Lobici General [Ufuk Yiğit]

Amerika Birleşik Devletleri'nde Donald Trump'ın başkanlık yarışını kazanması Cumhuriyetçilerin bir kısmı dahil büyük kesimlerde şok etkisi meydana getirse de dünyanın siyasi gidişatı ve trendleri düşünüldüğünde çok şaşılacak bir durum değil.

ABD'de de Avrupa'da da ciddi bir milliyetçilik dalgası hakim. Birçok analistin bugüne kadar değindiği ''Beyaz Amerikalılar'' gerçeği de yabana atılacak cinsten değil. Şimdi ben de bu konuda uzun uzun yazıp söylenenleri tekrar eden bir konuma düşmek istemiyorum. Asıl değinmek istediğim konu daha spesifik.

Hürriyet'ten Tolga Tanış bir yazı kaleme almış. Yazıda Türkiye'deki mevcut iktidarın ABD'de lobicilerle anlaşmak üzere görevlendirdiği Türk-Amerikan İş Konseyi Başkanı Ekim Alptekin'in, 20 Ocak'taki yemin töreninin ardından Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı ya da Ulusal İstihbarat (DNI) Örgütü Başkanı yapmasının beklendiği emekli general Mike Flynn'in kurduğu INTEL şirketiyle anlaştığını belirtiyor.

Doğrusu gazetecilik adına daha da önemlisi kendi şahsı adına tehlikeli denilebilecek bir yazı. Hele bir de havuzun amiral gemisi haline gelen Hürriyet'te çalıştığı göz önüne alınacak olusa daha da tehlikeli olduğu düşünülebilir. Ancak Tolga Tanış zeki bir gazeteci. Yazdıklarının başına dert açmaması için bazı emniyet subaplarını yazının içine gömmüş.

Birincisi lobiciliğin ABD siyasetinin bir gerçeği olduğunu ve nasıl cemaat kendini tanıtmak için lobicilerle anlaşılıyorsa Türkiye'deki iktidarın da lobicilerle anlaşmasının çok doğal olduğunu vurgulamış.

Yazısına ikinci bir emniyet subabı daha koymuş Tanış. Mike Flynn'in başından beri cemaati terör ağı olarak değerlendirdiğini yazmış. Buraya kadar Tanış'ın hakkını verelim ancak gerçek bir gazeteci olarak Flynn'e, bu kanaate hangi somut delillere dayanarak vardığını sormamış olması bir art niyet göstergesi.

Eğer sordu ve gerçekten tatmin edici cevaplar aldı ise okurlarıyla paylaşmasında herhalde sakınca yoktur. Yoksa General Flynn kendisine ''sizin hükümetinize lobi yapmak için ne söylemem gerekiyorsa onları söylüyorum'' dedi de Tanış bunu yazmayı kendi akıbeti açısından tehlikeli gördüğü için mi yazamadı?

Diğer taraftan Flynn'in, Türkiye'deki iktidarın kendisine ulaştırdığı dezenformasyon ile böyle bir şey söylemesi de elbette mümkün.

Burada da, çok kısa bir süre içinde ABD Başkanı'nın ulusal güvenlik danışmanı olması beklenen koskoca bir generalin, hiçbir filtre ve doğrulamaya tabi tutmadan duyduğu, gördüğü, okuduğu her şeye inandığını düşünmek gerekiyor ki; kurumlarıyla yerli yerine oturmuş ABD'de başkanın, herhalde böyle birini Ulusal Güvenlik Danışmanı ya da Ulusal İstihbarat Örgütü Direktörü yapmasını beklemek biraz naiflik olur.

Lobicilik yapmaya karar vermiş General Flynn'in A takımı listesine girememesinin ardında da bu söyledikleri olabilir. General Flynn bugüne kadar aldığı ve ileride alacağı dolarların hakkını verebilmek için bundan sonra, zaten kendisine söylenen her şeye inanmaya hazır Türkiye'deki kitleye istediğini söyleyebilir.

Ancak Amerika'daki, Avrupa'daki, Asya'daki ve Afrika'daki siyasi liderlerin ve analistlerin neredeyse hiçbiri cemaati terör örgütü olarak görmüyor. Hatta Türkiye'de Erdoğan'ın zulmü meşrulaştırmak adına Allah'ın bir lütfu olarak değerlendirdiği darbenin de bizzat Erdoğan eliyle hazırlanmış bir senaryo olduğuna inanılıyor.

20 Ocak'ta yemin ederek göreve başlaması beklenen seçilmiş başkan Donald Trump ve ekibinin de -eğer siyasi beklentiler ve çıkarlar kenarda tutulabilirse- eğitime gönül vermiş ve yaşatmak için yaşama idealini benimsemiş bu cemaatin, bölük pörçük İslam dünyasında gelecek vaadeden yegane topluluk olduğunu görmesi çok uzun sürmez.

Ufuk Yiğit, 15.11.2016 /Samanyolu Haber

Beyaz Saray’da altın varak [Sıtkı Özcan]

“ABD Başkanı Donald Trump…”

Dilimizin bu ifadeye alışması biraz zaman alacak. Sadece bizim değil, dünyanın da… Yaklaşık bir yıl önceye kadar değil başkanlığına, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olacağına dahi ihtimal verilmeyen bir insandan bahsediyoruz neticede.

Bundan yıllar önce de başkan adaylığı birkaç kez gündeme gelmiş, her seferinde ya henüz aday bile olamadan vazgeçmiş ya da Şubat ayını göremeden yarıştan çekilmek zorunda kalmıştı Donald Trump. Oy oranının binde 2’ler seviyesinde olduğu tahmin ediliyordu. Bu yüzden kısa bir süre öncesine kadar tüm Amerika için bir komedi malzemesiydi adaylığı. Kendisi için de bu konunun bir ‘gündem olma’ vesilesi, basit bir zengin eğlencesi olduğu zannediliyordu. Değilmiş…

Peki, önce kayıtlı bir Demokrat Parti üyesi, sonra Cumhuriyetçi, ardından Reform Partisi’nden başkan aday adayı, sonra bağımsız ve en sonunda yine Cumhuriyetçi olan Donald Trump, güçlü rakibi Hillary Clinton karşısında bu seçimi nasıl kazandı? Daha doğrusu neden kazandı?

Bu konuda net bir yorum yapmak henüz mümkün değil. Avrupa’da ırkçılığın, aşırı sağın önlenemez yükselişi, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden kopuşunu getiren muhafazakar rüzgarın nedenleri, Le Pen, Gert Wildeers, Erdoğan gibi despot liderlerin kalabalıklardaki karşılığının henüz mantıklı birer açıklaması yapılamamışken, ABD’nin kendisini Donald Trump gibi birine neden teslim ettiğini analiz etmek kolay değil.

ABD seçimlerinde ilk sonuçlar belirmeye başlayınca uzmanlar arasında bu soruya yapılan genel yorum ‘Beyaz adamın öfkesi’ oldu. Kim bu ‘beyaz adam’? Neye ve kime karşı öfkeli? Müesses nizama. Peki ‘müesses nizam’ dediğimiz şey zaten o beyaz adamın ta kendisi değil mi?

Biraz öyle, biraz değil…

Burada bahsettiğimiz ‘beyaz adam’, devlet mekanizmasının başında, bürokrasinin göbeğinde, medyanın, iş dünyasının tam tepesindeki ‘beyaz adam’ değil. Kırsalda, bilhassa 2008 kriziyle birlikte sahip olduğu pek çok şeyi kaybetmiş, geleceği görmekte, hayatını kurmakta zorlanan, önündeki tüm iş imkanlarını bir bir göçmenlere kaptırdığını düşünen beyaz adam. Bizim bildiğimizin dışında, başka bir ‘beyaz Amerika’ daha var yani ve bu beyaz adam öfkeli.

Donald Trump dün gece işte bu oyların tamamına yakınını almayı başardı. Bir araştırmaya göre yüzde 10’un altında üniversite mezunu bulunan şehirlerde Donald Trump yüzde 81 oy alırken, Hillary Clinton sadece yüzde 19’da kaldı. “Eğitimsiz, cahil halk Donald Trump’a oy verdi” demiyorum. “Kaçak göçmenleri, özelde Hispanikleri, kendi çalışma potansiyeli olan işler için rakip gören sınıfın neredeyse tamamı Trump’a oy verdi” diyorum. Arada büyük bir fark var.

Sadece ekonomi değil tabii sebep. ABD’de dış politikadan, eğitime, sağlık reformundan, milli güvenliğe çok çeşitli konularda yerleşik düzenin, hali hazırdaki şekliyle bürokrasinin, para babalarının, finans devlerinin, bankaların uzun yıllardır ülkeye zarar verdiğini ve bu düzenin artık değişmesi gerektiğini düşünen geniş bir kitle var.

