Melekler Nereden Bildiler İnsanın Kan Dökeceğini? [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Bugünkü yazımda, oldukça detay denebilecek bir mesele olmakla beraber, zaman zaman merak konusu olan, insanların zihinlerine takılan bir hususu ele almak istiyorum. Bu detay konu, yeryüzünde yaratılacak olan insanın, kan dökücü özelliğinin melekler tarafından nasıl bilindiğidir. 

Konuyla ilgili âyet meâlen şöyledir: 

“Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife kılmak istiyorum” dediği vakit onlar: “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen’i tenzih etmekteyiz!” dediler. Allah: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim” buyurdu.” (Bakara 2/30). 

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, melekler irade ve sorumluluk sahibi olan insan ve cinlerden farklı olarak günahsız varlıklardır. Sordukları böyle bir soru da, hiçbir zaman günah değildir. Zira böyle bir soru itiraz içermemekte olup, sadece meselenin iç yönünü/hikmetini anlamaya yönelik bir sorudur. Melekler zaten Yüce Allah'ın kâinattaki sayısız harikalarını temaşa ediyor ve O’nu tesbih ve takdis ediyorlardı. Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bu yeni harikası karşısında da durumları aynı olacaktı. Fakat onlar, sadece hikmetini sorup, meselenin iç yüzünü, arka planını öğrenmek istiyorlardı. Yüce Yaratıcı da onlarla âdeta istişâre edercesine sormuş, aynı zamanda bir anlamda insanoğluna da başkalarını ilgilendiren konularda, o kimselerle istişare etme, haber verme, konuşma ve danışma noktasında da bir ders vermişti.

Cenab-ı Allah yeryüzünde bir halife kılmak istiyorum deyince, kendilerini bir danışma makamında gören melekler, bir taraftan bundaki şerefi takdir ettiler, diğer taraftan da yeryüzündeki bir yaratığa Allah tarafından böyle yüksek bir irade yetkisi verilmesinde bir şer ihtimalinden de korktular.

Şimdi bu yönünü böylece belirttikten sonra acaba melekler insanoğlunun kan dökeceğini nereden anladıklarına gelelim:

1. Mukayese yoluyla: Yeryüzünde ilk olarak cinler yaşamıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm’de cinlerin daha önce yaratıldığına dair değişik işaretler vardır. Daha önce yaratılan bu cinler, orada bozgunculuk çıkarmışlar, kan dökmüşler ve birbirlerini öldürmüşlerdi. Nitekim bunla ilgili İbn Abbas’tan gelen bir rivayet de vardır. Öyle ise, yeni halife olacak insan da aynı suçları (cürümleri) işlemesi muhtemeldi. Melekler de, geçmişte şahit oldukları bir örneği ölçü alarak varlık âleminin yeni misafiriyle eskileri karşılaştırmışlardır.

2. Özel bir bilgiyle: Melekler bunu özel bir bilgiyle öğrenmiş olmaları da ihtimal dâhilindedir. Bu yaklaşım (yorum) ise, onların nispi bir ölçüde Yüce Yaratıcı’nın varlığın geleceğiyle ilgili kader programına yine O’nun (cc) izniyle muttali olmaları anlamına gelmektedir. Allah'ın ilminde önce-sonra, cenin-tam insan, iyon-çekirdek vs. hepsi aynı anda bilinir ve ihata edilir. İşte melekler de bu kader programında insanların kan dökücü, fesat çıkarıcı özelliklerine muttali olmuş ve bu sebeple böyle bir soruyu sormuşlardır. Sorunca da Cenâb-ı Hakk: “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” şeklinde onları ikaz etmiş, bunun üzerine melekler, hemen kendilerine gelmiş ve: “Sen yücesin. Bizim, Senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen Alîmsin, Hakîmsin.” (Bakara 2/32) demişlerdir ki, bu onlar için bir tevbe ve yenilenme demektir.

3. Yüce Allah'ın bildirmesiyle: Üçüncü bir ihtimal melekler bunu Allah tarafından kendilerine verilen bir haberle öğrenmişlerdir. Allah Teala meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını, o halifenin soyundan gelenlerin yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaklarını, birbirlerini kıskanacaklarını, fitne ve fesada yol açacaklarını ve birbirlerini öldüreceklerini bildirmiş, bunun üzerine melekler de: “Ey Rabbimiz, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Halbuki biz seni överek tesbih ediyoruz ve tenzih ediyoruz” demişlerdir. Allah da: “Şüphesiz sizin bilmediklerinizi ben bilirim.” buyurmuştur.

4. Yaratılıştaki mahiyetlerinin özelliğinden: Meleklerin, cinlerin ve insanların mahiyeti farklıdır. Melekler, günah işlemeğe karşı korunmuş nurani varlıklardır, diğer bütün yaratıkların ise bu nitelikte olmadığını veya hayır ve şerri kendisinde barındıran maddenin tabiatını bildiklerinden dolayı bunu söylemiş olabilirler. 

Bediüzzaman hazretleri de İşârâtu’l-İ’caz adındaki eserinin Bakara Sûresi 30. Ayetin tefsirinde, insanların isyan ve cürümlerinin devam edeceğinin melekler tarafından bilinmesini üç ihtimalle değerlendirir. Bunlardan birine göre melekler, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bildirmesiyle bunu öğrenmişlerdir. İkinci ihtimale göre Levh-i Mahfuz’a bakıp oradan almışlardır. Üçüncü ihtimale göre de melekler insanlardaki kuvve-i gadabiye ve şeheviyeden bunu anlamışlardır. 

Bediüzzaman hazretleri üçüncü ihtimali aynı zamanda şöyle gerekçelendirir: “İnsanlardaki kuvve-i şeheviye ile yeryüzünde fesat meydana gelir. Kuvve-i gadabiyenin tecavüzüyle de ölüm ve öldürmeye mahal olur.”

Konuyla ilgili olarak, son zamanlarda gündeme getirilen ama Kur’an ve Sünnet açısından temellendirilmesi oldukça güç başka bir yorum daha vardır ki o da, daha önce yeryüzünde başka âdemlerin olduğu ve meleklerin de buna dayanarak böyle bir bilgiye ulaşmış olmalarıdır. 

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında diyebiliriz ki, melekler Cenab-ı Hakk’ın yarattığı âlemlerde, mahiyet ve özellikleri bakımından diğer varlıklardan nispeten farklıdır. Ancak melekler de Allah bildirmeden gaybı bilemezler. Onların, insanın gelecekte yapacakları ile ilgili bu bilgileri, yukarıda işaret edilen hangi yolla olursa olsun, ancak Cenab-ı Hakk’ın onların bilmelerine izin verdiği kadarıyla gerçekleşmiş bir bilgidir. Bu kadar bir bilgiden de, onların gaybı bildikleri sonucu çıkartılamaz. Zira şayet gaybı bilselerdi, en azından insanlar içerisinden çıkacak olan peygamberleri, evliyayı, asfiyâyı ve diğer sâlih kişilerin olacağını da bilir ve böyle bir soruyu Allah Teâla’ya sormaz ve şöyle demezlerdi:

“Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.” dediler. Allah: “Ey Âdem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir.” dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah şöyle buyurdu: “Ben size demedim mi ki, göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim!” Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim!” (Bakara Sûresi 32-33).

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 10.10.2020 [Samanyolu Haber]

Süt fiyatına ‘enflasyon’ ayarı [İlker Doğan]

Tarım ve Orman Bakanlığı, çiğ süt fiyatlarını ‘üreticileri’ çağırmadan market zinciri temsilcileriyle birlikte belirledi. Çiğ süt fiyatının belirlendiği toplantıya sanayiciler ve BİM, A101, Şok, Migros ve CarrefourSA gibi market zinciri temsilcileri katıldı. Hali hazırda litresi 2 lira 30 kuruş olan çiğ süt referans fiyatının 2 lira 70 kuruş olması kararlaştırıldı. Girdi maliyetleri son bir yılda yüzde 35’in üzerinde artan üretici litre fiyatının en az 3 TL olmasını istiyordu. Toplantıya Ulusal Süt Konseyi’nin çağrılmaması ve fiyatın bürokratlar tarafından belirlenmesiyle konsey tamamen devre dışı kaldı. 

