Komploculuk nedir?
Türk Dil Kurumu: “Bir kimse, kuruluş veya ülkeye karşı gizlice, zarar verici tuzak kurulduğu varsayımına dayanan düşüncelerin tümü” olarak tarif etmiş.
Komplocu yaklaşımlar genellikle izah edilemeyen hallerde veya başarısızlığın sahiplenilmek istenmediği durumlar karşısında ortaya çıkar. Komploculuk suçun, sorumluluğun tanımı net olarak yapılamayan, sınırları ve sorumluluğu belirsiz durumlarda faturanın ulusal-uluslararası güçlere, şeytanlaştırılmış, düşmanlaştırılmış kesimlere, belirsiz adreslere mal edilmesidir. Derin devlet, Gladyo, masonlar, İsrail, ABD, büyük sermaye grupları, eskiden komünistler komplo teorilerinin faili, muhatabı olarak görülmüştür.
Gerçekten bu kesimler dünya ve ülkeler üzerinde etkin olabilir, olaylarda rol sahibi olabilir. Ancak komplocu yaklaşımlar hemen bütün olumsuzlukları ve çoğu zaman illiyet bağı olmaksızın farklı bir adrese, bir heyulaya, muğlak güçlere yükleme eğilimindedir. Siyasetçiler, yetkililer de kendi sorumluluklarını azaltmak, olumsuzlukları başkasına fatura edebilmek için bu tür teorilere sıcak bakabilir, en azından sessiz kalabilirler. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde ve Ortadoğu’da, komploculuk çok yaygındır. İdeolojik gruplarda komplocu yaklaşımlara rağbet yüksektir. Kendi ideolojilerinin, cephelerinin, cemaatlerinin, partilerinin başarısızlığını kabullenmek ve onu sorgulamak yerine meçhul-müphem bir adrese sorumluluğu atmayı yeğlerler. Böylece davalarına, inançlarına karşı sarsılma yaşanmaz. Hatta muğlak-meçhul düşmanlar üzerinden dava düşüncesinin güçlenmesini bile sağlayabilirler.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar, okuyup araştırma zahmetine katlanmadan kolaycı yorumlar yapanlar komplocu teorilere yatkındırlar. Zira bunun için kafa yormaya, emek sarf etmeye gerek yoktur. Komplo teorileriyle en içinden çıkılmaz olayları çok kolayca açıklayabilirsiniz. Komploculuk insanlara rahatlık da sunar. Bir suçlu bulur vebali ona yüklersiniz ve siz vicdanen kendinizi rahatlatırsınız. Ancak komplocu yaklaşımlar aynı zamanda bir hastalıktır. Hataları görmeye, arızaları tespite ve düzeltme çabasına engel olur. Komploculuğa boğulmuş toplumların, kişilerin, yetkililerin sorunların altında yatan gerçek sebepleri tespit edebilmeleri ve ona çözüm bulmaları imkansızdır.
Her şeye komplocu yaklaşımla bakmak ve olayların sebeplerine inmemek, tahliller yapmamak problem olduğu gibi, arasında illiyet bağı olan ve makul izahlara sahip tezleri peşinen ve kolaycılıkla komploculukla suçlamak ve itibarsızlaştırmak da aynı oranda problemdir. Her eleştiriyi komploya bağlamak ve alaya almak bazen bir şeyleri örtbas etmeye yönelik olabiliyor. Medya ve iletişim alanında etkin güçler kendilerini sorgulayan, yaptıklarını ifşa eden pek çok şeyi “deli saçması”, “komplo teorisi” diyerek savuşturmak istiyor. Aleyhte yazılan şeyleri “akademik ve bilimsel olmamakla” itham ederek gündemden düşürmeyi arzu edebiliyor. Herhangi bir tez ve iddiaya peşin hükümlü yaklaşmak yerine argümanlarıyla, unsurlarıyla onu analiz edip hükme varmak daha sağlıklı bir yoldur.
