Zâhiri kaybınız yüzde iki [Abdullah Aymaz]

Evet, hiç üzülmeyiniz, zâhiri kaybınız yüzde ancak iki. Hatta hiç yok… Kazanç ise hesapsız. Musibetlerde, zelzelelerde giden mallar mülkler kat kat sevap getirecek sadakalar hükmündedir. Ölümler, şehitlik kazandırır. Üzülmemek elbette elde değil ama işte neticesi de bu…

Bizim değil bir İngiliz araştırmacı olan Robert Curise’in tesbitine binâen durum kendi ifadesine göre aynen şöyle: “Hizmeti on yıl inceledim: Hizmetin dünya çapında yetişmiş insan gücünün mali değeri; mevcut mal, varlığının, % 98’idir.” Bu ne demektir? Hizmetin yetişmiş insan gücü, bütün mal varlığı ile beraber hesaplandığında % 100 olursa, bunun  % 98 ayrılınca geriye % 2  kalır. Yani şu anda birileri tarafından gasbedilenler sadece % 2 kadar. Hiç unutmayalım, şimdi dünyanın ileri ülkelerinden Almanya ve Japonya İkinci Dünya Savaşından sonra yerle bir edilmiş haldeydi… Ama bir sistemi ve yetişmiş insanları vardı. Kısa zamanda her ikisi de derlendi toparlandı ve dünyada hak ettiği yere geldi. Sistemi  olmayanlar ve yetişmiş eleman, bulunmayanlar, savaşa girmemiş olsalar bile yerlerinde saydılar.
     
Maddi olarak düşünecek olsak bile, pek çok yer altı ve yer üstü zenginliklere, tabiî olarak sahip olan bazı üçüncü dünya ülkelerinin açlıktan ve  fakirlikten kırılıp gittiklerine, bütün dünya petrollerini yağmalarken arabalarına benzin koyabilmek için uzun uzun kuyruklar oluşturduklarına şâhit oluyoruz. Bunun sebebi nedir? Elbette bir sistemlerinin olmayışı ve yetişmiş insanlarının yani çağıyla yüzleşecek ve hesaplaşacak, iş yapacak elemanlarının bulunmayışıdır. Hz. Ali Efendimizin buyurduğu gibi, evlatlarıni yaşayacağı çağa göre yetiştirilmesi çok önemlidir.
         
Bugün İslâm Dünyasında ilim yüklü nakilciler pek çoktur. Ama bu âyet, bu hadis bugün ne ifade ediyor? Asr-ı saadette cereyan eden olaylar, siyer felsefesine göre bugün ne mânâya geliyor? Materyalist ve dinsiz felsefenin iddialarına, âyetler günümüze göre nasıl yorumlanır, bunlar bilinmezse, nasıl Müslümanca yaşanabilir?
         
İslâm Dünyasından tanıştığımız âlimler var, bilgilerine ve birikimlerine hayran olmamak mümkün değil ama onlar hizmetin fedakâr esnafına ve cefâkâr eğitim gönüllüsü adanmış ruhlu öğretmenlerine hayranlar! “İslam dünyasında çok zenginler var. On hastane on okul yaptırsalar, zenginliklerinden pek bir şey eksilmez. Bu kolay… Bunu yapanlar da var. Ama Efendimizin (S.A.S.) Tebük Seferinde ‘Yâ Ebu Bekir ne veriyorsun?’ sorusuna ‘Malımın hepsini!.’  ‘Yâ Ömer sen ne veriyorsun?’ sorusuna ‘Malımın yarısını veriyorum.’ dedikleri gibi her sene benzer fedakârlıklar göstermek kolay değil… Bunu ancak sahabe ve onun yolunda olanlar yapabilir… Bizde öyle âlimler var, size, sorun, fedakârlığı, cefâkarlığı, ihlâsı bir anlatsınlar, hayran hayran dinlersiniz. Bu profesörlere, Mısır’ın İskenderiye’de açılan üniversitesinin bir bölümüne koyacak profesör bulamadık. ‘Siz Kâhire’de birkaç tane bulunuyorsunuz, haydi biriniz oraya gidiniz. Hem de maaşınızdan hiçbir şey eksilmeyecek. Ayrıca İskenderiye, Türkiye’nin İzmir’i gibi güzel bir yer, sıkıntı yok’ diyoruz  o ihlastan, fedakârlıktan bahsedenler asla gitmiyorlar. Ama sizin öğretmenleriniz Türkiye’nin güzelliklerini bırakıp eksi -40 veya elli, +artı 40 veya elli olan ülkelere hiç tereddütsüz gidiyorlar. İşte bu, sahabî ahlâkı ve yüceliği. Onların yollarında olanları Cenab-ı Hak muvaffak kılacaktır, inşallah” diyorlar…
         
Onun için, tırmanma şeridine hazırlıklı olmamız ve her şeyi Allah’tan bilmemiz için Cenab-ı Hakkın bazı şeylerden bizleri mahrum etmesinin hikmetini anlayıp duaya ve istiğfara sarılalım. Mâlum bu hizmet Rahim ve Hakîm isimlerine mazhardır…

Abdullah Aymaz, 22.11.2016 / aaymaz@samanyoluhaber.com

Trump yeni bir ‘Ak-Saray’ yapabilir mi? [Kadir Gürcan]

ABD seçimleri bütün spekülasyonlarına rağmen, demokratik müesseselerin insicamlı işleyişine örnekler olmaya devam ediyor. Dikta ve zorba iktidarlarla yönetilen ülkeler ile demokratik ülkeler arasındaki en bariz fark iktidar değişimlerinde kendini gösteriyor.

Ölesiye kadar taht ve iktidar mücadelesine gömülen Ortaçağ krallıklarından bahsetmiyoruz. İktidara gelince, bütün bir ülkeyi kendi gayr-ı menkulü zanneden yarı divane, modern, “Doğu’lu fasık, facir, diktatör ve zorbalar zihnimize takıldı. 

ABD’de yakın tarihli bir örnekle izlemeye devam ettiğimiz başkan değişimi, kaptan köşkünün bir süreliğine başkasına devredilmesi demek. Yoksa bizde ve diğer dikta rejimlerde olduğu gibi, iktidar nöbeti, bütün ülkenin bir zorbadan diğerine “anahtar teslimi” şeklinde olmuyor. 

Seçim şoku yaşayanlar da yavaş yavaş kendilerini toparlamaya, kan ve şeker değerlerini normal seviyeye çekmeye başlarlar. Protesto ve gösteriler seçimin gösterdiği sonucu değiştirmese bile, muhalif düşüncelerin kendilerini ifade edebildikleri bir başka demokratik refleks. Öyle ya, Trump iktidara kendi taraftarlarının oylarını alarak geldi. Sevmeyeni, protesto edeni, söz ve icraatlarını tenkid edebilecek yüzde ellilik bir muhalif cephenin varlığı devam ediyor: “Seni sevmeyen ölsün!” arabesk’i demokratik ortamın hit şarkılarından değil.

Trump’lı ABD yılları başlamak üzere. Seçim kampanyası süresince yapıp-ettiklerine, atıp-tuttuklarına bakanlar, başkan olduktan sonra “Kim bilir, şimdi ne yapacak?” endişelerine düşmekten kendilerini alamadılar. Önümüzdeki günlerde kaz’ın ayağının öyle olmadığı daha iyi anlaşılır. Sabır ve beklemeyi bilmek de, demokratik bir tavır, öyle değil mi?

ABD Başkanları’nın görev sürelerince ikamet edecekleri mekan, Beyaz Saray. Amerikan halkının özel bir itina gösterdiği devletin idari merkezi, kuruluş yıllarından itibaren titizlikle muhafaza edilen nadide, tarihi eser koleksiyonları açısından da önemli. Beyaz Saray, ABD Başkanlık Tarihi’nin otantik hafızası. En kudretli ABD başkanları bile alternatif bir bina ve icraat merkezi inşa etmeyi düşünmemişler. 132 odalık mekan ABD’li başkanlara yetmiş, artmış.

