Gözler 13 Eylül’de Merkez Bankası’nın “yapacağım” dediği faiz artışında. Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya piyasa yapıcılara “sakın artırmayacağımızı düşünerek dövize saldırmayın” subliminal mesajıyla birlikte 10 gün öncesinden teamüllere aykırı bir şekilde faiz artıracağını açıkladı. Piyasalar nisbeten bu netleştirmemin tesiri ile sakin bir sürece girdi. Bu sakinlik 13 Eylül’de alınan kararın etki gücüne bağlı olarak yerini aşağı ya da yukarı yönlü yeni bir dalgalanmaya bırakabilir. Adeta bir faiz totosu oynanıyor. Piyasaları hangi faiz oranının tatmin edeceğini kestirmek oldukça zor. Ancak enflasyon ve kredi faizlerinin seyri dikkate alındığında 500 baz puan ve üzeri şaşırtıcı olmaz.
Hamasi açıklamalara rağmen şu an için hükümetin en öncelikli hedefinin kur kontrolü olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok. Peki bu faiz artışı tıpkı eski günlerdeki gibi dövizin fiyatını düşürebilir ya da en azından yükselişini durdurabilir mi?
Bu hayati sorunun cevabı kuru artıran faktörlerde gizli. Yüksek faiz, ilk olarak dövize saldırıyı durdurarak yeniden TL’yi cazip bir yatırım aracına dönüştürmeyi hedefliyor. Türk vatandaşları bazında bu beklenti gerçekleşebilir. Vatandaş TL’den daha fazla kazanacağını düşünürse dövizden uzaklaşıp devlet tahvili ve hazine bonosuna yönelebilir. Ancak yabancı sermaye için aynı parametreler geçerli değil. Bir kere ana akım yabancı sermaye gelişmekte olan ülkeleri terk etme eğiliminde. FED Başkanı geçenlerde gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik krizlerin kendi faiz artışı kararlarını etkilemeyeceğini açık açık söyledi. Dolayısı ile MB faizleri ne kadar artırırsa artırsın ülkeyi terk etmeyi kafasına koymuş bir yabancı sermaye kesimi mevcut. İkinci önemli nokta ise 235 milyar doları bulan özel sektör artı kamu dış borcunun yarattığı devasa döviz ihtiyacı. Bu borcun çevrilmesi ise taze sıcak paraya bağlı görünüyor. Sıcak para gelmeyecekse MB faizi artırdığı ile kalabilir.
Geçen hafta Arjantin’de yaşanan gelişmelerde Türkiye’yi bekleyen akıbet konusunda ipuçlarıyla dolu. IMF ile anlaşan Arjantin faizleri 15 puan birden artırarak yüzde 60’a çıkardı. Buna rağmen Peso’daki eriyişin önüne geçilemedi. Ülkede çaresizlik o kadar derin boyuttaki enflasyon yüzde 31’i gösterirken faiz iki katına çıkıyor, ama dolara hücum devam ediyor.
Türkiye’de içlerinde muhalif isimlerinde yer aldığı bazı ekonomistler şok bir faiz artışının TL’yi yeniden cazip hale getirebileceğini savunuyor. Enflasyon ve kur değişiminin faiz oranlarını gözden geçirmeyi mecbur kıldığı muhakkak ama Arjantin örneğini MB çok iyi analiz etmeli. Herşeyden önce ödenmesi ve çevrilmesi gereken döviz borçlarının faiz oranları ile hiçbir alakası yok. 180 milyar dolarlık özel sektör borçlarının yüzde 80’ine tekabül eden 2150 şirket şu anda parasını devlet tahvilinde mi yoksa dövizde mi tutması gerektiği noktasında bir tercihle karşı karşıya değil. Şirketler şu anda ne yapıp edip döviz bulup borç ödeme telaşında.
ABD ile Rahip Brunson üzerinden yaşanan siyasi krizin Türkiye’nin NATO’dan çıkması gibi uçuk senaryoları bile gündeme getirmesi ekonomiyi tehdit eden bir diğer fay hattı. Siyasi krizin gelişmelere göre ekonomiye etkisi azalacak ya da çoğalacak. Trump’un tetiklediği ticaret savaşları ise hız kesmeden bir meçhule doğru emin adımlarla ilerliyor.
Krizin adı şimdilik döviz krizi. Sıcak para akışı devam etse idi AKP çok az bir hasarla yerel seçimlere kadar ekonomiyi idare edebilirdi. Geçmiş senelerde böyle oldu. Ve Ağustos Böceği ile karınca masalındaki gibi AKP hükümeti kara kışın geleceğini hiç hesap etmeden yıllarını har vurup harman savurmakla geçirdi. Şimdi gerçeklerle yüzleşiyoruz.
[Harun Odabaşı] 6.9.2018 [Kronos.News]
Atamızın evi ve Allah’ın evi [Cem Mora]
6 Eylül 1955 günü İstanbul Ekspres gazetesi iri puntolarla dizilmiş ‘Atamızın evi bomba ile hasara uğradı’ başlığı ile çıktı. “Sabaha karşı vuku bulan bu menfur hadise infial uyandırdı” spotu bile aslında işin içinde bir tertip olduğunun itirafıydı. Öyle ya, sabaha karşı olan bir ‘hadise’ ne zaman duyulmuştu da, halk arasında ‘infial’ uyandırmıştı.
Ne fark ederdi ki… Kısa sürede örgütlenen kötülük başta İstanbul ve İzmir olmak üzere gayr-ı müslim yurttaşlara iki gün sürecek bir cehennemi yaşattı. Tam 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi, yağmalandı. Kadınlara tecavüz edildi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’in İstanbul, Ankara ve İzmir’de sıkıyönetimi 6 ay süreyle uzattığını duyurduğu 12 Eylül 1955 tarihli toplantısında Başbakan Adnan Menderes’in, “Ortada Kıbrıs gibi kutsal bir mevzu olmasaydı, hareketi ilk anda önleme imkanı bulunurdu” sözü, olayın planlı-programlı bir iş olduğunun başka bir itirafıydı.
Gerçek itiraf yıllar sonra, dönemin Özel Harp Dairesi Başkanı Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’ndan geldi: 6-7 Eylül de bir özel harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı!
Sonuca bakınca amacını anlamak çok da zor olmuyor. Kazandığı seçim zaferleriyle kendisini destekleyenlere, “Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz” diyen Menderes, 1915’te Ermenilerle başlayan etnik arındırmayı bu sefer az sayıda kalan Rumlar üzerinde deneyecekti. Mübadele ile, Varlık Vergisi ile bitiremedikleri Müslüman olmayan vatandaşları bir de bu yolla yok etmenin ve kaçırmanın yollarını arayacaklardı.
Bakmayın siz bugün kimi ‘demokrat’ görünümlü ‘sözde’ aydınların vicdan arıtma seanslarına. Her biri 1915’i de, Varlık Vergisi baskısını da, 6-7 Eylül pogromunu da olmuş bitmiş tarihi olaylar olarak sıralıyor. Oysa yakın tarih kadar bugün de steril bir Türkiye inşa etmek ve hep ötekileri bitirmek için uygulanan gizli-açık baskı ve yıldırmalarla durmuyor.
Örnek mi?
Hem Fenerbahçe’nin, hem de Milli Takımın en gözde oyuncusu, efsane futbolcu Lefter Küçükandonyadis o yıllarda yaşadığı hayal kırıklığını anlatıyordu: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı.”
Bugün ise bütün zamanların en başarılı Türk futbolcusu Hakan Şükür’ün bütün malvarlığına el konuldu. Ailesi ve yakınları sürekli rahatsız ediliyor. Uzak diyarlarda açtığı küçük kafe trollerin ve muhabir kılıklı istihbarat uzantılarının tacizine uğruyor. Daha da garibi, adı televizyon ekranlarında korkudan telaffuz dahi edilemiyor. Çocukların ‘tabu’ oyunu gibi ismi söylenmeden tarif edilmeye çalışılıyor. Yorumcu Hakan Şükür’den ‘uzun boylu santrfor’ diye söz ediyor.
Adı kaldırımlardan bile sökülüyor.
Şükür, olanları “Vaaaav Harika bi tanım. Tugay kaptan ne dedi veya diyebilir bimiyorum ama zor bi durum. Akıl tutulması..” diye geçiştirse de çok alındığından adım kadar eminim. Ki, mütevazilik yapmasına gerek yok. Evet, “En sadece uzun olup havadan oynamadım atletik ve takım oyuncusuydum. Kaleye sırtı dönük oyuncu 400 gol atamaz zır cahil.” derken yerden göğe kadar haklı.
Tarih sadece ‘tekerrür’ ediyor. 63 yıl önce Kıbrıs gösterileri bahane edilerek yapılan vahşete, gayri müslimlerin ev, işyeri ve dini mekanlarına yapılan saldırı ve yağma şekil değiştirdi, o kadar.
Kitaplar yakıldı, evler yağmalandı. En küçük memurundan esnafına, ev hanımından fabrikatöre kadar binlerce insanın varı yoğu yağmalandı. İnsanlar canlarını kurtaracak ve kaçakçılara verecek parayı bulduklarında sevindi eğer biraz şanslıysa ve hapse düşmediyse.
Bakınız, sivil post-modern pogromun sivil paşası Doğu Perinçek söylediklerinin suç olduğunu bile bile konuşuyor: Fena mı yapıldı, ikna ile işler yapılmaya çalışıldı. Ama bugün bakın, 30 bin kişi TSK’dan atıldı, 14 bin kişi Emniyet’ten ihraç edildi, 4 bin hakim savcı içeri atıldı, 120 bin kişi diğer kamu görevlerinden atıldı. Hangisi ikna edilmeye çalışıldı. Tabiki 28 Şubatın çok ilerisindeyiz!
O da Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu gibi yaptıklarının yanlarına kar kalacağını biliyor.
Tam da 6-7 Eylül vahşetinin yıldönümünde Moldova’da öğretmenlerin kapıları kırılarak evleriniden, öğrencilerinin gözyaşları arasında okullarından kaçırılmaları tesadüf mü? Artık örgütlü kötülük sınırlar aştı.
Hapishanelerdeki yüzlerce bebeği, kadını saymıyorum bile…
O yıllarda kötülüğün işaret fişeği ‘Atamızın evi’ydi, bugün Allah’ın evi. Diktaya giden yolların taşları biraz da ‘Kabataş Camii’nde içki içtiler’ yalanıyla başlamadı mı?
Daha trajik olan ise, 1955 güzünün Hulusi Bey’i gibi ‘birkaç iyi adam’ artık çok az. Malum, Hulusi Bey Çengelköy Havuzbaşı ilkokulunda görevli, Rum komşularıyla beraber aynı mahallede, eski bir konakta yaşayan gayet asabi, dürüst, mazbut bir öğretmen. 6-7 eylül olaylarında silahını alır, mahalleye gelen güruhun karşısına dikilir: “Adımını atanı yere sererim! …in gidin buradan!”
Artık çok geç. Bitleri kanlandı bir kere, giderler mi!
Daha ‘zencefilli somonlu suşi’ yiyecekler, ‘ejder meyveli somotie’ içecekler…
[Cem Mora] 6.9.2018 [Kronos.News]
Ne fark ederdi ki… Kısa sürede örgütlenen kötülük başta İstanbul ve İzmir olmak üzere gayr-ı müslim yurttaşlara iki gün sürecek bir cehennemi yaşattı. Tam 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi, yağmalandı. Kadınlara tecavüz edildi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’in İstanbul, Ankara ve İzmir’de sıkıyönetimi 6 ay süreyle uzattığını duyurduğu 12 Eylül 1955 tarihli toplantısında Başbakan Adnan Menderes’in, “Ortada Kıbrıs gibi kutsal bir mevzu olmasaydı, hareketi ilk anda önleme imkanı bulunurdu” sözü, olayın planlı-programlı bir iş olduğunun başka bir itirafıydı.
Gerçek itiraf yıllar sonra, dönemin Özel Harp Dairesi Başkanı Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’ndan geldi: 6-7 Eylül de bir özel harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı!
