42 yaşındaki tıbbı mümessil Deniz Hakan Şen’in vefatı üzerinden bir yıl geçti. Ne eşi Hüsna Şen, ne iki çocuğu yaşatılan acıları ve travmayı atlatabilmiş değil. Ona ve ailesine yaşatılanlar, hasta tutuklulara yapılanların ulaştığı akılalmaz boyutu gösteriyor. Şen’in hikayesi, açık yasa hükümlerine rağmen cezaevlerinde bulunan yüzlerce hasta tutuklunun durumuna ışık tutuyor.
Geçen yıl mart ayında hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen’in cezaevi yönetimine yazdığı yaklaşık 40 dilekçeden 4’ü ile hastanedeki fotoğraflarına ulaştık.
“TECAVÜZCÜ OLSAYDI DAHA İYİ OLURDU” DEDİLER
Telefonla görüştüğümüz Deniz Hakan Şen’in eşi Hüsna Şen, mide kanseri teşhisi konulan ve bir sürgün gibi hastane hastane dolaştırılan eşi için “Kendi başına dönemeyen eşimi yatağa kelepçelediler. İdrar torbasını bile ona boşalttırdılar. Türlü bahanelerle o hastaneden bu hastaneye sürüklediler. Tedavisini geciktirdiler. Refakatçi izni almak için adliyeye gittiğimde ‘eşin tecavüzcü ya da katil olsaydı daha kolay olurdu’ dediler. Ömrüm vefa ettiği müddetçe bu işin peşini bırakmayacağım. Bu benim, eşime son vefa borcum.” diyor.
42 yaşındaki tıbbi mümessil Deniz Hakan Şen 1 Ekim 2017’de tutuklandı ve Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Daha önce birlikte çalıştığı Muğla Dalyan’da bir otelin sahibi olan Taner Özkaradeniz tarafından Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle ihbar edilmişti. Bylock kullanmadığı halde, Bylock kullanıcısı olduğu, iptal ettirdiği Digiturk aboneliği iddianamesine yazıldı.
Deniz Hakan Şen’in cezaevine girdiği ilk zamanlar herhangi bir hastalığı yoktu. Bir koğuştan diğerine yeri değiştirilerek psikolojik ve bedensel yıpranmalara maruz bırakıldı. Ocak 2018’den itibaren cezaevi yönetimine, hasta olduğuna dair dilekçeler yazmaya başladı. Avukatının verdiği bilgiye göre yaklaşık 40 dilekçe kaleme aldı. Vefat ettiğinde ailesine teslim eşyalarının arasından çıkan deftere yazdığı dilekçelerin 4’ünü tarih sırasıyla aşağıda sunuyoruz. (Hüsna Şen’in ifadesine göre eşi dilekçeleri önce defterine yazıyordu.)
Deniz Hakan Şen’in tedavi edilmek için adeta yalvardığı, acıdan kıvrandığı dilekçelerine cevap verilmedi. Hastalığı ilerledi ve 8 Şubat 2018 perşembe günü, koğuşunda namaz kılarken düşüp bayıldı. Bir saat kendine gelemeyince ‘elimizde kalmasın’ diye Silivri Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. O gün görüş günüydü. Hüsna Şen, görüşe çıkmayan eşinin hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Deniz Hakan Şen aynı gün Silivri Devlet Hastanesi’nden ‘bir şeyi yok’ diye taburcu edildi. Cezaevi arabasında tekrar bayılınca geri götürüldü. Eşinin hastaneye yatırıldığını ertesi günü öğrenen Hüsna Şen, hastaneye koştu fakat hasta eşini ne görebildi, ne de konuşabildi.
KANSER TEŞHİSİ KONDU, SERUM DAHİ TAKILMADI
Deniz Hakan Şen’e, Silivri Devlet Hastanesi’nde üç gün kaldıktan sonra endoskopi yapıldı. Kanser bulgularına rastlanınca, 12 Şubat 2018 Pazartesi Halkalı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. İleri derece mide kanseri teşhisi bu hastanede konuldu. Şen iki gün Halkalı’daki hastanede yattı. Fakat zamanında müdahale edilmediği için sarılığı ilerlemişti. Vücutta biriken sıvının boşaltılması ve sarılığın düşürülmesi için PTK adı verilen işlemin yapılması gerekiyordu. Hastane yetkilileri, ‘doktor radyasyona maruz kalacak’ diye bu işlemi yapamayacaklarını söyledi. Hüsna Şen tutuklu odasında bekletilen eşi için “Bana izin verilmediği için yanına giremedim ama avukatımız iki kez gördü ve bir serum bile bağlanmadığını söyledi.” diyor.
Bir hafta içinde üç hastane değiştiren Deniz Hakan Şen, 13 Şubat 2018’de Halkalı’dan Okmeydanı Devlet Hastanesi’ne gönderildi. Burada yaşadıkları ise daha vahim. Yoğun bakımda yatması gerekirken 6 gün hiçbir tedavisi yapılmadan yine tutuklu odasında bekletildi. Acil yapılması gereken PTK işlemi geciktirildi. Yatakta kendi başına dönebilecek gücü kuvveti yokken yatağa kelepçelendi. Başında bekleyen polisler idrar torbasını bile kendisine boşalttırdılar.
“BOŞUNA UĞRAŞMAYIN ZATEN ÖLECEK”
Hüsna Şen ve avukatı, mahkemeden binbir güçlükle alabildikleri tahliye kararını 19 Şubat’ta Okmeydanı yönetimine sundular. Deniz Hakan Şen, hemen o gün tutuklu odasından çıkarılıp, yoğun bakıma alındı ve PTK işlemleri yapıldı. Hüsna Şen, ‘Neden bekliyorsunuz, neden tedavisini yapmıyorsunuz’ diye sordukları doktordan şu cevabı aldıklarını ifade ediyor:
“Biz top sayıyoruz. Siz tahliyesini alana kadar o zaten ölecek. Boşuna uğraşmayın.” Hüsna Şen, “O doktorun adını özellikle veriyorum, Şeraceddin Eğin. Cerrah. Eşimi yoğun bakıma alınırken idrar torbasını kendisinin boşalttığını söyledi. Keşke videoya çekseydim o anı ama nereden bileyim böyle olacağını” diyor.
Böyle bir hastanede elbette kimse eşini bırakmak istemez. Hüsna Şen aynı gün onu Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden çıkarıp Bahçelievler Medicana Hastanesi’ne getirdi. 2 ay içinde 85 kilodan 45 kiloya düşen Deniz Hakan Şen, 15 gün sonra, 6 Mart 2018’de hayatını kaybetti. Eğer yaşasaydı 10 Nisan 2018’de Çağlayan Adliyesi 37. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davasında kendini savunacak, kullanmadığı Bylock iddiasını -kullanmak suç olmasa da- çürütecekti.
DOKTORLAR VE HASTANE HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATILDI
17 yıllık eşini kaybeden Hüsna Şen, adı geçen üç hastane ve bir doktor hakkında dava açıldığını, soruşturma başlatıldığını söylüyor:
“Bir yıl çok sancılı geçti. Normal bir ölüm olmadığı için acımız çok katmerliydi. Çok çektirdiler eşime. O kadar işkence ettiler, en son bana ‘sakın onlara bir şey deme, onlar da emir kulu’ dedi. Böyle bir insandı. 6 Mart’ta ben sanki eşimi o gün yeniden toprağa koymuş gibiydim. İki çocuğumuz var. Biri 2002, diğer 2003’lü. Onlar da çok yıprandılar. Çocuklarımın bunları duymaması için elimden geleni yapıyorum ama elbette bir şekilde duyuyorlar. Şu an mesela başa döndüler.
Eşimin koğuşundan çıkanlarla bizzat görüştüm. Onu adeta ölüme terk ettiler. Hukuksal mücadelemizi başlattık. Eşimi şikayet eden Taner Özkaradeniz, Silivri’deki doktor ve üç hastane hakkında dava açıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuracağız. Ne kadar bir ömrüm var bilmiyorum ama kendimi bu işe adadım. Asla vazgeçmeyeceğim. Kendime çok kızıyorum. Keşke içerideyken durumunu daha çabuk fark edip elimden geleni yapsaydım. O da üzülmeyeyim diye her şeyi benden gizlemiş.
AMACIM İNTİKAM DEĞİL, DAHA FAZLA KİMSENİN CANI YANMASIN
Eşimin yanına beni hiç almadılar. Burnunun ucunu göstermediler. İzin almak için Bakırköy Adliyesi’ne defalarca gittim. ‘Fetö suçlaması ise gelmeyin’ dediler. Zülkarneyn diye bir savcı bakıyordu Bakırköy’e o zaman, adını hiç unutmuyorum. ‘Eşin tecavüzcü ya da katil olsaydı daha kolay olurdu’ dediler. Okmeydanı’ndaki doktor, ‘ben izin vermem, refakatçiye ihtiyacı yoktur derim’ dedi. Hastalığını öğrenir öğrenmez Çağlayan Adliyesi 37. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tahliyesi için başvurduk. Onlar da aynı gün teslim edilmek üzere hastaneden hayati tehlikesinin olduğuna dair rapor istediler. Fakat Seraceddin Eğin bizi oyaladı. Raporu vermedi. Patoloji sonucu olmadan bir şey yazmam dedi. Mahkemenin kararına aykırı davrandı.
O BENİM ÇOCUKLUK ARKADAŞIMDI
Eşim çocukluk arkadaşımdı. Kaderde evlenmek de varmış. O yüzden benim için çok daha zor ve acı. Amacım kimseden intikam almak değil, ama en azından bazı şeyler su yüzüne çıksın ki haksızlıklar tekerrür etmesin istiyorum. Hem de kızımla oğlumun yüreği biraz ferahlar. Tek amacım bu inanın. Elbette ona ve bize yapılan haksızlıkları tüm dünyanın da öğrenmesini istiyorum. Bunlar eşimi geri getirmeyecek biliyorum ama umarım birilerinin canı daha fazla yazmaz.”
[Sevinç Özarslan] 20.3.2019 [MedyaBold.com]
Bir bu eksikti: Dev firmalar zorda
Ekonomik krizden en fazla etkilenen sektörlerinden başında gelen otomotiv 2019 yılına kayıpla başladı.
Ocak-şubat döneminde otomotiv üretimi geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 14 azaldı.
Araba başına ortalama 15 bin lirayı bulan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) teşviklerine rağmen otomotivde üretim ve satışların tarihi düşüşler kaydetmesi Türkiye’nin ne kadar ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu.
OTOMOBİL İHRACATI YÜZDE 14 AZALDI
Üretimdeki düşüşte iç pazarın yüzde 50 daralması etkili olurken ihracatta da rakamlar eksiye döndü.
Otomotiv Sanayii Derneği’nin (OSD) verilerina göre, toplam ihracat adet bazında yüzde 8 azalırken, otomobil ihracatı yüzde 14 oranında azaldı.
Bu dönemde, toplam otomotiv ihracatı 199 bin 497 adet olurken, otomobil ihracatı 128 bin 147 adet seviyesinde gerçekleşti.
Aynı dönemde, ticari araç ihracatı ise yüzde 7 oranında artış gösterdi.
İç pazardaki daralmayı ihracatla telafi etmeye çalışan otomotiv firmaları 2019'un ilk iki ayında ihracatta da beklemedikleri bir düşüşle karşı karşıya kaldı.
PAZAR YARI YARIYA DARALDI
İlk iki aylık dönemde toplam iç pazar geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 53 oranında azalarak 40 bin 459 adet olurken, otomobil pazarı yüzde 52 daraldı ve 30 bin 184 adet olarak gerçekleşti.
Toplam otomotiv ihracatı dolar bazında yüzde 4 azalırken, Euro bazında ise yüzde 3 arttı.
2019 yılı Ocak-Şubat aylarında toplam otomotiv ihracatı 5 milyar dolar olarak gerçekleşirken, otomobil ihracatı yüzde 13 azalarak 1,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Euro bazında otomobil ihracatı ise yüzde 6 azalarak 1,6 milyar Euro oldu.
FİRMALAR TENKİSATA HAZIRLANIYOR
Renault-Mais, Türk Otomobil Fabrikaları AŞ (TOFAŞ), Toyota, Ford Otosan gibi 14 firma OSD üyesi.
Üretim ve ihracattaki daralma yüzünden ayakta kalmakta zorlanan bazı firmaların çalışan sayısında tenkisat kararı alabileceği belirtiliyor.
Anadolu Isuzu gibi bazı firmalarda ayda bir gün mecburi tatil uygulaması devam ediyor.
[Samanyolu Haber] 20.3.2019
Ocak-şubat döneminde otomotiv üretimi geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 14 azaldı.
Araba başına ortalama 15 bin lirayı bulan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) teşviklerine rağmen otomotivde üretim ve satışların tarihi düşüşler kaydetmesi Türkiye’nin ne kadar ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu.
OTOMOBİL İHRACATI YÜZDE 14 AZALDI
Üretimdeki düşüşte iç pazarın yüzde 50 daralması etkili olurken ihracatta da rakamlar eksiye döndü.
Otomotiv Sanayii Derneği’nin (OSD) verilerina göre, toplam ihracat adet bazında yüzde 8 azalırken, otomobil ihracatı yüzde 14 oranında azaldı.
Bu dönemde, toplam otomotiv ihracatı 199 bin 497 adet olurken, otomobil ihracatı 128 bin 147 adet seviyesinde gerçekleşti.
Aynı dönemde, ticari araç ihracatı ise yüzde 7 oranında artış gösterdi.
İç pazardaki daralmayı ihracatla telafi etmeye çalışan otomotiv firmaları 2019'un ilk iki ayında ihracatta da beklemedikleri bir düşüşle karşı karşıya kaldı.
PAZAR YARI YARIYA DARALDI
İlk iki aylık dönemde toplam iç pazar geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 53 oranında azalarak 40 bin 459 adet olurken, otomobil pazarı yüzde 52 daraldı ve 30 bin 184 adet olarak gerçekleşti.
Toplam otomotiv ihracatı dolar bazında yüzde 4 azalırken, Euro bazında ise yüzde 3 arttı.
2019 yılı Ocak-Şubat aylarında toplam otomotiv ihracatı 5 milyar dolar olarak gerçekleşirken, otomobil ihracatı yüzde 13 azalarak 1,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Euro bazında otomobil ihracatı ise yüzde 6 azalarak 1,6 milyar Euro oldu.
FİRMALAR TENKİSATA HAZIRLANIYOR
Renault-Mais, Türk Otomobil Fabrikaları AŞ (TOFAŞ), Toyota, Ford Otosan gibi 14 firma OSD üyesi.
Üretim ve ihracattaki daralma yüzünden ayakta kalmakta zorlanan bazı firmaların çalışan sayısında tenkisat kararı alabileceği belirtiliyor.
Anadolu Isuzu gibi bazı firmalarda ayda bir gün mecburi tatil uygulaması devam ediyor.
[Samanyolu Haber] 20.3.2019
Dolar alanlar yandı mı? İşte rakamlar... [Gölge Bankacı]
Bankacı arkadaşlarım başta olmak üzere iş âleminden dostlarımı daha fazla kıramadım. Aylardır, “Üstad, ekonomi kimlere kaldı? Sen yazmazsan kim düşürecek bu hokkabazların maskesini!” diye başımın etini yiyorlardı.
Haksız da sayılmazlar hani.
Hazine’nin anahtarları krizi “dengelenme” diye anlayan birinin elinde.
Ekonomi gazeteciliği yerlerde sürünüyor. Zam yağmuruna “güncelleme”, ekonomik daralmaya “eksi büyüme”, patlıcan-biber kuyruklarına “varlık kuyruğu” diyecek kadar herkesin aklı ile alay eden bir gürûh ortalıkta “gazeteciyim” diye dolaşıyor.
Bundan böyle fırsat buldukça ekonomiye dair bilgi ve tecrübelerimi samanyoluhaber.com okurları ile paylaşacağım.
Sizler de kulağınıza çalınan dedikoduları, elinize geçen belgeleri golgebankacix@gmail.com e-posta adresime yollayabilirsiniz.
Benimle paylaştığınız bilgileri kullanırken şahsi bilgilerinizin gizliliğini muhafaza edeceğimden emin olabilirsiniz.
DENGESİZ BERAT
Siftahı da biz bankacılar arasında en fazla lakabı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile yapalım. Merak edenler olabilir. Bir iki lakabını sizlerle paylaşayım.
Borsacılar ve bankacılar arasında “Damat Berat”, “Power point Berat”, “Burası çok önemli Berat”, “Dengesiz Berat” ve “Acemi Berat” ve “öfkeli şirin” denildiğinde Berat Albayrak anlaşılır.
Damat Berat’ın Trabzon konuşması dikkatimi çekti. O kadar müşavirin ve Damat Berat’ın kapasitesini anlamak için malzeme kaynıyor konuşma.
Enflasyon 2019 yılında tek haneli rakamlara inecekmiş. Nasıl olacak bu? Antalya’dan 5 lirayı alınan domatesi tanzim satış çadırında 4 liraya satarak mı düşecek enflasyon. Çadırdan kaç kişi domates alabiliyor ki!
Yoksa Çin’den patatesten sonra domates ithal mi edeceğiz? Çin malı domates. Serik domatesinin çakması, yersen!
ELEKTRİK ZAMLARINI GERİ ALSANIZA
Damat Berat enflasyonu düşürmek istiyorsa önce kendi yaptığı zamları geri alsın. Elektriğe ve doğalgaza yüzde 50’den fazla zam yapılmıştı. Onun için de bir ucuzluk çadırı kurulacaksa düşer elbette.
Akaryakıta haftalık 10-15 kuruş zam geliyor. 100 liralık akaryakıtın 55 lirası vergi. Seri zamlar indirime dönerse, dünyanın en yüksek vergisinde indirim yapılırsa enflasyon niye düşmesin?
Damat Berat ne vakit döviz "düşecek" dese kur o gün yükselişe geçiyor. Bugün Trabzon’da da yine kendisini aşmış. “Dolar düştü 5 liraya.” dediği esnada tabelada 5,47 TL yazıyor.
Maaile sıfırlama ustası oldukları için 47 kuruş sıfırlayıvermiş. Geçen sene bu vakit dolar 3,77 TL idi. Kur yüzde 45 artmış. Damat Berat ise dolar alanların yandığını iddia ediyor.
Türkiye için yabancı bankacılar boşuna "balık hafızalı" demiyorlar. Dolar son üç senede yüzre 86 arttı. Bir başka ifadeyle 100 lira 14 liraya indi.
10 BİN DOLAR ALAN NET 13 BİN 600 LİRA KAZANDI
Geçen sene 10 bin dolar alan ne kadar yanmış acaba? 37 bin 700 TL verip 10 bin dolar alan Mehmet Amca’nın bugün 54 bin 700 lirası var. Yüzde 20’sini enflasyona sayalım.
Net 13 bin 600 lira kâr elde etmiş. Var mı bu kadar temiz para bırakan başka bir mecra? Yok. Burada yanan dolar alan mı, almayan mı?
Gelelim Damat Berat’ın “Dolar daha da düşecek.” aforizmasına... Tek kelime ile zırvalıyor.
Merkez Bankası’nın haftalık repo faizini yüzde 8’den yüzde 24’e çıkardığından hiç bahsetmeyen Damat Berat’a o toplantıda bulunanlardan biri, “Pekâlâ faizler kaç oldu?” deseydi keşke!
FAİZLER YÜZDE 30’U GEÇTİ
Kredi faizleri yüzde 30’u geçti. Brüt kâr marjı yüzde 3-5’lerde iken nasıl kredi kullanacak esnaf? Ödeyemeyeceğini bile bile son bir çare diye kredi için gelen esnafların halini anlatmayayım.
Öyle teminatlar istiyoruz ki çaresiz boynunu büküp gidiyor. Nazikçe "hayır" demenin yolları tükenmez bankacılarda. Bugünlerde kredi vermediğimiz için ileride teşekkür bile edebilirler bize.
100 bin lira alıp 135 bin lira olarak 12 ay sonra krediyi kapatacak babayiğit kalmadı. Krizde herkes sıfırı tüketti.
Her akşam genel müdürlük ensemizde boza pişiriyor.
Batık kredi niye artıyormuş? Kasa kapanmamış. Yenide sayım yapacakmışız.
Ekonomi iyi gidiyorsa biz niye görmüyoruz?
MÜTEAHHİTLER 100 MİLYAR TL ALACAKLI
Son iki ayda piyasa verdikleri paranın sırrını da biliyoruz. Merkez Bankası’nın tepesine çöküp 38 milyar TL temettüyü aldılar. O para da müteahhitlerin dişinin kovuğunu doldurmadı.
AKP’nin kadrolu müteahhitlerinin hâlâ kamudan 100 milyar TL alacağı var. Kamunun sadece KDV borcu 180 milyar TL.
Damat’ın dolar düşecek dediği gün dolar tekrar yükselişe geçti. Hazine 9 aylık tahvil ihalesine çıktı. Faiz yüzde 19,97 oldu. 12 bile değil, 9 ay.
Geçen sene 2 senelik vadeye yüzde 11 ödeyen Hazine şimdi niye bu faizleri ödüyor. İş olsun diye mi?
Hazine bu kadar kısa vadede bile tefeci faizi öderken “dolar düşecek” nutku atan biri bakan unvanını taşıyınca daha trajikomik oluyor.
Ne enflasyonun ne de doların düşeceği var. Dolar alanın değil, almayanın yandığı bir ekonomide faiz de yüksek olur enflasyon da.
173 MİLYAR DOLAR TOPLADILAR
Bankalarda döviz tevdiat hesaplarına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. 148 milyar dolar seviyesinden 173 milyar dolara çıktı son 75 günde.
Bu da gösteriyor ki vatandaş, damat Berat ve kayın pederi Recep Tayyip Erdoğan ne derse tersini yapıyor.
Onlar “düşecek” dedikçe dolar toplayanlar krizde paraya para demiyor.
Ben ne mi yapıyorum?
Bir müşterimin 130 bin dolarlık alım emrini az evvel bitirdim. Onun dekontlarını arşive kaldırıyorum.
----------------------
İletişim için e-posta adresi: golgebankacix@gmail.com
[Gölge Bankacı] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
Haksız da sayılmazlar hani.
Hazine’nin anahtarları krizi “dengelenme” diye anlayan birinin elinde.
Ekonomi gazeteciliği yerlerde sürünüyor. Zam yağmuruna “güncelleme”, ekonomik daralmaya “eksi büyüme”, patlıcan-biber kuyruklarına “varlık kuyruğu” diyecek kadar herkesin aklı ile alay eden bir gürûh ortalıkta “gazeteciyim” diye dolaşıyor.
Bundan böyle fırsat buldukça ekonomiye dair bilgi ve tecrübelerimi samanyoluhaber.com okurları ile paylaşacağım.
Sizler de kulağınıza çalınan dedikoduları, elinize geçen belgeleri golgebankacix@gmail.com e-posta adresime yollayabilirsiniz.
Benimle paylaştığınız bilgileri kullanırken şahsi bilgilerinizin gizliliğini muhafaza edeceğimden emin olabilirsiniz.
DENGESİZ BERAT
Siftahı da biz bankacılar arasında en fazla lakabı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile yapalım. Merak edenler olabilir. Bir iki lakabını sizlerle paylaşayım.
Borsacılar ve bankacılar arasında “Damat Berat”, “Power point Berat”, “Burası çok önemli Berat”, “Dengesiz Berat” ve “Acemi Berat” ve “öfkeli şirin” denildiğinde Berat Albayrak anlaşılır.
Damat Berat’ın Trabzon konuşması dikkatimi çekti. O kadar müşavirin ve Damat Berat’ın kapasitesini anlamak için malzeme kaynıyor konuşma.
