Komploculuk nedir?
Türk Dil Kurumu: “Bir kimse, kuruluş veya ülkeye karşı gizlice, zarar verici tuzak kurulduğu varsayımına dayanan düşüncelerin tümü” olarak tarif etmiş.
Komplocu yaklaşımlar genellikle izah edilemeyen hallerde veya başarısızlığın sahiplenilmek istenmediği durumlar karşısında ortaya çıkar. Komploculuk suçun, sorumluluğun tanımı net olarak yapılamayan, sınırları ve sorumluluğu belirsiz durumlarda faturanın ulusal-uluslararası güçlere, şeytanlaştırılmış, düşmanlaştırılmış kesimlere, belirsiz adreslere mal edilmesidir. Derin devlet, Gladyo, masonlar, İsrail, ABD, büyük sermaye grupları, eskiden komünistler komplo teorilerinin faili, muhatabı olarak görülmüştür.
Gerçekten bu kesimler dünya ve ülkeler üzerinde etkin olabilir, olaylarda rol sahibi olabilir. Ancak komplocu yaklaşımlar hemen bütün olumsuzlukları ve çoğu zaman illiyet bağı olmaksızın farklı bir adrese, bir heyulaya, muğlak güçlere yükleme eğilimindedir. Siyasetçiler, yetkililer de kendi sorumluluklarını azaltmak, olumsuzlukları başkasına fatura edebilmek için bu tür teorilere sıcak bakabilir, en azından sessiz kalabilirler. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde ve Ortadoğu’da, komploculuk çok yaygındır. İdeolojik gruplarda komplocu yaklaşımlara rağbet yüksektir. Kendi ideolojilerinin, cephelerinin, cemaatlerinin, partilerinin başarısızlığını kabullenmek ve onu sorgulamak yerine meçhul-müphem bir adrese sorumluluğu atmayı yeğlerler. Böylece davalarına, inançlarına karşı sarsılma yaşanmaz. Hatta muğlak-meçhul düşmanlar üzerinden dava düşüncesinin güçlenmesini bile sağlayabilirler.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar, okuyup araştırma zahmetine katlanmadan kolaycı yorumlar yapanlar komplocu teorilere yatkındırlar. Zira bunun için kafa yormaya, emek sarf etmeye gerek yoktur. Komplo teorileriyle en içinden çıkılmaz olayları çok kolayca açıklayabilirsiniz. Komploculuk insanlara rahatlık da sunar. Bir suçlu bulur vebali ona yüklersiniz ve siz vicdanen kendinizi rahatlatırsınız. Ancak komplocu yaklaşımlar aynı zamanda bir hastalıktır. Hataları görmeye, arızaları tespite ve düzeltme çabasına engel olur. Komploculuğa boğulmuş toplumların, kişilerin, yetkililerin sorunların altında yatan gerçek sebepleri tespit edebilmeleri ve ona çözüm bulmaları imkansızdır.
Her şeye komplocu yaklaşımla bakmak ve olayların sebeplerine inmemek, tahliller yapmamak problem olduğu gibi, arasında illiyet bağı olan ve makul izahlara sahip tezleri peşinen ve kolaycılıkla komploculukla suçlamak ve itibarsızlaştırmak da aynı oranda problemdir. Her eleştiriyi komploya bağlamak ve alaya almak bazen bir şeyleri örtbas etmeye yönelik olabiliyor. Medya ve iletişim alanında etkin güçler kendilerini sorgulayan, yaptıklarını ifşa eden pek çok şeyi “deli saçması”, “komplo teorisi” diyerek savuşturmak istiyor. Aleyhte yazılan şeyleri “akademik ve bilimsel olmamakla” itham ederek gündemden düşürmeyi arzu edebiliyor. Herhangi bir tez ve iddiaya peşin hükümlü yaklaşmak yerine argümanlarıyla, unsurlarıyla onu analiz edip hükme varmak daha sağlıklı bir yoldur.
Komploculuğun en fazla itibar edildiği, önemsendiği toplumların başında Müslümanlar ve İslam coğrafyaları gelmektedir. Özellikle Ortadoğu’da akla zarar, hayattan ve gerçeklikten kopuk türlü komplocu yorumlar dilden dile dolaşmakta ve Ortadoğu insanlarını başka bir âleme savurabilmektedir. Müslümanlar arasında ise İslamcı görüşler ve yaklaşımlar arasında komplolar üretme, komplolara inanma, hakkından gelemediği sorunlarda komplolara sığınma, başarısızlıkları ve beceriksizlikleri bir komploya bağlama çok modadır.
İslamcılar neden komplolara sığınıyorlar?
Bir hocamız “mazeretsiz marifet” derdi. Marifet göstermek, bir ürün, hayırlı bir şey ortaya koymak zordur; ama mazeret üretmek kolaydır. Eğer mazeretlere, saçma tezlere kolayca inanan bir kitle de varsa her başarısızlığa uğrayan hemen bir mazeret, bir komplo, bir suçlu, hain, ajan üretmeye yönelir. Maalesef son bir kaç asırdır İslam dünyası komploculuğa çok yatkın. Her şeyi bir dış etkiye, güce bağlamakta çok mahir. Bunda elbette son birkaç asırda dışardan yenilen darbelerin işgallerin, iğfallerin, suiistimallerin etkisi var; ancak bu artık Müslümanlarda bir kolaycılık, sığınma mekanizması haline gelmiş durumda. İran komploculuğun en önemli merkezidir. Ama İranlı yöneticiler komplocu yaklaşımı ustalıkla kullanarak idari-ahlaki problemleri örtmekte ve rejimin sorgulanmasını engellemektedir.
Siyasal İslamcılar sistemi, devleti, gücü hedeflediklerinden dolayı buna ulaşamadıklarında veya buna giden yolda karşılarına çıkan her engelde bir dış etken arıyor, bir komplo üretiyorlar. Yöntemlerinin doğru olmadığı üzerinde durmuyorlar. Yanlış yaptıklarını dikkate almıyorlar. Özellikle aktif siyasetle uğraşanlar ve siyasi liderler için başarısızlıkları, yolsuzlukları, falsoları örtmede dış düşman ve komplocu yaklaşımlar imdada yetişiyor. Komplocu yaklaşımlara sığınarak şahıslarının sorgulanmasını, politikalarının eleştirilmesini önlüyorlar. Ancak bu aynı zamanda yanlış işlere ve yanlış adamlara koruma ve süreklilik sağlıyor. Hatalarda, falsolarda fail, sorumlu aranmıyor; yapılan işteki yanlışlıklar üzerinden durulmuyor. Oto-kritik, muhasebe yapılmıyor ve bütün vebal başka etkenlere, aktörlere yıkılıyor. Bu durum bir fasit daire oluşturuyor ve Müslümanlar yanlışlar sarmalında devam ediyorlar. Komplocu yaklaşım ve yanlışlar sarmalı devam ettikçe ise insanların İslamcılara, Müslümanlara hatta İslam’a olan güveni zedeleniyor. Sonuçsuzluğu, başarısızlığı bu defa inanç ve düşünceye, bizzat İslam’a yükleme eğilimi gelişebiliyor. Dışta ve içte İslam’la, Müslümanlarla ilgili genellemelere gidiliyor. Dışardan “bu Müslümanlar, Türkler, Araplar, İslamcılar böyledir” diye bir ön kabul oluşurken, Müslümanlarda ise “bizden adam olmaz, biz yapamayız” veya “bize yaptırmazlar” ön kabulü oluşuyor.
Komploculuk Müslümanların cesaretini kırıyor, özgüvenlerini yitirmelerine neden oluyor. Her işin arkasında İsrail-ABD görünce ve dünyada her şeyi Masonların, İsrail’in, ABD’nin, Yahudi lobisinin kontrol ettiğini düşününce daha baştan mücadele azmi yok ediliyor. “Devasa ve organize” güçlerle baş edilemeyeceği algısı/kanaati oluşturularak iradeler felç ediliyor. Ortalama insanlara “Siyonizm’e, Masonluğa ABD’ye teslim olma dışında yol yok!” mesajı veriliyor. Bu yaklaşım İslam itikadına bütünüyle aykırı; aynı zamanda en büyük günahlardan olan şirke giriyor. Zira bir ismi de “Kadir” olan ve her şeye kudreti yeten Allah’ın dışındaki başka güçlere mutlak güç ve kudret atfediliyor. Oysa Müminler “Le havle vele kuvvete illa billah” diyerek Allah’ın dışında güç ve dayanak tanımamayı vird edinmişlerdir. Ama Müslümanlar bir yandan sebeplere riayet etmiyor, çalışmıyor, çabalamıyor, bilimsel, sistematik olmuyor; ahlakı, disiplini öne çıkarmıyor, rahat ve rehavet içinde olmayı tercih ediyor; öte yandan harici güçlerle mücadele edilemeyeceğini ifade ediyor. Bunun adı kendini kandırmaktır, Allaha güvenmemek, tevekkül etmemektir. Oysa Allah Teâlâ: “insan için ancak çalıştığı vardır ve herkes çalıştığının karşılığını görecektir” (Necm:39) diyor. Ayette “Müslüman” değil “insan” kavramı geçiyor. Dünyada Müslümana fiziki-tabii şartlar açısından fevkalade haller hariç bir iltimas yok. Müslüman çalışırsa başarı elde edebilir, batıyı geçebilir, oyunları bozabilir. Komplocu yaklaşımlar ise Müslümanları tembelliğe, kolaycılığa itiyor. Ne var ki Cenabı Hak bu dünyada Hikmetle iş yapıyor, sebeplerle icraatta bulunuyor.
On beş asır önce Arap yarımadası tarıma çok müsait olmayan, petrolün ve gazın bilinmediği çölden müteşekkil bir coğrafyaydı. Bugünkü Müslümanlar Hazreti Peygamber ve arkadaşlarının devlet geleneği olmayan, cahiliye içindeki çölden çıkıp devrin iki büyük emperyal gücünü (Bizans ve Sasani) 20-25 senede komplolarla değil, gerçeklerle, mücadeleyle, örnek yaşamla dize getirdiğini hatıra getirmezler. Oysa o günün şartlarında Müslümanlar sebepler açısından Filistinlilerden daha az ve zayıftı; rakipleri Bizans ve Sasani ise her biri bugünkü ABD gücündeydi. Maalesef Müslümanlar olarak komplolara Allah’ın güç ve kudretinden daha fazla itibar ediyoruz. Geliştirdiğimiz türlü komplolarla hem beceriksizlikleri örttüğümüzü düşünüyor, hem de kendimize en büyük kötülüğü yaparak ümit, azim ve iradelerimizi zaafa uğratıyoruz. “Baş edilmez”, “devasa güçler” icat ederek kendimizi rehavete, gaflete salıyoruz.
Medeniyetleri ve devletleri yücelten ve batıran insanlardır. İnsanların niteliği, donanımı, iradesi, disiplini, çalışması, ilme ve irfana, vifak ve ittifaka verdiği önemdir. Devletler sağlıklı bireyler, aileler ve toplumlar üzerinde gelişir, yükselir. Ama siyasal İslamcılar insanı “kullanılacak”, “oyu alınacak”, “savaşa sürülecek” malzeme, toplumu “güdülecek sürü” olarak görüyor. Onlara göre önemli olan devlet ve güçtür. O da eğer onların elindeyse iyidir, İslamidir, hayırlıdır. Başka Müslümanların elinde olduğunda dahi onları hemen “küfrün-kâfirin malzemesi”, “Siyonist uşağı” ilan ederler. Kendileri muhalefette iken en meşru şeyleri dahi “haram”, “gayrı İslami” ilan ederler. Kendileri iktidara gelince her şey bir anda meşrulaşır, mubah hale gelir. Her zulme, hukuksuzluğa yolsuzluğa, talana, yalana İslam’dan yorumlar getirerek iktidarlarına ve saltanatlarına İslam’ı, değerleri payanda yapmaktan kaçınmazlar.
Siyasal İslamcılar gücü, devleti kutsarlar. Onlar devleti ve gücü ele geçirince sihirli bir şekilde her şeyin düzeleceğine inanırlar. Düzelmeyince, hatta kendileri de düzenle birlikte kirlenince, komplolara, dış güç söylemlerine, ihanet yaftalarına sarılırlar. Onların hiç bir zaman vebali olmaz! Hep ak-paktırlar! Muhasebeye yanaşmaz, hatalarını düzeltmek yerine atfı cürümlere yönelirler. Suçlular, kurbanlar oluşturur Müslümanların nazarını şeytanlaştırdığı kurbanlara çevirerek iktidarlarını sürdürme yolu ararlar.
Başta İran rejimi olmak üzere silahlısından, Cihatçısına, ondan demokratik mücadeleyi tercih edenine kadar siyasal İslamcıların dilinden Siyonizm, emperyalizm söylemleri düşmez. Zira siyasal İslam, İslam’ın ideoloji haline getirilmiş şeklidir. Karşıtlık, öteki, düşman üzerinden ayakta kalır; kendisini bunlar üzerinden yeniden üretir ve meşruluğunu sağlar. Bu ideolojinin yaşaması, sürmesi için İslam’ın temel kaideleri, esasları çok rahatlıkla değiştirilebilir, sündürülebilir.
Mümin zafere değil sefere muvazzaftır. Ama siyasal İslamcılar güç devlet ve iktidarı hedefledikleri için onlara Nirvana, gaye-i hayal devlettir. Onlar için devleti ele geçirme, iktidar olma dışındaki diğer bütün kazanımlar bir zafer, kazanım değildir. Siyasal İslamcılar devlete-güce ulaşamadıklarında veya devletten/iktidardan düştüklerinde hemen komplocu yaklaşımlara sarılırlar. Propagandalarla, algılarla yeniden o gücü kazanmaya yeltenirler. Bu yönüyle siyasal İslam, İslam’ın sivil yönünü, topluma bakan yönünü öldürür ve önemsizleştirir. Oysa İslam dâhil semavi bütün dinler özünde sivildir, devleti değil insanı, toplumu önceler, onlara hitap eder. İslam’ı devlete, kurumsal yapılara hapsetmek onun ruhunu anlamamak ve etkisini daraltmaktır. Birey aile ve toplum düzgün iyi erdemli olursa devlet de yöneticiler de erdemli olur. “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” hadisi şerifi de devletin değil insanın, toplumun esas olduğunu, yönetimin insana-topluma bağlı olduğunu ifade eder.
Siyasal İslamcılar iktidara ulaşamadığında “Siyonistler, masonlar onlara engel olmuş, set çekmiş” olur. İktidara ulaştıklarında veya bir şekilde güce giden engeller kaldırıldığında bu defa “onlara rağmen” gelmişlerdir. İktidarları süresince yine hep komplo teorilerine sığınır, her problemi onunla izaha çalışırlar. Başarısız olup yıkıldıklarında da mazeret hazırdır; “Siyonistler, masonlar dış güçler” yıkmıştır. Kendi çalışma tarzlarını, tavır ve davranışlarını sorgulamazlar. Çünkü onlar haklıdır. “Başınıza gelen güzellikler, iyilikler Allah’tan, olumsuzluklar nefsinizdendir” (Nisa:79) ayetini hiç hatıra getirmezler. Başarıları sonuna kadar sahiplenip çalım satarken olumsuzlukları müphem, muhayyel güçlere yıkarlar.
Devleti, düzeni, sistem ve gücü değil, gönülleri hedefleyen Müslümanlar, İslam önderleri, âlimler her şey altüst olup yıkıldığında, ümide dair en küçük bir emare kalmadığında dahi irşat ve tebliğ faaliyetini bırakmaz, yeniden bir inşa süreci başlatırlar. Osmanlı devleti yıkılıp İslam’a dair bütün kurumlar, yapılar tahrip edildikten sonra M. Akif dâhil pek çok İslamcı ülkeyi terk etmiş veya evine çekilmiştir. Geleneksel ekolün temsilcisi Bediüzzaman ve Süleyman Efendi gibi kimseler ağır baskı ve tehdide, sürekli hapse atılmalarına rağmen inşa süreci başlatırlar ve birisi Kur’an’ın lafzını öteki manasını ihya için seferber olur.
Komploculuk diriliş beklentisi içindeki ülkelerde ve işgale, baskıya muhatap toplumlarda direnci kırar, ümitsizlik, bedbinlik oluşturur. Dış müdahale ve işgaller karşısında toplumu, yetkilileri zaafa düşürür. Aslında komplolar komploya inananlardan çok komplodan dolayı suçlanan kesimlere yaramaktadır. Birbirine benzemeyen bir sürü komplo teorisiyle, yalan yanlış bilgilerle bilgi kirliliği oluşturmak toplumları de-moralize eder, zihinleri olumsuz projelere hazırlar. Piyasada Sebataycılarla ilgili pek çok komplo yaklaşımı vardır. Bir korku ve kaygı ile bu kesimler “güçlü”, “baş edilmez”, “uğraşılmaz” olarak sunulur. Böyle bir algı toplumdaki korkak, beklentili, menfaatçi insanların genel havadan dolayı güce yanaşmasına ve komplolara teslim olmasına neden olur.
Komplolar nedeniyle toplumda ayrışmalar ve ihtilaflar oluşturulur. Asılsız, mesnetsiz senaryolarla, saçma sapan yaklaşımlarla gerçek vatanseverler, hayırlı işler yapanlar komploların bir tarafına konarak itibarsızlaştırılır, gücü kırılır. Toplum bölünür, parçalanır. İnsanlar birbirine güvenemez, kuşku duyar hale getirilir. Güvenin olmadığı bir toplumda olumlu, yararlı bir şey üretmek neredeyse imkânsızdır. Korku ve kaygılar nedeniyle, suçlanma endişesiyle insanlar gerçeği aramaktan vazgeçer, haklının yanında duramaz. Yalanlara algılara teslim olmak zorunda bırakılır.
Komplo teorilerinin yaygın olduğu ülkelerde etki ajanları, yabancı servis elemanları toplum üzerinde kolayca yıkıcı yıpratıcı faaliyetlerde bulunabilir. İnsanlarda çöküntü oluşturabilir. Bunlar bazen “taraftar” bazen “hasım/karşıt” rollerinde ortalığı kızıştırır, toplumu kendi için böler, ayrıştırır. Komplo teorileri toplum üzerinde adeta narkoz etkisi oluşturur. Bunlarla toplumların direnci kırılır, iradeleri teslim alınır; coğrafyalar operasyona hazır hale getirilir.
Hukuk disiplinine ve usulüne çok şey kazandırmış bir medeniyetin çocuklarının delile, ispata bakmayıp dedikodular ve zanlar üzerinden fikir ve hüküm sahibi olması, komplolara, söylentilere bu kadar dalması acınasıdır. İslam hukukunda yakinen bilseniz dahi ispat edemiyorsanız veya zanlı ikrar etmedi ise bir kişiyi suçlayamaz, cezalandıramazsınız. Oysa bugün Müslümanlar en küçük bir söylentiyle insanları karalayabilmekte, bir kesimi-grubu linç edebilmektedir. Kuranı Kerimde: “zandan kaçınınız zira zannın çoğu yalandır” (Hucurat:12) buyrulduğu halde bugün Müslümanlar neredeyse sadece zanla hareket etmekte, hükümler vermektedirler. Özellikle son 3-5 yıl içinde ülkemizde yaşanan olayların İslam hukukuyla, ahlakıyla izah edilebilir bir tarafı yoktur. Hazreti peygamber: “Kişinin her duyduğunu söylemesi, ona günah olarak yeter” buyurmaktadır. Keza, “birisi size bir haber getirdiğinde onu araştırın” (Hucurat:6) kaidesine Müslümanlar uymamakta, insanlarımız adeta dedikodu şehvetiyle yaşamaktadırlar.
Evrensel hukukta ve İslam hukukunda “suçun şahsiliği” ilkesi var; ama İslamcılar toplumsal kesimleri toptan ve delilsiz, peşin hükümlerle, yargılamadan en ağır suçlarla itham edebiliyorlar. Müslümanlar birbirlerini komplo teorileriyle itham etmekten vazgeçmeli, “hain”, “ajan”, “düşman” ilan etmeyi terk etmeli ve hukukun/İslam’ın ilkelerine geri dönmeliler. İslam hukuku bir insanı suçlama konusunda çok katı; ama Müslümanlar çok gevşek ve rahatlar. Herkes herkesi ve sürekli suçluyor. Üretilmiş komplo teorilerinden kurtuluş hikâyeleri, ihanetler, düşmanlıklar, kahramanlıklar çıkaran; ayakları yerden kesilmiş, gerçeklikten kopmuş, umudunu çalışmaya-üretmeye değil, senaryolara bağlamış toplumlardan bir şey olmaz. Müslümanlar olarak önce iyi insan, iyi mümin olmalıyız. Önce kendimizi bir şekle sokmalı, kurtarmalıyız; ailemizi, çevremizi kurtarmalıyız. Ta ki dünya için, insanlık için bir iddiamız olsun, ümit olabilelim.
Siyasal İslam’ın ürettiği nesiller perişan, fertler defolu, şahsiyetler hasarlı. Ama İslamcılar bu bozuk yapı taşlarından sağlam bir devlet, toplum, gelecek inşa etme iddiasındalar.
Devlet, sistem, dünya düzeninden önce insanı inşa etmemiz, ahlaklı, adaletli bir aile düzeni kurmamız gerekiyor. Bireyleri düzeltmeden dünya nasıl düzelecek?
Havuz medyanın ve havuzcu yazarların her gün komplo haberleriyle, yorumlarıyla çıkması ve okuyucularını akıl dışı, saçma ve mesnetsiz haberlerle toplumu oyalaması bazılarını gerçeklikten koparıyor. Başbakanların, cumhurbaşkanlarının, devlet adamlarının ve ciddi şeyler söylemesi gerekenlerin sırf “müşterisi çıkıyor”, “millet kanıyor” diye ve siyasi beklentiler, için komplocu senaryoları piyasaya sürmesi komplo alıcılarını artırıyor. Uluslararası kamuoyu, akademisyenler, aydınlar bunlara sadece gülüyor ve dikkate almıyor ise de komplocu yaklaşımlar siyaseten toplumda karşılık buluyor, oy getiriyor. Bu nedenle de koca koca adamlar tarafından sorumsuzca ve hoyratça üretiliyor, kullanılıyor.
Her şeyi dışarıya bağlama, düşmana atma çaresizlik ve tükenmişlik göstergesidir. Hazreti Peygamberin, büyük atılımlar yapan devletlerin toplumların (Selçuklunun Osmanlının vd) düşmanları yok muydu?
Elbette vardı. Ama onlar düşmanı ve oyunlarını, hilelerini hesaba katarak adımlar attılar ve düşmana rağmen başarılar elde ettiler. “Düşman” mazeretine sığınmadılar.
Ayette: “siz hidayette, doğrulukta olduktan sonra başkalarının dalaleti-sapıklığı size zarar vermez, siz kendiniz bakın” (Maide:105) denmiyor mu?
Komploculuk Müslümanlar ve özellikle Ortadoğu halkları için onulmaz bir hastalıktır. Biraz da yenilgileri meşrulaştırma, kendini avutma, mazeret geliştirme, sorumluluktan kaçma aracıdır. Komploculuktan kurtulup ayakları yere değen, geleceğe hazırlıklı, çalışan-üreten toplumlar olamazsak üzerimizde daha çok ameliyat yapılır. İşgaller, zulümler, birbirimize kıymalar bitmez.
https://mahmutakpinar.wordpress.com/2017/01/01/siyasal-islam-ve-komploculuk/
http://www.platformpj.org/political-islam-conspiracy/
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 19.3.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Siyasal İslam Ve Komploculuk [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Saadet Partisi 15 Temmuz’un neresinde? [Cem Mora]
Mevlana Meydanı’nın ağaçlardan arındırılmış beton zeminin üzerinde toplanan kalabalığa sesleniyor Lütfi Yalman: “Allah’ın lütfu ve inayetiyle temizlemek o kadar kolay oldu ki…”
20 Temmuz 2016 günü ‘demokrasi nöbeti’ tuttukları iddiasıyla toplanan bazı Konyalılara seslenen Saadet Partisi Genel İdare Kurulu (GİK) Üyesi Lütfi Yalman, “Şimdi sayın bakan yardımcımla da görüştüm. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bir hayli sayıda insanları postalamışsınız diye latife ettik” diyor gülerek. “Dahası da var gelecek” sözleriyle coşuyor ve 15 Temmuz fırsatının değerlendirilmesi, istifade edilmesi lazım geldiğini söylüyor. Ölçüsü ise muğlak: Bu hainliği kabul eden ve onaylayan herkes! Açıkçası ‘biat etmeyen’ bütün Gülen Cemaati üyeleri…
Yalman’ın yerel bir televizyon kanalında söyledikleri başka bir şeyi açığa çıkarıyor. Malum, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun geçtiğimiz hafta sözünü ettiği, “15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık 6 ay önce, o dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’nde üst rütbeli bazı komutanların kendisini ziyaret ettiğini açıklamıştı. Meğer bu ziyaret bir tür ‘iade-i ziyaret’miş…
Karamollaoğlu’nun Sözcü gazetesinin Ankara temsilcisi Saygı Öztürk’e “O dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’nde üst rütbeli bazı komutanlar geldi, Fetullahçıların faaliyetlerini anlattı” diye anlattığı ziyaret öncesi Saadet Partisi’nden bir heyet, yanına -nasıl oluyorsa- muvazzaf subayları da alarak aralarında Milli Savunma Bakanı’nın da olduğu bakanlara ve danışmanlara brifing vermiş meğer.