Komploculuğun en fazla itibar edildiği, önemsendiği toplumların başında Müslümanlar ve İslam coğrafyaları gelmektedir. Özellikle Ortadoğu’da akla zarar, hayattan ve gerçeklikten kopuk türlü komplocu yorumlar dilden dile dolaşmakta ve Ortadoğu insanlarını başka bir âleme savurabilmektedir. Müslümanlar arasında ise İslamcı görüşler ve yaklaşımlar arasında komplolar üretme, komplolara inanma, hakkından gelemediği sorunlarda komplolara sığınma, başarısızlıkları ve beceriksizlikleri bir komploya bağlama çok modadır.
İslamcılar neden komplolara sığınıyorlar?
Bir hocamız “mazeretsiz marifet” derdi. Marifet göstermek, bir ürün, hayırlı bir şey ortaya koymak zordur; ama mazeret üretmek kolaydır. Eğer mazeretlere, saçma tezlere kolayca inanan bir kitle de varsa her başarısızlığa uğrayan hemen bir mazeret, bir komplo, bir suçlu, hain, ajan üretmeye yönelir. Maalesef son bir kaç asırdır İslam dünyası komploculuğa çok yatkın. Her şeyi bir dış etkiye, güce bağlamakta çok mahir. Bunda elbette son birkaç asırda dışardan yenilen darbelerin işgallerin, iğfallerin, suiistimallerin etkisi var; ancak bu artık Müslümanlarda bir kolaycılık, sığınma mekanizması haline gelmiş durumda. İran komploculuğun en önemli merkezidir. Ama İranlı yöneticiler komplocu yaklaşımı ustalıkla kullanarak idari-ahlaki problemleri örtmekte ve rejimin sorgulanmasını engellemektedir.
Siyasal İslamcılar sistemi, devleti, gücü hedeflediklerinden dolayı buna ulaşamadıklarında veya buna giden yolda karşılarına çıkan her engelde bir dış etken arıyor, bir komplo üretiyorlar. Yöntemlerinin doğru olmadığı üzerinde durmuyorlar. Yanlış yaptıklarını dikkate almıyorlar. Özellikle aktif siyasetle uğraşanlar ve siyasi liderler için başarısızlıkları, yolsuzlukları, falsoları örtmede dış düşman ve komplocu yaklaşımlar imdada yetişiyor. Komplocu yaklaşımlara sığınarak şahıslarının sorgulanmasını, politikalarının eleştirilmesini önlüyorlar. Ancak bu aynı zamanda yanlış işlere ve yanlış adamlara koruma ve süreklilik sağlıyor. Hatalarda, falsolarda fail, sorumlu aranmıyor; yapılan işteki yanlışlıklar üzerinden durulmuyor. Oto-kritik, muhasebe yapılmıyor ve bütün vebal başka etkenlere, aktörlere yıkılıyor. Bu durum bir fasit daire oluşturuyor ve Müslümanlar yanlışlar sarmalında devam ediyorlar. Komplocu yaklaşım ve yanlışlar sarmalı devam ettikçe ise insanların İslamcılara, Müslümanlara hatta İslam’a olan güveni zedeleniyor. Sonuçsuzluğu, başarısızlığı bu defa inanç ve düşünceye, bizzat İslam’a yükleme eğilimi gelişebiliyor. Dışta ve içte İslam’la, Müslümanlarla ilgili genellemelere gidiliyor. Dışardan “bu Müslümanlar, Türkler, Araplar, İslamcılar böyledir” diye bir ön kabul oluşurken, Müslümanlarda ise “bizden adam olmaz, biz yapamayız” veya “bize yaptırmazlar” ön kabulü oluşuyor.