ZAM YAPMAYIN, ENFLASYON ARTAR!

Toplantıda bürokratların, süt sanayicileri ve perakendecilere, “Biz fiyat artıracağız ama siz en azından kısa vadede zam yapmayın. Yoksa enflasyon artar.” dediği öğrenildi. Geçtiğimiz günlerde yapılan Gıda Komitesi toplantısında da ‘enflasyonu artırır’ gerekçesi ile  çiğ süt fiyatı artırılmamıştı. Türkiye Süt Üreticileri Merkez Birliği Başkanı Tevfik Keskin, üreticilerin fikri alınmadan, sanayicilerle birlikte belirlenen fiyatın altına kesinlikle imza atmayacaklarını yazılı açıklamayla duyurdu. 

Ekonomi ve tarım politikası duvara toslayan AKP rejimi, süt üreticisini yok saydı! Süt üreticilerini ilgilendiren çok önemli bir toplantı vardı dün. Ancak çiğ süt fiyatlarının belirleneceği toplantıya üreticiler dışındaki herkes çağırıldı! Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından üreticilere haber verilmeden organize edilen toplantıya market zincirlerinin yöneticileri ile sanayiciler çağrıldı. 

YALAN ÜSTÜNE YALAN 

Toplantıya Ulusal Süt Konseyi davet edilmedi. Çiğ süt fiyatını bürokratlar, sanayiciler ve marketler zincirleri belirledi. Söz konusu skandal sonrası konsey tamamen devre dışı kalmış oldu. Üreticilerden gizli yapılan toplantı bilgisinin sızması üzerine, önce üretici birliklerinin de toplantıya katıldığı açıklandı. Ancak bu açıklamanın doğru olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Üretici birliklerinin tepkisi üzerine, “Süt fiyatlarına zam yapılmasın diye marketlerle bir araya geldik.” açıklaması yapıldı. Ancak bu açıklamanın da yalan olduğu akşam saatlerinde ortaya çıktı. 

40 KURUŞ ZAM UYGUN GÖRÜLDÜ

Bugüne kadar üretici birliklerine hiçbir fiyat beyan etmeyen Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri, dün sanayici ve marketlerle yaptığı toplantıda çiğ süt fiyatlarının 2 lira 70 kuruş olacağını beyan etti. Ekim 2019’dan Eylül 2020’ye kadar yoncaya yüzde 31, samana yüzde 29, süt yemine yüzde 30 zam yapıldı. Elektriğe gelen zamlarla birlikte süt üreticilerin girdi maliyetleri sadece son 1 yılda yüzde 35 seviyesinde arttı. Süt üreticileri çiğ sütün litre fiyatının 3 lira olmasını talep ediyordu. 

ZAM YAPMAYIN, ENFLASYON ARTAR

Toplantıda bakanlık yetkililerinin perakendecilere ‘en azından kısa vadede zam yapmamalarını’ söylediği de öğrenildi. İddiaya göre bakanlık yetkilileri market zinciri temsilcilerine, “Biz çiğ süt fiyatına zam yapacağız ama siz sanayici ve perakendeci olarak nihai ürüne zam yapmayın. Enflasyon artmasın.” dedikleri iddia edildi. Ancak toplantıya katılanların söz vermediği öğrenildi. Süte zam yapılması, peynir, yoğurt vs. gibi bütün süt ürünlerinin zamlanması anlamına geliyor ki, bu da enflasyonu artırıyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan Gıda Komitesi toplantısında da ‘enflasyonu artırır’ gerekçesi ile  çiğ süt fiyatı artırılmamıştı. Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği Başkanı Kamil Özcan, Ulusal Süt Konseyi Yönetim Kurulu üyeliğinden bu nedenle istifa etmişti.

O FİYATA İMZA ATMAYACAĞIZ 

Türkiye Süt Üreticileri Merkez Birliği Başkanı Tevfik Keskin, gizli saklı yapılan toplantıya tepki gösterdi.  Tarım ve Orman Bakanlığının sanayici ve market temsilcileri ile yapılan toplantıda belirlenen fiyata imza atmayacaklarını anlatan Keskin, “Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından organize edilen çiğ süt fiyatının belirlenmesine ilişkin toplantıya market zincirlerinin yöneticileri çağrıldı,  çiğ süt üreticileri çağrılmadı. Bizim olmadığımız toplantıda bir karar alınmasına biz imza vermeyiz. Bugüne kadar üretim durmasın üretimden çekilmeyelim diye zararına üretim yaptık. Toplantıya bizim davet edilmeyip üreticinin olmadığı bir yerde kimse karar alamaz. Tek taraflı alınan karara da biz imza vermeyiz. Kim imzalayacaksa imzalasın,” ifadelerini kullandı. 

[İlker Doğan] 10.10.2020 [TR724]

Kulüpsüz kaldığına inanamayacağınız teknik adamlar [Hasan Cücük]

Avrupa’da yeni sezonun giderek ısındığı bugünlerde öyle teknik adamlar var ki, çalıştıracak kulüp bulamıyor. Massimiliano Allegri, Ernesto Valverde, Mauricio Pochettino, Maurizio Sarri gibi daha birkaç yıl öncesinde oyuna damga vuran isimler boşta. Türkiye’de benzer kaderi yaşayanlar arasında Aykut Kocaman ve Abdullah Avcı’yı saymak mümkün.

ŞAMPİYONLUKLAR YAŞADI AMA

İtalya’nın son dönemde yetiştirdiği en önemli teknik adamlardan biri olan Massimiliano Allegri’nin “işsiz teknik adamlar” arasında olması şaşılacak bir durum. 2007-08 sezonunda Serie C’de Sassuola’yı şampiyonluğa taşıyan Allegri ilk başarısını tarihe not düşüyordu. 2010-11 sezonunda başarı çıtasını Serie A’ya taşıyan Allegri, Milan’ı şampiyon yaptı. Bu, Milano ekibinin şu ana kadar gördüğü son şampiyonluk oldu. 2014’te Milan defterini kapatıp, Juventus’u çalıştırmaya başladı. 2012’den itibaren şampiyonluğu kimseye kaptırmayan Juve’de 5 yıl görev yaptı. Juve, şampiyonluk serisine Allegri döneminde de devam etti. Hem de 5 yıl üst üste. Serie A şampiyonluğunu Şampiyonlar Ligi ile taçlandıramayınca gözden düştü. İki kez geldiği finalden boynu bükük ayrıldı. Haziran 2019’da Juventus defterini kapatan Allegri o günden beridir kulüp bulamadı.

TOTTENHAM’I İCAT EDEN ADAM

Teknik adamlık kariyerine Ocak 2009’da Espanyol ile başlayan Arjantinli teknik adam Mauricio Pochettino, daha kariyerinin başında istikrarlı bir görüntü çizdi. İspanyol kulübünde 3,5 yıl çalıştıktan sonra, Kasım 2012’de buradan ayrıldı. Rotasını İngiltere’ye çeviren Arjantinli, Ocak 2013’te Southampton’un başına geçti. Aldığı sonuçlar ve oynattığı futbolla dikkatleri üzerine çekecekti. Henüz 40’lı yaşların başında olan Pochettino, Mayıs 2014’te Southampton defterini kapatıp adını tüm dünyaya duyuracağı Tottenham’a transfer oldu. Premier Lig’in orta sıra takımlarından biri olan Tottenham, Pochettino ile adeta sınıf atladı. İlk 4’ün olmazsa olmaz takımlarından birine dönüştürdüğü Tottenham, Premier Lig’in “Top 6” denen üst seviye ekipleri arasına adını yazdırdı. 2019’da Şampiyonlar Ligi’nde hem de hiç transfer yapmadan takımını finale taşıyan Pochettino, Jürgen Klopp’un Liverpool’una boyun eğdi. 2019-20 sezonu Tottenham açısından kabus gibi başlayınca Kasım 2019’da görevine son verildi. Yaklaşık bir yıldır kapısını çalacak bir ekip bekliyor.