Erdoğan’ın “O kalkışmayı önlemek için sokağa çıkanlar AK Parti ve MHP’lilerdi” sözlerine içerleyen Karamollaoğlu her ne kadar “Saadet Partililer de sokağa çıktı” dese de durum biraz daha karmaşık anlaşılan. Hoş, Saadet Partisi Konya İl Gençlik Teşkilatı “Kimse ikinci bir emre kadar dışarıya çıkmasın” emri yayınladığı da sır değil. Ama şimdi konumuz o değil…
Konumuz, Saadet Partisi ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki trafik.
15 Temmuz darbe girişiminden önce, ‘haberlerin ve ihbarların’ merkezindeki isim Lütfi Yalman, elini göğsüne götürerek kendinden emin bir şekilde, “Sayın Cumhurbaşkanının başbakan olduğu dönemden itibaren kendisine böyle haberlerin geldiğini biliyorum. Çünkü haber edenlerden birisiyim ben…” diyor. İlginç değil mi?
Devam ediyor Yalman ve 2014’ün başlarından itibaren rapor adı altındaki ‘güncellenmiş’ fişlemeleri Erdoğan’a taşıdığını söylüyor.
Darbe girişiminden hemen sonra katıldığı yerel televizyonlara çıkan Yalman, konuştukça konuşuyor:
“Bir sayın bakana muvazzaf bir subay arkadaşımızla beraber gittik, bu çalışmayı yürüten önde gelen isimleri generallerin isim listesini verdik.
2015’in Ağustos-Eylül aylarında üç subay arkadaşımızla beraber gittik aynı bakan arkadaşımıza gece görüştük bakanlıkta. Üç subay arkadaşı dinleyince “Milli Savunma Bakanı da gelsin” dedi, geldi Milli Savunma Bakanı. Biz tekrar hem raporu hem de güncellenmiş isim listelerini verdik.”
Bitmedi, devam ediyor: Bazı isimlerin üzerinde de tahlil yapıldı. Akın Öztürk’ün ismi de geçti orada, bunu biliyoruz dedi sayın bakan. Başka isimler de verildi. 20’ye yakın general, tuğgeneral ve üst düzey askerler…
‘İhbar’ randevularında yanında olan ve Milli Savunma Bakanı’na hitaben, “Sayın Bakınım, vallahi tankı üzerinize sürecekler” uyarısında bulunan subay da Cemaat soruşturmalarında içeri alınmasıı ‘yapacağı bir şey yok’ diye geçiştiriyor.
Kendisini tanımlarken, “Bunları bir partili olarak söylemiyorum. Öğretmenlik, idarecilik yapmış biri olarak” diyen Lütfi Yalman’ın bu görüşmeleri hangi kimlikle yaptığı meçhul. Yoksa değil mi?
Bu arada Lütfü Yalman ilginç bir kişilik.
1956 doğumlu. Karaman İmam Hatip Lisesi mezunu. Konya Yüksek İslam Enstitüsünü bitirmiş. Boks, güreş ve judo sporları ile ilgili. Din kültürü ve ahlak öğretmeni olarak mesleğe atılmış. Milli Görüş etrafında gelişen dernek ve vakıflarda görev almış. Milli Gençlik Vakfı Konya Şube başkanı olmuş. Fakat asıl önemlisi Bosna-Hersek’ten Çeçenistan’a kadar görev yapmış. Hangi sıfatla, bilmiyoruz… “Yardım paralarını bizzat ulaştıran kişi” olarak “Kayıp Trilyon Davası”nda Erbakan’ın para trafiğini yönetmiş.
12 Eylül Darbesi’ni genel başkanını cezaevine atan cunta yönetimini “Çok daha insani” buluyor… Anlaşılan muvazzaf subaylarla arası her dönem iyi.
İlgi alanlarından birinin de “Pensilvanya’daki arkadaş’ diye söz ettiği Gülen’in ‘çalışma alanı ve faaliyetleri” olduğunu söylüyor ayrıca…Peki hangi sıfatla?
31 Temmuz 2016’da Konya’da yerel yayın yapan Kanal 42’deki Mehmet Ali Kayacı’nın hazırlayıp sunduğu İstikamet programında söyledikleri bile Yalman’ın iç rahatlığının ipuçlarını veriyor.
Sunucunun, “Haberdar oldum derken çok kritik görevlerdeki bazı muvazzaf subaylar bilgilendiriyor yani…” sorusunun yarısında sözünü keserek cevabı veriyor: “Değişik kanallardan, sadece subaylar demek de doğru değil. Sivil alandaki insanlar da var.”
‘KONUYU İKTİDARA İLETTİK’
Bu arada bir hatırlatma. ‘Vatansever subayları’ bakanlarla görüştüren ve TSK içindeki fişlemeleri rapor adıyla iktidarla paylaşan Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi Lütfü Yalman’ın iddiaları Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Ahmet Takan’ın yazısına da konu olmuştu.
“Darbe Hazırlığını ‘Enişte’ye Değil Savunma Bakanı’na Haber Vermişler” başlığı ile yayımladığı yazısında Yalman’ın sözlerini şöyle aktarmıştı Takan:
“6 ay öncesinden değil 2013 Aralık’ta Tayyip Bey 17 Aralık’ta Konya’ya geleceğinde ben -o zaman il başkanı, şimdi AKP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Sorgun- arkadaşımıza, ‘Acil bir görüşmemiz lâzım. 15-20 dakika’ dedim. Fakat o gün meşhur 17 Aralık operasyonları olunca görüşme imkânı olmadı. Biz 2014’ün başında bir rahatsızlığın olduğunu ciddi manada bir takım sıkıntıların olduğunu rapor eden bir şey gönderdik Başbakana, danışmanları kanalıyla. Tahmin ediyorum şimdiki sözcü İbrahim Kalın Bey’in de eline ulaştı. Ondan sonrasını bilmiyoruz tabi. Bilahare Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olduktan sonra 2014’ün sonlarına doğru Sayın Bakan Faruk Çelik ile tekrar görüştük subay arkadaşımızla beraber. Kendisine bir isim listesi de verdik o zaman. Generallerin isim listesiydi,’Böyle bir hazırlığın içerisindeler, dikkat edilmesi gerekir. Ulaştırın bunu Sayın Cumhurbaşkanına’ dedik. Zannedersem 1 ay kadar sonra falan aradı Faruk Bey, ‘Abi hem rapor, hem isimler Sayın Cumhurbaşkanına ulaştı’ gibi bir ifade kullandı. 2015’in ortalarında tekrar Faruk Bey, Milli Savunma Bakanı İsmet Bey, 3 tane subay arkadaş ile birlikte oturduk çok detaylıca, belki 30 civarında ismi de ifade ederek çalışma bir hazırlık yapıldığını kendilerine söyledik. İsmet Yılmaz Bey çok gevşek davrandı. Birkaç kez, ’17/25 Aralık’tan önceydi, 17-25 Aralık’tan sonra düzelmiştir bunlar’ falan diye bir ifade kullanınca ben, ’17-25 bir yolsuzluk operasyonu. Ben bu yolsuzlukların olduğunu biliyorum ve inanıyorum. Operasyonu yapan bunlar benden kat kat fazla inanıyorlar. Dolayısıyla yanlış düşünüyorsunuz. Bakın bir sıkıntı olacak, yazık olacak’ filan diye söyledik kendisine. Yanımdaki albay arkadaşlardan bir tanesi, ‘Sayın bakanım vallahi tankı üzerimize sürecekler’ cümle bu. Bu ifadeyi kullandı Milli Savunma Bakanı’na. Çok inandırıcı bulmadılar gibi geldi bana. Bu görüşmeler zaman zaman telefonla şununla bununla devam etti. O zaman Genel Başkanımızın bilgisi dahilinde tekrar görüşmüştüm arkadaşlarla. Bilahare böyle bir şey oldu. Hatta ben 15 Temmuz’dan sonra aradım, ‘Ne oldu’ falan diye. ‘Abi siz vazifenizi yaptınız. Sizin bir şeyiniz yok’. Ben de, ‘Siz vazifenizi yapmadınız’ dedim, kapattım telefonu.”
Milli Görüş devlet için ‘sakıncalı’ bulunurken Saadet Partisi lideri 15 Temmuz öncesi komutanlar tarafından ‘Fethullahçılar’a karşı uyarı için ziyaret ediliyor. Saadet Partisi GİK üyesi Lütfi Yalman ise darbe girişimi öncesi yanında muvazzaf subaylarla birlikte darbenin 1 numarası ilan edilen Akın Öztürk’ün de adını vererek Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bilgi ve fişleme listesi taşıyor.
Fehmi Koru’nun ifadesiyle ‘ben ilginç buldum. Belki siz de bulursunuz.’
[Cem Mora] 19.3.2019 [Kronos.news]
20 Temmuz 2016 günü ‘demokrasi nöbeti’ tuttukları iddiasıyla toplanan bazı Konyalılara seslenen Saadet Partisi Genel İdare Kurulu (GİK) Üyesi Lütfi Yalman, “Şimdi sayın bakan yardımcımla da görüştüm. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bir hayli sayıda insanları postalamışsınız diye latife ettik” diyor gülerek. “Dahası da var gelecek” sözleriyle coşuyor ve 15 Temmuz fırsatının değerlendirilmesi, istifade edilmesi lazım geldiğini söylüyor. Ölçüsü ise muğlak: Bu hainliği kabul eden ve onaylayan herkes! Açıkçası ‘biat etmeyen’ bütün Gülen Cemaati üyeleri…
Yalman’ın yerel bir televizyon kanalında söyledikleri başka bir şeyi açığa çıkarıyor. Malum, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun geçtiğimiz hafta sözünü ettiği, “15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık 6 ay önce, o dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’nde üst rütbeli bazı komutanların kendisini ziyaret ettiğini açıklamıştı. Meğer bu ziyaret bir tür ‘iade-i ziyaret’miş…
Karamollaoğlu’nun Sözcü gazetesinin Ankara temsilcisi Saygı Öztürk’e “O dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’nde üst rütbeli bazı komutanlar geldi, Fetullahçıların faaliyetlerini anlattı” diye anlattığı ziyaret öncesi Saadet Partisi’nden bir heyet, yanına -nasıl oluyorsa- muvazzaf subayları da alarak aralarında Milli Savunma Bakanı’nın da olduğu bakanlara ve danışmanlara brifing vermiş meğer.
Erdoğan’ın “O kalkışmayı önlemek için sokağa çıkanlar AK Parti ve MHP’lilerdi” sözlerine içerleyen Karamollaoğlu her ne kadar “Saadet Partililer de sokağa çıktı” dese de durum biraz daha karmaşık anlaşılan. Hoş, Saadet Partisi Konya İl Gençlik Teşkilatı “Kimse ikinci bir emre kadar dışarıya çıkmasın” emri yayınladığı da sır değil. Ama şimdi konumuz o değil…
Konumuz, Saadet Partisi ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki trafik.
15 Temmuz darbe girişiminden önce, ‘haberlerin ve ihbarların’ merkezindeki isim Lütfi Yalman, elini göğsüne götürerek kendinden emin bir şekilde, “Sayın Cumhurbaşkanının başbakan olduğu dönemden itibaren kendisine böyle haberlerin geldiğini biliyorum. Çünkü haber edenlerden birisiyim ben…” diyor. İlginç değil mi?
Devam ediyor Yalman ve 2014’ün başlarından itibaren rapor adı altındaki ‘güncellenmiş’ fişlemeleri Erdoğan’a taşıdığını söylüyor.
Darbe girişiminden hemen sonra katıldığı yerel televizyonlara çıkan Yalman, konuştukça konuşuyor:
“Bir sayın bakana muvazzaf bir subay arkadaşımızla beraber gittik, bu çalışmayı yürüten önde gelen isimleri generallerin isim listesini verdik.
2015’in Ağustos-Eylül aylarında üç subay arkadaşımızla beraber gittik aynı bakan arkadaşımıza gece görüştük bakanlıkta. Üç subay arkadaşı dinleyince “Milli Savunma Bakanı da gelsin” dedi, geldi Milli Savunma Bakanı. Biz tekrar hem raporu hem de güncellenmiş isim listelerini verdik.”
Bitmedi, devam ediyor: Bazı isimlerin üzerinde de tahlil yapıldı. Akın Öztürk’ün ismi de geçti orada, bunu biliyoruz dedi sayın bakan. Başka isimler de verildi. 20’ye yakın general, tuğgeneral ve üst düzey askerler…
‘İhbar’ randevularında yanında olan ve Milli Savunma Bakanı’na hitaben, “Sayın Bakınım, vallahi tankı üzerinize sürecekler” uyarısında bulunan subay da Cemaat soruşturmalarında içeri alınmasıı ‘yapacağı bir şey yok’ diye geçiştiriyor.
Kendisini tanımlarken, “Bunları bir partili olarak söylemiyorum. Öğretmenlik, idarecilik yapmış biri olarak” diyen Lütfi Yalman’ın bu görüşmeleri hangi kimlikle yaptığı meçhul. Yoksa değil mi?
Bu arada Lütfü Yalman ilginç bir kişilik.
1956 doğumlu. Karaman İmam Hatip Lisesi mezunu. Konya Yüksek İslam Enstitüsünü bitirmiş. Boks, güreş ve judo sporları ile ilgili. Din kültürü ve ahlak öğretmeni olarak mesleğe atılmış. Milli Görüş etrafında gelişen dernek ve vakıflarda görev almış. Milli Gençlik Vakfı Konya Şube başkanı olmuş. Fakat asıl önemlisi Bosna-Hersek’ten Çeçenistan’a kadar görev yapmış. Hangi sıfatla, bilmiyoruz… “Yardım paralarını bizzat ulaştıran kişi” olarak “Kayıp Trilyon Davası”nda Erbakan’ın para trafiğini yönetmiş.
12 Eylül Darbesi’ni genel başkanını cezaevine atan cunta yönetimini “Çok daha insani” buluyor… Anlaşılan muvazzaf subaylarla arası her dönem iyi.
İlgi alanlarından birinin de “Pensilvanya’daki arkadaş’ diye söz ettiği Gülen’in ‘çalışma alanı ve faaliyetleri” olduğunu söylüyor ayrıca…Peki hangi sıfatla?
31 Temmuz 2016’da Konya’da yerel yayın yapan Kanal 42’deki Mehmet Ali Kayacı’nın hazırlayıp sunduğu İstikamet programında söyledikleri bile Yalman’ın iç rahatlığının ipuçlarını veriyor.
Sunucunun, “Haberdar oldum derken çok kritik görevlerdeki bazı muvazzaf subaylar bilgilendiriyor yani…” sorusunun yarısında sözünü keserek cevabı veriyor: “Değişik kanallardan, sadece subaylar demek de doğru değil. Sivil alandaki insanlar da var.”
‘KONUYU İKTİDARA İLETTİK’
Bu arada bir hatırlatma. ‘Vatansever subayları’ bakanlarla görüştüren ve TSK içindeki fişlemeleri rapor adıyla iktidarla paylaşan Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi Lütfü Yalman’ın iddiaları Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Ahmet Takan’ın yazısına da konu olmuştu.
“Darbe Hazırlığını ‘Enişte’ye Değil Savunma Bakanı’na Haber Vermişler” başlığı ile yayımladığı yazısında Yalman’ın sözlerini şöyle aktarmıştı Takan:
“6 ay öncesinden değil 2013 Aralık’ta Tayyip Bey 17 Aralık’ta Konya’ya geleceğinde ben -o zaman il başkanı, şimdi AKP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Sorgun- arkadaşımıza, ‘Acil bir görüşmemiz lâzım. 15-20 dakika’ dedim. Fakat o gün meşhur 17 Aralık operasyonları olunca görüşme imkânı olmadı. Biz 2014’ün başında bir rahatsızlığın olduğunu ciddi manada bir takım sıkıntıların olduğunu rapor eden bir şey gönderdik Başbakana, danışmanları kanalıyla. Tahmin ediyorum şimdiki sözcü İbrahim Kalın Bey’in de eline ulaştı. Ondan sonrasını bilmiyoruz tabi. Bilahare Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olduktan sonra 2014’ün sonlarına doğru Sayın Bakan Faruk Çelik ile tekrar görüştük subay arkadaşımızla beraber. Kendisine bir isim listesi de verdik o zaman. Generallerin isim listesiydi,’Böyle bir hazırlığın içerisindeler, dikkat edilmesi gerekir. Ulaştırın bunu Sayın Cumhurbaşkanına’ dedik. Zannedersem 1 ay kadar sonra falan aradı Faruk Bey, ‘Abi hem rapor, hem isimler Sayın Cumhurbaşkanına ulaştı’ gibi bir ifade kullandı. 2015’in ortalarında tekrar Faruk Bey, Milli Savunma Bakanı İsmet Bey, 3 tane subay arkadaş ile birlikte oturduk çok detaylıca, belki 30 civarında ismi de ifade ederek çalışma bir hazırlık yapıldığını kendilerine söyledik. İsmet Yılmaz Bey çok gevşek davrandı. Birkaç kez, ’17/25 Aralık’tan önceydi, 17-25 Aralık’tan sonra düzelmiştir bunlar’ falan diye bir ifade kullanınca ben, ’17-25 bir yolsuzluk operasyonu. Ben bu yolsuzlukların olduğunu biliyorum ve inanıyorum. Operasyonu yapan bunlar benden kat kat fazla inanıyorlar. Dolayısıyla yanlış düşünüyorsunuz. Bakın bir sıkıntı olacak, yazık olacak’ filan diye söyledik kendisine. Yanımdaki albay arkadaşlardan bir tanesi, ‘Sayın bakanım vallahi tankı üzerimize sürecekler’ cümle bu. Bu ifadeyi kullandı Milli Savunma Bakanı’na. Çok inandırıcı bulmadılar gibi geldi bana. Bu görüşmeler zaman zaman telefonla şununla bununla devam etti. O zaman Genel Başkanımızın bilgisi dahilinde tekrar görüşmüştüm arkadaşlarla. Bilahare böyle bir şey oldu. Hatta ben 15 Temmuz’dan sonra aradım, ‘Ne oldu’ falan diye. ‘Abi siz vazifenizi yaptınız. Sizin bir şeyiniz yok’. Ben de, ‘Siz vazifenizi yapmadınız’ dedim, kapattım telefonu.”
Milli Görüş devlet için ‘sakıncalı’ bulunurken Saadet Partisi lideri 15 Temmuz öncesi komutanlar tarafından ‘Fethullahçılar’a karşı uyarı için ziyaret ediliyor. Saadet Partisi GİK üyesi Lütfi Yalman ise darbe girişimi öncesi yanında muvazzaf subaylarla birlikte darbenin 1 numarası ilan edilen Akın Öztürk’ün de adını vererek Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bilgi ve fişleme listesi taşıyor.
Fehmi Koru’nun ifadesiyle ‘ben ilginç buldum. Belki siz de bulursunuz.’
[Cem Mora] 19.3.2019 [Kronos.news]
Damat Berat'tan inciler: Dolar düşecek, enflasyon tek haneye inecek [Gölge Bankacı]
Bankacı arkadaşlarım başta olmak üzere iş âleminden dostlarımı daha fazla kıramadım. Aylardır, “Üstad, ekonomi kimlere kaldı? Sen yazmazsan kim düşürecek bu hokkabazların maskesini!” diye başımın etini yiyorlardı.
Haksız da sayılmazlar hani.
Hazine’nin anahtarları krizi “dengelenme” diye anlayan birinin elinde.
Ekonomi gazeteciliği yerlerde sürünüyor. Zam yağmuruna “güncelleme”, ekonomik daralmaya “eksi büyüme”, patlıcan-biber kuyruklarına “varlık kuyruğu” diyecek kadar herkesin aklı ile alay eden bir gürûh ortalıkta “gazeteciyim” diye dolaşıyor.
Bundan böyle fırsat buldukça ekonomiye dair bilgi ve tecrübelerimi samanyoluhaber.com okurları ile paylaşacağım.
Sizler de kulağınıza çalınan dedikoduları, elinize geçen belgeleri golgebankacix@gmail.com e-posta adresime yollayabilirsiniz.
Benimle paylaştığınız bilgileri kullanırken şahsi bilgilerinizin gizliliğini muhafaza edeceğimden emin olabilirsiniz.
DENGESİZ BERAT
Siftahı da biz bankacılar arasında en fazla lakabı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile yapalım. Merak edenler olabilir. Bir iki lakabını sizlerle paylaşayım.
Borsacılar ve bankacılar arasında “Damat Berat”, “Power point Berat”, “Burası çok önemli Berat”, “Dengesiz Berat” ve “Acemi Berat” ve “öfkeli şirin” denildiğinde Berat Albayrak anlaşılır.
Damat Berat’ın Trabzon konuşması dikkatimi çekti. O kadar müşavirin ve Damat Berat’ın kapasitesini anlamak için malzeme kaynıyor konuşma.
Enflasyon 2019 yılında tek haneli rakamlara inecekmiş. Nasıl olacak bu? Antalya’dan 5 lirayı alınan domatesi tanzim satış çadırında 4 liraya satarak mı düşecek enflasyon. Çadırdan kaç kişi domates alabiliyor ki!
Yoksa Çin’den patatesten sonra domates ithal mi edeceğiz? Çin malı domates. Serik domatesinin çakması, yersen!
ELEKTRİK ZAMLARINI GERİ ALSANIZA
Damat Berat enlfasyonu düşürmek istiyorsa önce kendi yaptığı zamları geri alsın. Elektriğe doğalgaza da yüzde 50’den fazla zam yapılmıştı. Onun için de bir ucuzluk çadırı kurulacaksa düşer elbette.
Akaryakıta haftalık 10-15 kuruş zam geliyor. 100 liralık akaryakıtın 55 lirası vergi. Seri zamlar indirime dönerse, dünyanın en yüksek vergisinde indirim yapılırsa enflasyon niye düşmesin?
Damat Berat ne vakit döviz düşecek dese kur o gün yükselişe geçiyor. Bugün Trabzon’da da yine kendisini aşmış. “Dolar düştü 5 liraya.” dediği esnada tabelada 5,47 TL yazıyor.
Maaile sıfırlama ustası oldukları için 47 kuruş sıfırlayıvermiş. Geçen sene bu vakit dolar 3,77 TL idi. Kur yüzde 45 artmış. Damat Berat ise dolar alanların yandığını iddia ediyor.
Türkiye için yabancı bankacılar boşuna "balık hafızalı" demiyorlar. Dolar son üç senede yüzre 86 arttı. Bir başka ifadeyle 100 lira 14 liraya indi.
10 BİN DOLAR ALAN NET 13 BİN 600 LİRA KAZANDI
Geçen sene 10 bin dolar alan ne kadar yanmış acaba? 37 bin 700 TL verip 10 bin dolar alan Mehmet Amca’nın bugün 54 bin 700 lirası var. Yüzde 20’sini enflasyona sayalım.
Net 13 bin 600 lira kâr elde etmiş. Var mı bu kadar temiz para bırakan başka bir mecra? Yok. Burada yanan dolar alan mı, almayan mı?
Gelelim Damat Berat’ın “Dolar daha da düşecek.” aforizmasına... Tek kelime ile zırvalıyor.
Merkez Bankası’nın haftalık repo faizini yüzde 8’den yüzde 24’e çıkardığından hiç bahsetmeyen Damat Berat’a o toplantıda bulunanlardan biri, “Pekâlâ faizler kaç oldu?” deseydi keşke!
FAİZLER YÜZDE 30’U GEÇTİ
Kredi faizleri yüzde 30’u geçti. Brüt kâr marjı yüzde 3-5’lerde iken nasıl kredi kullanacak esnaf. Ödeyemeyeceğini bile bile son bir çare diye kredi için gelen esnafların halini anlatmayayım.
Öyle teminatlar istiyoruz ki çaresiz boynunu büküp gidiyor. Her akşam genel müdürlük ensemizde boza pişiriyor.
Batık kredi niye artıyormuş? Kasa kapanmamış, bir daha sayım yapacakmışız. Ekonomi iyi gidiyorsa biz niye görmüyoruz?
MÜTEAHHİTLER 100 MİLYAR TL ALACAKLI
Son iki ayda piyasa verdikleri paranın sırrını da biliyoruz. Merkez Bankası’nın tepesine çöküp 38 milyar TL temettüyü aldılar. O para da müteahhitlerin dişinin kovuğunu doldurmadı.