Komploculuk Müslümanların cesaretini kırıyor, özgüvenlerini yitirmelerine neden oluyor. Her işin arkasında İsrail-ABD görünce ve dünyada her şeyi Masonların, İsrail’in, ABD’nin, Yahudi lobisinin kontrol ettiğini düşününce daha baştan mücadele azmi yok ediliyor. “Devasa ve organize” güçlerle baş edilemeyeceği algısı/kanaati oluşturularak iradeler felç ediliyor. Ortalama insanlara “Siyonizm’e, Masonluğa ABD’ye teslim olma dışında yol yok!” mesajı veriliyor. Bu yaklaşım İslam itikadına bütünüyle aykırı; aynı zamanda en büyük günahlardan olan şirke giriyor. Zira bir ismi de “Kadir” olan ve her şeye kudreti yeten Allah’ın dışındaki başka güçlere mutlak güç ve kudret atfediliyor. Oysa Müminler “Le havle vele kuvvete illa billah” diyerek Allah’ın dışında güç ve dayanak tanımamayı vird edinmişlerdir. Ama Müslümanlar bir yandan sebeplere riayet etmiyor, çalışmıyor, çabalamıyor, bilimsel, sistematik olmuyor; ahlakı, disiplini öne çıkarmıyor, rahat ve rehavet içinde olmayı tercih ediyor; öte yandan harici güçlerle mücadele edilemeyeceğini ifade ediyor. Bunun adı kendini kandırmaktır, Allaha güvenmemek, tevekkül etmemektir. Oysa Allah Teâlâ: “insan için ancak çalıştığı vardır ve herkes çalıştığının karşılığını görecektir” (Necm:39) diyor. Ayette “Müslüman” değil “insan” kavramı geçiyor. Dünyada Müslümana fiziki-tabii şartlar açısından fevkalade haller hariç bir iltimas yok. Müslüman çalışırsa başarı elde edebilir, batıyı geçebilir, oyunları bozabilir. Komplocu yaklaşımlar ise Müslümanları tembelliğe, kolaycılığa itiyor. Ne var ki Cenabı Hak bu dünyada Hikmetle iş yapıyor, sebeplerle icraatta bulunuyor.
On beş asır önce Arap yarımadası tarıma çok müsait olmayan, petrolün ve gazın bilinmediği çölden müteşekkil bir coğrafyaydı. Bugünkü Müslümanlar Hazreti Peygamber ve arkadaşlarının devlet geleneği olmayan, cahiliye içindeki çölden çıkıp devrin iki büyük emperyal gücünü (Bizans ve Sasani) 20-25 senede komplolarla değil, gerçeklerle, mücadeleyle, örnek yaşamla dize getirdiğini hatıra getirmezler. Oysa o günün şartlarında Müslümanlar sebepler açısından Filistinlilerden daha az ve zayıftı; rakipleri Bizans ve Sasani ise her biri bugünkü ABD gücündeydi. Maalesef Müslümanlar olarak komplolara Allah’ın güç ve kudretinden daha fazla itibar ediyoruz. Geliştirdiğimiz türlü komplolarla hem beceriksizlikleri örttüğümüzü düşünüyor, hem de kendimize en büyük kötülüğü yaparak ümit, azim ve iradelerimizi zaafa uğratıyoruz. “Baş edilmez”, “devasa güçler” icat ederek kendimizi rehavete, gaflete salıyoruz.
Medeniyetleri ve devletleri yücelten ve batıran insanlardır. İnsanların niteliği, donanımı, iradesi, disiplini, çalışması, ilme ve irfana, vifak ve ittifaka verdiği önemdir. Devletler sağlıklı bireyler, aileler ve toplumlar üzerinde gelişir, yükselir. Ama siyasal İslamcılar insanı “kullanılacak”, “oyu alınacak”, “savaşa sürülecek” malzeme, toplumu “güdülecek sürü” olarak görüyor. Onlara göre önemli olan devlet ve güçtür. O da eğer onların elindeyse iyidir, İslamidir, hayırlıdır. Başka Müslümanların elinde olduğunda dahi onları hemen “küfrün-kâfirin malzemesi”, “Siyonist uşağı” ilan ederler. Kendileri muhalefette iken en meşru şeyleri dahi “haram”, “gayrı İslami” ilan ederler. Kendileri iktidara gelince her şey bir anda meşrulaşır, mubah hale gelir. Her zulme, hukuksuzluğa yolsuzluğa, talana, yalana İslam’dan yorumlar getirerek iktidarlarına ve saltanatlarına İslam’ı, değerleri payanda yapmaktan kaçınmazlar.