Sonuca bakınca amacını anlamak çok da zor olmuyor. Kazandığı seçim zaferleriyle kendisini destekleyenlere, “Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz” diyen Menderes, 1915’te Ermenilerle başlayan etnik arındırmayı bu sefer az sayıda kalan Rumlar üzerinde deneyecekti. Mübadele ile, Varlık Vergisi ile bitiremedikleri Müslüman olmayan vatandaşları bir de bu yolla yok etmenin ve kaçırmanın yollarını arayacaklardı.
Bakmayın siz bugün kimi ‘demokrat’ görünümlü ‘sözde’ aydınların vicdan arıtma seanslarına. Her biri 1915’i de, Varlık Vergisi baskısını da, 6-7 Eylül pogromunu da olmuş bitmiş tarihi olaylar olarak sıralıyor. Oysa yakın tarih kadar bugün de steril bir Türkiye inşa etmek ve hep ötekileri bitirmek için uygulanan gizli-açık baskı ve yıldırmalarla durmuyor.
Örnek mi?
Hem Fenerbahçe’nin, hem de Milli Takımın en gözde oyuncusu, efsane futbolcu Lefter Küçükandonyadis o yıllarda yaşadığı hayal kırıklığını anlatıyordu: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı.”
Bugün ise bütün zamanların en başarılı Türk futbolcusu Hakan Şükür’ün bütün malvarlığına el konuldu. Ailesi ve yakınları sürekli rahatsız ediliyor. Uzak diyarlarda açtığı küçük kafe trollerin ve muhabir kılıklı istihbarat uzantılarının tacizine uğruyor. Daha da garibi, adı televizyon ekranlarında korkudan telaffuz dahi edilemiyor. Çocukların ‘tabu’ oyunu gibi ismi söylenmeden tarif edilmeye çalışılıyor. Yorumcu Hakan Şükür’den ‘uzun boylu santrfor’ diye söz ediyor.
Adı kaldırımlardan bile sökülüyor.
Şükür, olanları “Vaaaav Harika bi tanım. Tugay kaptan ne dedi veya diyebilir bimiyorum ama zor bi durum. Akıl tutulması..” diye geçiştirse de çok alındığından adım kadar eminim. Ki, mütevazilik yapmasına gerek yok. Evet, “En sadece uzun olup havadan oynamadım atletik ve takım oyuncusuydum. Kaleye sırtı dönük oyuncu 400 gol atamaz zır cahil.” derken yerden göğe kadar haklı.
Tarih sadece ‘tekerrür’ ediyor. 63 yıl önce Kıbrıs gösterileri bahane edilerek yapılan vahşete, gayri müslimlerin ev, işyeri ve dini mekanlarına yapılan saldırı ve yağma şekil değiştirdi, o kadar.
Kitaplar yakıldı, evler yağmalandı. En küçük memurundan esnafına, ev hanımından fabrikatöre kadar binlerce insanın varı yoğu yağmalandı. İnsanlar canlarını kurtaracak ve kaçakçılara verecek parayı bulduklarında sevindi eğer biraz şanslıysa ve hapse düşmediyse.
Bakınız, sivil post-modern pogromun sivil paşası Doğu Perinçek söylediklerinin suç olduğunu bile bile konuşuyor: Fena mı yapıldı, ikna ile işler yapılmaya çalışıldı. Ama bugün bakın, 30 bin kişi TSK’dan atıldı, 14 bin kişi Emniyet’ten ihraç edildi, 4 bin hakim savcı içeri atıldı, 120 bin kişi diğer kamu görevlerinden atıldı. Hangisi ikna edilmeye çalışıldı. Tabiki 28 Şubatın çok ilerisindeyiz!
O da Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu gibi yaptıklarının yanlarına kar kalacağını biliyor.
Tam da 6-7 Eylül vahşetinin yıldönümünde Moldova’da öğretmenlerin kapıları kırılarak evleriniden, öğrencilerinin gözyaşları arasında okullarından kaçırılmaları tesadüf mü? Artık örgütlü kötülük sınırlar aştı.
Hapishanelerdeki yüzlerce bebeği, kadını saymıyorum bile…
O yıllarda kötülüğün işaret fişeği ‘Atamızın evi’ydi, bugün Allah’ın evi. Diktaya giden yolların taşları biraz da ‘Kabataş Camii’nde içki içtiler’ yalanıyla başlamadı mı?
Daha trajik olan ise, 1955 güzünün Hulusi Bey’i gibi ‘birkaç iyi adam’ artık çok az. Malum, Hulusi Bey Çengelköy Havuzbaşı ilkokulunda görevli, Rum komşularıyla beraber aynı mahallede, eski bir konakta yaşayan gayet asabi, dürüst, mazbut bir öğretmen. 6-7 eylül olaylarında silahını alır, mahalleye gelen güruhun karşısına dikilir: “Adımını atanı yere sererim! …in gidin buradan!”
Artık çok geç. Bitleri kanlandı bir kere, giderler mi!
Daha ‘zencefilli somonlu suşi’ yiyecekler, ‘ejder meyveli somotie’ içecekler…
[Cem Mora] 6.9.2018 [Kronos.News]
‘Çok içli dışlıydın o Rum kızla’ [Alin Özinian]
ALİN OZINIAN yazdı…
İstanbullu bir ailenin en küçük kızı olan, lise edebiyat öğretmeni Hülya Hoca ile “Türk romanında gayrimüslim kadının imajı” hakkında konuşacaktık, o bana Herkül Millas’ın yayıladığı makaleyi okumamı salık verecekti.
Sonra 6-7 Eylül’de azınlıkların başına gelenleri, evlerinin bulunduğu Tarlabaşı’ndaki bir Rum evinden aşağı atılan eşyaları, çok sevdikleri kasap Hüseyin’in nasıl yağmacıların arasına karıştığını, en sevdiği arkadaşı, kaderi hatta kadersizliği paylaştığı Eleni’nin gidişini… Kendi hikâyesini anlatmayı kafasına koyup koymadığını bilemiyorum. Ama seneler önceki ilk karşılaşmamızda anlatmıştı başına gelenleri. Anlattı, ağladı, anlattı, ağladık… Geçmişin herkes için karanlık köşeleri olabileceğini ben o gün öğrendim…
Ezber edilen tarih okumasından kaynaklı 6-7 Eylül ‘olayları’ kolektif hafızamızda esas itibarıyla, 1955’te Taksim, İstiklal Caddesi’nde Kıbrıs sorununun etkisi ile cereyan etmiş büyük bir yağma hareketi olarak yer etti. O dönem hâlâ unutulmamış olan adıyla Pera’da, üzerinde “yabancı” isimler yazılı olan Rum, Ermeni ve Musevi “zenginlerin” dükkânlarının “kontrol edilemeyen” bir kalabalık tarafından tahrip edildiğini aksettiren fotoğraflar, söz konusu ve hedeflenen izlenimin oluşmasında belirleyici oldu. Sonuç olarak, yağmalara polis müdahale edemedi ve galeyana gelen halk, kontrol altına alınamadı…
Ama işin mutfağı biraz farklıydı. 6 Eylül günü saat 13.00′te, devlet radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı düzenlendiği haberini verdi. Bu haber, aynı gün abartılan metinler ve fotoğraflar ile bezenmiş şekilde öğleden sonra hükümet yanlısı İstanbul Ekspres gazetesinin akıllara ziyan ikinci baskısı ile yayıldı. Günün ilerleyen saatlerinde önceki günlerde hazırlıklarını tamamlamış çeşitli öğrenci gruplarının ve bazı kaynaklara göre sadece bu yağma hareketini gerçekleştirmek için kurulmuş “Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin” çağrısıyla Taksim Meydanı’nda bir gösteri düzenlendi. Gösterinin ardından doğu illerinden trenler ile önceki gün getirilen yağmacılara “başlayın” emri verildi.
Günlerce önceden gayrimüslimlerin kapılarını kim işaretlemişti? Binlerce insan nasıl birdenbire sokaklara dökülebilmişti? Polis neden olaylara müdahale etmemişti?
Devlet, suçu, o zamanki Demokrat Parti (DP) hükümetine; hükümet de solculara atarak işin içinden çıkmak istemiş, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri’nde ise olayın, DP hükümetinin başbakanı Menderes’in provokasyonu sonucu olduğu iddiası ortaya atılmış, ancak en sonunda aslında hükümet onaylı ya da en azından hükümetin bilgilendirildiği bir derin devlet, “Özel Harp Dairesi”, operasyonu olduğu ortaya çıkmıştı. Olayların, “Türk Gladio’su” olarak tabir edilen “Özel Harp Dairesi”nin “muhteşem bir örgütlenmesi” olduğunu övünerek itiraf eden General Sabri Yirmibeşoğlu’dur.
Bombalı saldırının aslında Türk istihbaratının bir manipülasyonu olduğu ortaya çıkmış, olayla ilgili olarak Selanik Hukuk Fakültesi’nde devlet bursu ile okuyan ve istihbarat mensubu olan Oktay Engin ve Selanik Başkonsolosluğu kavası Hasan Uçar yakalanmışlardı. Konsolosluk yetkilileri, dokunulmazlıkları olduğu için yargılanamazken, Uçar ve Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler. Engin, Yunan tabiiyetinde olmasına rağmen bakanlar kurulu kararı ile vatandaşlığa alınmış ve kendisine pek çok olanak sağlanarak korunmuştu. Provokasyonun sadece hükümetin işi olmayıp “devlete” ait olduğunun maddi kanıtlarından biri de, yaptığı işi bir “kahramanlık” olarak sahiplenen bombacı Oktay Engin’in 16 Mart 1978′deki Beyazıt katliamı sırasında emniyet müdür yardımcısı olduğunun anlaşılması, daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü Planlama Daire başkanı olması, devlet kademelerinde hızla ilerleyerek 1992’de Nevşehir valiliğine kadar gelmesidir.
TEHLİKELİ AZINLIKLAR
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin derin ajandasında azınlıklar hep ‘tehlike’ damgası ile anıldı. Farklı etnik grupları barındıran Anadolu’nun homojen hale getirilmesi, Kemalist elit tarafından başarılı bir ulus-devletin vazgeçilmez şartı olarak görüldü, yeni kurulan devletin Hıristiyan azınlıklara haklarını garanti edeceğini vaat etmesine rağmen, 1920’li ve 30’lu yıllarda hükümetler aleni bir asimilasyon politikası güttü ve hep gitmeleri istendi. “Düşmanı” dışarı atarken sermayelerini Türkleştirmek en büyük hedefti. Başarılı da olundu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları, “Varlık Vergisi” Kanunu, “20 Kura Askerlik” düzenlemesi ile Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin bıkmasını, usanmasını, korkmasını, gitmesini ve sonunda ekonomideki liderliklerine son verilmesini hedeflemişti.
Gayrimüslim azınlıkları bu topraklardan göndermek için tertiplenen en büyük organizasyonlardan biri 6-7 Eylül olayları, DP’ye CHP’den mirastı. Farklılaşmayan bir azınlık siyaseti, liberalleşemeyen “gayrimüslim algısı” CHP’ye antipati duyan ve DP’ye oy veren azınlıkları perişan etmişti. “Devlet”, 6-7 Eylül ile “bir taşla çok kuş” vurmuştu. O günlerde sürdürülmekte olan Kıbrıs görüşmelerindeki kullanacağı şantaj, aynı zamanda İstanbul ve İzmir’in gayrimüslimlerden kurtulması için bir fırsat olarak kullanılacak, olaylar “komünist tahriki” olarak sunularak dış tepkiler önlenmeye çalışılacak, sosyalistlerin bacağı kırılacak hatta 1960 darbesinde DP hükümetinin yargılanması sağlanacaktı.