AKP’nin kadrolu müteahhitlerinin hâlâ kamudan 100 milyar TL alacağı var. Kamunun sadece KDV borcu 180 milyar TL.
Damat’ın dolar düşecek dediği gün dolar tekrar yükselişe geçti. Hazine 9 aylık tahvil ihalesine çıktı. Faiz yüzde 19,97 oldu. 12 bile değil, 9 ay.
Geçen sene 2 senelik vadeye yüzde 11 ödeyen Hazine şimdi niye bu faizleri ödüyor. İş olsun diye mi?
Hazine bu kadar kısa vadede bile tefeci faizi öderken “dolar düşecek” nutku atan biri bakan unvanını taşıyınca daha trajikomik oluyor.
Ne enflasyonun ne de doların düşeceği var. Dolar alanın değil, almayanın yandığı bir ekonomide faiz de yüksek olur enflasyon da.
173 MİLYAR DOLAR TOPLADILAR
Bankalarda döviz tevdiat hesaplarına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. 148 milyar dolar seviyesinden 173 milyar dolara çıktı son 75 günde.
Bu da gösteriyor ki vatandaş, damat Berat ve kayın pederi Recep Tayyip Erdoğan ne derse tersini yapıyor. Onlar “düşecek” dedikçe dolar toplayanlar krizde paraya para demiyor.
Ben ne mi yapıyorum? Bir müşterimin 130 bin dolarlık alım emrini az evvel bitirdim. Onun dekontlarını arşive kaldırıyorum.
[Gölge Bankacı] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
Haksız da sayılmazlar hani.
Hazine’nin anahtarları krizi “dengelenme” diye anlayan birinin elinde.
Ekonomi gazeteciliği yerlerde sürünüyor. Zam yağmuruna “güncelleme”, ekonomik daralmaya “eksi büyüme”, patlıcan-biber kuyruklarına “varlık kuyruğu” diyecek kadar herkesin aklı ile alay eden bir gürûh ortalıkta “gazeteciyim” diye dolaşıyor.
Bundan böyle fırsat buldukça ekonomiye dair bilgi ve tecrübelerimi samanyoluhaber.com okurları ile paylaşacağım.
Sizler de kulağınıza çalınan dedikoduları, elinize geçen belgeleri golgebankacix@gmail.com e-posta adresime yollayabilirsiniz.
Benimle paylaştığınız bilgileri kullanırken şahsi bilgilerinizin gizliliğini muhafaza edeceğimden emin olabilirsiniz.
DENGESİZ BERAT
Siftahı da biz bankacılar arasında en fazla lakabı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile yapalım. Merak edenler olabilir. Bir iki lakabını sizlerle paylaşayım.
Borsacılar ve bankacılar arasında “Damat Berat”, “Power point Berat”, “Burası çok önemli Berat”, “Dengesiz Berat” ve “Acemi Berat” ve “öfkeli şirin” denildiğinde Berat Albayrak anlaşılır.
Damat Berat’ın Trabzon konuşması dikkatimi çekti. O kadar müşavirin ve Damat Berat’ın kapasitesini anlamak için malzeme kaynıyor konuşma.
Enflasyon 2019 yılında tek haneli rakamlara inecekmiş. Nasıl olacak bu? Antalya’dan 5 lirayı alınan domatesi tanzim satış çadırında 4 liraya satarak mı düşecek enflasyon. Çadırdan kaç kişi domates alabiliyor ki!
Yoksa Çin’den patatesten sonra domates ithal mi edeceğiz? Çin malı domates. Serik domatesinin çakması, yersen!
ELEKTRİK ZAMLARINI GERİ ALSANIZA
Damat Berat enlfasyonu düşürmek istiyorsa önce kendi yaptığı zamları geri alsın. Elektriğe doğalgaza da yüzde 50’den fazla zam yapılmıştı. Onun için de bir ucuzluk çadırı kurulacaksa düşer elbette.
Akaryakıta haftalık 10-15 kuruş zam geliyor. 100 liralık akaryakıtın 55 lirası vergi. Seri zamlar indirime dönerse, dünyanın en yüksek vergisinde indirim yapılırsa enflasyon niye düşmesin?
Damat Berat ne vakit döviz düşecek dese kur o gün yükselişe geçiyor. Bugün Trabzon’da da yine kendisini aşmış. “Dolar düştü 5 liraya.” dediği esnada tabelada 5,47 TL yazıyor.
Maaile sıfırlama ustası oldukları için 47 kuruş sıfırlayıvermiş. Geçen sene bu vakit dolar 3,77 TL idi. Kur yüzde 45 artmış. Damat Berat ise dolar alanların yandığını iddia ediyor.
Türkiye için yabancı bankacılar boşuna "balık hafızalı" demiyorlar. Dolar son üç senede yüzre 86 arttı. Bir başka ifadeyle 100 lira 14 liraya indi.
10 BİN DOLAR ALAN NET 13 BİN 600 LİRA KAZANDI
Geçen sene 10 bin dolar alan ne kadar yanmış acaba? 37 bin 700 TL verip 10 bin dolar alan Mehmet Amca’nın bugün 54 bin 700 lirası var. Yüzde 20’sini enflasyona sayalım.
Net 13 bin 600 lira kâr elde etmiş. Var mı bu kadar temiz para bırakan başka bir mecra? Yok. Burada yanan dolar alan mı, almayan mı?
Gelelim Damat Berat’ın “Dolar daha da düşecek.” aforizmasına... Tek kelime ile zırvalıyor.
Merkez Bankası’nın haftalık repo faizini yüzde 8’den yüzde 24’e çıkardığından hiç bahsetmeyen Damat Berat’a o toplantıda bulunanlardan biri, “Pekâlâ faizler kaç oldu?” deseydi keşke!
FAİZLER YÜZDE 30’U GEÇTİ
Kredi faizleri yüzde 30’u geçti. Brüt kâr marjı yüzde 3-5’lerde iken nasıl kredi kullanacak esnaf. Ödeyemeyeceğini bile bile son bir çare diye kredi için gelen esnafların halini anlatmayayım.
Öyle teminatlar istiyoruz ki çaresiz boynunu büküp gidiyor. Her akşam genel müdürlük ensemizde boza pişiriyor.
Batık kredi niye artıyormuş? Kasa kapanmamış, bir daha sayım yapacakmışız. Ekonomi iyi gidiyorsa biz niye görmüyoruz?
MÜTEAHHİTLER 100 MİLYAR TL ALACAKLI
Son iki ayda piyasa verdikleri paranın sırrını da biliyoruz. Merkez Bankası’nın tepesine çöküp 38 milyar TL temettüyü aldılar. O para da müteahhitlerin dişinin kovuğunu doldurmadı.
AKP’nin kadrolu müteahhitlerinin hâlâ kamudan 100 milyar TL alacağı var. Kamunun sadece KDV borcu 180 milyar TL.
Damat’ın dolar düşecek dediği gün dolar tekrar yükselişe geçti. Hazine 9 aylık tahvil ihalesine çıktı. Faiz yüzde 19,97 oldu. 12 bile değil, 9 ay.
Geçen sene 2 senelik vadeye yüzde 11 ödeyen Hazine şimdi niye bu faizleri ödüyor. İş olsun diye mi?
Hazine bu kadar kısa vadede bile tefeci faizi öderken “dolar düşecek” nutku atan biri bakan unvanını taşıyınca daha trajikomik oluyor.
Ne enflasyonun ne de doların düşeceği var. Dolar alanın değil, almayanın yandığı bir ekonomide faiz de yüksek olur enflasyon da.
173 MİLYAR DOLAR TOPLADILAR
Bankalarda döviz tevdiat hesaplarına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. 148 milyar dolar seviyesinden 173 milyar dolara çıktı son 75 günde.
Bu da gösteriyor ki vatandaş, damat Berat ve kayın pederi Recep Tayyip Erdoğan ne derse tersini yapıyor. Onlar “düşecek” dedikçe dolar toplayanlar krizde paraya para demiyor.
Ben ne mi yapıyorum? Bir müşterimin 130 bin dolarlık alım emrini az evvel bitirdim. Onun dekontlarını arşive kaldırıyorum.
[Gölge Bankacı] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
'Ah' Elimden Gitti Saltanatım...! (69/29) [Abdullah Aymaz]
Hâkka Suresinde şöyle buyruluyor: “Sûr’a bir tek üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün olacak olur. O gün gök yarılmış, sarkmıştır. Melekler de onun etrafındadır. O gün Rabbinin Arş’înı bunların da üstünde sekiz melek yüklenir. O gün (hesap için Allah’a) arz olunursunuz, öyle ki gizli bir hâliniz kalmaz. Kitabı sağından verilen, ‘Alın, okuyun kitabımı!..’ Çünkü ben hesabıma kavuşacağımı sezmiştim’ der. Artık o hoşnut bir hayattadır. Yüksek bir cennettedir. Ki o cennetin meyveleri sarkmıştır. Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü âfiyetle yeyin, için. Kitabı sol tarafından verilen ise der ki, ‘Keşke kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Ne olurdu, o ölüm bitirici olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Güç ve saltanatım da yok olup gitti.” (Hâkka Suresi, 69/13-29)
19. Âyette geçen Kitabı sağından verilenlerle ilgili merhum Elmalılı Hamdi Efendi şöyle diyor: “Bu kitap İsra Suresindeki: “’Herkesin amelini kendi boynuna taktık. Kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız ki, ona açılmış olarak kavuşacak’ (17/13) âyetinde açıklanan kitaptır ki, insanın ömründe yapılan her şeyin yazıldığı AMEL DEFTERİ, dünyada yaptığı ve her gece ve gündüz meleklerin kaydettiği amellerin sayfalarından meydana gelen BÜYÜK DEFTER veya onun bilançosu gibi bir sayfaya yazılmış cetvelli özeti veya hesabının görüldüğüne dair bir belgesidir.
“Bu âyette geçen YEMÎN kelimesi, birkaç âyetten sonra gelecek olan şimal kelimesine karşılık olduğundan ‘sağ el, sağ taraf’ demektir ki, sağlamlık, dürüstlük, uygunluk, temizlik, uğur, hayır ve kazanç ifade eder. Kitabın insana sağıyla verilmesi, ifadesinde önemli nükteleri vardır. Evvela, insanın bir işini kendi eliyle yapması, kendi gücü ve vasıtasıyla istediği gibi yapması, kazanması demektir. Sağ eliyle yapması sağlam, dürüst, uygun, kendi lehinde iyi yapması; sol eliyle yapması da tersine yapması, arkaya atması ise, ihmal etmesi, başkasından umması mânâlarını ifade eder. Onun için iyi amelleri yazan melekler sağda, kötü amelleri yazan melekler solda denildiği gibi, melek sağdan, şeytan soldan gelir denir. ‘İyi amel yapanlara kitapları sağdan, kökü amel yapanlara soldan verilir.’ ‘Verilir’ tabirinin kullanılması dahi, hepsinin, Allah’ın verdiği muvaffakıyet, O’nun takdiri ve hükmü yürütmesine bağlı olması sebebiyledir. Çünkü ‘Herkesin amelini boynuma taktık’ (17/13) âyeti gösterdiği gibi insanın kendi yazgısı kendi boynuna geçirilmiş; yaratma, emir ve hüküm Allah’a ait olmakla birlikte insanın sorumluluğa kendi irade ve isteğiyle yapmış işlere bağlanması açısından insan yaptığı hayır ve şer, iyi veya kötü, sevap veya günah amelleri işlerken, kendi isteğiyle yaptığı için onu defterine kaydedecek olan meleklere, yazıcılara emreder gibi kendisi söyleyip yazdırıyor demek olduğundan kendi yazmış demektir. (…)
Kitabı kendine sağ tarafından verilmiş olan kimse, o gün dost huzurunda hesap verirken veya hesabının güzel olduğuna dair onun verdiği hükmü, belgeyi sağ eline alınca hesabına olan ümidini veya hesap neticesinde kardeşlerine neşe ve sevincini veya cennete giderken PASAPORT’unu göstermek üzere der ki: ‘Ha işte size alın, gelin bakın, okuyun kitabımı… Çünkü ben anlamıştım ki, ben herhalde bir gün olup hesabıma kavuşacağım… (…) Bunun neticesi artık o hoşnut ve memnun bir yaşayış içindedir. (…) Yüksek bir cennette ki, devşirimleri yani koparılıp toplanacak yemişleri, meyveleri, nimetleri uzakta değil, yakında sarkıp duruyor. Alınız istediğiniz kadar yiyin için âfiyetle, içinize sine sine peşin olarak önceden gönderdiklerinize karşılık. (…) Kitabı solundan verilenlere gelince, o şöyle der: Âh ne olaydı, o ilk ölüm işi bitirici olaydı. Neye yaradı benden yana malım? Hiçbir şeye yaramadı. Yaradıysa da başkalarına yaradı. Bana ancak hasret ve azabı kaldı. Yok olup gitti benden güç ve saltanatım. Kendisiyle iftihar ettiğim, böbürlendiğim, herkesin başına ekşidiğim, güvendiğim mülküm, hâkimiyetim, servet ve zenginliğim yahut tutunduğum bütün delil ve tutanaklarım. Felaketler içinde yoksul ve güçsüz çaresiz kaldım. Böyle bir sözle pişmanlık ve hasret belli ki, dünya saltanatına güvenip de hesabını yanlış tutan, başkalarına ceza verdiği halde kendisinin cezalandırılacağını inkar ederek haksızlık ve zulüm eden mal ve saltanat sahiplerine aittir.
Tefsirciler burada şu nükteli hikayeyi kaydederler. ‘Adududdevlet’ lâkabını almış olan Fena Husrev b. Buveyh şu şiiri söylemiş: ‘O zât ki, devletin pazusu ve Rüknüddevletin oğlu Adududdevlet, padişahlar padişahı ve (hâşâ) kaderi yenen ‘ğallâbü’l-kader’dir.’ (Bu şiiriyle) kendisine ‘kader yenen’ demişti. Fakat çok geçmeden DELİRMİŞ ve dili bu âyetten başkasını söylemez olmuş. ‘Malımı hiçbir işime yaramadı, saltanatım yok olup gitti!’ diye diye can verip gitmişti. Ölüm her şeyi bitirici oldu mu? Artık orasını Allah bilir. Şimdi görülmüş bir şey varsa bu sözü defterine sağ eliyle yazmamış ‘kaderi yenen’ dediği, KADERİN AYAĞI ALTINDA EZİLEN olup gitmiş ve cihan böyle neler yutmuştur.” (8. Cilt 313-318)
Bütün zâlimlerin, bütün tiran ve diktatörlerin sonu bu olmuştur. Yakın tarihe bir bakalım… Hitler, Kaddafî, Saddam ve daha niceleri hep böyle gitmiştir. Elbette bundan sonra da böyle olacaktır. Hiç şüpheniz olmasın…
[Abdullah Aymaz] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
19. Âyette geçen Kitabı sağından verilenlerle ilgili merhum Elmalılı Hamdi Efendi şöyle diyor: “Bu kitap İsra Suresindeki: “’Herkesin amelini kendi boynuna taktık. Kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız ki, ona açılmış olarak kavuşacak’ (17/13) âyetinde açıklanan kitaptır ki, insanın ömründe yapılan her şeyin yazıldığı AMEL DEFTERİ, dünyada yaptığı ve her gece ve gündüz meleklerin kaydettiği amellerin sayfalarından meydana gelen BÜYÜK DEFTER veya onun bilançosu gibi bir sayfaya yazılmış cetvelli özeti veya hesabının görüldüğüne dair bir belgesidir.
“Bu âyette geçen YEMÎN kelimesi, birkaç âyetten sonra gelecek olan şimal kelimesine karşılık olduğundan ‘sağ el, sağ taraf’ demektir ki, sağlamlık, dürüstlük, uygunluk, temizlik, uğur, hayır ve kazanç ifade eder. Kitabın insana sağıyla verilmesi, ifadesinde önemli nükteleri vardır. Evvela, insanın bir işini kendi eliyle yapması, kendi gücü ve vasıtasıyla istediği gibi yapması, kazanması demektir. Sağ eliyle yapması sağlam, dürüst, uygun, kendi lehinde iyi yapması; sol eliyle yapması da tersine yapması, arkaya atması ise, ihmal etmesi, başkasından umması mânâlarını ifade eder. Onun için iyi amelleri yazan melekler sağda, kötü amelleri yazan melekler solda denildiği gibi, melek sağdan, şeytan soldan gelir denir. ‘İyi amel yapanlara kitapları sağdan, kökü amel yapanlara soldan verilir.’ ‘Verilir’ tabirinin kullanılması dahi, hepsinin, Allah’ın verdiği muvaffakıyet, O’nun takdiri ve hükmü yürütmesine bağlı olması sebebiyledir. Çünkü ‘Herkesin amelini boynuma taktık’ (17/13) âyeti gösterdiği gibi insanın kendi yazgısı kendi boynuna geçirilmiş; yaratma, emir ve hüküm Allah’a ait olmakla birlikte insanın sorumluluğa kendi irade ve isteğiyle yapmış işlere bağlanması açısından insan yaptığı hayır ve şer, iyi veya kötü, sevap veya günah amelleri işlerken, kendi isteğiyle yaptığı için onu defterine kaydedecek olan meleklere, yazıcılara emreder gibi kendisi söyleyip yazdırıyor demek olduğundan kendi yazmış demektir. (…)
Kitabı kendine sağ tarafından verilmiş olan kimse, o gün dost huzurunda hesap verirken veya hesabının güzel olduğuna dair onun verdiği hükmü, belgeyi sağ eline alınca hesabına olan ümidini veya hesap neticesinde kardeşlerine neşe ve sevincini veya cennete giderken PASAPORT’unu göstermek üzere der ki: ‘Ha işte size alın, gelin bakın, okuyun kitabımı… Çünkü ben anlamıştım ki, ben herhalde bir gün olup hesabıma kavuşacağım… (…) Bunun neticesi artık o hoşnut ve memnun bir yaşayış içindedir. (…) Yüksek bir cennette ki, devşirimleri yani koparılıp toplanacak yemişleri, meyveleri, nimetleri uzakta değil, yakında sarkıp duruyor. Alınız istediğiniz kadar yiyin için âfiyetle, içinize sine sine peşin olarak önceden gönderdiklerinize karşılık. (…) Kitabı solundan verilenlere gelince, o şöyle der: Âh ne olaydı, o ilk ölüm işi bitirici olaydı. Neye yaradı benden yana malım? Hiçbir şeye yaramadı. Yaradıysa da başkalarına yaradı. Bana ancak hasret ve azabı kaldı. Yok olup gitti benden güç ve saltanatım. Kendisiyle iftihar ettiğim, böbürlendiğim, herkesin başına ekşidiğim, güvendiğim mülküm, hâkimiyetim, servet ve zenginliğim yahut tutunduğum bütün delil ve tutanaklarım. Felaketler içinde yoksul ve güçsüz çaresiz kaldım. Böyle bir sözle pişmanlık ve hasret belli ki, dünya saltanatına güvenip de hesabını yanlış tutan, başkalarına ceza verdiği halde kendisinin cezalandırılacağını inkar ederek haksızlık ve zulüm eden mal ve saltanat sahiplerine aittir.
Tefsirciler burada şu nükteli hikayeyi kaydederler. ‘Adududdevlet’ lâkabını almış olan Fena Husrev b. Buveyh şu şiiri söylemiş: ‘O zât ki, devletin pazusu ve Rüknüddevletin oğlu Adududdevlet, padişahlar padişahı ve (hâşâ) kaderi yenen ‘ğallâbü’l-kader’dir.’ (Bu şiiriyle) kendisine ‘kader yenen’ demişti. Fakat çok geçmeden DELİRMİŞ ve dili bu âyetten başkasını söylemez olmuş. ‘Malımı hiçbir işime yaramadı, saltanatım yok olup gitti!’ diye diye can verip gitmişti. Ölüm her şeyi bitirici oldu mu? Artık orasını Allah bilir. Şimdi görülmüş bir şey varsa bu sözü defterine sağ eliyle yazmamış ‘kaderi yenen’ dediği, KADERİN AYAĞI ALTINDA EZİLEN olup gitmiş ve cihan böyle neler yutmuştur.” (8. Cilt 313-318)
Bütün zâlimlerin, bütün tiran ve diktatörlerin sonu bu olmuştur. Yakın tarihe bir bakalım… Hitler, Kaddafî, Saddam ve daha niceleri hep böyle gitmiştir. Elbette bundan sonra da böyle olacaktır. Hiç şüpheniz olmasın…
[Abdullah Aymaz] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
Hala cevap bekleyen soru [Ali Emir Pakkan]
17-25 yolsuzluk operasyonunda görev yapan polisler tutuklu yargılandıkları davadan müebbet yediler. Hırsızı yakalamak suç sayıldı!
2013’e gidelim. Ülkenin ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na kulak verelim. 21 Aralık 2013 tarihli Hürriyet’in web sayfasından aldım. Bakın Kılıçdaroğlu o polisler ve savcılar hakkında ne diyor?
“Bu ülkede yoksuzluk var dedik. Dilimizde tüy bitti. Ama anlatamadık. Yeteri kadar anlatamadık. Ama bir operasyon yapıldı, tüm gerçekler ortaya çıktı.
2013’ün büyük olayı ayakkabı kutusu olayıdır. İktidara gelirken yolsuzluklarla mücadele edeceğiz demişlerdi. Bugün gelinen noktada gördük ki söylediklerinin tamamı yalanmış. Kul hakkı yiyenler bunlar. Operasyon olmuş Başbakan (Recep Tayyip Erdoğan) ‘çeteler var’ diyor. Kendisine ‘Bakanlar Kurulu’nu toplarsın, çete orada. Sen de orada baş lidersin’ çağrısı yaptım.
Tepedeki insan, devleti yöneten insan temiz olacak. O temizse aşağıya doğru temizlik gider.
Bu yolsuzluk operasyonu bu ülkenin en büyük operasyonudur. 4 bakan.. Arkadan gelecekler de var. İçlerinden bir iki tane temiz var. Tamamı kirli bunların. Karasınız, kirlisiniz siz.
Şimdi polisleri görevden alıyorlar. Gelenler de temiz. Onlara da destek vereceğiz biz.
Bakan’ın oğlunun evinde para sayma makinesi var. Ellerin temiz değil mi, neden sayamıyorsun? O kadar çok para var ki elleriyle sayamıyorlar. Bir Bakan’ın oğlunun yatak odasında bir değil, 6 değil. Yahu yetmiyor mu? Sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en büyük yolsuzluk operasyonu. İlk kez bir Bakanlar Kurulu’nun içinde çete var. Ve o görev başında.
Şimdi bunu dış mihraklar yaptı diyorlar. Ben buradan Erdoğan’a en basit soruyu soruyorum: O Bakan’ın oğlunun yatak odasına parayı, kasaları, para sayma makinesini dış mihraklar mı koydu? O zaman sen de o dış mihrakın bir parçasısın.
Bakan oğluyla telefonda konuşurken ‘’Telefonla konuşurken dikkatli ol, onları söyleme’ diyor. Ne demek ya? Ve sen hala o koltukta oturuyorsun.
Türkiye bir yol ayrımına geldi. Şimdi biz bir rejim mücadelesiyle karşı karşıyayız. Karşımızda tek parti devleti var. Herkesi ezmek istiyorlar. Geldiler, yolsuzlukların üzerine gitmek için değil kapatmak için mücadele ediyorlar.
Seçimlere girerken ustalık dönemim diyordu. Yolsuzluğun, hırsızlığın ustası.. Senin ne menem bir usta olduğunu öğrendik. Ben yırtık ayakkabı ile siyasete girdim diyordu. Şimdi o yırtık ayakkabı kutusunun içinde milyonlarca dolar var. Çok mal haramsız olmaz derler. Bunların rehberi şeytan. Ben söylemiyorum, Yunus Emre söylüyor.
Şimdi ‘bu işi çeteler yapıyor’ diyorlar. Her birimiz para kazansak ne yaparız, o parayı götürür bankaya yatırırız. Alnımız açıktır. Biz halka hizmet etmek için yola çıktık, kendimize ve yandaşlarımıza hizmet etmek için değil Helal paranın ayakkabı kutusunda işi yok. O kara paradır.
Polis ve savcı arkadaşlarıma sesleniyorum. İktidarın, zalimin polisi olmayın, halkın polisi olun. Sizin maaşınızı bu iktidar değil, bu ülkenin 76 milyonunun verdiği vergiler ödüyor. Eğer sen Erdoğan’ı dinleyip bu dosyaları kapatırsan iki elimiz yakanda olur ey polis kardeşim. Müslümanım diyorsan, temiz ahlaklıyım diyorsan o zaman zalimin polisi olmayacaksın. Arkadaşlarını görevden alabilirler. Ne olursa olsun sen onurunu, kimliğini, devletin çıkarını, demokrasiyi koruyacaksın
Savcı zalimin emir eri değildir. O savcılara sesleniyorum. Savcılar yürekli olun, dik durun, 76 milyon insan sizin arkanızdadır.