BARCELONA HOCALIĞI YETMEDİ

Temmuz 2017’de yolu Barcelona ile buluşan Ernesto Valverde’nin kariyerindeki en önemli başarılar Olympiakos dönemine ait. 2009-12 arasında üç yıl üst üste Olympiakos’u Yunanistan şampiyonluğuna taşıyan Valverde, iki de kupa kazandırmıştı. İspanya sınırları içinde tek başarısı ise 2016’da Athletic Bilbao ile gelen Süper Kupa ile sınırlıydı. “Hazır” bulduğu Barcelona’nın ilk sezonunda şampiyonluğa ulaşmasına yardımcı oldu. İkinci sezonunda da aynı başarıyı tekrarladı. Yanına bir de İspanya Kupası’nı ekledi. Ancak bu başarılar gözden düşmesine engel olmadı. Şampiyonlar Ligi’nde üst üste iki yıl çeyrek finalde hem de evinde ilk maçı farklı kazanmasına rağmen elenmişti. Ocak 2020’de görevine son verilen Valverde, kazandırdığı şampiyonluklar ile değil Şampiyonlar Ligi hüsranlarıyla hatırda kaldı. Belki de bu kötü hatıradan dolayı 10 aydır hiçbir takım kapısını çalmadı.

CHELSEA’DE ARADIĞINI BULAMADI

Ve Maurizio Sarri… Bankacılık mesleğinin yanında part-time teknik adamlıkla yola çıktı. Alt liglerde başlayan teknik adamlık yolculuğu kademe kademe yükseldi. Asıl mesleği bankacılığa veda edip, profesyonel olarak teknik adamlığa geçti. Haziran 2015’te başlayan Napoli dönemi Sarri’nin adını geniş kitlelere duyurdu. Napoli, 30 yıl sonra yeniden Sarri ile şampiyonluk rüyası görüyordu. Juventus engelini geçip şampiyon olamadı ama oynattığı futbolla İtalya’nın en iyi teknik adamlarından biri oldu. 2018-19 sezonuna Chelsea’nın kenar yönetimine getirildi. Premier Lig’de aradığını bulamadı. UEFA Avrupa Ligi’ni kazanması biletinin kesilmesine engel olmadı. Allegri’den boşalan Juventus koltuğuna oturan Sarri, sezonu şampiyonlukla tamamladı. Ancak bu yeterli değildi. Zira selefi Allegri gibi Şampiyonlar Ligi’nde hüsran yaşamıştı. 2 aydır kendini arayacak bir kulüp başkanı bekliyor.

KARİYERLİ ‘YERLİ’ İŞSİZLER

Türkiye sınırları içinde çalıştıracak takımı olmayan çok teknik adam var ancak ikisine özel bir parantez açmak gerekiyor. Biri Abdullah Avcı diğeri Aykut Kocaman. Kariyerinin 10 yılı Başakşehir’de geçen Abdullah Avcı, sıradan bir takımı ligde şampiyon yarışı veren bir ekibe dönüştürdü. 2019-20 sezonuna şampiyonluk iddiasıyla Beşiktaş’ta başladı. Ancak siyah-beyazlı takımdaki ilk yılı kabusa döndü. Bıraktığı Başakşehir, Okan Buruk’la lig şampiyonu olurken, Avcı Ocak ayında kulüpsüz kaldı. Aradan geçen aylarda kapısını kimse çalmayınca, yorumculuğa yatay geçiş yaptı.

Aykut Kocaman, Fenerbahçe’yi önce 28 yıl aradan sonra Türkiye Kupası’na taşıdı. Sonra lig şampiyonluğu geldi. Sarı-lacivertli 3 yıllık ilk dönemine 1 lig ve 2 kupa başarısı sığdırdı. Fenerbahçe’den sonra 3 yıl Konyaspor’u çalıştırdı. 2017’de yeniden Fenerbahçe’nin başına geçti. Sadece bir yıl görevde kalıp, 2018’de yeniden Konyaspor’u çalıştırmaya başladı. Konyaspor’u tarihinde ilk kez Türkiye Kupası şampiyonluğuna taşıyan Kocaman, Şubat ayından beri işsiz teknik adamlar arasında bulunuyor.

[Hasan Cücük] 10.10.2020 [TR724]

İyi sızmışlar [Dr. Reşit Haylamaz]

Faydalı iş yapanın işine engel olmak, Hak adına koşturanı yarıştan düşürmek, hayır yolunda işleyen sistemi tıkamak ve âmiyâne tabirle aydınlığa yürüyen tekere çomak sokmak, ilk olmadığı gibi anlaşılan son da olmayacak.

Öyle ya, kulp takmayı meslek edinenler dün de vardı bugün de sahnedeler ve ne yazık ki yarınlarda da arz-ı endâm edecek gibiler!

Üstelik, bağışıklık kazanmış mikrop misali, asırlardır teraküm eden tecrübeleriyle ve daha da güçlenmiş olarak. 

Adamlarda her maske var; kılıktan kılığa giriyor, bulundukları yerin rengini alıyorlar.

Kolektif ve iyi organizeler!

Gidişatı iyi okuyorlar.

Karakter kurnazları; hangi karaktere ne yüzle gelip yaklaşacakları konusunda ellerine su döken yok!

Çok denemiş, zaman zaman yanılmışlar ama sonunda ‘işlek’ bir yol bulmuşlar.

Ben, dünkü örnekleri anlatırken siz, etrafınıza iyi bakın: 

Malum, Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hilâfet yılları kısa. Muhtemelen bu kısa günlerde henüz taban bulamamışlar veya avamca ifadeyle kartlarını daha açıktan oynamış ve ardı ardına patlak veren ‘ridde’ hâdiseleriyle bir hayli nabız yoklamışlar.

Hilâfet makamının kararlı duruşları karşısında maksat hâsıl olmamış ve istedikleri sonuca gidememişler.

Bir nevi, ‘test’ etmişler!

Ellerinde ciddi bir veri var; mertçe yola çıkıp cephenin hakkını veremeyeceklerini ve bununla bir yere varamayacaklarını görmüşler. 

Adamlar için Hazreti Ömer (radıyallahu anh) dönemi, bir nevi ARGE niteliğinde; din adına duyarlılık ve titizliğini, Hak adına celâdet ve şiddetini, dünyaya karşı tavır ve duruşunu, adalet konusundaki hassasiyet ve metanetini mercek altına almışlar.

Güçlerinin yetmeyeceği yerde hilâfet makamının gücünü kendi lehlerine kullanmayı hedeflemişler.

Denemeler yapmış, müşahhas adımlar atmışlar.

“Dünya adına mal biriktiriyor!” demiş ve fetihten fethe koşan ordu kumandanı Hâlid İbn-i Velîd’i (radıyallahu anh) hedef almışlar; farklı kanallardan Medîne’ye şikayet üstüne şikayet gelmeye başlamış! 

Neye rağmen?

Kur’ân’ın açık nassı var; babası Velîd İbn-i Muğîre, hem oğul hem de servet yönüyle Mekke’nin en zenginlerinden birisi.

Hâlid İbn-i Velîd de (radıyallahu anh) girdiği her savaşı kazanan bir kumandan!

Yani, ganimet, onun için de helal!

Olsun!

Hilâfet makamında, dünyaya ve dünya malına karşı aşırı titiz bir Hazreti Ömer (radıyallahu anh) var ve bu şikayetlere sessiz kalmaz, yok sayamaz!

Öyle de olmuş; Hazreti Ömer (radıyallahu anh), ordu kumandanı Hâlid İbn-i Velîd’i (radıyallahu anh) azletmiş.

Sizce, o gün kimler bayram yapmıştır?

