiyaç var. Yolu ortak acıyı tatmaktan geçiyor.
-Demokrasi, adalet ve özgürlük gelmesini istemeyenler aslında güçlü bir devlet olmamızı istemiyorlar.
-Her bir aile ferdinde eğitimin ve düşünce özgürlüğünün gelişmesi lazım.
-Geleneksel din anlayışından kurtulmadan tam laik bir sistem kurmadan Türkiye’den bişey olmaz.
-O potansiyel her zaman var. Ancak bunu harekete geçirecek bilgi ve beceri yok veya bilgi beceriyi edinme gayreti yok.
-Potansiyel var ama.. bakınız-> bizim oğlan zeki ama aklını başka şeylere çalıştırıyor.
-Rusya gibi bir güçlü devlet mi yoksa Kanada gibi bir güçlü devlet mi?
-Tabi ki var. Doğru bir yönetim, sağlam bir adalet sistemi ile.
-Şu anki iktidarın yönetim politikası ve muhalefetin yetersizliği yüzünden bence imkansıza yakın. 30 yıl içinde mümkün olacağını sanmıyorum.
-Bir Osman bir Şeyh Edebali bir de buna layık halk bulursa var.
-O potansiyel var ama o potansiyeli hayata geçirebilecek bir insan kaynağı ve toplumsal yapısı yok.
-Ne acı ki insanlarımızın ne mal olduklarını gördük. Güce paraya tapan haklının değil güçlünün yanında olan bir halk. O yüzden güçlü olmamız çok zor.
-Mevcut yönetim her şeyin altını dinamitleyerek o potansiyeli kaldırdı maalesef.
-Türkiye’nin böyle bir potansiyeli var. Ama bu potansiyeli kullanacak devlet yok.
-Ülke bir şekilde dünyada çok reklam oldu. Yönetim kaliteli insanlara geçtiğinde bu bilinirlik iyiye ve doğruya kanalize edilebilir.
-Üç dört yıla inşaallah tamamen temizlenir. Sonrasında da yükseliş başlar Allah’ın izni inayeti ile.
***
Espri yok muydu, eksik olur mu.
Bir tanesi mesela:
-Bu kadar sıkıntı ve derdin arasında bunu sorarak bizi güldürdün ya Allah da seni güldürsün, bilmem soruna cevap oldu mu.
***
Cevabı içinde olan karşı sorular da geldi:
-Realist mi yoksa idealist mi cevap vereyim?
***
Yazılarını, tweet’lerini keyifle okuduğum Mehmet Efe Çaman zahmet edip şu cevabı verdi, aynen imzamı atarım:
‘Sorun, güçlü devletten ne anladığımız. Türkiye’de olan, güçlü bir ordu, görece büyük bir ekonomi, potansiyel olan ama kullanılmayan (ve karar alıcılarca yanlış anlaşılan) bir yumuşak güç. Fakat sorun şu ki, Türkiye devlet olma kriterleri bakımından sorunlu. Çünkü kendi anayasasına uymuyor. Çünkü kendi anayasal düzeninin öngördüğü siyasi karar alma mekanizmasını işletmiyor. Çünkü anayasasının belirlediği devlet mimarisini yıktı. Çünkü diktatoryaya ve derin yapılarla ittifaka kaydı. Buradan güç çıkmaz. Zaafiyet çıkar.’
***
Peki benim görüşüm ne?
Türkiye’nin güçlü bir devlet olma potansiyeli var mı?
Realist mi yoksa idealist mi cevap vereyim…
[Tarık Toros] 9.2.2018 [TR724]
Havuz medyasının iftiracısı ‘asker imamı’, dolandırıcılıktan tutuklandı!
15 Temmuz sonrası Cemaat’e yönelik kitlesel kıyım opearasyonlarında itirafçı adı altında yapılan iftiralarla binlerce kişi hukuksuz şekilde tutuklandı. Bu süreçte kendini ‘asker imamı’ olarak tanıtan ve havuz medyasının muteber konuğu olan Hüseyin Sarıçiçek dolandırıcılaktan tutuklandı.
Sarıçiçek, yaptığı yalancı tanıklıkları sonucunda yüzlerce insan hapse atıldı, o ise mağdur ettiği insanlardan para talep etti. Sanık yakınlarına tanık olarak verdiği ifadeyi geri çekmek için para istedi. Sarıçiçek hakkında onlarca şikayet dilekçesi verildi. Ve en sonunda Hüseyin Sarıçiçek gözaltına alındı. Sarıçiçek, dolandırıcılıktan geçen günlerde İzmir’de tutuklandı.
İddiaya göre; Sarıçiçek 17 – 25 Aralık sonrası Cemaat’ten ayrıldı ve kendi imkanlarıyla elde ettiği 200 saatlik ses kaydı, yüzlerce belgeyi 2014 sonunda İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti. İddia edilen belgeler yüzünden yüzlerce insan tutuklandı.
Oda Tv’nin haberine göre, Sarıçiçek ile görüşüp haber yapan Havuz Medyası’nın bazı haberleri şöyle;
TRT, Sarıçiçek’in sözlerini “F…’nün eski ‘askeri imamı’ndan çarpıcı itiraflar” başlığıyla haberleştirmişti. O haberde Sarıçiçek’in şu iddiaları yer alıyordu:
-7 Şubat 2012 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da gireceği ameliyatta öldürülmesinin planlandığını Necdet İçel’e ait Torbalı’daki çiftlikte öğrendiğini söyledi.
-TSK’dan atılan Cemaat üyelerinin oranı henüz yüzde 10 civarında. Yeni bir kalkışma yapabilirler mi? Net bir şey söyleyemem ama birinci öncelikleri suikast. Sayın Cumhurbaşkanımıza suikast yapmak isteyeceklerdir. Birkaç yerde bomba patlatmak isteyecekler.
-Türkiye genelindeki Alevi’lerin yaşadığı yerlerde ibadethanelerin, Cemevlerinin tadilatlarını Cemaat yaptırdı. Bu, günü geldiğinde Alevi’leri kullanmak için yapıldı.”
AVUKATA KAFA ATTI
Hükümete yakın A Haber kanalı, Sarıçiçek’i yanına alarak İzmir’de bir çiftliğe gitmişti. Sarıçiçek programda, çiftlikte bir işadamını dövüldüğü ve sonra helikopterden attıldığı yalanını söylemişti. Bu açıklamalar “Büyük işadamlarına kumpaslar bu çiftlikte kuruldu” diye haberleştirilmişti.
Hüseyin Sarıçiçek, devam eden birçok davada da tanık olarak yer aldı. Son olarak, tanık olarak katıldığı davada, bir sanık avukatına kafa attı. Avukatın şikayeti üzerine ifadesi alınan Sarıçiçek, “Kafayı Türk Milleti adına attım” dedi.
[TR724] 9.2.2018
Sarıçiçek, yaptığı yalancı tanıklıkları sonucunda yüzlerce insan hapse atıldı, o ise mağdur ettiği insanlardan para talep etti. Sanık yakınlarına tanık olarak verdiği ifadeyi geri çekmek için para istedi. Sarıçiçek hakkında onlarca şikayet dilekçesi verildi. Ve en sonunda Hüseyin Sarıçiçek gözaltına alındı. Sarıçiçek, dolandırıcılıktan geçen günlerde İzmir’de tutuklandı.
İddiaya göre; Sarıçiçek 17 – 25 Aralık sonrası Cemaat’ten ayrıldı ve kendi imkanlarıyla elde ettiği 200 saatlik ses kaydı, yüzlerce belgeyi 2014 sonunda İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti. İddia edilen belgeler yüzünden yüzlerce insan tutuklandı.
Oda Tv’nin haberine göre, Sarıçiçek ile görüşüp haber yapan Havuz Medyası’nın bazı haberleri şöyle;
TRT, Sarıçiçek’in sözlerini “F…’nün eski ‘askeri imamı’ndan çarpıcı itiraflar” başlığıyla haberleştirmişti. O haberde Sarıçiçek’in şu iddiaları yer alıyordu:
-7 Şubat 2012 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da gireceği ameliyatta öldürülmesinin planlandığını Necdet İçel’e ait Torbalı’daki çiftlikte öğrendiğini söyledi.
-TSK’dan atılan Cemaat üyelerinin oranı henüz yüzde 10 civarında. Yeni bir kalkışma yapabilirler mi? Net bir şey söyleyemem ama birinci öncelikleri suikast. Sayın Cumhurbaşkanımıza suikast yapmak isteyeceklerdir. Birkaç yerde bomba patlatmak isteyecekler.
-Türkiye genelindeki Alevi’lerin yaşadığı yerlerde ibadethanelerin, Cemevlerinin tadilatlarını Cemaat yaptırdı. Bu, günü geldiğinde Alevi’leri kullanmak için yapıldı.”
AVUKATA KAFA ATTI
Hükümete yakın A Haber kanalı, Sarıçiçek’i yanına alarak İzmir’de bir çiftliğe gitmişti. Sarıçiçek programda, çiftlikte bir işadamını dövüldüğü ve sonra helikopterden attıldığı yalanını söylemişti. Bu açıklamalar “Büyük işadamlarına kumpaslar bu çiftlikte kuruldu” diye haberleştirilmişti.
Hüseyin Sarıçiçek, devam eden birçok davada da tanık olarak yer aldı. Son olarak, tanık olarak katıldığı davada, bir sanık avukatına kafa attı. Avukatın şikayeti üzerine ifadesi alınan Sarıçiçek, “Kafayı Türk Milleti adına attım” dedi.
[TR724] 9.2.2018
İşte silahlı terör örgütü üyeliğinin delilleri: Tweet atmak, RT yapmak [Ahmet Dönmez]
Gülen Hareketi’nin medya yapılanması davasında yargılanan 29 gazeteci ile ilgili davada karar aşamasına gelindi. İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve tutuklu gazetecilerden İbrahim Balta’nın sağlık gerekçesiyle tahliye edildiği son duruşmanın ardından savcı esas hakkında mütalaasını açıkladı. Firari konumunda bulunan 2 gazeteci Said Sefa ile Bülent Ceyhan’ın dosyaları ayrıldı. Sanık gazeteciler Gökçe Fırat Çulhaoğlu, Murat Aksoy ve Muhterem Tanık’ın ise örgüte üye olmayıp örgüt lehine faaliyetlerde bulunma suçundan cezalandırılması istendi. Savcı, geriye kalan 24 gazeteci için silahlı terör örgütüne üyelik iddiası ile 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istedi.
İddianame gibi mütalaa da evlere şenlik. Savcı, silahlı terör örgütüne üyeliğin delillerini sıralamış. Ağırlıklı olarak tweet, retweet ve köşe yazıları var. Bazı gazeteciler için Zaman ve Bugün gazetelerine polis baskını yapıldığı sırada cep telefonlarının bu gazeteler önünde sinyal vermiş olması da ‘örgüt üyeliği’ delilleri arasında gösteriliyor. Yani bu gazetelerle dayanışma içine girmenin ‘sinyali’ bile silahlı terör örgütü suçu. Bank Asya’ya yatırılan paralar ve cep telefonuna indirilen Bylock uygulaması da bazı isimler için gerekçeler arasında. Karar, 22 Şubat’taki duruşmada verilecek.
Savcı, isim isim gazetecilerle ilgili terör örgütü üyeliği delillerini mütalaasına şöyle yazdı:
Ahmet Memiş (Kapatılan Haberdar sitesi Haber Koordinatörü): Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Haberdar ve Rota Haber sitelerinde haber koordinatörlüğü yaptı. Haberdar’ın imtiyaz sahibi, Fuatavni isimli twitter hesabının ilk kullanıcısı olan Said Sefa idi. Rota Haber’in sahibi ise sanıklardan Ünal Tanık’dı. Ünal Tanık da Rota Haber’de fuat avni isimli anonim twitter hesabına köşe yazarı muamelesi yapıp sitesinde yazı yazdırdı. Ahmet Memiş’in her iki sitede haber koordinatörlüğü yapmış olması, sanıkların fikir ve eylem birlikteliği içerisinde hareket ettiklerini gösterir.
Ali Akkuş (Kapatılan Zaman Gazetesi’nin genel yayın editörü): 21 yıl Zaman Gazetesi’nde çalıştı. İçerikleri iddianamede yazılı olan retweet’leri yaptı. Kendisinin attığı tweet’lerde, örgüt ile (Hizmet Hareketi) yapılan hukuki mücadeleyi, kayyum atama kararlarını, örgütle mücadele kapsamındaki soruşturmaları ve idari kararları haksızlık olarak değerlendirdi. Örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Abdullah Kılıç (Kapatılan Meydan Gazetesi yazarı): 7 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. 2015’ten itibaren Meydan’da görev yaptı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 13 Ocak 2014 tarihinde 7 bin dolar yatırdı. Meydan’daki yazılarında örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Adına kayıtlı cep telefonu, Tahşiye adı verilen soruşturma nedeniyle gazete çalışanlarına yönelik soruşturma işlemleri sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Vatan Caddesi, Zaman gazetesi ve İstanbul Adliyesi çevresinde sinyal verdi. Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi. Zaman gazetesine kayyum atanması sürecinde de 4-6 Mart 2016 tarihleri arasında Zaman gazetesi binası çevresinde sinyal verdi.
Atilla Taş (Kapatılan Meydan gazetesi yazarı): FETÖ mensuplarını övücü ve soruşturmaları itibarsızlaştırıcı tweet’ler attı. Kayyum atanan Bugün TV’ye destek oldu.
Bayram Kaya (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 9 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 4 Şubat 2014 tarihinde 500 TL, 26 Haziran 2014 tarihinde 3600 TL, 4 Eylül 2014 tarihinde 547 TL para yatırdı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. FETÖ üyesi olma suçundan ifadesine başvurulan Sedat Güven isimli kişi, üniversite öğrenciliği yıllarında Bayram Kaya’nın Gülen Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunda dini sohbetlere katıldığını ihbar etti. Ayrıca tweet’leri ile örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Bünyamin Köseli (Kapatılan Aksiyon dergisi muhabiri): 8 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. 2015’ten sonra Aksiyon dergisinde görev yaptı. FETÖ üyesi olma suçundan ifadesine başvurulan Atacan Deniz, üniversite öğrenciliği yıllarında Köseli’nin Gülen Hareketi içerisinde aktif olduğunu ihbar etti. İddianamede yazılı olan retweet’leri yaptı. Kendisinin yazdığı tweet’lerde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Adına kayıtlı cep telefonu, Tahşiye adı verilen soruşturma nedeniyle gazete çalışanlarına yönelik soruşturma işlemleri sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Vatan Caddesi, Zaman gazetesi ve İstanbul Adliyesi çevresinde sinyal verdi. Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi. Zaman gazetesine kayyum atanması sürecinde de 4-6 Mart 2016 tarihleri arasında Zaman gazetesi binası çevresinde sinyal verdi.