Siyasal İslamcılar gücü, devleti kutsarlar. Onlar devleti ve gücü ele geçirince sihirli bir şekilde her şeyin düzeleceğine inanırlar. Düzelmeyince, hatta kendileri de düzenle birlikte kirlenince, komplolara, dış güç söylemlerine, ihanet yaftalarına sarılırlar. Onların hiç bir zaman vebali olmaz! Hep ak-paktırlar! Muhasebeye yanaşmaz, hatalarını düzeltmek yerine atfı cürümlere yönelirler. Suçlular, kurbanlar oluşturur Müslümanların nazarını şeytanlaştırdığı kurbanlara çevirerek iktidarlarını sürdürme yolu ararlar.
Başta İran rejimi olmak üzere silahlısından, Cihatçısına, ondan demokratik mücadeleyi tercih edenine kadar siyasal İslamcıların dilinden Siyonizm, emperyalizm söylemleri düşmez. Zira siyasal İslam, İslam’ın ideoloji haline getirilmiş şeklidir. Karşıtlık, öteki, düşman üzerinden ayakta kalır; kendisini bunlar üzerinden yeniden üretir ve meşruluğunu sağlar. Bu ideolojinin yaşaması, sürmesi için İslam’ın temel kaideleri, esasları çok rahatlıkla değiştirilebilir, sündürülebilir.
Mümin zafere değil sefere muvazzaftır. Ama siyasal İslamcılar güç devlet ve iktidarı hedefledikleri için onlara Nirvana, gaye-i hayal devlettir. Onlar için devleti ele geçirme, iktidar olma dışındaki diğer bütün kazanımlar bir zafer, kazanım değildir. Siyasal İslamcılar devlete-güce ulaşamadıklarında veya devletten/iktidardan düştüklerinde hemen komplocu yaklaşımlara sarılırlar. Propagandalarla, algılarla yeniden o gücü kazanmaya yeltenirler. Bu yönüyle siyasal İslam, İslam’ın sivil yönünü, topluma bakan yönünü öldürür ve önemsizleştirir. Oysa İslam dâhil semavi bütün dinler özünde sivildir, devleti değil insanı, toplumu önceler, onlara hitap eder. İslam’ı devlete, kurumsal yapılara hapsetmek onun ruhunu anlamamak ve etkisini daraltmaktır. Birey aile ve toplum düzgün iyi erdemli olursa devlet de yöneticiler de erdemli olur. “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” hadisi şerifi de devletin değil insanın, toplumun esas olduğunu, yönetimin insana-topluma bağlı olduğunu ifade eder.
Siyasal İslamcılar iktidara ulaşamadığında “Siyonistler, masonlar onlara engel olmuş, set çekmiş” olur. İktidara ulaştıklarında veya bir şekilde güce giden engeller kaldırıldığında bu defa “onlara rağmen” gelmişlerdir. İktidarları süresince yine hep komplo teorilerine sığınır, her problemi onunla izaha çalışırlar. Başarısız olup yıkıldıklarında da mazeret hazırdır; “Siyonistler, masonlar dış güçler” yıkmıştır. Kendi çalışma tarzlarını, tavır ve davranışlarını sorgulamazlar. Çünkü onlar haklıdır. “Başınıza gelen güzellikler, iyilikler Allah’tan, olumsuzluklar nefsinizdendir” (Nisa:79) ayetini hiç hatıra getirmezler. Başarıları sonuna kadar sahiplenip çalım satarken olumsuzlukları müphem, muhayyel güçlere yıkarlar.
Devleti, düzeni, sistem ve gücü değil, gönülleri hedefleyen Müslümanlar, İslam önderleri, âlimler her şey altüst olup yıkıldığında, ümide dair en küçük bir emare kalmadığında dahi irşat ve tebliğ faaliyetini bırakmaz, yeniden bir inşa süreci başlatırlar. Osmanlı devleti yıkılıp İslam’a dair bütün kurumlar, yapılar tahrip edildikten sonra M. Akif dâhil pek çok İslamcı ülkeyi terk etmiş veya evine çekilmiştir. Geleneksel ekolün temsilcisi Bediüzzaman ve Süleyman Efendi gibi kimseler ağır baskı ve tehdide, sürekli hapse atılmalarına rağmen inşa süreci başlatırlar ve birisi Kur’an’ın lafzını öteki manasını ihya için seferber olur.
