Her Gidiş Yalnızca Bir Gidiş Değil (Şiir) [M. Sacid Arvasi]

Anadolu, hey Anadolu!

Ayrılığın acısını bana sor!

Ne hicranlar yeşerdi sinemde, firaklardan yana.

Geride kalanların ızdırabını en iyi ben bilirim.

Zira,

Yanan bendim İsmail ağlarken.

Damla damla eriyen bendim,

Hacer kızgın kumlarda seğirtirken.

Ve en iyi ben bildim, gidenlerin sancısını,

Hazreti İbrahim’in geriye bakmayan gözlerini süzerken.

Cafer giderken, Musab giderken.

Çığlık çığlık feryad ettim çöl rüzgarlarında,

Gidenlerin ardından bakarken.

Kerpetenlerle tırnaklarım sökülüyordu sanki parmaklarımdan.

Canım öyle yandı işte, Hamza’m giderken,

Ayaklarını yere vura vura Ömer’im giderken.

Bir de, hepsine bedel Nebî’nin  gidişi var ki,

Doğduğunda kevn-ü mekânın en talihlisi olmuşken.

En talihsizi ben oldum,

O, ‘İkinin İkincisi’ ile giderken.

Gidenler yüzbin olup dönünceye kadar,

Hicranımı dökemem satırlara, lügatlarda onca kelime varken.

Anadolu, hey Anadolu!

Yüzbin yüreğin gözyaşıyla ıslandım,

Kutlu dudaklardan ‘Veda Sözleri’ dökülürken.

Hepsinin tek tek sayarım gözyaşlarını,

Her damlası içimde böyle taptazeyken.

Kucaklayamadım pek çoğunu,

Ebedî istirahatlarına başlarını koyarken.

Mavera-ün Nehir’den Afrika’nın derinliklerine kadar,

Senden evvel çocuklarını coğrafyalara serpiştiren bendim.

Ama ağlamadım bir daha gidişlerine.

Her gidişin yalnızca bir gidiş olmadığını anlarken.

Öyle ki, Eba Eyyub’e bile ağlamadım,

Dönmeyeceğinden eminken.

Gidenlerin her bir geri döndü Anadolu.

Kimileri Kafkasya bahadırlarının yüreklerinde,

Kimileri siyah derili Afrikalıların alınlarındaki nurda.

Her birinin selâmını aldım.

Hatta telaffuzlarını işittim,

Dili farklı, rengi muhtelif, milliyeti ayrı insanlar ‘Lebbeyk’ deyip,

Hacer-ül Esved’i selâmlarken.

Anadolu, hey Anadolu!

Her gidiş, yalnızca bir gidiş değil.

Hele kaçış, asla değil.

Ancak Musa gider sarayına,

Çıkamaz zira Firavun Tur Dağı’na.

Doğduğu ufukta duran güneş duydun mu?

Hazreti İbrahim bucak bucak dolaşır da,

İbrahimî olan durur mu?

Çölleri aşarken Hazreti Mesih,

Mesih Soluklular durgun olur mu?

Ve saati geldiğinde, gider de Hazreti Muhammed,

Yakışır mı Muhammedî olana gitmemek?

Bırak şimdi gidişlerine yanmayı gidenlerin!

Gidenlerinki yalnızca hüzünlü bir gurbet değil.

Çektikleri, sadece hicranlı bir hasret değil.

Heybesinde hayat olanlar,

Çorak kalmasını istemez hiçbir toprağın.

Yaşatmak için yaşayanlar,

Kardelenler gibi karda açarlar.

Ve bağrında açtıkları kışlara,

Baharlar taşırlar.

Senden evvel çocuklarını coğrafyalara serpiştiren bendim.

Yürek yürek Hazreti Muhammed ışığını kıtalara taşıyan,

Ben.

Şimdi sensin…

Hiç durmadan dağıt,

Işık Süvarilerini karanlıkların üzerine!

Sal Muhabbet Fedailerini nefretlerin üstüne üstüne!

Bir ‘Ak Yol’ çizsinler kıtalar arasından,

Fikirler arenasından.

Ve yürüsün Sevgi Kervanları!

Hazreti Muhammed Katarları dizilsin yollara!

Kalmasın uğranmadık kıldan bir çadır,

Taştan bir kulübe, tahtadan bir ev!

Ve “Kalmasın el uzatılmadık mahzun bir gönül!”

Bırak gitsinler!

Bir gün döneceklerinden emin olarak.

Bunu sana ben söylüyorum,

Senden evvel coğrafyalara çocuklarını serpiştiren Mekke olarak.

Gidenler yüzbinlerle dönecekler.

Ve bir gün Hicaz’ın yollarına düştüklerinde,

“Mekke’nin yolu Anadolu’dan geçer.” diyecekler.

Vefa yudumlamış yürekleriyle,

Evvela sana gelecekler.