Cemal A. Kalyoncu (Kapatılan Aksiyon dergisi muhabiri): 2 yıl Zaman gazetesinde, 22 yıl Aksiyon dergisinde çalıştı. FETÖ kurumu olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın üyesi. İçerikleri iddianamede yazılı olan İçerikleri iddianamede yazılı olan retweet’leri yaptı. Kendisinin attığı tweet’lerde, örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Cihan Acar (Kapatılan Özgür Düşünce gazetesi muhabiri): 2012 ve sonrasında örgütün yayın organları Zaman, Bugün ve Özgür Düşünce gazetelerinde çalıştı. Kakao Talk isimli mesaj uygulaması üzerinden ‘örgüt içi evlilik’ görüşmeleri yaptı. N.R. isimli bayanla evlilik amaçlı görüşmeler yaptı. Evlilik kararının cemaat abileri ve ablaları ile istişare edilmesi içerikli mesajlar attı. Örgütün kurumu olan Pak Medya basın sendikasının üyesi. Kendi blog sayfasından örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Adına kayıtlı cep telefonu, Tahşiye adı verilen soruşturma nedeniyle gazete çalışanlarına yönelik soruşturma işlemleri sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Vatan Caddesi, Zaman gazetesi ve İstanbul Adliyesi çevresinde sinyal verdi. Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi. Zaman gazetesine kayyum atanması sürecinde de 4-6 Mart 2016 tarihleri arasında Zaman gazetesi binası çevresinde sinyal verdi.
Cuma Ulus (Kapatılan Millet gazetesi Yazı İşleri Müdürü): Millet gazetesinde yazı işleri müdürü sıfatıyla yönetici pozisyonunda çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 9 Ocak 2014 tarihinde 9 bin 600 TL, 27 Mayıs 2014 tarihinde 13 bin TL, 31 Mayıs 2014 tarihinde 1600 TL, 5 Haziran 2014 tarihinde 2 bin 500 TL ve 200 TL ve 9 Eylül 2014 tarihinde 24 bin TL para yatırdı.
Davut Aydın (Merkür Haber): Osman Yağmur mahlas adıyla Merkür Haber sitesinde ‘admin’ olarak görev yaptı. Osman Yağmur mahlasıyla twitter’da hesap açtı. ‘Fuatavni’ hesabının ilk kullanıcısı olan firari sanık Said Sefa, Merkür Haber sitesinde yazarlık yaptı. Telefonuna Bylock uygulaması indirdi.
Emre Soncan (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 12 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 14 Şubat 2014 tarihinde 11 bin TL, 5 Mart 2014 tarihinde 2 bin 774 dolar, 13 Ekim 2014 tarihinde 8 bin 134 dolar para yatırdı. Örgütün kurumu olan Pak Medya basın sendikasının üyesi. Mahkeme sorgusu sırasında Gülen Hareketi olarak ifade ettiği terör yapılanmasını bir terör örgütü olarak görmediğini beyan ederek örgütsel tavır gösterdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan TV programı ve röportajları ile tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Habib Güler (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 16 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 1 Ekim 2014 tarihinde 39 bin TL, 15 Ekim 2014 tarihinde 26 bin 505 dolar para yatırdı. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Halil İbrahim Balta (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 23 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Evindeki aramada bulunan CD’lerde örgüt lideri Fethullah Gülen’e ait çok sayıda vaaz videosu bulundu. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Hanım Büşra Erdal (Kapatılan Zaman gazetesi yazarı): 14 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Cep telefonu üzerinde yapılan incelemeye göre örgüt lideri olan Fethullah Gülen’in yaşadığı Pensilvanya ziyaretinden şükürle bahsetti. Pensilvanya’nın gurbet mi vatan mı olduğu düşüncesinin birbirine karıştığı duygusunu ifade etti. A.S. isimli örgüt ablası ile düzenli olarak dini sohbetlere katıldı. A.T. ve S.K. olarak cep telefonuna kayıtlı kişilerle ‘maklube yemeği’, ‘maklube yenmeden şakirt olunamayacağı’ yönünde mesajlar attı. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Hüseyin Aydın (Kapatılan Samanyolu TV muhabiri): 8 yıl Cihan Haber Ajansı’nda çalıştı. 2015-16 yıllarında Samanyolu TV’de görev yaptı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Telefonu, Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi.
M.Erkan Acar (Kapatılan Özgür Düşünce gazetesi haber müdürü): 17 yıl Zaman gazetesinde, 2 yıl Bugün gazetesinde, 2016’da da Özgür Düşünce gazetesinde çalıştı. 2009 yılından itibaren haber koordinatörü ve haber müdürü olarak yönlendirici pozisyondaydı. Örgütün kurumu olan Pak Medya sendikasının üyesi ve genel sekreteri idi. İçerik ayrıntısı iddianamede yazılı olan bir röportajında örgüt adına algı faaliyetinde bulundu.
Muhammet Sait Kulaoğlu (Subuohaber): Subuohaber.com internet sitesinde çalıştı. Twitter hesabından ‘fuatavni’içerikli 493 paylaşım yaptı. ‘fuatavni’ kullanıcısı ile röportaj yaptı.
Mutlu Çölgeçen (Kapatılan Millet gazetesi Yazı İşleri Koordinatörü): Millet gazetesinde yazı işleri koordinatörü sıfatıyla yönetici pozisyonunda çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 16 Eylül 2014 tarihinde 50 bin 334 euro para yatırdı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Oğuz Usluer (Haber Türk Televizyonu Eski Haber Koordinatörü): Telefonuna Bylock indirdi.
Seyid Kılıç (TRT muhabiri): 4 yıl Samanyolu Televizyonu’nda çalıştı. 2010-16 yılları arasında örgüt bağlantısını gizleyerek devlet televizyonu TRT’de çalıştı. Cep telefonuna Bylock indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Ufuk Şanlı (Kapatılan Millet gazetesi Ekonomi Müdürü): 7 yıl Aksiyon dergisinde çalıştı. 2014-15 yıllarında Millet gazetesinde görev yaptı. Ortaokul ve liseyi, FETÖ ile irtibatı nedeniyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Fatih Erkek Lisesi’nde okudu. Üniversitedeyken 5 ay kadar FETÖ’ye ait Özel Atıf Bey öğrenci yurdunda kaldı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Ünal Tanık (Kapatılan Rota Haber Genel Yayın Yönetmeni): Örgüt lehine algı faaliyetleri yürüten Rota Haber isimli internet sitesinin imtiyaz sahibi. Fuat Avni isimli anonim twitter hesabına köşe yazarlığı yaptırdı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirip daha sonra sildi.
Yakup Çetin (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 5 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Yetkin Yıldız (Aktif Haber Eski Genel Yayın Yönetmeni): Örgüt ideolojisi doğrultusunda algı operasyonlarının ve toplum mühendisliği faaliyetleininn aracı durumunda bulunan Aktif Haber internet sitesinde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Darbe girişiminden sonra, 21 Temmuz 2016 tarihinde 2 cep telefonunu da fabrika ayarlarına döndürdü. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 23 Şubat 2015 tarihinde 2 bun 300 TL, 2 Nisan 2014 tarihinde 2 bin 810 TL para yatırdı.
[Ahmet Dönmez] 9.2.2018 [TR724]
İddianame gibi mütalaa da evlere şenlik. Savcı, silahlı terör örgütüne üyeliğin delillerini sıralamış. Ağırlıklı olarak tweet, retweet ve köşe yazıları var. Bazı gazeteciler için Zaman ve Bugün gazetelerine polis baskını yapıldığı sırada cep telefonlarının bu gazeteler önünde sinyal vermiş olması da ‘örgüt üyeliği’ delilleri arasında gösteriliyor. Yani bu gazetelerle dayanışma içine girmenin ‘sinyali’ bile silahlı terör örgütü suçu. Bank Asya’ya yatırılan paralar ve cep telefonuna indirilen Bylock uygulaması da bazı isimler için gerekçeler arasında. Karar, 22 Şubat’taki duruşmada verilecek.
Savcı, isim isim gazetecilerle ilgili terör örgütü üyeliği delillerini mütalaasına şöyle yazdı:
Ahmet Memiş (Kapatılan Haberdar sitesi Haber Koordinatörü): Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Haberdar ve Rota Haber sitelerinde haber koordinatörlüğü yaptı. Haberdar’ın imtiyaz sahibi, Fuatavni isimli twitter hesabının ilk kullanıcısı olan Said Sefa idi. Rota Haber’in sahibi ise sanıklardan Ünal Tanık’dı. Ünal Tanık da Rota Haber’de fuat avni isimli anonim twitter hesabına köşe yazarı muamelesi yapıp sitesinde yazı yazdırdı. Ahmet Memiş’in her iki sitede haber koordinatörlüğü yapmış olması, sanıkların fikir ve eylem birlikteliği içerisinde hareket ettiklerini gösterir.
Ali Akkuş (Kapatılan Zaman Gazetesi’nin genel yayın editörü): 21 yıl Zaman Gazetesi’nde çalıştı. İçerikleri iddianamede yazılı olan retweet’leri yaptı. Kendisinin attığı tweet’lerde, örgüt ile (Hizmet Hareketi) yapılan hukuki mücadeleyi, kayyum atama kararlarını, örgütle mücadele kapsamındaki soruşturmaları ve idari kararları haksızlık olarak değerlendirdi. Örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Abdullah Kılıç (Kapatılan Meydan Gazetesi yazarı): 7 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. 2015’ten itibaren Meydan’da görev yaptı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 13 Ocak 2014 tarihinde 7 bin dolar yatırdı. Meydan’daki yazılarında örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Adına kayıtlı cep telefonu, Tahşiye adı verilen soruşturma nedeniyle gazete çalışanlarına yönelik soruşturma işlemleri sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Vatan Caddesi, Zaman gazetesi ve İstanbul Adliyesi çevresinde sinyal verdi. Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi. Zaman gazetesine kayyum atanması sürecinde de 4-6 Mart 2016 tarihleri arasında Zaman gazetesi binası çevresinde sinyal verdi.
Atilla Taş (Kapatılan Meydan gazetesi yazarı): FETÖ mensuplarını övücü ve soruşturmaları itibarsızlaştırıcı tweet’ler attı. Kayyum atanan Bugün TV’ye destek oldu.
Bayram Kaya (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 9 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 4 Şubat 2014 tarihinde 500 TL, 26 Haziran 2014 tarihinde 3600 TL, 4 Eylül 2014 tarihinde 547 TL para yatırdı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. FETÖ üyesi olma suçundan ifadesine başvurulan Sedat Güven isimli kişi, üniversite öğrenciliği yıllarında Bayram Kaya’nın Gülen Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunda dini sohbetlere katıldığını ihbar etti. Ayrıca tweet’leri ile örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Bünyamin Köseli (Kapatılan Aksiyon dergisi muhabiri): 8 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. 2015’ten sonra Aksiyon dergisinde görev yaptı. FETÖ üyesi olma suçundan ifadesine başvurulan Atacan Deniz, üniversite öğrenciliği yıllarında Köseli’nin Gülen Hareketi içerisinde aktif olduğunu ihbar etti. İddianamede yazılı olan retweet’leri yaptı. Kendisinin yazdığı tweet’lerde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Adına kayıtlı cep telefonu, Tahşiye adı verilen soruşturma nedeniyle gazete çalışanlarına yönelik soruşturma işlemleri sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Vatan Caddesi, Zaman gazetesi ve İstanbul Adliyesi çevresinde sinyal verdi. Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi. Zaman gazetesine kayyum atanması sürecinde de 4-6 Mart 2016 tarihleri arasında Zaman gazetesi binası çevresinde sinyal verdi.
Cemal A. Kalyoncu (Kapatılan Aksiyon dergisi muhabiri): 2 yıl Zaman gazetesinde, 22 yıl Aksiyon dergisinde çalıştı. FETÖ kurumu olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın üyesi. İçerikleri iddianamede yazılı olan İçerikleri iddianamede yazılı olan retweet’leri yaptı. Kendisinin attığı tweet’lerde, örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Cihan Acar (Kapatılan Özgür Düşünce gazetesi muhabiri): 2012 ve sonrasında örgütün yayın organları Zaman, Bugün ve Özgür Düşünce gazetelerinde çalıştı. Kakao Talk isimli mesaj uygulaması üzerinden ‘örgüt içi evlilik’ görüşmeleri yaptı. N.R. isimli bayanla evlilik amaçlı görüşmeler yaptı. Evlilik kararının cemaat abileri ve ablaları ile istişare edilmesi içerikli mesajlar attı. Örgütün kurumu olan Pak Medya basın sendikasının üyesi. Kendi blog sayfasından örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Adına kayıtlı cep telefonu, Tahşiye adı verilen soruşturma nedeniyle gazete çalışanlarına yönelik soruşturma işlemleri sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Vatan Caddesi, Zaman gazetesi ve İstanbul Adliyesi çevresinde sinyal verdi. Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi. Zaman gazetesine kayyum atanması sürecinde de 4-6 Mart 2016 tarihleri arasında Zaman gazetesi binası çevresinde sinyal verdi.
Cuma Ulus (Kapatılan Millet gazetesi Yazı İşleri Müdürü): Millet gazetesinde yazı işleri müdürü sıfatıyla yönetici pozisyonunda çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 9 Ocak 2014 tarihinde 9 bin 600 TL, 27 Mayıs 2014 tarihinde 13 bin TL, 31 Mayıs 2014 tarihinde 1600 TL, 5 Haziran 2014 tarihinde 2 bin 500 TL ve 200 TL ve 9 Eylül 2014 tarihinde 24 bin TL para yatırdı.
Davut Aydın (Merkür Haber): Osman Yağmur mahlas adıyla Merkür Haber sitesinde ‘admin’ olarak görev yaptı. Osman Yağmur mahlasıyla twitter’da hesap açtı. ‘Fuatavni’ hesabının ilk kullanıcısı olan firari sanık Said Sefa, Merkür Haber sitesinde yazarlık yaptı. Telefonuna Bylock uygulaması indirdi.
Emre Soncan (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 12 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 14 Şubat 2014 tarihinde 11 bin TL, 5 Mart 2014 tarihinde 2 bin 774 dolar, 13 Ekim 2014 tarihinde 8 bin 134 dolar para yatırdı. Örgütün kurumu olan Pak Medya basın sendikasının üyesi. Mahkeme sorgusu sırasında Gülen Hareketi olarak ifade ettiği terör yapılanmasını bir terör örgütü olarak görmediğini beyan ederek örgütsel tavır gösterdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan TV programı ve röportajları ile tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Habib Güler (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 16 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 1 Ekim 2014 tarihinde 39 bin TL, 15 Ekim 2014 tarihinde 26 bin 505 dolar para yatırdı. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Halil İbrahim Balta (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 23 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Evindeki aramada bulunan CD’lerde örgüt lideri Fethullah Gülen’e ait çok sayıda vaaz videosu bulundu. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Hanım Büşra Erdal (Kapatılan Zaman gazetesi yazarı): 14 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. Cep telefonu üzerinde yapılan incelemeye göre örgüt lideri olan Fethullah Gülen’in yaşadığı Pensilvanya ziyaretinden şükürle bahsetti. Pensilvanya’nın gurbet mi vatan mı olduğu düşüncesinin birbirine karıştığı duygusunu ifade etti. A.S. isimli örgüt ablası ile düzenli olarak dini sohbetlere katıldı. A.T. ve S.K. olarak cep telefonuna kayıtlı kişilerle ‘maklube yemeği’, ‘maklube yenmeden şakirt olunamayacağı’ yönünde mesajlar attı. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Hüseyin Aydın (Kapatılan Samanyolu TV muhabiri): 8 yıl Cihan Haber Ajansı’nda çalıştı. 2015-16 yıllarında Samanyolu TV’de görev yaptı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu. Telefonu, Bugün gazetesi ve Kanaltürk Televizyonu’na kayyum atanması sürecinde, 27-29 Ekim 2015 tarihleri arasında Bugün ve Kanaltürk binaları çevresinde sinyal verdi.