ABD First Lady’leri ile alakalı kitap yazan Kate Andersen Brower, başkan ailelerinin Beyaz Saray’da kaldıkları süre içinde nelere izinli olabileceklerini incelemiş. Seçimlerin hemen arkasından (Kasım, 11, 2016) verdiği kısa röportajda, Trump ailesinin de, diğer ABD Başkan aileleri gibi Beyaz Saray’daki tasarruflarının çok sınırlı olabileceğini kaydediyor: “Tarihi özellik taşıyan bölümler, orada (geçici bir süre) yaşayan ailelere değil bütün Amerikan halkına aittir!” uyarısı, dikkat çekici. 

Ne yani, New York, Atlantic City’deki mal varlığıyla gayr-ı menkul milyarderi olan Trump, Başkanlık gücünü kullanarak yeni bir Beyaz Saray inşa edip, gönlüne göre bir başkanlık yapamayacak mı? Alman Başbakanı Merkel ziyarete geldiğinde, altın bir taht hazırlayıp, ABD’nin kudret ve gücünü bütün dünyaya gösteremeyecek mi?

Geçtiğimiz hafta içinde hükümet kadrolarını yavaş yavaş belirlemeye başlayan Trump, kendi çocukları için de zorunlu olan Security Check’i, resmi sicil kaydını bekledi. Yani ABD’de birisi başkan ya da devletli olunca aba-emcad tezkiye edilmiş olmuyor. Devlet’in müesseseleri herkesi tepeden tırnağa teşrih masasına yatırıp, röntgen cihazından geçirme selahiyyetine sahip. Trump da bundan muaf ve vareste değil. Bizde olduğu gibi, “Tanırım, iyi çocuktur!” kredileri sicil kayıtlarını aklamaya yetmiyor.

Görüldüğü gibi, ABD’de başkanlık kimseye la yüs’el, dokunulmaz ve kanunlar üstü bir pozisyon bahşetmiyor. İktidar değişimlerindeki yerleşik gelenek ve prosedür ne ise herkes ona harfiyyen uymak zorunda. Konu şunun-bunun şahsi durumu değil, devletin bekası için gerekli özen ve itina müessesesi çalışıyor.

Seçimin ilk iki haftasında bu işleyişte bir kriz yaşanmadı. Trump, mesleği ve ilgi sahası olan inşaat-iç mimari dizayn konularında ve aile fertlerini Beyaz Saray’a dahil edebilme konularında bu derece sınırlı bir tasarrufa sahip ise, hiç bilmediği, ancak danışmanlarıyla yol alabileceği, uluslararası politik arenada neler yapabileceğini zaman gösterecek. Kazın ayağının perdeli olduğunu o da kısa zamanda anlar.

Kadir Gürcan, 22.11.2016 /Samanyolu Haber

Erdoğan’ın ‘tek adam’lar kulübünde rahatlama arzusu [Akif Umut Avaz]

Hacı hacıyı Mekke’de, hoca hocayı tekkede, deli deliyi dakkada, despot despotu Şangay’da bulurmuş.

Erdoğan ve avaneleri ulusal ve uluslararası suçlara battıkça Türkiye’yi demokratik medeni değerler çerçevesinde yönetmekten vazgeçti. Ülkede tam anlamıyla bir “tek adam” tahakkümü kurmaya yöneldi. İşlediği suçlardan hesap sorulmasına imkan vermeyecek tahakküm arayışı daha fazla zulmü, baskıyı, hukuksuzluğu ve keyfiliği beraberinde getirdi. Birbirini besleyen bir fasit daire içerisinde debelendikçe daha fazla suç işledi. Hesap verme korkusu depreştikçe artık iyice kitlesel zulme dönüşen tahakküm ihtiyacı daha da arttı. Tahakkümü arttırdıkça demokratik dünyadan eleştiri oklarına daha fazla hedef oldu. Ne zerre itibarı kaldı, ne de saygınlığı.

KÖŞEYE SIKIŞMIŞLIĞIN ÇARESİZLİĞİ…

Bu eleştirilerden dolayı sadece huzuru kaçmakla kalmadı. Kıymet verdiği yegane kutsalı olan kirli iktidarını, hanedanının Karun’u kıskandıracak memalikini kaybetme korkusu da benliğini sardı. Köşeye sıkışmışların çaresizliği içerisinde kaçacak bir delik aradığında ise, istiskale uğrama pahasına daha önceden de yaltaklandığı, Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yeniden aklına geliverdi. Şahsi rahatlama şansını artık, Osmanlı’nın son 2 asrı da dahil olmak üzere Türkiye’nin 300 yıldır yöneldiği Batı ile yollarını ayırmakta görüyordu.

Aslında şaşılacak bir şey yoktu. Bu durum, hiçbir insani ve ahlaki değer tanımayan diktatörleşmenin kaçınılmaz kıldığı seyir rotasına uygun olandı. Neticede en temel insani değerleri hiçe sayarak alabildiğine diktatörleşirken medeni ve özgür dünyanın saygın bir üyesi olmak mümkün değildi. Diktatörleştiği oranda yükselen hukuk, adalet, ahlak, işkence, toplu cezalandırma, hak ve özgürlük eleştirileri bunalttıkça bunaltmıştı. Zaten, uzun zamandır gidemediği Batılı başkentlerde Minsk’te, Moskova’da, İslamabad’da, Taşkent’te, Bakü’de gördüğü saygıyı görmeyeli yıllar olmuştu.

BULDUĞU İLK DELİĞE KAÇMA ARAYIŞI…

Rahat etmek, bütün zulümlerine ve tüm insanlık dışı hallerine rağmen hala saygı görmek arzusu içini yakıp kavuruyordu. Her ne kadar yüzde yüzünü kontrol ettiği medya sayesinde halka ulaşmasını engellese, önemli kısmını havuç-sopa, rüşvet-tehdit taktikleri ile bertaraf edebilse de Batı’dan gelen demeçler, bildiriler, ilerleme raporları, medya eleştirileri canını feci yakıyordu. Haklı olduğunu bildiği bu eleştiriler karşısında aşağılanmış, horlanmış, dağların zirvelerinde dolaşan kibrini yaralanmış hissediyordu. Hiç tereddüdü kalmamıştı artık. Bulduğu ilk deliğe kaçmalıydı. En insanlık dışı zulümlerini bile hiç sorun etmeyecek bir dünya kurulmalıydı ve o dünyada yerini almalıydı. Yani benzerleri arasına karışmalı ve bir an önce rahata kavuşmalıydı.

Son günlerde gittiği Belarus’ta, Özebekistan’da, Pakistan’da çoşkulu karşılamalar ve gördüğü seremoniyal saygı çok hoşuna gitmişti. Kendisine lazım olan işte böyle bir dünya idi. Kendisini ait hissettiği dünya haksızlıkları, hukuksuzlukları, zulmü, katliamları sorun etmeyen bir dünyaydı. Hırsızlık yaptığında kınanmayacağı, hukuksuzluklarının hoşgörüyle karşılanacağı, zulümlerine bile alkış alacağı, katliamlarının hesabının sorulmayacağı bir dünya mümkündü. Dahası böyle bir dünya zaten hazırda vardı. Yeni istiskallere uğrama pahasına ne yapıp etmeli, oraya dahil olmalıydı. Hem başka bir çaresi mi kalmıştı ki?..

‘ÇOK RAHAT HAREKET ETMESİNİ SAĞLAR’

Pakistan, Özbekistan seyahati dönüşünde çevresini saran rejim muharrirlerine çok uzun zamandır evire çevire iyice ıslattığı baklayı ağzından bir kez daha çıkarıverdi. “Avrupa Birliği (AB) ile gerilim yaşayan Türkiye’nin ‘Şanghay 5’lisi’ ile rahatlayabileceğini” söyledi.

“Türkiye’nin Şanghay 5’lisi içinde yer alması, çok rahat hareket etmesini sağlar” diyen Erdoğan’ın “hangi konularda çok rahat hareket etmek” istediğini tahmin için müneccim olmaya gerek yok. Neticede AB’ye ruh veren Kopenhag Kriterleri’nin yerine konulabilecek yegane Şangay kriteri olsa olsa “ülkelerini babalarının çiftliği gibi yönetecek diktatörler” olması şartı idi.

Temsile, demokrasiye, hukuka, temel hak ve özgürlüklere, insani değerlere, “yumuşak güç” özelliklerine hiç itibar etmeyen kaba adaleli “sert güç”lerin, hak, hukuk ve özgürlüklerden haz etmeyen tek adam rejimlerinin güvenlik ve ekonomik işbirliği kulübü niteliğindeki bir yapıya dahil olmak korkunç bir köşeye sıkışmışlık histerisi içerisindeki Erdoğan’ı rahatlatacağı kadar Türkiye’yi de rahatlatır mı dersiniz? Şahsen ben hiç sanmam… Her açıdan felaketler zincirine yol açabilecek bir süreci tetikleyeceğini ise rahatlıkla söyleyebilirim.

SAVUNMA VE GÜVENLİK PARAMETRELERİNDE YIRTILMA…

Kendisini güvenlik açısından NATO’ya karşı konumlandıran ŞİÖ’ye  üye olmak şöyle dursun, sadece ciddiye alınabilecek üyelik çabalarının bile Türkiye’nin savunma ve güvenlik parametreleri ile konvansiyonel stratejik paradigmasında büyük bir yırtılmaya yol açacağını şimdiden kayıtlara geçirebiliriz. Bu yırtılmanın NATO ve üyesi ülkeler ile ilişkiler üzerinde sebep olacağı yıkıcı etkiyi ise tahmin etmek zor olmasa gerek. NATO bünyesinde en az 65 yıldır benimsenen milli güvenlik konseptinin ve askeri-teknik standartların dışına çıkmanın yol açacağı sorunlara tartışmasız şekilde alenileşecek “eksen kayması”nın tetikleyeceği küresel meydan okumaların oluşturacağı yıkıcı maliyeti de eklemek gerekecektir.

Öte yandan, eli kanlı Erdoğan despotizminin bütün kurum ve değerleriyle yerle bir ettiği Türkiye’de, beğensek de beğenmesek de, demokrasi, hukuk devleti, hak ve özgürlükler için AB değerleri hala bir çıpa niteliğinde. Eee peki bu konularda AB’nin boşaltacağı alanı kim ya da ne dolduracak? Kurumsal olarak ŞİO’nun kendisi mi? Yoksa Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi üyelerin demokratik kültürleri mi? Belki de Hindistan, Pakistan, Moğolistan, Afganistan, İran gibi gözlemci ülkelere umut bağlarız. Olamaz mı? Kimbilir belki de otoriter Erdoğan rejimi yeni çıpa olarak kendisine Türkiye’nin aralarında yer aldığı Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kamboçya, Sri Lanka gibi ŞİÖ’nün diyalog partnerlerinin sosyo-politik değerlerini baz alır. Belli mi olur?

BÖYLESİNE BİR ‘EKSEN KAYMASI’NIN SÖYLENTİSİ BİLE…

Ayaküstü gevelenen böylesine aptalca bir savrulmanın işaret ettiği köklü bir “eksen kayması” ihtimalinin sadece söylentisinin bile nasıl ağır bir ekonomik bedelinin olabileceğini yaşayarak anlamamız sanırım fazla zamanımızı almayacaktır. 300 yıldır Batı’ya yönelmiş, 65 yıldır müttefiklik ilişkisi içerisine girilmiş, son 50 yıldır ise ekonomisiyle AB ve ABD’ye entegre olmuş bir kurumsal yapının Batı’ya sırtını dönüp Çin, Rusya ve İran’a dayanmasının kolay ve faydalı olacağını savunabilmek için ya başımızda bolca jöle olması ya da ölmemiş hiçbir beyin hücresi kalmaması lazım. Sadece birkaç rakam bile belki aşırı beyin jölelenmesini durdurmaya ve geriye kalan beyin hücrelerine canlandırmaya yeter.

Mesela, 80 trilyon dolarlık (rublelik ya da yuanlık değil) dünya ekonomik hacminin yüzde 70’i Batılı ülke ya da Batılı birlikler tarafından oluşturuluyor. Uluslararası ticaretin ise yüzde 60’ı dolar, yüzde 20’si avro ile yapılıyor. 17 trilyon dolarlık (rublelik ya da yuanlık değil) dünya ticaretinin de 4 trilyon dolarını ABD, 7 trilyon dolarını Avrupa ülkeleri yapıyor. Yani dünya mal ticaretinin yüzde 70’i Batı’nın elinde bulunuyor.

Daha özele gelecek olursak, Türkiye’nin AB ülkeleri ile toplamda 140 milyar avroluk ticaretinden 18 milyar avroluk karı bulunuyor. 55 milyar dolar ticareti olan Şangay üyeleriyle ise 40 milyar dolar açığa sahip. Kaldı ki Çin’in Türk vatandaşlarına turistik vize bile vermediği, işadamlarına verdiği vizenin katılacakları fuar ya da etkinliğin gün sayısı ile sınırlı olduğunu bilmeyen mi var?

AB ve ABD’nin resmen terör örgütü olarak tanıdığı PKK’nın ŞİO ve başat üyeleri Çin ve Rusya tarafından terör örgütü olarak görülmediğini de bir kenara not edelim. “AB terörü destekliyor” diye yırtınanların Birleşmiş Milletler’de PKK lehine tavırlarıyla bilinen Güvenlik Konseyi’nin bu iki daimi üyesine, tavırlarını köklü şekilde değiştirmeleri için sanırım bir sihirli değnekle dokunmaları gerekecek.

ULUSLARARASI SIKIŞMIŞLIK VE EKO-POLİTİK KRİZİN İTİRAFI

Öte yandan, Erdoğan’ın “Şangay’da rahatlama” açıklaması, Türkiye’yi sürükledikleri uluslararası sıkışmışlığın, derin ekonomik ve siyasi bunalımın sert bir itirafı niteliğinde. Putin’in bu trajik tabloya bakıp, tıpkı birkaç yıl önce yaptığına benzer şekilde müstehzi bir ifade takınarak, muhatabının bir iş adamının rüşvet teklifini az bulduğunda dediği gibi “Şangay’a almayalım almayalım, nasıl olsa kucağımıza düşecek” dediğini duyar gibiyim. Alabildiğine itibarsız bir liderin 80 milyonluk bir ülkeyi ve milleti, bin yıllık tarihi olmakla övündüğümüz köklü geleneğiyle koskoca bir devleti düşürdüğü şu içler acısı halleri görüp de üzülmemek elde mi?

Basın ve ifade özgürlüğü, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insani değerlere yönelik insanlık dışı saldırılarından dolayı aldığı eleştirilerden bunalıp çareyi ŞİÖ’ye sığınmakta arayan Despot Erdoğan’ın Şangay’da çok rahat edeceği muhakkak. Ülkenin ve halkın ise bugünleri bile mumla arayacağı…

Battığı suç dehlizinden hesap vermeden çıkabilmek için son çare Avrasyacı ulusalcılara yanaşan Erdoğan’ın, onların kılavuzluğunda umut bağladığı ŞİÖ’ye ruh veren Avrasyacılığın ne menem bir şey olduğunu da bir gün fırsat bulursak yazarız.

Akif Umut Avaz, 22.11.2016 /T724

İktidar, taciz ve tecavüzcüye niye sahip çıkıyor? [Erman Yalaz]

Önce aşağıdaki haberleri okuyalım.

45 çocuğa tecavüz eden Ensar yöneticisi ve iktidar koruması

Karaman’da Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği’ne (KAİMDER) ait evlerde kalan 9-10 yaşlarında 45 çocuğa 2012-2015 yılları arasında tecavüz edildiği ortaya çıktı. Öğretmen Muharrem Büyüktürk’ün yaptıkları polis raporuyla belgelendi, yargılaması sürüyor. 10 çocuk rapor alarak mağduriyetini belgeledi. Ensar Vakfı zarar görmesin diye jet duruşmalarla sanığa 508 yıl 3 ay ceza verildi.

Adıyaman Gerger İmam Hatip’te 30 öğrenciye taciz ve tecavüz

Adıyaman’ın Gerger ilçesindeki İmam Hatip lisesinde öğrenim gören yaklaşık 30 öğrenciye cinsel istismar yapıldığı gerekçesiyle okul görevlisi 1 hademe tutuklandı, 3 idarecinin görev yeri değiştirildi. İstismarın 2 yıldır sürdüğü ortaya çıktı. İstismarın mesullerinden okul müdürü M.K., yurtdışındaki Türk okullarını kapatmak için kurulan Maarif Vakfı’nın Gürcistan’daki ilkokuluna müdür olarak atandı. Bazı kaynaklar istismara uğrayan öğrenci sayısının 75 olduğunu duyurdu.

Çorum Ensar başkanı 2 kız çocuğuna taciz ve istismardan tutuklandı

Çorum Ensar Vakfı eski Başkanı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Zekai İşler, iki kız çocuğu öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Tecavüz olayı, 2008 yılı Ağustos ayında ortaya çıktı. Ensar Vakfı Çorum Şubesi’ne giden, burada Kuran kursu başta olmak üzere çeşitli kurslara katılan 16 yaşındaki E.Y. ile 15 yaşındaki E.G. vakfın o dönemki başkanı Zekai İ.’nin kendilerini ve bazı arkadaşlarını taciz ettiğini söyleyerek şikayet etmesiyle ortaya çıktı. Yargıtay tarafından cezası onanan Zekai İ. tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Öğretmeninin tecavüz ettiği bir genç kız intihar etti

Kayseri’de 18 yaşındaki lise öğrencisi C.B.K. Şubat 2016’da polis babasının tabancasıyla intihar etti. Genç kıza matematik öğretmeni B.Ö’nün tecavüz ettiği ileri sürüldü. Öğretmen 4 yıl hapis cezasını çarptırıldı, sonra tahliye oldu. Okul yönetiminin şikayeti bildiği halde dikkate almadığı ortaya çıktı.

Elazığ’da zihinsel engelli kadına tecavüz

Elazığ’da zihinsel engelli bir kadına tecavüz eden kişinin AKP’nin köy temsilcisi olduğu ortaya çıktı. Nisan 2016’da doğan bebeğin babasının aynı kişi olduğu hastane ve uzman raporuyla ispatlandı.  A.M. tutuklandı.

Liste uzayıp gidiyor. AKP’nin TBMM’ye getirdiği ve Cuma gününden beri büyük tepkilere yol açan tecavüzcüye ve cinsel istismar yapana af kanunu değişikliği bu ayıp karnelerini tekrar gündeme getirdi. Gazetelerin 3. sayfa haberlerinin belki de yarıya yakın taciz, tecavüz haberleriyle dolu. Ahlak çıtasının yerle bir olduğunu devletin istatistik kurumları bile teyit ediyor. Kaldı ki kayda girmeyen onbinlerce olay ve suistimal var.

BİR YILDA EN AZ 11 BİN ÇOCUK İSTİSMARA MARUZ KALMIŞ

Türkiye’de sadece 2014 yılında güvenlik birimine mağdur olarak 131 bin 172 çocuk getirilmiş. Bunların 11 bin 95’i cinsel suçlara maruz kalmış. Adalet Bakanlığı’nın son 10 yıllık verileri de, akıl almaz bir tablo ortaya çıkarıyor. Çocuk istismarında dava sayısı 3 kat artmış. Yine Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ise , son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu evlendirilmiş. 15-17 yaş arasında doğum yapan kız çocuğu sayısı 17 bin 789. 15 yaş altı 244. Dünya ortalaması yüzde 1 ile 3 arasında seyrederken, Türkiye’de oran yüzde 15.5.

Pedofili, cinsel istismar, tecavüz sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da sorunu. Ancak Avrupa Konseyi’nin 47 üye ülkede bunu engellemek için kampanya üstüne kampanya, toplantı üstüne toplantı yaptığı tarihlerde, Türkiye’de tecavüzcüyü serbest bırakma düzenlemesi yapılması tam bir aymazlık. Temel eleştiri şu: AKP hükümeti, diğer adi suçlular gibi tecavüzlüleri de aklıyor.

Siyasi tarafgirlik gözlüklerini çıkarttığınızda içinde AKP’nin korumaya aldığı yakın isimlerin de yer aldığı on binlerce suiistimal olayından bahsediyoruz. Toplumdaki ahlakî çöküntünün bir göstergesi bu aynı zamanda. Hukukçular, bu yasanın ‘kişiye özel’ ya da ‘zaman kısıtlı’ olmasının fark etmeyeceğini, gerçekten ‘mağdurlar’ için bir çıkış olduğu kadar, ileride kötü niyetli kişilerin kullanımına açık bir boşluk oluşturacağı uyarılarını yapıyor. Ancak AKP, her muhalif sese olduğu gibi buradaki itirazlara da kör, sağır. Kimbilir belki de birileri elini ovuşturup, “İyi ki bu tartışma çıktı, yoksa şu Doların, Euro’nun rekor üstünü rekor kırdığını konuşacaktık” diyordur.

SORUMLU AKP DEĞİLSE NEDEN BU KİŞİLER KORUNUYOR?

Olayın can acıtan tarafı bu olaylar çıktığında alınan tavır. Örneğin 2012/2015 arasında 45 çocuğa tecavüz ettiği ortaya çıkan Ensar Vakfı yöneticisi, ilk zamanlar adeta koruma kalkanındaydı. Elbette bir kişinin yanlışı ve hatası bir topluluğa mal edilemez. Ancak devleti yöneten, nesillerin can, mal, namus güvenliği yükünü omuzlarında taşıyan devlet erkanının iş yaparken de konuşurken de kılı kırk yarması gerekiyor. Elbette sıralanan olayların mesulü tek başına bu  siyasi iradedir, denemez. Ancak siyasi iradenin bu tür toplumsal ve siyasi krizlerde yaptığına bakılır. Elimizdeki bu notlar AKP’nin korumacı davrandığını gösteriyor maalesef.

BİR KERE RASTLANMASINDAN BİR ŞEY OLMAZ ANLAYIŞI

Hatırlanacağı gibi, Karaman skandalı ortaya çıktığında eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, Ensar Vakfı’ndaki tacizci öğretmeni ve vakfı savundu. Ramazanoğlu, “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Ensar Vakfı’nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz” demişti. Bundan sonra özür dilense de olay soğumaya bırakılmıştı. Hatta Karaman skandalındaki tecavüzcü öğretmenin davası biran önce kapatılsın diye rekor cezayla rekor sürede karar alındı.  Ancak, daha geçen hafta Adıyaman Gerger İmam Hatip’teki olayların belki de baş sorumlusu denebilecek bir ismi yurtdışında Maarif Vakfı’nın okuluna müdür olarak tayin eden bir siyasi ‘akıl’ ile karşı karşıyayız.

Muhafazakarlık, dindarlık gibi kavramları siyaset arenasının harcı haline getiren siyasilerin şapkayı önüne koyup düşünmesi gerekiyor. Ne oldu bu topluma? Nereye gidiyoruz? Cinsel istismar çocukların fiziksel, zihinsel sağlığına çok uzun yıllar zarar veriyor. Türkiye’nin bu hususta rehabilitasyon altyapısı da, merkezleri de yok. Devlet yurtlarındaki sahipsizlik ve kimsesizlikten yüzlerce gencin tuzağa düştüğü gerçeği ise istatistiklere sığmayacak kadar can yakıcı.

Adalet Bakanı sıfatıyla Bekir Bozdağ, üç dört gündür skandal ötesi açıklamalar yapıyor. “Bunlar tecavüzcü değil. Bunlar cinsel istismar suçunu zorla işlemiş olan kişiler değil. Tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” diyecek kadar olayı hafife alıyor. İstismarı sıradan ve hayatın gerçeği deyip tartışacak seviyede bir tutarsızlıkla da karşı karşıyayız. Buradaki mantık çok basit: Diyelim ki gerçekten de ‘küçüğün rızası’ var, bu durumda devlet bu konuda ‘özendirici’ mi davranmalı yoksa ‘küçük gelinleri’ engelleme yoluna mı gitmeli?

AİLE VE TOPLUM ÇÖKMÜŞ, ÇÖZÜLMÜŞ ÇARE ARAYAN YOK!

Hürriyet’ten Melis Alphan, “Toplumun gerçeğini mi konuşuyoruz?” başlıklı yazısında şu soruları sıralamış dün: “Toplumun gerçeğini mi konuşuyoruz? Bunları da konuşalım o zaman. Bu ülkede istismarcıları cezaevinde olduğu için mağduriyet yaşayan çocuklar var, öyle mi? Ben size esas mağduriyetleri sayayım… Bu ülkede öz babasının, amcasının ve abisinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşında kız çocuğu var. Bu ülkede iki abisinin birden tecavüzüne uğrayıp hamile kalan kız çocuğu var. Bu ülkede babasının 50 yaşındaki arkadaşının tecavüzüne uğrayan 14 yaşında kız çocuğu var. Bu ülkede uyuşturucu spreyle evinden kaçırılıp sokak ortasında tecavüze uğrayan 4 yaşında çocuk var. Bu ülkede okul müdürünün tecavüzüne uğrayan öğrenci var. Bu ülkede aynı sınıf öğretmeninin tecavüzüne uğrayan 10 çocuk var.”

Ve haklı olarak sormuş Alphan, “Şimdi bu yasa tasarısıyla diyorsunuz ki, küçük yaşta resmi olmadan evlendirilmiş kız çocuklarının istismarcılarını salalım gitsin. Erken evlilik çocuğun cinsel istismarı ve çocuğa karşı şiddettir. Bunu bilmez gibi haldır huldur yasa çıkarmak da nedir? Toplumsal yara haline gelmiş bir sorun böyle mi çözülür?”

DİNDARLARA BAKIP DİNDEN ÇIKANLAR

Evet, bu bir toplumsal sorun ise, çözümü bu mudur? Bugün haksız yere hapis yatan ilahiyatçı ve sosyolog Ali Bulaç, “İçi boşalmış dindarlara bakıp, dinden çıkanlar var” diyerek acı bir tespitte bulunmuştu. Muhafazakarlık, din, hatta siyasi İslam kavramlarını bile tartışamayacak derecede seviyesizlik yaşanıyor. Bir ülkede adalet ortadan kalktıkça, toplumsal yaralar, bereler de günyüzüne çıkıyor. Ve maalesef diğer iktidarlarda olmayan aymazlık ve yüzsüzlükle AKP iktidarı bu tartışmaları geçiştiriyor.

Toplumun içindeki acılar, istismarlar ise acı bir gerçek olarak tam karşımızda duruyor. Siyasi, psikolojik, sosyo-ekonomik, bireysel bir buhran çağından geçiyoruz. Ve maalesef daha önceki tecrübelerden biliyoruz ki AKP bu meselenin de üstünü örtüp geçecek. Kanayan yaraya deva aramak, zihinleri zonklatırcasına sosyal projeler üretmek, maddi-manevi topluma sahip  çıkmak adına hiçbir şey yapmayacak. Çünkü onlar tecavüzcüyü tanıyor! Affediyor, unutuyor, unutturuyor.

Erman Yalaz, 22.11.2016 /TR724

Talimat açık, işkence gizli! [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz darbe girişiminden sonra gözaltına alınan şahıslara yönelik kötü muamele ve  işkence iddialarını sağır sultan duydu. Tr724.com’da yayınlanan ‘İşkence Geri Döndü’ dizisi bize yansıyanların çok küçük bir kısmı.

Geçen ay beş tane insan hakları derneği İnsan Hakları Ortak Platformu adı altında bir araya gelerek işkencenin önlenmesi için bir mektup yayınladı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) ‘Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması’ başlıklı raporuna giren örnekler işkencenin varlığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

Bütün bunlara rağmen ‘Adalet’ Bakanı Bekir Bozdağ, 23 Ekim tarihinde Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Türkiye ceza ve tutukevlerinde, kötü muamele de işkence de yoktur. Bunun aksini söyleyenler, iddialarını ispat etmezlerse müfteridirler” diyebildi. Madem öyle, 10-14 Ekim tarihlerinde BM işkence konusundaki özel raportörünün Türkiye’ye yapacağı ziyareti neden iptal ettiniz diye sormazlar mı adama?

İDAM YOK AMA İNFAZ VAR!

Yaşananlar sadece işkence ve kötü muameleyle kısıtlı değil. 15 Temmuz sonrasında çoğu cezaevlerinde olmak üzere soruşturmalara tabi tutulan kişilerden 25 kişi intihar etti. Aralarında asker, polis, hakim, öğretmen ve sivillerin yer aldığı bu intihar olaylarına ilişkin hiçbir tedbir alınmadığı gibi, konunun üstü Adalet Bakanlığı yetkililerince sürekli örtüldü.

En son Karabük’te tutuklu bir öğretmenin, cezaevindeki koğuş tuvaletinde kendisini ayakkabı bağıyla asarak intihar ettiği ileri sürülmüştü. Aziz Nesin’in oğlu yazar Ahmet Aziz Nesin bu intihar açıklamasından sonra Twitter hesabından şunları paylaştı: Bu sabah birisi daha ayakkabı bağcığıyla intihar etti. Bu intihar değil infazdır cinayettir, idamın başka çeşididir. ‘Fetö’ soruşturmasında intihar sayısı 25’e yaklaştı. Erdoğan ve oligarşi bunca insanı bu kadar kısa sürede idam edemezdi, o yüzden öldürtüyor!

İŞKENCECİLERE VE İŞBİRLİKÇİLERE HESAP SORULACAK

İşkence bir insanlık suçudur ve zamanaşımına tabi değildir. Eninde sonunda bugünler geçecek ve işkencecilerin yakasına yapışılacak.

Peki sadece işkence yapanlara mı hesap sorulacak? Aslında 90’larda kaldı denilen işkencenin tekrar geri dönmesinin nedeni işkence talimatı gibi demeçler veren siyasilerdir. Önüne uzatılan her mikrofona ‘acıma yok, müsamaha yok!’ diyen siyasiler işkencecilere cesaret vermekte, teşvik etmektedir. Bir gün hesap günü geldiğinde ‘benim haberim yoktu, ben duymadım, görmedim’ diyemeyecekler. Çünkü konuştukları her şey kayıtlı.

İşte işkence talimatı diyebileceğimiz birkaç örnek:

  • AKP Milletvekili Mehmet Metiner: FETÖ ve Adamlarına Acımak Yok (16 Temmuz 2016)
  • Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: Fetö Darbe Girişimine İlişkin, “Bunların Daeş’ten Ve Pkk’dan Bir Farkı Yok Ama Bunlara Karşı da Bizde Acıma Yok” Dedi (19 Temmuz 2016)
  • Mafya Lideri Sedat Peker: FETÖ’ye asla merhamet edilemez!.. (30 Temmuz 2016)
  • Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: Biz Müslüman milletiz. Müslümanlık merhamet dinidir. Ama bu çeteye, bu Feto’cu çeteye karşı hiçbir şekilde müsamaha etmeyeceğiz. Hiçbir şekilde bunlara merhametli davranmayacağız. (5 Ağustos 2016)
  • Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: FETÖ’ye asla merhamet yok. (7 Ağustos 2016)
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan: Ülkesine ve milletine acımayana bizim acıma hakkımız yoktur. FETÖ mensuplarının başını, tıpkı PKK mensupları gibi, tıpkı DAEŞ mensupları gibi, demokrasiden ve hukuk devleti ilkesinden taviz vermeden ezmekte kararlıyız. (10 Ağustos 2016)
  • SDÜ Rektörü Prof. Dr. Hüseyin İlker Çarıkçı: Kimse bizden FETÖ’cülere merhamet göstermemizi istemesin. Ama adaletli olacağız, adil olacağız. (19 Ağustos 2016)
  • AKP Milletvekili Gökçen Özdoğan Enç: Şimdi merhamet etme zamanı değil. Merhamet edilir ama bunların merhamet edilecek bir tarafı kalmadı. (2 Eylül 2016)
  • Yandaş Gazeteci Cem Küçük: FETÖ’ye acınmaz, merhamet edilmez, hoş görülmez. (9 Eylül 2016)
  • Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci: FETÖ’nün şirketleri yok edilmeli. (11 Eylül 2016)
  • Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç: FETÖ ile mücadelenin devam edecek, acıma yok, müsamaha yok. (13 Eylül 2016)
  • İçişleri Bakanı Süleyman Soylu: Teröre karşı müsamahakar olmayacağız. Elimizdeki bütün teknik ve istihbari donanım açısından bütün araçlarımızı sahada hazır edeceğiz. Tekrar söylemek istiyorum, açık konuşuyorum ki acımasız olacağız. (14 Eylül 2016)
  • Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: Onlara zerre kadar acımayacağız, acırsak acınacak hale düşeriz. (19 Kasım 2016)

Bu örneklerde açıkça görüldüğü gibi ‘acımasız olun’ talimatı bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan başlayarak, Başbakan yardımcısı, içişleri bakanı, milletvekilleri, belediye başkanları, üniversite rektörleri, tetikçi gazeteciler ve mafya babaları tarafından açıkça verilmiş. Bu örnekler içinde sadece birisi ‘merhamet etmeyeceğiz ama adaletli olacağız’ demeyi akletmiş. Kim bilir, belki de sürçü lisan etmiştir.

İŞKENCECİ NE KADAR CEZA ALACAK?

Türk Ceza Kanunu’nun 94. ve 95. maddelerinde işkence ve eziyet açık şekilde insanlık suçu olarak düzenlenmiş durumda. Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (3.madde)  İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne (5.madde) açıkça aykırı şekilde fiilî, fizikî, sözlü, sistematik ve devlet kontrolünde işkence gerçekleştiriliyor.

TCK’da işkence suçu en az 3 yıldan 12 yıla kadar cezayı gerektiriyor. Suç çocuğa, gebe kadına, avukata ya da başka bir kamu görevlisine karşı işlenirse ceza 8-15 yıl, cinsel yönden taciz şeklinde olduğunda 10 yıldan 15 yıla ceza hükmolunuyor. Kanun, “Suçun işlenişine iştirak edenler de yapan gibi cezalandırılır” diyor.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 3: İşkence Yasağı:

Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tâbi tutulamaz.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 5

Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.

Avrupa Birliği yolundan dönmek mi iyi, kalmak mı? [Mehmet Dinç]

Avrupa Parlamentosu (AP), bugün, yani 22 Kasım Salı günü Strazburg’daki genel kurul oturumunda Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin geleceğini tartışmaya başlayacak. 24 Kasım Perşembe günü ise tartışmaların sonunda ortaya çıkacak karar oylanacak. Oylama sonucu elbette Avrupa Birliği (AB) organlarına yönelik ‘tavsiye’ olarak kayda geçecek. Son yıllarda Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri ve anti-demokratik uygulamalar karşısında sadece ‘kınıyoruz, endişeliyiz’ tavrı gösterebilen Avrupa Birliği, artık ‘tamam mı, devam mı’ noktasına gelmiş durumda. 15 Temmuz sonrası, OHAL ve Kamu Hükmünde Kararnamelerle (KHK) neredeyse ‘rejim değişikliğine’ giden Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.

ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK DÖNEMİ

1999 yılında AB üyeleri tarafından aday olarak kabul edilen Türkiye, Ekim 2005’te tam üyelik müzakerelerine başlamıştı. Bu müzakerelerde, Türkiye’deki yasal mevzuat içindeki değişiklikleri kapsayan 33 fasıl tamamlandıktan sonra tam üyelik gerçekleşecekti. Ancak 2005’ten bu yana sadece 16 fasıl açılabildi.

Suriyeli mültecilerin pazarlık masasına yatırıldığı 2014’ten sonra, Haziran 2016’da vizesiz seyahatin kıyısına gelen Türkiye, 4 ay içerisinde AB’den tamamen kopmanın eşiğinde. HDP’li milletvekillerinin tutuklanmasının ardından yüksek sesle dile getirilen müzakerelerin askıya alınması teklifi, artık Parlamento’da tartışılacak kıvama geldi. Geçen haftalarda toplanan AB Dışişleri Bakanları, Türkiye ile ilgili görüş birliğine varamadı ancak Türkiye Raportörü Kati Piri, Parlamento’da ‘süreci dondurma’ fikrinin ağır bastığını dile getirdi.

Türkiye ise umursamaz tavırlarına devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şangay Beşlisi blöfünü yine dillendirirken Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, AB’den ayrılma referandumu yapılsa yüzde 80’in ayrılma taraftarı olacağını duyurdu. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik de, AB konusunu halka sorup “yaşlı Avrupa’yı kendi haline bırakacağız” dedi. Bununla birlikte Suriyeli mülteciler konusu hâlen ‘masada’. Ayrıca son günlerde bir de Avrupa ülkelerine “terörü destekleme” suçu isnat ediliyor. Özellikle Almanya ve Belçika hedefte.

KARŞILIKLI GÖNÜLSÜZLÜK

2005-2011 arasında Türkiye’nin AB üyeliğini sosyal demokratlar ve liberaller destekler, muhafazakârlar buna karşı çıkardı. 2005’ten sonra başlayan AB’yle uyumlu reform sürecine rağmen Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin önünü tıkayan Fransa’da Cumhuriyetçi Partili Sarkozy ve Alman Hıristiyan Demokrat Birliği’nden Angela Merkel’di. Buna rağmen Türkiye AB kapısını aşındırmaktan vazgeçmedi. Zira hem AB fonları ile Bakanlıklar ve Belediyeler ihya oluyordu hem de AB’den gelen sıcak para, ekonomiyi rahatlatıyordu. Buna mukabil, Türkiye’nin AB’yi tehdit edebileceği bir ‘şantaj maddesi’ de bulunmuyordu.

İroniktir ki, Türkiye’de AB’ye üyelik için toplumsal destek hiçbir zaman yüksek değildi. 2007’de AB gündeminin en yoğun olduğu zamanda bile Türkiye toplumunun öncelikleri arasında AB bulunmuyordu. Erdoğan ve AKP’nin kendine ‘güveni’ yerine geldikçe AB ile ilişkiler, farklı bir tona büründü ve toplum desteği neredeyse tamamen kaybedildi.

Son 3 yılda AB’den gelen tek ses “Endişeliyiz” oldu. İlerleme raporlarındaki eleştiriler ise AKP tarafından ‘çöpe atıldı’. Vize muafiyeti için gerekli başlıklar yerine getirilmiyor. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) kapsamından rahatsız olan AB, Türkiye’nin bu konuda tavizsiz olmasından rahatsız. Türkiye ise ‘terör torbası’ içinde istediği herkese baskı uygulayabildiği ve muhalifleri ‘terörist’ olarak yaftalamasını kolaylaştırdığı için TMK’ya sahip çıkıyor. AP Başkanı Martin Schulz ilk kez ‘yaptırım’ lafını etti ama Erdoğan’ın buna karşılığı “Sen kimsin ya?” oldu. Schulz, sadece AP’de değil ülkesi Almanya’da da etkili bir siyasetçi.

AB’SİZ TÜRKİYE, NEREYE GİDER?

Özellikle ekonomistler ve AB’yi iyi bilen uzmanlar, Türkiye’nin Avrupa macerasının sonlanmasıyla ciddi bir ekonomik darboğazla karşı karşıya kalınacağını öngörüyor. Türkiye’de ilişkilerin ‘AB’ye karşı dik duruş’ şeklinde tanımlanmasına karşılık Avrupa ülkelerinde Türkiye’ye çok fazla taviz verildiği görüşü yaygın. Son olarak Türkiye raportörü Kati Piri’nin Türkiye’ye girişinin istenmemesi, açıkça ilişkileri bitirme niyetini ortaya koyuyor. Erdoğan ve ekibi, bu türlü hamleleri iç politikada ‘güç gösterisi’ olarak pazarlıyor. AB ise uzun yıllardır sürdürülen plan ve projelerin böyle çıkışlarla bir anda kesilmesinin israf olacağını hesaplıyor.

AB’den gelebilecek ekonomik yaptırımlar ve ticaret ilişkilerinin düşmesi, Türkiye’yi ekonomik krize dahi götürebilir. Erdoğan’ın elindeki ‘koz’ gibi görünen Şangay Beşlisi’nin ise AB gibi bir ekonomik destek sunması ihtimal dışı. Şuradan hesap edebilirsiniz, Türkiye’nin güvendiği Rusya’nın ekonomik hacmi, krizdeki İtalya kadar. Çin’in Trump döneminde neler yaşayacağı ise belirsiz.

Bu sebeple, Türkiye’nin bunlara rağmen AB’den çıkış planının altında farklı bir niyet seziliyor. O da zaten geleceğine kesin gözüyle bakılan bir ekonomik krizin, AB’den gelecek yaptırımlara denk getirilmesi ve iç politikada yabancı düşmanlığı ile ekonomik krizin etkilerinin siyasî tercihlere yansımasının önüne geçilmesi. Erdoğan’ın böyle keskin bir virajı, yine kendisine toz kondurmadan alabilmesi, Türkiye’nin Batı’yla olan macerasını tamamen bitirebilir ve gerçekten de ülkeyi Rusya’nın uydusu konumuna itebilir.

AVRUPA HEMEN KARAR VERMEYECEK

24 Kasım’da oylanacak kararın hukukî bir bağlayıcılığı ya da yaptırımı bulunmuyor. Tavsiye niteliği taşıyor. Fakat siyasi grupların ve parlamenterlerin görüşlerini yansıtacağı için AB’deki Türkiye algısı netleşecek. Piyasalar açısından da bu karar, belirleyici olacak. AP Başkanı Schulz, diyalogu sürdürme taraftarı olduğunu her fırsatta belirtse de, idamın geri gelmesinin ilişkileri sonlandırma adına kesin bir etkisi olacağını duyurdu.

Aynı şekilde Türkiye’nin kurucu ve daimi üyesi olduğu Avrupa Konseyi üyeliği de sonlanabilir. Aralık ayında Avrupalı liderlerin toplantısında Türkiye’nin durumu tekrar görüşülecek ve AP’den çıkacak karar, orada güçlü bir etken olacak. Bu arada 24 Kasım’da çıkacak kararın ardından Türkiye hükümetinin tepkisi de sonuçlara etki edecektir.

Bu arada konuyu AP gündemine taşıyan Sosyal Demokratlar grubunun başkanı Gianni Pittela, “Türkiye demokrasi ve hukukun üstünlüğünü ihmal edip altını kazdığı sürece müzakereler geçici olarak dondurulmalı. Kapılar Türk halkı ve Türkiye’ye açık fakat müzakereler şu aşamada açık kalmamalı” diyerek Avrupalı parlamenterlerin bir kısmının keskin bir tavır alacaklarını göstermiş oldu.

Türkiye’nin AB’ye tamamen sırt çevirmesi, şu anki siyasî elitin bugününü kurtarabilir ama geleceğini kaybeden Türkiye olacaktır.

Mehmet Dinç, 22.11.2016 /TR724

Merkez Bankası teslim bayrağını çekti: Endişelenin ki, yanmayın! [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB), 2016 sonu için daha evvel 3,12 TL olarak ilan ettiği kur hedefini 22 kuruş birden artırarak 3,34 TL’ye çıkardı. Bu hafta Para Politikası Kurulu toplanacak. Hemen evvelinde gelen bu açıklama döviz kurunun 3,30’un üzerine fırlamasına mani olunamadığının itirafıdır. Artık psikolojik destek noktası 3,34 etrafında tahkim edilecektir.

Saray belki çok hiddetlenecek, amma velâkin bu hafta TCMB’den faiz artışı gelirse kimse şaşırmasın. En az 50 baz puan olabilir. Çekingen davranırsa faiz artırma kararını sonraki toplantıya bıraktığının mesajını verebilir. Oralı değilmiş gibi davranmaya devam ederse kurda 3,50’ye doğru hızlı bir hareket sürpriz sayılmaz.

Başbakan Binali Yıldırım’ın banka genel müdürlerini toplayıp ‘mevduat ve kredi faizini aşağı çekin’ talimatı vermesinin ne derece sakil kaçtığını ifade etmiştim. Serbest piyasanın talimatla idare edilemeyeceğini bir kere daha acı acı müşahede ediyoruz. Haricî faktörlerin aleyhimize geliştiği bir devirde ‘faiz indir’ diyenler bütün faturayı Merkez’e kesmek istiyor. Böylece faizler mecburen arttığında düşman ilan edilecek adresi baştan tayin etmiş olacaklar. “Bizi dinleseydi faiz hadleri aşağıda kalacaktı. Enflasyon bu yüzden yükseliyor” yalanını pazarlayacaklar.

SERMAYE GÖÇÜ HIZLANDI

Amerikan tahvillerinde hızlı bir ralli yaşanıyor. 1, 3, 10 veya 30 senelik vadelerin tamamında faiz yükseldi. FED’in Aralık’ta faiz artırma ihtimali yüzde 100’e yaklaştı. İlaveten 2017’de 3 defa artış kararı alınabileceği haberi Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalar için sonun başlangıcı oldu. Düşük faizli doları bozdurup yüksek faizli TL’ye (carry trade) gelenler için devran tersine döndü. Artık dolar yüksek getiri vaat ediyor. Yüksek getiri sunmazsa TL bu savaşta hükmen mağlup düşecek.

Donald Trump’ın inşaat odaklı harcamaları artırma siyasetinin vaat ettiği hızlı büyümenin şirket kârlarına katkı sağlayacağı beklentisi Amerikan tahvillerinin yanında Wall Street’i de cazip hale getirdi. Amerika’ya sermaye göçü hızlandı.

Kur düştükçe ya da yatay seyrettikçe refahı artırdığını zanneden Türkiye’nin yeni döneme intibak etme ihtimali yok. Bünye 13 senedir el kesesinden yiyip içmeye alıştı. Düşük büyüme, yüksek enflasyon ve yüksek işsizlikle yakalandık sermaye göçüne.

RİSK PRİMİ EN YÜKSEK İKİ EKONOMİDEN BİRİ

İçeriye gelince… Siyasî riskler hiç olmadığı kadar arttı. Cadı avı, basın ve ifade hürriyetine, mülkiyet hakkına ve muhalif partilere dönük hukuksuzluklar Türkiye’nin risk primini (CDS) 296’nın da üzerine çıkaracak. Aynı kategoride Almanya’nın 22, İtalya’nın 170, Rusya’nın 230 olduğuna dikkat çekip dünyanın önde gelen yatırımcılarının Türkiye’yi ne kadar riskli gördüklerini takdirinize bırakayım. AB reformlarına odaklandığı günlerde Türkiye’nin CDS’i 200’ün altına düşmüştü. Türkiye artık yolsuzluk ve siyasî belirsizliklerin girdabına düşen Brezilya ile beraber anılıyor. Gelişmekte olan ekonomiler arasında en riskli iki ülkeden biri haline geldik.

“Dolar artıyorsa Amerikalılar düşünsün bize ne!” diyen akl-ı evvele gülüp geçin. Zira dolar kuru, faiz ve enflasyon kadar önemli bir barometredir. Türkiye’de faiz artışından daha etkilidir kur artışı. Ekonomi daralırken işsizlik tırmanıyor (kayıtlı işsizlik yüzde 11,3). 401 milyar doları bulan dış borçların yükü ise katlanıyor. Son bir ayda doların 30 kuruş artması sebebiyle 120 milyar TL ilave yük bindi dış borç kalemine.

120 milyar TL ile kalmaz, fatura kabaracak. Nasıl kalkılacak altından? Vatandaş, olmayan doları bozdursa ne olur? Hükümete itimat edip Temmuz’da 3,01’den 10 milyar dolar bozduranlar bin pişman. Merkez Bankası 35 milyar dolar gibi güdük bir rezervi eritme pahasına dolar satsa ne olur? Maalesef hiçbir şey olmaz. Merkez Bankası kendi hedefini 22 kuruş birden yükseltiyorsa o ekonomide hangi tahminden bahsedilebilir ki!

SANAYİ ÇÖKTÜ

Sanayide Eylül ayı itibarıyla yıllık düşüş yüzde 2,2. Dayanıklı tüketim malları imalatı yüzde 9,5 azaldı. Sanayide yatırım durdu. Sanayideki istihdamın toplamdaki payı yüzde 19’a kadar indi. Sanayi net ihracatının büyümeye katkısı sıfır. Tamamen iç talebe bağımlı hale getirilen sanayide, otomobil, beyaz eşya, ev elektroniği gibi dayanıklı tüketim malları imalatında ciddi daralma var. Reel sektör zannedildiğinden daha ağır bir buhrana sürükleniyor. Kredi kanalındaki daralmaya çare bulunamadığı müddetçe iflasların önü alınamaz.

Rakamlar hükümete maliye politikasında hareket imkânı bırakmayacak kadar aleyhte. Siyasî ve jeopolitik riskler azaltılabilirse yatırımcı güveni kademeli olarak eski seviyelere tırmanabilir. Anti demokratik iklimden uzaklaşmadan Türkiye’nin bu yeni krizden çıkması mümkün değil.

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, “Dolara müdahale edecek ekonomik bir endişemiz yok” dedi ve beni bir kere daha haklı çıkardı. Zeybekci böyle konuşmaya devam ettikçe endişelenin ki yanmayın!

Semih Ardıç, 22.11.2016 /TR724

Gerçeğin terazisi şaştı [Tarık Toros]

Siyasetçilerin yalan konuşmasını geçtik, kasıtlı dolaşıma sokulan bilgiler de yanlış. Oxford Sözlüğü, 2016’nın sözcüğünü açıladı: Post-truth.

Şöyle ki: Siyasetle gerçeklik arasındaki ip koptu. Gerçek-ertesi bir dönem yaşıyoruz! Misal, ABD’de “Papa’nın Trump’a destek verdiği” yalanı sosyal ağlarda (Facebook desteğiyle) milyonlarca paylaşıldı. Post-truth bu. Esasen yeni de değil. George W.Bush’un “Saddam’ın olmayan kimyasal silahlarını” bahane edip Irak’a girmesiyle başladı. İngiltere’deki Brexit de (AB’den çıkma oylaması) iyi bir örnek. AB fonları, vizeler, mülteciler hakkında halka yalan söylendi. Doğrular duyulmadı. Halk, sorgulamadı.

Bizde de öyle. Gerçeğin terazisi şaştı. Türk milleti, kendine sunulanı kabul ediyor. Çünkü ona inanmak istiyor. Aksini işitmek, bilmek de istemiyor. Medya denetimi yok, teyit mekanizması çalışmıyor. Siyaset aktörleri ile gerçek arasında bağ kalmadı.

Adalet Bakanı, darbenin delilini soranlara, “Sokağa çıkın sorun, darbeyi kim yaptı diye, herkes size söyleyecektir” diye cevap verdi. Sokak ikna edilmişti, ötesi nafile. Aynı biçimde, Genelkurmay Başkanı da “Darbe girişiminin ardında FETÖ’nün olduğunun delili nedir?” diye sorulunca, “İfadelerim delil” dedi. İfadesi de şu: “Onlara siz kimsiniz diye bağırdım. Bunun üzerine Hakan Evrim, ‘Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen’le görüştürürüz’ gibi bir şey söyledi. Tersledim.”

Akıncı Üssü Komutanı Hakan Evrim’in ifadesini ise kimse okumadı:

“Genelkurmay Başkanı, toplumun tüm kesimlerinden oluşacak bir konsensusla rahatsız olunan konuların çözülebileceğini söyledi. Ben de ev sahibi olmam nedeniyle, ‘Bu söylediğiniz iktidar partisi, muhalefet, STK veya kanaat önderlerinden görüşmek istediğiniz varsa, telefonla bağlatabiliriz’ dedim. Bir karışıklık var.”

Binlerce asker tutuklu, sadece işlerine gelen üç-beşinin ifadesini sızdırıyorlar. Toplumu neye inandırmak istiyorlarsa, gerçekliğine bakmadan köpürtüyorlar. Elbette hakikat zamanla anlaşılıyor. Kitabı yazılıp belgeseli-filmi çekiliyor. Lakin atı alan Üsküdar’ı geçmiş oluyor. ‘Post’u bırakıp ‘truth’a geçelim, Mazlum öyküleri:

BABA NE OLUR CAMI AÇ!

“Babamı, eniştemi, iki amcamı aldılar. Sonra onları görevden attılar. Halamı imza karşılığı bıraktılar, sadece o. Bütün sorumluluk gencecik yaşımda üstüme kaldı. O kadar zor ki, bu yaşta gelir yok. Dört aileyiz. Buna da şükür, isyan etmek değil sadece derdimizi yazıyoruz, not alın diye. Cezaevlerine görüşlere gidiyoruz, çok zorluk çıkarıyorlar. Her ay açık görüş normalde, fakat bize vermiyorlar. O kadar ağır ki, arada cam var ve dokunamıyorsun. Küçücük çocuklar ‘Baba n’olur camı aç’ diye ağlıyor. Vicdan sızlıyor, zoruma gidiyor. İçerde koğuşlar 15 kişilik ama 30 40 kişi kalıyor. Havasız, şartlar zor, diyorlar. Son üç haftadır, her görüşe gittiğimizde sürekli itfaiye ve jandarma tatbikata geliyor, hayra alamet değil bu. Beş itfaiye aracı ne için gelir, durduk yere. Biz asla vatana ihanet etmedik, has Anadolu evlatlarıyız. Sonuna kadar dua edin ülkemize, bize lütfen.”

15 TATİLDE BABAMIZLA CEZAEVİNDE KALABİLİR MİYİZ?

“Ben de başımdan geçenleri yazmak istiyorum fakat 4 çocuğum var. Onlar için korkuyorum, çekiniyorum. 22 yıllık öğretmendik. Özel okulda çalışıyorduk. Eşim müdürdü. Ben bu yıl öğrenci sayısının azalmasından ve dolayısıyla kadro fazlalığından okuldan ayrılmıştım, gözyaşlarıyla… Bir temmuz akşamı okula polisler gelmiş, şikayet üzerine. Eşime telefon açtılar, eve yeni gelmişti ama hiç düşünmedi hemen çıktı okula gitti. Birkaç saat haber alamayınca gittim. İçeri almadılar. Arama yapıyorlarmış. Geç vakte kadar okulu aradılar, sonra alıp götürdüler. Gece yarısından sonra dört polisle eve geldiler. Aradılar. Aradıkları, kitap dergi… Bir şey bulamadılar. Ertesi gün, savcı sorgusu, ardından mahkeme ve cezaevi… Eşim 4 ayı geçti, cezaevinde. 4 çocuğumla yaşam mücadelesi vermeye çalışıyorum. Etüt merkezlerine başvurdum cevap veren yok. Lisans iptal. Aileler gelip gitti. Herkesin kendi telaşı. Kaldık tek başımıza. Çocuklarım arkadaşlarından psikolojik baskı görüyor. Geldikleri okulu sorup duruyorlarmış. Komşulardan gelen giden yok. Tecrit edilmiş halde yaşamaya çalışıyoruz. 15 günde bir eşimi görebiliyoruz. Çocuklarım, 15 tatilde babamızla biz de cezaevinde kalabilir miyiz, diyorlar. OHAL her uzatıldığında ağlıyorlar. Anlatamıyorum. Geçecek inşallah, sadece zamanını bilmiyoruz diyorum.”

CEZAEVİNDE KANLI PLAN HABERLERİ KÖTÜ ETKİLİYOR

“İzmir’den yazıyorum. Babam iki buçuk aydır tutuklu. Kendisi ne hakim, ne savcı, ne öğretmen, ne polis, ne de asker. Sadece bir çiftçi. Evden tarlaya, tarladan eve giden, karıncayı bile incitmeyecek mükemmel bir insan. Annemle bir başımıza kalakaldık. ‘Cezaevlerinde katliam, kanlı plan’ başlıklı haberler bizi inanılmaz derecede kötü etkiliyor. Zaten ağlamadan günümüz geçmiyordu, artık hayatımız cehenneme döndü. Bunu düşünmekten başka bir şey düşünemiyorum. Her evden neredeyse bir kişi cezaevlerinde ve bu haberler her evi eminim cehenneme çeviriyordur. Dualarımızı artırıyoruz ondan başka yapacak bir şeyimiz de yok. Babam Buca yüksek güvenlikli cezaevindeydi, 3 hafta önce Isparta E tipi cezaevinde götürdüler. Bu tehlike her yer için geçerli mi? Allah fırsat vermez inşallah.”

Tarık Toros, 22.11.2016 /TR724