Komploculuk diriliş beklentisi içindeki ülkelerde ve işgale, baskıya muhatap toplumlarda direnci kırar, ümitsizlik, bedbinlik oluşturur. Dış müdahale ve işgaller karşısında toplumu, yetkilileri zaafa düşürür. Aslında komplolar komploya inananlardan çok komplodan dolayı suçlanan kesimlere yaramaktadır. Birbirine benzemeyen bir sürü komplo teorisiyle, yalan yanlış bilgilerle bilgi kirliliği oluşturmak toplumları de-moralize eder, zihinleri olumsuz projelere hazırlar. Piyasada Sebataycılarla ilgili pek çok komplo yaklaşımı vardır. Bir korku ve kaygı ile bu kesimler “güçlü”, “baş edilmez”, “uğraşılmaz” olarak sunulur. Böyle bir algı toplumdaki korkak, beklentili, menfaatçi insanların genel havadan dolayı güce yanaşmasına ve komplolara teslim olmasına neden olur.
Komplolar nedeniyle toplumda ayrışmalar ve ihtilaflar oluşturulur. Asılsız, mesnetsiz senaryolarla, saçma sapan yaklaşımlarla gerçek vatanseverler, hayırlı işler yapanlar komploların bir tarafına konarak itibarsızlaştırılır, gücü kırılır. Toplum bölünür, parçalanır. İnsanlar birbirine güvenemez, kuşku duyar hale getirilir. Güvenin olmadığı bir toplumda olumlu, yararlı bir şey üretmek neredeyse imkânsızdır. Korku ve kaygılar nedeniyle, suçlanma endişesiyle insanlar gerçeği aramaktan vazgeçer, haklının yanında duramaz. Yalanlara algılara teslim olmak zorunda bırakılır.
Komplo teorilerinin yaygın olduğu ülkelerde etki ajanları, yabancı servis elemanları toplum üzerinde kolayca yıkıcı yıpratıcı faaliyetlerde bulunabilir. İnsanlarda çöküntü oluşturabilir. Bunlar bazen “taraftar” bazen “hasım/karşıt” rollerinde ortalığı kızıştırır, toplumu kendi için böler, ayrıştırır. Komplo teorileri toplum üzerinde adeta narkoz etkisi oluşturur. Bunlarla toplumların direnci kırılır, iradeleri teslim alınır; coğrafyalar operasyona hazır hale getirilir.
Hukuk disiplinine ve usulüne çok şey kazandırmış bir medeniyetin çocuklarının delile, ispata bakmayıp dedikodular ve zanlar üzerinden fikir ve hüküm sahibi olması, komplolara, söylentilere bu kadar dalması acınasıdır. İslam hukukunda yakinen bilseniz dahi ispat edemiyorsanız veya zanlı ikrar etmedi ise bir kişiyi suçlayamaz, cezalandıramazsınız. Oysa bugün Müslümanlar en küçük bir söylentiyle insanları karalayabilmekte, bir kesimi-grubu linç edebilmektedir. Kuranı Kerimde: “zandan kaçınınız zira zannın çoğu yalandır” (Hucurat:12) buyrulduğu halde bugün Müslümanlar neredeyse sadece zanla hareket etmekte, hükümler vermektedirler. Özellikle son 3-5 yıl içinde ülkemizde yaşanan olayların İslam hukukuyla, ahlakıyla izah edilebilir bir tarafı yoktur. Hazreti peygamber: “Kişinin her duyduğunu söylemesi, ona günah olarak yeter” buyurmaktadır. Keza, “birisi size bir haber getirdiğinde onu araştırın” (Hucurat:6) kaidesine Müslümanlar uymamakta, insanlarımız adeta dedikodu şehvetiyle yaşamaktadırlar.