M.Erkan Acar (Kapatılan Özgür Düşünce gazetesi haber müdürü): 17 yıl Zaman gazetesinde, 2 yıl Bugün gazetesinde, 2016’da da Özgür Düşünce gazetesinde çalıştı. 2009 yılından itibaren haber koordinatörü ve haber müdürü olarak yönlendirici pozisyondaydı. Örgütün kurumu olan Pak Medya sendikasının üyesi ve genel sekreteri idi. İçerik ayrıntısı iddianamede yazılı olan bir röportajında örgüt adına algı faaliyetinde bulundu.
Muhammet Sait Kulaoğlu (Subuohaber): Subuohaber.com internet sitesinde çalıştı. Twitter hesabından ‘fuatavni’içerikli 493 paylaşım yaptı. ‘fuatavni’ kullanıcısı ile röportaj yaptı.
Mutlu Çölgeçen (Kapatılan Millet gazetesi Yazı İşleri Koordinatörü): Millet gazetesinde yazı işleri koordinatörü sıfatıyla yönetici pozisyonunda çalıştı. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 16 Eylül 2014 tarihinde 50 bin 334 euro para yatırdı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Oğuz Usluer (Haber Türk Televizyonu Eski Haber Koordinatörü): Telefonuna Bylock indirdi.
Seyid Kılıç (TRT muhabiri): 4 yıl Samanyolu Televizyonu’nda çalıştı. 2010-16 yılları arasında örgüt bağlantısını gizleyerek devlet televizyonu TRT’de çalıştı. Cep telefonuna Bylock indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Ufuk Şanlı (Kapatılan Millet gazetesi Ekonomi Müdürü): 7 yıl Aksiyon dergisinde çalıştı. 2014-15 yıllarında Millet gazetesinde görev yaptı. Ortaokul ve liseyi, FETÖ ile irtibatı nedeniyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Fatih Erkek Lisesi’nde okudu. Üniversitedeyken 5 ay kadar FETÖ’ye ait Özel Atıf Bey öğrenci yurdunda kaldı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirdi. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Ünal Tanık (Kapatılan Rota Haber Genel Yayın Yönetmeni): Örgüt lehine algı faaliyetleri yürüten Rota Haber isimli internet sitesinin imtiyaz sahibi. Fuat Avni isimli anonim twitter hesabına köşe yazarlığı yaptırdı. Cep telefonuna Bylock uygulaması indirip daha sonra sildi.
Yakup Çetin (Kapatılan Zaman gazetesi muhabiri): 5 yıl Zaman gazetesinde çalıştı. İçerikleri iddianamede yazılı olan tweet’lerinde örgüt adına sistematik algı faaliyetlerinde bulundu.
Yetkin Yıldız (Aktif Haber Eski Genel Yayın Yönetmeni): Örgüt ideolojisi doğrultusunda algı operasyonlarının ve toplum mühendisliği faaliyetleininn aracı durumunda bulunan Aktif Haber internet sitesinde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Darbe girişiminden sonra, 21 Temmuz 2016 tarihinde 2 cep telefonunu da fabrika ayarlarına döndürdü. Bank Asya’ya para yatırılmasına dair örgüt liderinin (Fethullah Gülen) talimatı sonrasında 23 Şubat 2015 tarihinde 2 bun 300 TL, 2 Nisan 2014 tarihinde 2 bin 810 TL para yatırdı.
[Ahmet Dönmez] 9.2.2018 [TR724]
Savcı, Boydak’ta suç bulamayınca senaryo yazdı [Semih Ardıç]
Türkiye’de artık hak, hukuk, adalet kavramlarının hükmü kalmadı. Hukuk cinayetleri öyle kıyıda köşede, tenhada değil, kapısında ‘adalet sarayı’ yazan binaların içinde hâkimler ve savcılar tarafından işleniyor. Her gün daha da artan bir pervasızlıkla işlenen hukuk cinayetleri yüzünden Türkiye’nin ismi beşinci sınıf demokrasilerle beraber zikrediliyor.
Memlekette adaletin a’sının kalmadığını ispat eden son hadise Kayseri’de yaşandı. Boydak davasında Savcı Salih Kılıçdağı, 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden aileye ve grup şirketlerine ait bütün malların müsadere edilmesini talebinde bulundu.
Şirketten daha önce kovulmuş birkaç ismin muğlak beyanlarından hareketle Anadolu sermayesinin yüz akı bir ailenin elinde ne var ne yok hepsine devlet el koyacak!
SUÇTAN ELDE EDİLMİŞ GELİR YOKSA EL KONULAMAZ
Müsadere kararının nasıl alınabileceği Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 54. Maddesi’nde tanzim edilmiş. İlgili maddelerde suçtan elde edilen gelirlere el konulabileceği belirtiliyor. Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok. Tevile ihtiyaç bırakmayacak berraklıkta kaleme alınmış madde.
O halde Boydaklar hangi suça karışmış ki Savcı Kılıçdağı mahkemeden böyle bir talepte bulunuyor. Sanayicilikte 63 senelik mazisi olan, 14 bin kişiyi doğrudan istihdam eden, Kayseri’de devletin topladığı 100 liralık verginin 45 lirasını ödeyen Boydak’ın parayı nereden kazandığını savcı bey bilmiyor olamaz.
Maksat bağcıyı dövmekse her şey mubah, öyle mi? Ne de olsa Adalet ve Kalkınma Partisi’nin fetva emini, “Kavgada yumruk sayılmaz.” diyor.
DEFTERLERİ DİDİK EDİLDİ, KANUN DIŞI BİR İŞLEM TESPİT EDİLEMEDİ
Boydak Holding 5 Eylül 2016 tarihinden beri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından idare ediliyor. Ellerinin altındaki grup şirketlerin tek suç delili bulamadılar. TMSF bütün defterleri didik didik etti.
Şirketin kuruluşundan bugüne her safha gözden geçirildi. Mali Suçları Araştırma Kurumu (MASAK) başta olmak üzere onlarca idare, şirketlerin ve ortakların hesaplarını geriye dönük inceledi. Buralardan TCK’da tarif edilen suç tanımına girecek illegal bir bilgi, evrak bulunamadı. Hal böyle iken savcı eski çalışan ya da ortaklardan birilerinin ‘tahmin ediyorum’, ‘görmedim, fakat duydum’ ya da ‘yapıp yapmadığını bilmiyorum’ nevinden şüpheli beyanlarına sarıldı.
SAP VE LOGO PROGRAMLARINI BİNLERCE ŞİRKET KULLANIYOR
Savcının senaryosu, yargının siyasetin güdümüne girdiğinde nasıl bir canavara dönüşebileceğini göstermesi açısından ibretlik satırlarla dolu. Savcı unvanı ile senaryo yazmaya kalkan Kılıçdağı gaf üstüne gaf yapmış.
SAP ve Logo diye iki ayrı muhasebe programı kullanılmasının ‘kayıt dışı işlemler’ şüphesi uyandırdığını söylerken ticaretten de muhasebeden da bîhaber olduğunu ele vermiş. Savcının şüphelendiği ‘SAP’, dünyanın en büyük yazılım firmasının muhasebe programı ki o programı Türkiye’de binlerce şirket kullanır.
Logo’nun da ne Hizmet Hareketi ile ne de Mor Beyin ile alakası var. Boydak Holding SAP’ın yanısıra Boğaziçi Üniversitesi mezunu Tuğrul Tekbulut’un birkaç arkadaşı tarafından 1984’te kurulan yerli yazılım firması Logo’nun da programını kullanmış. Savcıya göre iki ayrı program şüpheliymiş.
Sayın Savcı, Boydak Holding ne yapsa iyiydi! SAP ve LOGO kullanmak yerine hükûmetin ‘yerli WhatsApp’ dediği PTTmessenger’ı mı bekleseydi?
MUHASABE KAYITLARI MUNTAZAM OLDUĞUNA GÖRE
Savcı bey, hayal ürünü senaryoya heyecan katmak için de Mustafa Boydak’ın kalorifer kazanında bilgisayar yaktırdığını, Hacı Boydak’ın bilgisayarının temizlendiğini yazmış. Bu iddiaların mesnedi ne? Arif Budak isimli gibi sözde birkaç ‘gizli tanık’.
Kim ya da kimin dediğinin ehemmiyeti var mı? Hesapların giriş ya da çıkışlarında varsa bir anormallik savcı onu ispatlamalıydı. Dört koldan incelenmiş ve hepsinden tertemiz çıkmış bir holding için müsadereden bahsedilmesi en hafif tabirle aklını peynir ekmekle yemektir.
TİCARÎ KAZANÇ NE VAKİTTEN BERİ SUÇ
Savcı TCK 54’e göre müsadere kararı alınmasını talep etmek için evvela Boydak’ların gelirlerinin hangi suç ya da suçlar işlenerek elde edildiğini delillendirmeliydi. Ortada bir ticarî kazanç var. Ticarî kazancın devlet nezdinde vergi ve sigorta primi gibi her nevi mükellefiyeti yerine getirilmişse gerçek ya da tüzel kişilerin mal varlıkları müsadere edilemez.
Mülkiyet hakkı yerle bir edilmek isteniyor. Boydak’a el koyma kararının hukukî veçhesinin kalmadığı günden güne ortaya çıktığı için savcı, kamuoyunda yeni bir algı tesis etmeye çalışıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarın niyeti ilk günden belliydi. Kendisine yakın birilerine Boydak şirketlerini peşkeş çekmek için suç üstüne suç işliyor. Uyduruk KHK kararları ile şirketlerin satışının mümkün olmadığı görülünce müsadereye yeltendiler. İlk denemeyi de Kayseri’de yapıyorlar.
BOYDAK HOLDİNG, BOYDAK AİLESİNİNDİR
Ne derlerse desinler Boydak’ın mülkiyeti, Anayasa ve kanunlara göre Boydak ailesine ve diğer ortaklarına aittir. Bu hakkı gasp edilirse bu suça iştirak edenler ileride Boydak ailesine milyarlarca dolar tazminat ödemek mecburiyetinde kalacak.
Hukuk hiçe sayılarak el konulan, itibar suikastına maruz bırakılan Boydak, savcının iddia ettiği gibi herhangi bir suça karışmadığı gibi Türkiye’nin en şeffaf ve başarılı işletmelerinden biridir. Nasıl kaleme alındığı herkesin malumu tanık beyanlarını hüccet sayarak Anayasanın teminat altına aldığı mülkiyet hakkı çiğnenemez.
YENİ SENARYO: ŞİRKETLERİ SATAMIYORSAK, DEVLETLEŞTİRELİM
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “Taşları döşüyoruz, yakında göreceksiniz.” diyerek itiraf ettiği güdümlü mahkemeler, Boydak gibi binlerce hayırsever insana ait şirketleri iade etmemek için yeni senaryolara ihtiyaç duyuyor.
Maksatları şu: Hak sahipleri savcının ‘müsadere’ talebini duyunca ürker ve kayyımlara göz yumar. Tam bir ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiği. Hizmet Hareketi’ne yakın 1.019 şirketin TMSF’ye emaneten verildiğini ve mahkemeler bitmeden satış ya da hisse devri gibi bir işlem yapılmayacağını bizzat devrin Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli dile getirmişti.
Gelin görün ki el konulan şirketler dört dörtlük çıkınca mahkemeden netice alma ihtimali de kalmadı. Şimdiki telaşları ve müsadere diye bağırmaları bundan…
TMSF’nin haksız şekilde mallarına el koyduğu Boydak ailesi yarım asırdır sanayicilik yapıyor, on binlerce insanı istihdam ediyor. Başarıları dünyada kabul görmüş bu sanayici ailenin mallarına el konulursa artık Türkiye’de kimsenin malı teminat altında olmayacaktır. Tabiatı icabı ürkek olan sermaye böyle bir ortamda durmaz, güvenli limanları doğru yol alır.
BOYDAKLARIN PANAMA VE MAN’DA GİZLİ HESABI YOK
Halihazırda mahkeme, Panama’da, Malta’da veya Man Adası’nda hesabı olmayan Boydak grubu hakkında değil müsadere kararı vergi cezası bile tebliğ edemez. Savcı Kayışdağı’nın hezeyanlarının 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kale alınması ekonomi için felaketin başlangıcı olur.
Boydak, Koza İpek, Naksan ve Alfemo gibi yüzde 100 yerli şirketlerin istikbali Ankara’nın dehlizlerinde hazırlanan talimatlarla karartılmamalı. Türkiye’ye yazık olur.
14 Aralık 2017’te yayımladığım makalede Ankara’daki bazı hazırlıklara dikkat çekmiş ve TMSF’nin idare ettiği şirketleri gasp etmek için hazırlık yapıldığını aktarmıştım. Maalesef o endişelerimde haklı çıktım. O günkü bazı tespitleri ehemmiyetine binaen tekrar dikkatinize sunarım:
15 Temmuz 2016’dan bu yana yüzlerce dava açıldı. O davalarda bu şirketlerin ve sahiplerinin darbe ile irtibatlı olduğuna dair tek delil bulunamadı. Hal böyleyken darbe ile irtibatı ispatlanmamış kişi ya da kişilere ait şirketlerin ve mal varlıklarının mülkiyetinin devlete geçmesi bu kadar basit mi? Türk Ceza Kanunu 54. Maddesi’nin birinci fıkrasında, “İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur.” deniliyor.
SAVCININ İŞLEMLERİ HUKUKEN YOK HÜKMÜNDE
Darbe suçunda kullanıldığı ispat edilememiş şirketlere ya da menkul kıymetler devlete aktarılabilir mi? Yine TCK’nın kazanç müsaderesini düzenleyen 55. Maddesi’nin birinci fıkrasında şu hüküm yer alıyor: “Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir.”
Kanun maddeleri müsadere için doğrudan suça iştirak edilmiş olmasına ve suçun işlenmesi ile elde edilen kazançlara atıf yapıyor. Hayalî bir örgüt ilan edip insanları bu örgüte üye yazmanın müspet (pozitif) hukukta karşılığı yoktur.
DEVLET GASPI OLARAK TARİHE GEÇER
Hukukta ‘yok hükmündeki’ işlemlerle binden fazla şirketin mülkiyetini devlete geçirmek ancak ‘devlet gaspı’ olabilir.
Siyasî talimatları yerine getiren savcı ve hâkimler, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141/1-(J) Maddesi’ni tekrar okusun lütfen!
Zira o madde hükmünce; ‘eşyasına veya diğer malvarlığı kıymetlerine, şartları oluşmadığı halde el konulan veya muhafazası için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı kıymetleri maksat harici kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişilerin, maddî ve manevî her türlü zararlarını, devletten talep edebilecekleri’ unutulmamalıdır.