Enflasyon 2019 yılında tek haneli rakamlara inecekmiş. Nasıl olacak bu? Antalya’dan 5 lirayı alınan domatesi tanzim satış çadırında 4 liraya satarak mı düşecek enflasyon. Çadırdan kaç kişi domates alabiliyor ki!
Yoksa Çin’den patatesten sonra domates ithal mi edeceğiz? Çin malı domates. Serik domatesinin çakması, yersen!
ELEKTRİK ZAMLARINI GERİ ALSANIZA
Damat Berat enflasyonu düşürmek istiyorsa önce kendi yaptığı zamları geri alsın. Elektriğe ve doğalgaza yüzde 50’den fazla zam yapılmıştı. Onun için de bir ucuzluk çadırı kurulacaksa düşer elbette.
Akaryakıta haftalık 10-15 kuruş zam geliyor. 100 liralık akaryakıtın 55 lirası vergi. Seri zamlar indirime dönerse, dünyanın en yüksek vergisinde indirim yapılırsa enflasyon niye düşmesin?
Damat Berat ne vakit döviz "düşecek" dese kur o gün yükselişe geçiyor. Bugün Trabzon’da da yine kendisini aşmış. “Dolar düştü 5 liraya.” dediği esnada tabelada 5,47 TL yazıyor.
Maaile sıfırlama ustası oldukları için 47 kuruş sıfırlayıvermiş. Geçen sene bu vakit dolar 3,77 TL idi. Kur yüzde 45 artmış. Damat Berat ise dolar alanların yandığını iddia ediyor.
Türkiye için yabancı bankacılar boşuna "balık hafızalı" demiyorlar. Dolar son üç senede yüzre 86 arttı. Bir başka ifadeyle 100 lira 14 liraya indi.
10 BİN DOLAR ALAN NET 13 BİN 600 LİRA KAZANDI
Geçen sene 10 bin dolar alan ne kadar yanmış acaba? 37 bin 700 TL verip 10 bin dolar alan Mehmet Amca’nın bugün 54 bin 700 lirası var. Yüzde 20’sini enflasyona sayalım.
Net 13 bin 600 lira kâr elde etmiş. Var mı bu kadar temiz para bırakan başka bir mecra? Yok. Burada yanan dolar alan mı, almayan mı?
Gelelim Damat Berat’ın “Dolar daha da düşecek.” aforizmasına... Tek kelime ile zırvalıyor.
Merkez Bankası’nın haftalık repo faizini yüzde 8’den yüzde 24’e çıkardığından hiç bahsetmeyen Damat Berat’a o toplantıda bulunanlardan biri, “Pekâlâ faizler kaç oldu?” deseydi keşke!
FAİZLER YÜZDE 30’U GEÇTİ
Kredi faizleri yüzde 30’u geçti. Brüt kâr marjı yüzde 3-5’lerde iken nasıl kredi kullanacak esnaf? Ödeyemeyeceğini bile bile son bir çare diye kredi için gelen esnafların halini anlatmayayım.
Öyle teminatlar istiyoruz ki çaresiz boynunu büküp gidiyor. Nazikçe "hayır" demenin yolları tükenmez bankacılarda. Bugünlerde kredi vermediğimiz için ileride teşekkür bile edebilirler bize.
100 bin lira alıp 135 bin lira olarak 12 ay sonra krediyi kapatacak babayiğit kalmadı. Krizde herkes sıfırı tüketti.
Her akşam genel müdürlük ensemizde boza pişiriyor.
Batık kredi niye artıyormuş? Kasa kapanmamış. Yenide sayım yapacakmışız.
Ekonomi iyi gidiyorsa biz niye görmüyoruz?
MÜTEAHHİTLER 100 MİLYAR TL ALACAKLI
Son iki ayda piyasa verdikleri paranın sırrını da biliyoruz. Merkez Bankası’nın tepesine çöküp 38 milyar TL temettüyü aldılar. O para da müteahhitlerin dişinin kovuğunu doldurmadı.
AKP’nin kadrolu müteahhitlerinin hâlâ kamudan 100 milyar TL alacağı var. Kamunun sadece KDV borcu 180 milyar TL.
Damat’ın dolar düşecek dediği gün dolar tekrar yükselişe geçti. Hazine 9 aylık tahvil ihalesine çıktı. Faiz yüzde 19,97 oldu. 12 bile değil, 9 ay.
Geçen sene 2 senelik vadeye yüzde 11 ödeyen Hazine şimdi niye bu faizleri ödüyor. İş olsun diye mi?
Hazine bu kadar kısa vadede bile tefeci faizi öderken “dolar düşecek” nutku atan biri bakan unvanını taşıyınca daha trajikomik oluyor.
Ne enflasyonun ne de doların düşeceği var. Dolar alanın değil, almayanın yandığı bir ekonomide faiz de yüksek olur enflasyon da.
173 MİLYAR DOLAR TOPLADILAR
Bankalarda döviz tevdiat hesaplarına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. 148 milyar dolar seviyesinden 173 milyar dolara çıktı son 75 günde.
Bu da gösteriyor ki vatandaş, damat Berat ve kayın pederi Recep Tayyip Erdoğan ne derse tersini yapıyor.
Onlar “düşecek” dedikçe dolar toplayanlar krizde paraya para demiyor.
Ben ne mi yapıyorum?
Bir müşterimin 130 bin dolarlık alım emrini az evvel bitirdim. Onun dekontlarını arşive kaldırıyorum.
----------------------
İletişim için e-posta adresi: golgebankacix@gmail.com
[Gölge Bankacı] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
Duyguların Hayra Yönlendirilmesi [Safvet Senih]
Sevgi, şefkat, fedakarlık gibi duygularla, muzır madenler hükmündeki kin, nefret ve düşmanlık duyguları ile de beraber, imtihan için, kim daha güzel ameller işleyecek diye dünyaya gönderilen insan (Mülk Suresi, 67/2) iyi bir eğitim ve terbiyeden; iman, irfan ve fazilet gibi güzelliklerden nasibini alırsa, insan-ı kâmil olma yolunda mesafeler kat eder. Şeytanın yaratılıp insana musallat edilmesi bile insanın mânevî terakkisi için bir zemberek gibidir. Hiçbir şey hâşâ boşuna yaratılmış değildir…
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şu ölçüleri veriyor. “Evet dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir. Bâki âhiret işleri ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet, dehşetli hırs ve inatlı talep ve bunlar gibi hissiyatlar, uhrevî işleri kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fanî dünya işlerine yöneltmek, fâni ve kırılacak şişelere bâkî elmas fiyatlarını vermek demektir. Şu münasebetle bir nokta hatıra geldi, söyleyeceğim. Şöyle ki: AŞK, şiddetli bir muhabbettir. Fâni sevgililere yönelik olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimi bir azap ve elemde bırakır veyahut o mecâzî sevgili o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, BÂKÎ bir MAHBUBU arattırır; mecâzî aşk, hakikî aşka döner.
“İşte insanda, binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi, iki mertebesi var: ‘Biri mecazî, biri hakikî. Mesela, istikbal (gelecek) endişesi hissi herkeste var. Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde senet yok. Hem rızk cihetinde taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîkî ve uzun ve gâfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.
“Hem mala, makama ve şöhrete karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mâl, âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya (gösterişe) vesile olan makam ve şöhret o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan hakikî makam olan mânevî mertebelere ve Allah’a kurbiyet (yakınlık) derecelerine, âhiret azığına ve hakikî mal olan sâlih amellere yönelir. Fena haslet olan mecazî hırs, böylece âli bir haslet olan hakîkî hırsa döner.
“Hem meselâ insan şiddetli bir inat ile, ehemmiyetsiz, geçici, fâni işlere karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen bir şeye bir sene inad eder. Hem zârarlı, zehirli bir şeye, inad namına sebât eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate aykırıdır. O şiddetli inadı, o geçici şeylere vermeyip, âlî ve bâkî olan iman hakikatlerine, İslâmî esaslara ve uhrevî hizmetlere sarf eder. O rezil haslet olan mecazî inad, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani HAK’ta şiddetli sebâta döner. (…) İşte, tahmin ederim ki, (vaaz ve ) nasihat edenlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kalmasının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: ‘Hased etme, hırs gösterme, düşmanlık etme, inat etme, dünyayı sevmez!’ Yani ‘Fıtratını değiştir’ gibi, zâhiren onlara göre kaldıramayacakları bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki, bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz,’ hem nasihat tesir eder, hem iradelerinin dairesinde (yapabilecekleri) teklif edilecek bir şey olur.”
Tenkit tehlikeli bir kıvılcımdır, meselâ… Onun yerine insanları anlamaya çalışmak, onların hangi sebeplerle suçladığımız şekilde davrandıklarını kavramaya çalışmak, tenkitten daha yapıcıdır. Pedegoji ve psikoloji uzmanları, insanlara iş yaptırmanın en kestirme yolu, insanlarda o işi yaptırma arzusu uyandırmaktır. Ayrıca insanlarda “önemli olma” arzusu vardır ve ne yazık ki, bu arzu, uyku ve gıda kadar önemli olduğu halde, uyku ve gıda kadar kolay tatmin edilemez. Evet güzel sözler duyma, takdir edilme arzusu insanın içini kemiren açlıkların, susuzlukların en şiddetlisidir. Onun için önce kişinin iyi taraflarını takdirle başlayıp, hatalı tarafları hassas bir marangozun sanatkârane bir şekilde rende kullanması gibi, rendelemek gerekir…
Ralp Waldo Emerson diyor ki: “Hayatta rastladığım her adam, hiç olmazsa, bir yönü ile benden üstündür. Dolayısı ile benim herkesten öğreneceğim bir şey vardır.” Bu söz sadece Emerson için değil, hepimiz için de geçerlidir. Onun için, insanların iyi taraflarını düşünelim. Bunları takdir edelim. Takdirlerimizi söyleyelim.
Lâhika mektuplarında Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerine nasıl hitap ettiğine bir bakalım: “Aziz, sıddık, fedâkar, cefrâkar kardeşlerim… Gayur, zeki, ciddî, hakikî kardeşlerim… Dikkatli, hakikatli kardeşlerim. Samimî âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniye’de çalışkan arkadaşlarım…” gibi iltifatkâr ifadelerle karşılaşırız. Zaten gerçekten o hâlis talebeleri bu sözlere, lâyıktırlar… Herkes öyle olmasa bile, öyle olmaları için hedef gösterme de vardır bu hitaplarda…
[Safvet Senih] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şu ölçüleri veriyor. “Evet dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir. Bâki âhiret işleri ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet, dehşetli hırs ve inatlı talep ve bunlar gibi hissiyatlar, uhrevî işleri kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fanî dünya işlerine yöneltmek, fâni ve kırılacak şişelere bâkî elmas fiyatlarını vermek demektir. Şu münasebetle bir nokta hatıra geldi, söyleyeceğim. Şöyle ki: AŞK, şiddetli bir muhabbettir. Fâni sevgililere yönelik olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimi bir azap ve elemde bırakır veyahut o mecâzî sevgili o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, BÂKÎ bir MAHBUBU arattırır; mecâzî aşk, hakikî aşka döner.
“İşte insanda, binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi, iki mertebesi var: ‘Biri mecazî, biri hakikî. Mesela, istikbal (gelecek) endişesi hissi herkeste var. Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde senet yok. Hem rızk cihetinde taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîkî ve uzun ve gâfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.
“Hem mala, makama ve şöhrete karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mâl, âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya (gösterişe) vesile olan makam ve şöhret o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan hakikî makam olan mânevî mertebelere ve Allah’a kurbiyet (yakınlık) derecelerine, âhiret azığına ve hakikî mal olan sâlih amellere yönelir. Fena haslet olan mecazî hırs, böylece âli bir haslet olan hakîkî hırsa döner.
“Hem meselâ insan şiddetli bir inat ile, ehemmiyetsiz, geçici, fâni işlere karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen bir şeye bir sene inad eder. Hem zârarlı, zehirli bir şeye, inad namına sebât eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate aykırıdır. O şiddetli inadı, o geçici şeylere vermeyip, âlî ve bâkî olan iman hakikatlerine, İslâmî esaslara ve uhrevî hizmetlere sarf eder. O rezil haslet olan mecazî inad, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani HAK’ta şiddetli sebâta döner. (…) İşte, tahmin ederim ki, (vaaz ve ) nasihat edenlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kalmasının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: ‘Hased etme, hırs gösterme, düşmanlık etme, inat etme, dünyayı sevmez!’ Yani ‘Fıtratını değiştir’ gibi, zâhiren onlara göre kaldıramayacakları bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki, bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz,’ hem nasihat tesir eder, hem iradelerinin dairesinde (yapabilecekleri) teklif edilecek bir şey olur.”
Tenkit tehlikeli bir kıvılcımdır, meselâ… Onun yerine insanları anlamaya çalışmak, onların hangi sebeplerle suçladığımız şekilde davrandıklarını kavramaya çalışmak, tenkitten daha yapıcıdır. Pedegoji ve psikoloji uzmanları, insanlara iş yaptırmanın en kestirme yolu, insanlarda o işi yaptırma arzusu uyandırmaktır. Ayrıca insanlarda “önemli olma” arzusu vardır ve ne yazık ki, bu arzu, uyku ve gıda kadar önemli olduğu halde, uyku ve gıda kadar kolay tatmin edilemez. Evet güzel sözler duyma, takdir edilme arzusu insanın içini kemiren açlıkların, susuzlukların en şiddetlisidir. Onun için önce kişinin iyi taraflarını takdirle başlayıp, hatalı tarafları hassas bir marangozun sanatkârane bir şekilde rende kullanması gibi, rendelemek gerekir…
Ralp Waldo Emerson diyor ki: “Hayatta rastladığım her adam, hiç olmazsa, bir yönü ile benden üstündür. Dolayısı ile benim herkesten öğreneceğim bir şey vardır.” Bu söz sadece Emerson için değil, hepimiz için de geçerlidir. Onun için, insanların iyi taraflarını düşünelim. Bunları takdir edelim. Takdirlerimizi söyleyelim.
Lâhika mektuplarında Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerine nasıl hitap ettiğine bir bakalım: “Aziz, sıddık, fedâkar, cefrâkar kardeşlerim… Gayur, zeki, ciddî, hakikî kardeşlerim… Dikkatli, hakikatli kardeşlerim. Samimî âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniye’de çalışkan arkadaşlarım…” gibi iltifatkâr ifadelerle karşılaşırız. Zaten gerçekten o hâlis talebeleri bu sözlere, lâyıktırlar… Herkes öyle olmasa bile, öyle olmaları için hedef gösterme de vardır bu hitaplarda…
[Safvet Senih] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
Domates ihracatına ‘seçim’ engeli! [İlker Doğan]
İktidarın yükselen domates fiyatlarını seçimden önce düşürebilmek için ihracata müdahale ettiği belirtiliyor. İhracatçıların iddiasına göre domates, biber ve diğer sebzelere yönelik gümrük karantina işlemleri yavaşlatılarak ihracata dolaylı olarak engel olunuyor. İhracatçılar, yıllardır çalıştıkları pazarları kaybetme riskiyle karşı karşıya.
Tanzim satış noktaları da sebze ve meyve fiyatlarını aşağı çekmeye yetmedi. Bunun üzerine iktidar yeni bir yöntem denemeye başladı. Hükümetin sebze-meyvelerin fiyatlarını seçim öncesinde aşağı çekmek için bulduğu(!) yeni yöntemi, tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım yazdı. İddiaya göre Ankara, domates, biber gibi sebzelerin fiyatlarını düşürebilmek için ihracata dolaylı yönden engel oluyor. Söz konusu engellemeyle de iç piyasada fiyatların düşmesi hedefleniyor.
İHRACAT ARTTI, FİYAT FIRLADI
Domates fiyatları son dönemde ciddi oranda arttı. 8 liradan başlayan domatesin kilosu cinsine göre 15 liraya kadar çıkıyor. Bunun en büyük sebebi ihracatın artması. Türkiye’nin domates ihracatı, yılbaşından 18 Mart’a kadar olan dönemde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 13 artarak 98 milyon dolara çıktı. Geçen yıla göre yüzde 351 artışla 40 milyon dolarlık domatesin gönderildiği Rusya’yı, 13,5 milyon dolarla Romanya ve 7,3 milyon dolarla Bulgaristan izledi. Sera üretiminin sonuna gelinmesi, tala domatesinin ise henüz çıkmaması ve ihracattaki bu artış ürünün tarla fiyatını 3 liradan 5 liraya çıkardı.
Hükümet, seçim öncesi sebze ve meyve fiyatlarının artmasını istemiyor. Bunun için de iç piyasaya daha fazla mal verilmesini planlıyor. İşte tüm bu nedenlerden dolayı domates ve diğer sebzelerin ihracatına dolaylı olarak engel çıkarılıyor, karantina işlemleri yavaşlatılıyor. TIR’lar 2-3 gün gecikmeli olarak gönderiliyor.
TIR’LARIN ÇIKIŞINA İZİN VERİLMİYOR
İddiaya göre ihracata yönelik karantina işlemlerinin yavaşlatılması talimatı Ankara’dan geldi. İhracatçılar, domates, California biberi ve diğer sebzeler başta olmak üzere ihracat işlemlerinin yavaşlatıldığını ve istenilen düzeyde ihracat yapamadıklarını söylüyor. İhracatçılar, “Domates, biber ve diğer sebzeleri ihraç etmek üzere yüklediğimiz TIR’ların Antalya’dan, Fethiye’den çıkışına izin verilmiyor. Geçen haftaya kadar herhangi bir sorun olmadan ihracat yaparken, bu hafta domates ve diğer ürünlerin fiyatında artış olması ile birlikte engellemeler başladı. Karantina işlemleri yavaşlatıldı. Daha önce bir TIR domatesten iki kasa alarak inceleyen ve buna göre karar veren karantina görevlileri, şimdi 35-40 kasaya kadar bakıyorlar. Diyelim ki kırkıncı kasada bir şey çıktı hemen ‘red’ diyerek çıkışına izin verilmiyor. İlk kez böyle bir denetim uygulanıyor. Denetimden çok ihracatı engellemeye yönelik bir uygulama. Bu da ihracatın yarı yarıya azalmasına neden oluyor.” diyor.
‘YAVAŞLATIN’ TALİMATI ANKARA’DAN
Yaş sebze ve meyve ihracatçıları, karantina görevlilerine uygulamanın nedenini sormuş. Görevliler, talimatın Ankara’dan geldiği söylüyor. İhracatçılar, yıllardır iş yaptıkları kaybetme korkusu yaşıyor: “Böyle bir uygulama kendi ayağımıza kurşun sıkmaktır. İhracatı engelleyerek fiyatları düşürmek hem üreticiye hem ülkeye zarar verir. Biz bu pazarları kolay kazanmıyoruz. Yıllarca mücadele veriyoruz. Yarın ürün çok olduğunda yine bu pazarlara satmak zorundayız. Müşterilerimizi kaybedersek nasıl satabiliriz? İhracatı engelleyici bu uygulamadan hemen vazgeçilmeli.”
Türkiye, dünya domates üretiminde 4. sırada
Türkiye’de yılda toplam 30 milyon tondan daha fazla sebze üretiliyor. Toplam sebze üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını domates oluşturuyor. Tarım Bakanlığı’nın 2018 verilerine göre üretim miktarı 12 milyon 150 bin ton. Rakam bir önceki yıl 12 milyon 750 bin tondu. Dekar başına üretim miktarı ortalama 3,5 ton civarı.
Dünya domates üretimi ise yaklaşık 180 milyon ton. Türkiye, dünya domates üretiminde yüzde 7’den fazla bir paya sahip ve bu anlamda 4. sırada yer alıyor. Yıllara göre az çok farklılıklar olmakla birlikte domates üretiminin yüzde 70’i açıkta, yüzde 30’u ise örtülü alanda yani serada yapılıyor.
İHRACAT ORANI YÜZDE 4
Türkiye’de üretilen toplam sebzenin ise yaklaşık yüzde 4’ü ihraç ediliyor. Bu da yılda ortalama 1,2-1,3 milyon ton ihracat demek. Sebze ihracatında domates önemli bir paya sahip. Taze domates ihracat miktarı yıldan yıla değişmekle birlikte son 4-5 yıl dikkate alındığında 500 bin tondan fazla.
[İlker Doğan] 20.3.2019 [TR724]
Tanzim satış noktaları da sebze ve meyve fiyatlarını aşağı çekmeye yetmedi. Bunun üzerine iktidar yeni bir yöntem denemeye başladı. Hükümetin sebze-meyvelerin fiyatlarını seçim öncesinde aşağı çekmek için bulduğu(!) yeni yöntemi, tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım yazdı. İddiaya göre Ankara, domates, biber gibi sebzelerin fiyatlarını düşürebilmek için ihracata dolaylı yönden engel oluyor. Söz konusu engellemeyle de iç piyasada fiyatların düşmesi hedefleniyor.
İHRACAT ARTTI, FİYAT FIRLADI
Domates fiyatları son dönemde ciddi oranda arttı. 8 liradan başlayan domatesin kilosu cinsine göre 15 liraya kadar çıkıyor. Bunun en büyük sebebi ihracatın artması. Türkiye’nin domates ihracatı, yılbaşından 18 Mart’a kadar olan dönemde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 13 artarak 98 milyon dolara çıktı. Geçen yıla göre yüzde 351 artışla 40 milyon dolarlık domatesin gönderildiği Rusya’yı, 13,5 milyon dolarla Romanya ve 7,3 milyon dolarla Bulgaristan izledi. Sera üretiminin sonuna gelinmesi, tala domatesinin ise henüz çıkmaması ve ihracattaki bu artış ürünün tarla fiyatını 3 liradan 5 liraya çıkardı.
Hükümet, seçim öncesi sebze ve meyve fiyatlarının artmasını istemiyor. Bunun için de iç piyasaya daha fazla mal verilmesini planlıyor. İşte tüm bu nedenlerden dolayı domates ve diğer sebzelerin ihracatına dolaylı olarak engel çıkarılıyor, karantina işlemleri yavaşlatılıyor. TIR’lar 2-3 gün gecikmeli olarak gönderiliyor.
TIR’LARIN ÇIKIŞINA İZİN VERİLMİYOR
İddiaya göre ihracata yönelik karantina işlemlerinin yavaşlatılması talimatı Ankara’dan geldi. İhracatçılar, domates, California biberi ve diğer sebzeler başta olmak üzere ihracat işlemlerinin yavaşlatıldığını ve istenilen düzeyde ihracat yapamadıklarını söylüyor. İhracatçılar, “Domates, biber ve diğer sebzeleri ihraç etmek üzere yüklediğimiz TIR’ların Antalya’dan, Fethiye’den çıkışına izin verilmiyor. Geçen haftaya kadar herhangi bir sorun olmadan ihracat yaparken, bu hafta domates ve diğer ürünlerin fiyatında artış olması ile birlikte engellemeler başladı. Karantina işlemleri yavaşlatıldı. Daha önce bir TIR domatesten iki kasa alarak inceleyen ve buna göre karar veren karantina görevlileri, şimdi 35-40 kasaya kadar bakıyorlar. Diyelim ki kırkıncı kasada bir şey çıktı hemen ‘red’ diyerek çıkışına izin verilmiyor. İlk kez böyle bir denetim uygulanıyor. Denetimden çok ihracatı engellemeye yönelik bir uygulama. Bu da ihracatın yarı yarıya azalmasına neden oluyor.” diyor.