Selâm verecekler.

Dikkat et şivelerine!

Söylediklerini ya bir Bursalı,

Ya Diyarbekirli, ya da bir Vanlı gibi söyleyecekler.

Sen de anlayacaksın,

Nereye, kim gitmiş.

Gelenler, hangi gidenin avuçlarından su içmiş.

O zaman zaten öğreneceksin,

Şimdi de bil Anadolu!

Hey Anadolu!

Her gidiş, yalnızca bir gidiş değil.

Hele asla, kaçış değil.

Kuşkusuz, bazıları da dönmeyecekler.

Ama,

Onlar da,

Gittikleri toprakların bağrına birer tohum gibi girecekler,

Yeşerecekler.

Toprağın sinesine inen bu yürekler,

En amansız iklimlerde bile,

Sana açılmış sımsıcak kucaklara dönüşecekler.

Uzatmayalım artık Anadolu…

Hey Anadolu!

Her gidiş, yalnızca bir gidiş değil.

Hele asla, kaçış değil.

[M. Sacid Arvasi] 5.9.2018 [Thecrcl.ca]

Güller açacak Gül-i Muhammedi kokacak alem [Safvet Senih]

Maddî nazarla bakanlar, gülde sadece fânilik ve bundan doğan bir hüzün görürler. Onun için bir Fransız şair, bir dostunun genç yaşta ölen kızı için “O bir güldü ve ancak bir gül kadar yaşadı.” demiştir.  Bizim halk türkülerimizde de: “Gül açılır yaz olur. / Ben yârime gül demem / Gülün ömrü az olur.” diye böyle bir bakış vardır… Halbuki bizim gönül dünyamıza göre GÜL, MUHAMMED  ALEYHİSSELAM'IN  REMZİDİR. Evet bizde Gül-ü Muhammedî tabiri vardır.

Şimdi isimleri İLÂHİYAT  FAKÜLTELERİ  olarak değiştirilen eski  YÜKSEK  İSLAM  ENSTİTÜLERİNİN rozetlerinde gül vardı.

Arapçada VERD, gül demektir. Aynı kökten gelen VİRD, zikir mânâsına kullanılmaktadır.

Cenab-ı Hak, insanı kâinatın fihristi olarak yaratmış ve her bir âleme bir pencere açmış. Binlerce kabiliyet çekirdeğini de insanın içine ekmiş. İnsan zikir ve fikirle o çekirdekleri geliştirir, çiçek de açtırır. Evrad ve ezkârını okurken, insanın içindeki Gül-ü Muhammedîler de açılır.

Gaflet ve günahlar, o ince duyguları çürütür, dumura uğratır. Bu hususta Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz. Bazıları da bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi, o lâtife, bir saç kadar sıklete yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hatta bazan söner ve ölür. Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir Lokma (haram ise yeme), bir kelime (yalan veya günah ise söyleme), bir dâne, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük lâtifelerini onda batırma.” (On Yedinci Lem’a)

Nasıl ki, bazı çiçekler hassas olur, hafif dokununca hemen kapanıverirler. Küstüm çiçeği gibi… Bazıları da ezan vakti açarlar. Akşamları açan  ezan çiçeği gibi. İşte bu lâtifeler yani ince hassas duygular, günahların baskısı ile kapınıverdikleri gibi ibadet ve zikirlerle de açılırlar.

Bu açıdan Üstad Hazretleri namaz hakkında şöyle diyor: “Kalbimin GIDASI, ruhumun ÂB-I HAYATI  ve lâtife-i Rabbaniyemin  HAVÂ-YI  NESÎMİ’ni cezb ve celbeden (her gün kılınan beş vakit) NAMAZ  dahi seni usandırmamak gerektir.” (Yirmi Birinci Söz)

Aslında insan vücudunu bir saraya benzetecek olursak şehevî, gazabî, maddî-mânevî, herbir duygu da o sarayda yaşayan bir insan gibidir ve kendine göre bir vazifesi vardır. “Şu hakikatı, hayalî bir vâkıâda, şöyle bir temsilde gördüm ki; ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir câzibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabanî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik  vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır. Sonra geçtim bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim; ne için o öyle, bu böyle?  İçeriye  girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik… Daire, daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar gayet lâtif sanatlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En  yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemâlâtı ve terakkıyatı için kendine has, ulvî vazifeleriyle iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, ‘Yasak!’ demediler, gezebildim. Sonra çıktım baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar  var. Sordum, dediler: ‘O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalâletindir. Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.’ Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde, ‘Said’ ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm  gibi bana geldi. Kemal-i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi ayıldım. İşte o hayalî vâkıayı sana tabir edeceğim: Allah hayır etsin. İşte o şehir ise, insanların, ictimaî hayatları ve medeniyet şehirleridir. O sarayların her birisi bir insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi lâtifeler ve nefis, heva, kuvve-i şeheviyye ve kuvve-i gazabiyye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir lâtifenin ayrı ayrı ubudiyet vazifeleri  var. Ayrı, ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, şehevî ve gazabî kuvveler bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek duyguları, nefis ve hevâya musahhar etmek ve aslî vazifelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakkî değildir.” (Yirmi Üçüncü Söz)