[Semih Ardıç] 9.2.2018 [TR724]
Memlekette adaletin a’sının kalmadığını ispat eden son hadise Kayseri’de yaşandı. Boydak davasında Savcı Salih Kılıçdağı, 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden aileye ve grup şirketlerine ait bütün malların müsadere edilmesini talebinde bulundu.
Şirketten daha önce kovulmuş birkaç ismin muğlak beyanlarından hareketle Anadolu sermayesinin yüz akı bir ailenin elinde ne var ne yok hepsine devlet el koyacak!
SUÇTAN ELDE EDİLMİŞ GELİR YOKSA EL KONULAMAZ
Müsadere kararının nasıl alınabileceği Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 54. Maddesi’nde tanzim edilmiş. İlgili maddelerde suçtan elde edilen gelirlere el konulabileceği belirtiliyor. Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok. Tevile ihtiyaç bırakmayacak berraklıkta kaleme alınmış madde.
O halde Boydaklar hangi suça karışmış ki Savcı Kılıçdağı mahkemeden böyle bir talepte bulunuyor. Sanayicilikte 63 senelik mazisi olan, 14 bin kişiyi doğrudan istihdam eden, Kayseri’de devletin topladığı 100 liralık verginin 45 lirasını ödeyen Boydak’ın parayı nereden kazandığını savcı bey bilmiyor olamaz.
Maksat bağcıyı dövmekse her şey mubah, öyle mi? Ne de olsa Adalet ve Kalkınma Partisi’nin fetva emini, “Kavgada yumruk sayılmaz.” diyor.
DEFTERLERİ DİDİK EDİLDİ, KANUN DIŞI BİR İŞLEM TESPİT EDİLEMEDİ
Boydak Holding 5 Eylül 2016 tarihinden beri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından idare ediliyor. Ellerinin altındaki grup şirketlerin tek suç delili bulamadılar. TMSF bütün defterleri didik didik etti.
Şirketin kuruluşundan bugüne her safha gözden geçirildi. Mali Suçları Araştırma Kurumu (MASAK) başta olmak üzere onlarca idare, şirketlerin ve ortakların hesaplarını geriye dönük inceledi. Buralardan TCK’da tarif edilen suç tanımına girecek illegal bir bilgi, evrak bulunamadı. Hal böyle iken savcı eski çalışan ya da ortaklardan birilerinin ‘tahmin ediyorum’, ‘görmedim, fakat duydum’ ya da ‘yapıp yapmadığını bilmiyorum’ nevinden şüpheli beyanlarına sarıldı.
SAP VE LOGO PROGRAMLARINI BİNLERCE ŞİRKET KULLANIYOR
Savcının senaryosu, yargının siyasetin güdümüne girdiğinde nasıl bir canavara dönüşebileceğini göstermesi açısından ibretlik satırlarla dolu. Savcı unvanı ile senaryo yazmaya kalkan Kılıçdağı gaf üstüne gaf yapmış.
SAP ve Logo diye iki ayrı muhasebe programı kullanılmasının ‘kayıt dışı işlemler’ şüphesi uyandırdığını söylerken ticaretten de muhasebeden da bîhaber olduğunu ele vermiş. Savcının şüphelendiği ‘SAP’, dünyanın en büyük yazılım firmasının muhasebe programı ki o programı Türkiye’de binlerce şirket kullanır.
Logo’nun da ne Hizmet Hareketi ile ne de Mor Beyin ile alakası var. Boydak Holding SAP’ın yanısıra Boğaziçi Üniversitesi mezunu Tuğrul Tekbulut’un birkaç arkadaşı tarafından 1984’te kurulan yerli yazılım firması Logo’nun da programını kullanmış. Savcıya göre iki ayrı program şüpheliymiş.
Sayın Savcı, Boydak Holding ne yapsa iyiydi! SAP ve LOGO kullanmak yerine hükûmetin ‘yerli WhatsApp’ dediği PTTmessenger’ı mı bekleseydi?
MUHASABE KAYITLARI MUNTAZAM OLDUĞUNA GÖRE
Savcı bey, hayal ürünü senaryoya heyecan katmak için de Mustafa Boydak’ın kalorifer kazanında bilgisayar yaktırdığını, Hacı Boydak’ın bilgisayarının temizlendiğini yazmış. Bu iddiaların mesnedi ne? Arif Budak isimli gibi sözde birkaç ‘gizli tanık’.
Kim ya da kimin dediğinin ehemmiyeti var mı? Hesapların giriş ya da çıkışlarında varsa bir anormallik savcı onu ispatlamalıydı. Dört koldan incelenmiş ve hepsinden tertemiz çıkmış bir holding için müsadereden bahsedilmesi en hafif tabirle aklını peynir ekmekle yemektir.
TİCARÎ KAZANÇ NE VAKİTTEN BERİ SUÇ
Savcı TCK 54’e göre müsadere kararı alınmasını talep etmek için evvela Boydak’ların gelirlerinin hangi suç ya da suçlar işlenerek elde edildiğini delillendirmeliydi. Ortada bir ticarî kazanç var. Ticarî kazancın devlet nezdinde vergi ve sigorta primi gibi her nevi mükellefiyeti yerine getirilmişse gerçek ya da tüzel kişilerin mal varlıkları müsadere edilemez.
Mülkiyet hakkı yerle bir edilmek isteniyor. Boydak’a el koyma kararının hukukî veçhesinin kalmadığı günden güne ortaya çıktığı için savcı, kamuoyunda yeni bir algı tesis etmeye çalışıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarın niyeti ilk günden belliydi. Kendisine yakın birilerine Boydak şirketlerini peşkeş çekmek için suç üstüne suç işliyor. Uyduruk KHK kararları ile şirketlerin satışının mümkün olmadığı görülünce müsadereye yeltendiler. İlk denemeyi de Kayseri’de yapıyorlar.
BOYDAK HOLDİNG, BOYDAK AİLESİNİNDİR
Ne derlerse desinler Boydak’ın mülkiyeti, Anayasa ve kanunlara göre Boydak ailesine ve diğer ortaklarına aittir. Bu hakkı gasp edilirse bu suça iştirak edenler ileride Boydak ailesine milyarlarca dolar tazminat ödemek mecburiyetinde kalacak.
Hukuk hiçe sayılarak el konulan, itibar suikastına maruz bırakılan Boydak, savcının iddia ettiği gibi herhangi bir suça karışmadığı gibi Türkiye’nin en şeffaf ve başarılı işletmelerinden biridir. Nasıl kaleme alındığı herkesin malumu tanık beyanlarını hüccet sayarak Anayasanın teminat altına aldığı mülkiyet hakkı çiğnenemez.
YENİ SENARYO: ŞİRKETLERİ SATAMIYORSAK, DEVLETLEŞTİRELİM
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “Taşları döşüyoruz, yakında göreceksiniz.” diyerek itiraf ettiği güdümlü mahkemeler, Boydak gibi binlerce hayırsever insana ait şirketleri iade etmemek için yeni senaryolara ihtiyaç duyuyor.
Maksatları şu: Hak sahipleri savcının ‘müsadere’ talebini duyunca ürker ve kayyımlara göz yumar. Tam bir ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiği. Hizmet Hareketi’ne yakın 1.019 şirketin TMSF’ye emaneten verildiğini ve mahkemeler bitmeden satış ya da hisse devri gibi bir işlem yapılmayacağını bizzat devrin Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli dile getirmişti.
Gelin görün ki el konulan şirketler dört dörtlük çıkınca mahkemeden netice alma ihtimali de kalmadı. Şimdiki telaşları ve müsadere diye bağırmaları bundan…
TMSF’nin haksız şekilde mallarına el koyduğu Boydak ailesi yarım asırdır sanayicilik yapıyor, on binlerce insanı istihdam ediyor. Başarıları dünyada kabul görmüş bu sanayici ailenin mallarına el konulursa artık Türkiye’de kimsenin malı teminat altında olmayacaktır. Tabiatı icabı ürkek olan sermaye böyle bir ortamda durmaz, güvenli limanları doğru yol alır.
BOYDAKLARIN PANAMA VE MAN’DA GİZLİ HESABI YOK
Halihazırda mahkeme, Panama’da, Malta’da veya Man Adası’nda hesabı olmayan Boydak grubu hakkında değil müsadere kararı vergi cezası bile tebliğ edemez. Savcı Kayışdağı’nın hezeyanlarının 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kale alınması ekonomi için felaketin başlangıcı olur.
Boydak, Koza İpek, Naksan ve Alfemo gibi yüzde 100 yerli şirketlerin istikbali Ankara’nın dehlizlerinde hazırlanan talimatlarla karartılmamalı. Türkiye’ye yazık olur.
14 Aralık 2017’te yayımladığım makalede Ankara’daki bazı hazırlıklara dikkat çekmiş ve TMSF’nin idare ettiği şirketleri gasp etmek için hazırlık yapıldığını aktarmıştım. Maalesef o endişelerimde haklı çıktım. O günkü bazı tespitleri ehemmiyetine binaen tekrar dikkatinize sunarım:
15 Temmuz 2016’dan bu yana yüzlerce dava açıldı. O davalarda bu şirketlerin ve sahiplerinin darbe ile irtibatlı olduğuna dair tek delil bulunamadı. Hal böyleyken darbe ile irtibatı ispatlanmamış kişi ya da kişilere ait şirketlerin ve mal varlıklarının mülkiyetinin devlete geçmesi bu kadar basit mi? Türk Ceza Kanunu 54. Maddesi’nin birinci fıkrasında, “İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur.” deniliyor.
SAVCININ İŞLEMLERİ HUKUKEN YOK HÜKMÜNDE
Darbe suçunda kullanıldığı ispat edilememiş şirketlere ya da menkul kıymetler devlete aktarılabilir mi? Yine TCK’nın kazanç müsaderesini düzenleyen 55. Maddesi’nin birinci fıkrasında şu hüküm yer alıyor: “Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir.”
Kanun maddeleri müsadere için doğrudan suça iştirak edilmiş olmasına ve suçun işlenmesi ile elde edilen kazançlara atıf yapıyor. Hayalî bir örgüt ilan edip insanları bu örgüte üye yazmanın müspet (pozitif) hukukta karşılığı yoktur.
DEVLET GASPI OLARAK TARİHE GEÇER
Hukukta ‘yok hükmündeki’ işlemlerle binden fazla şirketin mülkiyetini devlete geçirmek ancak ‘devlet gaspı’ olabilir.
Siyasî talimatları yerine getiren savcı ve hâkimler, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141/1-(J) Maddesi’ni tekrar okusun lütfen!
Zira o madde hükmünce; ‘eşyasına veya diğer malvarlığı kıymetlerine, şartları oluşmadığı halde el konulan veya muhafazası için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı kıymetleri maksat harici kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişilerin, maddî ve manevî her türlü zararlarını, devletten talep edebilecekleri’ unutulmamalıdır.
[Semih Ardıç] 9.2.2018 [TR724]
İslâm büyükleri nasıl namaz kılardı? [Cemil Tokpınar]
Sayısız özellikleri yanında namazdaki huşûsuyla da tanınan İslâm büyüklerinin ibadet aşkı, şevki, gayreti bizleri coşturmakta, daha güzel namaz kılmak için gayrete getirmektedir. Bugün zühd, takva, ahlâk ve ibadetleriyle nice destanlar yazmış İslâm büyüklerinden bir kısmının namazdaki hallerinden bahsedeceğiz. Onların namazdaki birçok güzel ve ibretli hatıralarından bir demet sunacağız.
Urve b. Zübeyir
Zübeyir bin Avvam’ın (r.a.) oğlu Urve b. Zübeyir, âbid ve zâhid kişiliğiyle tanınmıştı. Her gün Kur’an’ın dörtte birini okuyup günlerini genellikle oruçlu geçirirdi. Defalarca haccettiği rivayet edilen Urve b. Zübeyir’in ayağı kangren olmuştu. Doktorlar hastalığın yayılmaması için kesilmesi gerektiğini söylediler. Ameliyat esnasında acı duymaması için uyuşturucu almasını tavsiye ettilerse de asla kabul etmedi. Ayağını kesecek doktor:
— O halde birileri seni sıkıca tutsun ki kesebilelim, dedi.
— Hayır, ben size yardımcı olurum. Ben namaza durayım, tam namaza daldığımı ve secdede hareketsiz hâle geldiğimi gördüğünüzde ben artık dünyada değilim, istediğinizi yapın, dedi.
Doktor bekledi, secdeye gittiğinde testereyi alıp ayağını kesti. Urve’nin asla sesi çıkmadı.
Kendisine geldiğinde, getirip ayağını ona gösterdiler. Kesik ayağına baktı ve şöyle dedi:
— Ey ayak! Allah’a yemin ederim ki, seninle bir harama yürümedim. Seninle geceleri ne kadar ayakta durup namaz kıldığımı da Allah biliyor.
Arkadaşlarından biri ona:
— Urve, sana müjdeler olsun! Bedeninden bir parça senden önce cennete gitti, deyince Urve:
— Vallahi, kimse bana bundan daha güzel bir sözle taziye veremezdi, dedi.
Üveys el-Karanî
Yemenli Allah dostu Üveys el-Karanî Hazretleri, deve çobanlığı yaparak geçinirdi. Çobanlık yaparken bol bol namaz kılar, Cenab-ı Hakk’a dua ederdi. Allahü Teâlâ, o namaz kılarken develerini gütmesi için bir melek vazifelendirmişti.
Tabiînin büyük âlim ve velilerinden Rebî’ bin Heysem, Üveys el-Karanî’yi ziyarete gitmişti. Yanına vardığında sabah namazını kılıyordu. Tesbihatını bitirmesini bekledi.
Üveys el-Karanî, kuşluğa kadar tesbih, zikir ve dua ile meşgul oldu. Daha sonra kalktı, kuşluk namazını kıldı. Öğle vakti girdi, öğleyi kıldı. Tam üç gün, namazı bırakıp da dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece olunca uykusu gelmişti. Derhal münacata başladı:
— Ya Rabbi! Çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım, dedi ve ibadetlerine devam etti.
Üç gün boyunca sabırla görüşmeyi bekleyen Rebî’ bin Heysem:
— Bana bu yeter, dedi ve görüşemeden kalkıp gitti.
Üveys el-Karanî, gecelerini ibadetle geçirirdi.
Bir gece:
— Bu gece kıyam gecesidir, dedi.
Diğer gece:
— Bu gece rükû gecesidir.
Öbür gece:
— Bu gece secde gecesidir, dedi. Bir geceyi ayakta, bir geceyi rükûda, bir başka geceyi de secdede ibadetle geçirdi.
— Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi sadece secdede geçirmeye nasıl katlanıyorsun, dediklerinde şu ibretli cevabı vermişti:
— Secdede, sabah olur da ben hâlâ bir kere Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ diyemem. Hâlbuki üç tesbih, sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibadetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmiyor.
Yine bir gün kendisine:
— Namazda huşû nedir, diye sorduklarında:
— Namazdayken böğrüne iğne batırılsa, duymamaktır, demişti.
Abdullah bin Âmir
Tabiinin büyüklerinden olan Abdullah bin Âmir fazilet sahibi bir Hak âşığıydı. Bütün ibadetleri, sözleri ve işleri ihlaslıydı. Yüzünü tamamen dünyadan çevirmiş, ahirete talip olmuş mübarek bir insandı. Zamanının çoğunu Kur’an öğretmekle geçirirdi. Zühd ve takvası, ibadete düşkünlüğü dillere destandı.
Son derece huzur ve huşû içinde namaz kılan, Allahü Teâlâ’nın sevgili kullarındandı. Namaz kılarken sanki tamamen dünyadan kopar, konuşulan hiçbir şeyi işitmez, yanında olup bitenin farkına varmazdı.
Bir gün kendisine:
— Namaz kılarken hatırına bir şey gelir mi, diye sorduklarında:
— Evet, Allahü Teâlâ’nın huzurunda hesaba çekileceğim gün ile cennetlik veya cehennemlik mi olacağım korkusu gelir, cevabını verdi.
— Bizim hatırımıza gelen dünya düşünceleri veya dünya işlerinden sizin aklınıza bir şey gelir mi, diye sorduklarında ise dedi ki:
— Namazda aklıma böyle bir şey geleceğine, süngülerin uzanıp beni öldürmeleri çok daha iyidir!
İmam-ı Mâlik, onun her gün gusül abdesti alarak ibadet ettiğini ve devamlı oruç tuttuğunu söylerdi. Devamlı ve uzun sürelerle namaz kılardı. Onu bütün ömrü boyunca boş gören hiç olmadığı gibi, boş ve faydasız bir işle meşgul olduğunu gören de olmamıştı.
Eskiden köle olan Süheym, Âmir bin Abdullah’ın yanına gitmişti. Namaz kılıyordu. Oturdu. Namazını bitirdi ve ona:
— Çabuk ihtiyacını söyle, çünkü benim acele işim var, dedi. O da:
— Hayırdır inşallah, acelen nedir, diye sordu.
— Azrail’i (a.s.), yani ölümü bekliyorum, cevabını verdi. Hemen onun işini gördü ve yeniden namaza başladı.
Azrail’in, ruhunu namazda almasını arzu ederdi.
Rabiatü’l-Adeviyye
Namazda iken maddî bir acı hissetmeyenlerden birisi de, zühd, takva ve ibadetleriyle meşhur evliya hanımlardan Rabiatü’l-Adeviyye idi.
Bir gün namaz kılarken gözüne bir kamış ucu girmiş, namazını kılıp selâm verinceye kadar hiçbir şekilde haberi olmamıştı.
Selâm verince:
— Bir bakın bakalım, gözüme saplanan nedir, diye bağırmıştı.
Etrafındakiler, saplanan kamışı güçlükle çıkarmışlardı. O kadar ilginçti ki, namazda iken hiçbir acı duymayan bu saliha hanım, kamış çıkarılırken ve daha sonra büyük acılar çekmişti.
Malik bin Enes
Malikî mezhebinin kurucusu Malik bin Enes, büyük takva sahibi, ibadetlerine çok düşkün birisiydi. Geceleri çok Kur’ân okur, âyetlerin manasını düşünürken hâlden hâle girerdi.
Mâlikî fıkıhçılarından Eşheb bin Abdülaziz, onun hakkında şöyle söyler:
— Bir gün halk uyuduktan sonra dışarı çıktım. Malik bin Enes’in evinin önünden geçerken, namaza durduğunu gördüm. Fatiha’yı bitirdikten sonra Tekasür Sûresi’ni zamm-ı sure olarak okumaya başladı. “O gün nimetlerden sorulacaksınız” meâlindeki “Sümme letüs’elünne yevmeizin aninnaîm” âyetine gelince uzun uzun ağlamaya başladı. Tekrarlıyor ve ağlıyordu. Öyle hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ki, yerine getirmek için çıktığım ihtiyacıma gidemedim. Ben de onu dinledim. Bu durum sabaha kadar sürdü. Fecir yaklaşınca rükûa gidip namazını tamamladı. Ben de eve gidip abdestimi aldım ve sabah namazı için camiye gittim. Gün ağardıktan sonra etrafında bir ilim halkası oluştu. Yaklaşıp yüzüne baktım; nur saçıyordu. O zaman “Gece namazı çok olanın, gündüz yüzü nur olur” hadisini hatırladım.
İmam-ı Âzam Ebu Hanife
Hanefî mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzam Ebu Hanife, gösterişten ve çok ibadet etmekle anılmaktan şiddetle kaçınırdı. Buna rağmen, gece ibadetiyle meşhur olanlardandı. Gece çok uzun süre ayakta kalarak namaz kıldığı için kendisine “imad” (direk) adı verilmişti.
55 kez hacca giden İmam-ı Azam, sonuncusunda Kâbe’ye girerek iki rekât namaz kılmıştı. İlk rekâtta Kur’ân’ın yarısını, ikincisinde de diğer yarısını okuyarak bir hatim yaptığı anlatılır.
Bir gün Hz. İmam giderken iki kişinin kendisi hakkında “İşte yatsı abdestiyle sabah namazını kılan zat budur” diye konuştuklarını duymuştu. Bunun üzerine:
— Ya Rabbi, bu insanları yalancı çıkarma. Ben, senin huzuruna bende olmayan bir sıfatla çıkmaktan hayâ ederim, diyerek ondan sonra yatsı abdestiyle sabah namazını kılmaya başlamış ve bu şekilde kırk sene namaz kılmıştı.
Bir gün İmam-ı Âzam’ın da cemaatte bulunduğu bir gece yatsı namazı kılınıyordu. Namazda Zilzal Sûresi okunuyordu. Namaz bittikten sonra herkes çıkmıştı. İmam-ı Âzam tefekkür hâlinde olduğu gibi duruyordu. Caminin müezzini onu rahatsız etmemek için kandili yanar vaziyette bırakarak çıkmış ve onun mescitte kalacağını tahmin ederek kapıyı kilitlemişti.
Müezzin sabah ezanını okuyup içeri girdiğinde, o hâlâ ayakta ve sakalını eline almış şöyle yalvarıyordu:
— Ey zerre kadar hayrı da, zerre kadar şerri de karşılıksız bırakmayan Allah’ım. Bu kulunu cehennem azabından ve ona yaklaştıran şeylerden koru. Bu kulundan rahmetini esirgeme.
İmam-ı Âzam içeri giren müezzini fark etmişti. Zamanın nasıl geçtiğinden haberi yoktu. Yatsı namazının yeni bittiğini zannederek:
— Kandili mi alacaksın, dedi. Müezzin de:
— Hayır, sabah ezanını okudum, dedi. İmam-ı Âzam, sabah olduğunu anladı ve ona:
— Bu gördüğünü kimseye söyleme, diye tembih etti.
Başka bir zaman birisi İmam-ı Âzam’a gelerek şöyle dedi:
— Ya imam, ben namazlarımı huşû içinde kılamıyorum. Namazda iken ya develerimi otlatıyor veya onlarla ilgileniyorum. Oysa siz benden daha zenginsiniz. Peki, siz ibadet zevkine nasıl erişiyor, ibadetlerinizi huşû içerisinde nasıl yapıyorsunuz?
İmam-ı Âzam da şu ibret dolu ve düşündüren cevabı vermişti:
— Ben develerimi kalbime bağlamam ki; ahıra bağlarım.
Burada örnek verdiğimiz zatların yaşanmış hikâyelerini okuyunca, “Biz kim, onlar kim? Biz onlar gibi olamayız” diyerek namaz konusunda gevşek ve tembel olmamalıyız. Evet, onlar çok muhteşem ve örnek şahsiyetlerdir. Ancak bu örnek namazlara bakıp namazlarımızı biraz daha geliştirmek, güzelleştirmek ve kalitesini arttırmak elbette mümkündür.
[Cemil Tokpınar] 9.2.2018 [TR724]
Urve b. Zübeyir
Zübeyir bin Avvam’ın (r.a.) oğlu Urve b. Zübeyir, âbid ve zâhid kişiliğiyle tanınmıştı. Her gün Kur’an’ın dörtte birini okuyup günlerini genellikle oruçlu geçirirdi. Defalarca haccettiği rivayet edilen Urve b. Zübeyir’in ayağı kangren olmuştu. Doktorlar hastalığın yayılmaması için kesilmesi gerektiğini söylediler. Ameliyat esnasında acı duymaması için uyuşturucu almasını tavsiye ettilerse de asla kabul etmedi. Ayağını kesecek doktor:
— O halde birileri seni sıkıca tutsun ki kesebilelim, dedi.
— Hayır, ben size yardımcı olurum. Ben namaza durayım, tam namaza daldığımı ve secdede hareketsiz hâle geldiğimi gördüğünüzde ben artık dünyada değilim, istediğinizi yapın, dedi.
Doktor bekledi, secdeye gittiğinde testereyi alıp ayağını kesti. Urve’nin asla sesi çıkmadı.
Kendisine geldiğinde, getirip ayağını ona gösterdiler. Kesik ayağına baktı ve şöyle dedi:
— Ey ayak! Allah’a yemin ederim ki, seninle bir harama yürümedim. Seninle geceleri ne kadar ayakta durup namaz kıldığımı da Allah biliyor.
Arkadaşlarından biri ona:
— Urve, sana müjdeler olsun! Bedeninden bir parça senden önce cennete gitti, deyince Urve:
— Vallahi, kimse bana bundan daha güzel bir sözle taziye veremezdi, dedi.
Üveys el-Karanî
Yemenli Allah dostu Üveys el-Karanî Hazretleri, deve çobanlığı yaparak geçinirdi. Çobanlık yaparken bol bol namaz kılar, Cenab-ı Hakk’a dua ederdi. Allahü Teâlâ, o namaz kılarken develerini gütmesi için bir melek vazifelendirmişti.
Tabiînin büyük âlim ve velilerinden Rebî’ bin Heysem, Üveys el-Karanî’yi ziyarete gitmişti. Yanına vardığında sabah namazını kılıyordu. Tesbihatını bitirmesini bekledi.
Üveys el-Karanî, kuşluğa kadar tesbih, zikir ve dua ile meşgul oldu. Daha sonra kalktı, kuşluk namazını kıldı. Öğle vakti girdi, öğleyi kıldı. Tam üç gün, namazı bırakıp da dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece olunca uykusu gelmişti. Derhal münacata başladı:
— Ya Rabbi! Çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım, dedi ve ibadetlerine devam etti.
Üç gün boyunca sabırla görüşmeyi bekleyen Rebî’ bin Heysem:
— Bana bu yeter, dedi ve görüşemeden kalkıp gitti.
Üveys el-Karanî, gecelerini ibadetle geçirirdi.
Bir gece:
— Bu gece kıyam gecesidir, dedi.
Diğer gece:
— Bu gece rükû gecesidir.
Öbür gece:
— Bu gece secde gecesidir, dedi. Bir geceyi ayakta, bir geceyi rükûda, bir başka geceyi de secdede ibadetle geçirdi.
— Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi sadece secdede geçirmeye nasıl katlanıyorsun, dediklerinde şu ibretli cevabı vermişti:
— Secdede, sabah olur da ben hâlâ bir kere Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ diyemem. Hâlbuki üç tesbih, sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibadetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmiyor.
Yine bir gün kendisine:
— Namazda huşû nedir, diye sorduklarında:
— Namazdayken böğrüne iğne batırılsa, duymamaktır, demişti.
Abdullah bin Âmir
Tabiinin büyüklerinden olan Abdullah bin Âmir fazilet sahibi bir Hak âşığıydı. Bütün ibadetleri, sözleri ve işleri ihlaslıydı. Yüzünü tamamen dünyadan çevirmiş, ahirete talip olmuş mübarek bir insandı. Zamanının çoğunu Kur’an öğretmekle geçirirdi. Zühd ve takvası, ibadete düşkünlüğü dillere destandı.
Son derece huzur ve huşû içinde namaz kılan, Allahü Teâlâ’nın sevgili kullarındandı. Namaz kılarken sanki tamamen dünyadan kopar, konuşulan hiçbir şeyi işitmez, yanında olup bitenin farkına varmazdı.
Bir gün kendisine:
— Namaz kılarken hatırına bir şey gelir mi, diye sorduklarında:
— Evet, Allahü Teâlâ’nın huzurunda hesaba çekileceğim gün ile cennetlik veya cehennemlik mi olacağım korkusu gelir, cevabını verdi.
— Bizim hatırımıza gelen dünya düşünceleri veya dünya işlerinden sizin aklınıza bir şey gelir mi, diye sorduklarında ise dedi ki:
— Namazda aklıma böyle bir şey geleceğine, süngülerin uzanıp beni öldürmeleri çok daha iyidir!
İmam-ı Mâlik, onun her gün gusül abdesti alarak ibadet ettiğini ve devamlı oruç tuttuğunu söylerdi. Devamlı ve uzun sürelerle namaz kılardı. Onu bütün ömrü boyunca boş gören hiç olmadığı gibi, boş ve faydasız bir işle meşgul olduğunu gören de olmamıştı.
Eskiden köle olan Süheym, Âmir bin Abdullah’ın yanına gitmişti. Namaz kılıyordu. Oturdu. Namazını bitirdi ve ona:
— Çabuk ihtiyacını söyle, çünkü benim acele işim var, dedi. O da:
— Hayırdır inşallah, acelen nedir, diye sordu.
— Azrail’i (a.s.), yani ölümü bekliyorum, cevabını verdi. Hemen onun işini gördü ve yeniden namaza başladı.
Azrail’in, ruhunu namazda almasını arzu ederdi.
Rabiatü’l-Adeviyye
Namazda iken maddî bir acı hissetmeyenlerden birisi de, zühd, takva ve ibadetleriyle meşhur evliya hanımlardan Rabiatü’l-Adeviyye idi.
Bir gün namaz kılarken gözüne bir kamış ucu girmiş, namazını kılıp selâm verinceye kadar hiçbir şekilde haberi olmamıştı.
Selâm verince:
— Bir bakın bakalım, gözüme saplanan nedir, diye bağırmıştı.
Etrafındakiler, saplanan kamışı güçlükle çıkarmışlardı. O kadar ilginçti ki, namazda iken hiçbir acı duymayan bu saliha hanım, kamış çıkarılırken ve daha sonra büyük acılar çekmişti.
Malik bin Enes
Malikî mezhebinin kurucusu Malik bin Enes, büyük takva sahibi, ibadetlerine çok düşkün birisiydi. Geceleri çok Kur’ân okur, âyetlerin manasını düşünürken hâlden hâle girerdi.