‘YAVAŞLATIN’ TALİMATI ANKARA’DAN
Yaş sebze ve meyve ihracatçıları, karantina görevlilerine uygulamanın nedenini sormuş. Görevliler, talimatın Ankara’dan geldiği söylüyor. İhracatçılar, yıllardır iş yaptıkları kaybetme korkusu yaşıyor: “Böyle bir uygulama kendi ayağımıza kurşun sıkmaktır. İhracatı engelleyerek fiyatları düşürmek hem üreticiye hem ülkeye zarar verir. Biz bu pazarları kolay kazanmıyoruz. Yıllarca mücadele veriyoruz. Yarın ürün çok olduğunda yine bu pazarlara satmak zorundayız. Müşterilerimizi kaybedersek nasıl satabiliriz? İhracatı engelleyici bu uygulamadan hemen vazgeçilmeli.”
Türkiye, dünya domates üretiminde 4. sırada
Türkiye’de yılda toplam 30 milyon tondan daha fazla sebze üretiliyor. Toplam sebze üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını domates oluşturuyor. Tarım Bakanlığı’nın 2018 verilerine göre üretim miktarı 12 milyon 150 bin ton. Rakam bir önceki yıl 12 milyon 750 bin tondu. Dekar başına üretim miktarı ortalama 3,5 ton civarı.
Dünya domates üretimi ise yaklaşık 180 milyon ton. Türkiye, dünya domates üretiminde yüzde 7’den fazla bir paya sahip ve bu anlamda 4. sırada yer alıyor. Yıllara göre az çok farklılıklar olmakla birlikte domates üretiminin yüzde 70’i açıkta, yüzde 30’u ise örtülü alanda yani serada yapılıyor.
İHRACAT ORANI YÜZDE 4
Türkiye’de üretilen toplam sebzenin ise yaklaşık yüzde 4’ü ihraç ediliyor. Bu da yılda ortalama 1,2-1,3 milyon ton ihracat demek. Sebze ihracatında domates önemli bir paya sahip. Taze domates ihracat miktarı yıldan yıla değişmekle birlikte son 4-5 yıl dikkate alındığında 500 bin tondan fazla.
[İlker Doğan] 20.3.2019 [TR724]
Sürdürülebilir Kalkınma kavramı ve Hizmet [Yasemin Aydın]
Sürdürülebilir Kalkınma kavramı, geleceğe yönelik hayatı ve o hayatın kalkınma standartlarını, insan ve kainat arasında denge kurarak, doğal kaynakları sorumsuzca tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına da imkân verecek adil bir şekilde sağlamayı hedeflemektedir. Doğal olarak da sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânsal ve kültürel boyutları vardır. Bu kalkınma, her bir ferde hakkı olduğu kadarının dağıtılmasını öngören bir çerçevededir.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de ifade ettiği gibi: “Müslüman âlimler tabiatı bir kitap olarak görmüşler ve hatta ona ‘kainat kitabı’ demişlerdir. Böylece, kainatın da tıpkı Kur’an gibi Yüce Yaratıcı’yı tanıttığını vurgulamışlardır. Ayrıca, bu kitabın insanlara, hususiyle de inananlara emanet edildiğini belirtmişlerdir. Binaenaleyh, yeryüzünde Allah’ın halifesi olan mü’minlerin vazifesi bu emanete hürmet etmek ve onu titiz bir şekilde korumaktır.”
Bu bağlamda, ilhamını Hocaefendi’nin öğretilerinden alan Hizmet Hareketi’nin de sürdürülebilir kalkınmayı doğrudan faaliyetlerinin merkezine alan bir inisiyatif olmasını, gayet tabii karşılamak mümkündür.
“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır,” (Buhari, Megazi, 35) Hadis-i Şerifine mazhar olma adına Hizmet, insanlara faydalı olmanın yollarını öncelikle araştırmış ve en kilit noktaya da eğitimi koymuştur.
BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma hedefleri
1990’lardan itibaren sadece Türkiye’de değil, hemen hemen bütün dünya ülkelerinde okullaşma üzerinden faaliyetlerinin karşılık bulması, eğitimin ne denli kesin ve açık bir evrensel “fayda” olarak insanların zihinlerinde yer bulduğunu göstermektedir. Yakın dönemde Türkiye’de otoriterleşen devletin sebep olduğu mağduriyetler, istisnaî bir durumdur ve bu tespiti geçersiz kılmaz.
Dünya liderleri 24-27 Eylül 2015 tarihlerinde New York’taki BM Genel Merkezi’nde bir araya gelerek 2030 yılına kadar dünyada yoksulluğun ve imkân eşitsizliğinin bütün boyutlarıyla ortadan kaldırılabilmesi ve insanlığın ortak refahının, mutluluğunun sağlanması için Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni kabul etti.
17 maddede tanımlanan bu hedefin içinde şunlar var: Her türlü yoksulluğu, nerede olursa olsun sona erdirmek, açlığı bitirmek, gıda güvenliğini ve erişimini sağlamak; insanların sağlıklı bir yaşam sürmelerini ve herkesin her yaşta refahını temin etmek; anne sağlığı; AIDS/HIV ile mücadele etmek; herkesi kapsayan eşit derecede kaliteli eğitimi verebilmek, herkese hayat boyu eğitim imkânı tanımak; toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak ve kadınların, kız çocuklarının toplumsal konumlarını güçlendirmek; herkes için suya ve halk sağlığı hizmetlerine erişimini kolaylaştırmak, halk sağlığı hizmetlerinin sürdürülebilir yönetimini garanti altına almak; sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomik kalkınmayı temin etmek, tam ve üretici istihdamı, insan onuruna yakışır işleri ortaya koymak; ülkelerin içinde ve aralarındaki eşitsizlikleri gidermek; kentleri ve insanî yerleşim yerlerini herkesi kucaklayan, güvenli, güçlü ve sürdürülebilir kılmak; sürdürülebilir tüketimi ve üretimi sağlamak; iklim değişikliği ve etkileri ile mücadele etmek; çölleşmeye karşı tedbirler almak, toprakların verimlilik kaybını durdurmak ve geriye çevirmek; biyo çeşitlilik kaybını gidermek; sürdürülebilir kalkınma için barışçıl ve herkesi kucaklayan toplulukları teşvik etmek; herkesin adalete erişimini garanti altına almak; her seviyede etkin, hesap verebilir ve kuşatıcı kurumlar inşa etmek.
Bu hedefler sadece birer başlık değil. Dünyanın her bölgesinden gelen tecrübe ve uzman birikimi ve yıllarca süren bir çalışma sayesinde, kulağa hoş gelen bu hedeflere ulaşacak metotların uygulanması ve kâğıt üstünde kalmaması amacıyla oldukça somut ve geniş bir yol haritası ortaya konmuş durumda.
Bunun yanı sıra insanlığa hizmet etmek, faydalı olmak, Sevgili Peygamberimiz’in (sas) sözüne mazhar olmak isteyenler için de güzel bir çalışma alanı açmakta.
Hocaefendi de, “İnsan her an yeni derinliklere açılma azmi içinde olmazsa, onun için renk atma da, sararıp solma da, hatta çürüyüp dağılma ve kendi enkazı altında kalıp ezilme de kaçınılmaz olur,” sözleriyle yenilenme cehdinin ne denli hayati olduğunu ifade ederken, her günü yeni bir diriliş faslı gibi görmeyi, bütün varlığı, içinde bulunduğumuz devrin büyüteçleri altında okuyup değerlendirmeyi düstur edinmemizi tavsiye ediyor.
Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü neden kuruldu?
Biz, Avrupa’da sosyalleşmiş ve hasbelkader Sürdürülebilir Kalkınma konusunda belirli bir tecrübe biriktirmiş üç kadın olarak, Hizmet’ten aldığımız ilhamla bu alanda yoğunlaşma fikriyle yola çıktık. Gerek Hizmet dışı, gerek Hizmet içi fikirlerine güvendiğimiz, alanında uzman insanlarla uzun görüşmelerimiz neticesinde, hem “yenilenme cehdi” hem de kendi potansiyelimizi insanlık adına en verimli şekilde kullanma adına en temelde Sürdürülebilir Kalkınma’yı merkezine alan bir kurum inşa ettik: Avrupa Sürdürülebilir Kalınma Enstitüsü.
Bu enstitü, aşırı yoksulluk içinde yaşayan 836 milyon insan için; her yıl açlıktan ölen 3 milyondan fazla çocuk için; her yıl ziyan edilen 1.3 milyar ton gıda için; dünya üzerinde okula gidemeyen 57 milyon çocuk için; temiz suya erişimi olmadığından önlenebilir hastalıklarla her gün hayatını kaybeden en az 5 bin çocuk için; savaşlardan, şiddetten, adaletsizlikten dolayı yerinden yurdundan olan 70 milyona yakın insan için; bütün insanlık tecrübesinden süzülen birikimi, kendi değerlerimizle harmanlayarak insanlığa faydalı olmaya çalışan, insanlığın kolektif dertlerine çözümler arayan bir kurum olmayı hedefliyor.
Sürdürülebilir Kalkınma kavramını, sadece insanların temel hak ve gereksinimlerinin adil bir şekilde teslim edilmesi olarak değil; insanların mutluluğunu da kapsayacak şekilde bedenî sağlığın yanı sıra manevi durumunu da hedefe alan çalışmalara katkı sağlama ve yeni projeler ortaya koyma, böylece Hizmet Hareketi’nin en temel değerlerinden olan “yaşatma için yaşama” idealini hayata taşıma çabası olarak görmekteyiz.
Bu çıktığımız yolda, sizlerin de dualarını beklemekteyiz.
*Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü- Kurucu Başkan
[Yasemin Aydın*] 20.3.2019 [TR724]
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de ifade ettiği gibi: “Müslüman âlimler tabiatı bir kitap olarak görmüşler ve hatta ona ‘kainat kitabı’ demişlerdir. Böylece, kainatın da tıpkı Kur’an gibi Yüce Yaratıcı’yı tanıttığını vurgulamışlardır. Ayrıca, bu kitabın insanlara, hususiyle de inananlara emanet edildiğini belirtmişlerdir. Binaenaleyh, yeryüzünde Allah’ın halifesi olan mü’minlerin vazifesi bu emanete hürmet etmek ve onu titiz bir şekilde korumaktır.”
Bu bağlamda, ilhamını Hocaefendi’nin öğretilerinden alan Hizmet Hareketi’nin de sürdürülebilir kalkınmayı doğrudan faaliyetlerinin merkezine alan bir inisiyatif olmasını, gayet tabii karşılamak mümkündür.
“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır,” (Buhari, Megazi, 35) Hadis-i Şerifine mazhar olma adına Hizmet, insanlara faydalı olmanın yollarını öncelikle araştırmış ve en kilit noktaya da eğitimi koymuştur.
BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma hedefleri
1990’lardan itibaren sadece Türkiye’de değil, hemen hemen bütün dünya ülkelerinde okullaşma üzerinden faaliyetlerinin karşılık bulması, eğitimin ne denli kesin ve açık bir evrensel “fayda” olarak insanların zihinlerinde yer bulduğunu göstermektedir. Yakın dönemde Türkiye’de otoriterleşen devletin sebep olduğu mağduriyetler, istisnaî bir durumdur ve bu tespiti geçersiz kılmaz.
Dünya liderleri 24-27 Eylül 2015 tarihlerinde New York’taki BM Genel Merkezi’nde bir araya gelerek 2030 yılına kadar dünyada yoksulluğun ve imkân eşitsizliğinin bütün boyutlarıyla ortadan kaldırılabilmesi ve insanlığın ortak refahının, mutluluğunun sağlanması için Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni kabul etti.
17 maddede tanımlanan bu hedefin içinde şunlar var: Her türlü yoksulluğu, nerede olursa olsun sona erdirmek, açlığı bitirmek, gıda güvenliğini ve erişimini sağlamak; insanların sağlıklı bir yaşam sürmelerini ve herkesin her yaşta refahını temin etmek; anne sağlığı; AIDS/HIV ile mücadele etmek; herkesi kapsayan eşit derecede kaliteli eğitimi verebilmek, herkese hayat boyu eğitim imkânı tanımak; toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak ve kadınların, kız çocuklarının toplumsal konumlarını güçlendirmek; herkes için suya ve halk sağlığı hizmetlerine erişimini kolaylaştırmak, halk sağlığı hizmetlerinin sürdürülebilir yönetimini garanti altına almak; sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomik kalkınmayı temin etmek, tam ve üretici istihdamı, insan onuruna yakışır işleri ortaya koymak; ülkelerin içinde ve aralarındaki eşitsizlikleri gidermek; kentleri ve insanî yerleşim yerlerini herkesi kucaklayan, güvenli, güçlü ve sürdürülebilir kılmak; sürdürülebilir tüketimi ve üretimi sağlamak; iklim değişikliği ve etkileri ile mücadele etmek; çölleşmeye karşı tedbirler almak, toprakların verimlilik kaybını durdurmak ve geriye çevirmek; biyo çeşitlilik kaybını gidermek; sürdürülebilir kalkınma için barışçıl ve herkesi kucaklayan toplulukları teşvik etmek; herkesin adalete erişimini garanti altına almak; her seviyede etkin, hesap verebilir ve kuşatıcı kurumlar inşa etmek.
Bu hedefler sadece birer başlık değil. Dünyanın her bölgesinden gelen tecrübe ve uzman birikimi ve yıllarca süren bir çalışma sayesinde, kulağa hoş gelen bu hedeflere ulaşacak metotların uygulanması ve kâğıt üstünde kalmaması amacıyla oldukça somut ve geniş bir yol haritası ortaya konmuş durumda.
Bunun yanı sıra insanlığa hizmet etmek, faydalı olmak, Sevgili Peygamberimiz’in (sas) sözüne mazhar olmak isteyenler için de güzel bir çalışma alanı açmakta.
Hocaefendi de, “İnsan her an yeni derinliklere açılma azmi içinde olmazsa, onun için renk atma da, sararıp solma da, hatta çürüyüp dağılma ve kendi enkazı altında kalıp ezilme de kaçınılmaz olur,” sözleriyle yenilenme cehdinin ne denli hayati olduğunu ifade ederken, her günü yeni bir diriliş faslı gibi görmeyi, bütün varlığı, içinde bulunduğumuz devrin büyüteçleri altında okuyup değerlendirmeyi düstur edinmemizi tavsiye ediyor.
Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü neden kuruldu?
Biz, Avrupa’da sosyalleşmiş ve hasbelkader Sürdürülebilir Kalkınma konusunda belirli bir tecrübe biriktirmiş üç kadın olarak, Hizmet’ten aldığımız ilhamla bu alanda yoğunlaşma fikriyle yola çıktık. Gerek Hizmet dışı, gerek Hizmet içi fikirlerine güvendiğimiz, alanında uzman insanlarla uzun görüşmelerimiz neticesinde, hem “yenilenme cehdi” hem de kendi potansiyelimizi insanlık adına en verimli şekilde kullanma adına en temelde Sürdürülebilir Kalkınma’yı merkezine alan bir kurum inşa ettik: Avrupa Sürdürülebilir Kalınma Enstitüsü.
Bu enstitü, aşırı yoksulluk içinde yaşayan 836 milyon insan için; her yıl açlıktan ölen 3 milyondan fazla çocuk için; her yıl ziyan edilen 1.3 milyar ton gıda için; dünya üzerinde okula gidemeyen 57 milyon çocuk için; temiz suya erişimi olmadığından önlenebilir hastalıklarla her gün hayatını kaybeden en az 5 bin çocuk için; savaşlardan, şiddetten, adaletsizlikten dolayı yerinden yurdundan olan 70 milyona yakın insan için; bütün insanlık tecrübesinden süzülen birikimi, kendi değerlerimizle harmanlayarak insanlığa faydalı olmaya çalışan, insanlığın kolektif dertlerine çözümler arayan bir kurum olmayı hedefliyor.
Sürdürülebilir Kalkınma kavramını, sadece insanların temel hak ve gereksinimlerinin adil bir şekilde teslim edilmesi olarak değil; insanların mutluluğunu da kapsayacak şekilde bedenî sağlığın yanı sıra manevi durumunu da hedefe alan çalışmalara katkı sağlama ve yeni projeler ortaya koyma, böylece Hizmet Hareketi’nin en temel değerlerinden olan “yaşatma için yaşama” idealini hayata taşıma çabası olarak görmekteyiz.
Bu çıktığımız yolda, sizlerin de dualarını beklemekteyiz.
*Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü- Kurucu Başkan
[Yasemin Aydın*] 20.3.2019 [TR724]
Altınordu’nun bildiğini büyükler neden bilmiyor? [Murat Aydın]
Fenerbahçe Futbol Kulübü Başkanı Ali Koç diyor ki ‘Reyes transferinden ben de utanıyorum. Fakat nereden bilebilirdim. 20 yaşında Meksika Milli Takımının kaptanıydı. Slimani geldiğinde en iyi santrafor dediler. Böyle olacağını bilemezdim.’ Bu beyanatı okuyunca ‘Türk futbol çarkına hoş geldin’ dedim içimden.
Rıdvan Dilmen ile Ogün Altıparmak’ın televizyonda kulaklarımla duyduğum bir tartışmasını hatırladım. Rıdvan Dilmen Fenerbahçe’ye büyük umutlarla teknik direktör olmuştu ama medyadaki eşik bekçisi Fenerbahçeliler onu yerden yere vuruyordu. O tartışmalar sürecinde Dilmen bir televizyon canlı yayına çıkmıştı. Röportaj esnasında yayına canlı bağlanan Ogün Altıparmak’a yalvarırcasına şu soruyu soruyordu Dilmen ‘“Ya Ogün abi ben sana ne yaptım da sabahtan akşama kadar yerden yere vuruyorsun. Benim yaptığım hiç mi doğru bir şey yok. Ben daha ne yapayım.” Altıparmak da sanıyorum boşluğuna gelip menejer, spor yazarı çetesini deşifre eden şu lafları etmişti. ‘sen benim gönderdiğim futbolcuları kulüpten içeri sokmadın.’
Türkiye’nin en büyük şirketlerini bünyesinde barındıran Koç Grubunun veliahtı Ali Koç, Fenerbahçe’ye başkan olduğunda Türk futbolunda devrim olacağını, en azında Fenerbahçe’nin dünya çapında bir kulübe dönüşeceğini düşünenlerin sayısı çok fazlaydı. Ama görünen o ki bu cendere onun da bileklerine kelepçeyi takmış.
Ali Koç aynı konuşmasında genç kaleci Berke’yi de Atletico Madrid’in istediğini söylüyordu. Hani şu Altınordu’dan transfer edilen ve gelecek için büyük umutlar beslenen kaleci Berke. Burada Altınordu’ya bir parantez açmakta fayda var. İzmir’in bu eski ama geçmişte önemli bir başarısı olmayan kulübü, büyük takımların milyarlarca dolar borç batağına saplandığı bir zamanda, yetiştirdiği futbolcular sayesinde ciddi gelir elde ediyor. İzmir’de ve Ege’nin her yerinde Altınordu spor okullarının hem büyük pankartlarını hem afişlerini hem de davetlerini görebilirsiniz. Cengiz Ünder, Çağlar Söyüncü, Barış Alıcı gibi isimlerin transferlerinden milyonlarca Euro para kazanması bir yana tam 51 futbolcu Türk milli takımlarında oynuyor. Çok daha önemlisi dünyanın en büyük kulüpleri Türkiye’de Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı, Fenerbahçe’yi değil Altınordu’yu takip edip o kulüple temas kuruyorlar.
Uzun uzun anlatılmayı hak ediyor ama asıl soru şu Altınordu’nun bildiği şeyi büyük kulüpler bilmiyor mu? Altınordu gibi bir kulübün yapmayı başardığı işi bu kulüpler yapamaz mı? Neden 30 yıldır 40 yıldır yapmazlar. Bazı dönemlerde alt yapıdan çok iyi isimler gelmesine rağmen bu devam etmez ve mutlaka inkıtaya uğrar. Türkiye milli takıma futbolcu ihtiyacını neden Avrupa ülkelerinin alt yapısından yetişen oyuncularla gidermek zorundadır.
Sorunun cevabı Ogün Altıparmak’in itirafında gizlidir. Eğer bunların aracı olduğu futbolcuları almazsanız size kamuoyunda perişan ederler. Ali Koç’a gelir gelmez bu kadar kötü transfer yaptıranlar kimler olduğunu, bu işe yaramaz futbolculara kimlerin aracılık ettiğin tahmin ediyorsunuzdur. Türkiye’deki futbol sevgisi, kulüp yöneticileri, spor yazarları ve menajerlerin zenginlik aracıdır. Üst düzey hiçbir başarı elde etmeden milyarlarca dolar borcun başka bir açıklaması olabilir mi?
Ali Koç konuşmasında alt yapının önemine de değiniyor ve diyor ki “Bu konuda eskiden çok hata yapılmış. Altyapıyı oturtsam, her sene Şampiyonlar Ligi’ne gidip faiz yükünden de kurtulursak işler rayına girer. Dereağzı’nda çalışan adamın 14 yaşındaki oğlu Porto’da oynuyormuş! Maaş vermiyorlarmış, ev kirası ve yemek. Burnumuzun dibindeki çocuğu alıp götürüyorlar’
Bakalım Ali Koç’un bu sistemi değiştirmeye gücü yetecek mi? Yoksa çete bir şekilde hakkından gelecek ve her şey eskisi gibi devam edip gidecek mi?
[Murat Aydın] 20.3.2019 [TR724]
Rıdvan Dilmen ile Ogün Altıparmak’ın televizyonda kulaklarımla duyduğum bir tartışmasını hatırladım. Rıdvan Dilmen Fenerbahçe’ye büyük umutlarla teknik direktör olmuştu ama medyadaki eşik bekçisi Fenerbahçeliler onu yerden yere vuruyordu. O tartışmalar sürecinde Dilmen bir televizyon canlı yayına çıkmıştı. Röportaj esnasında yayına canlı bağlanan Ogün Altıparmak’a yalvarırcasına şu soruyu soruyordu Dilmen ‘“Ya Ogün abi ben sana ne yaptım da sabahtan akşama kadar yerden yere vuruyorsun. Benim yaptığım hiç mi doğru bir şey yok. Ben daha ne yapayım.” Altıparmak da sanıyorum boşluğuna gelip menejer, spor yazarı çetesini deşifre eden şu lafları etmişti. ‘sen benim gönderdiğim futbolcuları kulüpten içeri sokmadın.’
Türkiye’nin en büyük şirketlerini bünyesinde barındıran Koç Grubunun veliahtı Ali Koç, Fenerbahçe’ye başkan olduğunda Türk futbolunda devrim olacağını, en azında Fenerbahçe’nin dünya çapında bir kulübe dönüşeceğini düşünenlerin sayısı çok fazlaydı. Ama görünen o ki bu cendere onun da bileklerine kelepçeyi takmış.
Ali Koç aynı konuşmasında genç kaleci Berke’yi de Atletico Madrid’in istediğini söylüyordu. Hani şu Altınordu’dan transfer edilen ve gelecek için büyük umutlar beslenen kaleci Berke. Burada Altınordu’ya bir parantez açmakta fayda var. İzmir’in bu eski ama geçmişte önemli bir başarısı olmayan kulübü, büyük takımların milyarlarca dolar borç batağına saplandığı bir zamanda, yetiştirdiği futbolcular sayesinde ciddi gelir elde ediyor. İzmir’de ve Ege’nin her yerinde Altınordu spor okullarının hem büyük pankartlarını hem afişlerini hem de davetlerini görebilirsiniz. Cengiz Ünder, Çağlar Söyüncü, Barış Alıcı gibi isimlerin transferlerinden milyonlarca Euro para kazanması bir yana tam 51 futbolcu Türk milli takımlarında oynuyor. Çok daha önemlisi dünyanın en büyük kulüpleri Türkiye’de Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı, Fenerbahçe’yi değil Altınordu’yu takip edip o kulüple temas kuruyorlar.
