Devesine, yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçlarını yükleyip çölde yolculuğa çıkan bir adam, çölün ortasında bir gencin “Su!.. Su!.. Su!..” diye inlediğini görünce, devesinden inmiş ve kendi suyundan ona su vermiş. Genç suyu içtikten sonra adamı itip kakmaya başlamış. Sonra da deveye atlayıp kaçmaya kalkışmış. Adam arkasından, “Sakın bu yaptığını başkalarına anlatma!..” diye bağırmış.
Bu söz gence tesir etmiş “Acaba bu sözle bana ne demek istedi?” diye düşünmeye başlamış. Sonra da devenin yularını çekip geri dönerek adamın yanına gelmiş, demiş ki: “Sen normalde, bana bağırıp çağıracağına, küfredip hakaretler yağdıracağına, ‘Sakın bunu başkalarına anlatma!’ dedin. Niye söyledin? Anlatırsam ne olur ki?” Adam da şöyle cevap vermiş: “Eğer anlatırsan, bir daha hiç kimse, çölde susuzluktan ölmekte olan kimselere su vermez. ‘Ya elimden her şeyimi alıp beni soyarsa ne yaparım’ der ve oradan geçip gider. Sen böylece hayırlara mâni olmuş ve bazılarının da ölmesine sebep olmuş olursun. İster istemez insanlar çekinirler. Bir de kötü misalin yayılması, pek çok hayırlar ve iyiliklerin yapılmasına engel teşkil eder.”
Gencin yüreğinde yine de iyilikten biraz kırıntı varmış ki, bu sözleri dinledikten sonra özür dileyip adamın devesini ve eşyalarını kendisine geri vermiş…
Ya koskoca bir Hizmet mensuplarına bir damla suyu yasaklayanlara ne demeli… El-cezâü min cinsi’l-amel (Âhirette veya dünyada verilecek karşılık, işlenilen amel cinsindendir.) prensibine göre her halde karşılığı hüyem hastalığıdır. Hani develer bu hastalığa tutulunca bir türlü suya doyup kanamaz, çatlayıncaya kadar su içmek isterlermiş. Ahirette yalancı zâlimlere verilecek bir ceza da “Şürbe’l-hîm” Yani yalancı zâlimler cehennemde zakkumu yiyecek kaynar suları da içecekler ama hiç susuzlukları gitmeyecek. (Vâkıa Suresi, 56/51-55) âyetler)
Taberanî ve Beyhakî’de bulunan bir hadis-i şerife göre “Bir güzel söz, bir köle azat etmek gibi büyük bir sadaka yerine geçer.”
Anlatılan olayda olduğu gibi, samimî, ihlaslı bir söz, bir insanı hürriyete kavuşturma gibi büyük sadaka olabilir. Bilhassa o insanı, nefsinin ve şeytanın esaretinden kurtaracaksa…
Onun için Üstad Hazretleri ihlasın dokuz özelliğini saydıktan sonra ihlasta daha çok nurların ve kuvvetlerin de bulunduğunu ifade ediyor:
“Bu dünyada, bilhassa uhrevî hizmetlerde (İhlas);
1-EN MÜHİM BİR ESAS: Biz bir ev yapacak bile olsak, sağlam bir temel ararız. Çünkü, kaypak bir yerde, bataklık alanda veya heyelanlı bölgelerde yapılacak binalar devamlı tehlikelerle karşı karşıyadır. İhlassız söz ve davranışlar, ekseriya desteksiz atmalar gibidir hep isabetsiz olurlar. Onun için sözlerimiz ihlas esaslı ve temelli olmalıdırlar.
2-EN BÜYÜK BİR KUVVET: Bir şey ortaya koymada ve hedefe varmada en büyük bir kuvvet ihlastır. İşin içinde ihlas varsa, başka bir güce artık ihtiyaç yoktur.
İsmini vermeyeyim, birisi anlattı: “Liderimizin iç yüzünü gördükten sonra dünyam yıkılmış ayrılmıştım. Adam namaz kılmıyormuş, biz onu teheccütlerini kaçırmayan bir mübarek biliyorduk. Bizi kandırmışlardı. Hem Atatürk düşmanlığı yapıyorlar hem de Yavuz Ağabey gibileri bu yüzden hapse atıyorlardı. Bir daha böyle şeylere bulaşmayacaktım. Ama küçük kardeşim hizmeti tanımıştı. Beni de o işin içine sokmak istiyordu. Onu da çok seviyordum. Kırmak istemiyor, hem de vazgeçirmeye çalışıyordum. Kendimden misal vererek koparmaya gayret ediyordum ama o da daha fazla bir gayretle beni elde etmek için uğraşıyordu. Ama hiç oralı olmadım. Artık öğretmenliğe döndüm ve öğretmen evine devam ediyorum. Cemaat namazlarını bıraktım. Arkadan tek başıma kılmaları bile unutmaya başladım. Sigara belası da ufak ufak ârız oluyordu. O günlerde cemaatten bir öğretmen peşime takıldı. Gayet nezih ifadelerle beni Hizmete davet ediyordu. Ben çok sevdiğim kardeşini dinlememiştim, onu mu dinleyecektim… Ama o ısrarlıydı. Başkası olsa kovardım. Ama o bir başkaydı… Anlayacağınız ihlas yüklüydü. Yağmurlu bir gün baktım öğretmen evinin kapısında beni bekliyordu… O da benim gibi bir öğretmendi. Ama içeri girmiyordu. Çünkü içeride okey oynanıyordu. O kuvvetli ihlasa mağlup oldum ve peşine düştüm.” Cenab-ı Hak inşaallah yine devam ettirir…
3-EN MAKBUL BİR ŞEFAATÇİ: Bir işin bitirilmesi için, bir sıkıntıdan kurtulmak için ve mühim bir meselenin gerçekleşmesi için bir iltimasçı, bir şefaatçi mi arıyorsun, ihlasa sarıl, ihlaslı ol yeter.
4-EN METİN BİR NOKTA-İ İSTİNAD: Dayanma noktası çok mühimdir. En ağır yükleri kaldırmak için kaldıraçlar kullanılır. Kaldıraçta en önemli husus dayanma noktasıdır. Meşhur Arşimed, “Bana bir dayanma noktası gösterin, dünyayı yerinden oynatayım” diyor. İhlas işte öyle bir dayanma noktasıdır. Bir grup ihlaslı, dünyayı yerinden oynatır.
5- EN KISA BİR TARİK-İ HAKİKAT: Kestirmeden götüren bir hakikat yolu mu arıyorsunuz, ihlaslı olunuz yeter; o sizi kısa yoldan HAKKA ulaştırır…
6- EN MAKBUL BİR DUA-İ MÂNEVÎ: “Bana bir manevî dua öğretin, o en makbul olsun” mu diyorsunuz. İhlasın sırrını kendinizde yerleştirin yeter.
7-EN KERÂMETLİ BİR VESÎLE-İ MAKASID: Meram ve maksatlarınıza ulaşmak için en kerâmetli bir vesile mi arıyorsunuz, kendinizi ihlasla donatın yeter, ümit etmediğiniz şekilde kerâmetkârane onlara ulaşırsınız.
8-EN YÜKSEK BİR HASLET: İhlas eğer tabiatınızın bir yanı haline gelirse artık en yüksek bir huy ve mizacı kazanmışsınız demektir…
9-EN SÂFÎ BİR UBÛDİYET İHLASTIR: Bu hususta bir söze gerek yok sanırım.
İşte, İzmir gibi bir yerde prototip olarak başlayan ve dünyanın 170’ten fazla ülkesinde kısa zamanda hizmet veren eğitim gönüllüsü adanmış ruhların bütün acemilik ve amatörlüklerine rağmen vesile oldukları hizmetler işte bu ihlas nurlarının ve kuvvetlerinin bir neticesidir. Yoksa olacak gibi değil… “Yu’cibü’z-zürrâ…” Tohum atanları bile şaşırtan böyle hârika gelişmelerin altında Allah’ın inayetiyle bu ihlas var…
[Abdullah Aymaz] 12.6.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Bir yudum su [Abdullah Aymaz]
Uyanmanız için iktidar size daha ne yapsın? [Erhan Başyurt]
Seçimlerin ‘özgür, adil ve şeffaf’ olması halkın iradesinin sandığa yansıması ve demokrasi için ‘olmazsa olmaz’ şartlardır.
Türkiye, 24 Haziran’da tarihinin en kritik oylamalarından birini yaşayacak.
Ne var ki, Türkiye’de ciddi bir çoğunluk ‘özgürlük varmış’, ‘adil ve şeffaf bir seçim olacakmış’ davranıyor.
***
Seçimlerin özgür olması, her bireyin korku veya baskı olmadan oy kullanabilmesi veya aday olabilmesi demektir.
Adil olması, her partinin ve adayın eşit şartlarda yarışması, eşit propaganda fırsatı ve hakkına sahip olması demektir.
Şeffaf olması ise, gizli kullanılan oyların hile yapılması ihtimalini yok edecek şekilde açıktan sayımı demektir… Seçimde parti ve adayların kampanya gelir ve giderlerini kamuoyuna açmayı da içerir.
***
Yönetimdekilerin meşruiyetini, sandıktan çıkan oy oranları değil, demokratik bir seçimle iktidara gelip gelmedikleri belirler.
Bir lider, şayet bu 3 temel özellikten yoksun seçilmişse, yüzde 90 oy alsa bile itibarı sıfırdır.
Herkes bilir ki, halkın iradesini sandıkta çalarak, silah zoruyla iktidardadır.
O yüzden ‘diktatör’, ‘otokrat’, ‘tiran’ gibi ünvanlar ile anılır bu şekilde seçilenler.
Esed, Saddam, Kaddafi, Hitler, Stalin… hepsi seçimleri düzenli aralıklarla yenileyen liderlerdi.
Halkını ve dünyayı aldatmaya çalışan, gerçekte ülkenin yönetimini gasp eden tek adamlardı…
***
Peki 24 Haziran’da seçimler ‘özgür, adil ve şeffaf’ olacak mı?
Bu soruya hiç duraksamadan ‘evet’ diyebilen aklı başında tek bir kişi bulamazsanız.
‘’Türkiye’de seçimler özgür, adil ve şeffaf oluyor’’ denilse, kargalar bile güler…
***
Cumhurbaşkanı adaylarından birisi Selahattin Demirtaş henüz hiçbir cezası olmadığı halde aylardır hapiste tutuluyor. Seçmenle bulaşamıyor. Kampanya yürütemiyor…
Fikir versin diye belirtiyorum, 28 Şubat darbesi nedeniyle ceza alan generaller, hapis cezası aldıkları halde, yargıtay süreci tamamlanana kadar tutuklanmamalarına karar verildi.
***
Demirtaş, seçimde yarışan partilerden birisi HDP’nin eş genel başkanıydı tutuklandığında. İstifa etmek zorunda bırakıldı.
HDP’nin 10 vekili daha tutuklu. Sürekli, parti üyelerine operasyonlar yapılıyor.
100’e yakın HDP’li belediye başkanı tutuklu, yerlerine kayyım atandı…
***
Bir başka Cumhurbaşkanı adayı, daha doğrusu aday olmaya niyetlenen ve kendisine siyasi partilerden gelen teklife sıcak bakan Abdullah Gül, ‘muhtıra’ verilerek aday olmaktan vazgeçirildi.
Düşünün Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, yanında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın olduğu halde Gül’ün bulunduğu köşkün bahçesine askeri helikopter ile iniyor. Bir süre kalıp sonra ayrılıyor. Ardından Gül, aday olmaktan vazgeçtiğini açıklıyor…
Kalın’a göre, ‘dost’ ziyaretiymiş bu… Muhtıra vermemişlermiş… Aday olup olmayacağını öğrenmek istemişler…
İyi de, Genelkurmay Başkanı ne hakla askeri bir helikopteri ‘dost’ ziyareti için kullanır? Asker, siyaset üstüdür. Onu ne ilgilendirir aday olup olmayacağı? Adı geçen başka bir adayı daha askeri helikopterle ziyaret etmiş midir Orgeneral Akar? Akar’a bir adayı vazgeçirme görevini kim vermiştir? Kimden gelirse gelsin bu apaçık bir siyasi müdahaledir, muhtıradır…
***
İktidar, bir taraftan HDP’yi baraj altında bırakmak diğer taraftan da kendi partisinde oyları bölecek bir aday çıkmasını önlemek için, Demirtaş’ı tutuklamış, Erdoğan’ın ‘kardeşim’ diye hitap ettiği Gül’e de muhtıra verdirmiştir.
***
Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin ziyareti sonrası bir dekan görevden alınmıştır. Bürokrasi ve akademi çevresine gözdağı verilmiştir. Genelkurmay Başkanı ‘muhtıra’ verebilir ama bir dekan muhalefetin adayını nezaket ziyareti için kabul bile edemez?
Buna karşılık, ‘’asker siyasete bulaşmasın’’ söylemiyle iktidara gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi muhalefetin adayı Muharrem İnce’yi eleştirirken görevdeki komutanlara da alkışlatıyor…
Yine tarafsız kalması gereken Danıştay üyesi, iktidar tarafından atanan başörtülü bayan bir hakim çıkıp, açıktan Muharrem İnce ve CHP’ye hakaret ediyor…
İnce’nin ziyaret ettiği dekan alınıyor, ama iktidara alkış tutan ve muhalefete hakaret edenler ise baş tacı yapılıyor… Adil yarış bunun neresinde?
***
Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener’in lideri bulunduğu İYİ Parti’nin seçimlere girmesini önlemek için çok büyük çaba gösterildi. Üniversite imtihanlarının tarihi bile değiştirildi ama plan tutmadı.
Halen de Akşener’e yönelik ciddi ‘görmezden gelme’, ‘yok sayma’ çabası var iktidarın…
Akşener’in son olarak kampanya amaçlı gittiği Gaziantep’te yolu, ilkel bir şekilde iktidar partisinin belediye başkanı tarafından çöp kamyonlarıyla kesildi.
Yine İYİ Parti ve SP seçim stantlarına yapılan saldırılar ve HDP parti merkezlerine ‘sokak çeteleri’nin baskınları söz konusu…
***
İktidarı rahatsız edecek sloganlar veya eylemlerle protesto edenler tutuklanıyor.
Üniversiteleri savaş karşıtı açıklamaları nedeniyle ‘terörist’ denilerek hapse atılıyor.
Polis otobüslerinde herkesin gözü önünde genç muhaliflere işkence ediliyor.
Sosyal medyadan atılan mesajlara bile ‘hakaret’ ve benzeri bahanelerle sansür uygulanıyor, insanlar tutuklanıyor.
Özgürlük bunun neresinde?
***
Seçimlerin adil şartlarda geçmediğinin bir diğer göstergesi de, partilerin medyada yer bulabilme oranları.
Baskı ve el koymalarla medya yüzde 90 oranında ‘yandaş’ haline getirilince, iktidarın kontrolündeki TRT ile birlikte Erdoğan medyada tek başına tüm muhalefetin toplamından daha fazla görünüyor.
Bazı yandaş kanallar ve gazeteler ise, muhalefet haberine değil, muhalefeti karalama ve iftira haberlerine ‘muhalefet’ kontenjanından yer veriyorlar. Muhalefete cevap hakkı da tanımıyorlar.
***
İktidarın Hazine’den tüm muhalif partilerin toplamından fazla yardım almasının dışında, devletin imkanlarını seçim için kendi malıymış gibi kullanmasını da bu çarpıklıklara eklediğinizde, adil bir seçim yarışının mümkün olmayacağı büsbütün pekişiyor.
Seçime kadar benzinde ÖTV’nin sabitlenmesi, yaşlılık maaşı ve emekli maaşlarının artırılması, faizler artarken konut kredilerinin seçime kadar düşük faizle verilmesinin sağlanması…
Sadece emeklilere verilen iki ikramiyenin hazineye yükü, yıllık 25 milyar lira.
Devletin kasası, iktidarın seçim yatırımlarının aracı haline getirilmiş durumda.
Tüm bunların ekonomik maliyeti ekonomisi başağı giden Türkiye’nin belini bükecek cinsten…
***
Özgür değil, adil değil, peki seçimler şeffaf geçer mi?
Yani sandıkta hile yapılmasını engelleyecek bir mekanizma mevcut mu? Maalesef bu sorunun da cevabı; Hayır!
Oyları yüksek çıkan Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, iki bakanın seçim merkezine girmesinin ardından nasıl kaybettiğini, hile yapıldığını ispatladığı halde Melih Gökçek’in o koltuğa oturduğunu hatırlayın!
Referandumda, YSK’nın son anda oyunun kurulanı hukuksuzca değiştirip mühürsüz oyları kabul ederek, nasıl ‘evet’ çıkmasını sağladığını hatırlayın!
Delilleriyle ispat edilen bu seçim hilelerine ne YSK ne de Anayasa Mahkemesi müdahale etmedi.
İktidar için ‘’Atı alan Üsküdar’ı geçti…’’ seçim geceleri için artık bir slogan oldu.
24 Haziran gecesi de, sandıkta hile yapılmasını engelleyecek, ispatlandığı takdirde hileyi bozacak bir üst mekanizma bulunmuyor.
***
Türkiye, ileri demokrasiden uzaklaşıp ‘Tek Adam’ rejimine geçerken, halen uyanmayan ve ‘’Türkiye’de özgür, adil ve şeffaf seçim varmış gibi’’ davrananlara sormak istiyorum;
Uyanmanız için iktidar size daha ne yapsın?
[Erhan Başyurt] 12.6.2018 [TR724]
Türkiye, 24 Haziran’da tarihinin en kritik oylamalarından birini yaşayacak.
Ne var ki, Türkiye’de ciddi bir çoğunluk ‘özgürlük varmış’, ‘adil ve şeffaf bir seçim olacakmış’ davranıyor.
***
Seçimlerin özgür olması, her bireyin korku veya baskı olmadan oy kullanabilmesi veya aday olabilmesi demektir.
Adil olması, her partinin ve adayın eşit şartlarda yarışması, eşit propaganda fırsatı ve hakkına sahip olması demektir.
Şeffaf olması ise, gizli kullanılan oyların hile yapılması ihtimalini yok edecek şekilde açıktan sayımı demektir… Seçimde parti ve adayların kampanya gelir ve giderlerini kamuoyuna açmayı da içerir.
***
Yönetimdekilerin meşruiyetini, sandıktan çıkan oy oranları değil, demokratik bir seçimle iktidara gelip gelmedikleri belirler.
Bir lider, şayet bu 3 temel özellikten yoksun seçilmişse, yüzde 90 oy alsa bile itibarı sıfırdır.
Herkes bilir ki, halkın iradesini sandıkta çalarak, silah zoruyla iktidardadır.
O yüzden ‘diktatör’, ‘otokrat’, ‘tiran’ gibi ünvanlar ile anılır bu şekilde seçilenler.
Esed, Saddam, Kaddafi, Hitler, Stalin… hepsi seçimleri düzenli aralıklarla yenileyen liderlerdi.
Halkını ve dünyayı aldatmaya çalışan, gerçekte ülkenin yönetimini gasp eden tek adamlardı…
***
Peki 24 Haziran’da seçimler ‘özgür, adil ve şeffaf’ olacak mı?
Bu soruya hiç duraksamadan ‘evet’ diyebilen aklı başında tek bir kişi bulamazsanız.
‘’Türkiye’de seçimler özgür, adil ve şeffaf oluyor’’ denilse, kargalar bile güler…
***
Cumhurbaşkanı adaylarından birisi Selahattin Demirtaş henüz hiçbir cezası olmadığı halde aylardır hapiste tutuluyor. Seçmenle bulaşamıyor. Kampanya yürütemiyor…
Fikir versin diye belirtiyorum, 28 Şubat darbesi nedeniyle ceza alan generaller, hapis cezası aldıkları halde, yargıtay süreci tamamlanana kadar tutuklanmamalarına karar verildi.
***
Demirtaş, seçimde yarışan partilerden birisi HDP’nin eş genel başkanıydı tutuklandığında. İstifa etmek zorunda bırakıldı.