1955 yılında Hülya Hoca, 17 yaşındaymış. Nişanlıymış, tıp öğrencisi Metin ile. “Eleniler’in yazlığından gelmiştik, Büyükada’dan, yaz güzel geçmişti. Sabah’tan Beyoğlu’na gidecek, vitrinlere bakacaktık. Babam bir önceki akşam gitmeyin dedi, evde kalın, hatta Eliler’e de söyle, ailece bize gelsinler, annen de özlemiştir…” Bu teklifi kötüye yormadığını, ama ancak günler sonra neyin ne olduğunu anladığını ve babasını hiç affetmediğini söylemişti. “Gitmedik, dinledik babamı, oturduk Eliler’le, akşamüstü 6 gibi saldırmaya başladılar, hiç tanımadığımız insanlar, mahallede hiç görmediğimiz. Annem, bir iki Ermeni komşuyu da bizim daireye getirdi; kapıcı yolladı saldıracak olanlara, “gavur” yok burada dedi. Sonra duyduk, bizim gibi komşularını saklayanlar olmuş… Ama yan apartman, karşı apartman, her yeri parçaladılar. Ortalık sakinleşince Eli, babam dedi, dükkândadır, ona ya bir zarar geldiyse, gidip bakacağım… Annelerimiz bırakmadılar, kaçtık, Pera’ya doğru gittik, yalnız bırakamazdım Eli’yi…”
İki sokak ötede kıstırmışlar Eli ve Hülya’yı. Hülya bağırmış biz Türk’üz demiş, inanmamışlar. Dövecekler sanmış Hülya, korkmuş… Dövmemişler… Polis yanımızdan geçti demişti. Polisin o gün “Polis değil, Türk’üz!” diye sokaklarda bağırdığını anımsamıştım Hülya Hoca anlatırken. Herkes perişan olmuş, Eli ile birbirimizin yüzüne bakamadık o günden sonra demişti. Kısa süre sonra göçmüşler Eliler. Tek ümidi Metin’miş Hülya’nın, hesap sorar sanmış… “Sormak ne demek, nişanı geri verdi, artık olmaz dedi… Çok içli dışlıydın o Rum kızla, annem hep rahatsızdı, dedi… Ben o günden sonra bize kötülük eden o adamlara düşman olmadım, o gün olacakları bildiği halde demeyen babamlara… Her gün selam verdikleri komşularını koruduktan sonra, talan kervanına kendileri de katılanlara, en çok da beni Eli’den ayrı koyanlara düşman oldum.”
6-7 Eylül gecesi yaklaşık 400 kadına saldırganlarca tecavüz edildiği sanılmakta. Kayıtlı olan 60 tecavüz olayı var. Ama bu rakam daha yüksek, kadınların utandığı için anlatmadıkları düşünülüyor. Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve Adalar’da meydana gelen olaylarda, resmî kaynaklara göre, 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ve birçok mezarlık ve aralarında çeşitli işyerlerinin bulunduğu 5.317 tesis saldırıya uğradı ve tahrip edildi. 12 kişinin öldüğü, 300 yaralının olduğu olaylarda, tahrip edilen mezarlıkların, yollarda sürüklenen cesetlerin ve saldırıya uğrayan hatta sünnet edilen din adamlarının da olduğu kayıtlara geçmiş. Kısacası olaylar, yıllar sonra DP’lilerin “biz bir iki cam kırılacağını sanmıştık” boyutunu bayağı zorlayacaktı.
O EYLÜL’LE BİRLİKTE…
Cumhuriyet tarihinde İstanbul’da yaşanmış en büyük ve kitlesel ‘pogrom’ olarak tanımlayabileceğimiz olayları, ne Kemalistlerin arzuları üzerine “Ata’ya yapılan saygısızlığı affedemeyen halkın galeyana gelmesi” bahanelerine ne de planın altındaki devlet provokasyonunu, ırkçılık ve şovenizmi göremeyen Türk solcularının “kapitalizme başkaldırı, servet düşmanlığı” küçümsemelerine mahkûm edemeyiz. Varlık Vergisi’yle birlikte mal varlıklarının hemen hemen tamamına el konulan azınlıklara, 6-7 Eylül olayları ile son darbe vurulmuş, korkutulmuş ve onlara gitmek dışında bir yol bırakılmamıştı. Tüm görgü tanıklarının da belirttikleri üzere polislerin ve saldırganların “cana bir şey gelmeyecek, yalnızca kırılıp dökülecek” demeleri, hedefin ve yöntem seçiciliğinin gelecekte değişmeyeceğinin garantisi olamamıştır. O Eylül’le birlikte yalnız ekonomik yaşamdan değil, sosyal ve kültürel yaşamdan da tasfiye edilen Rum, Ermeni ve Yahudilerin büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmalarına temel Türkiye vatandaşı olarak kabul görmediklerine kanaat getirmeleri, hangi parti iktidarda olursa olsun “düzenin” değişmeyeceği inancının baskın gelmesi olmuştur.
Halka enjekte edilen Ermeni, Rum, Musevi düşmanlığı komşusunu korumasına, kendisini siper etmesine engel olamamış, fakat kafalardaki “yabancı, gayrimüslim düşmanlığının” bugüne kadar uzanan gelişiminin önemli yapı taşlarından olmuştur. Hülya Hoca’nın dediği gibi “komşularını evlerine saklayanlar, bir Rum’u ya da Ermeni’yi sakladıklarını” değil, “Stavro’yu, Ohannes’i sakladıklarını” düşünmüşlerdir…”
Üzerinden yaklaşık 60 yıl geçmesine rağmen, olayların bir “toplum psikolojisinin ürünü” değil her bir kuruma yuvalanmış “derin devletin” ve hükmedebildiği partilerin, “Türk egemen-Tek tip” odaklı toplum mühendisliği arzusu ile gerçekleştirilen bir sosyo-ekonomik planın son halkası olduğu kabul görmüyor. Bu halka bir tek gayrimüslimlerin hafızalarında değil, beraber yaşama arzularından vazgeçmek istemeyen birçok Türk’ün hafızasına da kara harfler ile kazınmıştır.
*Ermenistan’da yaşayan araştırmacı, yazar
http://www.zaman.com.tr/yorum_bir-6-7-eylul-hikayesi-cok-icli-disliydin-o-rum-kizla_2130665.html
[Alin Özinian] 6.9.2018 [Kronos.News]
İstanbullu bir ailenin en küçük kızı olan, lise edebiyat öğretmeni Hülya Hoca ile “Türk romanında gayrimüslim kadının imajı” hakkında konuşacaktık, o bana Herkül Millas’ın yayıladığı makaleyi okumamı salık verecekti.
Sonra 6-7 Eylül’de azınlıkların başına gelenleri, evlerinin bulunduğu Tarlabaşı’ndaki bir Rum evinden aşağı atılan eşyaları, çok sevdikleri kasap Hüseyin’in nasıl yağmacıların arasına karıştığını, en sevdiği arkadaşı, kaderi hatta kadersizliği paylaştığı Eleni’nin gidişini… Kendi hikâyesini anlatmayı kafasına koyup koymadığını bilemiyorum. Ama seneler önceki ilk karşılaşmamızda anlatmıştı başına gelenleri. Anlattı, ağladı, anlattı, ağladık… Geçmişin herkes için karanlık köşeleri olabileceğini ben o gün öğrendim…
Ezber edilen tarih okumasından kaynaklı 6-7 Eylül ‘olayları’ kolektif hafızamızda esas itibarıyla, 1955’te Taksim, İstiklal Caddesi’nde Kıbrıs sorununun etkisi ile cereyan etmiş büyük bir yağma hareketi olarak yer etti. O dönem hâlâ unutulmamış olan adıyla Pera’da, üzerinde “yabancı” isimler yazılı olan Rum, Ermeni ve Musevi “zenginlerin” dükkânlarının “kontrol edilemeyen” bir kalabalık tarafından tahrip edildiğini aksettiren fotoğraflar, söz konusu ve hedeflenen izlenimin oluşmasında belirleyici oldu. Sonuç olarak, yağmalara polis müdahale edemedi ve galeyana gelen halk, kontrol altına alınamadı…
Ama işin mutfağı biraz farklıydı. 6 Eylül günü saat 13.00′te, devlet radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı düzenlendiği haberini verdi. Bu haber, aynı gün abartılan metinler ve fotoğraflar ile bezenmiş şekilde öğleden sonra hükümet yanlısı İstanbul Ekspres gazetesinin akıllara ziyan ikinci baskısı ile yayıldı. Günün ilerleyen saatlerinde önceki günlerde hazırlıklarını tamamlamış çeşitli öğrenci gruplarının ve bazı kaynaklara göre sadece bu yağma hareketini gerçekleştirmek için kurulmuş “Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin” çağrısıyla Taksim Meydanı’nda bir gösteri düzenlendi. Gösterinin ardından doğu illerinden trenler ile önceki gün getirilen yağmacılara “başlayın” emri verildi.
Günlerce önceden gayrimüslimlerin kapılarını kim işaretlemişti? Binlerce insan nasıl birdenbire sokaklara dökülebilmişti? Polis neden olaylara müdahale etmemişti?
Devlet, suçu, o zamanki Demokrat Parti (DP) hükümetine; hükümet de solculara atarak işin içinden çıkmak istemiş, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri’nde ise olayın, DP hükümetinin başbakanı Menderes’in provokasyonu sonucu olduğu iddiası ortaya atılmış, ancak en sonunda aslında hükümet onaylı ya da en azından hükümetin bilgilendirildiği bir derin devlet, “Özel Harp Dairesi”, operasyonu olduğu ortaya çıkmıştı. Olayların, “Türk Gladio’su” olarak tabir edilen “Özel Harp Dairesi”nin “muhteşem bir örgütlenmesi” olduğunu övünerek itiraf eden General Sabri Yirmibeşoğlu’dur.
Bombalı saldırının aslında Türk istihbaratının bir manipülasyonu olduğu ortaya çıkmış, olayla ilgili olarak Selanik Hukuk Fakültesi’nde devlet bursu ile okuyan ve istihbarat mensubu olan Oktay Engin ve Selanik Başkonsolosluğu kavası Hasan Uçar yakalanmışlardı. Konsolosluk yetkilileri, dokunulmazlıkları olduğu için yargılanamazken, Uçar ve Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler. Engin, Yunan tabiiyetinde olmasına rağmen bakanlar kurulu kararı ile vatandaşlığa alınmış ve kendisine pek çok olanak sağlanarak korunmuştu. Provokasyonun sadece hükümetin işi olmayıp “devlete” ait olduğunun maddi kanıtlarından biri de, yaptığı işi bir “kahramanlık” olarak sahiplenen bombacı Oktay Engin’in 16 Mart 1978′deki Beyazıt katliamı sırasında emniyet müdür yardımcısı olduğunun anlaşılması, daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü Planlama Daire başkanı olması, devlet kademelerinde hızla ilerleyerek 1992’de Nevşehir valiliğine kadar gelmesidir.
TEHLİKELİ AZINLIKLAR
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin derin ajandasında azınlıklar hep ‘tehlike’ damgası ile anıldı. Farklı etnik grupları barındıran Anadolu’nun homojen hale getirilmesi, Kemalist elit tarafından başarılı bir ulus-devletin vazgeçilmez şartı olarak görüldü, yeni kurulan devletin Hıristiyan azınlıklara haklarını garanti edeceğini vaat etmesine rağmen, 1920’li ve 30’lu yıllarda hükümetler aleni bir asimilasyon politikası güttü ve hep gitmeleri istendi. “Düşmanı” dışarı atarken sermayelerini Türkleştirmek en büyük hedefti. Başarılı da olundu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları, “Varlık Vergisi” Kanunu, “20 Kura Askerlik” düzenlemesi ile Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin bıkmasını, usanmasını, korkmasını, gitmesini ve sonunda ekonomideki liderliklerine son verilmesini hedeflemişti.