Uzun uzun anlatılmayı hak ediyor ama asıl soru şu Altınordu’nun bildiği şeyi büyük kulüpler bilmiyor mu? Altınordu gibi bir kulübün yapmayı başardığı işi bu kulüpler yapamaz mı? Neden 30 yıldır 40 yıldır yapmazlar. Bazı dönemlerde alt yapıdan çok iyi isimler gelmesine rağmen bu devam etmez ve mutlaka inkıtaya uğrar. Türkiye milli takıma futbolcu ihtiyacını neden Avrupa ülkelerinin alt yapısından yetişen oyuncularla gidermek zorundadır.
Sorunun cevabı Ogün Altıparmak’in itirafında gizlidir. Eğer bunların aracı olduğu futbolcuları almazsanız size kamuoyunda perişan ederler. Ali Koç’a gelir gelmez bu kadar kötü transfer yaptıranlar kimler olduğunu, bu işe yaramaz futbolculara kimlerin aracılık ettiğin tahmin ediyorsunuzdur. Türkiye’deki futbol sevgisi, kulüp yöneticileri, spor yazarları ve menajerlerin zenginlik aracıdır. Üst düzey hiçbir başarı elde etmeden milyarlarca dolar borcun başka bir açıklaması olabilir mi?
Ali Koç konuşmasında alt yapının önemine de değiniyor ve diyor ki “Bu konuda eskiden çok hata yapılmış. Altyapıyı oturtsam, her sene Şampiyonlar Ligi’ne gidip faiz yükünden de kurtulursak işler rayına girer. Dereağzı’nda çalışan adamın 14 yaşındaki oğlu Porto’da oynuyormuş! Maaş vermiyorlarmış, ev kirası ve yemek. Burnumuzun dibindeki çocuğu alıp götürüyorlar’
Bakalım Ali Koç’un bu sistemi değiştirmeye gücü yetecek mi? Yoksa çete bir şekilde hakkından gelecek ve her şey eskisi gibi devam edip gidecek mi?
[Murat Aydın] 20.3.2019 [TR724]
Genç Sambacıların yıldızını parlattığı kulüp: Shakthar Donetsk [Hasan Cücük]
Ukrayna futbolunun iki büyüğünden biri olan Shakthar Donetsk, saha içi başarısı kadar yıldızını parlatıp sattığı oyuncularla dikkat çekiyor. Eskiden Brezilyalı futbolcuların Avrupa’da ilk ayak bastığı ülke Portekiz olurdu. Nedeni; bu ülkede Brezilyalı futbolcuların yabancı oyuncu statüsünde olmamasıydı. Futbolda yabancı kuralı kavramının Bosman Kanunu ile değişmesiyle Brezilyalılar tüm Avrupa’ya açılmaya başladı. Yüzlerce Sambacı arasından en yetenekli isimleri bulmada ilk sırada Shakthar Donetsk yer alıyor.
Shakthar Donetsk, bu transfer sezonunda yine gözünü Brezilya pazarını dikti. Kadrosuna kattığı son isim 19 yaşındaki Tete oldu. Gremio takımından transfer edilen genç yetenek için ödenen rakam 15 milyon Euro oldu. Avrupa’ya ilk kez açılan adı yeni duyulan bir oyuncu için ödenen bu rakam oldukça yüksek duruyor. Söz konusu kulüp Shakthar ise bir bildiği var demek gerekiyor. Bu sezon Brezilya’dan kadroya katılan sadece Tete olmadı. Corinthians’tan 21 yaşındaki Maycon’u 6,6 milyon, Palmeiras’tan 20 yaşındaki Fernando’ya 5,5 milyon, Estoril’den 19 yaşındaki Marcos Antonio’ya 3,5 milyon ve Sao Paulo’dan 20 yaşındaki Marquinhos Cipriano’ya 1 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattı. Sambacıların ortak özelliği hepsinin futbol kariyerinin başında olmalarıdır.
Guardiola’nın yenilmez armadaya dönüşen Manchester City’sinin en önemli isimlerinin başında Fernandinho geliyor. 33 yaşındaki Sambacının olmadığı maçlarda City orta sahada rakiplerine üstünlük kurmada zorluk çekiyor. Guardiola’nın vazgeçilmezi olan Sambacı’nın yıldızı Ukrayna ekibinde parladı. 2005’te Paranaense takımından 7,8 milyon Euro’ya kadroya katılan Fernandinho, o transfer sezonunun en pahalı ismi olmuştu. 22 yaşında Shakthar formasını giymeye başlayan Fernandinho tam 8 sezon başarıyla top koşturdu. Dinamo Kiev’in hegomanyasını yıkan kadronun en temel taşlarından biri oldu. 2013’te 30 yaşındayken 40 milyon Euro bedelle Manchester City yolunu tutan Fernandinho, Premier Lig’deki başarısının temellerini Shakthar’da attı. Bir başka ifadeyle yıldız oyuncuyu futbol dünyasına Ukrayna ekibi kazandırdı.
Luiz Adriano’na 2007’de 3 milyon Euro’ya Internacional’tan Shakthar yolunu tutarken henüz 19 yaşındaydı. Aralıksız 8 sezon Ukrayna ekibinin formasını giydi. Hem yaşını hem de futbolunu geliştiren Luiz Adriano temmuz 2015’te 8 milyon Euro bedelle İtalyan devi Milan’ın yolunu tuttu. 2017’de Spartak Moskova’ya transfer olan Luiz Adriano, kariyerini Rusya liginde devam ettiriyor.
Chelsea formasıyla Premier Lig’de top koşturan Willian, 2007’de Shakthar Donetsk’e geldiğinde 18 yaşında çiçeği burnunda bir futbolcuydu. Ukrayna ekibinin formasını 2013’e kadar giyen Willian, oynadığı futbolla bir çok kulübün transfer listesine girdi. Devlerin kadrosuna katma mücadelesini verdiği Sambacı futbolcu Ocak 2013’te 35 milyon Euro karşılığında Rusya Ligi takımlarından Anzhi’ye transfer oldu. Aynı yılın Ağustos ayında Rusya defterini kapatıp, Chelsea’ya geldi. İngiliz kulübünün ödediği bonservis ücreti de 35 milyon Euro idi. Willian, Chelsea formasıyla Premier Ligde ter dökmeye devam ediyor.
Henüz 19 yaşında olan Douglas Costa, 2009’da Gremio’dan Shahthar yolunu tutarken ödenen bonservis ücreti 8 milyon Euro oluyordu. 5 yıllık Ukrayna macerasının ardından Juventus’a önce kiralandı, ardından da 40 milyon Euro’luk bonservisle takımdan ayrıldı ve Torino devine geleceğini bağladı. Douglas Costa ile aynı yıl Ukrayna ekibine katılan bir başka Sambacı Vasco da Gama’dan Alex Teixeira oldu. 6 milyon Euro bedelle kadroya katılan Alex Teixeira, tıpkı Douglas Costa gibi 19 yaşındaydı. Kariyerinin zirvedeyken adı Avrupa devleriyle anıldı. Ancak Sambacı, kariyerini Çin’de sürdürmek istedi. 2016’da Jiangsu Suning, yıldız oyuncu için 50 milyon euro ödedi.
Manchester United formasıyla ter döken Fred’in Avrupa’da ilk ayak bastığı kulüp Shakthar Donetsk oluyordu. 20 yaşındayken 2013’te Internacional’dan Ukrayna ekibinin yolunu tutan genç Sambacı için 15 milyon Euro bonservis ücreti ödendi. Gösterdiği performansla dev kulüplerin transfer listesine giren Fred’i 2018 yazında 59 milyon Euro ödeyen Manchester United kadrosuna kattı. Fred ile birlikte aynı yıl kadroya katılan bir başka Sambacı Bernard oldu. 25 milyon Euro gibi yüksek bir bonservis ücretiyle Mineiro’dan kadroya katılan Bernard 5 yıl boyunca başarıyla Ukrayna ekibinin formasını giydi. Diğer Sambacılardan farklı olarak Shakthar, Bernard’dan para kazanamadı. Sebebi ise, sözleşmesi bittiği için 2018’te Everton’a bedelsiz gitmesi oldu.
Shakthar Donetsk’in 28 kişilik kadrosunda 12 Brezilyalı oyuncu bulunuyor. Transfer sezonunun başlamasıyla bu isimlerden bazılarını dev takımlarda görmemimiz sürpriz olmayacak.
[Hasan Cücük] 20.3.2019 [TR724]
Shakthar Donetsk, bu transfer sezonunda yine gözünü Brezilya pazarını dikti. Kadrosuna kattığı son isim 19 yaşındaki Tete oldu. Gremio takımından transfer edilen genç yetenek için ödenen rakam 15 milyon Euro oldu. Avrupa’ya ilk kez açılan adı yeni duyulan bir oyuncu için ödenen bu rakam oldukça yüksek duruyor. Söz konusu kulüp Shakthar ise bir bildiği var demek gerekiyor. Bu sezon Brezilya’dan kadroya katılan sadece Tete olmadı. Corinthians’tan 21 yaşındaki Maycon’u 6,6 milyon, Palmeiras’tan 20 yaşındaki Fernando’ya 5,5 milyon, Estoril’den 19 yaşındaki Marcos Antonio’ya 3,5 milyon ve Sao Paulo’dan 20 yaşındaki Marquinhos Cipriano’ya 1 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattı. Sambacıların ortak özelliği hepsinin futbol kariyerinin başında olmalarıdır.
Guardiola’nın yenilmez armadaya dönüşen Manchester City’sinin en önemli isimlerinin başında Fernandinho geliyor. 33 yaşındaki Sambacının olmadığı maçlarda City orta sahada rakiplerine üstünlük kurmada zorluk çekiyor. Guardiola’nın vazgeçilmezi olan Sambacı’nın yıldızı Ukrayna ekibinde parladı. 2005’te Paranaense takımından 7,8 milyon Euro’ya kadroya katılan Fernandinho, o transfer sezonunun en pahalı ismi olmuştu. 22 yaşında Shakthar formasını giymeye başlayan Fernandinho tam 8 sezon başarıyla top koşturdu. Dinamo Kiev’in hegomanyasını yıkan kadronun en temel taşlarından biri oldu. 2013’te 30 yaşındayken 40 milyon Euro bedelle Manchester City yolunu tutan Fernandinho, Premier Lig’deki başarısının temellerini Shakthar’da attı. Bir başka ifadeyle yıldız oyuncuyu futbol dünyasına Ukrayna ekibi kazandırdı.
Luiz Adriano’na 2007’de 3 milyon Euro’ya Internacional’tan Shakthar yolunu tutarken henüz 19 yaşındaydı. Aralıksız 8 sezon Ukrayna ekibinin formasını giydi. Hem yaşını hem de futbolunu geliştiren Luiz Adriano temmuz 2015’te 8 milyon Euro bedelle İtalyan devi Milan’ın yolunu tuttu. 2017’de Spartak Moskova’ya transfer olan Luiz Adriano, kariyerini Rusya liginde devam ettiriyor.
Chelsea formasıyla Premier Lig’de top koşturan Willian, 2007’de Shakthar Donetsk’e geldiğinde 18 yaşında çiçeği burnunda bir futbolcuydu. Ukrayna ekibinin formasını 2013’e kadar giyen Willian, oynadığı futbolla bir çok kulübün transfer listesine girdi. Devlerin kadrosuna katma mücadelesini verdiği Sambacı futbolcu Ocak 2013’te 35 milyon Euro karşılığında Rusya Ligi takımlarından Anzhi’ye transfer oldu. Aynı yılın Ağustos ayında Rusya defterini kapatıp, Chelsea’ya geldi. İngiliz kulübünün ödediği bonservis ücreti de 35 milyon Euro idi. Willian, Chelsea formasıyla Premier Ligde ter dökmeye devam ediyor.
Henüz 19 yaşında olan Douglas Costa, 2009’da Gremio’dan Shahthar yolunu tutarken ödenen bonservis ücreti 8 milyon Euro oluyordu. 5 yıllık Ukrayna macerasının ardından Juventus’a önce kiralandı, ardından da 40 milyon Euro’luk bonservisle takımdan ayrıldı ve Torino devine geleceğini bağladı. Douglas Costa ile aynı yıl Ukrayna ekibine katılan bir başka Sambacı Vasco da Gama’dan Alex Teixeira oldu. 6 milyon Euro bedelle kadroya katılan Alex Teixeira, tıpkı Douglas Costa gibi 19 yaşındaydı. Kariyerinin zirvedeyken adı Avrupa devleriyle anıldı. Ancak Sambacı, kariyerini Çin’de sürdürmek istedi. 2016’da Jiangsu Suning, yıldız oyuncu için 50 milyon euro ödedi.
Manchester United formasıyla ter döken Fred’in Avrupa’da ilk ayak bastığı kulüp Shakthar Donetsk oluyordu. 20 yaşındayken 2013’te Internacional’dan Ukrayna ekibinin yolunu tutan genç Sambacı için 15 milyon Euro bonservis ücreti ödendi. Gösterdiği performansla dev kulüplerin transfer listesine giren Fred’i 2018 yazında 59 milyon Euro ödeyen Manchester United kadrosuna kattı. Fred ile birlikte aynı yıl kadroya katılan bir başka Sambacı Bernard oldu. 25 milyon Euro gibi yüksek bir bonservis ücretiyle Mineiro’dan kadroya katılan Bernard 5 yıl boyunca başarıyla Ukrayna ekibinin formasını giydi. Diğer Sambacılardan farklı olarak Shakthar, Bernard’dan para kazanamadı. Sebebi ise, sözleşmesi bittiği için 2018’te Everton’a bedelsiz gitmesi oldu.
Shakthar Donetsk’in 28 kişilik kadrosunda 12 Brezilyalı oyuncu bulunuyor. Transfer sezonunun başlamasıyla bu isimlerden bazılarını dev takımlarda görmemimiz sürpriz olmayacak.
[Hasan Cücük] 20.3.2019 [TR724]
Cemaat davalarını ‘rant’a çeviren Erdoğan yargısı [Ramazan Faruk Güzel]
Kamuoyunda, özellikle işadamları için “Fetö borsası kurulduğu, şüpheliler hakkında para karşılığı takipsizlik kararı verildiği ve yine para karşılığı itirafçılarla serbest bırakıldıkları” iddiaları gündemden düşmezken, piyasaya yeni çıkan “Metastaz” isimli kitaptan sonra bu konu tekrar tartışılır oldu.
Yakın zamanda eski AKP milletvekili ve ETÖ kitapları yazarı Şamil Tayyar da benzer iddialarda bulunmuştu. Bu iddialar ve tartışmalar üzerine de dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, “Kuşku varsa yargıya intikal ettirilmeli. Hassasiyet gösterilen bu konuda daha dikkatli olunmalı. En ufak bir iddiayı es geçmemiz söz konusu değil” açıklaması yapmak zorunda kalmıştı.
Ve şimdilerde Fettah Tamince’nin de aralarında olduğu kritik dosyalara bakan 2 savcı “Fetö borsası” rüşvet iddiasıyla görevden alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nda görevli Cumhuriyet Savcısı Lütfi Karabacak ve yaklaşık bir ay önce Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndan, Faili Meçhul Suçlar Bürosu’na gönderilen Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt açığa alındı. Açığa alınan savcıların tahkikat aşamasını yürüttükleri Cemaat dosyalarında para karşılığında şüpheliler hakkında takipsizlik kararı verdikleri iddiası var…
Savcıların, polisin takibe aldığı Cemaat üyeleri konuşmalarının dinlemeye takıldığı, haklarında bir avukatın şikâyette bulunduğu ve takipsizlik kararı için “para pazarlığı yapıldığı”, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konuyla ilgili soruşturma başlattığı, savcıların HSK 2. Dairesi tarafından açığa alındığı kaydediliyor.
KRİTİK DAVALARA BÖYLE ADAMLAR!
Açığa alınan Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt’un yürütmüş olduğu soruşturmalar:
– Barış Akademisyenleri,
– Zaman Gazetesi’ne el konulması ve ardından iddianame hazırlaması,
– Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülen gazeteci Cemal Kaşıkçı soruşturmaları,
– Rixos otellerinin sahibi olan ve Gülen Cemaati ile ilişkilendirilen işadamı Fettah Tamince hakkında soruşturma. (Bunun sonucunda savcı Bozkurt “kovuşturmaya yer yoktur” kararı vermişti.)
– Bozkurt, GENPA İcra Kurulu Başkanı Fatih Erdem hakkında da, “Fetö’ye olmak” suçundan iddianame hazırlamıştı. Bu iddianamenin basında yer almasından sonra da Bozkurt, Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndaki görevinden alınarak Faili Meçhul Suçlar Bürosu’nda görevlendirilmişti.
Açığa alınan diğer isim olan Lütfi Karabacak hakkında ise şu detaylar var:
– 2005 yılında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından hakkında bir soruşturma yürütülmüş ve HSYK tarafından Karabacak’a yer değiştirme cezası verilmiş.
– İstanbul’da göreve başlayan Karabacak, “MİT TIR’ları Davası”nda -duruşmaya iki gün kala değişen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ikinci heyetinde- duruşma savcısı olarak görev yapmış.
– Cumhuriyet Savcısı Lütfi Karabacak, Cemaat davaları kapsamında yargılanan eski savcı Turhan Turunç’un, pişmanlık göstererek samimi beyanlarda bulunduğu ve örgütün yapısının çözülmesine katkı sağladığı gerekçesiyle etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasını istemişti.
Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tarafından kaleme alınan “Metastaz” kitabında da buna benzer hadiseler aktarılmakta.. Kitapta; para karşılığı, Cemaat davaları ‘sanıklarını’ bıraktığı ileri sürülen ve hakkında Menzil tarikatına yakın olduğu iddiaları bulunan eski Anadolu Adliyesi 5. Sulh Ceza Hâkimi Hasan Akdemir hakkında da detaylar var.
Akdemir’in, Azim Gayrimenkul A.Ş.’ye atanan kayyım kararını yedi tane daire karşılığı, rüşvetle kaldırdığı iddia ediliyor.
Akdemir’in ayrıca, Cemaat davaları kapsamında tutuklanan ve daha sonra serbest bırakılan AKFA Holding’in yöneticisi Cahit Paksoy’u usulsüz şekilde tahliye ettiği, daha sonra işadamı Fikret İnan’dan rüşvet aldığı ve tekrar almak için zorladığı iddiasıyla suçüstü yakalanması üzerine tutuklandığı haberlere konu olmuştu.
ÇETELERE, DOLANDIRICILARA GÜN DOĞDU
Cemaat davaları ile sadece rüşvetçi bazı yargı mensuplarına değil, her türden dolandırıcıya ve çeteye de fırsat oldu! Suriye’den yenilerde gelmiş bazı dolandırıcıların bile bu rantın farkına vardığı ve insanları “Senin Fetö dosyan varmış, bize şu kadar para verirsen senin dosyanı hallederiz” dedikleri gazete haberlerinden malumunuz. (Bu tipler, kendilerine polis, savcı süsü verenlerdi. Bir de resmi olarak bu görevde olup da aynı işi yapanlar var. Çünkü yeni Türkiye kadrolarında bunlara yer var artık.)
Bu sahada organize çalışan çeteler de var. Nitekim Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca, “Cemaat şüphelilerinin lehine karar vermeleri için hakim ve savcılar üzerinde baskı kurduğu ve bunun karşılığında sanıklardan rüşvet aldığı iddia edilen suç örgütüne” yönelik yürütülen soruşturma kapsamında Temmuz ayında Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından yapılan operasyonlarda 9 kişi gözaltına alınmıştı.
Gözaltına alınanlar görülen duruşmalarda peyderpey serbest bırakılırken, son duruşmada da örgüt lideri olduğu iddia edilen E.E.Ç. tahliye edilmiş, gelen tepkiler sonrası savcılığın itirazı üzerine çete lideri tekrar gözaltına alınmıştı.
Dolandırılan insan sayısı çok fazla! Dolandırılanlar arasında eski ETÖ davası sanıklarından tanınmış bir paşa da var. ‘Fetö operasyonu’ diye Hurşit Tolon’u dolandıranlar yakalanmış ve şüphelileri hakkında 10’ar yıla kadar hapis talep edilmişti.
“FETÖ BORSASI” NEDEN GÜNDEM?
Ara ara böyle haberlerin gündeme getirilmesinde acaba ne gibi maksatlar var? Şunlar mı:
– “Her ne sebeple olursa olsun rüşvet almak, dolandırmak suçtur kardeşim, niye yapıyorsunuz?”
– “Elin garibanları zaten mesnetsiz davalarla mağdur ediliyor, bir de siz niye o adamların kollarını büküyor ve menfaat temin ediyorsunuz? Günahtır, hem de etik değildir.”
Böyle istisnai düşünenler vardır ama asıl tepki başka:
1- Cemaat’i bitirme maksadıyla başlatılmış olan bu soruşturmaların zaafa uğratılmasına, savsaklanmasına tepki, hizaya getirme: Nitekim 2011 yılındaki “Dolmabahçe Mutabakatı”nda Avrasyacılar tarafından siyasi iktidardan “Cemaati her yönden bitirme” sözü alınmıştı ve bu yapı, verilmiş olan vazifede tavizler verilmesini istemiyorlar.
2- Rantın kontrolsüz ve habersiz paylaşımına itiraz: Yıllar yılıdır devlette süregiden rüşvet ve yolsuzluk çarklarını bilirsiniz. Rüşvet, silsileli olarak alınıp en üstten en aşağıya kadar herkesin makamı oranında payını verdikten sonra sıkıntı yoktur, siz de rahat rahat kendinize düşen payı alabilirsiniz. Ama arada uyanıklık yapıp tek başınıza almaya kalktığınızda, işte orada başınızı koparırlar.
Nitekim 17/25 Aralık soruşturmalarında Bakan Erdoğan Bayraktar, herşeyi dönemin başbakanının bilgisi ve onayı dahilinde yaptığını söylemiş, NTV’nin canlı yayınına katılan Erdoğan Bayraktar yayında ‘Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan‘ın talimatıyla yapıldı. Başbakan’ın istifa etmesi gerekir’ demiştir. (Biraz daha konuşunca da çocuğunun başına gelebilecekler hatırlatılmış ve sesi kesilmişti.)
Bu sistem halen de aynen böyle devam etmektedir.
YARGININ BU İŞLER İÇİN BAŞTAN DİZAYNI
Aslında ülkede yeni bir rejim kuruluyordu; Kimilerinin GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi), kimilerinin de BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) dedikleri bir plan çerçevesinde… Bu doğrultuda da 2000’li yılların başından itibaren Türkiye merkezli bir operasyon adım adım yürüyor. “Cesaret Madalyalı” bir siyasinin temsilinde yürüyen bu projede Gülen Cemaati gibi müstakil hareket eden gruplara, ya da aydınlara, bölgesel denkleme uygun hareket etmeyen Kürtlere yer yok.
Bu yeni rejimin safhalarına kısa bir göz atacak olursak:
Daha AKP’nin iktidara gelmesinin üzerinden 2 yıl geçmeden 2004 yılındaki MGK Kararı ile Gülen Cemaati’nin tamamen ortadan kaldırılması kararlaştırılmıştı. Düşük dozda giden bu plan, sadece fişlemeler bazında yol alıyordu. Bahsettiğimiz 2011 yılındaki “Dolmabahçe Mutabakatı”ndan sonra ise bu bitirme planı daha sistematik ve görünür hal almıştı. 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde patlak veren “Asrın Yolsuzluk Soruşturmaları”ndan sonra ise bitirme planı tam sürüm yürürlüğe kondu. Zira gizli saklı yapacak bir durum kalmamış, kılıçları açıktan çekmişlerdi artık…
İşe önce Emniyet’ten başladılar ve kritik görevlerdeki ne kadar uzman polis varsa hepsini önce sürdüler, sonra ya emekli ettiler ya da ihraç ettiler. Onların yerlerine de kendi işlerine gelecek, özellikle de haklarında dosyalar olan kimseleri getirdiler.