HDP’nin 10 vekili daha tutuklu. Sürekli, parti üyelerine operasyonlar yapılıyor.
100’e yakın HDP’li belediye başkanı tutuklu, yerlerine kayyım atandı…
***
Bir başka Cumhurbaşkanı adayı, daha doğrusu aday olmaya niyetlenen ve kendisine siyasi partilerden gelen teklife sıcak bakan Abdullah Gül, ‘muhtıra’ verilerek aday olmaktan vazgeçirildi.
Düşünün Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, yanında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın olduğu halde Gül’ün bulunduğu köşkün bahçesine askeri helikopter ile iniyor. Bir süre kalıp sonra ayrılıyor. Ardından Gül, aday olmaktan vazgeçtiğini açıklıyor…
Kalın’a göre, ‘dost’ ziyaretiymiş bu… Muhtıra vermemişlermiş… Aday olup olmayacağını öğrenmek istemişler…
İyi de, Genelkurmay Başkanı ne hakla askeri bir helikopteri ‘dost’ ziyareti için kullanır? Asker, siyaset üstüdür. Onu ne ilgilendirir aday olup olmayacağı? Adı geçen başka bir adayı daha askeri helikopterle ziyaret etmiş midir Orgeneral Akar? Akar’a bir adayı vazgeçirme görevini kim vermiştir? Kimden gelirse gelsin bu apaçık bir siyasi müdahaledir, muhtıradır…
***
İktidar, bir taraftan HDP’yi baraj altında bırakmak diğer taraftan da kendi partisinde oyları bölecek bir aday çıkmasını önlemek için, Demirtaş’ı tutuklamış, Erdoğan’ın ‘kardeşim’ diye hitap ettiği Gül’e de muhtıra verdirmiştir.
***
Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin ziyareti sonrası bir dekan görevden alınmıştır. Bürokrasi ve akademi çevresine gözdağı verilmiştir. Genelkurmay Başkanı ‘muhtıra’ verebilir ama bir dekan muhalefetin adayını nezaket ziyareti için kabul bile edemez?
Buna karşılık, ‘’asker siyasete bulaşmasın’’ söylemiyle iktidara gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi muhalefetin adayı Muharrem İnce’yi eleştirirken görevdeki komutanlara da alkışlatıyor…
Yine tarafsız kalması gereken Danıştay üyesi, iktidar tarafından atanan başörtülü bayan bir hakim çıkıp, açıktan Muharrem İnce ve CHP’ye hakaret ediyor…
İnce’nin ziyaret ettiği dekan alınıyor, ama iktidara alkış tutan ve muhalefete hakaret edenler ise baş tacı yapılıyor… Adil yarış bunun neresinde?
***
Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener’in lideri bulunduğu İYİ Parti’nin seçimlere girmesini önlemek için çok büyük çaba gösterildi. Üniversite imtihanlarının tarihi bile değiştirildi ama plan tutmadı.
Halen de Akşener’e yönelik ciddi ‘görmezden gelme’, ‘yok sayma’ çabası var iktidarın…
Akşener’in son olarak kampanya amaçlı gittiği Gaziantep’te yolu, ilkel bir şekilde iktidar partisinin belediye başkanı tarafından çöp kamyonlarıyla kesildi.
Yine İYİ Parti ve SP seçim stantlarına yapılan saldırılar ve HDP parti merkezlerine ‘sokak çeteleri’nin baskınları söz konusu…
***
İktidarı rahatsız edecek sloganlar veya eylemlerle protesto edenler tutuklanıyor.
Üniversiteleri savaş karşıtı açıklamaları nedeniyle ‘terörist’ denilerek hapse atılıyor.
Polis otobüslerinde herkesin gözü önünde genç muhaliflere işkence ediliyor.
Sosyal medyadan atılan mesajlara bile ‘hakaret’ ve benzeri bahanelerle sansür uygulanıyor, insanlar tutuklanıyor.
Özgürlük bunun neresinde?
***
Seçimlerin adil şartlarda geçmediğinin bir diğer göstergesi de, partilerin medyada yer bulabilme oranları.
Baskı ve el koymalarla medya yüzde 90 oranında ‘yandaş’ haline getirilince, iktidarın kontrolündeki TRT ile birlikte Erdoğan medyada tek başına tüm muhalefetin toplamından daha fazla görünüyor.
Bazı yandaş kanallar ve gazeteler ise, muhalefet haberine değil, muhalefeti karalama ve iftira haberlerine ‘muhalefet’ kontenjanından yer veriyorlar. Muhalefete cevap hakkı da tanımıyorlar.
***
İktidarın Hazine’den tüm muhalif partilerin toplamından fazla yardım almasının dışında, devletin imkanlarını seçim için kendi malıymış gibi kullanmasını da bu çarpıklıklara eklediğinizde, adil bir seçim yarışının mümkün olmayacağı büsbütün pekişiyor.
Seçime kadar benzinde ÖTV’nin sabitlenmesi, yaşlılık maaşı ve emekli maaşlarının artırılması, faizler artarken konut kredilerinin seçime kadar düşük faizle verilmesinin sağlanması…
Sadece emeklilere verilen iki ikramiyenin hazineye yükü, yıllık 25 milyar lira.
Devletin kasası, iktidarın seçim yatırımlarının aracı haline getirilmiş durumda.
Tüm bunların ekonomik maliyeti ekonomisi başağı giden Türkiye’nin belini bükecek cinsten…
***
Özgür değil, adil değil, peki seçimler şeffaf geçer mi?
Yani sandıkta hile yapılmasını engelleyecek bir mekanizma mevcut mu? Maalesef bu sorunun da cevabı; Hayır!
Oyları yüksek çıkan Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, iki bakanın seçim merkezine girmesinin ardından nasıl kaybettiğini, hile yapıldığını ispatladığı halde Melih Gökçek’in o koltuğa oturduğunu hatırlayın!
Referandumda, YSK’nın son anda oyunun kurulanı hukuksuzca değiştirip mühürsüz oyları kabul ederek, nasıl ‘evet’ çıkmasını sağladığını hatırlayın!
Delilleriyle ispat edilen bu seçim hilelerine ne YSK ne de Anayasa Mahkemesi müdahale etmedi.
İktidar için ‘’Atı alan Üsküdar’ı geçti…’’ seçim geceleri için artık bir slogan oldu.
24 Haziran gecesi de, sandıkta hile yapılmasını engelleyecek, ispatlandığı takdirde hileyi bozacak bir üst mekanizma bulunmuyor.
***
Türkiye, ileri demokrasiden uzaklaşıp ‘Tek Adam’ rejimine geçerken, halen uyanmayan ve ‘’Türkiye’de özgür, adil ve şeffaf seçim varmış gibi’’ davrananlara sormak istiyorum;
Uyanmanız için iktidar size daha ne yapsın?
[Erhan Başyurt] 12.6.2018 [TR724]
Suçsuz suçlular [Ahmet Dönmez]
Bir yandan af tartışmaları, diğer yandan bir şüpheli ölüm haberi daha düşüyor ekranlarımıza…
Affın kimleri kapsayıp kimleri dışarıda bırakacağı merak ediledursun, genç ve başarılı bir doktor, kırgın ve alacaklı bir şekilde aramızdan ayrılıp gitti. İbrahim Halil Özyavuz isimli bu doktor, akıllı telefon uygulaması Bylock kullandığı iddiasıyla tutuklanıp cezaevine konmuştu. Silivri Cezaevinde işkence ile öldürüldü, ‘intihar’ süsü verildi.
Hemen ertesinde Yargıtay’ın, bu tür toplu haberleşme uygulamalarının tek başına suça delil gösterilemeyeceği kararı geldi.
Ama cezaevinde tertemiz, masum bir insan daha yitip gitmişti…
Tıpkı ülkedeki bu toplu cezalandırma vahşetinden kaçarken Meriç nehrinde boğulup giden anneler ve yavruları gibi…
Tıpkı cezaevinde hala adalet bekleyen onbinlerce masum gibi…
****
Suçsuz ‘suçlular’ onlar.
Bir cinnet devrinin çoğu isimsiz kurbanları…
Cesetlerinin üzerinde kimlik bulunamayan, parmağındaki yüzüğün içinde yazılı isimleriyle tanınan ‘Aslı ve Fahrettin’ler onlar…
Bir de son fotoğraflarında kalan gencecik mutlu yüzler…
Haklarında tek bir delil olmayan, tek bir somut suç isnadında bulunulamayan, bomboş iddianamelerle yargılanan onbinlerce kadın, erkek, yaşlı, çocuk onlar…
Ya okuduğu gazeteden, ya çocuğunu okuttuğu okuldan, ya parasını yatırdığı bankadan, ya bağış yaptığı yardım kuruluşundan, ya üye olduğu sendikadan, ya öğretmenlik yaptığı dershaneden, ya doğum yaptığı hastaneden, ya da cep telefonuna indirdiği haberleşme uygulamasından dolayı ‘silahlı terörist’ olma iddiasıyla yargılanıyorlar.
****
Okunan gazetenin Türkiye’nin en çok satan gazetesi olduğunu ve başta mevcut Cumhurbaşkanı olmak üzere AKP’nin bütün önde gelenlerinin bir zamanlar yıldönümü pastasını kesmek için yarıştığını hatırlatalım.
Okulların en başarılı okullar olduğunu, eski öğrencileri arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı AKP’li Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın da bulunduğunu, yüzlerce AKP’li siyasetçinin çocuklarını bu okullara gönderdiğini de hatırlatalım.
Sözü edilen yardım kuruluşu “Kimse Yok mu?”nun kampanyacıları arasında Erdoğan’ın bulunduğunu, bu derneğin Bakanlar Kurulu kararı ile kamuya yararlı vakıf statüsünde vergiden muaf tutulduğunu ve yüzlerce AKP’linin bu organizasyona gönüllü katıldığını da hatırlatalım.
Bahsi geçen sendikaların tamamen legal sendikalar olduğunu, AKP hükümetinin izinleri ile açıldığını da hatırlatalım.
Yine adı geçen bankanın da bizzat bugünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dönemin başbakanı Tansu Çiller ve bazı önde gelen AKP’lilerce açıldığını da not edelim.
Kastedilen telefon uygulaması Bylock’u indirenler arasında onlarca AKP’li bakan ve milletvekilinin de adının geçtiğini ekleyelim.
Listeyi çok daha uzatmak mümkün…
Ama yaşanan akıl tutulmasının boyutunu göstermek için sadece bir küçük örnek verelim: Tutuklu gazetecilerden Cumali Çaygeç’e yöneltilen suçlamalardan biri, Ankara’daki Bank Asya Termal Otel’de bir kaç gün konaklamış olmak. İktidar partisi AKP, tam 11 yıl boyunca yılda 2 defa bu otelde bütün bakanlar, milletvekilleri ve teşkilatlarını toplayarak istişare kampı yapmıştı. Ta ki 2013’teki yolsuzluk soruşturmaları sonrası cadı avı sürecini başlatıncaya dek… Ama bugün onlar suçlayan; Cumali Çaygeç ise ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanan taraf.
****
Bu kolektif suç üretimi ve kolektif cezalandırma, insanlığın yeni tanıştığı bir ilkellik değil. Daha önceki bütün diktatörlüklerde gördük, şahit olduk.
Onlar da cezaevlerini ve mezarları ‘suçsuz suçlularla (criminals without a crime)’ doldurmuşlardı.
Kavram, asıl olarak Sovyet Rusyası’nda karşımıza çıkıyor. Bolşevik jargonunda ‘nesnel düşmanlar (objective enemies)’ diye bir şey vardı. Herhangi bir suçu olmasına gerek olmayan; bizatihi varlıklarından dolayı ‘suçlu’ sayılan sözde düşmanlar…
Hannah Arendt’in Totalitarianism kitabında alıntıladığı bir yakarışı hatırlatacağım: “Herhangi bir suçu olmayan bir suçlu olmak istemiyorum! (I do not want to be a criminal without a crime)”
Büyük Tasfiye’nin 1936 yılına ait bu cümlenin sahibi, rejim tarafından ‘sınıfa yabancı bir unsur (class-alien element)’ ilan edilmiş isimsiz bir mağdur. Ama bir dönemin, bir rejimin iş yapma tarzını (modus operandi) dökmüş dudaklarından…
****
Stalin’in gizli polis şefi Lavrenty Beria’nın meşhur sözü “Bana adamı getir, sana suçunu bulayım (Show me the man and I’ll find you the crime)”, bu dönemin serlevhasıdır. Beria’nın yöntemi, önce hedefteki adamı almak sonra da boşlukları doldurmak ve suç üretmekti.
Bu dönemin önemli figürlerinden bir başka gizli polis şefi Martin İvanovich Latsis de “Sovyet makamlarına karşı şüpheli haraketleri olan veya aleyhte konuşan kişiler için kanıt aramayın. Sormanız gereken ilk soru hangi sınıfa ve hangi sosyal gruba ait olduğunu, eğitimini, mesleğini sormaktır. Bu sorular, onun kaderini belirleyecektir” demişti.
Tıpkı Saddam Hüseyin’in “Bir haini, kendisinden önce tanırım (I know a traitor before he knows himself)” demesi gibi…
****
Böyle dönemlerde gerçek ‘suç’ ve ‘suçlu’ yoktur; hedef şahıs ve gruplar vardır. Fabrikasyon kanıtlar vardır. Bu bir büyük tasfiye dönemidir.
Stalin, böyle bir süreci başlattığında şöyle sesleniyordu: “SSCB halklarınının ve devlet düşmanlarının her türünün kökünü yok edeceğiz. Onların ailesi ve soyunu da kurutacağız!”
Böylece akrabalık ve aile bağları bile bir kişinin ‘karşı devrimci’ olarak yaftalanmasına yetti. Eşler, eski eşler, çocuklar, kardeşler, ebeyvnler ‘devlet düşmanı’, ‘karşı devrimci’, ‘hain’ olarak cezalandırılabiliyordu. Hatta aynı etnik kökenden olmak, aynı gruba dahil olmak, komşu olmak bile yer yer suçlanmak için yeter sebep olarak görülüyordu.
****
Tıpkı bugünün Türkiyesi gibi…
Hakkında yakalama kararı çıkarılanlarla ilgili suç delili olmadığı gibi bir de eşleri, kardeşleri, çocukları, akrabaları tutuklanıyor.
Böyle bir süreç, bir ihbar seli olmaksızın olmaz. Bir manyetizma ile beraber
diktatörün ‘halkıyla’ bütünleştiği, kimin gerçek ‘Stalin’ olduğunun karıştığı bir karşılıklı beslenme dönemidir bu.
Suç veya suçlu yok; sadece listede adı olanlar veya olmayanlar vardır.
Önceden fişlenen ve adı tutuklanacaklar arasında olanlar ve olmayanlar vardır…
Gerisi suç uydurmaya kalmıştır.
Hiç bir şey bulunamadı mı; Prof. Dr. Sedat Laçiner’in davasında olduğu gibi “Sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek Bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine” denilebilir. Yani kendisi telefonuna Bylock indirmemiş olsa bile geride kalan 6 yıl içinde Bylock kullanan biri ile telefonda konuşmuş olması bile ‘suç’ olabiliyor. Bu mantıkla yargılanan onlarca gazeteci, yüzlerce memur, işadamı, öğretmen, öğrenci, ev hanımı, binlerce mağdur var.
****
Aynı eylemi başkaları da yapmış olsa bile sonuç değişmiyor. Onların adı tasfiye listesinde yoksa, yani Martin Latsis’in dediği gibi ‘ait olduğu sosyal grup’ farklı ise mesele yok. Kaderinizi, aidiyetiniz belirliyor Türkiye’de.
Mesela bunu, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin daha ilk saatlerinde gördük. Binlerce yargı mensubu açığa alınırken sabah güneş doğmadan gözaltı furyası başlatıldı. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, bunu, “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” sözleri ile teyid etmişti.
Diğer bir çok alanda aynı uygulama çıktı karşımıza.
Yukarıda sözünü ettiğimiz eski Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Rektörü ve köşe yazarı Sedat Laçiner’in, tutuklu bulunduğu cezaevinden ünlü gazeteci Hasan Cemal’e gönderdiği mektup güzel bir örnek. Darbe girişiminden 5 gün sonra ‘Anayasayı ihlal’ ve ‘darbe yapmak’ iddiasıyla gözaltına alınan Laçiner, mektubunda şunları kaydediyor: “Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile…”
Tutuklandıktan 8 ay sonra iddianamesi yazılan Laçiner, şöyle devam ediyor: “En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında ‘eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır’ denmesiydi. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?! Aylarca delil araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum ‘delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle’ denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.”
Tutuklu gazetecilerden Mustafa Ünal da bir savunmasında, “Bir Rus atasözü şöyle der: ‘Bir ayı yavrusunu yemek istediği zaman onu çamura bular…’ Üstümüzü başımızı çamur içinde görenler olabilir. Ama bu sadece sürekli ve yüksek sesle tekrarlanan propagandanın eseridir.” demişti. Önce üzerine çamur bulanan, sonra da bizzat anaları, yani devletleri tarafından yenilen günahsız insanlar onlar.
****
Türkiye’de 2013’ten sonra başlatılan ve 15 Temmuz kontrollü darbesinden sonra hızlanan cadı avında 20 bine yakın kadın olmak üzere toplamda 80 bin insan tutuklandı. 120 bin civarında insan gözaltına alındı. Halen bunların 40 bini cezaevlerinde. 150 binden fazla memur ihraç edildi.
5 bine yakın yargı mensubu tasfiye edildi. Hükümlülerle birlikte 242 gazeteci cezaevlerinde. Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi Türkiye. Yüzlerce özel kuruluş ve şirkete hükümet tarafından el kondu. Binlerce özel eğitim kurumu kapatıldı.
Neden diye sorsanız, Türkiye’deki çoğu insan “Çünkü onlar hain” diyecektir. Gerekçe olarak 15 Temmuz darbe girişimini gösterecektir. Halbuki 15 Temmuz’dan 2 sene önce başlayan bir cadı avı sürecidir bu. Ayrıca bugün AKP dışındaki bütün muhalefet partileri 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan’ın kontrolünde sahnelendiğini kabul ediyor. Darbeyle ilgili cevaplanmayı bekleyen yüzlerce soru, aydınlatılmayı bekleyen bir yığın karanlık nokta var. Erdoğan ve kurmayları ısrarla bu soruları cevaplamıyor.
Ama ‘suçsuz suçlular’ yine de amansızca cezalandırılmaya devam ediyor.
Çünkü zaten amaç buydu.
Not: Bu yazı 8 Haziran’da Politurco’da “The nameless victims of an insane era” başlığıyla da yayımlandı.
[Ahmet Dönmez] 12.6.2018 [TR724]
Affın kimleri kapsayıp kimleri dışarıda bırakacağı merak ediledursun, genç ve başarılı bir doktor, kırgın ve alacaklı bir şekilde aramızdan ayrılıp gitti. İbrahim Halil Özyavuz isimli bu doktor, akıllı telefon uygulaması Bylock kullandığı iddiasıyla tutuklanıp cezaevine konmuştu. Silivri Cezaevinde işkence ile öldürüldü, ‘intihar’ süsü verildi.
Hemen ertesinde Yargıtay’ın, bu tür toplu haberleşme uygulamalarının tek başına suça delil gösterilemeyeceği kararı geldi.
Ama cezaevinde tertemiz, masum bir insan daha yitip gitmişti…
Tıpkı ülkedeki bu toplu cezalandırma vahşetinden kaçarken Meriç nehrinde boğulup giden anneler ve yavruları gibi…
Tıpkı cezaevinde hala adalet bekleyen onbinlerce masum gibi…
****
Suçsuz ‘suçlular’ onlar.