Yıllar sonra vefat edecek olan Hâlid İbn-i Velîd’in (radıyallahu anh) terikesi açıklandığında mesele tebeyyün edecektir ki cepheden cepheye koşan bir kumandandan geriye sadece bir kılıç, bir at ve bir de hizmetçi kalmıştır!

Hazreti Ömer’i (radıyallahu anh) dilgîr edip göz yaşlarına boğan bir haberdir bu ama iş işten geçmiştir!

Benzeri yakıştırmalar, Ammâr İbn-i Yâsir, Selmân Fârisî, Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs, Amr İbn-i Âs ve Ebû Hureyre (radıyallahu anhüm) gibi valiler için de söz konusudur.

Hakikat tebeyyün edip de aklandığı gün yeniden Bayreyn’e tayin talebiyle kapısına gelinen Ebû Hureyre Hazretleri (radıyallahu anh) artık temkinlidir ve çok sevdiği Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) cevâb ü sevâp vermez, o gün! 

Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) dört defa valilik görevine getirdiği ve en son kendi direktifleriyle kurulan Basra valiliğine atadığı Muğire İbn-i Şu’be’ye (radıyallahu anh) takılan kulp, hepsinden farklı.

Muğîre İbn-i Şu’be kim?

Tâif’de meskûn Sakîf kabilesinden çok önemli bir isim.

Hendek’in ardından gelip Müslüman olmuş.

Doğal olarak, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilk seferi Hudeybiye; sonrasında hiç ayrılmamış!

Fetih sonrasında, kendi kabilesi olan Sakîflilerin ‘Lât’ diye temenna durdukları putu kırmakla görevlendirilmiş.

Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, özel elçi olarak Necrân’a göndermiş.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) özel hizmetinde bulunmuş.

Vahiy katipliği yapmış; bunun yanında başka kişi veya ülkelerle yazışmalarda yer almış.

O gün yaşayan dört dâhiden birisi.

Başkalarının çözümünden aciz kaldığı yerde problem çözmede maharet sahibi bir isim; hem de bir değil, alternatif yollar üreterek! 

Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) 136 hadîs rivayet etmiş.

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) döneminde patlak veren ‘ridde’ hâdiselerinin bastırılmasında aktif birisi.

İçerideki dağınıklığa son verip de Sâsânî ve Bizans cihetine yönelen Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) en büyük destekçilerinden birisi olarak Suriye cephesinde aktif rol almış.

Dolayısıyla, Hazreti Ömer’in de (radıyallahu anh) çalışmak istediği en önemli insan.

Kuruluş aşamasındayken bulunduğu Basra şehrine büyük hizmetleri olmuş; imarını tamamlamış, idari ve kurumsal yapısını sağlam temeller üzerine inşa etmiş.  

Görev süresi boyunca hiç kimse ile herhangi bir olumsuzluk yaşamamış, insanların huzurunu bozacak herhangi bir düzensizliğe de asla izin vermemiş.

Gecesini gündüzüne katmış ve uyûn-i sâhire olarak şerre kilitlilere geçit vermemiş.

Doğal olarak bu kadar başarı ve bu kadar titizlik, birilerini rahatsız etmiş ve gelip evinin karşısına konuşlanmışlar.

Yakın takibe almış ve avamca ifadesiyle dikizlemişler!

Mahremine kadar sokulmuşlar.

Başroldeki isim de Tâifli; esas adı Nüfay İbn-i Mesrûk olmakla birlikte Ebû Bekre olarak biliniyor.

Gün gelmiş, özeline müdahil olmuş; ailesiyle yaşadığını “zina” diye Halîfe’ye uçurmuşlar! 

Yalan ve iftirasına güç kazandırabilmek için yamacılarını da yönlendirmiş, Ebû Bekre; yatak odasındaki kadının Ümmü Cemîl olduğunu iddia etmiş!

Enteresan! Ebû Bekre’nin bahsettiği kadın da Tâifli.

Duyunca kan beynine sıçramış Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh); kaynar sular dökülmüş, başından aşağıya!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) has sahâbîsi, gözde valisi ve günah-ı kebâir?

Hemen bir mektup yazmış: “Bana, senin hakkında önemli bir haber ulaştı. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’yi vali olarak gönderiyorum. Devlete ait elinde her ne varsa onları Ebû Mûsâ’ya teslim et ve hemen yanıma gel!”

Bu arada, iddia makamı ve şahitleri de çağırmış.

Üstüne gitmiş ve bizzat hepsini teker teker dinlemiş.

O gün oyunu bozan, aynı zamanda Ebû Bekre ile ana-bir kardeş olan Ziyâd İbn-i Ebîhî olmuş ve kumpası deşifre etmiş.

Hazreti Ömer (radıyallahu anh), diğer üç şahit ile baş müfteri Ebû Bekre’ye had cezası vurmuş; hatta ısrar edip çığırtkanlık yaptığı için bu cezayı tekrarlamış.

Seksen sopa yemişler; haysiyet fakiri adamlar için ne önemi var ki!

Gözü keskin bir valiyi kızağa çektirmiş, hem de Hazreti Ömer gibi birisine saf dışı ettirmişler!

“Ne fark eder; Ali gider Veli gelir?” diyebilirsiniz; mesele o kadar basit değil.

Yeni gelen vali, etrafını tanıyıncaya kadar adamlar iyice çöreklenmiş, zaman kazanmışlar.

Üstelik, yarınlara yürürken güzergâhlarını emniyet altına almış, her geçen gün genişleyen toprakları, kendi iç meseleleriyle meşgul haline getirmişler!

Yani, yine Bizans’ta ve yeniden Sa’sânî’de bayram havası! 

“Ne alakası var?” diyebilirsiniz ama bir not olarak yazmakta fayda var; mü’minin mü’mine kırdırıldığı Cemel, bu azilden 18 yıl sonra ve Basra merkezli olarak gerçekleşiyor!

Demek ki yeni kurulan şehri kendi haline bırakmamışlar!

Tabii valiyi de.

İyi sızmışlar!

Nasıl mı?

Hazreti Ömer’i (radıyallahu anh) şehîd eden Ebû Lü’lüe, o günkü Basra valisi Muğîre İbn-i Şu’be’nin (radıyallahu anh) kölesi!

[Dr. Reşit Haylamaz] 10.10.2020 [TR724]

Film müzikleri 5 yıldır öksüz [M.Nedim Hazar]

SİNEMA | M. NEDİM HAZAR

Tıpkı müziğini yaptığı filmlerdeki gibi, “çekilse izlenilecek bir hikâye” James Horner’ın hayatı da…

Öykü, set amiri Avusturyalı bir baba olan Harry Horner’ın (aynı zamanda 1949’da The Heiress ve 1961’de The Hustler ile iki kez akademi ödülüne layık görülmüş bir sanat yönetmenidir) Yahudi tarihini anlatan bir tiyatro oyununu sahnelemek üzere gittiği ABD’deyken Avusturya’nın Nazi işgali altına girmesi ve onun geri dönemeyişiyle başlamış olur bir anlamda.

Harry Horner, Kanadalı bir ailenin kızı Joan Ruth Frankel’le evlenir ve bu izdivaçtan 1953’te Los Angeles’ta dünyaya gelen James, 5 yaşında piyano çalmaya başlayarak ileride kendisine güzel manzaralı, büyük bir köşe ayırtacağı bu sanatın bahçesine girmiş olur. Güney Kaliforniya Üniversitesi müzik bölümünden mezun olmadan önce büyüdüğü Londra’da Royal College of Music’te eğitim görmüş olan James Horner, müzik teorisi ve kompozisyonu üzerine doktora yaparak akademik eğitimini tamamlar.

Üniversite yıllarında arkadaşlarının isteği üzerine kısa filmlere müzik yaparak meslekî kariyerine başlayan sanatçı, film müziğindeki ilk ciddi işini Lewis Teague’nin The Lady in Red filminde yapar. Yeteneğini ilk keşfeden isimler, yönetmen Don Howard ve yorumcu Celine Dion olur. Bu ikiliyle sonraki yıllarda sık sık beraber çalışan Horner, Hans Zimmer ile beraber Hollywood filmlerinin aranan bestecisi hâline gelir.