Gayrimüslim azınlıkları bu topraklardan göndermek için tertiplenen en büyük organizasyonlardan biri 6-7 Eylül olayları, DP’ye CHP’den mirastı. Farklılaşmayan bir azınlık siyaseti, liberalleşemeyen “gayrimüslim algısı” CHP’ye antipati duyan ve DP’ye oy veren azınlıkları perişan etmişti. “Devlet”, 6-7 Eylül ile “bir taşla çok kuş” vurmuştu. O günlerde sürdürülmekte olan Kıbrıs görüşmelerindeki kullanacağı şantaj, aynı zamanda İstanbul ve İzmir’in gayrimüslimlerden kurtulması için bir fırsat olarak kullanılacak, olaylar “komünist tahriki” olarak sunularak dış tepkiler önlenmeye çalışılacak, sosyalistlerin bacağı kırılacak hatta 1960 darbesinde DP hükümetinin yargılanması sağlanacaktı.
1955 yılında Hülya Hoca, 17 yaşındaymış. Nişanlıymış, tıp öğrencisi Metin ile. “Eleniler’in yazlığından gelmiştik, Büyükada’dan, yaz güzel geçmişti. Sabah’tan Beyoğlu’na gidecek, vitrinlere bakacaktık. Babam bir önceki akşam gitmeyin dedi, evde kalın, hatta Eliler’e de söyle, ailece bize gelsinler, annen de özlemiştir…” Bu teklifi kötüye yormadığını, ama ancak günler sonra neyin ne olduğunu anladığını ve babasını hiç affetmediğini söylemişti. “Gitmedik, dinledik babamı, oturduk Eliler’le, akşamüstü 6 gibi saldırmaya başladılar, hiç tanımadığımız insanlar, mahallede hiç görmediğimiz. Annem, bir iki Ermeni komşuyu da bizim daireye getirdi; kapıcı yolladı saldıracak olanlara, “gavur” yok burada dedi. Sonra duyduk, bizim gibi komşularını saklayanlar olmuş… Ama yan apartman, karşı apartman, her yeri parçaladılar. Ortalık sakinleşince Eli, babam dedi, dükkândadır, ona ya bir zarar geldiyse, gidip bakacağım… Annelerimiz bırakmadılar, kaçtık, Pera’ya doğru gittik, yalnız bırakamazdım Eli’yi…”
İki sokak ötede kıstırmışlar Eli ve Hülya’yı. Hülya bağırmış biz Türk’üz demiş, inanmamışlar. Dövecekler sanmış Hülya, korkmuş… Dövmemişler… Polis yanımızdan geçti demişti. Polisin o gün “Polis değil, Türk’üz!” diye sokaklarda bağırdığını anımsamıştım Hülya Hoca anlatırken. Herkes perişan olmuş, Eli ile birbirimizin yüzüne bakamadık o günden sonra demişti. Kısa süre sonra göçmüşler Eliler. Tek ümidi Metin’miş Hülya’nın, hesap sorar sanmış… “Sormak ne demek, nişanı geri verdi, artık olmaz dedi… Çok içli dışlıydın o Rum kızla, annem hep rahatsızdı, dedi… Ben o günden sonra bize kötülük eden o adamlara düşman olmadım, o gün olacakları bildiği halde demeyen babamlara… Her gün selam verdikleri komşularını koruduktan sonra, talan kervanına kendileri de katılanlara, en çok da beni Eli’den ayrı koyanlara düşman oldum.”
6-7 Eylül gecesi yaklaşık 400 kadına saldırganlarca tecavüz edildiği sanılmakta. Kayıtlı olan 60 tecavüz olayı var. Ama bu rakam daha yüksek, kadınların utandığı için anlatmadıkları düşünülüyor. Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve Adalar’da meydana gelen olaylarda, resmî kaynaklara göre, 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ve birçok mezarlık ve aralarında çeşitli işyerlerinin bulunduğu 5.317 tesis saldırıya uğradı ve tahrip edildi. 12 kişinin öldüğü, 300 yaralının olduğu olaylarda, tahrip edilen mezarlıkların, yollarda sürüklenen cesetlerin ve saldırıya uğrayan hatta sünnet edilen din adamlarının da olduğu kayıtlara geçmiş. Kısacası olaylar, yıllar sonra DP’lilerin “biz bir iki cam kırılacağını sanmıştık” boyutunu bayağı zorlayacaktı.
O EYLÜL’LE BİRLİKTE…
Cumhuriyet tarihinde İstanbul’da yaşanmış en büyük ve kitlesel ‘pogrom’ olarak tanımlayabileceğimiz olayları, ne Kemalistlerin arzuları üzerine “Ata’ya yapılan saygısızlığı affedemeyen halkın galeyana gelmesi” bahanelerine ne de planın altındaki devlet provokasyonunu, ırkçılık ve şovenizmi göremeyen Türk solcularının “kapitalizme başkaldırı, servet düşmanlığı” küçümsemelerine mahkûm edemeyiz. Varlık Vergisi’yle birlikte mal varlıklarının hemen hemen tamamına el konulan azınlıklara, 6-7 Eylül olayları ile son darbe vurulmuş, korkutulmuş ve onlara gitmek dışında bir yol bırakılmamıştı. Tüm görgü tanıklarının da belirttikleri üzere polislerin ve saldırganların “cana bir şey gelmeyecek, yalnızca kırılıp dökülecek” demeleri, hedefin ve yöntem seçiciliğinin gelecekte değişmeyeceğinin garantisi olamamıştır. O Eylül’le birlikte yalnız ekonomik yaşamdan değil, sosyal ve kültürel yaşamdan da tasfiye edilen Rum, Ermeni ve Yahudilerin büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmalarına temel Türkiye vatandaşı olarak kabul görmediklerine kanaat getirmeleri, hangi parti iktidarda olursa olsun “düzenin” değişmeyeceği inancının baskın gelmesi olmuştur.
Halka enjekte edilen Ermeni, Rum, Musevi düşmanlığı komşusunu korumasına, kendisini siper etmesine engel olamamış, fakat kafalardaki “yabancı, gayrimüslim düşmanlığının” bugüne kadar uzanan gelişiminin önemli yapı taşlarından olmuştur. Hülya Hoca’nın dediği gibi “komşularını evlerine saklayanlar, bir Rum’u ya da Ermeni’yi sakladıklarını” değil, “Stavro’yu, Ohannes’i sakladıklarını” düşünmüşlerdir…”
Üzerinden yaklaşık 60 yıl geçmesine rağmen, olayların bir “toplum psikolojisinin ürünü” değil her bir kuruma yuvalanmış “derin devletin” ve hükmedebildiği partilerin, “Türk egemen-Tek tip” odaklı toplum mühendisliği arzusu ile gerçekleştirilen bir sosyo-ekonomik planın son halkası olduğu kabul görmüyor. Bu halka bir tek gayrimüslimlerin hafızalarında değil, beraber yaşama arzularından vazgeçmek istemeyen birçok Türk’ün hafızasına da kara harfler ile kazınmıştır.
*Ermenistan’da yaşayan araştırmacı, yazar
http://www.zaman.com.tr/yorum_bir-6-7-eylul-hikayesi-cok-icli-disliydin-o-rum-kizla_2130665.html
[Alin Özinian] 6.9.2018 [Kronos.News]
Dünyanın cazibesi [Mehmet Ali Şengül]
Günümüzde dünyânın câzibedar güzellikleri insanların başını döndürüp esir almakta, Allah'ın Rıza'sını, Resülüllah'ın hoşnutluğunu, ebedi hayatı ve Hâkimler Hâkimi Allah huzurunda hesap vermeyi unutturmaktadır.
Zavallı İnsan, kendisini yoktan yaratan Rabb-ül âlemin Allah'a îman ve itaat ederek, yaratılış gâyesine uygun, ameli sâlihle saâdeti dâreyn-i kazanma fırsatı verilmişken; şeytan, Allah'ın menettiği, yasakladığı bütün amelleri insana hoş ve câzip göstermek sûretiyle, Rahman ve Rahim Allah'a baş kaldırtıp isyan ettirerek, cehenneme lâyık hâle getirmektedir. Halbûki insan, eşref-i mahlûkât ve ahsen-i takvime mazhar yaratıldığı halde, kendi irâdesini sû-i istîmâl edip kötüye kullanmak sûretiyle kendisini helâket ve felâkete atmaktadır.
"Böyle, meşrû olmayan kulisler, (Kur'an ve sünnete muhalif günah ve haram olan; gıybet, dedikodu, yalan, iftira gibi ameller) mü'minleri üzüntüye boğmak için şeytan tarafından telkin edilir. Ama, Allah dilemedikçe bu onlara asla zarar veremez. Onun için mü'minler de yalnız Allah'a dayanıp güvensinler." (Mücâdele sûresi.10)
Bu hâliyle insan, ya nefsinin esîri olup dünya cennetinde âhiretini kaybedecek, veyâhut kâinâtı emrine veren Rabb-ül âlemin Allah-ı (cc) tanıyıp, O'nun emir ve yasakları doğrultusunda hayâtını tanzim edecek, böylece dünyâ ve âhiret mutluluğuna erecektir.
'Kaptan-ı olmayan bir geminin rotası denizin dibidir.' İnsanların, dalgalara teslim olmadan istikâmetlerini korumaları, yönlerini tâyin etmeleri ve hedefe ulaşmaları, yanılmayan ve yanıltmayan, vazîfesini eksiksiz Hakkı'yla yerine getiren bir kaptanla mümkündür.
Mü'minler, şaşmayan ve şaşırtmayan, kıyâmete kadar kaptanlığı devam edecek olan Efendiler Efendisi Hz.Muhammed Mustafâ'ya (sav) ve Kelâm-ı Ezelî olan Kur'ân-ı Mû'ciz-ül Beyân'a muhtaçtırlar. Kaptanlarını tanıdıkları ve itaat ettikleri ölçüde, Mevlâ'nın rızâsını kazanma imkânını elde etmiş olacaklardır.
Yaratılan varlıkların en şereflisi, yer yüzünde Hakk'ın en parlak aynası ve sanat hârikası bulunan beşer, -inansın inanmasın- insan ismiyle müsemmâ bütün insanlar Allah'ın kullarıdırlar. Resûlüllah'ın (sav) de ümmetidirler. Böylece İnsanlar,ümmet-i dâvet ve ümmet-i icâbet olarak ikiye ayrılmaktadırlar.
Îmanla şereflenen, îmânın zevkini ve huzurunu vicdânında duyanlar; gece gündüz haktan mahrum insanlara, dâvây-ı islâmı temsil ederek, model ve örnek olarak tebliğ yapmakla ve hakikatleri duyurmakla sorumlu, mükellef ve muvazzaf kılınmışlardır.
Allah (cc), kullarına çok şefkatli ve çok merhametli olduğundan, hayâtın devâmına vesîle olan, hava, su, güneş ve toprak gibi en lüzumlu nîmetlerini en ucuza, ücretsiz lütfetmektedir.
Allah (cc), kullarına ebedi saâdeti kazanmaları adına, en son tâyin ettiği Nebîler Sultân-ı Efendimiz'e (sav) Şuarâ sûresi 3. ayette: "(Habibim) Onlar îman etmiyorlar diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin." buyurmaktadır.
İşte böylesine inanmayan insanlara bile şefkat duyan, inanmaları için çırpınan insanlığın iftihar tablosu Efendimiz'i (sav), ortadan kaldırmak için müşrikler, münâfıklar, fâsık ve fâcirler ölüm tuzakları kurmuşlar, başını yarıp dişini kırmışlar, yapmadıkları ezâ ve cefâ bırakmamışlardır.
Buna rağmen Efendimiz (sav), kuvvete baş vurmamış, kin ve nefret duymamış, müsâmaha ile, şefkat ve merhametle muâmelede bulunmuş, bu tür kötülüklere karşı dişini sıkıp sabretmiştir.
Aynı şartlarda Sahâbe-i Kiram Efendilerimiz'e (r.anhüm) yapılan sıkıntılara karşı, onların da dişlerini sıkıp sabretmelerini, katlanmalarını tavsiye etmiş, sâdece îmanlarından dolayı en ağır işkencelerle arkadaşları şehit edilirlerken bile yardım edememiş, sâdece " Sabren Yâ Âli Yâsir" buyurmuşlardır.