Kısa bir süre önceye kadar siyasi arenada esamesi okunmayan Bernie Sanders’ın Demokrat Parti ön seçimlerinde Hillary Clinton’a bu kadar büyük bir zorluk yaşatmasının altında da bu neden yatıyor. İnsanlar artık değişim istiyor. Barack Obama’yı 2008’de Beyaz Saray’a taşıyan ama söylemlerinin çok gerisinde kalan eylemleriyle tam anlamıyla getiremediği o ‘değişim’i artık daha net talep ediyor insanlar. Küçük kozmetik modifikasyonları değil, sistemin komple değişmesini isteyen bir kalabalık var. Demokrat gençlerin neredeyse tamamının, Senatör Bernie Sanders’ın öne sürdüğü, pek çoğu itibariyle normal şartlarda gerçekleşmesi mümkün görünmeyen idealist hedeflerin peşine takılmasının nedeni de buydu.

Demokratlarda Sanders’ın temsil ettiğini Cumhuriyetçilerde de Trump temsil ediyordu. Bu yoğun toplumsal tepki oyları bir süredir akacak bir mecra arıyordu zaten. Bu oluk, Donald Trump oldu. Demokrat Parti’deki yarışı Hillary Clinton değil Bernie Sanders kazansa belki çok daha tuhaf bir kapışma yaşanabilirdi dün. Siyasi, zihni, akli ve mantıki yelpazenin tam anlamıyla iki karşıt ucundaki iki adayın yarışını izleyebilirdik belki. İki tarafın da aslında aynı köklü değişimi, tamamen farklı şekillerde istediği çok daha enteresan bir mücadele olabilirdi.

Hillary Clinton’ın uzun siyasi kariyeri, tecrübesi vesairenin, normal bir zamanda yarışta kendisine olumlu katkı yapması beklenirken, yukarıda bahsettiğim koşullardan dolayı bu seçimde aleyhine döndü. Clinton, geniş kalabalıklar tarafından ‘yerleşik düzenin parçası’, zenginlerin arkadaşı, Wall Street’in can yoldaşı görüldü. Halktaki köklü değişim talebine cevap veremeyeceği düşünüldü. Yine de kazanabilirdi belki ve bir hafta öncesine kadar da ‘ahlaki bir skandal’la sarsılmış rakibi karşısında açık ara önde görünüyordu fakat son hafta, daha önce küçük yaralarla atlattığı ‘şahsi e-posta’ krizi, bir FBI soruşturmasıyla yeniden uç verince, başkanlık da Clinton için hayal oldu.

Sonuçta evet, Trump’ın ve Avrupa’daki ruh ikizi aşırı sağcı liderlerin aldıkları bu oyların ‘tepkisel’ olduğu su götürmez bir gerçek ama bu tepkinin detaylarına inildiğinde korkutucu bir soru karşımıza çıkıyor: İnsanoğlu, kendi bastırılmış öfkesini temsil ettiğini düşündüğü bir liderin en kötü, en ahlaksız, en tehlikeli günahlarını dahi görmezden mi geliyor? Galiba evet.

Donald Trump pek çoklarına göre zengin, görgüsüz, ırkçı, kadın düşmanı, yabancı düşmanı, İslam düşmanı, rüşvetçi, kanun tanımaz, vergi kaçakçısı ve tacizci bir lider olabilir ama sevenleri için bunlar hiçbir şey ifade etmiyor. Ne kurduğu üniversite üzerinden dolandırıcılık yaptığı iddialarının, ne her yıl milyar dolarlar kazandığını iddia ettiği halde çok uzun süredir vergi vermemesinin, ne kendi ağzıyla ballandıra ballandıra anlattığı taciz hikayelerinin, ne engellilere, kadınlara, gazetecilere, göçmenlere canlı yayında ettiği ağız dolusu hakaretlerin kendi seçmeninde negatif bir karşılığı olmadığı çıktı ortaya.

İşte bu korkutucu. Biz bu durumu kendi ülkemizden, Türkiye’mizden biliyorduk ama bu ağır insani zaafın ne yazık ki dünyanın her ülkesi için, gelişmiş-gelişmemiş her toplum için geçerli olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz yavaş yavaş. Trump, Erdoğan, Le Pen, Orban, Wildeers ve benzeri liderler toplumlarını ve dolayısıyla bütün bir dünyayı tehlikeli bir yöne sürüklüyor.

Peki Trump otokratik bir lider mi? Henüz ‘lider’ olmadığı için buna şimdiden cevap vermek zor. Fakat siyasi söylemleri ve ticari eylemleri bize tam olarak öyle olduğunun işaretlerini veriyor. Seçimi kaybetmesi halinde ‘sonuçları tanımayacağını’, kazanması halinde ‘rakibini yargılayacağını’ söyleyen bir liderin demokratlığından bahsetmek zor. Ticari hayatı da zaten bu despotik siyasi söylemlerinin hayata geçmiş küçük örnekleriyle dolu. Şirket çalışanları tarafından Trump hakkında açılmış onlarca kötü muamele davası bulunuyor.

Peki seçim zaferinden sonra Trump’ı ilk kutlayanlar kimler oldu? Tabii ki yukarıda ismi geçen Avrupalı ırkçı liderler.

Türkiye’de ise daha birkaç ay öncesine kadar bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ‘İslam düşmanı’ olarak nitelenen, ismini verdiği binadan adının silinmesi dahi Erdoğan tarafından gündeme getirilen Trump’ın zaferi, bizzat Erdoğan ve dahi tüm havuz medyası tarafından törenlerle kutlanıyor. Ne oldu? Ne değişti? Türkiye’nin İslamcıları neden “İslam düşmanı” olarak tanımladıkları Donald Trump’ın zaferini kendi zaferleri biliyor? Cevap basit. ‘İslam düşmanı’, ‘yabancı düşmanı’ gördükleri Trump’ın ‘yabancı’ bir ‘Müslüman’ı, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ve beraberindeki Hizmet gönüllülerini gözü kapalı kendilerine vereceğini düşünüyorlar, bunu umut ediyorlar. AKP’nin İslamcılığı, reel politiği, uluslararası politika, diplomasi vs. derinliği bu işte. Bu kadar…

Trump, Amerikan siyasetinin şu ana kadar gördüğü en öngörülemez, en tahmin edilemez adam. Kendisinden en çok beklenen adımların tam tersini rahatlıkla atabiliyor ve bunu sıkça yapıyor.

O yüzden Trump, Erdoğan ve AKP’nin umut ettiği gibi ABD’yi Müslümanlar ve yabancılar için bir cehenneme çevirebilir. Dolayısıyla da diğer Müslümanlarla birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet gönüllüleri için bu ülkeyi yaşanmaz hale getirebilir. Trump bunu yapabilir. Fakat yapmayabilir de. Seçim kazanmak için ortaya attığı o en uçuk, en aykırı, en vahşi fikirler, Washington’da buharlaşabilir, pek çok absürt iddiasının ayakları, gündelik siyasetin gerçekleriyle biraz daha yere basabilir.

Bilmiyoruz. Bilemeyiz. Dünü, bugünü, yarını birlikte gören, her şeyi önüyle, arkasıyla bilen Allah (cc) onu da bilir. O, ne murad ederse o olur. Biz de O’ndan geleni hayır belleriz.

Fakat umduklarının gerçekleşmemesi durumunda bugün Trump’ı avuçları patlayana kadar alkışlayan AKP’lilerin o gün kendisine ağza alınmayacak küfürlerle saldıracağını da öngörmek zor değil. Ama sıkıntı yok. Ortalama bir siyasal İslamcının omurgası bu kıvrak dönüşler için fazlasıyla müsait nasılsa.

Sıtkı Özcan, 9.11.2016 /Zaman

‘Çakma suikast’ artık sadece zamanlama meselesi: Kimi öldüreceksiniz? [Ali Adil Çakar]

Bir süredir karanlık mutfaklarda pişirilip güdümlü medya eliyle servis edilen korkunç planların ayak sesleri artık iyiden iyiye yaklaştı. 15 Temmuz öncesinde başlayıp hain darbe girişiminin ardından daha da yoğunlaşan ‘siyasi suikast’ iddiası yüksek sesle ve sıklıkla dillendiriliyor. Buna, cezaevindeki cemaat mensuplarının sözde firar teşebbüsü ile topluca katledilecekleri endişesi de eklenince Türkiye’nin adım adım kanlı bir sürece sürüklendiği görülüyor. Son alarak AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın attığı “Devlet büyüklerine bir suikast halinde millet cezaevlerini basacak ve tüm fetöcüleri ve PKK’lıları asacak. Halk arasında konuşulan bu.” şeklindeki kanlı twit, içeride hazırlanan planların habercisi gibi.

ERDOĞAN: SUİKAST OLABİLİR!