Siyaset zenginleşme aracı değil halk için çalışmaktır. Milyarları götürdünüz doymadınız mı hala? Kefene cep yaptırıp içine dolar doldurup beni öyle gömün diyecekler. Bunların vasiyeti o olacak, göreceksiniz.
Baskı kuruyorlar polislerin, bürokratların, savcıların, medyanın üzerine. Yandaş medya başlıklar atıyor. Yav bir yolsuzluğa bak kardeşim. Sizin hükümetten beslendiğinizi biliyorum. Kamu bankalarından beslenip size gazete aldırıldığını biliyorum. Sizin de yatacak yeriniz yok. “
Aradan 5 yıl geçti.
Kılıçdaroğlu’nun “temiz” ve “arkanızdayız ” dediği polisler, hakimler ve savcılar hapishanelerde çürütülüyor. Ana muhalefet sessiz.
[Ali Emir Pakkan] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
2013’e gidelim. Ülkenin ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na kulak verelim. 21 Aralık 2013 tarihli Hürriyet’in web sayfasından aldım. Bakın Kılıçdaroğlu o polisler ve savcılar hakkında ne diyor?
“Bu ülkede yoksuzluk var dedik. Dilimizde tüy bitti. Ama anlatamadık. Yeteri kadar anlatamadık. Ama bir operasyon yapıldı, tüm gerçekler ortaya çıktı.
2013’ün büyük olayı ayakkabı kutusu olayıdır. İktidara gelirken yolsuzluklarla mücadele edeceğiz demişlerdi. Bugün gelinen noktada gördük ki söylediklerinin tamamı yalanmış. Kul hakkı yiyenler bunlar. Operasyon olmuş Başbakan (Recep Tayyip Erdoğan) ‘çeteler var’ diyor. Kendisine ‘Bakanlar Kurulu’nu toplarsın, çete orada. Sen de orada baş lidersin’ çağrısı yaptım.
Tepedeki insan, devleti yöneten insan temiz olacak. O temizse aşağıya doğru temizlik gider.
Bu yolsuzluk operasyonu bu ülkenin en büyük operasyonudur. 4 bakan.. Arkadan gelecekler de var. İçlerinden bir iki tane temiz var. Tamamı kirli bunların. Karasınız, kirlisiniz siz.
Şimdi polisleri görevden alıyorlar. Gelenler de temiz. Onlara da destek vereceğiz biz.
Bakan’ın oğlunun evinde para sayma makinesi var. Ellerin temiz değil mi, neden sayamıyorsun? O kadar çok para var ki elleriyle sayamıyorlar. Bir Bakan’ın oğlunun yatak odasında bir değil, 6 değil. Yahu yetmiyor mu? Sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en büyük yolsuzluk operasyonu. İlk kez bir Bakanlar Kurulu’nun içinde çete var. Ve o görev başında.
Şimdi bunu dış mihraklar yaptı diyorlar. Ben buradan Erdoğan’a en basit soruyu soruyorum: O Bakan’ın oğlunun yatak odasına parayı, kasaları, para sayma makinesini dış mihraklar mı koydu? O zaman sen de o dış mihrakın bir parçasısın.
Bakan oğluyla telefonda konuşurken ‘’Telefonla konuşurken dikkatli ol, onları söyleme’ diyor. Ne demek ya? Ve sen hala o koltukta oturuyorsun.
Türkiye bir yol ayrımına geldi. Şimdi biz bir rejim mücadelesiyle karşı karşıyayız. Karşımızda tek parti devleti var. Herkesi ezmek istiyorlar. Geldiler, yolsuzlukların üzerine gitmek için değil kapatmak için mücadele ediyorlar.
Seçimlere girerken ustalık dönemim diyordu. Yolsuzluğun, hırsızlığın ustası.. Senin ne menem bir usta olduğunu öğrendik. Ben yırtık ayakkabı ile siyasete girdim diyordu. Şimdi o yırtık ayakkabı kutusunun içinde milyonlarca dolar var. Çok mal haramsız olmaz derler. Bunların rehberi şeytan. Ben söylemiyorum, Yunus Emre söylüyor.
Şimdi ‘bu işi çeteler yapıyor’ diyorlar. Her birimiz para kazansak ne yaparız, o parayı götürür bankaya yatırırız. Alnımız açıktır. Biz halka hizmet etmek için yola çıktık, kendimize ve yandaşlarımıza hizmet etmek için değil Helal paranın ayakkabı kutusunda işi yok. O kara paradır.
Polis ve savcı arkadaşlarıma sesleniyorum. İktidarın, zalimin polisi olmayın, halkın polisi olun. Sizin maaşınızı bu iktidar değil, bu ülkenin 76 milyonunun verdiği vergiler ödüyor. Eğer sen Erdoğan’ı dinleyip bu dosyaları kapatırsan iki elimiz yakanda olur ey polis kardeşim. Müslümanım diyorsan, temiz ahlaklıyım diyorsan o zaman zalimin polisi olmayacaksın. Arkadaşlarını görevden alabilirler. Ne olursa olsun sen onurunu, kimliğini, devletin çıkarını, demokrasiyi koruyacaksın
Savcı zalimin emir eri değildir. O savcılara sesleniyorum. Savcılar yürekli olun, dik durun, 76 milyon insan sizin arkanızdadır.
Siyaset zenginleşme aracı değil halk için çalışmaktır. Milyarları götürdünüz doymadınız mı hala? Kefene cep yaptırıp içine dolar doldurup beni öyle gömün diyecekler. Bunların vasiyeti o olacak, göreceksiniz.
Baskı kuruyorlar polislerin, bürokratların, savcıların, medyanın üzerine. Yandaş medya başlıklar atıyor. Yav bir yolsuzluğa bak kardeşim. Sizin hükümetten beslendiğinizi biliyorum. Kamu bankalarından beslenip size gazete aldırıldığını biliyorum. Sizin de yatacak yeriniz yok. “
Aradan 5 yıl geçti.
Kılıçdaroğlu’nun “temiz” ve “arkanızdayız ” dediği polisler, hakimler ve savcılar hapishanelerde çürütülüyor. Ana muhalefet sessiz.
[Ali Emir Pakkan] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
Medeniyetler çatışması ancak Hizmet'le aşılabilir [Fikret Kaplan]
1990 yılı Eylül ayında, ABD’nin dünya çapında üne sahip birkaç üniversitesinden biri olan Princeton Üniversitesi’nde Yakın Doğu Araştırmaları Bölümü Profesörü olan Oryantalist Bernard Lewis, Amerikan Atlantic Montly dergisinde, “Müslüman Öfkesinin Kökleri” başlığını taşıyan yazısıyla “medeniyetler çatışması” tezini ortaya atıyordu. Lewis, yazısında şu fikirlerini öne sürüyordu: “Müslümanlar; bizim Yahudi-Hristiyan mirasımıza, seküler değerlerimize ve bunların dünya ölçeğinde yayılmasına tarihi nitelikte bir reaksiyon göstermeye devam etmektedir.”
Bernard Lewis’e göre, Batılı değerleri temsil eden Amerika, İslam dünyasında Vietnam ya da Küba benzeri bir olay yaşamamıştı, ama Batı’nın gözünde İslam giderek “terörist üreten bir çatışma dini” haline geliyordu. Böyle bir dinin ürettiği Müslüman tipi ise kavgacı ve intihar komandosu olmaya elverişli kişilerdi.
Daha sonra, ABD’li siyaset bilimci Samuel Huntington’ın Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “Bir Medeniyetler Çatışması mı?” (A Clash of Civilizations?) adlı makalesiyle de kaçınılmaz gibi görülen Doğu ve Batı kültürlerinin çatışması tezi daha popüler bir hal aldı.
Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezinin temelinde din vardı. "Medeniyetler çatışması" derken esasen dinlerin çatışmasından bahsediyordu.
Zaman geçtikçe konjonktürün gereğine göre oryantalist incelemeler ona biçim verenlerin elinde siyasî bir hüviyete büründü. Bilim verileri olmanın çok ötesinde bir ideolojinin malzemeleri hâline geldi. Bu tetkikler neticesinde oryantalizm, alan araştırmasının dışına çıktı ve incelediği toplumu yönlendiren bir kimlik kazandı. Oryantalist düşünce kabaca başlangıçta fundamentalist din adamlarıyla ve tarihçilerle; ardından dil bilimcileri, sosyologlar, asker ve sivil siyasetçilerle; sonra da yazarlar ile sanat ve medya dalları tarafından geliştirildi; bu insanlar ve kurumlar Doğu'yu hiç görmemiş bireylere Doğu hakkında bilgiler sundu.
Doğu; ilkel, tembel, zayıf ve pasaklı insanların yaşadığı, despot bir padişahın hüküm sürdüğü, egzotik yerlerden müteşekkil mutlak bir mekân iken; Batı çalışkan, sorgulayan, bağımsız fertlerin yaşadığı, demokratik rejimle yönetilen bir ortamdı. Oryantalistler, "Hıristiyanlık-Müslümanlık", "biz ve onlar" şeklinde bir yaklaşımdan hareket edince, kusur bulma da kaçınılmaz oldu. İşte bu yönlendirmeler, bugüne İslam’ın ve bütün alemlere Rahmet olarak gönderilen Sevgi Peygamberi’nin (sav) doğru anlaşılmasına hep mâni oldu.
Batılı'larda İslam hakkında bir peşin fikirlilik oluştu. Fakat onları fikirleri ve kanaatlerinde teyit edecek hadiseler de Müslümanlar’ın hayatında sürekli cereyan etti. ‘Müslümanım’ diyenler İslam’ın ve Peygamber Efendimiz’in (sav) o pak imajını yaşamlarına kurban etmekten hiç çekinmediler. Bulundukları şartlara ve kendi hissiyatlarına göre, biraz da kendi çıkarlarına göre İslam'ı yorumladılar.
Hele Türkiye'de son dönemlerde yaşanan hadiselerde bu husus zirve olarak görülebilir. Heva ve heves, İlahiyat'ın, doğru düşüncenin, doğru mülahazanın yerini almış gibi. İnsanlar kendi hissiyatlarını mantık zannediyorlar, muhakeme zannediyorlar ve ona din diyorlar.
Gazete kupürleriyle ya da televizyon ekranlarıyla bu resmin kazındığı beyinler, daha en başta İslam hakkında birtakım peşin hükümlerle hareket etmektedir. Bu parçalanması zor önyargılar sebebiyle Doğu-Batı buluşmasından daha çok, gün geçtikçe yeniden yapılandırılan tartışmalarla bazı çıkar çevrelerinde ya da diyalogdan rahatsız olan gruplarda bir medeniyetler çatışması senaryosu tekrar edilip durmaktadır.
Diğer taraftan, İslam hakkında oluşturulan ön yargılar, Batı toplumunda kullanılmaya elverişli radikal bazı insanların da iştahını kabartıyor. Kimi karikatürle, kimi filmle, kimi baskıyla ve kimi de Yeni Zelanda’daki gibi vahşi cinayetlere varacak kadar bir kinle içini döküyor. Terör estiriyor. Her iki medeniyette de bu radikal oluşumlar dünyayı ümitsizlik ve bedbinlikle sarsıyor. Zira, terör bütün dinlerde lanetlenmiştir. Terörün, eşkiyalığın dini, inancı olmaz. Birilerinin samimi ve doğru ağızdan bunları dünyaya acilen anlatması gerekiyor.
“Kendisini yer yer İslamofobi, Antisemitism, Hristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı veya başka şekillerde gösteren problemin temelinde yatan ön yargı, korku ve nefret psikolojisi bir insanlık problemidir. Hangi anlayış veya inancın arkasına sığınılarak yapılırsa yapılsın, terör aslında vahşettir ve çözümü de insanlığın el ele vermesidir.”
İşte, Yeni Zelanda’da yapılan saldırıyla daha iyi ve net anlaşılmaya başlandı ki Allah’ın bugün tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıp savurduğu hizmet gönüllülerine çok iş düşüyor. Bunda bir murad-ı İlahi var. İslam’ın sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünün yeniden ve doğru olarak dünyaya gösterilmesi gerekiyor. Korkunç bir radikalizm düşüncesine karşı çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak hayati bir önem arzediyor. Hizmet gönüllülerinin içinde bulundukları zamanı, toplumu, sosyal yapıları ve konjonktürü iyi değerlendirerek, isabetli teşhis ve reçeteler ortaya koymaları en önemli sorumluluklarından biri olarak önlerinde duruyor.
Medenilere bir şey anlatma düşünülüyorsa, ilim yolunun, akıl yolunun, mantık yolunun, hizmet yolunun seçilmesi gerekiyor. Her şeyiyle hizmet yoluna bağlanıp, ihlasla O’nun rızası istikametinde hareket edenler şaşırmaz ve şaşırtmazlar. Kendilerine bakanları hayal kırıklığına uğratmazlar.
İslam’ın o aydınlık çehresi o kadar karanlık gösterilmiş ki onu kendi aydınlığı ile gösterecek, yaşatacak insanlara çok ihtiyaç var. Evet, televizyon kameraları karşısında insanları öldürmekle, kesmekle kendilerini ifade etmeye çalışan, radikal, taşkın, vahşî ruhların, İslam’ın çehresini karartmasına ve diğer yanda ‘eğer yakalanmasaydım daha çok camide insan öldürecektim’ diyerek insanlığa zarar veren radikal ruhlara karşılık, İslamiyet’in sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü gösterme, farzlar üstü farz bir görev olarak hizmet insanlarının omzuna konulmuş. Çünkü hem İslam hem de Hristiyan dünyasında korkunç bir radikalizm problemiyle sarsılıyor insanlık.
Hizmet gönüllüleri her geçen gün büyüyen ve kanser haline gelen bu problem karşısında el ele, omuz omuza verip çözüm üretmek zorundalar. Artık, Müslümanlar olarak kendi problemleriyle yüzleşmekten onları alıkoyan komplo teorilerine sığınmaktan vazgeçip bir muhasebe yapmalılar. Aktif olarak hayatın içinde yer almalılar. İnsanlar, gerçek Müslüman profilini yaşayışıyla ortaya koyan temsiller görmeli. Cazibe merkezi haline gelmeli Hizmet sevdalıları. Cemiyetler, İslam’ı yanlış temsilden dolayı totaliter zihin yapılı grupların eline düşmemeli. Boşlukta olan kimselerin ümitsizliğe düşmesine ve farklı arayışlara girmesine fırsat verilmemeli.
Hizmet, farklı inançlara sahip insanlar arasında bir köprü kurulması ile daha barışçıl bir dünyanın imar edileceğine inanıyor. Uğrunda çabalanan diyalog atmosferi, münakaşa odaklı olmayan, dinleri birleştirme gibi reformist bir yaklaşım peşinde koşmayan, insanları değişik oyunlarla dinlerinden döndürme tarzı bir misyonerlik faaliyeti gütmeyen ama bütün bunların ötesinde "herkesi kendi konumunda kabul etmeyi" bir düstur olarak özümseyen bir mânâyı taşıyor.
Polemiklerden ve politik hedeflerden uzak, sadece daha yaşanabilir bir ortam için atılan bu adımlar gelecek nesillere huzur verici bir iklim sunacaktır. Hizmetin tanımladığı mânâda bir diyalog ortamı oluşturulduğunda bu hava tahmin edilenden daha kısa bir sürede dünyayı etkisi altına alacaktır Allah’ın izin ve inayetiyle.
Kur'ân-ı Kerîm ve Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan ve davranışları çok açık bir şekilde insanlar arasında sulh dairesinde bir diyaloğu tavsiye etmektedir. Nitekim Kur'ân'da:
"Zulmedenleri hâriç, ehl-i kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: 'Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlahımız da sizin İlahınız da bir ve aynı İlahtır ve biz O'na gönülden teslim olduk." (Ankebut Sûresi, 29/46) buyrulmaktadır.
Kur'ân'la beraber onun prensiplerini, uygulamada tam mânâsıyla temsil eden İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) da Müslüman olan ve olmayanlar arasında bir diyalog tesisi bağlamında ümmetine, "Her kim, bir muâhide/zimmîye zulmederse veya onu gücünden fazlası ile yükümlü tutarsa, yahut hakkını kısarsa, ya da rızası olmadan kendisinden bir şey alırsa, onun hasmı benim. Kıyamet günü onunla hesaplaşacağım." (Ebu Davud, Haraç ve'l-İmare,33) ikazında bulunur ve mutlaka bir anlaşma ve adalet zemininin meydana getirilmesini emreder.
Bu ve benzeri âyetler ve hadîslerle net olarak anlaşılıyor ki, İslâm, oryantalistlerin dinî terör ve şiddet söylemlerinin aksine, Müslüman dünya ile Müslüman olmayan dünya arasında, kavga ve düşmanlık hisleri ile körüklenen ötekileştirme niyetlerini değil ortak paydalar etrafında buluşmayı telkin etmektedir.
İnsanlığın ortak dertlerini çözme adına birlikte hareket etmekten başka bir seçeneğin bulunmadığı bu ortamda inananlar arasında tesis edilecek bir diyalog ihtiyacı kendini her yerde hissettirmektedir. Diyalog süreci, tarihî arka plândaki önyargıları silerken, aynı zamanda hem akademik dünyada hem de günlük hayatta günümüzdeki İslâm algılamalarına daha rasyonel bir yön vermektedir. Fertler, karşılarında hayalî bir yabancı yerine kendisiyle iletişim kurulabilen reel bir olguyu görmeye başlamışlardır ve beklenti odur ki muhtemel vartalara rağmen bu yolda geriye dönük bir yürüyüş olmayacaktır.
Hizmet, kültürler arası çatışma olacağına asla ihtimal vermiyor. İnsanların sevgi ve diyalog hâlinde çalışması ile kötü emellerin önüne geçilebileceğini vurguluyor.
Allah'ın lütuf ve keremiyle şimdilerde başlayan ve bir ölçüde bütün dünyaya yayılma istidadı gösteren Hizmet sevdalıları, hoşgörü ve diyalog esintilerinin devamı için ellerinden geleni yapmaya çalışacak ve inşaallah ‘Medeniyetler Çatışması’ tahminlerinin yanlış olduğunu ortaya çıkaracaklardır. Zira, bu fedakarlıklar, sevgi ve hoşgörü meltemleri, öldürücü silahları, mekânize birlikleri ve daha başka pek çok olumsuzlukları alt edecek güçtedir. Plânı çok eskilere dayalı bu yepyeni mesajın toplumun her kesiminde ifade edilip sahneye konulması, günümüzün muhabbet fedailerine bir İlahî iltifattır. Bu açıdan da, hoşgörü ve diyalog en iyi bir şekilde temsil edilmeli ve bu konuda mutlaka bütün dünyaya örnek olunmalıdır. Çatışma değil, temelde aynı değerlere oturan İlâhî dinlerin, bu temeller etrafında bir araya gelmesine sebep olacak ve insanlık, kıyametten önce inşaallah yeni ve kutlu bir bahar daha yaşayacaktır.
Son söz olarak, Yeni Zelanda’da iki camiye yapılan hain saldırıyı şiddetle tel’in ediyor ve saldırıda şehit düşen masumlara Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil ve yaralılara da acil şifalar diliyorum.
[Fikret Kaplan] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
Bernard Lewis’e göre, Batılı değerleri temsil eden Amerika, İslam dünyasında Vietnam ya da Küba benzeri bir olay yaşamamıştı, ama Batı’nın gözünde İslam giderek “terörist üreten bir çatışma dini” haline geliyordu. Böyle bir dinin ürettiği Müslüman tipi ise kavgacı ve intihar komandosu olmaya elverişli kişilerdi.
Daha sonra, ABD’li siyaset bilimci Samuel Huntington’ın Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “Bir Medeniyetler Çatışması mı?” (A Clash of Civilizations?) adlı makalesiyle de kaçınılmaz gibi görülen Doğu ve Batı kültürlerinin çatışması tezi daha popüler bir hal aldı.
Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezinin temelinde din vardı. "Medeniyetler çatışması" derken esasen dinlerin çatışmasından bahsediyordu.
Zaman geçtikçe konjonktürün gereğine göre oryantalist incelemeler ona biçim verenlerin elinde siyasî bir hüviyete büründü. Bilim verileri olmanın çok ötesinde bir ideolojinin malzemeleri hâline geldi. Bu tetkikler neticesinde oryantalizm, alan araştırmasının dışına çıktı ve incelediği toplumu yönlendiren bir kimlik kazandı. Oryantalist düşünce kabaca başlangıçta fundamentalist din adamlarıyla ve tarihçilerle; ardından dil bilimcileri, sosyologlar, asker ve sivil siyasetçilerle; sonra da yazarlar ile sanat ve medya dalları tarafından geliştirildi; bu insanlar ve kurumlar Doğu'yu hiç görmemiş bireylere Doğu hakkında bilgiler sundu.
Doğu; ilkel, tembel, zayıf ve pasaklı insanların yaşadığı, despot bir padişahın hüküm sürdüğü, egzotik yerlerden müteşekkil mutlak bir mekân iken; Batı çalışkan, sorgulayan, bağımsız fertlerin yaşadığı, demokratik rejimle yönetilen bir ortamdı. Oryantalistler, "Hıristiyanlık-Müslümanlık", "biz ve onlar" şeklinde bir yaklaşımdan hareket edince, kusur bulma da kaçınılmaz oldu. İşte bu yönlendirmeler, bugüne İslam’ın ve bütün alemlere Rahmet olarak gönderilen Sevgi Peygamberi’nin (sav) doğru anlaşılmasına hep mâni oldu.
Batılı'larda İslam hakkında bir peşin fikirlilik oluştu. Fakat onları fikirleri ve kanaatlerinde teyit edecek hadiseler de Müslümanlar’ın hayatında sürekli cereyan etti. ‘Müslümanım’ diyenler İslam’ın ve Peygamber Efendimiz’in (sav) o pak imajını yaşamlarına kurban etmekten hiç çekinmediler. Bulundukları şartlara ve kendi hissiyatlarına göre, biraz da kendi çıkarlarına göre İslam'ı yorumladılar.
Hele Türkiye'de son dönemlerde yaşanan hadiselerde bu husus zirve olarak görülebilir. Heva ve heves, İlahiyat'ın, doğru düşüncenin, doğru mülahazanın yerini almış gibi. İnsanlar kendi hissiyatlarını mantık zannediyorlar, muhakeme zannediyorlar ve ona din diyorlar.
Gazete kupürleriyle ya da televizyon ekranlarıyla bu resmin kazındığı beyinler, daha en başta İslam hakkında birtakım peşin hükümlerle hareket etmektedir. Bu parçalanması zor önyargılar sebebiyle Doğu-Batı buluşmasından daha çok, gün geçtikçe yeniden yapılandırılan tartışmalarla bazı çıkar çevrelerinde ya da diyalogdan rahatsız olan gruplarda bir medeniyetler çatışması senaryosu tekrar edilip durmaktadır.
Diğer taraftan, İslam hakkında oluşturulan ön yargılar, Batı toplumunda kullanılmaya elverişli radikal bazı insanların da iştahını kabartıyor. Kimi karikatürle, kimi filmle, kimi baskıyla ve kimi de Yeni Zelanda’daki gibi vahşi cinayetlere varacak kadar bir kinle içini döküyor. Terör estiriyor. Her iki medeniyette de bu radikal oluşumlar dünyayı ümitsizlik ve bedbinlikle sarsıyor. Zira, terör bütün dinlerde lanetlenmiştir. Terörün, eşkiyalığın dini, inancı olmaz. Birilerinin samimi ve doğru ağızdan bunları dünyaya acilen anlatması gerekiyor.
“Kendisini yer yer İslamofobi, Antisemitism, Hristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı veya başka şekillerde gösteren problemin temelinde yatan ön yargı, korku ve nefret psikolojisi bir insanlık problemidir. Hangi anlayış veya inancın arkasına sığınılarak yapılırsa yapılsın, terör aslında vahşettir ve çözümü de insanlığın el ele vermesidir.”
İşte, Yeni Zelanda’da yapılan saldırıyla daha iyi ve net anlaşılmaya başlandı ki Allah’ın bugün tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıp savurduğu hizmet gönüllülerine çok iş düşüyor. Bunda bir murad-ı İlahi var. İslam’ın sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünün yeniden ve doğru olarak dünyaya gösterilmesi gerekiyor. Korkunç bir radikalizm düşüncesine karşı çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak hayati bir önem arzediyor. Hizmet gönüllülerinin içinde bulundukları zamanı, toplumu, sosyal yapıları ve konjonktürü iyi değerlendirerek, isabetli teşhis ve reçeteler ortaya koymaları en önemli sorumluluklarından biri olarak önlerinde duruyor.
Medenilere bir şey anlatma düşünülüyorsa, ilim yolunun, akıl yolunun, mantık yolunun, hizmet yolunun seçilmesi gerekiyor. Her şeyiyle hizmet yoluna bağlanıp, ihlasla O’nun rızası istikametinde hareket edenler şaşırmaz ve şaşırtmazlar. Kendilerine bakanları hayal kırıklığına uğratmazlar.