Bugün içinde bulunduğumuz şartların, o gün yapılanlardan hiçde farklı olmadığını görmekteyiz. Ne var ki, o zamanki zâlimler müşrikti, bu günküler ise 'müslümanız' demektedirler ama, dine ve insanlığa hizmet etmekten başka hiç bir suçları olmayan insanlara, hakk-ı hayat tanımamakta, terörle suçlamakta ve zulmün zirvesini uygulamaktadırlar.
Cenâb-ı Hakk Bakara sûresi 77. ayette: " Bilmiyorlar mı ki, Allah (cc), onların gizlediklerini de bilir, açıkladıklarını da?" buyurmaktadır.
Ve yine Bakara sûresi 48. ayette Allah (cc), " Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse başkasının yerine birşey ödeyemez, kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez." buyurmuştur.
Dünya bir imtihan âlemi.. İnsanlar ister inansın ister inanmasın, ister itaat etsin ister isyan etsin, ister şükretsin ister nankörlükte bulunsun; netice itibariyle korktuğu, girmek istemediği kabre bir gün mutlaka girecektir. İrtikap ettiği seyyiâtın veya hasenâtın hesâbını mutlaka verecektir.
Bakara sûresi 134.ayette Cenab-ı Hakk: " İşte onlar bir ümmetti, geldi geçti... Onların kazandığı kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların işlediklerinden sorguya çekilmezsiniz." buyuruyor.
165. ayette ise, " Öyle insanlar vardır ki, Allah'tan başkasını Allah'a denk tutar, tıpkı Allah'ı severcesine onları severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgileri ise, her şeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir. Böyle yaparak kendilerine zulmedenler, azâbı gördükleri zaman anlayacakları gibi, bütün kuvvet ve kudretin yalnız Allah'a âit olup, Allah'ın azâbının pek şiddetli olduğunu, keşke şimdiden bilselerdi."
Ve yine Bakara sûresi 168 ve 169. ayetlerde Allah (cc): " Ey insanlar! Yer yüzünde olan bütün nimetlerimden helâl, hoş olmak şartıyla yiyiniz; Fakat şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır." " O sizi hep çirkin işler ve hayasızlık yapmaya, bir de Allah (cc) hakkında bilmediğiniz şeyleri iddiâ etmeye teşvik eder." buyurmaktadır.
186. ayette de: " (Ey Habîbim), Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icâbet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler." buyurmaktadır.
Bize bizden daha şefkatli ve merhametli bulunan Rabbimiz, dünyâda ve âhirette kaybetmememiz için biz kullarına rehberlik yapıp yol gösteriyor. "...düşünün de ibret alın ey akıl sahipleri." (Haşir sûresi 2)
[Mehmet Ali Şengül] 7.9.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Zavallı İnsan, kendisini yoktan yaratan Rabb-ül âlemin Allah'a îman ve itaat ederek, yaratılış gâyesine uygun, ameli sâlihle saâdeti dâreyn-i kazanma fırsatı verilmişken; şeytan, Allah'ın menettiği, yasakladığı bütün amelleri insana hoş ve câzip göstermek sûretiyle, Rahman ve Rahim Allah'a baş kaldırtıp isyan ettirerek, cehenneme lâyık hâle getirmektedir. Halbûki insan, eşref-i mahlûkât ve ahsen-i takvime mazhar yaratıldığı halde, kendi irâdesini sû-i istîmâl edip kötüye kullanmak sûretiyle kendisini helâket ve felâkete atmaktadır.
"Böyle, meşrû olmayan kulisler, (Kur'an ve sünnete muhalif günah ve haram olan; gıybet, dedikodu, yalan, iftira gibi ameller) mü'minleri üzüntüye boğmak için şeytan tarafından telkin edilir. Ama, Allah dilemedikçe bu onlara asla zarar veremez. Onun için mü'minler de yalnız Allah'a dayanıp güvensinler." (Mücâdele sûresi.10)
Bu hâliyle insan, ya nefsinin esîri olup dünya cennetinde âhiretini kaybedecek, veyâhut kâinâtı emrine veren Rabb-ül âlemin Allah-ı (cc) tanıyıp, O'nun emir ve yasakları doğrultusunda hayâtını tanzim edecek, böylece dünyâ ve âhiret mutluluğuna erecektir.
'Kaptan-ı olmayan bir geminin rotası denizin dibidir.' İnsanların, dalgalara teslim olmadan istikâmetlerini korumaları, yönlerini tâyin etmeleri ve hedefe ulaşmaları, yanılmayan ve yanıltmayan, vazîfesini eksiksiz Hakkı'yla yerine getiren bir kaptanla mümkündür.
Mü'minler, şaşmayan ve şaşırtmayan, kıyâmete kadar kaptanlığı devam edecek olan Efendiler Efendisi Hz.Muhammed Mustafâ'ya (sav) ve Kelâm-ı Ezelî olan Kur'ân-ı Mû'ciz-ül Beyân'a muhtaçtırlar. Kaptanlarını tanıdıkları ve itaat ettikleri ölçüde, Mevlâ'nın rızâsını kazanma imkânını elde etmiş olacaklardır.
Yaratılan varlıkların en şereflisi, yer yüzünde Hakk'ın en parlak aynası ve sanat hârikası bulunan beşer, -inansın inanmasın- insan ismiyle müsemmâ bütün insanlar Allah'ın kullarıdırlar. Resûlüllah'ın (sav) de ümmetidirler. Böylece İnsanlar,ümmet-i dâvet ve ümmet-i icâbet olarak ikiye ayrılmaktadırlar.
Îmanla şereflenen, îmânın zevkini ve huzurunu vicdânında duyanlar; gece gündüz haktan mahrum insanlara, dâvây-ı islâmı temsil ederek, model ve örnek olarak tebliğ yapmakla ve hakikatleri duyurmakla sorumlu, mükellef ve muvazzaf kılınmışlardır.
Allah (cc), kullarına çok şefkatli ve çok merhametli olduğundan, hayâtın devâmına vesîle olan, hava, su, güneş ve toprak gibi en lüzumlu nîmetlerini en ucuza, ücretsiz lütfetmektedir.
Allah (cc), kullarına ebedi saâdeti kazanmaları adına, en son tâyin ettiği Nebîler Sultân-ı Efendimiz'e (sav) Şuarâ sûresi 3. ayette: "(Habibim) Onlar îman etmiyorlar diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin." buyurmaktadır.
İşte böylesine inanmayan insanlara bile şefkat duyan, inanmaları için çırpınan insanlığın iftihar tablosu Efendimiz'i (sav), ortadan kaldırmak için müşrikler, münâfıklar, fâsık ve fâcirler ölüm tuzakları kurmuşlar, başını yarıp dişini kırmışlar, yapmadıkları ezâ ve cefâ bırakmamışlardır.
Buna rağmen Efendimiz (sav), kuvvete baş vurmamış, kin ve nefret duymamış, müsâmaha ile, şefkat ve merhametle muâmelede bulunmuş, bu tür kötülüklere karşı dişini sıkıp sabretmiştir.
Aynı şartlarda Sahâbe-i Kiram Efendilerimiz'e (r.anhüm) yapılan sıkıntılara karşı, onların da dişlerini sıkıp sabretmelerini, katlanmalarını tavsiye etmiş, sâdece îmanlarından dolayı en ağır işkencelerle arkadaşları şehit edilirlerken bile yardım edememiş, sâdece " Sabren Yâ Âli Yâsir" buyurmuşlardır.
Bugün içinde bulunduğumuz şartların, o gün yapılanlardan hiçde farklı olmadığını görmekteyiz. Ne var ki, o zamanki zâlimler müşrikti, bu günküler ise 'müslümanız' demektedirler ama, dine ve insanlığa hizmet etmekten başka hiç bir suçları olmayan insanlara, hakk-ı hayat tanımamakta, terörle suçlamakta ve zulmün zirvesini uygulamaktadırlar.
Cenâb-ı Hakk Bakara sûresi 77. ayette: " Bilmiyorlar mı ki, Allah (cc), onların gizlediklerini de bilir, açıkladıklarını da?" buyurmaktadır.
Ve yine Bakara sûresi 48. ayette Allah (cc), " Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse başkasının yerine birşey ödeyemez, kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez." buyurmuştur.
Dünya bir imtihan âlemi.. İnsanlar ister inansın ister inanmasın, ister itaat etsin ister isyan etsin, ister şükretsin ister nankörlükte bulunsun; netice itibariyle korktuğu, girmek istemediği kabre bir gün mutlaka girecektir. İrtikap ettiği seyyiâtın veya hasenâtın hesâbını mutlaka verecektir.
Bakara sûresi 134.ayette Cenab-ı Hakk: " İşte onlar bir ümmetti, geldi geçti... Onların kazandığı kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların işlediklerinden sorguya çekilmezsiniz." buyuruyor.
165. ayette ise, " Öyle insanlar vardır ki, Allah'tan başkasını Allah'a denk tutar, tıpkı Allah'ı severcesine onları severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgileri ise, her şeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir. Böyle yaparak kendilerine zulmedenler, azâbı gördükleri zaman anlayacakları gibi, bütün kuvvet ve kudretin yalnız Allah'a âit olup, Allah'ın azâbının pek şiddetli olduğunu, keşke şimdiden bilselerdi."
Ve yine Bakara sûresi 168 ve 169. ayetlerde Allah (cc): " Ey insanlar! Yer yüzünde olan bütün nimetlerimden helâl, hoş olmak şartıyla yiyiniz; Fakat şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır." " O sizi hep çirkin işler ve hayasızlık yapmaya, bir de Allah (cc) hakkında bilmediğiniz şeyleri iddiâ etmeye teşvik eder." buyurmaktadır.
186. ayette de: " (Ey Habîbim), Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icâbet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler." buyurmaktadır.
Bize bizden daha şefkatli ve merhametli bulunan Rabbimiz, dünyâda ve âhirette kaybetmememiz için biz kullarına rehberlik yapıp yol gösteriyor. "...düşünün de ibret alın ey akıl sahipleri." (Haşir sûresi 2)
[Mehmet Ali Şengül] 7.9.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
AİHM’den Moldova hükümetine, kaçırılan 7 öğretmenin iadesi işlemini durdurun mesajı
Moldova’da dün kaçırılan ve Türkiye’ye verilmesi gündemde olan 7 eğitimci ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Moldova hükümetine iade işlemlerini durdurun mesajı verdi. AİHM Moldova hükemetine sorular da yöneltti ve sorular cevaplanıncaya kadar deport işlemlerinin durdurulmasını istedi.
AİHM, Moldova Hükümeti’nden aşağıdaki soruları cevaplamasını talep ettti.
-Deport kararı vermeden önce edilecek kişilerin iddia ettikleri Türkiye’de karşılaşacakları muhtemel riskler ve muamele dikkate alındı mı?
-Deport işleminin su anki durumu nedir? Kendilerine deport edilecekleri iletildi mi? İletildiyse bu konudaki temyiz talepleri deport islemini değiştirebilir mi?
-Söz konusu kişiler Moldova’da iltica talebinde bulundu mu?Basvurdularsa son durum nedir?Bu durumun deport islemini durdurma etkisi var mı?
MOLDOVA MİLLİ EĞİTİM BAKANI: BU OKULLARIN FAALİYETLERİNİ TAKDİR EDİYORUM
Diğer yandan Moldova Milli Eğitim Bakanı Monica Babuc 7 eğitim kaçırılmasıyla ilgili açıklama yaptı; şunlaır söyledi:
“Olanlar hakkında herhangi bir ayrıntı bilmiyorum. Belki bu konuda gizli servisimiz kendi görüşlerini söyleyecektir.
Bu eğitim kurumların faaliyetlerini takdir ettiğimi söylemek isterim, çok iyi sonuçlara sahipler. Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim sürecine zarar vermemek için mümkün olan her şeyi yapacaktır. Bu okulu kapatamayız.
Onların faaliyetlerine zarar veremeyiz. Sadece gözaltına alındıklarını biliyorum ve hepsi bu ”
[TR724] 7.9.2018
AİHM, Moldova Hükümeti’nden aşağıdaki soruları cevaplamasını talep ettti.
-Deport kararı vermeden önce edilecek kişilerin iddia ettikleri Türkiye’de karşılaşacakları muhtemel riskler ve muamele dikkate alındı mı?
-Deport işleminin su anki durumu nedir? Kendilerine deport edilecekleri iletildi mi? İletildiyse bu konudaki temyiz talepleri deport islemini değiştirebilir mi?
-Söz konusu kişiler Moldova’da iltica talebinde bulundu mu?Basvurdularsa son durum nedir?Bu durumun deport islemini durdurma etkisi var mı?
MOLDOVA MİLLİ EĞİTİM BAKANI: BU OKULLARIN FAALİYETLERİNİ TAKDİR EDİYORUM
Diğer yandan Moldova Milli Eğitim Bakanı Monica Babuc 7 eğitim kaçırılmasıyla ilgili açıklama yaptı; şunlaır söyledi:
“Olanlar hakkında herhangi bir ayrıntı bilmiyorum. Belki bu konuda gizli servisimiz kendi görüşlerini söyleyecektir.
Bu eğitim kurumların faaliyetlerini takdir ettiğimi söylemek isterim, çok iyi sonuçlara sahipler. Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim sürecine zarar vermemek için mümkün olan her şeyi yapacaktır. Bu okulu kapatamayız.
Onların faaliyetlerine zarar veremeyiz. Sadece gözaltına alındıklarını biliyorum ve hepsi bu ”
[TR724] 7.9.2018
MİT ve insan avcılığı [Veysel Ayhan]
Her ülkenin istihbarat teşkilatı o ülkenin menfaatine çalışır. Bunun istisnası MİT’tir. Kurulduğu günden bu yana MİT’in ülkenin hayrı için yaptığı tek bir faaliyet bulmak mümkün değildir.
MİT’in sicilini 6-7 Eylül 1955 olaylarından başlatmak mümkün.
27 Mayıs 1960 İhtilalinde darbeye destek verdi. Darbeyi hükümete haber vermedi.
12 Eylül 1980 darbesi öncesi “darbenin olgunlaştırılması” faaliyetlerini organize etti. Sağ ve soldan 5 bin gencin birbirini öldürmesine çanak tuttu.
“Olgunlaştırma” bitince 12 Eylül darbesi geldi.
İşin içinde “emeği” olan MİT müsteşarı Bülent Türker görevine devam etti.
Hemen her zaman MİT daima darbeci zihniyete hizmet etti. Millete ihanet içinde oldu.
Son 10 yılda gerçekleşen binlerce masumun ölümüne sebep olan terör eylemlerini, MİT ya bizzat organize etti veya ses çıkarmadı.
Son faaliyeti 15 Temmuz oldu. Aylarca hazırlık gerektiren 15 Temmuz girişimini bilmemesi mümkün mü?
Haber vermediğine göre yine baş roldeydi. Ve darbe tiyatrosunu başarıyla organize etti. O sebepte de normalde darbeyi haber vermediği için görevden alınması gereken Müsteşar Hakan Fidan hala görevde.
Yani son olarak 250-300 insanın ya bizzat katili veya seyirci olarak katili oldu.
Sadece bunlar mı?
Bir ülkenin itibarı, ülke dışında kendi vatandaşına, asker veya polisine sahip çıkmasıyla orantılıdır.
ABD veya İsrail’in tek bir askerini korumak için neler yaptığı bütün dünya bilir.
Türkiye’ye gelince vatandaşın, askerin ve polisin kıymeti ortadan kalkar.
IŞİD, 22 Aralık 2016’da Sefer Taş ve Fethi Şahin isimli askerlerimizi canice yakmıştı. Hükümet ve TSK görmezlikten geldi.
Peki bu askerlerimizi infaz edenlere karşı MİT bir eylem yaptı mı? Hayır.
Şu an PKK’nın kaçırıp rehin tuttuğu 10 asker, 2 polis ve ve 10 kamu görevlisi var.
MİT’in bu vatandaşlarımızı kurtarmaya dönük attığı bir adım var mı? Yok.
MİT’in üst düzey 2 yöneticisi PKK’nın elinde esir.
Yurt içi Etnik Bölücü Faaliyetler Başkanı Erhan Pekçetin ve İnsan Kaynakları Yöneticisi Aydın Günel.
MİT’in kendi personelini kurtarmaya dönük bir faaliyeti var mı? Yok.
O ZAMAN MİT ŞU AN NE YAPIYOR?
MİT’in yaptığı tek iş şu: Vaktiyle askeri vesayete ve Ergenekon’a yaptığı hizmeti şimdi Sivil diktatörlüğe hizmet ederek devam ettiriyor.
Riskli işlerden uzak duruyor.
Eskiden “Beyaz Toros”larla yaptığını şimdi şimdi “Transporter”larla devam ettiriyor.
Karada bunlarla insan kaçırıyor havada ise devletin jetleriyle öğretmen avcılığı yapıyor.
“Haydutun dilinden haydut anlar.” Parasını verip antidemokratik ülkelerden ve demokrasisinde gri alanlar bulunan ülkelerden insan kaçırıyor.
Bununla ne elde ediyor?
Türkiye Cumhuriyeti’nin artık haydut bir ülke olduğunu dünyaya ilan ediyor.
Ve çatısı tepelerine çökmek üzere olan Saray sakinlerine geçici mutluluk veriyor.
MİT’in korsan jet’i en son Moğolistan’da görülmüştü.
Moğolistan yetkilileri bu korsanlığa izin vermedi.
MİT’in korsan jet’i şimdi ise Moldova havaalanında görüldü.
6 eğitimci evlerinin önünden, çalıştıkları okullardan, bazıları da kapıları kırılarak evlerinden polis kimliği gösteren kişilerce gözaltına alındı.
İşin sonu henüz belli değil.
Bakalım korsanlık hedefine ulaşacak mı?
Rüşvetlerin miktarı Moldovalı yetkilileri “korsanlığa” ikna edebilecek mi?
AB kapısındaki bir Avrupa ülkesi haydutluğa izin verecek mi?
[Veysel Ayhan] 7.9.2018 [TR724]
MİT’in sicilini 6-7 Eylül 1955 olaylarından başlatmak mümkün.
27 Mayıs 1960 İhtilalinde darbeye destek verdi. Darbeyi hükümete haber vermedi.
12 Eylül 1980 darbesi öncesi “darbenin olgunlaştırılması” faaliyetlerini organize etti. Sağ ve soldan 5 bin gencin birbirini öldürmesine çanak tuttu.
“Olgunlaştırma” bitince 12 Eylül darbesi geldi.
İşin içinde “emeği” olan MİT müsteşarı Bülent Türker görevine devam etti.
Hemen her zaman MİT daima darbeci zihniyete hizmet etti. Millete ihanet içinde oldu.
Son 10 yılda gerçekleşen binlerce masumun ölümüne sebep olan terör eylemlerini, MİT ya bizzat organize etti veya ses çıkarmadı.
Son faaliyeti 15 Temmuz oldu. Aylarca hazırlık gerektiren 15 Temmuz girişimini bilmemesi mümkün mü?
Haber vermediğine göre yine baş roldeydi. Ve darbe tiyatrosunu başarıyla organize etti. O sebepte de normalde darbeyi haber vermediği için görevden alınması gereken Müsteşar Hakan Fidan hala görevde.
Yani son olarak 250-300 insanın ya bizzat katili veya seyirci olarak katili oldu.
Sadece bunlar mı?
Bir ülkenin itibarı, ülke dışında kendi vatandaşına, asker veya polisine sahip çıkmasıyla orantılıdır.
ABD veya İsrail’in tek bir askerini korumak için neler yaptığı bütün dünya bilir.
Türkiye’ye gelince vatandaşın, askerin ve polisin kıymeti ortadan kalkar.
IŞİD, 22 Aralık 2016’da Sefer Taş ve Fethi Şahin isimli askerlerimizi canice yakmıştı. Hükümet ve TSK görmezlikten geldi.
Peki bu askerlerimizi infaz edenlere karşı MİT bir eylem yaptı mı? Hayır.
Şu an PKK’nın kaçırıp rehin tuttuğu 10 asker, 2 polis ve ve 10 kamu görevlisi var.
MİT’in bu vatandaşlarımızı kurtarmaya dönük attığı bir adım var mı? Yok.
MİT’in üst düzey 2 yöneticisi PKK’nın elinde esir.
Yurt içi Etnik Bölücü Faaliyetler Başkanı Erhan Pekçetin ve İnsan Kaynakları Yöneticisi Aydın Günel.
MİT’in kendi personelini kurtarmaya dönük bir faaliyeti var mı? Yok.
O ZAMAN MİT ŞU AN NE YAPIYOR?
MİT’in yaptığı tek iş şu: Vaktiyle askeri vesayete ve Ergenekon’a yaptığı hizmeti şimdi Sivil diktatörlüğe hizmet ederek devam ettiriyor.
Riskli işlerden uzak duruyor.
Eskiden “Beyaz Toros”larla yaptığını şimdi şimdi “Transporter”larla devam ettiriyor.
Karada bunlarla insan kaçırıyor havada ise devletin jetleriyle öğretmen avcılığı yapıyor.
“Haydutun dilinden haydut anlar.” Parasını verip antidemokratik ülkelerden ve demokrasisinde gri alanlar bulunan ülkelerden insan kaçırıyor.
Bununla ne elde ediyor?
Türkiye Cumhuriyeti’nin artık haydut bir ülke olduğunu dünyaya ilan ediyor.
Ve çatısı tepelerine çökmek üzere olan Saray sakinlerine geçici mutluluk veriyor.
MİT’in korsan jet’i en son Moğolistan’da görülmüştü.
Moğolistan yetkilileri bu korsanlığa izin vermedi.
MİT’in korsan jet’i şimdi ise Moldova havaalanında görüldü.
6 eğitimci evlerinin önünden, çalıştıkları okullardan, bazıları da kapıları kırılarak evlerinden polis kimliği gösteren kişilerce gözaltına alındı.
İşin sonu henüz belli değil.
Bakalım korsanlık hedefine ulaşacak mı?
Rüşvetlerin miktarı Moldovalı yetkilileri “korsanlığa” ikna edebilecek mi?
AB kapısındaki bir Avrupa ülkesi haydutluğa izin verecek mi?
[Veysel Ayhan] 7.9.2018 [TR724]
Sahte kabadayı [Naci Karadağ]
Biliyorum kelimenin kendisi itici ama en kötü profilin bile belli bir etik değerler silsilesi vardır.
Hatta eşkıyalığın bile.
Risalelerden okumuşsunuzdur illa ki, yol kesip “Kaymakam namaz kılmıyor” diye şikayet eden eşkıyaları.
Misal en aşağılık düşman, en zalim hasım bile kadınlara dokunmaz savaşta.
Hele hele çocuklara asla.
Ahmet Altan vaktiyle son derece beliğ ifade etmişti:
“Başbakan gibi kavga etmek istiyorsan başbakana yakışır bir olgunlukla, delikanlı gibi kavga etmek istiyorsan delikanlıya yakışan bir raconla kavga edeceksin.”
Ancak kabadayının sahtesi böyle değildir.
Hele bir de façası bozulmuşsa, gözü tamamen döner, ne ahlakın zerresi kalır ne de erdemin.
Galiba cemaat Tayyip Erdoğan ve çetesinin façasını sağlam bozmuş uluslararası düzlemde.
Façası bozuk sahte kabadayının yapamayacağı kötülük yoktur.
Elinden gelse gezegeni yakar yani.
Kabadayının sahtesi afra tafra yapar ama kendisinden daha güçlü birini gördüğü anda dünyanın en zavallı yaratığına dönüşür, en iğrenç yalaka moduna girer.
Meydanlarda bangır bangır bağırırken, suçüstü yakalandığında oğluyla bile fısır fısır konuşur mesela.
Acımasız olur.
Merhamet ve vicdanın yerini inanılmaz bir kin ve nefret alır.
Façası bozulduğu için gözü dönmüştür çünkü.
Kadın ve çocuklara gücü yeter.
Onları korkutur.
Onları derdest eder, zindana atar.
Güçlüye bir iki atar yapar adam ensesine tokadı yediği an, emrine girer.
Kimi zaman bir ayıyla kalkar dansa, kimi zaman bir sırtlanla ava çıkar.
Bazen Putin ile kanka olur, bazen fabrikatör Perinçek ile.
Onlar kalibrasyonunu çok iyi bildikleri için gıkını çıkaramaz bu kesime.
Tam tersini yapar, başkasından fırça yer, karizması yerle bir olur acısını masumlardan çıkarır.
Kadınlara işkence yapar, bebekleri öldürür, boğdurur.
Sonra da utanmazca bununla övünür bir de!
Seçim gecesi Muharrem İnce’nin saçmalıkları olmasa korkudan sokağa bile çıkamayan bir dünya lideri profilinden bahsediyoruz.
Kamera önünde atıp tuttuktan sonra kameralar kapalı iken iki büklüm olan bir zavallı karakter.
Milletin önünde şarlamayı, atar yapmayı, gidere gider çekmeyi marifet sanıyor ama baş başa kalınca yalanmadık ayak tabanı bırakılmıyor.
Utanmadan sıkılmadan mikrofona gelip gariban öğretmenlere milyonlarca lira rüşvet, yüzde verdirip operasyon çekmeyi marifet olarak sunar bu sahte kabadayılar.
Hem façasını bozdukları için nefret duyar onlara, hem de eğitimli oldukları için.
“Ben kitap okumam, arkadaşlar özet çıkartır” diye marifetmiş gibi konuşan bir kenar mahalle bitiriminden erdem beklemek elbette haksızlık olacaktır.
Moldova’daki hayatlarında karınca incitmemiş eğitimcilere operasyon çekmek ve bununla afra tafra yapmak elbette kolay.
Sıkıysa PKK’nın elindeki Mit üst düzey görevlilerini getirebilmek için operasyon çeksenize sahte kabadayı ve uşakları?
Gencecik Mehmetçiği yakarak şehit eden İŞİD’e karşı süt dökmüş kediye dönenler, eli kalemden başka bir şey tutmayan zavallı eğitimciler üzerinden gider yapıyor.
Ahlaksızlığın dibi bu değil de nedir?
Bakınız bu videoda konuşan üst düzey MİT görevlisi. İleride sizi yargılayacak ve ömür boyu delikte tutacak bilgileri veriyor üstelik.
Ne oldu peki?
Bunlara gücünüz yetebildi mi?
Haysiyetsiz medya da bunu görmek yerine eğitimcilerin rüşvet ve her türlü pislikle tuzağa düşürülmesini uluslararası başarı gibi sunmaları ahlaksızlığın başka boyutu.
“MİT’ten nefes kesen operasyonmuş!”
Bakın size söylüyorum bu beyinsizler takımı ve korkaklar güruhu üç vakte kadar Türkiye’nin dışına dahi adım atamayacaklar.
Ancak beşinci sınıf ülkelerde rüşvetle iş gören bu çapulcular güruhu, demokrasisi güçlü herhangi bir ülkeye girmeye kalktığı an, başlarına gelecekleri biliyorlar çünkü!
Türkiye’nin dış işlerini bitiren aptal irade, neredeyse her Türk vatandaşını istihbarat elemanı olarak kullanmayı denemenin bedelini bu milletin insanlarına ağır ödetecek.
Avrupa’da başta cami imamları olmak üzere iktidar ile ilişkisi olan herkes potansiyel ajan ve provokatör muamelesi görüyor.
THY ofislerine ajan merkezleri gibi bakılıyor, konsolosluklar MİT’İn gayrı resmi merkezi gibi kullanıldığı için burada çalışanların hepsinin kariyerini bitirmiş durumdalar zaten.
Hostesten gazeteci kimlikli beşinci sınıf haberciyi bile istihbarat elemanı olarak kullanan bu çapsız ve korkak irade nasıl bir derin çukur kazdığını içine düştüğünde görecek!
Yurt dışındaki her basın kartı kullanan kişi gazeteci değil artık çok iyi biliniyor. Hepsi espiyonaj ajanı.
THY memurları muhbir, imamlar nüfuz ajanı, konsoloslar doğrudan MİT’e bağlı…
Yurt dışında yaşayanlara tavsiyem, bu kişilerin hepsini bulunduğunuz yerin adli mercilerine ve emniyetine bildirin. Şu insan kaçırmaları, kendi dilinizde bir metne dönüştürüp belgeleriyle sunun.
Sahte kabadayının çapulcu sürüsünün çil yavrusu gibi kaçacak delik aradığını göreceksiniz.
Cemaat terör örgütü olsa, kendisini almaya gelen MİT’in geri zekalı personelini derdest eder PKK’lılar gibi itiraflar ettirirdi.
Bu bile camianın masumiyetinin kanıtıdır!
Sahte Kabadayı’nın son operasyonları bunlar.
Başta içerde Perinçek, dışarda Putin olmak üzere hepsi zamanlamayı kovalıyor. Esas öldürücü darbeyi ise Esad vuracak sanırım. O zaman ağlayarak “yaşananları unutalım” diyecek olanlara geçmişte kadın, çoluk çocuk demeden yaptıkları zulümleri suratlarına vurarak cevap verin.
Şunu da unutmamalısınız, tarih sizi bir siyasetçi, bir başbakan filan olarak değil, beşinci sınıf bir sahte kabadayı olarak hatırlayacak hep!
[Naci Karadağ] 7.9.2018 [TR724]
Hatta eşkıyalığın bile.
Risalelerden okumuşsunuzdur illa ki, yol kesip “Kaymakam namaz kılmıyor” diye şikayet eden eşkıyaları.
Misal en aşağılık düşman, en zalim hasım bile kadınlara dokunmaz savaşta.
Hele hele çocuklara asla.
Ahmet Altan vaktiyle son derece beliğ ifade etmişti:
“Başbakan gibi kavga etmek istiyorsan başbakana yakışır bir olgunlukla, delikanlı gibi kavga etmek istiyorsan delikanlıya yakışan bir raconla kavga edeceksin.”
Ancak kabadayının sahtesi böyle değildir.
Hele bir de façası bozulmuşsa, gözü tamamen döner, ne ahlakın zerresi kalır ne de erdemin.
Galiba cemaat Tayyip Erdoğan ve çetesinin façasını sağlam bozmuş uluslararası düzlemde.
Façası bozuk sahte kabadayının yapamayacağı kötülük yoktur.
Elinden gelse gezegeni yakar yani.
Kabadayının sahtesi afra tafra yapar ama kendisinden daha güçlü birini gördüğü anda dünyanın en zavallı yaratığına dönüşür, en iğrenç yalaka moduna girer.
Meydanlarda bangır bangır bağırırken, suçüstü yakalandığında oğluyla bile fısır fısır konuşur mesela.
Acımasız olur.
Merhamet ve vicdanın yerini inanılmaz bir kin ve nefret alır.
Façası bozulduğu için gözü dönmüştür çünkü.
Kadın ve çocuklara gücü yeter.
Onları korkutur.
Onları derdest eder, zindana atar.
Güçlüye bir iki atar yapar adam ensesine tokadı yediği an, emrine girer.
Kimi zaman bir ayıyla kalkar dansa, kimi zaman bir sırtlanla ava çıkar.
Bazen Putin ile kanka olur, bazen fabrikatör Perinçek ile.
Onlar kalibrasyonunu çok iyi bildikleri için gıkını çıkaramaz bu kesime.
Tam tersini yapar, başkasından fırça yer, karizması yerle bir olur acısını masumlardan çıkarır.
Kadınlara işkence yapar, bebekleri öldürür, boğdurur.
Sonra da utanmazca bununla övünür bir de!
Seçim gecesi Muharrem İnce’nin saçmalıkları olmasa korkudan sokağa bile çıkamayan bir dünya lideri profilinden bahsediyoruz.
Kamera önünde atıp tuttuktan sonra kameralar kapalı iken iki büklüm olan bir zavallı karakter.
Milletin önünde şarlamayı, atar yapmayı, gidere gider çekmeyi marifet sanıyor ama baş başa kalınca yalanmadık ayak tabanı bırakılmıyor.
Utanmadan sıkılmadan mikrofona gelip gariban öğretmenlere milyonlarca lira rüşvet, yüzde verdirip operasyon çekmeyi marifet olarak sunar bu sahte kabadayılar.
Hem façasını bozdukları için nefret duyar onlara, hem de eğitimli oldukları için.
“Ben kitap okumam, arkadaşlar özet çıkartır” diye marifetmiş gibi konuşan bir kenar mahalle bitiriminden erdem beklemek elbette haksızlık olacaktır.
Moldova’daki hayatlarında karınca incitmemiş eğitimcilere operasyon çekmek ve bununla afra tafra yapmak elbette kolay.
Sıkıysa PKK’nın elindeki Mit üst düzey görevlilerini getirebilmek için operasyon çeksenize sahte kabadayı ve uşakları?
Gencecik Mehmetçiği yakarak şehit eden İŞİD’e karşı süt dökmüş kediye dönenler, eli kalemden başka bir şey tutmayan zavallı eğitimciler üzerinden gider yapıyor.
Ahlaksızlığın dibi bu değil de nedir?
Bakınız bu videoda konuşan üst düzey MİT görevlisi. İleride sizi yargılayacak ve ömür boyu delikte tutacak bilgileri veriyor üstelik.
Ne oldu peki?
Bunlara gücünüz yetebildi mi?
Haysiyetsiz medya da bunu görmek yerine eğitimcilerin rüşvet ve her türlü pislikle tuzağa düşürülmesini uluslararası başarı gibi sunmaları ahlaksızlığın başka boyutu.
“MİT’ten nefes kesen operasyonmuş!”
Bakın size söylüyorum bu beyinsizler takımı ve korkaklar güruhu üç vakte kadar Türkiye’nin dışına dahi adım atamayacaklar.
Ancak beşinci sınıf ülkelerde rüşvetle iş gören bu çapulcular güruhu, demokrasisi güçlü herhangi bir ülkeye girmeye kalktığı an, başlarına gelecekleri biliyorlar çünkü!
Türkiye’nin dış işlerini bitiren aptal irade, neredeyse her Türk vatandaşını istihbarat elemanı olarak kullanmayı denemenin bedelini bu milletin insanlarına ağır ödetecek.
Avrupa’da başta cami imamları olmak üzere iktidar ile ilişkisi olan herkes potansiyel ajan ve provokatör muamelesi görüyor.
THY ofislerine ajan merkezleri gibi bakılıyor, konsolosluklar MİT’İn gayrı resmi merkezi gibi kullanıldığı için burada çalışanların hepsinin kariyerini bitirmiş durumdalar zaten.
Hostesten gazeteci kimlikli beşinci sınıf haberciyi bile istihbarat elemanı olarak kullanan bu çapsız ve korkak irade nasıl bir derin çukur kazdığını içine düştüğünde görecek!
Yurt dışındaki her basın kartı kullanan kişi gazeteci değil artık çok iyi biliniyor. Hepsi espiyonaj ajanı.
THY memurları muhbir, imamlar nüfuz ajanı, konsoloslar doğrudan MİT’e bağlı…
Yurt dışında yaşayanlara tavsiyem, bu kişilerin hepsini bulunduğunuz yerin adli mercilerine ve emniyetine bildirin. Şu insan kaçırmaları, kendi dilinizde bir metne dönüştürüp belgeleriyle sunun.
Sahte kabadayının çapulcu sürüsünün çil yavrusu gibi kaçacak delik aradığını göreceksiniz.
Cemaat terör örgütü olsa, kendisini almaya gelen MİT’in geri zekalı personelini derdest eder PKK’lılar gibi itiraflar ettirirdi.
Bu bile camianın masumiyetinin kanıtıdır!
Sahte Kabadayı’nın son operasyonları bunlar.
Başta içerde Perinçek, dışarda Putin olmak üzere hepsi zamanlamayı kovalıyor. Esas öldürücü darbeyi ise Esad vuracak sanırım. O zaman ağlayarak “yaşananları unutalım” diyecek olanlara geçmişte kadın, çoluk çocuk demeden yaptıkları zulümleri suratlarına vurarak cevap verin.