Bir cinnet devrinin çoğu isimsiz kurbanları…
Cesetlerinin üzerinde kimlik bulunamayan, parmağındaki yüzüğün içinde yazılı isimleriyle tanınan ‘Aslı ve Fahrettin’ler onlar…
Bir de son fotoğraflarında kalan gencecik mutlu yüzler…
Haklarında tek bir delil olmayan, tek bir somut suç isnadında bulunulamayan, bomboş iddianamelerle yargılanan onbinlerce kadın, erkek, yaşlı, çocuk onlar…
Ya okuduğu gazeteden, ya çocuğunu okuttuğu okuldan, ya parasını yatırdığı bankadan, ya bağış yaptığı yardım kuruluşundan, ya üye olduğu sendikadan, ya öğretmenlik yaptığı dershaneden, ya doğum yaptığı hastaneden, ya da cep telefonuna indirdiği haberleşme uygulamasından dolayı ‘silahlı terörist’ olma iddiasıyla yargılanıyorlar.
****
Okunan gazetenin Türkiye’nin en çok satan gazetesi olduğunu ve başta mevcut Cumhurbaşkanı olmak üzere AKP’nin bütün önde gelenlerinin bir zamanlar yıldönümü pastasını kesmek için yarıştığını hatırlatalım.
Okulların en başarılı okullar olduğunu, eski öğrencileri arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı AKP’li Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın da bulunduğunu, yüzlerce AKP’li siyasetçinin çocuklarını bu okullara gönderdiğini de hatırlatalım.
Sözü edilen yardım kuruluşu “Kimse Yok mu?”nun kampanyacıları arasında Erdoğan’ın bulunduğunu, bu derneğin Bakanlar Kurulu kararı ile kamuya yararlı vakıf statüsünde vergiden muaf tutulduğunu ve yüzlerce AKP’linin bu organizasyona gönüllü katıldığını da hatırlatalım.
Bahsi geçen sendikaların tamamen legal sendikalar olduğunu, AKP hükümetinin izinleri ile açıldığını da hatırlatalım.
Yine adı geçen bankanın da bizzat bugünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dönemin başbakanı Tansu Çiller ve bazı önde gelen AKP’lilerce açıldığını da not edelim.
Kastedilen telefon uygulaması Bylock’u indirenler arasında onlarca AKP’li bakan ve milletvekilinin de adının geçtiğini ekleyelim.
Listeyi çok daha uzatmak mümkün…
Ama yaşanan akıl tutulmasının boyutunu göstermek için sadece bir küçük örnek verelim: Tutuklu gazetecilerden Cumali Çaygeç’e yöneltilen suçlamalardan biri, Ankara’daki Bank Asya Termal Otel’de bir kaç gün konaklamış olmak. İktidar partisi AKP, tam 11 yıl boyunca yılda 2 defa bu otelde bütün bakanlar, milletvekilleri ve teşkilatlarını toplayarak istişare kampı yapmıştı. Ta ki 2013’teki yolsuzluk soruşturmaları sonrası cadı avı sürecini başlatıncaya dek… Ama bugün onlar suçlayan; Cumali Çaygeç ise ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanan taraf.
****
Bu kolektif suç üretimi ve kolektif cezalandırma, insanlığın yeni tanıştığı bir ilkellik değil. Daha önceki bütün diktatörlüklerde gördük, şahit olduk.
Onlar da cezaevlerini ve mezarları ‘suçsuz suçlularla (criminals without a crime)’ doldurmuşlardı.
Kavram, asıl olarak Sovyet Rusyası’nda karşımıza çıkıyor. Bolşevik jargonunda ‘nesnel düşmanlar (objective enemies)’ diye bir şey vardı. Herhangi bir suçu olmasına gerek olmayan; bizatihi varlıklarından dolayı ‘suçlu’ sayılan sözde düşmanlar…
Hannah Arendt’in Totalitarianism kitabında alıntıladığı bir yakarışı hatırlatacağım: “Herhangi bir suçu olmayan bir suçlu olmak istemiyorum! (I do not want to be a criminal without a crime)”
Büyük Tasfiye’nin 1936 yılına ait bu cümlenin sahibi, rejim tarafından ‘sınıfa yabancı bir unsur (class-alien element)’ ilan edilmiş isimsiz bir mağdur. Ama bir dönemin, bir rejimin iş yapma tarzını (modus operandi) dökmüş dudaklarından…
****
Stalin’in gizli polis şefi Lavrenty Beria’nın meşhur sözü “Bana adamı getir, sana suçunu bulayım (Show me the man and I’ll find you the crime)”, bu dönemin serlevhasıdır. Beria’nın yöntemi, önce hedefteki adamı almak sonra da boşlukları doldurmak ve suç üretmekti.
Bu dönemin önemli figürlerinden bir başka gizli polis şefi Martin İvanovich Latsis de “Sovyet makamlarına karşı şüpheli haraketleri olan veya aleyhte konuşan kişiler için kanıt aramayın. Sormanız gereken ilk soru hangi sınıfa ve hangi sosyal gruba ait olduğunu, eğitimini, mesleğini sormaktır. Bu sorular, onun kaderini belirleyecektir” demişti.
Tıpkı Saddam Hüseyin’in “Bir haini, kendisinden önce tanırım (I know a traitor before he knows himself)” demesi gibi…
****
Böyle dönemlerde gerçek ‘suç’ ve ‘suçlu’ yoktur; hedef şahıs ve gruplar vardır. Fabrikasyon kanıtlar vardır. Bu bir büyük tasfiye dönemidir.
Stalin, böyle bir süreci başlattığında şöyle sesleniyordu: “SSCB halklarınının ve devlet düşmanlarının her türünün kökünü yok edeceğiz. Onların ailesi ve soyunu da kurutacağız!”
Böylece akrabalık ve aile bağları bile bir kişinin ‘karşı devrimci’ olarak yaftalanmasına yetti. Eşler, eski eşler, çocuklar, kardeşler, ebeyvnler ‘devlet düşmanı’, ‘karşı devrimci’, ‘hain’ olarak cezalandırılabiliyordu. Hatta aynı etnik kökenden olmak, aynı gruba dahil olmak, komşu olmak bile yer yer suçlanmak için yeter sebep olarak görülüyordu.
****
Tıpkı bugünün Türkiyesi gibi…
Hakkında yakalama kararı çıkarılanlarla ilgili suç delili olmadığı gibi bir de eşleri, kardeşleri, çocukları, akrabaları tutuklanıyor.
Böyle bir süreç, bir ihbar seli olmaksızın olmaz. Bir manyetizma ile beraber
diktatörün ‘halkıyla’ bütünleştiği, kimin gerçek ‘Stalin’ olduğunun karıştığı bir karşılıklı beslenme dönemidir bu.
Suç veya suçlu yok; sadece listede adı olanlar veya olmayanlar vardır.
Önceden fişlenen ve adı tutuklanacaklar arasında olanlar ve olmayanlar vardır…
Gerisi suç uydurmaya kalmıştır.
Hiç bir şey bulunamadı mı; Prof. Dr. Sedat Laçiner’in davasında olduğu gibi “Sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek Bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine” denilebilir. Yani kendisi telefonuna Bylock indirmemiş olsa bile geride kalan 6 yıl içinde Bylock kullanan biri ile telefonda konuşmuş olması bile ‘suç’ olabiliyor. Bu mantıkla yargılanan onlarca gazeteci, yüzlerce memur, işadamı, öğretmen, öğrenci, ev hanımı, binlerce mağdur var.
****
Aynı eylemi başkaları da yapmış olsa bile sonuç değişmiyor. Onların adı tasfiye listesinde yoksa, yani Martin Latsis’in dediği gibi ‘ait olduğu sosyal grup’ farklı ise mesele yok. Kaderinizi, aidiyetiniz belirliyor Türkiye’de.
Mesela bunu, 15 Temmuz askeri darbe girişiminin daha ilk saatlerinde gördük. Binlerce yargı mensubu açığa alınırken sabah güneş doğmadan gözaltı furyası başlatıldı. Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, bunu, “15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 yargı mensubunun görevine son verdik” sözleri ile teyid etmişti.
Diğer bir çok alanda aynı uygulama çıktı karşımıza.
Yukarıda sözünü ettiğimiz eski Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Rektörü ve köşe yazarı Sedat Laçiner’in, tutuklu bulunduğu cezaevinden ünlü gazeteci Hasan Cemal’e gönderdiği mektup güzel bir örnek. Darbe girişiminden 5 gün sonra ‘Anayasayı ihlal’ ve ‘darbe yapmak’ iddiasıyla gözaltına alınan Laçiner, mektubunda şunları kaydediyor: “Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile…”
Tutuklandıktan 8 ay sonra iddianamesi yazılan Laçiner, şöyle devam ediyor: “En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında ‘eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır’ denmesiydi. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?! Aylarca delil araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum ‘delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle’ denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.”
Tutuklu gazetecilerden Mustafa Ünal da bir savunmasında, “Bir Rus atasözü şöyle der: ‘Bir ayı yavrusunu yemek istediği zaman onu çamura bular…’ Üstümüzü başımızı çamur içinde görenler olabilir. Ama bu sadece sürekli ve yüksek sesle tekrarlanan propagandanın eseridir.” demişti. Önce üzerine çamur bulanan, sonra da bizzat anaları, yani devletleri tarafından yenilen günahsız insanlar onlar.
****
Türkiye’de 2013’ten sonra başlatılan ve 15 Temmuz kontrollü darbesinden sonra hızlanan cadı avında 20 bine yakın kadın olmak üzere toplamda 80 bin insan tutuklandı. 120 bin civarında insan gözaltına alındı. Halen bunların 40 bini cezaevlerinde. 150 binden fazla memur ihraç edildi.
5 bine yakın yargı mensubu tasfiye edildi. Hükümlülerle birlikte 242 gazeteci cezaevlerinde. Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi Türkiye. Yüzlerce özel kuruluş ve şirkete hükümet tarafından el kondu. Binlerce özel eğitim kurumu kapatıldı.
Neden diye sorsanız, Türkiye’deki çoğu insan “Çünkü onlar hain” diyecektir. Gerekçe olarak 15 Temmuz darbe girişimini gösterecektir. Halbuki 15 Temmuz’dan 2 sene önce başlayan bir cadı avı sürecidir bu. Ayrıca bugün AKP dışındaki bütün muhalefet partileri 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan’ın kontrolünde sahnelendiğini kabul ediyor. Darbeyle ilgili cevaplanmayı bekleyen yüzlerce soru, aydınlatılmayı bekleyen bir yığın karanlık nokta var. Erdoğan ve kurmayları ısrarla bu soruları cevaplamıyor.
Ama ‘suçsuz suçlular’ yine de amansızca cezalandırılmaya devam ediyor.
Çünkü zaten amaç buydu.
Not: Bu yazı 8 Haziran’da Politurco’da “The nameless victims of an insane era” başlığıyla da yayımlandı.
[Ahmet Dönmez] 12.6.2018 [TR724]
Türkiye 2018: Bir Uzay Destanı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Beştepe’de sahur programında öğrencileri misafir ediyordu. “Biz de artık hamdolsun kendi şu anda uzay araçlarımızı gönderdik ve bazı ülkeler bize üye olmaya başladı. Ki bize üye olmak suretiyle oralardan tabi ki ilk üye olanlar daha ucuz bedellerle bizim bu imkânımızdan istifade eder hale geldiler.” O arada sahurdaki öğrenciler arasında bulunan bazı arkadaşlar vazifeleri gereği tempo tutmaya başladılar: “Re-is bi-zi u-za-ya gö-tür! Re-is bi-zi u-za-ya gö-tür!”.
Öğrenciler birbirine baktılar. Sonra tek tük onlar da mırıldanmaya, tempoya katılmaya başladılar. Bazıları utanıyor, ama anlaşılmasın diye TRT kanallarındaki programlarda stüdyoda şarkı söylermiş gibi yapan assolist edasıyla play-back yaparak dudaklarını kıtırdatıyordu. “Uzaya gönderdik mi?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonradan sorunun retorik bir soru olduğunu anladım. Reis sorunun yanıtını yine kendi verecekti yani! “Uzaya belki biz de astronot vesaire gönderme noktasına geleceğiz. Bunların üzerine Türkiye şu anda çalışmaya başladı!”. O anda mı başlanmıştı acaba cidden çalışmalar? Yani reis adeta o anda başlandı diyor, sonra Gebze İleri teknoloji Enstitüsü’nden ve Sütçü İmam Üniversitesi’nden ilahiyat doktoralı “ilim adamları” yoğun çalışmalara başlıyorlardı belki de. Sonra İTÜ’de ve Yalova’da kendi modellerini geliştiren bazı hocalar, hummalı bir biçimde öğrencilerine anlattıkları sanayileşmiş Türkiye vizyonlarındaki feza ve kâinatla alakalı projelerine ivme katıyorlar – hepsi sağ olsun reisin on an ağzından çıkan çağ ötesi ve çığır açıcı o konuşmayı müteakip! İnanılması güç, ama gerçek! O ana şahit oluyoruz!
Kastamonu’da bir programda yine reis “El âlem uzaya çıkıyor, bizimkiler ülkeyi tek adama bırakıyor diyor. Yahu el âlem uzaya çıkarken siz Türkiye’de darbe peşindeydiniz!” diyerek, uzay çalışmalarının anlam ve önemine dikkat çekmişti, değil mi? 2015’te TUSAŞ Uzay Sistemleri Entegrasyon Test Merkezi Akıncılar Üssü’nde açılırken de reis feza ve kâinatla ilgili önemli tespitlerde bulunmuş, şunları paylaşmıştı: “Bu uzay var ya, yani bildiğin Mr. Spock ve Kaptan Kirk, hani Atılgan falan. Bak, işte uzayı ele geçirme noktasında Batı nasıl algım operasyonu yaptı! Yıllarca ülkemizin uzay çalışmalarını engellemek için gençliğin beynini yıkadılar! Bizden önce zaten üniversitesi yoktu bu memleketin! Çünkü başörtülü kızlarımızı üniversiteye almamak için üniversiteleri tümüyle kapatmışlardı!” demiş, salondaki üst rütbeliler ve alt rütbelilerle orada bulunan hazirun kendilerini dakikalarca ayakta alkışlamıştı! Sonra ne oldu? Gezi olayları patlak verdi. Reis o vakit de önemli tespitlerde bulunmuş, şöyle demişti: “Bakın son 15 senedir Türkiye nasıl kalkınıyor? Bunların herkes uzaya giderken yaptıkları şey, Gezi Parkı’nda oynamaktı!..”
Önemli mesele, uzay! Feza!
Amerika’nın Sesi, dehşet içinde bu tür çalışmalarla Türkiye’nin dünya beşten büyüktür, Türkiye herkesten büyüktür stratejisinden çekindiklerini bir haberle duyurmamış ve reisin şu sözlerini manşetlere taşımamış mıydı? “Antarktika’da kuruluş hazırlığını başlattığımız Türk bilim üssünü önümüzdeki yıl hizmete açıyoruz. Türkiye’nin otomobil projesini hızla hayata geçireceğiz. Gemi filomuzu hızla büyüteceğiz. Uzay ajansını 2018’de kuracağız. Stratejik sınıf taarruzi insansız hava araçlarını üreteceğiz. Bilgisayar işlemci çip tasarım merkezi kuracağız!”. Yaşasın! İşte budur! O arada hatlar karıştı, bu gemi filosu meselesini Bilal’le konuşurken söyleyecekti falan diyen fitneci teröristlere bakmayın siz! Önemli mesele, uzay! Feza!
İlk fezainin adı da bence Sezai olmalı
Türk astronotlarına ne diyelim tartışması yapmanın zamanı gelmedi mi? Amerikalılar astronot, Ruslar kozmonot diyor. Çinliler taykonot. Türkler neden Fezai demesin? İlk fezainin adı da bence Sezai olmalı. Sezai Özfeza ya da Fezzal Gezegen falan gibi (Luke Skywalker tipi) bir isim soyadı seçilmeli! Yerli araba ve bilgisayar çip dizaynını da inşallah Antarktika’daki araştırma ekibi tez elden gerçekleştirir. Çocuklara bol sucuk ve kavurma yollayalım, orada bol-bol mangal yapsınlar. Hava soğuk, ona göre yanlarına kışlıklarını alsınlar! Sağ olsun, reisin öngörüleri ve önsezileriyle 21. asırda bilim-teknolojide çok gelişti memleket! TÜBİTAK’ta Tillo Evliyalarının Kerametleri projesi mesela bu uzay çalışmalarında önemli bir evre teşkil ettiydi, dün gibi hatırlarım daha! Kansere karşı dua projesini aşağılamaya çalıştılardı da, kanser olunca görürüm ben sizi dediydi bizim reis! Bilimin arkasında dik durarak! İş yerime sağ ayakla girince kazancım artıyor projesinin patentini almak isteyen Alman ve Fransız firmaların arasındaki rekabette Kızılay meydanında yaşanan gerginlik hala hafızalarda. Çiğnenmiş ekmeğin morluklara faydası projesi, geceleri tırnak kesimi girişimini sensorlarıyla algılayıp ufaktan elektroşok uygulayan proje gibi TÜBİTAK projeleri de bilim dünyasında ses getiren önemli bilimsel katkılardı. Hepsinin patenti var hamdolsun! Yerli para sayma makinesi de aradan bu listeye girmiş! Ayet okunan fasulye projesini gerçekleştiren bilim ekibinin Türk uzay üssü projesinin alt projesi olan Mars’ta tarım ekibine dahil edilmesine ne demeli? Zati bu ekibi bir Japon üniversitesi davet etmişti de, muhalefet “davet Japon üniversitesinin psikiyatri anabilim dalı şizofreni ve çoklu kişilik bozuklukları kürsüsünden geliyor” diye durumu mecliste tartışmak istemesi sıkıntı yaratmış, neyse İsmail Karaman beyefendinin yoğun girişimleriyle bu teşebbüs boşa çıkartılmıştı. Zaten aya otoban yapılacağına ilişkin sayın damat beyefendinin demeçleri de, zati böyle bir meclis provokasyonunun da hedef kitleyi etkilemeyeceğini net şekilde otaya koymuştu! Yani Han Solo’yu Konya merkezden birinci sıra adayı yaptık deseler, insanımız itimat etmiş bir defa azizim, tık demez!
Bakanın uzay bilimleri seviyesi
Papaz eriğini imam eriğine çevirme projesi, abdest koruyan EKG önlüğü projesi, salâvat projesi, renkli gözlerin nazar tetiklediğine dair proje, fotoselli cevşen projesi, tespih çeken robot el projesi, mescit finder app projesi, hapşırınca otomatikman çok yaşa diyen aygır projesi gibi on binlerce gayet insanlık hizmetinde olan projeler, vergi paralarımızla cömertçe finanse edilmeseydi eğer, bugün bu uzay bilimlerinde geldiğimiz noktada olabilir miydik? Zikirmatikli ev projesi, kötü söz söyletilen kavanoz projesi gibi Anadolu İmam Hatip Liseleri bilim yarışmalarında dereceye giren ya da mansiyon alan projeler, acaba sayın beyefendinin himayeleri olmasa, gerçekleştirilebilir miydi, sorarım size!
Beyefendinin riyaseti himayesinde Denizcilik ve Haberleşme bakanımız Ahmet Arslan da bu uzay meselesinde nokta atışı yaparak, dosta düşmana memleketin uzay bilimleri seviyesinde ulaştığı menzilleri gösterdi. Arslan bakan şöyle dedi: “Haberleşme de dahil, üreteceğimiz uyduların kendi roketlerimizle yörüngeye yerleştirilmesini hedefliyoruz. İnsanlı uzay uçuş programı da başlatılacak. Ay ve Mars programlarının başlatılması, dünya yörüngesine bir uzay teleskobunun yerleştirilmesi, milli navigasyon uydu sisteminin geliştirilmesi, hibrit ile elektrikli hava araçlarının geliştirilmesi de hedeflerimiz arasında. 2035’e kadar uzaya güneş panelleri yerleştirip buradan üretilecek elektrik enerjisini radyo frekans dalgalarıyla ülkemiz de dâhil dünyanın herhangi bir yerine ulaştırmayı planlıyoruz. Bu projelerin yanı sıra tüm halkımıza salavat metre dağıtımını standart hale getirmek de sanırım gerekebilir. Hatta “ya sabır-matik” de dağıtılabilir. Aynı Japon üniversitesinin ilgili anabilim dalı bakanımızı da ‘görüş almak’ için davet etmiş, danışmanları “gitmeyin” demişler. Keşke gitseydi dememek mümkün müdür?
Reis son olarak “Uzaya nasıl ulaşırız, bunun çalışmalarını yapıyoruz!” dedi. Sonra ekledi: “Bay Muharrem Kanal İstanbul’a karşı olduğunu söylüyor! Kafaya bak kafaya!” diyerek, uzay zaman ile kanal İstanbul arasındaki butik arsa ve cillop kamu arazisi türünden manipülatif yorumların da önünü kesti. Bilim, teknoloji, özellikle de feza konusu, bu nedenle aklı başında her vatandaşın üzerinde gayet ciddiyetle kafa yorması gereken konular arasında ilk sıralarda yer almalıdır kanaatindeyim. Göztepe ve Bostancı sanayide üretilen ilk Türk uzay mekiği ön üretim kaporta çalışması çerçevesinde kaynakçı Hamdi usta ile kaportacı Mehmet ustanın eğitim amaçlı NASA’ya gönderilmesi projesine “FETÖ’nün” engel olduğu, bu nedenle NASA’dan ret yanıtı alındığı, bunun karşısında bu iki değerli ustamızın Helsinki Üniversitesi’ne ERASMUS programı çerçevesinde gönderildiği, hepimizin malumu. Türkiye karşıtı lobilerin son dönemlerde dolar ve avro merkezli manipülasyon çalışmalarının nedenlerinin başta gelenleri arasında, ülkemizin bu feza ve TÜBİTAK projelerinin olduğu, istihbarat çalışmaları neticesinde öğrenilmiş bulunmakta.
Ay ve Mars’a koloni!
Bu projeler yanında Türkiye’nin üzerinde çalıştığı ağırlaştırılmış müebbet yiyen gazetecilerin gönderilmesiyle devreye sokulacak olan Deep-Space-F-Tipi Uzay Hapishanesi gibi işlevsel projelerinin de en kısa zamanda faaliyete sokulması, hedefler arasında. Ayrıca Mars projesinde uzay aracının lastiklerinin Lassa, bilgisayarının Vestel, Fezai iç giyimlerinin Eros, ekmek üstü çikolataların Sarelle, kolanın Kola Turka olması, salavatmatiklerin camlarının Paşabahçe, Antarktika’ya yollanacak sucukların Maret, Zeytinyağı’nın Kırlangıç, sabunların ise Hacı Şakir olmasına özen gösterilmesi, kulağımıza gelen bilgiler doğrultusunda son MGK toplantısında gündeme getirilmiş. Bu konularda sağ olsunlar Beyefendi de gereken desteği vereceğine söz vermiş. Hatta Ay ve Mars’ta yapılacak koloni kurma girişimlerinde Makyol’un yolları, TOKİ’nin konutları yapması söz konusu olacakmış. Buraya taşınacak petrolün Suriye’deki ortaklardan alınması (!), nakil gemilerinin de Bilal beylerin filosundan seçilmesi, diğer temayüller arasındaymış. Simit Sarayı ve Kahve Dünyası’nın galaktik zincirlerine yine Ay’dan başlayacağı, asteroit konaklama merkezinde mutlaka bir adet Keskinoğlu kıtır kanat ve Arnavut ciğeri açık büfesi kurulacağı, yine konuşulan konular arasındaymış. Tüm bu şirketlerin malum olan yüzde on kesintiyi ilgili yerlere Pelit bitter çikolata kutusu içinde dolar, beyaz çikolata kutusu içinde avro olmak üzere iletileceği de ihale aşamasından evvel zati tayin edilmişmiş!
Işınla beni Skati!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.6.2018 [TR724]
Öğrenciler birbirine baktılar. Sonra tek tük onlar da mırıldanmaya, tempoya katılmaya başladılar. Bazıları utanıyor, ama anlaşılmasın diye TRT kanallarındaki programlarda stüdyoda şarkı söylermiş gibi yapan assolist edasıyla play-back yaparak dudaklarını kıtırdatıyordu. “Uzaya gönderdik mi?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonradan sorunun retorik bir soru olduğunu anladım. Reis sorunun yanıtını yine kendi verecekti yani! “Uzaya belki biz de astronot vesaire gönderme noktasına geleceğiz. Bunların üzerine Türkiye şu anda çalışmaya başladı!”. O anda mı başlanmıştı acaba cidden çalışmalar? Yani reis adeta o anda başlandı diyor, sonra Gebze İleri teknoloji Enstitüsü’nden ve Sütçü İmam Üniversitesi’nden ilahiyat doktoralı “ilim adamları” yoğun çalışmalara başlıyorlardı belki de. Sonra İTÜ’de ve Yalova’da kendi modellerini geliştiren bazı hocalar, hummalı bir biçimde öğrencilerine anlattıkları sanayileşmiş Türkiye vizyonlarındaki feza ve kâinatla alakalı projelerine ivme katıyorlar – hepsi sağ olsun reisin on an ağzından çıkan çağ ötesi ve çığır açıcı o konuşmayı müteakip! İnanılması güç, ama gerçek! O ana şahit oluyoruz!
Kastamonu’da bir programda yine reis “El âlem uzaya çıkıyor, bizimkiler ülkeyi tek adama bırakıyor diyor. Yahu el âlem uzaya çıkarken siz Türkiye’de darbe peşindeydiniz!” diyerek, uzay çalışmalarının anlam ve önemine dikkat çekmişti, değil mi? 2015’te TUSAŞ Uzay Sistemleri Entegrasyon Test Merkezi Akıncılar Üssü’nde açılırken de reis feza ve kâinatla ilgili önemli tespitlerde bulunmuş, şunları paylaşmıştı: “Bu uzay var ya, yani bildiğin Mr. Spock ve Kaptan Kirk, hani Atılgan falan. Bak, işte uzayı ele geçirme noktasında Batı nasıl algım operasyonu yaptı! Yıllarca ülkemizin uzay çalışmalarını engellemek için gençliğin beynini yıkadılar! Bizden önce zaten üniversitesi yoktu bu memleketin! Çünkü başörtülü kızlarımızı üniversiteye almamak için üniversiteleri tümüyle kapatmışlardı!” demiş, salondaki üst rütbeliler ve alt rütbelilerle orada bulunan hazirun kendilerini dakikalarca ayakta alkışlamıştı! Sonra ne oldu? Gezi olayları patlak verdi. Reis o vakit de önemli tespitlerde bulunmuş, şöyle demişti: “Bakın son 15 senedir Türkiye nasıl kalkınıyor? Bunların herkes uzaya giderken yaptıkları şey, Gezi Parkı’nda oynamaktı!..”
Önemli mesele, uzay! Feza!
Amerika’nın Sesi, dehşet içinde bu tür çalışmalarla Türkiye’nin dünya beşten büyüktür, Türkiye herkesten büyüktür stratejisinden çekindiklerini bir haberle duyurmamış ve reisin şu sözlerini manşetlere taşımamış mıydı? “Antarktika’da kuruluş hazırlığını başlattığımız Türk bilim üssünü önümüzdeki yıl hizmete açıyoruz. Türkiye’nin otomobil projesini hızla hayata geçireceğiz. Gemi filomuzu hızla büyüteceğiz. Uzay ajansını 2018’de kuracağız. Stratejik sınıf taarruzi insansız hava araçlarını üreteceğiz. Bilgisayar işlemci çip tasarım merkezi kuracağız!”. Yaşasın! İşte budur! O arada hatlar karıştı, bu gemi filosu meselesini Bilal’le konuşurken söyleyecekti falan diyen fitneci teröristlere bakmayın siz! Önemli mesele, uzay! Feza!
İlk fezainin adı da bence Sezai olmalı
Türk astronotlarına ne diyelim tartışması yapmanın zamanı gelmedi mi? Amerikalılar astronot, Ruslar kozmonot diyor. Çinliler taykonot. Türkler neden Fezai demesin? İlk fezainin adı da bence Sezai olmalı. Sezai Özfeza ya da Fezzal Gezegen falan gibi (Luke Skywalker tipi) bir isim soyadı seçilmeli! Yerli araba ve bilgisayar çip dizaynını da inşallah Antarktika’daki araştırma ekibi tez elden gerçekleştirir. Çocuklara bol sucuk ve kavurma yollayalım, orada bol-bol mangal yapsınlar. Hava soğuk, ona göre yanlarına kışlıklarını alsınlar! Sağ olsun, reisin öngörüleri ve önsezileriyle 21. asırda bilim-teknolojide çok gelişti memleket! TÜBİTAK’ta Tillo Evliyalarının Kerametleri projesi mesela bu uzay çalışmalarında önemli bir evre teşkil ettiydi, dün gibi hatırlarım daha! Kansere karşı dua projesini aşağılamaya çalıştılardı da, kanser olunca görürüm ben sizi dediydi bizim reis! Bilimin arkasında dik durarak! İş yerime sağ ayakla girince kazancım artıyor projesinin patentini almak isteyen Alman ve Fransız firmaların arasındaki rekabette Kızılay meydanında yaşanan gerginlik hala hafızalarda. Çiğnenmiş ekmeğin morluklara faydası projesi, geceleri tırnak kesimi girişimini sensorlarıyla algılayıp ufaktan elektroşok uygulayan proje gibi TÜBİTAK projeleri de bilim dünyasında ses getiren önemli bilimsel katkılardı. Hepsinin patenti var hamdolsun! Yerli para sayma makinesi de aradan bu listeye girmiş! Ayet okunan fasulye projesini gerçekleştiren bilim ekibinin Türk uzay üssü projesinin alt projesi olan Mars’ta tarım ekibine dahil edilmesine ne demeli? Zati bu ekibi bir Japon üniversitesi davet etmişti de, muhalefet “davet Japon üniversitesinin psikiyatri anabilim dalı şizofreni ve çoklu kişilik bozuklukları kürsüsünden geliyor” diye durumu mecliste tartışmak istemesi sıkıntı yaratmış, neyse İsmail Karaman beyefendinin yoğun girişimleriyle bu teşebbüs boşa çıkartılmıştı. Zaten aya otoban yapılacağına ilişkin sayın damat beyefendinin demeçleri de, zati böyle bir meclis provokasyonunun da hedef kitleyi etkilemeyeceğini net şekilde otaya koymuştu! Yani Han Solo’yu Konya merkezden birinci sıra adayı yaptık deseler, insanımız itimat etmiş bir defa azizim, tık demez!
Bakanın uzay bilimleri seviyesi
Papaz eriğini imam eriğine çevirme projesi, abdest koruyan EKG önlüğü projesi, salâvat projesi, renkli gözlerin nazar tetiklediğine dair proje, fotoselli cevşen projesi, tespih çeken robot el projesi, mescit finder app projesi, hapşırınca otomatikman çok yaşa diyen aygır projesi gibi on binlerce gayet insanlık hizmetinde olan projeler, vergi paralarımızla cömertçe finanse edilmeseydi eğer, bugün bu uzay bilimlerinde geldiğimiz noktada olabilir miydik? Zikirmatikli ev projesi, kötü söz söyletilen kavanoz projesi gibi Anadolu İmam Hatip Liseleri bilim yarışmalarında dereceye giren ya da mansiyon alan projeler, acaba sayın beyefendinin himayeleri olmasa, gerçekleştirilebilir miydi, sorarım size!
Beyefendinin riyaseti himayesinde Denizcilik ve Haberleşme bakanımız Ahmet Arslan da bu uzay meselesinde nokta atışı yaparak, dosta düşmana memleketin uzay bilimleri seviyesinde ulaştığı menzilleri gösterdi. Arslan bakan şöyle dedi: “Haberleşme de dahil, üreteceğimiz uyduların kendi roketlerimizle yörüngeye yerleştirilmesini hedefliyoruz. İnsanlı uzay uçuş programı da başlatılacak. Ay ve Mars programlarının başlatılması, dünya yörüngesine bir uzay teleskobunun yerleştirilmesi, milli navigasyon uydu sisteminin geliştirilmesi, hibrit ile elektrikli hava araçlarının geliştirilmesi de hedeflerimiz arasında. 2035’e kadar uzaya güneş panelleri yerleştirip buradan üretilecek elektrik enerjisini radyo frekans dalgalarıyla ülkemiz de dâhil dünyanın herhangi bir yerine ulaştırmayı planlıyoruz. Bu projelerin yanı sıra tüm halkımıza salavat metre dağıtımını standart hale getirmek de sanırım gerekebilir. Hatta “ya sabır-matik” de dağıtılabilir. Aynı Japon üniversitesinin ilgili anabilim dalı bakanımızı da ‘görüş almak’ için davet etmiş, danışmanları “gitmeyin” demişler. Keşke gitseydi dememek mümkün müdür?
Reis son olarak “Uzaya nasıl ulaşırız, bunun çalışmalarını yapıyoruz!” dedi. Sonra ekledi: “Bay Muharrem Kanal İstanbul’a karşı olduğunu söylüyor! Kafaya bak kafaya!” diyerek, uzay zaman ile kanal İstanbul arasındaki butik arsa ve cillop kamu arazisi türünden manipülatif yorumların da önünü kesti. Bilim, teknoloji, özellikle de feza konusu, bu nedenle aklı başında her vatandaşın üzerinde gayet ciddiyetle kafa yorması gereken konular arasında ilk sıralarda yer almalıdır kanaatindeyim. Göztepe ve Bostancı sanayide üretilen ilk Türk uzay mekiği ön üretim kaporta çalışması çerçevesinde kaynakçı Hamdi usta ile kaportacı Mehmet ustanın eğitim amaçlı NASA’ya gönderilmesi projesine “FETÖ’nün” engel olduğu, bu nedenle NASA’dan ret yanıtı alındığı, bunun karşısında bu iki değerli ustamızın Helsinki Üniversitesi’ne ERASMUS programı çerçevesinde gönderildiği, hepimizin malumu. Türkiye karşıtı lobilerin son dönemlerde dolar ve avro merkezli manipülasyon çalışmalarının nedenlerinin başta gelenleri arasında, ülkemizin bu feza ve TÜBİTAK projelerinin olduğu, istihbarat çalışmaları neticesinde öğrenilmiş bulunmakta.
Ay ve Mars’a koloni!
Bu projeler yanında Türkiye’nin üzerinde çalıştığı ağırlaştırılmış müebbet yiyen gazetecilerin gönderilmesiyle devreye sokulacak olan Deep-Space-F-Tipi Uzay Hapishanesi gibi işlevsel projelerinin de en kısa zamanda faaliyete sokulması, hedefler arasında. Ayrıca Mars projesinde uzay aracının lastiklerinin Lassa, bilgisayarının Vestel, Fezai iç giyimlerinin Eros, ekmek üstü çikolataların Sarelle, kolanın Kola Turka olması, salavatmatiklerin camlarının Paşabahçe, Antarktika’ya yollanacak sucukların Maret, Zeytinyağı’nın Kırlangıç, sabunların ise Hacı Şakir olmasına özen gösterilmesi, kulağımıza gelen bilgiler doğrultusunda son MGK toplantısında gündeme getirilmiş. Bu konularda sağ olsunlar Beyefendi de gereken desteği vereceğine söz vermiş. Hatta Ay ve Mars’ta yapılacak koloni kurma girişimlerinde Makyol’un yolları, TOKİ’nin konutları yapması söz konusu olacakmış. Buraya taşınacak petrolün Suriye’deki ortaklardan alınması (!), nakil gemilerinin de Bilal beylerin filosundan seçilmesi, diğer temayüller arasındaymış. Simit Sarayı ve Kahve Dünyası’nın galaktik zincirlerine yine Ay’dan başlayacağı, asteroit konaklama merkezinde mutlaka bir adet Keskinoğlu kıtır kanat ve Arnavut ciğeri açık büfesi kurulacağı, yine konuşulan konular arasındaymış. Tüm bu şirketlerin malum olan yüzde on kesintiyi ilgili yerlere Pelit bitter çikolata kutusu içinde dolar, beyaz çikolata kutusu içinde avro olmak üzere iletileceği de ihale aşamasından evvel zati tayin edilmişmiş!
Işınla beni Skati!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.6.2018 [TR724]
Kıraathane kekine isim önerileri [Tarık Toros]
Genç yaşlardan itibaren siyasilere mesafeli oldum.
Alkışım, tezahüratım yoktur.
Övgümün kıvamı da hep çerçevelidir, partizanlığa uzamaz.
Şu günlerde…
Muharrem İnce güzellemesi yapan gazeteci milletini anlıyorum.
Yani…
CHP kurultaylarında genel başkan salona girince masaların üzerine çıkıp alkış tutanlara baktığım gibi bakmıyorum onlara.
Rejim değişti çünkü.
Ülkede demokrasi yok. Hukuk yok. Medya bitti. 5 senedir böyle.
Şimdi son çıkış olarak Muharrem İnce’nin etrafında toparlanma oldu.
Hakkını yemeyelim. Benzer bir alâka, Selahattin Demirtaş için de geçerli.
**
Muharrem İnce güzel konuşuyor. Cümlelerinin çoğunun altına imza atılır.
Demirtaş cezaevinden dışarı ulaştırdığı el yazılarıyla AKP’nin başındakilerden daha etkili. O yazıların da çoğunun altına imza atılır.
Akşener, Karamollaoğlu benzer bir kampanya yürütüyor.
Partiler ya yok ya da çok geri planda.
CHP ve MHP liderleri siyaset meydanında değil, sahaya hiç inmediler.
Başkanlık yarışı baskın.
Süslü laflar, özlenen siyasetçi modeli, umut dolu vaatler, vs.
Bir şey diyeyim:
-Bizim nesil,
-İktidarının ilk sekiz senesinde,
-Tayyip Erdoğan’dan çok daha ileri laflar işitti.
Sonuç ortada.
Mühim olan denge-denetim sisteminin inşası. Yargı tarafsızlığı, medya özgürlüğü.
Bakın Amerika’ya, Trump’tan nasıl çekiniyorlar.
Lakin…
Dünyanın yegâne tesellisi var;
-O da ABD’deki müesses nizam
-Ve bu nizamın Trump’ı belli sınırlarda tutacağı beklentisi.
**
Muharrem İnce güzel konuşuyor:
-Her akşam beni 15 kanalda görmeyeceksiniz.
-Her istediğini soracak gençlerin karşısına çıkacağım.
-Tüm yetkilerini ekonomi, demokrasi ve özgürleşme için kullanacağım.
-Her sene 10 bin genci yurt dışına yollayacağım.
-Beştepe’yi satacağım.
-YÖK’ü kapatacağım.
-OHAL’i kaldıracağım.
**
AKP, medyaya rağmen seçim kazandı, tek başına iktidar oldu.
Muharrem İnce kazanırsa, o da medyaya rağmen kazanmış olacak.
Bir farkla:
16 yıl önce Erdoğan, İnce kadar TV’lere çıkabildi mi, emin değilim.
**
Çabuk unutuyoruz.
Tayyip Erdoğan iktidara gelince, ilk iş olarak:
-Başbakanlık konutunda oturmamış,
-Keçiören’de bir apartman dairesi tutmuştu.
Başbakanlığı, yaşadığı mahalleye azap oldu.
**
Muharrem İnce güzel konuşuyor.
Cümlelerinin çoğunun altına imza atılır.
Ve fakat…
İktidara gelmek baş döndürücü bir şeydir.
Türkiye’de;
-Bir başkana verilebilecek sınırsız yetki verildi.
-Denetlenmesi imkânsıza yakın.
-Diyelim ki başkandan hesap soruldu.
-Sorgulayacak olanlar kendi atadığı yargıçlar olacak.
**
Trump göreve başlayalı bir buçuk sene olmadı.
Bıraksanız hayat boyu çıkmaz Beyaz Saray’dan.
Putin öyle.
Çin’in başındaki Şi Cinging, iki dönem kuralını yeni kaldırdı, ölene kadar başkan.
Erdoğan malum.
Alman Der Spiegel dergisi…
İşte bu dört adamı (Trump, Putin, Şi Cinping ve Erdoğan) kapağına koyup…
Altına, “Otokratlar çağında yaşayan insanlar” başlığını attı.
Kapakta Trump olduğu için “otokrat” demiş ama kastedilen “diktatörlük” esasen.
**
Muharrem İnce, iki sene içinde tüm yetkilerini kullanarak yapacaklarını anlatıyor.
Başlıkları: Özgürlük, demokrasi, ekonomi, eğitim, vs.
İki sene boyunca bu yetkileri kime verirseniz verin, iki sene sonunda diktatör olur.
Muharrem İnce de olur. Meral Akşener de, Selahattin Demirtaş da.
Bu yetkilerle, babamın oğlu da diktatör olur. Fark etmiyor.
**
Onun için…
Yasama, yargı ve medya denetimi şarttır.
Türkiye’de sivil toplum olsa onu da sayardım, henüz yok.
Cumhurbaşkanını kendi partisi bile boş bırakmamalıdır.
24 Haziran’da sandığa gideceklerin aklından çıkarmaması gereken de bu.
Oy vereceğiniz başkan adayı için iyi düşünün.
Sıra parlamento pusulasına gelince…
Başkandan bağımsız olarak “denge ve denetim” için doğru partiye oy verdiğinizden emin olun.
Tıpkı belediye seçimlerinde olduğu gibi.
Anadolu’da bazı şehirlerde örneği vardır:
Başkanlık için partisine takılmadan, “iyi kampanya yapan ve sivrilen adaya” oy veren seçmen…
Sıra belediye meclisine gelince, partisinden şaşmaz.
Amaç, başkanı çizgide tutmaktır.
**
Ekşi Sözlük’te kıraathane kekine isim aranırken dikkatimi çekti.
“Ak kek” diyen de vardı.
“Yer kek” diyen de.
Biri “kürtaj keki” demiş.
Başkası “kektroll”.
Hele biri vardı ki;
Robert de Niro’nun gazına gelmiş “s.kek” önermişti.
Geyiği güzel.
Lakin, işin şakası yok.
24 Haziran, Erdoğan rejimini onaylarsa…
Kıraathane keki için isim arama zahmetinden vazgeçip…
“Kek millet” diyebilirsiniz.
[Tarık Toros] 12.6.2018 [TR724]
Alkışım, tezahüratım yoktur.
Övgümün kıvamı da hep çerçevelidir, partizanlığa uzamaz.
Şu günlerde…
Muharrem İnce güzellemesi yapan gazeteci milletini anlıyorum.
Yani…
CHP kurultaylarında genel başkan salona girince masaların üzerine çıkıp alkış tutanlara baktığım gibi bakmıyorum onlara.
Rejim değişti çünkü.
Ülkede demokrasi yok. Hukuk yok. Medya bitti. 5 senedir böyle.
Şimdi son çıkış olarak Muharrem İnce’nin etrafında toparlanma oldu.
Hakkını yemeyelim. Benzer bir alâka, Selahattin Demirtaş için de geçerli.
**
Muharrem İnce güzel konuşuyor. Cümlelerinin çoğunun altına imza atılır.
Demirtaş cezaevinden dışarı ulaştırdığı el yazılarıyla AKP’nin başındakilerden daha etkili. O yazıların da çoğunun altına imza atılır.
Akşener, Karamollaoğlu benzer bir kampanya yürütüyor.
Partiler ya yok ya da çok geri planda.
CHP ve MHP liderleri siyaset meydanında değil, sahaya hiç inmediler.
Başkanlık yarışı baskın.
Süslü laflar, özlenen siyasetçi modeli, umut dolu vaatler, vs.
Bir şey diyeyim:
-Bizim nesil,
-İktidarının ilk sekiz senesinde,
-Tayyip Erdoğan’dan çok daha ileri laflar işitti.
Sonuç ortada.
Mühim olan denge-denetim sisteminin inşası. Yargı tarafsızlığı, medya özgürlüğü.
Bakın Amerika’ya, Trump’tan nasıl çekiniyorlar.
Lakin…
Dünyanın yegâne tesellisi var;
-O da ABD’deki müesses nizam
-Ve bu nizamın Trump’ı belli sınırlarda tutacağı beklentisi.
**
Muharrem İnce güzel konuşuyor:
-Her akşam beni 15 kanalda görmeyeceksiniz.
-Her istediğini soracak gençlerin karşısına çıkacağım.
-Tüm yetkilerini ekonomi, demokrasi ve özgürleşme için kullanacağım.
-Her sene 10 bin genci yurt dışına yollayacağım.
-Beştepe’yi satacağım.
-YÖK’ü kapatacağım.
-OHAL’i kaldıracağım.
**
AKP, medyaya rağmen seçim kazandı, tek başına iktidar oldu.
Muharrem İnce kazanırsa, o da medyaya rağmen kazanmış olacak.
Bir farkla:
16 yıl önce Erdoğan, İnce kadar TV’lere çıkabildi mi, emin değilim.
**
Çabuk unutuyoruz.
Tayyip Erdoğan iktidara gelince, ilk iş olarak:
-Başbakanlık konutunda oturmamış,
-Keçiören’de bir apartman dairesi tutmuştu.
Başbakanlığı, yaşadığı mahalleye azap oldu.
**
Muharrem İnce güzel konuşuyor.
Cümlelerinin çoğunun altına imza atılır.
Ve fakat…
İktidara gelmek baş döndürücü bir şeydir.
Türkiye’de;
-Bir başkana verilebilecek sınırsız yetki verildi.
-Denetlenmesi imkânsıza yakın.
-Diyelim ki başkandan hesap soruldu.
-Sorgulayacak olanlar kendi atadığı yargıçlar olacak.
**
Trump göreve başlayalı bir buçuk sene olmadı.
Bıraksanız hayat boyu çıkmaz Beyaz Saray’dan.
Putin öyle.
Çin’in başındaki Şi Cinging, iki dönem kuralını yeni kaldırdı, ölene kadar başkan.
Erdoğan malum.
Alman Der Spiegel dergisi…
İşte bu dört adamı (Trump, Putin, Şi Cinping ve Erdoğan) kapağına koyup…
Altına, “Otokratlar çağında yaşayan insanlar” başlığını attı.
Kapakta Trump olduğu için “otokrat” demiş ama kastedilen “diktatörlük” esasen.
**
Muharrem İnce, iki sene içinde tüm yetkilerini kullanarak yapacaklarını anlatıyor.
Başlıkları: Özgürlük, demokrasi, ekonomi, eğitim, vs.
İki sene boyunca bu yetkileri kime verirseniz verin, iki sene sonunda diktatör olur.
Muharrem İnce de olur. Meral Akşener de, Selahattin Demirtaş da.
Bu yetkilerle, babamın oğlu da diktatör olur. Fark etmiyor.
**
Onun için…
Yasama, yargı ve medya denetimi şarttır.
Türkiye’de sivil toplum olsa onu da sayardım, henüz yok.
Cumhurbaşkanını kendi partisi bile boş bırakmamalıdır.
24 Haziran’da sandığa gideceklerin aklından çıkarmaması gereken de bu.
Oy vereceğiniz başkan adayı için iyi düşünün.
Sıra parlamento pusulasına gelince…
Başkandan bağımsız olarak “denge ve denetim” için doğru partiye oy verdiğinizden emin olun.
Tıpkı belediye seçimlerinde olduğu gibi.
Anadolu’da bazı şehirlerde örneği vardır:
Başkanlık için partisine takılmadan, “iyi kampanya yapan ve sivrilen adaya” oy veren seçmen…
Sıra belediye meclisine gelince, partisinden şaşmaz.
Amaç, başkanı çizgide tutmaktır.
**
Ekşi Sözlük’te kıraathane kekine isim aranırken dikkatimi çekti.
“Ak kek” diyen de vardı.
“Yer kek” diyen de.
Biri “kürtaj keki” demiş.
Başkası “kektroll”.
Hele biri vardı ki;
Robert de Niro’nun gazına gelmiş “s.kek” önermişti.
Geyiği güzel.
Lakin, işin şakası yok.
24 Haziran, Erdoğan rejimini onaylarsa…
Kıraathane keki için isim arama zahmetinden vazgeçip…
“Kek millet” diyebilirsiniz.
[Tarık Toros] 12.6.2018 [TR724]
Sevsinler böyle ‘Adalet’i! [Naci Karadağ]
Şu aşağıdaki satırları sabırla okumanızı istirham ediyorum:
“Eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız. Söz olmadan, yazı ve fikir olmadan uygarlık iddiamızı gerçekleştiremeyiz. Farklı düşünmek asla bir birbirimizi anlamaya, en azından anlama çabasına mani olmamalıdır. Demokrasinin temeli tahammül duygusudur. Eleştirel bakışı kastediyorum; ancak hakaret demiyorum. Farklılıklar arasında diyaloğunu geçerli olmasıdır. Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki Türkiye artık ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkûm eden bir Türkiye’dir; ne de Nazım Hikmet’i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan bir Türkiye’dir. O algılarıyla vehimler üreten Türkiye yerini öz güvene bırakmıştır.
Çağ dışı ideolojik sloganların Türkiye’nin yürek ve aklını artık ele alamayacaktır. Hüviyetimizi koruyarak uluslararası camianın saygın bir ülkesi olacağız. Halk ve halkın iradesiyle birlikte yaşatacağız. Türkiye taşıdığı yüksek değerlerle modern dünyanın bunalımlarına çareler üretebilecek bir ülkedir. Bu ülkenin tarihi ve kültürel hüviyetini hiçbir zaman reddi miras etmeden, gözümüzün ışığı gibi koruyacağız. Türkiye daha fazla özgürleşecek, daha fazla demokratikleşecek, kalkınacak.”
Eminim vicdanlı, ruhu ve beyni aydınlık, demokrat olan herkesin altına atacağı bu cümlelerin sahibi Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil. Ve bu konuşmanın üzerinden 10 yıl bile geçmedi. Başbakan 2009 senesinde Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü düzenlenen törenle eski milletvekili ve Gazeteci Yazar Çetin Altan’a takdim ederken yapıyor bu tarihi konuşmayı. (BKZ)
Bugünkü Erdoğan ile arasındaki uçurumlar kadar derin farkı görmemek için kör olmak lazım sanırım. Çetin Altan, 25 Haziran 2015 tarihinde, “Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan. Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi.” şeklinde son kez yazarak ayrıldı bu dünyadan.
Erdoğan belki onun için de “Bizi kandırdı” filan demiştir, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey daha var, böylesi övdüğü, demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü savunduğu tarihin üzerinden 10 yıl bile geçmeden, düşüncelerinden korktuğu, yazılarından rahatsız olduğu Ahmet ve Mehmet Altan’ın her ikisini de hapse attırdı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırdı.
Türkiye’de fikirlerinden dolayı hapiste olanların sayısı tüm dünyada bu suçlamalardan dolayı yatanların toplamından çok daha fazla. Bırakınız hapisteki gazeteci ve yazarları, sosyal medyada bir cümlelik fikir paylaştı diye hayatı karartılan insan sayısını kimse bilmiyor. Yüzbinden fazla internet sayfasını kapatan bir rejimin lideri olarak da tarihe geçti bu tarihi konuşmayı yapan kişi. Zindanda tutulan öğrenci sayısının 100 bine ulaştığı söyleniyor. Ve isminde Adalet olan, ülkeye adaleti getireceğini iddia eden bir siyasi hareket yeni cezaevleri açmakla övünüyor. Siyaseten tutuklanan, işinden olan, ekmeğiyle oynanan insan sayısı, cumhuriyet tarihindeki tüm benzerlerinin toplamından kat be kat fazla.
Şimdi ise seçim vaadi olarak Adalet’i unutmuşa benziyor Erdoğan ve iktidarı. Kahvehane açıp ve bedava kek dağıtacağını söylüyor adaletin yerine.
Sizden önce şu kısa videoyu izlemenizi rica ediyorum:
Sonra da şu filme bir bakalım:
Erdoğan’ın bakanlarından biri halkın arasına es kaza karışıp “Nasılsınız?” diye sorduğunda “Padişahım çok yaşa!” cevabı alamadığından olsa gerek, “İyi değiliz” cevabına karşı “terbiyesiz” diyebiliyor.
16 yıllık AKP iktidarında gelinen nokta bu kadar da değil şüphesiz.
Medyanın yüzde 98’ini ele geçiren Erdoğan, Anadolu Ajansı ve TRT gibi halkın vergileriyle yayın yapan devlet kanallarının da itibarını yerle bir etti. Bu mecralar sadece Erdoğan bültenciliği yapmıyor, muhaliflere uyguladıkları haysiyet cellatlıklarıyla da tarihe geçiyor.
Kahvehane açmak istemesinin sebebi de medyayı ele geçirmesinin bir sonraki adımı aslında.
İstiyor ki vatandaş günün büyük çoğunluğunu kahvehanede oyun oynayarak geçirsin, bedava olarak dağıtılan televizyonlarda 24 saat yandaş TV açık olsun ve günde onlarca yandaş gazete kahvehanelere bedava olarak dağıtılsın. Buna bir de bedava kek eklenirse keklenmeyecek vatandaş kalmayacağını düşünüyor olmalı.
İkide bir eski Türkiye’yi karalayan, kötüleyen yalan yanlış, çarptırılmış bilgiler ile geçmişi bambaşka göstermeye çalışan Erdoğan’ın iddia ettiğinin aksine, belki çok ideal olmayan, belki kırık dökük olan, belki eksik gedik ama en azından vicdanları kanatmayan adaleti varmış gibi görünün bir Türkiye vardı eskiden.
Bugün TRT’de Erdoğan ile başlayan haberler Erdoğan ile devam ediyor ve Erdoğan ile bitiyor. (BKZ) Ve buna adalet denmemiz isteniyor. Geçen gün yazmıştım, Başta TRT olmak üzere medya Erdoğan’a, diğer bütün partilerin toplamından 5 kat fazla yer ayırıyor. Türkiye’de eğer cesaretiniz yok ve alternatif medyayı takip edemiyorsanız, HDP diye bir partiden ve Selahattin Demirtaş diye bir adaydan haberiniz olması mümkün değil!
Bu camide ürün yerleştirme vardır!
Her Cuma hutbede “Şüphesiz ki Allah adaletli olmayı emreder” diye konuşan imamlar neredeyse cübbelerine Tayyip Erdoğan reklamı alacak kıvama gelmiş durumdalar. Camiler AKP’li siyasilerin miting alanı olmuş. İmam namazdan önce Erdoğan mitingine gitmenin faziletlerinden bahsediyor. İbadethanenin, din adamlığının izzeti ayaklar altına alınmış.
Yurt dışındaki din adamları Erdoğan’ın kişisel muhbiri gibi çalışıyor. İbadetten başka her türlü entrika, fişleme, itham, iftira, jurnalleme almış başını gidiyor. Avusturya imamları ihraç etme, camileri kapatma kararı aldı. Bu gidişle ülke dışında Türklerin camileri ve imamları siyasi figürler ve siyaset merkezi olarak kabul edilecek. Dolmabahçe Camii müezzini kendi yalanlarını desteklemedi diye sürgün edildi. Sorsan, Adalet ve Kalkınma Partisi!
Vaktiyle Milli Görüş için “Habis ur, kandan beslenen vampirler” demişti bir DGM savcısı. O dönem ne kadar demokrat, liberal ve bazı solcular Vural Savaş, Nusret Demiral gibi militan laiklere karşı durmuş ve kimse de onları yargılamayı filan düşünmemişti. Şimdi aynı Erdoğan, HDP’lilere “Habis ur” diyebiliyor, barış için imza atan akademisyenlere “Alçak, hain, kalleş, ahlaksız, Allahsız” filan diyor, siyasi rakiplerine “Çöplük, pislik, Leş” gibi nitelendirmelerde bulunuyor.
Muhalefetin adayı bir dekanı ziyaret ediyor ve aynı gün dekan zorla istifa ettiriliyor. Kendisi rakibine en ağır hakaretleri yaparken üniformasıyla üst düzey bir komutan coşkuyla alkışlıyor ve bu kişi kahraman ilan ediyor isminde Adalet olan partinin taraftarları!
Aysel Demirel isimli başörtülü Danıştay üyesi sosyal medyada muhalefet liderine posta koyuyor ve biz bu zihniyetten adalet bekliyor olacağız öyle mi? Demirel, attığı mesajda “Evet çok şükür başörtüsü mesele olmaktan çıkmıştır bugün gizlemeye çalıştığınız gerçek niyet ve çabalarınıza rağmen. Muharrem İnce zihniyetindekilerin yaşattıklarını unutmadık unutmayacağız” diye yazmış. Utanmazlık Danıştay Üyesi’nin Bilal’in Türgev’ine filan yönetici olması değil diyelim. Ve diyelim ki, 28 Şubat’ta başörtüsü zulmü yapanlar Muharrem İnce ve partisiydi. Peki bugün hamile başı örtülü kadınları, 3 aylık bebeğiyle hapse atılan dindarların da hesabını CHP’den mi soracağız? Bu utancı kim unutacak ya da unutturacak?
Milli güvenlik için tehlikeli bebekler!
Anneleriyle beraber hapishanede büyüyen yüzlerce bebekten birisi Miraz bebek. Hamdolsun bebekleri hapse atmak da AKP iktidarı ve Erdoğan’a nasip oldu. Annesi Gülistan Diken Akbaba ile Gebze Cezaevi’nde kalan 22 aylık Miraz bebeğin sütüne ve yoğurduna cezaevi yönetimi el koyuyor. Gerekçe; bebeğin milli güvenliği tehlikeye sokması. Nasıl bir güçlü milli güvenliğimiz varsa, 22 aylık bebek, süt ve yoğurduyla tehlikeye sokabiliyor! Tekrar hatırlatayım; iktidardaki partinin adında Adalet var!
Okul müdürleri, devlet dairesi amirleri personellerini zorla Erdoğan mitingine götürüp orada yoklama alıyor. Es kaza başka parti mitingine giden devlet memuru hakkında soruşturma açılıyor, işten atılıyor.
Kendi mitinglerine belediyeler bedava çalışıyor. Otobüsler, vapurlar milletin parasıyla beleş taraftar taşıyor akın akın miting alanlarına. Rakip partinin yoluna ise çöp kamyonları çekiliyor, gübreler dökülüyor. Hep adalet, hep adalet!
Örnekleri çoğaltmak mümkün ancak sanırım meramımı anlatabildim.
Tayyip Erdoğan ve taraftarları için Adalet, iktidarı ele geçirene kadar kullanılan sihirli bir sözcük, sonrasında ise gereksiz ve şairin kuzuların şahı kurdun bile yapamayacağını söylediği bir anlayışa paralel. Şimdi sahnede bilmem kaç prompter ile konuşurken, rakiplerinin karşısına çıkıp mertçe münazara yapmaktansa tek başına kendi medyasına çıkıp bir gün bile sürmeyecek yalanlarla halkı etkilemeye çalışıyor.
Şu aşağıdaki videoya sabırla bakın lütfen. Siyasi rakipler bir masa etrafında toplanmış insanca tartışıyorlar. Kimse kimseyi hainlik ya da teröristlik ile suçlamıyor. Şakalaşıyorlar icabında. Şimdi söyleyin bakalım eski Türkiye mi şimdikinden daha adaletliydi?
Sevsinler sizin adaletinizi!
[Naci Karadağ] 12.6.2018 [TR724]
“Eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız. Söz olmadan, yazı ve fikir olmadan uygarlık iddiamızı gerçekleştiremeyiz. Farklı düşünmek asla bir birbirimizi anlamaya, en azından anlama çabasına mani olmamalıdır. Demokrasinin temeli tahammül duygusudur. Eleştirel bakışı kastediyorum; ancak hakaret demiyorum. Farklılıklar arasında diyaloğunu geçerli olmasıdır. Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki Türkiye artık ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkûm eden bir Türkiye’dir; ne de Nazım Hikmet’i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan bir Türkiye’dir. O algılarıyla vehimler üreten Türkiye yerini öz güvene bırakmıştır.