2014 yılındaki HSYK seçimlerinden sonra da yargıyı tamamen kontrollerine aldılar ve hemen akabinde gözlerine kestirdikleri yargı mensuplarını sürmeye ve hatta ihraç etmeye başladılar. En son olarak da “15 Temmuz Darbe Kumpası” ile de önceden fişlenmiş ne kadar hakim-savcı varsa bir çırpıda attılar. Adliye teşkilatının neredeyse 3’de 1’inden fazlasını (5 bine yakın yargı mensubunu) böyle sorgusuzca ihraç etmeleri geride kalanlara da büyük bir gözdağı olmuştu. O günden beridir de yargı bir mafya mantığı ile işletilmeye çalışılmakta…
2014 yılından itibaren özellikle zaafları, dosyaları olan hakim savcılara şu teklifle gelindi:
“Büyük bir operasyonlar sürecine başlıyoruz. Bize sadık adamlar lazım. Eğer bizimle bu operasyonlara varsan seni önemli, merkez yerlere alacağız. Ayrıca hakkındaki dosyalarını da bir şekilde kapatacağız. Şimdi; var mısın, yok musun?”
Buna “varım” diyenleri de ilgili yerlere alıp hazırlıklara başladılar.
Bunun da canlı şahidiyim. Bir soruşturmaya takılan ve Doğu’ya sürülen bir hakime bizzat gelip böyle bir teklifte bulunmuşlardı. Bu teklifi kabul etmiş olan o hakim, samimi bir ortamda: “Ne yapayım işte, çoluk çocuk var. Onların yanına dönmek için kabul ettim. Bakalım neler yapacağız?” demişti. Ve hakikaten de kısa bir zaman içerisinde de dediği o büyük şehre tayini çıkmıştı.
(Yine aynı kapsamda önceden fişledikleri yargı mensuplarını itirafçılık vb yaptırarak devşirmeye de çalıştılar. İşbirliği yapanlarla da yollarına devam ettiler. Bu tür elemanlar önemliydi zira onların yalancı şahitlikleri ile zayıf dosyalarını güçlendirmiş oluyorlardı. Ayrıca “içeriden” birisinin varlığı onları daha operasyonel yapıyordu.)
Düğmeye basılıp da “Cemaate operasyonlar ve davalar” başladığında bu önceden görevlendirilmiş kimselerin nasıl da canhıraş çalıştıklarını görmüşsünüzdür! “Üç yargı mensubu üzerinden Türk yargısı” başlıklı yazımızda konunun detaylarına yer vermeye çalışmıştık. Bu “Fetö operasyonları”nda çalışanların nasıl da ödüllendirildiğini, Yargıtay’a üye yapıldığını, bu kumpasla işbirliği yapmayanların ise nasıl da süründürüldüğünü üç yargı mensubu örneğinde özetlemiştik, isteyen oraya bakabilir…
RANT KILCALLARA KADAR!
Gördüğünüz gibi şu an “Fetö rantı”ndan herkes bir şekilde payını alıyor; en başta da bu işin maşalığını yapan yargı ayağındakiler!
Şu son 3-4 yılda bu “Rant” ile ilgili öyle büyük bir “Fetö Borsası” ağı kuruldu ki, bu ağ ülkenin en tepesinden başlıyor, AKP’nin il, ilçe yönetimlerinden muhtarlıklarına kadar iniyor! Şimdilerdeki muhtar adayları bile, “kendilerine oy verilmesi halinde af konusunda, dosyalar hususunda yardımcı olabilecekleri” sözünü verebiliyorlar.
Malına göz dikilmiş bir kimseye, bir işadamına “Cemaatçi” diye yaftalanması kafi. Örneklerini duyuyoruz; “Oğlun Hizmet’in okullarına gitmiş, sen onların bir programına katılmışsın vs” deyip o kişinin kapısına dayanabiliyorlar.
Eğer büyük bir işadamı ise o konuda milletvekili, daha büyükse bakan, çok daha büyük bir işadamı ise devreye bizzat Erdoğan giriyor.
Herkesin çetelesini ve dosyasını çıkarmışlar. Haklarında soruşturma olan kişinin ilk yaptığı iş, nazının geçtiği bir AKP teşkilatına başvurmak. Orada dosyalar açılıyor, hesaplar kesiliyor. Duruma göre yüksek miktarda nakit alınıyor, ya da şirketindeki hisselerin, gayrimenkullerin vs yarısına ortak olunuyor. Eğer o işadamı, yiyebileceğinden daha büyük ise, bu konuda şerh varsa da bir üste havale ediliyor. (Somut isimler veremiyorum zira halen yargılamaları devam ediyor, dolayısıyla da daha fazla mağdur olmalarını istemiyorum.)
Bulunduğum ülkede böyle bir işadamı ile konuşma imkanım oldu. Bir bakanın bu konuda nasıl devreye girdiğini, dönemin Başbakanının talebini ilettiğini, razı olmayınca nasıl bütün varlığına çöktüklerini, en son canını zor kurtarıp mülteci olarak buralara sığındığını ve şimdilerde pizzacılarda bulaşıkçılık yaptığını anlatmıştı! Buna benzer başka örnekler de duydum, gördüm.
Bu konularla ilgili olarak Binali Yıldırım ve oğlunun malvarlıkları, sahip oldukları konusunda da konuşmak gerek… Ahmet Davutoğlu’nun bu mala çökme, rüşvet çarkı konusunda yavaştan aldırmasından dolayı nasıl görevden alındığını ve yerine Binali’nin nasıl kayyum atandığını ve sonrasını iyi irdelemek gerekir. (Belki sonraki yazılarda…)
Belki ayrı bir yazıda “muhalif kimselerin malına el konulabileceği, çökülebileceği, hatta bu kimselerin katledilebileceği” yönünde fetvalar veren Hayrettin Karamanlara, Ahmet Akgündüzlere de değinmek gerek. Zira o alan da ayrı bir rant kapısı.
BU BORSADA HERKES YOLUNU BULUYOR
Evet ortada devasa bir Borsa var, bunun başında da Reis var. O çarka dahil olan herkes payını alıyor; legal yollu, ya da illegal olarak.
Legal olarak: Bu çarkın yürümesine yardımcı olduğu için önemli makam ve mevkilere getiriliyor, resmi para transferleri gerçekleştiriliyor.
İllegal olarak da: Malına el konulan kimsenin mal varlığından ganimet olarak pay veriliyor. Bu paylar da genelde bir yakının üstüne devretmek şeklinde gerçekleştiriliyor.
Bu düzenekten o kadar çok faydalanan kimse var ki! Mesela, gazeteci Adem Yavuz’un da gündeme getirdiği “para karşılığı yalancı şahitlik borsası” gibi… Havuz’un günlerce, haftalarca manşet yaptığı ‘mahrem imam’ Hüseyin Sarıçiçek yüzlerce insanı tutuklatmış, karşılığını da almıştı. Sonra da bu şahıs dolandırıcılıktan tutuklanmıştı.
Tapudaki memur, herhangi bir kayıt işlemindeki polis memuru dahi bu ranttan bir şekilde yolunu bulabiliyor. Bu, uzun süredir devam etmekte olmasına rağmen mağdurlar ses çıkaramıyordu. Zira canını ya da malının bir kısmını kurtarabilmek için o kadarına razı olmuş, başka kimselerin de bu imkanına mani olmamak için insanlar susmayı tercih etmişti. Bir de kimi kime şekva edeceksin ki?!
Gerçi bu topraklar bu tür gasplara yabancı değil. 1915 tehcirinde Ermenilerin geride bıraktıklarına, 1955’de 6-7 Eylül olaylarında azınlıklara (özellikle de Rum asıllılara) yapılanlar, 1943’lerdeki Varlık Vergisi ile mallarına kanunen çökülenler… Dersim’de yaşananlar, Doğu’da Kürtlere yaşatılanlar… Daha hafızalar taze!
Tarih tekerrür ediyor.
Ve de yaşananlar, tıpkı bu zorbaların örnek aldığı Hitler dönemindeki gibi. O döneme ait filimlere, kitaplara bakınız; birebir aynısı yaşanıyor. Bundan sonra nelerin olacağını anlamak açısından yakın tarih okumaları önemli. Hitler faşizminin bulaştığı Polonya, Macaristan, Hollanda’da bile benzer borsalar kurulmuş, insanların mallarına el konulmuş, insanlar en temel haklarını alabilmek için korkunç miktarda rüşvetler ödemeye mecbur kılınmışlar.
45’li yılların Hitler Nasyonel Sosyalizm Faşizminden 74 yıl sonra İslamofaşistler ile Avrasyacı Faşistlerin ortaklığında benzer alçaklıklar yaşanıyor. Bu ortamda insanı hayata bağlayan en güçlü güdü; Hitler’in SS’lerinin kaçtıkları her yerde bulunup yakalanması, yargılanıp cezalandırılması gibi, bu dönemin faşistlerinin de bir gün cezasını bulacağı umudunu taşımak ve onların cezasını çekmesini izleme beklentisi. Kaderin hükmünü bilemeyiz, belki Kaderi İlahi onların yargılanmasında ihraç edilmiş yargı mensuplarını istihdam etmiştir. Evet, kim bilir!
Ama millet olarak içimizdeki bu yağmacılıkla yüzleştikten, arındıktan sonra ancak yeni bir sayfa açılacaktır. Tabii ki haklarına girdiklerimizden, herkesten özür diledikten, helalleştikten sonra.
[Ramazan Faruk Güzel] 20.3.2019 [TR724]
Yakın zamanda eski AKP milletvekili ve ETÖ kitapları yazarı Şamil Tayyar da benzer iddialarda bulunmuştu. Bu iddialar ve tartışmalar üzerine de dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, “Kuşku varsa yargıya intikal ettirilmeli. Hassasiyet gösterilen bu konuda daha dikkatli olunmalı. En ufak bir iddiayı es geçmemiz söz konusu değil” açıklaması yapmak zorunda kalmıştı.
Ve şimdilerde Fettah Tamince’nin de aralarında olduğu kritik dosyalara bakan 2 savcı “Fetö borsası” rüşvet iddiasıyla görevden alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nda görevli Cumhuriyet Savcısı Lütfi Karabacak ve yaklaşık bir ay önce Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndan, Faili Meçhul Suçlar Bürosu’na gönderilen Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt açığa alındı. Açığa alınan savcıların tahkikat aşamasını yürüttükleri Cemaat dosyalarında para karşılığında şüpheliler hakkında takipsizlik kararı verdikleri iddiası var…
Savcıların, polisin takibe aldığı Cemaat üyeleri konuşmalarının dinlemeye takıldığı, haklarında bir avukatın şikâyette bulunduğu ve takipsizlik kararı için “para pazarlığı yapıldığı”, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konuyla ilgili soruşturma başlattığı, savcıların HSK 2. Dairesi tarafından açığa alındığı kaydediliyor.
KRİTİK DAVALARA BÖYLE ADAMLAR!
Açığa alınan Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt’un yürütmüş olduğu soruşturmalar:
– Barış Akademisyenleri,
– Zaman Gazetesi’ne el konulması ve ardından iddianame hazırlaması,
– Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülen gazeteci Cemal Kaşıkçı soruşturmaları,
– Rixos otellerinin sahibi olan ve Gülen Cemaati ile ilişkilendirilen işadamı Fettah Tamince hakkında soruşturma. (Bunun sonucunda savcı Bozkurt “kovuşturmaya yer yoktur” kararı vermişti.)
– Bozkurt, GENPA İcra Kurulu Başkanı Fatih Erdem hakkında da, “Fetö’ye olmak” suçundan iddianame hazırlamıştı. Bu iddianamenin basında yer almasından sonra da Bozkurt, Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndaki görevinden alınarak Faili Meçhul Suçlar Bürosu’nda görevlendirilmişti.
Açığa alınan diğer isim olan Lütfi Karabacak hakkında ise şu detaylar var:
– 2005 yılında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından hakkında bir soruşturma yürütülmüş ve HSYK tarafından Karabacak’a yer değiştirme cezası verilmiş.
– İstanbul’da göreve başlayan Karabacak, “MİT TIR’ları Davası”nda -duruşmaya iki gün kala değişen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ikinci heyetinde- duruşma savcısı olarak görev yapmış.
– Cumhuriyet Savcısı Lütfi Karabacak, Cemaat davaları kapsamında yargılanan eski savcı Turhan Turunç’un, pişmanlık göstererek samimi beyanlarda bulunduğu ve örgütün yapısının çözülmesine katkı sağladığı gerekçesiyle etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasını istemişti.
Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tarafından kaleme alınan “Metastaz” kitabında da buna benzer hadiseler aktarılmakta.. Kitapta; para karşılığı, Cemaat davaları ‘sanıklarını’ bıraktığı ileri sürülen ve hakkında Menzil tarikatına yakın olduğu iddiaları bulunan eski Anadolu Adliyesi 5. Sulh Ceza Hâkimi Hasan Akdemir hakkında da detaylar var.
Akdemir’in, Azim Gayrimenkul A.Ş.’ye atanan kayyım kararını yedi tane daire karşılığı, rüşvetle kaldırdığı iddia ediliyor.
Akdemir’in ayrıca, Cemaat davaları kapsamında tutuklanan ve daha sonra serbest bırakılan AKFA Holding’in yöneticisi Cahit Paksoy’u usulsüz şekilde tahliye ettiği, daha sonra işadamı Fikret İnan’dan rüşvet aldığı ve tekrar almak için zorladığı iddiasıyla suçüstü yakalanması üzerine tutuklandığı haberlere konu olmuştu.
ÇETELERE, DOLANDIRICILARA GÜN DOĞDU
Cemaat davaları ile sadece rüşvetçi bazı yargı mensuplarına değil, her türden dolandırıcıya ve çeteye de fırsat oldu! Suriye’den yenilerde gelmiş bazı dolandırıcıların bile bu rantın farkına vardığı ve insanları “Senin Fetö dosyan varmış, bize şu kadar para verirsen senin dosyanı hallederiz” dedikleri gazete haberlerinden malumunuz. (Bu tipler, kendilerine polis, savcı süsü verenlerdi. Bir de resmi olarak bu görevde olup da aynı işi yapanlar var. Çünkü yeni Türkiye kadrolarında bunlara yer var artık.)
Bu sahada organize çalışan çeteler de var. Nitekim Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca, “Cemaat şüphelilerinin lehine karar vermeleri için hakim ve savcılar üzerinde baskı kurduğu ve bunun karşılığında sanıklardan rüşvet aldığı iddia edilen suç örgütüne” yönelik yürütülen soruşturma kapsamında Temmuz ayında Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından yapılan operasyonlarda 9 kişi gözaltına alınmıştı.
Gözaltına alınanlar görülen duruşmalarda peyderpey serbest bırakılırken, son duruşmada da örgüt lideri olduğu iddia edilen E.E.Ç. tahliye edilmiş, gelen tepkiler sonrası savcılığın itirazı üzerine çete lideri tekrar gözaltına alınmıştı.
Dolandırılan insan sayısı çok fazla! Dolandırılanlar arasında eski ETÖ davası sanıklarından tanınmış bir paşa da var. ‘Fetö operasyonu’ diye Hurşit Tolon’u dolandıranlar yakalanmış ve şüphelileri hakkında 10’ar yıla kadar hapis talep edilmişti.
“FETÖ BORSASI” NEDEN GÜNDEM?
Ara ara böyle haberlerin gündeme getirilmesinde acaba ne gibi maksatlar var? Şunlar mı:
– “Her ne sebeple olursa olsun rüşvet almak, dolandırmak suçtur kardeşim, niye yapıyorsunuz?”
– “Elin garibanları zaten mesnetsiz davalarla mağdur ediliyor, bir de siz niye o adamların kollarını büküyor ve menfaat temin ediyorsunuz? Günahtır, hem de etik değildir.”
Böyle istisnai düşünenler vardır ama asıl tepki başka:
1- Cemaat’i bitirme maksadıyla başlatılmış olan bu soruşturmaların zaafa uğratılmasına, savsaklanmasına tepki, hizaya getirme: Nitekim 2011 yılındaki “Dolmabahçe Mutabakatı”nda Avrasyacılar tarafından siyasi iktidardan “Cemaati her yönden bitirme” sözü alınmıştı ve bu yapı, verilmiş olan vazifede tavizler verilmesini istemiyorlar.
2- Rantın kontrolsüz ve habersiz paylaşımına itiraz: Yıllar yılıdır devlette süregiden rüşvet ve yolsuzluk çarklarını bilirsiniz. Rüşvet, silsileli olarak alınıp en üstten en aşağıya kadar herkesin makamı oranında payını verdikten sonra sıkıntı yoktur, siz de rahat rahat kendinize düşen payı alabilirsiniz. Ama arada uyanıklık yapıp tek başınıza almaya kalktığınızda, işte orada başınızı koparırlar.
Nitekim 17/25 Aralık soruşturmalarında Bakan Erdoğan Bayraktar, herşeyi dönemin başbakanının bilgisi ve onayı dahilinde yaptığını söylemiş, NTV’nin canlı yayınına katılan Erdoğan Bayraktar yayında ‘Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan‘ın talimatıyla yapıldı. Başbakan’ın istifa etmesi gerekir’ demiştir. (Biraz daha konuşunca da çocuğunun başına gelebilecekler hatırlatılmış ve sesi kesilmişti.)
Bu sistem halen de aynen böyle devam etmektedir.
YARGININ BU İŞLER İÇİN BAŞTAN DİZAYNI
Aslında ülkede yeni bir rejim kuruluyordu; Kimilerinin GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi), kimilerinin de BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) dedikleri bir plan çerçevesinde… Bu doğrultuda da 2000’li yılların başından itibaren Türkiye merkezli bir operasyon adım adım yürüyor. “Cesaret Madalyalı” bir siyasinin temsilinde yürüyen bu projede Gülen Cemaati gibi müstakil hareket eden gruplara, ya da aydınlara, bölgesel denkleme uygun hareket etmeyen Kürtlere yer yok.
Bu yeni rejimin safhalarına kısa bir göz atacak olursak:
Daha AKP’nin iktidara gelmesinin üzerinden 2 yıl geçmeden 2004 yılındaki MGK Kararı ile Gülen Cemaati’nin tamamen ortadan kaldırılması kararlaştırılmıştı. Düşük dozda giden bu plan, sadece fişlemeler bazında yol alıyordu. Bahsettiğimiz 2011 yılındaki “Dolmabahçe Mutabakatı”ndan sonra ise bu bitirme planı daha sistematik ve görünür hal almıştı. 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde patlak veren “Asrın Yolsuzluk Soruşturmaları”ndan sonra ise bitirme planı tam sürüm yürürlüğe kondu. Zira gizli saklı yapacak bir durum kalmamış, kılıçları açıktan çekmişlerdi artık…
İşe önce Emniyet’ten başladılar ve kritik görevlerdeki ne kadar uzman polis varsa hepsini önce sürdüler, sonra ya emekli ettiler ya da ihraç ettiler. Onların yerlerine de kendi işlerine gelecek, özellikle de haklarında dosyalar olan kimseleri getirdiler.
2014 yılındaki HSYK seçimlerinden sonra da yargıyı tamamen kontrollerine aldılar ve hemen akabinde gözlerine kestirdikleri yargı mensuplarını sürmeye ve hatta ihraç etmeye başladılar. En son olarak da “15 Temmuz Darbe Kumpası” ile de önceden fişlenmiş ne kadar hakim-savcı varsa bir çırpıda attılar. Adliye teşkilatının neredeyse 3’de 1’inden fazlasını (5 bine yakın yargı mensubunu) böyle sorgusuzca ihraç etmeleri geride kalanlara da büyük bir gözdağı olmuştu. O günden beridir de yargı bir mafya mantığı ile işletilmeye çalışılmakta…
2014 yılından itibaren özellikle zaafları, dosyaları olan hakim savcılara şu teklifle gelindi:
“Büyük bir operasyonlar sürecine başlıyoruz. Bize sadık adamlar lazım. Eğer bizimle bu operasyonlara varsan seni önemli, merkez yerlere alacağız. Ayrıca hakkındaki dosyalarını da bir şekilde kapatacağız. Şimdi; var mısın, yok musun?”
Buna “varım” diyenleri de ilgili yerlere alıp hazırlıklara başladılar.
Bunun da canlı şahidiyim. Bir soruşturmaya takılan ve Doğu’ya sürülen bir hakime bizzat gelip böyle bir teklifte bulunmuşlardı. Bu teklifi kabul etmiş olan o hakim, samimi bir ortamda: “Ne yapayım işte, çoluk çocuk var. Onların yanına dönmek için kabul ettim. Bakalım neler yapacağız?” demişti. Ve hakikaten de kısa bir zaman içerisinde de dediği o büyük şehre tayini çıkmıştı.
(Yine aynı kapsamda önceden fişledikleri yargı mensuplarını itirafçılık vb yaptırarak devşirmeye de çalıştılar. İşbirliği yapanlarla da yollarına devam ettiler. Bu tür elemanlar önemliydi zira onların yalancı şahitlikleri ile zayıf dosyalarını güçlendirmiş oluyorlardı. Ayrıca “içeriden” birisinin varlığı onları daha operasyonel yapıyordu.)
Düğmeye basılıp da “Cemaate operasyonlar ve davalar” başladığında bu önceden görevlendirilmiş kimselerin nasıl da canhıraş çalıştıklarını görmüşsünüzdür! “Üç yargı mensubu üzerinden Türk yargısı” başlıklı yazımızda konunun detaylarına yer vermeye çalışmıştık. Bu “Fetö operasyonları”nda çalışanların nasıl da ödüllendirildiğini, Yargıtay’a üye yapıldığını, bu kumpasla işbirliği yapmayanların ise nasıl da süründürüldüğünü üç yargı mensubu örneğinde özetlemiştik, isteyen oraya bakabilir…
RANT KILCALLARA KADAR!
Gördüğünüz gibi şu an “Fetö rantı”ndan herkes bir şekilde payını alıyor; en başta da bu işin maşalığını yapan yargı ayağındakiler!
Şu son 3-4 yılda bu “Rant” ile ilgili öyle büyük bir “Fetö Borsası” ağı kuruldu ki, bu ağ ülkenin en tepesinden başlıyor, AKP’nin il, ilçe yönetimlerinden muhtarlıklarına kadar iniyor! Şimdilerdeki muhtar adayları bile, “kendilerine oy verilmesi halinde af konusunda, dosyalar hususunda yardımcı olabilecekleri” sözünü verebiliyorlar.
Malına göz dikilmiş bir kimseye, bir işadamına “Cemaatçi” diye yaftalanması kafi. Örneklerini duyuyoruz; “Oğlun Hizmet’in okullarına gitmiş, sen onların bir programına katılmışsın vs” deyip o kişinin kapısına dayanabiliyorlar.
Eğer büyük bir işadamı ise o konuda milletvekili, daha büyükse bakan, çok daha büyük bir işadamı ise devreye bizzat Erdoğan giriyor.
Herkesin çetelesini ve dosyasını çıkarmışlar. Haklarında soruşturma olan kişinin ilk yaptığı iş, nazının geçtiği bir AKP teşkilatına başvurmak. Orada dosyalar açılıyor, hesaplar kesiliyor. Duruma göre yüksek miktarda nakit alınıyor, ya da şirketindeki hisselerin, gayrimenkullerin vs yarısına ortak olunuyor. Eğer o işadamı, yiyebileceğinden daha büyük ise, bu konuda şerh varsa da bir üste havale ediliyor. (Somut isimler veremiyorum zira halen yargılamaları devam ediyor, dolayısıyla da daha fazla mağdur olmalarını istemiyorum.)
Bulunduğum ülkede böyle bir işadamı ile konuşma imkanım oldu. Bir bakanın bu konuda nasıl devreye girdiğini, dönemin Başbakanının talebini ilettiğini, razı olmayınca nasıl bütün varlığına çöktüklerini, en son canını zor kurtarıp mülteci olarak buralara sığındığını ve şimdilerde pizzacılarda bulaşıkçılık yaptığını anlatmıştı! Buna benzer başka örnekler de duydum, gördüm.
Bu konularla ilgili olarak Binali Yıldırım ve oğlunun malvarlıkları, sahip oldukları konusunda da konuşmak gerek… Ahmet Davutoğlu’nun bu mala çökme, rüşvet çarkı konusunda yavaştan aldırmasından dolayı nasıl görevden alındığını ve yerine Binali’nin nasıl kayyum atandığını ve sonrasını iyi irdelemek gerekir. (Belki sonraki yazılarda…)
Belki ayrı bir yazıda “muhalif kimselerin malına el konulabileceği, çökülebileceği, hatta bu kimselerin katledilebileceği” yönünde fetvalar veren Hayrettin Karamanlara, Ahmet Akgündüzlere de değinmek gerek. Zira o alan da ayrı bir rant kapısı.
BU BORSADA HERKES YOLUNU BULUYOR
Evet ortada devasa bir Borsa var, bunun başında da Reis var. O çarka dahil olan herkes payını alıyor; legal yollu, ya da illegal olarak.
Legal olarak: Bu çarkın yürümesine yardımcı olduğu için önemli makam ve mevkilere getiriliyor, resmi para transferleri gerçekleştiriliyor.
İllegal olarak da: Malına el konulan kimsenin mal varlığından ganimet olarak pay veriliyor. Bu paylar da genelde bir yakının üstüne devretmek şeklinde gerçekleştiriliyor.
Bu düzenekten o kadar çok faydalanan kimse var ki! Mesela, gazeteci Adem Yavuz’un da gündeme getirdiği “para karşılığı yalancı şahitlik borsası” gibi… Havuz’un günlerce, haftalarca manşet yaptığı ‘mahrem imam’ Hüseyin Sarıçiçek yüzlerce insanı tutuklatmış, karşılığını da almıştı. Sonra da bu şahıs dolandırıcılıktan tutuklanmıştı.
Tapudaki memur, herhangi bir kayıt işlemindeki polis memuru dahi bu ranttan bir şekilde yolunu bulabiliyor. Bu, uzun süredir devam etmekte olmasına rağmen mağdurlar ses çıkaramıyordu. Zira canını ya da malının bir kısmını kurtarabilmek için o kadarına razı olmuş, başka kimselerin de bu imkanına mani olmamak için insanlar susmayı tercih etmişti. Bir de kimi kime şekva edeceksin ki?!
Gerçi bu topraklar bu tür gasplara yabancı değil. 1915 tehcirinde Ermenilerin geride bıraktıklarına, 1955’de 6-7 Eylül olaylarında azınlıklara (özellikle de Rum asıllılara) yapılanlar, 1943’lerdeki Varlık Vergisi ile mallarına kanunen çökülenler… Dersim’de yaşananlar, Doğu’da Kürtlere yaşatılanlar… Daha hafızalar taze!
Tarih tekerrür ediyor.
Ve de yaşananlar, tıpkı bu zorbaların örnek aldığı Hitler dönemindeki gibi. O döneme ait filimlere, kitaplara bakınız; birebir aynısı yaşanıyor. Bundan sonra nelerin olacağını anlamak açısından yakın tarih okumaları önemli. Hitler faşizminin bulaştığı Polonya, Macaristan, Hollanda’da bile benzer borsalar kurulmuş, insanların mallarına el konulmuş, insanlar en temel haklarını alabilmek için korkunç miktarda rüşvetler ödemeye mecbur kılınmışlar.
45’li yılların Hitler Nasyonel Sosyalizm Faşizminden 74 yıl sonra İslamofaşistler ile Avrasyacı Faşistlerin ortaklığında benzer alçaklıklar yaşanıyor. Bu ortamda insanı hayata bağlayan en güçlü güdü; Hitler’in SS’lerinin kaçtıkları her yerde bulunup yakalanması, yargılanıp cezalandırılması gibi, bu dönemin faşistlerinin de bir gün cezasını bulacağı umudunu taşımak ve onların cezasını çekmesini izleme beklentisi. Kaderin hükmünü bilemeyiz, belki Kaderi İlahi onların yargılanmasında ihraç edilmiş yargı mensuplarını istihdam etmiştir. Evet, kim bilir!
Ama millet olarak içimizdeki bu yağmacılıkla yüzleştikten, arındıktan sonra ancak yeni bir sayfa açılacaktır. Tabii ki haklarına girdiklerimizden, herkesten özür diledikten, helalleştikten sonra.
[Ramazan Faruk Güzel] 20.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Çanakkale geçilseydi Başkent de taşınacaktı [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda 1918’e kadar süren muharebelerin çoğunu kaybetti ve Sarıkamış Harekâtı gibi çok ağır dramlarla karşılaştı.
Bazı yerler “strateji gereği” savaş yapılmadan terk edildi veya çok az bir mücadele ile elden çıktı.
Osmanlı ordularının savaştaki en büyük başarıları ise Kut ve Çanakkale Zaferleri ile 1918 yılında III. Ordu’nun Batum’a kadar olan bölgeyi işgalden kurtarması ve Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’ye kadar ilerlemesi oldu.
SAVAŞ VE ÜMİTLER
İktidarı elinde tutan İttihat ve Terakki’nin savaştan beklentileri çok fazlaydı. Trablusgarp ve Balkan Harbinde kaybedilen topraklar geri alınacak ve Rus işgalindeki “Turan illeri” hürriyetine kavuşturularak “Türk Birliği” gerçekleşecekti.
Osmanlı orduları ilk savaşı olan Sarıkamış’ta çok ağır bir mağlubiyet yaşadı. Bu yenilgi sonrasında Rus kuvvetleri Kafkas cephesinde ilerlemeye başladılar. Bu ilerleyiş 1916 yılında Erzincan’ın batısına kadar devam edecektir.
Osmanlı ordusunun savaşın başında açtığı bir cephe de Kanal Harekâtı oldu. Bu harekâtla Abdülhamit zamanında İngiliz işgaline uğrayan Mısır geri alınarak İngiltere’nin Hindistan bağlantısı kesilecekti. Ancak bu harekât da başarısız oldu.
Artık sırada İtilaf devletlerinin hedefleri vardı. İtilaf devletlerinin en önemli hedeflerinden birisi Çanakkale Boğazı idi. İtilaf devletleri bu yolla müttefikleri Rusya ile bağlantı kuracak ve Osmanlı Devleti’nin savaştan çekilmesini sağlayacaklardı.
1877-1878 SAVAŞINDAN SONRA GÜNDEMDE
İtilaf devletlerinin Çanakkale Boğazı’nı geçme planlarının haber alınmasıyla bir taraftan askeri hazırlıklar yoğunlaşırken diğer taraftan “en kötü senaryo” hesaplanarak tedbir alınmaya çalışıldı. “En kötü senaryo”, İstanbul’un işgale uğramasıydı.
Bu ihtimale karşı çeşitli stratejiler geliştirilirken düşünülen çarelerden birisi de “payitahtın taşınması” idi. Buna göre İtilaf donanması Çanakkale’yi geçerse padişah ve hükümet, Anadolu’da bir şehre taşınacaktı.
Aslında başkentin taşınması yıllar önce yine bir işgal olayıyla gündeme gelmişti. II. Abdülhamit’in saltanatının ilk yıllarında 1877-1878 Savaşı’nda büyük bir mağlubiyet yaşanmış ve Rus ordusu Ayastefanos’a yani bugünkü Yeşilköy’e kadar gelmiş ve bu durum başkentin Bursa, Gelibolu gibi bir yere taşınmasını gündeme getirmişti.
Osmanlı ülkesini yakından tanıyan Alman General Goltz Paşa da 1897’de başkentin başka bir yere taşınması gerektiğini; Konya, Kayseri veya daha güneyde bir şehrin başkent olabileceğini ileri sürmüştü.
Başkentin taşınması ikinci defa Birinci Balkan Harbinde gündeme geldi. Bu sefer de Bulgarlar Osmanlı ordularını mağlup ederek Çatalca’ya kadar ulaşmışlardı.
Goltz Paşa Balkan Harbi sonrasında da Osmanlı Devleti’nin Rumeli’nin kaybıyla bir “Türk-Arap İmparatorluğu’na dönüştüğünü, yeni başkentin de buna göre belirlenmesi gerektiğini” yazıyordu. Goltz’un önerisi başkentin Halep ya da Şam’a taşınmasıydı.
ÇANAKKALE GEÇİLİRSE…
İtilaf devletlerinin Çanakkale’yi zorlayacaklarının anlaşılmasıyla İstanbul’da birçok tedbir alınmaya çalışıldı. Bu çalışmalar Şubat 1915’den itibaren yoğunlaştı ve kara muharebelerinin şiddetlendiği dönemlerde önemli bir gündem oldu.
Alınan tedbirlerin bir kısmı tamamen İstanbul’la ilgiliydi. Dönemin basını sansürün de etkisiyle “pembe bir tablo” çizse de İtilaf devletlerinin Çanakkale’deki taarruzları, İstanbul halkında büyük bir tedirginliğe neden olmuş, açlık ve kıtlık endişesi ortaya çıkmıştı.
1.Ordu Komutanı Liman Von Sanders’in Boğaz’ı korumak amacıyla Sarayburnu’ndan Ayastefanos’a kadar olan kıyıya bataryalar yerleştirmesi ve adalarda yaşayan halkın tahliyesi halkın endişesini daha da artırmıştı.
Yabancı gazeteler halkın büyük bir panik yaşadığını ve her an “davetsiz misafirlerin gelişini beklemekte” olduklarını yazmıştı. Osmanlı devlet adamları ise halkın “sükûnet içinde” olduğunu açıklamaktaydı.
En kötü ihtimale karşı Vehip Paşa (Kaçı) komutasındaki II. Ordu Karadeniz kıyılarını savunmak amacıyla teyakkuz halinde bekletilmekteydi. Asker aralıksız olarak manevra yapmakta, savunma tedbirleri sürekli olarak teftiş edilmekteydi. Bu sıradaki çalışmaları Kolordu Komutanı olarak görev yapan Fevzi Çakmak’ın günlüklerinden takip etmek mümkündür.
İstanbul’un yönetimini kolaylaştırmak amacıyla da şehir idari yönden İstanbul, Beyoğlu ve Üsküdar olarak üçe bölünmüş ve bombalanma ihtimali çok yüksek olan Harbiye ve Bahriye Nezaretleri ile cephane fabrikaları, postane ve tren istasyonlarıyla önemli binaların korunması için olağanüstü tedbirler alınmıştı.
Ayrıca İstanbul işgale uğrayacak olursa Ayasofya ve bazı kamu binalarının dinamitle uçurulması planlanmış, “hassas” bazı yerlerin yakılması için karakollarda benzin depolanmıştı. Amerikan elçisi Dâhiliye Nazırı Talat Bey’den Ayasofya’ya dokunmamalarını rica edince Talat Bey “Biz yeni şeyleri severiz” cevabını vermişti.
ESKİŞEHİR’DEKİ HAZIRLIKLAR
Çanakkale’ye saldırıların başlamasıyla birlikte düşünülen tedbirlerden birisi de başkentin Anadolu şehirlerine taşınması oldu. Bu amaçla Eskişehir ve Konya’da hazırlıklar yapıldı. Gelibolu-İstanbul arası 150 deniz mili olduğundan İtilaf donanmasının Marmara’ya girdiği takdirde on iki saatte İstanbul’da olacağı tahmin edilerek planlar buna göre hazırlandı.
Bu plan çerçevesinde Haydarpaşa Garı’nda her gün iki tren bekletilmekteydi. Birinci tren sadece Padişah ve maiyetini götürecek ve hızlı gidilebilmesi için sadece üç vagon olacaktı.
İki saat sonra hareket edecek ikinci trende ise Hükümet erkânıyla diplomatik temsilcilikler bulunacaktı. Plana göre Rumeli yakasında bulunan Padişah ve maiyeti önce Beylerbeyi’ne geçecekler ve oradan hazır bulunan kırk atlı arabayla Haydarpaşa’ya gideceklerdi.
Bu plan padişah Mehmet Reşad’a sunulmuş ve padişah çok tarih okuduğunu, okuduklarından hareketle İtilaf donanmasının Çanakkale’yi geçmesinin mümkün olmadığını söylemişse de taşınma planını kabul etmiştir. Plan gizli bir tezkere ile hanedan üyelerine de bildirilmiştir. Plana göre Hanedana mensup kadınlar Eskişehir’e götürülmeyeceklerdi.
Bu tedbirler çerçevesinde Mefruşat Müdürü Akif Bey Eskişehir’e gitmiş ve Padişah ve maiyeti için bazı evlere Mabeyn-i Hümayun ve Hazine-i Hassa adına el konulmuştur. Bu binalar için günlük kiralar tespit edilmiş ve binalar tehlikenin büyük ölçüde geçtiği 1915 Eylül’ünde sahiplerine iade edilmiştir.
Bu sırada para ihtiyacını karşılamak ve kıymetli eşyalara sahip çıkmak için de tedbir alınmıştır. Eskişehir’de Hazine-i Hassa için iki bina ve kıymetli eşyalar için bir bina kiralanmış; cami, müze ve saraylardan bazı kıymetli eşyalar vapurlarla Haydarpaşa’ya getirilmiş ve buradan da üç trenle Eskişehir’e gönderilmiştir.
Yine taşınma ve yerleşme işlemlerini organize edecek memurların da Eskişehir’e gönderildiği hatta Padişah için minaresi tamamlanamasa da yeni bir cami inşa edildiği anlaşılmaktadır.
Bu dönemde Eskişehir’de yapılan çalışmalar ve Osmanlı devlet adamlarının da ailelerini Anadolu’ya göndermek için uğraşmaları, İstanbul’da büyük bir endişe yaşandığını göstermektedir.
KONYA’DA HAZIRLIKLAR
İstanbul’un düşmesi durumunda başkent olarak Eskişehir’in düşünülmesi ve bazı çalışmalar yapılması dışında başka alternatiflerin de gündemde olduğu görülmektedir. Bu şehirler Bursa ve Konya’dır. Nitekim Süleyman Kâni İrtem hatıratında Padişahın bir süre Eskişehir’de kaldıktan sonra Konya’ya gitmesinin planlandığını yazmaktadır.
Bu amaçla devlet hazinesi Konya’ya gönderilmiş ve hazinenin korunması için yerel askerler uygun görülmediğinden İstanbul’dan gönderilen muhafızlar, hazinenin korumasını üstlenmişlerdir. Bu arada Mukaddes Emanetler de sandıklara yerleştirilerek Konya’ya taşınmıştır.
ÇANAKKALE MOTİVASYONU
Çanakkale Muharebeleri Padişah, Hükümet ve halkın en üst seviyede motivasyonla hareket ettikleri uzun süreli bir muharebe olarak tarihe geçmiştir. Bunun en önemli nedeni Çanakkale’nin düşmesiyle İstanbul’un işgali ve böylece Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması ihtimalidir.
Bu durum Padişah ve özellikle Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın Çanakkale cephesine yoğunlaşmasına neden olmuştur. Cephede en seçkin komutanlar görev yapmış, sürekli yeni stratejiler geliştirilmiş, ordunun aç kalmaması için olağanüstü tedbirler alınarak asker çok iyi motive edilmiştir. Nitekim diğer cephelerde çok yüksek oranlara çıkan firarlar, askerin çok iyi beslenmesi ve iyi motivasyonuyla Çanakkale’de çok az yaşanmıştır.
Çanakkale cephesine verilen bu öneme rağmen İtilaf devletleri Boğaz’ı geçecek olursa “devletin devamlılığı” açısından tedbirler alınarak mücadelenin Anadolu’da oluşturulacak bir başkentte sürdürülmesi planlanmış ve bunun için çalışmalar yapılmıştır.
İtilaf donanması 1915’de İstanbul’a gelemese de Harb-i Umumi’nin kaybıyla İstanbul işgal edilecek ve 1877-1878 Savaşı’nda ilk defa gündeme gelen başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya taşınması planı yıllar sonra Ankara’nın başkent yapılmasıyla gerçekleşecektir.
Kaynakça: Ö. Özbozdağlı, “Müttefiklerin Çanakkale Boğazı’nı Geçme İhtimaline Karşı Osmanlı Hükümeti’nin Başkenti Taşıma Planı”, ATAM, S. 64, 65, 66; M. Selçuk, “Çanakkale Savaşları Sırasında Padişah ve Hükümeti İstanbul’dan Taşıma Planları”, ATAM, S. 70; M. Selçuk, “Çanakkale’ye Denizden İlk Bombardımanlar ve Başkent İstanbul”, Çanakkale Muharebelerinin İdaresi, Çanakkale, 2015.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 20.3.2019 [TR724]
Bazı yerler “strateji gereği” savaş yapılmadan terk edildi veya çok az bir mücadele ile elden çıktı.
Osmanlı ordularının savaştaki en büyük başarıları ise Kut ve Çanakkale Zaferleri ile 1918 yılında III. Ordu’nun Batum’a kadar olan bölgeyi işgalden kurtarması ve Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’ye kadar ilerlemesi oldu.
SAVAŞ VE ÜMİTLER
İktidarı elinde tutan İttihat ve Terakki’nin savaştan beklentileri çok fazlaydı. Trablusgarp ve Balkan Harbinde kaybedilen topraklar geri alınacak ve Rus işgalindeki “Turan illeri” hürriyetine kavuşturularak “Türk Birliği” gerçekleşecekti.
Osmanlı orduları ilk savaşı olan Sarıkamış’ta çok ağır bir mağlubiyet yaşadı. Bu yenilgi sonrasında Rus kuvvetleri Kafkas cephesinde ilerlemeye başladılar. Bu ilerleyiş 1916 yılında Erzincan’ın batısına kadar devam edecektir.
Osmanlı ordusunun savaşın başında açtığı bir cephe de Kanal Harekâtı oldu. Bu harekâtla Abdülhamit zamanında İngiliz işgaline uğrayan Mısır geri alınarak İngiltere’nin Hindistan bağlantısı kesilecekti. Ancak bu harekât da başarısız oldu.
Artık sırada İtilaf devletlerinin hedefleri vardı. İtilaf devletlerinin en önemli hedeflerinden birisi Çanakkale Boğazı idi. İtilaf devletleri bu yolla müttefikleri Rusya ile bağlantı kuracak ve Osmanlı Devleti’nin savaştan çekilmesini sağlayacaklardı.
1877-1878 SAVAŞINDAN SONRA GÜNDEMDE
İtilaf devletlerinin Çanakkale Boğazı’nı geçme planlarının haber alınmasıyla bir taraftan askeri hazırlıklar yoğunlaşırken diğer taraftan “en kötü senaryo” hesaplanarak tedbir alınmaya çalışıldı. “En kötü senaryo”, İstanbul’un işgale uğramasıydı.
Bu ihtimale karşı çeşitli stratejiler geliştirilirken düşünülen çarelerden birisi de “payitahtın taşınması” idi. Buna göre İtilaf donanması Çanakkale’yi geçerse padişah ve hükümet, Anadolu’da bir şehre taşınacaktı.
Aslında başkentin taşınması yıllar önce yine bir işgal olayıyla gündeme gelmişti. II. Abdülhamit’in saltanatının ilk yıllarında 1877-1878 Savaşı’nda büyük bir mağlubiyet yaşanmış ve Rus ordusu Ayastefanos’a yani bugünkü Yeşilköy’e kadar gelmiş ve bu durum başkentin Bursa, Gelibolu gibi bir yere taşınmasını gündeme getirmişti.
Osmanlı ülkesini yakından tanıyan Alman General Goltz Paşa da 1897’de başkentin başka bir yere taşınması gerektiğini; Konya, Kayseri veya daha güneyde bir şehrin başkent olabileceğini ileri sürmüştü.
Başkentin taşınması ikinci defa Birinci Balkan Harbinde gündeme geldi. Bu sefer de Bulgarlar Osmanlı ordularını mağlup ederek Çatalca’ya kadar ulaşmışlardı.
Goltz Paşa Balkan Harbi sonrasında da Osmanlı Devleti’nin Rumeli’nin kaybıyla bir “Türk-Arap İmparatorluğu’na dönüştüğünü, yeni başkentin de buna göre belirlenmesi gerektiğini” yazıyordu. Goltz’un önerisi başkentin Halep ya da Şam’a taşınmasıydı.
ÇANAKKALE GEÇİLİRSE…
İtilaf devletlerinin Çanakkale’yi zorlayacaklarının anlaşılmasıyla İstanbul’da birçok tedbir alınmaya çalışıldı. Bu çalışmalar Şubat 1915’den itibaren yoğunlaştı ve kara muharebelerinin şiddetlendiği dönemlerde önemli bir gündem oldu.
Alınan tedbirlerin bir kısmı tamamen İstanbul’la ilgiliydi. Dönemin basını sansürün de etkisiyle “pembe bir tablo” çizse de İtilaf devletlerinin Çanakkale’deki taarruzları, İstanbul halkında büyük bir tedirginliğe neden olmuş, açlık ve kıtlık endişesi ortaya çıkmıştı.
1.Ordu Komutanı Liman Von Sanders’in Boğaz’ı korumak amacıyla Sarayburnu’ndan Ayastefanos’a kadar olan kıyıya bataryalar yerleştirmesi ve adalarda yaşayan halkın tahliyesi halkın endişesini daha da artırmıştı.
Yabancı gazeteler halkın büyük bir panik yaşadığını ve her an “davetsiz misafirlerin gelişini beklemekte” olduklarını yazmıştı. Osmanlı devlet adamları ise halkın “sükûnet içinde” olduğunu açıklamaktaydı.
En kötü ihtimale karşı Vehip Paşa (Kaçı) komutasındaki II. Ordu Karadeniz kıyılarını savunmak amacıyla teyakkuz halinde bekletilmekteydi. Asker aralıksız olarak manevra yapmakta, savunma tedbirleri sürekli olarak teftiş edilmekteydi. Bu sıradaki çalışmaları Kolordu Komutanı olarak görev yapan Fevzi Çakmak’ın günlüklerinden takip etmek mümkündür.
İstanbul’un yönetimini kolaylaştırmak amacıyla da şehir idari yönden İstanbul, Beyoğlu ve Üsküdar olarak üçe bölünmüş ve bombalanma ihtimali çok yüksek olan Harbiye ve Bahriye Nezaretleri ile cephane fabrikaları, postane ve tren istasyonlarıyla önemli binaların korunması için olağanüstü tedbirler alınmıştı.
Ayrıca İstanbul işgale uğrayacak olursa Ayasofya ve bazı kamu binalarının dinamitle uçurulması planlanmış, “hassas” bazı yerlerin yakılması için karakollarda benzin depolanmıştı. Amerikan elçisi Dâhiliye Nazırı Talat Bey’den Ayasofya’ya dokunmamalarını rica edince Talat Bey “Biz yeni şeyleri severiz” cevabını vermişti.
ESKİŞEHİR’DEKİ HAZIRLIKLAR
Çanakkale’ye saldırıların başlamasıyla birlikte düşünülen tedbirlerden birisi de başkentin Anadolu şehirlerine taşınması oldu. Bu amaçla Eskişehir ve Konya’da hazırlıklar yapıldı. Gelibolu-İstanbul arası 150 deniz mili olduğundan İtilaf donanmasının Marmara’ya girdiği takdirde on iki saatte İstanbul’da olacağı tahmin edilerek planlar buna göre hazırlandı.
Bu plan çerçevesinde Haydarpaşa Garı’nda her gün iki tren bekletilmekteydi. Birinci tren sadece Padişah ve maiyetini götürecek ve hızlı gidilebilmesi için sadece üç vagon olacaktı.
İki saat sonra hareket edecek ikinci trende ise Hükümet erkânıyla diplomatik temsilcilikler bulunacaktı. Plana göre Rumeli yakasında bulunan Padişah ve maiyeti önce Beylerbeyi’ne geçecekler ve oradan hazır bulunan kırk atlı arabayla Haydarpaşa’ya gideceklerdi.
Bu plan padişah Mehmet Reşad’a sunulmuş ve padişah çok tarih okuduğunu, okuduklarından hareketle İtilaf donanmasının Çanakkale’yi geçmesinin mümkün olmadığını söylemişse de taşınma planını kabul etmiştir. Plan gizli bir tezkere ile hanedan üyelerine de bildirilmiştir. Plana göre Hanedana mensup kadınlar Eskişehir’e götürülmeyeceklerdi.
Bu tedbirler çerçevesinde Mefruşat Müdürü Akif Bey Eskişehir’e gitmiş ve Padişah ve maiyeti için bazı evlere Mabeyn-i Hümayun ve Hazine-i Hassa adına el konulmuştur. Bu binalar için günlük kiralar tespit edilmiş ve binalar tehlikenin büyük ölçüde geçtiği 1915 Eylül’ünde sahiplerine iade edilmiştir.
Bu sırada para ihtiyacını karşılamak ve kıymetli eşyalara sahip çıkmak için de tedbir alınmıştır. Eskişehir’de Hazine-i Hassa için iki bina ve kıymetli eşyalar için bir bina kiralanmış; cami, müze ve saraylardan bazı kıymetli eşyalar vapurlarla Haydarpaşa’ya getirilmiş ve buradan da üç trenle Eskişehir’e gönderilmiştir.
Yine taşınma ve yerleşme işlemlerini organize edecek memurların da Eskişehir’e gönderildiği hatta Padişah için minaresi tamamlanamasa da yeni bir cami inşa edildiği anlaşılmaktadır.
Bu dönemde Eskişehir’de yapılan çalışmalar ve Osmanlı devlet adamlarının da ailelerini Anadolu’ya göndermek için uğraşmaları, İstanbul’da büyük bir endişe yaşandığını göstermektedir.
KONYA’DA HAZIRLIKLAR
İstanbul’un düşmesi durumunda başkent olarak Eskişehir’in düşünülmesi ve bazı çalışmalar yapılması dışında başka alternatiflerin de gündemde olduğu görülmektedir. Bu şehirler Bursa ve Konya’dır. Nitekim Süleyman Kâni İrtem hatıratında Padişahın bir süre Eskişehir’de kaldıktan sonra Konya’ya gitmesinin planlandığını yazmaktadır.
Bu amaçla devlet hazinesi Konya’ya gönderilmiş ve hazinenin korunması için yerel askerler uygun görülmediğinden İstanbul’dan gönderilen muhafızlar, hazinenin korumasını üstlenmişlerdir. Bu arada Mukaddes Emanetler de sandıklara yerleştirilerek Konya’ya taşınmıştır.
ÇANAKKALE MOTİVASYONU
Çanakkale Muharebeleri Padişah, Hükümet ve halkın en üst seviyede motivasyonla hareket ettikleri uzun süreli bir muharebe olarak tarihe geçmiştir. Bunun en önemli nedeni Çanakkale’nin düşmesiyle İstanbul’un işgali ve böylece Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması ihtimalidir.
Bu durum Padişah ve özellikle Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın Çanakkale cephesine yoğunlaşmasına neden olmuştur. Cephede en seçkin komutanlar görev yapmış, sürekli yeni stratejiler geliştirilmiş, ordunun aç kalmaması için olağanüstü tedbirler alınarak asker çok iyi motive edilmiştir. Nitekim diğer cephelerde çok yüksek oranlara çıkan firarlar, askerin çok iyi beslenmesi ve iyi motivasyonuyla Çanakkale’de çok az yaşanmıştır.
Çanakkale cephesine verilen bu öneme rağmen İtilaf devletleri Boğaz’ı geçecek olursa “devletin devamlılığı” açısından tedbirler alınarak mücadelenin Anadolu’da oluşturulacak bir başkentte sürdürülmesi planlanmış ve bunun için çalışmalar yapılmıştır.
İtilaf donanması 1915’de İstanbul’a gelemese de Harb-i Umumi’nin kaybıyla İstanbul işgal edilecek ve 1877-1878 Savaşı’nda ilk defa gündeme gelen başkentin İstanbul’dan Anadolu’ya taşınması planı yıllar sonra Ankara’nın başkent yapılmasıyla gerçekleşecektir.
Kaynakça: Ö. Özbozdağlı, “Müttefiklerin Çanakkale Boğazı’nı Geçme İhtimaline Karşı Osmanlı Hükümeti’nin Başkenti Taşıma Planı”, ATAM, S. 64, 65, 66; M. Selçuk, “Çanakkale Savaşları Sırasında Padişah ve Hükümeti İstanbul’dan Taşıma Planları”, ATAM, S. 70; M. Selçuk, “Çanakkale’ye Denizden İlk Bombardımanlar ve Başkent İstanbul”, Çanakkale Muharebelerinin İdaresi, Çanakkale, 2015.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 20.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Rejimde siyasi polemik yasak (1) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Erdoğan, amacı sadece kazanmak olan pervasız bir mücadele olarak görüyor ve tanımlıyor siyaseti. Ona göre bu bir mücadele, bir varoluş savaşımı. İç ve dış düşmanlar üzerinden yürütülen çirkin bir strateji bu. Yapıcı diyalog – polemik – yerine, alternatif rakiplerin topyekun meşruiyet ve yasallık dışına itilmesi stratejisi uygulanıyor. Bu stratejinin ele alınması, parçalarına ayrılarak (yapı-sökümü yapılarak) çözümlenmesi önemli kanısındayım. Bu analiz üzerinden Türkiye siyaseti okunduğunda, muhalefete bu stratejiyle nasıl başa çıkılacağı konusunda önemli bir zemin oluşturulacağını düşünüyorum. Muhalefetten kastım salt partiler değil elbette.
Türkiye’nin gidişatından memnun olmayan kitleler içindeki her türlü bireysel ve grupsal muhalefeti bu ana çatı muhalefet içine dâhil etmek gerekiyor. Bu muhalefetin hep bir ağızdan polemik talep etmesi ve meşru siyaset kanallarını zorlaması gerekiyor. Bunun yolu ve yönü dildir. Diskur üzerinden yürütülecek bu muhalefette; retorik, semboller, kavramlar ve zıt kavramların çözümlenmesi, yani Erdoğan dilinin “antikorunun” bulunmaya çalışılması, siyaset eyleminin bu “antikorla” aşılanması gerekiyor! Bu yazının buna vesile olması dileğimdir.
Erdoğan’ın seçim stratejisi (ve hatta tüm siyaset felsefesi), benmerkezci, destrüktif, kısa erimli kar davranışıdır. Bu davranışa örnek, müşterisini dolandıran esnaf vakasıdır. Buna göre, dükkânına gelen müşteriyi dolandıran (kazıklayan) esnaf, amacı kısa erimli kar olduğundan, vur-kaç türü bir stratejiyle elde edebileceği maksimum faydaya ulaşmayı kafasında amaçlar. Burada amaç müşteriyi kazanmak – müşterinin ayağını alıştırmak, ona güven vermek vs. – olmadığından, bu strateji ile uzun vadede bir ekonomik karşılıklı yarar ilişkisi kurmak (kazan-kazan) ve böylelikle kazancı uzun erimli ve düzenli hale getirmek mümkün değildir. Bu tür bir strateji ekonomik karşılıklı yarar örgüsünü sağlamaz. Karın sürekli olma durumunun konsolide olması bu tür bir taktikte hedef değildir. Vur-kaç türü yaklaşımın nüvesinde haksızlık vardır. Bu işin etik boyutudur.
Her yolun mubah olarak görüldüğü bu strateji, destrüktif (yıkıcı) bir rasyonel davranış olarak nitelenebilir. Öznesi kendine yarar sağlamak olan her insan davranışı gibi, en üst oranda etikten arındırılmış bir davranış türü olan destrüktif davranış, kısa-orta-uzun erimli hedefler düzleminde sadece kısa erime odaklanması bakımından, rasyonelliği tartışmalı bir stratejidir. Çünkü bu strateji birlikte yaşamanın asgari temellerine yapılan sürekli (mütemadiyen tekrarlanan bir tür kısırdöngüsel) saldırıdır. Bölünmenin ve parçalanmanın ortaya çıkardığı muazzam güce talip olan bu siyasi eylem, esasen maddenin yanması sonucu başlangıçtaki maddenin tümüyle dönüşmesi (mesela kömürleşmesi – karbonlaşması gibi) ve bambaşka bir maddenin ortaya çıkması sonucunu doğurur. Yakıt diyalog ve polemiktir. Çünkü toplumun yegâne beraber var olabilme koşulu, iletişimin sürdürülebilir olmasıdır. Karşı görüşten olanın argümanları ile girilecek bir diyalog, siyasetin ta kendisi olduğundan, bu diyaloğun (polemiğin) imhasıyla, esasen siyaset yok edilmekte, böylelikle toplum olmayı sürdürme ihtimali oldukça zayıflamaktadır. Yani yukarıda ele almaya gayret ettiğim etik boyut dışında, bu davranışın rasyonel olup olmadığını düşündürecek bu işlevsel (fonksiyonel) boyut, çok önemlidir. Siyasetin amacı, her zaman toplum yararıyla ilintili olmak zorundadır. Oysa toplumun varoluşunu tehlikeye atan polemiğin imhası, toplum yararına olamaz. En antagonist siyasi fikirlerde ve ideolojik pozisyonlarda bile temelde bir diyalog/polemik esastır. Çünkü siyasetin varlık nedeni, birbirlerinden farklı düşünmekle beraber, birlikte var olmak durumunda olan insanların ortak menfaatlerine göre karar vermeleridir. Siyasetin her türlü ideolojik pozisyondan, dünya görüşünden, dinden, kültürden, sosyolojik yapıdan bağımsız olan objektif ve değişmez fonksiyonu bu olduğuna göre, bu fonksiyonun felç edilmesi, siyaset dâhilinde olan veya oyun kurallarına göre müsaade edilen bir davranış olmamalıdır. Karşısındakinin düşüncelerini şeytanlaştırmak ve “meşruiyet alanından” tecrit etmeye kalkmak, bu bağlamda destrüktif (yıkıcı) bir davranıştır. Esasında her demokratik hukuk devletinin anayasal mimarisi, böylesi destrüktif müdahalelere engel olmak için çeşitli mekanizmalarla donatılmıştır. Örneğin Türkiye anayasal mimarisine göre var edilmiş bulunan parlamentonun denetim işlevi, yüksek yargının denetim işlevi, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) gibi kurum, mekanizma ve organların işlevi böyledir.
Demokratik devletlerde her türlü muhalefet, iktidarın değerlemelerinden bağımsız olarak var olabilir ve iktidarı eleştirebilir. İktidarı eleştirmek ve ona alternatif getirmek (mesela alternatif politika stratejileri geliştirmek) muhalefetin ana görevidir. Üstelik bu muhalefet ille kurumsal bir muhalefet (mesela bir parti) olmak zorunda da değildir. Örneğin sendikalar, dernekler, enformel gruplar (mesela Gezi Platformu gibi), sivil toplum örgütleri (çeşitli Cemaat vakıf ve örgütlü-örgütsüz grupları, insan hakları dernekleri, barolar, meslek örgütleri, öğrenci dernekleri vs.) de muhalefet olarak polemik hakkına sahiptir. Normal bir ülkede bu hakkın gaspı, esasen çok ağırdır. Ve bu hak gaspının yapıldığı bir yerde demokrasiden söz edilemez. Çünkü demokrasinin en temel kaidelerinden biri olan seçimlerin önünde bulunması şart olan “özgür” ve “adil” sıfatları gereği, canlı bir polemik ortamının var olması ve bu polemiğin tüm taraflarının kamusal alanda özgürlüğün eşit şartlarda sağlandığı bir ortamda iktidarla ve diğer muhalif birimlerle diyalog/iletişim kurması elzemdir.
“Zillet ittifakı”, “teröristler”, “terörist seviciler” ve bunun gibi yüzlerce dışlayıcı nefret söylemi üzerinden Erdoğan rejimi polemiği doğrudan engelliyor. İşin kötüsü, bunu siyaset olarak algılıyor. Evet bu siyaset olabilir. Her türlü alternatif düşünce sahibinin önce ötekileştirildiği, sonra da kriminalize edildiği totaliter ve otoriter sistemlerde siyaset tam da budur! Hitler Almanya’sında, Sovyetler Birliği’nde, Çin’de, İran’da, bugünkü Rusya’da, bazı diğer Sovyet ardılı cumhuriyetlerde, birçok Afrika diktatörlüğünde bu tür bir siyaset anlayışı vardır. Eleştirinin ihanet olarak algılandığı “tek doğrulu” toplumlarda siyaseti etkileme araçları son derece kısıtlıdır. Siyasi kararlar çok ufak ve şeffaf olmayan bir karar alıcı merkez tarafından alınır. Bu nedenle toplum siyasetin dışına “ricat” eder, çünkü siyaset tehlikelidir. Polemik-diyalog sizi sistem dışına çekip sizi bir anda yok edebilir. Sovyetler Birliği’nde II. Dünya Savaşı’nda üstün hizmet ve şeref madalyası kazanan birçok asker, savaş sonrasında hain ilan edilerek madalyaları ellerinden alınmış ve itibarsızlaştırılmış bir şekilde, Sibirya’ya sürüldüler. Bugün Türkiye’de 30 binden fazla subay da 15 Temmuz’a katılmak gerekçesiyle ordudan atıldılar ve içeri tıkıldılar. Bunlardan bazılarına 15 Temmuz sonrası son derece stratejik görev atamaları yapılmıştı hâlbuki. Yani polemiğin olmadığı siyasi iklimde oyunun kuralları oyun esnasında sürekli değiştirilebilir. Ortada bir hakem yoktur. Siyaset arenasında yasama-yürütme-yargı erkleri içerisinde özellikle yargı, bir spor müsabakasındaki hakem gibidir. Hakemin karşı takımın oyuncusu olarak görev yaptığı bir maçı kazanamazsınız. Ne kadar iyi oyuncularınız olursa olsun, şikeli maçta sonuç bellidir. Bu metafordan hareketle, polemiğin kriminalize edildiği, isteyenin “terörist” ilan edilerek ya da “suç üretilerek” sistem dışına itilebildiği ortamlarda adil bir siyasi rekabet olmaz. Aksini düşünen, ya aşırı iyimser (aptal demek istemedim!), ya da kötü niyetlidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.3.2019 [TR724]
Türkiye’nin gidişatından memnun olmayan kitleler içindeki her türlü bireysel ve grupsal muhalefeti bu ana çatı muhalefet içine dâhil etmek gerekiyor. Bu muhalefetin hep bir ağızdan polemik talep etmesi ve meşru siyaset kanallarını zorlaması gerekiyor. Bunun yolu ve yönü dildir. Diskur üzerinden yürütülecek bu muhalefette; retorik, semboller, kavramlar ve zıt kavramların çözümlenmesi, yani Erdoğan dilinin “antikorunun” bulunmaya çalışılması, siyaset eyleminin bu “antikorla” aşılanması gerekiyor! Bu yazının buna vesile olması dileğimdir.
Erdoğan’ın seçim stratejisi (ve hatta tüm siyaset felsefesi), benmerkezci, destrüktif, kısa erimli kar davranışıdır. Bu davranışa örnek, müşterisini dolandıran esnaf vakasıdır. Buna göre, dükkânına gelen müşteriyi dolandıran (kazıklayan) esnaf, amacı kısa erimli kar olduğundan, vur-kaç türü bir stratejiyle elde edebileceği maksimum faydaya ulaşmayı kafasında amaçlar. Burada amaç müşteriyi kazanmak – müşterinin ayağını alıştırmak, ona güven vermek vs. – olmadığından, bu strateji ile uzun vadede bir ekonomik karşılıklı yarar ilişkisi kurmak (kazan-kazan) ve böylelikle kazancı uzun erimli ve düzenli hale getirmek mümkün değildir. Bu tür bir strateji ekonomik karşılıklı yarar örgüsünü sağlamaz. Karın sürekli olma durumunun konsolide olması bu tür bir taktikte hedef değildir. Vur-kaç türü yaklaşımın nüvesinde haksızlık vardır. Bu işin etik boyutudur.
Her yolun mubah olarak görüldüğü bu strateji, destrüktif (yıkıcı) bir rasyonel davranış olarak nitelenebilir. Öznesi kendine yarar sağlamak olan her insan davranışı gibi, en üst oranda etikten arındırılmış bir davranış türü olan destrüktif davranış, kısa-orta-uzun erimli hedefler düzleminde sadece kısa erime odaklanması bakımından, rasyonelliği tartışmalı bir stratejidir. Çünkü bu strateji birlikte yaşamanın asgari temellerine yapılan sürekli (mütemadiyen tekrarlanan bir tür kısırdöngüsel) saldırıdır. Bölünmenin ve parçalanmanın ortaya çıkardığı muazzam güce talip olan bu siyasi eylem, esasen maddenin yanması sonucu başlangıçtaki maddenin tümüyle dönüşmesi (mesela kömürleşmesi – karbonlaşması gibi) ve bambaşka bir maddenin ortaya çıkması sonucunu doğurur. Yakıt diyalog ve polemiktir. Çünkü toplumun yegâne beraber var olabilme koşulu, iletişimin sürdürülebilir olmasıdır. Karşı görüşten olanın argümanları ile girilecek bir diyalog, siyasetin ta kendisi olduğundan, bu diyaloğun (polemiğin) imhasıyla, esasen siyaset yok edilmekte, böylelikle toplum olmayı sürdürme ihtimali oldukça zayıflamaktadır. Yani yukarıda ele almaya gayret ettiğim etik boyut dışında, bu davranışın rasyonel olup olmadığını düşündürecek bu işlevsel (fonksiyonel) boyut, çok önemlidir. Siyasetin amacı, her zaman toplum yararıyla ilintili olmak zorundadır. Oysa toplumun varoluşunu tehlikeye atan polemiğin imhası, toplum yararına olamaz. En antagonist siyasi fikirlerde ve ideolojik pozisyonlarda bile temelde bir diyalog/polemik esastır. Çünkü siyasetin varlık nedeni, birbirlerinden farklı düşünmekle beraber, birlikte var olmak durumunda olan insanların ortak menfaatlerine göre karar vermeleridir. Siyasetin her türlü ideolojik pozisyondan, dünya görüşünden, dinden, kültürden, sosyolojik yapıdan bağımsız olan objektif ve değişmez fonksiyonu bu olduğuna göre, bu fonksiyonun felç edilmesi, siyaset dâhilinde olan veya oyun kurallarına göre müsaade edilen bir davranış olmamalıdır. Karşısındakinin düşüncelerini şeytanlaştırmak ve “meşruiyet alanından” tecrit etmeye kalkmak, bu bağlamda destrüktif (yıkıcı) bir davranıştır. Esasında her demokratik hukuk devletinin anayasal mimarisi, böylesi destrüktif müdahalelere engel olmak için çeşitli mekanizmalarla donatılmıştır. Örneğin Türkiye anayasal mimarisine göre var edilmiş bulunan parlamentonun denetim işlevi, yüksek yargının denetim işlevi, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) gibi kurum, mekanizma ve organların işlevi böyledir.
Demokratik devletlerde her türlü muhalefet, iktidarın değerlemelerinden bağımsız olarak var olabilir ve iktidarı eleştirebilir. İktidarı eleştirmek ve ona alternatif getirmek (mesela alternatif politika stratejileri geliştirmek) muhalefetin ana görevidir. Üstelik bu muhalefet ille kurumsal bir muhalefet (mesela bir parti) olmak zorunda da değildir. Örneğin sendikalar, dernekler, enformel gruplar (mesela Gezi Platformu gibi), sivil toplum örgütleri (çeşitli Cemaat vakıf ve örgütlü-örgütsüz grupları, insan hakları dernekleri, barolar, meslek örgütleri, öğrenci dernekleri vs.) de muhalefet olarak polemik hakkına sahiptir. Normal bir ülkede bu hakkın gaspı, esasen çok ağırdır. Ve bu hak gaspının yapıldığı bir yerde demokrasiden söz edilemez. Çünkü demokrasinin en temel kaidelerinden biri olan seçimlerin önünde bulunması şart olan “özgür” ve “adil” sıfatları gereği, canlı bir polemik ortamının var olması ve bu polemiğin tüm taraflarının kamusal alanda özgürlüğün eşit şartlarda sağlandığı bir ortamda iktidarla ve diğer muhalif birimlerle diyalog/iletişim kurması elzemdir.
“Zillet ittifakı”, “teröristler”, “terörist seviciler” ve bunun gibi yüzlerce dışlayıcı nefret söylemi üzerinden Erdoğan rejimi polemiği doğrudan engelliyor. İşin kötüsü, bunu siyaset olarak algılıyor. Evet bu siyaset olabilir. Her türlü alternatif düşünce sahibinin önce ötekileştirildiği, sonra da kriminalize edildiği totaliter ve otoriter sistemlerde siyaset tam da budur! Hitler Almanya’sında, Sovyetler Birliği’nde, Çin’de, İran’da, bugünkü Rusya’da, bazı diğer Sovyet ardılı cumhuriyetlerde, birçok Afrika diktatörlüğünde bu tür bir siyaset anlayışı vardır. Eleştirinin ihanet olarak algılandığı “tek doğrulu” toplumlarda siyaseti etkileme araçları son derece kısıtlıdır. Siyasi kararlar çok ufak ve şeffaf olmayan bir karar alıcı merkez tarafından alınır. Bu nedenle toplum siyasetin dışına “ricat” eder, çünkü siyaset tehlikelidir. Polemik-diyalog sizi sistem dışına çekip sizi bir anda yok edebilir. Sovyetler Birliği’nde II. Dünya Savaşı’nda üstün hizmet ve şeref madalyası kazanan birçok asker, savaş sonrasında hain ilan edilerek madalyaları ellerinden alınmış ve itibarsızlaştırılmış bir şekilde, Sibirya’ya sürüldüler. Bugün Türkiye’de 30 binden fazla subay da 15 Temmuz’a katılmak gerekçesiyle ordudan atıldılar ve içeri tıkıldılar. Bunlardan bazılarına 15 Temmuz sonrası son derece stratejik görev atamaları yapılmıştı hâlbuki. Yani polemiğin olmadığı siyasi iklimde oyunun kuralları oyun esnasında sürekli değiştirilebilir. Ortada bir hakem yoktur. Siyaset arenasında yasama-yürütme-yargı erkleri içerisinde özellikle yargı, bir spor müsabakasındaki hakem gibidir. Hakemin karşı takımın oyuncusu olarak görev yaptığı bir maçı kazanamazsınız. Ne kadar iyi oyuncularınız olursa olsun, şikeli maçta sonuç bellidir. Bu metafordan hareketle, polemiğin kriminalize edildiği, isteyenin “terörist” ilan edilerek ya da “suç üretilerek” sistem dışına itilebildiği ortamlarda adil bir siyasi rekabet olmaz. Aksini düşünen, ya aşırı iyimser (aptal demek istemedim!), ya da kötü niyetlidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Saunadaki ‘mücahid’ [Adem Yavuz Arslan]
Washington’daki Georgetown Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Anne Speckhard IŞİD uzmanlığı ile bilinen bir akademisyen.
Bugüne kadar sayısız makale ve çok sayıda kitaba imza attı.
Son kitabında (ISIS Defectors) mülakat yaptığı IŞİD militanlarının çok çarpıcı hikâyelerine yer verdi. İki yıldır IŞİD’e katılmış, savaşmış, geri dönmüş ya da tutuklu olarak çeşitli ülkelerde bulunan militanlarla röportajlar yapıyor.
Şu ana kadar 600’ün üzerinde IŞİD mensubu, ailesi yada destekçisi ile görüştü. Özetle IŞİD söz konusu olunca ‘ne diyor’ diye dönüp bakılan isimlerden.
Son makalesi bu hafta başında yayınlandı ve hemen dikkat çekti.
Ardian Shajkovci ile birlikte kaleme aldıkları çalışmada IŞİD saflarına katılmış isimlerden Fas’lı Abu Mansur ile yapılan görüşmeden alıntılar var. Meraklısı için makale burada.
Halen Irak’ta bir cezaevinde olan Abu Mansur’un özellikle IŞİD ile Türk hükümeti arasındaki ilişkilere dair çok çarpıcı detaylar veriyor. Anlattıklarının yarısı bile doğru olsa büyük skandal. Çünkü Abu Mansur görevinin IŞİD’in Türk istihbaratıyla ilişkilerini yönetmek olduğunu anlatıyor. Kendisinin ‘IŞİD’in Türkiye elçisi’ olarak tanımlandığını söylüyor.
Prof. Speckhard Abu Mansur’un verdiği rakamların diğer çalışmalar ve ‘resmi istihbarat verileri’ ile uyumlu olduğu notunu düşmüş. Verdiği detaylar, yerler, tarihler hayli dikkat çekici; “Türk istihbaratı ile IŞİD emniyet güçleri arasında yaralanan milislerin sınırdan geçişi konusunda bazı anlaşmalar ve tolerans vardı. Türk istihbarat teşkilatı MİT ile çok sayıda yüz yüze toplantı yaptım.”
Abu Mansur, Speckhard’ın “Türk hükümetinden tam olarak kimlerle görüştüğü” yönündeki sorusuna şöyle cevap vermis; “Ekipler vardı. Bazıları MİT, bazıları ordudan, 3-5 farklı grubu temsil eden ekipler vardı. Toplantıların çoğu konuşulacak konuya göre ya Türk askeri tesislerinde ya da onlara ait ofislerde oldu. Bazı dönemler her hafta görüşüyorduk. Toplantıların çoğu sınıra yakın yerlerde, özellikle Gaziantep’te olurken, Ankara’da da toplantılar yapıldı.”
Yazımın konusu Abu Mansur’un hikayesi olmadığı için meraklısına yazıyı refere edip sadede geleyim; Batı Avrupa ve Kuzey Afrika orijinli binlerce kişi IŞİD saflarına katılmak için Türkiye üzerinden Suriye’ye gitti. Bir kısmı hayatını kaybetti bir kısmı halen cezaevinde. Bir bölümü ise geriye dönüşün yollarını arıyor.
Hatırı sayılır miktarda IŞİD’li koalisyon güçlerinin eline geçti. Hepsi sorgulandı, ifadeleri alındı ve yargılanıyorlar. Anlatımlarının, paylaştıkları bilgi ve belgelerin Batılı başkentlere taşındığı sır değil. Yakalanan IŞİD militanlarının ne anlattığı, ne gibi bilgi ve belgeler paylaştığından şimdilik kamuoyunun bilgisi yok.
Ama Prof. Speckhard’ın son makalesi bu konuda önemli ipuçları içeriyor. Bu açıdan Erdoğan’ın ABD ile ilişkiler bağlamında endişelenmesi gereken tek şey Reza Zarrab ve Halkbankası değil.
Erdoğan rejiminin ABD ve Batı ile ilişkileri açısından başını ağrıtacak çok şey var.
‘SAUNADAKİ MÜCAHİD’ IŞİD SAFLARINDA!
Eğer eldeki tek veri IŞİD militanlarının anlatımları olsaydı ciddi bir objektiflik sorunu yaşanabilirdi.
Ancak Speckhard’ın makalede ifade ettiği gibi IŞİD militanlarının anlatımlarını destekleyen resmi raporlar var. Üstelik bu veriler-bilgiler çok gizli ya da kozmik değil.
Özelde Türk hükümetinin IŞİD ile olan ilişkilerine, genelde de Türk derin devletine dair eşi bulunmaz bir örnek var önümüzde; Urfa’da yakalanan patlayıcı yüklü TIR/Ergenekon/MİT/Sauna çetesi ve Ankara katliamı.
İsimler, tarihler, olaylar ve ifadeler arasında boğulmamak için en basit haliyle ve kronolojik olarak ilerlemeye çalışacağım.
Ankara polisi 2005 yılının son günlerinde bir şantaj ihbarı aldı.
İddiaya göre aralarında asker ve polislerin olduğu bir çete, başkentin bilinen saunalarından birini gasp edip buraya yerleştirdikleri gizli kameralarla siyasetçi ve bürokratlara şantaj yapıyordu.
İddialara göre çetenin lideri Kasım Zengin’di ve üyeleri arasında Emniyet Genel Müdür vekili Ertuğrul Çakır, Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan ihraç edilen Yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır ile İbrahim Tatlıses´in de bulunduğu 18 kişi vardı.
Operasyon kapsamında mühimmat, ‘Kırmızı Kitap’ olarak bilinen ‘Siyaset Belgesi’ ve siyasilere şantaj için hazırlanmış kasetler bulunmuştu. Operasyon basit bir şantaj ihbarı üzerine başlamıştı fakat soruşturma safhasında ‘yeni Susurluk’ olarak adlandırıldı.
Zira sanıklar arasında askerler, polisler, ünlü simalar ve yeraltı dünyasından isimler vardı. Üstelik ele geçirilen belgeler ve bilgiler arasında daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın olaya dahil olmasına neden olacak ‘çok gizli’ kozmik bilgiler vardı.
Çete lideri olan Kasım Zengin’de sahte MİT kimliği ve içlerinde siyasetçilere mahrem bilgiler, önemli avmlere dair keşif notları, krokiler ve askeri bilgilerin olduğu cd’ler ele geçirildi. Soruşturma derinleştirildikçe patlayıcılara ve suikast eğitimlerine dair ipuçları yakalandı.
İbrahim Tatlıses mahkeme ifadesinde “Zengin ve adamlarını ‘devlet görevlisi’ olarak tanıdığını” anlatmıştı.
Araştırma derinleştirildikçe görüldü ki ‘Saunanın bir ucu devlete çıkıyor’.
Kasım Zengin askerlik sırasında Özel Kuvvetler’ce devşirilmiş bir ‘siyah personel’di. İddianame eklerinde bu grubun yaptığı şantajlar ve tuzaklara dair kayıtlar da vardı.
Özetle ‘yeni Susurluk’ benzetmesi boşuna değildi.
Ancak 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası Erdoğan’ın müdahalesi ile dosya ‘FETÖ çuvalı’na atılarak kapatıldı ve tüm sanıklar beraat etti.
TÜM YOLLAR ÖZEL KUVVETLERE ÇIKTI
Sauna Çetesi ile birlikte Atabeyler ve Ergenekon Operasyonları sırasında yakalanan emekli ya da muvazzaf birçok asker ÖKK personeli çıktı. Çeşitli rütbelerdeki bu isimlerle birlikte çok sayıda patlayıcı madde ve silahlarla kaos oluşturmaya yönelik planlar, krokiler, fişleme dosyaları ve şantaj görüntüleri ele geçirilmişti.
Türkiye tarihinde ilk kez ‘derin devlet’ ile yüzleşme, hesap sorma fırsatını yakalamışken Erdoğan’ın müdahaleleri ile tüm dosyalar kapatıldı. Ancak adına Sauna Çetesi’nde rastladığımız ÖKK’cı yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır kısa süre sonra yeniden kamuoyunun gündemine geldi.
2015 yılı Eylül ayında Şanlıurfa Akçakale’de yakalanan bir TIR herkesi şok etti.
Görünürde soğan taşıyan TIR’ın içinde aslında 6.5 ton patlayıcı madde vardı. 9 şüpheli hakkında “IŞİD’e silah sağlama” iddiasıyla işlem yapıldı. Olayı daha da ilginç hale getiren iki boyutu oldu; birincisi sanıklardan birisi adını Sauna Çetesi’nden duyduğumuz TSK’dan ihraç Özel Kuvvetler’ci Nuri Gökhan Bozkır’dı. Bozkır kendini ‘ÖKK’cı binbaşı’ olarak tanıtmıştı. Patlayıcılarla birlikte bir de üsteğmen yakalanmıştı.
İkincisi patlayıcı maddeler Afyon’da bir depodan çıkmıştı ve depoda olması gereken 20 ton patlayıcının 13.5 tonu kayıptı. 6.5 tonu yakalanmıştı ama geri kalan miktardan iz yoktu. Bozkır silah ticareti işini uluslararası boyutta sürdürüyordu ve Kırgızistan’da bulunan, uluslararası düzeyde silah, patlayıcı ve bomba satışı yapan DNS Defence şirketinin sahibi gözüküyordu.
Savcılar soğanların altına saklanmış 6.5 ton patlayıcıyı yakalamıştı ama 13.5 tondan iz yoktu.
ORTAKLARI BÜLBÜL GİBİ ŞAKIYOR
Kayıp patlayıcıların akıbeti halen bilinmiyor.
Ancak net olarak bilinen bir şey var; Bozkır aktif olarak sahada. Çünkü Sauna Çetesi soruşturmasından kurtulan Bozkır bir süre sonra Suriye kırsalında ortaya çıktı. Güvenlik birimlerinin edindiği bilgiye göre Suriye’de Esad rejimine karşı savaşacak birliklerin eğitiminde görev aldı.
Konuya hakim kaynakların anlatımlarına göre çok sayıda kimlikle dolaşıyor ve Suriye’de girişilen operasyonlarda aktif rol alıyor. Bozkır’ın Ankara’da da güçlü bağlantıları olduğu, Erdoğan rejiminin bir takım kirli operasyonlarında görev aldığı da yaygın olarak konuşulan iddialar arasında.
Görünürde Nuri Bozkır adı Sauna Çetesi’ne karıştıktan sonra YAŞ kararı ile ordudan atılmıştı. Ancak gerek Urfa’da yakalanan patlayıcı yüklü TIR ve gerekse de Suriye’deki yabancı savaşçıların eğitimi sürecinde karşımıza çıkması ihracın gerçek olup olmadığını sorgulatıyor.
Dahası henüz Sauna davasından beraat etmeden ‘devlet adına’ ziyaretler de bulunuyordu. Nitekim 2012-2013 yıllarında beraberinde ÖSÖ komutanları ile birlikte Hatay’da emniyeti ve valiliği ziyaret ettiği sır değil.
Bozkır şu anda nerede ne yapıyor bilinmiyor.
Ancak Nuri Gökhan Bozkır örneğinin ‘derin devlet’, Özel Kuvvetler ve örtülü operasyonlar kapsamında özel olarak incelenmesi şart. Dün ‘Saunacı’ olarak tanınan bir asker bugün Suriye’de ‘mücahid’ olarak karşımıza çıkabiliyor.
Bu isimler kim adına Suriye’ye patlayıcı taşıma ve savaşçıları eğitme işine giriştiler, IŞİD militanları ile içli dışlı oldular bilmiyoruz. Ama net olarak görünen bir şey var; bir dönem iş tuttukları kişiler şimdi bülbül gibi şakıyor.
[Adem Yavuz Arslan] 20.3.2019 [TR724]
Bugüne kadar sayısız makale ve çok sayıda kitaba imza attı.
Son kitabında (ISIS Defectors) mülakat yaptığı IŞİD militanlarının çok çarpıcı hikâyelerine yer verdi. İki yıldır IŞİD’e katılmış, savaşmış, geri dönmüş ya da tutuklu olarak çeşitli ülkelerde bulunan militanlarla röportajlar yapıyor.
Şu ana kadar 600’ün üzerinde IŞİD mensubu, ailesi yada destekçisi ile görüştü. Özetle IŞİD söz konusu olunca ‘ne diyor’ diye dönüp bakılan isimlerden.
Son makalesi bu hafta başında yayınlandı ve hemen dikkat çekti.
Ardian Shajkovci ile birlikte kaleme aldıkları çalışmada IŞİD saflarına katılmış isimlerden Fas’lı Abu Mansur ile yapılan görüşmeden alıntılar var. Meraklısı için makale burada.
Halen Irak’ta bir cezaevinde olan Abu Mansur’un özellikle IŞİD ile Türk hükümeti arasındaki ilişkilere dair çok çarpıcı detaylar veriyor. Anlattıklarının yarısı bile doğru olsa büyük skandal. Çünkü Abu Mansur görevinin IŞİD’in Türk istihbaratıyla ilişkilerini yönetmek olduğunu anlatıyor. Kendisinin ‘IŞİD’in Türkiye elçisi’ olarak tanımlandığını söylüyor.
Prof. Speckhard Abu Mansur’un verdiği rakamların diğer çalışmalar ve ‘resmi istihbarat verileri’ ile uyumlu olduğu notunu düşmüş. Verdiği detaylar, yerler, tarihler hayli dikkat çekici; “Türk istihbaratı ile IŞİD emniyet güçleri arasında yaralanan milislerin sınırdan geçişi konusunda bazı anlaşmalar ve tolerans vardı. Türk istihbarat teşkilatı MİT ile çok sayıda yüz yüze toplantı yaptım.”
Abu Mansur, Speckhard’ın “Türk hükümetinden tam olarak kimlerle görüştüğü” yönündeki sorusuna şöyle cevap vermis; “Ekipler vardı. Bazıları MİT, bazıları ordudan, 3-5 farklı grubu temsil eden ekipler vardı. Toplantıların çoğu konuşulacak konuya göre ya Türk askeri tesislerinde ya da onlara ait ofislerde oldu. Bazı dönemler her hafta görüşüyorduk. Toplantıların çoğu sınıra yakın yerlerde, özellikle Gaziantep’te olurken, Ankara’da da toplantılar yapıldı.”
Yazımın konusu Abu Mansur’un hikayesi olmadığı için meraklısına yazıyı refere edip sadede geleyim; Batı Avrupa ve Kuzey Afrika orijinli binlerce kişi IŞİD saflarına katılmak için Türkiye üzerinden Suriye’ye gitti. Bir kısmı hayatını kaybetti bir kısmı halen cezaevinde. Bir bölümü ise geriye dönüşün yollarını arıyor.
Hatırı sayılır miktarda IŞİD’li koalisyon güçlerinin eline geçti. Hepsi sorgulandı, ifadeleri alındı ve yargılanıyorlar. Anlatımlarının, paylaştıkları bilgi ve belgelerin Batılı başkentlere taşındığı sır değil. Yakalanan IŞİD militanlarının ne anlattığı, ne gibi bilgi ve belgeler paylaştığından şimdilik kamuoyunun bilgisi yok.
Ama Prof. Speckhard’ın son makalesi bu konuda önemli ipuçları içeriyor. Bu açıdan Erdoğan’ın ABD ile ilişkiler bağlamında endişelenmesi gereken tek şey Reza Zarrab ve Halkbankası değil.
Erdoğan rejiminin ABD ve Batı ile ilişkileri açısından başını ağrıtacak çok şey var.
‘SAUNADAKİ MÜCAHİD’ IŞİD SAFLARINDA!
Eğer eldeki tek veri IŞİD militanlarının anlatımları olsaydı ciddi bir objektiflik sorunu yaşanabilirdi.
Ancak Speckhard’ın makalede ifade ettiği gibi IŞİD militanlarının anlatımlarını destekleyen resmi raporlar var. Üstelik bu veriler-bilgiler çok gizli ya da kozmik değil.
Özelde Türk hükümetinin IŞİD ile olan ilişkilerine, genelde de Türk derin devletine dair eşi bulunmaz bir örnek var önümüzde; Urfa’da yakalanan patlayıcı yüklü TIR/Ergenekon/MİT/Sauna çetesi ve Ankara katliamı.
İsimler, tarihler, olaylar ve ifadeler arasında boğulmamak için en basit haliyle ve kronolojik olarak ilerlemeye çalışacağım.
Ankara polisi 2005 yılının son günlerinde bir şantaj ihbarı aldı.
İddiaya göre aralarında asker ve polislerin olduğu bir çete, başkentin bilinen saunalarından birini gasp edip buraya yerleştirdikleri gizli kameralarla siyasetçi ve bürokratlara şantaj yapıyordu.
İddialara göre çetenin lideri Kasım Zengin’di ve üyeleri arasında Emniyet Genel Müdür vekili Ertuğrul Çakır, Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan ihraç edilen Yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır ile İbrahim Tatlıses´in de bulunduğu 18 kişi vardı.
Operasyon kapsamında mühimmat, ‘Kırmızı Kitap’ olarak bilinen ‘Siyaset Belgesi’ ve siyasilere şantaj için hazırlanmış kasetler bulunmuştu. Operasyon basit bir şantaj ihbarı üzerine başlamıştı fakat soruşturma safhasında ‘yeni Susurluk’ olarak adlandırıldı.
Zira sanıklar arasında askerler, polisler, ünlü simalar ve yeraltı dünyasından isimler vardı. Üstelik ele geçirilen belgeler ve bilgiler arasında daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın olaya dahil olmasına neden olacak ‘çok gizli’ kozmik bilgiler vardı.
Çete lideri olan Kasım Zengin’de sahte MİT kimliği ve içlerinde siyasetçilere mahrem bilgiler, önemli avmlere dair keşif notları, krokiler ve askeri bilgilerin olduğu cd’ler ele geçirildi. Soruşturma derinleştirildikçe patlayıcılara ve suikast eğitimlerine dair ipuçları yakalandı.
İbrahim Tatlıses mahkeme ifadesinde “Zengin ve adamlarını ‘devlet görevlisi’ olarak tanıdığını” anlatmıştı.
Araştırma derinleştirildikçe görüldü ki ‘Saunanın bir ucu devlete çıkıyor’.
Kasım Zengin askerlik sırasında Özel Kuvvetler’ce devşirilmiş bir ‘siyah personel’di. İddianame eklerinde bu grubun yaptığı şantajlar ve tuzaklara dair kayıtlar da vardı.
Özetle ‘yeni Susurluk’ benzetmesi boşuna değildi.
Ancak 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası Erdoğan’ın müdahalesi ile dosya ‘FETÖ çuvalı’na atılarak kapatıldı ve tüm sanıklar beraat etti.
TÜM YOLLAR ÖZEL KUVVETLERE ÇIKTI
Sauna Çetesi ile birlikte Atabeyler ve Ergenekon Operasyonları sırasında yakalanan emekli ya da muvazzaf birçok asker ÖKK personeli çıktı. Çeşitli rütbelerdeki bu isimlerle birlikte çok sayıda patlayıcı madde ve silahlarla kaos oluşturmaya yönelik planlar, krokiler, fişleme dosyaları ve şantaj görüntüleri ele geçirilmişti.
Türkiye tarihinde ilk kez ‘derin devlet’ ile yüzleşme, hesap sorma fırsatını yakalamışken Erdoğan’ın müdahaleleri ile tüm dosyalar kapatıldı. Ancak adına Sauna Çetesi’nde rastladığımız ÖKK’cı yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır kısa süre sonra yeniden kamuoyunun gündemine geldi.
2015 yılı Eylül ayında Şanlıurfa Akçakale’de yakalanan bir TIR herkesi şok etti.
Görünürde soğan taşıyan TIR’ın içinde aslında 6.5 ton patlayıcı madde vardı. 9 şüpheli hakkında “IŞİD’e silah sağlama” iddiasıyla işlem yapıldı. Olayı daha da ilginç hale getiren iki boyutu oldu; birincisi sanıklardan birisi adını Sauna Çetesi’nden duyduğumuz TSK’dan ihraç Özel Kuvvetler’ci Nuri Gökhan Bozkır’dı. Bozkır kendini ‘ÖKK’cı binbaşı’ olarak tanıtmıştı. Patlayıcılarla birlikte bir de üsteğmen yakalanmıştı.
İkincisi patlayıcı maddeler Afyon’da bir depodan çıkmıştı ve depoda olması gereken 20 ton patlayıcının 13.5 tonu kayıptı. 6.5 tonu yakalanmıştı ama geri kalan miktardan iz yoktu. Bozkır silah ticareti işini uluslararası boyutta sürdürüyordu ve Kırgızistan’da bulunan, uluslararası düzeyde silah, patlayıcı ve bomba satışı yapan DNS Defence şirketinin sahibi gözüküyordu.
Savcılar soğanların altına saklanmış 6.5 ton patlayıcıyı yakalamıştı ama 13.5 tondan iz yoktu.
ORTAKLARI BÜLBÜL GİBİ ŞAKIYOR
Kayıp patlayıcıların akıbeti halen bilinmiyor.
Ancak net olarak bilinen bir şey var; Bozkır aktif olarak sahada. Çünkü Sauna Çetesi soruşturmasından kurtulan Bozkır bir süre sonra Suriye kırsalında ortaya çıktı. Güvenlik birimlerinin edindiği bilgiye göre Suriye’de Esad rejimine karşı savaşacak birliklerin eğitiminde görev aldı.
Konuya hakim kaynakların anlatımlarına göre çok sayıda kimlikle dolaşıyor ve Suriye’de girişilen operasyonlarda aktif rol alıyor. Bozkır’ın Ankara’da da güçlü bağlantıları olduğu, Erdoğan rejiminin bir takım kirli operasyonlarında görev aldığı da yaygın olarak konuşulan iddialar arasında.
Görünürde Nuri Bozkır adı Sauna Çetesi’ne karıştıktan sonra YAŞ kararı ile ordudan atılmıştı. Ancak gerek Urfa’da yakalanan patlayıcı yüklü TIR ve gerekse de Suriye’deki yabancı savaşçıların eğitimi sürecinde karşımıza çıkması ihracın gerçek olup olmadığını sorgulatıyor.
Dahası henüz Sauna davasından beraat etmeden ‘devlet adına’ ziyaretler de bulunuyordu. Nitekim 2012-2013 yıllarında beraberinde ÖSÖ komutanları ile birlikte Hatay’da emniyeti ve valiliği ziyaret ettiği sır değil.
Bozkır şu anda nerede ne yapıyor bilinmiyor.
Ancak Nuri Gökhan Bozkır örneğinin ‘derin devlet’, Özel Kuvvetler ve örtülü operasyonlar kapsamında özel olarak incelenmesi şart. Dün ‘Saunacı’ olarak tanınan bir asker bugün Suriye’de ‘mücahid’ olarak karşımıza çıkabiliyor.
Bu isimler kim adına Suriye’ye patlayıcı taşıma ve savaşçıları eğitme işine giriştiler, IŞİD militanları ile içli dışlı oldular bilmiyoruz. Ama net olarak görünen bir şey var; bir dönem iş tuttukları kişiler şimdi bülbül gibi şakıyor.
[Adem Yavuz Arslan] 20.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)