Belki ondan daha önemlisi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Belarus dönüşü gazetecilere yaptığı açıklama: “Şimdi bunların sığındıkları bir teori var: ‘Darbeler başarılı olamazsa suikastler dönemi başlar’ teorisi…  Fatih yavrumuz (Mardin Derik’te şehit edilen kaymakam Fatih Safitürk) belki de bu suikastlerden biri oldu… Daha farklı isimleri de hedef alabilirler. Dikkatli olmak lazım. Ama bizler, şehadete inanmış insanlarız. Ölüm, er veya geç mukadder.”

Erdoğan adeta nokta atışı yaparcasına ‘kendisini hedef gösteriyor’. “Daha farklı isimleri de hedef alabilirler.” dedikten sonra “Bizler, şehadete inanmış insanlarız” diye eklemesi, muhtemel bir suikast senaryosunun öncüleri gibi. Belli ki 15 Temmuz tezgahı ile yüzbin insanı tasfiye edip yaklaşık 40 binini hapse atanlar, henüz kıyıma doymadı. Şimdi ikinci bir aşama için çok daha fazlası gerekiyor anlaşılan.

‘CEZAEVİNDEN FİRAR’ YALANLARIYLA ZEMİN OLUŞTURULUYOR

NTV’nin 3 Kasım’da yaptığı, 5 bin 544 cemaat mensubu tutuklunun Sincan Cezaevi’nden kaçış planı adı altında akıllara zarar haber de bu çerçevede değerlendirilmeli. Elektrik şebekesi krokisini, kaçış planı olarak sunan NTV’nin bu haberi sonrası, “Bu bahaneyle cezaevlerinde yapılacak katliamlara zemin mi hazırlanıyor?” sorusu ortaya atılmıştı. Haberde, firarın Kasım ayı içinde isyan, kargaşa, rehin alma ve yangın teşebbüsleri ile birlikte planlandığı iddia ediliyordu.

HASAN ATİLLA UĞUR DA ‘KASIM’DA SUİKAST’ DEMİŞTİ

Bu detaylar, akıllara hemen Emekli Albay Hasan Atilla Uğur’un Y.Şafak’a verdiği 25 Eylül 2016 tarihli röportajı getirdi. Uğur, manşetten yapılan röportajda, “İkinci kalkışmaya hazır olun. Ve çok yakın bir zamanda. Çok net bilgi olarak söylüyorum: İkincisi daha kanlı olacak. İkinci girişim kasım ayını geçmez. Eşzamanlı olarak hedef olarak gördükleri kişilere yönelik suikastler devreye girecek. Cezaevlerinde de çok büyük isyanlar başlayacak.” diyordu.

Nitekim NTV’nin haberinden 2 gün sonra Avukat Ömer Turhanlı, cezaevlerinde infaz planlarını ifşa eden seri twitler attı. 17/25 Aralık operasyonları sonrası hapse atılan emniyet müdürleri Yurt Atayün ve Ömer Köse’nin avukatı olan Turhanlı, “Müvekkillerimin hayatlarından endişe ediyorum” başlıklı paylaşımlarında şunları dile getirdi: “Müvekkillerim daha önce ailelerinden bir kısım duyumlar almalarına rağmen önemsememişlerdir. Duyum da şudur; ‘sanki cezaevlerinde isyan olacak, tutuklular kaçacak’ gibi bir algı oluşturacaklar. Sonra kapılar açılacak, ardından kaçıyorlar diye askere vur emri verilecek. Müvekkillerimin dedikodu diye önemsemediği, fakat havuz medyasında kaçış planı ve buna benzer saçmalıklar yayınlanınca bunun aslında ciddi olduğunu, ülkemizi kaosa sokmak isteyen karanlık ellerin devrede olduğunu anlamışlardır.”

“BİZİM SAĞ KALMAMIZI İSTEMİYORLAR”

Ömer Turhanlı, müvekkillerinin şu cümlelerini de twitter hesabından kayıtlara geçirdi: “Bizi haksız yere hapseden irade ve odaklar, bizim sağ kalmamızı istemiyorlar. Bir gün mutlaka serbest bırakılacağımızı biliyorlar ve bunu engellemek için şeytanın aklına gelmeyen planlar yapıyorlar. Bizler üç yıldır Silivri’de en ağır şartlarda ancak en nizami davranan insanlar olarak tutukluyuz. Adaletin tecelli edeceği günü bekliyoruz. Fakat bizim yaşamamızdan rahatsız olanlar, özgürlüğümüzden sonra canımıza da göz dikmiş durumda. Vatanımıza ve milletimize hainlik yapmadık, yaptırmadık, yaptırmayız. Kaçış planı diye haber servis edenlerin hain planlarını Yüce Yaratıcı başlarında parçalasın. Kaçmadık, kaçmıyoruz, kaçmayacağız!”

SİLİVRİ’YE ‘ÖZEL TİM’ YERLEŞTİRİLDİ

Yandaş Akşam Gazetesi, 26 Ekim 2016 tarihinde, Silivri Cezaevi’nde tutuklu binlerce “Fetö zanlısının” muhtemel bir firar ve isyanına karşılık 24 saat görev yapacak Özel Harekat timinin görevlendirildiğini yazmıştı. Gazete, algı oluşturabilmek için de cezaevinde 1500 infaz koruma memurundan 600 hakkında soruşturma başlatıldığını eklemişti.

“GÜLEN’İN İADESİNİ SAĞLAYACAK İSTİSNA”

Suikast girişiminin bir başka ‘kullanışlı’ tarafı daha var. Habertürk gazetesinin 20 Temmuz 2016 tarihli ‘Gülen’in iadesini sağlayacak istisna’ başlıklı haberi, bunu da akıllara getiriyor. Haberde, ABD ile Türkiye arasında suçluların iadesi için Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından 5 Kasım 1980 tarihinde imzalanan anlaşmaya atıf yapılıyordu. Anlaşmaya göre, ‘geri verme istemine konu olan suç’ siyasi nitelikte ise talebin reddedileceği belirtiliyordu. Ancak bir istisna hükmü olarak, “Bir devlet başkanına veya hükümet başkanına veya aile üyelerinden birine karşı işlenmiş veya işlenmeye teşebbüs edilmiş bir suç, siyasi nitelikte bir suç sayılmayacaktır” denildiğine yer veriliyordu.

Şimdi “Allah’ın bir lütfu” olarak Donald Trump yeni ABD başkanı seçildiğine göre bu istisnadan faydalanmak için yeni bir hamleye ihtiyaç duyuyorlar. Erdoğan için, atılacak adımların hepsi bellidir. Sadece en fazla verim alacağı zamanı beklemektedir. Darbe girişiminin ardından dile getirdiği, “Dikkat ederseniz biz nokta koymadık, virgül koyduk” cümlesinin neyi ima ettiğini de kamuoyu henüz görmedi. Ancak görünen o ki, ‘çakma bir suikast’ artık sadece bir zamanlama meselesi.

Ali Adil ÇAKAR,  15.11.2016 /TR724

Ben oynamıyorum deme dönemi [Tarık Toros]

Darbeden aylar önce yapılan Boğaziçi Üniversitesi rektörlük seçimleri, darbeden aylar sonra çıkarılan OHAL kararnamesi ile düşürüldü. Saray atamasından sonra seçimi açık ara birincilikle göğüsleyen Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu şık bir çıkışla, akademik hayatını sonlandırdı.

Bu basit bir olay değildir. Diyebilirim ki, son yıllarda ortaya konulmuş…

-En demokratik,

-En net ve açık,

-En saygı duyulacak tepkidir.

Gülay Barbarosoğlu, Cumhurbaşkanı’ndan başka kimsenin kullanmadığı… “Uymuyorum, saygı da duymuyorum” lafının, ete kemiğe bürünmüş halidir. Türkiye’de artık egemenlerin uygulamalarını hayretle karşılama, kritik etme, lafla cevap verme dönemi bitmiştir. Dönem, “Ben oynamıyorum dönemi”dir.

Çünkü… Saray’ın çıkışlarının ve tavırlarının meali şu: “Ben herkes için en iyisini bilirim. Halk beni seçti, ben ne dersem o olur. Hukukun da, sivil toplumun da, Meclis’in de, medyanın da başı benim. Politikalarını ben belirlerim. Çizgimden çıkan haindir, merduttur, teröristtir.”

 ***

Laf yetiştirmeye çalışanlara, bildiri yayımlayanlara bakıp hayret ediyorum. Bitti o dönem. Üç seneyi geçti, Saray’a karşı hangi kazanımınız var? Bir tane gösterebilir misiniz? Hayır, gösteremezsiniz. Yok çünkü.

Bırakın kendi kendilerine seçime girsinler, tek parti olarak… Bırakın Parlamento’da tek başlarına yasa yapsınlar… Bırakın kendileri çalıp kendileri oynasın. Ama siz oynamayın. Dikta, en büyük gücü, kendini destekleyenlerden değil… Korkaklardan ve dilsiz şeytanlardan alıyor. Ben oynamıyorum deyin bakalım ne olacak!

Eninde sonunda oyundan atılacaksınız zaten.

Siz düşünedurun, mazlumiyet öykülerine dört farklı mektupla devam edelim. Gerçek gündem bu çünkü. İsimleri bende mahfuz. Düşük cümleleri düzelttim, kısalttım, metinlerde başkaca oynama yapmadım. Şimdi söz mazlumların:

DOKTORLAR POLİSLE İŞBİRLİĞİ İÇİNDE

“Öğretmen eşim, Ağrı’da Ağustos başında gözaltına alındı. Emniyet’te terörle mücadele polisleri tarafından işkenceye maruz kaldı. Bizzat emniyet müdürü, eşimin şeref ve haysiyetine aykırı muamele etti. Adliye’ye sevkinden önceki sağlık muayenesinde, polislerle işbirliği yapan doktor, eşimin gördüğü şiddeti raporuna yansıtmadı. Oysa, sağlık muayenesi bunun için var, işkenceyi tespit etmek için. Hepsinin ismi ve yaptıkları muameleler tarafımızda mevcuttur. Adaletin geri döneceği günleri bekliyoruz.”

EKMEK PARAMIZA EL KOYDULAR

“Eşim Erzurum’da öğretmen. Temmuz ayında gözaltına alındı. Kendisine ‘hakkında ihbar var’ diyen polisler, ihbar tutanağını göstermediler. Gözaltı sırasında evdeki tüm nakit paramıza el konuldu. Ben çalışmıyorum. Ekmek dahi alamaz, hayatımızı idame ettiremez haldeyiz. Şimdi tutuklu, cezaevinde. Gözaltındaki sorgu işlemlerinde fiziki şiddet uygulandığını, üzerinde psikolojik baskı kurulduğunu anlattı. Müracaat edip hakkımızı arayabileceğimiz hiçbir yer yok, ne yazık ki.”

KELEPÇELER UYURKEN BİLE ÇIKARILMADI

“Emniyet amiriyim. Kocaeli’nde 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yüzlerce gözaltı oldu. Nezarethanelere kapasitesinin üzerinde kişi konuldu. Yetmedi, spor salonu ‘toplama kampı’ gibi kullanıldı. Özellikle kaçakçılık şubesi, öğretmenlere sistematik işkence yaptı. İşkence sonrasında bu öğretmenler, yere oturamayacak, ibadetlerini yerine getiremeyecek haldeydi. Günlük yaptırılması gereken sağlık kontrolleri, 5 günde bir yapılır oldu. Gözaltında ifade işlemleri tamamlandığı halde, kişiler 20-30 gün, üst sınırda gözaltında tutuldu. Gözaltındakiler, nezarette bile kelepçeli halde tutuldular. Kelepçeler uyurken bile çıkarılmadı. Tamamı işkenceye maruz kalmasa bile tüm şüphelilerin bilekleri yara bere içinde kaldı. Fakat doktorlar usulsüz olarak bunu raporlarına yansıtmadı. Dayaktan gözü morartılan bir öğretmen, doktor muayenesinden önce, polisler tarafından merhem sürülmek suretiyle, ilkel biçimde tedavi edilmeye çalışıldı. Sağlık muayenesinde morluk geçmemişti.”

TEK BACAĞIMLA ORTADA KALDIM

“Ben Bursa’da oturan, kemoterapi tedavisi gören, bir bacağı komple kesilen bir ev hanımıyım. Eşim, iki kızımın gözü önünde ayar topar gözaltına alındı. Ne gözaltına alındığı yeri bilebildik, ne de tutuklanıp götürüldüğü yeri. Bir ayı geçti, telefonla daha göreşemedik. Rahatsızlığım dolayısıyla, iki kızıma çalışıp bakacak halde değilim. Masraflarımızı karşılayamıyoruz. Eşimin bir avukatı olup olmadığını dahi bilmiyorum. Tek bacağımla ortada kaldım. İki çocuğumla hayatla mücadele etmeye çalışıyoruz.”

Tarık TOROS, 15.11.2016 /TR724

İlk günden tarihe geçti [Barbaros J. Kartal]

Boğaziçi Üniversitesi’ne polis en son 8 Ağustos 2015 tarihinde girmişti. Bir serseri sapık Güney kampüsteki kız öğrenci yurduna yangın merdiveninden dalmış ve bir öğrenciye saldırmıştı. Üniversitenin daveti üzerine -ki bunu rektörlük yaptığı açıklamada özellikle belirtmişti- olay yeri inceleme ekipleri mekanda inceleme yapmışlardı.

Polis bu sefer bir sapık için gelmedi ancak sapık bir anlayışın ürünü bir atama için kapıya dayandı. Hem de TOMA’larla. Henüz kampüse polis girmedi ancak gidişat her an girebileceğini gösteriyor. Kendileri girmeyince öğrencileri de sokmama kararı aldılar ki olay kontrollerinde olabilsin. Öğrencilere 3’erli koldan kaldırımda yürüyebilme izni gibi absürt imkanlar tanıyan emniyet karşı gelenleri de gözaltına aldı. Hocaların araya girmesi ile yatışan ortalık şu an sakin.

Oyların yüzde 86’sını alan adayın rektör olamadığı üniversitede bir profesörün onuruna ve akademik siciline yedirerek seçime dahi girmediği halde rektörlük koltuğuna oturabilmesi için üniversitede huzur feda edilmiş durumda. Boğaziçi gibi marka bir üniversitenin günlerdir gündeme kayyum haberleri ile gelmesi ne kadar üzücü. Yeni memur rektörün daha şimdiden üniversitesine verdiği zarar korkunç boyutlarda.

Havuz propaganda haberlerine hazır

Gün içerisinde kampüs önünde polis gerginliği yaşanırken havuzda ise bu konu ile ilgili tek kelime yoktu. Erdoğan’ın kararının protesto edilmesi yüzünden mi yoksa olayların bilinmesi-yayılması mı istenmiyor şimdilik belli değil. Ancak kısa bir süre sonra terörist ve vatan hainlerinin rektörlük atamasını fırsat bilip üniversiteyi karıştırmaya çalıştıkları mealinde haberleri görmeye başlarız. Hatta olaya karışanların Boğaziçi öğrencileri olmadığı bilgileri dolaşır. PKK ile ilgili haberler hazır bekliyordur.

Öğrenci cephesinde ise aslında her şey yeni başlıyor. Öğrenciler kayyum rektörü tanımamakta ısrarlı. Bu işin inada binmesi en çok rektöre zarar verir. Öğrencileri tarafından istenmeyen, meslektaşları tarafından saygı duyulmayan birisinin ısrarla koltukta oturmaya çalışması olayların büyüyeceğine işaret.  Boğaziçililere yönelik farklısın, zekisin, şaşırtırsın algısının beklentileri öğrencilerin biat etmeyiz inadı ile birleşirse Türkiye’nin en apolitik üniversitesi ciddi bir direnme merkezine dönüşebilir.

Üniversitelerin genleriyle oynanıyor

Boğaziçi tarihinde öğrencilerin akıllarda kalan birkaç eylemleri oldu. Rektörlüğün işgal edildiği 90’lı yıllarda öğrenciler ile rektörlük arasında bir centilmenlik bile söz konusu idi. Rektörlüğün işgal günü birkaç motorlu yunus gelmiş öğrenciler de kağıt oyunları bitince eylemlerine son vermişlerdi. Bu seferki gerilimin kaynağı Boğaziçi geleneklerine pek uymuyor. Boğaziçililerin biat etmesini ve kayyum ile yaşamasını isteyen zihniyet üniversitenin genleri ile oynuyor. Bilerek gerginliği tırmandırarak müdahale imkanı bulma, şiddet ile gençleri korkutma, tasfiye ve gerginlikler çıkararak olağanüstü dönemin bir kazancı da Boğaziçi olsun istiyorlar.

Günün bir diğer gelişmesinde, atanan kayyum rektör meslektaşlarına yolladığı mail ile merhaba dedi. “Katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü yaşam geleneğine sahip çıkmak ve Boğaziçi değerlerini geleceğe taşımak için var gücümle gayret göstermek rektörlüğüm süresince temel önceliğim olacaktır” diyen atanmış rektörün bu mesajı sosyal medyada alay konusu oldu. Bu mesajı yayınlayan rektörün ilk gününde ise şunlar gerçekleşti: Hakkı yenen  alan rektör adayı büyük bir onurla akademik hayatına son vererek senin olduğun yerde durmam dedi, üniversite kapısına TOMA’lar dayandı, öğrenciler gözaltına alındı ve rektörlük önünde protesto devam ediyor.

Rektörün ikinci gününde neler yaşanacağı merak konusu. Bakalım Erdoğan’a Boğaziçi’nde fahri doktora töreni düzenleyebilecek mi yoksa yoksa bu yaşananlar bir doktora tezi mi olacak yakında belli olacak.

Barbaros J. Kartal, 15.11.2016 /TR724

‘Millet de, devlet de benim’ diyen Erdoğan’a göre özgürlük ve huzur [Akif Umut Avaz]

Medya sektörünün ve gazetecilerin örgütsel temsilindeki açığı kapatmak amacıyla kurulan ama son yıllarda foseptik havuzunun bir çatı örgütüne dönüşen Medya Derneği’nin (MedyaDer) hala bağımsız olduğu dönemdeki toplantılarından birinde yaşanmış enteresan bir olayı dinledim geçenlerde.

Malumunuz o dönemde de Türkiye basın özgürlüğü açısından pek parlak bir konumda değildi. Muhalif medya gruplarına astronomik vergi cezaları verilmesi, KCK ve Ergenekon soruşturmaları kapsamında onlarca gazetecinin tutuklanarak cezaevine atılması yoğun şekilde tartışılıyordu. Türkiye, yurtdışında çok ciddi, ciddi olduğu kadar da haklı eleştirilere hedef oluyordu.

İşte böyle bir ortamda MedyaDer’in toplantılarının birinde bir gazete yöneticisi, ülkedeki yaygın basın özgürlüğü sorununa sessiz kalınamayacağını dile getirir. MedyaDer olarak basın özgürlüğüne mutlaka sahip çıkılması, gazetecilerin serbest bırakılması konusunda bir bildiri yayınlanması ve üye yayın organlarının da soruna sahip çıkması gerektiğini söyler. Bu haklı talebin, daha sonra ”havuz medyası” olarak anılacak medya organlarının o dönemdeki yöneticilerinden aldığı tepki hayli ilginçtir.

‘Akif sen özgür müsün?’

Star gazetesinin, o günlerde Erdoğan’ın gözdesi, Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu derhal topa girer. Alacağı cevaptan son derece emin bir şekilde, hemen yanındaki Kanal 24 Genel Yayın Yönetmeni Akif Beki’ye sorar: ”Akif, sen kendini yeterince özgür hissetmiyor musun?”

Beki, fazlasıyla zeki olduğunu zanneden vasatlara mahsus o meşhur sırıtması eşliğinde hiç düşünmeden cevap verir: ”Yooo, ben kendimi son derece özgür hissediyorum!”

Karaalioğlu, gazetecilikten de, gazetecilerden de, basın özgürlüğünden de ne anladığını ispatlamakta kararlıdır. Takındığı tiyatral üslupla döner aynı soruyu Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert’e de yöneltir. Cömert’in cevabı da Beki’ninki ile aynı ton ve kıvamdadır.

Karaalioğlu bununla da yetinmez. Bugün havuzda kulaç atan diğer medya yöneticilerinin bir kısmına da aynı soruyu tekrarlar ve müstehzi yüz ifadeleri eşliğinde istinasız hep aynı cevabı alır. Sonra da büyük bir iş başarmış olmanın haklı gururuyla konuyu gündeme getiren yayın yönetmenine döner ve şöyle der: ”İşte görüyorsun ya, medyadaki herkes son derece özgür olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü gibi bir sorun bulunmuyor. Biz işimize bakalım!”

Bu kadar huzurlu bir dönem…

Erdoğan’ın hafta içinde El Cezire’ye verdiği bir söyleşideki”Türkiye, hiçbir dönemde bu kadar özgür, bu kadar huzurlu, bu kadar rahat bir dönemi yaşamamıştır” sözlerini duyunca dinlediğim bu anekdot aklıma geliverdi. Peşine taktığı şuursuz kitleye de sirayet eden hubris (kibir) hastalığını hesaba katarak Erdoğan’ın bu sözleri ederken son derece samimi olduğuna kanaat getirdim. Çünkü artık iyice anlaşılmış olmalı ki Erdoğan, millet olarak, halk olarak sadece kendisine destek veren yandaşlarını görüyor. Belli ki yandaşlarının da en özgür, en huzurlu, en rahat dönemlerini bu dönemde yaşadıklarına samimiyetle inanıyor. Üstelik bunun bizzat kendisi sayesinde olduğuna iman etmiş durumda. Geri kalan kesimler mi?.. Onları değil”milletinin” bir parçası, insan olarak bile görmüyor. Bu yüzden yaşama hakları dahil en temel hak ve özgürlüklerini hiçe sayıyor.

Erdoğan’ın ne tür bir körlükten, sağırlıktan ya da hissizlikten muzdarip olduğunu bilemeyiz. Ama, sarfettiği sözlerinde samimi olmasa kendisinden farklı düşünen on milyonlarca insanın feryatlarının arşa yükseldiği, korkunun dört bir bucağı sardığı bir zamanda ve ortamda hiç utanmadan, hiç arlanmadan ”Bir insanın diktatör olması için o ülkede yaşam koşullarının farklı bir şekilde gelişmesi, insanların özgür yaşayamaması, düşüncelerini istedikleri gibi ifade edememesi, inandıklarını inandıkları gibi yaşayamaması gerekir” diyemeyeceğini az çok tahmin edebiliriz.

Bütün dünyadan gelen sinyaller

Aksini düşünmek mümkün mü? Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) geçen yılki verilerle bile basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 151. sıraya koyduğu; Freedom House’un (Özgürlük Evi) 2015’i değerlendirdiği raporunda bile Türkiye’nin basın özgürlüğü statüsünü ”özgür değil”, net özgürlük statüsünü ”kısmen özgür” diye tanımladığı, ülkedeki genel trendin de daha kötüye doğru olduğunu tespit ettiği; Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlallerine dair raporlarının devasa bir külliyat haline geldiği; İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de yeniden hortlayan sistematik işkence ve yargısız infaz vakalarını raporlayarak sıklıkla gündeme getirdiği bir ortamda aklı başında hangi insan, gerçeklikle bağını tamamen koparmak pahasına samimiyetle öyle olduğuna inanmasa, son derece aptalca ve insanların acılarıyla dalga geçecek kadar büyük bir ahlaksızla şu cümleleri söylemeye cüret edebilir:

”Benim ülkemde böyle bir sorun yok; isteyen istediği gibi konuşuyor, inandığı gibi yaşıyor, istediği gibi giyiniyor, istediği gibi yiyor içiyor, bütün bunları yapıyor. Biz hiçbir şeye yasak getirmedik. Türkiye, yasakların olduğu bir ülke olmamıştır. Türkiye, hiçbir dönemde bu kadar özgür, bu kadar huzurlu, bu kadar rahat bir dönemi yaşamamıştır.”

Erdoğan, Dünya Adalet Projesi’nin (JWP) 2016 Küresel Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre, keyfi bir şekilde tahakküm ettiği Türkiye’nin 113 ülke içinde 99. sırada olduğunu elbette ki bilmiyor olamaz. Aynı endeksin temel haklar kategorisinde 105., suç adaleti sisteminde 75., sivil adalet sisteminde  86., güveliğin sağlanması kategorisinde ise 98. sıralarda yer aldığını da görmemiş olamaz. Sorun belli ki görmemesinde, duymamasında değil. Öyle görünüyor ki sorun gerçeklikle son bağlarını da koparan hubris hastalığının vardığı aşamada.

Sadece 15 Temmuz sonrası bile

110 bin kişi yargısız, sorgusuz, temyizsiz bir şekilde kamudan atılmış; 77 bin kişi eften püften gerekçelerle gözaltına alınmış; 36 bin kişi haksız-hukuksuz ve keyfi bir şekilde tutuklanarak hapse atılmış; 25 masum insan haksız yere alındığı gözaltında ya da cezaevinde yargısız infazlarla katledilmiş; 180’den fazla medya organı hukuksuz bir şekilde kapatılmış; 150’ye yakın gazeteci hapse atılmış, çok daha fazlası hakkında yakalama kararları çıkarılmış; 2099 üniversite, okul ve yurdun kapısına kilit vurulmuş; 6337 akademisyen üniversiteden atılmış, pek çoğu hapse konulmuş; 3640 yargıç ve savcı görevden alınmış; son KHK ile 370 sivil toplum örgütü birden kapatılmış; Kürtlerin yoğun şekilde yaşadığı şehirler aylar boyunca tanklarla, toplarla kuşatılmış ve yerlebir edilmiş; Kürt vatandaşlarımızın seçtikleri belediyelere kayyım atanmış, belediye başkanları, parti başkanları ve milletvekilleri tutuklanmış; binlerce şirkete el konulmuş; yabancı sermaye ayrılmış ya da ülkeden ayrılmak için gün sayar olmuş, dolar 3,25 TL’yi bile geçmiş ama hala Türkiye tarihinin en özgür, en rahat, en huzurlu dönemini yaşıyormuş, öyle mi?

Bir de ”sandıkta çıkan iktidarın başına diktatör denir mi?” diye cahil cahil sormaz mı? Tamam peşine taktığın ve her saçmalığına inandırdığın yığınların seni hiç hayal kırıklığına uğratmayan ahmaklığından emin olabilirsin ama aklı başında insanların aklıyla alay edecek cüreti nereden buluyorsun?  İktidara seçimle gelip diktatörlüğe yönelen Hitler, Mussolini ve benzerlerini de mi hiç duymadın?

Devlet benim ve millet benim

14.Louis, ”devlet benim” dediğinde halkın öfkesini canıyla ödemiş ve tarihe hep kınamalar eşliğinde geçmişti. Halbuki bizim vakamızın durumu çok daha ağır. Çünkü sadece ”devlet benim” değil, ”millet de benim” diyor ve kendisini tek başına bir millet olarak görüyor. Milletine kimlerin dahil olduğuna da sürekli değişen konjonktürel ihtiyaçlarına göre bizzat kendisi karar veriyor. Daha fecisi, millet sınıfına almadıklarını düşman olarak görüyor ve devletin tüm imkanlarını seferber ederek yok etmeye çalışıyor.

Kabul edelim ki görünen köy kılavuz istemiyordu. Ülkenin başına gelen felaket adeta davul zurnayla geliyordu. Henüz 24 Haziran 2014 günü, yani daha başbakanken AKP Grup Toplantısı’nda ”Bugüne kadar hükümet milleti, Cumhurbaşkanı devleti temsil ediyordu. Devlet ile millet arasındaki bu mesafeyi kaldırıyoruz. Seçilmiş hükümet ile seçilmiş Cumhurbaşkanı, birlikte ülkeyi idare edecek. Bir nevi devlet ile millet artık tam manasıyla kucaklaşmış olacak,” demişti de kimse dönüp “ne saçmalıyor bu adam?” diye sorma zahmetinde bulunmamıştı.

Sorunlu bir şahsiyetin devlet ile milletin, dünya ile uluhiyyetin kendisinde temessül edip vücut bulduğu hezeyanının nelere yolaçabileceğini yaşayarak hep birlikte görüyoruz.

Akif Umut AVAZ, 15.11.2016 /TR724

15 Temmuz’dan 15 gün önce [Darbe Günlükleri-2* Selim Gündüz]

*Not: Türkiye’de gazetecilik bitti. Tüm haber kaynak ve yolları tıkandı. Böyle bir ortamda gerçeklere yalnızca ortaya saçılmış istemsiz verilerden ulaşılabilir. Dizideki metinler tamamen kurgusaldır. İçerik ise açık kaynaklara dayalı verilerden uyarlanmıştır.

30 Haziran Perşembe 2016, Huber Köşkü, Yaldızlı oda

Müsteşar Nisan’da hazırladığı planın beğenilmesinden çok mutlu olmuş, 2 ayda epey mesafe almıştı. İşin sonuna gelmişti. Partiye en yakın iki generalle çalışıyordu. Karargâhın çarklarından belki de en önemli dişlileri onlardı. Tavan yoklaması beklediklerinden iyi gitmişti. Tahmin ve gözlemler doğrulanmıştı.

Atatürkçü generaller öfkeden patlamak üzereydi. Gençliğe hitabe “caps”leri instagram hesaplarında dolaşıyor, facebook’larda elden ele geziyordu: Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil gibi yazarları binlerce asker paylaşıyordu. Ana fikir Gençliğe Hitabe çevresinde dönüyordu. “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.” “İktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.”

Parti yöneticileri kantarın topuzunu hayli kaçırmıştı. Atatürkçü generaller emir komuta dâhilinde olacak her türlü harekata hazırdı. Bekledikleri tek şey güvenebilecekleri isimlerin referans olması, kuvvet komutanlarının işin başında hazır bulunmasıydı. Aşağıdan 10-20 generalle atılacak her adım akamete uğrardı.

Cemaate yakın generallere Atatürkçü generaller üzerinden ulaşmayı denemişler ve başarmışlardı. Mesaj netti: “Ya bize destek olursunuz veya sizi elimine ederiz” demişlerdi. Buna karşılık Cemaate yakın generaller emir komuta harici bir darbenin macera olacağını düşünüyordu. Bu tür bir kalkışmada destek olmayı düşünmüyorlardı. ‘Sağlamcıydılar’. Yaklaşımları, “Bugüne kadar hep bu tür hareketleri engellediniz de ne oldu, bırakın ne halleri varsa görsünler” şeklindeydi.

Kaygılar ortaktı:

Zaten her gün Cumhuriyete darbe yapılıyordu. Devletin tüm kurumları parti organı olmuştu. Demokrasinin güvencesi kuvvetler ayrılığı bitmişti. Beyefendi durdurulmazsa ülke Kuzey Kore’yi geçer, Musollini İtalya’sına rahmet okuturdu. Anayasa alenen ilga edilmişti. Parlamento, TBMM artık yok hükmündeydi. Beyefendi’nin her dediği kanundu. Yargı tamamen siyasetin emrindeydi. Cumhuriyetin değerleri tek tek bitiriliyordu. Cumhuriyet can çekişiyordu. İlk defa kendilerince ‘meşru bir darbe’ yapılmış olacaktı.

Harekete geçmenin ortak paydası bu argümanlar olmuştu.

Müsteşarın tek garantisi iki kuvvet komutanını çok iyi bağlamış olmasıydı. Askerler onurlarına düşkündü. Elindeki malzeme onların bu yönünü bağlamaya fazlasıyla yetecekti. Tek korkusu kalmıştı: En tepedeki. Kendisini bugüne kadar astsubay eskisi diye her toplantı aşağılamıştı. İntikam saati nihayet gelmişti.

Hayatının kumarını oynadığını biliyordu. Kontrollü bir darbe organize edeceklerdi ama ya kontrolü kaybederlerse ne olurdu? Düşünmek bile istemedi. Bu iş Suriye’den Türkiye’ye üç beş top atışı ile savaş gerekçesi üretmeye benzemiyordu. Kendini sağlama almalı, uçağı o gece hazır olmalıydı.

Beyefendi sadece kendisini çağırmıştı. Hazırlıkların duyulacağından kuşkulanıyordu.

Kalender tepesindeki helikopter pistine indiğinde gece yarısı 00.30’du. İn cin top oynuyordu. Beyefendinin burada olduğu bilinmiyordu. Herkes kendisini Ankara’da sanıyordu. Huber Köşkü’ne girdiğinde Beyefendi kendisini bekliyordu. Direkt konuya girdi.

– Ne yaptınız, hazırlıklar ne safhada?

– Anlatayım efendim, derken çantasındaki notlarını çıkardı.

Efendim işler beklediğimizden iyi gidiyor. Fark etmemişiz zaten ciddi bir kımıldama varmış. Onu değerlendirip istediğimiz yöne kanalize ettik. Tepedeki üçlü çok sınırlı bir harekâta razı. Sonrasında Cemaaten olanları atmayı makul gördüler. Hadisenin karargâh dâhilinde bastırılması uygun olur diye düşünüyorlar. Öyle anlaştık. Diğer general ve subaylara harekâtta yer alsalar bile dokunmayacağız diye söz verdik. Aşağıdakiler ise darbenin başarılacağını, AK Partinin bitmesini, onların tabiriyle “karşı devrim”in çökertilmesini umut ediyor. Motivasyon bu.

Beyefendi’ye göre harekâtın tek başarısı olacaktı. O da ordudaki bütün cemaatçi, AKP muhalifi ve NATO iltisaklı general ve subayların ihracıydı. Muhaliflerin elinde silah olması kendisini korkutuyordu. Gerekirse 300 general 50 bin subay ordudan atılmalıydı. Yerlerini SADAT’ın eğitimli kadroları alırdı. Yetmezse il-ilçe başkanlıkları eliyle milli ordu oluşturulurdu. Rahatça uyuması için bu şarttı. Ama şimdiden söylemek tehlikeli olurdu. Müsteşara bile.

Beyefendi:

– Tamam. İyi de ya kontrolü kaybedersek?

– Efendim şöyle planlıyoruz… Bildiğiniz gibi tüm darbeler sabaha karşı olur. Bizim takvimimizde de öyle görünüyor. Tüm harekât kumanda merkezleri sabaha karşı başlayacağımızı bilecek. Sabah deyip önceki akşam düğmeye basacağız. Sabahı beklersek bu işi durduramayız. Kontrolü kaybederiz. Darbeyi 12 saat öne aldık diyeceğiz. Akşam sadece İstanbul ve birkaç ilde bazı birlikleri sokağa dökeceğiz.

– Peki, biz ne olacağız?