İslam’ın o aydınlık çehresi o kadar karanlık gösterilmiş ki onu kendi aydınlığı ile gösterecek, yaşatacak insanlara çok ihtiyaç var. Evet, televizyon kameraları karşısında insanları öldürmekle, kesmekle kendilerini ifade etmeye çalışan, radikal, taşkın, vahşî ruhların, İslam’ın çehresini karartmasına ve diğer yanda ‘eğer yakalanmasaydım daha çok camide insan öldürecektim’ diyerek insanlığa zarar veren radikal ruhlara karşılık, İslamiyet’in sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü gösterme, farzlar üstü farz bir görev olarak hizmet insanlarının omzuna konulmuş. Çünkü hem İslam hem de Hristiyan dünyasında korkunç bir radikalizm problemiyle sarsılıyor insanlık.
Hizmet gönüllüleri her geçen gün büyüyen ve kanser haline gelen bu problem karşısında el ele, omuz omuza verip çözüm üretmek zorundalar. Artık, Müslümanlar olarak kendi problemleriyle yüzleşmekten onları alıkoyan komplo teorilerine sığınmaktan vazgeçip bir muhasebe yapmalılar. Aktif olarak hayatın içinde yer almalılar. İnsanlar, gerçek Müslüman profilini yaşayışıyla ortaya koyan temsiller görmeli. Cazibe merkezi haline gelmeli Hizmet sevdalıları. Cemiyetler, İslam’ı yanlış temsilden dolayı totaliter zihin yapılı grupların eline düşmemeli. Boşlukta olan kimselerin ümitsizliğe düşmesine ve farklı arayışlara girmesine fırsat verilmemeli.
Hizmet, farklı inançlara sahip insanlar arasında bir köprü kurulması ile daha barışçıl bir dünyanın imar edileceğine inanıyor. Uğrunda çabalanan diyalog atmosferi, münakaşa odaklı olmayan, dinleri birleştirme gibi reformist bir yaklaşım peşinde koşmayan, insanları değişik oyunlarla dinlerinden döndürme tarzı bir misyonerlik faaliyeti gütmeyen ama bütün bunların ötesinde "herkesi kendi konumunda kabul etmeyi" bir düstur olarak özümseyen bir mânâyı taşıyor.
Polemiklerden ve politik hedeflerden uzak, sadece daha yaşanabilir bir ortam için atılan bu adımlar gelecek nesillere huzur verici bir iklim sunacaktır. Hizmetin tanımladığı mânâda bir diyalog ortamı oluşturulduğunda bu hava tahmin edilenden daha kısa bir sürede dünyayı etkisi altına alacaktır Allah’ın izin ve inayetiyle.
Kur'ân-ı Kerîm ve Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan ve davranışları çok açık bir şekilde insanlar arasında sulh dairesinde bir diyaloğu tavsiye etmektedir. Nitekim Kur'ân'da:
"Zulmedenleri hâriç, ehl-i kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: 'Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlahımız da sizin İlahınız da bir ve aynı İlahtır ve biz O'na gönülden teslim olduk." (Ankebut Sûresi, 29/46) buyrulmaktadır.
Kur'ân'la beraber onun prensiplerini, uygulamada tam mânâsıyla temsil eden İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) da Müslüman olan ve olmayanlar arasında bir diyalog tesisi bağlamında ümmetine, "Her kim, bir muâhide/zimmîye zulmederse veya onu gücünden fazlası ile yükümlü tutarsa, yahut hakkını kısarsa, ya da rızası olmadan kendisinden bir şey alırsa, onun hasmı benim. Kıyamet günü onunla hesaplaşacağım." (Ebu Davud, Haraç ve'l-İmare,33) ikazında bulunur ve mutlaka bir anlaşma ve adalet zemininin meydana getirilmesini emreder.
Bu ve benzeri âyetler ve hadîslerle net olarak anlaşılıyor ki, İslâm, oryantalistlerin dinî terör ve şiddet söylemlerinin aksine, Müslüman dünya ile Müslüman olmayan dünya arasında, kavga ve düşmanlık hisleri ile körüklenen ötekileştirme niyetlerini değil ortak paydalar etrafında buluşmayı telkin etmektedir.
İnsanlığın ortak dertlerini çözme adına birlikte hareket etmekten başka bir seçeneğin bulunmadığı bu ortamda inananlar arasında tesis edilecek bir diyalog ihtiyacı kendini her yerde hissettirmektedir. Diyalog süreci, tarihî arka plândaki önyargıları silerken, aynı zamanda hem akademik dünyada hem de günlük hayatta günümüzdeki İslâm algılamalarına daha rasyonel bir yön vermektedir. Fertler, karşılarında hayalî bir yabancı yerine kendisiyle iletişim kurulabilen reel bir olguyu görmeye başlamışlardır ve beklenti odur ki muhtemel vartalara rağmen bu yolda geriye dönük bir yürüyüş olmayacaktır.
Hizmet, kültürler arası çatışma olacağına asla ihtimal vermiyor. İnsanların sevgi ve diyalog hâlinde çalışması ile kötü emellerin önüne geçilebileceğini vurguluyor.
Allah'ın lütuf ve keremiyle şimdilerde başlayan ve bir ölçüde bütün dünyaya yayılma istidadı gösteren Hizmet sevdalıları, hoşgörü ve diyalog esintilerinin devamı için ellerinden geleni yapmaya çalışacak ve inşaallah ‘Medeniyetler Çatışması’ tahminlerinin yanlış olduğunu ortaya çıkaracaklardır. Zira, bu fedakarlıklar, sevgi ve hoşgörü meltemleri, öldürücü silahları, mekânize birlikleri ve daha başka pek çok olumsuzlukları alt edecek güçtedir. Plânı çok eskilere dayalı bu yepyeni mesajın toplumun her kesiminde ifade edilip sahneye konulması, günümüzün muhabbet fedailerine bir İlahî iltifattır. Bu açıdan da, hoşgörü ve diyalog en iyi bir şekilde temsil edilmeli ve bu konuda mutlaka bütün dünyaya örnek olunmalıdır. Çatışma değil, temelde aynı değerlere oturan İlâhî dinlerin, bu temeller etrafında bir araya gelmesine sebep olacak ve insanlık, kıyametten önce inşaallah yeni ve kutlu bir bahar daha yaşayacaktır.
Son söz olarak, Yeni Zelanda’da iki camiye yapılan hain saldırıyı şiddetle tel’in ediyor ve saldırıda şehit düşen masumlara Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil ve yaralılara da acil şifalar diliyorum.
[Fikret Kaplan] 19.3.2019 [Samanyolu Haber]
Çocuğunuz okuma güçlüğü çekiyorsa ‘disleksi’ olabilir!
Disleksi sorunu yaşayan çocuklar genellikle ‘b’ – ‘d’ harfleri ve ‘fe’ – ‘ve’ gibi sesleri karıştırırken, 6-9 gibi rakamlarda da aynı sorunu yaşayabiliyor.
Okumakta güçlük çeken çocuklarda büyük oranda disleksi gözlenmekte olduğunu söyleyen Psikiyatrist Dr. Sabri Yurdakul, “Bu durum kimi zaman dikkat eksikliği ile birlikte olabildiği gibi kimi zaman da kendi başına ortaya çıkabilmektedir. Disleksili çocuklar okuduklarını anlamakta zorluk çekmekte ve okuduklarını çabuk unutabilmektedirler. Bu nedenle okuyarak öğrenmeleri zor olabilmektedir.” diyor.
Disleksili çocukların yüksek sesle okurken yanlış okuduklarını, kelimeleri doğru telaffuz edemediklerini vurgulayan Psikiyatrist Yurdakul, disleksi süreci hakkında şu önemli bilgileri veriyor: ’’Bu çocuklar okumak isteseler bile okumakta zorluk çektikleri için çabuk sıkılmakta, okumak istememekte ve aileleri ısrarcı olduğu zaman tepki vermektedirler. Okudukları ile ilgili sorular sorulduğunda cevaplamakta zorlanmaktadırlar. Okumayı öğrenseler bile okuma hızları yavaş gitmekte, hızlı okumaya zorlandıkları zaman hatalar yapabilmektedirler. Okudukları cümlede kelimeleri atlayabilmekte, kendileri kelime eklemekte ya da kelimeleri çarpıtabilmektedirler. Okuma konusundaki güçlükleri günleri, ayları, karıştırma, yönleri bilememe gibi zihinsel işlevlerde de kendini gösterir. Bir zekâ sorunu olmamasına karşın en basit konularda cevap vermekte güçlük çekebilirler. Psikomotor becerileri daha geç kazandıklarından bisiklet binme, ip atlamakta zorlanırlar.’’
Disleksi kolaylıkla tedavi ediliyor
Disleksi probleminin çözümünde, ‘berard’ ve ‘nörofeedback’ gibi algı arttırıcı yöntemlerden yararlanıldığını ifade eden Dr. Sabri Yurdakul, şunları anlatıyor: “Disleksi tedavisinde özel eğitim desteği, ‘berard’ ve ‘nörofeedback’ gibi algı arttırıcı yöntemlerin uygulanması, daha ileri olduğu durumlarda dikkat arttırıcı ilaçların kullanılması ve moral bozukluğu yaşanan durumlarda psikolojik olarak desteklenmeleri uygun olabilmektedir. Disleksi okula başlangıç ile ortaya çıkmakla birlikte bazen zekâ düzeyi yüksek çocukların var olan eksikliği zekâları ile tamamlamaları sonucunda 4. sınıfa kadar sorun yaşamadan gelebilmekte ama daha sonra sorunlar kendisini gösterebilmektedir. Okumadaki güçlükleri nedeniyle güven kaybı yaşamakta, demoralize olmakta ve çalışmak istememekte, ‘Ben nasılsa başaramıyorum’ diyerek çaba harcamaktan uzaklaşmaktadırlar.”
[TR724] 19.3.2019
Okumakta güçlük çeken çocuklarda büyük oranda disleksi gözlenmekte olduğunu söyleyen Psikiyatrist Dr. Sabri Yurdakul, “Bu durum kimi zaman dikkat eksikliği ile birlikte olabildiği gibi kimi zaman da kendi başına ortaya çıkabilmektedir. Disleksili çocuklar okuduklarını anlamakta zorluk çekmekte ve okuduklarını çabuk unutabilmektedirler. Bu nedenle okuyarak öğrenmeleri zor olabilmektedir.” diyor.
Disleksili çocukların yüksek sesle okurken yanlış okuduklarını, kelimeleri doğru telaffuz edemediklerini vurgulayan Psikiyatrist Yurdakul, disleksi süreci hakkında şu önemli bilgileri veriyor: ’’Bu çocuklar okumak isteseler bile okumakta zorluk çektikleri için çabuk sıkılmakta, okumak istememekte ve aileleri ısrarcı olduğu zaman tepki vermektedirler. Okudukları ile ilgili sorular sorulduğunda cevaplamakta zorlanmaktadırlar. Okumayı öğrenseler bile okuma hızları yavaş gitmekte, hızlı okumaya zorlandıkları zaman hatalar yapabilmektedirler. Okudukları cümlede kelimeleri atlayabilmekte, kendileri kelime eklemekte ya da kelimeleri çarpıtabilmektedirler. Okuma konusundaki güçlükleri günleri, ayları, karıştırma, yönleri bilememe gibi zihinsel işlevlerde de kendini gösterir. Bir zekâ sorunu olmamasına karşın en basit konularda cevap vermekte güçlük çekebilirler. Psikomotor becerileri daha geç kazandıklarından bisiklet binme, ip atlamakta zorlanırlar.’’
Disleksi kolaylıkla tedavi ediliyor
Disleksi probleminin çözümünde, ‘berard’ ve ‘nörofeedback’ gibi algı arttırıcı yöntemlerden yararlanıldığını ifade eden Dr. Sabri Yurdakul, şunları anlatıyor: “Disleksi tedavisinde özel eğitim desteği, ‘berard’ ve ‘nörofeedback’ gibi algı arttırıcı yöntemlerin uygulanması, daha ileri olduğu durumlarda dikkat arttırıcı ilaçların kullanılması ve moral bozukluğu yaşanan durumlarda psikolojik olarak desteklenmeleri uygun olabilmektedir. Disleksi okula başlangıç ile ortaya çıkmakla birlikte bazen zekâ düzeyi yüksek çocukların var olan eksikliği zekâları ile tamamlamaları sonucunda 4. sınıfa kadar sorun yaşamadan gelebilmekte ama daha sonra sorunlar kendisini gösterebilmektedir. Okumadaki güçlükleri nedeniyle güven kaybı yaşamakta, demoralize olmakta ve çalışmak istememekte, ‘Ben nasılsa başaramıyorum’ diyerek çaba harcamaktan uzaklaşmaktadırlar.”
[TR724] 19.3.2019
2,5 ayda 7 kez zamlandı: Türkiye, benzine çalışıyor! [İlker Doğan]
Benzine bir hafta içinde ikinci zam geldi ve litre fiyatı 7 liraya dayandı. Bu, 9 Ocak’tan bu yana benzine yapılan yedinci zam. Türkiye’de asgari ücretle ancak 301 litre benzin alabilirsiniz. Ancak aynı rakam Belçika’da 1.100, Almanya’da 1.000, İngiltere ve Fransa’da 980 litreden fazla. Türkiye’de akaryakıta ödenen her 100 TL’nin yüzde 65’den fazlası doğrudan devletin kasasına gidiyor. AKP iktidarının bu yıl akaryakıttan almayı planladığı vergi miktarı 70 milyar liraya yakın. Vergi oranları aşağı çekilmediği sürece akaryakıtın ucuzlaması mümkün değil.
İktidar temsilcileri ‘başkanlık sisteminin’ gelmesiyle herşeyin düzeleceğini, ekonominin şaha kalkacağını, işsizliğin azalıp üretimin artacağını söylüyordu. Ancak öyle olmadı! Sanayi üretimi düştü, ekonomi daraldı, işsizlik arttı, enflasyon fırladı, faiz yüzde 25’lere dayandı, dolar/euro aldı başını gitti. Son bir yılda elektrik ve doğalgaz fiyatlarına yüzde 45’i aşan zamlar yapıldı. 17 yılın sonunda Türkiye’nin geldiği nokta şu; insanlar iki kilo soğan/patates alabilmek için tanzim satış noktalarında saatlerce kuyrukta bekliyor.
2,5 AYDA 7. KEZ ZAMLANDI
Dün yeni bir zam haberi daha geldi. Buna göre benzine dün gece yarısı itibariyle 13 kuruş daha zam geldi. İstanbul’da benzinin litre fiyatı 6 lira 70 kuruşu buldu. Bu, ocak ayından bu yana benzine yapılan 7. zam. 2019’un ilk zammı 9 Ocak’ta yapılmıştı. 5 lira 80 kuruş olan benzinin litre fiyatı 6 liraya çıkmıştı. Ardından zamlar yağmur gibi geldi. 15 Ocak, 5 Şubat, 19 Şubat, 26 Şubat, 12 Mart’da değişik miktarlarda zam yapıldı benzine.
2017’DEN BU YANA ZAM ORANI YÜZDE 28
Türkiye, benzin konusunda neredeyse tamamen dışa bağımlı bir ülke. Petrol ve Doğalgaz Platformu Derneği’nin rakamlarına göre ülkenin ürettiği petrol, tüketimin ancak yüzde 7’sini karşılıyor. Dolayısıyla Türk Lirası’nın son yıllarda yaşadığı inanılmaz değer kaybı da benzin fiyatlarına yansıyor. Benzinin litre fiyatı 2017’nin Ocak ayında 5 lira 25 kuruştu. Aynı dönemde motorin ise 4 lira 70 kuruştan satılıyordu. Tam bir yıl sonra benzin 5,64 TL’ye, motorin ise 5,20 liraya yükseldi. Bu yılın başında ise ise benzin 5,97, motorin 5,58 liradan satılıyordu.
FİYATIN ÜÇTE İKİSİ VERGİ!
Türkiye’nin benzinden aldığı verginin oranı yüzde 65,3. Bu, alınan her 100 liralık benzine ödenen paranın 65 lira 30 kuruşunun doğrudan devletin kasasına gitmesi demek. Boşalan 50 litrelik deponuzu her doldurduğunuzda ödediğiniz 335 liranın 228 lirası devletin kasasına giriyor! Geriye kalan 107 liranın içerisinde ürün maliyeti ve şirketlerin kar payı da var. Rakamlara göre, benzinden alınan KDV ve ÖTV benzinin fiyatından 2 kat daha yüksek. Dolayısıyla vergi oranları aşağı çekilmediği sürece akaryakıtın ucuzlaması mümkün değil.
Akaryakıt vergi geliri 69 milyar TL!
Türkiye’de günde kaç litre benzin ve motorin tükedildiğini hiç düşündünüz mü? Hemen söyleyelim; Enerji İşleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Türkiye’de günde ortalama 8,9 milyon litre benzin ve 63,3 milyon litre motorin tüketiliyor.
Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilk bütçe teklifi Ekim 2018’de Meclis’e sunulmuştu. Geçtiğimiz yıl önce 68.4 milyar lira olarak tahmin edilen petrol ürünlerinden alınan ÖTV miktarı, 2019 yılı bütçe tasarısında revize edilerek 57.2 milyar liraya indirildi. 2019’da ise akaryakıt ürünlerinden alınacak ÖTV geliri 68.7 milyar lira olarak öngörüldü.
Dünyanın en pahalı benzini Türkiye’de!
Türkiye, 6,71 liralık (1,08 Euro) litre fiyatı ile benzinin en pahalı olduğu ülkerden biri. Gelir seviyesine göre bakıldığında ise tartışmasız en pahalı olduğu ülke. Şöyle ki; Türkiye’de asgari ücret 2 bin 20 lira (325 Euro). Türkiye’de asgari ücretle alınabilecek benzin miktarı 301 litre. Yaklaşık 2 bin Euro asgari ücreti olan bir Lüksemburg’lu ise maaşının tamamıyla bin 600 litreden fazla benzin alabiliyor. Asgari ücretin bin 500 Euro olduğu Almanya’da ise 1.000 litreden fazla. Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde de rakam neredeyse 1.000 litreyi buluyor. Ekonomik kriz yaşayan İspanya’da bile asgari ücretle bugünün rakamlarıyla 650 litre benzin almak mümkün.
[İlker Doğan] 19.3.2019 [TR724]
İktidar temsilcileri ‘başkanlık sisteminin’ gelmesiyle herşeyin düzeleceğini, ekonominin şaha kalkacağını, işsizliğin azalıp üretimin artacağını söylüyordu. Ancak öyle olmadı! Sanayi üretimi düştü, ekonomi daraldı, işsizlik arttı, enflasyon fırladı, faiz yüzde 25’lere dayandı, dolar/euro aldı başını gitti. Son bir yılda elektrik ve doğalgaz fiyatlarına yüzde 45’i aşan zamlar yapıldı. 17 yılın sonunda Türkiye’nin geldiği nokta şu; insanlar iki kilo soğan/patates alabilmek için tanzim satış noktalarında saatlerce kuyrukta bekliyor.
2,5 AYDA 7. KEZ ZAMLANDI
Dün yeni bir zam haberi daha geldi. Buna göre benzine dün gece yarısı itibariyle 13 kuruş daha zam geldi. İstanbul’da benzinin litre fiyatı 6 lira 70 kuruşu buldu. Bu, ocak ayından bu yana benzine yapılan 7. zam. 2019’un ilk zammı 9 Ocak’ta yapılmıştı. 5 lira 80 kuruş olan benzinin litre fiyatı 6 liraya çıkmıştı. Ardından zamlar yağmur gibi geldi. 15 Ocak, 5 Şubat, 19 Şubat, 26 Şubat, 12 Mart’da değişik miktarlarda zam yapıldı benzine.
2017’DEN BU YANA ZAM ORANI YÜZDE 28
Türkiye, benzin konusunda neredeyse tamamen dışa bağımlı bir ülke. Petrol ve Doğalgaz Platformu Derneği’nin rakamlarına göre ülkenin ürettiği petrol, tüketimin ancak yüzde 7’sini karşılıyor. Dolayısıyla Türk Lirası’nın son yıllarda yaşadığı inanılmaz değer kaybı da benzin fiyatlarına yansıyor. Benzinin litre fiyatı 2017’nin Ocak ayında 5 lira 25 kuruştu. Aynı dönemde motorin ise 4 lira 70 kuruştan satılıyordu. Tam bir yıl sonra benzin 5,64 TL’ye, motorin ise 5,20 liraya yükseldi. Bu yılın başında ise ise benzin 5,97, motorin 5,58 liradan satılıyordu.
FİYATIN ÜÇTE İKİSİ VERGİ!
Türkiye’nin benzinden aldığı verginin oranı yüzde 65,3. Bu, alınan her 100 liralık benzine ödenen paranın 65 lira 30 kuruşunun doğrudan devletin kasasına gitmesi demek. Boşalan 50 litrelik deponuzu her doldurduğunuzda ödediğiniz 335 liranın 228 lirası devletin kasasına giriyor! Geriye kalan 107 liranın içerisinde ürün maliyeti ve şirketlerin kar payı da var. Rakamlara göre, benzinden alınan KDV ve ÖTV benzinin fiyatından 2 kat daha yüksek. Dolayısıyla vergi oranları aşağı çekilmediği sürece akaryakıtın ucuzlaması mümkün değil.
Akaryakıt vergi geliri 69 milyar TL!
Türkiye’de günde kaç litre benzin ve motorin tükedildiğini hiç düşündünüz mü? Hemen söyleyelim; Enerji İşleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Türkiye’de günde ortalama 8,9 milyon litre benzin ve 63,3 milyon litre motorin tüketiliyor.
Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilk bütçe teklifi Ekim 2018’de Meclis’e sunulmuştu. Geçtiğimiz yıl önce 68.4 milyar lira olarak tahmin edilen petrol ürünlerinden alınan ÖTV miktarı, 2019 yılı bütçe tasarısında revize edilerek 57.2 milyar liraya indirildi. 2019’da ise akaryakıt ürünlerinden alınacak ÖTV geliri 68.7 milyar lira olarak öngörüldü.
Dünyanın en pahalı benzini Türkiye’de!
Türkiye, 6,71 liralık (1,08 Euro) litre fiyatı ile benzinin en pahalı olduğu ülkerden biri. Gelir seviyesine göre bakıldığında ise tartışmasız en pahalı olduğu ülke. Şöyle ki; Türkiye’de asgari ücret 2 bin 20 lira (325 Euro). Türkiye’de asgari ücretle alınabilecek benzin miktarı 301 litre. Yaklaşık 2 bin Euro asgari ücreti olan bir Lüksemburg’lu ise maaşının tamamıyla bin 600 litreden fazla benzin alabiliyor. Asgari ücretin bin 500 Euro olduğu Almanya’da ise 1.000 litreden fazla. Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde de rakam neredeyse 1.000 litreyi buluyor. Ekonomik kriz yaşayan İspanya’da bile asgari ücretle bugünün rakamlarıyla 650 litre benzin almak mümkün.
[İlker Doğan] 19.3.2019 [TR724]
Yüz dört yıllık destan [Fatma Betül Meriç]
“Mütekabil siperler arasında mesafeniz sekiz metre. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiç kurtulmamacasına kamilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı gıpta bir itidal ve tevekülle biliyor musunuz?
Öleni görüyor, üç dakikaya öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok!
Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor.
Bilmeyenler, kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar.
Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesi’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.”*
“Çanakkale içinde vurdular beni”
Kan ve barut kokusu. Yağmur toprakta. İhtimal hesaplarını şaşırtırcasına havada çarpışan mermiler. Ateşten günler geceler. Çanakkale. 1915.
Her hücum gecesi yâre, anaya babaya yazılan mektuplar. Bölük emirlerine verilen vasiyet mektupları. Selamlar. Son sözler. Helalleşmeler. Kendinize iyi bakın, demeler. Duanızı eksik etmeyinler. Bir ölüm oyunun tam ortasına düşen gencecik delikanlılar. Eşler, babalar, evlatlar.
“Çanakkale içinde bir kırık testi”
Bir bedenden can çıkarcasına, ciğer sökülürcesine yaşanan ayrılıklar.
Vedalar. El-vedalar. Bir daha göremeyecek, dönüp bulamayacak olmanın o derin hüznü. Gidenin ardına dönüp bakamadığı, kalanın gecelerce ışıksız yatamadığı. Her posta memurunda kırmızı renkli bir zarf gelir korkusu ile eli böğründe yaşadığı zamanlar. Yokluk zamanları. Ah! Çanakkale.
“Baban gelirse bana haber ediver” diye diye geçen ömür dakikaları.
Vuslatın bu dünyadan göçüp gitme vakti geldiğinde ancak yaşanan hicranı.
“Hoş geldin bey” demeler. “Hoş geldin. Ne iyi ettin de geldin.”