Şunu da unutmamalısınız, tarih sizi bir siyasetçi, bir başbakan filan olarak değil, beşinci sınıf bir sahte kabadayı olarak hatırlayacak hep!
[Naci Karadağ] 7.9.2018 [TR724]
Kimine hüsran kimine zirve [Hasan Cücük]
Liglere baktığımızda puan tablosunun üst sıralarında görmeye alışık olduğumuz takımlar vardır. Onlar ligi domine eden şampiyonluğun favorileridir. Daha az yenilgi, daha az beraberlik ve daha çok galibiyet alan bu takımlar sıradışı skorlara imza atıp taraftarını hayal kırıklığına uğratabiliyor. Tıpkı Fenerbahçe. Bir de skor tabelasının üst sıralarında görmeye pek alışık olmadığımız takımlar vardır. Tıpkı Fransa Ligue 1’in takımlarından Dijon gibi.
Süper Lig’in ilk 4 haftasının hikayesi için en uygun başlık; ‘Fenerbahçe’nin muhteşem çöküşü’ olur. Sezona yeni teknik adamla başlayan Fenerbahçe, iki elin parmaklarını geçen sayıda oyuncuyu kadrosuna kattı. Geride kalan 4 haftada aldığı 3 yenilgi ile lig tarihinin en kötü başlangıcını yaptı. Kayserispor önünde, ligde üst üste üçüncü yenilgisi alan Fenerbahçe, 61. sezonunu geçirdiği ligde bir ilki yaşamış oldu. Sarı-lacivertliler, bu sezondan önce en kötü 4. hafta performansını 1965-1966, 1987-1988 ve 2016-2017 sezonlarında yaşadı. Bu sezonlarda Fenerbahçe, ilk 4 maçta birer galibiyet ve beraberlikle, iki yenilgi aldı. Fenerbahçe, son 3 sezonun ilk 4 haftalarında sadece birer galibiyet elde edebildi. Son 3 sezonda kötü başlangıçlar yapan Fenerbahçe, 4. maçlar sonunda taraftarlarına sadece birer kez 3 puan sevinci yaşatabildi.
Fenerbahçe’nin çöktüğü bu sezon yükselen takım Kasımpaşa oldu. Geride kalan 4 haftayı da 3 puanla kapatan Kasımpaşa ligin zirvesine otağ kurdu. Kasımpaşa hem kendi sahasında hem de deplasmanda oynadığı iki maçıda kazanarak, kulüp tarihinin en iyi lig başlangıcına imza attı. Kasımpaşa ile birlikte 8 puanlı Kayserispor ve Konyasspor’da sezona sıradışı başlayan takımlar oldu. Geçen sezonun Türkiye Kupası sahibi Akhisarsor’un 4 maçta 2 puan toplamasıda sezonun sürprizleri arasında yer aldı.
Milli maçlardan dolayı lige iki hafta ara verilmesi, kötü başlangıç yapan takımlar için ilaç gibi oldu. Özellikle bir düzine oyuncuyu kadrosuna katan Fenerbahçe verilen bu arayı iyi değerlendirip, oyuncular arasında uyumu sağlarsa kara bulutları kısa sürede dağıtabilir. Yoksa Phillip Cocu daha önce gelipte fiyasko olan vatandaşları Guus Hiddink ve Dick Advocaat’ın kaderini yaşayıp, sarı-lacivertli günleri erken kapatır.
Fransa Ligue 1’in zirvesinde 12 puanlı PGS’yi görmek sıradan bir durum. Asıl sürpriz PSG’nin takipçilerinde. Geçen sezon Ligue 1’i 11. sırada bitiren ve mütevazı bir kadroya sahip olan Dijon, yeni sezona fırtına gibi başladı. Dijon, oynadığı 4 maçtan 9 puan çıkararak ligde ikinci sıraya yerleşti. PSG’ye şampiyonluk yarışında rakip olan tek takım Monaco bu sezona feci bir başlangıç yaptı. Monaco, Ligue 1’de şu ana dek çıktığı 4 maçtan 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi çıkardı. Monaco gibi taraftarını üzen bir başka ekip ise yine ligin güçlü takımlarından Bordeaux oldu. Çıktığı 4 maçın üçünü kaybedince, puan tabelasında sondan ikinci sıraya yerleşti.
İngiltere Premier Lig’in ilk 3 sırasına baktığımızda ikisi olması gereken takımlardan Liverpool ve Chelsea olurken sürprizin adı Watford oldu. Geçen sezon ligi 14. sırada bitiren Javi Garcia’nın ekibi, bu sezon 4 maçta 4 galibiyet aldı ve 12 puanla gözleri üzerine çekti. Premier Lig’in devlerinden Arsenal ve Manchester United, 4 maçın 2’sinde sahadan mağlup ayrılarak, bu sezonda mutlu son için taraftarlarına umut verdi. Yeni sezon öncesinde rüya gibi bir transfer dönemi geçiren ve yıldız isimleri kadrosuna katmakla yetinmeyip takımın başına da Pellegrini’yi getiren West Ham, geride kalan 4 hafta sonunda Premier Lig’de puan alamayan tek kulüp oldu.
Almanya Bundesliga’da 2 hafta sonunda puansız 4 takımın ligin güçlü ekiplerinden olması sezonun sürpriz başlangıçlarından biri oldu. Geçen sezon Tayfun Korkut’un gelmesiyle ligde üst sıralara yükselen Stuttgart bu sezon iki maçını da kaybedip, sıfır çekti. Stuttgart gibi Schalke 04 ve Bayer Leverkusen gibi ligin kalbur üstü takımları da henüz puanla tanışmadı. Yine RB Leipzig’in 2 maçta 1 puanda kalmasıda sezonun ilginç başlangıçları arasında yerini aldı.
Geçen sezon La Liga’yı dördüncü bitirerek eski günlerini hatırlatan ve Şampiyonlar Ligi bileti kazanan Valencia ligde bu sezon oynadığı 3 maçtan yalnızca 1 puan çıkarabildi. Avusturya’da geçen sezonu lig sonuncusu olarak tamamlayan ve play-out maçları neticesinde ligde kalabilen St. Pölten, ligi 36 maçta 20 puanla kapatmıştı. Bu sezon ise 6 haftada 4 galibiyet ve 2 beraberlik alırken 14 puana ulaştı. St. Pölten aynı zamanda Salzburg’la beraber ligdeki yenilgisiz iki takımdan biri.
[Hasan Cücük] 7.9.2018 [TR724]
Süper Lig’in ilk 4 haftasının hikayesi için en uygun başlık; ‘Fenerbahçe’nin muhteşem çöküşü’ olur. Sezona yeni teknik adamla başlayan Fenerbahçe, iki elin parmaklarını geçen sayıda oyuncuyu kadrosuna kattı. Geride kalan 4 haftada aldığı 3 yenilgi ile lig tarihinin en kötü başlangıcını yaptı. Kayserispor önünde, ligde üst üste üçüncü yenilgisi alan Fenerbahçe, 61. sezonunu geçirdiği ligde bir ilki yaşamış oldu. Sarı-lacivertliler, bu sezondan önce en kötü 4. hafta performansını 1965-1966, 1987-1988 ve 2016-2017 sezonlarında yaşadı. Bu sezonlarda Fenerbahçe, ilk 4 maçta birer galibiyet ve beraberlikle, iki yenilgi aldı. Fenerbahçe, son 3 sezonun ilk 4 haftalarında sadece birer galibiyet elde edebildi. Son 3 sezonda kötü başlangıçlar yapan Fenerbahçe, 4. maçlar sonunda taraftarlarına sadece birer kez 3 puan sevinci yaşatabildi.
Fenerbahçe’nin çöktüğü bu sezon yükselen takım Kasımpaşa oldu. Geride kalan 4 haftayı da 3 puanla kapatan Kasımpaşa ligin zirvesine otağ kurdu. Kasımpaşa hem kendi sahasında hem de deplasmanda oynadığı iki maçıda kazanarak, kulüp tarihinin en iyi lig başlangıcına imza attı. Kasımpaşa ile birlikte 8 puanlı Kayserispor ve Konyasspor’da sezona sıradışı başlayan takımlar oldu. Geçen sezonun Türkiye Kupası sahibi Akhisarsor’un 4 maçta 2 puan toplamasıda sezonun sürprizleri arasında yer aldı.
Milli maçlardan dolayı lige iki hafta ara verilmesi, kötü başlangıç yapan takımlar için ilaç gibi oldu. Özellikle bir düzine oyuncuyu kadrosuna katan Fenerbahçe verilen bu arayı iyi değerlendirip, oyuncular arasında uyumu sağlarsa kara bulutları kısa sürede dağıtabilir. Yoksa Phillip Cocu daha önce gelipte fiyasko olan vatandaşları Guus Hiddink ve Dick Advocaat’ın kaderini yaşayıp, sarı-lacivertli günleri erken kapatır.
Fransa Ligue 1’in zirvesinde 12 puanlı PGS’yi görmek sıradan bir durum. Asıl sürpriz PSG’nin takipçilerinde. Geçen sezon Ligue 1’i 11. sırada bitiren ve mütevazı bir kadroya sahip olan Dijon, yeni sezona fırtına gibi başladı. Dijon, oynadığı 4 maçtan 9 puan çıkararak ligde ikinci sıraya yerleşti. PSG’ye şampiyonluk yarışında rakip olan tek takım Monaco bu sezona feci bir başlangıç yaptı. Monaco, Ligue 1’de şu ana dek çıktığı 4 maçtan 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi çıkardı. Monaco gibi taraftarını üzen bir başka ekip ise yine ligin güçlü takımlarından Bordeaux oldu. Çıktığı 4 maçın üçünü kaybedince, puan tabelasında sondan ikinci sıraya yerleşti.
İngiltere Premier Lig’in ilk 3 sırasına baktığımızda ikisi olması gereken takımlardan Liverpool ve Chelsea olurken sürprizin adı Watford oldu. Geçen sezon ligi 14. sırada bitiren Javi Garcia’nın ekibi, bu sezon 4 maçta 4 galibiyet aldı ve 12 puanla gözleri üzerine çekti. Premier Lig’in devlerinden Arsenal ve Manchester United, 4 maçın 2’sinde sahadan mağlup ayrılarak, bu sezonda mutlu son için taraftarlarına umut verdi. Yeni sezon öncesinde rüya gibi bir transfer dönemi geçiren ve yıldız isimleri kadrosuna katmakla yetinmeyip takımın başına da Pellegrini’yi getiren West Ham, geride kalan 4 hafta sonunda Premier Lig’de puan alamayan tek kulüp oldu.
Almanya Bundesliga’da 2 hafta sonunda puansız 4 takımın ligin güçlü ekiplerinden olması sezonun sürpriz başlangıçlarından biri oldu. Geçen sezon Tayfun Korkut’un gelmesiyle ligde üst sıralara yükselen Stuttgart bu sezon iki maçını da kaybedip, sıfır çekti. Stuttgart gibi Schalke 04 ve Bayer Leverkusen gibi ligin kalbur üstü takımları da henüz puanla tanışmadı. Yine RB Leipzig’in 2 maçta 1 puanda kalmasıda sezonun ilginç başlangıçları arasında yerini aldı.
Geçen sezon La Liga’yı dördüncü bitirerek eski günlerini hatırlatan ve Şampiyonlar Ligi bileti kazanan Valencia ligde bu sezon oynadığı 3 maçtan yalnızca 1 puan çıkarabildi. Avusturya’da geçen sezonu lig sonuncusu olarak tamamlayan ve play-out maçları neticesinde ligde kalabilen St. Pölten, ligi 36 maçta 20 puanla kapatmıştı. Bu sezon ise 6 haftada 4 galibiyet ve 2 beraberlik alırken 14 puana ulaştı. St. Pölten aynı zamanda Salzburg’la beraber ligdeki yenilgisiz iki takımdan biri.
[Hasan Cücük] 7.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)