Çağ dışı ideolojik sloganların Türkiye’nin yürek ve aklını artık ele alamayacaktır. Hüviyetimizi koruyarak uluslararası camianın saygın bir ülkesi olacağız. Halk ve halkın iradesiyle birlikte yaşatacağız. Türkiye taşıdığı yüksek değerlerle modern dünyanın bunalımlarına çareler üretebilecek bir ülkedir. Bu ülkenin tarihi ve kültürel hüviyetini hiçbir zaman reddi miras etmeden, gözümüzün ışığı gibi koruyacağız. Türkiye daha fazla özgürleşecek, daha fazla demokratikleşecek, kalkınacak.”
Eminim vicdanlı, ruhu ve beyni aydınlık, demokrat olan herkesin altına atacağı bu cümlelerin sahibi Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil. Ve bu konuşmanın üzerinden 10 yıl bile geçmedi. Başbakan 2009 senesinde Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü düzenlenen törenle eski milletvekili ve Gazeteci Yazar Çetin Altan’a takdim ederken yapıyor bu tarihi konuşmayı. (BKZ)
Bugünkü Erdoğan ile arasındaki uçurumlar kadar derin farkı görmemek için kör olmak lazım sanırım. Çetin Altan, 25 Haziran 2015 tarihinde, “Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan. Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi.” şeklinde son kez yazarak ayrıldı bu dünyadan.
Erdoğan belki onun için de “Bizi kandırdı” filan demiştir, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey daha var, böylesi övdüğü, demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü savunduğu tarihin üzerinden 10 yıl bile geçmeden, düşüncelerinden korktuğu, yazılarından rahatsız olduğu Ahmet ve Mehmet Altan’ın her ikisini de hapse attırdı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırdı.
Türkiye’de fikirlerinden dolayı hapiste olanların sayısı tüm dünyada bu suçlamalardan dolayı yatanların toplamından çok daha fazla. Bırakınız hapisteki gazeteci ve yazarları, sosyal medyada bir cümlelik fikir paylaştı diye hayatı karartılan insan sayısını kimse bilmiyor. Yüzbinden fazla internet sayfasını kapatan bir rejimin lideri olarak da tarihe geçti bu tarihi konuşmayı yapan kişi. Zindanda tutulan öğrenci sayısının 100 bine ulaştığı söyleniyor. Ve isminde Adalet olan, ülkeye adaleti getireceğini iddia eden bir siyasi hareket yeni cezaevleri açmakla övünüyor. Siyaseten tutuklanan, işinden olan, ekmeğiyle oynanan insan sayısı, cumhuriyet tarihindeki tüm benzerlerinin toplamından kat be kat fazla.
Şimdi ise seçim vaadi olarak Adalet’i unutmuşa benziyor Erdoğan ve iktidarı. Kahvehane açıp ve bedava kek dağıtacağını söylüyor adaletin yerine.
Sizden önce şu kısa videoyu izlemenizi rica ediyorum:
Sonra da şu filme bir bakalım:
Erdoğan’ın bakanlarından biri halkın arasına es kaza karışıp “Nasılsınız?” diye sorduğunda “Padişahım çok yaşa!” cevabı alamadığından olsa gerek, “İyi değiliz” cevabına karşı “terbiyesiz” diyebiliyor.
16 yıllık AKP iktidarında gelinen nokta bu kadar da değil şüphesiz.
Medyanın yüzde 98’ini ele geçiren Erdoğan, Anadolu Ajansı ve TRT gibi halkın vergileriyle yayın yapan devlet kanallarının da itibarını yerle bir etti. Bu mecralar sadece Erdoğan bültenciliği yapmıyor, muhaliflere uyguladıkları haysiyet cellatlıklarıyla da tarihe geçiyor.
Kahvehane açmak istemesinin sebebi de medyayı ele geçirmesinin bir sonraki adımı aslında.
İstiyor ki vatandaş günün büyük çoğunluğunu kahvehanede oyun oynayarak geçirsin, bedava olarak dağıtılan televizyonlarda 24 saat yandaş TV açık olsun ve günde onlarca yandaş gazete kahvehanelere bedava olarak dağıtılsın. Buna bir de bedava kek eklenirse keklenmeyecek vatandaş kalmayacağını düşünüyor olmalı.
İkide bir eski Türkiye’yi karalayan, kötüleyen yalan yanlış, çarptırılmış bilgiler ile geçmişi bambaşka göstermeye çalışan Erdoğan’ın iddia ettiğinin aksine, belki çok ideal olmayan, belki kırık dökük olan, belki eksik gedik ama en azından vicdanları kanatmayan adaleti varmış gibi görünün bir Türkiye vardı eskiden.
Bugün TRT’de Erdoğan ile başlayan haberler Erdoğan ile devam ediyor ve Erdoğan ile bitiyor. (BKZ) Ve buna adalet denmemiz isteniyor. Geçen gün yazmıştım, Başta TRT olmak üzere medya Erdoğan’a, diğer bütün partilerin toplamından 5 kat fazla yer ayırıyor. Türkiye’de eğer cesaretiniz yok ve alternatif medyayı takip edemiyorsanız, HDP diye bir partiden ve Selahattin Demirtaş diye bir adaydan haberiniz olması mümkün değil!
Bu camide ürün yerleştirme vardır!
Her Cuma hutbede “Şüphesiz ki Allah adaletli olmayı emreder” diye konuşan imamlar neredeyse cübbelerine Tayyip Erdoğan reklamı alacak kıvama gelmiş durumdalar. Camiler AKP’li siyasilerin miting alanı olmuş. İmam namazdan önce Erdoğan mitingine gitmenin faziletlerinden bahsediyor. İbadethanenin, din adamlığının izzeti ayaklar altına alınmış.
Yurt dışındaki din adamları Erdoğan’ın kişisel muhbiri gibi çalışıyor. İbadetten başka her türlü entrika, fişleme, itham, iftira, jurnalleme almış başını gidiyor. Avusturya imamları ihraç etme, camileri kapatma kararı aldı. Bu gidişle ülke dışında Türklerin camileri ve imamları siyasi figürler ve siyaset merkezi olarak kabul edilecek. Dolmabahçe Camii müezzini kendi yalanlarını desteklemedi diye sürgün edildi. Sorsan, Adalet ve Kalkınma Partisi!
Vaktiyle Milli Görüş için “Habis ur, kandan beslenen vampirler” demişti bir DGM savcısı. O dönem ne kadar demokrat, liberal ve bazı solcular Vural Savaş, Nusret Demiral gibi militan laiklere karşı durmuş ve kimse de onları yargılamayı filan düşünmemişti. Şimdi aynı Erdoğan, HDP’lilere “Habis ur” diyebiliyor, barış için imza atan akademisyenlere “Alçak, hain, kalleş, ahlaksız, Allahsız” filan diyor, siyasi rakiplerine “Çöplük, pislik, Leş” gibi nitelendirmelerde bulunuyor.
Muhalefetin adayı bir dekanı ziyaret ediyor ve aynı gün dekan zorla istifa ettiriliyor. Kendisi rakibine en ağır hakaretleri yaparken üniformasıyla üst düzey bir komutan coşkuyla alkışlıyor ve bu kişi kahraman ilan ediyor isminde Adalet olan partinin taraftarları!
Aysel Demirel isimli başörtülü Danıştay üyesi sosyal medyada muhalefet liderine posta koyuyor ve biz bu zihniyetten adalet bekliyor olacağız öyle mi? Demirel, attığı mesajda “Evet çok şükür başörtüsü mesele olmaktan çıkmıştır bugün gizlemeye çalıştığınız gerçek niyet ve çabalarınıza rağmen. Muharrem İnce zihniyetindekilerin yaşattıklarını unutmadık unutmayacağız” diye yazmış. Utanmazlık Danıştay Üyesi’nin Bilal’in Türgev’ine filan yönetici olması değil diyelim. Ve diyelim ki, 28 Şubat’ta başörtüsü zulmü yapanlar Muharrem İnce ve partisiydi. Peki bugün hamile başı örtülü kadınları, 3 aylık bebeğiyle hapse atılan dindarların da hesabını CHP’den mi soracağız? Bu utancı kim unutacak ya da unutturacak?
Milli güvenlik için tehlikeli bebekler!
Anneleriyle beraber hapishanede büyüyen yüzlerce bebekten birisi Miraz bebek. Hamdolsun bebekleri hapse atmak da AKP iktidarı ve Erdoğan’a nasip oldu. Annesi Gülistan Diken Akbaba ile Gebze Cezaevi’nde kalan 22 aylık Miraz bebeğin sütüne ve yoğurduna cezaevi yönetimi el koyuyor. Gerekçe; bebeğin milli güvenliği tehlikeye sokması. Nasıl bir güçlü milli güvenliğimiz varsa, 22 aylık bebek, süt ve yoğurduyla tehlikeye sokabiliyor! Tekrar hatırlatayım; iktidardaki partinin adında Adalet var!
Okul müdürleri, devlet dairesi amirleri personellerini zorla Erdoğan mitingine götürüp orada yoklama alıyor. Es kaza başka parti mitingine giden devlet memuru hakkında soruşturma açılıyor, işten atılıyor.
Kendi mitinglerine belediyeler bedava çalışıyor. Otobüsler, vapurlar milletin parasıyla beleş taraftar taşıyor akın akın miting alanlarına. Rakip partinin yoluna ise çöp kamyonları çekiliyor, gübreler dökülüyor. Hep adalet, hep adalet!
Örnekleri çoğaltmak mümkün ancak sanırım meramımı anlatabildim.
Tayyip Erdoğan ve taraftarları için Adalet, iktidarı ele geçirene kadar kullanılan sihirli bir sözcük, sonrasında ise gereksiz ve şairin kuzuların şahı kurdun bile yapamayacağını söylediği bir anlayışa paralel. Şimdi sahnede bilmem kaç prompter ile konuşurken, rakiplerinin karşısına çıkıp mertçe münazara yapmaktansa tek başına kendi medyasına çıkıp bir gün bile sürmeyecek yalanlarla halkı etkilemeye çalışıyor.
Şu aşağıdaki videoya sabırla bakın lütfen. Siyasi rakipler bir masa etrafında toplanmış insanca tartışıyorlar. Kimse kimseyi hainlik ya da teröristlik ile suçlamıyor. Şakalaşıyorlar icabında. Şimdi söyleyin bakalım eski Türkiye mi şimdikinden daha adaletliydi?
Sevsinler sizin adaletinizi!
[Naci Karadağ] 12.6.2018 [TR724]
2018 Dünya Kupası H Grubu’nda şanslar eşit [Hasan Cücük]
Polonya, Senegal, Kolombiya ve Japonya’nın yer aldığı H Grubu’nda favori olarak öne çıkan net bir takım yok. Polonya, Senegal ve Kolombiya, grupta çıkma adına Japonya’dan bir adım önde gösteriliyor. Bu üç takımdan ikisi gruptan çıkarsa biri üzülecek.
POLONYA: 1970’li yılların rüzgarını yakaladı
Polonya’nın son dönemdeki konumuna bakarak değerlendirmek yanlış olur. Gerçek Polonya’yı görmek için yaklaşık 50 yıl geriye 1970’li yıllara gitmek gerekiyor. Polonya’nın yükselişe geçmesi Kazimierz Gorskis’in teknik direktör olmasıyla başladı. Polonya’nın ‘altın jenerasyonu’ diye tanımlanan dönemde Wlodzimierz Lubanski, Andrej Szarmach, Grzegorz Lato ve Zbigniew Boniek ismlerle Polonya ilk başarısını 1972 Münih Olimpiyatları’nda altın madalya kazanarak elde ediyordu. 1974 Dünya Kupası’nda Arjantin ve İtalya’nın yer aldığı grubu lider tamamlayan Polonya, ikinci turda kupanın gol kralı olan Lato’nun golüyle Brezilya’yı elemişti. Polonya’nın kupa tarihindeki en büyük başarısı 1982’de gelen dünya üçüncülüğüdür. Yarı finalde kupayı kazanan İtalya’ya yenilen Polonya, üçüncülük maçında Fransa’yı yenmeyi başarmıştı.
Bu başarılar artık tarihi olmuştu. 3 kez peş peşe kupa biletini alamayan Polonya, hasretini 2002’de dindirirken gruptan çıkmayı başarmıştı. Almanya 2006’ya katılmış ama yine de grup maçları sonunda evine dönmüştü. Son iki Dünya Kupası’nı evinde seyreden Polonya, nihayet hasrete son verip Rusya biletini aldı. Danimarka, Romanya ve Karadağ gibi güçlü ülkelerin yer aldığı gruptan lider çıkmayı başaran Polonya, 1970’li yılların rüzgarını yakalamış gözüküyor. Grupta oynadığı 10 maçtan 8’ini kazanırken, sadece Danimarka’ya yenildi. Vikinglerin 5 puan önünde grubu lider tamamlayıp Rusya biletini rahat bir şekilde aldı.
Polonya’yı 2013’ten bu yana çalıştıran Adam Nawalka 1970’li yılların efsane kadrosunda yer almış biri. 34 kez milli formayı giyen Nawalka, göreve geldikten sonra Polonya’yı önce Euro 2016 ardından ise Rusya’ya taşımayı başardı.
Polonya’nın başarısının anahtarı ünlü forveti Robert Lewandowski’de bulunuyor. Dortmund ve Bayern Münih formalarında bir gol makinesine dönüşen Robert Lewandowski, Rusya yolunda 10 maçta 16 gol atarak eleme gruplarında Avrupa’da en çok gol atan oyuncu oldu. Lewandowski’nin gol atmadığı tek maçı ise Polonya kaybetti. Milli forma ile 51 gol atan Lewandowski, Dünya Kupası’nın muhtemel gol kralı adayları listesinde üst sıralarda bulunuyor. Monaco formasıyla tanıdığımız Kamil Glik, 2011’de Torino’ya transfer olduktan sonra futbolunda ciddi gelişim gösterdi. 30 yaşındaki oyuncu defansın emniyet subabı konumunda bulunuyor.
SENEGAL: 2002 ruhuyla geliyor
2002 Dünya Kupası’nın açılışı büyük bir sürprize sahne oluyordu. Son şampiyon unvanıyla sahne alan Fransa, tarihinde kupaya ilk kez katılan Senegal’e yeniliyordu. Senegal, Papa Diop, Aliou Cisse, Henri Camara ve El-Hadji Diouf gibi oyuncularıyla daha ilk maçta dikkatleri üzerine çekiyordu. İlk kez katıldıkları kupada çeyrek finale kadar gelen Senegal’in yarı final rüyasına uzatma devrelerinde attığı altın golle İlhan Mansız son veriyordu. Yarı final kapısından dönen Senegal, kupada iz bırakarak evine dönüyordu.
Tarihinde katıldığı ilk Dünya Kupası’nda beklenmedik bir patlama yapan Senegal devamını getiremiyordu. Dahası Afrika Uluslar Kupası’nda favori gösterilmesine rağmen kupaya uzanmayı başaramıyordu. Kupaya katılama serüvenine bir son vermenin zamanı gelmişti artık. Rusya yolunda uzun bir aradan sonra işler yolunda gitmeye başlamıştı. Güney Afrika ve Burkina Faso gibi güçlü rakiplerin yer aldığı grupta en yakın rakibine 5 puan fark atarak tarihinde ikinci kez Dünya Kupası biletini almayı başarıyordu.
Senegal’in başarısının altında imzası olan isim 2002 Dünya Kupası’nda takımın kaptanlığını yapan Aliou Cisse’dir. 2015’te Afrika Uluslar Kupası’nda yaşanan hüsran sonucu Fransız Alain Giresse’nin yerine göreve başlayan Cisse döneminde Senegal futbolu hep ileriye gitmeye başladı. Oyuncuyken taraftarın kalbini kazanan Cissi şimdi teknik adam olarak 2002 başarısını Rusya’da tekrarlamak istiyor.
Senegal’in kadrosunda birbirinden ünlü yıldızlar bulunuyor. Bu sezon Liverpool’un Şampiyonlar Ligi başarısının temel taşlarından Sadio Mane, Senegal’in Rusya’da en önemli kozu olacak. Şampiyonlar Ligi’nde 9 gol atan Mane, hızı, tekniği ve gol vuruşlarındaki ustalığıyla dikkat çekiyor. Premier Lig’de boy gösteren Idrissa Gueye (Everton) ve Cheikhou Kouyate (West Ham United) Senegal’in bir başka ümit bağladığı isimler. Süper Lig’den tanıdığımız Moussa Sow (Bursaspor) ve Lamine Gassama (Alanyaspor) Senegal’in başarısı için ter dökecek.
KOLOMBİYA: Süper starları Falcao ve Rodriguez’e güveniyor
Kolombiya 1990-98 arasında 3 kez üst üste Dünya Kupası biletini alırken Carlos Valderrama, Faustino Asprilla ve Freddy Rincon gibi yıldızlarıyla dikkat çekmişti. Özellikle 1994 Dünya Kupası öncesi eleme gruplarında Arjantin’i 5-0 yenerek tarihe bir skora imza atınca kupanın favorileri arasında gösterilmişti. Ancak gruptan çıkmayı başaramıştı.
Kolombiya uzun bir aradan sonra 2014 Dünya Kupası biletini alırken, Brezilya’ya sakatlığından dolayı takımın süper starı Radamel Falcao’dan yoksun gelmişti. Falcao’nun yokluğunda dümene 22 yaşındaki genç yıldız James Rodriguez geçince, Kolombiya kupa tarihindeki en büyük başarısına imza atıp çeyrek finale kadar geliyordu. Yarı final hayaline Brezilya son verirken Rodriguez 5 golle kupanın gol kralı oluyordu.
Kolombiya’nın Rusya yolu inişli çıkışlı oldu. Ekvador’u 2-0 yenerek eleme gruplarına başlayan Kolombiya’nın son 4 maçı kabus gibi geçti. Rusya bileti için son 4 maçından sadece birini kazanması yeterliydi. Ancak Venezuella ve Brezilya ile berabere kalan Kolombiya Paraguay’a yenilerek Rusya şansını zora sokuyordu. Son maçında Peru’yu yenmesi gerekiyordu. Maç 1-1 berabere bitmesine karşılık rakiplerinin yardımıyla ecel terleri dökerek Rusya biletini aldı.
Kolombiya’yı 2012’den buyana Arjantinli Jose Pokerman çalıştırıyor. 2006’da Arjantin’e yarı final oynatan Pokerman, Kolombiya’yı üst üste 2 kez Dünya Kupası’na taşıyınca Devlet Başkanı Juan Manuel Santos tarafından Kolombiya vatandaşlığı ile ödüllendirildi.
Rusya’da Kolombiya’nın en önemli silahları Monaco’lu Radamel Falcao, Bayern Münih’te kiralık oynayan Real Madrid’li James Rodriguez ve Juventus’lu Juan Cuadrado olacak. Bu 3 yıldız gününde olursa Kolombiya için gruptan çıkmak zor olmayacaktır.
JAPONYA: Grupta işlerinin zor olduğunun farkındalar
Tarihlerinde ilk kez 1998 Dünya Kupası’na katılan Japonya o tarihten sonra kupanın daimi müdavimlernden biri olmayı başardı. Asya futbolu enince akla gelen ilk ülkelerden biri olmayı başaran Japonlar, Dünya Kupası tarihinde Güney Kore ile birlikte düzenlediği 2002 ile birlikte 2006 ve 2014’te gruptan çıkmayı başardı. Ancak gruptan çıkmayı başardıkları bu 3 turnuvada ikinci turda elendiler. Japonya, Dünya Kupası biletini alan Suudi Arabistan ve Avustralya’nın yer aldığı grubu lider olarak bitirmeyi başardı.
Japonya’yı Dünya Kupası’na taşıyan isim bir dönem Trabzonspor’u da çalıştıran Boşnak Vahid Halilhodzic oldu. Boşnak hoca, 2010’da Fildişi Sahilleri’ni Dünya Kupası’na taşımasına karşılık kupa öncesinde kovulmuştu Aynı akibeti bu kez Japonya ile başladı. Japonya Futbol Federasyonu, Mali ve Ukrayna ile yapılan hazırlık maçlarındaki kötü skorları gerekçe gösterek Boşnak hocanın görevine son verip yerine yardımcısı Akira Nishino’ya milli takımı teslim etti.
Japonya’nın kadrosunda dikkat çeken isimlerin başında Shinji Kagawa geliyor. Dortmund formasıyla tanıdığımız Kagawa ile birlikte Makoto Hasebe (Frankfurt), Keisuke Honda (Pachuca) Shinji Okazaki (Leicester) dikkat çeken isimler. Özellikle Okazaki, Leicester City’nin 132 yıllık tarihinde ilk kez şampiyon olduğu 2015’te takımın önemli isimlerinden biri olmuştu. Bu sezon devre arasında geldiği Galatasaray’a harika bir performans ortaya koyan sol bek Yuto Nagatomo’da Japonya için Rusya’da ter dökecek.
[Hasan Cücük] 12.6.2018 [TR724]
POLONYA: 1970’li yılların rüzgarını yakaladı
Polonya’nın son dönemdeki konumuna bakarak değerlendirmek yanlış olur. Gerçek Polonya’yı görmek için yaklaşık 50 yıl geriye 1970’li yıllara gitmek gerekiyor. Polonya’nın yükselişe geçmesi Kazimierz Gorskis’in teknik direktör olmasıyla başladı. Polonya’nın ‘altın jenerasyonu’ diye tanımlanan dönemde Wlodzimierz Lubanski, Andrej Szarmach, Grzegorz Lato ve Zbigniew Boniek ismlerle Polonya ilk başarısını 1972 Münih Olimpiyatları’nda altın madalya kazanarak elde ediyordu. 1974 Dünya Kupası’nda Arjantin ve İtalya’nın yer aldığı grubu lider tamamlayan Polonya, ikinci turda kupanın gol kralı olan Lato’nun golüyle Brezilya’yı elemişti. Polonya’nın kupa tarihindeki en büyük başarısı 1982’de gelen dünya üçüncülüğüdür. Yarı finalde kupayı kazanan İtalya’ya yenilen Polonya, üçüncülük maçında Fransa’yı yenmeyi başarmıştı.
Bu başarılar artık tarihi olmuştu. 3 kez peş peşe kupa biletini alamayan Polonya, hasretini 2002’de dindirirken gruptan çıkmayı başarmıştı. Almanya 2006’ya katılmış ama yine de grup maçları sonunda evine dönmüştü. Son iki Dünya Kupası’nı evinde seyreden Polonya, nihayet hasrete son verip Rusya biletini aldı. Danimarka, Romanya ve Karadağ gibi güçlü ülkelerin yer aldığı gruptan lider çıkmayı başaran Polonya, 1970’li yılların rüzgarını yakalamış gözüküyor. Grupta oynadığı 10 maçtan 8’ini kazanırken, sadece Danimarka’ya yenildi. Vikinglerin 5 puan önünde grubu lider tamamlayıp Rusya biletini rahat bir şekilde aldı.
Polonya’yı 2013’ten bu yana çalıştıran Adam Nawalka 1970’li yılların efsane kadrosunda yer almış biri. 34 kez milli formayı giyen Nawalka, göreve geldikten sonra Polonya’yı önce Euro 2016 ardından ise Rusya’ya taşımayı başardı.
Polonya’nın başarısının anahtarı ünlü forveti Robert Lewandowski’de bulunuyor. Dortmund ve Bayern Münih formalarında bir gol makinesine dönüşen Robert Lewandowski, Rusya yolunda 10 maçta 16 gol atarak eleme gruplarında Avrupa’da en çok gol atan oyuncu oldu. Lewandowski’nin gol atmadığı tek maçı ise Polonya kaybetti. Milli forma ile 51 gol atan Lewandowski, Dünya Kupası’nın muhtemel gol kralı adayları listesinde üst sıralarda bulunuyor. Monaco formasıyla tanıdığımız Kamil Glik, 2011’de Torino’ya transfer olduktan sonra futbolunda ciddi gelişim gösterdi. 30 yaşındaki oyuncu defansın emniyet subabı konumunda bulunuyor.
SENEGAL: 2002 ruhuyla geliyor
2002 Dünya Kupası’nın açılışı büyük bir sürprize sahne oluyordu. Son şampiyon unvanıyla sahne alan Fransa, tarihinde kupaya ilk kez katılan Senegal’e yeniliyordu. Senegal, Papa Diop, Aliou Cisse, Henri Camara ve El-Hadji Diouf gibi oyuncularıyla daha ilk maçta dikkatleri üzerine çekiyordu. İlk kez katıldıkları kupada çeyrek finale kadar gelen Senegal’in yarı final rüyasına uzatma devrelerinde attığı altın golle İlhan Mansız son veriyordu. Yarı final kapısından dönen Senegal, kupada iz bırakarak evine dönüyordu.
Tarihinde katıldığı ilk Dünya Kupası’nda beklenmedik bir patlama yapan Senegal devamını getiremiyordu. Dahası Afrika Uluslar Kupası’nda favori gösterilmesine rağmen kupaya uzanmayı başaramıyordu. Kupaya katılama serüvenine bir son vermenin zamanı gelmişti artık. Rusya yolunda uzun bir aradan sonra işler yolunda gitmeye başlamıştı. Güney Afrika ve Burkina Faso gibi güçlü rakiplerin yer aldığı grupta en yakın rakibine 5 puan fark atarak tarihinde ikinci kez Dünya Kupası biletini almayı başarıyordu.
Senegal’in başarısının altında imzası olan isim 2002 Dünya Kupası’nda takımın kaptanlığını yapan Aliou Cisse’dir. 2015’te Afrika Uluslar Kupası’nda yaşanan hüsran sonucu Fransız Alain Giresse’nin yerine göreve başlayan Cisse döneminde Senegal futbolu hep ileriye gitmeye başladı. Oyuncuyken taraftarın kalbini kazanan Cissi şimdi teknik adam olarak 2002 başarısını Rusya’da tekrarlamak istiyor.
Senegal’in kadrosunda birbirinden ünlü yıldızlar bulunuyor. Bu sezon Liverpool’un Şampiyonlar Ligi başarısının temel taşlarından Sadio Mane, Senegal’in Rusya’da en önemli kozu olacak. Şampiyonlar Ligi’nde 9 gol atan Mane, hızı, tekniği ve gol vuruşlarındaki ustalığıyla dikkat çekiyor. Premier Lig’de boy gösteren Idrissa Gueye (Everton) ve Cheikhou Kouyate (West Ham United) Senegal’in bir başka ümit bağladığı isimler. Süper Lig’den tanıdığımız Moussa Sow (Bursaspor) ve Lamine Gassama (Alanyaspor) Senegal’in başarısı için ter dökecek.
KOLOMBİYA: Süper starları Falcao ve Rodriguez’e güveniyor
Kolombiya 1990-98 arasında 3 kez üst üste Dünya Kupası biletini alırken Carlos Valderrama, Faustino Asprilla ve Freddy Rincon gibi yıldızlarıyla dikkat çekmişti. Özellikle 1994 Dünya Kupası öncesi eleme gruplarında Arjantin’i 5-0 yenerek tarihe bir skora imza atınca kupanın favorileri arasında gösterilmişti. Ancak gruptan çıkmayı başaramıştı.
Kolombiya uzun bir aradan sonra 2014 Dünya Kupası biletini alırken, Brezilya’ya sakatlığından dolayı takımın süper starı Radamel Falcao’dan yoksun gelmişti. Falcao’nun yokluğunda dümene 22 yaşındaki genç yıldız James Rodriguez geçince, Kolombiya kupa tarihindeki en büyük başarısına imza atıp çeyrek finale kadar geliyordu. Yarı final hayaline Brezilya son verirken Rodriguez 5 golle kupanın gol kralı oluyordu.
Kolombiya’nın Rusya yolu inişli çıkışlı oldu. Ekvador’u 2-0 yenerek eleme gruplarına başlayan Kolombiya’nın son 4 maçı kabus gibi geçti. Rusya bileti için son 4 maçından sadece birini kazanması yeterliydi. Ancak Venezuella ve Brezilya ile berabere kalan Kolombiya Paraguay’a yenilerek Rusya şansını zora sokuyordu. Son maçında Peru’yu yenmesi gerekiyordu. Maç 1-1 berabere bitmesine karşılık rakiplerinin yardımıyla ecel terleri dökerek Rusya biletini aldı.
Kolombiya’yı 2012’den buyana Arjantinli Jose Pokerman çalıştırıyor. 2006’da Arjantin’e yarı final oynatan Pokerman, Kolombiya’yı üst üste 2 kez Dünya Kupası’na taşıyınca Devlet Başkanı Juan Manuel Santos tarafından Kolombiya vatandaşlığı ile ödüllendirildi.
Rusya’da Kolombiya’nın en önemli silahları Monaco’lu Radamel Falcao, Bayern Münih’te kiralık oynayan Real Madrid’li James Rodriguez ve Juventus’lu Juan Cuadrado olacak. Bu 3 yıldız gününde olursa Kolombiya için gruptan çıkmak zor olmayacaktır.
JAPONYA: Grupta işlerinin zor olduğunun farkındalar
Tarihlerinde ilk kez 1998 Dünya Kupası’na katılan Japonya o tarihten sonra kupanın daimi müdavimlernden biri olmayı başardı. Asya futbolu enince akla gelen ilk ülkelerden biri olmayı başaran Japonlar, Dünya Kupası tarihinde Güney Kore ile birlikte düzenlediği 2002 ile birlikte 2006 ve 2014’te gruptan çıkmayı başardı. Ancak gruptan çıkmayı başardıkları bu 3 turnuvada ikinci turda elendiler. Japonya, Dünya Kupası biletini alan Suudi Arabistan ve Avustralya’nın yer aldığı grubu lider olarak bitirmeyi başardı.
Japonya’yı Dünya Kupası’na taşıyan isim bir dönem Trabzonspor’u da çalıştıran Boşnak Vahid Halilhodzic oldu. Boşnak hoca, 2010’da Fildişi Sahilleri’ni Dünya Kupası’na taşımasına karşılık kupa öncesinde kovulmuştu Aynı akibeti bu kez Japonya ile başladı. Japonya Futbol Federasyonu, Mali ve Ukrayna ile yapılan hazırlık maçlarındaki kötü skorları gerekçe gösterek Boşnak hocanın görevine son verip yerine yardımcısı Akira Nishino’ya milli takımı teslim etti.
Japonya’nın kadrosunda dikkat çeken isimlerin başında Shinji Kagawa geliyor. Dortmund formasıyla tanıdığımız Kagawa ile birlikte Makoto Hasebe (Frankfurt), Keisuke Honda (Pachuca) Shinji Okazaki (Leicester) dikkat çeken isimler. Özellikle Okazaki, Leicester City’nin 132 yıllık tarihinde ilk kez şampiyon olduğu 2015’te takımın önemli isimlerinden biri olmuştu. Bu sezon devre arasında geldiği Galatasaray’a harika bir performans ortaya koyan sol bek Yuto Nagatomo’da Japonya için Rusya’da ter dökecek.
[Hasan Cücük] 12.6.2018 [TR724]
Avukat sizin için ne yapabilir? [Nurullah Albayrak]
Adil bir yargılamanın olmazsa olmazlarından birisi savunma hakkının tam olarak kullandırılmasıdır. Savunma hakkının olmasa olmazı da adil yargılanma hakkı kapsamında bulunan hakların takibini sağlayacak bir avukat yardımı alabilmekten geçer.
Masumiyet hakkı, suçlamayı en kısa sürede öğrenme hakkı, kendini suçlandırıcı beyanda bulunmaya zorlanamama hakkı, savunma için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı, yasak delillerle yargılama yapılamama hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı, davayı etkilemeye yönelik düzenlemeler yapılmama hakkı, etkili hukuki yardım hakkı adil yargılanma hakkının unsurlarıdır. Bu en temel ilkelerin uygulanmasını sağlamak mahkemelerin görevi olduğu gibi bu hakların gerekli şekilde kullandırılmasını takip de avukatların etkili bir şekilde varlığı ile mümkündür.
****
Ülkemizde ise etkin ve adil bir yargılama yapılması için mücadele verecek avukat yardımı alabilmek neredeyse imkansız gibi. 2 bine yakın avukat hakkında soruşturma açıldığı 700’ün üzerinde avukatın tutuklandığı ve yüzlercesi hakkında da mahkumiyet kararı verildiği bir ortamda avukatlardan etkin bir savunma beklemek zor. Ancak bu zorluk, yargılanan kişilerin gösterecekleri çaba ve avukatla birlikte yapılacak etkili bir çalışmayla giderilebilir.
****
Öncelikle, yargılamalar konusunda var olan, mahkemelerin savunmaları dinlemediği, kararların önceden verildiği, ne yapılırsa yapılsın sonucun değişmeyeceği, avukatların da bir şey yapamayacağı düşüncesi kesinlikle değiştirilmelidir. Ne yazık ki değerlendirmeler bu algı üzerine yapıldığı için savunma çabası ve yapılacakların belirlenmesi bu algı doğrultusunda şekilleniyor. Öncelikle algılarımızı revize edelim. Biraz çabayla bunların değiştiğinin mümkün olduğu görülecektir.
****
İkinci olarak ceza yargılaması kapsamında avukattan ne beklenmesi gerektiği önem arz etmektedir. Şu an yargılamalarla ilgili iki türlü avukat yardımı almak mümkün. Birincisi, Baro tarafından görevlendirilen bir avukatın yardımı diğeri ise özel olarak anlaşılan kendi özel avukatınız tarafından yapılacak yardım. İkisi de avukat olmasına rağmen beklentilerin farklı olması gerekiyor.
****
Baro tarafından atanan avukatın, birkaç istisna dışında, sadece prosedürel işlemleri yapmakla görevinin sınırlı olduğu bilinmeli. İfadenize katılmak, sorguda bulunmak dava açılırsa duruşmalara katılmak, mahkumiyet kararı verilse istinaf ve temyiz başvurularını yapmak gibi. CMK avukatı olarak nitelenen avukatların büyük çoğunluğunun yapılan işle alınan ücreti karşılaştırdığında bu süreci angarya olarak gördükleri bilinmelidir. Duruşmaya girer savunma da yaparlar ancak günlerini vererek duruşma ve savunma için hazırlık yapmalarını beklemek zor.
****
Yargılama aşamasında CMK tarafından görevlendirilen bir avukatınız varsa, savunma hazırlanması ve duruşmaya hazırlık yapılması işi sanığa düşmektedir. Mevcut davanın sanık için hayat memat meselesi diğerleri için ise sadece bir dosya olduğu bilinmeli ve bir şey yapılacaksa sanık ya da sanık yakınları tarafından yapılacaktır düşüncesiyle hareket edilmeli. Bunun için de öncelikle dava dosyası içerisinde yer alan tüm belgeler alınmalı ve teker teker değerlendirilmeye tabi tutulmalı. Lehe olan aleyhe olan şeklinde ayrılmalı ve bu belgelerle ilgili hazırlık yapılmalı. Dosyada yer alan lehe aleyhe tüm deliller de çıkartılmalı ve üzerinde özel olarak çalışılmalı. Dava dosyasını mahkemenin hakimlerinden daha iyi bilmek istenilen neticeyi alabilmenin ilk koşuludur diye düşünülmeli. Bu anlayışla hazırlık yapılmalı. Yapılan çalışma neticesinde hazırlanılan sonuç hakkında CMK avukatınızı bilgilendirebilir ve onun tarafından mahkemeye söylenmesini düşündüğünüz bilgileri kendisine verebilirsiniz. Bu, avukatın işi neden ben yapıyorum diye düşünebilirsiniz ama davanın sanığın hayatını doğrudan ilgilendirdiğini unutulmamalısınız. O nedenle neden bunları avukat yapmıyor, ben bu işlerden anlamam ki gibi düşünceleri bir kenara bırakın ve kendi hazırlığınızı kendiniz yapmaya çalışın.
****
Eğer özel bir avukatınız olsun istiyorsanız, avukatla dava sürecinin takibi konusunda anlaşma yapmadan önce detaylı bir şekilde konuşmalısınız. Öncelikle masumiyetinize inanmayan birisinin savunmanıza katkı sağlamayacağını düşünerek masum olduğunuza inanan ve bunu mahkemede ispatlayacak bir avukat bulmaya çalışın. Mahkemelerin işleyişi ortada, netice alınması zor, yapılacak bir şey yok şeklinde telkinde bulunan bir avukat size fayda sağlamayacağı için hukuki yardım almaya gerek yok. İkinci olarak, beraat alacağınız ve masumiyetinizin ortaya çıkacağı ana kadar neler yapılacağı nasıl yapılacağı konusunda bilgi alıp gerekirse yapılacakları bir metne yazmak sürecin takibini kolaylaştıracaktır. Sözleşme imzalamadan önce her konuyu görüşmekte fayda var. Cezaevinde ki tutuklunun savunmasının hazırlanması için ne kadar zamanda bir ziyaret edileceği dahi konuşulabilir.
****
Kendi özel avukatınız olduktan sonra sizin için her şey bitmiş olmuyor. Davanın avukatınız için iş sizin için ise hayat olduğu düşüncesiyle avukatınız yok gibi hazırlık yapmaya çalışmak gerekir. Sizin yaptığınız hazırlıkla avukatınızın hukuk bilgisini birleştirerek masumiyetinizin mahkeme nezdinde tescilinin sağlanacağı bilinmelidir.
Önemli olan hakim, savcının ne düşündüğü veya neye inandığı değil, önemli olan sizin neye inandığınızdır.
[Nurullah Albayrak] 12.6.2018 [TR724]
Masumiyet hakkı, suçlamayı en kısa sürede öğrenme hakkı, kendini suçlandırıcı beyanda bulunmaya zorlanamama hakkı, savunma için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı, yasak delillerle yargılama yapılamama hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı, davayı etkilemeye yönelik düzenlemeler yapılmama hakkı, etkili hukuki yardım hakkı adil yargılanma hakkının unsurlarıdır. Bu en temel ilkelerin uygulanmasını sağlamak mahkemelerin görevi olduğu gibi bu hakların gerekli şekilde kullandırılmasını takip de avukatların etkili bir şekilde varlığı ile mümkündür.
****
Ülkemizde ise etkin ve adil bir yargılama yapılması için mücadele verecek avukat yardımı alabilmek neredeyse imkansız gibi. 2 bine yakın avukat hakkında soruşturma açıldığı 700’ün üzerinde avukatın tutuklandığı ve yüzlercesi hakkında da mahkumiyet kararı verildiği bir ortamda avukatlardan etkin bir savunma beklemek zor. Ancak bu zorluk, yargılanan kişilerin gösterecekleri çaba ve avukatla birlikte yapılacak etkili bir çalışmayla giderilebilir.
****
Öncelikle, yargılamalar konusunda var olan, mahkemelerin savunmaları dinlemediği, kararların önceden verildiği, ne yapılırsa yapılsın sonucun değişmeyeceği, avukatların da bir şey yapamayacağı düşüncesi kesinlikle değiştirilmelidir. Ne yazık ki değerlendirmeler bu algı üzerine yapıldığı için savunma çabası ve yapılacakların belirlenmesi bu algı doğrultusunda şekilleniyor. Öncelikle algılarımızı revize edelim. Biraz çabayla bunların değiştiğinin mümkün olduğu görülecektir.
****
İkinci olarak ceza yargılaması kapsamında avukattan ne beklenmesi gerektiği önem arz etmektedir. Şu an yargılamalarla ilgili iki türlü avukat yardımı almak mümkün. Birincisi, Baro tarafından görevlendirilen bir avukatın yardımı diğeri ise özel olarak anlaşılan kendi özel avukatınız tarafından yapılacak yardım. İkisi de avukat olmasına rağmen beklentilerin farklı olması gerekiyor.
****
Baro tarafından atanan avukatın, birkaç istisna dışında, sadece prosedürel işlemleri yapmakla görevinin sınırlı olduğu bilinmeli. İfadenize katılmak, sorguda bulunmak dava açılırsa duruşmalara katılmak, mahkumiyet kararı verilse istinaf ve temyiz başvurularını yapmak gibi. CMK avukatı olarak nitelenen avukatların büyük çoğunluğunun yapılan işle alınan ücreti karşılaştırdığında bu süreci angarya olarak gördükleri bilinmelidir. Duruşmaya girer savunma da yaparlar ancak günlerini vererek duruşma ve savunma için hazırlık yapmalarını beklemek zor.
****
Yargılama aşamasında CMK tarafından görevlendirilen bir avukatınız varsa, savunma hazırlanması ve duruşmaya hazırlık yapılması işi sanığa düşmektedir. Mevcut davanın sanık için hayat memat meselesi diğerleri için ise sadece bir dosya olduğu bilinmeli ve bir şey yapılacaksa sanık ya da sanık yakınları tarafından yapılacaktır düşüncesiyle hareket edilmeli. Bunun için de öncelikle dava dosyası içerisinde yer alan tüm belgeler alınmalı ve teker teker değerlendirilmeye tabi tutulmalı. Lehe olan aleyhe olan şeklinde ayrılmalı ve bu belgelerle ilgili hazırlık yapılmalı. Dosyada yer alan lehe aleyhe tüm deliller de çıkartılmalı ve üzerinde özel olarak çalışılmalı. Dava dosyasını mahkemenin hakimlerinden daha iyi bilmek istenilen neticeyi alabilmenin ilk koşuludur diye düşünülmeli. Bu anlayışla hazırlık yapılmalı. Yapılan çalışma neticesinde hazırlanılan sonuç hakkında CMK avukatınızı bilgilendirebilir ve onun tarafından mahkemeye söylenmesini düşündüğünüz bilgileri kendisine verebilirsiniz. Bu, avukatın işi neden ben yapıyorum diye düşünebilirsiniz ama davanın sanığın hayatını doğrudan ilgilendirdiğini unutulmamalısınız. O nedenle neden bunları avukat yapmıyor, ben bu işlerden anlamam ki gibi düşünceleri bir kenara bırakın ve kendi hazırlığınızı kendiniz yapmaya çalışın.
****
Eğer özel bir avukatınız olsun istiyorsanız, avukatla dava sürecinin takibi konusunda anlaşma yapmadan önce detaylı bir şekilde konuşmalısınız. Öncelikle masumiyetinize inanmayan birisinin savunmanıza katkı sağlamayacağını düşünerek masum olduğunuza inanan ve bunu mahkemede ispatlayacak bir avukat bulmaya çalışın. Mahkemelerin işleyişi ortada, netice alınması zor, yapılacak bir şey yok şeklinde telkinde bulunan bir avukat size fayda sağlamayacağı için hukuki yardım almaya gerek yok. İkinci olarak, beraat alacağınız ve masumiyetinizin ortaya çıkacağı ana kadar neler yapılacağı nasıl yapılacağı konusunda bilgi alıp gerekirse yapılacakları bir metne yazmak sürecin takibini kolaylaştıracaktır. Sözleşme imzalamadan önce her konuyu görüşmekte fayda var. Cezaevinde ki tutuklunun savunmasının hazırlanması için ne kadar zamanda bir ziyaret edileceği dahi konuşulabilir.
****
Kendi özel avukatınız olduktan sonra sizin için her şey bitmiş olmuyor. Davanın avukatınız için iş sizin için ise hayat olduğu düşüncesiyle avukatınız yok gibi hazırlık yapmaya çalışmak gerekir. Sizin yaptığınız hazırlıkla avukatınızın hukuk bilgisini birleştirerek masumiyetinizin mahkeme nezdinde tescilinin sağlanacağı bilinmelidir.
Önemli olan hakim, savcının ne düşündüğü veya neye inandığı değil, önemli olan sizin neye inandığınızdır.
[Nurullah Albayrak] 12.6.2018 [TR724]
Messi ve Ronaldo; Her şeyleri var bir o yok! [Efe Yiğit]
Just Fontaine, Eusebio, Gerd Müller, Paolo Rossi, Ronaldo… Bu isimler adlarını Dünya Kupası tarihine attıkları gollerle yazdırmış futbolcular. Kupanın gol kralına verilen Altın Ayakkabı için oldukça güçlü adaylar bulunuyor. 2014 Dünya Kupası’nda attığı 6 golle Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Kolombiyalı James Rodriguez, Rusya’da aynı başarıyı tekrarlayıp art arda Altın Ayakkabı’nın sahibi ilk futbolcu olmak istiyor.
Geride kalan 20 Dünya Kupası’nın gol krallarına baktığımızda ilginç bir istatistik karşımıza çıkıyor. 20 kraldan sadece 5’i kupayı kazanan takımdan çıktı. Elbette kupada sonuna kadar ülkelerin golcülerin krallık için şansları daha yüksek oluyor. İstisnaları olmuyor mu? Örneğin 1994 Dünya Kupası’nda sıradışı bir durum yaşanmıştı. Rusya, grup maçları sonunda evine dönerken forveti Oleg Salenko kupanın gol krallarından biri olmuştu. Salenko, Bulgar Hristo Stoickov ile birlikte 6 golle krallığı paylaşmıştı. Rus futbolcu Kamerun’u 6-1 yendikleri maçta 5 gol atarak kupa tarihine bir maçta en çok gol atan oyuncu olarak geçmişti. Dünya Kupası dönüşü İstanbulspor’a transfer olan Salenko’nun Türkiye macerası oldukça başarısız bitmişti.
Fontaine hâlâ geçilemedi
Altın Ayakkabı’nın sahiplerine baktığımızda en çok golü atan futbolcu olarak karşımıza Fransız Just Fontaine ve Macar Sandor Kocsis çıkıyor. Fontaine’nin 1958 Dünya Kupası’nda attığı 13 gol hala geçilemedi. Fransız futbolcu grup maçlarında Paraguay’a 3, üçüncülük maçında ise Almanya’ya 4 gol atmıştı. Macar futbolcu Sandor Kocsis ise 1954 Dünya Kupası’nda 13 gol atmıştı. Dünya Kupası’nın ilk gol kralı Arjantinli Guillermo Stabile olmuştu. 1930 Dünya Kupası’nda 8 gol atmıştı. Bu prestijli ödülü yazının girişindeki isimlerin yanı sıra Mario Kempes, Gary Lineker, Miroslav Klose ve Salvatore Schillaci gibi isimler kazandı.
James Rodriguez son kral olarak Rusya’ya gelen isim. Çeyrek finale kadar gelen Kolombiya adına 6 gol atan Rodriguez sadece gol kralı olmakla kalmamış, Uruguay’a attığı müthiş gol kupanın en iyi golü seçilmişti. Bu sezon Bayern Münih formasıyla oldukça başarılı bir sezon geçiren Rodriguez, Rusya’da yine gol kralı olursa ünvanını koruyan ilk oyuncu olarak kupa tarihine geçecek.
2010 Dünya Kupası’nın 5 gollü kralı Alman Thomas Müller, aynı sayıda golü Brezilya’da da atmış ancak bir gol fazla atan Rodriguez’e geçildiği için üst üste gol kralı olan oyuncu olma şansını kaybetmişti. İki Dünya Kupası’nda toplam 10 gol atan Müller, 6 gol daha atarsa vatandaşı Klose’nin kupa tarihinde en çok gol atma rekoruna ortak olacak. Ancak Müller’in son iki sezondaki performansı Rusya’da işinin pek kolay olmadığını gösteriyor.
Dünyanın en iyi futbolcusu Lionel Messi ve Cristano Ronaldo’nun kişisel başarıları arasında bulunmayan ödüllerin başında Dünya Kupası gol krallığı yer alıyor. 33 yaşındaki Ronaldo Portekiz adına 81; 30 yaşındaki Messi’nin ise Arjantin formasıyla 61 golü bulunuyor. İki futbolcu için Rusya bu eksikliği tamamlamak için son şanslardan biri olacak. Ronaldo, Rusya yolunda takımı adına 15 gol atarken, Avrupa’da sadece 16 gol atan Polonyalı Robert Lewandowski’ye geçildi. Polonyalı forvet 2008’ten bu yana giydiği milli forma ile 52 gole imza attı. Robert Lewandowski, Altın Ayakkabı’nın en büyük adayları arasında yer buluyor. Avrupa’dan Cristiano Ronaldo ve Lewandowski ile birlikte Fransız Antoine Griezmann, Belçikalı Romelu Lukaku, İngiliz Harry Kane Altın Ayakkabı’nın diğer güçlü adayları arasında yer alıyor.
Brezilya’dan Neymar, Gabriel Jesus ile birlikte Uruguay’dan Edison Cavani, Luis Suarez ve Arjantin’den Messi ile birlikte Sergio Agüero krallığın Güney Amerika kıtasından adayları arasında bulunuyor. Cavani, Rusya yolunda 10 golle bu kıtadan en çok gol atan oyuncu olmuştu. Suudi Arabistan’lı Muhammed Al- Sahlawi eleme gruplarında 16 gol atmasına karşılık krallık için şans tanınmıyor. Afrika’dan Mısır’dan Muhammed Salah ile Senegalli Sadio Mane olası krallar adayları arasında yer alıyor.
[Efe Yiğit] 12.6.2018 [TR724]
Geride kalan 20 Dünya Kupası’nın gol krallarına baktığımızda ilginç bir istatistik karşımıza çıkıyor. 20 kraldan sadece 5’i kupayı kazanan takımdan çıktı. Elbette kupada sonuna kadar ülkelerin golcülerin krallık için şansları daha yüksek oluyor. İstisnaları olmuyor mu? Örneğin 1994 Dünya Kupası’nda sıradışı bir durum yaşanmıştı. Rusya, grup maçları sonunda evine dönerken forveti Oleg Salenko kupanın gol krallarından biri olmuştu. Salenko, Bulgar Hristo Stoickov ile birlikte 6 golle krallığı paylaşmıştı. Rus futbolcu Kamerun’u 6-1 yendikleri maçta 5 gol atarak kupa tarihine bir maçta en çok gol atan oyuncu olarak geçmişti. Dünya Kupası dönüşü İstanbulspor’a transfer olan Salenko’nun Türkiye macerası oldukça başarısız bitmişti.
Fontaine hâlâ geçilemedi
Altın Ayakkabı’nın sahiplerine baktığımızda en çok golü atan futbolcu olarak karşımıza Fransız Just Fontaine ve Macar Sandor Kocsis çıkıyor. Fontaine’nin 1958 Dünya Kupası’nda attığı 13 gol hala geçilemedi. Fransız futbolcu grup maçlarında Paraguay’a 3, üçüncülük maçında ise Almanya’ya 4 gol atmıştı. Macar futbolcu Sandor Kocsis ise 1954 Dünya Kupası’nda 13 gol atmıştı. Dünya Kupası’nın ilk gol kralı Arjantinli Guillermo Stabile olmuştu. 1930 Dünya Kupası’nda 8 gol atmıştı. Bu prestijli ödülü yazının girişindeki isimlerin yanı sıra Mario Kempes, Gary Lineker, Miroslav Klose ve Salvatore Schillaci gibi isimler kazandı.
James Rodriguez son kral olarak Rusya’ya gelen isim. Çeyrek finale kadar gelen Kolombiya adına 6 gol atan Rodriguez sadece gol kralı olmakla kalmamış, Uruguay’a attığı müthiş gol kupanın en iyi golü seçilmişti. Bu sezon Bayern Münih formasıyla oldukça başarılı bir sezon geçiren Rodriguez, Rusya’da yine gol kralı olursa ünvanını koruyan ilk oyuncu olarak kupa tarihine geçecek.
2010 Dünya Kupası’nın 5 gollü kralı Alman Thomas Müller, aynı sayıda golü Brezilya’da da atmış ancak bir gol fazla atan Rodriguez’e geçildiği için üst üste gol kralı olan oyuncu olma şansını kaybetmişti. İki Dünya Kupası’nda toplam 10 gol atan Müller, 6 gol daha atarsa vatandaşı Klose’nin kupa tarihinde en çok gol atma rekoruna ortak olacak. Ancak Müller’in son iki sezondaki performansı Rusya’da işinin pek kolay olmadığını gösteriyor.
Dünyanın en iyi futbolcusu Lionel Messi ve Cristano Ronaldo’nun kişisel başarıları arasında bulunmayan ödüllerin başında Dünya Kupası gol krallığı yer alıyor. 33 yaşındaki Ronaldo Portekiz adına 81; 30 yaşındaki Messi’nin ise Arjantin formasıyla 61 golü bulunuyor. İki futbolcu için Rusya bu eksikliği tamamlamak için son şanslardan biri olacak. Ronaldo, Rusya yolunda takımı adına 15 gol atarken, Avrupa’da sadece 16 gol atan Polonyalı Robert Lewandowski’ye geçildi. Polonyalı forvet 2008’ten bu yana giydiği milli forma ile 52 gole imza attı. Robert Lewandowski, Altın Ayakkabı’nın en büyük adayları arasında yer buluyor. Avrupa’dan Cristiano Ronaldo ve Lewandowski ile birlikte Fransız Antoine Griezmann, Belçikalı Romelu Lukaku, İngiliz Harry Kane Altın Ayakkabı’nın diğer güçlü adayları arasında yer alıyor.
Brezilya’dan Neymar, Gabriel Jesus ile birlikte Uruguay’dan Edison Cavani, Luis Suarez ve Arjantin’den Messi ile birlikte Sergio Agüero krallığın Güney Amerika kıtasından adayları arasında bulunuyor. Cavani, Rusya yolunda 10 golle bu kıtadan en çok gol atan oyuncu olmuştu. Suudi Arabistan’lı Muhammed Al- Sahlawi eleme gruplarında 16 gol atmasına karşılık krallık için şans tanınmıyor. Afrika’dan Mısır’dan Muhammed Salah ile Senegalli Sadio Mane olası krallar adayları arasında yer alıyor.
[Efe Yiğit] 12.6.2018 [TR724]
Skolyozu haber veren 7 belirti
Doğumsal olabildiği gibi sonradan da gelişebilen ve omurganın sağa veya sola eğilmesi ile kendini gösteren skolyoz, hayat kalitesini ciddi ölçüde düşüren bir hastalık. Skolyoza karşı erken dönemde önlem almak ciddi sağlık problemlerinin önüne geçilmesi açısından büyük önem taşıyor. Bu sebeple “1-30 Haziran Skolyoz Farkındalık Ayı” kapsamında çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Skolyoz konusunda kritik bilgiler veren Prof. Dr. Emre Acaroğlu, teşhisin çocukluk döneminde konulmasının önemine vurgu yapıyor.
Normal bir insan omurgasına yandan bakıldığında boyun ve bel bölgesinde bir miktar çukurluk (lordoz) gözlemlenmesi, sırt bölgesinde ise hafif bir kamburluk (kifoz) kabul edilebilir pozisyonlardır. Peki skolyozdan hangi durumlarda şüphelenmek gerekir?
– Kişinin belinde veya sırtında asimetri varsa
– Bir omuzu diğerinden daha yüksekse
– Arkadan bakıldığında bir kürek kemiği diğerinden daha çıkık veya belirginse
– Bir bacak diğerinden daha uzunmuş gibi görünüyorsa
– Gövde veya göğüs kafesi bir tarafa kaymış görünüyorsa
– Kişi öne doğru eğildiğinde gövdenin bir tarafındaki kaburgalar diğer tarafa göre daha yüksek kalıyorsa
– Elbiseleri, bireyin üzerinde sürekli asimetrik bir şekilde duruyorsa omurga şekil bozukluğu olabileceğinden şüphelenmek gerekir.
– Bu durumlarda mutlaka skolyoz cerrahisi ile uğraşan bir ortopedi uzmanına başvurulmalıdır.
En hızlı ilerleme dönemi yaşamın ilk beş yılı
Skolyozun ilerleyip ilerlemeyeceğini tahmin etmek her zaman kolay olmayabilir fakat ilerleme riskini artıran bazı faktörler mevcut. Özellikle mevcut omurga eğriliğinin en hızlı ilerleyebileceği dönem, yaşamın ilk beş yılı ve ergenlik dönemindeki “hızlı boy uzaması” zamanlarıdır. Bu dönemde saptanan eğriliklerde tanı konulduğu andaki eğrilik yüksek dereceli ise düşük dereceli bir eğriliğe nazaran bu eğriliğin ilerleme riski daha fazladır. Çocuğun yaşı tanı konulduğu anda ne kadar küçük ise omurgadaki eğriliğin de büyüyüp ilerlemesi o oranda fazla olacaktır. İskelet gelişimini tamamlamış erişkin bireylerde eğriliğin ilerlemesi bu derecede belirgin ve hızlı olmamaktadır. O sebepten ötürü küçük yaşlarda ve özellikle ergenliğin hızlı boy atma döneminde skolyoz tanısı almış olan çocuklarda skolyoz çok yakından takip edilmelidir.
Tedavi kişiye özel planlanıyor
[TR724] 12.6.2018
Normal bir insan omurgasına yandan bakıldığında boyun ve bel bölgesinde bir miktar çukurluk (lordoz) gözlemlenmesi, sırt bölgesinde ise hafif bir kamburluk (kifoz) kabul edilebilir pozisyonlardır. Peki skolyozdan hangi durumlarda şüphelenmek gerekir?
– Kişinin belinde veya sırtında asimetri varsa
– Bir omuzu diğerinden daha yüksekse
– Arkadan bakıldığında bir kürek kemiği diğerinden daha çıkık veya belirginse
– Bir bacak diğerinden daha uzunmuş gibi görünüyorsa
– Gövde veya göğüs kafesi bir tarafa kaymış görünüyorsa
– Kişi öne doğru eğildiğinde gövdenin bir tarafındaki kaburgalar diğer tarafa göre daha yüksek kalıyorsa
– Elbiseleri, bireyin üzerinde sürekli asimetrik bir şekilde duruyorsa omurga şekil bozukluğu olabileceğinden şüphelenmek gerekir.
– Bu durumlarda mutlaka skolyoz cerrahisi ile uğraşan bir ortopedi uzmanına başvurulmalıdır.
En hızlı ilerleme dönemi yaşamın ilk beş yılı
Skolyozun ilerleyip ilerlemeyeceğini tahmin etmek her zaman kolay olmayabilir fakat ilerleme riskini artıran bazı faktörler mevcut. Özellikle mevcut omurga eğriliğinin en hızlı ilerleyebileceği dönem, yaşamın ilk beş yılı ve ergenlik dönemindeki “hızlı boy uzaması” zamanlarıdır. Bu dönemde saptanan eğriliklerde tanı konulduğu andaki eğrilik yüksek dereceli ise düşük dereceli bir eğriliğe nazaran bu eğriliğin ilerleme riski daha fazladır. Çocuğun yaşı tanı konulduğu anda ne kadar küçük ise omurgadaki eğriliğin de büyüyüp ilerlemesi o oranda fazla olacaktır. İskelet gelişimini tamamlamış erişkin bireylerde eğriliğin ilerlemesi bu derecede belirgin ve hızlı olmamaktadır. O sebepten ötürü küçük yaşlarda ve özellikle ergenliğin hızlı boy atma döneminde skolyoz tanısı almış olan çocuklarda skolyoz çok yakından takip edilmelidir.
Tedavi kişiye özel planlanıyor
- Gözlem ve takip: Çok hafif dereceli eğriliklerde genellikle özel bir tedavi uygulamaksızın çocuğun da yaşını göz önünde bulundurarak eğrilikte herhangi bir ilerleme oluşup oluşmayacağını 4 veya 6 aylık periyodlarla yakından takip ediliyor.
- Korse: Orta dereceli skolyozlarda ise gene çocuğun yaşını göz önünde bulundurmak suretiyle korse tedavisi uygulanıyor.
- Cerrahi: İleri dereceli skolyozlarda ise cerrahi tedavi ile eğriliğin düzeltilmesi gerekiyor.
[TR724] 12.6.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)