“Çanakkale içinde aynalı çarşı”
Annesinin tek oğluydu. Ömer’di ismi. Kaşlarının karalığı bahtına mı sirayet etmişti bilinmez ama, Karakaşlı Ömer derlerdi. Bu adla bilinirdi. Her yavru gibi, o da annesinin biricik emaneti. Canıydı. Ciğeriydi.
Bir gün onu da askere çağıran mektup geldi. “Anasının kara gülünü” çağırıyorlardı askere. Gitti ya gitmesie. Bu gidişin dönüşü yoktu.
Bir gün bir haber ulaştı annesine. Bir mektup. Soran herkese selam ediyordu mektubunda. Ama adeta vedalaşıyordu. Yaralanmıştı. Yarası karnındaydı.
Yazmış sonuna mektubunun:
“Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı
Yoldayım, ağlatmayın anamı”
Karakaşlı yiğit Ömer’in bu son isteği üzerine söyleyemediler anneciğine yavrusunun şehadetini. Ona hep “Ömer gelecek” dediler. “Yoldadır, yakından gelir.”
Gidenler bir gün geri dönmüyor muydu? Elbet Ömer’im de dönecek, diye düşündü hep annesi. Böyle avuttu kendini. Günleri ucu ucuna böyle ekledi.
Bir gün, duydu ki Balıkesir’e Gazi Paşa gelmiş. Ona sordu evladını. Ömer’im nerede, dedi. Durumu Gazi Paşa’ya anlatanlar ondan aynı şeyi söylemesini rica ettiler. O da tekrar etti: Ömer gelecek, yoldadır, yakında gelir…
“Çanakkale içinde bir uzun selvi”
Alay’ın kahraman komutanıydı Yarbay Hasan Bey.
Komutandı ama evvela insandı.
Savaşın tüm hızıyla devam ettiği bir sırada bulmuştu ölene dek yanından ayırmadığı köpeğini. Canberk’i.
Bir çeşme başında azıcık dinlenip de su içecekleri sırada çıkmıştı karşısına bu köpek. Ama bitkindi. Ama yorgun ve yaralı bereli.
Yarbay Hasan Bey kucağına aldı, yaralarını sardı. Baktı ona. Yanından hiç ayırmadı. “Komutanım bu köpekle neden bu kadar ilgileniyorsunuz?” diye soran Mehmetlerine, “O da bir can taşıyor” diyordu. “Rabbimin huzuruna geldiğimde, neden merhamet etmedin, demesinden korkuyorum.”
Savaşın ortasında, kendi siperlerinin yanında, yaralı haldeki bir Fransız askerine yaklaşmıştı Hasan Bey. Fakat, yaralı Fransız askerinin göğsünden çıkardığı bir hançerle olduğu yere yığılıvermişti. Hemen silah arkadaşları ile köpeği Canberk koşup geldiler. Ne yazık ki Yarbay Hasan Bey, ölmek üzereydi. Ağzından “Ben ona sadece yardım etmek için yaklaşmıştım, Allah şahidimdir” sözleri dökülüverdi. Ardından, askerlerine son gücüyle kendini toparlayıp ayağa kaldırmalarını işaret etti.
“Niye zahmet buyurdunuz Ya Rasulallah!” onun son sözleriydi.
Çok geçmeden köpeği Canberk de vefat edip, Yarbay’ın ayakucuna defnedilmişti.
“Çanakkale içinde sıra söğütler”
Anadolu’nun kadınları, kızları, İstanbul’un soylu hanımları, zenginleri “İş başa düştü” dediler. Kimi cepheye koştu. Sahra hastanesinde yaraları sardı. Şehit olanların ardından çok gözyaşı döktü, ağladı. Kimi cephe gerisinde kaldı. Mehmetçiğe giysi dikti. Çorap çamaşır yamadı.
Yoktu çünkü hiçbir şey. Kıtlık zamanıydı. Devletin ordusuna sunduğu imkan ancak buydu. Bu kadardı.
Çanakkale iman ile imkanın zorlu savaşında; göğüs göğüse çarpışmaların, havada buluşan mermilerin, yanıbaşlarına düşen topların hengamında, imanın imkanı yendiği andı. Son noktaydı. Son kaleydi. Vatandı.
Çok sonraları, bu kahraman hanımefendilere nasıl teşekkür etsek, diye düşünülmüş ve birer yüzük ile hatıra kalsın istemişlerdi fedakarlıkları.
Esir İngiliz tüfeklerinin namlularının ucu kesilerek işlenmiş, yüzük şekli verilmişti. Kahramanlıklarının nişanesi olarak hediye edilmişti.
“Çanakkale üstünü duman bürüdü”
Savaşın şiddetini yaşamamış ve yaşamasın dilediğimiz nesillere birer fotoğraf karesi düşsün diye çekilmişlerdi o fotoğrafı belki kim bilir.
Siyah beyaz. Yıl 1915. Yer: Çanakkale.
Fotoğraftakiler bir grup subaydılar. Kimileri bağdaş kurmuş oturmuş. Sırtlarında çantaları. Silahları yanlarında. Kendilerinden geriye bir fotoğrafın, bu fotoğrafın kalacak olmasının verdiği bilgiyle bakmışlar sanki fotoğraf makinesine.
Sayıları 80-90 kadar asker. Ama bu fotoğrafta dikkat çeken bir başka detay var. Fotoğraftan taşan bir şefkat ve merhamet.
“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin” buyruğuna uyulmuş gibi adeta.
Çanakkale geçilmez sözünü kanla toprağa yazan yiğitler onlar değilmiş gibi.
Az sonra içlerinden kaçının şehadet şerbetini yudumlayacağı belli değilmiş gibi.
Mermilerin yağmur olup yağdığı kan kokulu o zamanda yorulana, yaralanana ve belki de şehit olana kadar çarpışacak olanlar onlar değilmiş gibi.
Tüm merhametleri bütün müşfiklikleriyle, bir ceylan ile iki köpeği de eklemişler fotoğraf karesine. “Siz de gelin” demişler sanki.
“Yalnız kalmayın. Eksik olmayın. Bizimle birlikte, bir tarihin yazıldığı bu topraklarda, siz de acıyı yudumladınız. Aç kaldınız belki. Yaralandınız. Bizimle birlikte siz de çok gece ağladınız. Sizin de var bir canınız. Bu karede olmak bizim kadar, sizin de hakkınız.”
İşte Çanakkale ruhunu yansıtanlar, bu güzel kahramanlar.
Kınalı Aliler, Karakaşlı Ömerler, Hattatoğlu Musalar, Şemsi Neneler, Adile Teyzeler ve ismini bilmediğimiz niceler…
Ruhları şad olsun.
*Ruşen Eşref, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, İstanbul s. 49-50
[Fatma Betül Meriç] 19.3.2019 [TR724]
Öleni görüyor, üç dakikaya öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok!
Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor.
Bilmeyenler, kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar.
Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesi’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.”*
“Çanakkale içinde vurdular beni”
Kan ve barut kokusu. Yağmur toprakta. İhtimal hesaplarını şaşırtırcasına havada çarpışan mermiler. Ateşten günler geceler. Çanakkale. 1915.
Her hücum gecesi yâre, anaya babaya yazılan mektuplar. Bölük emirlerine verilen vasiyet mektupları. Selamlar. Son sözler. Helalleşmeler. Kendinize iyi bakın, demeler. Duanızı eksik etmeyinler. Bir ölüm oyunun tam ortasına düşen gencecik delikanlılar. Eşler, babalar, evlatlar.
“Çanakkale içinde bir kırık testi”
Bir bedenden can çıkarcasına, ciğer sökülürcesine yaşanan ayrılıklar.
Vedalar. El-vedalar. Bir daha göremeyecek, dönüp bulamayacak olmanın o derin hüznü. Gidenin ardına dönüp bakamadığı, kalanın gecelerce ışıksız yatamadığı. Her posta memurunda kırmızı renkli bir zarf gelir korkusu ile eli böğründe yaşadığı zamanlar. Yokluk zamanları. Ah! Çanakkale.
“Baban gelirse bana haber ediver” diye diye geçen ömür dakikaları.
Vuslatın bu dünyadan göçüp gitme vakti geldiğinde ancak yaşanan hicranı.
“Hoş geldin bey” demeler. “Hoş geldin. Ne iyi ettin de geldin.”
“Çanakkale içinde aynalı çarşı”
Annesinin tek oğluydu. Ömer’di ismi. Kaşlarının karalığı bahtına mı sirayet etmişti bilinmez ama, Karakaşlı Ömer derlerdi. Bu adla bilinirdi. Her yavru gibi, o da annesinin biricik emaneti. Canıydı. Ciğeriydi.
Bir gün onu da askere çağıran mektup geldi. “Anasının kara gülünü” çağırıyorlardı askere. Gitti ya gitmesie. Bu gidişin dönüşü yoktu.
Bir gün bir haber ulaştı annesine. Bir mektup. Soran herkese selam ediyordu mektubunda. Ama adeta vedalaşıyordu. Yaralanmıştı. Yarası karnındaydı.
Yazmış sonuna mektubunun:
“Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı
Yoldayım, ağlatmayın anamı”
Karakaşlı yiğit Ömer’in bu son isteği üzerine söyleyemediler anneciğine yavrusunun şehadetini. Ona hep “Ömer gelecek” dediler. “Yoldadır, yakından gelir.”
Gidenler bir gün geri dönmüyor muydu? Elbet Ömer’im de dönecek, diye düşündü hep annesi. Böyle avuttu kendini. Günleri ucu ucuna böyle ekledi.
Bir gün, duydu ki Balıkesir’e Gazi Paşa gelmiş. Ona sordu evladını. Ömer’im nerede, dedi. Durumu Gazi Paşa’ya anlatanlar ondan aynı şeyi söylemesini rica ettiler. O da tekrar etti: Ömer gelecek, yoldadır, yakında gelir…
“Çanakkale içinde bir uzun selvi”
Alay’ın kahraman komutanıydı Yarbay Hasan Bey.
Komutandı ama evvela insandı.
Savaşın tüm hızıyla devam ettiği bir sırada bulmuştu ölene dek yanından ayırmadığı köpeğini. Canberk’i.
Bir çeşme başında azıcık dinlenip de su içecekleri sırada çıkmıştı karşısına bu köpek. Ama bitkindi. Ama yorgun ve yaralı bereli.
Yarbay Hasan Bey kucağına aldı, yaralarını sardı. Baktı ona. Yanından hiç ayırmadı. “Komutanım bu köpekle neden bu kadar ilgileniyorsunuz?” diye soran Mehmetlerine, “O da bir can taşıyor” diyordu. “Rabbimin huzuruna geldiğimde, neden merhamet etmedin, demesinden korkuyorum.”
Savaşın ortasında, kendi siperlerinin yanında, yaralı haldeki bir Fransız askerine yaklaşmıştı Hasan Bey. Fakat, yaralı Fransız askerinin göğsünden çıkardığı bir hançerle olduğu yere yığılıvermişti. Hemen silah arkadaşları ile köpeği Canberk koşup geldiler. Ne yazık ki Yarbay Hasan Bey, ölmek üzereydi. Ağzından “Ben ona sadece yardım etmek için yaklaşmıştım, Allah şahidimdir” sözleri dökülüverdi. Ardından, askerlerine son gücüyle kendini toparlayıp ayağa kaldırmalarını işaret etti.
“Niye zahmet buyurdunuz Ya Rasulallah!” onun son sözleriydi.
Çok geçmeden köpeği Canberk de vefat edip, Yarbay’ın ayakucuna defnedilmişti.
“Çanakkale içinde sıra söğütler”
Anadolu’nun kadınları, kızları, İstanbul’un soylu hanımları, zenginleri “İş başa düştü” dediler. Kimi cepheye koştu. Sahra hastanesinde yaraları sardı. Şehit olanların ardından çok gözyaşı döktü, ağladı. Kimi cephe gerisinde kaldı. Mehmetçiğe giysi dikti. Çorap çamaşır yamadı.
Yoktu çünkü hiçbir şey. Kıtlık zamanıydı. Devletin ordusuna sunduğu imkan ancak buydu. Bu kadardı.
Çanakkale iman ile imkanın zorlu savaşında; göğüs göğüse çarpışmaların, havada buluşan mermilerin, yanıbaşlarına düşen topların hengamında, imanın imkanı yendiği andı. Son noktaydı. Son kaleydi. Vatandı.
Çok sonraları, bu kahraman hanımefendilere nasıl teşekkür etsek, diye düşünülmüş ve birer yüzük ile hatıra kalsın istemişlerdi fedakarlıkları.
Esir İngiliz tüfeklerinin namlularının ucu kesilerek işlenmiş, yüzük şekli verilmişti. Kahramanlıklarının nişanesi olarak hediye edilmişti.
“Çanakkale üstünü duman bürüdü”
Savaşın şiddetini yaşamamış ve yaşamasın dilediğimiz nesillere birer fotoğraf karesi düşsün diye çekilmişlerdi o fotoğrafı belki kim bilir.
Siyah beyaz. Yıl 1915. Yer: Çanakkale.
Fotoğraftakiler bir grup subaydılar. Kimileri bağdaş kurmuş oturmuş. Sırtlarında çantaları. Silahları yanlarında. Kendilerinden geriye bir fotoğrafın, bu fotoğrafın kalacak olmasının verdiği bilgiyle bakmışlar sanki fotoğraf makinesine.
Sayıları 80-90 kadar asker. Ama bu fotoğrafta dikkat çeken bir başka detay var. Fotoğraftan taşan bir şefkat ve merhamet.
“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin” buyruğuna uyulmuş gibi adeta.
Çanakkale geçilmez sözünü kanla toprağa yazan yiğitler onlar değilmiş gibi.
Az sonra içlerinden kaçının şehadet şerbetini yudumlayacağı belli değilmiş gibi.
Mermilerin yağmur olup yağdığı kan kokulu o zamanda yorulana, yaralanana ve belki de şehit olana kadar çarpışacak olanlar onlar değilmiş gibi.
Tüm merhametleri bütün müşfiklikleriyle, bir ceylan ile iki köpeği de eklemişler fotoğraf karesine. “Siz de gelin” demişler sanki.
“Yalnız kalmayın. Eksik olmayın. Bizimle birlikte, bir tarihin yazıldığı bu topraklarda, siz de acıyı yudumladınız. Aç kaldınız belki. Yaralandınız. Bizimle birlikte siz de çok gece ağladınız. Sizin de var bir canınız. Bu karede olmak bizim kadar, sizin de hakkınız.”
İşte Çanakkale ruhunu yansıtanlar, bu güzel kahramanlar.
Kınalı Aliler, Karakaşlı Ömerler, Hattatoğlu Musalar, Şemsi Neneler, Adile Teyzeler ve ismini bilmediğimiz niceler…
Ruhları şad olsun.
*Ruşen Eşref, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, İstanbul s. 49-50
[Fatma Betül Meriç] 19.3.2019 [TR724]
Devlet adamı Jens Stoltenberg, politikacı Tayyip Erdoğan [Hasan Cücük]
Jens Stoltenberg ve Recep Tayyip Erdoğan… Biri Norveç’ten diğeri Türkiye’den… Ülkelerinin son dönemine damga vuran iki isim. Biri devlet adamı diğeri ise politikacı! Stoltenberg’i devlet adamlığına taşıyan ülkesinin en kanlı saldırısı sırasında takındığı tavır… Erdoğan’ın ise taşralı bir politikacıdan öteye geçemeyeceğini Yeni Zelanda terör saldırısı ortaya koydu.
22 Temmuz 2011, Norveç için tarihin durduğu gün oldu. Ülke, tarihinin en kara ve acı gününü yaşadı. Irkçı terörist Anders Behrin Breivik, hükümet binaları ve Utoya adasında kamp yapan İşçi Partili gençleri hedef aldı. 77 kişinin hayatını kaybettiği saldırılardan ülkeyi toparlayan isim dönemin Başbakanı Jens Stoltenberg oldu.
Anders Behring Breivik’in hedefindeki bir numaralı isimdi başbakan Jens Stoltenberg. Genel başkanlığını yaptığı İşçi Partisi, Norveç’in çok kültürlü yapısını bir zenginlik olarak görüyor; dil, din, ırk ayrımı yapmadan “Hep beraber Norveçiz” mesajı veriyordu. Doğal olarak Breivik gibi göçmen ve Müslüman karşıtı bir katilin hedefiydi. Breivik’in İşçi Partisi ve Stoltenberg’i hedef seçmesinin sebebi bu kadar basitti. Başbakanlık binası önünde patlayan bomba Norveç’i terörün korkunç yüzüyle tanıştırıyordu. Makamında olmayan Stoltenberg saldırıdan yara almadan kurtulurken, güvenliği için adresi bilinmeyen gizli bir yere götürülüyordu. Stoltenberg, olay daha çok yeniyken bile ‘demokrasi’ diyor, ‘daha fazla açıklık’ diyordu. Faile dair hiçbir adres göstermeden ülkesinin kenetlenmesini istiyordu.
Ölenler Başbakanın tanıdığıydı
İşçi Partili gençlerin kamp yaptığı Utoya Adası’ndan katliam haberinin gelmesiyle Stoltenberg için güvenlikte bulunduğu yerden çıkma vaktiydi. Lider, halkının içinde olmalı ama bir yandan da acısını içine gömmesini bilmeliydi. Oslo merkezinde patlayan bombayla hayatını kaybeden 8 kişiyi tanıyordu. Ve daha acısı Utoya’da kamp yapan partisinin gençlerinin çoğunu ismen biliyordu. Onları partisinin geleceği olarak görüyordu. Metanetini korumalı, intikam duygusuna kapılmamalıydı. Vereceği mesaj milyonları etkileyecekti.
Norveç’teki terör, akıllara 11 Eylül saldırısı sonrası ABD Başkanı George W. Bush’un ’Ya bizdensiniz ya onlardansınız’ sözünü getirdi. Bush, terörü yok etmek için Afganistan ve Irak’a savaş açarken, hareket noktası ‘intikam’dı. Stoltenberg, saldırıdan üç gün sonra Oslo Belediye Meydanı’nda toplanan 200 bin kişiye “Daha fazla demokrasi, daha fazla hoşgörü için birlikte yürümeliyiz. Kötülük bir kişiyi öldürür ama bir toplumu yok edemez. Çoğunluğun birlikteliği ve hoşgörüsü azınlığın kin ve nefretini yenecektir.” diyordu.
Stoltenberg, Bush’un tarihi yanlışından ders çıkartarak herkesi düşman görme yolunu seçmiyordu. Saldırılardan sonra hiçbir grup ve ırkı hedef alan konuşma yapmadı. Bu önemli bir noktaydı. Zira saldırgan Breivik 1999-2004 arasında yabancı karşıtı aşırı sağ İlerici Parti saflarında aktif bulunmuş bir isimdi. Stoltenberg, politik geleceğini düşünüp ‘mağduriyet’ pozuna bürünerek oy avcılığı yapabilirdi. Hedef hem kendisi hem de partisiydi çünkü. Stoltenberg’in bu yolu da seçmemesi en büyük rakibi aşırı sağcı İlerici Parti lideri Siv Jensen’e özeleştiri yolunu açıyordu. Jensen, saldırıdan sonra “Keşke daha önceki demeçlerimizde biraz yumuşak bir üslup kullansaydık.” diyerek artık eski söylemlerinin yeni dönemde olmayacağını belirtiyordu. Siv Jensen, Başbakan Stoltenberg’in hoşgörülü davranışı karşısında ise ’Bugün hepimiz İşçi Partili gençleriz’ diyerek tarihi bir duruş sergiliyordu.
Camiye taziye ziyareti
Stoltenberg tüm Norveç’in lideri olduğunu menfur saldırıda hayatını kaybeden Müslümanları unutmayarak da gösterdi. Hayatını kaybedenlerden biri de İsmail Hacı Ahmet’ti. Oslo Piskoposu Ole Christian Kvarme ile birlikte Oslo Merkez Camii’ne taziye ziyaretinde bulunan Stoltenberg, yapılan duayı dinledikten sonra “Dinimiz, etnik kökenimiz, cinsiyetimiz ve sınıfımız ne olursa olsun tek bir toplum olmalıyız. Bano Raşid, Norveçli. İsmail Hacı Ahmet, Norveçli. Ben Norveçliyim. Biz Norveçiz. Bundan gurur duyuyorum.” diyordu. Jens Stoltenberg, gazetelerde bir imamla bir papazın kolkola fotoğraflarını gördüğünü, bunun kendileri için ilham kaynağı olduğunu da belirtiyordu. Yine saldırıda yaşamını yitiren Türk kızı Gizem Doğan’ın cenaze törenine katılıyordu.
Oslo ve Utoya saldırılarındaki duruşu, Jens Stoltenberg’i politikacıdan devlet adamlığına yükseltti. Norveç siyasetine veda ettiğinde ise devlet adamlığı kişiliği Stoltenberg’i NATO genel sekreterliğine taşıdı. Stoltenberg, 2014’ten beri NATO genel sekreterliği görevini yapıyor.
Yerel seçim meydanında Yeni Zelanda katliamı!
Recep Tayyip Erdoğan, Kasım 2002’den bu yana Türkiye’nin kaderinde rol oynayan bir numaralı aktör. 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimler için meydanlarda olan partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yeni Zelanda saldırısını mitinglerine malzeme etmekten geri durmadı. Facebook ve Twitter’in yayınlanmasına yasak getirdiği katliam görüntülerini miting meydanlarda dev ekranlardan izlettirmekte beis görmedi. Tüm dünyada telin edilen terör eyleminden, kendine mağduriyet çıkarmayı bile başardı. Hedefin Erdoğan ve Türkiye olduğunu söyleyen AKPli yöneticiler bile çıktı. Erdoğan, ‘şahsımı hedef aldılar’ bile dedi. Yeni Zelanda nere Türkiye nere demeyin. Pisikopat bir terörist olan Brenton Harrison Tarrant’ın fikirlerinin geniş kitlelere ulaşmasına adeta kanal oldu.
Erdoğan, teröristin yayınladığı manifestoya atıfta bulunarak, ’İstanbul’a geleceğiz, tüm camileri, minareleri yıkacağız diye zırvalamış. Be namussuz, Yeni Zelanda nire, Türkiye nire?’ diye soruyor ama katliam görüntülerini ve teröristin amaçlarından biri olan fikirlerinin geniş kitlelere duyulmasını sağlıyor.
Bir tarafta Stoltenberg diğer tarafta Erdoğan. Biri devlet adamı, diğeri politikacı. Tüm bu olanlara bakınca, miting meydanlarına elinde 200 gr çayla çıkmasını daha iyi anlamak mümkün. İstediği kadar seçim kazansın, o sıradan bir taşra politikacısı olmaya devam edecek. Meşhur fıkrada dendiği gibi, ’Ben sana kaymakam olamazsın demedim…’
[Hasan Cücük] 19.3.2019 [TR724]
22 Temmuz 2011, Norveç için tarihin durduğu gün oldu. Ülke, tarihinin en kara ve acı gününü yaşadı. Irkçı terörist Anders Behrin Breivik, hükümet binaları ve Utoya adasında kamp yapan İşçi Partili gençleri hedef aldı. 77 kişinin hayatını kaybettiği saldırılardan ülkeyi toparlayan isim dönemin Başbakanı Jens Stoltenberg oldu.
Anders Behring Breivik’in hedefindeki bir numaralı isimdi başbakan Jens Stoltenberg. Genel başkanlığını yaptığı İşçi Partisi, Norveç’in çok kültürlü yapısını bir zenginlik olarak görüyor; dil, din, ırk ayrımı yapmadan “Hep beraber Norveçiz” mesajı veriyordu. Doğal olarak Breivik gibi göçmen ve Müslüman karşıtı bir katilin hedefiydi. Breivik’in İşçi Partisi ve Stoltenberg’i hedef seçmesinin sebebi bu kadar basitti. Başbakanlık binası önünde patlayan bomba Norveç’i terörün korkunç yüzüyle tanıştırıyordu. Makamında olmayan Stoltenberg saldırıdan yara almadan kurtulurken, güvenliği için adresi bilinmeyen gizli bir yere götürülüyordu. Stoltenberg, olay daha çok yeniyken bile ‘demokrasi’ diyor, ‘daha fazla açıklık’ diyordu. Faile dair hiçbir adres göstermeden ülkesinin kenetlenmesini istiyordu.
Ölenler Başbakanın tanıdığıydı
İşçi Partili gençlerin kamp yaptığı Utoya Adası’ndan katliam haberinin gelmesiyle Stoltenberg için güvenlikte bulunduğu yerden çıkma vaktiydi. Lider, halkının içinde olmalı ama bir yandan da acısını içine gömmesini bilmeliydi. Oslo merkezinde patlayan bombayla hayatını kaybeden 8 kişiyi tanıyordu. Ve daha acısı Utoya’da kamp yapan partisinin gençlerinin çoğunu ismen biliyordu. Onları partisinin geleceği olarak görüyordu. Metanetini korumalı, intikam duygusuna kapılmamalıydı. Vereceği mesaj milyonları etkileyecekti.