Bizler zaten, büyük ve mürşidlerin huzurunda sanki manyetik bir alana girmiş gibi olduğumuzu hissederiz. Çünkü onların duyguları, mânevî cihazları, lâtifeleri, tabir câiz ise, o hassas antenleri günahlarla ve gaflet halleriyle paslanıp kirlenmediği için, alıcı ve verici olarak hep açık ve pırıl pırıl vaziyettedirler. Bakışları içlerimizi deliyor. Sözleri de içimizdeki duygularımızı kıpırdatıp harekete geçiriyor. Mürşidler mürşidi, rehberler rehberi olan  Efendimizin (S.A.S.) sahabelerinin duyguları kim bilir nasıl inkişaf ediyordu!..

[Safvet Senih] 5.9.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

İki gemi, üç adam ve felaket [Dr. Serdar Efeoğlu]

Babıali Baskını ile iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki, Balkan Harbindeki mağlubiyet sonrasında “değerli yalnızlığın” ne kadar tehlikeli olduğunu anlayarak bu duruma son vermek için ittifak girişimlerinde bulundu. Ancak İngiltere, Fransa, Rusya, Bulgaristan ve Yunanistan’a ittifak edildiyse de olumlu bir cevap alınamadı.

İttifak teşebbüslerine Almanya’nın cevabı da farklı değildi. Almanlar da Osmanlı Devleti ile ittifakın faydadan çok zarar getireceğini düşünüyorlardı. Alman Genelkurmayı, Osmanlı Devleti’ni askeri yönden “sıfır” olarak görüyor ve artık “hasta adam” yerine “ölü adam” denilmesi gerektiğini ifade ediyordu.

Osmanlı devlet adamlarının en büyük korkusu ise Rus tehdidiydi. Kazım Karabekir başta olmak üzere o döneme ait kaleme alınan hatıratlarda bu endişe açık olarak görülmekte ve bu tehdide karşı koyabilmek için müttefik bir devlete ihtiyaç olduğu ifade edilmektedir. Bu devlet de ancak Almanya olabilirdi.

ALMANLARLA GİZLİ ANTLAŞMA

Almanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin teklifini kabul ederek gizli bir ittifak antlaşması yaptılar. Bu antlaşmadan sadece Padişah Mehmet Reşat, Sadrazam Said Halim Paşa, Enver, Talat Paşalarla Halil Menteşe’nin bilgisi olmuş, antlaşma Bakanlar Kurulu’na ancak Ekim ayında getirilmiştir.

İngilizlerin Osmanlı gemilerine el koymasından bir gün sonra yani 2 Ağustos 1914’de yapılan bu antlaşmaya göre, Almanya savaşa girerse Osmanlı Devleti de savaşa dâhil olacaktı.

İngilizlerin parası ödenen gemilere el koymasıyla Osmanlı Devleti’nin safı belli olmuş ve kamuoyunda İngiliz aleyhtarlığı iyice artmıştı. Ancak genel kanaat, hemen savaşa girilmeyeceği yönündeydi.

GOBEN VE BRESLAU

Osmanlı Genelkurmayı, 2 Ağustos 1914’de genel seferberlik ilanına rağmen hazırlıklar tamamlanmadan savaşa girilmemesinden yanaydı ve Hükümetin de büyük bir bölümü aynı düşüncedeydi. Almanlar ise Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaşa girmesini istiyorlardı.

Bu sırada Almanya’nın Amiral Souchon komutasındaki Akdeniz donanması; İngiliz ve Fransızların Almanlara karşı savaşa girmesiyle zor durumda kalmıştı. Souchon, Türk-Alman gizli antlaşmasından sonra aldığı emir doğrultusunda İstanbul’a doğru harekete geçti. Ancak gemilerin önce Messina’ya giderek kömür alması gerekiyordu.

Gemiler Messina’ya dönerken İngiliz gemilerini atlatarak kömür almayı başarıp yollarına devam ettiler. Alman gemileri, bugün bile hala anlaşılamayan bir şekilde kömürü bir İngiliz şirketinden almışlar ve İngiliz gemilerinin müdahalesinden kurtulabilmişlerdi. İngilizler bunu emirlerdeki yanlış anlaşılmayla açıklasalar da bu açıklamanın yeterli olmadığı açıktır.

Gemiler yollarına devam ederek Çanakkale’ye ulaştılar ve İngilizlerin tepkisine rağmen Enver Paşa’nın izniyle Boğazlara girerek İstanbul’a geldiler. İki geminin hedefi artık Alman Genelkurmayının isteği doğrultusunda Karadeniz’e çıkmaktı.

BİR OĞLUMUZ OLDU!

Gemilerin Boğaza girişinden Enver Paşa dışında diğer kabine üyelerinin haberi olmamıştı.   Paşa, Goben ve Breslau’un girişini “Bir oğlumuz oldu!” şeklinde ifade etmişse de ortada büyük bir kriz vardı.

İtilaf devletleri Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığı çerçevesinde ya gemilere el koymasını ya da Boğazlardan çıkarmasını istediler. Özellikle Rus limanlarının bombardımanına karşı endişelerini belirterek böyle bir durumun Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla sonuçlanacağını söyleyerek tehdit ettiler.

Hükümet ise sorunu “Türk usulü” bir yöntemle çözdü. Halil Menteşe’nin teklifiyle gemilerin Osmanlı Devleti tarafından satın alınarak mürettebatının da Osmanlı hizmetine girdiği açıklandı.

16 Ağustos’ta gemilere Türk bayrağı çekildi, Alman mürettebat da başlarına “Türk fesi” giydi. Goben’e “Yavuz Sultan Selim”, Breslau’a da “Midilli” adı verildi. Souchon da Osmanlı donanma komutanlığına getirildi.

İttihat ve Terakki Hükümeti böylece bütün dünyanın gözü önünde gemilerin sahibiymiş gibi davranıyordu. Hâlbuki Alman belgelerinde savaş sonuna kadar gemilerin ismi aynen yazılmaya devam etti.

SAVAŞA GİRİŞ

Bundan sonra Alman planı Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaşa girmesiydi. Osmanlı Devleti ise hazırlıklar bitmeden ve bazı tavizler koparmadan savaşa dâhil olmak niyetinde değildi.  Almanlar, Rus limanlarına yapılacak bir saldırıyla Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesini planlamışlardı. Ancak Rus belgelerine göre Rusya’nın da bu plandan haberi vardı.

Alman planı Osmanlı devlet adamlarına, yapılacak ani bir baskın sayesinde Osmanlı donanmasının Karadeniz’de üstünlüğü elde edeceği şeklinde izah edilmişti. Enver Paşa buna razı olsa da diğer kabine üyelerinin karşı çıkması nedeniyle savaşa giriş süreci bir oldubittiye getirildi.

Enver Paşa’nın verdiği izin, Alman Genelkurmayı tarafından da onaylanınca donanma Souchon komutasında Karadeniz’e açıldı. 29 Ekim’de kendilerine verilen emirleri yerine getiren gemiler dört Rus limanını topa tutmuş, elli petrol deposu ve birçok tahıl ambarını tahrip etmiş, on dört nakliye gemisini de batırmıştı.

Osmanlı Genelkurmayı ise Osmanlı donanmasının Karadeniz’de saldırıya uğradığını ve karşılık verdiğini açıklıyordu. Elbette bu doğru değildi ve Osmanlı Devleti bir “oldubitti” ile savaşa girmişti. Ruslar da ellerindeki istihbarata rağmen bir önlem almayarak bu süreci kendi menfaatlerine çevireceklerini düşünmüşlerdi.

Osmanlı Devleti, 2 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da İngiltere ve 6 Kasım’da da Fransa’nın savaş ilanıyla 1918’e kadar devam edecek Harb-i Umumi’ye dâhil oldu.

MECLİS VE BASIN

İttihatçıları bu kadar rahat hareket ettiren nedenlerin başında Almanlarla ittifak yapıldığı gün Meclisin, beş aylık bir tatile girmiş olması geliyordu. Kendi kontrollerinde de olsa açık olan bir Meclis, İttihatçıların işine gelmiyordu.

Hükümet sonradan kanunlaşmak üzere “kanun-ı muvakkate” çıkarıyor ve parlamentonun denetiminden kurtuluyordu. Tehcir Kanunu bile 1915’de bir “kanun-ı muvakkate” olarak çıkarılmıştı.

İttihatçılar padişah Mehmet Reşat’ı da istedikleri gibi yönlendiriyorlardı. Böylece ülke “üç İttihatçı” liderliğinde savaşa sürüklendi ve savaş sonunda da Ekim 1918’de ülkeyi ilk terk edenler de Enver, Cemal ve Talat Paşalar oldu.

İttihatçılar savaş süresince basını “tek sesli” hale getirdiler. 7 Ağustos 1914’de basına sansür getirildi ve Alman propagandası öne çıktı. Gazetelerde Alman ve Avusturya ordularının kendilerinden iki kat güçlü orduları mağlup ettiğine dair “yalan haberler” yayınlandığı gibi bu ordular “mazlum” gösterilerek bunların yanında yer almanın İslamiyet’in bir gereği olduğu yazıldı.

KONTROL MEKANİZMASI

Almanlar savaş öncesinde Osmanlı ordusuna hiçbir değer vermezken savaşla birlikte cephede yüklerini azaltmak için Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinden yana bir politika izlediler. Böylece Ruslar doğuda meşgul edilecek, İngilizler de Mısır’a yapılacak bir harekâta karşı tedbir almak zorunda kalacaklardı. Boğazların özel konumundan dolayı önemli bir mücadele alanı da burası olacaktı.

Savaşın seyrine bakıldığında Osmanlı cephelerinin Alman menfaatleri esas alınarak açıldığı görülmektedir. Enver Paşa başta olmak üzere komuta kademesi en kötü şartlarda bile Almanların savaşı kazanacağını ve bu sayede bütün kayıpların telafi edileceğini düşünmüşlerdir.

İttihatçılar sıkıyönetim ilan ederek bütün muhalefeti susturdukları gibi Meclisi de devre dışı bırakarak istediklerini yapabilecekleri bir ortam hazırladılar.

Bir taraftan ülkeyi felakete sürüklerken diğer taraftan “tehcir” gibi yüz yıl sonra bile dünya gündeminde olan problemler bıraktılar. Bu tür hayati kararlar; Enver, Cemal ve Talat Paşaların başını çektiği dar bir kadro tarafından alınmaktaydı.

Günümüzün “tek adam” rejimi de yüz yıl önce ile benzer özellikleri taşımaktadır. Artık “Yok kanun, yap kanun” temel prensip olmuş, Meclis tamamen devre dışı kalmış, bakanlar birer “emir erine” dönüşmüştür.

Denge ve kontrol mekanizmasının olmadığı sistemlerin ülkeyi felakete sürüklemesi kaçınılmazdır. Şu anda yaşanan ekonomik kriz, bunun en bariz göstergesidir.

Bugün bütün olumsuzlukların arkasında “üst akıl ve dış güçlerin olduğu” propagandası yapılsa da asıl nedenlerin Meclisin Hükümeti denetleyememesi, bağımsız olması gereken Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Merkez Bankası gibi kurumların tek parti organı gibi çalışmalarının olduğu bir realite olarak kabul edilmedikçe daha ağır faturalar ödenmeye devam edecektir.

Kaynakça: S. Kış, “Goben ve Breslau Gerçeği”, ÇATY, S. 22, 2017; N. Alkan, “Alman Kaynaklarına Göre Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Girmesi”, Birinci Dünya Savaşı’nı Anlamak Sempozyumu, İstanbul 2014, T. Öğün, Alfina Sibgatilluna, “Türklerin ve Rusların Gözüyle Karadeniz Baskını ve Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girişi”, History Studies,  S. 6, 2013.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 5.9.2018 [TR724]

Artistlik Çin Seddi’ne kadar [Levent Kenez]

Çin’in Sincan bölgesinde yaklaşık bir milyon kadar müslümanı uzun süredir  kamplarda tecrit ve işkence altında tuttuğu biliniyor. BM raporlarına girmiş bu durumla ilgili olarak ABD ve bazı Avrupa ülkeleri ciddi tepki gösteriyor.

İslam dünyasının pek dert etmediği bu müslümanlar, “Dünya’da nerede bir mazlum varsa Türkiye onların sesidir” diyen Erdoğan’ın da pek umrunda değil. Şu an krizde olduğumuz Amerika’da senatörler Sincan’daki müslümanlara yapılanlardan dolayı Çin’e yaptırım uygulanmasını talep ediyor. İslamcı AKP bir yana Uygur Türklerini dilinden düşürmeyen hükümetin küçük ortağı MHP’lilerin de seslerini çıkardıkları yok.

ABD ile Erdoğan ailesinin şahsi çıkarları için kavga etmeyi büyük bir başarı olarak pazarlayan ve yeri geldiğinde süper güçlere boyun eğmeyeceğini, artık eski Türkiye’nin olmadığını söyleyen Ankara, şu an bloklar arası git-gel yaparken Çin ile de kötü olmak istemiyor. Yani kendince reel bir siyaset güdüyor. Demek ki Ankara, diplomaside bir karşılığı olmayan değerler üzerine dış politika anlayışına o kadar da kendisini kaptırmış değil. Başarısızlıklarda ve fiyaskolarda değerler ve maneviyat dozlu kandırmaca ama sırtını bir yerlere dayamak lazım geldiğinde milli çıkarlar. Bu bağlamda ABD ve AB ile  yaşanan krizlerin ülkenin çıkarı ile zerre ilgisi olmadığını net olarak söyleyebiliriz. Bir ara Şangay’a dahil olmak isterken kasa tamtakır olunca yeniden AB’ci olmak gibi.

Sözde düşmanımız Esed’in dostları, Suriye’deki katliamların en büyük destekçilerinden Rusya ve İran’la yakınlık da unutulmamalı. Bu yakın işbirliğinin Suriye’de, Türkiye’nin hangi çıkarına fayda sağladığı çok su götürür. Türk ordusuna yaptırılan mıntıka temizliğini büyük bir fetih olarak sunan hükümetin şimdi İdlib’de neler olacağı konusunda pek kaale alınmadığını görmek şaşırtıcı değil. Birkaç gün sonra yapılacak zirvenin şimdiden kaybedeni Türkiye. Yaşananlardan da en büyük zararı Türkiye görecek.

Açe müslümanlarının yaşadıklarına ve Myanmar’daki katliamlara tepki vermek oldukça masrafsız ve konforlu olduğu için yeri göğü inleten yerli İslamcıların, Çin’e ses vermenin İsrail’e karşı slogan atmak kadar getirisi olmadığını bildikleri için oldukça rahatlar. Yemen’de masumların ne halde olduğunu gördükten sonra İslam dünyasının da başka bir coğrafyada yaşananlara pek etki edemeyeceği aşikar. Bu da işin en hazin kısımlarından bir tanesi.

Türkiye’nin Çin üzerinde bir etkisi vardı da bu hükümet sayesinde kaybedildiği zannedilmesin. Çin’e insani konular ve insan hakları üzerinden etki edecek bir güç ya da bir mekanizma şu an için yok dünyada. Ancak Uygur Türkleri konusu, Erdoğan hükümetinin hırsları ve çevirdiği karanlık işler yüzünden müslümanlara nasıl daha çok zarar verdiği açısından ibretlik bir örnektir.

Erdoğan’ın 2015 yılındaki “Türkiye, bütün soydaşlarımızın yanında olduğu gibi Uygur Türklerinin de yanındadır” demecinden sonra epey bir tornistan yaşandı. Türkiye’de Uygurluların faaliyetlerine kısıtlamalar getirildi. Eski muhatabiyet kalmadı. Hatta misafirlik hukukuna aykırı davranışlar olarak tanımlanıp aba altından sopa gösterildi. Tabii bu yapılanların ne kadar ciddi olduğunu ispat etmenin bir fırsatı da Çin ziyaretinde Uygurluların terör eylemleri gerçekleştirdiğini dile getirmek oldu. Uygurluların, “bize bir tek Türkiye terörist dememişti” diye dile getirdikleri bu yakınma sonrası Çin’e IŞİD ile yapılan mücadeledeki kararlılığından dolayı teşekkür etmiştik. Herhalde Çinliler epey gülmüştür buna.

Geçen yıl da Çavuşoğlu “Çin’in güvenliğini kendi güvenliğimiz gibi görüyoruz. Gerek ülkemizde gerek bölgemizde Çin’e yönelik hiçbir olumsuz faaliyete izin vermiyoruz “şeklinde konuşmuştu. Ülkemizi anladık da bölgemizde izin vermiyoruz kısmı oldukça ilginç. Bölgemizde diye özellikle belirtilmesi Ankara’nın mesajı aldığının göstergesi. Yoksa bizim bölgemizde ne oluyor da taa uzaklardaki Çin’in güvenliği tehlikeye giriyor öyle değil mi?

Türkiye Çin’e tepki gösteremez; çünkü, geçmiş yıllarda bugün epey CIA’cilik oynamaya hevesli MİT’in yediği haltları her iki taraf da biliyor. Uygur Türkleri’ni Suriye’ye savaşçı olarak getirme organizasyonu yapan bunu da yüzüne gözüne bulaştıran MİT yüzünden bir çok masum Doğu Türkistanlının nasıl mağdur olduğunu ve bizimkilerin cihatçılık oyunu yüzünden Çin’in orantısız tepkilerini arttırdığını  herkes biliyor.

Türkiye Çin’e tepki veremez; çünkü, Çin ile Türkiye’nin nüfusunu karşılaştırdığınızda Türkiye, Çin’den çok daha fazla Müslümanı dünya görüşünden dolayı hapiste tutmakta ve işkence yapmaktadır. Yani Çin’e insan hakları konusunda en son seslenecek ülke Türkiye’dir.

Türkiye daha önceki hükümetler döneminde de Uygur Türkleri ile ilgili yine boyunu aşan ve Çin’in tarihsel hıncından bihaber hamasi sözler sarfetmiş ve PKK’nın elinde çıkan Çin yapımı silahlarla mesajı almıştı. Her Erdoğan ziyareti sonrası Almanya’daki, Avusturya’daki, Belçika’daki göçmenlerin yaşadıkları sıkıntıların Çin usulü zorbalığı misali.

Üç gün önce maliye nazırı damadınızı üç kuruş para için yalvarmaya gönderdiğiniz bir ülkenin sizi ciddiye alması da zaten bir hayaldir.

Dünyada sözü geçen ülke olmanın ya da blokları kendi öncelikleriniz konusunda harekete geçirmenin en birinci yolu kendi ülkenizdeki kronik sorunları çözmenizden geçer. Trump’ın bir tweetine bakan ekonominiz, sabah kalkınca değişen dış politikanız, olmayan adalet sisteminiz ve her gün it gibi çalışarak beslediğiniz diktatörle bunu gerçekleştiremezsiniz.

[Levent Kenez] 5.9.2018 [TR724]

Ronaldo – Messi devrinin sonu [Hasan Cücük]

Dünya futbolu Cristiano Ronaldo’nun adını 2004, Messi’nin ise 2006’dan itibaren duymaya başladı. Sporting Lizbon’dan Manchester United’e transfer olan Ronaldo daha 20 yaşına basmadan herkesin bildiği bir isim oldu. 11 yaşında Barcelona alt yapısı La Masia’dan içeri giren Messi ise 2004’te A takıma yükseldi ama adını duyurması için 2 yıl geçmesi gerekiyordu. FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülünde ikili ilk kez 2007’de yarışmaya başladı. 2007’de yılın futbolcusu Milan’ın Brezilyalısı Kaka seçilirken, Messi ikinci, Cristiano Ronaldo üçüncü oluyordu. Yarış 2008’den itibaren Ronaldo ile Messi arasında geçiyordu. Bunun tek istisnası 2010 oluyordu. FIFA’nın yılın futbolcusuna aday gösterdiği 3 isimde Barcelona’dan olurken, Ronaldo listede yer bulamıyordu. Bu istisna bu yılda gerçekleşti. Bu kez listede Messi yok.

FIFA’nın açıkladığı Dünyada Yılın Futbolcusu adayları listesine bakanlar bir kez daha bakma ihtiyacını hissediyordu. Listede olması gereken bir isim yoktu. Daha doğru ifadeyle listede görmeye aşina olduğumuz isim yoktu. Bu isim Barcelona’nın arjantinli yıldızı Messi’ydi. FIFA’nın listesinde Cristiano Ronaldo, Muhammed Salah ve Luka Modric yer bulunuyordu. 2008’den bu yana yarış Messi – Ronaldo arasında geçmişti. Tek istisna 2010 olmuştu. 2009-10 sezonunda La Liga, Şampiyonlar Ligi ve İspanya Kupası dahil olmak üzere mücadele ettiği tüm kulvarlardaki kupaları kazanan Barcelona’nın 3 süper starı Messi, Iniesta ve Xavi, FİFA tarafından yılın futbolcusu ödülüne aday gösterilmişti. Ödülü beklendiği gibi Messi almıştı.

Tarih bir kez daha tekrar ederken, bu kez listede Messi yok. Geçen sezon Barcelona ile La Liga ve Kral Kupası şampiyonluğunu yaşayan Messi, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finali geçememişti. Messi’nin önünde en iyi olmak Dünya Kupası vardı. Ancak Arjantin ile bir kez daha hayal kırıklığı yaşayıp ikinci turda evine dönünce Messi için yılın futbolcusu seçilme şansı çok azalıyordu. Herşeye rağmen 3 kişilik aday listede yer bulması bekleniyordu. Olmaması sürpriz oldu.

FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülünü son iki yıldır kazanan Cristiano Ronaldo’nun bu yıl ödülün sahibi olması biraz zor gözüküyor. Messi’nin olmadığı bir yarışta Ronaldo kesin kazanır demek oldukça güç. Karşısında önemli rakipleri var. Bunlardan biri Real Madrid’den eski takım arkadaşı Luka Modriç. Hırvat oyuncu geçen yıl Ronaldo ile birlikte üst üste 3. kez Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Modriç’i avantajlı kılan ise Dünya Kupası oldu. Hırvatistan, Dünya Kupası’nda tarihi bir başarıya imza atıp finale kadar gelirken, başarının en önemli mimarlarından biri Modriç’ti. Finalde Fransa’ya kaybettiler ama 4 milyonluk Hırvatistan’ın ortaya koyduğu başarı kupanın unutulmazları arasında girdi. Nitekim FİFA, kupanın en iyi futbolcusu ödülünü Modriç’e vererek, Hırvat futbolcunun hakkını teslim etti. Ronaldo ile Real Madrid formasında aynı başarıları tatmış biri olarak Modriç, Dünya Kupası farkıyla öne çıkıyor. Elbette Ronaldo, Şampiyonlar Ligi’nde attığı gollerle kupanın gelmesinde önemli pay sahibi oldu. Ama yarı final ve final maçlarında gol atamaması Ronaldo’nun hanesine düşülen eksi notlar oldu.

Muhammed Salah, Premier Lig’deki ilk sezonunda bireysel anlamda fırtına gibi esti. 32 golle krallık tacını giydi. Liverpool, lig şampiyonluğunda erken havlu attı ama Şampiyonlar Ligi’nde finale kadar geldi. Salah, finalin 26. dakikasında Ramos tarafından sakatlanan Salah müsabakaya devam edemedi. Salah’ın yokluğunda Liverpool kupayı kaybeden taraf oldu. Mısır milli takımıyla geldiği Dünya Kupası’nda grup maçlarında evlerine dönmesi Salah’ın hanesindeki eksilerden oldu.

FIFA’nın en iyi için tespit ettiği 3 adayı tartıya çıkardığımızda Modriç daha ağır basıyor. Muhtemelen ödülün sahibi 33 yaşındaki Luka Modriç olacak. Hırvat futbolcu ödülün sahibi olursa 2008’den beri devam eden Messi – Ronaldo yarışı büyük oranda bitmiş olacak. Bu bitiş sadece bu yıl ile sınırlı olmayacak. Zira, Ronaldo 33, Messi 31 yaşında artık. Yarışa Salah, Mbappe, Neymar, Kane gibi yeni isimler katılıyor. Messi – Ronaldo mücadelesi heyecana sebep oluyordu. Bu ikilinin devrinin bitmesiyle bu heyecan da sona erecek.

[Hasan Cücük] 5.9.2018 [TR724]

Sessiz olun, bebekler ölüyor! [Adem Yavuz Arslan]

Türkiye’de söz uzun zaman önce bitti.

Artık yazıp çizdiklerimiz, anlattıklarımız tarihe not olsun; gelecek nesiller dönüp baktıklarında ulaşabilecekleri alternatif bir kaynak bulsun diye.

Fakat öyle anlar oluyor ki artık yazmak acı veriyor. Oğuz Atay’ın meşhur ifadesiyle sussan acıtıyor, konuşsan kanatıyor kelimeler.

Normal şartlarda Türk-ABD ilişkileri ve Rahip Brunson krizinde gelinen nokta gibi konulardaki gelişmeleri yazmam gerekiyordu.

Ancak sosyal medyada gördüğüm iki cümlelik bir tweet gündemimi alt üst etti.

HDP’li Ömer Faruk  Gergerlioğlu’nun paylaştığı bilgilere göre Erdoğan rejiminin zulmünden kaçan bir aileyi taşıyan bot batmış.

3 yaşındaki Ekrem zorlukla kurtarılmış. Fakat ciğerleri ağır hasar gördüğü için yoğun bakıma alınmış. Asıl şok ise bundan sonra geliyor.

Ekrem’in  anne ve babası tutuklanmış. Üstelik anne 7 aylık hamileymiş.

Düşünsenize, 3 yaşındaki bir çocuk yoğun bakımda, ölümle pençeleşiyor. Anne ve babasına en çok ihtiyaç duyduğu anda ailesi tutuklanıyor.


Baba Erol, anne Gülistan hakkında ekstra bilgi edinemedim. Muhtemelen Cemaat kurumlarında çalışmış bir öğretmen yada öğrencilere burs vermis bir esnaftır.

Ey vicdansızlar bu insanlar, çocukları komada iken tutuklanacak ne suç işlemiş olabilerler ?

Şimdi oturup ‘kanunlar’, ‘evrensel değerler’, ‘anayasa’ filan bahsetmenin bir anlamı yok.

Çünkü Erdoğan ve yandaşları için bu değerlerin bir anlamı yok. Onlar için tek gündem iktidarlarının devamı.

Ben yazıyı yazarken Ekrem hala hayat mücadelesindeydi. Belki de siz bu yazıyı okurken çoktan Cennet kuşu olmuş olacak.

Ama yaşadığı zulme dair detayları görmeyeceksiniz. Çünkü dönemin gazetecileri Saray’da fotoğraf çektirme telaşındalar.

‘Ümmetin lideri Erdoğan’ ise 1150 odalı sarayında ki misafirlerine ‘Ejder suyu ve Zencefilli Somonlu Suşi’ ikram ediyor.

Saray’da hayat o kadar keyifli ki, yükselen kahkahalar ülkenin dört bir yanıdan yayılan feryatları bastırıyor.

O yüzden ne Erdoğan ne de rejiminin paydaşları 3 yaşındaki Ekrem’I duymadı.

Tıpkı Urfa’da ki Telhamut Çadır Kenti’nde kalan Suriye’li mülteci kadınların süt ve mama gibi gıda maddeleri için fuhşa zorlandıklarına dair iddiaları duymadıkları gibi.

Yada gördüğü işkence nedeniyle bağırsakları parçalanan öğretmen Eyüp Birinci’den kimsenin haberinin olmadığı gibi.

Fakat bir avuç insan dışında bu dramları gören, duyan yok. Dediğim gibi. Türkiye’de söz çoktan bitti.

Ne bu zulümleri ne de Erdoğan ve yandaşlarında ki zalimliği anlatacak kelime kalmadı.

[Adem Yavuz Arslan] 5.9.2018 [TR724]