Yıllarca eşi ve iki kızı ile Kaliforniya’da sakin bir hayat süren müzisyen, beslendiği kaynak konusunda da sıra dışı bir noktayı işaret eder. Horner, diğer sanatçılar gibi, büyük müzisyenler Tchaikovsky veya Wagner hayranı olmadığını ancak müziğin tarihi içinde parlayan bu isimlerin hepsinden aldığı farklı tatlarla beslendiğini dile getirir

James Horner: Composer who won two Oscars for Titanic, and also wrote for  Avatar, Braveheart and A Beautiful Mind | The Independent | The Independent

İsmi “Titanic’in sesi” olarak anılsa da, bu film onun tüm zamanların en yüksek hasılatlı 100 film içindeki 10 bestesinden yalnızca biri olmuştur. Jim Harrison’ın romanından uyarlanan, oyuncuları Brad Pitt ve Anthony Hopkins ile hafızalara kazınan İhtiras Rüzgârları, Almanya ve ülkemizde de kemik bir hayran kitlesine sahip olan efsane seri Star Trek serisinin ikinci ve üçüncü bölümleri, Titanic haricinde yine James Cameron’ın yönetmenliğindeki Aliens ve Avatar, seyircinin kulaklarını doyurma sorumluluğu taşıdığı bu listedeki filmlerden bazıları.

Ayrıca Micheal Jackson’ın başrol oyuncusu olduğu, yapımcılığı George Lucas, yönetmenliği Francis Ford Coppola tarafından yapılan 3D efektleriyle çekilmiş, dakikası 1 milyon 760 bin dolarla maliyeti en yüksek müzikal kısa filmlerin (17 dk. uzunluğundadır) yer aldığı Captain EO filminin müziği ve Katie Couric’in sunduğu akşam haberlerinin giriş müziği de karşılığını çeşitli ödüllerle aldığı farklı türdeki işleri arasında.

Horner, The Lady in Red (1979) filmiyle başlayan film müziği kariyerini, Star Trek’in ikinci filminde müzisyenin değişimiyle bulduğu tanınma fırsatı ve ardından Aliens’le aldığı Akademi Ödülü adaylığıyla pekiştirir ve bir anlamda haklı şöhreti erken yakalamış olur.

Bu açıdan bakıldığında, sinemanın sessiz döneminde ona gerek piyanoyla gerekse büyük orkestralarla eşlik etmiş olan bu kadim disiplin, gelişen teknoloji ve farklılaşan anlatım anlayışlarıyla zaman içinde kullanım değişikliğine uğramış ve hak ettiği yere Kuzey Avrupa esintili müzikleriyle özdeşlemiş olan James Horner’la gelmiş olur.

Seyircinin filmdeki müziğe kendisini kaptırarak bir sonraki sahneyi merak etmeyi unutması gibi bir motivasyonla çalıştığını söyler. Yaptığı müzikle her zaman insanların kalbine dokunmak zorunda olduğunu, bununla birlikte aslında hiçbir zaman tam olarak izleyicinin film ve müzik hakkında ne düşündüğünü anlayamadığını vurgulayan sanatçı, bir sonraki işini şimdikinden daha iyi olması hevesiyle ürettiğini belirtir.

İşine duyduğu saygı nedeniyle sessiz mekânlarda, kendini dış uyarıcılardan soyutlayarak çalışmayı tercih eder Horner. Disiplinli bir müzik öğrencisi olarak Hollywood’un beklentilerini işinin kalitesinden ödün vermeyerek karşılar her zaman. Bu yönüyle her müzisyenin hayali olabilecek, geniş kitlelere kendini dinleterek ve bunların karşılığını ödüllerle alarak özel bir isim olur.

İskoçya’nın özgürlük isteyen oğullarını, aklın güzelliğinin güzel bir kalp kadar dünyayı yaşanılır kılamadığını, insanlık tarihinin başarılı hatalara da ev sahipliği yaptığını izlerken; kulağımız onun, gördüğümüz hüzünlü zaferlerin, duygu dünyamıza eşlik eden seslerindedir.

Batan Titanic’teki en büyük fedakârlığı unutamayışımızdaki emeğini, henüz ilk halini dinlediğinde ağlayan yönetmen Cameron’dan yola çıkarak düşündüğümüzde de, Horner’ın iki akademi ödülüyle taçlandırılışından da (En İyi Orijinal Şarkı ödülünün sözlerini Will Jennings ile paylaşır), Celine Dion’ı tüm dünyanın tanıdığı ve Grammy ödüllü bir ses haline getirişinden yola çıkarak da görmek mümkün.

Paula Parisi, Titanic and the Making of James Cameron isimli kitabında filmin müziği için “85 yıllık bir köprü” ifadesini kullanır. Film müziği dalında 7 kez Oscar’a aday olan usta müzisyen, Titanic ile heykelciğe uzanır. Bu filmin müziğiyle “tüm zamanların en çok satan orkestra soundtracki” payesini elde eder Horner.

Akıl Oyunları, Cesur Yürek, Apollo 13 gibi kült filmlerin yanı sıra; Day of the Falcon, Troy, The Karete Kid, Zorro, Amazing Spiderman, Enemy at the Gates gibi 2000’li yılların başarılı yapımlarının künyesinde de ismi bulunan sanatçı; kısa filmler ve TV programları için de besteler yapmıştır.

Genel olarak zor yönetmenlerle çalıştığını ve fantastik filmlerde zorlandığını ancak en zor işinin konusu 22. yüzyılda geçen, yine James Cameron’ın bir diğer filmi olan Titanic’in elinde tuttuğu gişe rekorunu 12 yıl sonra kıran, bilim-kurgu filmi Avatar olduğunu söyler. Hatta James Cameron’dan Avatar öncesi, “Bu Titanic değil!” şeklinde bir uyarı aldığını, üzerine çalışırken başka hiçbir işle ilgilenmediğini de az sayıda verdiği röportajlardan birinde dile getirir.

George Lucas, Steven Spielberg ve kadim dostu Ron Howard gibi usta isimlerin filmleri için besteler yapmış olan sanatçı, 2000 yılında konuştuğu The New York Times’a, kalem ve kâğıt kullanarak bir masada çalıştığını, bilgisayar kullanmak konusunda biraz modası geçmiş bir tavra sahip olduğunu söyler.

Eleştirmenler tarafından kendi müziğinden alıntılar yaparak üretimde bulunması bir kusur olarak görülse de, müziğini sevenler tarafından kendi nota dünyasını belirgin hatlarla çizen ve tanıdık ezgiler oluşturan bir sanatçı olarak sevilmesini sağlamıştır.

İşe ancak duyguyu içinde hissederek başladığında çalışmaya devam edebildiğini söyler yine röportajlarının birinde. Kalabalıklardan ve modern “marketing” yöntemlerinden de hazzetmez. Davetlerden ve tanıtımlardan hoşlanmadığı için magazin medyasında çok yer almaz sinema ve müziğin bu usta ismi.

The 10 Best James Horner Scores

Kaydı yeni tamamlanmış ve henüz gösterime girmemiş biri belgesel üç film onun son işleridir. Popüler müziğin insanlara anlık enerji veriyor oluşuna karşın, hatırlanabilecek bir değere sahip olmadığını düşünen Horner, yapımcı olarak aldığı da dahil olmak üzere 30’dan fazla ödülle başarısını taçlandırır.

Öte yandan iyi bir uçuş meraklısıdır dahi müzisyen. Kendine ait pervaneli iki kişilik, tek motorlu uçağıyla eşiyle beraber Santa Barbara semalarında süzülürken arızalanır uçağı ve karı-koca beraber sonsuzluğa yürürler. Enkazdan yükselen duman değil, bir bestekârın geride bıraktığı 100’e yakın film müziğinin tınılarıdır adeta.

2015 Haziran’ında, daha çok erken denebilecek bir yaşta, 61’inde aramızdan ayrılan bu usta müzisyen geride irili ufaklı (film, dizi, müzik, kısa film, albüm) 150 eser bıraktı. Sinema dünyası, unutulmaz sahneler ve repliklerin belleğimize yerleşmesine sebep olan unutulmaz melodilerin sahibinin, belleğimizdeki filmlerin sesinin, James Horner’ın bıraktığı derin boşluğu hala ilk günkü sıcaklığıyla hissediyor.

[M.Nedim Hazar] 10.10.2020 [TR724]

Paris’in tangosu [Alper Ender Fırat]

KENT YAZILARI | ALPER ENDER FIRAT

Paris’te 42 yıl sonra yeni bir gökdelen inşaatının yapılmasına müsaade edilmesi 2015 yılında uluslararası haber ajanslarına konu olmuştu. Şehrin belediye meclisinin aldığı izin kararına Paris’in sosyalist belediyesi, bu binaya yapılacak çocuk bakım ve kültür merkezi karşılığında itiraz etmekten vazgeçmişti. Gökdelen izni gerçekten de haber ajanslarına konu olacak nitelikteydi çünkü, hepi topu birkaç gökdelene sahip bu şehirde en son gökdelen 1973 senesinde hizmete açılmıştı.

Ancak bu gökdelen de Paris denince aklımıza gelen o tarihi bölgede değildi. Yani Paris’in siluetini, kimliğini, rengini bozmayacaktı.

İstanbul boğazının her tarafında, silueti ve İstanbul kimliğini perişan eden gökdelenlerin fotoğraflarını gördükçe hep bu haber aklıma gelir.

Parisliler neden gökdelen ve inşaattan kazanacakları büyük paralara burun bükerler. Mesela Eyfel Kulesi manzaralı, kente hakim bölgelere gökdelenler yapsalar buralardan çok büyük paralar kazanamazlar mı? Paris gibi bütün dünyanın en popüler kentlerinden birinde yapılacak imar değişiklikleriyle kim bilir ne büyük kazançlar elde ederler.

Birilerinin Fransızlara rant üzerinden zenginleşmeyi, kısa sürede çok kolay paralar kazanmayı öğretmesi gerekiyor. Biraz Türkleri örnek alsalar, hiçbir üretim yapmadan, imar planlarında sürekli oynamalarla kısa sürede zenginliklerine zenginlik katabilirler. 

Ama yapmayı akıl etmiyorlar. Kim bilir belki siyaseti kişisel zenginleşme aracı olarak kullanmayı bir ahlaksızlık olarak görüyorlar ya da kamuoyu siyasetin kişisel zenginleşme aracı olması konusunda çok hassas davranıyordur. Ya da kentin kültürel değerlerinin kimliksiz binalarla dejenere olmasını istemiyor olabilirler. Onlar için Paris’in Fransız Kültürüne yaptığı katkı para kazanmaktan çok daha kritik bir öneme sahiptir kim bilir.

Belki Paris’in şehir kimliği şehri yönetenlerin imar planlarında değişiklik yapmaya cesaret edemeyeceği kadar güçlüdür. Belki Paris’in Frankafon medeniyetine katkısı öylesine hayatidir ki bu önem parayla ölçülemeyecek kadar kıymetlidir. Kim bilir belki de Paris’in kent kimliğinin onlara getirisi gökdelen getirisinden kat be kat fazladır.  

Oysa bugünkü Paris’in yüz elli yıllık bir geçmişi var. Baron Haussmann’ın ‘Seine’ valiliği zamanında kent adeta yıkılıp yeniden inşa edildi. Haussmann, 1853 yılında 3. Napolyon tarafından, kendisinin şehircilik projelerini gerçekleştirmek için göreve getirilmişti. Koltuğa oturduktan sonra eski şehirdeki neredeyse her şeyi yıktırmış, şehrin alt yapısını, kanalizasyon şebekesini, metro ağlarını yeniden çizdirmiş, modern anlayışla kenti kurgulamıştı.

Şehri yönetim açısından yirmi bölgeye ayırmış, aynı stilde binalar, geniş meydanlar, küçük parklarla çevrili geniş sokaklar yapılmasını sağlamış, ve kentin mimarisinde bir düzen sağlamıştı. Günümüzde Paris’te bulunan pek çok ünlü cadde-bulvar ve yeşil alan bu dönemde yapıldı.  

Haussmann Orta Çağ Paris’inin üzerinden deyim yerindeyse buldozerlerle geçmiş şehri dümdüz bir arsa olarak yeniden biçimlendirmişti. Kentin geçmişine böyle bir muamelede bulunmak bence korkunç bir şeydi. Zaten bu kentsel dönüşüm kendi döneminde pek çok tartışma neden olmuş. Ancak bütün sıkıntı ve tartışmaya rağmen başarılı olmuş modern şehirleşmenin sembolü haline gelmişti. Öyle ki bundan sonra özellikle Batılı olmayan şehirler için Paris, bir rol model haline geldi. Şehirleri, güzelleştirmek için oralarından buralarından çekiştirmeye, yıkılarak Paris’e benzetilmeye çabaladılar. Yeni Paris’in şehir merkezine hakim olan apartman kültürü büyük bir itibar konusu haline geldi ve apartmanda oturmak büyük bir ayrıcalıkmış gibi benimsendi.

Mesela Menderes döneminde, Tarihi Sur içindeki Fatih, Laleli, Samatya gibi eski İstanbul semtlerinin tamamen yıkılması ve buraların apartman imarına açılması, Millet ve Vatan gibi caddelerinin açılması Paris’in taklidinden başka bir şey değildi. Suriçi’nde yapılanlar Paris’teki gibi başka bir şeye evrilemediği için de şehri geçmişinden koparan ama geleceğe de taşıyamayan kadük bir kimliksizlik olarak kaldı.

Bence Haussmann’ın Orta Çağ kentinin üzerinden geçen uygulamaları korkunç bir şeydi ve kentin geçmiş birikimi tamamen yok edilmişti. Ancak Paris bu yeni şehirde beğenseniz de beğenmeseniz de yeniden bir kültür ve medeniyet üretmeyi başardı.

Şimdi kentte yapılacak herhangi bir şey uluslararası haber ajanslarına konu oluyor.

İstanbul’da Menderes dönemindeki tarihsel katliam bugün çok çok daha ötelere taşındı. Dünyanın en güzel coğrafyaların birine kurulu ve dünyanın en önemli medeniyet havzalarından birine betonu musallat ettiler ve kent kimliği diye hiçbir şey bırakmadılar. Oysa bu şehir Ortadoğu’nun, Balkanların, Kafkasların en önemli değer üretim merkeziydi. Binlerce yıllık kenti 20-30 yıllık Dubai’nin kötü bir kopyasına dönüştürdüler.

Bütün sloganik lafların aksine Osmanlı’nın ürettiği bütün değerleri hunharca tüketip katlediyorlar. Onun ortaya çıkardığı medeniyetin üzerine hiçbir tereddüt göstermeden beton döküyorlar.

[Alper Ender Fırat] 10.10.2020 [TR724]

Gaspçı rejim [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Kötü muamelenin organize şekli olan bir yapı, kendisini devlet zannetmemizi istiyor. Kurallardan ve normlardan kopuk, kötünün ve kötülüğün temsilcisi, hatta bizzat kendisi olduğunu artık saklamaya bile gerek duymayan bir aygıt oldu, Türkiye devleti. Kendi varlığının dayandığı temelleri ihlal ediyor.

Dünyada mülkiyet hakkının korunmasıyla uygarlık düzeyi arasında korelasyon vardır. Mülkiyet hakkının en somut biçimde formüle edildiği ilk belge, modern insan haklarının dayandığı en eski yazılı metin olan 1215 tarihli Magna Carta belgesidir. Buna göre mülkiyet hakkı kralın iradesinden bağımsız olarak temel bir insan hakkı olarak formüle edilmiştir. Bu belge, 1689 tarihli İngiliz Haklar Beyannamesi’ne kadar mülkiyet hakkını devletin temel taşlarından biri olarak korumuştur.

Bu iki belgede de dikkati çeken nokta, mülkiyet hakkının salt retorik olarak değil, bizzat yürütmenin yetkilerini sınırlandırılarak garanti altına alınmasıdır. Bir diğeri Amerikan Devrimi sırasında yayınlanan 1776 tarihli Virginia Haklar Bildirgesidir. Bu temel insan hakları alanında en eski dokümanlardan biri olan bildirgeye göre insanların bazı hakları ve özgürlükleri vardır. Bu hakların en başında da mülkiyet hakkı gelmektedir. Yine 1789’da Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi’nde de doğal, devredilemez ve vazgeçilemez bazı insan haklarından bahsedilmiştir. Aynı Virginia Bildirgesi’nde olduğu gibi, bu bildirgede de mülkiyet hakkı en başta sayılan temel ve vazgeçilmez haklar arasındadır.

Liberalizmin en önemli fikir babalarından biri olan John Locke, devletin esas görevinin, en temel insan hakları olan yaşama, özgürlük ve mülkiyet haklarının korunması olduğunu söylüyor.

Türk devletleri içinde mülkiyet hakkından bahseden ilk belge, padişahın yetkilerini sınırlandıran 1839 tarihli Tanzimat fermanıdır. Fermana göre müsadere sistemi ortadan kaldırılır ve yerine Batıda olduğu şekliyle özel mülkiyet hakkı getirilir. Mülkiyet hakkı 1863’te Kanun-i Esasi ile beraber daha kesin bir biçimde anayasal güvenceye kavuşur. Görüldüğü üzere, mülkiyet hukukunun yerleşmesi bakımından İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 624 yıl fark vardır. Monarkların yetkilerinin kısıtlanması ve vatandaşların mülklerinin garanti altına alınması bakımından ışık yılı farktan söz ediyorum. İşin açıkçası, 1299 tarihinden Osmanlı Beyliği kurulduğunda, İngiltere’de 84 yıldır özel mülkiyet hukuku yerleşmişti!

Türkler, özel mülkiyeti henüz idrak edememiş bir toplumdur. Oysa 1982 anayasası 35. madde mülkiyet hakkını garanti altına almakta. Sorunumuz birçok alanda olduğu gibi, özel mülkiyet alanında da salt anayasa veya kanunlarla sınırlı değil. Esas problem uygulamadır. Devlet denince Türkiye’de anlaşılan mevhum ile dünyada bugün genel olarak kabul edilen devlet konsepti birbiriyle aynı değildir. Türk devlet geleneği, gücü sınırlandırılmamış, diğer bir ifadeyle istediği zaman kanunları rafa kaldıran ve “istisnalar yapan” bir anlayışa sahiptir. İşine gelmediği durumlarda özel mülkiyet hakkını yok sayan bir anlayıştan bahsediyorum.

Osmanlı-Türk geleneğinde padişahın “kul” olarak gördüğü tabası, padişaha şart koşabilecek seviyeye ancak 19. yüzyılda gelebildi. Bu konudaki ilerleme de görecelidir aslında. Çünkü bilindiği üzere gerek Tanzimat, gerekse de Meşrutiyet bir türlü istenen “hukuk devletini” sağlayamadı. Verilen “tavizler” hep yabancı güçlerin karşısında yaşanan “mağlubiyetler” sonucunda gerçekleşti. Bireyler, yazılı olmayan gelenek hukukuna göre yaşamayı sürdürdü. Ezik, kul, pasif, başı önde, devleti putlaştırmış bir tebaa hep ezici çoğunluğu oluşturdu. Oysa Batı’da bireyleşme ve birey hakları toplumsal düzeyde sürekli ilerledi.

Devletin özel mülkiyeti korumakla görevli olduğu bir devlet konseptiyle, vatandaşını kul olarak gören devlet konsepti arasındaki çatışmayı yaşıyoruz. Fiziken 2020 yılında olan Türkiye, esasında kendi gelenekleri perspektifinden bakıldığında hala 624 yıl geridedir! Can Dündar’ın ve onun gibi on binlerce rejim mağdurunun malına çöreklenen hadsiz ve kanunsuz şebeke, bu hesaba göre 1396 yılındaki mülkiyet hakkı standartlarına göre değerlendirilmelidir. Şok olmayın. 1215 Magna Carta ile sağlanan mülkiyet hakkı, Osmanlı’ya 1839’da geldi dedik. Arada işte 624 yıl fark var! 2020’den bu farkı çıkardığınızda, takviminizi birazcık (!) geriye götürmeniz gerekiyor.

Üzücü bu yazdıklarım. Ama üzücü olan esasında benim bunları yazmam olmamalı. Esas üzülmeniz gereken, Türk devletinin niçin aradaki 624 yılı bir türlü kapatamadığı olmalıdır. Bunun nedeni, tarihte bu konuları hiç ele almamış olmamız olmasın?

Çünkü Türkler tarihte sürekli savaşları ve fetihleri öğreniyor. O savaşların ve fetihlerin esasında ne olduklarını incelemek işlerine gelmiyor. Savaş ve fetihler, yağma, ganimet, gasp, tecavüz, vandalizm, bir ailenin, Osmanoğulları’nın “mülkünü genişletti”. Onun “kulları” bu iş için çalıştı durdu. Mutlak monarşi bir türlü daha sivil bir hale dönüşemedi.

Devlet ile ilgili bütün mitler bu basit döngüye demirli işte. Bu devletten insan hakları çıkmaz. Çünkü bilinçaltında Türkler hala kuldur. Kulluktan çıkıp vatandaş olduğunu zannedenler de başka bir mitolojik devlete tapıyor. Bu anlayışta devlet her şeyin başındadır. Bireyler ise kolektifin parçalarıdır.

Bireyin farklılığı ve otonomisi her zaman zararlı görüldü. Kemalizm ile 1299’da kurulan yeni yerleşik hayata geçen Beylik kurucuları arasındaki paralellik budur. Topluluktan alınan güçle, bireyin haklarının gaspı işte bu zihniyette normal addediliyor. Bireyler bu devletin “kullarıdır”. Oyunu bu devletin kuralarına göre oynayan kullar, makbul oldukları oranda “vatandaş” olarak kabul görür. Oyunun kuralarının dışına çıkan, eleştiren, farklı olan, düşünen, dönüştürmek isteyen bireyler, toplumdan tecrit edilir, hapse atılır, ailelerinden bile intikam alınır ve elbette onların mülkleri de gasp edilir!

Mülk gaspı, var oluşa indirilen büyük bir darbedir aslında. Bir tür “ibret-i âlem” cezadır. Diğerlerine de ciddi bir uyarıdır. Herkese parya olduğunun, kul olduğunun hatırlatılmasıdır. Devletin kendisini gerçek manada deşifre etmesidir. Yüzünü maskelemiş olan canavar Leviathan’ın gerçek yüzünü göstermesidir.

Bin yıldır bunun pratiğini yapan bir devletin bu konuda çok deneyimli olduğunu belirtmeme sanırım gerek yok. Bazılarının son yıllarda ortaya çıkan bir vaka sandığı mala çökme olayı, esasında Türklerin çok deneyimli oldukları bir alandır. 1071’den bu yana ötekilerin malını kendisine reva gören ve acımasızca örgütlü şekilde gasp eden bir zihniyet, başında bunu sağlayan “devlete” toz kondurmaz. En son örneklerini 1915 Ermeni Soykırımı, 1920’lerdeki Rum katliamları, Dersim, Varlık Vergisi ve 6/7 Eylül, 1980’lerden sonra Kürtlerin köy ve kentlerinin boşaltılması gibi örneklerde gördüğümüz gaspçı devlet, şimdilerde önceden görece makbul vatandaş olanların canını yakmaya başlayınca bunun sıradışı, istisnai bir dönem olduğu yönünde bir değerlendirme ortaya çıktı. Özellikle Kemalo-sol çevreler, devletin bu tutumuna çok şaşırıyor. Oysa tarih ortada! İsteyen Ermenilerden “boşalan” (!) mülkleri kimin yağmaladığını bir araştırıversin!