Norveç’teki terör, akıllara 11 Eylül saldırısı sonrası ABD Başkanı George W. Bush’un ’Ya bizdensiniz ya onlardansınız’ sözünü getirdi. Bush, terörü yok etmek için Afganistan ve Irak’a savaş açarken, hareket noktası ‘intikam’dı. Stoltenberg, saldırıdan üç gün sonra Oslo Belediye Meydanı’nda toplanan 200 bin kişiye “Daha fazla demokrasi, daha fazla hoşgörü için birlikte yürümeliyiz. Kötülük bir kişiyi öldürür ama bir toplumu yok edemez. Çoğunluğun birlikteliği ve hoşgörüsü azınlığın kin ve nefretini yenecektir.” diyordu.
Stoltenberg, Bush’un tarihi yanlışından ders çıkartarak herkesi düşman görme yolunu seçmiyordu. Saldırılardan sonra hiçbir grup ve ırkı hedef alan konuşma yapmadı. Bu önemli bir noktaydı. Zira saldırgan Breivik 1999-2004 arasında yabancı karşıtı aşırı sağ İlerici Parti saflarında aktif bulunmuş bir isimdi. Stoltenberg, politik geleceğini düşünüp ‘mağduriyet’ pozuna bürünerek oy avcılığı yapabilirdi. Hedef hem kendisi hem de partisiydi çünkü. Stoltenberg’in bu yolu da seçmemesi en büyük rakibi aşırı sağcı İlerici Parti lideri Siv Jensen’e özeleştiri yolunu açıyordu. Jensen, saldırıdan sonra “Keşke daha önceki demeçlerimizde biraz yumuşak bir üslup kullansaydık.” diyerek artık eski söylemlerinin yeni dönemde olmayacağını belirtiyordu. Siv Jensen, Başbakan Stoltenberg’in hoşgörülü davranışı karşısında ise ’Bugün hepimiz İşçi Partili gençleriz’ diyerek tarihi bir duruş sergiliyordu.
Camiye taziye ziyareti
Stoltenberg tüm Norveç’in lideri olduğunu menfur saldırıda hayatını kaybeden Müslümanları unutmayarak da gösterdi. Hayatını kaybedenlerden biri de İsmail Hacı Ahmet’ti. Oslo Piskoposu Ole Christian Kvarme ile birlikte Oslo Merkez Camii’ne taziye ziyaretinde bulunan Stoltenberg, yapılan duayı dinledikten sonra “Dinimiz, etnik kökenimiz, cinsiyetimiz ve sınıfımız ne olursa olsun tek bir toplum olmalıyız. Bano Raşid, Norveçli. İsmail Hacı Ahmet, Norveçli. Ben Norveçliyim. Biz Norveçiz. Bundan gurur duyuyorum.” diyordu. Jens Stoltenberg, gazetelerde bir imamla bir papazın kolkola fotoğraflarını gördüğünü, bunun kendileri için ilham kaynağı olduğunu da belirtiyordu. Yine saldırıda yaşamını yitiren Türk kızı Gizem Doğan’ın cenaze törenine katılıyordu.
Oslo ve Utoya saldırılarındaki duruşu, Jens Stoltenberg’i politikacıdan devlet adamlığına yükseltti. Norveç siyasetine veda ettiğinde ise devlet adamlığı kişiliği Stoltenberg’i NATO genel sekreterliğine taşıdı. Stoltenberg, 2014’ten beri NATO genel sekreterliği görevini yapıyor.
Yerel seçim meydanında Yeni Zelanda katliamı!
Recep Tayyip Erdoğan, Kasım 2002’den bu yana Türkiye’nin kaderinde rol oynayan bir numaralı aktör. 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimler için meydanlarda olan partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yeni Zelanda saldırısını mitinglerine malzeme etmekten geri durmadı. Facebook ve Twitter’in yayınlanmasına yasak getirdiği katliam görüntülerini miting meydanlarda dev ekranlardan izlettirmekte beis görmedi. Tüm dünyada telin edilen terör eyleminden, kendine mağduriyet çıkarmayı bile başardı. Hedefin Erdoğan ve Türkiye olduğunu söyleyen AKPli yöneticiler bile çıktı. Erdoğan, ‘şahsımı hedef aldılar’ bile dedi. Yeni Zelanda nere Türkiye nere demeyin. Pisikopat bir terörist olan Brenton Harrison Tarrant’ın fikirlerinin geniş kitlelere ulaşmasına adeta kanal oldu.
Erdoğan, teröristin yayınladığı manifestoya atıfta bulunarak, ’İstanbul’a geleceğiz, tüm camileri, minareleri yıkacağız diye zırvalamış. Be namussuz, Yeni Zelanda nire, Türkiye nire?’ diye soruyor ama katliam görüntülerini ve teröristin amaçlarından biri olan fikirlerinin geniş kitlelere duyulmasını sağlıyor.
Bir tarafta Stoltenberg diğer tarafta Erdoğan. Biri devlet adamı, diğeri politikacı. Tüm bu olanlara bakınca, miting meydanlarına elinde 200 gr çayla çıkmasını daha iyi anlamak mümkün. İstediği kadar seçim kazansın, o sıradan bir taşra politikacısı olmaya devam edecek. Meşhur fıkrada dendiği gibi, ’Ben sana kaymakam olamazsın demedim…’
[Hasan Cücük] 19.3.2019 [TR724]
Yeni Zelanda’nın Müslümanlığı [Alper Ender Fırat]
Acıyı bu denli yaşayan bir politikacı daha önce hiç görmemiştik. Bu kadar riyasız, sahici bir politikacı da! Böylesine hal diliyle konuşan, bu denli canı acıyarak krizi yöneten bir başbakanı da görmek nasip olmamıştı.
Bir politikacının, acıyı böylesine hissetmesi, ansızın gelen kötü haberin, bütün yüz çizgilerine işlemesi, evine gelmiş misafirleri koruyamamış ev sahibinin mahcubiyeti ve derin kederiyle, hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı dilemesi de hiç alışık olmadığımız davranışlardı. İnsanlar arasına nefret tohumları ekmek isteyenlerin bütün oyununu bozacak bir içtenlikti bu.
Evlat kaybetmiş bir annenin, ‘acı’ya kelime giydirip konuşmaya çabalaması gibi, ne konuştuğunu ne söylediğini anlamayan dünyanın dört bir yanındaki insanlara bile, hal diliyle derdini anlattı. Yaşanan trajediye Yeni Zelanda halkının nasıl üzüldüğünü dünyanın belleğinine kaydetti.
Açıkça söylemek gerekirse Başbakan Jacinde Ardern çok etkileyiciydi.
2,5 ayını Türkiye’de geçirmiş aşağılık bir katilin 50 kişiyi katletmesine kadar Yeni Zelanda Başbakanı Jacinde Ardern’in böyle birisi olduğunu sanırım çok az kimse biliyordu. 38 yaşında böylesine iç derinliğe sahip olması da bir hayli şaşırtıcı doğrusu. Güngörmüş bir bilge gibi yaraları sarıp sarmaladı, alçak katliamdan büyük beklentileri olanların oyunlarını ters yüz etti.
Birkaç fazladan oy için, başkalarının acısı üzerinde tepinen, herkese katliamı seyrettirerek o acıdan zevklenen firavun artıklarını gördükçe, Ardern’in davranışlarındaki büyüklüğü çok daha iyi anlıyor insan.
Sizce hangisi mümince, hangisi Müslümanca?
Arrende’nin daha Müslümanca olan davranışı sadece bu değil. Dün Hasan Cücük’ün Tr 7/24.com’da Ardern’i anlatan güzel yazısında da okumuşsunuzdur. Anne olduktan sonra gittiği BM’de çocuğuna eşi bakıyor ve eşi de New York yolculuğundaki bütün masrafları kendisi karşılıyor. Yol boyunca küçük çocuğun sesi yüzünden etrafa verdikleri zarardan dolayı yolculardan özür diliyor. Bizim haramzadeler de milletin helal parayla aldığı uçaklarını gasp edip, sonra da kumar oynamaya daha rahat gidebilsin diye oğlunun emrine veriyor.
Müslümanca yaşayan ülkeye Müslümanca davranan Başbakan. Hatırlayacaksınız, Yeni Zelanda’nın dünyanın en çok Müslüman kritere sahip ülke olduğu, bilimsel bir araştırmayla da tescil edilmişti.
George Washington Üniversitesi akademisyenlerinden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari 2013 yılında “Ülkelerin İslamilik Endeksi” adında bir çalışma yapmış, Global Economy Journal dergisinde “İslam ülkeleri ne kadar İslamî?” başlığıyla çalışmayı yayınlamıştı. Çalışmada hem İslam ülkelerinin hem de diğer ülkelerin ekonomi, hukuk, insani ve siyasi haklar ile uluslararası ilişkiler alanlarındaki politika ve uygulamaları İslam’ın temel hükümlerine göre ele alınıyordu. Bu kriterlere göre Yeni Zelanda 2013 yılındaki bu çalışmada dünyanın en Müslüman ülkesi seçilmişti.
İçinde bir sürü soru işareti olan bu alçak saldırıda Yeni Zelanda ülkesi çok güzel bir sınav verdi. 14 yaşındaki bir delikanlının, saçma sapan konuşan senatöre gösterdiği tepkiden, Yeni Zelandalı futbolcu Kosta Barbarousse’nin attığı golü kutlamak için secdeye kapanmasına kadar bu olayın dünyada bir nifak sebebi olmasının önüne geçen davranışlarda bulundular. Yeni Zelandalı bir genç, katliamdan sonra camiye gidiyor ve camidekilere ağlayarak ‘ne yapacağımı bilmiyorum ama bu insanlar için mutlaka bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum’ diye duygularını paylaşıyor. Katilin Yeni Zelanda’yı da öldürmesine müsaade etmiyorlar.
Katliamın yaşandığı ülkede bunlar yaşanırken, binlerce kilometre bu tarafta elindeki kürdanla dişlerinin arasında kalmış eti temizlerken, akan kandan kendisi için nasıl hayat devşireceğinin hesabını yapan, sırıtkan bir yüz beliriyor.
[Alper Ender Fırat] 19.3.2019 [TR724]
Bir politikacının, acıyı böylesine hissetmesi, ansızın gelen kötü haberin, bütün yüz çizgilerine işlemesi, evine gelmiş misafirleri koruyamamış ev sahibinin mahcubiyeti ve derin kederiyle, hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı dilemesi de hiç alışık olmadığımız davranışlardı. İnsanlar arasına nefret tohumları ekmek isteyenlerin bütün oyununu bozacak bir içtenlikti bu.
Evlat kaybetmiş bir annenin, ‘acı’ya kelime giydirip konuşmaya çabalaması gibi, ne konuştuğunu ne söylediğini anlamayan dünyanın dört bir yanındaki insanlara bile, hal diliyle derdini anlattı. Yaşanan trajediye Yeni Zelanda halkının nasıl üzüldüğünü dünyanın belleğinine kaydetti.
Açıkça söylemek gerekirse Başbakan Jacinde Ardern çok etkileyiciydi.
2,5 ayını Türkiye’de geçirmiş aşağılık bir katilin 50 kişiyi katletmesine kadar Yeni Zelanda Başbakanı Jacinde Ardern’in böyle birisi olduğunu sanırım çok az kimse biliyordu. 38 yaşında böylesine iç derinliğe sahip olması da bir hayli şaşırtıcı doğrusu. Güngörmüş bir bilge gibi yaraları sarıp sarmaladı, alçak katliamdan büyük beklentileri olanların oyunlarını ters yüz etti.
Birkaç fazladan oy için, başkalarının acısı üzerinde tepinen, herkese katliamı seyrettirerek o acıdan zevklenen firavun artıklarını gördükçe, Ardern’in davranışlarındaki büyüklüğü çok daha iyi anlıyor insan.
Sizce hangisi mümince, hangisi Müslümanca?
Arrende’nin daha Müslümanca olan davranışı sadece bu değil. Dün Hasan Cücük’ün Tr 7/24.com’da Ardern’i anlatan güzel yazısında da okumuşsunuzdur. Anne olduktan sonra gittiği BM’de çocuğuna eşi bakıyor ve eşi de New York yolculuğundaki bütün masrafları kendisi karşılıyor. Yol boyunca küçük çocuğun sesi yüzünden etrafa verdikleri zarardan dolayı yolculardan özür diliyor. Bizim haramzadeler de milletin helal parayla aldığı uçaklarını gasp edip, sonra da kumar oynamaya daha rahat gidebilsin diye oğlunun emrine veriyor.
Müslümanca yaşayan ülkeye Müslümanca davranan Başbakan. Hatırlayacaksınız, Yeni Zelanda’nın dünyanın en çok Müslüman kritere sahip ülke olduğu, bilimsel bir araştırmayla da tescil edilmişti.
George Washington Üniversitesi akademisyenlerinden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari 2013 yılında “Ülkelerin İslamilik Endeksi” adında bir çalışma yapmış, Global Economy Journal dergisinde “İslam ülkeleri ne kadar İslamî?” başlığıyla çalışmayı yayınlamıştı. Çalışmada hem İslam ülkelerinin hem de diğer ülkelerin ekonomi, hukuk, insani ve siyasi haklar ile uluslararası ilişkiler alanlarındaki politika ve uygulamaları İslam’ın temel hükümlerine göre ele alınıyordu. Bu kriterlere göre Yeni Zelanda 2013 yılındaki bu çalışmada dünyanın en Müslüman ülkesi seçilmişti.
İçinde bir sürü soru işareti olan bu alçak saldırıda Yeni Zelanda ülkesi çok güzel bir sınav verdi. 14 yaşındaki bir delikanlının, saçma sapan konuşan senatöre gösterdiği tepkiden, Yeni Zelandalı futbolcu Kosta Barbarousse’nin attığı golü kutlamak için secdeye kapanmasına kadar bu olayın dünyada bir nifak sebebi olmasının önüne geçen davranışlarda bulundular. Yeni Zelandalı bir genç, katliamdan sonra camiye gidiyor ve camidekilere ağlayarak ‘ne yapacağımı bilmiyorum ama bu insanlar için mutlaka bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum’ diye duygularını paylaşıyor. Katilin Yeni Zelanda’yı da öldürmesine müsaade etmiyorlar.
Katliamın yaşandığı ülkede bunlar yaşanırken, binlerce kilometre bu tarafta elindeki kürdanla dişlerinin arasında kalmış eti temizlerken, akan kandan kendisi için nasıl hayat devşireceğinin hesabını yapan, sırıtkan bir yüz beliriyor.
[Alper Ender Fırat] 19.3.2019 [TR724]
Bu tornadan ne çıkar? [Levent Kenez]
Elinin altında siyasetin köpekleri, beğenmediğini evinden aldır, tutuklat, at hapse.
Polis dediğinin başında bir tane omurgasız, iki kişi yan yana yürüse dayak, cop, gözaltı.
Bay Kemal terbiyesiz hem de Alevi.
Meral Akşener hadsiz, edepsiz. Hapse girmekle tehdit ediliyor.
Karamollaoğlu hain.
Bay Sezai ipsiz sapsız.
Cemaat terörist, HDP’liler terörist, patatesçiler terörist, KHK’lılar terörist.
Feministler ezan düşmanı, bayrak düşmanı, kafir.
Akademisyenler aydın müsveddesi, karanlık.
Hristiyanların alayı haçlı, kanlarında boğulmalı.
Yahudiler malum. Kızdığına Yahudi dölü, Ermeni tohumu.
Alçak, hain, namert, nankör…
Hakaretlerinin çok azı bunlar. Elinde mikrofon, mahallenin delisi gibi gelene küfür, gidene küfür.
Kimse de bir şey yapamıyor. Herkes yediği küfürle kalıyor.
Kim muhalif kim iktidar belli değil. 16 yıldır ülkeyi yöneten adamlar herkesten öfkeli herkesten deli.
En tepedeki böyle olunca aşağıdakileri tutmak mümkün mü? Her gün bir tane küçük Tayyipçik çıkıyor meczup meczup laflar. Yok sokakta yürüyemeyecekler diyeni mi ararsın, cennete bilet keseni mi? Yoksa kafa kesmekten bahsedeni mi?
Hiçbir işe yaramayan bakanların, vekillerin hepsinde aynı dil
Halk sindirilmiş. En ufak bir hareketlilikte karşısına en iyi ihtimal polis görünümlü devrim muhafızlarını, en kötü ihtimal bunun adamlarının elinde silahlarla sokağa çıkacağını biliyor.
15 Temmuz’da mini bir provasını izletti. O zavallı emir kulu askerlerin başına gelenleri hatırlayın. 5 günlük ere bile neden müebbet veriyorlar sanıyorsunuz. Elbette bir maksada yönelik. AA neden işkence görmüş generallerin görüntülerini servis etti?
Yıllar sonra gezi dosyasını açıp saçma sapan müebbet cezaları neden çıktı piyasaya?
İstediğini evinden aldırdığın ülkede neden güpegündüz adam kaçırıyorlar?
Dünyada yayınlayanların yuhalandığı, ifşa edildiği, herkesin yayınlayanın teröriste hizmet ettiğinde hem fikir katliam görüntüsünü çoluk çocuk herkesin olduğu mitingde 30 kanaldan seyrettirecek kadar kansız ve vicdansız adamların elinde Türkiye.
Ne için?
Alt tarafı yerel seçim dersin değil mi? Yok en ufak bir sendelemeye dahi tahammül edemeyecek kadar iş raydan çıktı artık. Daha 6-7 ay önce cumhurbaşkanı seçildin ya. O videodaki adam gibi toplanıp Allah mı desin insanlar. Haşa.
En acısı bu gidişatı durduracak ne mahkeme var, ne anayasa var, ne de başka bir şey. Bu ne kadar güçlü olunduğunun bir göstergesi değil, bu ülkenin acınacak bir hale geldiğinin resmi. Dünyada hiçbir medeni bir devlet yoktur ki ülkeyi yönetenlerden hesap soracak bir mekanizma olmasın.
Freni patlamış son sürat giden bu kamyonun vuracağı yer belli, orası değil mesele.
Ülke insanların birlikte yaşayacağı bir yer olmaktan çıktı. Herkes birbirinden nefret ediyor. Kimse kimseye güvenmiyor. En ufak bir çıkar için en kutsallarını fedaya hazır kıtalar ordusu. İnsanları bir arada tutacak din, dil, aile, vs gibi hiç bir şeyin bir hükmü kalmadı.
60 kilobayt kapasiteli gerizekalı adamların ülkenin sahibi, devletin sahibi, dinin sahibi olduğu günlerdeyiz. Kurtlar Vadisi’nde figüran bile olmayacak adam büyük resmi görmüş, yarın düdük çalsa karşıdakine bir saniye bile dalmaktan çekinmeyecek.
Yıllarca dindarlara yapılan baskı ve zulum nasıl bu köylülerin görgüsüz intikamı ile sonuçlandıysa, bu yapılanların sonu da çok daha kötü sonuçlara yol açacak. İşin içine şiddet girdi mi bu tür ülkelerde en son sözü kimin söylediği malum.
Ekilen biçilecek. Geride büyük bir maddi ve manevi enkaz kalacak. Bakalım bu enkazı kaldırmak kime kalacak göreceğiz.
[Levent Kenez] 19.3.2019 [TR724]
Polis dediğinin başında bir tane omurgasız, iki kişi yan yana yürüse dayak, cop, gözaltı.
Bay Kemal terbiyesiz hem de Alevi.
Meral Akşener hadsiz, edepsiz. Hapse girmekle tehdit ediliyor.
Karamollaoğlu hain.
Bay Sezai ipsiz sapsız.
Cemaat terörist, HDP’liler terörist, patatesçiler terörist, KHK’lılar terörist.
Feministler ezan düşmanı, bayrak düşmanı, kafir.
Akademisyenler aydın müsveddesi, karanlık.
Hristiyanların alayı haçlı, kanlarında boğulmalı.
Yahudiler malum. Kızdığına Yahudi dölü, Ermeni tohumu.
Alçak, hain, namert, nankör…
Hakaretlerinin çok azı bunlar. Elinde mikrofon, mahallenin delisi gibi gelene küfür, gidene küfür.
Kimse de bir şey yapamıyor. Herkes yediği küfürle kalıyor.
Kim muhalif kim iktidar belli değil. 16 yıldır ülkeyi yöneten adamlar herkesten öfkeli herkesten deli.
En tepedeki böyle olunca aşağıdakileri tutmak mümkün mü? Her gün bir tane küçük Tayyipçik çıkıyor meczup meczup laflar. Yok sokakta yürüyemeyecekler diyeni mi ararsın, cennete bilet keseni mi? Yoksa kafa kesmekten bahsedeni mi?
Hiçbir işe yaramayan bakanların, vekillerin hepsinde aynı dil
Halk sindirilmiş. En ufak bir hareketlilikte karşısına en iyi ihtimal polis görünümlü devrim muhafızlarını, en kötü ihtimal bunun adamlarının elinde silahlarla sokağa çıkacağını biliyor.
15 Temmuz’da mini bir provasını izletti. O zavallı emir kulu askerlerin başına gelenleri hatırlayın. 5 günlük ere bile neden müebbet veriyorlar sanıyorsunuz. Elbette bir maksada yönelik. AA neden işkence görmüş generallerin görüntülerini servis etti?
Yıllar sonra gezi dosyasını açıp saçma sapan müebbet cezaları neden çıktı piyasaya?
İstediğini evinden aldırdığın ülkede neden güpegündüz adam kaçırıyorlar?
Dünyada yayınlayanların yuhalandığı, ifşa edildiği, herkesin yayınlayanın teröriste hizmet ettiğinde hem fikir katliam görüntüsünü çoluk çocuk herkesin olduğu mitingde 30 kanaldan seyrettirecek kadar kansız ve vicdansız adamların elinde Türkiye.
Ne için?
Alt tarafı yerel seçim dersin değil mi? Yok en ufak bir sendelemeye dahi tahammül edemeyecek kadar iş raydan çıktı artık. Daha 6-7 ay önce cumhurbaşkanı seçildin ya. O videodaki adam gibi toplanıp Allah mı desin insanlar. Haşa.
En acısı bu gidişatı durduracak ne mahkeme var, ne anayasa var, ne de başka bir şey. Bu ne kadar güçlü olunduğunun bir göstergesi değil, bu ülkenin acınacak bir hale geldiğinin resmi. Dünyada hiçbir medeni bir devlet yoktur ki ülkeyi yönetenlerden hesap soracak bir mekanizma olmasın.
Freni patlamış son sürat giden bu kamyonun vuracağı yer belli, orası değil mesele.
Ülke insanların birlikte yaşayacağı bir yer olmaktan çıktı. Herkes birbirinden nefret ediyor. Kimse kimseye güvenmiyor. En ufak bir çıkar için en kutsallarını fedaya hazır kıtalar ordusu. İnsanları bir arada tutacak din, dil, aile, vs gibi hiç bir şeyin bir hükmü kalmadı.
60 kilobayt kapasiteli gerizekalı adamların ülkenin sahibi, devletin sahibi, dinin sahibi olduğu günlerdeyiz. Kurtlar Vadisi’nde figüran bile olmayacak adam büyük resmi görmüş, yarın düdük çalsa karşıdakine bir saniye bile dalmaktan çekinmeyecek.
Yıllarca dindarlara yapılan baskı ve zulum nasıl bu köylülerin görgüsüz intikamı ile sonuçlandıysa, bu yapılanların sonu da çok daha kötü sonuçlara yol açacak. İşin içine şiddet girdi mi bu tür ülkelerde en son sözü kimin söylediği malum.
Ekilen biçilecek. Geride büyük bir maddi ve manevi enkaz kalacak. Bakalım bu enkazı kaldırmak kime kalacak göreceğiz.
[Levent Kenez] 19.3.2019 [TR724]
Zalim dinsiz, zulüm renksizdir [Mehmet Ali Özcan]
Yeni Zelanda, güney yarımkürede, Büyük Okyanustaki ada ülkelerinden biri. 5 milyonluk nüfusun yüzde 78’i Avrupa kökenli. Kişi başına gelir 42 bin dolar civarında. Ülkede, Hristiyanlık baskın bir din olmasına rağmen, insanların 3’te 1’i kendisini herhangi bir dine mensup olarak görmemekte ve genel olarak seküler bir hayat tarzı sürüyor.
Yüzüklerin Efendisi film üçlemesinin çekildiği bu topraklar tabiat güzellikleriyle ünlüdür. 2016’da Dünya genelinde refah düzeyi en yüksek ülke seçildi. Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Yeni Zelanda huzurlu ve ekonomik açıdan güçlü bir ülke. Yani Ortadoğu’nun, bildiğimiz karmaşa ve kaos ikliminden çok uzak.