Mâlikî fıkıhçılarından Eşheb bin Abdülaziz, onun hakkında şöyle söyler:
— Bir gün halk uyuduktan sonra dışarı çıktım. Malik bin Enes’in evinin önünden geçerken, namaza durduğunu gördüm. Fatiha’yı bitirdikten sonra Tekasür Sûresi’ni zamm-ı sure olarak okumaya başladı. “O gün nimetlerden sorulacaksınız” meâlindeki “Sümme letüs’elünne yevmeizin aninnaîm” âyetine gelince uzun uzun ağlamaya başladı. Tekrarlıyor ve ağlıyordu. Öyle hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ki, yerine getirmek için çıktığım ihtiyacıma gidemedim. Ben de onu dinledim. Bu durum sabaha kadar sürdü. Fecir yaklaşınca rükûa gidip namazını tamamladı. Ben de eve gidip abdestimi aldım ve sabah namazı için camiye gittim. Gün ağardıktan sonra etrafında bir ilim halkası oluştu. Yaklaşıp yüzüne baktım; nur saçıyordu. O zaman “Gece namazı çok olanın, gündüz yüzü nur olur” hadisini hatırladım.
İmam-ı Âzam Ebu Hanife
Hanefî mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzam Ebu Hanife, gösterişten ve çok ibadet etmekle anılmaktan şiddetle kaçınırdı. Buna rağmen, gece ibadetiyle meşhur olanlardandı. Gece çok uzun süre ayakta kalarak namaz kıldığı için kendisine “imad” (direk) adı verilmişti.
55 kez hacca giden İmam-ı Azam, sonuncusunda Kâbe’ye girerek iki rekât namaz kılmıştı. İlk rekâtta Kur’ân’ın yarısını, ikincisinde de diğer yarısını okuyarak bir hatim yaptığı anlatılır.
Bir gün Hz. İmam giderken iki kişinin kendisi hakkında “İşte yatsı abdestiyle sabah namazını kılan zat budur” diye konuştuklarını duymuştu. Bunun üzerine:
— Ya Rabbi, bu insanları yalancı çıkarma. Ben, senin huzuruna bende olmayan bir sıfatla çıkmaktan hayâ ederim, diyerek ondan sonra yatsı abdestiyle sabah namazını kılmaya başlamış ve bu şekilde kırk sene namaz kılmıştı.
Bir gün İmam-ı Âzam’ın da cemaatte bulunduğu bir gece yatsı namazı kılınıyordu. Namazda Zilzal Sûresi okunuyordu. Namaz bittikten sonra herkes çıkmıştı. İmam-ı Âzam tefekkür hâlinde olduğu gibi duruyordu. Caminin müezzini onu rahatsız etmemek için kandili yanar vaziyette bırakarak çıkmış ve onun mescitte kalacağını tahmin ederek kapıyı kilitlemişti.
Müezzin sabah ezanını okuyup içeri girdiğinde, o hâlâ ayakta ve sakalını eline almış şöyle yalvarıyordu:
— Ey zerre kadar hayrı da, zerre kadar şerri de karşılıksız bırakmayan Allah’ım. Bu kulunu cehennem azabından ve ona yaklaştıran şeylerden koru. Bu kulundan rahmetini esirgeme.
İmam-ı Âzam içeri giren müezzini fark etmişti. Zamanın nasıl geçtiğinden haberi yoktu. Yatsı namazının yeni bittiğini zannederek:
— Kandili mi alacaksın, dedi. Müezzin de:
— Hayır, sabah ezanını okudum, dedi. İmam-ı Âzam, sabah olduğunu anladı ve ona:
— Bu gördüğünü kimseye söyleme, diye tembih etti.
Başka bir zaman birisi İmam-ı Âzam’a gelerek şöyle dedi:
— Ya imam, ben namazlarımı huşû içinde kılamıyorum. Namazda iken ya develerimi otlatıyor veya onlarla ilgileniyorum. Oysa siz benden daha zenginsiniz. Peki, siz ibadet zevkine nasıl erişiyor, ibadetlerinizi huşû içerisinde nasıl yapıyorsunuz?
İmam-ı Âzam da şu ibret dolu ve düşündüren cevabı vermişti:
— Ben develerimi kalbime bağlamam ki; ahıra bağlarım.
Burada örnek verdiğimiz zatların yaşanmış hikâyelerini okuyunca, “Biz kim, onlar kim? Biz onlar gibi olamayız” diyerek namaz konusunda gevşek ve tembel olmamalıyız. Evet, onlar çok muhteşem ve örnek şahsiyetlerdir. Ancak bu örnek namazlara bakıp namazlarımızı biraz daha geliştirmek, güzelleştirmek ve kalitesini arttırmak elbette mümkündür.
[Cemil Tokpınar] 9.2.2018 [TR724]
Doğuştan futbolcu: Eden Hazard [Hasan Cücük]
Belçika futbolu tarihinin en başarılı dönemini yaşıyor. Uzun süren gerileme dönemi sonrası toparlanmanın meyvelerini topluyor. Avrupa’nın önde gelen liglerinde en iyiler arasında mutlaka bir Belçikalıyı görmek mümkün. Özellikle İngiltere Premier Lig’de yıldız oyuncu denince akla ilk olarak Belçikalılar geliyor. City’de Kevin De Bruyne, United’de Lukaku ve Chelsea’da Hazard takımlarının yıldızları konumunda. Serie A’da bu sezon esen Napoli fırtınasının başrol oyuncularından biri yine bir Belçikalı olan Dries Mertens. Belçikalılar yurtdışında oynayan en iyi oyuncularını belirlemek için yaptıkları oylamada, Eden Hazard’ı seçtiler. Hazard, De Bruyne ve Mertens’i geride bıraktı. 27 yaşındaki Belçikalı futbolcu Eden Hazard’ın hayat hikâyesi, zirveye tırmanmasının sürpriz olmadığını gösteriyor.
ANNE BABA OĞUL FUTBOLCU
7 Ocak 1991’de dünyaya gelen Eden Hazard’ın hem annesi hem de babası futbolcuydu. Annesi Carine Hazard, Belçika futbolunda üst düzeyde top koşturmuştu. Eden’e hamile kalınca futbola veda eden Carine’in eşi Thierry de futbolcuydu. Ancak eşine göre daha alt liglerde top koşturan bir isimdi baba Thierry. Ebeveyni futbolcu bir ailede doğan Eden Hazard’ın futbolcu olmasından daha doğal bir şey yoktu. Nitekim henüz 4 yaşındayken meşin yuvarlakla olan birlikteliği başlayacaktı.
Futbola doğduğu şehrin takımı olan Royal Stade Brainois’te başlayan Eden Hazard, daha sonra bir kaç yıl 2. Lig takımlarından Tubize’de top koşturdu. Henüz 14 yaşındayken yurtdışı macerası başlayacaktı. Fransız Lille kulübü, geleceğin yıldızı olarak gördüğü Hazard’ı kadrosuna kattı. Fransa’da 2 yıl ailesinden uzak kalan Eden Hazard, Lille kulübünün spor kolejinde hem okudu hem de futbolunu geliştirdi. 16 yaşına bastığında ise kulübüyle 3 yıllık profesyonel sözleşmeye imza attı.
FRANSA’DA HAZARD FIRTINASI
İlk sezonunda sadece 4 maçta forma giyip sahada 36 dakika kalan Eden Hazard, 2008-09 sezonundan itibaren kendini göstermeye başladı. Sezon boyunca 33 maçta forma şansı bulurken, bunun 16’sında sahaya ilk 11’de çıkıp, 6 gol kaydetti. 2009-10 sezonunda ise artık Eden Hazard adını Fransa’da duymayan kalmayacaktı. Sezon boyunca Lille formasıyla lig, kupa ve UEFA Avrupa Ligi’nde 50 maça çıkan Eden Hazard, 9 gol atıyordu. Fransa Ligue 1’de yılın genç futbolcusu seçiliyordu. Hazard, daha önce Fransız futbolcular Thierry Henry ve Zidane’ın kazandığı bu ödülü alan ilk yabancı oyuncu olarak tarihe geçmişti.
2010-11 sezonunda Fransa’da tam bir Lille fırtınası esecekti. Lig şampiyonluğuna, Fransa Kupası eklenirken, genç Belçikalı herkesi büyüleyen bir performans ortaya koyuyordu. Fransa’da yılın futbolcusu seçilen Eden Hazard için artık büyük kulüpler transfer sırasına geçti. Lille genç oyuncusunu gelen tekliflere rağmen satmaya yanaşmadı. Hazard fırtınası 2011-12 sezonunda da hız kesmeden esmeye devam etti. Ligde 20 gol atan Hazard, bir kez daha Fransa’da yılın futbolcusu seçilecekti. Bu ödülü alan en genç futbolcuydu. Artık yuvadan uçma zamanıydı. Lille, Hazard’a küçük geliyordu. 40 milyon Euro’yu gözden çıkaran Chelsea, Belçikalı genç yıldızın yeni adresi olacaktı.
EN ÇOK FORMASI SATILAN CHELSEA’Lİ
2012’de Premier Lig’e adımını atan Eden Hazard, her sezon futbolunu geliştirmeyi başardı. Fizik gücü yüksek oyunculardan kurulu dünyanın bir numaralı liginde 1.73’lük boyuyla defans oyuncularını çaresiz bırakacaktı. İlk sezonunda 9 gol atan Hazard, ikinci sezonunda attığı 14 golle takımın en skorer ismi oldu. Roman Abramovich döneminde teknik adam ve oyuncu öğütme makinesine dönüşen Chelsea’de 7 sezon boyunca kadronun değişmezlerinden biri oldu. Chelsea tarihinde Frank Lampard ve Didier Drogba’dan sonra en çok gol atan üçüncü oyuncu olan Eden Hazard, forması en çok satılan Chelsea oyuncusu aynı zamanda.
Chelsea formasıyla çıktığı 283 maçta 85 gole imza atan Eden Hazard, 2008’den itibaren Belçika milli takımı formasını giymeye başladı. 82 kez milli olan Hazard, 21 gole imza attı. Belçika’nın yakaladığı altın jenerasyonun en önemli isimlerinden biri olan Eden Hazard ve arkadaşlarının hedefi 2018 Dünya Kupası’nda ülkelerini zirveye taşımak.
[Hasan Cücük] 9.2.2018 [TR724]
ANNE BABA OĞUL FUTBOLCU
7 Ocak 1991’de dünyaya gelen Eden Hazard’ın hem annesi hem de babası futbolcuydu. Annesi Carine Hazard, Belçika futbolunda üst düzeyde top koşturmuştu. Eden’e hamile kalınca futbola veda eden Carine’in eşi Thierry de futbolcuydu. Ancak eşine göre daha alt liglerde top koşturan bir isimdi baba Thierry. Ebeveyni futbolcu bir ailede doğan Eden Hazard’ın futbolcu olmasından daha doğal bir şey yoktu. Nitekim henüz 4 yaşındayken meşin yuvarlakla olan birlikteliği başlayacaktı.
Futbola doğduğu şehrin takımı olan Royal Stade Brainois’te başlayan Eden Hazard, daha sonra bir kaç yıl 2. Lig takımlarından Tubize’de top koşturdu. Henüz 14 yaşındayken yurtdışı macerası başlayacaktı. Fransız Lille kulübü, geleceğin yıldızı olarak gördüğü Hazard’ı kadrosuna kattı. Fransa’da 2 yıl ailesinden uzak kalan Eden Hazard, Lille kulübünün spor kolejinde hem okudu hem de futbolunu geliştirdi. 16 yaşına bastığında ise kulübüyle 3 yıllık profesyonel sözleşmeye imza attı.
FRANSA’DA HAZARD FIRTINASI
İlk sezonunda sadece 4 maçta forma giyip sahada 36 dakika kalan Eden Hazard, 2008-09 sezonundan itibaren kendini göstermeye başladı. Sezon boyunca 33 maçta forma şansı bulurken, bunun 16’sında sahaya ilk 11’de çıkıp, 6 gol kaydetti. 2009-10 sezonunda ise artık Eden Hazard adını Fransa’da duymayan kalmayacaktı. Sezon boyunca Lille formasıyla lig, kupa ve UEFA Avrupa Ligi’nde 50 maça çıkan Eden Hazard, 9 gol atıyordu. Fransa Ligue 1’de yılın genç futbolcusu seçiliyordu. Hazard, daha önce Fransız futbolcular Thierry Henry ve Zidane’ın kazandığı bu ödülü alan ilk yabancı oyuncu olarak tarihe geçmişti.
2010-11 sezonunda Fransa’da tam bir Lille fırtınası esecekti. Lig şampiyonluğuna, Fransa Kupası eklenirken, genç Belçikalı herkesi büyüleyen bir performans ortaya koyuyordu. Fransa’da yılın futbolcusu seçilen Eden Hazard için artık büyük kulüpler transfer sırasına geçti. Lille genç oyuncusunu gelen tekliflere rağmen satmaya yanaşmadı. Hazard fırtınası 2011-12 sezonunda da hız kesmeden esmeye devam etti. Ligde 20 gol atan Hazard, bir kez daha Fransa’da yılın futbolcusu seçilecekti. Bu ödülü alan en genç futbolcuydu. Artık yuvadan uçma zamanıydı. Lille, Hazard’a küçük geliyordu. 40 milyon Euro’yu gözden çıkaran Chelsea, Belçikalı genç yıldızın yeni adresi olacaktı.
EN ÇOK FORMASI SATILAN CHELSEA’Lİ
2012’de Premier Lig’e adımını atan Eden Hazard, her sezon futbolunu geliştirmeyi başardı. Fizik gücü yüksek oyunculardan kurulu dünyanın bir numaralı liginde 1.73’lük boyuyla defans oyuncularını çaresiz bırakacaktı. İlk sezonunda 9 gol atan Hazard, ikinci sezonunda attığı 14 golle takımın en skorer ismi oldu. Roman Abramovich döneminde teknik adam ve oyuncu öğütme makinesine dönüşen Chelsea’de 7 sezon boyunca kadronun değişmezlerinden biri oldu. Chelsea tarihinde Frank Lampard ve Didier Drogba’dan sonra en çok gol atan üçüncü oyuncu olan Eden Hazard, forması en çok satılan Chelsea oyuncusu aynı zamanda.
Chelsea formasıyla çıktığı 283 maçta 85 gole imza atan Eden Hazard, 2008’den itibaren Belçika milli takımı formasını giymeye başladı. 82 kez milli olan Hazard, 21 gole imza attı. Belçika’nın yakaladığı altın jenerasyonun en önemli isimlerinden biri olan Eden Hazard ve arkadaşlarının hedefi 2018 Dünya Kupası’nda ülkelerini zirveye taşımak.
[Hasan Cücük] 9.2.2018 [TR724]
PKK-İsrail İlişkilerinin ABC’si [Ebubekir Işık]
İsrail Ortadoğu’da Arap olmayan aktörlere öteden beri ilgi duyan bir ülke. Bu dış politika eğiliminin gereği olarak, özellikle Türkiye ve 1979 öncesi İran ile son derece sıkı ilişkiler geliştirdi. Hatta, bu yaklaşımın İsrail dış politikasını son elli yıldır domine ettiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır.
İsrail’in Arap yoğun bir bölgede Arap olmayan aktörlerle yakın ilişkiler kurma yaklaşımı sayıları otuz milyonun üzerinde olan ve yoğunluklu olarak Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de yaşayan Kürtleri de hedeflemekte. Ancak, İsrail’in Türkiye’de faaliyet gösteren Kürt örgütlerle öteden beri yakın temaslar kurma eğiliminde olduğunu belirtmekle beraber, bu yaklaşımında son derece seçici olduğunu da önemli bir faktör olarak not etmek durumundayız.
Bu bağlamdan hareketle, bir bütün olarak PKK-İsrail ilişkilerine 1980’lerden bugüne kadar olan süreç içerisinde baktığımızda karşılıklı bir takım rezervlerin olduğunu ifade etmek doğru olacaktır. Bu ‘çoğu kez uyuşamama’ halinin altında bir takım tarihi referansların varlığıyla birlikte, özellikle iki tarafın ideolojik olarak birbirlerinden hayli farklı olmasının da etkisi yadsınamayacak ölçüde.
İLİŞKİLERİN BAŞLANGICI
PKK-İsrail ilişkilerini önemli ölçüde şekillendiren tarihi hadiselerden biri, PKK’nın 1980’lerin başında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün sosyalist referanslarından bir hayli etkilenmesi ve bu sebeple Lübnan’da ki iç savaş devam ederken İsrail ile yer yer çatışmalara girmesi şeklinde özetlenebilir. Türkiye’yi bölücü faaliyetlerinden ötürü terk etmek zorunda kalan Abdullah Öcalan ve arkadaşları, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde PKK’yı kurma çalışmalarına devam ederken İsrail’e karşı giriştikleri çatışmalarda hatırı sayılır düzeyde insani kayıplar verdi. Hatta meraklıları, Ofra Bengio tarafından kaleme alınan ‘İsrail ve Kürtler Arasındaki Şaşırtıcı Bağlar’ (Surprising Ties between Israel and the Kurds) isimli eserde bu hadiseyi detaylı şekilde okuyabilirler.
PKK’nın ABD, BM ve AB’nin terör örgütleri listesinde bulunması ve benzer şekilde İsrail’in de PKK’yı terör örgütü ilan etmesi, İsrail’in PKK ile olan kurumsal ilişkisinin temel çerçevesini teşkil etmekte. Bu kurumsal çerçevenin gereği olarak, İsrail Ortadoğu’da PKK ile anlaşamayan Barzani hareketi gibi Kürt fraksiyonları dönem dönem desteklemek üzerine kurulan bir dış politika yürütmekte. Ya da tersinden bir okuma yaptığımızda, İsrail’in PYD gibi PKK ile organik ilişkileri olan bazı Kürt hareketleri ile daha mesafeli ilişkiler geliştirdiğine şahit olmaktayız. Bu mesafeli tavrın teknik gerekçelerine baktığımızda gerek PYD gerekse de PKK saflarında özellikle İran ve Suriye rejimleri ile iyi ilişkilere sahip Cemil Bayık gibi isimlerin olması gerçeğine referansta bulunabiliriz.
İsrail açısından baktığımızda, İsrail-PKK ilişkilerine etkisi olan diğer önemli bir faktör de şüphesiz İsrail’de yaşayan ve kimi hesaplamalara göre sayıları 150 binin üzerinde olan Kürt diasporası karşımıza çıkmakta. İsrailli Kürtlerin büyük bir kesimi özellikle Barzani hareketi gibi uluslararası tanınırlığı olan ve demokratik siyaset araçlarını kullanan Kürt fraksiyonlarına daha fazla sempati duymakta. Bu yaklaşımın İsrail’in Kürt siyasetini belli ölçüde etkilediğini belirtmek yanlış olmayacaktır.
PKK’YA GÖRE İSRAİL’İN DURUMU
İsrail-PKK ilişkilerine PKK merceği ile bakıldığında ise, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında Nairobi’de yakalanıp Türkiye’ye verilmesinde özellikle o dönem de İsrail başbakanı olan Netenyahu ve İsrail istihbarat servisi MOSSAD’ın çok hayati bir role sahip olduğu inancı yerleşmiş durumda.
Diğer taraftan, 1980’lerden bugüne Türkiye’nin terör ile mücadele çalışmalarına İsrail’in gerek askeri gerekse de istihbari destek verdiği ve bu ortaklığın PKK’ya büyük kayıplar yaşattığı tarihi bir vakıa olarak bilinmekte. Bu gerçeği Cemil Bayık’ın İsrailli gazeteci Itai Anghel’e 2010 yılında verdiği bir mülakatta iki ülke arasında kurulan terörle mücadele birlikteliğine dair sarf ettiği olumsuz ifadelerden de anlamaktayız.
Cemil Bayık’ın İsrail ile alakalı görüşlerinin Bayık’a has olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. PKK kadroları tarafından adeta Hint yarı-tanrıları gibi kabul edilen Abdullah Öcalan’ın İsrail’e dair bir takım beyanatlarının da PKK’nın İsrail algısında kalıcı etkiler oluşturduğuna şüphe yok. Örneğin, yakalanmasına yakın Haziran 1998’de İsrail yanlısı Middle East Quarterly’e uzun bir mülakat veren Abdullah Öcalan, ‘Türkler İsrailllilerle anlaştılar ve Kürtleri öldürüyorlar’ şeklinde bir ifade kullanarak, o dönem iyi giden Türk-İsrail ilişkilerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Benzer şekilde Öcalan, avukatı olan Mazlum Dinç üzerinden 2014 yılında yaptığı bir açıklamada, IŞİD’in bir İsrail projesi olduğunu ve bu projenin önemli hedeflerinden birinin de Kürtlerin Suriye’de ki kazanımlarını ellerinden almak olduğunu ifade etmişti.
Şüphesiz, yukarıda PKK-İsrail ilişkilerine dair ifade edilen faktörler bu iki aktörün geçmişte bir takım kısa vadeli ilişkiler biçimiyle birlikte hareket etmedikleri ve bundan sonra da bir takım angajmanlara girmeyecekleri anlamına gelmiyor. Ancak, İsrail-PKK ilişkilerinin DNA’sına baktığımızda, her iki aktörün bir takım tarihi ve ideolojik gerekçelerle bir ‘uyuşamama’ sorunu yaşadıklarını ifade edebiliriz.
[Ebubekir Işık] 9.2.2018 [TR724]
İsrail’in Arap yoğun bir bölgede Arap olmayan aktörlerle yakın ilişkiler kurma yaklaşımı sayıları otuz milyonun üzerinde olan ve yoğunluklu olarak Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de yaşayan Kürtleri de hedeflemekte. Ancak, İsrail’in Türkiye’de faaliyet gösteren Kürt örgütlerle öteden beri yakın temaslar kurma eğiliminde olduğunu belirtmekle beraber, bu yaklaşımında son derece seçici olduğunu da önemli bir faktör olarak not etmek durumundayız.
Bu bağlamdan hareketle, bir bütün olarak PKK-İsrail ilişkilerine 1980’lerden bugüne kadar olan süreç içerisinde baktığımızda karşılıklı bir takım rezervlerin olduğunu ifade etmek doğru olacaktır. Bu ‘çoğu kez uyuşamama’ halinin altında bir takım tarihi referansların varlığıyla birlikte, özellikle iki tarafın ideolojik olarak birbirlerinden hayli farklı olmasının da etkisi yadsınamayacak ölçüde.
İLİŞKİLERİN BAŞLANGICI
PKK-İsrail ilişkilerini önemli ölçüde şekillendiren tarihi hadiselerden biri, PKK’nın 1980’lerin başında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün sosyalist referanslarından bir hayli etkilenmesi ve bu sebeple Lübnan’da ki iç savaş devam ederken İsrail ile yer yer çatışmalara girmesi şeklinde özetlenebilir. Türkiye’yi bölücü faaliyetlerinden ötürü terk etmek zorunda kalan Abdullah Öcalan ve arkadaşları, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde PKK’yı kurma çalışmalarına devam ederken İsrail’e karşı giriştikleri çatışmalarda hatırı sayılır düzeyde insani kayıplar verdi. Hatta meraklıları, Ofra Bengio tarafından kaleme alınan ‘İsrail ve Kürtler Arasındaki Şaşırtıcı Bağlar’ (Surprising Ties between Israel and the Kurds) isimli eserde bu hadiseyi detaylı şekilde okuyabilirler.
PKK’nın ABD, BM ve AB’nin terör örgütleri listesinde bulunması ve benzer şekilde İsrail’in de PKK’yı terör örgütü ilan etmesi, İsrail’in PKK ile olan kurumsal ilişkisinin temel çerçevesini teşkil etmekte. Bu kurumsal çerçevenin gereği olarak, İsrail Ortadoğu’da PKK ile anlaşamayan Barzani hareketi gibi Kürt fraksiyonları dönem dönem desteklemek üzerine kurulan bir dış politika yürütmekte. Ya da tersinden bir okuma yaptığımızda, İsrail’in PYD gibi PKK ile organik ilişkileri olan bazı Kürt hareketleri ile daha mesafeli ilişkiler geliştirdiğine şahit olmaktayız. Bu mesafeli tavrın teknik gerekçelerine baktığımızda gerek PYD gerekse de PKK saflarında özellikle İran ve Suriye rejimleri ile iyi ilişkilere sahip Cemil Bayık gibi isimlerin olması gerçeğine referansta bulunabiliriz.
İsrail açısından baktığımızda, İsrail-PKK ilişkilerine etkisi olan diğer önemli bir faktör de şüphesiz İsrail’de yaşayan ve kimi hesaplamalara göre sayıları 150 binin üzerinde olan Kürt diasporası karşımıza çıkmakta. İsrailli Kürtlerin büyük bir kesimi özellikle Barzani hareketi gibi uluslararası tanınırlığı olan ve demokratik siyaset araçlarını kullanan Kürt fraksiyonlarına daha fazla sempati duymakta. Bu yaklaşımın İsrail’in Kürt siyasetini belli ölçüde etkilediğini belirtmek yanlış olmayacaktır.
PKK’YA GÖRE İSRAİL’İN DURUMU
İsrail-PKK ilişkilerine PKK merceği ile bakıldığında ise, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında Nairobi’de yakalanıp Türkiye’ye verilmesinde özellikle o dönem de İsrail başbakanı olan Netenyahu ve İsrail istihbarat servisi MOSSAD’ın çok hayati bir role sahip olduğu inancı yerleşmiş durumda.
Diğer taraftan, 1980’lerden bugüne Türkiye’nin terör ile mücadele çalışmalarına İsrail’in gerek askeri gerekse de istihbari destek verdiği ve bu ortaklığın PKK’ya büyük kayıplar yaşattığı tarihi bir vakıa olarak bilinmekte. Bu gerçeği Cemil Bayık’ın İsrailli gazeteci Itai Anghel’e 2010 yılında verdiği bir mülakatta iki ülke arasında kurulan terörle mücadele birlikteliğine dair sarf ettiği olumsuz ifadelerden de anlamaktayız.
Cemil Bayık’ın İsrail ile alakalı görüşlerinin Bayık’a has olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. PKK kadroları tarafından adeta Hint yarı-tanrıları gibi kabul edilen Abdullah Öcalan’ın İsrail’e dair bir takım beyanatlarının da PKK’nın İsrail algısında kalıcı etkiler oluşturduğuna şüphe yok. Örneğin, yakalanmasına yakın Haziran 1998’de İsrail yanlısı Middle East Quarterly’e uzun bir mülakat veren Abdullah Öcalan, ‘Türkler İsrailllilerle anlaştılar ve Kürtleri öldürüyorlar’ şeklinde bir ifade kullanarak, o dönem iyi giden Türk-İsrail ilişkilerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Benzer şekilde Öcalan, avukatı olan Mazlum Dinç üzerinden 2014 yılında yaptığı bir açıklamada, IŞİD’in bir İsrail projesi olduğunu ve bu projenin önemli hedeflerinden birinin de Kürtlerin Suriye’de ki kazanımlarını ellerinden almak olduğunu ifade etmişti.
Şüphesiz, yukarıda PKK-İsrail ilişkilerine dair ifade edilen faktörler bu iki aktörün geçmişte bir takım kısa vadeli ilişkiler biçimiyle birlikte hareket etmedikleri ve bundan sonra da bir takım angajmanlara girmeyecekleri anlamına gelmiyor. Ancak, İsrail-PKK ilişkilerinin DNA’sına baktığımızda, her iki aktörün bir takım tarihi ve ideolojik gerekçelerle bir ‘uyuşamama’ sorunu yaşadıklarını ifade edebiliriz.
[Ebubekir Işık] 9.2.2018 [TR724]
Geçici bir piyasa şoku değil, artçılar sürebilir [Semih Ardıç]
ABD piyasalarında 2 Şubat’ta başlayan satış dalgası devam ediyor. Hisse senetlerinin alınıp satıldığı endekslerde günlük kayıplar yüzde 3’ü aşarken, satış baskısı New York Borsası ile sınırlı kalmıyor. Almanya’da Frankfurt Borsası’nda DAX Endeksi bugün yüzde 2.67 kayıpla kapandı.
Satış paniği günden güne artıyor ve bütün borsaların rengi kırmızıya dönüyor. Hal böyle iken Türkiye’nin bu kadar sakin görüntüsü büyük fotoğrafla pek bağdaşmıyor. Bu sakin halin çok uzun soluklu olacağına ihtimal vermiyorum.
Türkiye’de kamu şu anda nakit darboğazında. Hazine’nin nakit açığı had safhada, döviz rezevleri son bir senede artmadı, azaldı. Enflasyon ve işsizlik çift hanede. Dövize hücum olursa bedava çorbacı ve çiğ köftecilerin işi çok zor.
YABANCILAR DÖVİZ ALMAYA BAŞLADI
Suni hareketlerle ve algoritma oyunları ile BIST Endeksi yukarıda tutunmuş gibi gösterilse de dünyanın sarsıldığı son bir haftada 7 bin puan eridi Borsa İstanbul.
Yabancılar döviz kurlarında biraz gevşeme bekledi, olmayınca maliyeti göze aldılar ve TL’den çıkıp yavaş yavaş dolar almaya başladılar. O yüzden yabancıların çıktığı anlaşıldığında mal küçük yatırımcının elinde patlıyor ve Borsa zaten çökmüş oluyor.
Bunun ilk işaretleri 9 Şubat Cuma günü verilebilir. Esrarengiz bavullarla gelen paraları Ankara’dan gelen talimatlarla piyasaya süren Londra’daki Hintli Herif’in merkez üssü New York olan piyasa depremine ne kadar direnebileceğini hep beraber müşahade edeceğiz.
Dünya ne ile meşgul Türkiye piyasası nasıl görünüyor. Şu cümleler bile Türkiye’de ne kadar irrasyonel bir piyasa olduğunu göstermeye yeter de artar.
SURİYE’DE BÜYÜK BİR SAVAŞ ÇIKAR MI?
Piyasalar ciddi bir testten geçiyor ve bu dönem uzun da sürebilir. Suriye mahreçli siyasî risklerin bölgeyi içine alan bir savaşa dönüşme ihtimali bugün düne nazaran daha yakın.
ABD Başkanı Donald Trump’un iç siyasetteki zorlukları aşmak için Suriye’de daha agresif bir siyaseti tercih etmesi bütün hesapları alt üst edebilir. ABD, Rusya, İran ve Türkiye’nin sahada nasıl hareket edeceğini kimse tahmin edemiyor. Odada kuyruklar birbirine değiyor. Farklı orduların askerleri her an karşı karşıya gelebilir.