– Efendim plan seminerinde oluşturduğumuz takvime göre darbe konuşması sabaha karşı 04.00’te tüm televizyonlardan yapılacak. Sizi, başbakanı, bakanları o gece 03.00’de toplayacak görünüyoruz. Tüm televizyonları, Anadolu Ajansını, TİB ve BTK’yı, Türksat’ı hangi subayların teslim alacağı belirlendi. Sizlerin o gün nerede olacağınıza dair listeler hazır. Adresleriniz kayda geçti.

– Eee!

– Ama “darbe saati sızdı harekâtı 12 saat öne aldık” diye son anda acil bilgi geçeceğiz. Yani erken doğum, ölü doğum yaptıracağız.

– Nasıl yani? Biz serbest dolaşırken mi darbe başlayacak?

– Evet, tam olarak öyle.

– İnandırıcılığı olur mu?

– Efendim sizi Atatürk havaalanındaki sığınakta tutacağız. Uçağınız her ihtimale karşı hazır bekleyecek. Oradan TV’lere bağlanacaksınız. Daha doğal görünsün diye o saatlerde yayınlanan bir programa telefonla bağlanacaksınız. Selvi’yi ayarladık Hürriyet’ten. Telefonu programda açık olacak. Bir aksilik olursa sizi yayına alacak. Veya sizi kaydedip kaseti yollayacağız. Ama herkes sizin Marmaris’te otelde olduğunuzu sanacak. Sizi normalde 03.00’te oradan alacaklar.

– Peki, Amerika, Rusya, Almanya bu işe ne diyecek?

– CIA ve KGB’den saklamamız mümkün değil. Bunun bizim bir mizanseniniz olduğunu tabi ki anlayacaklar ama sessiz kalacaklardır. “Darbe teşebbüsünü önledik” tezimize inanmayacaklar. Muhtemelen kendi devlet yetkililerine de iletirler. En fazla biz darbeyi önledikten sonra geçmiş olsuna gelen devlet başkanı olmaz. Ama açıktan bir şey demezler. Cemaati ordudan tasfiye etmek sihirli bir sözcük. Bunu işleyince kimsenin umurunda olmaz. Birkaç çatlak ses konuşabilir. Önemli değil.

– Bunların generalleri bizi oyuna getirmesin?

– Yok efendim. Topu topu kaç tane ki! 10’u geçmez. Geçtiğimiz aylarda 3 generalle görüşen siviller tespit ettik. Onlara yoğunlaştık. Hiç sorgulamadan oltaya geldiler. Yaklaşımları “Atatürkçü kalkışmayı engellememe hatta destek olma” biçiminde oldu. Bizimkileri kullandıklarını zannedecekler. Bu siviller özel ekiplerle 24 saat fiziki ve teknik takip altında. Yurtdışına gelişleri gidişleri kontrol altında. Pensilvanya’ya da gidenler oldu. Kaydettik. Bu gidişler “cemaat darbe yaptı” tezimize inandırıcılık katacak. Darbe gecesi bize çalışan birilerine onları gezdirme bahanesiyle üslere davet ettireceğiz. O saatte beraber görünmeleri fevkalade önemli. Tabi kaydedeceğiz. Olmazsa bir kaçını helikopterle üslere götürüp orada yakalanmalarını sağlayacağız.

– Evet iyiymiş.

– Efendim yalnız özel bir istirhamım olacak. Aile fertlerinizin, Berat’ın bilhassa Bilal’in haberi olmasa diyoruz. E-maillerine, mesajlarına falan pek dikkat etmiyorlar. Başımız ağrımasın.

– Tamam tamam. Çocuklar duymaz.

– Hatta efendim başbakan da duymasa.

– O da o gün öğrenecek merak etme.

(Devamı var)

Selim GÜNDÜZ, 15.11.2016 /TR724

Hâlâ anlamadınız mı? [Nazif Apak]

AKP ile Cemaatin arası iyi iken iktidarın ilginç bir algı yönetimi vardı. Bütün demokratik adımları kendi siyasi projelerine, bütün yanlış işleri ‘Cemaat’e havale ederlerdi. Tabii gizli gizli, sinsi sinsi yaparlardı bu işi. Mesela AB görüşmelerinde kendilerine yöneltilen eleştirileri “Biz de çok istiyoruz ama Cemaatin güvenlikçi kadrosu fiili durumlar oluşturarak bizi zora sokuyor” diyerek savuştururlardı. Bunu özellikle Adalet Bakanlığı ve ona bağlı çalışan kadrolar yaptı.

Şark kurnazlığı!

Batılılar bu numarayı hiç yutmadı; çünkü hiçbir Cemaat/sosyal grup, bürokratları siyasi otoritenin aksine harekete geçiremezdi. Hele ‘emir kulu’ olmayı şuur altına kazımış Türk bürokrasinin hükümet dışından verilecek direktiflere göre hareket etmesi asla söz konusu olamazdı.

Ya bizim kamuoyu?

Kitleler içinde iktidar cenahından ne verilse havada kapmaya hazır kalabalıkların olduğu çok açık. İktidarın ak dediğine ak; kara dediğine kara demeye hazır papağan partizanlar koro halinde şarkılar söyledi hep. Asıl komik kaçan bazı aydınların, gazetecilerin, siyasetçilerin durumuydu.

Hala da öyle!

Mesela Kürt siyasi hareketine hep dediler ki “Bu KCK operasyonlarını biz de istemiyoruz ama Cemaatin savcıları ve polislerini durduramıyoruz.” Doğru değildi bu iddia; ama Kürt siyasetçiler bu hikayenin üzerine atladı. Sandılar ki KCK tutuklamaları Erdoğan’a rağmen yapılıyor. Gerçek tam aksiydi! Bütün baskınların emrini bizzat Erdoğan veriyor; hatta kimin tutuklanacağına dair telkinlerde bulunuyordu. Sonra da dönüp Kürtler’e ‘Biz de rahatsızız’ diyordu.

Nereden mi biliyorum?

Bir kere şunu bilin ki bahsettiğim iki yüzlü tavra siyasetçilerin önemli bir kısmı aşina idi. Ayrıca bu gerçeği Ankara’nın nabzını iyi tutan herkes biliyordu. Mesela bir dönem içişleri bakanlığına bağlı en üst düzey görevliler, Erdoğan’a nazı geçebileceğini düşündükleri insanları gizliden gizliye ziyaret ediyordu. Niye mi? Daha önce bizzat verilen emirle KCK operasyonları yaptırılan bürokratlar görmüşlerdi ki çift taraflı bir oyun oynanıyor. Bir taraftan zorla gözaltı/tutuklama emri veriliyor; öbür taraftan “Bu adamlar kendi başlarına iş çeviriyor” diyerek PKK’ya açık hedef yapılıyordu.

Öyle bir noktaya geldi ki bürokratlar Erdoğan’a yalvarırcasına “Aman efendim, geçen sefer bazı somut bilgi ve belgeler vardı elimizde. Bu sefer hiç bir şey yok; yapmayalım” demiş; ama zılgıtı yemişlerdi. Adamlar da çaresizlik içinde Erdoğan’a etki edebileceğini düşündükleri parti içinden ve medyadan insanlara “N’olur bunu yapmayalım” diyorlardı…

Gel gör ki Kürt siyasetçilerin büyük çoğunluğu iktidarın kendilerine reva gördüğü tutuklamaların faturasını Cemaate kesti. Kolayına geliyordu çünkü. Erdoğan ile pazarlık yaptıkları, açılım sürecini beraber götürdükleri için kolaycılığa kaçıp kurnaz bir politikayı tercih ettiler. Hatta  Kürt siyasal hareketinin tanınan simalarından Hatip Dicle havuz medyasının tetikçisi haline geldi, Yeni Mahalle’de kendisine ne öğretildi ise onu ekranlarda sayarak Cemaati suçladı, AK Parti’yi akladı.

Peki ne oldu şimdi?

Yani cemaat aradan çıkınca, Cemaate yakın olduğu söylenen bürokratlar işinden gücünden atılınca, valiler başkanlığında parti devleti modeli memleketi işgal edince Kürt sorunu çözüldü mü? Daha özgürlükçü bir devlet mi çıktı karşılarına?

Cemaat devre dışı kalınca iktidarın maskesi düştü ve bütün operasyonların aslında tek ağızdan çıktığı netleşti. Ali Bayramoğlu’nun temsilciliğini yaptığı, Ruşen Çakır’ın davulla zurnayla payanda olduğu “Aslında AKP özgürlükçü ama Cemaat bırakmıyor ve devletin güvenlikçi kanadı özgürlükçü kanadına baskın çıkıyor” tezi şimdilerde gümbür gümbür çöktü.

Cemaatle yolları ayıran AKP’nin o günden beri attığı tek bir demokratik adım var mı? Kürt sorununda da yok, Alevi meselesinde de. Toplumu korkunç bir kutuplaşmaya mahkum eden ve kitlesel çatışmalar çıksın diye her gün ajitasyon yapan kadro artık mazeret de üretmiyor, maske de takmıyor.

Korku… korku… korku…

Kral çıplak ama korku dağları esir almış; hala birileri Cemaati suçlayarak ‘Erdoğan’a hakaret suçu’ndan sıyırmaya, AK Trol denen kiralık tetikçilerden kaçınmaya çalışıyor. Nasıl olsa Cemaate saydırmanın bir bedeli yok; hatta koruyucu bir kalkan bile oluyor onlar için. Oysa kendinden olmayan hiçbir düşünceye yaşam hakkı tanımayan, onların bütün olanaklarını elinden alan, herkesi hapse atarak topluma şekil vereceğini sanan kişi(ler) orta yerde duruyor ve artık amacını hiç mi hiç saklamıyor.

Bir gün ayrıntılı yazayım bari: Ahmet Şık’ın tutuklanması da, Nedim’in hapse atılması da, Büşra Ersanlı’nın zindana tıkılması da Reis operasyonuydu. O zaman bile bunu görmek mümkündü. Erdoğan herkesin gözünün içine baka bakan ‘Kitap vardır bomba gibidir’ demişti. Nedim ve onun gibiler o tür ifşaatlara bile kulak vermedi. Şimdi Cemaat yok; on binlercesi hapiste, işsiz, sürgünde…

Hala mı aynı hikâye?

Hani demokratik Türkiye! Bugün ve Zaman gazeteleri basıldığında kıvrak havalarla raks edenler toplumun bütün kesimlerini kapsayacak kadar geniş gazete/tv kapatma işlemleri yapıldığında acı gerçeği görebildi mi dersiniz? Ya Cumhuriyet’e uydurulan baskın/kayyum senaryosu! Mideniz kaldırabiliyor mu? Hala FETÖ deyip koca bir yalana sığınan zavallı bir zümre gerçeği ne zaman görecek? Öyle bir örgüt yok. Hukuken de yok mantıken de yok. Uydurma bir hikayeyi perde yapıp saklandıkça ve canavarın gözlerinin içine bakmadıkça özgürlük gelmeyecek bu ülkeye. Hala anlamadınız mı?

Nazif APAK, 15.11.2016 /TR724

Alıştıra alıştıra devalüasyon [Semih Ardıç]

Herkes aynı suâlin cevabını arıyor: Dolar daha ne kadar yükselecek?

TR724.COM okurları 3 haftadır aynı noktaya dikkat çektiğimi fark etmiş olmalı. Dolar, TL karşısında kıymet kazanmaya devam edecek. Bunun sebepleri o kadar bariz ki meramımı anlatırken aynı cümleleri yazdığım hissine kapılmaktan kendimi alamıyorum. Doların önlenemeyen yükselişinin harici sebeplerinin başında ABD’de faizlerin yükseliyor olması gösterilebilir. Bu doğru fakat eksik bir tahlildir.

Esas sebebe gelince…

Türkiye’nin ahval–i umumisi TL’yi mum gibi eritiyor. Hukuk tanımaz bir iktidarın para baronlarının sabrını test etme cesareti herkese pahalıya patlayacak.

Amerika’da göçmen karşıtlığını saklamayan Donal Trump’un seçim zaferi kazanmasına sevinecek kadar şirazesi kaymış siyasî İslamcılar, memleketi ekonomik krize sürüklediklerini kabul etmeyebilir. Hatta 3 Kasım 2002’de kriz atmosferinden istifade ederek iktidara geldiklerini de unutmuş olabilirler. Güç zehirlenmesinin emareleri bakışların bulanması, sıhhatli karar verememek değil mi zaten!

Yerle bir ettikleri ekonomi yönetiminden geriye kalan kırıntılarla dalga dalga büyüyen krize çare bulmaları mümkün değil. Çareden vazgeçtik, ‘ekonomi sıhhatlı olduğu için doların haftada 10 kuruş arttığını’ söyleyecek kadar bulutların üzerinde geziyorlar. Cümle âlem uçurumdan aşağı yuvarlanıyoruz, hükûmet sözcüleri, faciayı, “Oh ne güzel temiz hava alıyorsunuz.” pişkinliği ile geçiştiriyor.

Aynı taktik… Hakikatin üzerini ört. Bütün aksaklıkları mücerret / muhayyel bir düşmana yükle. Hamasetle, kitlelerin hissiyatını tatmin et.

HÜKÛMETTE BAHANE ÇOK

2013 mayıs ayında ilk emaresi görülen yukarı yönlü kur hareketini o günlerde Gezi hâdiseleriyle dikkatten kaçırdılar. 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını da ‘darbe teşebbüsü’ diye takdim etmekten haz duydular. AKP’nin medya havuzundaki kalemşorlar dün kara dediklerine bugün pekâlâ ak diyebilecek kadar nadide sindirim sistemiyle Niccolo Machiavelli’ye taş çıkartıyordu. Esasında 3 seneden beri alıştıra alıştıra devalüasyon yaşıyoruz.

2001’de bugünkü gibi dalgalı kur rejimi olsaydı kurlar bir gecede fırlamayacaktı. Dolar, bugün olduğu gibi serbest piyasada alıcı ile satıcının belirlediği fiyattan yükselerek de olsa işlem görmeye devam edecekti. Sırtını Ankara’yı yaslayan değil piyasanın gittiği yönü farkedenler ayakta kalacaktı.

Gece yarısında patlak veren döviz krizlerini artık beklemeyin. Zira mali disiplin, dalgalı kur, özerk Merkez Bankası ve bağımsız üst kurullar IMF’nin Kemal Derviş eliyle bize sağladığı en önemli desteklerden biri oldu. AKP tribünlere oynamak için her fırsatta yerden yere vurduğu IMF’nin kurduğu model sayesinde 2010’a kadar ekonomide ciddi başarılara imza attı. Hâlâ o teknenin kasıntıları ile idare ediyor.

ÜST KURULLAR SARAY’IN KAPIKULU

O rüzgârla yüzde 58 halk desteğini alan 12 Eylül 2010 Anayasa referandumunu daha fazla demokratikleşme için fırlatma rampası olarak kullanması icap eden AKP, Saray tipi Başkanlık sevdasına kapıldı. Bu uğurda Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Borsa İstanbul, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun piyasa üzerindeki itibarı yerle bir edildi. Uzun vadeli yatırımlarıyla başkalarını da peşinden sürükleyen kurumsal yatırımcılar, Saray’ın kapıkulu haline gelen kurum ve kuruşların yönettiği piyasaya gelmez oldu.

UCUZ DOLARI BOZDUR, TL’YE YATIR DEVRİ BİTTİ

Hali hazırda Türk tahvillerini kasalarında tutanlar da gidiyor. Kurlar düşecek ya da yatay seyredecek senaryosu üzerinden ‘carry trade’ yapanlar şartların değiştiğinin farkında. Düşük faiz getiren dolar ile borçlanıp yüksek faiz sunan TL’ye yatırım yapmak senaryosu artık geçerli değil. Merkez Bankası (TCMB) Saray’a rağmen faizleri radikal biçimde artırırsa bu senaryo kısmen geçerliliğini muhafaza edebilir.

Barack Obama’nın halefi Trump, inşaat için kesenin ağzını açacağından enflasyon ve tahvil faizleri, dolayısıyla FED’in politika faizi yükselecek. Bu beklenti ile hızlanan ‘dolara hücum’a TL mukavemet edemez. Standard Chartered 2017 sonu için 10 sene vadeli ABD Hazine tahvil faizi beklentisini yüzde 3’e yükseltti. Bankanın bir hafta evveline kadar tahmini yüzde 2’nin altında idi. 10 yıl vadeli ABD tahvillerinin faizi dün Londra saati ile 10.57’de yüzde 2,27’ye çıktı bile.

EN FAZLA KAYIP TL’DE

Cumadan pazartesine bir günlük işlem gününde en fazla düşüş (yüzde 1,32) Türk Lirası’nda oldu. Tekrar edelim Türkiye nev’i şahsına münhasır bir krizde. Bu sefer krizin merkez üssü reel sektör.  Son bir ayda dolar/TL grafiğinde destek noktası olarak 3,20 seviyesi 3,07’nin yerini aldı. Esnaf da sanayici de bunun farkında. O yüzden dolarda Merkez Bankası ne derse desin alıcı daha fazla. Talep fiyatın yukarı gideceğini gösteriyor.

İki ileri–bir geri şeklinde tasvir edebileceğimiz tabloya bakıldığında dolardan para kazananların keyfine diyecek yok. 3,30 geçildiğinde ilk hedef 3,35 olacaktır.

Düştüğü yerden dolar alanlar ne demek istediğimi gayet iyi anladı.

Semih Ardıç, 15.11.2016 /TR724