Bütün bu güzelliklere sahip Yeni Zelanda’da, 28 yaşında, aşırı sağcı fikirlere ve Neo Nazi ideolojisine yakın bir saldırgan geçen hafta Cuma namazı için camide bir araya gelmiş Müslümanlara karşı yaptığı terör eyleminde 50 kişiyi öldürdü.
Saldırıda kullanılan silahların üzerinde, daha önce Müslümanlara yönelik savaş veya saldırılarda kahraman olarak değerlendirilen kişilerin isimleri var. İngiliz kökenli, Brenton Tarrant isimli teröristin saldırıdan önce yayınladığı 73 sayfalık mektubunda bahsettiği konular da dikkate değer… Mahkemeye çıkarılan Tarrant’ın eliyle yaptığı Nazilerin “her şey yolunda” anlamına gelen işaret, aynı zamanda beyaz ırkın üstünlüğünü simgeliyor. Bu hareketiyle Tarrant, ırkçı bir eylemde bulunduğunu ifade etmiş oluyor.
Hangi gerekçeyle olursa olsun, Allah’ın verdiği canı almaya kimsenin hakkı yoktur. Kendinden değil diye, yani farklı din, ırk ve düşünceye sahip insanlara saldırmanın hiçbir insanî tarafı yoktur. Bu yolla, ne adalet tesis edilir, ne toplumda huzur sağlanır ve ne de insanlığın problemlerine çare bulunur.
Farklı olana karşı nefret duyma veya şiddet uygulama şeklinde ortaya çıkan problemlerin temelinde ön yargı, korku ve tahammülsüzlük vardır. Bu problem ancak ve ancak bütün insanların el ele vermesi ile çözülür. Bunun için de, insana değer veren bir eğitim anlayışının öne çıkarılması ve insanların bir araya gelip diyalog halinde olması gerekir.
Bütün dinler, insanların huzur içinde yaşamasına yönelik kurallar koyar; fertleri de hem iyi biri olmaya, hem de iyilikler yapmaya yönlendirir. Ne var ki, bunun gerçekleşebilmesi insana bağlıdır. Günümüzde her dinden insanlar, dini kullanarak insanları sömürüyor veya öldürüyor. O halde toplumsal huzur için din yalnız başına bir şey ifade etmiyor demek ki… Geçmişte Haçlı Seferlerini organize eden kafa yapısının yerini bugün El-Kaide, IŞİD ve Boko Haram gibi örgütler aldı.
Bu örgütler, yaptıkları eylemlerle başka din mensuplarını kaygılandırıyor ve aralarındaki ırkçıları tahrik ediyor. Eğitimsiz ve İslam’ın gerçek değerlerinden uzak insanların yaptığı her eylem, bumerang gibi dönüp dolaşıp yine Müslümanlara zarar veriyor.
SADECE ÖRGÜTLER Mİ?
Aslında bunu sadece örgütlerle sınırlandırmak doğru değil. Neredeyse Müslümanların yoğun olarak yaşadığı tüm ülkelerin durumu içler acısı… Bir zamanlar, AB yolunda ve demokratikleşme konusunda ciddi adımlar atan Türkiye’nin hali ortada… Ötekileştirme, sömürme, insana değer vermeme, zulüm, diktatörlük, yolsuzluk gibi şeyler sadece Türkiye’de değil, İslamî görünen bütün ülkelerde var.
Hal böyle iken, Yeni Zelanda’da meydana gelen saldırıyı “Hıristiyanların, Müslümanlara karşı savaşı” olarak değerlendirmek doğru değil. Tarrant gibi takıntılı ve psikolojik rahatsızlığı olan tipler her toplumda vardır ve bunlar eylem yapmalarına mutlaka bir gerekçe uydururlar.
İnsanlık adına utanılacak bir durum
Dünyada evrensel insani değerlere yönelişin olduğu günümüzde, hangi din veya ırktan olursa olsun, bu tür saldırıları yapan insanların zihinlerinin bulanık olduğunu söyleyebiliriz. Hele de, bir örgüt çatısı altında yapılıyor olması, insanlık adına utanılacak bir durumdur.
Müslümanların, kendi ülkelerinden ziyade Batılı değerlere sahip ülkelerde çok daha rahat bir şekilde dini hayatlarını yaşadıkları tartışmasız bir gerçek…
Başta, Türkiye’de Hizmet Hareketi mensuplarının başına gelenler, Müslüman geçinen her ülkede yaşanıyor. İşin acı tarafı bu zulümlere ses çıkarmayanlar, daha küçük acıları kendi emelleri doğrultusunda kullanıyorlar. Maksadım acıları yarıştırmak değil; bir gerçeği ortaya koymaktan ibarettir.
Müslümanların mülteci olarak bulundukları ülkelere entegre olmaması/olamaması, gettolar oluşturması, ülke ekonomisine katkıda bulunmayıp devlet yardımı ile hayatlarını sürdürmesi gibi durumlar, İslam’a karşı yükselen kin ve nefretin sebeplerinden bazıları. Mazluma sahip çıkma kültürüne sahip olmasına rağmen Türkiye’de, genel olarak Suriyeli mültecilere neredeyse nefretle bakılıyor. Buna benzer yaklaşım tarzı bütün Batılı ülkelerde Müslümanlara karşı var. Müslümanlar, şapkalarını önlerine koyup bu konuyu enine-boyuna düşünmelidir.
Bir de koltuk sevdalıları var
Tabi bir de, Erdoğan gibi koltuk sevdalısı liderlerin varlığı söz konusu… Müslümanlar, geri kalmışlıklarının sebebini Batıya bağlayacaklarına, dönüp kendilerine ve başlarındaki yöneticilerin birkaç oy için kullandıkları nefret söylemlerine bakmalıdır. Bu basitliğe düşenler, dünyada sebep oldukları felaketlerden dolayı ahirette de cehennemin dibini boylayacaklardır.
Her zaman olduğu gibi, saldırı ile ilgili olarak sosyal medyada komplo teorileri, ebced hesapları ve simgeler üzerinden insanlar manipüle edilmeye çalışılıyor. Bu, geleceğe dair insanlık üzerinde oynanmaya çalışılan bir proje ise aklı başında insanlara düşen çok iş var demektir. En başta yapılması gereken de, farklı din müntesipleri ve farklı düşüncelere sahip insanların, bir masa etrafında oturup birbirini anlamaya çalışmasıdır. Geçmişte olanları tarihçilere bırakıp, gelecekte insanların huzur içinde yaşamalarını sağlayacak projeler üretmek gerekir.
Çok büyük beklentilere girmeden, insan önce kendi düşüncelerini rehabilite etmelidir. Sonra da ailesi, akrabaları, mahallesi, cemiyeti, milleti ve nihayet dünya insanlarına bir arada yaşamanın formüllerini, hem anlatmalı hem de hâl diliyle göstermelidir. Haksızlık ve zulüm, nereden ve kimden olursa olsun buna usul ve üslubunca “dur” demelidir. İşte o zaman dünya huzurlu bir yer olacaktır.
[Mehmet Ali Özcan] 19.3.2019 [TR724]
Yüzüklerin Efendisi film üçlemesinin çekildiği bu topraklar tabiat güzellikleriyle ünlüdür. 2016’da Dünya genelinde refah düzeyi en yüksek ülke seçildi. Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Yeni Zelanda huzurlu ve ekonomik açıdan güçlü bir ülke. Yani Ortadoğu’nun, bildiğimiz karmaşa ve kaos ikliminden çok uzak.
Bütün bu güzelliklere sahip Yeni Zelanda’da, 28 yaşında, aşırı sağcı fikirlere ve Neo Nazi ideolojisine yakın bir saldırgan geçen hafta Cuma namazı için camide bir araya gelmiş Müslümanlara karşı yaptığı terör eyleminde 50 kişiyi öldürdü.
Saldırıda kullanılan silahların üzerinde, daha önce Müslümanlara yönelik savaş veya saldırılarda kahraman olarak değerlendirilen kişilerin isimleri var. İngiliz kökenli, Brenton Tarrant isimli teröristin saldırıdan önce yayınladığı 73 sayfalık mektubunda bahsettiği konular da dikkate değer… Mahkemeye çıkarılan Tarrant’ın eliyle yaptığı Nazilerin “her şey yolunda” anlamına gelen işaret, aynı zamanda beyaz ırkın üstünlüğünü simgeliyor. Bu hareketiyle Tarrant, ırkçı bir eylemde bulunduğunu ifade etmiş oluyor.
Hangi gerekçeyle olursa olsun, Allah’ın verdiği canı almaya kimsenin hakkı yoktur. Kendinden değil diye, yani farklı din, ırk ve düşünceye sahip insanlara saldırmanın hiçbir insanî tarafı yoktur. Bu yolla, ne adalet tesis edilir, ne toplumda huzur sağlanır ve ne de insanlığın problemlerine çare bulunur.
Farklı olana karşı nefret duyma veya şiddet uygulama şeklinde ortaya çıkan problemlerin temelinde ön yargı, korku ve tahammülsüzlük vardır. Bu problem ancak ve ancak bütün insanların el ele vermesi ile çözülür. Bunun için de, insana değer veren bir eğitim anlayışının öne çıkarılması ve insanların bir araya gelip diyalog halinde olması gerekir.
Bütün dinler, insanların huzur içinde yaşamasına yönelik kurallar koyar; fertleri de hem iyi biri olmaya, hem de iyilikler yapmaya yönlendirir. Ne var ki, bunun gerçekleşebilmesi insana bağlıdır. Günümüzde her dinden insanlar, dini kullanarak insanları sömürüyor veya öldürüyor. O halde toplumsal huzur için din yalnız başına bir şey ifade etmiyor demek ki… Geçmişte Haçlı Seferlerini organize eden kafa yapısının yerini bugün El-Kaide, IŞİD ve Boko Haram gibi örgütler aldı.
Bu örgütler, yaptıkları eylemlerle başka din mensuplarını kaygılandırıyor ve aralarındaki ırkçıları tahrik ediyor. Eğitimsiz ve İslam’ın gerçek değerlerinden uzak insanların yaptığı her eylem, bumerang gibi dönüp dolaşıp yine Müslümanlara zarar veriyor.
SADECE ÖRGÜTLER Mİ?
Aslında bunu sadece örgütlerle sınırlandırmak doğru değil. Neredeyse Müslümanların yoğun olarak yaşadığı tüm ülkelerin durumu içler acısı… Bir zamanlar, AB yolunda ve demokratikleşme konusunda ciddi adımlar atan Türkiye’nin hali ortada… Ötekileştirme, sömürme, insana değer vermeme, zulüm, diktatörlük, yolsuzluk gibi şeyler sadece Türkiye’de değil, İslamî görünen bütün ülkelerde var.
Hal böyle iken, Yeni Zelanda’da meydana gelen saldırıyı “Hıristiyanların, Müslümanlara karşı savaşı” olarak değerlendirmek doğru değil. Tarrant gibi takıntılı ve psikolojik rahatsızlığı olan tipler her toplumda vardır ve bunlar eylem yapmalarına mutlaka bir gerekçe uydururlar.
İnsanlık adına utanılacak bir durum
Dünyada evrensel insani değerlere yönelişin olduğu günümüzde, hangi din veya ırktan olursa olsun, bu tür saldırıları yapan insanların zihinlerinin bulanık olduğunu söyleyebiliriz. Hele de, bir örgüt çatısı altında yapılıyor olması, insanlık adına utanılacak bir durumdur.
Müslümanların, kendi ülkelerinden ziyade Batılı değerlere sahip ülkelerde çok daha rahat bir şekilde dini hayatlarını yaşadıkları tartışmasız bir gerçek…
Başta, Türkiye’de Hizmet Hareketi mensuplarının başına gelenler, Müslüman geçinen her ülkede yaşanıyor. İşin acı tarafı bu zulümlere ses çıkarmayanlar, daha küçük acıları kendi emelleri doğrultusunda kullanıyorlar. Maksadım acıları yarıştırmak değil; bir gerçeği ortaya koymaktan ibarettir.
Müslümanların mülteci olarak bulundukları ülkelere entegre olmaması/olamaması, gettolar oluşturması, ülke ekonomisine katkıda bulunmayıp devlet yardımı ile hayatlarını sürdürmesi gibi durumlar, İslam’a karşı yükselen kin ve nefretin sebeplerinden bazıları. Mazluma sahip çıkma kültürüne sahip olmasına rağmen Türkiye’de, genel olarak Suriyeli mültecilere neredeyse nefretle bakılıyor. Buna benzer yaklaşım tarzı bütün Batılı ülkelerde Müslümanlara karşı var. Müslümanlar, şapkalarını önlerine koyup bu konuyu enine-boyuna düşünmelidir.
Bir de koltuk sevdalıları var
Tabi bir de, Erdoğan gibi koltuk sevdalısı liderlerin varlığı söz konusu… Müslümanlar, geri kalmışlıklarının sebebini Batıya bağlayacaklarına, dönüp kendilerine ve başlarındaki yöneticilerin birkaç oy için kullandıkları nefret söylemlerine bakmalıdır. Bu basitliğe düşenler, dünyada sebep oldukları felaketlerden dolayı ahirette de cehennemin dibini boylayacaklardır.
Her zaman olduğu gibi, saldırı ile ilgili olarak sosyal medyada komplo teorileri, ebced hesapları ve simgeler üzerinden insanlar manipüle edilmeye çalışılıyor. Bu, geleceğe dair insanlık üzerinde oynanmaya çalışılan bir proje ise aklı başında insanlara düşen çok iş var demektir. En başta yapılması gereken de, farklı din müntesipleri ve farklı düşüncelere sahip insanların, bir masa etrafında oturup birbirini anlamaya çalışmasıdır. Geçmişte olanları tarihçilere bırakıp, gelecekte insanların huzur içinde yaşamalarını sağlayacak projeler üretmek gerekir.
Çok büyük beklentilere girmeden, insan önce kendi düşüncelerini rehabilite etmelidir. Sonra da ailesi, akrabaları, mahallesi, cemiyeti, milleti ve nihayet dünya insanlarına bir arada yaşamanın formüllerini, hem anlatmalı hem de hâl diliyle göstermelidir. Haksızlık ve zulüm, nereden ve kimden olursa olsun buna usul ve üslubunca “dur” demelidir. İşte o zaman dünya huzurlu bir yer olacaktır.
[Mehmet Ali Özcan] 19.3.2019 [TR724]
Salih Gülen’in ardından… [Prof. Dr. Yunus Serin]
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kardeşi Salih Gülen geçtiğimiz pazar günü önce vefat etti. Kendisini yakından tanıyan Erzurumlu arkadaşı Prof.Dr. Yunus Serin, vefat sonrası Hocaefendiye taziyelerini ve duygularını şöyle ifade etti:
“Muhterem Hocam,
Salih Abinin vefatını duydum. Gaybubette, mağduriyette, mazlumiyette, doktorsuz, ilaçsız, maddi imkansızlıklar içinde acı çekerek ölmesine çok üzüldüm.
Başımız sağ olsun.
Salih Abiyi 47 yıl önce Erzurum’da tanımıştım. Onunla ilgili 3 hatıramı anlatmak istiyorum.
1.Kansere yakalandığı yıllarda doktorlar kan kanserine tutulduğunu ve en fazla 2 ay yaşayacağını belirtiyorlardı. O günlerde Zat-ı Alinizle beraber olduğum bir günde, Bana; Yunus Bey “Salih Efendinin kanseri konusunda ne düşünüyorsun” demiştiniz. Ben de “Hocam Bana kanseri atlatacak gibi geliyor” demiştim. Siz de; “ Ben de aynı kanaatteyim, İnşallah atlatır” demiştiniz. İfadeleriniz dua yerine geçti ve şu ana kadar da yaklaşık 25 yıldır yaşadı.
2.Benim de bulunduğum bir ortamda; Salih Ağabey Size bir rüya gördüm, anlatabilir miyim, dedi. Siz de; “Hayırdır İnşallah,” anlat dediniz. Salih Abi; “Hocam rüyamda ölmüşüm ve Beni bir heyet hesaba çekti. O heyet “bu amelle Cenneti kazanamaz, ne yapalım” dediler. Birisi ’’Biraz daha mühlet verelim ama daha sonra hazırlıklı gelsin” dedi. Salih Abi Size; “Hocam, Ben nasıl hazırlanabilirim” dedi. Siz de; “Allah Seni kısa zamanda öldürmeyecek, biraz daha ömür verecek ama bu dönemde; Hizmette yapılması gerekirken yapılmayan hususlar da dâhil, hizmetin sancı ve sıkıntısını çek” demiştiniz. Salih Abiyi, Erzurum’da mütevelli toplantılarında hep sancılı sıkıntılı görürdüm ve şu işi şöyle yapsak, bu işi böyle yapsak, bu işe neden gereken hassasiyet gösterilmedi diyerek sancı ve sıkıntı çekerdi. Erzurum’un 19 İlçesinden 5’inde yurdumuz var. Hınıs büyük bir İlçe, orada da bir yurt açsak, karda kışta köylerden okula gelemeyen o çocuklara da sahip çıksak demişti ve Hınıs’a yurt açılmıştı.
3.ABD’den 3 milyon sünni Müslüman cemaatin İmamı Safir ve 18 Eyalet İmamı Türkiye’ye gelmişti. Bana bu Hizmet başlamadan önce Hocaefendi’nin ailesini ne zaman tanımıştınız dediler. Ben de 1972 yılında tanımıştım dedim. Ve ebeveynleriniz dahil bütün kardeşlerinizin ne iş yaptığını sordular, cevapladım. Şu anda ne iş yapıyorlar dediler, cevapladım. İlk tanıdığınız anda toplumun hangi sosyal diliminde bulunuyorlardı ve şimdi hangi sosyal diliminde bulunuyorlar dediler.Ben de ilk tanıdığımda hangi sosyal dilimde bulunuyorlarsa, şimdi de aynı sosyal dilimde bulunuyorlar dedim.Küçük bir parti veya cemaatin liderinin kardeşleri ve çocukları çok zengin. Büyük bir Cemaatin Lideri olan Hocaefendi’nin kardeşleri zengin değil mi dediler. Zengin değil dedim. Bir kardeşi matbaacılık yapıyormuş o da zengin değil mi dediler. Değil dedim.Neden zengin değil dediler. Salih Abinin matbaasında kullandığı matbaa makineleri, Okur Pazarı ile ortaklıklarından kalan demode makineler. Yeni teknolojiye sahip makinesi olan bir matbaacının 1 TL’ye yaptığı işi, Salih Abi 1.5 TL’ye ancak yapabiliyor.Diğer bir husus ta; Hocaefendi kardeşlerinin zengin olmaması için onlara 5 vakit namazda dua ediyormuş. Ben bu durumu Salih Abiye sordum. “Ah bir vakit unutsa köşeyi dönerim ama unutmuyor” demişti, dedim.
Resul-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurdular:
“Cenab-ı Hak kıyamet gününde terazileri koyar. Ardından namaz kılanlar getirilir ve ücretleri tartılarak kendilerine noksansız verilir.
Sonra zekât verenler getirilir ve onların da ücretleri tartılarak kendilerine eksiksiz verilir.
Nihayet bir belaya düçar olmuş kimseler getirilir de bunlar için ne terazi konur, ne divan kurulur, ne de defterler açılır. Bunlara ücret, sağanak yağmurları gibi bol bol verilir.” (Beyzavi, c. 2, 321)
Üstad, “En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi ve en kamilleridir” demektedir.
Salih Abinin bu davanın sancısını, sıkıntısını çeken; fakirlik içinde hayat süren biri olduğuna; Hocaefendinin ve Hizmetin imkanlarından faydalanmadığına Allah adına şahitlik yaparım. Makamın Cennet olsun, Benim değerli hemşerim, dostum, dava arkadaşım ve Hocamızın Kardeşi Salih Abi.
[Prof. Dr. Yunus Serin] 19.3.2019 [TR724]
“Muhterem Hocam,
Salih Abinin vefatını duydum. Gaybubette, mağduriyette, mazlumiyette, doktorsuz, ilaçsız, maddi imkansızlıklar içinde acı çekerek ölmesine çok üzüldüm.
Başımız sağ olsun.
Salih Abiyi 47 yıl önce Erzurum’da tanımıştım. Onunla ilgili 3 hatıramı anlatmak istiyorum.
1.Kansere yakalandığı yıllarda doktorlar kan kanserine tutulduğunu ve en fazla 2 ay yaşayacağını belirtiyorlardı. O günlerde Zat-ı Alinizle beraber olduğum bir günde, Bana; Yunus Bey “Salih Efendinin kanseri konusunda ne düşünüyorsun” demiştiniz. Ben de “Hocam Bana kanseri atlatacak gibi geliyor” demiştim. Siz de; “ Ben de aynı kanaatteyim, İnşallah atlatır” demiştiniz. İfadeleriniz dua yerine geçti ve şu ana kadar da yaklaşık 25 yıldır yaşadı.
2.Benim de bulunduğum bir ortamda; Salih Ağabey Size bir rüya gördüm, anlatabilir miyim, dedi. Siz de; “Hayırdır İnşallah,” anlat dediniz. Salih Abi; “Hocam rüyamda ölmüşüm ve Beni bir heyet hesaba çekti. O heyet “bu amelle Cenneti kazanamaz, ne yapalım” dediler. Birisi ’’Biraz daha mühlet verelim ama daha sonra hazırlıklı gelsin” dedi. Salih Abi Size; “Hocam, Ben nasıl hazırlanabilirim” dedi. Siz de; “Allah Seni kısa zamanda öldürmeyecek, biraz daha ömür verecek ama bu dönemde; Hizmette yapılması gerekirken yapılmayan hususlar da dâhil, hizmetin sancı ve sıkıntısını çek” demiştiniz. Salih Abiyi, Erzurum’da mütevelli toplantılarında hep sancılı sıkıntılı görürdüm ve şu işi şöyle yapsak, bu işi böyle yapsak, bu işe neden gereken hassasiyet gösterilmedi diyerek sancı ve sıkıntı çekerdi. Erzurum’un 19 İlçesinden 5’inde yurdumuz var. Hınıs büyük bir İlçe, orada da bir yurt açsak, karda kışta köylerden okula gelemeyen o çocuklara da sahip çıksak demişti ve Hınıs’a yurt açılmıştı.
3.ABD’den 3 milyon sünni Müslüman cemaatin İmamı Safir ve 18 Eyalet İmamı Türkiye’ye gelmişti. Bana bu Hizmet başlamadan önce Hocaefendi’nin ailesini ne zaman tanımıştınız dediler. Ben de 1972 yılında tanımıştım dedim. Ve ebeveynleriniz dahil bütün kardeşlerinizin ne iş yaptığını sordular, cevapladım. Şu anda ne iş yapıyorlar dediler, cevapladım. İlk tanıdığınız anda toplumun hangi sosyal diliminde bulunuyorlardı ve şimdi hangi sosyal diliminde bulunuyorlar dediler.Ben de ilk tanıdığımda hangi sosyal dilimde bulunuyorlarsa, şimdi de aynı sosyal dilimde bulunuyorlar dedim.Küçük bir parti veya cemaatin liderinin kardeşleri ve çocukları çok zengin. Büyük bir Cemaatin Lideri olan Hocaefendi’nin kardeşleri zengin değil mi dediler. Zengin değil dedim. Bir kardeşi matbaacılık yapıyormuş o da zengin değil mi dediler. Değil dedim.Neden zengin değil dediler. Salih Abinin matbaasında kullandığı matbaa makineleri, Okur Pazarı ile ortaklıklarından kalan demode makineler. Yeni teknolojiye sahip makinesi olan bir matbaacının 1 TL’ye yaptığı işi, Salih Abi 1.5 TL’ye ancak yapabiliyor.Diğer bir husus ta; Hocaefendi kardeşlerinin zengin olmaması için onlara 5 vakit namazda dua ediyormuş. Ben bu durumu Salih Abiye sordum. “Ah bir vakit unutsa köşeyi dönerim ama unutmuyor” demişti, dedim.
Resul-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurdular:
“Cenab-ı Hak kıyamet gününde terazileri koyar. Ardından namaz kılanlar getirilir ve ücretleri tartılarak kendilerine noksansız verilir.
Sonra zekât verenler getirilir ve onların da ücretleri tartılarak kendilerine eksiksiz verilir.
Nihayet bir belaya düçar olmuş kimseler getirilir de bunlar için ne terazi konur, ne divan kurulur, ne de defterler açılır. Bunlara ücret, sağanak yağmurları gibi bol bol verilir.” (Beyzavi, c. 2, 321)
Üstad, “En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi ve en kamilleridir” demektedir.
Salih Abinin bu davanın sancısını, sıkıntısını çeken; fakirlik içinde hayat süren biri olduğuna; Hocaefendinin ve Hizmetin imkanlarından faydalanmadığına Allah adına şahitlik yaparım. Makamın Cennet olsun, Benim değerli hemşerim, dostum, dava arkadaşım ve Hocamızın Kardeşi Salih Abi.
[Prof. Dr. Yunus Serin] 19.3.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)