KHK’lı akademisyen Günebakan, salça sattı, taksicilik yaptı, Meriç’i yüzerek geçti şimdi Almanya’da ve Türkiyeli mültecilere seslendi: “Korkuyu bırakın”
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – İslam Günebakan (41), Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken OHAL döneminde KHK’yla ihraç edildi. Bu sırada doktora tezini tamamlamış, jüri savunması için bekliyordu. Önce doktora danışmanı çekildi, ardından jüri.
Beş çocuğuyla hayata tutunmak için salça sattı, taksicilik yaptı. Ailesini ayakta tuttu ta ki Türkiye’de “Sen kafirsin” lafını işitene kadar. Çevre baskısı dayanılmaz hal alınca tek başına yüzerek Meriç’i geçti. Birkaç hafta sonra Meriç’e bir botla gelerek geride kalan ailesini tek başına alıp karşı kıyıya taşıdı.
Almanya’da yeniden hayat kurdu, dil öğrendi ve şimdi gerçek mesleğine geri döndü. Doktorasını tamamlamak için kabul aldı.
KHK’lı akademisyen Günebakan’ın hayatı, bir direniş ve kazanma öyküsü. Yeni gelen mülteci kuşağına da tavsiyesi var, “Korkmayın, Almanya’da saklanmaya çalışmayın. Hepiniz iyi eğitimlisiniz, mesleğinizi yapmaya odaklanın, işçi olmayı kabullenmeyin, başaracaksınız”
DOKTORAMI BİTİRMEYİ BEKLERKEN
İslam Günebakan ihraç sürecinde meslektaşlarının takındığı tutumu hayal kırıklığı içinde anlatıyor:
“Doktora tezimi tamamlamıştım. Jüride savunma aşamasına gelmişti. Ama tez danışmanım Doç. İbrahim Seyrek KHK’lı olduğum için tez danışmanlığımı bıraktı. Sonra birkaç hocadan rica ettim en sonunda biri kabul etti ve jüriye savunmaya çıktım.
Jüride de KHK’lı olduğumu anladılar. Kendi aralarında görüştüler ve tez jüriliğimden çekildiler. Daha sonra bölüm başkanlığına dilekçe yazdım yeni jüri için ama cevap yok. Bölüm başkanı Prof. Arif Özsağır’a gittim. Dedi ki; ‘Kimse senin jüriliğini kabul etmek istemiyor. Bana kalsa seni öğrencilikten de atmak lazım. Hatta vatandaşlıktan da çıkarmalı.’
Ben hapse de girsem hükümlü de olsam eğitim hakkı engellenemez ama daha yargılamam bile başlamadan eğitim hakkım engellendi. Hem de profesörler tarafından.”
İslam Günebakan Amnesty’nin etkinliklerinde görev alıyor.
“AİLEMDEN TERÖRİST MUAMELESİ GÖRDÜM”
Günebakan’ı en çok yaralayan ise KHK’lı olmasıyla birlikte ailesinden destek görememesi olmuş:
“Açığa alındığımda annemi aradım, verdiği tepki ‘Sen de onlarla irtibatlı olmasaydın’ şeklindeydi. Yanımda A Haberi açıp izliyordu. Her türlü hakaret, iftira. Bayrak alıp demokrasi mitingine gidiyor bana göstere göstere. Tabi sonradan anladı kimin haklı kimin masum olduğunu ama o ilk tepkilerin izi kalbimde kaldı.
İhraç olduktan sonra abimin birinin evine gitmiştim. Açıkça ‘iç karışıklık olsa, sokağa çıksak kardeş dinlemem vururum’ dedi. Kayınpeder ha keza, ‘sokağa çıksak benim ilk vuracağım kişi damadımla kızımdır’ dedi.
Babam ise ‘Bu devletin hakkıdır, kurunun yanında yaş da yanacak, bu olması gereken bir şey’ dedi. Tüm bunların üstüne bir de çocuklar okulda baskı görmeye başladılar. Şucu bucu diye.”
AYAKTA KALMA YILLARI
Mesleğinden olan ailesinden destek göremeyen Günebakan için artık tek çare kendi başına ayakta kalmaktır:
“Önce salça sattım. Ama mevsimlik bir iş. Bu arada evimi polis basmıştı ve aranıyordum. Sahte bir kimlikle taksicilik yapmaya baladım. Taksi durağına arada polisler geliyordu muhabbet etmeye. Benim KHK’lı olduğumu biliyorlar. Polislerden biri ‘Sen Fethullah Gülen’i seviyor musun?’ dedi. Ben de ‘Saygı duyuyorum’ dedim. ‘O zaman sen kafirsin’ dedi. Herkes dondu kaldı. Artık Türkiye’de yaşama şansı kalmamıştı. Yurt dışına çıkmaya karar verdim.”
MERİÇ’İ YÜZEREK GEÇTİM
Günebakan insan kaçakçılarına da güvenmez, Meriç’i kendi başına geçer sonrasında ailesini geçirmesi de yine kendi başına olur:
“Haritaları inceledim nereden geçerim diye. Daha önce geçen arkadaşların tavsiyesiyle bir taksiye bindim Meriç’e yakın bir yere indim. Bir elimde çanta, diğer elimle kulaç atarak karşıya güçlükle geçtim.
Yunanistan’a geçince orada kalmak istedim. Selanik’e yerleştim. Çok sıcak geldi bana. Yunanca kursuna başladım. Tabi çocuklarım ve eşimi getirmem de gerekiyordu. Çocuklarıma onları da götüremezsem Türkiye’ye geri dönme sözü vermiştim.
Eşim, beş çocuk ve bir arkadaşıma Meriç’in kenarında bir koordinat verdim. Oraya gelmelerini istedim. Selanik’ten bir bot aldım, araba kiralayıp nehrin kenarına gittim. Botu şişirdim. Botu sürmeye çalışıyorum ama çok yoruldum. Nefes gücüyle botu şişirdiğim için gücüm bitti. Akıntıyla mücadelede çok yoruldum. Zorla karşıya geçtim. Tabi benim ailem dışında başka bir arkadaşım ve ailesi var. 10 kişi bota bindik. Bot gitmiyor. Bottan suya atladım. Ayağım yere değdiğini gördüm. Sonra botu çeke çeke geçtik.
Tabi Selanik’te ekonomik sıkıntılar var. Mültecilere günde iki öğün yemek veren bir yer vardı. Ben kapları alıp gidip oradan yemek almaya başladım. Öylece geçindik bir süre ama iş bulmak oldukça zor.
ALMANYA’DA TUTUNMA SÜRECİ
Yine tehlikeli bir şekilde eşim ve çocukları gemiyle İtalya’ya gönderdim. Sonra ben tek başıma Almanya’ya geçtim.
Hedefim mesleğime devam etmekti. 10 kadar profesöre mail attım. Üniversitede Entegrasyon Kampüs diye bir program var oraya başvurdum. Doktorada yarım kaldığımı belirttim. Üniversitede bu imkan olduğunu öğrendim. Beni kabul edebileceklerini, tezimi İngilizce de yazabileceğimi söylediler ama o sırada Almancaya yoğunlaşmıştım. Bir yıl sonra tekrar gittim, başvurdum. Catholic University of Eichstaett-Ingolstadt’dan bir hoca döndü ve kabul aldım. Tüm süreç iki sene sürdü ama doktorama tekrar başlamış oldum. Dersler de yoğun biçimde devam ediyor.
Doktoramı tamamlarsam önceliğim üniversitede kalabilmek. Olmazsa da eğitimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum.”
“DİL MESELESİNİ ÇOK BÜYÜTMEYİN”
Günebakan, yeni gelen mültecilerin, artık travmaların, Türkiye’deki korkuların arkalarına sığınmamaları gerektiğini, görünür olarak hayatın içine atılmaları gerektiğini söylüyor”
“Yaşadığım yerde Göçmen Meclisi var. Üyeleri 5-6 yılda bir seçiliyor. Göçmenlerin sorunları ve entegrasyonu için projeler geliştiriyorlar. Oraya aday olacağım. Temmuz’da seçim var. Yabancılar oy kullanıp Meclis üyelerini seçiyor. Oraya seçilirsem entegrasyon ve diyalog faaliyetlerine orada hız vereceğim.
Almanya’ya geldikten sonra dil meselesini çok büyütüyorlar insanların gözünde, korku haline geliyor. Almanca olmadan kımıldayamayız adım atamayız zannediliyor. İletişimde sözlü iletişim, ses tonu, beden dili üç temel nokta. Sözlü iletişim burada yüzde 20’lerde kalıyor. Yani ilk zamanlar yarı İngilizce yarı Almanca, yarı Türkçe konuşuyordum. Mesele sadece Almancayı çok düzgün bilmek değil, iletişim kurmak, derdini anlatmak karşıya.”
“GÖRÜNÜR OLUN KORKUYU BIRAKIN”
“Duyulmamak, görülmemek, bilinmemek, fotoğraflarda olmamak gibi korkular var yeni gelen Türkiyeli mültecilerin. Bunlar insanların adım atmasının önünde büyük engel. Türkiye’den kalan korkular. İnsanlar Whatsapp, Telegram grubuna girmeye korkuyorlar. Türkiye’deki baskı ortamından kalan şeyler ama travmaların arkasına sığınmamamız lazım, bunları atlatmalıyız.
Burada oraya buraya koşturunca bir arkadaş bana ‘Bu kadar dikkat çekme, gelen insanların kim olduğu belli değil, otur diline yoğunlaş, kendini geliştir sonra daha faydalı olursun’ dedi. Biraz frene basayım diye düşünce geldi bir an aklıma. Sonra düşündüm, ben Yunanistan’a geçtiğimde hiç tanımadığım bilmediğim arkadaşlar kapılarını bana açtı. Çocuklar İtalya’ya geçtiğinde hiç tanımadığım insanlar kapılarını açtı onlarla kaldı. Almanya’ya geldim buradaki hiç tanımadığım arkadaş aldı bizi markete götürdü, ‘hocam ne ihtiyacın varsa al’ dedi. Bunu bana annem babam yapmadı. Şimdi ben de buraya gelen insanlar nasıl insanlardır acaba diye düşünüp hareket edersem olur mu? Böyle bir lüksüm olabilir mi?”
“DİL BİLMEMEK DEĞİL KORKU PROBLEM”
“Amnesty’ye gittim daha B1’im vardı. Konuşulanları anlamıyordum bile. Kendimi tanıttım, Türkiye’de mağdur olduğumu, burada elimden geleni yapmak istediğimi söyledim. Broşür yaparım, dağıtırım ne olursa. Tabi konuşulanları anlamıyorum ama sonra kalkarken ‘ben ne yapacağım’ diye sordum. Bir yerde stand açacaklarını söylediler, sen de gelebilirsin dediler. Not aldım ve gittim. Şimdi her hafta toplantılarına katılarak, sorarak öyle öyle bir sürü insan hakları alanında faaliyet yapmış oldum.
Ben Türkiye’de olsam elim kolum kelepçeli olacaktı. Şimdi burada özgürlüğü bulmuşum bir dakika durmamam lazım. Ayrıca benim annemin babamın yapmadığını Alman devleti yapıyor, imkanlar sağlıyor. Beni bir kuruşa muhtaç etmiyor.
Yani sadece öğlene kadar olan kurslarla vaktimizi geçirmemeliyiz. Gönüllü işlerde görev almalıyız kalan zamanda. Sadece Almanya ile ilgili de değil. Buraya yeni gelen Türkiyeli mültecilerin çok ihtiyacı oluyor. Eşya, ev, yardım. Onlara da koşturmalıyız. İyi kötü tecrübemiz oluştu onu aktarmalıyız.”
“MESLEĞİNİZİ YAPAMASANIZ BİLE MESLEĞİNİZE YAKIN İŞ YAPABİLİRSİNİZ”
Günebakan’ın bir itirazı da “Biz ancak burada işçi oluruz” diye pes edenlere:
“Bizim üniversitede bir öğrenci kulübü var. Araba prototipleri yapıyorlar. Ben de onların insan kaynaklarına gönüllü olarak başvurdum. Üyelerin kaydını alma, bilgisayara işleme, mailleşme gibi işler vardı. Onları bana verdiler. Daha B1’ken. Dili geliştirmede çok faydalı.
Gelen arkadaşların çoğu öğretmen. Diyorlar ki Bayern’de öğretmen olmak imkansızmış. Tır şoförü olalım, işçi olalım. Tamam devlet okulunda belki kadrolu öğretmen olamazsın ama eğitim alanında bir şeyler yapabilirsin. Nachhilfe dediğimiz derslere yardımcı öğretmenlik olabilir, kurslar var.
Gidip de ben öğretmen olamam kamyon şoförü olayım demeyin. Kendi alanınızda ana dalda olmasa bile yan dallarda çalışabilirsiniz.
Derneğimiz var burada, birçok öğretmen arkadaşımız var, ama bir türlü çocuklar için Nachhilfe (ders takviyesi) başlatamıyoruz. Türkçe öğrenmeli bu çocuklar mesela. Job Center destek de veriyor. Buna kafa yordum korona girdi araya. Ama korona var diye hayat duracak değil. Online nachhilfe başlattık. İki Alman hoca ayarladık gönüllü çalışacak, Almanca anlatacaklar. İngilizce hocalarımız var zaten üç tane, matematik hocalarımız var. Bunlar Türkiyeli mülteci, çok çok iyi öğretmenler zaten. Hem çocuklar hem kendileri için çok avantajlı oldu. Gidip kamyon şoförü olacağına.”
[Cevheri Güven] [Bold Medya] 27.5.2020
Ilımlı senaryoyu unutun!
Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde, Euro Bölgesi'nde üretimin yüzde 8 ila yüzde 12 daralacağını ve daha ılımlı bir senaryo için tahminlerin artık gündem dışı kaldığını söyledi.
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının sebep olduğu tahribatı azaltmak için hükûmetler büyük teşvik paketleri açıkları.
Ancak bütçe açıkları ile borç seviyelerinin yükselmesinden mütevellit yükler nesiller boyu hissedilecek.
Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde'a göre, Euro Bölgesi ekonomisi 2020 yılında ECB'nin daha kötümser tahminlerine paralel bir daralma ile karşı karşıya.
EZB-Präsidentin Christine Lagarde: Zinsentscheid mit einem Lächeln
ECB Başkanı Christine Lagarde, Korona Krizi'nden çıkışını zaman alacağını söyledi.
"ARTIK ILIMLI SENARYOYU UNUTUN!"
Lagarde, katıldığı bir soru-cevap etkinliğinde, Euro Bölgesi'nde üretimin muhtemelen yüzde 8 ila yüzde 12 daralacağını ve daha ılımlı bir senaryo için tahminlerin artık gündem dışı kaldığını söyledi.
Lagarde, "Birkaç gün içinde, haziran başında rakamlarımızı açıkladığımızda daha iyi bir fikre sahip olacağız, ancak muhtemelen orta ila şiddetli senaryolar arasında bir yerde olacağız." şeklinde görüş bildirdi.
"HİÇBİR ŞEY YAPMAMAK DAHA KÖTÜ OLURDU"
ECB Başkan Yardımcısı Luis de Guindos da Koronavirüs salgını sebebiyle Euro Bölgesi hükûmetlerinin açıkladığı teşvik paketlerinin borç seviyelerini artıracağını, ancak başka bir alternatif bulunmadığını söyledi.
Guindos, "Salgının sonunda daha yüksek kamu borç oranları olacak, ancak hiçbir şey yapmamak daha kötü olurdu." dedi.
Avrupa Birliği’nin (AB) en büyük iki ekonomisine sahip Almanya ve Fransa, 500 milyar euro tutarında yeni teşvik paketi üzerinde mutabakata varmıştı.
ECB de hükûmet tahvillerini satın alarak teşvik paketlerini fonluyor.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Japonya ve Yunanistan’ın akabinde dünyanın en borçlu ülkelerinden olan İtalya’da toplam kamu borcunun milli gelire oranının 20 puan artışla yüzde 156 seviyesine yükseleceği tahmininde bulundu.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının sebep olduğu tahribatı azaltmak için hükûmetler büyük teşvik paketleri açıkları.
Ancak bütçe açıkları ile borç seviyelerinin yükselmesinden mütevellit yükler nesiller boyu hissedilecek.
Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde'a göre, Euro Bölgesi ekonomisi 2020 yılında ECB'nin daha kötümser tahminlerine paralel bir daralma ile karşı karşıya.
EZB-Präsidentin Christine Lagarde: Zinsentscheid mit einem Lächeln
ECB Başkanı Christine Lagarde, Korona Krizi'nden çıkışını zaman alacağını söyledi.
"ARTIK ILIMLI SENARYOYU UNUTUN!"
Lagarde, katıldığı bir soru-cevap etkinliğinde, Euro Bölgesi'nde üretimin muhtemelen yüzde 8 ila yüzde 12 daralacağını ve daha ılımlı bir senaryo için tahminlerin artık gündem dışı kaldığını söyledi.
Lagarde, "Birkaç gün içinde, haziran başında rakamlarımızı açıkladığımızda daha iyi bir fikre sahip olacağız, ancak muhtemelen orta ila şiddetli senaryolar arasında bir yerde olacağız." şeklinde görüş bildirdi.
"HİÇBİR ŞEY YAPMAMAK DAHA KÖTÜ OLURDU"
ECB Başkan Yardımcısı Luis de Guindos da Koronavirüs salgını sebebiyle Euro Bölgesi hükûmetlerinin açıkladığı teşvik paketlerinin borç seviyelerini artıracağını, ancak başka bir alternatif bulunmadığını söyledi.
Guindos, "Salgının sonunda daha yüksek kamu borç oranları olacak, ancak hiçbir şey yapmamak daha kötü olurdu." dedi.
Avrupa Birliği’nin (AB) en büyük iki ekonomisine sahip Almanya ve Fransa, 500 milyar euro tutarında yeni teşvik paketi üzerinde mutabakata varmıştı.
ECB de hükûmet tahvillerini satın alarak teşvik paketlerini fonluyor.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Japonya ve Yunanistan’ın akabinde dünyanın en borçlu ülkelerinden olan İtalya’da toplam kamu borcunun milli gelire oranının 20 puan artışla yüzde 156 seviyesine yükseleceği tahmininde bulundu.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Erdoğan'a "sivil darbeci" iması...
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu 27 Mayıs 1960 Darbesi'nin 60'ncı yıl dönümünde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a "sivil darbeci" imasında bulundu.
27 Mayıs 1960 askeri darbesinin üzerinden 60 yıl geçti.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu darbenin yıl dönümünde şahsi Twitter hesabında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı.
"Şunu bütün vatandaşlarımın bilmesini isterim." diyen Kılıçdaroğlu, "Darbe hukukunu tahkim edenlerin, güçlendirenlerin 'biz darbelere karşıyız' demeleri tam bir aldatmacadır." ifadelerini kullandı.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan'ın darbe hukuku uyguladığını dile getirdi.
DARBECİLERİN İDAM ETTİĞİ ÜÇ SİYASETÇİ UNUTULMADI
Kılıçdaroğlu, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet iradesi üzerinde ne askeri ne de sivil darbecilerin vesayetini kabul etmiyoruz. 59 yıl önce kaybettiğimiz (Adnan) Menderes'i, (Fatin Rüştü) Zorlu'yu ve (Hasan) Polatkan'ı rahmetle ve saygıyla anıyoruz."
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
27 Mayıs 1960 askeri darbesinin üzerinden 60 yıl geçti.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu darbenin yıl dönümünde şahsi Twitter hesabında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı.
"Şunu bütün vatandaşlarımın bilmesini isterim." diyen Kılıçdaroğlu, "Darbe hukukunu tahkim edenlerin, güçlendirenlerin 'biz darbelere karşıyız' demeleri tam bir aldatmacadır." ifadelerini kullandı.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan'ın darbe hukuku uyguladığını dile getirdi.
DARBECİLERİN İDAM ETTİĞİ ÜÇ SİYASETÇİ UNUTULMADI
Kılıçdaroğlu, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet iradesi üzerinde ne askeri ne de sivil darbecilerin vesayetini kabul etmiyoruz. 59 yıl önce kaybettiğimiz (Adnan) Menderes'i, (Fatin Rüştü) Zorlu'yu ve (Hasan) Polatkan'ı rahmetle ve saygıyla anıyoruz."
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Korona paketinin maskesi düştü
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin Koronavirüs salgınında açıkladığı 190 milyar TL'lik mali teşvik paketinin milli gelire oranı yüzde 3,78'de kaldı. Türkiye salgına karşı mali teşvik büyüklüğünde 168 ülke arasında 63'üncü oldu.
Hükûmetlerin yeni tip Korotsalgına karşı attığı ekonomik teşvik adımlarının karşılaştırıldığı bir akademik çalışma yapıldı. Çalışmada, Türkiye mali teşvik paketinin milli gelire oranı sıralamasında yüzde 3,78'lik oranla 168 ülke arasında 63'üncü sırada yer aldı.
Çalışmada kullanılan altı değişkenin ağırlıklı ortalaması alınarak hesaplanan "Covid-19 ekonomik teşvik endeksi" kategorisinde ise Türkiye, 0 olan ortalama seviyenin altındaki -0,76 puanla 168 ülke arasında 127'nci sıraya yerleşti.
Çalışmaya imza atan akademisyenlerden Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ceyhun Elgin, Türkiye'nin ekonomik teşvik adımlarında benzer ülkelere göre geride kaldığını, daha fazla doğrudan gelir desteğine ihtiyaç olduğunu belirtti.
IMF VERİLERİ İLE HABERLER ESAS ALINDI
Elgin, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Abdullah Yalaman ve Güney Kore Sungkyunkwan Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Gökçe Başbuğ, ülkelerin salgın karşısında attığı ekonomik politika adımlarını karşılaştıran önemli bir çalışmaya imza attı.
Ekonomi Politikası Araştırma Merkezi’nin (CEPR) yayımladığı çalışmada, Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerinin yanı sıra tek tek ülkelerin verilerinin yer aldığı resmi internet siteleri ve gazete haberleri gibi çeşitli kaynaklardan yararlanıldı.
168 ÜLKE MASAYA YATIRILDI
Dünyada da ses getiren çalışmada, “Covid-19 Ekonomik Teşvik Endeksi” de geliştirilirken, ekonominin 168 ülke karşılaştırıldı.
Çalışmada 168 ülkenin açıkladığı mali teşviklerin milli gelire oranı, merkez bankalarının faiz indirimleri, rezerv gereklilik kat sayılarındaki değişiklikler, makro-finansal paketlerin milli gelire oranı ve ödemeler dengesi ile döviz kuru kararlarına dair geniş bir veri tabanı oluşturuldu.
TÜRKİYE 168 ÜLKE ARASINDA 63'ÜNCÜ SIRADA
Son olarak 24 Mayıs’ta güncellenen verilere göre, mali teşvik paketinin milli geliri oranı kategorisinde Türkiye, yüzde 3,78 oranıyla 168 ülke arasında 63'üncü sırada yer aldı.
Türkiye, G20 üyesi 19 ülke arasında ise 14'üncü sırada bulunuyor. G-20 ülkeleri arasında ilk sırayı ise yüzde 21,1’lik oranla Japonya aldı.
Dış borç geri ödemeleri vadesinde ödemeyerek temerrüde düşen Arjantin, milli gelire oranla yüzde 4 büyüklüğündeki mali teşvik paketiyle Türkiye’nin üzerinde yer aldı.
Komşu ülke Yunanistan da milli gelire oranla yüzde 7,25 büyüklüğündeki paketle, sıralamada Türkiye’nin üzerinde yer alan bir diğer ülke oldu. ABD yaptırımları nedeniyle ekonomisi ağır bir krizde olan İran’da da paketin büyüklüğü yüzde 14 oldu.
190 MİLYAR TL TUTARINDA PAKET
Çalışmadaki verilere göre, Türkiye’nin mali teşvik paketinin büyüklüğü, milli gelirin yüzde 3,78’i, yani 190 milyar TL (28,5) oldu.
Çalışmada kullanılan altı değişkenin ağırlıklı ortalaması alınarak hesaplanan “Covid-19 Ekonomik Teşvik Endeksi/CESI" kategorisinde ise Türkiye, 0 olan ortalama seviyenin altındaki -0,76 puanla 168 ülke arasında 127'nci sıraya yerleşti.
CESI puanı en yüksek olan ülke 4,39 puanla Britanya oldu. İç savaşın sürdüğü Afganistan, -0,73 puanla Türkiye’nin üzerinde yer aldı.
PARA KALMADIĞI İÇİN YARDIMLAR YETERSİZ KALDI
Prof. Dr. Ceyhun Elgin, Türkiye’nin mali ve parasal teşvik adımlarının büyüklüğünün, kendisine benzer ülkelerin gerisinde kaldığına işaret etti.
Mali ve parasal politika alanında manevra alanının geçmişte atılan adımlar nedeniyle sınırlı olduğuna işaret eden Elgin, başta kayıt dışı çalışanlar olmak üzere salgından ekonomik olarak en olumsuz etkilenen toplumsal kesimlere dönük doğrudan gelir desteğinin de artırılması gerektiğini belirtti.
Elgin, hükûmetin teşvik paketinin büyüklüğünü açıklarken banka kredilerini de hesaba kattığını, ancak kendi hesaplamalarında bu kalemin yer almadığını dile getirdi.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Hükûmetlerin yeni tip Korotsalgına karşı attığı ekonomik teşvik adımlarının karşılaştırıldığı bir akademik çalışma yapıldı. Çalışmada, Türkiye mali teşvik paketinin milli gelire oranı sıralamasında yüzde 3,78'lik oranla 168 ülke arasında 63'üncü sırada yer aldı.
Çalışmada kullanılan altı değişkenin ağırlıklı ortalaması alınarak hesaplanan "Covid-19 ekonomik teşvik endeksi" kategorisinde ise Türkiye, 0 olan ortalama seviyenin altındaki -0,76 puanla 168 ülke arasında 127'nci sıraya yerleşti.
Çalışmaya imza atan akademisyenlerden Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ceyhun Elgin, Türkiye'nin ekonomik teşvik adımlarında benzer ülkelere göre geride kaldığını, daha fazla doğrudan gelir desteğine ihtiyaç olduğunu belirtti.
IMF VERİLERİ İLE HABERLER ESAS ALINDI
Elgin, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Abdullah Yalaman ve Güney Kore Sungkyunkwan Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Gökçe Başbuğ, ülkelerin salgın karşısında attığı ekonomik politika adımlarını karşılaştıran önemli bir çalışmaya imza attı.
Ekonomi Politikası Araştırma Merkezi’nin (CEPR) yayımladığı çalışmada, Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerinin yanı sıra tek tek ülkelerin verilerinin yer aldığı resmi internet siteleri ve gazete haberleri gibi çeşitli kaynaklardan yararlanıldı.
168 ÜLKE MASAYA YATIRILDI
Dünyada da ses getiren çalışmada, “Covid-19 Ekonomik Teşvik Endeksi” de geliştirilirken, ekonominin 168 ülke karşılaştırıldı.
Çalışmada 168 ülkenin açıkladığı mali teşviklerin milli gelire oranı, merkez bankalarının faiz indirimleri, rezerv gereklilik kat sayılarındaki değişiklikler, makro-finansal paketlerin milli gelire oranı ve ödemeler dengesi ile döviz kuru kararlarına dair geniş bir veri tabanı oluşturuldu.
TÜRKİYE 168 ÜLKE ARASINDA 63'ÜNCÜ SIRADA
Son olarak 24 Mayıs’ta güncellenen verilere göre, mali teşvik paketinin milli geliri oranı kategorisinde Türkiye, yüzde 3,78 oranıyla 168 ülke arasında 63'üncü sırada yer aldı.
Türkiye, G20 üyesi 19 ülke arasında ise 14'üncü sırada bulunuyor. G-20 ülkeleri arasında ilk sırayı ise yüzde 21,1’lik oranla Japonya aldı.
Dış borç geri ödemeleri vadesinde ödemeyerek temerrüde düşen Arjantin, milli gelire oranla yüzde 4 büyüklüğündeki mali teşvik paketiyle Türkiye’nin üzerinde yer aldı.
Komşu ülke Yunanistan da milli gelire oranla yüzde 7,25 büyüklüğündeki paketle, sıralamada Türkiye’nin üzerinde yer alan bir diğer ülke oldu. ABD yaptırımları nedeniyle ekonomisi ağır bir krizde olan İran’da da paketin büyüklüğü yüzde 14 oldu.
190 MİLYAR TL TUTARINDA PAKET
Çalışmadaki verilere göre, Türkiye’nin mali teşvik paketinin büyüklüğü, milli gelirin yüzde 3,78’i, yani 190 milyar TL (28,5) oldu.
Çalışmada kullanılan altı değişkenin ağırlıklı ortalaması alınarak hesaplanan “Covid-19 Ekonomik Teşvik Endeksi/CESI" kategorisinde ise Türkiye, 0 olan ortalama seviyenin altındaki -0,76 puanla 168 ülke arasında 127'nci sıraya yerleşti.
CESI puanı en yüksek olan ülke 4,39 puanla Britanya oldu. İç savaşın sürdüğü Afganistan, -0,73 puanla Türkiye’nin üzerinde yer aldı.
PARA KALMADIĞI İÇİN YARDIMLAR YETERSİZ KALDI
Prof. Dr. Ceyhun Elgin, Türkiye’nin mali ve parasal teşvik adımlarının büyüklüğünün, kendisine benzer ülkelerin gerisinde kaldığına işaret etti.
Mali ve parasal politika alanında manevra alanının geçmişte atılan adımlar nedeniyle sınırlı olduğuna işaret eden Elgin, başta kayıt dışı çalışanlar olmak üzere salgından ekonomik olarak en olumsuz etkilenen toplumsal kesimlere dönük doğrudan gelir desteğinin de artırılması gerektiğini belirtti.
Elgin, hükûmetin teşvik paketinin büyüklüğünü açıklarken banka kredilerini de hesaba kattığını, ancak kendi hesaplamalarında bu kalemin yer almadığını dile getirdi.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
O hep vazifelidir!
1980'lerin başında Milliyetçi Hareket Partisi'nde (MHP) genel sekreter yardımcısı olarak görev yapan Yaşar Okuyan, "MHP lideri Devlet Bahçeli'nin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) adına vazifeli olduğuna" dair iddiasını tekrarladı.
Siyasete Milliyetçi Hareket Partisi'nde (MHP) başlayan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin akabinde MHP Genel Sekreter Yardımcısı olarak yargılanan, Anavatan Partisi (ANAP) hükûmetlerinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapan, bir dönem Vatan Partisi'nde Doğu Perinçek'in Genel Başkan Yardımcılığı'nı üstlenen Yaşar Okuyan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "MİT mensubu olduğunu" iddia etti.
Okuyan, Bahçeli'nin daha önce yalanladığı iddiası için, "Devlet Bahçeli hep görevlidir, altını çiziyorum. Zaten Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile ilişkisi, rahmetli Tuğrul Türkeş’in mektubu var bende. İsteyenler girsinler Alparslan Türkeş’in el yazısı mektup, 'Devlet Bahçeli MİT ajanı' diye görürler." ifadelerini kullandı.
Yaşar Okuyan, gazeteci Hakan Aygün'ün YouTube üzerinden yayınladığı programına katıldı.
YAŞAR OKUYAN: DEVLET BAHÇELİ VAZİFELİYDİ
Okuyan son günlerde sık sık muhalefeti hedef alan MHP lideri Bahçeli'ye dair iddialarda bulundu.
Bahçeli'nin avukatı aracılığıyla MİT'ten "temiz kâğıdı" aldırdığını söyleyen Okuyan şunları anlattı: “Devlet Bahçeli denen şahsı ben 40 küsür yıldır tanırım. Devlet Bahçeli daha yoktu. CKMP vardı, Rahmetlİ Türkeş’le biz oradan beri birlikte geldik. Devlet Bahçeli Gazi Üniversitesi’nde bir asistandı küçümsemiyorum ama vazifeliydi."
Okuyan, Hakan Aygün'ün “MİT’ten mi?” sorusuna “MİT’ten ve devamında" cevabını vererek, "Devlet Bahçeli hep görevlidir, altını çiziyorum." ifadelerini kullandı.
Okuyan, "Bir örnek daha vereyim. Yıl 1978, Kahramanmaraş katliamı olmuş. Bütün Türkiye’de sıkıyönetim ilan edilmiş. Bütün illerin girişi çıkışı kontrol ediliyor." diye konuştu.
KALAŞNİKOF ÇIKAN ARABANIN RUHSATI BAHÇELİ'NİN ÜZERİNE
Okuyan şöyle devam etti: "Devlet Bahçeli’nin yanına arkadaşlar geliyor, isimleri belli, öğrenciler. Bunun da beyaz bir Toros arabası var. Hepsi belgeli, dosyası var bende. Gelirken yolda bir saat kontrol yapılmıyor. Araba durduruluyor. İçindeki 3 kişiyi indiriyorlar arıyorlar. Bagajı açıyorlar portakal sandıkları arasında 2 tane kalaşnikof ve 702 mermi. Bunları toparlıyorlar. Doğru sıkıyönetim komutanlığına. Arabanın ruhsatında Devlet Bahçeli yazıyor. Karakola bile çağırmıyorlar, sıkıyönetim var. O çocukları yargılıyorlar atıyorlar içeri."
"MİT BÖYLE BİR BİLGİYİ TEYİT ETMEZ"
Hakan Aygün'ün "Sayın Bahçeli, MİT'e çalışma konusunu yalanlamadı değil mi?" sorusuna, "O da ilginç. 10 sene önceki büyük bir kongre sırasında MHP’de bu MİT ajanlığı ciddi bir tartışma konusu oldu. Avukatına MİT’e yazı yazdırdı, resmi bir yazı. MİT'ten temiz kâğıdı aldı. MİT diyor ki 'Bizim kayıtlarımızda Devlet Bahçeli isimli şahıs çalışır gözükmemiştir." karşılığını veren Okuyan, böyle bir görevlendirmenin kabul edilmesinin mümkün olmadığını sözlerine ekledi.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Siyasete Milliyetçi Hareket Partisi'nde (MHP) başlayan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin akabinde MHP Genel Sekreter Yardımcısı olarak yargılanan, Anavatan Partisi (ANAP) hükûmetlerinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapan, bir dönem Vatan Partisi'nde Doğu Perinçek'in Genel Başkan Yardımcılığı'nı üstlenen Yaşar Okuyan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "MİT mensubu olduğunu" iddia etti.
Okuyan, Bahçeli'nin daha önce yalanladığı iddiası için, "Devlet Bahçeli hep görevlidir, altını çiziyorum. Zaten Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile ilişkisi, rahmetli Tuğrul Türkeş’in mektubu var bende. İsteyenler girsinler Alparslan Türkeş’in el yazısı mektup, 'Devlet Bahçeli MİT ajanı' diye görürler." ifadelerini kullandı.
Yaşar Okuyan, gazeteci Hakan Aygün'ün YouTube üzerinden yayınladığı programına katıldı.
YAŞAR OKUYAN: DEVLET BAHÇELİ VAZİFELİYDİ
Okuyan son günlerde sık sık muhalefeti hedef alan MHP lideri Bahçeli'ye dair iddialarda bulundu.
Bahçeli'nin avukatı aracılığıyla MİT'ten "temiz kâğıdı" aldırdığını söyleyen Okuyan şunları anlattı: “Devlet Bahçeli denen şahsı ben 40 küsür yıldır tanırım. Devlet Bahçeli daha yoktu. CKMP vardı, Rahmetlİ Türkeş’le biz oradan beri birlikte geldik. Devlet Bahçeli Gazi Üniversitesi’nde bir asistandı küçümsemiyorum ama vazifeliydi."
Okuyan, Hakan Aygün'ün “MİT’ten mi?” sorusuna “MİT’ten ve devamında" cevabını vererek, "Devlet Bahçeli hep görevlidir, altını çiziyorum." ifadelerini kullandı.
Okuyan, "Bir örnek daha vereyim. Yıl 1978, Kahramanmaraş katliamı olmuş. Bütün Türkiye’de sıkıyönetim ilan edilmiş. Bütün illerin girişi çıkışı kontrol ediliyor." diye konuştu.
KALAŞNİKOF ÇIKAN ARABANIN RUHSATI BAHÇELİ'NİN ÜZERİNE
Okuyan şöyle devam etti: "Devlet Bahçeli’nin yanına arkadaşlar geliyor, isimleri belli, öğrenciler. Bunun da beyaz bir Toros arabası var. Hepsi belgeli, dosyası var bende. Gelirken yolda bir saat kontrol yapılmıyor. Araba durduruluyor. İçindeki 3 kişiyi indiriyorlar arıyorlar. Bagajı açıyorlar portakal sandıkları arasında 2 tane kalaşnikof ve 702 mermi. Bunları toparlıyorlar. Doğru sıkıyönetim komutanlığına. Arabanın ruhsatında Devlet Bahçeli yazıyor. Karakola bile çağırmıyorlar, sıkıyönetim var. O çocukları yargılıyorlar atıyorlar içeri."
"MİT BÖYLE BİR BİLGİYİ TEYİT ETMEZ"
Hakan Aygün'ün "Sayın Bahçeli, MİT'e çalışma konusunu yalanlamadı değil mi?" sorusuna, "O da ilginç. 10 sene önceki büyük bir kongre sırasında MHP’de bu MİT ajanlığı ciddi bir tartışma konusu oldu. Avukatına MİT’e yazı yazdırdı, resmi bir yazı. MİT'ten temiz kâğıdı aldı. MİT diyor ki 'Bizim kayıtlarımızda Devlet Bahçeli isimli şahıs çalışır gözükmemiştir." karşılığını veren Okuyan, böyle bir görevlendirmenin kabul edilmesinin mümkün olmadığını sözlerine ekledi.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
HRW’den Türkiye’ye cezaevi uyarısı: Kitlesel ölümleri önlemek için acele edin
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), yeni tip Koranavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle cezaevlerinden tahliyelerin hızlandırılması çağrısında bulundu.
HRW, yeni infaz düzenlemesinin iktidarı eleştirerek, “Aralarında gazeteciler, insan hakları savunucuları, seçilmiş politikacılar, avukatların da bulunduğu on binlerce tutuklu özellikle kapsam dışında bırakıldı.” dedi. HRW, “kitlesel ölümleri önlemek için acele edilmesi” çağrısı yaptı.
Örgütün dünya çapında medyaya yansıyan verilerden yaptığı hesaplamaya göre 80 ülkede toplam 580 bin tutuklunun tahliye edileceğinin açıklanmasına rağmen pek çok vakada tahliye gerçekleşmedi. Dünyada yaklaşık 11 milyon tutuklu bulunduğuna dikkat çeken örgüt, tüm söz verilen tahliyelerin gerçekleşmesi durumunda bile bunun toplam tutuklu sayısının sadece yüzde 5’ine denk geldiğine işaret etti.
HRW, dünya çapında 11 milyon tutuklunun çok büyük bir rakam olduğunu belirterek bunda ceza hukuku alanı dışında kalan eylemleri suç sayma, yargılama öncesi tutukluluk gibi tutuklamayı öncelik olarak gören uygulamalar ve bu doğrultuda suistimallere yol açan kanunların rol oynadığını belirtti.
Türkiye’deki infaz düzenlemesine eleştiri
Raporda bu alanda örnek verilen ülkeler arasında Türkiye de yer aldı. Nisan ayında yürürlüğe giren ve 90 bin kadar tutuklunun tahliyesini öngören infaz düzenlemesinin hüküm giymiş suçluları kapsadığına dikkat çekilen raporda, henüz hüküm giymemiş ve tutuklu yargılananlarla davası başlamamış çok sayıda tutuklunun keyfi olarak kapsam dışında bırakıldığı belirtildi.
İnfaz düzenlemesinden insan hakları savunucuları ile ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün barışçı kullanımı nedeniyle tutuklanan kişilerin yararlanamadığına işaret eden HRW, “Terörle mücadele yasaları çerçevesinde keyfi bir şekilde tutuklanan ya da adil olmayan bir şekilde hüküm giyen; aralarında gazeteciler, insan hakları savunucuları, seçilmiş politikacılar, avukatlar ve diğerlerinin de bulunduğu on binlerce tutuklu özellikle kapsam dışında bırakıldı” ifadesine yer verdi.
Cezaevlerinde fiziksel mesafe imkanının yok denecek kadar az olduğuna işaret edilen raporda, tuvalet, duş gibi ortak sıhhi kullanım alanları, hijyen ile tıbbi hizmetlerin de yeterli düzeyde olmadığına dikkat çekildi. Raporda, 125 ülkede cezaevlerinin doluluk oranının kapasitenin üstünde olduğu da belirtildi.
HRW raporunda ABD’deki durum örnek verilerek ülkede 20 bin tutuklu ve 6 bin 400 cezaevi personelinin test sonuçlarının pozitif çıktığı, 300’ün üstünde kişinin koronavirüsten yaşamını yitirdiği belirtildi. Latin Amerika’daki cezaevlerinde de binlerce enfeksiyon vakası bulunduğu ve en az 160 can kaybının bulunduğu kaydedildi.
Birleşmiş Milletler Mart ayı sonunda yaptığı açıklamada cezaevlerinin durumuna dikkat çekerekl salgın esnasında cezaevlerindeki insanların unutulmaması uyarısı yapmıştı. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet hükümetlere seslenerek cezaevlerindeki tutuklu sayısının hızlı bir şekilde azaltılmasını talep etmişti.
“Kitlesel ölümleri önlemek için hızlı hareket edilmeli”
Deutsche Welle Türkçe’nin aktardığı haberde, HRW, kişilerin tehlike oluşturmaması durumunda gözaltına alma uygulamasından da kaçınılmasını istedi. Örgüt, önemli olmayan suçlamalar nedeniyle tutuklanan, hapis cezası sona yaklaşmakta olan ya da kesin hüküm giymemiş kişilerin salıverilmesi çağrısında bulundu.
Sağlık sorunları olan ya da riskli grupta bulunanların durumunun gözden geçirilmesini talep eden HRW, cezaevinde tutulanların ise düzenli testler ve tıbbi hizmetlere ihtiyacı olduğunu kaydetti. Becker, cezaevlerinde koronavirüsün yol açabileceği feci sonuçlara dikkat çekerek “Hükümetler kitlesel ölümleri önlemek için hızlı hareket etmek zorunda” dedi.
[TR724] 27.5.2020
HRW, yeni infaz düzenlemesinin iktidarı eleştirerek, “Aralarında gazeteciler, insan hakları savunucuları, seçilmiş politikacılar, avukatların da bulunduğu on binlerce tutuklu özellikle kapsam dışında bırakıldı.” dedi. HRW, “kitlesel ölümleri önlemek için acele edilmesi” çağrısı yaptı.
Örgütün dünya çapında medyaya yansıyan verilerden yaptığı hesaplamaya göre 80 ülkede toplam 580 bin tutuklunun tahliye edileceğinin açıklanmasına rağmen pek çok vakada tahliye gerçekleşmedi. Dünyada yaklaşık 11 milyon tutuklu bulunduğuna dikkat çeken örgüt, tüm söz verilen tahliyelerin gerçekleşmesi durumunda bile bunun toplam tutuklu sayısının sadece yüzde 5’ine denk geldiğine işaret etti.
HRW, dünya çapında 11 milyon tutuklunun çok büyük bir rakam olduğunu belirterek bunda ceza hukuku alanı dışında kalan eylemleri suç sayma, yargılama öncesi tutukluluk gibi tutuklamayı öncelik olarak gören uygulamalar ve bu doğrultuda suistimallere yol açan kanunların rol oynadığını belirtti.
Türkiye’deki infaz düzenlemesine eleştiri
Raporda bu alanda örnek verilen ülkeler arasında Türkiye de yer aldı. Nisan ayında yürürlüğe giren ve 90 bin kadar tutuklunun tahliyesini öngören infaz düzenlemesinin hüküm giymiş suçluları kapsadığına dikkat çekilen raporda, henüz hüküm giymemiş ve tutuklu yargılananlarla davası başlamamış çok sayıda tutuklunun keyfi olarak kapsam dışında bırakıldığı belirtildi.
İnfaz düzenlemesinden insan hakları savunucuları ile ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün barışçı kullanımı nedeniyle tutuklanan kişilerin yararlanamadığına işaret eden HRW, “Terörle mücadele yasaları çerçevesinde keyfi bir şekilde tutuklanan ya da adil olmayan bir şekilde hüküm giyen; aralarında gazeteciler, insan hakları savunucuları, seçilmiş politikacılar, avukatlar ve diğerlerinin de bulunduğu on binlerce tutuklu özellikle kapsam dışında bırakıldı” ifadesine yer verdi.
Cezaevlerinde fiziksel mesafe imkanının yok denecek kadar az olduğuna işaret edilen raporda, tuvalet, duş gibi ortak sıhhi kullanım alanları, hijyen ile tıbbi hizmetlerin de yeterli düzeyde olmadığına dikkat çekildi. Raporda, 125 ülkede cezaevlerinin doluluk oranının kapasitenin üstünde olduğu da belirtildi.
HRW raporunda ABD’deki durum örnek verilerek ülkede 20 bin tutuklu ve 6 bin 400 cezaevi personelinin test sonuçlarının pozitif çıktığı, 300’ün üstünde kişinin koronavirüsten yaşamını yitirdiği belirtildi. Latin Amerika’daki cezaevlerinde de binlerce enfeksiyon vakası bulunduğu ve en az 160 can kaybının bulunduğu kaydedildi.
Birleşmiş Milletler Mart ayı sonunda yaptığı açıklamada cezaevlerinin durumuna dikkat çekerekl salgın esnasında cezaevlerindeki insanların unutulmaması uyarısı yapmıştı. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet hükümetlere seslenerek cezaevlerindeki tutuklu sayısının hızlı bir şekilde azaltılmasını talep etmişti.
“Kitlesel ölümleri önlemek için hızlı hareket edilmeli”
Deutsche Welle Türkçe’nin aktardığı haberde, HRW, kişilerin tehlike oluşturmaması durumunda gözaltına alma uygulamasından da kaçınılmasını istedi. Örgüt, önemli olmayan suçlamalar nedeniyle tutuklanan, hapis cezası sona yaklaşmakta olan ya da kesin hüküm giymemiş kişilerin salıverilmesi çağrısında bulundu.
Sağlık sorunları olan ya da riskli grupta bulunanların durumunun gözden geçirilmesini talep eden HRW, cezaevinde tutulanların ise düzenli testler ve tıbbi hizmetlere ihtiyacı olduğunu kaydetti. Becker, cezaevlerinde koronavirüsün yol açabileceği feci sonuçlara dikkat çekerek “Hükümetler kitlesel ölümleri önlemek için hızlı hareket etmek zorunda” dedi.
[TR724] 27.5.2020
Erdoğan talimat verdi: 17 yaşında yaptığı paylaşımı nedeniyle CHP’li Meclis Üyesi gözaltına alındı!
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, CHP İzmir örgütünde ve İzmir’deki belediyelerde görevli 5 isim hakkında suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu üzerine gözaltına alınan Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
AKP’li Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, Cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle CHP Gençlik Örgütleri İzmir İl Sekreteri ve Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Suç duyurusunda; TCK’nın 125/1-2-3-4 maddesinde hükmü bulunan basın yoluyla ‘Kamu Görevlisine Hakaret’ suçu gereğince Koyurga hakkında soruşturma yapılıp hakkında kamu davası açılması talep edildi.
2013 yılında 17 yaşında iken yaptığı paylaşımlar üzerine suç duyurusu yapılan Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga, gözaltına alındı. Gözaltı işlemi uygulanan Koyurga’nın ifadesinin ardından adliyeye sevk edilmesi bekleniyor.
Erdoğan ayrıca, CHP İzmir İl Başkanı Yardımcısı Yasin Ergül, CHP’li Gaziemir Belediye Başkanı Halil Arda, CHP Karabağlar Gençlik Kolları Eski Başkanı ve İl Yönetim Kurulu Üyesi Volkan Gürboğa ve CHP İzmir İl Teşkilatı üyesi Caner Gül hakkında da İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na ‘hakaret’ gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulduğu öğrenildi.
Twitter’daki şahsi hesabından Koyurga hakkında açıklamalarda bulunan Erdoğan’ın avukatlarından Mustafa Doğan İnal, “Tweetleri paylaşmak istemezdim ama bilinsin diye paylaşıyorum. Bu iğrenç tweetleri atıp bugün silmek seni kurtarmayacak. Sonra bir muhalif daha yargılanıyor, düşünce özgürlüğü diye ağlamak yok. Hukuk önünde hesabını vereceksin. Son olarak kem söz sahibine aittir…” dedi.
İnal “Bu iğrenç hakaretlerin sahibi CHP Gençlik Örgütleri İzmir İl Sekreteri ve Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na an itibariyle suç duyurusunda bulunulmuştur.” açıklamasında bulundu.
Suç duyurusunda şöyle denildi:
“Şüpheli, Twitter isimli sosyal paylaşım sitesi üzerinden yazmış olduğu yorumlar ile Müvekkilin kişilik haklarına saldırı kastıyla şeref, haysiyet ve onuruna yönelik alaycı ifadelerle ağır hakaret ve saldırıda bulunmuştur.”
Koyurga’nın gözaltına alınmasına tepki gösteren CHP 26. Dönem İzmir Milletvekili Zeynep Altıok Akatlı sosyal medyadan yaptığı paylaşımda ”Troller şimdi de genç bir meclis üyemizin 2013’te (17 yaşında) attığı tweetleri paylaşıp hedef gösteriyorlar. 2013 öncesi Rte’ye yönelik hakaret ve küfür arıyorsanız, Bahçeli ve Soylu’nun konuşmalarına bakın. Bol miktarda bulursunuz” ifadelerini kullandı.
ADLİ KONTROL ŞARTIYLA SERBEST BIRAKILDI
2013 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan’a sosyal medya hesaplarından hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınan Dila Koyurga, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı.
[TR724] 27.5.2020
AKP’li Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, Cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle CHP Gençlik Örgütleri İzmir İl Sekreteri ve Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Suç duyurusunda; TCK’nın 125/1-2-3-4 maddesinde hükmü bulunan basın yoluyla ‘Kamu Görevlisine Hakaret’ suçu gereğince Koyurga hakkında soruşturma yapılıp hakkında kamu davası açılması talep edildi.
2013 yılında 17 yaşında iken yaptığı paylaşımlar üzerine suç duyurusu yapılan Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga, gözaltına alındı. Gözaltı işlemi uygulanan Koyurga’nın ifadesinin ardından adliyeye sevk edilmesi bekleniyor.
Erdoğan ayrıca, CHP İzmir İl Başkanı Yardımcısı Yasin Ergül, CHP’li Gaziemir Belediye Başkanı Halil Arda, CHP Karabağlar Gençlik Kolları Eski Başkanı ve İl Yönetim Kurulu Üyesi Volkan Gürboğa ve CHP İzmir İl Teşkilatı üyesi Caner Gül hakkında da İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na ‘hakaret’ gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulduğu öğrenildi.
Twitter’daki şahsi hesabından Koyurga hakkında açıklamalarda bulunan Erdoğan’ın avukatlarından Mustafa Doğan İnal, “Tweetleri paylaşmak istemezdim ama bilinsin diye paylaşıyorum. Bu iğrenç tweetleri atıp bugün silmek seni kurtarmayacak. Sonra bir muhalif daha yargılanıyor, düşünce özgürlüğü diye ağlamak yok. Hukuk önünde hesabını vereceksin. Son olarak kem söz sahibine aittir…” dedi.
İnal “Bu iğrenç hakaretlerin sahibi CHP Gençlik Örgütleri İzmir İl Sekreteri ve Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na an itibariyle suç duyurusunda bulunulmuştur.” açıklamasında bulundu.
Suç duyurusunda şöyle denildi:
“Şüpheli, Twitter isimli sosyal paylaşım sitesi üzerinden yazmış olduğu yorumlar ile Müvekkilin kişilik haklarına saldırı kastıyla şeref, haysiyet ve onuruna yönelik alaycı ifadelerle ağır hakaret ve saldırıda bulunmuştur.”
Koyurga’nın gözaltına alınmasına tepki gösteren CHP 26. Dönem İzmir Milletvekili Zeynep Altıok Akatlı sosyal medyadan yaptığı paylaşımda ”Troller şimdi de genç bir meclis üyemizin 2013’te (17 yaşında) attığı tweetleri paylaşıp hedef gösteriyorlar. 2013 öncesi Rte’ye yönelik hakaret ve küfür arıyorsanız, Bahçeli ve Soylu’nun konuşmalarına bakın. Bol miktarda bulursunuz” ifadelerini kullandı.
ADLİ KONTROL ŞARTIYLA SERBEST BIRAKILDI
2013 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan’a sosyal medya hesaplarından hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınan Dila Koyurga, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Karabağlar Belediye Meclis Üyesi Dila Koyurga adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı.
[TR724] 27.5.2020
Mehmet Baransu’nun kardeşi: Gezi Parkı olayları sırasında abime milyonluk rüşvet teklif edildi
Beş yılı aşkın süredir cezaevinde olan kapatılan Taraf Gazetesi’nin yazarı gazeteci Mehmet Baransu’nun kardeşi Ahmet Baransu, abisiyle ilgili konuştu.
Ahmet Baransu sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı açıklamada, abisi Mehmet Baransu’ya Gezi Parkı olaylarına destek vermemesi karşılığında milyonluk rüşvet teklif edildiğini söyledi.
Ahmet Baransu, “Abim kalemini satmamıştı. O ne yaptıysa sevdiği, değer verdigi ülkesi ve halkı için yaptı. Kadrinin anlaşılmasını geçtim, 5 yılı aşkın süredir hücrede esir tutulmasına içlerinin yağı erircesine alkış tuttular!” ifadesini kullandı.
İşte Ahmet Baransu’nun o açıklamaları;
1. Ders müfredatına “zorunlu dün dersi” konulması fikrine %100 katılıyorum, zira, geçmişi çok çabuk unutup algılara, karalama kampanyalarına, linçlere kolaylıkla katılıp objektif yaklaşımdan fersah fersah uzak bir tutum sergileyebiliyoruz.
2. Gezi olayları yaşanırken abim @mehmetbaransu ‘nun attığı twitlerin ekran görüntüsü,ki bu twitlerden önce kendisini telefonla arayan kişi Gezi olaylarına destek vermemesi hatta sessiz kalması halinde bile abime milyonluk rüşvet teklifinde bulunmuştu da abim kalemini satmamıştı!
3. Abimin Twitter arşivini talep etmeme rağmen, maalesef silindiği için, çok azına erişim sağlayabildim. Keşke hepsine ulaşabilseydim de bugün olur olmaz her konuda ahlaksızca linç edenlerin yüzüne çarpabilseydim!
O ne yaptıysa sevdiği, değer verdigi ülkesi ve halkı için yaptı.
4. Kadrinin anlaşılmasını geçtim, 5 yılı aşkın süredir hücrede esir tutulmasına içlerinin yağı erircesine alkış tuttular!
Zaman, herkesi olaylar karşısında göstermiş oldukları tepkilerle kayıt altına alıyor!
Çok şükür onurumuzu 3 kuruşluk geçici dünya menfaatleri için satmadık!
[TR724] 27.5.2020
Ahmet Baransu sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı açıklamada, abisi Mehmet Baransu’ya Gezi Parkı olaylarına destek vermemesi karşılığında milyonluk rüşvet teklif edildiğini söyledi.
Ahmet Baransu, “Abim kalemini satmamıştı. O ne yaptıysa sevdiği, değer verdigi ülkesi ve halkı için yaptı. Kadrinin anlaşılmasını geçtim, 5 yılı aşkın süredir hücrede esir tutulmasına içlerinin yağı erircesine alkış tuttular!” ifadesini kullandı.
İşte Ahmet Baransu’nun o açıklamaları;
1. Ders müfredatına “zorunlu dün dersi” konulması fikrine %100 katılıyorum, zira, geçmişi çok çabuk unutup algılara, karalama kampanyalarına, linçlere kolaylıkla katılıp objektif yaklaşımdan fersah fersah uzak bir tutum sergileyebiliyoruz.
2. Gezi olayları yaşanırken abim @mehmetbaransu ‘nun attığı twitlerin ekran görüntüsü,ki bu twitlerden önce kendisini telefonla arayan kişi Gezi olaylarına destek vermemesi hatta sessiz kalması halinde bile abime milyonluk rüşvet teklifinde bulunmuştu da abim kalemini satmamıştı!
3. Abimin Twitter arşivini talep etmeme rağmen, maalesef silindiği için, çok azına erişim sağlayabildim. Keşke hepsine ulaşabilseydim de bugün olur olmaz her konuda ahlaksızca linç edenlerin yüzüne çarpabilseydim!
O ne yaptıysa sevdiği, değer verdigi ülkesi ve halkı için yaptı.
4. Kadrinin anlaşılmasını geçtim, 5 yılı aşkın süredir hücrede esir tutulmasına içlerinin yağı erircesine alkış tuttular!
Zaman, herkesi olaylar karşısında göstermiş oldukları tepkilerle kayıt altına alıyor!
Çok şükür onurumuzu 3 kuruşluk geçici dünya menfaatleri için satmadık!
[TR724] 27.5.2020
Fişleme dosyaları ya da Dersimli Kılıçdaroğlu [Alper Ender Fırat]
Şecaat arz eden merd-i kıpti pardon Kemal Kılıçdaroğlu sirkatini anlatıvermiş. Daha önce Habertürk TV’de bir programa katılan ana muhalefet partisi genel başkanı, bir zamanlar devlet yetkisini kullanan birilerinin, kendisinden olmayan herkesi anayasal bir suç olacak şekilde fişlendiğini övünçle itiraf etmiş. Aslında 29 Haziran 2017’de söylenen ve 15 Temmuz’un dumanlı havasında gözden kaçan sözler tekrar gündeme gelince facia anlaşıldı. İşin trajikomik yanı da bu röportajın, Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a yaptığı Adalet yürüyüşü döneminde olması.
Meğer biz bir hukuk devletinde yaşadığımızı zannederken devlet yetkisini kullanan birileri köy köy dolaşıp, herkesi anası, babası, nenesi, dedesi, akrabaları kim diye tek tek fişlemişler, bunları kalın dosyalar haline getirmişler, dosyalamakla da kalmamışlar bunu dönemin Genelkurmay Başkanına (İlker Başbuğ) sunmuşlar. Genelkurmay Başkanı da bu kalın dosyaları dönemin iktidarına vermiş ama onlar gereğini yapmamış. Kılıçdaroğlu’na göre bu dosyalar örtbas edilmiş, peki kim tarafından, şu anda hapishanede olanlar tarafından. CHP Genel Başkanı, daha da hızını alamıyor Nagehan Alçı’ya diyor ki arzu ederseniz o dosyayı size verebilirim.
Olaya nereden baksanız elinizde kalıyor. Bu ülkede hukuku, adaleti, eşitliği ve suçun şahsiliğini en çok savunması gereken ana muhalefet partisi (üstelik kendisine sosyal demokrat diye tanımlıyor) Anayasal bir suç olan fişlemelerle, hiçbir suç işlememiş olanların cezalandırılmamasından dolayı iktidarı suçluyor. Bu arada kendisinin de ‘Kürtçü-bölücü’ diye fişlendiğini hatırlatmakta yarar var. 28 Şubat Batı Çalışma Grubu tarafından yapılan fişlemeyi Bugün Gazetesinden Adem Yavuz Arslan ortaya çıkarmıştı. Kemal Bey o fişlemeden dolayı Başbakanlığı dava etti ve tazminat kazandı. Bir fişleme mağduru ve bundan doğal olarak rahatsızlık duyup devleti dava eden birinin başkaları hakkındaki bir fişleme faaliyetini savunması ve ‘gereği yapılmadı’ demesi, ülkenin acı gerçeği.
Bu tavır 15 Temmuz sonrası, yüz binlerce insanın hangi kriterlere ve gerekçeye dayanarak devletten ilişiğini kestiğini de anlamamızı sağlıyor. Daha da önemlisi başta CHP’nin böylesine insanlık dışı Nazi uygulamalara karşı niye duyarsız ve sessiz kaldığını da açıklıyor.
Hatırlayacaksınız, 15 Temmuz gecesi daha olayın ne olduğu bile belli olmadan üç binden fazla hakim ve savcı açığa alınmış, daha sonra da tutuklanmıştı. Kimin ne olduğunun en azından kamuoyunca bilinmediği bir zamanda, savcılık neye dayanarak bunların tutuklanmasını istedi? HSYK’nın elinde de Kılıçdaroğlu’nun bahsettiği kalın dosyalı fişleme listeleri olmalı ki bu fişleme listelerine göre tutuklamalar başladı. Anlaşılan hakim ve savcıların köyleri de tek tek dolaşılıp tespit edilmiş.
Siyasi atmosferin şehvetine kapılan Kemal Kılıçdaroğlu, bu hukuksuzluk döneminin sonsuza kadar devam edeceğini zannederek, bu ülkede insanların fişlendiğini ifşa ederek bunu savunmuş, hem de 15 Temmuz’un suç ortağı olduklarını da deşifre etmiştir. Hukukun bu topraklara döndüğü ilk anda yargılanacak olanlardan birisi de kesinlikle Kemal Kılıçdaroğlu’dur. CHP’nin Genel Başkanı o zaman insanların Naziler gibi kimliklerine göre tespit edilmesini nasıl savunduğunu, niye bunlara itiraz etmediğini anlatır. Hem orada cevap verir hangi köylerde, mahallelerde doğmuş insanların muteber olduğunu, hangilerinin devlette asla görev alamayacağını kamuoyuna anlatmış olur.
Mesela devlet, Dersimlileri hem de zorunlu iskana tabi tutup farklı bölgelere yerleştirilmiş olanları da dahil ederek tek tek fişlese, köy köy gidip tespitlerde bulunsa ve sırf bu yüzden onları cezalandırsa hak mıdır?
Dersimli olduğu için kendisi de fişlenen Kemal Kılıçdaroğlu’nun içine nasıl bir faşizm kaçmıştır da insanların kimliklerine göre fişlenmesini doğru bulur hale gelmiştir. Nasıl olduysa hukuku, adaleti, insan haklarını, suçun şahsiliğini savunması gereken bir insan, vatandaşları kimliklerinden aidiyetlerinden dolayı peşinen cezalandırılmasını savunan faşist bir Kemaliste dönüşmüş.
[Alper Ender Fırat] 27.5.2020 [TR724]
Meğer biz bir hukuk devletinde yaşadığımızı zannederken devlet yetkisini kullanan birileri köy köy dolaşıp, herkesi anası, babası, nenesi, dedesi, akrabaları kim diye tek tek fişlemişler, bunları kalın dosyalar haline getirmişler, dosyalamakla da kalmamışlar bunu dönemin Genelkurmay Başkanına (İlker Başbuğ) sunmuşlar. Genelkurmay Başkanı da bu kalın dosyaları dönemin iktidarına vermiş ama onlar gereğini yapmamış. Kılıçdaroğlu’na göre bu dosyalar örtbas edilmiş, peki kim tarafından, şu anda hapishanede olanlar tarafından. CHP Genel Başkanı, daha da hızını alamıyor Nagehan Alçı’ya diyor ki arzu ederseniz o dosyayı size verebilirim.
Olaya nereden baksanız elinizde kalıyor. Bu ülkede hukuku, adaleti, eşitliği ve suçun şahsiliğini en çok savunması gereken ana muhalefet partisi (üstelik kendisine sosyal demokrat diye tanımlıyor) Anayasal bir suç olan fişlemelerle, hiçbir suç işlememiş olanların cezalandırılmamasından dolayı iktidarı suçluyor. Bu arada kendisinin de ‘Kürtçü-bölücü’ diye fişlendiğini hatırlatmakta yarar var. 28 Şubat Batı Çalışma Grubu tarafından yapılan fişlemeyi Bugün Gazetesinden Adem Yavuz Arslan ortaya çıkarmıştı. Kemal Bey o fişlemeden dolayı Başbakanlığı dava etti ve tazminat kazandı. Bir fişleme mağduru ve bundan doğal olarak rahatsızlık duyup devleti dava eden birinin başkaları hakkındaki bir fişleme faaliyetini savunması ve ‘gereği yapılmadı’ demesi, ülkenin acı gerçeği.
Bu tavır 15 Temmuz sonrası, yüz binlerce insanın hangi kriterlere ve gerekçeye dayanarak devletten ilişiğini kestiğini de anlamamızı sağlıyor. Daha da önemlisi başta CHP’nin böylesine insanlık dışı Nazi uygulamalara karşı niye duyarsız ve sessiz kaldığını da açıklıyor.
Hatırlayacaksınız, 15 Temmuz gecesi daha olayın ne olduğu bile belli olmadan üç binden fazla hakim ve savcı açığa alınmış, daha sonra da tutuklanmıştı. Kimin ne olduğunun en azından kamuoyunca bilinmediği bir zamanda, savcılık neye dayanarak bunların tutuklanmasını istedi? HSYK’nın elinde de Kılıçdaroğlu’nun bahsettiği kalın dosyalı fişleme listeleri olmalı ki bu fişleme listelerine göre tutuklamalar başladı. Anlaşılan hakim ve savcıların köyleri de tek tek dolaşılıp tespit edilmiş.
Siyasi atmosferin şehvetine kapılan Kemal Kılıçdaroğlu, bu hukuksuzluk döneminin sonsuza kadar devam edeceğini zannederek, bu ülkede insanların fişlendiğini ifşa ederek bunu savunmuş, hem de 15 Temmuz’un suç ortağı olduklarını da deşifre etmiştir. Hukukun bu topraklara döndüğü ilk anda yargılanacak olanlardan birisi de kesinlikle Kemal Kılıçdaroğlu’dur. CHP’nin Genel Başkanı o zaman insanların Naziler gibi kimliklerine göre tespit edilmesini nasıl savunduğunu, niye bunlara itiraz etmediğini anlatır. Hem orada cevap verir hangi köylerde, mahallelerde doğmuş insanların muteber olduğunu, hangilerinin devlette asla görev alamayacağını kamuoyuna anlatmış olur.
Mesela devlet, Dersimlileri hem de zorunlu iskana tabi tutup farklı bölgelere yerleştirilmiş olanları da dahil ederek tek tek fişlese, köy köy gidip tespitlerde bulunsa ve sırf bu yüzden onları cezalandırsa hak mıdır?
Dersimli olduğu için kendisi de fişlenen Kemal Kılıçdaroğlu’nun içine nasıl bir faşizm kaçmıştır da insanların kimliklerine göre fişlenmesini doğru bulur hale gelmiştir. Nasıl olduysa hukuku, adaleti, insan haklarını, suçun şahsiliğini savunması gereken bir insan, vatandaşları kimliklerinden aidiyetlerinden dolayı peşinen cezalandırılmasını savunan faşist bir Kemaliste dönüşmüş.
[Alper Ender Fırat] 27.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Cihat Yaycı’yı 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın yanına kim yerleştirdi? (2) [Ahmet Dönmez]
Bundan önceki yazıda, Tümamiral Cihat Yaycı’nın 15 Temmuz gecesi Marmaris’teki otelde ne aradığını, neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında olduğunu sorgulamıştık.
Bunun sebebinin, o sırada tuğamiral olan Yaycı’nın görevi ile bir ilgisinin olup olmadığı sorusunu da ortaya atmıştık. Yaycı, 15 Temmuz sırasında Harp Akademileri Çok Uluslu Müşterek Harp Merkezi Komutanı’ydı.
Burası, yine Harp Akademileri’ne bağlı olan Atatürk Harp Oyunu ve Simülasyon Merkezi (HOSİM) bünyesinde görev yapan bir komutanlık. Yeri de zaten HOSİM binasının ikinci katında.
HOSİM bünyesinde iç ve dış tehditlere karşı senaryolar yazılıp oynanıyor. Olaylar önceden simüle edilerek sanal tatbikatlar yapılıyor.
Buradan hareketle 15 Temmuz’un da önceden burada simüle edilip edilmediğini; Cihat Yaycı’nın da bu ‘senaryolara’ vukufiyeti nedeniyle o gece Erdoğan’ın hemen yanı başında olup olmadığını irdelemiştik.
****
Bu özetten sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz.
O gece yaşananlar gerçekten de bir hazırlık yapıldığını, olayların önceden simüle edildiğini gösteriyor.
Bunun izlerini hem Yaycı’nın kendi ifadesi hem de yaşanmış olaylar üzerinden inceleyelim.
Gelin öncelikle Cihat Yaycı’nın ‘tanık’ sıfatı ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadeye yeniden göz atalım.
Şöyle diyor:
“15 Temmuz 2016 tarihinde hain darbe girişimi sırasında İstanbul Yeni Levent’te bulunan, Harp Akademileri’ne bağlı Çok Uluslu Müşterek Harp Merkezi’nde tuğamiral rütbesiyle görev yapıyordum. Önceden ailemle de yapmış olduğumuz planlar çerçevesinde Ramazan Bayramı sonrası 8 temmuz 2016 tarihinde 27 Temmuz 2016 tarihine kadar yıllık iznime ayrılmaya karar verdim. Bu nedenle izne ayrılarak İstanbul’dan eşimle birlikte ayrılıp Antalya ilinde eşimin ailesine ait yazlıkta tatil yapıp dinlendim. 11 Temmuz 2016 tarihinden itibaren de daha önce yer ayırttığımız, Marmaris ilçesinde bulunan Marmaris Palas Oteli’nde konaklamaya başladık.”
Burada bir mola verelim.
Adı geçen otel, Erdoğan’ın kaldığı Grand Yazıcı.
Recep Tayyip Erdoğan ve ailesi buraya hangi tarihte geliyor?
11 Temmuz’da.
Yaycı da aynı gün kayınvalidesinin yazlığından buraya geçiyor.
Ahmet Nesin’in de dediği gibi, orada yazlığı varken insan niye bu pahalı otele geçer ki?
Dahası; hemen oracıkta beş yıldızlı otel konforunda olan Deniz Kuvvetleri Aksaz misafirhanesini niye tercih etmez?
O yüzden demiştim; bu iki ismin aynı gün aynı otele yerleşmesini, asker olanın sivil olana sufle vermesini ve sonrasında Yaycı’nın 15 Temmuz sürecini yöneten en kritik adam haline gelmesini bir tesadüften ibaret görenler, yazının devamını okumasınlar diye…
****
İfadeye kaldığımız yerden devam edelim:
“15 Temmuz 2016 tarihinde Marmaris ilçesinde otelde akşam yemeği sonrasında eşim ve oğlum ile birlikte çay içtiğimiz sırada tahminen saat 21.30 ila 22.00 sıralarında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda emniyet müdürü olarak çalışan, daha önceden tanıdığım Koray Öner telefon ile beni arayarak Ankara’dan aradığını, yanında Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen bulunduğunu söyleyerek ‘paşam darbe oluyor galiba’ dedi. Ben de daha önce darbe tehlikesi hakkında görüş alış verişinde bulunduğumuzdan ve bu görüşmeleri de bana telefon açan emniyet müdürü Koray Öner ile yaptığımızdan ve bu uyarımız çoğunlukla dikkate alınmadığını göz önüne alarak Koray Öner’in bana tatil yaptığım sırada şaka yaptığını zannettim.”
Burada bir mola daha alalım.
Acaba Cihat Yaycı, Emniyet Müdürü Koray Öner’i nereden tanıyordu?
Darbe tehlikesini defalarca nerede konuşmuş olabilirler?
Harp Oyunları salonunda olmasın?
Ayrıca o saatte Koray Öner ile Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ve Vekili Necip İşcimen neden bir arada?
Daha sonra öğreniyoruz ki aslında dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek, HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz, Anayasal Suçlar Soruşturma Bürosu Savcısı Serdar Coşkun, Harun Kodalak ve Necip İşcimen hepsi Dikmen’deki Hakimevi’nde bir arada.
O gece kimse kimseye ulaşamazken; hatta MİT Müsteşarı Cumhurbaşkanı’na ulaşamazken, Özel Kuvvetler Komutanı bile Ankara’da bilinmeyen bir adreste sabaha kadar eşini teselli ederken yargının en tepesindeki isimler kolayca bir adreste toplanıyorlar.
Daha saat 01.00’de Savcı Serdar Coşkun, 15 Temmuz tutanağını hazırlıyor. Fakat ne hikmetse tutanağa daha olmamış olayları bir bir yazıyor.
Bunun belgesini, 4 Şubat 2019 tarihli “İŞTE 15 TEMMUZ’U SARSACAK BELGE: Savcı, olaylar daha olmadan tutanağa yazmış” başlıklı yazımda paylaşmıştım.
Serdar Coşkun, henüz gerçekleşmemiş olayları ve hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olayları daha saat 01.00’de tutanağa nasıl yazabilmişti?
Sakın bir simülasyondan yola çıkılarak hazırlanmış olmasın?
****
Keza oradaki isimlerden Mehmet Yılmaz da bu tutanak imzalanır imzalanmaz saat 01.00’de yaklaşık 3 bin hakim ve savcıyı görevden alıyor. Bunu da kendisi ballandıra ballandıra anlatacaktı daha sonra.
Hemen yanlarındaki Necip İşcimen de daha sabah gün doğmadan NTV’ye bağlanıp darbeyi kimlerin yaptığını açıklayacak ve onlarla iltisaklı yargı mensuplarını görevden aldıklarını ilan edecekti.
Neden?
Askerlerden bile önce yargı mensuplarının görevden alınması sayesinde, sabahın ilk ışıkları ile birlikte başlayacak toplu tasfiyelere direnecek kimse kalmayacaktı.
Hepsi çok ince bir şekilde hesaplanmıştı.
Üstelik Koray Öner ile Yaycı’nın konuşması, Boğaz Köprüsü’ne giden İstanbul Emniyet Müdürü ile 1. Ordu Komutanı’nın bile daha darbe olduğunu anlamadığı dakikalarda gerçekleşiyor.
O sırada daha uçaklar bile havalanmaya başlamamış.
Fakat Ankara’daki Koray Öner durumu hemen anlıyor ve ilgili savcılarla bir araya geliyor.
****
Yaycı’nın ifadesine devam edelim:
“Önceden tanıştığımız, birlikte çalışma yürüttüğümüz Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Sayın Fahri Kasırga Bey’i aradım. Fahri Kasırga Bey bana, ‘Ne oluyor Paşam, hiç bir kuvvet komutanına ve Genelkurmay başkanımıza ulaşamıyoruz’ dedi. Ben de hain darbe girişimini FETÖ terör örgütü üyelerinin gerçekleştirdiğini, bu kalkışmanın emir komuta zinciri içinde olmadığını, bu nedenle kuvvet komutanları ile Genelkurmay Başkanı’nın derdest edilmiş olabileceğini, bundan dolayı kendilerine ulaşılamamış olabileceğini söyledim. Tedbir olarak da sayın Genel Sekreter’e kalkışmanın FETÖ’cü kalkışma olduğunu, Türk askerine ait olmadığını, emir komuta zinciri içinde yapılmadığını, halka duyurulmasını, polis ve halkın kalkışmacıların önüne çıkıp direnmesi gerektiğini, halkın direniş sırasında tamamının Türk bayrağı kullanması gerektiğini, diğer ülkelerin 2-3 saat gelişmeleri izleyip kazananın tarafında yer alacakları, teşebbüsün hemen engellenmesi gerektiğini söyledim. Sayın Genel Sekreter de aynı kanaatte olduğunu söyleyerek ben telefonda iken talimatlarını vermeye başladı.”
Bir mola daha…
Fahri Kasırga ile geçmişte “birlikte hangi çalışmayı yürüttüklerini” geçelim hadi.
Peki nasıl oluyor da o saatte daha kimsenin haber alamadığı komutanların derdest edildiğini anlıyor?
Daha Hulusi Akar’ın kendisi bile ‘derdest edildiğini’ anlamamış…
Cihat Yaycı, darbeyi kimlerin yaptığını da aynen tespit etmiş.
Çünkü bunlar defalarca çalışılmış olmasın sakın?
Devamı daha da ilginç…
Polis ve halkın sokağa çıkması gerektiğini söylüyor. Ne zaman? Daha Cumhurbaşkanı ekranlardan bu çağrıyı yapmadan önce…
****
Burada bir parantez açıp o gecenin bir diğer kritik ismi olan Şirin Ünal’ın bir telefon konuşmasını hatırlatayım.
Onu da 27 Mart 2019 tarihli “15 Temmuz, saat 21.30’da bir telefon: “Başkomutan halkı sokağa çağırıyor” başlıklı yazımda anlatmıştım.
Gölcük donanmada görevli Astsubay Hüseyin Gürler, saat 21.30 civarında Şirin Ünal’ın kendisine telefonda, “Başkomutanımızın emri var, meydanlara iniyoruz. Tanıdığın bütün arkadaşlarına söyle.” dediğini anlatıyor. Hem de mahkeme huzurunda. Hem de gerek avukatlar gerekse mahkeme başkanının ısrarla “21.30’da olduğuna emin misin?” sorularına “Evet, eminim” cevabını vererek…
Bakın daha ‘Başkomutan’ın halkı meydanalara çağırmasına 3 saat var.
Fakat AKP Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal da Tuğamiral Cihat Yaycı gibi önceden bunu biliyor.
Nereden?
Sakın bir simülasyondan olmasın?
****
Parantezi burada kapatıp devam ediyorum: Cihat Yaycı o kadar soğukkanlı ki o hengâme içerisinde her bir detayı düşünüyor ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’ya milletin sadece Türk bayrakları ile çıkmasını sağlaması telkininde bile bulunuyor. O saatte herkes can derdinde iken kamu diplomasisini hiç ihmal etmiyor Yaycı Paşa.
“Çünkü” diyor, “Diğer ülkeler 2-3 saat gelişmeleri izleyip kazananın yanında yer alacak!”
Bu cümle de simülasyona uygun.
Nitekim her şey bir kaç saat içinde olup bitiyor.
Cihat Yaycı duruma tamamen hakim.
Ondan sonra yaşananlar; sivillerin vurulması, Meclis’in ve Saray kavşağının bombalanması, 10 tane askerle CNN Türk’ün basılması gibi normal bir darbe mantığı ile bağdaşmayan, darbecileri iyice nefret objesine dönüştürecek, halkın, polisin ve medyanın hıncını çoğaltacak hadiseler…
Meclis’i bombalamanın darbe ve darbeciler açısından hiç bir artısı, hiç bir mantığı, anlaşılabilir hiç bir tarafı yok.
Sabah 06.00’dan sonra, Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın kendisinin değil de yan tarafındaki kavşağın bombalanmasının da keza hiç bir makul izahı yok.
O gece normal bir askeri mantıkla, normal bir kurmay akılla izahı yapılamayacak onlarca hadise var.
Sadece Moda’da ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal etrafında yaşananlar bile yeteri kadar soru işareti barındırıyor.
Tutuklu Gazeteci Ahmet Altan’ın “Bir İtalyan parodisini andırıyor” dediği, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın ‘internet oyunu’ yakıştırmasında bulunduğu olaylar serisi yaşandı o gece.
Ne demişti Biden: “‘Biz olaylar olurken bunun gerçek olup olmadığını veya bir internet oyunu olup olmadığını, ciddi olup olmadığını anlayamadık.”
****
Ama netice itibariyle maksat hasıl oluyor.
“Allah’ın lütfu” işte…
Koalisyon ortağı müşterek kuvvetler memnun.
Ama…
Ertesi sabah, Erdoğan’dan çok akıllıca bir hamle daha geliyor: O da Hulusi Akar’ı görevde tutmak.
Çoklarını köşeye yatırarak…
En önemli, en hayati görev Akar’ındır çünkü…
Vazifesini kusursuz bir şekilde icra etmiştir.
Ama bundan sonrası da en az 15 Temmuz kadar mühimdir.
Onun eliyle diğer tasfiyeleri de gerçekleştirecek ve asıl misyon öyle tamamlanacaktır.
Bunu da Hulusi Akar olmadan asla başaramayacaktır.
(Yakında başlayacak bir başka yazı dizim bu nokta üzerine oturacak.)
****
Şimdi tekrar Cihat Yaycı olayını düşünelim…
Zekai Aksakallı ve İsmail Metin Temel tasfiyelerinin devamı olarak elbette…
Yok Fetömetre’ymiş, yok Mavi Vatan’mış, yok ihaleymiş vesaire…
Bunların hepsi bahane.
Peki öyleyse sudan bahane ile gelen bu tasfiye bize ne söylüyor?
Erdoğan’ın aslında Yaycı’ya güvenmediğini ve ondan kurtulmak için sadece gününü beklediğini…
O halde hayatının en kritik gecesinde, onu en mahreminde tutmasının bir açıklaması olsa gerek.
Eğer Yaycı’ya güvenmeyen ve onu tasfiye etmek isteyenler Avrasyacılar olsa ve sahip çıkan da Erdoğan olsaydı durum bambaşka olurdu.
Burada tam tersi bir fotoğraf var karşımızda.
Ulusalcıların asıl derdi, kendi mevzileri. Burada Cihat Yaycı’yı önemsedikleri veya gerçekten onu savundukları yok.
Eğer siyasi ömrü yeterse Erdoğan böyle böyle hepsini tasfiye ediyor ve edecek.
En son kimin ve neyin tasfiye edileceğini de hep beraber izleyeceğiz.
İşte bu da benim simülasyonum.
Dileyen sadece bir ‘harp oyunu’ deyip geçebilir dileyen komplo teorisi diyebilir dileyen de uygulamadaki reel yansımalarına bakıp üzerine kafa yorabilir.
[Ahmet Dönmez] 27.5.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]
Bunun sebebinin, o sırada tuğamiral olan Yaycı’nın görevi ile bir ilgisinin olup olmadığı sorusunu da ortaya atmıştık. Yaycı, 15 Temmuz sırasında Harp Akademileri Çok Uluslu Müşterek Harp Merkezi Komutanı’ydı.
Burası, yine Harp Akademileri’ne bağlı olan Atatürk Harp Oyunu ve Simülasyon Merkezi (HOSİM) bünyesinde görev yapan bir komutanlık. Yeri de zaten HOSİM binasının ikinci katında.
HOSİM bünyesinde iç ve dış tehditlere karşı senaryolar yazılıp oynanıyor. Olaylar önceden simüle edilerek sanal tatbikatlar yapılıyor.
Buradan hareketle 15 Temmuz’un da önceden burada simüle edilip edilmediğini; Cihat Yaycı’nın da bu ‘senaryolara’ vukufiyeti nedeniyle o gece Erdoğan’ın hemen yanı başında olup olmadığını irdelemiştik.
****
Bu özetten sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz.
O gece yaşananlar gerçekten de bir hazırlık yapıldığını, olayların önceden simüle edildiğini gösteriyor.
Bunun izlerini hem Yaycı’nın kendi ifadesi hem de yaşanmış olaylar üzerinden inceleyelim.
Gelin öncelikle Cihat Yaycı’nın ‘tanık’ sıfatı ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadeye yeniden göz atalım.
Şöyle diyor:
“15 Temmuz 2016 tarihinde hain darbe girişimi sırasında İstanbul Yeni Levent’te bulunan, Harp Akademileri’ne bağlı Çok Uluslu Müşterek Harp Merkezi’nde tuğamiral rütbesiyle görev yapıyordum. Önceden ailemle de yapmış olduğumuz planlar çerçevesinde Ramazan Bayramı sonrası 8 temmuz 2016 tarihinde 27 Temmuz 2016 tarihine kadar yıllık iznime ayrılmaya karar verdim. Bu nedenle izne ayrılarak İstanbul’dan eşimle birlikte ayrılıp Antalya ilinde eşimin ailesine ait yazlıkta tatil yapıp dinlendim. 11 Temmuz 2016 tarihinden itibaren de daha önce yer ayırttığımız, Marmaris ilçesinde bulunan Marmaris Palas Oteli’nde konaklamaya başladık.”
Burada bir mola verelim.
Adı geçen otel, Erdoğan’ın kaldığı Grand Yazıcı.
Recep Tayyip Erdoğan ve ailesi buraya hangi tarihte geliyor?
11 Temmuz’da.
Yaycı da aynı gün kayınvalidesinin yazlığından buraya geçiyor.
Ahmet Nesin’in de dediği gibi, orada yazlığı varken insan niye bu pahalı otele geçer ki?
Dahası; hemen oracıkta beş yıldızlı otel konforunda olan Deniz Kuvvetleri Aksaz misafirhanesini niye tercih etmez?
O yüzden demiştim; bu iki ismin aynı gün aynı otele yerleşmesini, asker olanın sivil olana sufle vermesini ve sonrasında Yaycı’nın 15 Temmuz sürecini yöneten en kritik adam haline gelmesini bir tesadüften ibaret görenler, yazının devamını okumasınlar diye…
****
İfadeye kaldığımız yerden devam edelim:
“15 Temmuz 2016 tarihinde Marmaris ilçesinde otelde akşam yemeği sonrasında eşim ve oğlum ile birlikte çay içtiğimiz sırada tahminen saat 21.30 ila 22.00 sıralarında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda emniyet müdürü olarak çalışan, daha önceden tanıdığım Koray Öner telefon ile beni arayarak Ankara’dan aradığını, yanında Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen bulunduğunu söyleyerek ‘paşam darbe oluyor galiba’ dedi. Ben de daha önce darbe tehlikesi hakkında görüş alış verişinde bulunduğumuzdan ve bu görüşmeleri de bana telefon açan emniyet müdürü Koray Öner ile yaptığımızdan ve bu uyarımız çoğunlukla dikkate alınmadığını göz önüne alarak Koray Öner’in bana tatil yaptığım sırada şaka yaptığını zannettim.”
Burada bir mola daha alalım.
Acaba Cihat Yaycı, Emniyet Müdürü Koray Öner’i nereden tanıyordu?
Darbe tehlikesini defalarca nerede konuşmuş olabilirler?
Harp Oyunları salonunda olmasın?
Ayrıca o saatte Koray Öner ile Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ve Vekili Necip İşcimen neden bir arada?
Daha sonra öğreniyoruz ki aslında dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek, HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz, Anayasal Suçlar Soruşturma Bürosu Savcısı Serdar Coşkun, Harun Kodalak ve Necip İşcimen hepsi Dikmen’deki Hakimevi’nde bir arada.
O gece kimse kimseye ulaşamazken; hatta MİT Müsteşarı Cumhurbaşkanı’na ulaşamazken, Özel Kuvvetler Komutanı bile Ankara’da bilinmeyen bir adreste sabaha kadar eşini teselli ederken yargının en tepesindeki isimler kolayca bir adreste toplanıyorlar.
Daha saat 01.00’de Savcı Serdar Coşkun, 15 Temmuz tutanağını hazırlıyor. Fakat ne hikmetse tutanağa daha olmamış olayları bir bir yazıyor.
Bunun belgesini, 4 Şubat 2019 tarihli “İŞTE 15 TEMMUZ’U SARSACAK BELGE: Savcı, olaylar daha olmadan tutanağa yazmış” başlıklı yazımda paylaşmıştım.
Serdar Coşkun, henüz gerçekleşmemiş olayları ve hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olayları daha saat 01.00’de tutanağa nasıl yazabilmişti?
Sakın bir simülasyondan yola çıkılarak hazırlanmış olmasın?
****
Keza oradaki isimlerden Mehmet Yılmaz da bu tutanak imzalanır imzalanmaz saat 01.00’de yaklaşık 3 bin hakim ve savcıyı görevden alıyor. Bunu da kendisi ballandıra ballandıra anlatacaktı daha sonra.
Hemen yanlarındaki Necip İşcimen de daha sabah gün doğmadan NTV’ye bağlanıp darbeyi kimlerin yaptığını açıklayacak ve onlarla iltisaklı yargı mensuplarını görevden aldıklarını ilan edecekti.
Neden?
Askerlerden bile önce yargı mensuplarının görevden alınması sayesinde, sabahın ilk ışıkları ile birlikte başlayacak toplu tasfiyelere direnecek kimse kalmayacaktı.
Hepsi çok ince bir şekilde hesaplanmıştı.
Üstelik Koray Öner ile Yaycı’nın konuşması, Boğaz Köprüsü’ne giden İstanbul Emniyet Müdürü ile 1. Ordu Komutanı’nın bile daha darbe olduğunu anlamadığı dakikalarda gerçekleşiyor.
O sırada daha uçaklar bile havalanmaya başlamamış.
Fakat Ankara’daki Koray Öner durumu hemen anlıyor ve ilgili savcılarla bir araya geliyor.
****
Yaycı’nın ifadesine devam edelim:
“Önceden tanıştığımız, birlikte çalışma yürüttüğümüz Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Sayın Fahri Kasırga Bey’i aradım. Fahri Kasırga Bey bana, ‘Ne oluyor Paşam, hiç bir kuvvet komutanına ve Genelkurmay başkanımıza ulaşamıyoruz’ dedi. Ben de hain darbe girişimini FETÖ terör örgütü üyelerinin gerçekleştirdiğini, bu kalkışmanın emir komuta zinciri içinde olmadığını, bu nedenle kuvvet komutanları ile Genelkurmay Başkanı’nın derdest edilmiş olabileceğini, bundan dolayı kendilerine ulaşılamamış olabileceğini söyledim. Tedbir olarak da sayın Genel Sekreter’e kalkışmanın FETÖ’cü kalkışma olduğunu, Türk askerine ait olmadığını, emir komuta zinciri içinde yapılmadığını, halka duyurulmasını, polis ve halkın kalkışmacıların önüne çıkıp direnmesi gerektiğini, halkın direniş sırasında tamamının Türk bayrağı kullanması gerektiğini, diğer ülkelerin 2-3 saat gelişmeleri izleyip kazananın tarafında yer alacakları, teşebbüsün hemen engellenmesi gerektiğini söyledim. Sayın Genel Sekreter de aynı kanaatte olduğunu söyleyerek ben telefonda iken talimatlarını vermeye başladı.”
Bir mola daha…
Fahri Kasırga ile geçmişte “birlikte hangi çalışmayı yürüttüklerini” geçelim hadi.
Peki nasıl oluyor da o saatte daha kimsenin haber alamadığı komutanların derdest edildiğini anlıyor?
Daha Hulusi Akar’ın kendisi bile ‘derdest edildiğini’ anlamamış…
Cihat Yaycı, darbeyi kimlerin yaptığını da aynen tespit etmiş.
Çünkü bunlar defalarca çalışılmış olmasın sakın?
Devamı daha da ilginç…
Polis ve halkın sokağa çıkması gerektiğini söylüyor. Ne zaman? Daha Cumhurbaşkanı ekranlardan bu çağrıyı yapmadan önce…
****
Burada bir parantez açıp o gecenin bir diğer kritik ismi olan Şirin Ünal’ın bir telefon konuşmasını hatırlatayım.
Onu da 27 Mart 2019 tarihli “15 Temmuz, saat 21.30’da bir telefon: “Başkomutan halkı sokağa çağırıyor” başlıklı yazımda anlatmıştım.
Gölcük donanmada görevli Astsubay Hüseyin Gürler, saat 21.30 civarında Şirin Ünal’ın kendisine telefonda, “Başkomutanımızın emri var, meydanlara iniyoruz. Tanıdığın bütün arkadaşlarına söyle.” dediğini anlatıyor. Hem de mahkeme huzurunda. Hem de gerek avukatlar gerekse mahkeme başkanının ısrarla “21.30’da olduğuna emin misin?” sorularına “Evet, eminim” cevabını vererek…
Bakın daha ‘Başkomutan’ın halkı meydanalara çağırmasına 3 saat var.
Fakat AKP Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal da Tuğamiral Cihat Yaycı gibi önceden bunu biliyor.
Nereden?
Sakın bir simülasyondan olmasın?
****
Parantezi burada kapatıp devam ediyorum: Cihat Yaycı o kadar soğukkanlı ki o hengâme içerisinde her bir detayı düşünüyor ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’ya milletin sadece Türk bayrakları ile çıkmasını sağlaması telkininde bile bulunuyor. O saatte herkes can derdinde iken kamu diplomasisini hiç ihmal etmiyor Yaycı Paşa.
“Çünkü” diyor, “Diğer ülkeler 2-3 saat gelişmeleri izleyip kazananın yanında yer alacak!”
Bu cümle de simülasyona uygun.
Nitekim her şey bir kaç saat içinde olup bitiyor.
Cihat Yaycı duruma tamamen hakim.
Ondan sonra yaşananlar; sivillerin vurulması, Meclis’in ve Saray kavşağının bombalanması, 10 tane askerle CNN Türk’ün basılması gibi normal bir darbe mantığı ile bağdaşmayan, darbecileri iyice nefret objesine dönüştürecek, halkın, polisin ve medyanın hıncını çoğaltacak hadiseler…
Meclis’i bombalamanın darbe ve darbeciler açısından hiç bir artısı, hiç bir mantığı, anlaşılabilir hiç bir tarafı yok.
Sabah 06.00’dan sonra, Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın kendisinin değil de yan tarafındaki kavşağın bombalanmasının da keza hiç bir makul izahı yok.
O gece normal bir askeri mantıkla, normal bir kurmay akılla izahı yapılamayacak onlarca hadise var.
Sadece Moda’da ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal etrafında yaşananlar bile yeteri kadar soru işareti barındırıyor.
Tutuklu Gazeteci Ahmet Altan’ın “Bir İtalyan parodisini andırıyor” dediği, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın ‘internet oyunu’ yakıştırmasında bulunduğu olaylar serisi yaşandı o gece.
Ne demişti Biden: “‘Biz olaylar olurken bunun gerçek olup olmadığını veya bir internet oyunu olup olmadığını, ciddi olup olmadığını anlayamadık.”
****
Ama netice itibariyle maksat hasıl oluyor.
“Allah’ın lütfu” işte…
Koalisyon ortağı müşterek kuvvetler memnun.
Ama…
Ertesi sabah, Erdoğan’dan çok akıllıca bir hamle daha geliyor: O da Hulusi Akar’ı görevde tutmak.
Çoklarını köşeye yatırarak…
En önemli, en hayati görev Akar’ındır çünkü…
Vazifesini kusursuz bir şekilde icra etmiştir.
Ama bundan sonrası da en az 15 Temmuz kadar mühimdir.
Onun eliyle diğer tasfiyeleri de gerçekleştirecek ve asıl misyon öyle tamamlanacaktır.
Bunu da Hulusi Akar olmadan asla başaramayacaktır.
(Yakında başlayacak bir başka yazı dizim bu nokta üzerine oturacak.)
****
Şimdi tekrar Cihat Yaycı olayını düşünelim…
Zekai Aksakallı ve İsmail Metin Temel tasfiyelerinin devamı olarak elbette…
Yok Fetömetre’ymiş, yok Mavi Vatan’mış, yok ihaleymiş vesaire…
Bunların hepsi bahane.
Peki öyleyse sudan bahane ile gelen bu tasfiye bize ne söylüyor?
Erdoğan’ın aslında Yaycı’ya güvenmediğini ve ondan kurtulmak için sadece gününü beklediğini…
O halde hayatının en kritik gecesinde, onu en mahreminde tutmasının bir açıklaması olsa gerek.
Eğer Yaycı’ya güvenmeyen ve onu tasfiye etmek isteyenler Avrasyacılar olsa ve sahip çıkan da Erdoğan olsaydı durum bambaşka olurdu.
Burada tam tersi bir fotoğraf var karşımızda.
Ulusalcıların asıl derdi, kendi mevzileri. Burada Cihat Yaycı’yı önemsedikleri veya gerçekten onu savundukları yok.
Eğer siyasi ömrü yeterse Erdoğan böyle böyle hepsini tasfiye ediyor ve edecek.
En son kimin ve neyin tasfiye edileceğini de hep beraber izleyeceğiz.
İşte bu da benim simülasyonum.
Dileyen sadece bir ‘harp oyunu’ deyip geçebilir dileyen komplo teorisi diyebilir dileyen de uygulamadaki reel yansımalarına bakıp üzerine kafa yorabilir.
[Ahmet Dönmez] 27.5.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]
Cihat Yaycı’yı cemaate kim sızdırdı? [Ahmet Dönmez]
Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi yoğun bir şekilde tartışılmaya devam ediyor.
Karşımızda çok ama çok ilginç bir tablo var.
Olayın detaylarından sıyrılıp şöyle bir yukarıdan bakışla makro bir değerlendirme ihtiyacı duyuyor insan.
Belli bir tarihe kadar cemaatin kendisinden bildiği; ulusalcı, Ergenekoncu çevrelerin de cemaatçi diye fişlediği bir amiral Cihat Yaycı. Sonra nasıl oluyorsa, 15 Temmuz gecesi karşımıza Marmaris’te, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hemen yanında, ona sufle verirken çıkıyor.
Ve ertesi günden itibaren de cemaat tasfiyelerini yönetmeye başlıyor.
Sürecin en önemli figürlerinden biri olarak sivriliyor.
****
Oldukça çarpıcı bir tablo değil mi?
Adamakıllı oturup incelemeyi, analiz etmeyi hak eden son derece karmaşık, mudil-kompleks bir hadise var karşımızda.
Yani gece ile gündüz, melek ile şeytan ayrımı gibi, iki farklı, birbirine taban tabana zıt antagonistik bir figür.
Bunların hangisi gerçek?
Ne zaman cemaate girdi, ne zaman çıktı?
Ya da gerçekten girdi mi?
Veya gerçekten çıktı mı?
Ne zaman Ergenekoncu oldu?
Bu geçiş ne zaman, ne şekilde oldu?
Nasıl oldu da 2014 yılında Aydınlık’ın fişleme listesinde adı olan bir amiral, 15 Temmuz gecesinin en kilit karakterlerinden biri olarak karşımıza çıktı?
Bu sorulara cevap ararken, görevden alma sonrası organik olarak ortaya çıkan ayrışmayı da göz önünde bulundurmalıyız.
Çünkü resmi asıl tamamlayan, bu ayrışma, billurlaşma ve dayanışma oluyor.
Bu gelinen nokta, bizlere 15 Temmuz’a dair ilginç doneler sunuyor.
****
Öyleyse ben Cihat Yaycı olayına hem cemaat hem ulusalcı çevreler hem de Erdoğan cephesinden ayrı ayrı bakıp sonra bir çıkarıma gitmeye çalışacağım.
Öncelikle Cihat Yaycı-cemaat ilişkisine bir göz atalım.
‘Fetömetre’ diye tabir edilen sosyal soykırım aygıtının mucidi olarak övülen Cihat Yaycı’nın geçmişte cemaat üyesi olduğu yönünde yalanlanmamış bilgiler var.
Bu iddiayı önce eski Deniz Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş ortaya attı.
Demirtaş, 1 Ekim 2018 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na hitaben bir ihbar mektubu hazırlamıştı. Bu mektubu 18 Ekim 2018 tarihinde kendi twitter hesabından da paylaştı.
Bu twit şöyleydi: “Cihat Yaycı’ya bizzat Fetullah Gülen tarafından RIFKI kod adının verildiğini, kendisinin ‘tam beni ifade ediyor’ diyerek de bunu saygıyla kabul ve biat ettiğini öğrendim. Hemen bunu da devletimin ilgili makamlarına ihbar ettim. Örtbas ettiler!”
Ancak paylaştığı ihbar mektubunda bazı tarihleri ve isimleri özellikle karartmıştı. Sadece Yaycı’nın Gülen’i ziyaretlerinin 1990’lı yıllarda olduğu anlaşılıyordu ama tam olarak 90’ların hangi yılında görüştüklerini göremiyorduk. Çünkü üzerini kapatmıştı.
Hüseyin Demirtaş, daha sonra Gazeteci Ahmet Nesin’le yaptığı YouTube programlarında da Yaycı’nın bizzat Gülen’den ‘Rıfkı’ kod adını aldığını tekrarladı.
Albay Demirtaş, yer ve tarih gibi somut bilgileri paylaşmıyor ama benim aldığım bilgilere göre bu ilişki çok eski tarihlerde başlıyor. Ta 90’ların başında… Gülen daha İzmir’de iken…
1988 yılında Deniz Harp Okulu’ndan mezun olan Yaycı, 1992-94 yılları arasında üsteğmen rütbesi ile Gülen’e ziyaretler yapıyor. ‘Rıfkı’ kod adını aldığı görüşme de İzmir Yamanlar Koleji’nin en üst katında oluyor. O ziyaretler sırasında ortamda bulunan birinin verdiği bilgiye göre Cihat Yaycı, Gülen’in dizinin dibine oturup sohbetini dinliyordu.
****
Hüseyin Demirtaş’ın suç duyurusunda ayrıca, Yaycı’nın çocuğuna bir cemaat mahrem abisince ders verildiği iddiası da vardı.
İhbarda, 15 Temmuz Donanma Davası’nda yargılanırken itirafçı olan eski Tuğamiral Hayrettin İmren’in de ifadesinde bundan bahsettiği yazılı.
Ama Savcı Metin Aslan’ın iddianameye bu bölümü koymadığı anlatılıyor.
Burada kastedilen mahrem imam, ‘İlhan’ müstear isimli Ümit Kol’du.
O da mahkemedeki ifadesinde, bizzat bu bilgiyi doğruladı. Yani, Cihat Yaycı’nın oğluna özel ders verdiğini söyledi.
Hatta lehine bir bilgi olmasına rağmen Hayrettin İmren’in bu ifadesinin neden iddianameye girmediğini sordu mahkeme heyetine. Hakim Yusuf Sevimli ise “Cihat Yaycı davamızın konusu değil” diyerek geçiştirdi.
Bu iddialara henüz Cihat Yaycı cephesinden yalanlama gelmiş değil.
****
Eski Genelkurmay Personel Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç de aynı iddiayı mahkeme huzurunda gündeme getirdi.
Yargılanmakta olduğu 15 Temmuz çatı davasının 12 Mart 2019 tarihli celsesinde savunma yapan Partigöç, Cihat Yaycı’nın Fethullah Gülen’i ziyaret ettiğini söyledi. “Bunları Fetömetre’ye yazın, düğmeye basın. Sonuçta Fethullah Gülen’in kendi fotoğrafı bile çıkabilir.” dedi.
Öte yandan Odatv yazarı Müyesser Yıldız, darbeye karıştığı iddiasıyla yargılanan ve müebbet hapse çarptırılan dönemin Sahil Güvenlik Komutanı Hakan Üstem‘in Cihat Yaycı’nın kayınbiraderi olduğunu yazdı.
Emre Uslu da bir videosunda Yaycı’nın birinci dereceden bir akrabasının cemaat üyesi olduğu ve 15 Temmuz gecesinde kritik bir rol oynayan önemli bir isimle yakından ilişkili olduğu bilgisini paylaştı.
Yani bizzat kendisinin mucidi olduğu ‘Fetömetre’ye göre Yaycı da aslında cemaatçi sayılmalı ve yaşayan ölüye çevrilmeliydi.
****
Burada ilginç olan, Yaycı görevden alındıktan sonra vaveylayı koparanların ulusalcı, Ergenekoncu çevreler olması.
Yaycı’nın tasfiye edileceğine dair bilgilerin ayyuka çıkması ile birlikte aylar öncesinden başlayan bir propaganda faaliyeti vardı zaten.
Ön alma gayretleri vardı.
Sonrasında da aynı çabayı gördük.
Misal olarak 2014’te Aydınlık’ta yayınlanan ve Cihat Yaycı’yı ‘cemaatçi’ gösteren fişlemenin sahibi, eski Askeri Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok’tu.
Ama Yaycı’nın görevden alınma yazısı sonrası en hızlı reaksiyonu gösteren de o oldu.
Odatv’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben, “Kıymayın Yaycı’mıza” minvalinde bir yazı yazdı. “Sayın Cumhurbaşkanından en başarılı deniz amirallerimizden birinin böylesine basit bir süreçle tasfiye edilmesine izin vermemesini, bu olayın üzerine giderek gerçekleri ortaya çıkarmasını talep ediyoruz. Ülkemizin yetiştirdiği bu değerli amiralimiz görevinin başına döner ve geçmişte olduğu gibi başarılı görevlerini icra eder.” temennilerinde bulundu.
Paniğini de “Bu musibeti yaygınlaştırmadan önlemek lazım.” cümlesi ile ortaya koydu.
Tuhaf değil mi?
****
Bir tek Ahmet Zeki Üçok değil, kamuoyunda Ergenekoncu, ulusalcı olarak tarif edilen ne kadar isim varsa gazetecisinden emekli askerine hepsi Cihat Yaycı’nın ‘önüne yattı’.
Şimdiye kadar Ergenekon diye bir örgüt olmadığını savunan isimlerin nerdeyse tamamının Yaycı’nın etrafında baraj kurması ve adeta cemaatsel bir dayanışma içine girmeleri dikkat çekti.
Görevden alma karanının tam da Yunanistan’ın İzmir’i işgal tarihi olan 15 Mayıs’a denk geldiğine dikkat çeken ve 100 yıl sonra bunun üzerinden sembolik bir mesaj verildiğini söyleyenler bile çıktı.
Emekli Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz, “Cihat Yaycı amiral bir bayraktardır.” ifadesini kullandı.
Müyesser Yıldız, aylar önce boşuna, “Birçok Balyoz kumpası mağdurunun ‘FETÖ ile mücadelesini’ takdir ettiği, yıpranmaması, tartışmaların içine çekilmemesi, isminin gündeme gelmemesi için adeta üzerine titrediği bir isim.” dememişti Yaycı için.
Cemaate yönelik tasfiyelerin en keskin isimlerinden Emekli Albay ve Avukat Güven Şağban, “Cihat Yaycı’yı bu devlet pamuklara sarıp saklasa yeridir” diyorsa ondandır.
****
Peki Cihat Yaycı kimin kriptosu?
Cemaatin Ergenekon’a soktuğu bir kripto mu; yoksa Ergenekoncuların 30-35 yıl önce cemaate soktuğu bir kripto mu?
Hangisi gerçek?
Cihat Yaycı, nam-ı diğer Rıfkı, gençliğinden itibaren Gülen’in sadık bir takipçisi mi yoksa en baştan cemaatin içine sızdırılmış bir köstebek mi?
Üçüncü bir ihtimal yok değil, ki bunu savunan da epey bir insan var. Diyorlar ki, aslında Cihat Yaycı kifayetsiz muhterisin tekidir. Yükselebilmek ve önemli yerlere gelebilmek için kılıktan kılığa giren, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya götüren bir menfaatperestten öte bir şey değildir.
Kendisini tanımıyorum, belki bu yorumların bir gerçeklik payı vardır ama benim için biraz naif kaçtığını söylemem gerek.
Keza dördüncü bir seçenek de Yaycı’nın belli bir tarihe kadar gerçekten de cemaatin parçası olduğu ama bir yerde paçayı Ergenekon’a kaptırdığı ve tabiri caizse Ergenekon’un kucağında, ne istenirse onu yaptığı yönünde. Buna göre, işleri bitince de buruşturup çöpe atmışlardı…
Ortaya çıkan manzara pek öyle görünmüyor gerçi.
Kullanıp atan Erdoğan gibi duruyor.
Buna karşılık ağıtlar yakan, seferberlik türküleri çığıran da Ergenekoncu tayfa.
****
Bu ihtimallerden hangisi daha gerçekçi?
Önce bir soru sormama müsaade edin.
Bu sözünü ettiğimiz çevreler ne hikmetse Yaycı’dan hiç şüphe etmiyorlar, neden sizce?
Zaman gazetesi nüshasını leblebi külahı yapanı, Kızılcahamam Bank Asya termalinde duş alanı ‘FETÖ’cü terörist’ ilan eden; paranoyadan birbirlerini bile ‘kripto’ diye ihbar eden bu adamlar, bir zamanlar kendilerinin ‘cemaatçi’ diye fişlediği Yaycı’dan ne diye bu kadar eminler?
Bir gizli tanık Yaycı için ‘kripto’ ihbarında bulunuyor ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, “Fetömetre’yi icat eden ve bu sayede kripto FETÖ’cüleri tespit eden biri kripto olamaz” diyerek takipsizlik kararı veriyor.
Adı 15 Temmuz sıkıyönetim listelerinde olan herkes müebbete çarptırılırken aynı listede adı geçen Cihat Yaycı için “Deniz Kuvvetleri emrine verilerek pasifize edilmeye çalışılmıştır” deniyor.
Bu kadar eminler.
O kadar eminler ki 15 Temmuz’dan 4 gün önce, Erdoğan’la aynı tarihte Marmaris’teki otele yerleşen ve darbe gecesi ‘Başkomutan’ı yönlendiren de o.
O gece Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’yı arayıp telkinler veren de o.
Fakat ne hikmetse ne Kasırga’nın ne de bizzat Yaycı’nın adını verdiği diğer isimlerin hiç birinin ifadesinde Yaycı’nın adı geçmiyor.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın 15 Temmuz bilirkişi raporunda, o gece Erdoğan’ın otelinde olduğu yazmıyor.
Hatta uzunca bir süre bunu kimse dile getirmedi.
O arkadan sufle verenin kim olduğu, bulmaca çözer gibi çözülmeye çalışıldı.
Keza 15 Temmuz sonrası açılan binlerce davanın hiç birinin iddianamesinde Cihat Yaycı’nın adı geçmiyor.
Neden?
Bu koruma kalkanı ne için?
Neyi örtüyorlar?
Dahası ve belki de en bombası; Aydınlık’ın o listelerindeki herkes bugün tasfiye edilmişken, çoğu cezaevlerinde işkencelerden geçmişken, bir tek, ama bir tek Cihat Yaycı’nın bundan muaf olmasını neyle izah edeceksiniz?
Muaf olmak ne kelime?
Tam tersine, bu sosyal soykırımı yürüten en önemli sembol isim haline gelmesini nasıl yorumlayacaksınız?
Bütün bu veriler ve sorular, bizi Cihat Yaycı’nın en baştan itibaren cemaatin içine sokulduğu ihtimaline yaklaştırıyor.
****
Bir sonraki yazıda bu konuya devam edeceğim.
Hem daha önce cemaat geçmişi olup da 15 Temmuz gecesi tıpkı Cihat Yaycı gibi aktif olan aktörleri hem de Yaycı’nın Erdoğan ve Ergenekon’a bakan taraflarını konuşacağız.
Son olarak şunu söylemeden geçemeyeceğim: Gülen kendisine neden ‘Rıfkı’ ismini uygun görmüş bilmiyorum. Ama Cihat Yaycı, “Tam da beni tarif ediyor” demiş ya hani…Rıfkı, ‘yumuşak huylu’ demek.
Yumuşak atın çiftesi sert olurmuş!
[Ahmet Dönmez] 20.5.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]
Karşımızda çok ama çok ilginç bir tablo var.
Olayın detaylarından sıyrılıp şöyle bir yukarıdan bakışla makro bir değerlendirme ihtiyacı duyuyor insan.
Belli bir tarihe kadar cemaatin kendisinden bildiği; ulusalcı, Ergenekoncu çevrelerin de cemaatçi diye fişlediği bir amiral Cihat Yaycı. Sonra nasıl oluyorsa, 15 Temmuz gecesi karşımıza Marmaris’te, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hemen yanında, ona sufle verirken çıkıyor.
Ve ertesi günden itibaren de cemaat tasfiyelerini yönetmeye başlıyor.
Sürecin en önemli figürlerinden biri olarak sivriliyor.
****
Oldukça çarpıcı bir tablo değil mi?
Adamakıllı oturup incelemeyi, analiz etmeyi hak eden son derece karmaşık, mudil-kompleks bir hadise var karşımızda.
Yani gece ile gündüz, melek ile şeytan ayrımı gibi, iki farklı, birbirine taban tabana zıt antagonistik bir figür.
Bunların hangisi gerçek?
Ne zaman cemaate girdi, ne zaman çıktı?
Ya da gerçekten girdi mi?
Veya gerçekten çıktı mı?
Ne zaman Ergenekoncu oldu?
Bu geçiş ne zaman, ne şekilde oldu?
Nasıl oldu da 2014 yılında Aydınlık’ın fişleme listesinde adı olan bir amiral, 15 Temmuz gecesinin en kilit karakterlerinden biri olarak karşımıza çıktı?
Bu sorulara cevap ararken, görevden alma sonrası organik olarak ortaya çıkan ayrışmayı da göz önünde bulundurmalıyız.
Çünkü resmi asıl tamamlayan, bu ayrışma, billurlaşma ve dayanışma oluyor.
Bu gelinen nokta, bizlere 15 Temmuz’a dair ilginç doneler sunuyor.
****
Öyleyse ben Cihat Yaycı olayına hem cemaat hem ulusalcı çevreler hem de Erdoğan cephesinden ayrı ayrı bakıp sonra bir çıkarıma gitmeye çalışacağım.
Öncelikle Cihat Yaycı-cemaat ilişkisine bir göz atalım.
‘Fetömetre’ diye tabir edilen sosyal soykırım aygıtının mucidi olarak övülen Cihat Yaycı’nın geçmişte cemaat üyesi olduğu yönünde yalanlanmamış bilgiler var.
Bu iddiayı önce eski Deniz Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş ortaya attı.
Demirtaş, 1 Ekim 2018 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na hitaben bir ihbar mektubu hazırlamıştı. Bu mektubu 18 Ekim 2018 tarihinde kendi twitter hesabından da paylaştı.
Bu twit şöyleydi: “Cihat Yaycı’ya bizzat Fetullah Gülen tarafından RIFKI kod adının verildiğini, kendisinin ‘tam beni ifade ediyor’ diyerek de bunu saygıyla kabul ve biat ettiğini öğrendim. Hemen bunu da devletimin ilgili makamlarına ihbar ettim. Örtbas ettiler!”
Ancak paylaştığı ihbar mektubunda bazı tarihleri ve isimleri özellikle karartmıştı. Sadece Yaycı’nın Gülen’i ziyaretlerinin 1990’lı yıllarda olduğu anlaşılıyordu ama tam olarak 90’ların hangi yılında görüştüklerini göremiyorduk. Çünkü üzerini kapatmıştı.
Hüseyin Demirtaş, daha sonra Gazeteci Ahmet Nesin’le yaptığı YouTube programlarında da Yaycı’nın bizzat Gülen’den ‘Rıfkı’ kod adını aldığını tekrarladı.
Albay Demirtaş, yer ve tarih gibi somut bilgileri paylaşmıyor ama benim aldığım bilgilere göre bu ilişki çok eski tarihlerde başlıyor. Ta 90’ların başında… Gülen daha İzmir’de iken…
1988 yılında Deniz Harp Okulu’ndan mezun olan Yaycı, 1992-94 yılları arasında üsteğmen rütbesi ile Gülen’e ziyaretler yapıyor. ‘Rıfkı’ kod adını aldığı görüşme de İzmir Yamanlar Koleji’nin en üst katında oluyor. O ziyaretler sırasında ortamda bulunan birinin verdiği bilgiye göre Cihat Yaycı, Gülen’in dizinin dibine oturup sohbetini dinliyordu.
****
Hüseyin Demirtaş’ın suç duyurusunda ayrıca, Yaycı’nın çocuğuna bir cemaat mahrem abisince ders verildiği iddiası da vardı.
İhbarda, 15 Temmuz Donanma Davası’nda yargılanırken itirafçı olan eski Tuğamiral Hayrettin İmren’in de ifadesinde bundan bahsettiği yazılı.
Ama Savcı Metin Aslan’ın iddianameye bu bölümü koymadığı anlatılıyor.
Burada kastedilen mahrem imam, ‘İlhan’ müstear isimli Ümit Kol’du.
O da mahkemedeki ifadesinde, bizzat bu bilgiyi doğruladı. Yani, Cihat Yaycı’nın oğluna özel ders verdiğini söyledi.
Hatta lehine bir bilgi olmasına rağmen Hayrettin İmren’in bu ifadesinin neden iddianameye girmediğini sordu mahkeme heyetine. Hakim Yusuf Sevimli ise “Cihat Yaycı davamızın konusu değil” diyerek geçiştirdi.
Bu iddialara henüz Cihat Yaycı cephesinden yalanlama gelmiş değil.
****
Eski Genelkurmay Personel Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç de aynı iddiayı mahkeme huzurunda gündeme getirdi.
Yargılanmakta olduğu 15 Temmuz çatı davasının 12 Mart 2019 tarihli celsesinde savunma yapan Partigöç, Cihat Yaycı’nın Fethullah Gülen’i ziyaret ettiğini söyledi. “Bunları Fetömetre’ye yazın, düğmeye basın. Sonuçta Fethullah Gülen’in kendi fotoğrafı bile çıkabilir.” dedi.
Öte yandan Odatv yazarı Müyesser Yıldız, darbeye karıştığı iddiasıyla yargılanan ve müebbet hapse çarptırılan dönemin Sahil Güvenlik Komutanı Hakan Üstem‘in Cihat Yaycı’nın kayınbiraderi olduğunu yazdı.
Emre Uslu da bir videosunda Yaycı’nın birinci dereceden bir akrabasının cemaat üyesi olduğu ve 15 Temmuz gecesinde kritik bir rol oynayan önemli bir isimle yakından ilişkili olduğu bilgisini paylaştı.
Yani bizzat kendisinin mucidi olduğu ‘Fetömetre’ye göre Yaycı da aslında cemaatçi sayılmalı ve yaşayan ölüye çevrilmeliydi.
****
Burada ilginç olan, Yaycı görevden alındıktan sonra vaveylayı koparanların ulusalcı, Ergenekoncu çevreler olması.
Yaycı’nın tasfiye edileceğine dair bilgilerin ayyuka çıkması ile birlikte aylar öncesinden başlayan bir propaganda faaliyeti vardı zaten.
Ön alma gayretleri vardı.
Sonrasında da aynı çabayı gördük.
Misal olarak 2014’te Aydınlık’ta yayınlanan ve Cihat Yaycı’yı ‘cemaatçi’ gösteren fişlemenin sahibi, eski Askeri Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok’tu.
Ama Yaycı’nın görevden alınma yazısı sonrası en hızlı reaksiyonu gösteren de o oldu.
Odatv’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben, “Kıymayın Yaycı’mıza” minvalinde bir yazı yazdı. “Sayın Cumhurbaşkanından en başarılı deniz amirallerimizden birinin böylesine basit bir süreçle tasfiye edilmesine izin vermemesini, bu olayın üzerine giderek gerçekleri ortaya çıkarmasını talep ediyoruz. Ülkemizin yetiştirdiği bu değerli amiralimiz görevinin başına döner ve geçmişte olduğu gibi başarılı görevlerini icra eder.” temennilerinde bulundu.
Paniğini de “Bu musibeti yaygınlaştırmadan önlemek lazım.” cümlesi ile ortaya koydu.
Tuhaf değil mi?
****
Bir tek Ahmet Zeki Üçok değil, kamuoyunda Ergenekoncu, ulusalcı olarak tarif edilen ne kadar isim varsa gazetecisinden emekli askerine hepsi Cihat Yaycı’nın ‘önüne yattı’.
Şimdiye kadar Ergenekon diye bir örgüt olmadığını savunan isimlerin nerdeyse tamamının Yaycı’nın etrafında baraj kurması ve adeta cemaatsel bir dayanışma içine girmeleri dikkat çekti.
Görevden alma karanının tam da Yunanistan’ın İzmir’i işgal tarihi olan 15 Mayıs’a denk geldiğine dikkat çeken ve 100 yıl sonra bunun üzerinden sembolik bir mesaj verildiğini söyleyenler bile çıktı.
Emekli Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz, “Cihat Yaycı amiral bir bayraktardır.” ifadesini kullandı.
Müyesser Yıldız, aylar önce boşuna, “Birçok Balyoz kumpası mağdurunun ‘FETÖ ile mücadelesini’ takdir ettiği, yıpranmaması, tartışmaların içine çekilmemesi, isminin gündeme gelmemesi için adeta üzerine titrediği bir isim.” dememişti Yaycı için.
Cemaate yönelik tasfiyelerin en keskin isimlerinden Emekli Albay ve Avukat Güven Şağban, “Cihat Yaycı’yı bu devlet pamuklara sarıp saklasa yeridir” diyorsa ondandır.
****
Peki Cihat Yaycı kimin kriptosu?
Cemaatin Ergenekon’a soktuğu bir kripto mu; yoksa Ergenekoncuların 30-35 yıl önce cemaate soktuğu bir kripto mu?
Hangisi gerçek?
Cihat Yaycı, nam-ı diğer Rıfkı, gençliğinden itibaren Gülen’in sadık bir takipçisi mi yoksa en baştan cemaatin içine sızdırılmış bir köstebek mi?
Üçüncü bir ihtimal yok değil, ki bunu savunan da epey bir insan var. Diyorlar ki, aslında Cihat Yaycı kifayetsiz muhterisin tekidir. Yükselebilmek ve önemli yerlere gelebilmek için kılıktan kılığa giren, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya götüren bir menfaatperestten öte bir şey değildir.
Kendisini tanımıyorum, belki bu yorumların bir gerçeklik payı vardır ama benim için biraz naif kaçtığını söylemem gerek.
Keza dördüncü bir seçenek de Yaycı’nın belli bir tarihe kadar gerçekten de cemaatin parçası olduğu ama bir yerde paçayı Ergenekon’a kaptırdığı ve tabiri caizse Ergenekon’un kucağında, ne istenirse onu yaptığı yönünde. Buna göre, işleri bitince de buruşturup çöpe atmışlardı…
Ortaya çıkan manzara pek öyle görünmüyor gerçi.
Kullanıp atan Erdoğan gibi duruyor.
Buna karşılık ağıtlar yakan, seferberlik türküleri çığıran da Ergenekoncu tayfa.
****
Bu ihtimallerden hangisi daha gerçekçi?
Önce bir soru sormama müsaade edin.
Bu sözünü ettiğimiz çevreler ne hikmetse Yaycı’dan hiç şüphe etmiyorlar, neden sizce?
Zaman gazetesi nüshasını leblebi külahı yapanı, Kızılcahamam Bank Asya termalinde duş alanı ‘FETÖ’cü terörist’ ilan eden; paranoyadan birbirlerini bile ‘kripto’ diye ihbar eden bu adamlar, bir zamanlar kendilerinin ‘cemaatçi’ diye fişlediği Yaycı’dan ne diye bu kadar eminler?
Bir gizli tanık Yaycı için ‘kripto’ ihbarında bulunuyor ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, “Fetömetre’yi icat eden ve bu sayede kripto FETÖ’cüleri tespit eden biri kripto olamaz” diyerek takipsizlik kararı veriyor.
Adı 15 Temmuz sıkıyönetim listelerinde olan herkes müebbete çarptırılırken aynı listede adı geçen Cihat Yaycı için “Deniz Kuvvetleri emrine verilerek pasifize edilmeye çalışılmıştır” deniyor.
Bu kadar eminler.
O kadar eminler ki 15 Temmuz’dan 4 gün önce, Erdoğan’la aynı tarihte Marmaris’teki otele yerleşen ve darbe gecesi ‘Başkomutan’ı yönlendiren de o.
O gece Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’yı arayıp telkinler veren de o.
Fakat ne hikmetse ne Kasırga’nın ne de bizzat Yaycı’nın adını verdiği diğer isimlerin hiç birinin ifadesinde Yaycı’nın adı geçmiyor.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın 15 Temmuz bilirkişi raporunda, o gece Erdoğan’ın otelinde olduğu yazmıyor.
Hatta uzunca bir süre bunu kimse dile getirmedi.
O arkadan sufle verenin kim olduğu, bulmaca çözer gibi çözülmeye çalışıldı.
Keza 15 Temmuz sonrası açılan binlerce davanın hiç birinin iddianamesinde Cihat Yaycı’nın adı geçmiyor.
Neden?
Bu koruma kalkanı ne için?
Neyi örtüyorlar?
Dahası ve belki de en bombası; Aydınlık’ın o listelerindeki herkes bugün tasfiye edilmişken, çoğu cezaevlerinde işkencelerden geçmişken, bir tek, ama bir tek Cihat Yaycı’nın bundan muaf olmasını neyle izah edeceksiniz?
Muaf olmak ne kelime?
Tam tersine, bu sosyal soykırımı yürüten en önemli sembol isim haline gelmesini nasıl yorumlayacaksınız?
Bütün bu veriler ve sorular, bizi Cihat Yaycı’nın en baştan itibaren cemaatin içine sokulduğu ihtimaline yaklaştırıyor.
****
Bir sonraki yazıda bu konuya devam edeceğim.
Hem daha önce cemaat geçmişi olup da 15 Temmuz gecesi tıpkı Cihat Yaycı gibi aktif olan aktörleri hem de Yaycı’nın Erdoğan ve Ergenekon’a bakan taraflarını konuşacağız.
Son olarak şunu söylemeden geçemeyeceğim: Gülen kendisine neden ‘Rıfkı’ ismini uygun görmüş bilmiyorum. Ama Cihat Yaycı, “Tam da beni tarif ediyor” demiş ya hani…Rıfkı, ‘yumuşak huylu’ demek.
Yumuşak atın çiftesi sert olurmuş!
[Ahmet Dönmez] 20.5.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]
Öğretmenler Cuma namazında görevlendirildi!
Koronavirüs önlemleri kapsamında 16 Mart’ta kapatılan ibadete kapatılan camilerin 29 Mayıs’ta toplu ibadete açılacak olması sebebiyle öğretmenlerin camilerde görevlendirildiği öğrenildi. İlçe milli eğitim müdürleri, 29 Mayıs günü cami avlularında kılınacak Cuma namazı öncesinde erkek öğretmenlerin camiye gelenlere maske ve dezenfektan dağıtmak için görev almasını istedi. Karara itiraz eden öğretmenlere, “Gönüllü olmazsanız, biz görevlendiririz.” dendi.
İlçe milli eğitim müdürlükleri, ilçe camilerinde görev alacak en az 200 erkek öğretmene ihtiyaç duyulduğunu belirterek, okul müdürlerinden görevlendirme yapmalarını istedi.
ÖĞRETMENLERE POLİS DESTEĞİ DE SAĞLANACAK
Okul müdürleri, ilçe milli eğitim müdürlerinden gelen talimat üzerine, öğretmenlerin de içinde olduğu WhatsApp gruplarına İçişleri Bakanlığı’nın genelgesini gönderdi. Manisa’daki bir ilçe milli eğitim müdürünün, öğretmenlere ilettiği mesajda şu ifadelere yer verildi:
“Genelge doğrultusunda, gönüllü 200 erkek öğretmene ihtiyaç vardır. Sadece Cuma namazı saatinde, namaz kılınan yerde sosyal mesafe, hijyen, maske gibi konularda görev yapılacak olup, polis desteği sağlanacaktır. Görev süresi, Cuma namazı boyunca ortalama bir saat kadardır. Görev alacak arkadaşların, sonraki görevlendirmelerde bu durumu göz önüne alınacaktır.”
[TR724] 27.5.2020
İlçe milli eğitim müdürlükleri, ilçe camilerinde görev alacak en az 200 erkek öğretmene ihtiyaç duyulduğunu belirterek, okul müdürlerinden görevlendirme yapmalarını istedi.
ÖĞRETMENLERE POLİS DESTEĞİ DE SAĞLANACAK
Okul müdürleri, ilçe milli eğitim müdürlerinden gelen talimat üzerine, öğretmenlerin de içinde olduğu WhatsApp gruplarına İçişleri Bakanlığı’nın genelgesini gönderdi. Manisa’daki bir ilçe milli eğitim müdürünün, öğretmenlere ilettiği mesajda şu ifadelere yer verildi:
“Genelge doğrultusunda, gönüllü 200 erkek öğretmene ihtiyaç vardır. Sadece Cuma namazı saatinde, namaz kılınan yerde sosyal mesafe, hijyen, maske gibi konularda görev yapılacak olup, polis desteği sağlanacaktır. Görev süresi, Cuma namazı boyunca ortalama bir saat kadardır. Görev alacak arkadaşların, sonraki görevlendirmelerde bu durumu göz önüne alınacaktır.”
[TR724] 27.5.2020
Çiller’in AKP’ye desteğinin nedeni ortaya çıktı! İpotekli arazide imar değişikliği!
Eski başbakanlardan Tansu Çiller’in oğlu Berk Uçuran Çiller’in yönetiminde olduğu Marsan Marmara Holding A.Ş.’ye ait Sarıyer Kilyos’taki 30 bin metrekarelik arazinin imarı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 21 Mayıs 2020’de değiştirilerek inşaat hakkı arttırıldı.
Konut alanı olarak belirlenmiş parsel, otel yapılacak şekilde düzenlendi ve 4 bin 586 metrekarelik inşaat alanı, 5 kat arttırılarak 24 bin metrekareye çıkarıldı. Tepki çeken imar değişikliği ile ilgili yeni bir ayrıntı ortaya çıktı.
1.8 MİLYON AVRO’LUK VE 100 MİLYON LİRALIK İPOTEK
Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre, Tansu Çiller’in oğlu Mert’in eski yöneticisi, diğer oğlu Berk’in de hali hazırda yönetim kurulu üyesi olduğu şirketin, bakanlığa yaptığı başvuru dosyasında yer alan tapu kaydına göre 2005 yılında satın alınan arazi üzerinde ipotek bulunuyor.
Şirketin Türkiye Halk Bankası A.Ş.’ye kredi borcuna karşılık yaptırdığı ipoteklerin tarihi 1 Aralık 2016. Tapuda, şirketin 20 milyon Avro’luk kredi borcuna karşılık 1.8 milyon Avro’luk ipotek ile 100 milyon liralık borcunun tamamına karşılık da 100 milyon liralık ipotek bulunuyor.
‘‘HALK BANKASI’NIN BATIK KREDİSİ KURTARILACAK”
CHP İstanbul Milletvekili ve PM Üyesi Gökan Zeybek, ipotekli arazideki imar değişikliğinin kamu bankasının batık kredisini kurtarmak için yapıldığını söyledi.
Şirketin arazisini, değerinin çok üzerindeki krediye karşılık teminat olarak gösterip ipotek ettirdiğini vurgulayan Zeybek, ”İmar değişikliği ile arazinin değeri arttırılıp daha sonra satılarak bankanın, şirketten alacakları nedeniyle uğradığı zarar kapatılacak. Kim salgın nedeniyle turizm sektörünün bitme noktasına geldiği bir ortamda yeni otel inşaatı yapar ki? Bu imar değişikliğinin altından daha çok şey çıkacak” dedi.
İmar planı değişikliğinin siyasi bir ayağı olduğunun da altını çizen Zeybek, ‘‘Tansu Çiller’in referandumda ve seçimlerde neden AKP’nin konvoylarında boy gösterdiğinin fotoğrafıdır bu plan değişikliği.” değerlendirmesinde bulundu.
[TR724] 27.5.2020
Konut alanı olarak belirlenmiş parsel, otel yapılacak şekilde düzenlendi ve 4 bin 586 metrekarelik inşaat alanı, 5 kat arttırılarak 24 bin metrekareye çıkarıldı. Tepki çeken imar değişikliği ile ilgili yeni bir ayrıntı ortaya çıktı.
1.8 MİLYON AVRO’LUK VE 100 MİLYON LİRALIK İPOTEK
Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre, Tansu Çiller’in oğlu Mert’in eski yöneticisi, diğer oğlu Berk’in de hali hazırda yönetim kurulu üyesi olduğu şirketin, bakanlığa yaptığı başvuru dosyasında yer alan tapu kaydına göre 2005 yılında satın alınan arazi üzerinde ipotek bulunuyor.
Şirketin Türkiye Halk Bankası A.Ş.’ye kredi borcuna karşılık yaptırdığı ipoteklerin tarihi 1 Aralık 2016. Tapuda, şirketin 20 milyon Avro’luk kredi borcuna karşılık 1.8 milyon Avro’luk ipotek ile 100 milyon liralık borcunun tamamına karşılık da 100 milyon liralık ipotek bulunuyor.
‘‘HALK BANKASI’NIN BATIK KREDİSİ KURTARILACAK”
CHP İstanbul Milletvekili ve PM Üyesi Gökan Zeybek, ipotekli arazideki imar değişikliğinin kamu bankasının batık kredisini kurtarmak için yapıldığını söyledi.
Şirketin arazisini, değerinin çok üzerindeki krediye karşılık teminat olarak gösterip ipotek ettirdiğini vurgulayan Zeybek, ”İmar değişikliği ile arazinin değeri arttırılıp daha sonra satılarak bankanın, şirketten alacakları nedeniyle uğradığı zarar kapatılacak. Kim salgın nedeniyle turizm sektörünün bitme noktasına geldiği bir ortamda yeni otel inşaatı yapar ki? Bu imar değişikliğinin altından daha çok şey çıkacak” dedi.
İmar planı değişikliğinin siyasi bir ayağı olduğunun da altını çizen Zeybek, ‘‘Tansu Çiller’in referandumda ve seçimlerde neden AKP’nin konvoylarında boy gösterdiğinin fotoğrafıdır bu plan değişikliği.” değerlendirmesinde bulundu.
[TR724] 27.5.2020
Milyonlar işsiz kalırken, milyarderler servetlerine servet kattı
ABD'de 38 milyon kişi koronavirus sebebiyle işsiz kalırken, milyarderler servetlerine servet kattı. Ülkedeki milyarderlerin toplam serveti iki ayda 434,5 milyar dolarlık artışla 3 trilyon 382 milyon dolara ulaştı. Servetini en çok artıran kişi 34,6 milyar dolarla Amazon'un kurucusu Jeff Bezos oldu.
KRONOS -26 Mayıs 2020
Koronavirus salgını sebebiyle ABD’de 38 milyon kişi işini, 100 bine yakın kişi ise hayatını kaybederken zenginlerin önemli bir kesimi virüse rağmen zenginleşmeye devam ediyor.
Bağımsız düşünce kuruluşu Vergi Adaletinden Yana Amerikalılar’ın (ATF) yayımladığı “İki krizin hikayesi: Milyarderler kazanırken salgının acısını çalışanlar hissediyor” başlıklı rapora göre, ülkede koronavirüs kısıtlamalarının başladığı 18 Mart ile 19 Mayıs arasında milyarderlerin toplam servetinde 434,5 milyar dolarlık artış yaşandı.
MİLYARDERLERİN SERVETLERİ İKİ AYDA YÜZDE 15 ARTTI
haberturk.com sitesinde yer alan habere göre, böylece 600’ü aşkın ABD’li milyarderin toplam serveti 3 trilyon 382 milyon dolara ulaştı. Bu servetlerini sadece iki ayda coronaviruse rağmen yüzde 15 artırdıkları anlamına geliyor.
ATF’nin yayımladığı verilere göre, ülkenin en zengin beş ismi olarak sıralanan Jeff Bezos, Bill Gates, Mark Zuckerberg, Warren Buffett ve Larry Ellison’un toplam serveti bu dönemde 75,5 milyar dolar arttı.
EKONOMİK ADALETSİZLİĞİN PARLAYAN SEMBOLLERİ
Sadece Amazon’un kurucusu Jeff Bezos ile Facebook’un kurucu ve CEO’su Mark Zuckerberg’in toplam serveti iki ayda 60 milyar dolar yükseldi. Bu servet artışlarının önemli bir kısmı milyarderlerin elinde bulunan hisselerden geldi.
ATF, raporunda zenginlerin yıllarca vergi avantajları sayesinde servetlerine servet kattığına dikkat çekerek, “Bu durum İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük krizde de devam ediyor. Salgın sebebiyle son olarak getirilen vergi düzenlemesi sayesinde ülkedeki 43 bin milyoner ortalama 1,6 milyon dolar vergi indirimine hak kazanacak” değerlendirmesinde bulundu.
Raporda görüşlerine yer verilen ATF Direktörü Frank Clemente, “Salgın ABD’de artan gelir uçurumunun ölümcül sonuçlarını ortaya serdi. Milyarderler de bu ekonomik adaletsizliğin parlayan sembolleri” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 26.5.2020
KRONOS -26 Mayıs 2020
Koronavirus salgını sebebiyle ABD’de 38 milyon kişi işini, 100 bine yakın kişi ise hayatını kaybederken zenginlerin önemli bir kesimi virüse rağmen zenginleşmeye devam ediyor.
Bağımsız düşünce kuruluşu Vergi Adaletinden Yana Amerikalılar’ın (ATF) yayımladığı “İki krizin hikayesi: Milyarderler kazanırken salgının acısını çalışanlar hissediyor” başlıklı rapora göre, ülkede koronavirüs kısıtlamalarının başladığı 18 Mart ile 19 Mayıs arasında milyarderlerin toplam servetinde 434,5 milyar dolarlık artış yaşandı.
MİLYARDERLERİN SERVETLERİ İKİ AYDA YÜZDE 15 ARTTI
haberturk.com sitesinde yer alan habere göre, böylece 600’ü aşkın ABD’li milyarderin toplam serveti 3 trilyon 382 milyon dolara ulaştı. Bu servetlerini sadece iki ayda coronaviruse rağmen yüzde 15 artırdıkları anlamına geliyor.
ATF’nin yayımladığı verilere göre, ülkenin en zengin beş ismi olarak sıralanan Jeff Bezos, Bill Gates, Mark Zuckerberg, Warren Buffett ve Larry Ellison’un toplam serveti bu dönemde 75,5 milyar dolar arttı.
EKONOMİK ADALETSİZLİĞİN PARLAYAN SEMBOLLERİ
Sadece Amazon’un kurucusu Jeff Bezos ile Facebook’un kurucu ve CEO’su Mark Zuckerberg’in toplam serveti iki ayda 60 milyar dolar yükseldi. Bu servet artışlarının önemli bir kısmı milyarderlerin elinde bulunan hisselerden geldi.
ATF, raporunda zenginlerin yıllarca vergi avantajları sayesinde servetlerine servet kattığına dikkat çekerek, “Bu durum İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük krizde de devam ediyor. Salgın sebebiyle son olarak getirilen vergi düzenlemesi sayesinde ülkedeki 43 bin milyoner ortalama 1,6 milyon dolar vergi indirimine hak kazanacak” değerlendirmesinde bulundu.
Raporda görüşlerine yer verilen ATF Direktörü Frank Clemente, “Salgın ABD’de artan gelir uçurumunun ölümcül sonuçlarını ortaya serdi. Milyarderler de bu ekonomik adaletsizliğin parlayan sembolleri” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 26.5.2020
Emekli diplomatlar: BM, Dışişleri çalışanlarına işkenceyi soruştursun
Eski diplomatlar tarafından kurulan Diplomasi ve Ekonomi Enstitüsü, Ankara Emniyet'inde işkence gören Dışişleri Bakanlığı personeli ile ilgili soruşturmanın neden sonuçlanmadığını sordu: Unutulmasına izin vermeyeceğiz.
KRONOS -27 Mayıs 2020
ANKARA – Eski Dışişleri Bakanlığı’na bağlı diplomatlar tarafından kurulan Diplomasi ve Ekonomi Enstitüsü (INSTITUDE), geçen yıl 26 Mayıs’ta Ankara Emniyeti’nde yaşanan işkencenin yıldönümünde açıklama yaptı. Açıklamada en az beş diplomata polis tarafından işkence yapıldığı kaydedilerek, “Geçtiğimiz yıl 26 Mayıs tarihinde, gözaltındaki eski meslektaşlarımızın işkenceye maruz kaldıklarına ilişkin haberle derinden sarsıldık. Ankara Barosu, mağdurlarla görüşerek hazırladığı raporla (1), Dışişleri Bakanlığı eski mensubu en az beş diplomata polis tarafından işkence yapıldığını belgelemiştir” denildi.
İşkencenin unutulmasına izin vermeyeceklerini kaydeden Diplomasi ve Ekonomi Enstitüsü (INSTITUDE) açıklamasında, “Bu acımasız ve çirkin hadisenin unutulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” ifadesi kullanıldı.
“BİR DİPLOMAT COPLA TECAVÜZE UĞRADI”
Açıklamada, 20 Mayıs 2019 tarihinde yüzden fazla eski meslektaşlarının ‘siyasi saiklerle’ ve ‘temelsiz terör suçlamaları nedeniyle’ gözaltına alındıkları belirtilerek, işkenceyle ilgili detaylar verildi:
“Tanınmış insan hakları aktivisti ve milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu 26 Mayıs 2019 tarihinde ‘gözaltındaki eski diplomatların ağır bir şekilde darp edildiklerini, işkenceye uğradıklarını ve copla tecavüz edilmekle tehdit edildiklerini’ kamuoyuna duyurmuştu. Ankara Barosu bu iddiaları yerinde inceleyerek işkence ve kötü muameleyi belgelemiştir. Baro’nun raporunda bazı mağdurların, biri bayılıncaya kadar olmak üzere, ciddi bir şekilde darp edildiklerine yer verilmiştir. En az beş meslektaşımız ise soyularak ters kelepçelenmiş, cenin pozisyonuna getirilmiş, anal bölgelerinin etrafında cop gezdirilmiş ve tecavüzle tehdit edilmişlerdir. Üzülerek belirtiyoruz ki, edindiğimiz güvenilir bilgilere göre en az bir meslektaşımız copun vücuda duhulü suretiyle tecavüze uğramıştır.”
“SORUŞTURMA ETKİSİZ VE SONUÇSUZ KALDI”
Açıklamada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturmanın bir sonuca varamadığı vurgulanarak, “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bahse konu olay hakkında soruşturma başlatıldığını ifade etmişse de, inandırıcı ve somut bulguların varlığına rağmen bu soruşturma şimdiye kadar etkisiz ve sonuçsuz kalmıştır” denildi.
İşkencenin hem iç hukukta hem de uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak nitelendiği kaydedilerek, “Mutlak bir şekilde yasaklanmış olan işkence, silahlı çatışma, terörle mücadele, siyasi karışıklık ve olağanüstü hali gerektiren durumlar da dahil olmak üzere, hiçbir surette meşrulaştırılamaz. Bilhassa, işkencenin sistematik ve yaygın olarak uygulanması halinde, teşvik eden, azmettiren veya suç ortağı olanları da kapsayacak şekilde, işkencecilerin zamanaşımına uğramaksızın evrensel yargılama yetkisi kullanılarak soruşturulması mümkündür” ifadelerine yer verildi.
“TÜRK HÜKÜMETİ ULUSLARARASI ANLAŞMALARDAKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRSİN”
Türk hükümetine seslenen eski diplomatlar, “Türk Hükümetini Anayasa’dan ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İşkencenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi olmak üzere uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerine riayet etmeye çağırıyoruz. Ayrıca, Türk mercilerini her türlü işkenceden ve zalimane, insanlık dışı ve alçaltıcı muamelede bulunmaktan kaçınmaya, bunları önlemeye ve bunlara ilişkin etkili soruşturma yürütmeye davet ediyoruz. Bunun yanısıra İşkenceye Karşı BM Komitesi ve Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi gibi uluslararası kurumlar ile uluslararası insan hakları örgütlerine Türkiye’deki işkence ve kötü muamele vakalarına karşı tetikte olmaya devam etme ve bunları yakından izlemeyi sürdürme çağrısında bulunuyoruz” açıklamasında bulundu.
[Kronos.News] 27.5.2020
KRONOS -27 Mayıs 2020
ANKARA – Eski Dışişleri Bakanlığı’na bağlı diplomatlar tarafından kurulan Diplomasi ve Ekonomi Enstitüsü (INSTITUDE), geçen yıl 26 Mayıs’ta Ankara Emniyeti’nde yaşanan işkencenin yıldönümünde açıklama yaptı. Açıklamada en az beş diplomata polis tarafından işkence yapıldığı kaydedilerek, “Geçtiğimiz yıl 26 Mayıs tarihinde, gözaltındaki eski meslektaşlarımızın işkenceye maruz kaldıklarına ilişkin haberle derinden sarsıldık. Ankara Barosu, mağdurlarla görüşerek hazırladığı raporla (1), Dışişleri Bakanlığı eski mensubu en az beş diplomata polis tarafından işkence yapıldığını belgelemiştir” denildi.
İşkencenin unutulmasına izin vermeyeceklerini kaydeden Diplomasi ve Ekonomi Enstitüsü (INSTITUDE) açıklamasında, “Bu acımasız ve çirkin hadisenin unutulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” ifadesi kullanıldı.
“BİR DİPLOMAT COPLA TECAVÜZE UĞRADI”
Açıklamada, 20 Mayıs 2019 tarihinde yüzden fazla eski meslektaşlarının ‘siyasi saiklerle’ ve ‘temelsiz terör suçlamaları nedeniyle’ gözaltına alındıkları belirtilerek, işkenceyle ilgili detaylar verildi:
“Tanınmış insan hakları aktivisti ve milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu 26 Mayıs 2019 tarihinde ‘gözaltındaki eski diplomatların ağır bir şekilde darp edildiklerini, işkenceye uğradıklarını ve copla tecavüz edilmekle tehdit edildiklerini’ kamuoyuna duyurmuştu. Ankara Barosu bu iddiaları yerinde inceleyerek işkence ve kötü muameleyi belgelemiştir. Baro’nun raporunda bazı mağdurların, biri bayılıncaya kadar olmak üzere, ciddi bir şekilde darp edildiklerine yer verilmiştir. En az beş meslektaşımız ise soyularak ters kelepçelenmiş, cenin pozisyonuna getirilmiş, anal bölgelerinin etrafında cop gezdirilmiş ve tecavüzle tehdit edilmişlerdir. Üzülerek belirtiyoruz ki, edindiğimiz güvenilir bilgilere göre en az bir meslektaşımız copun vücuda duhulü suretiyle tecavüze uğramıştır.”
“SORUŞTURMA ETKİSİZ VE SONUÇSUZ KALDI”
Açıklamada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturmanın bir sonuca varamadığı vurgulanarak, “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bahse konu olay hakkında soruşturma başlatıldığını ifade etmişse de, inandırıcı ve somut bulguların varlığına rağmen bu soruşturma şimdiye kadar etkisiz ve sonuçsuz kalmıştır” denildi.
İşkencenin hem iç hukukta hem de uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak nitelendiği kaydedilerek, “Mutlak bir şekilde yasaklanmış olan işkence, silahlı çatışma, terörle mücadele, siyasi karışıklık ve olağanüstü hali gerektiren durumlar da dahil olmak üzere, hiçbir surette meşrulaştırılamaz. Bilhassa, işkencenin sistematik ve yaygın olarak uygulanması halinde, teşvik eden, azmettiren veya suç ortağı olanları da kapsayacak şekilde, işkencecilerin zamanaşımına uğramaksızın evrensel yargılama yetkisi kullanılarak soruşturulması mümkündür” ifadelerine yer verildi.
“TÜRK HÜKÜMETİ ULUSLARARASI ANLAŞMALARDAKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRSİN”
Türk hükümetine seslenen eski diplomatlar, “Türk Hükümetini Anayasa’dan ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İşkencenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi olmak üzere uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerine riayet etmeye çağırıyoruz. Ayrıca, Türk mercilerini her türlü işkenceden ve zalimane, insanlık dışı ve alçaltıcı muamelede bulunmaktan kaçınmaya, bunları önlemeye ve bunlara ilişkin etkili soruşturma yürütmeye davet ediyoruz. Bunun yanısıra İşkenceye Karşı BM Komitesi ve Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi gibi uluslararası kurumlar ile uluslararası insan hakları örgütlerine Türkiye’deki işkence ve kötü muamele vakalarına karşı tetikte olmaya devam etme ve bunları yakından izlemeyi sürdürme çağrısında bulunuyoruz” açıklamasında bulundu.
[Kronos.News] 27.5.2020
Gezi 7 yaşında: Bağzı şeyler değişmedi!
Cumhuriyet tarihinin eşsiz direnişlerinden Gezi, 7’nci yılını geride bıraktı. Gezi Parkı’nın ruhu hala yaşıyor ancak “bağzı şeyler” hala değişmedi..
BOLD – Gezi Parkı’ndaki tarihi ağaçların kesilip yerine Topçu Kışlası adı verilen AVM projesinin yapılacağının duyulması sonrası 31 Mayıs’ta başlayan ve AKP iktidarına karşı demokrasi ve özgürlük talebiyle geniş toplumsal kesimleri içine alan bir halk ayaklanmasına dönüşen Gezi Direnişi, 7 yılı geride bıraktı. Kürt, Türk, Çerkes, Ermeni, Laz, Arap, Müslüman, Hıristiyan, Alevi, yaşam alanı savunucular, kadın örgütleri, inanç grupları, LGBTİ+ bireyler, sendikalar, meslek odaları, liseli gençler ve 7’den 70’e kadar toplumun tüm farklı kesimlerinin bir arada olduğu Gezi Parkı’ndaki eylem hala hafızalardaki yerini koruyor.
İLK KIVILCIM
Protestoların ilk kıvılcımı 27 Mayıs 2013 tarihinde çakıldı. O gün öğle saatlerinde parkın Asker Ocağı Caddesi’ne bakan dış duvarının yaklaşık 3 metrelik kısmı yıkılırken, parktaki 4-5 ağaç taşınacağı iddiasıyla söküldü. Bunun üzerine uzun bir süre Gezi Parkı’nın park olarak korunması için mücadele yürüten Taksim İçin Ayağa Kalk Platformu üyeleri ve ekoloji meselesine duyarlı yaklaşık 50 kişilik bir grup yurttaş, ağaçların kesilmemesi için parkta çadır kurup nöbet tutmaya başladı. Gece saatlerinde nöbet tutanlar, parkın yıkımına devam etmek isteyen iş makinelerinin önünde uzanırken, bu yıkımın o gece ertelenmesine vesile oldu. Her ne kadar o gece yıkım durduysa bile polisler yeniden yıkım için geleceklerini söylediler. Bunlar yaşanırken aynı zamanda sosyal medyada geniş kesimlerin duyarlılığını oluşturmaya dönük açık çağrılar yapıldı.
SIRRI SÜREYYA MEYDANA İNDİ
Yapılan çağrılar karşılık bulurken, 28 Mayıs 2013 sabahı parkta daha büyük bir kitle toplandı. O dönem Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) İstanbul Milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder, yıkıma karşı çıkmak için dozerlerin önünde durdu. Önder’in sarf ettiği “Ben bu ağaçların da kuşların da vekiliyim” sözleri, Gezi direnişinin sembolü haline geldi. Gösterilen tepkiler üzerine yıkım kararı yeniden ertelenirken, polis parkta nöbet tutan yurttaşlara biber gazıyla sert müdahale etti. Müdahaleden etkilenen 2 kişi hastaneye kaldırıldı. Yurttaşların direnişi devam ederken, parkın duvarının bir bölümü daha yıkıldı. Yıkıma engel olmak isteyen gruba polis yeniden müdahale etti. Yapılan bu müdahale de çok sayıda kişi yaralandı.
SOSYAL MEDYANIN GÜCÜNÜ İSPATLADIĞI İLK EYLEM
Tepkiler gittikçe sosyal medyada yankı bulmaya devam etti. Ülkenin hemen her yerinden insanlar, parkın yıkılması ve ağaçların sökülmesine karşı tepkilerini göstermeye başladı. Diğer yandan parktaki nöbette devam etti. Takvim yaprakları 30 Mayıs’ı gösterdiğinde ise sabah erken saatlerde polis parkta nöbet tutan direnişçilere müdahalede bulunup, çadırlarını yaktı. Aynı gün toplanan büyük bir kitle burada bir forum düzenledi. Her geçen saat ve gün kitlenin sayısını kalabalıklaşırken, yaşananlara dönük uygulanan medya sansürü tepkileri büyüttü. Tepkilerin yansımasını bulduğu Twitter’da bir günde 2 milyon #DirenGeziParkı tweeti atıldı.
ACİL MÜDAHALE BİRİMİ
31 Mayıs günü sabaha karşı gerçekleşen polis müdahalesi ise tüm toplumsal kesimlerin sabrını taşıran son nokta oldu. Müdahalenin ardından İstanbul başta olmak üzere tüm Türkiye illerinde halk alanları doldurdu. Bu eylemlere yönelik polisin biber gazlı ve tazyikli su ile giriştiği müdahalelerde çok sayıda kişi yaralandı. Taksim Meydanı’nda toplanan kitleye de gaz bombaları, tazyikli su ile müdahale edilirken, havadan çekilen fotoğraflarda Taksim ve çevresini biber gazı bulutunun kapladığı yansıdı. Yapılan polis müdahalelerinde çok sayıda kişinin yaralanması üzerine Türk Tabipler Birliği (TTB) üyeleri “Acil Müdahale Birimi” oluşturdu.
DİRENİŞ HER YERE YAYILDI
Korku duvarlarının yıkıldığı o günlerde İstanbul’un tüm ilçelerinden halkın akın akın Taksim’e gitmeye başlamasıyla Gezi direnişi dünyanın da gündemine oturdu. Birçok uluslararası kuruluş, Taksim’de yaşananları canlı olarak duyurdu. Türk medyasının büyük çoğunluğu ise üç maymunu oynamayı tercih etti. Giderek büyüyen kitleye akşam saatlerinde de İstiklal Caddesi üzerinde polis müdahalesine devam etti. Polis gaz bombalarını insanlara nişan alarak ateşliyordu. Direnişe destek eylemleri Ankara, İzmir, Mersin, İzmit, Konya, Manisa ve birçok şehre yayıldı. Ankara’da Kuğulu Park, İzmir’de Gündoğdu Meydanı ve Konak bölgelerinde yapılan yürüyüşler polis saldırısıyla sonlandı.
TAKSİM’E AKIN ETTİLER
31 Mayıs’ı 1 Haziran 2013’e bağlayan günün ilk saatlerinde artık tüm Türkiye ayaktaydı. Ülkenin hemen hemen tüm şehirlerde ve İstanbul’un farklı ilçe ve mahallelerinde başlayan protesto yürüyüşleriyle kitle, polis müdahalesine tepki gösterdi. Sabaha karşı İstanbul’un Anadolu Yakası’nda toplanan on binlerce kişi Boğaziçi Köprüsü üzerinden yürüyüşe geçti. Hükümet direnişe yalnızca polisle baş edemeyeceğini anlayınca alanlara jandarmayı da indirdi. Öğle saatleri yaklaşırken, polis yoğun gözaltı yapmaya başladı. Tek bir kişi dahi görse ya gaz atıyor ya da gözaltına alıyordu. Gün içerisinde Beşiktaş’tan Kabataş’a geçişler engellenirken, Taksim metrosu da durduruldu. Öğleden sonra Taksim’de kurumlar adına açıklama yapıldı. Açıklamada, “Taksim’i kazanana kadar evimize gitmeyeceğiz” denildi. Taksim’de aralarında milletvekillerinin de bulunduğu binlerce kişi, Gezi Parkı’na yürüdü ve Gezi Parkı’nın Mete Caddesi tarafına giriş yaptı. Ardından on binlerce kişi Gezi Parkı’na giriş yapmaya başladı. Harbiye, Sıraselviler ve Dolmabahçe tarafından on binlerce kişi Taksim’e akın ediyordu.
RENKLİ GÖRÜNTÜLER
Polisin alandan çekilmesi ile birlikte direnişi kol kola yürüten Kürdünden Alevisine, Türkünden Ermenisine, işçisinden işsizine toplumun her kesiminden on binler, alana yaşanabilecek olası polis müdahalelerine karşı Taksim’e çıkan tüm yolları barikatlarla kapattı. Alanda Gezi’nin sembolü olan “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganı ise, hiç eksik olmadı. Sadece bunlar değil, Gezi Park’ı yaratıcı yazılamalardan tutun asılan posterlere kadar çok renkli görüntülere sahne oldu.
10 KİŞİ GÖZÜNÜ KAYBETTİ
Haziran ayı boyunca süren direniş boyunca 10 bine yakın kişi, polis müdahalelerinde atılan gaz bombalarıyla yaralandı. 91 kişi kafa travmasına uğradı, 10 kişi gözünü kaybetti. Polis müdahaleler sırasında 15 günde 150 binin üzerinde gaz bombası attı. Tonlarca tazyikli su sıktı.
12 KİŞİ YAŞAMINI YİTİRDİ
1 Haziran tarihinde Ankara Kızılay’daki bir gösteride bir polis kurşunuyla kafasından vurulan Ethem Sarısülük, 12 Haziran 2013’te beyin ölümü gerçekleşti. Mehmet Ayvalıtaş, 2 Haziran günü göstericilerin İstanbul Ümraniye TEM Otoyolu’nu kapatma eylemi sırasında bir aracın kasıtlı olarak çarpması sonucu yaşamını yitirdi. 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’de 3 Haziran 2013’de uğradığı saldırı sonucu beyin kanaması geçirerek, 9 Haziran günü hayatını kaybetti. Abdullah Cömert 3 Haziran’da Hatay’daki polis müdahalelerinde kafasına polis tarafından atılan gaz bombasının ardından yaralandı. Cömert 22 Haziran günü hayata veda etti. Gezi direnişi sırasında Okmeydanı’nda polisin attığı gaz bombasının kafasına isabet etmesi sonucu henüz 14 yaşında olan Berkin Elvan ağır yaralandı. Elvan, 269 gün verdiği yaşam mücadelesinin ardından yaşamını yitirdi.
Medeni Yıldırım ise, tüm ülkeye yayılan direniş sırasında Diyarbakır’ın Lice ilçesinden karakol protestosu sırasında askerlerce katledildi. 22 yaşındaki Ahmet Atakan da 9 Haziran’da Hatay’da polisin attığı gaz bombasının başına isabet etmesi sonucu çatıdan düşerek yaşamını yitirdi. Mehmet İstif, Serdar Kadakal, İrfan Tuna, Zeynep Eryaşar, Selim Önder olmak üzere 12 kişi Gezi direnişi sırasında yaşamını yitirdi.
DAVA 6 BUÇUK YIL SÜRDÜ
Yaşamını yitirenlerden Mehmet Ayvalıtaş’ın davası 6 buçuk yıl devam etti. Ayvalıtaş’ın ölümüne sebep olan Mehmet Görkem Demirbaş ile Cengiz Aktaş hakkında, “taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma” suçlamasıyla Kartal Anadolu Adliyesi 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. 6 buçuk yıl süren davanın karar duruşması 21 Ekim 2019’da görüldü. Kararını açıklayan mahkeme, her iki sanık hakkında beraat kararı verdi. Ayvalıtaş ailesinin avukatları, karara karşı bir üst mahkemeye itiraz başvurusunda bulundu.
‘GEZİ RUHU TÜKENMEZ’
Davalarının temyizde olduğunu ve sonuç beklediklerini söyleyen baba Ali Ayvalıtaş, acılarının ilk günkü gibi taze olduğunu ifade ederek, “Bizim acımız o günkü gibi taze duruyor. Tazeliğini koruduğu gibi yaramızda hala aynı” dedi. Erdoğan’ın “Gezi’de polise kurşun sıkıldı” sözlerine değinen Ayvalıtaş, “Gezi’de polise kurşun sıkıldı sözü yalandır. Nasıl ki Gezi sürecinde camide içki içildi gibi aslı astarı olmayan sözler söylendiyse, bugünde bu söylenenlerin aslı astarı yok. Bunu söyleyenler insanlıktan nasibini almamışlardır” diye belirtti. Ayvalıtaş, “İktidar Gezi’den aldığı yarayı hiçbir yerden almadı. Onun için Gezi’ye saldırıyor. Gezi’yi bitiremezler, Gezi ruhu tükenmez” diye konuştu.
[Bold Medya] 27.5.2020
BOLD – Gezi Parkı’ndaki tarihi ağaçların kesilip yerine Topçu Kışlası adı verilen AVM projesinin yapılacağının duyulması sonrası 31 Mayıs’ta başlayan ve AKP iktidarına karşı demokrasi ve özgürlük talebiyle geniş toplumsal kesimleri içine alan bir halk ayaklanmasına dönüşen Gezi Direnişi, 7 yılı geride bıraktı. Kürt, Türk, Çerkes, Ermeni, Laz, Arap, Müslüman, Hıristiyan, Alevi, yaşam alanı savunucular, kadın örgütleri, inanç grupları, LGBTİ+ bireyler, sendikalar, meslek odaları, liseli gençler ve 7’den 70’e kadar toplumun tüm farklı kesimlerinin bir arada olduğu Gezi Parkı’ndaki eylem hala hafızalardaki yerini koruyor.
İLK KIVILCIM
Protestoların ilk kıvılcımı 27 Mayıs 2013 tarihinde çakıldı. O gün öğle saatlerinde parkın Asker Ocağı Caddesi’ne bakan dış duvarının yaklaşık 3 metrelik kısmı yıkılırken, parktaki 4-5 ağaç taşınacağı iddiasıyla söküldü. Bunun üzerine uzun bir süre Gezi Parkı’nın park olarak korunması için mücadele yürüten Taksim İçin Ayağa Kalk Platformu üyeleri ve ekoloji meselesine duyarlı yaklaşık 50 kişilik bir grup yurttaş, ağaçların kesilmemesi için parkta çadır kurup nöbet tutmaya başladı. Gece saatlerinde nöbet tutanlar, parkın yıkımına devam etmek isteyen iş makinelerinin önünde uzanırken, bu yıkımın o gece ertelenmesine vesile oldu. Her ne kadar o gece yıkım durduysa bile polisler yeniden yıkım için geleceklerini söylediler. Bunlar yaşanırken aynı zamanda sosyal medyada geniş kesimlerin duyarlılığını oluşturmaya dönük açık çağrılar yapıldı.
SIRRI SÜREYYA MEYDANA İNDİ
Yapılan çağrılar karşılık bulurken, 28 Mayıs 2013 sabahı parkta daha büyük bir kitle toplandı. O dönem Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) İstanbul Milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder, yıkıma karşı çıkmak için dozerlerin önünde durdu. Önder’in sarf ettiği “Ben bu ağaçların da kuşların da vekiliyim” sözleri, Gezi direnişinin sembolü haline geldi. Gösterilen tepkiler üzerine yıkım kararı yeniden ertelenirken, polis parkta nöbet tutan yurttaşlara biber gazıyla sert müdahale etti. Müdahaleden etkilenen 2 kişi hastaneye kaldırıldı. Yurttaşların direnişi devam ederken, parkın duvarının bir bölümü daha yıkıldı. Yıkıma engel olmak isteyen gruba polis yeniden müdahale etti. Yapılan bu müdahale de çok sayıda kişi yaralandı.
SOSYAL MEDYANIN GÜCÜNÜ İSPATLADIĞI İLK EYLEM
Tepkiler gittikçe sosyal medyada yankı bulmaya devam etti. Ülkenin hemen her yerinden insanlar, parkın yıkılması ve ağaçların sökülmesine karşı tepkilerini göstermeye başladı. Diğer yandan parktaki nöbette devam etti. Takvim yaprakları 30 Mayıs’ı gösterdiğinde ise sabah erken saatlerde polis parkta nöbet tutan direnişçilere müdahalede bulunup, çadırlarını yaktı. Aynı gün toplanan büyük bir kitle burada bir forum düzenledi. Her geçen saat ve gün kitlenin sayısını kalabalıklaşırken, yaşananlara dönük uygulanan medya sansürü tepkileri büyüttü. Tepkilerin yansımasını bulduğu Twitter’da bir günde 2 milyon #DirenGeziParkı tweeti atıldı.
ACİL MÜDAHALE BİRİMİ
31 Mayıs günü sabaha karşı gerçekleşen polis müdahalesi ise tüm toplumsal kesimlerin sabrını taşıran son nokta oldu. Müdahalenin ardından İstanbul başta olmak üzere tüm Türkiye illerinde halk alanları doldurdu. Bu eylemlere yönelik polisin biber gazlı ve tazyikli su ile giriştiği müdahalelerde çok sayıda kişi yaralandı. Taksim Meydanı’nda toplanan kitleye de gaz bombaları, tazyikli su ile müdahale edilirken, havadan çekilen fotoğraflarda Taksim ve çevresini biber gazı bulutunun kapladığı yansıdı. Yapılan polis müdahalelerinde çok sayıda kişinin yaralanması üzerine Türk Tabipler Birliği (TTB) üyeleri “Acil Müdahale Birimi” oluşturdu.
DİRENİŞ HER YERE YAYILDI
Korku duvarlarının yıkıldığı o günlerde İstanbul’un tüm ilçelerinden halkın akın akın Taksim’e gitmeye başlamasıyla Gezi direnişi dünyanın da gündemine oturdu. Birçok uluslararası kuruluş, Taksim’de yaşananları canlı olarak duyurdu. Türk medyasının büyük çoğunluğu ise üç maymunu oynamayı tercih etti. Giderek büyüyen kitleye akşam saatlerinde de İstiklal Caddesi üzerinde polis müdahalesine devam etti. Polis gaz bombalarını insanlara nişan alarak ateşliyordu. Direnişe destek eylemleri Ankara, İzmir, Mersin, İzmit, Konya, Manisa ve birçok şehre yayıldı. Ankara’da Kuğulu Park, İzmir’de Gündoğdu Meydanı ve Konak bölgelerinde yapılan yürüyüşler polis saldırısıyla sonlandı.
TAKSİM’E AKIN ETTİLER
31 Mayıs’ı 1 Haziran 2013’e bağlayan günün ilk saatlerinde artık tüm Türkiye ayaktaydı. Ülkenin hemen hemen tüm şehirlerde ve İstanbul’un farklı ilçe ve mahallelerinde başlayan protesto yürüyüşleriyle kitle, polis müdahalesine tepki gösterdi. Sabaha karşı İstanbul’un Anadolu Yakası’nda toplanan on binlerce kişi Boğaziçi Köprüsü üzerinden yürüyüşe geçti. Hükümet direnişe yalnızca polisle baş edemeyeceğini anlayınca alanlara jandarmayı da indirdi. Öğle saatleri yaklaşırken, polis yoğun gözaltı yapmaya başladı. Tek bir kişi dahi görse ya gaz atıyor ya da gözaltına alıyordu. Gün içerisinde Beşiktaş’tan Kabataş’a geçişler engellenirken, Taksim metrosu da durduruldu. Öğleden sonra Taksim’de kurumlar adına açıklama yapıldı. Açıklamada, “Taksim’i kazanana kadar evimize gitmeyeceğiz” denildi. Taksim’de aralarında milletvekillerinin de bulunduğu binlerce kişi, Gezi Parkı’na yürüdü ve Gezi Parkı’nın Mete Caddesi tarafına giriş yaptı. Ardından on binlerce kişi Gezi Parkı’na giriş yapmaya başladı. Harbiye, Sıraselviler ve Dolmabahçe tarafından on binlerce kişi Taksim’e akın ediyordu.
RENKLİ GÖRÜNTÜLER
Polisin alandan çekilmesi ile birlikte direnişi kol kola yürüten Kürdünden Alevisine, Türkünden Ermenisine, işçisinden işsizine toplumun her kesiminden on binler, alana yaşanabilecek olası polis müdahalelerine karşı Taksim’e çıkan tüm yolları barikatlarla kapattı. Alanda Gezi’nin sembolü olan “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganı ise, hiç eksik olmadı. Sadece bunlar değil, Gezi Park’ı yaratıcı yazılamalardan tutun asılan posterlere kadar çok renkli görüntülere sahne oldu.
10 KİŞİ GÖZÜNÜ KAYBETTİ
Haziran ayı boyunca süren direniş boyunca 10 bine yakın kişi, polis müdahalelerinde atılan gaz bombalarıyla yaralandı. 91 kişi kafa travmasına uğradı, 10 kişi gözünü kaybetti. Polis müdahaleler sırasında 15 günde 150 binin üzerinde gaz bombası attı. Tonlarca tazyikli su sıktı.
12 KİŞİ YAŞAMINI YİTİRDİ
1 Haziran tarihinde Ankara Kızılay’daki bir gösteride bir polis kurşunuyla kafasından vurulan Ethem Sarısülük, 12 Haziran 2013’te beyin ölümü gerçekleşti. Mehmet Ayvalıtaş, 2 Haziran günü göstericilerin İstanbul Ümraniye TEM Otoyolu’nu kapatma eylemi sırasında bir aracın kasıtlı olarak çarpması sonucu yaşamını yitirdi. 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’de 3 Haziran 2013’de uğradığı saldırı sonucu beyin kanaması geçirerek, 9 Haziran günü hayatını kaybetti. Abdullah Cömert 3 Haziran’da Hatay’daki polis müdahalelerinde kafasına polis tarafından atılan gaz bombasının ardından yaralandı. Cömert 22 Haziran günü hayata veda etti. Gezi direnişi sırasında Okmeydanı’nda polisin attığı gaz bombasının kafasına isabet etmesi sonucu henüz 14 yaşında olan Berkin Elvan ağır yaralandı. Elvan, 269 gün verdiği yaşam mücadelesinin ardından yaşamını yitirdi.
Medeni Yıldırım ise, tüm ülkeye yayılan direniş sırasında Diyarbakır’ın Lice ilçesinden karakol protestosu sırasında askerlerce katledildi. 22 yaşındaki Ahmet Atakan da 9 Haziran’da Hatay’da polisin attığı gaz bombasının başına isabet etmesi sonucu çatıdan düşerek yaşamını yitirdi. Mehmet İstif, Serdar Kadakal, İrfan Tuna, Zeynep Eryaşar, Selim Önder olmak üzere 12 kişi Gezi direnişi sırasında yaşamını yitirdi.
DAVA 6 BUÇUK YIL SÜRDÜ
Yaşamını yitirenlerden Mehmet Ayvalıtaş’ın davası 6 buçuk yıl devam etti. Ayvalıtaş’ın ölümüne sebep olan Mehmet Görkem Demirbaş ile Cengiz Aktaş hakkında, “taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma” suçlamasıyla Kartal Anadolu Adliyesi 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. 6 buçuk yıl süren davanın karar duruşması 21 Ekim 2019’da görüldü. Kararını açıklayan mahkeme, her iki sanık hakkında beraat kararı verdi. Ayvalıtaş ailesinin avukatları, karara karşı bir üst mahkemeye itiraz başvurusunda bulundu.
‘GEZİ RUHU TÜKENMEZ’
Davalarının temyizde olduğunu ve sonuç beklediklerini söyleyen baba Ali Ayvalıtaş, acılarının ilk günkü gibi taze olduğunu ifade ederek, “Bizim acımız o günkü gibi taze duruyor. Tazeliğini koruduğu gibi yaramızda hala aynı” dedi. Erdoğan’ın “Gezi’de polise kurşun sıkıldı” sözlerine değinen Ayvalıtaş, “Gezi’de polise kurşun sıkıldı sözü yalandır. Nasıl ki Gezi sürecinde camide içki içildi gibi aslı astarı olmayan sözler söylendiyse, bugünde bu söylenenlerin aslı astarı yok. Bunu söyleyenler insanlıktan nasibini almamışlardır” diye belirtti. Ayvalıtaş, “İktidar Gezi’den aldığı yarayı hiçbir yerden almadı. Onun için Gezi’ye saldırıyor. Gezi’yi bitiremezler, Gezi ruhu tükenmez” diye konuştu.
[Bold Medya] 27.5.2020
Köylüye kötü haber: Büyükbaş için 10 TL küçükbaş için 2.25 TL ‘ot vergisi’ alınacak
Devlet, dağda bayırda hayvanını otlatan köylüden para istemeye başladı. Kırıkkale Tarım Orman Müdürlüğü, hayvan başı istenecek parayı ve vermeyene uygulanacak cezayı açıkladı.
BOLD – Kırklareli Valiliği İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, köylünün ortak kullanım alanı olan mera, kışlak ve yaylaklarda hayvan otlatanlardan hayvan başına para alınacağını duyurması büyük tepki çekti. Valilik, çiftçilerden büyükbaş hayvanlar için 10 lira, küçükbaş hayvanlar için ise 2.25 TL otlatma hakkı talep edeceğini duyurdu.
HAYVAN BAŞINA 10 TL ALINACAK
Valilik tarafından dağıtımı yapılan yazıda, mera, kışlak ve yaylaklarda hayvanlarını otlatan üreticiler hakkında alınan kararın duyurusu şu şekilde bildirildi: “… Bakanlığımız Mera, Yaylak ve Kışlaklarda Otlatma Yönetimi Uygulama Esasları Genelgesi doğrultusunda İl Mera Komisyonunun 27.02.2020 tarihli toplantı kararı ve valilik oluru ile ilimizde mera alanlarının 2020 otlatma döneminin 1 Mayıs 2020-30 Ekim 2020 tarihleri arasındaki süre, dinlendirme döneminin 1 Kasım 2020, 30 Nisan 2021 tarihleri arasındaki süre olarak, 2020 yılında otlatma bedellerinin büyükbaş hayvan başına 10.00 TL, küçükbaş hayvan başına 2.25 TL, otlatma hakkının üstünde hayvan otlatanlardan alınacak ceza bedelinin her fazla hayvan için üç katı olarak belirlenmiştir.
GEREKÇE, MERALARIN TAHRİBATININ ÖNLENMESİ
Meralarımızdaki baskının ortadan kaldırılarak tahribatın önlenmesi amacıyla belirtilen kurallara uygun şekilde kullanılmasının, otlatma kurallarına riayet edilmesinin, otlatma bedelleri konusunda Mera Kanunu’nun 26. Maddesi hükümlerine göre hareket edilmesinin, kurallara riayet etmeyenler hakkında Mera Kanunu’nun 27. Maddesi hükümlerine göre işlem yapılacağının belediye başkanları, köy muhtarlıkları ve çiftçilerimize duyurulması hususunda bilgi ve gereğini rica ederim.”
[Bold Medya] 27.5.2020
BOLD – Kırklareli Valiliği İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, köylünün ortak kullanım alanı olan mera, kışlak ve yaylaklarda hayvan otlatanlardan hayvan başına para alınacağını duyurması büyük tepki çekti. Valilik, çiftçilerden büyükbaş hayvanlar için 10 lira, küçükbaş hayvanlar için ise 2.25 TL otlatma hakkı talep edeceğini duyurdu.
HAYVAN BAŞINA 10 TL ALINACAK
Valilik tarafından dağıtımı yapılan yazıda, mera, kışlak ve yaylaklarda hayvanlarını otlatan üreticiler hakkında alınan kararın duyurusu şu şekilde bildirildi: “… Bakanlığımız Mera, Yaylak ve Kışlaklarda Otlatma Yönetimi Uygulama Esasları Genelgesi doğrultusunda İl Mera Komisyonunun 27.02.2020 tarihli toplantı kararı ve valilik oluru ile ilimizde mera alanlarının 2020 otlatma döneminin 1 Mayıs 2020-30 Ekim 2020 tarihleri arasındaki süre, dinlendirme döneminin 1 Kasım 2020, 30 Nisan 2021 tarihleri arasındaki süre olarak, 2020 yılında otlatma bedellerinin büyükbaş hayvan başına 10.00 TL, küçükbaş hayvan başına 2.25 TL, otlatma hakkının üstünde hayvan otlatanlardan alınacak ceza bedelinin her fazla hayvan için üç katı olarak belirlenmiştir.
GEREKÇE, MERALARIN TAHRİBATININ ÖNLENMESİ
Meralarımızdaki baskının ortadan kaldırılarak tahribatın önlenmesi amacıyla belirtilen kurallara uygun şekilde kullanılmasının, otlatma kurallarına riayet edilmesinin, otlatma bedelleri konusunda Mera Kanunu’nun 26. Maddesi hükümlerine göre hareket edilmesinin, kurallara riayet etmeyenler hakkında Mera Kanunu’nun 27. Maddesi hükümlerine göre işlem yapılacağının belediye başkanları, köy muhtarlıkları ve çiftçilerimize duyurulması hususunda bilgi ve gereğini rica ederim.”
[Bold Medya] 27.5.2020
Almanya’da mesleğine geri dönen akademisyen Günebakan: Korkuyu, saklanmayı bırakın [Cevheri Güven]
KHK’lı akademisyen Günebakan, salça sattı, taksicilik yaptı, Meriç’i yüzerek geçti şimdi Almanya’da ve Türkiyeli mültecilere seslendi: “Korkuyu bırakın”
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – İslam Günebakan (41), Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken OHAL döneminde KHK’yla ihraç edildi. Bu sırada doktora tezini tamamlamış, jüri savunması için bekliyordu. Önce doktora danışmanı çekildi, ardından jüri.
Beş çocuğuyla hayata tutunmak için salça sattı, taksicilik yaptı. Ailesini ayakta tuttu ta ki Türkiye’de “Sen kafirsin” lafını işitene kadar. Çevre baskısı dayanılmaz hal alınca tek başına yüzerek Meriç’i geçti. Birkaç hafta sonra Meriç’e bir botla gelerek geride kalan ailesini tek başına alıp karşı kıyıya taşıdı.
Almanya’da yeniden hayat kurdu, dil öğrendi ve şimdi gerçek mesleğine geri döndü. Doktorasını tamamlamak için kabul aldı.
KHK’lı akademisyen Günebakan’ın hayatı, bir direniş ve kazanma öyküsü. Yeni gelen mülteci kuşağına da tavsiyesi var, “Korkmayın, Almanya’da saklanmaya çalışmayın. Hepiniz iyi eğitimlisiniz, mesleğinizi yapmaya odaklanın, işçi olmayı kabullenmeyin, başaracaksınız”
DOKTORAMI BİTİRMEYİ BEKLERKEN
İslam Günebakan ihraç sürecinde meslektaşlarının takındığı tutumu hayal kırıklığı içinde anlatıyor:
“Doktora tezimi tamamlamıştım. Jüride savunma aşamasına gelmişti. Ama tez danışmanım Doç. İbrahim Seyrek KHK’lı olduğum için tez danışmanlığımı bıraktı. Sonra birkaç hocadan rica ettim en sonunda biri kabul etti ve jüriye savunmaya çıktım.
Jüride de KHK’lı olduğumu anladılar. Kendi aralarında görüştüler ve tez jüriliğimden çekildiler. Daha sonra bölüm başkanlığına dilekçe yazdım yeni jüri için ama cevap yok. Bölüm başkanı Prof. Arif Özsağır’a gittim. Dedi ki; ‘Kimse senin jüriliğini kabul etmek istemiyor. Bana kalsa seni öğrencilikten de atmak lazım. Hatta vatandaşlıktan da çıkarmalı.’
Ben hapse de girsem hükümlü de olsam eğitim hakkı engellenemez ama daha yargılamam bile başlamadan eğitim hakkım engellendi. Hem de profesörler tarafından.”
İslam Günebakan Amnesty’nin etkinliklerinde görev alıyor.
“AİLEMDEN TERÖRİST MUAMELESİ GÖRDÜM”
Günebakan’ı en çok yaralayan ise KHK’lı olmasıyla birlikte ailesinden destek görememesi olmuş:
“Açığa alındığımda annemi aradım, verdiği tepki ‘Sen de onlarla irtibatlı olmasaydın’ şeklindeydi. Yanımda A Haberi açıp izliyordu. Her türlü hakaret, iftira. Bayrak alıp demokrasi mitingine gidiyor bana göstere göstere. Tabi sonradan anladı kimin haklı kimin masum olduğunu ama o ilk tepkilerin izi kalbimde kaldı.
İhraç olduktan sonra abimin birinin evine gitmiştim. Açıkça ‘iç karışıklık olsa, sokağa çıksak kardeş dinlemem vururum’ dedi. Kayınpeder ha keza, ‘sokağa çıksak benim ilk vuracağım kişi damadımla kızımdır’ dedi.
Babam ise ‘Bu devletin hakkıdır, kurunun yanında yaş da yanacak, bu olması gereken bir şey’ dedi. Tüm bunların üstüne bir de çocuklar okulda baskı görmeye başladılar. Şucu bucu diye.”
AYAKTA KALMA YILLARI
Mesleğinden olan ailesinden destek göremeyen Günebakan için artık tek çare kendi başına ayakta kalmaktır:
“Önce salça sattım. Ama mevsimlik bir iş. Bu arada evimi polis basmıştı ve aranıyordum. Sahte bir kimlikle taksicilik yapmaya baladım. Taksi durağına arada polisler geliyordu muhabbet etmeye. Benim KHK’lı olduğumu biliyorlar. Polislerden biri ‘Sen Fethullah Gülen’i seviyor musun?’ dedi. Ben de ‘Saygı duyuyorum’ dedim. ‘O zaman sen kafirsin’ dedi. Herkes dondu kaldı. Artık Türkiye’de yaşama şansı kalmamıştı. Yurt dışına çıkmaya karar verdim.”
MERİÇ’İ YÜZEREK GEÇTİM
Günebakan insan kaçakçılarına da güvenmez, Meriç’i kendi başına geçer sonrasında ailesini geçirmesi de yine kendi başına olur:
“Haritaları inceledim nereden geçerim diye. Daha önce geçen arkadaşların tavsiyesiyle bir taksiye bindim Meriç’e yakın bir yere indim. Bir elimde çanta, diğer elimle kulaç atarak karşıya güçlükle geçtim.
Yunanistan’a geçince orada kalmak istedim. Selanik’e yerleştim. Çok sıcak geldi bana. Yunanca kursuna başladım. Tabi çocuklarım ve eşimi getirmem de gerekiyordu. Çocuklarıma onları da götüremezsem Türkiye’ye geri dönme sözü vermiştim.
Eşim, beş çocuk ve bir arkadaşıma Meriç’in kenarında bir koordinat verdim. Oraya gelmelerini istedim. Selanik’ten bir bot aldım, araba kiralayıp nehrin kenarına gittim. Botu şişirdim. Botu sürmeye çalışıyorum ama çok yoruldum. Nefes gücüyle botu şişirdiğim için gücüm bitti. Akıntıyla mücadelede çok yoruldum. Zorla karşıya geçtim. Tabi benim ailem dışında başka bir arkadaşım ve ailesi var. 10 kişi bota bindik. Bot gitmiyor. Bottan suya atladım. Ayağım yere değdiğini gördüm. Sonra botu çeke çeke geçtik.
Tabi Selanik’te ekonomik sıkıntılar var. Mültecilere günde iki öğün yemek veren bir yer vardı. Ben kapları alıp gidip oradan yemek almaya başladım. Öylece geçindik bir süre ama iş bulmak oldukça zor.
ALMANYA’DA TUTUNMA SÜRECİ
Yine tehlikeli bir şekilde eşim ve çocukları gemiyle İtalya’ya gönderdim. Sonra ben tek başıma Almanya’ya geçtim.
Hedefim mesleğime devam etmekti. 10 kadar profesöre mail attım. Üniversitede Entegrasyon Kampüs diye bir program var oraya başvurdum. Doktorada yarım kaldığımı belirttim. Üniversitede bu imkan olduğunu öğrendim. Beni kabul edebileceklerini, tezimi İngilizce de yazabileceğimi söylediler ama o sırada Almancaya yoğunlaşmıştım. Bir yıl sonra tekrar gittim, başvurdum. Catholic University of Eichstaett-Ingolstadt’dan bir hoca döndü ve kabul aldım. Tüm süreç iki sene sürdü ama doktorama tekrar başlamış oldum. Dersler de yoğun biçimde devam ediyor.
Doktoramı tamamlarsam önceliğim üniversitede kalabilmek. Olmazsa da eğitimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum.”
“DİL MESELESİNİ ÇOK BÜYÜTMEYİN”
Günebakan, yeni gelen mültecilerin, artık travmaların, Türkiye’deki korkuların arkalarına sığınmamaları gerektiğini, görünür olarak hayatın içine atılmaları gerektiğini söylüyor”
“Yaşadığım yerde Göçmen Meclisi var. Üyeleri 5-6 yılda bir seçiliyor. Göçmenlerin sorunları ve entegrasyonu için projeler geliştiriyorlar. Oraya aday olacağım. Temmuz’da seçim var. Yabancılar oy kullanıp Meclis üyelerini seçiyor. Oraya seçilirsem entegrasyon ve diyalog faaliyetlerine orada hız vereceğim.
Almanya’ya geldikten sonra dil meselesini çok büyütüyorlar insanların gözünde, korku haline geliyor. Almanca olmadan kımıldayamayız adım atamayız zannediliyor. İletişimde sözlü iletişim, ses tonu, beden dili üç temel nokta. Sözlü iletişim burada yüzde 20’lerde kalıyor. Yani ilk zamanlar yarı İngilizce yarı Almanca, yarı Türkçe konuşuyordum. Mesele sadece Almancayı çok düzgün bilmek değil, iletişim kurmak, derdini anlatmak karşıya.”
“GÖRÜNÜR OLUN KORKUYU BIRAKIN”
“Duyulmamak, görülmemek, bilinmemek, fotoğraflarda olmamak gibi korkular var yeni gelen Türkiyeli mültecilerin. Bunlar insanların adım atmasının önünde büyük engel. Türkiye’den kalan korkular. İnsanlar Whatsapp, Telegram grubuna girmeye korkuyorlar. Türkiye’deki baskı ortamından kalan şeyler ama travmaların arkasına sığınmamamız lazım, bunları atlatmalıyız.
Burada oraya buraya koşturunca bir arkadaş bana ‘Bu kadar dikkat çekme, gelen insanların kim olduğu belli değil, otur diline yoğunlaş, kendini geliştir sonra daha faydalı olursun’ dedi. Biraz frene basayım diye düşünce geldi bir an aklıma. Sonra düşündüm, ben Yunanistan’a geçtiğimde hiç tanımadığım bilmediğim arkadaşlar kapılarını bana açtı. Çocuklar İtalya’ya geçtiğinde hiç tanımadığım insanlar kapılarını açtı onlarla kaldı. Almanya’ya geldim buradaki hiç tanımadığım arkadaş aldı bizi markete götürdü, ‘hocam ne ihtiyacın varsa al’ dedi. Bunu bana annem babam yapmadı. Şimdi ben de buraya gelen insanlar nasıl insanlardır acaba diye düşünüp hareket edersem olur mu? Böyle bir lüksüm olabilir mi?”
“DİL BİLMEMEK DEĞİL KORKU PROBLEM”
“Amnesty’ye gittim daha B1’im vardı. Konuşulanları anlamıyordum bile. Kendimi tanıttım, Türkiye’de mağdur olduğumu, burada elimden geleni yapmak istediğimi söyledim. Broşür yaparım, dağıtırım ne olursa. Tabi konuşulanları anlamıyorum ama sonra kalkarken ‘ben ne yapacağım’ diye sordum. Bir yerde stand açacaklarını söylediler, sen de gelebilirsin dediler. Not aldım ve gittim. Şimdi her hafta toplantılarına katılarak, sorarak öyle öyle bir sürü insan hakları alanında faaliyet yapmış oldum.
Ben Türkiye’de olsam elim kolum kelepçeli olacaktı. Şimdi burada özgürlüğü bulmuşum bir dakika durmamam lazım. Ayrıca benim annemin babamın yapmadığını Alman devleti yapıyor, imkanlar sağlıyor. Beni bir kuruşa muhtaç etmiyor.
Yani sadece öğlene kadar olan kurslarla vaktimizi geçirmemeliyiz. Gönüllü işlerde görev almalıyız kalan zamanda. Sadece Almanya ile ilgili de değil. Buraya yeni gelen Türkiyeli mültecilerin çok ihtiyacı oluyor. Eşya, ev, yardım. Onlara da koşturmalıyız. İyi kötü tecrübemiz oluştu onu aktarmalıyız.”
“MESLEĞİNİZİ YAPAMASANIZ BİLE MESLEĞİNİZE YAKIN İŞ YAPABİLİRSİNİZ”
Günebakan’ın bir itirazı da “Biz ancak burada işçi oluruz” diye pes edenlere:
“Bizim üniversitede bir öğrenci kulübü var. Araba prototipleri yapıyorlar. Ben de onların insan kaynaklarına gönüllü olarak başvurdum. Üyelerin kaydını alma, bilgisayara işleme, mailleşme gibi işler vardı. Onları bana verdiler. Daha B1’ken. Dili geliştirmede çok faydalı.
Gelen arkadaşların çoğu öğretmen. Diyorlar ki Bayern’de öğretmen olmak imkansızmış. Tır şoförü olalım, işçi olalım. Tamam devlet okulunda belki kadrolu öğretmen olamazsın ama eğitim alanında bir şeyler yapabilirsin. Nachhilfe dediğimiz derslere yardımcı öğretmenlik olabilir, kurslar var.
Gidip de ben öğretmen olamam kamyon şoförü olayım demeyin. Kendi alanınızda ana dalda olmasa bile yan dallarda çalışabilirsiniz.
Derneğimiz var burada, birçok öğretmen arkadaşımız var, ama bir türlü çocuklar için Nachhilfe (ders takviyesi) başlatamıyoruz. Türkçe öğrenmeli bu çocuklar mesela. Job Center destek de veriyor. Buna kafa yordum korona girdi araya. Ama korona var diye hayat duracak değil. Online nachhilfe başlattık. İki Alman hoca ayarladık gönüllü çalışacak, Almanca anlatacaklar. İngilizce hocalarımız var zaten üç tane, matematik hocalarımız var. Bunlar Türkiyeli mülteci, çok çok iyi öğretmenler zaten. Hem çocuklar hem kendileri için çok avantajlı oldu. Gidip kamyon şoförü olacağına.”
[Cevheri Güven] 27.5.2020 [Bold Medya]
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – İslam Günebakan (41), Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken OHAL döneminde KHK’yla ihraç edildi. Bu sırada doktora tezini tamamlamış, jüri savunması için bekliyordu. Önce doktora danışmanı çekildi, ardından jüri.
Beş çocuğuyla hayata tutunmak için salça sattı, taksicilik yaptı. Ailesini ayakta tuttu ta ki Türkiye’de “Sen kafirsin” lafını işitene kadar. Çevre baskısı dayanılmaz hal alınca tek başına yüzerek Meriç’i geçti. Birkaç hafta sonra Meriç’e bir botla gelerek geride kalan ailesini tek başına alıp karşı kıyıya taşıdı.
Almanya’da yeniden hayat kurdu, dil öğrendi ve şimdi gerçek mesleğine geri döndü. Doktorasını tamamlamak için kabul aldı.
KHK’lı akademisyen Günebakan’ın hayatı, bir direniş ve kazanma öyküsü. Yeni gelen mülteci kuşağına da tavsiyesi var, “Korkmayın, Almanya’da saklanmaya çalışmayın. Hepiniz iyi eğitimlisiniz, mesleğinizi yapmaya odaklanın, işçi olmayı kabullenmeyin, başaracaksınız”
DOKTORAMI BİTİRMEYİ BEKLERKEN
İslam Günebakan ihraç sürecinde meslektaşlarının takındığı tutumu hayal kırıklığı içinde anlatıyor:
“Doktora tezimi tamamlamıştım. Jüride savunma aşamasına gelmişti. Ama tez danışmanım Doç. İbrahim Seyrek KHK’lı olduğum için tez danışmanlığımı bıraktı. Sonra birkaç hocadan rica ettim en sonunda biri kabul etti ve jüriye savunmaya çıktım.
Jüride de KHK’lı olduğumu anladılar. Kendi aralarında görüştüler ve tez jüriliğimden çekildiler. Daha sonra bölüm başkanlığına dilekçe yazdım yeni jüri için ama cevap yok. Bölüm başkanı Prof. Arif Özsağır’a gittim. Dedi ki; ‘Kimse senin jüriliğini kabul etmek istemiyor. Bana kalsa seni öğrencilikten de atmak lazım. Hatta vatandaşlıktan da çıkarmalı.’
Ben hapse de girsem hükümlü de olsam eğitim hakkı engellenemez ama daha yargılamam bile başlamadan eğitim hakkım engellendi. Hem de profesörler tarafından.”
İslam Günebakan Amnesty’nin etkinliklerinde görev alıyor.
“AİLEMDEN TERÖRİST MUAMELESİ GÖRDÜM”
Günebakan’ı en çok yaralayan ise KHK’lı olmasıyla birlikte ailesinden destek görememesi olmuş:
“Açığa alındığımda annemi aradım, verdiği tepki ‘Sen de onlarla irtibatlı olmasaydın’ şeklindeydi. Yanımda A Haberi açıp izliyordu. Her türlü hakaret, iftira. Bayrak alıp demokrasi mitingine gidiyor bana göstere göstere. Tabi sonradan anladı kimin haklı kimin masum olduğunu ama o ilk tepkilerin izi kalbimde kaldı.
İhraç olduktan sonra abimin birinin evine gitmiştim. Açıkça ‘iç karışıklık olsa, sokağa çıksak kardeş dinlemem vururum’ dedi. Kayınpeder ha keza, ‘sokağa çıksak benim ilk vuracağım kişi damadımla kızımdır’ dedi.
Babam ise ‘Bu devletin hakkıdır, kurunun yanında yaş da yanacak, bu olması gereken bir şey’ dedi. Tüm bunların üstüne bir de çocuklar okulda baskı görmeye başladılar. Şucu bucu diye.”
AYAKTA KALMA YILLARI
Mesleğinden olan ailesinden destek göremeyen Günebakan için artık tek çare kendi başına ayakta kalmaktır:
“Önce salça sattım. Ama mevsimlik bir iş. Bu arada evimi polis basmıştı ve aranıyordum. Sahte bir kimlikle taksicilik yapmaya baladım. Taksi durağına arada polisler geliyordu muhabbet etmeye. Benim KHK’lı olduğumu biliyorlar. Polislerden biri ‘Sen Fethullah Gülen’i seviyor musun?’ dedi. Ben de ‘Saygı duyuyorum’ dedim. ‘O zaman sen kafirsin’ dedi. Herkes dondu kaldı. Artık Türkiye’de yaşama şansı kalmamıştı. Yurt dışına çıkmaya karar verdim.”
MERİÇ’İ YÜZEREK GEÇTİM
Günebakan insan kaçakçılarına da güvenmez, Meriç’i kendi başına geçer sonrasında ailesini geçirmesi de yine kendi başına olur:
“Haritaları inceledim nereden geçerim diye. Daha önce geçen arkadaşların tavsiyesiyle bir taksiye bindim Meriç’e yakın bir yere indim. Bir elimde çanta, diğer elimle kulaç atarak karşıya güçlükle geçtim.
Yunanistan’a geçince orada kalmak istedim. Selanik’e yerleştim. Çok sıcak geldi bana. Yunanca kursuna başladım. Tabi çocuklarım ve eşimi getirmem de gerekiyordu. Çocuklarıma onları da götüremezsem Türkiye’ye geri dönme sözü vermiştim.
Eşim, beş çocuk ve bir arkadaşıma Meriç’in kenarında bir koordinat verdim. Oraya gelmelerini istedim. Selanik’ten bir bot aldım, araba kiralayıp nehrin kenarına gittim. Botu şişirdim. Botu sürmeye çalışıyorum ama çok yoruldum. Nefes gücüyle botu şişirdiğim için gücüm bitti. Akıntıyla mücadelede çok yoruldum. Zorla karşıya geçtim. Tabi benim ailem dışında başka bir arkadaşım ve ailesi var. 10 kişi bota bindik. Bot gitmiyor. Bottan suya atladım. Ayağım yere değdiğini gördüm. Sonra botu çeke çeke geçtik.
Tabi Selanik’te ekonomik sıkıntılar var. Mültecilere günde iki öğün yemek veren bir yer vardı. Ben kapları alıp gidip oradan yemek almaya başladım. Öylece geçindik bir süre ama iş bulmak oldukça zor.
ALMANYA’DA TUTUNMA SÜRECİ
Yine tehlikeli bir şekilde eşim ve çocukları gemiyle İtalya’ya gönderdim. Sonra ben tek başıma Almanya’ya geçtim.
Hedefim mesleğime devam etmekti. 10 kadar profesöre mail attım. Üniversitede Entegrasyon Kampüs diye bir program var oraya başvurdum. Doktorada yarım kaldığımı belirttim. Üniversitede bu imkan olduğunu öğrendim. Beni kabul edebileceklerini, tezimi İngilizce de yazabileceğimi söylediler ama o sırada Almancaya yoğunlaşmıştım. Bir yıl sonra tekrar gittim, başvurdum. Catholic University of Eichstaett-Ingolstadt’dan bir hoca döndü ve kabul aldım. Tüm süreç iki sene sürdü ama doktorama tekrar başlamış oldum. Dersler de yoğun biçimde devam ediyor.
Doktoramı tamamlarsam önceliğim üniversitede kalabilmek. Olmazsa da eğitimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum.”
“DİL MESELESİNİ ÇOK BÜYÜTMEYİN”
Günebakan, yeni gelen mültecilerin, artık travmaların, Türkiye’deki korkuların arkalarına sığınmamaları gerektiğini, görünür olarak hayatın içine atılmaları gerektiğini söylüyor”
“Yaşadığım yerde Göçmen Meclisi var. Üyeleri 5-6 yılda bir seçiliyor. Göçmenlerin sorunları ve entegrasyonu için projeler geliştiriyorlar. Oraya aday olacağım. Temmuz’da seçim var. Yabancılar oy kullanıp Meclis üyelerini seçiyor. Oraya seçilirsem entegrasyon ve diyalog faaliyetlerine orada hız vereceğim.
Almanya’ya geldikten sonra dil meselesini çok büyütüyorlar insanların gözünde, korku haline geliyor. Almanca olmadan kımıldayamayız adım atamayız zannediliyor. İletişimde sözlü iletişim, ses tonu, beden dili üç temel nokta. Sözlü iletişim burada yüzde 20’lerde kalıyor. Yani ilk zamanlar yarı İngilizce yarı Almanca, yarı Türkçe konuşuyordum. Mesele sadece Almancayı çok düzgün bilmek değil, iletişim kurmak, derdini anlatmak karşıya.”
“GÖRÜNÜR OLUN KORKUYU BIRAKIN”
“Duyulmamak, görülmemek, bilinmemek, fotoğraflarda olmamak gibi korkular var yeni gelen Türkiyeli mültecilerin. Bunlar insanların adım atmasının önünde büyük engel. Türkiye’den kalan korkular. İnsanlar Whatsapp, Telegram grubuna girmeye korkuyorlar. Türkiye’deki baskı ortamından kalan şeyler ama travmaların arkasına sığınmamamız lazım, bunları atlatmalıyız.
Burada oraya buraya koşturunca bir arkadaş bana ‘Bu kadar dikkat çekme, gelen insanların kim olduğu belli değil, otur diline yoğunlaş, kendini geliştir sonra daha faydalı olursun’ dedi. Biraz frene basayım diye düşünce geldi bir an aklıma. Sonra düşündüm, ben Yunanistan’a geçtiğimde hiç tanımadığım bilmediğim arkadaşlar kapılarını bana açtı. Çocuklar İtalya’ya geçtiğinde hiç tanımadığım insanlar kapılarını açtı onlarla kaldı. Almanya’ya geldim buradaki hiç tanımadığım arkadaş aldı bizi markete götürdü, ‘hocam ne ihtiyacın varsa al’ dedi. Bunu bana annem babam yapmadı. Şimdi ben de buraya gelen insanlar nasıl insanlardır acaba diye düşünüp hareket edersem olur mu? Böyle bir lüksüm olabilir mi?”
“DİL BİLMEMEK DEĞİL KORKU PROBLEM”
“Amnesty’ye gittim daha B1’im vardı. Konuşulanları anlamıyordum bile. Kendimi tanıttım, Türkiye’de mağdur olduğumu, burada elimden geleni yapmak istediğimi söyledim. Broşür yaparım, dağıtırım ne olursa. Tabi konuşulanları anlamıyorum ama sonra kalkarken ‘ben ne yapacağım’ diye sordum. Bir yerde stand açacaklarını söylediler, sen de gelebilirsin dediler. Not aldım ve gittim. Şimdi her hafta toplantılarına katılarak, sorarak öyle öyle bir sürü insan hakları alanında faaliyet yapmış oldum.
Ben Türkiye’de olsam elim kolum kelepçeli olacaktı. Şimdi burada özgürlüğü bulmuşum bir dakika durmamam lazım. Ayrıca benim annemin babamın yapmadığını Alman devleti yapıyor, imkanlar sağlıyor. Beni bir kuruşa muhtaç etmiyor.
Yani sadece öğlene kadar olan kurslarla vaktimizi geçirmemeliyiz. Gönüllü işlerde görev almalıyız kalan zamanda. Sadece Almanya ile ilgili de değil. Buraya yeni gelen Türkiyeli mültecilerin çok ihtiyacı oluyor. Eşya, ev, yardım. Onlara da koşturmalıyız. İyi kötü tecrübemiz oluştu onu aktarmalıyız.”
“MESLEĞİNİZİ YAPAMASANIZ BİLE MESLEĞİNİZE YAKIN İŞ YAPABİLİRSİNİZ”
Günebakan’ın bir itirazı da “Biz ancak burada işçi oluruz” diye pes edenlere:
“Bizim üniversitede bir öğrenci kulübü var. Araba prototipleri yapıyorlar. Ben de onların insan kaynaklarına gönüllü olarak başvurdum. Üyelerin kaydını alma, bilgisayara işleme, mailleşme gibi işler vardı. Onları bana verdiler. Daha B1’ken. Dili geliştirmede çok faydalı.
Gelen arkadaşların çoğu öğretmen. Diyorlar ki Bayern’de öğretmen olmak imkansızmış. Tır şoförü olalım, işçi olalım. Tamam devlet okulunda belki kadrolu öğretmen olamazsın ama eğitim alanında bir şeyler yapabilirsin. Nachhilfe dediğimiz derslere yardımcı öğretmenlik olabilir, kurslar var.
Gidip de ben öğretmen olamam kamyon şoförü olayım demeyin. Kendi alanınızda ana dalda olmasa bile yan dallarda çalışabilirsiniz.
Derneğimiz var burada, birçok öğretmen arkadaşımız var, ama bir türlü çocuklar için Nachhilfe (ders takviyesi) başlatamıyoruz. Türkçe öğrenmeli bu çocuklar mesela. Job Center destek de veriyor. Buna kafa yordum korona girdi araya. Ama korona var diye hayat duracak değil. Online nachhilfe başlattık. İki Alman hoca ayarladık gönüllü çalışacak, Almanca anlatacaklar. İngilizce hocalarımız var zaten üç tane, matematik hocalarımız var. Bunlar Türkiyeli mülteci, çok çok iyi öğretmenler zaten. Hem çocuklar hem kendileri için çok avantajlı oldu. Gidip kamyon şoförü olacağına.”
[Cevheri Güven] 27.5.2020 [Bold Medya]
Aşı yapımında bir de bu denenecek
Tüm dünyada araştırmacılar Covid-19’un tedavisi için bir aşı geliştirmeye çalışıyor. İspanya'daki bilim insanları ise aşı çalışmalarında nikotini kullanmak için çalışıyor.
Valencia'daki bitki moleküler ve hücresel Biyoloji Enstitüsü'ndeki bilim insanları, kişiye özel aşılar ve antikorlar oluşturmaya yardımcı olmak için moleküler tarımı kullanıyorlar.
Avrupa tarafından finanse edilen Newcotiana projesine katılan araştırmacılar, tütün bitkisinin yakın bir akrabası olan Nicotiana Benthamiana'nın genomunu yetiştirmek ve sıralamak için en son teknikleri kullanarak, hastalıkla savaşmak için kişiye özel moleküller üretebildiklerini söylüyor.
Euronews'te yer alan habere göre bugün kullandığımız birçok ilaç bitkilerden elde ediliyor. Ancak şimdi biyoteknoloji sayesinde doğal olarak üretilenlerden farklı olarak bitkilerden başka maddeler üretebiliyoruz. Bunu genomlarına genetik materyal getirerek yapıyoruz. Bu, antikorlar, aşılar ve diğer ürünler gibi ilaçların üretimini sağlayan bilgileri kapsıyor
Avustralya'ya özgü olan Nicotiana Benthamiana bitkisi, Ebola gibi virüsler için aşı ve antikor üretmeye yardımcı olmak için kullanılmış.
Diğer DNA'yı yapraklarına enjekte ederek, genleri çok büyük miktarlarda spesifik farmasötik ürünler oluşturmak için değiştirilebiliyor.
Biyoteknoloji araştırma üyesi Marta Vázquez, "Bitkilere, onları iyileştirmek, belirli genleri değiştirmek için talimatlar veriyoruz. Daha fazla biyokütle üreten bitkiler yetiştirmek istiyoruz, çünkü bunlar bitkinin yapmasını istediğimiz şeyler" şeklinde konuşuyor.
Umutlar yüksek, bitkinin hücrelerini ve özsuyu kullanan teknik, sonunda bir Covid-19 aşısı üretmenin yolunu açmaya yardımcı olabilir. Uzmanlar, yaklaşımın birkaç avantajı olduğunu söylüyor. Gerekli protein büyük miktarlarda üretebilir ayrıca maliyeti de düşük.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Valencia'daki bitki moleküler ve hücresel Biyoloji Enstitüsü'ndeki bilim insanları, kişiye özel aşılar ve antikorlar oluşturmaya yardımcı olmak için moleküler tarımı kullanıyorlar.
Avrupa tarafından finanse edilen Newcotiana projesine katılan araştırmacılar, tütün bitkisinin yakın bir akrabası olan Nicotiana Benthamiana'nın genomunu yetiştirmek ve sıralamak için en son teknikleri kullanarak, hastalıkla savaşmak için kişiye özel moleküller üretebildiklerini söylüyor.
Euronews'te yer alan habere göre bugün kullandığımız birçok ilaç bitkilerden elde ediliyor. Ancak şimdi biyoteknoloji sayesinde doğal olarak üretilenlerden farklı olarak bitkilerden başka maddeler üretebiliyoruz. Bunu genomlarına genetik materyal getirerek yapıyoruz. Bu, antikorlar, aşılar ve diğer ürünler gibi ilaçların üretimini sağlayan bilgileri kapsıyor
Avustralya'ya özgü olan Nicotiana Benthamiana bitkisi, Ebola gibi virüsler için aşı ve antikor üretmeye yardımcı olmak için kullanılmış.
Diğer DNA'yı yapraklarına enjekte ederek, genleri çok büyük miktarlarda spesifik farmasötik ürünler oluşturmak için değiştirilebiliyor.
Biyoteknoloji araştırma üyesi Marta Vázquez, "Bitkilere, onları iyileştirmek, belirli genleri değiştirmek için talimatlar veriyoruz. Daha fazla biyokütle üreten bitkiler yetiştirmek istiyoruz, çünkü bunlar bitkinin yapmasını istediğimiz şeyler" şeklinde konuşuyor.
Umutlar yüksek, bitkinin hücrelerini ve özsuyu kullanan teknik, sonunda bir Covid-19 aşısı üretmenin yolunu açmaya yardımcı olabilir. Uzmanlar, yaklaşımın birkaç avantajı olduğunu söylüyor. Gerekli protein büyük miktarlarda üretebilir ayrıca maliyeti de düşük.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Dolara karşı 50 yıl önceki formülü uyguluyorlar! Daha sert sermaye kontrolü gelir mi?
Ekonomist Uğur Gürses, blogunda kaleme aldığı yazısında, döviz alım satımlarına getirilen beş katlık vergi artışını değerlendirdi ve bu verginin hayli yüksek olduğunu kaydetti.
İktisat dilinde bu vergiye 'Tobin vergisi' denildiğini ve bir tür sermaye kontrolü anlamına geldiğini ifade eden Gürses, bu uygulamanın ilk kez 70'li yıllarda gündeme geldiğini hatırlattı.
Gürses'in yazısının ilgili bölümü şöyle:
"Türkiye 23 Mayıs’ta bayram sabahına, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile uyandı; döviz satışı içeren işlemlere uygulanan vergi oranı binde 2’den, beş kat artışla yüzde 1’e yükseltilmişti. Ayrıca bankaların ihraç ettiği bir yıldan kısa vadeli finansman bonolarından elde edilen kazançlara uygulanan stopaj oranını da yüzde 10’dan yüzde 15’e çıkarıyordu.
Döviz satışına uygulanacak yüzde 1’lik vergi oldukça yüksek. Buna iktisat literatüründe “Tobin vergisi” deniliyor. Bu bir tür sermaye kontrolü ya da kambiyo kontrolü uygulaması. Ancak uygulayıcılar buna “sermaye kontrolü” demiyor. Demeyince, bu kategori içinde sayılmadığını düşünmek saflık.
‘Tobin vergisi’ ilk kez, Nobel İktisat Ödülü alan James Tobin tarafından 1971’de Bretton Woods sistemi çöktüğünde, yani doların altına, diğer paraların da doların değerine bağlandığı sabit kur rejimi çöküp de paralarda dalgalanma başladığında istikrar sağlanması için 1972’de önerilmişti.
Parada istikrarı hızla rezerv eriten “arka kapıdan” döviz satışı, yabancılara TL yasağı, dövizde kısıtlamalar yaparak elde edeceğini sanan Ankara’nın başvurduğu yeni yol, 70’lerden kalma.
Yani Türkiye geçmişte sabit kur rejimi sırasında binde 1 olanının üzerine çıkmadığı o “Eski Türkiye”de bile baş vurmadığı bir yola girmiş oldu. Tobin’in önerdiği vergi oranı bile “binde 5 diyelim” dediği seviyede idi.
Ankara’daki ekonomi yönetimi, güven kaybının da tetiklendiği bir süreçte TL’nin faizini de hızla indirip negatif reel faize getirince, TL’yi koruyacak bir dayanak kalmadı. Ankara, TL’yi korumanın yolu olarak başka ülkelerin parasını swapla alarak bilanço makyajı yapmaya, Tobin vergisi gibi 70’lerin modeli vergi getirmeye sarılıyor.
Son dönemde, döviz alanlara uygulanan vergiler, döviz alımında ertesi günü teslimat kuralları, bankalara uygulanan mevzuat dışı “markaj”, giderek tasarrufçu nezdinde tedirginlik yaratan uygulamalar. “Yumuşak” sermaye kontrolü araçları uygulanmaya başlandığında, bireyler ve şirketlerden oluşan ekonomik birimlerin aklına “sert olanı da yolda mı?” sorusu gelir."
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
İktisat dilinde bu vergiye 'Tobin vergisi' denildiğini ve bir tür sermaye kontrolü anlamına geldiğini ifade eden Gürses, bu uygulamanın ilk kez 70'li yıllarda gündeme geldiğini hatırlattı.
Gürses'in yazısının ilgili bölümü şöyle:
"Türkiye 23 Mayıs’ta bayram sabahına, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile uyandı; döviz satışı içeren işlemlere uygulanan vergi oranı binde 2’den, beş kat artışla yüzde 1’e yükseltilmişti. Ayrıca bankaların ihraç ettiği bir yıldan kısa vadeli finansman bonolarından elde edilen kazançlara uygulanan stopaj oranını da yüzde 10’dan yüzde 15’e çıkarıyordu.
Döviz satışına uygulanacak yüzde 1’lik vergi oldukça yüksek. Buna iktisat literatüründe “Tobin vergisi” deniliyor. Bu bir tür sermaye kontrolü ya da kambiyo kontrolü uygulaması. Ancak uygulayıcılar buna “sermaye kontrolü” demiyor. Demeyince, bu kategori içinde sayılmadığını düşünmek saflık.
‘Tobin vergisi’ ilk kez, Nobel İktisat Ödülü alan James Tobin tarafından 1971’de Bretton Woods sistemi çöktüğünde, yani doların altına, diğer paraların da doların değerine bağlandığı sabit kur rejimi çöküp de paralarda dalgalanma başladığında istikrar sağlanması için 1972’de önerilmişti.
Parada istikrarı hızla rezerv eriten “arka kapıdan” döviz satışı, yabancılara TL yasağı, dövizde kısıtlamalar yaparak elde edeceğini sanan Ankara’nın başvurduğu yeni yol, 70’lerden kalma.
Yani Türkiye geçmişte sabit kur rejimi sırasında binde 1 olanının üzerine çıkmadığı o “Eski Türkiye”de bile baş vurmadığı bir yola girmiş oldu. Tobin’in önerdiği vergi oranı bile “binde 5 diyelim” dediği seviyede idi.
Ankara’daki ekonomi yönetimi, güven kaybının da tetiklendiği bir süreçte TL’nin faizini de hızla indirip negatif reel faize getirince, TL’yi koruyacak bir dayanak kalmadı. Ankara, TL’yi korumanın yolu olarak başka ülkelerin parasını swapla alarak bilanço makyajı yapmaya, Tobin vergisi gibi 70’lerin modeli vergi getirmeye sarılıyor.
Son dönemde, döviz alanlara uygulanan vergiler, döviz alımında ertesi günü teslimat kuralları, bankalara uygulanan mevzuat dışı “markaj”, giderek tasarrufçu nezdinde tedirginlik yaratan uygulamalar. “Yumuşak” sermaye kontrolü araçları uygulanmaya başlandığında, bireyler ve şirketlerden oluşan ekonomik birimlerin aklına “sert olanı da yolda mı?” sorusu gelir."
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Devlet, dağda bayırda hayvanını otlatan köylüden ‘ot vergisi’ alacak
Köylüler için meralarda hayvan otlatmak artık ücretli olacak . İlk uygulama Kırklareli'nde hayata geçti
Kırklareli Valiliği İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, köylünün ortak kullanım alanı olan mera, kışlak ve yaylaklarda hayvan otlatanlardan hayvan başına para alınacağını duyurması büyük tepki çekti. Valilik, çiftçilerden büyükbaş hayvanlar için 10 lira, küçükbaş hayvanlar için ise 2.25 TL otlatma hakkı talep edeceğini duyurdu.
HAYVAN BAŞINA 10 TL ALINACAK
Valilik tarafından dağıtımı yapılan yazıda, mera, kışlak ve yaylaklarda hayvanlarını otlatan üreticiler hakkında alınan kararın duyurusu şu şekilde bildirildi: “… Bakanlığımız Mera, Yaylak ve Kışlaklarda Otlatma Yönetimi Uygulama Esasları Genelgesi doğrultusunda İl Mera Komisyonunun 27.02.2020 tarihli toplantı kararı ve valilik oluru ile ilimizde mera alanlarının 2020 otlatma döneminin 1 Mayıs 2020-30 Ekim 2020 tarihleri arasındaki süre, dinlendirme döneminin 1 Kasım 2020, 30 Nisan 2021 tarihleri arasındaki süre olarak, 2020 yılında otlatma bedellerinin büyükbaş hayvan başına 10.00 TL, küçükbaş hayvan başına 2.25 TL, otlatma hakkının üstünde hayvan otlatanlardan alınacak ceza bedelinin her fazla hayvan için üç katı olarak belirlenmiştir.
GEREKÇE, MERALARIN TAHRİBATININ ÖNLENMESİ
Meralarımızdaki baskının ortadan kaldırılarak tahribatın önlenmesi amacıyla belirtilen kurallara uygun şekilde kullanılmasının, otlatma kurallarına riayet edilmesinin, otlatma bedelleri konusunda Mera Kanunu’nun 26. Maddesi hükümlerine göre hareket edilmesinin, kurallara riayet etmeyenler hakkında Mera Kanunu’nun 27. Maddesi hükümlerine göre işlem yapılacağının belediye başkanları, köy muhtarlıkları ve çiftçilerimize duyurulması hususunda bilgi ve gereğini rica ederim.”
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Kırklareli Valiliği İl Tarım ve Orman Müdürlüğü, köylünün ortak kullanım alanı olan mera, kışlak ve yaylaklarda hayvan otlatanlardan hayvan başına para alınacağını duyurması büyük tepki çekti. Valilik, çiftçilerden büyükbaş hayvanlar için 10 lira, küçükbaş hayvanlar için ise 2.25 TL otlatma hakkı talep edeceğini duyurdu.
HAYVAN BAŞINA 10 TL ALINACAK
Valilik tarafından dağıtımı yapılan yazıda, mera, kışlak ve yaylaklarda hayvanlarını otlatan üreticiler hakkında alınan kararın duyurusu şu şekilde bildirildi: “… Bakanlığımız Mera, Yaylak ve Kışlaklarda Otlatma Yönetimi Uygulama Esasları Genelgesi doğrultusunda İl Mera Komisyonunun 27.02.2020 tarihli toplantı kararı ve valilik oluru ile ilimizde mera alanlarının 2020 otlatma döneminin 1 Mayıs 2020-30 Ekim 2020 tarihleri arasındaki süre, dinlendirme döneminin 1 Kasım 2020, 30 Nisan 2021 tarihleri arasındaki süre olarak, 2020 yılında otlatma bedellerinin büyükbaş hayvan başına 10.00 TL, küçükbaş hayvan başına 2.25 TL, otlatma hakkının üstünde hayvan otlatanlardan alınacak ceza bedelinin her fazla hayvan için üç katı olarak belirlenmiştir.
GEREKÇE, MERALARIN TAHRİBATININ ÖNLENMESİ
Meralarımızdaki baskının ortadan kaldırılarak tahribatın önlenmesi amacıyla belirtilen kurallara uygun şekilde kullanılmasının, otlatma kurallarına riayet edilmesinin, otlatma bedelleri konusunda Mera Kanunu’nun 26. Maddesi hükümlerine göre hareket edilmesinin, kurallara riayet etmeyenler hakkında Mera Kanunu’nun 27. Maddesi hükümlerine göre işlem yapılacağının belediye başkanları, köy muhtarlıkları ve çiftçilerimize duyurulması hususunda bilgi ve gereğini rica ederim.”
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Bu hafif belirtileri gördüyseniz geçmiş olsun: Virüsü fark etmeden yenmiş olabilirsiniz
Tüm dünyada corona virüsüyle mücadele devam ederken, ölü sayısındaki artış engellenemiyor. Öte yandan hastalığı farkında olmadan ya da hafif belirtilerle geçirenlerin sayısının da hayli fazla olduğu söyleniyor.
Yeditepe Üniversitesi Hastalıkları Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, koronavirüsü farkında olmadan ya da hafif geçirenlerdeki belirtileri açıkladı.
Bu yüzden başta ABD olmak üzere birçok ülkede bağışıklık kazanan kişileri tespit etmek için hastalığı hafif atlatanlara yönelik testler geliştiriliyor. Yeditepe Üniversitesi Hastalıkları Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, bu konuda merak edilenleri şöyle anlattı.
-Kovid-19'u hafif geçirip geçirmediğimizi nasıl anlarız? Böyle bir test yapılabiliyor mu?
Koronavirüsü toplumda en yoğun 20-49 yaş grubu geçiriyor. Ancak bu grubun sadece yüzde 15-20'sinde hastaneye başvuracak şiddette belirtiler oluyor.
Hastalığı hafif belirtiler veya tamamen belirtisiz geçirenlerde bir hafta sonra antikor çıkmaya başlıyor ve 2 hafta sonra tespit edilebiliyor. Belirtisiz geçirenler, evinde pozitif çıkan bir hasta olduğu zaman yapılan taramalarda tespit ediliyor. Bu hastalarda antikor gelişip bağışıklık oluyor.
-Hafif geçirenlerde ne gibi belirtiler olur?
Bu kişilerdeki en önemli belirti halsizlik ve sırt ağrısı oluyor. Bununla birlikte daha az olmakla birlikte, öksürük ve üşüme, karın ağrısı ve ishal gibi şikayetler yaşanabiliyor.
-Bu kişilerin organlarında da hasar kalır mı?
Hafif geçirenlerde hasar hemen hemen hiç kalmıyor.
-Kovid-19'u bir kez atlatan tekrar geçirebilir mi?
Bu soruya yanıt olarak teorik bilgilerimize dayanarak, “evet geçirebilir” diyoruz. 31 Aralık 2019'dan 15 Nisan 2020 tarihine kadar dünyada görülen 2 milyona yakın vakayla ilgili bilgilere baktığımızda; hastaların iyileştikten sonra yüzde 30 kadarında antikor tespit edilmiş.
Ancak bu antikorların düşük düzeyde olduğu görülüyor. Düşük düzey antikorun ne kadar virüsü yok edebilecek güce sahip olduğunu açıkçası bilmiyoruz.
Dolayısıyla bir kez geçirebilen tekrar geçirebilir düşüncesiyle hareket edilmeli ve salgın pandemi sınırında devam ettiği sürece sosyal mesafeye çok dikkat edilerek, diğer korunma önlemlerine de sıkı sıkıya uyulmalı. Şu anki bilgilerimiz teorik ve bir 6 ay daha hastalığın izlenmesi gerekiyor.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Yeditepe Üniversitesi Hastalıkları Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, koronavirüsü farkında olmadan ya da hafif geçirenlerdeki belirtileri açıkladı.
Bu yüzden başta ABD olmak üzere birçok ülkede bağışıklık kazanan kişileri tespit etmek için hastalığı hafif atlatanlara yönelik testler geliştiriliyor. Yeditepe Üniversitesi Hastalıkları Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, bu konuda merak edilenleri şöyle anlattı.
-Kovid-19'u hafif geçirip geçirmediğimizi nasıl anlarız? Böyle bir test yapılabiliyor mu?
Koronavirüsü toplumda en yoğun 20-49 yaş grubu geçiriyor. Ancak bu grubun sadece yüzde 15-20'sinde hastaneye başvuracak şiddette belirtiler oluyor.
Hastalığı hafif belirtiler veya tamamen belirtisiz geçirenlerde bir hafta sonra antikor çıkmaya başlıyor ve 2 hafta sonra tespit edilebiliyor. Belirtisiz geçirenler, evinde pozitif çıkan bir hasta olduğu zaman yapılan taramalarda tespit ediliyor. Bu hastalarda antikor gelişip bağışıklık oluyor.
-Hafif geçirenlerde ne gibi belirtiler olur?
Bu kişilerdeki en önemli belirti halsizlik ve sırt ağrısı oluyor. Bununla birlikte daha az olmakla birlikte, öksürük ve üşüme, karın ağrısı ve ishal gibi şikayetler yaşanabiliyor.
-Bu kişilerin organlarında da hasar kalır mı?
Hafif geçirenlerde hasar hemen hemen hiç kalmıyor.
-Kovid-19'u bir kez atlatan tekrar geçirebilir mi?
Bu soruya yanıt olarak teorik bilgilerimize dayanarak, “evet geçirebilir” diyoruz. 31 Aralık 2019'dan 15 Nisan 2020 tarihine kadar dünyada görülen 2 milyona yakın vakayla ilgili bilgilere baktığımızda; hastaların iyileştikten sonra yüzde 30 kadarında antikor tespit edilmiş.
Ancak bu antikorların düşük düzeyde olduğu görülüyor. Düşük düzey antikorun ne kadar virüsü yok edebilecek güce sahip olduğunu açıkçası bilmiyoruz.
Dolayısıyla bir kez geçirebilen tekrar geçirebilir düşüncesiyle hareket edilmeli ve salgın pandemi sınırında devam ettiği sürece sosyal mesafeye çok dikkat edilerek, diğer korunma önlemlerine de sıkı sıkıya uyulmalı. Şu anki bilgilerimiz teorik ve bir 6 ay daha hastalığın izlenmesi gerekiyor.
[Samanyolu Haber] 27.5.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)