Devlete karşı kendinizi korumanızın en başta gelen garantisi, devletin özellikle özel mülk konusundaki yetkilerinin kısıtlanmasıdır. Diğer bir ifadeyle, vatandaşın özel mülkiyet hakkının devletçe gasp edilmesinin engellenmesidir. Bunun olmadığı yerde uygarlıktan söz etmek mümkün değildir. Bu uygarlık seviyesinin tutturulması için bir iki iyi sultanın veya halifenin özel mülke “cevaz vermesi” veya saygı göstermesi yetmez. Kurumsallaşmamış, kanuna ve yaptırıma dayalı olmayan şifahi “izinler” ile özel mülkiyet “hakkı” arasında ciddi bir fark vardır. Anayasasında yazan hakkı tanımayan bir devletten bahsediyoruz! Yani mafyalaşmış, kanunun dışına çıkmayı hak gören bir zihniyet!

Can Dündar’ın veya onun gibi on binlerce “rejim ötekisinin” başına gelenlerin uygarlıkla ilintili en bariz bağlamı, mülkiyet haklarının çiğnenmesidir. Modernleşmenin devlet eliyle yapılması denemesinin Türkiye’de neden başarısız olduğunun önemli göstergelerinden biridir bu istisnaici, kendi yasasını ve anayasasını kale almayan “devlet” konsepti. Aradaki 624 yıllık farkın sancılarını çekiyor Türkiye toplumu. 1299’da kurduğu devletle övünürken, 1215’te monarşinin mutlak yetkilerini sınırlandıran uygarlaşma merhalesini gözden kaçırıyor. Uygarlıkla alakalı bir soruna politik çözüm bulmak zordur

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.10.2020 [TR724]

Virüs Trump için ‘Allah’ın lütfu’ olacak mı? [Adem Yavuz Arslan[

AMERİKA GÜNLÜĞÜ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Eminim siz de ilk duyduğunuzda ‘yok artık’ dediniz.

Geçtiğimiz hafta Covid-19 testi pozitif çıkan Başkan Donald Trump 4 günlük kısa hastane dönemi sonrası ‘görkemli’ şekilde Beyaz Saray’a döndü ve seçim kampanyasına kaldığı yerden devam ediyor.

Çarşamba günü yayınladığı mesajda ise bildik Trump söylemlerini tekrar ederken videonun sonuna doğru hastalığı “Tanrı’nın bir lütfu” olarak tanımladı.


Yanlış mı duydum diye videoyu durdurup geri aldım ve yeniden dinledim. Trump doktorları ve ilaçları övdükten sonra hastalığın Allah’ın bir lütfu olduğunu söyledi.

Aklıma Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz akşamı beraberinde Berat Albayrak’la birlikte (hala neden güldüğüne dair mantıklı bir açıklama getirmedi) yaptığı basın toplantısında darbe için “Allah’ın bir lütfu” demesi geldi.

Normal şartlarda hiç kimsenin darbe gibi bir olaya “Allah’ın lütfu” demesi beklenmez ama Erdoğan “olan ve olacak olanlardan çok emin” olduğundan olsa gerek “Allah’ın lütfu” dedi.

Aynı şeyi şimdi dünyanın öbür ucunda Başkan Trump’ın ağzından duyduk.

Yanlış anlaşılmasın, Trump’ın hasta olmadığı halde hastaymış gibi (bu yönde bir kanaat olsa da) yaptığını iddia etmiyorum.

İlginç olan 210 bin Amerikalının hayatını kaybetmesine neden olan öldürücü bir hastalık için Trump’ın “Allah’ın lütfu” demesi.

Erdoğan nasıl ki 15 Temmuz’u iktidarı için vesile yaptı benzer bir durumu şimdi Trump deniyor.

Başarılı olur olmaz ayrı bir konu ancak son iki günde yaşadıklarımız Trump’ın seçim kampanyasını Korona üzerine bina edeceğini gösteriyor.

Malum olduğu üzere Covid-19’u çok hafife almakla eleştiriliyordu. Kısa hastane günleri sonrası çıkışta da aynı şeyi yaptı.

Hastalığı önemsizleştirirken mevcut ilaçları ve doktorları övdü.

Trump kendini “hızla iyileşen yenilmez bir kahraman” gibi gösteriyor. Hızla iyileşmiş imajı çizerek virüslü mücadelede başarısızlık suçlamasından da kurtulmaya çalışıyor.

Twitter’da zaten çok aktif olan ABD Başkanı hastane sonrası performansını ikiye katladı denebilir. Sürekli tweet’ler atıyor, videolar yayınlıyor.  Bir yandan da rakibi Biden’ı alaya alan söylemler üretiyor.

AMERİKALILAR SANDIĞA KOŞTU

Trump ile Biden arasındaki yarış kıran kırana geçerken Amerikan seçimlerinde yeni bir rekor kırılabilir.

Şöyle ki, Amerika’da seçime katılım oldukça düşüktür. Bu seçimde durum değişecek gibi. ABD sisteminde erken ya da postayla oy kullanmak mümkün.

Son verilere göre 6 milyon 600 bin Amerikalı şimdiden oyunu kullanmış.

Bu rakam bir önceki seçimin 10 katı. Sonuçlar 3 Kasım’da katılım rekorunun kırılabileceğini gösteriyor.

Bazı projeksiyonlara göre kayıtlı seçmenlerin yüzde 65’inin oy kullanması bekleniyor ki bu durum son yüzyılda bir ilk olacak.

DEMOKRATLARDAN ‘TRUMP ÇILDIRDI’ HAMLESİ

Bu arada Demokrat Parti’den azil hamlesi geldi.

Temsilciler Meclisi başkanı Nancy Pelosi, Trump’ın görevi yerine getirip getiremeyecek durumda olup olmadığına karar verecek bir komisyon kuracaklarını açıkladı.

Doğal olarak tartışma alevlendi. Trump ise Pelosi’nin akli melekelerini kaybettiğini iddia etti.

Trump ile Pelosi zaten kanlı bıçaklı ve rutin olarak kavga ediyorlar. Ancak Trump’ın Anayasa’nın 25. ek maddesi uyarınca azli tartışması önümüzdeki günlere damgasını vurabilir.

Çünkü ABD Anayasası’nın 25. ek maddesine göre başkan yardımcısı ve kabineden 8 bakan, başkanın sağlık vb. gerekçelerle görevini yapma ehliyetini kaybettiğine inanırsa Temsilciler Meclisi Başkanı ve Senato liderine mektup göndererek başkan yardımcısının görevi devraldığını bildiriyor.

Bu bildirim tek taraflı ve mektup gönderildiği anda başkan görevden alınmış oluyor.

Gerçi bazı müzmin Trump muhalifleri 2016 seçimleri sonrasında 25. maddeyi gündeme getirip başkanın azledilmesi gerektiğini savunuyorlardı ancak Covid-19 gündemi sonrası bu tartışma daha da güçlenecek.

Amerikan siyasi tarihi mevcut başkanın sağlık gerekçesiyle görevden alınması tartışmasını daha önce de yaptı.

Mesela Ronald Reagan’ın başkanlığının son döneminde Alzheimer belirtileri göstermesi bu tartışmayı alevlendirmişti.

Şimdi aynı tartışma Trump üzerinden yeniden gündemde.

Demokratlar bir yandan kampanyalarını yürütürken bir yandan da Trump’ın akli melekelerinin yetersizliği üzerine oynayacaklar.

3 Kasım’a kadar ‘yok artık’ diyeceğimiz çok şey göreceğimiz kesin.

[Adem Yavuz Arslan] 10.10.2020 [TR724]