Piyasa depreminde bu ihtimalin de payı olduğu konuşuluyor. O yüzden iktisadî ve malî cenah, temel veriler kadar Suriye’de olup bitene de dikkat kesildi.
KİMSE BU ŞOKU BEKLEMİYORDU
Esasında Japonya, Çin, İngiltere ve Almanya gibi büyük piyasaları da etkisi altına alan satış dalgasını kimse beklemiyordu. Zira New York Borsası’nda endeksler 26 Ocak 2018’de tarihi zirveyi gördüğünde yatırımcılar aynı coşkunun şubat ayında devam edeceği hissine kapılmıştı.
Oysa depremin ilk 6 gününde 4,2 trilyon dolar buharlaştı. O da şimdilik… Eğilim devam ederse zarar katlanacak. Evdeki hesap borsaya uymadı.
2 Şubat’ta açıklanan ABD istihdam verisi ekonominin çok zinde olduğunu teyit ettiği gibi Merkez Bankası’na (Fed) ‘mart ayında faiz artırmazsan enflasyon kontrolden çıkabilir’ mesajını da verdi. Fed’in fiyat artışlarının yüzde 2’yi geçme ihtimaline karşı hazırlıklı olduğu sır değil.
FED’İN YENİ BAŞKANI DA MUSLUĞU KISACAK
Fed’in çiçeği burnunda başkanı Jerome Powell’in ilk senesinde para musluğunu kısmakta mütereddit davranacağına kendilerini ikna etmeye çalışan yatırımcılar bir haftadır acı hakikatle yüzleşiyor.
5 Şubat’ta giderek daha derinlerde hissedilen depremin devamı bugün geldi. Birkaç günlük teneffüsten sonra artçılar kaldığı yerden fiyatları aşağı çekmeye devam ediyor.
5 Şubat’ta yüzde 5 civarında düşen Dow Jones Sanayi Endeksi’ndeki kayıp bugün Türkiye saati ile 02.00’de yüzde 4.15’i buldu. S&P 500 Endeksi de yüzde 3.75 gerilerken, Nasdaq yüzde 3.90 düştü. New York Borsası’nın zirveyi gördüğü 26 Ocak 2018 tarihinden bu yana toplam düşüş yüzde 10’a yaklaştı.
Piyasadaki tedirginliği gösteren VIX Endeksi yüzde 20.66 artarak 34 seviyesine geldi. VIX, Ocak ayında 16 civarında seyretmişti. Pazartesi günü 37’yi aşmıştı.
DOLAR YENİDEN 3.80 TL’NİN ÜZERİNDE
Asya ve Pasifik piyasalarında 1 ABD Doları 3.8240 TL’den işlem görüyor. Euro ise 4.6970 TL’ye çıktı. Hazine’nin iki yıllık tahvil için ödediği faiz yeniden yüzde 13’ü aştı. Yarın Borsa İstanbul açıldığında satış baskısı çok net görülecektir.
ABD Merkez Bankası’nın (Fed) yatırımcıların beklediğinin aksine 4 defa faiz artırabileceği ihtimalinin kuvvetlenmesi dünyada dolar likiditesinin daralacağını gösteriyor. ‘Alıcılı’ boğa piyasasının sona erdiğini ve ‘satış ağırlıklı’ ayı piyasasına geçilirken arada çok yatırımcı zayi olacak.
Amerikan piyasalarında artçı şoklar sürdükçe likidite krizine cari açık ve bütçe açıkları ile yakalanan Ağustos böceklerinin ödünç buğday bulması hikâyedeki kadar kolay olmayacaktır.
Türkiye’den sermaye çıkışları hızlanabilir.
Çıkışın hızını ve tutarını tamamen okyanus ötesinden gelecek haberler belirleyecek.
[Semih Ardıç] 9.2.2018 [TR724]
Satış paniği günden güne artıyor ve bütün borsaların rengi kırmızıya dönüyor. Hal böyle iken Türkiye’nin bu kadar sakin görüntüsü büyük fotoğrafla pek bağdaşmıyor. Bu sakin halin çok uzun soluklu olacağına ihtimal vermiyorum.
Türkiye’de kamu şu anda nakit darboğazında. Hazine’nin nakit açığı had safhada, döviz rezevleri son bir senede artmadı, azaldı. Enflasyon ve işsizlik çift hanede. Dövize hücum olursa bedava çorbacı ve çiğ köftecilerin işi çok zor.
YABANCILAR DÖVİZ ALMAYA BAŞLADI
Suni hareketlerle ve algoritma oyunları ile BIST Endeksi yukarıda tutunmuş gibi gösterilse de dünyanın sarsıldığı son bir haftada 7 bin puan eridi Borsa İstanbul.
Yabancılar döviz kurlarında biraz gevşeme bekledi, olmayınca maliyeti göze aldılar ve TL’den çıkıp yavaş yavaş dolar almaya başladılar. O yüzden yabancıların çıktığı anlaşıldığında mal küçük yatırımcının elinde patlıyor ve Borsa zaten çökmüş oluyor.
Bunun ilk işaretleri 9 Şubat Cuma günü verilebilir. Esrarengiz bavullarla gelen paraları Ankara’dan gelen talimatlarla piyasaya süren Londra’daki Hintli Herif’in merkez üssü New York olan piyasa depremine ne kadar direnebileceğini hep beraber müşahade edeceğiz.
Dünya ne ile meşgul Türkiye piyasası nasıl görünüyor. Şu cümleler bile Türkiye’de ne kadar irrasyonel bir piyasa olduğunu göstermeye yeter de artar.
SURİYE’DE BÜYÜK BİR SAVAŞ ÇIKAR MI?
Piyasalar ciddi bir testten geçiyor ve bu dönem uzun da sürebilir. Suriye mahreçli siyasî risklerin bölgeyi içine alan bir savaşa dönüşme ihtimali bugün düne nazaran daha yakın.
ABD Başkanı Donald Trump’un iç siyasetteki zorlukları aşmak için Suriye’de daha agresif bir siyaseti tercih etmesi bütün hesapları alt üst edebilir. ABD, Rusya, İran ve Türkiye’nin sahada nasıl hareket edeceğini kimse tahmin edemiyor. Odada kuyruklar birbirine değiyor. Farklı orduların askerleri her an karşı karşıya gelebilir.
Piyasa depreminde bu ihtimalin de payı olduğu konuşuluyor. O yüzden iktisadî ve malî cenah, temel veriler kadar Suriye’de olup bitene de dikkat kesildi.
KİMSE BU ŞOKU BEKLEMİYORDU
Esasında Japonya, Çin, İngiltere ve Almanya gibi büyük piyasaları da etkisi altına alan satış dalgasını kimse beklemiyordu. Zira New York Borsası’nda endeksler 26 Ocak 2018’de tarihi zirveyi gördüğünde yatırımcılar aynı coşkunun şubat ayında devam edeceği hissine kapılmıştı.
Oysa depremin ilk 6 gününde 4,2 trilyon dolar buharlaştı. O da şimdilik… Eğilim devam ederse zarar katlanacak. Evdeki hesap borsaya uymadı.
2 Şubat’ta açıklanan ABD istihdam verisi ekonominin çok zinde olduğunu teyit ettiği gibi Merkez Bankası’na (Fed) ‘mart ayında faiz artırmazsan enflasyon kontrolden çıkabilir’ mesajını da verdi. Fed’in fiyat artışlarının yüzde 2’yi geçme ihtimaline karşı hazırlıklı olduğu sır değil.
FED’İN YENİ BAŞKANI DA MUSLUĞU KISACAK
Fed’in çiçeği burnunda başkanı Jerome Powell’in ilk senesinde para musluğunu kısmakta mütereddit davranacağına kendilerini ikna etmeye çalışan yatırımcılar bir haftadır acı hakikatle yüzleşiyor.
5 Şubat’ta giderek daha derinlerde hissedilen depremin devamı bugün geldi. Birkaç günlük teneffüsten sonra artçılar kaldığı yerden fiyatları aşağı çekmeye devam ediyor.
5 Şubat’ta yüzde 5 civarında düşen Dow Jones Sanayi Endeksi’ndeki kayıp bugün Türkiye saati ile 02.00’de yüzde 4.15’i buldu. S&P 500 Endeksi de yüzde 3.75 gerilerken, Nasdaq yüzde 3.90 düştü. New York Borsası’nın zirveyi gördüğü 26 Ocak 2018 tarihinden bu yana toplam düşüş yüzde 10’a yaklaştı.
Piyasadaki tedirginliği gösteren VIX Endeksi yüzde 20.66 artarak 34 seviyesine geldi. VIX, Ocak ayında 16 civarında seyretmişti. Pazartesi günü 37’yi aşmıştı.
DOLAR YENİDEN 3.80 TL’NİN ÜZERİNDE
Asya ve Pasifik piyasalarında 1 ABD Doları 3.8240 TL’den işlem görüyor. Euro ise 4.6970 TL’ye çıktı. Hazine’nin iki yıllık tahvil için ödediği faiz yeniden yüzde 13’ü aştı. Yarın Borsa İstanbul açıldığında satış baskısı çok net görülecektir.
ABD Merkez Bankası’nın (Fed) yatırımcıların beklediğinin aksine 4 defa faiz artırabileceği ihtimalinin kuvvetlenmesi dünyada dolar likiditesinin daralacağını gösteriyor. ‘Alıcılı’ boğa piyasasının sona erdiğini ve ‘satış ağırlıklı’ ayı piyasasına geçilirken arada çok yatırımcı zayi olacak.
Amerikan piyasalarında artçı şoklar sürdükçe likidite krizine cari açık ve bütçe açıkları ile yakalanan Ağustos böceklerinin ödünç buğday bulması hikâyedeki kadar kolay olmayacaktır.
Türkiye’den sermaye çıkışları hızlanabilir.
Çıkışın hızını ve tutarını tamamen okyanus ötesinden gelecek haberler belirleyecek.
[Semih Ardıç] 9.2.2018 [TR724]
Buz özelliği taşıyan suyun yeni hali keşfedildi
Bilim insanları 1988 yılında varlığını tahmin ettikleri ve varlığını ispatlamak için çok sayıda deney gerçekleştirdikleri süper iyonik buzun (süper iyonik su) varlığını kanıtladı. Ancak ‘süper iyonik buz’ adı verilen maddenin Uranüs ve Neptün’de bulunduğu tahmin ediliyor.
Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’ndan Dr. Marius Millot, 2 yıl boyunca deneyler gerçekleştirdiklerini ve deney sonuçlarını analiz ettiklerini belirterek, “Oldukça zorlu deneyler sonunda elde ettiğimiz veriler ışığında yeni bilgiler edindik. Çalışma sonuçları süper iyonik buzun sadece deneysel kanıtlarla değil aynı zamanda suyun olağanüstü durumlarda gösterdiği davranışla ilgili tahminler sadece simülasyonlarla değil gerçek görüntülerle ispatladı.” dedi.
Nature dergisinde yayınlanan makaleye göre, lazerli şok sıkıştırma tekniği kullanan bilim insanları, sadece maddenin varlığını ispat etmekle kalmayarak, Neptün ve Uranus gibi gezegenlerin de yapıları hakkındaki tahminleri ispatları.
Süper iyonik buzun yapısı katı ve kararlı çapraz oksijen atomlarının etrafında hareket eden hidrojen atomlarından oluşuyor. Normal şartlar altında sıvı haldeki suda iki hidrojen atomu ortadaki tek oksijen atomuna V şeklinde bağlı halde bulunuyor ve donduğunda genişleyerek sıvı halden katı hale geçiyor.
İYONİK BUZ KANITLANDI
Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı ve California Berkeley Üniveristesi’ndeki Dünya ve Gezegen Bilimleri Departmanı’nın yaptığı araştırma da tıpkı Uranüs ya da Neptün’de olduğu gibi, daha ekstrem koşullarda, aşırı basınç ve ısının bu atomlar arasındaki bağı erittiğini ortaya koydu.
Araştırma ekibi, 10 ila 20 nanosaniye süren deneyde, iki elmasın arasına yerleştirdikleri buz parçasına, ısı ve basıncı artırmak için lazer ışınına maruz bırakarak, ısısını yaklaşık 5 bin dereceye kadar yükseltip atmosferik basıncın iki katı kadar basınç uygulayarak süper iyonik buzun varlığına dair kanıtlar buldu. Bu durum hidrojen iyonlarının geçişine izin veriyor ancak aşırı basınç atom yapısını yine de ayakta tutuyor. Bu da suyun aynı anda hem sıvı hem de katı halde olmasına olanak tanıyor.
Bilim insanlarına göre, araştırmanın bir sonraki adımı süper iyonik buzda bulunan oksijen kristallerinin yapısını belirlemek olacak. (Sputnik)
[TR724] 9.2.2018
Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’ndan Dr. Marius Millot, 2 yıl boyunca deneyler gerçekleştirdiklerini ve deney sonuçlarını analiz ettiklerini belirterek, “Oldukça zorlu deneyler sonunda elde ettiğimiz veriler ışığında yeni bilgiler edindik. Çalışma sonuçları süper iyonik buzun sadece deneysel kanıtlarla değil aynı zamanda suyun olağanüstü durumlarda gösterdiği davranışla ilgili tahminler sadece simülasyonlarla değil gerçek görüntülerle ispatladı.” dedi.
Nature dergisinde yayınlanan makaleye göre, lazerli şok sıkıştırma tekniği kullanan bilim insanları, sadece maddenin varlığını ispat etmekle kalmayarak, Neptün ve Uranus gibi gezegenlerin de yapıları hakkındaki tahminleri ispatları.
Süper iyonik buzun yapısı katı ve kararlı çapraz oksijen atomlarının etrafında hareket eden hidrojen atomlarından oluşuyor. Normal şartlar altında sıvı haldeki suda iki hidrojen atomu ortadaki tek oksijen atomuna V şeklinde bağlı halde bulunuyor ve donduğunda genişleyerek sıvı halden katı hale geçiyor.
İYONİK BUZ KANITLANDI
Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı ve California Berkeley Üniveristesi’ndeki Dünya ve Gezegen Bilimleri Departmanı’nın yaptığı araştırma da tıpkı Uranüs ya da Neptün’de olduğu gibi, daha ekstrem koşullarda, aşırı basınç ve ısının bu atomlar arasındaki bağı erittiğini ortaya koydu.
Araştırma ekibi, 10 ila 20 nanosaniye süren deneyde, iki elmasın arasına yerleştirdikleri buz parçasına, ısı ve basıncı artırmak için lazer ışınına maruz bırakarak, ısısını yaklaşık 5 bin dereceye kadar yükseltip atmosferik basıncın iki katı kadar basınç uygulayarak süper iyonik buzun varlığına dair kanıtlar buldu. Bu durum hidrojen iyonlarının geçişine izin veriyor ancak aşırı basınç atom yapısını yine de ayakta tutuyor. Bu da suyun aynı anda hem sıvı hem de katı halde olmasına olanak tanıyor.
Bilim insanlarına göre, araştırmanın bir sonraki adımı süper iyonik buzda bulunan oksijen kristallerinin yapısını belirlemek olacak. (Sputnik)
[TR724] 9.2.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)