Evrensel hukukta ve İslam hukukunda “suçun şahsiliği” ilkesi var; ama İslamcılar toplumsal kesimleri toptan ve delilsiz, peşin hükümlerle, yargılamadan en ağır suçlarla itham edebiliyorlar. Müslümanlar birbirlerini komplo teorileriyle itham etmekten vazgeçmeli, “hain”, “ajan”, “düşman” ilan etmeyi terk etmeli ve hukukun/İslam’ın ilkelerine geri dönmeliler. İslam hukuku bir insanı suçlama konusunda çok katı; ama Müslümanlar çok gevşek ve rahatlar. Herkes herkesi ve sürekli suçluyor. Üretilmiş komplo teorilerinden kurtuluş hikâyeleri, ihanetler, düşmanlıklar, kahramanlıklar çıkaran; ayakları yerden kesilmiş, gerçeklikten kopmuş, umudunu çalışmaya-üretmeye değil, senaryolara bağlamış toplumlardan bir şey olmaz. Müslümanlar olarak önce iyi insan, iyi mümin olmalıyız. Önce kendimizi bir şekle sokmalı, kurtarmalıyız; ailemizi, çevremizi kurtarmalıyız. Ta ki dünya için, insanlık için bir iddiamız olsun, ümit olabilelim.
Siyasal İslam’ın ürettiği nesiller perişan, fertler defolu, şahsiyetler hasarlı. Ama İslamcılar bu bozuk yapı taşlarından sağlam bir devlet, toplum, gelecek inşa etme iddiasındalar.
Devlet, sistem, dünya düzeninden önce insanı inşa etmemiz, ahlaklı, adaletli bir aile düzeni kurmamız gerekiyor. Bireyleri düzeltmeden dünya nasıl düzelecek?
Havuz medyanın ve havuzcu yazarların her gün komplo haberleriyle, yorumlarıyla çıkması ve okuyucularını akıl dışı, saçma ve mesnetsiz haberlerle toplumu oyalaması bazılarını gerçeklikten koparıyor. Başbakanların, cumhurbaşkanlarının, devlet adamlarının ve ciddi şeyler söylemesi gerekenlerin sırf “müşterisi çıkıyor”, “millet kanıyor” diye ve siyasi beklentiler, için komplocu senaryoları piyasaya sürmesi komplo alıcılarını artırıyor. Uluslararası kamuoyu, akademisyenler, aydınlar bunlara sadece gülüyor ve dikkate almıyor ise de komplocu yaklaşımlar siyaseten toplumda karşılık buluyor, oy getiriyor. Bu nedenle de koca koca adamlar tarafından sorumsuzca ve hoyratça üretiliyor, kullanılıyor.
Her şeyi dışarıya bağlama, düşmana atma çaresizlik ve tükenmişlik göstergesidir. Hazreti Peygamberin, büyük atılımlar yapan devletlerin toplumların (Selçuklunun Osmanlının vd) düşmanları yok muydu?
Elbette vardı. Ama onlar düşmanı ve oyunlarını, hilelerini hesaba katarak adımlar attılar ve düşmana rağmen başarılar elde ettiler. “Düşman” mazeretine sığınmadılar.
Ayette: “siz hidayette, doğrulukta olduktan sonra başkalarının dalaleti-sapıklığı size zarar vermez, siz kendiniz bakın” (Maide:105) denmiyor mu?
Komploculuk Müslümanlar ve özellikle Ortadoğu halkları için onulmaz bir hastalıktır. Biraz da yenilgileri meşrulaştırma, kendini avutma, mazeret geliştirme, sorumluluktan kaçma aracıdır. Komploculuktan kurtulup ayakları yere değen, geleceğe hazırlıklı, çalışan-üreten toplumlar olamazsak üzerimizde daha çok ameliyat yapılır. İşgaller, zulümler, birbirimize kıymalar bitmez.
https://mahmutakpinar.wordpress.com/2017/01/01/siyasal-islam-ve-komploculuk/
http://www.platformpj.org/political-islam-conspiracy/
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 19.3.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder