Bundan yıllar yıllar önce Eczacıbaşı Holding’in insan kaynakları müdürü ile röportaj yapıyordum. Şirket bünyesinde ağırlıklı olarak Boğaziçi Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) mezunlarını istihdam ettiğinden bahsediyordu. Benim, “Peki bu iddialı ve kariyer hırsı olan kişileri elde tutmak zor olmuyor mu?” şeklinde bir sorum olmuştu. Cevabı ilginçti: “Evet bu bizim için büyük bir problem. Çok kısa sürede şef ya da müdür olmak istiyorlar. Herkesi müdür yapamayacağımız için uzmanlık sistemini getirdik. Buna göre performansı yüksek olan primlerle birlikte müdüründen fazla maaş alabiliyor. Ancak bu da yeterli olmuyor. Kişisel beklentileri ön plana çıkanlar grubun motivasyonunu bozabiliyor. Bu sebeple Boğaziçi mezunlarını alırken artık grup psikolojisine uygun mu, değil mi anlamaya çalışıyoruz. Aynı çekincelerin Koç ve Sabancı Grubu’nda da olduğunu biliyorum.”
Bir dönemin önemli iş adamlarından Kemal Şahin de benzer bir deneyimini aktarmıştı. Çok büyük hedeflerine ikna oldukları ve yüksek ücretle işe aldıkları bir Boğaziçi mezununun kendilerini nasıl sonu belli olmayan bir maceraya sürüklediğini ve çok ciddi zarar ettirdiğini anlatıyordu.
Türkiye’nin ekol okulları üzerine bir kitabı olan biri olarak bu tespitleri ve deneyimleri önemsiyorum. Ama hiç şüphesiz bu iki örnek üzerinden iki köklü üniversitemizi mahkum etmeye kalkarsam çok büyük bir haksızlık yapmış olurum. Tıpkı dün Boğaziçi Üniversitesi mezunları programında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi. Erdoğan çok tepki çeken konuşmasında aynen şunları söyledi: “Kabul etmek lazım ki Boğaziçi Üniversitemiz halen ülkemizin en prestijli en önemli yüksek öğretim kurumlarından biridir. Bununla birlikte Boğaziçi Üniversitemizin bizim gönlümüzden geçen konuma ulaşamadığını da belirtmek durumundayım. Bu ülke ve bu milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka haline gelme çabalarında da hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır.”
Şu anda bürokrasinin en tepe noktalarında en önemli banka ve finans kurumlarının başında bu üniversitelerden mezun olan insanların olması tesadüfî değil. Bir isim listesi çıkarsak sayfalar yetmez. Bunun yanında özel sektörde baş döndürücü başarı hikâyelerine konu olan Boğaziçi mezunları biliyoruz. Üniversite yerleştirme sınavında ilk 100’e giren öğrencinin 66’sı, ilk 500’e giren öğrencinin 296’sı Boğaziçi Üniversitesi’ni tercih ediyor. Zannediyorum bu üniversitenin Hukuk ve Tıp Fakültesi olsa belki bu oran yüzde 100’lere yaklaşırdı. Sadece bu rakamlar bile Boğaziçi Üniversitesi’nin Türkiye için ifade ettiği önemi anlamaya yeter.
Erdoğan tabiî ki Boğaziçi Üniversitesi’ni eleştirebilir. Ama bu eleştirinin uluslararası ölçütler üzerinden yapılması beklenir. Ancak alışık olduğumuz üzere tenkit ederken kullandığı malzeme çok sorunlu. Örneğin ‘millî ve manevî değerler’den kastı nedir? Millî ve manevî değerlere yaslanan üniversiteler Boğaziçi’nden daha başarılı örnekler ortaya koyabilmiş midir? Boğaziçi Üniversitesi halen Türkiye’nin en özgürlükçü üniversitelerinin başında geliyor. Akademik düşünceye giydirilmeye çalışan tek tip elbiseye elden geldiğince direniyor. Çok sesliliğini koruma noktasında kararlılığını ortamın namüsaitliğine rağmen sürdürüyor. Gücü özgürlüğünden olsa gerek Boğaziçi’nde sadece öğrenci olmak değil hoca olmak da büyük bir prestij vesilesidir. Erdoğan aslında bu eleştiriyi yaparken nev-i şahsına münhasır bir değerlendirme yapmıyor. Klasik İslamcı anlayışın bir değerlendirmesi bu. Her yeri ele geçirilmesi gereken bir hedef olarak gördükleri için başarıda yanına bile yaklaşamadıkları bir köklü kurumu aşağılama ihtiyacı hissediyor. Rektörünü atadığı diğer üniversiteler gibi olsa bakın aynı şahıs bu üniversiteyi nasıl göklere çıkarıyor. Başarı ölçüsü biat etme ile özdeşleşmiş bir anlayış üniversite koridorlarını ele geçirmiş durumda. AKP’yi desteklemeyen akademisyenler işsiz kalmaya bir KHK kadar yakın.
Ne diyeyim; diren Boğaziçi.
[Harun Odabaşı] 8.1.2018 [Kronos.News]
OHAL’in Suç Karnesi: 126 Suç Türü [Av. Nurullah Albayrak]
Ülkemizde yaşanan hukuksuzluklar öyle bir boyuta geldi ki, artık sadece rakamlarla ifade eder hale geldik. 63 bin 554 kişi tutuklandı, 131 bin 225 kişi gözaltına alındı, 151 bin 967 kişi ihraç edildi. Rakamları söylemesi ne kadar da kolay. Oysa bu rakamların arkasında hayatlar var. Ne yazık ki bu rakamların arkasında ki binlerce hikâyeyi artık göremez olduk. Sosyal medya üzerinden birinin yaptığı paylaşım üzerinden belki bir hikâyeden haberdar oluyoruz ancak binlercesinden kimsenin haberi olmuyor.
Tutuklama, gözaltı ve ihraç var diyoruz ancak, bunların ne anlama geldiğinin ve bunların dışında var olan onlarca hukuksuzluğun farkına bile varamıyoruz. Sonuçları itibariyle maruz kalınan mağduriyetleri bilmeyen, haberdar olmayan tahmin dahi edemiyor. Yaşanan hukuksuzlukların tamamını, hukuki süreçleri takip eden birisi olarak, bildiğimi düşünmeme rağmen bir liste oluşturmak istediğimde ne kadar çok hukuksuzluk ve mağduriyet olduğunu görerek bir kez daha irkildim. Toplu halde görüldüğünde herkesin de irkileceğini düşünüyorum.
Yaşanan hukuksuzlukların son bulmasının yollarından birisi elbette hukuksuzluklarla mücadele edilmesidir. Hukukçu olarak bizlere çok büyük sorumluluk düştüğünün bilincindeyiz ve hukuksuzluklarla mücadele edilebilmesi adına çaba sarf etmeye de çalışıyoruz. Ancak, yaşanan bunca hukuksuzluğun sadece hukuki mücadeleyle sonlandırılamayacağının da bilincindeyiz.
Kimin haksızlığa uğradığına bakılmadan, tüm hukuksuzluklara karşı her alanda mücadele edilmesinin bir zorunluluk olduğu düşüncesine herkes gibi biz de sahibiz.
Bu nedenle, ben ne yapabilirim ya da zaten birileri yapıyordur diye düşünmeden, yaşanan bu hukuksuzluklara karşı herkesin yapabileceği bir şey vardır düşüncesiyle hareket edilmelidir.
Hem herkesin yapabileceği bir şey vardır düşüncesiyle hem de tüm hukuksuzlukların kayıtlara geçirilmesi amacıyla yaşananları sizlerle paylaşıyorum. Yüzün üzerinde mağduriyet kalemi yazılmış olmasına rağmen, maalesef başka hukuksuzlukların olabileceği endişesini de taşıdığımı belirtmem gerekir.
Başarmak için inanmak, inanmak için bilmek gerekiyor.
YAŞATILAN HUKUKSUZLUKLAR
1- TUTUKLAMA
-HASTALARIN TUTUKLULUĞU,
-YAŞLILARIN TUTUKLULUĞU,
-SAKATLARIN TUTUKLULUĞU,
-KADINLARIN TUTUKLULUĞU,
-HAMİLELERİN TUTUKLULUĞU,
-YENİ DOĞUM YAPMIŞ KADINLARIN TUTUKLULUĞU,
-KÜÇÜK YAŞTAKİ ÇOCUKLARIYLA BİRLİKTE CEZAEVİNE GİREN KADINLARIN TUTUKLULUĞU,
-KARI VE KOCANIN BİRLİKTE TUTUKLULUĞU,
-ÖĞRENCİLERİN TUTUKLULUĞU,
-SİYASİLERİN TUTUKLULUĞU,
-GAZETECİLERİN TUTUKLULUĞU,
-SOSYAL MEDYA ÜZERİNDEN PAYLAŞIM YAPTIĞI GEREKÇESİYLE TUTUKLULUK,
-BASIN AÇIKLAMASI YAPTIĞI İÇİN TUTUKLAMA,
-ŞİDDET İÇERMEYEN EYLEM GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAPILAN TUTUKLAMA,
-ARANAN KİŞİNİN BULUNAMAYIŞI GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAKINLARININ TUTUKLULUĞU,
-SENDİKA, DERNEK ÜYESİ OLUNDUĞU GEREKÇESİYLE TUTUKLAMA,
-BANKAYA PARA YATIRILDIĞI GEREKÇESİYLE TUTUKLAMA,
-ANAYASAL HAK OLAN DAVRANIŞLAR GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAPILAN TUTUKLAMALAR,
2- GÖZALTI
-14 GÜNE KADAR HAKİM KARŞISINA ÇIKARTILMADAN GÖZALTINDA TUTULMA,
-GÖZALTININ İLK 5 GÜNÜ AVUKATLA GÖRÜŞME İZNİ VERİLMEMESİ,
-GÖZALTI AŞAMASINDA, TEHDİT, HAKARET VE KÖTÜ MUAMELEDE BULUNULMASI,
-EŞLERİNE VE YAKINLARINA ZARAR VERME TEHDİDİYLE İFADE ALMAYA ÇALIŞMA,
-ŞANTAJ YAPILARAK İFADE ALINMASI,
-ISINMA, HAVALANDIRMA VE AYDINLANMA İMKANI VERİLMEMESİ,
-AYNI SUÇLAMA NEDENİYLE BİRDEN FAZLA GÖZALTI YAPILMASI,
-HASTA OLANLARIN İLAÇLARININ VERİLMEMESİ,
-DOĞUMHANE KAPISINDAN YENİ DOĞUM YAPMIŞ KADINLARIN GÖZALTINA ALINMASI,
-AMELİYAT KAPISINDAN GÖZALTINA ALINMA,
3- İHRAÇ
-GEREKÇE GÖSTERİLMEDEN KHK İLE İHRAÇ,
-DİSİPLİN SORUŞTURMASI YAPILMADAN YA DA DİSİPLİN SORUŞTURMASI SONUÇLANMADAN İDARİ KARARLA İHRAÇ,
-İHRAÇ EDİLEN KİŞİLERE NEDEN İHRAÇ EDİLDİKLERİNE DAİR AÇIKLAMA YAPILMAMASI, BİLGİ VERİLMEMESİ, BİLGİ TALEPLERİNİN -OHAL GEREKÇE GÖSTERİLEREK REDDEDİLMESİ,
-AİLE FERTLERİNDEN BİRİLERİNİN İHRAÇ EDİLMİŞ OLMASI NEDENİYLE İHRAÇ KARARI VERİLMESİ
-İHRAÇ EDİLMİŞ OLANLARIN ÖZEL SEKTÖRDE ÇALIŞMASINA ENGEL OLUNMASI
-İHRAÇ OLANLARIN UNVANLARINI KULLANMAK SURETİYLE İŞ YAPMALARININ ENGELLENMESİ
-İHRAÇ OLANLARA SERTİFİKA VERİLMEMESİ,
-İHRAÇ OLANLARA, YAPTIKLARI İŞ KAPSAMINDA DESTEKLEME PRİMLERİ VERİLMEMESİ, ÇİFTÇİLİK, HAYVANCILIK YAPMALARINA -BİLE İZİN VERİLMEMESİ,
-İHRAÇ OLANLARIN ASKERLİKLE İLGİLİ SAHİP OLDUKLARI HAKLARININ İPTAL EDİLMESİ,
4- KURUMLARI KAPATILDIĞI İÇİN ÇALIŞANLARIN YAŞADIĞI HUKUKSUZLUKLAR
-SGK TARAFINDAN ÖZEL BİR KOD VERİLMEK SURETİYLE ÇALIŞMA İMKANLARININ ORTADAN KALDIRILMASI,
-KURUMLARA EL KONULMASI NEDENİYLE MAAŞ, TAZMİNAT VB. HAKLARININ ÖDENMEMESİ,
-YASAL HAKKI OLAN ALACAKLARINI TALEP ETTİĞİ İÇİN SORUŞTURMA AÇILMASI,
-KURUMLARI KAPATILDIĞI VE ELKONULDUĞU İÇİN ÖZEL EŞYALARIN ALINMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-KAPATILAN KURUMDA ÇALIŞILDIĞI GEREKÇESİYLE GÖZALTINA ALINMA,
5- GÜVENLİK SORUŞTURMASI GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAPILANLAR
-GÜVENLİK SORUŞTURMASI GEREKÇESİYLE İŞ AKİTLERİNİN FESHEDİLMESİ,
-AİLE FERTLERİ GEREKÇE GÖSTERİLEREK SINAV KAZANILMIŞ OLANLARIN MEMURİYETE BAŞLATILMAMASI,
-YAZILI VE SÖZLÜ MÜLAKATTAN BAŞARILI OLUNMUŞ OLSA DAHİ HANGİ HUKUKİ KRİTERE GÖRE YAPILDIĞI BELLİ OLMAYAN -SORUŞTURMA NEDENİYLE İŞE BAŞLATILMAMA,
6- CEMAAT KURUMLARINDA ÇALIŞAN ÖĞRETMENLERİN YAŞADIKLARI HUKUKSUZLUKLAR
-ÖĞRETMENLİK ÇALIŞMA İZİNLERİNİN İPTAL EDİLMESİ,
-ÖZEL OKULLARDA ÖĞRETMENLİK YAPILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-ÖZEL SEKTÖRDE ÖĞRETMENLİK HARİCİ İŞLERDE ÇALIŞILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-TAZMİNAT VE YASAL HAKLARININ ÖDENMEMESİ,
-ÖZEL EŞYALARININ ALINMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-CEMAAT OKULLARINDA ÇALIŞILDIĞI İÇİN SORUŞTURMA, GÖZALTI VE TUTUKLAMA YAPILMASI,
7- PASAPORT İPTALİ
-KHK GEREKÇESİYLE, İHRAÇ OLANLARIN PASAPORTLARININ İPTALİ,
-SORUŞTURMA GEREKÇE GÖSTERİLEREK PASAPORTLARIN İPTALİ,
-EŞ VE ÇOCUKLARIN PASAPORTLARININ İPTALİ,
-KAYIP KAYDI DÜŞÜLEREK PASAPORTLARIN İPTALİ,
8- İŞKENCE
-EMNİYET SÜRECİNDE TEHDİT, KÖTÜ MUAMELE, HAKARET SURETİYLE İŞKENCE
-CEZAEVİ SÜRECİNDE TEHDİT, KÖTÜ MAMALE, HAKARET SURETİYLE İŞKENCE
-VURMAK, İTMEK, TÜKÜRMEK, HAKARET ETMEK, ÜSTÜNE SU DÖKMEK, SAÇINI ÇEKMEK, TEHDİT ETMEK, CİNSEL VEYA SOSYAL AÇIDAN TACİZ ETMEK, GEREKMEDİĞİ HALDE SÜREKLİ DOKUNMAK, BELLİ BİR POZİSYONDA DURMAYA ZORLAMAK, TUVALETE ÇIKARMAMAK, AYAKTA BEKLETMEK, UYUTMAMAK, SU/YEMEK VERMEMEK, YÜKSEK IŞIĞA VE SESE MARUZ BIRAKMAK, ÇOK SICAK, ÇOK SOĞUK MEKANDA DURMAYA ZORLAMAK, SOĞUKTAN KORUNMAK İÇİN GEREKLİ EŞYAYI TEMİN ETMEMEK SURETİYLE İŞKENCE YAPILMASI
9-KİŞİLERİN ZORLA KAÇIRILMASI
-YURTDIŞINDAN YASADIŞI YOLLARLA KAÇIRILMA,
-YURT İÇİNDEN KAÇIRILMA,
-KAÇIRILAN KİŞİLERDEN HİÇ HABER ALINAMAMASI
-KAÇIRILAN KİŞİLERDEN UZUN SÜRE HABER ALINAMAMASI,
-KAÇIRILAN KİŞİLERE İŞKENCE, TEHDİT, HAKARET UYGULANMASI,
-MEDYA ÜZERİNDEN İNSANLARIN KAÇIRILMASI KONUSUNDA ÇAĞRILAR YAPILMASI,
10- AVUKAT YARDIMINDAN YARARLANDIRILMAMA
-SAVCILIK VE EMNİYET TARAFINDAN KENDİ ÖZEL AVUKATIYLA GÖRÜŞME İMKANI VERİLMEMESİ,
-AVUKATLA YAPILAN GÖRÜŞMENİN KAYDA ALINMASI
-BİR GÖREVLİ OLMADAN GÖRÜŞME YAPILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-AVUKATLARIN OHAL’LE İRTİBATLI DAVALARI ÜSTLENMEK İSTEMEMESİ,
-VEKALET ALAN AVUKATLARA FİİLİ YA DA SÖZLÜ TEHDİTTE BULUNULMASI,
-AVUKATLARIN DOSYAYA ERİŞİMİNİN ENGELLENMESİ,
-MÜVEKKİLLERİNİN HAKLARINI SAVUNMAK İÇİN MÜCADELE EDEN AVUKATLAR HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILMASI YA DA SORUŞTURMA AÇILMA TEHDİDİNDE BULUNULMASI
11- DOĞU’DA YAŞANAN ZULÜMLER
-ZORLA EVLERİN BOŞALTTIRILMASI,
-SİLAHLI MÜDAHALELER YAPILMASI,
-İNSANLARIN CENAZELERİNİ DEFNETMELERİNE İZİN VERİLMEMESİ,
-BELEDİYELERE KAYYIM ATANMASI,
-ZIRHLI ARAÇLARIN ÇARPTIĞI ÇOCUKLARIN ÖLMESİ,
12- CEZAEVLERİNDE YAŞANAN KÖTÜ MUAMELELER
-TEK KİŞİLİK HÜCREYE KONULMA,
-TECRİT UYGULAMASI,
-TEMEL YAŞAM İHTİYAÇLARININ KARŞILANMAMASI, ( YATAK, KİŞİSEL ALAN, HAVALANDIRMA)
-BAKIMA MUHTAÇ KİŞİLERİN TEK KİŞİLİK KOĞUŞLARDA KALMAYA ZORLANMASI,
-40 KİŞİLİK KOĞUŞLARDA TEK KİŞİLİK TUVALET İMKANI SUNULMASI,
-KİTAP, DERGİ, GAZETE ALINMASINA YASAK GETİRİLMESİ,
-TV DE SADECE BELLİ KANALLARIN SEYREDİLMESİNE İZİN VERİLMESİ
-SOSYAL FAALİYET YAPILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-İNSAN ONURUNA AYKIRI MUAMELE YAPILMASI, GÖRÜŞE GİRİŞ ÇIKIŞ ESNASINDA ÇIPLAK OLARAK ÜST ARAMASI YAPILMASI,
-DİSİPLİN CEZASI ADI ALTINDA YASAL HAKLARIN KULLANDIRILMAMASI
13- CEZAEVLERİNDE HUKUKİ SÜRECİN TAKİBİNİN ZORLAŞTIRILMASI
-CEZAEVİNE HUKUKİ DESTEK OLABİLECEK BİLGİ, BELGE SOKULMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-AVUKATLAR TARAFINDAN HAZIRLANAN SAVUNMALARIN MÜVEKKİLLERİNE VERİLMESİNE İZİN VERİLMEMESİ,
-TUTUKLULARIN AYM BAŞVURUSU YAPMASININ ZORLAŞTIRILMASI,
-AİHM BAŞVURUSU YAPABİLMEK İÇİN YETKİ BELGESİ İMZALANMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-SAVUNMA HAZIRLANMASI İÇİN GEREKLİ DOKÜMANIN VERİLMEMESİ,
-BİNLERCE SAYFADAN İBARET DOSYALARIN İNCELENMESİ İÇİN BİLGİSAYAR İMKANI VERİLMEMESİ,
14- MALLARA ELKOYMA
-SORUŞTURMA GEREKÇE GÖSTERİLEREK TÜM MALVARLIĞINA EL KOYMA KARARI VERİLMESİ,
-ARAÇLARA EL KONULARAK PARKA ÇEKİLMESİ
-İSNAT EDİLEN SUÇLARLA BİR İLGİSİ OLMAMASINA RAĞMEN GAYRİMENKULLERE EL KONULMASI,
15- EMEKLİ MAAŞLARINA EL KOYMA
-SUÇ SORUŞTURMALARIYLA BİR İLGİSİ OLMAMASINA RAĞMEN EMEKLİ MAAŞLARINA TEDBİR KONULARAK VERİLMEMESİ,
-MAHKEMELER TARAFINDAN TEDBİR KARARLARI KALDIRILMASINA RAĞMEN BANKALAR TARAFINDAN UYGULANMAMASI,
16- ŞİRKETLERE KAYYIM ATAMA
-SUÇ SORUŞTURMASIYLA İLGİSİ OLMAKSIZIN KAYYIM ATAMAK SURETİYLE ŞİRKETLERE EL KONULMASI
-ŞİRKETLERİN FAALİYETLERİNİN DEVAM ETTİRİLMEYİP TASFİYE SÜRECİNE GÖTÜRÜLMESİ,
-ŞİRKETLERİN MALVARLIKLARININ YANDAŞ FİRMA VE ŞAHISLARA DEVREDİLMESİ,
-ŞİRKETLERİN ZARAR ETTİRİLEREK MAL VARLIKLARININ SATTIRILMASI,
17- GENEL SAĞLIK SİGORTASINDAN YARARLANDIRILMAMA
-İŞSİZ KALAN KİŞİLERİN KHK İLE İHRAÇ OLDUĞU YA DA HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇESİYLE SAĞLIK SİGORTASI KAPSAMINA ALMAMASI,
-KAYMAKAMLIK BÜNYESİNDE GSS BAŞVURULARININ ALINMAMASI,
18- VATANDAŞLIKTAN ÇIKARTMA
-HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇESİYLE VATANDAŞLIKTAN ÇIKARTILMA SÜRECİNİN BAŞLATILMASI
-VATANDAŞLIKTAN ÇIKARTILMA SÜRECİYLE BİRLİKTE MALVARLIKLARINA ELKOYMA KARARI VERİLMESİ,
19- TUTUKLU ÖĞRENCİLERİN EĞİTİM HAKKININ ENGELLENMESİ
-ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ, YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİLERİN SINAVLARA GİRME HAKLARININ ENGELLENMESİ
-ÜNİVERSİTE SINAVINA GİRMEK İSTEYENLERE İZİN VERİLMEMESİ,
20- ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN ÖĞRENCİLİKLE İLİŞİKLERİNİN KESİLMESİ
-HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇESİYLE ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
-İSİMSİZ İHBAR MEKTUPLARI GEREKÇE GÖSTERİLEREK ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
21- YÜKSEK LİSANS VE DOKTORA ÖĞRENCİLERİNİN ÖĞRENCİLİKLERİNİN SONLANDIRILMASI
-KHK İLE İHRAÇ OLDUKLARI GEREKÇESİYLE ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
-HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇE GÖSTERİLEREK ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
22- ÖĞRENCİLERİN BURSLARININ İPTALİ
-ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN AİLESİNDEN KAYNAKLI BİLGİLER GEREKÇESİYLE BURSLARININ İPTALİ,
-BURS BAŞVURULARININ AİLE YAKINLARI GEREKÇE GÖSTERİLEREK REDDEDİLMESİ
23- DOÇENTLİK SINAVLARININ İPTALİ
-YASAL SÜREÇLER SONA ERMESİNE RAĞMEN DOÇENTLİK TİTRİNİN VERİLMEMESİ,
-YAPILAN SINAVLARIN SONUÇLARI AÇIKLANMAYIP İPTAL EDİLMESİ,
-YENİDEN BAŞVURU İMKANI VERİLMEMESİ,
24- OKULLAR, ÜNİVERSİTELER KAPATILMAK SURETİYLE ÖĞRENCİLERİN YAŞADIĞI MAĞDURİYETLER
-OKULLARI KAPATILDIĞI İÇİN BAŞKA OKULLARA GÖNDERİLMEK SURETİYLE ÖĞRENCİLERİN MAĞDUR EDİLMESİ,
-RESMİ BELGELERDE, KHK İLE KAPANAN OKUL ÖĞRENCİSİ KAYDI DÜŞÜLEREK FİŞLEME YAPILMASI,
-EĞİTİM HİZMETİ ALINMAMASINA RAĞMEN ÜCRETLERİN İCRA YOLUYLA TAHSİL EDİLMEYE ÇALIŞILMASI,
-EĞİTİM ÖĞRETİM HİZMETİ ALMAMALARINA RAĞMEN ÖDEDİKLERİ PARAYI GERİ İADE İSTEYENLER HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATILMASI
25- KONSOLOSLUK HİZMETLERİNİN VERİLMEMESİ
-YURT DIŞINDA İKAMET EDİP KONSOLOSLUK HİZMETİ ALMAK İSTEYENLERE HİZMET VERİLMEMESİ,
-KONSOLOSLUKLAR TARAFINDAN PASAPORTLAR ALINMAK SURETİYLE İPTAL İŞLEMİ UYGULANMASI,
-BİZZAT KONSOLOSLUK GÖREVLİLERİ TARAFINDAN FİŞLEME YAPILMASI,
26- YURT DIŞINDA YAŞANAN HUKUKSUZLUKLAR
-İKTİDAR MENSUPLARI YA DA YANDAŞLARI TARAFINDAN FİŞLEME YAPILMASI,
-DİYANET MENSUPLARI TARAFINDAN FİŞLEME VE KIŞKIRTMA FAALİYETLERİ YAPILMASI,
-SİYASİLERİN SÖYLEMLERİYLE KİŞİLERİN HEDEF HALİNE GETİRİLMESİ,
[Av. Nurullah Albayrak] 8.1.2018 [TR724]
Tutuklama, gözaltı ve ihraç var diyoruz ancak, bunların ne anlama geldiğinin ve bunların dışında var olan onlarca hukuksuzluğun farkına bile varamıyoruz. Sonuçları itibariyle maruz kalınan mağduriyetleri bilmeyen, haberdar olmayan tahmin dahi edemiyor. Yaşanan hukuksuzlukların tamamını, hukuki süreçleri takip eden birisi olarak, bildiğimi düşünmeme rağmen bir liste oluşturmak istediğimde ne kadar çok hukuksuzluk ve mağduriyet olduğunu görerek bir kez daha irkildim. Toplu halde görüldüğünde herkesin de irkileceğini düşünüyorum.
Yaşanan hukuksuzlukların son bulmasının yollarından birisi elbette hukuksuzluklarla mücadele edilmesidir. Hukukçu olarak bizlere çok büyük sorumluluk düştüğünün bilincindeyiz ve hukuksuzluklarla mücadele edilebilmesi adına çaba sarf etmeye de çalışıyoruz. Ancak, yaşanan bunca hukuksuzluğun sadece hukuki mücadeleyle sonlandırılamayacağının da bilincindeyiz.
Kimin haksızlığa uğradığına bakılmadan, tüm hukuksuzluklara karşı her alanda mücadele edilmesinin bir zorunluluk olduğu düşüncesine herkes gibi biz de sahibiz.
Bu nedenle, ben ne yapabilirim ya da zaten birileri yapıyordur diye düşünmeden, yaşanan bu hukuksuzluklara karşı herkesin yapabileceği bir şey vardır düşüncesiyle hareket edilmelidir.
Hem herkesin yapabileceği bir şey vardır düşüncesiyle hem de tüm hukuksuzlukların kayıtlara geçirilmesi amacıyla yaşananları sizlerle paylaşıyorum. Yüzün üzerinde mağduriyet kalemi yazılmış olmasına rağmen, maalesef başka hukuksuzlukların olabileceği endişesini de taşıdığımı belirtmem gerekir.
Başarmak için inanmak, inanmak için bilmek gerekiyor.
YAŞATILAN HUKUKSUZLUKLAR
1- TUTUKLAMA
-HASTALARIN TUTUKLULUĞU,
-YAŞLILARIN TUTUKLULUĞU,
-SAKATLARIN TUTUKLULUĞU,
-KADINLARIN TUTUKLULUĞU,
-HAMİLELERİN TUTUKLULUĞU,
-YENİ DOĞUM YAPMIŞ KADINLARIN TUTUKLULUĞU,
-KÜÇÜK YAŞTAKİ ÇOCUKLARIYLA BİRLİKTE CEZAEVİNE GİREN KADINLARIN TUTUKLULUĞU,
-KARI VE KOCANIN BİRLİKTE TUTUKLULUĞU,
-ÖĞRENCİLERİN TUTUKLULUĞU,
-SİYASİLERİN TUTUKLULUĞU,
-GAZETECİLERİN TUTUKLULUĞU,
-SOSYAL MEDYA ÜZERİNDEN PAYLAŞIM YAPTIĞI GEREKÇESİYLE TUTUKLULUK,
-BASIN AÇIKLAMASI YAPTIĞI İÇİN TUTUKLAMA,
-ŞİDDET İÇERMEYEN EYLEM GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAPILAN TUTUKLAMA,
-ARANAN KİŞİNİN BULUNAMAYIŞI GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAKINLARININ TUTUKLULUĞU,
-SENDİKA, DERNEK ÜYESİ OLUNDUĞU GEREKÇESİYLE TUTUKLAMA,
-BANKAYA PARA YATIRILDIĞI GEREKÇESİYLE TUTUKLAMA,
-ANAYASAL HAK OLAN DAVRANIŞLAR GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAPILAN TUTUKLAMALAR,
2- GÖZALTI
-14 GÜNE KADAR HAKİM KARŞISINA ÇIKARTILMADAN GÖZALTINDA TUTULMA,
-GÖZALTININ İLK 5 GÜNÜ AVUKATLA GÖRÜŞME İZNİ VERİLMEMESİ,
-GÖZALTI AŞAMASINDA, TEHDİT, HAKARET VE KÖTÜ MUAMELEDE BULUNULMASI,
-EŞLERİNE VE YAKINLARINA ZARAR VERME TEHDİDİYLE İFADE ALMAYA ÇALIŞMA,
-ŞANTAJ YAPILARAK İFADE ALINMASI,
-ISINMA, HAVALANDIRMA VE AYDINLANMA İMKANI VERİLMEMESİ,
-AYNI SUÇLAMA NEDENİYLE BİRDEN FAZLA GÖZALTI YAPILMASI,
-HASTA OLANLARIN İLAÇLARININ VERİLMEMESİ,
-DOĞUMHANE KAPISINDAN YENİ DOĞUM YAPMIŞ KADINLARIN GÖZALTINA ALINMASI,
-AMELİYAT KAPISINDAN GÖZALTINA ALINMA,
3- İHRAÇ
-GEREKÇE GÖSTERİLMEDEN KHK İLE İHRAÇ,
-DİSİPLİN SORUŞTURMASI YAPILMADAN YA DA DİSİPLİN SORUŞTURMASI SONUÇLANMADAN İDARİ KARARLA İHRAÇ,
-İHRAÇ EDİLEN KİŞİLERE NEDEN İHRAÇ EDİLDİKLERİNE DAİR AÇIKLAMA YAPILMAMASI, BİLGİ VERİLMEMESİ, BİLGİ TALEPLERİNİN -OHAL GEREKÇE GÖSTERİLEREK REDDEDİLMESİ,
-AİLE FERTLERİNDEN BİRİLERİNİN İHRAÇ EDİLMİŞ OLMASI NEDENİYLE İHRAÇ KARARI VERİLMESİ
-İHRAÇ EDİLMİŞ OLANLARIN ÖZEL SEKTÖRDE ÇALIŞMASINA ENGEL OLUNMASI
-İHRAÇ OLANLARIN UNVANLARINI KULLANMAK SURETİYLE İŞ YAPMALARININ ENGELLENMESİ
-İHRAÇ OLANLARA SERTİFİKA VERİLMEMESİ,
-İHRAÇ OLANLARA, YAPTIKLARI İŞ KAPSAMINDA DESTEKLEME PRİMLERİ VERİLMEMESİ, ÇİFTÇİLİK, HAYVANCILIK YAPMALARINA -BİLE İZİN VERİLMEMESİ,
-İHRAÇ OLANLARIN ASKERLİKLE İLGİLİ SAHİP OLDUKLARI HAKLARININ İPTAL EDİLMESİ,
4- KURUMLARI KAPATILDIĞI İÇİN ÇALIŞANLARIN YAŞADIĞI HUKUKSUZLUKLAR
-SGK TARAFINDAN ÖZEL BİR KOD VERİLMEK SURETİYLE ÇALIŞMA İMKANLARININ ORTADAN KALDIRILMASI,
-KURUMLARA EL KONULMASI NEDENİYLE MAAŞ, TAZMİNAT VB. HAKLARININ ÖDENMEMESİ,
-YASAL HAKKI OLAN ALACAKLARINI TALEP ETTİĞİ İÇİN SORUŞTURMA AÇILMASI,
-KURUMLARI KAPATILDIĞI VE ELKONULDUĞU İÇİN ÖZEL EŞYALARIN ALINMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-KAPATILAN KURUMDA ÇALIŞILDIĞI GEREKÇESİYLE GÖZALTINA ALINMA,
5- GÜVENLİK SORUŞTURMASI GEREKÇE GÖSTERİLEREK YAPILANLAR
-GÜVENLİK SORUŞTURMASI GEREKÇESİYLE İŞ AKİTLERİNİN FESHEDİLMESİ,
-AİLE FERTLERİ GEREKÇE GÖSTERİLEREK SINAV KAZANILMIŞ OLANLARIN MEMURİYETE BAŞLATILMAMASI,
-YAZILI VE SÖZLÜ MÜLAKATTAN BAŞARILI OLUNMUŞ OLSA DAHİ HANGİ HUKUKİ KRİTERE GÖRE YAPILDIĞI BELLİ OLMAYAN -SORUŞTURMA NEDENİYLE İŞE BAŞLATILMAMA,
6- CEMAAT KURUMLARINDA ÇALIŞAN ÖĞRETMENLERİN YAŞADIKLARI HUKUKSUZLUKLAR
-ÖĞRETMENLİK ÇALIŞMA İZİNLERİNİN İPTAL EDİLMESİ,
-ÖZEL OKULLARDA ÖĞRETMENLİK YAPILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-ÖZEL SEKTÖRDE ÖĞRETMENLİK HARİCİ İŞLERDE ÇALIŞILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-TAZMİNAT VE YASAL HAKLARININ ÖDENMEMESİ,
-ÖZEL EŞYALARININ ALINMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-CEMAAT OKULLARINDA ÇALIŞILDIĞI İÇİN SORUŞTURMA, GÖZALTI VE TUTUKLAMA YAPILMASI,
7- PASAPORT İPTALİ
-KHK GEREKÇESİYLE, İHRAÇ OLANLARIN PASAPORTLARININ İPTALİ,
-SORUŞTURMA GEREKÇE GÖSTERİLEREK PASAPORTLARIN İPTALİ,
-EŞ VE ÇOCUKLARIN PASAPORTLARININ İPTALİ,
-KAYIP KAYDI DÜŞÜLEREK PASAPORTLARIN İPTALİ,
8- İŞKENCE
-EMNİYET SÜRECİNDE TEHDİT, KÖTÜ MUAMELE, HAKARET SURETİYLE İŞKENCE
-CEZAEVİ SÜRECİNDE TEHDİT, KÖTÜ MAMALE, HAKARET SURETİYLE İŞKENCE
-VURMAK, İTMEK, TÜKÜRMEK, HAKARET ETMEK, ÜSTÜNE SU DÖKMEK, SAÇINI ÇEKMEK, TEHDİT ETMEK, CİNSEL VEYA SOSYAL AÇIDAN TACİZ ETMEK, GEREKMEDİĞİ HALDE SÜREKLİ DOKUNMAK, BELLİ BİR POZİSYONDA DURMAYA ZORLAMAK, TUVALETE ÇIKARMAMAK, AYAKTA BEKLETMEK, UYUTMAMAK, SU/YEMEK VERMEMEK, YÜKSEK IŞIĞA VE SESE MARUZ BIRAKMAK, ÇOK SICAK, ÇOK SOĞUK MEKANDA DURMAYA ZORLAMAK, SOĞUKTAN KORUNMAK İÇİN GEREKLİ EŞYAYI TEMİN ETMEMEK SURETİYLE İŞKENCE YAPILMASI
9-KİŞİLERİN ZORLA KAÇIRILMASI
-YURTDIŞINDAN YASADIŞI YOLLARLA KAÇIRILMA,
-YURT İÇİNDEN KAÇIRILMA,
-KAÇIRILAN KİŞİLERDEN HİÇ HABER ALINAMAMASI
-KAÇIRILAN KİŞİLERDEN UZUN SÜRE HABER ALINAMAMASI,
-KAÇIRILAN KİŞİLERE İŞKENCE, TEHDİT, HAKARET UYGULANMASI,
-MEDYA ÜZERİNDEN İNSANLARIN KAÇIRILMASI KONUSUNDA ÇAĞRILAR YAPILMASI,
10- AVUKAT YARDIMINDAN YARARLANDIRILMAMA
-SAVCILIK VE EMNİYET TARAFINDAN KENDİ ÖZEL AVUKATIYLA GÖRÜŞME İMKANI VERİLMEMESİ,
-AVUKATLA YAPILAN GÖRÜŞMENİN KAYDA ALINMASI
-BİR GÖREVLİ OLMADAN GÖRÜŞME YAPILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-AVUKATLARIN OHAL’LE İRTİBATLI DAVALARI ÜSTLENMEK İSTEMEMESİ,
-VEKALET ALAN AVUKATLARA FİİLİ YA DA SÖZLÜ TEHDİTTE BULUNULMASI,
-AVUKATLARIN DOSYAYA ERİŞİMİNİN ENGELLENMESİ,
-MÜVEKKİLLERİNİN HAKLARINI SAVUNMAK İÇİN MÜCADELE EDEN AVUKATLAR HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILMASI YA DA SORUŞTURMA AÇILMA TEHDİDİNDE BULUNULMASI
11- DOĞU’DA YAŞANAN ZULÜMLER
-ZORLA EVLERİN BOŞALTTIRILMASI,
-SİLAHLI MÜDAHALELER YAPILMASI,
-İNSANLARIN CENAZELERİNİ DEFNETMELERİNE İZİN VERİLMEMESİ,
-BELEDİYELERE KAYYIM ATANMASI,
-ZIRHLI ARAÇLARIN ÇARPTIĞI ÇOCUKLARIN ÖLMESİ,
12- CEZAEVLERİNDE YAŞANAN KÖTÜ MUAMELELER
-TEK KİŞİLİK HÜCREYE KONULMA,
-TECRİT UYGULAMASI,
-TEMEL YAŞAM İHTİYAÇLARININ KARŞILANMAMASI, ( YATAK, KİŞİSEL ALAN, HAVALANDIRMA)
-BAKIMA MUHTAÇ KİŞİLERİN TEK KİŞİLİK KOĞUŞLARDA KALMAYA ZORLANMASI,
-40 KİŞİLİK KOĞUŞLARDA TEK KİŞİLİK TUVALET İMKANI SUNULMASI,
-KİTAP, DERGİ, GAZETE ALINMASINA YASAK GETİRİLMESİ,
-TV DE SADECE BELLİ KANALLARIN SEYREDİLMESİNE İZİN VERİLMESİ
-SOSYAL FAALİYET YAPILMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-İNSAN ONURUNA AYKIRI MUAMELE YAPILMASI, GÖRÜŞE GİRİŞ ÇIKIŞ ESNASINDA ÇIPLAK OLARAK ÜST ARAMASI YAPILMASI,
-DİSİPLİN CEZASI ADI ALTINDA YASAL HAKLARIN KULLANDIRILMAMASI
13- CEZAEVLERİNDE HUKUKİ SÜRECİN TAKİBİNİN ZORLAŞTIRILMASI
-CEZAEVİNE HUKUKİ DESTEK OLABİLECEK BİLGİ, BELGE SOKULMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-AVUKATLAR TARAFINDAN HAZIRLANAN SAVUNMALARIN MÜVEKKİLLERİNE VERİLMESİNE İZİN VERİLMEMESİ,
-TUTUKLULARIN AYM BAŞVURUSU YAPMASININ ZORLAŞTIRILMASI,
-AİHM BAŞVURUSU YAPABİLMEK İÇİN YETKİ BELGESİ İMZALANMASINA İZİN VERİLMEMESİ,
-SAVUNMA HAZIRLANMASI İÇİN GEREKLİ DOKÜMANIN VERİLMEMESİ,
-BİNLERCE SAYFADAN İBARET DOSYALARIN İNCELENMESİ İÇİN BİLGİSAYAR İMKANI VERİLMEMESİ,
14- MALLARA ELKOYMA
-SORUŞTURMA GEREKÇE GÖSTERİLEREK TÜM MALVARLIĞINA EL KOYMA KARARI VERİLMESİ,
-ARAÇLARA EL KONULARAK PARKA ÇEKİLMESİ
-İSNAT EDİLEN SUÇLARLA BİR İLGİSİ OLMAMASINA RAĞMEN GAYRİMENKULLERE EL KONULMASI,
15- EMEKLİ MAAŞLARINA EL KOYMA
-SUÇ SORUŞTURMALARIYLA BİR İLGİSİ OLMAMASINA RAĞMEN EMEKLİ MAAŞLARINA TEDBİR KONULARAK VERİLMEMESİ,
-MAHKEMELER TARAFINDAN TEDBİR KARARLARI KALDIRILMASINA RAĞMEN BANKALAR TARAFINDAN UYGULANMAMASI,
16- ŞİRKETLERE KAYYIM ATAMA
-SUÇ SORUŞTURMASIYLA İLGİSİ OLMAKSIZIN KAYYIM ATAMAK SURETİYLE ŞİRKETLERE EL KONULMASI
-ŞİRKETLERİN FAALİYETLERİNİN DEVAM ETTİRİLMEYİP TASFİYE SÜRECİNE GÖTÜRÜLMESİ,
-ŞİRKETLERİN MALVARLIKLARININ YANDAŞ FİRMA VE ŞAHISLARA DEVREDİLMESİ,
-ŞİRKETLERİN ZARAR ETTİRİLEREK MAL VARLIKLARININ SATTIRILMASI,
17- GENEL SAĞLIK SİGORTASINDAN YARARLANDIRILMAMA
-İŞSİZ KALAN KİŞİLERİN KHK İLE İHRAÇ OLDUĞU YA DA HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇESİYLE SAĞLIK SİGORTASI KAPSAMINA ALMAMASI,
-KAYMAKAMLIK BÜNYESİNDE GSS BAŞVURULARININ ALINMAMASI,
18- VATANDAŞLIKTAN ÇIKARTMA
-HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇESİYLE VATANDAŞLIKTAN ÇIKARTILMA SÜRECİNİN BAŞLATILMASI
-VATANDAŞLIKTAN ÇIKARTILMA SÜRECİYLE BİRLİKTE MALVARLIKLARINA ELKOYMA KARARI VERİLMESİ,
19- TUTUKLU ÖĞRENCİLERİN EĞİTİM HAKKININ ENGELLENMESİ
-ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ, YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİLERİN SINAVLARA GİRME HAKLARININ ENGELLENMESİ
-ÜNİVERSİTE SINAVINA GİRMEK İSTEYENLERE İZİN VERİLMEMESİ,
20- ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN ÖĞRENCİLİKLE İLİŞİKLERİNİN KESİLMESİ
-HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇESİYLE ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
-İSİMSİZ İHBAR MEKTUPLARI GEREKÇE GÖSTERİLEREK ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
21- YÜKSEK LİSANS VE DOKTORA ÖĞRENCİLERİNİN ÖĞRENCİLİKLERİNİN SONLANDIRILMASI
-KHK İLE İHRAÇ OLDUKLARI GEREKÇESİYLE ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
-HAKLARINDA SORUŞTURMA OLDUĞU GEREKÇE GÖSTERİLEREK ÖĞRENCİLİĞİN SONLANDIRILMASI
22- ÖĞRENCİLERİN BURSLARININ İPTALİ
-ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN AİLESİNDEN KAYNAKLI BİLGİLER GEREKÇESİYLE BURSLARININ İPTALİ,
-BURS BAŞVURULARININ AİLE YAKINLARI GEREKÇE GÖSTERİLEREK REDDEDİLMESİ
23- DOÇENTLİK SINAVLARININ İPTALİ
-YASAL SÜREÇLER SONA ERMESİNE RAĞMEN DOÇENTLİK TİTRİNİN VERİLMEMESİ,
-YAPILAN SINAVLARIN SONUÇLARI AÇIKLANMAYIP İPTAL EDİLMESİ,
-YENİDEN BAŞVURU İMKANI VERİLMEMESİ,
24- OKULLAR, ÜNİVERSİTELER KAPATILMAK SURETİYLE ÖĞRENCİLERİN YAŞADIĞI MAĞDURİYETLER
-OKULLARI KAPATILDIĞI İÇİN BAŞKA OKULLARA GÖNDERİLMEK SURETİYLE ÖĞRENCİLERİN MAĞDUR EDİLMESİ,
-RESMİ BELGELERDE, KHK İLE KAPANAN OKUL ÖĞRENCİSİ KAYDI DÜŞÜLEREK FİŞLEME YAPILMASI,
-EĞİTİM HİZMETİ ALINMAMASINA RAĞMEN ÜCRETLERİN İCRA YOLUYLA TAHSİL EDİLMEYE ÇALIŞILMASI,
-EĞİTİM ÖĞRETİM HİZMETİ ALMAMALARINA RAĞMEN ÖDEDİKLERİ PARAYI GERİ İADE İSTEYENLER HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATILMASI
25- KONSOLOSLUK HİZMETLERİNİN VERİLMEMESİ
-YURT DIŞINDA İKAMET EDİP KONSOLOSLUK HİZMETİ ALMAK İSTEYENLERE HİZMET VERİLMEMESİ,
-KONSOLOSLUKLAR TARAFINDAN PASAPORTLAR ALINMAK SURETİYLE İPTAL İŞLEMİ UYGULANMASI,
-BİZZAT KONSOLOSLUK GÖREVLİLERİ TARAFINDAN FİŞLEME YAPILMASI,
26- YURT DIŞINDA YAŞANAN HUKUKSUZLUKLAR
-İKTİDAR MENSUPLARI YA DA YANDAŞLARI TARAFINDAN FİŞLEME YAPILMASI,
-DİYANET MENSUPLARI TARAFINDAN FİŞLEME VE KIŞKIRTMA FAALİYETLERİ YAPILMASI,
-SİYASİLERİN SÖYLEMLERİYLE KİŞİLERİN HEDEF HALİNE GETİRİLMESİ,
[Av. Nurullah Albayrak] 8.1.2018 [TR724]
Fıtrat ve Fetva [Hakan Zafer]
Diyanetin veya Nurettin Yıldız’ın ilkokul çağındaki çocukları evlendir(ebil)meye dair cevazları üzerine yazmak için sıramı bekliyor değilim ancak meselenin kaynağına odaklanmayı daha doğru buluyorum:
-Fıtrata uygun olmayan fetva dinî olabilir mi?
-Hayır.
-Peki, fıtrat dinin kaynaklarından mıdır?
-Evet.
Fıtrat
Hakikat bilgisine yatkınlık olarak tarif edebileceğim fıtrat, tesirlerden etkilenmemiş en yalın haliyle yaratılışsa eğer, yaratılışa uygun düşen davranmaya da fıtrîlik denilir. Kulunu en iyi bilen (Mülk 14), onu fıtrat üzere yaratan ve kendine aynı kelimeden “Fatır” ismini veren Allah’a inanma kabiliyetiyle beraber bahsi geçtiğine göre, aklı, insan fıtratından bir parça olarak düşünmek zorundayız
Burada önemli bir uyarıda bulunmam gerekiyor: Fıtrattan kasıt, genelin onayı değildir. Bir araya gelmiş insanların hoşuna gideni fıtrattan saymak akla ters düşer. Her birey yegâne diyebileceğimiz kadar kendine hastır ancak fıtratın duruluğu açısından yaratılışları birdir. Değişen, Kuran’ın seçtiği kelime ile “şakile”dir. (İsra 84) Bu kavram, davranışlarımızı şekillendirip, farklılaştıran karakter ve mizacı içine alır. Neml 14’de buna sağlam bir örnek var: Vicdan, fıtrata uygun olan hakikati bulur bulmasına da “bozguncu insan”, zulüm, haksızlık ve kibir marifetiyle bulmamış gibi davranmayı tercih eder.
Yaratılışın başından beri hakikate ve gereklerine yatkınlığın verilmesi, hatta yaratılış amacının bu olduğunun ifadesi (Zariyat 56) gösteriyor ki fıtrat, dini düşüncenin kaynaklarındandır ve din, sadece düşünce boyutuyla değil yaşanması yönüyle de fıtrî olana yönlendirir.
“Sen hakka meylederek yüzünü, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata uygun olan dine çevir. Allah, yaratışını değiştirmez.” Rum 30
Öyleyse dini duygunun kaynağında insanın nitelikleri varken, inandığı din, insanı görmezden gelebilir mi? Korkuları, çaresizliği, engellenmeleri, sonsuzluk beklentisi, ihtiyaçları, anlamlandırma çabası, suçluluk hissi vs. varken bunları yok sayıp, gerek fizikî gerekse aklî yönden kaldıramayacağını ona yükler mi?
Elbette hayır.
*****
Madem dinî bakış açısıyla ilerliyoruz, üç noktaya vurgu yapmada yarar var.
1-İbadet bile olsa fıtrat sınırından çıkarılamaz.
İbadet, fıtrata ters gitmez ama insan sınır tanımaz becerileriyle kuralları, ilahi iradeye rağmen kendi koymaya başlayınca, ilk haliyle ibadet olan, son düzlükte delalete (bidat) döner.
İnsana teklif edilen dünyalık işlerde olduğu gibi ibadet hallerinin de fıtri olması gerekir. Tersi, Resulullah’ın (sav) “benden değildir” ve “dinde aşırı giden mağluptur” uyarılarına muhatap olur.
2-Emir ve yasaklar fıtratla çelişmez.
Ne ibadetler ne de yasaklar, bireyi basitleştiren aynılaştırma değil, en genel parantezde fıtrat dairesinde tutmak içindir. Yasakların varlığının, akılla anlam kazanması ve aklî yetilerden uzak kimselere terazi kurulmayacağından da anlaşılan, dinî yasakların, aynı zamanda dinin, insan fıtratının en çok sesini duyurmak istediği parçası olan aklın da takdiri anlamına gelmesidir.
Bununla ilgili olarak son döneme dair bir dindarlık tablosu var: Dinî olana, olumsuz dindarlık örnekleri yüzünden mesafe alırken yasakların geçerliliğini yitirdiğini düşünmek. Bunun nedenlerinden biri, önceki durumda yasağın neden konulduğuna bilinç düzeyinde ikna olmadan, “kimse yapmıyorsa ben de yapmam” gibi bir uyum tavrının benimsenmesi olabilir. “Neden yasaklar var” sorusuna cevap arama adına yeterli gayretin gösterilmemesini sonuç saydıracak bir itiraftır bu.
3-Dinî anlatım dili fıtrî olmak zorundadır.
Kuran’ın anlam haritası ve kavrayışının kolaylığı fıtrata uygunken, Resulullah’ın (sav) söz söyleme usulü ortadayken, insan kulağına yük olacak bencil şiveler, başkalarına, dinî olandan uzaklaşmanın yollarını açar. Bir süre sonra din diye kendini, ait olduğu grubu veya heveslerini anlatırken, büründüğü “mübarek tavır”, içeriği dine uygun hale getirmez.
*****
Son yıllarda sıkça karşılaştığım ve beni daha önce benzerini yaşamadığım türden endişeye sevk eden durumlardan birine burada değinmek istiyorum. Ben, namaz ibadetinin, dini bilincin devamlılığı ve yaşam esnasında dini dikkatlerin canlı tutulması adına bilinenin çok üzerinde bir etkiye sahip olduğuna dair şiddetli bir inanca sahibim. Bir şekilde, muhatabı olduğum dindarlık problemlerinin altında yatan önemli bir sebep olarak bunun, başta namaz gibi dini pratiklerden uzaklaşma veya yapar olduğu halde ibadetin dönüştürücü bilinç basamaklarına yükseltmesine izin vermemeden kaynaklandığını düşünüyorum. Son dönemde benzer tavsiyelerde bulunduğum kimselerden önemli bir çoğunluk “oooo hocam, namaz kılmak, oruç tutmakla olsaydı…” frenlemesiyle başlayarak namaz kılıp ibadet edip nerede sahtekârlık, arsızlık, hırsızlık yapan tanıdığı, bildiği varsa onlarla örneklendirerek devam ediyor. Henüz patlamamış bomba gibi bu tür, kişiler arası kötü iletişimden kaynaklı dini dönüşüm problemlerinin görmezden gelerek çözüleceğini zannediyoruz. Size bir itirafta bulunayım: Dindarlar adına bu kadar endişe duyacağım aklıma gelmezdi. Ben, hep daha bilinçli, eğitim alma meselesi farklılaşsa da insani ve dini irfana erişme konusunda yavaş ama yükselen bir seyir takip edeceğimizi düşünüyordum.
Çözüme dair söylenecek çok söz var ama kimsenin bu konuda tutarlı bir projesi yok maalesef. Bu yargıda bulunmamın bir sebebi, benzer durumlarla karşılaştıklarında dindarları adeta reflekse dönüşmüş, akla ilk gelen yol olarak insana, tarihin heybesinden seçtiği, yaşamadığını zannettirecek kadar başkalarını övmek veya böyle biri örnek göstermeleridir. Hâlbuki yaşanmışlığından şüphe duyduğu konuları, zaten ağır yükten imanı gevremiş modern zaman insanının sırtına atmaktansa, yok saymadan, yaşanan problemleriyle başa çıkma yollarına yöneltme daha tutarlı olacağı kanaatini taşıyorum.
Sonuç
Yüksek çıtalı hırsızlıkları,
Din algısının içini boşaltıp, üstüne beton döken tecavüzleri, tacizleri,
Artık alenen bir puta kurban sunmaya (rit) dönmüş, devlete, vatandaşlarını kurban etmeyi ve kardeşin kardeşi taassupla katletmesini,
Eşine az rastlanır boyutlardaki israfı,
İnsanın insanla, insanın tabiatla arasını, dönüşü olmayan biçimde açan dünyalık edinme ve tasdik edilme hırsını,
İnsan nefsinin elinde oyuncak olmuş adalet anlayışının geride bıraktığı zulümleri temize çıkaracak şey ne olursa olsun fıtri değildir. Fıtratta yoksa o dinden de değildir. Hatta bu türden aforizmalara, diskurlara, analojilere dinî terminolojiden fetva, cevaz, ruhsat gibi adlandırmalar yapılsa bile…
[Hakan Zafer] 8.1.2018 [TR724]
-Fıtrata uygun olmayan fetva dinî olabilir mi?
-Hayır.
-Peki, fıtrat dinin kaynaklarından mıdır?
-Evet.
Fıtrat
Hakikat bilgisine yatkınlık olarak tarif edebileceğim fıtrat, tesirlerden etkilenmemiş en yalın haliyle yaratılışsa eğer, yaratılışa uygun düşen davranmaya da fıtrîlik denilir. Kulunu en iyi bilen (Mülk 14), onu fıtrat üzere yaratan ve kendine aynı kelimeden “Fatır” ismini veren Allah’a inanma kabiliyetiyle beraber bahsi geçtiğine göre, aklı, insan fıtratından bir parça olarak düşünmek zorundayız
Burada önemli bir uyarıda bulunmam gerekiyor: Fıtrattan kasıt, genelin onayı değildir. Bir araya gelmiş insanların hoşuna gideni fıtrattan saymak akla ters düşer. Her birey yegâne diyebileceğimiz kadar kendine hastır ancak fıtratın duruluğu açısından yaratılışları birdir. Değişen, Kuran’ın seçtiği kelime ile “şakile”dir. (İsra 84) Bu kavram, davranışlarımızı şekillendirip, farklılaştıran karakter ve mizacı içine alır. Neml 14’de buna sağlam bir örnek var: Vicdan, fıtrata uygun olan hakikati bulur bulmasına da “bozguncu insan”, zulüm, haksızlık ve kibir marifetiyle bulmamış gibi davranmayı tercih eder.
Yaratılışın başından beri hakikate ve gereklerine yatkınlığın verilmesi, hatta yaratılış amacının bu olduğunun ifadesi (Zariyat 56) gösteriyor ki fıtrat, dini düşüncenin kaynaklarındandır ve din, sadece düşünce boyutuyla değil yaşanması yönüyle de fıtrî olana yönlendirir.
“Sen hakka meylederek yüzünü, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata uygun olan dine çevir. Allah, yaratışını değiştirmez.” Rum 30
Öyleyse dini duygunun kaynağında insanın nitelikleri varken, inandığı din, insanı görmezden gelebilir mi? Korkuları, çaresizliği, engellenmeleri, sonsuzluk beklentisi, ihtiyaçları, anlamlandırma çabası, suçluluk hissi vs. varken bunları yok sayıp, gerek fizikî gerekse aklî yönden kaldıramayacağını ona yükler mi?
Elbette hayır.
*****
Madem dinî bakış açısıyla ilerliyoruz, üç noktaya vurgu yapmada yarar var.
1-İbadet bile olsa fıtrat sınırından çıkarılamaz.
İbadet, fıtrata ters gitmez ama insan sınır tanımaz becerileriyle kuralları, ilahi iradeye rağmen kendi koymaya başlayınca, ilk haliyle ibadet olan, son düzlükte delalete (bidat) döner.
İnsana teklif edilen dünyalık işlerde olduğu gibi ibadet hallerinin de fıtri olması gerekir. Tersi, Resulullah’ın (sav) “benden değildir” ve “dinde aşırı giden mağluptur” uyarılarına muhatap olur.
2-Emir ve yasaklar fıtratla çelişmez.
Ne ibadetler ne de yasaklar, bireyi basitleştiren aynılaştırma değil, en genel parantezde fıtrat dairesinde tutmak içindir. Yasakların varlığının, akılla anlam kazanması ve aklî yetilerden uzak kimselere terazi kurulmayacağından da anlaşılan, dinî yasakların, aynı zamanda dinin, insan fıtratının en çok sesini duyurmak istediği parçası olan aklın da takdiri anlamına gelmesidir.
Bununla ilgili olarak son döneme dair bir dindarlık tablosu var: Dinî olana, olumsuz dindarlık örnekleri yüzünden mesafe alırken yasakların geçerliliğini yitirdiğini düşünmek. Bunun nedenlerinden biri, önceki durumda yasağın neden konulduğuna bilinç düzeyinde ikna olmadan, “kimse yapmıyorsa ben de yapmam” gibi bir uyum tavrının benimsenmesi olabilir. “Neden yasaklar var” sorusuna cevap arama adına yeterli gayretin gösterilmemesini sonuç saydıracak bir itiraftır bu.
3-Dinî anlatım dili fıtrî olmak zorundadır.
Kuran’ın anlam haritası ve kavrayışının kolaylığı fıtrata uygunken, Resulullah’ın (sav) söz söyleme usulü ortadayken, insan kulağına yük olacak bencil şiveler, başkalarına, dinî olandan uzaklaşmanın yollarını açar. Bir süre sonra din diye kendini, ait olduğu grubu veya heveslerini anlatırken, büründüğü “mübarek tavır”, içeriği dine uygun hale getirmez.
*****
Son yıllarda sıkça karşılaştığım ve beni daha önce benzerini yaşamadığım türden endişeye sevk eden durumlardan birine burada değinmek istiyorum. Ben, namaz ibadetinin, dini bilincin devamlılığı ve yaşam esnasında dini dikkatlerin canlı tutulması adına bilinenin çok üzerinde bir etkiye sahip olduğuna dair şiddetli bir inanca sahibim. Bir şekilde, muhatabı olduğum dindarlık problemlerinin altında yatan önemli bir sebep olarak bunun, başta namaz gibi dini pratiklerden uzaklaşma veya yapar olduğu halde ibadetin dönüştürücü bilinç basamaklarına yükseltmesine izin vermemeden kaynaklandığını düşünüyorum. Son dönemde benzer tavsiyelerde bulunduğum kimselerden önemli bir çoğunluk “oooo hocam, namaz kılmak, oruç tutmakla olsaydı…” frenlemesiyle başlayarak namaz kılıp ibadet edip nerede sahtekârlık, arsızlık, hırsızlık yapan tanıdığı, bildiği varsa onlarla örneklendirerek devam ediyor. Henüz patlamamış bomba gibi bu tür, kişiler arası kötü iletişimden kaynaklı dini dönüşüm problemlerinin görmezden gelerek çözüleceğini zannediyoruz. Size bir itirafta bulunayım: Dindarlar adına bu kadar endişe duyacağım aklıma gelmezdi. Ben, hep daha bilinçli, eğitim alma meselesi farklılaşsa da insani ve dini irfana erişme konusunda yavaş ama yükselen bir seyir takip edeceğimizi düşünüyordum.
Çözüme dair söylenecek çok söz var ama kimsenin bu konuda tutarlı bir projesi yok maalesef. Bu yargıda bulunmamın bir sebebi, benzer durumlarla karşılaştıklarında dindarları adeta reflekse dönüşmüş, akla ilk gelen yol olarak insana, tarihin heybesinden seçtiği, yaşamadığını zannettirecek kadar başkalarını övmek veya böyle biri örnek göstermeleridir. Hâlbuki yaşanmışlığından şüphe duyduğu konuları, zaten ağır yükten imanı gevremiş modern zaman insanının sırtına atmaktansa, yok saymadan, yaşanan problemleriyle başa çıkma yollarına yöneltme daha tutarlı olacağı kanaatini taşıyorum.
Sonuç
Yüksek çıtalı hırsızlıkları,
Din algısının içini boşaltıp, üstüne beton döken tecavüzleri, tacizleri,
Artık alenen bir puta kurban sunmaya (rit) dönmüş, devlete, vatandaşlarını kurban etmeyi ve kardeşin kardeşi taassupla katletmesini,
Eşine az rastlanır boyutlardaki israfı,
İnsanın insanla, insanın tabiatla arasını, dönüşü olmayan biçimde açan dünyalık edinme ve tasdik edilme hırsını,
İnsan nefsinin elinde oyuncak olmuş adalet anlayışının geride bıraktığı zulümleri temize çıkaracak şey ne olursa olsun fıtri değildir. Fıtratta yoksa o dinden de değildir. Hatta bu türden aforizmalara, diskurlara, analojilere dinî terminolojiden fetva, cevaz, ruhsat gibi adlandırmalar yapılsa bile…
[Hakan Zafer] 8.1.2018 [TR724]
Diyanet ve küçük yaşlarda evlilik [Abdullah Salih Güven]
Son haftada iki haber dikkatimi çekti. İlki Hz. Nuh oğluyla telefonla konuştu. Bu türden saçmalara harcayacak bir tek saniyem bile yok. Yok ama sosyal medyaya bakınca yüzlerce-binlerce insan bunu konuşuyor. Kimisi ciddi, kimisi alayvari. Geçiyorum.
İkincisi -ki bu bence çok önemli- kız çocuklarının küçük yaşlarda evliliği meselesi. Diyanet buna evet dedi-demedi, dini kavramlar sayfasında vardı-yoktu; tepkiler üzerine açıklama yaptı, hutbe irad etti, sayfayı kapattı vs. türünden tartışmalar bence güncelin içinde boğulmak manasına gelir.
Neden? Sorunun kökeni çok daha derinlerde de ondan. Gelin sorunu entelektüel bir soğukkanlılık ve titiz bir dürüstlükle tespit edelim. Bizim fıkıh literatürümüzde buluğ çağı erkekler için 15, kızlar için 9 yaş olarak belirtilmiştir. Yine aynı literatürde buluğ yaşına ermiş çocukların evlenmesine cevaz veren içtihatlarla doludur. Bu yaşta evlilik yapan çocukların velisinin izni olması farklı içtihatlara konu olmuştur. Kimileri velinin izni şart derken, kimisi şart değil demiştir. Üç cümlede özetlemeye çalıştığım şeylerin hepsi de vakıaya mutabıktır. Vakıaya mutabık verili durum demektir. Hayatın içinde var olan uygulamalardır.
Ulemanın delil diye getirdiği ayet…
Sorunu entelektüel bir soğukkanlılık ve titiz bir dürüstlükle tespit edelim derken bir adım daha ileri atalım, Kur’an’da bu verili durumu ifade eden bir ayet de vardır. Talak süresi 4. ayette Kur’an, hayızdan kesilmiş yaşlı kadınlarla hamile kadınların iddet müddetini belirttiği yerde “adet görmemiş, henüz hayız olmamış çocukların iddet müddetini de belirtir.” Ne demektir bu? Buradan Kur’an buluğa ermemiş kız çocuklarının evliliğini onaylıyor anlamı çıkmaz mı? Nitekim tarih boyunca küçük kız çocuklarının evlenebileceğine cevaz veren ulema bu ayeti hep delil olarak kullanmışlardır. Halbuki ayeti şöyle de yorumlamak mümkündür –ki benim şahsi görüşüm bu istikamettedir- Kur’an bu ayeti ile nazil olduğu zeminde var olan ve devam edegelen bir uygulamada iddet müddeti ile alakalı bir soruna çözüm üretmekte veya inşai bir hüküm koymakta ve bunu yaparken de çocuk yaşta evlenmiş olan kişileri de dışarıda bırakmamaktadır.. Nüzul ortamında bu türlü evlilikler azdır-çoktur sorusuna verecek bir cevabım yok. O İslam öncesi arap toplumunu inceleme alanına alan uzmanlarla, Efendimiz (sas) dönemi tarihçilerinin işidir. Bu konudaki detay bilgileri onlardan almak lazım. Fakat gerek Kur’an’ın bu ayetinden anladığımız gerekse tarihçilerin beyanlarından hareketle biliyoruz ki çocuk yaşta evlilik nüzul dönemi toplumunda az ya da çok var vardır. Buna gözümüzü kapatamayız.
Buluğ ve rüşd ayırımı bir başka örnektir
Netice işte bu verili durum Hicaz’dan Mısır’a, Şam’dan Buhara ve Semerkand’a kadar tedvin döneminde hayatta olan bütün fıkıhçılarımızın tespitlerinde yer almıştır. Öyleyse, buluğ çağı ve çocuk yaşta evlilik meselesine buradan başlanmalıdır. Selefe haksızlık etmeyelim; aslında aradan geçen 14 asır içinde mezkur tespitler üzerinde tartışmalar da yapılmamış, farklı görüşler serd edilmemiş değildir. Mesela, mezkur ayet fizyolojik olarak adet görmeyen kadınları kastediyor. Çocukları kast ediyor ama bu evliliğe cevaz manası taşımaz. Buluğ ve rüşd ayırımı bir başka örnektir. Buna göre, buluğ, ergenliği ifade eden bir terim, rüşd ise akıllı olma, kişinin kendi lehine ve aleyhine olacak şeyleri kendi aklı kabiliyeti ile tespit edebilme dönemidir. Evlilik rüşdün tarifinde geçen unsurları bütünüyle barındıran bir kurum olduğuna göre evlilik yaşı için rüşd şart koşulmalıdır, buluğ yeterli değildir denilmiştir. Evlilikte irade beyanı esastır. İrade beyanı da kişinin anne baba veya yakın-uzak çevre baskısından bağımsız olarak kendi özgür iradesi ile evet demesi manasına gelir. Hatta 25-30 yasına bile gelse kişi rüşd’e ermediyse, aklı melekeleri kendi zarar ve faydasına olan şeyi ayırt edecek özellikte değilse o kişi evlenmeye ehil değildir içtihatları dahi vardır. Fakat bütün bunlarla beraber evlilik için buluğ yaşına girme yeterlidir içtihatları hem kitaplarımızda hem de uygulamada yerini korumuştur. Diyanetin kapattığını söylediği dini kavramları ele aldığı web sayfasında da yaptığı şey işte bu mezkur bilgilerin tercümesinden ibarettir.
Sonuç, sosyal-siyasal-kültürel-iktisadi arka plan şartlarına bağlı olarak Müslüman hukukçuların üretmiş olduğu üretilmiş düşüncelerin, doğru ve yanlış olma ihtimaline açık görüşlerin, en geniş anlamıyla fıkhî yaklaşımların dinin sabiteleri, değişmez, değiştirilemez gerçekleri gibi algılandığı zihin yapısı değişmeden ve değişen zihni yapıya göre içtihadî yaklaşımlar yenilenmeden bir yere varmamız mümkün değildir. Bu açıdan günlerdir kamuoyunu meşgul eden bir tartışma ne bir ilktir ne de son olacaktır. Bu zihniyet devam ettiği müddetçe daha çok böyle tartışmalar yaşarız. Kazananı olmaz bu sürecin ama kaybedeninin başta din, ardından bütün Müslümanlar ve özellikle yeni yetişen nesiller olacağında hiç kimsenin şüphesi olmasın.
[Abdullah Salih Güven] 8.1.2018 [TR724]
İkincisi -ki bu bence çok önemli- kız çocuklarının küçük yaşlarda evliliği meselesi. Diyanet buna evet dedi-demedi, dini kavramlar sayfasında vardı-yoktu; tepkiler üzerine açıklama yaptı, hutbe irad etti, sayfayı kapattı vs. türünden tartışmalar bence güncelin içinde boğulmak manasına gelir.
Neden? Sorunun kökeni çok daha derinlerde de ondan. Gelin sorunu entelektüel bir soğukkanlılık ve titiz bir dürüstlükle tespit edelim. Bizim fıkıh literatürümüzde buluğ çağı erkekler için 15, kızlar için 9 yaş olarak belirtilmiştir. Yine aynı literatürde buluğ yaşına ermiş çocukların evlenmesine cevaz veren içtihatlarla doludur. Bu yaşta evlilik yapan çocukların velisinin izni olması farklı içtihatlara konu olmuştur. Kimileri velinin izni şart derken, kimisi şart değil demiştir. Üç cümlede özetlemeye çalıştığım şeylerin hepsi de vakıaya mutabıktır. Vakıaya mutabık verili durum demektir. Hayatın içinde var olan uygulamalardır.
Ulemanın delil diye getirdiği ayet…
Sorunu entelektüel bir soğukkanlılık ve titiz bir dürüstlükle tespit edelim derken bir adım daha ileri atalım, Kur’an’da bu verili durumu ifade eden bir ayet de vardır. Talak süresi 4. ayette Kur’an, hayızdan kesilmiş yaşlı kadınlarla hamile kadınların iddet müddetini belirttiği yerde “adet görmemiş, henüz hayız olmamış çocukların iddet müddetini de belirtir.” Ne demektir bu? Buradan Kur’an buluğa ermemiş kız çocuklarının evliliğini onaylıyor anlamı çıkmaz mı? Nitekim tarih boyunca küçük kız çocuklarının evlenebileceğine cevaz veren ulema bu ayeti hep delil olarak kullanmışlardır. Halbuki ayeti şöyle de yorumlamak mümkündür –ki benim şahsi görüşüm bu istikamettedir- Kur’an bu ayeti ile nazil olduğu zeminde var olan ve devam edegelen bir uygulamada iddet müddeti ile alakalı bir soruna çözüm üretmekte veya inşai bir hüküm koymakta ve bunu yaparken de çocuk yaşta evlenmiş olan kişileri de dışarıda bırakmamaktadır.. Nüzul ortamında bu türlü evlilikler azdır-çoktur sorusuna verecek bir cevabım yok. O İslam öncesi arap toplumunu inceleme alanına alan uzmanlarla, Efendimiz (sas) dönemi tarihçilerinin işidir. Bu konudaki detay bilgileri onlardan almak lazım. Fakat gerek Kur’an’ın bu ayetinden anladığımız gerekse tarihçilerin beyanlarından hareketle biliyoruz ki çocuk yaşta evlilik nüzul dönemi toplumunda az ya da çok var vardır. Buna gözümüzü kapatamayız.
Buluğ ve rüşd ayırımı bir başka örnektir
Netice işte bu verili durum Hicaz’dan Mısır’a, Şam’dan Buhara ve Semerkand’a kadar tedvin döneminde hayatta olan bütün fıkıhçılarımızın tespitlerinde yer almıştır. Öyleyse, buluğ çağı ve çocuk yaşta evlilik meselesine buradan başlanmalıdır. Selefe haksızlık etmeyelim; aslında aradan geçen 14 asır içinde mezkur tespitler üzerinde tartışmalar da yapılmamış, farklı görüşler serd edilmemiş değildir. Mesela, mezkur ayet fizyolojik olarak adet görmeyen kadınları kastediyor. Çocukları kast ediyor ama bu evliliğe cevaz manası taşımaz. Buluğ ve rüşd ayırımı bir başka örnektir. Buna göre, buluğ, ergenliği ifade eden bir terim, rüşd ise akıllı olma, kişinin kendi lehine ve aleyhine olacak şeyleri kendi aklı kabiliyeti ile tespit edebilme dönemidir. Evlilik rüşdün tarifinde geçen unsurları bütünüyle barındıran bir kurum olduğuna göre evlilik yaşı için rüşd şart koşulmalıdır, buluğ yeterli değildir denilmiştir. Evlilikte irade beyanı esastır. İrade beyanı da kişinin anne baba veya yakın-uzak çevre baskısından bağımsız olarak kendi özgür iradesi ile evet demesi manasına gelir. Hatta 25-30 yasına bile gelse kişi rüşd’e ermediyse, aklı melekeleri kendi zarar ve faydasına olan şeyi ayırt edecek özellikte değilse o kişi evlenmeye ehil değildir içtihatları dahi vardır. Fakat bütün bunlarla beraber evlilik için buluğ yaşına girme yeterlidir içtihatları hem kitaplarımızda hem de uygulamada yerini korumuştur. Diyanetin kapattığını söylediği dini kavramları ele aldığı web sayfasında da yaptığı şey işte bu mezkur bilgilerin tercümesinden ibarettir.
Sonuç, sosyal-siyasal-kültürel-iktisadi arka plan şartlarına bağlı olarak Müslüman hukukçuların üretmiş olduğu üretilmiş düşüncelerin, doğru ve yanlış olma ihtimaline açık görüşlerin, en geniş anlamıyla fıkhî yaklaşımların dinin sabiteleri, değişmez, değiştirilemez gerçekleri gibi algılandığı zihin yapısı değişmeden ve değişen zihni yapıya göre içtihadî yaklaşımlar yenilenmeden bir yere varmamız mümkün değildir. Bu açıdan günlerdir kamuoyunu meşgul eden bir tartışma ne bir ilktir ne de son olacaktır. Bu zihniyet devam ettiği müddetçe daha çok böyle tartışmalar yaşarız. Kazananı olmaz bu sürecin ama kaybedeninin başta din, ardından bütün Müslümanlar ve özellikle yeni yetişen nesiller olacağında hiç kimsenin şüphesi olmasın.
[Abdullah Salih Güven] 8.1.2018 [TR724]
Yüzbaşı Akın 15 Temmuz’u çökertmekte kararlı! [Ahmet Dönmez]
15 Temmuz ‘kahramanı’ Yüzbaşı Burak Akın’ın emniyet terörle mücadele şubesindeki sorgusu 10 gündür devam ediyor. Verdiği ifadelerle 2 muvazzaf subay ‘kripto cemaatçi’ oldukları iddiası ile, Mersin’de bir öğretmen de ’mahrem imam’ olduğu iddiasıyla gözaltına alındı.
Akın, geçtiğimiz cuma günü, yurt dışında firari bulunan bazı askerleri teşhis etmek üzere Adliye’ye götürüldü.
Şu ana kadar ortaya çıkan bilgiler ışığında bir durum değerlendirmesi daha yapmak icap ediyor.
Öncelikle bazı noktaların altını çizmek isterim:
1- Akın’ın neden teslim olduğuyla ilgili sis perdesi aralanabilmiş değil. Muamma halen devam ediyor.
2- Başlangıçta var olan soru işaretlerine yenileri ekleniyor.
3- Yüzbaşı Akın’ın ifadelerinden sızan bilgiler, 15 Temmuz resmi söylemini çökertecek cinsten. Eğer bundan sonraki sorgusunda aksi yönde somut bilgiler ortaya çıkmazsa bana göre AKP’nin 15 Temmuz söylemi büyük oranda çökmüştür.
4- Tam da bu yüzden yandaş medyanın çekingenliği sürüyor. Normal şartlar altında bu olayı manşetlerden indirmemesi ve ifadeleri çarşaf çarşaf yazması gereken yandaşlar, kafa karışıklığı yaşıyor. Yeni Şafak dışında gelişmeleri birinci sayfadan gören yok.
****
Bu genel tespitlerin ardından biraz daha detaya girelim.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, darbe girişiminden 1 ay sonra, 14 Ağustos 2016 tarihinde ‘kahraman’ askeri evinde ziyaret etti. Darbe gecesi her iki bacağından vurulan, ölümden dönen, 3 gün GATA’da tedavi gördükten sonra taburcu olan Burak Akın, bir hafta sonra da baba olma heyecanı yaşamıştı. Bakan Kaya’nın ziyareti bu nedenle duygusal bir atmosferde geçmişti. Konu elbette o meş’um geceye de gelmiş ve 15 Temmuz gazisi, cemaati kastederek, “Pek tanışamamışız Sayın Bakanım maalesef, üzücü olan da o” ifadesini kullanmıştı. Bakan Kaya da kendisine şöyle güvence vermişti: “Merak etmeyin, bunların hesabı tek tek sorulacak. Bütün kamu kurumlarında ve tabi ki Türk Silahlı Kuvvetlerimizde de gereken temizlik yapılacak.”
Bu ziyaretten 16 ay sonra Burak Akın, kendisinin de “Pek tanımamışız maalesef” dediği o camianın mensubu olduğunu ifade ediyor. Fatma Betül Sayan Kaya ise şimdi “Merak etme, hepsini temizleyeceğiz” diye teminat verdiği genç subayın da aslında ‘temizlenmesi gereken bir asker olduğu sürprizi ile karşı karşıya.
Burada şu noktanın altını bir daha çizelim: Eğer yüzbaşı kendi kendine teslim olmasa, cemaat üyesi olduğunu (İfadesinin doğru olduğunu kabul edersek) kimsenin bilebilmesi mümkün değil. Düşünsenize, gazi olduğu için kendisini ziyarete gelen bakanın bile bu şekilde konuştuğu, “Merak etme” dedikten 16 ay sonra bile kimsenin kendisinin izine ulaşamadığı, eski ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı’nın ‘çok güvendiği’ bir asker olmaya devam eden bir kahraman o. Fakat o ne yapıyor? Birdenbire ‘hain’ olmaya karar veriyor.
Peki ama neden?
****
Yandaş medyada çıkan haberlere göre bunun sebebi; Yüzbaşı Akın’ın, hakkında gizli bir soruşturma başlatıldığını öğrenmesi. Bu iddiaya göre ankesörlü telefonlarla irtibat kuran kripto cemaatçi askerler deşifre olmuştu. Onlardan biri de Akın’dı.
Eğer bu iddia doğru ise;
1- Halen Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler’in koruma müdür yardımcısı olan Yüzbaşı Akın, hakkındaki bu gizli soruşturmayı nasıl öğrenebildi?
2- Diyelim ki bu denli mahrem bir soruşturmayı haber alabilecek kadar güçlü bağlantıları var, o halde niye gidip bu kadar zaaf görüntüsü içerisinde ağlaya ağlaya kendini ihbar etti?
3- Bu profilde bir askerin, hakkında böyle bir gizli soruşturma olduğunu öğrenmesi halinde normal davranış biçimi ne olurdu? Düşünün; hükümet, medya ve kamuoyu nezdinde bir kahraman. Boynunda madalyası, bacaklarında kurşun izleri var. Çatışma görüntüleri, mahkeme dosyalarına bile girmiş. 15 Temmuz gecesi aslanlar gibi ölüme atlamış bir subay o. Üstelik hakkında cemaat üyesi olduğuna dair hiç bir somut delil yok. Hiç bir iz bulunamamış. Kimse de aksini ispatlayamaz. Kendisi bile ifadesinde, “Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda yakın koruma görevinde FETÖ’cü olarak sadece ben kaldım. Diğerleri temizlendi” demiş. Demek o kadar iyi gizlenmiş. O halde, elinin bu kadar güçlü olmasına güvenerek soğukkanlılığını bozmadan hareket etmesi mi beklenirdi yoksa panik içinde ağlaya ağlaya gidip kendini ihbar etmesi mi? Bu kadar zayıf karakterli olduğunu öne sürmek, yüzbaşının dirayetine hakaret değil mi?
4- Sabah’tan Yüksel Temel’in haberine göre Yüzbaşı Akın, yürütülen soruşturmada isminin olduğunu öğrenince korumalığını yaptığı Yaşar Güler’in karşısına çıkıyor ve ağlaya ağlaya “Ben de FETÖ’cüyüm. Örgüt baskısından bıktım artık” diyor. İntihar etmek istediğini söylüyor ve orada sinir krizi geçiriyor. Bunun üzerine Yaşar Güler’in talimatıyla Hukuk Müşaviri Mehmet Yüzbaşıoğlu durumu Ankara Başsavcılığı’na bildiriyor. Ardından polisler Kara Kuvvetleri’ne gidip Akın’ı gözaltına alıyor.
Yüzbaşı, emniyetteki ifadesinde böyle konuşmuş. Ortada bir çelişki var. Bu ifadeye göre, hakkındaki soruşturmayı haber alınca gidip itirafçı olan bir subay yok ortada. Onun yerine, “örgüt” baskısından bunalıma girmiş ve ne yapacağını bilemeyince gidip komutanına sığınmış bir asker var. İkisi arasında dağlar kadar fark var.
5- Burak Yüzbaşı’nın teslim olmasının ardından bu gizli soruşturmanın da deşifre olmuş olması gerek. Bu durumda, soruşturmada adı geçen ne kadar asker varsa aynı sabah hepsinin gözaltına alınması lazımdı. Öyle ya, ankesörlü telefonlarla irtibat kuran bu kripto elemanların, Akın’ın teslim olması ile birlikte delil karartma ve kaçma ihtimali vardı. Dolayısıyla hepsinin adreslerinden toplanması gerekirdi. Böyle bir operasyon olmadı. Tam tersine, ancak 1 hafta sonra ve Akın’ın kendi ifadesi üzerine 2 muvazzaf subay gözaltına alındı sadece. Onların da durumu son derece şüpheli. Detaylara birazdan gireceğim.
****
Demek ki bu gerekçe tam oturmuyor.
Yüzbaşı Akın’ın neden teslim olduğunu açıklayacak daha güçlü ve tatmin edici bir izahata ihtiyaç var.
Gelelim medyaya sızan diğer küçük ifade kırıntılarına.
Yeni Şafak’ın haberine göre, “örgütün kendisine katalogdan evlenmesini önerdiğini, ancak bunu kabul etmediğini” söyleyen Akın, bu sebeple “örgütten dışlandığını” savunmuş.
Oysa darbe girişiminin kilit isimleri arasında gösterilen ve cemaat üyesi olduğu öne sürülen dönemin Kara Havacılık Kurmay Başkanı Yarbay Mehmet Şahin ifadesinde, evliliğinin ‘cemaat içi’ bir evlilik olmadığını söylüyor. Aynı şekilde Yarbay Yasin Candemir’in de benzer ifadesi var. İtirafçı subaylardan Murat Bolat da cemaat içi evlilik yapmadığını, bundan dolayı bir ara Hizmet’ten koptuğunu ama sonradan ‘abilerin’ kendisi ile görüşerek tekrar yapıya dahil ettiğini anlattı. Demek ki bu çok büyük bir problem değil.
Kaldı ki 15 Temmuz günü MİT’e giderek darbeyi ihbar eden Binbaşı O.K. da, “Balyoz ve Ergenekon sürecinde F. Gülen’in şizofren seviyesinde olduğunu ve vatana ihanet içerisinde olduğunu anlamaya başladım ve fikirlerim değişmeye başladı. 2014’ten sonra beni ısrarla davet etmelerine rağmen toplantılarına gitmedim.” demişti. Ama nasıl oluyorsa cemaat, bu cümleleri kuran O.K.’ya bile 15 Temmuz günü Hakan Fidan’ı kaçırmak gibi en önemli görevi verirken Burak Akın’ı ‘dışlıyor’.
Çelişkiler bununla da sınırlı değil. Yine aynı haberde Akın’ın, “Görüşmelere eşimden gizli gidiyordum” dediği yazıyor. Yani hem aşk evliliği yaptığı için cemaatten dışlanıyor hem de o eşini ‘dışlayıp’ gizli gizli cemaat toplantılarına koşuyor. Enteresan bir ilişki biçimi.
Fakat çelişkiler bununla da bitmiyor. Yine aynı haberde Akın’ın ifadesinde, “Darbe yaptıklarını görünce ayrıldım. Ancak beni rahat bırakmadılar. Firar edenler sürekli benimle irtibat kurmaya çalıştı. Ama ben kaçtım, görüşmek istemedim” dediği aktarılıyor.
Yani 15 Temmuz öncesinde, evliliği nedeniyle ayrılmış değil. Sonradan kendi isteğiyle, ‘darbe yaptıklarını öğrenince’ ayrılma kararı alıyor. Birbirini nakseden ifadeler bunlar. Bizim sağlam bir neticeye ulaşmamızı, gerçeği bulmamızı zorlaştıran cümleler.
****
“Beni rahat bırakmadılar” ifadesi de üzerinde durmaya değer. Mesela sorgusunda kendisine, “15 Temmuz’da gün boyu dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın yanındaydınız. Örgüt sizinle irtibata geçmedi mi?” sorusu yöneltiliyor. Cevabı şöyle olmuş: “Komutanların yanında telefonla konuşmak yasaktır”
Bu kadar yani?! Yasaklara son derece saygılı ‘darbeci örgüt’… İlginçtir ki darbe öncesinde kalkışmaya dahil olması için onu ‘rahat bırakanlar’, “Katılmak istemiyor musun, sen bilirsin, o zaman sana iyi görevler” diyenler, üzerinde baskı kurmayanlar, hatta yasak diye komutanın yanında aramama nezaketini gösterenler, iş işten geçtikten sonra baskı kurmaya, onu ‘rahat bırakmamaya’ başlıyorlar. Hem de nereden? Yurt dışından.
Üstelik, “Bana ulaşmaya çalıştılar.” diyor. Yani ulaşamamışlar. Sadece ulaşmaya çalışıyorlarmış. Fakat bu kadarı bile 15 Temmuz kahramanına yetmiş. Ağlaya ağlaya Yaşar Güler’e gidip kendini deşifre etmiş ve “İntihar edeceğim” diye sinir krizleri geçirmiş. Ya bir de ulaşsalarmış ne yapacakmış, intihar mı edecekmiş Allah korusun.
****
Zaten Yüzbaşı Akın ilk teslim olduğunda da bu iddia gündeme gelmişti. “Üzerinde baskı kurulduğu için” itirafçı olmaya karar verdiği yazılmıştı. Peki ne istiyorlarmış kendisinden? Niye rahat bırakmıyorlarmış? Bilmiyoruz. İşin kötüsü Burak Akın da bilmiyor. Öyle demiş. Yeni Şafak’ın haberinde şöyle deniyor: “Akın, aramalara cevap vermediği için kendisinden ne istediklerini bilmediğini iddia etti.”
Bir dakika yahu! Yani aramalara cevap vermeyince vermeyebiliyormuş. Görüşmek istemeyince görüşmeyebiliyormuş. Hem ne istediklerini bile bilmiyormuş.
Buna rağmen Sayın Yüzbaşı, o kadar korkmuş, o kadar rahatsız olmuş ki gitmiş kendini ihbar etmiş. Kahramanlık madalyasını iade etmeye ve hain ‘tek tip elbisesi’ giymeye karar vermiş.
İfadesinin bir başka yerinde de “Yurt dışına kaçan sivil imamların WhatsApp üzerinde kendisini arayarak ‘Seninle yeteri kadar ilgilenmedik, hakkını helal et’ dediğini söylemiş.
Yani bu yüzden mi bunalıma girmiş Gazi Akın? ‘Abileri’ yeteri kadar ilgilenemediği için mi? Yoksa helallik istediklerini için mi? Bir de “Hakkını helal et” diyerek mi gözünü korkutmuş, üzerinde baskı kurmuşlar?
Hayır, olmuyor, bir türlü taşlar yerine oturmuyor!
Büyük boşluklar var!
Yarın devam edeceğim, daha sorulacak çok soru var…
[Ahmet Dönmez] 8.1.2018 [TR724]
Akın, geçtiğimiz cuma günü, yurt dışında firari bulunan bazı askerleri teşhis etmek üzere Adliye’ye götürüldü.
Şu ana kadar ortaya çıkan bilgiler ışığında bir durum değerlendirmesi daha yapmak icap ediyor.
Öncelikle bazı noktaların altını çizmek isterim:
1- Akın’ın neden teslim olduğuyla ilgili sis perdesi aralanabilmiş değil. Muamma halen devam ediyor.
2- Başlangıçta var olan soru işaretlerine yenileri ekleniyor.
3- Yüzbaşı Akın’ın ifadelerinden sızan bilgiler, 15 Temmuz resmi söylemini çökertecek cinsten. Eğer bundan sonraki sorgusunda aksi yönde somut bilgiler ortaya çıkmazsa bana göre AKP’nin 15 Temmuz söylemi büyük oranda çökmüştür.
4- Tam da bu yüzden yandaş medyanın çekingenliği sürüyor. Normal şartlar altında bu olayı manşetlerden indirmemesi ve ifadeleri çarşaf çarşaf yazması gereken yandaşlar, kafa karışıklığı yaşıyor. Yeni Şafak dışında gelişmeleri birinci sayfadan gören yok.
****
Bu genel tespitlerin ardından biraz daha detaya girelim.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, darbe girişiminden 1 ay sonra, 14 Ağustos 2016 tarihinde ‘kahraman’ askeri evinde ziyaret etti. Darbe gecesi her iki bacağından vurulan, ölümden dönen, 3 gün GATA’da tedavi gördükten sonra taburcu olan Burak Akın, bir hafta sonra da baba olma heyecanı yaşamıştı. Bakan Kaya’nın ziyareti bu nedenle duygusal bir atmosferde geçmişti. Konu elbette o meş’um geceye de gelmiş ve 15 Temmuz gazisi, cemaati kastederek, “Pek tanışamamışız Sayın Bakanım maalesef, üzücü olan da o” ifadesini kullanmıştı. Bakan Kaya da kendisine şöyle güvence vermişti: “Merak etmeyin, bunların hesabı tek tek sorulacak. Bütün kamu kurumlarında ve tabi ki Türk Silahlı Kuvvetlerimizde de gereken temizlik yapılacak.”
Bu ziyaretten 16 ay sonra Burak Akın, kendisinin de “Pek tanımamışız maalesef” dediği o camianın mensubu olduğunu ifade ediyor. Fatma Betül Sayan Kaya ise şimdi “Merak etme, hepsini temizleyeceğiz” diye teminat verdiği genç subayın da aslında ‘temizlenmesi gereken bir asker olduğu sürprizi ile karşı karşıya.
Burada şu noktanın altını bir daha çizelim: Eğer yüzbaşı kendi kendine teslim olmasa, cemaat üyesi olduğunu (İfadesinin doğru olduğunu kabul edersek) kimsenin bilebilmesi mümkün değil. Düşünsenize, gazi olduğu için kendisini ziyarete gelen bakanın bile bu şekilde konuştuğu, “Merak etme” dedikten 16 ay sonra bile kimsenin kendisinin izine ulaşamadığı, eski ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı’nın ‘çok güvendiği’ bir asker olmaya devam eden bir kahraman o. Fakat o ne yapıyor? Birdenbire ‘hain’ olmaya karar veriyor.
Peki ama neden?
****
Yandaş medyada çıkan haberlere göre bunun sebebi; Yüzbaşı Akın’ın, hakkında gizli bir soruşturma başlatıldığını öğrenmesi. Bu iddiaya göre ankesörlü telefonlarla irtibat kuran kripto cemaatçi askerler deşifre olmuştu. Onlardan biri de Akın’dı.
Eğer bu iddia doğru ise;
1- Halen Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler’in koruma müdür yardımcısı olan Yüzbaşı Akın, hakkındaki bu gizli soruşturmayı nasıl öğrenebildi?
2- Diyelim ki bu denli mahrem bir soruşturmayı haber alabilecek kadar güçlü bağlantıları var, o halde niye gidip bu kadar zaaf görüntüsü içerisinde ağlaya ağlaya kendini ihbar etti?
3- Bu profilde bir askerin, hakkında böyle bir gizli soruşturma olduğunu öğrenmesi halinde normal davranış biçimi ne olurdu? Düşünün; hükümet, medya ve kamuoyu nezdinde bir kahraman. Boynunda madalyası, bacaklarında kurşun izleri var. Çatışma görüntüleri, mahkeme dosyalarına bile girmiş. 15 Temmuz gecesi aslanlar gibi ölüme atlamış bir subay o. Üstelik hakkında cemaat üyesi olduğuna dair hiç bir somut delil yok. Hiç bir iz bulunamamış. Kimse de aksini ispatlayamaz. Kendisi bile ifadesinde, “Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda yakın koruma görevinde FETÖ’cü olarak sadece ben kaldım. Diğerleri temizlendi” demiş. Demek o kadar iyi gizlenmiş. O halde, elinin bu kadar güçlü olmasına güvenerek soğukkanlılığını bozmadan hareket etmesi mi beklenirdi yoksa panik içinde ağlaya ağlaya gidip kendini ihbar etmesi mi? Bu kadar zayıf karakterli olduğunu öne sürmek, yüzbaşının dirayetine hakaret değil mi?
4- Sabah’tan Yüksel Temel’in haberine göre Yüzbaşı Akın, yürütülen soruşturmada isminin olduğunu öğrenince korumalığını yaptığı Yaşar Güler’in karşısına çıkıyor ve ağlaya ağlaya “Ben de FETÖ’cüyüm. Örgüt baskısından bıktım artık” diyor. İntihar etmek istediğini söylüyor ve orada sinir krizi geçiriyor. Bunun üzerine Yaşar Güler’in talimatıyla Hukuk Müşaviri Mehmet Yüzbaşıoğlu durumu Ankara Başsavcılığı’na bildiriyor. Ardından polisler Kara Kuvvetleri’ne gidip Akın’ı gözaltına alıyor.
Yüzbaşı, emniyetteki ifadesinde böyle konuşmuş. Ortada bir çelişki var. Bu ifadeye göre, hakkındaki soruşturmayı haber alınca gidip itirafçı olan bir subay yok ortada. Onun yerine, “örgüt” baskısından bunalıma girmiş ve ne yapacağını bilemeyince gidip komutanına sığınmış bir asker var. İkisi arasında dağlar kadar fark var.
5- Burak Yüzbaşı’nın teslim olmasının ardından bu gizli soruşturmanın da deşifre olmuş olması gerek. Bu durumda, soruşturmada adı geçen ne kadar asker varsa aynı sabah hepsinin gözaltına alınması lazımdı. Öyle ya, ankesörlü telefonlarla irtibat kuran bu kripto elemanların, Akın’ın teslim olması ile birlikte delil karartma ve kaçma ihtimali vardı. Dolayısıyla hepsinin adreslerinden toplanması gerekirdi. Böyle bir operasyon olmadı. Tam tersine, ancak 1 hafta sonra ve Akın’ın kendi ifadesi üzerine 2 muvazzaf subay gözaltına alındı sadece. Onların da durumu son derece şüpheli. Detaylara birazdan gireceğim.
****
Demek ki bu gerekçe tam oturmuyor.
Yüzbaşı Akın’ın neden teslim olduğunu açıklayacak daha güçlü ve tatmin edici bir izahata ihtiyaç var.
Gelelim medyaya sızan diğer küçük ifade kırıntılarına.
Yeni Şafak’ın haberine göre, “örgütün kendisine katalogdan evlenmesini önerdiğini, ancak bunu kabul etmediğini” söyleyen Akın, bu sebeple “örgütten dışlandığını” savunmuş.
Oysa darbe girişiminin kilit isimleri arasında gösterilen ve cemaat üyesi olduğu öne sürülen dönemin Kara Havacılık Kurmay Başkanı Yarbay Mehmet Şahin ifadesinde, evliliğinin ‘cemaat içi’ bir evlilik olmadığını söylüyor. Aynı şekilde Yarbay Yasin Candemir’in de benzer ifadesi var. İtirafçı subaylardan Murat Bolat da cemaat içi evlilik yapmadığını, bundan dolayı bir ara Hizmet’ten koptuğunu ama sonradan ‘abilerin’ kendisi ile görüşerek tekrar yapıya dahil ettiğini anlattı. Demek ki bu çok büyük bir problem değil.
Kaldı ki 15 Temmuz günü MİT’e giderek darbeyi ihbar eden Binbaşı O.K. da, “Balyoz ve Ergenekon sürecinde F. Gülen’in şizofren seviyesinde olduğunu ve vatana ihanet içerisinde olduğunu anlamaya başladım ve fikirlerim değişmeye başladı. 2014’ten sonra beni ısrarla davet etmelerine rağmen toplantılarına gitmedim.” demişti. Ama nasıl oluyorsa cemaat, bu cümleleri kuran O.K.’ya bile 15 Temmuz günü Hakan Fidan’ı kaçırmak gibi en önemli görevi verirken Burak Akın’ı ‘dışlıyor’.
Çelişkiler bununla da sınırlı değil. Yine aynı haberde Akın’ın, “Görüşmelere eşimden gizli gidiyordum” dediği yazıyor. Yani hem aşk evliliği yaptığı için cemaatten dışlanıyor hem de o eşini ‘dışlayıp’ gizli gizli cemaat toplantılarına koşuyor. Enteresan bir ilişki biçimi.
Fakat çelişkiler bununla da bitmiyor. Yine aynı haberde Akın’ın ifadesinde, “Darbe yaptıklarını görünce ayrıldım. Ancak beni rahat bırakmadılar. Firar edenler sürekli benimle irtibat kurmaya çalıştı. Ama ben kaçtım, görüşmek istemedim” dediği aktarılıyor.
Yani 15 Temmuz öncesinde, evliliği nedeniyle ayrılmış değil. Sonradan kendi isteğiyle, ‘darbe yaptıklarını öğrenince’ ayrılma kararı alıyor. Birbirini nakseden ifadeler bunlar. Bizim sağlam bir neticeye ulaşmamızı, gerçeği bulmamızı zorlaştıran cümleler.
****
“Beni rahat bırakmadılar” ifadesi de üzerinde durmaya değer. Mesela sorgusunda kendisine, “15 Temmuz’da gün boyu dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın yanındaydınız. Örgüt sizinle irtibata geçmedi mi?” sorusu yöneltiliyor. Cevabı şöyle olmuş: “Komutanların yanında telefonla konuşmak yasaktır”
Bu kadar yani?! Yasaklara son derece saygılı ‘darbeci örgüt’… İlginçtir ki darbe öncesinde kalkışmaya dahil olması için onu ‘rahat bırakanlar’, “Katılmak istemiyor musun, sen bilirsin, o zaman sana iyi görevler” diyenler, üzerinde baskı kurmayanlar, hatta yasak diye komutanın yanında aramama nezaketini gösterenler, iş işten geçtikten sonra baskı kurmaya, onu ‘rahat bırakmamaya’ başlıyorlar. Hem de nereden? Yurt dışından.
Üstelik, “Bana ulaşmaya çalıştılar.” diyor. Yani ulaşamamışlar. Sadece ulaşmaya çalışıyorlarmış. Fakat bu kadarı bile 15 Temmuz kahramanına yetmiş. Ağlaya ağlaya Yaşar Güler’e gidip kendini deşifre etmiş ve “İntihar edeceğim” diye sinir krizleri geçirmiş. Ya bir de ulaşsalarmış ne yapacakmış, intihar mı edecekmiş Allah korusun.
****
Zaten Yüzbaşı Akın ilk teslim olduğunda da bu iddia gündeme gelmişti. “Üzerinde baskı kurulduğu için” itirafçı olmaya karar verdiği yazılmıştı. Peki ne istiyorlarmış kendisinden? Niye rahat bırakmıyorlarmış? Bilmiyoruz. İşin kötüsü Burak Akın da bilmiyor. Öyle demiş. Yeni Şafak’ın haberinde şöyle deniyor: “Akın, aramalara cevap vermediği için kendisinden ne istediklerini bilmediğini iddia etti.”
Bir dakika yahu! Yani aramalara cevap vermeyince vermeyebiliyormuş. Görüşmek istemeyince görüşmeyebiliyormuş. Hem ne istediklerini bile bilmiyormuş.
Buna rağmen Sayın Yüzbaşı, o kadar korkmuş, o kadar rahatsız olmuş ki gitmiş kendini ihbar etmiş. Kahramanlık madalyasını iade etmeye ve hain ‘tek tip elbisesi’ giymeye karar vermiş.
İfadesinin bir başka yerinde de “Yurt dışına kaçan sivil imamların WhatsApp üzerinde kendisini arayarak ‘Seninle yeteri kadar ilgilenmedik, hakkını helal et’ dediğini söylemiş.
Yani bu yüzden mi bunalıma girmiş Gazi Akın? ‘Abileri’ yeteri kadar ilgilenemediği için mi? Yoksa helallik istediklerini için mi? Bir de “Hakkını helal et” diyerek mi gözünü korkutmuş, üzerinde baskı kurmuşlar?
Hayır, olmuyor, bir türlü taşlar yerine oturmuyor!
Büyük boşluklar var!
Yarın devam edeceğim, daha sorulacak çok soru var…
[Ahmet Dönmez] 8.1.2018 [TR724]
Süleyman, elbet, Enes’i tutar; ‘All Star’ diyerek ona oy atar… [Bekir Salim]
Vatandaş Süleynan ile Enes Kanter atışmamız…
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Amerika denen koca kıtada,
Bir Türk oyuncuyu fark edenler var.
Umutlar sporda, topta, potada;
Tek maçta sayıyı kırk edenler var.
BEKİR SALİM:
Dünyaya duyurdu “Türk” ün adını,
Çıkıp zirvelere park edenler var.
Tattırıp, zor demde, zafer tadını,
Bizi sevinçlere gark edenler var.
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Herkesin var kendince bir inancı;
Rakibe çektirir sahada sancı.
Takdir eder onu yerli, yabancı,
Enes’i başına börk edenler var.
BEKİR SALİM:
Kiminin içine düşmüş bir kaygı;
Kıskançlık ne kadar kötü bir duygu!
Hani ya! Nerede inanca saygı?
Enes’i görünce çark edenler var.
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Kimi ediyorsun kime şikâyet?
Sen, şu basketboldan eyle hikâyet.
Allah onlara da versin “hidayet”;
Adını lâf ile Türk edenler var.
BEKİR SALİM:
Kınama; zordadır belki yavrucak.
Haydi, gel herkese açalım kucak.
Oy vermede son gün, tam, On Beş Ocak,
Sandığı erkenden terk edenler var.
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Süleyman, elbette, Enes’i tutar.
“All Star” diyerek ona oy atar.
Gönüllerde Enes sevgisi yatar.
Bu aşkı bana da zerk edenler var.
BEKİR SALİM:
Sporun hedefi; dünyada barış…
Kaynaşmak içindir bu kadar yarış.
Sevgiden ötesi, Salim, kaç kuruş?
Aşkı gönüllere ark edenler var.
[Bekir Salim] 8.1.2018 [TR724]
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Amerika denen koca kıtada,
Bir Türk oyuncuyu fark edenler var.
Umutlar sporda, topta, potada;
Tek maçta sayıyı kırk edenler var.
BEKİR SALİM:
Dünyaya duyurdu “Türk” ün adını,
Çıkıp zirvelere park edenler var.
Tattırıp, zor demde, zafer tadını,
Bizi sevinçlere gark edenler var.
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Herkesin var kendince bir inancı;
Rakibe çektirir sahada sancı.
Takdir eder onu yerli, yabancı,
Enes’i başına börk edenler var.
BEKİR SALİM:
Kiminin içine düşmüş bir kaygı;
Kıskançlık ne kadar kötü bir duygu!
Hani ya! Nerede inanca saygı?
Enes’i görünce çark edenler var.
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Kimi ediyorsun kime şikâyet?
Sen, şu basketboldan eyle hikâyet.
Allah onlara da versin “hidayet”;
Adını lâf ile Türk edenler var.
BEKİR SALİM:
Kınama; zordadır belki yavrucak.
Haydi, gel herkese açalım kucak.
Oy vermede son gün, tam, On Beş Ocak,
Sandığı erkenden terk edenler var.
VATANDAŞ SÜLEYMAN:
Süleyman, elbette, Enes’i tutar.
“All Star” diyerek ona oy atar.
Gönüllerde Enes sevgisi yatar.
Bu aşkı bana da zerk edenler var.
BEKİR SALİM:
Sporun hedefi; dünyada barış…
Kaynaşmak içindir bu kadar yarış.
Sevgiden ötesi, Salim, kaç kuruş?
Aşkı gönüllere ark edenler var.
[Bekir Salim] 8.1.2018 [TR724]
Alırken bonservise alerjisi olan başkan! [Hasan Cücük]
Türk futbolunun gündemi Cenk Tosun. Beşiktaş’ta son iki sezonda gösterdiği başarıyla dikkatleri üzerine çeken genç forvet, bu sezon transferin gözdesi olmuştu. Cenk için Beşiktaş’ın kapısını çalmayan kulüp kalmamıştı, desek yanlış olmaz. Cenk Tosun transferinde mutlu sona Everton ulaşırken, Beşiktaş’ın kasasına bonuslarıyla birlikte yaklaşık 30 milyon Euro girecek. Böylece Cenk, Türkiye’den dışarıya giden en pahalı futbolcu oldu. Beşiktaş, Cenk transferiyle transferde Fikret Orman’la yakaladığı bir geleneği de sürdürdü. Bonservissiz oyuncu almaya ve bonservis bedelinden milyonlar kazanmaya devam ediyor.
Başkanlıkta 5. yılını geride bırakan Fikret Orman, 2014-15 sezonunda Gaziantespor’dan bonservissiz olarak Cenk Tosun’u Beşiktaş’a kazandırdı. Özellikle Şenol Güneş’in ikinci yılında takımın santrafor mevkiinde bir numaralı isim hâline gelen Cenk, attığı gollerle adını duyurdu. Bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde Beşiktaş gruptan namağlup birinci çıkarken, Cenk de performansıyla dev kulüplerin gözdesi oldu. Fikret Orman bedavaya aldığı Cenk Tosun’u 30 milyon Euro’ya satarak en kârlı transferini gerçekleştirdi.
DEMBA BA’YLA BAŞLAYAN FURYA
Beşiktaş, 2014-15 sezonunda Senagalli Demba Ba’yı renklerine katarken, Chelsea’ya 6 milyon Euro bonservis ödemişti. Adına şarkılar bestelenen Senegalli forvet bir sezonda 25 gol atınca, transferin gözdesi oldu. Çin furyasının zirvede olduğu yıllarda Beşiktaş’ın kapısını Shanghai Shenhua kulübü çalarken, Demba Ba için ödediği ücret tam 13 milyon Euro’ydu. Fikret Orman sadece 1 sezon oynattığı ve 25 golle başarıya katkı sunan oyuncusundan 7 milyon Euro kâr ediyordu.
2014-15 sezonunda kadroya katılan bir başka isim Brezilyalı Jose Sosa’ydı. Ukrayna’nın Metalist takımından bir yıllığına kiralanan Sosa, ardından da 2 milyon Euro bonservis ücretiyle Beşiktaş’a kazandırıldı. Mario Gomez’le mükemmel bir uyum sağlayıp, Beşiktaş’ın şampiyonluğunda önemli rol oynayan Sosa, 7,5 milyon Euro bonservisle Milan’a satıldı. Milan’da aradığını bulamayan Sosa şimdi Trabzonspor kadrosunda Beşiktaş yıllarını hasretle anıyor.
Marcelo Guedes, 2015-16 sezonunun devre arasında küme düşmesi kesinleşen Bundesliga ekiplerinden Hannover 96’dan kiralanmıştı. Beşiktaş’ın yıllarca çözülemeyen stoper sorununa ilaç gibi gelen Marcelo, sezon sonunda 2 milyon Euro bonservis karşılığında kulübe kazandırıldı. Süper Lig’de 2016-17 sezonunun en iyi stoperi seçilen Marcelo, Beşiktaş’ın UEFA Avrupa Liginde Çeyrek Finale kalmasında da önemli rol oynadı. Pepe ile iyi bir ekili oluşturulması beklenirken, UEFA ile yapılan Finansal Fair Play anlaşması sebebiyle, takıma başka transferler yapabilmek için Olimpique Lyon’a 7.5 milyon Euro’ya satıldı. Kâr eden yine Beşiktaş oldu.
Fikret Orman döneminde sadece yabancılardan değil yerli oyunculardan da ciddi oranda kâr edildi. 2011’de Adanaspor’dan 2 milyon Euro bonservis karşılığınsa siyah beyazlı ekibe gelen Ersan Gülüm, Çin takımlarından Hebei China Fortune’a 7 milyon Euro’ya gönderildi. Beşiktaş alt yapısından yetişen Atınç Nukan, Temmuz 2015’te RB Leipzig’e 5 milyon Euro’ya satıldı. Beşiktaş bu oyuncuyu iki yıl kiralık olarak kadrosuna katarken ödediği ücret toplam 300 bin Euro’ydu. 5 milyona satıp, 300 bine kiralamak oldukça kârlı bir alışverişti. Yine bu dönemde Gökhan Töre, Kerim Frei, Allan Mcgregor ve Luis Rholdolfo transferlerinden kazanan taraf hep Beşiktaş oldu.
OYUNCU ALIRKEN BONSERVİS ÖDEMEYE KARŞI
Satarken kâr etmeyi alışkanlık haline getiren Başkan Fikret Orman, kadrosuna katacağı oyuncular için ise elini cebine atmamaya özen gösteriyor. Hani ‘cebinde akrep var’ atasözü Fikret Orman için söylenmiş gibi. Daha çok bonservissiz oyuncuları kadroya katmayı tercih ediyor. Orman’ın son bonservissiz transferi Hırvat oyuncu Demagoj Vida oldu. Milli takımda da oynayan Vida, Beşiktaş’la 4,5 yıllık sözleşme imzaladı.
Vida, Orman’ın başarılı ve hesaplı transfer stratejisinin son halkası. Listede kimler yok ki?
Beşiktaş’ın kalesinin sahibi Fabricio Ramirez, Deportivo’dan bonservissiz geldi. Sağ bek Gökhan Gönül, ezeli rakip Fenerbahçe‘den koparılıp, kadroya dahil edilirken kasadan bonservis ücreti çıkmadı. Real Madrid’den dünyaca ünlü defans oyuncusu Portekizli Pepe, Gençlerbirliği’nden Dusko Tosiç, PSV’den Atiba Hutchinson, Leicester City’den Gökhan İnler, Deportivo’dan Ryan Babel ve Gaziantepspor’dan Cenk Tosun, Fikret Orman’ın bedavaya kulübüne kazandırdığı yıldızlar oldu. Bu isimlerin en büyük özelliği ise takımın şu anki iskeletini oluşturmaları.
Yine Beşiktaş’ın kadrosunun temel taşlarını oluşturan Ricardo Quaresma, Caner Erkin ve Adriano düşük bonservislerle kadroya katıldı. Talisca, Aboubakar, Mario Gomez gibi isimler ise kiralık olarak Beşiktaş’ın başarısına katkı sağladılar.
[Hasan Cücük] 8.1.2018 [TR724]
Başkanlıkta 5. yılını geride bırakan Fikret Orman, 2014-15 sezonunda Gaziantespor’dan bonservissiz olarak Cenk Tosun’u Beşiktaş’a kazandırdı. Özellikle Şenol Güneş’in ikinci yılında takımın santrafor mevkiinde bir numaralı isim hâline gelen Cenk, attığı gollerle adını duyurdu. Bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde Beşiktaş gruptan namağlup birinci çıkarken, Cenk de performansıyla dev kulüplerin gözdesi oldu. Fikret Orman bedavaya aldığı Cenk Tosun’u 30 milyon Euro’ya satarak en kârlı transferini gerçekleştirdi.
DEMBA BA’YLA BAŞLAYAN FURYA
Beşiktaş, 2014-15 sezonunda Senagalli Demba Ba’yı renklerine katarken, Chelsea’ya 6 milyon Euro bonservis ödemişti. Adına şarkılar bestelenen Senegalli forvet bir sezonda 25 gol atınca, transferin gözdesi oldu. Çin furyasının zirvede olduğu yıllarda Beşiktaş’ın kapısını Shanghai Shenhua kulübü çalarken, Demba Ba için ödediği ücret tam 13 milyon Euro’ydu. Fikret Orman sadece 1 sezon oynattığı ve 25 golle başarıya katkı sunan oyuncusundan 7 milyon Euro kâr ediyordu.
2014-15 sezonunda kadroya katılan bir başka isim Brezilyalı Jose Sosa’ydı. Ukrayna’nın Metalist takımından bir yıllığına kiralanan Sosa, ardından da 2 milyon Euro bonservis ücretiyle Beşiktaş’a kazandırıldı. Mario Gomez’le mükemmel bir uyum sağlayıp, Beşiktaş’ın şampiyonluğunda önemli rol oynayan Sosa, 7,5 milyon Euro bonservisle Milan’a satıldı. Milan’da aradığını bulamayan Sosa şimdi Trabzonspor kadrosunda Beşiktaş yıllarını hasretle anıyor.
Marcelo Guedes, 2015-16 sezonunun devre arasında küme düşmesi kesinleşen Bundesliga ekiplerinden Hannover 96’dan kiralanmıştı. Beşiktaş’ın yıllarca çözülemeyen stoper sorununa ilaç gibi gelen Marcelo, sezon sonunda 2 milyon Euro bonservis karşılığında kulübe kazandırıldı. Süper Lig’de 2016-17 sezonunun en iyi stoperi seçilen Marcelo, Beşiktaş’ın UEFA Avrupa Liginde Çeyrek Finale kalmasında da önemli rol oynadı. Pepe ile iyi bir ekili oluşturulması beklenirken, UEFA ile yapılan Finansal Fair Play anlaşması sebebiyle, takıma başka transferler yapabilmek için Olimpique Lyon’a 7.5 milyon Euro’ya satıldı. Kâr eden yine Beşiktaş oldu.
Fikret Orman döneminde sadece yabancılardan değil yerli oyunculardan da ciddi oranda kâr edildi. 2011’de Adanaspor’dan 2 milyon Euro bonservis karşılığınsa siyah beyazlı ekibe gelen Ersan Gülüm, Çin takımlarından Hebei China Fortune’a 7 milyon Euro’ya gönderildi. Beşiktaş alt yapısından yetişen Atınç Nukan, Temmuz 2015’te RB Leipzig’e 5 milyon Euro’ya satıldı. Beşiktaş bu oyuncuyu iki yıl kiralık olarak kadrosuna katarken ödediği ücret toplam 300 bin Euro’ydu. 5 milyona satıp, 300 bine kiralamak oldukça kârlı bir alışverişti. Yine bu dönemde Gökhan Töre, Kerim Frei, Allan Mcgregor ve Luis Rholdolfo transferlerinden kazanan taraf hep Beşiktaş oldu.
OYUNCU ALIRKEN BONSERVİS ÖDEMEYE KARŞI
Satarken kâr etmeyi alışkanlık haline getiren Başkan Fikret Orman, kadrosuna katacağı oyuncular için ise elini cebine atmamaya özen gösteriyor. Hani ‘cebinde akrep var’ atasözü Fikret Orman için söylenmiş gibi. Daha çok bonservissiz oyuncuları kadroya katmayı tercih ediyor. Orman’ın son bonservissiz transferi Hırvat oyuncu Demagoj Vida oldu. Milli takımda da oynayan Vida, Beşiktaş’la 4,5 yıllık sözleşme imzaladı.
Vida, Orman’ın başarılı ve hesaplı transfer stratejisinin son halkası. Listede kimler yok ki?
Beşiktaş’ın kalesinin sahibi Fabricio Ramirez, Deportivo’dan bonservissiz geldi. Sağ bek Gökhan Gönül, ezeli rakip Fenerbahçe‘den koparılıp, kadroya dahil edilirken kasadan bonservis ücreti çıkmadı. Real Madrid’den dünyaca ünlü defans oyuncusu Portekizli Pepe, Gençlerbirliği’nden Dusko Tosiç, PSV’den Atiba Hutchinson, Leicester City’den Gökhan İnler, Deportivo’dan Ryan Babel ve Gaziantepspor’dan Cenk Tosun, Fikret Orman’ın bedavaya kulübüne kazandırdığı yıldızlar oldu. Bu isimlerin en büyük özelliği ise takımın şu anki iskeletini oluşturmaları.
Yine Beşiktaş’ın kadrosunun temel taşlarını oluşturan Ricardo Quaresma, Caner Erkin ve Adriano düşük bonservislerle kadroya katıldı. Talisca, Aboubakar, Mario Gomez gibi isimler ise kiralık olarak Beşiktaş’ın başarısına katkı sağladılar.
[Hasan Cücük] 8.1.2018 [TR724]
Demokrasiden caymanın bedeli [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) mensup isimlerin başkanlık yaptığı mahallî idarelerde cebrî istifaları ihale iptalleri takip ediyor. En dikkat çekici iptaller İstanbul ve Ankara’da. 22 Eylül 2017’de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı vazifesinden istifa eden Kadir Topbaş’ın devrinde yapılan altı metro ihalesi yeni Başkan Mevlüt Uysal tarafından iptal edildi.
Kamu İhale Kanunu’na göre yükleniciden (ihaleyi alan firma) kaynaklanmayan sebeplerle iptal kararı alınması halinde idare, yükleniciye yüzde 10 cayma bedeli (tazminat) ödemek mecburiyetinde. İptal edilen altı metro ihalesinin tutarı 12 milyar 859 milyon lira olduğuna göre Büyükşehir’in kasasından 1 milyar 285 milyon lira çıkacak. İptal edilen güzergâhlardan birinin tutarına denk para havaya saçılacak.
FİRMALARA KAYNAK TRANSFERİ
Madem bu kadar para var o halde ihaleler niye iptal edildi? Para yoksa ihaleler niye yapıldı? İstanbul’da ikamet eden herkes bu iki suâle cevap arıyor. Zira belediyenin firmalara ödeyeceği 1,3 milyar lira İstanbul halkının ödediği vergilerden karşılanacak.
Alarko haricindeki firmaların AKP’ye yakın olduğunu cümle âlem biliyor. Hemen her ihale yirmiye yakın firma arasında taksim ediliyor. Bu firmaların AKP iktidarının yeşil listesinde yer almalarından başka bir vasfı yok. 1,3 milyar liranın ekseriyeti çivi çakmadan o listedeki işadamlarına aktarılacak. Bir nevi servet transferi.
AKP İÇİNDE HİZİPÇİLİK
İhale iptallerinde vatandaşın cebindeki parayı alıp ‘yandaş’ diye bilinen işadamlarına aktaran belediye başkanlarının ve onları yönlendirenlerin halet-i ruhiyesi klinik bir vakadır. Yola beraber çıktıkları insanları bozuk para misali harcıyorlar. Her şart ve halde mutlak itaat bekliyorlar. Kendilerine tabi olmayan kendi arkadaşlarını bertaraf etmekte de mahirler.
Onun içindir ki “Borç bulamadık, iptal ettik.” sözü olup biteni izaha kâfi gelmez. Türkiye’nin artan riskleri sebebiyle yurt dışından borç bulma şartları eskiye nazaran ağırlaşsa da neticede İstanbul Büyükşehir’in lazım gelen kaynağı temin etmeme ihtimali yoktu. Esas iptalde kayıkçı kavgasının payı hafife alınmamalı.
TOPBAŞ’IN YOĞURDUĞU HAMUR ÇÖPE
Saray’ın tayin ettiği Mevlüt Uysal, müstafi Başkan Topbaş’ın yoğurduğu hamurla ekmek pişirmek istemediği için yarım kalan her işi çöpe atmayı tercih etti. O kadar hamur, emek ve zamanın zayi edilmesine aldırılmadan Topbaş’ın izleri birer birer silinecek.
İnatlaşma, hizipçilik ve hesap bilmezliğin bedeli her zaman olduğu gibi vatandaşın sırtına yüklenecek. Halkın hizmet beklediği müessese ve şahısların kendisine verilen mührü şahsî ihtirasları istikametinde kullanması en hafif tabirle emanete hürmetsizliktir.
Sadece altı metro ihalesindeki medcezirin maliyeti 1,3 milyar lira. İptaller İstanbul ile mahdut değil. Ankara, Balıkesir, Düzce, Bursa ve Niğde gibi başkanları cebren istifa ettirilen şehirlerde de onlarca ihale iptal edildi. Muhtemelen önümüzdeki günlerde başka projelerin de iptal edildiğinden haberdar olacağız.
AKP İÇİNDE DEVR-İ SABIK
Firmalar ihale davetine icabet etmiş. İhale yapılmış. Bazılarının kredisi bile hazır.
Türkiye’de koltuğa farklı partiden bir isim oturduğunda devr-i sabık intibaı uyandıran işlemlere aşinayız. Mamafih aynı partiden kişilerin mazinin defterlerini kurcaladığı vaki değildir.
AKP içinde devr-i sabık… Altı şehir, altı metro ihalesi, altı selef-halef belediye başkanı… Hakikaten ibret verici hâdiselere şahit oluyoruz. Hizipçilik yapanlar, Saray entrikalarının 21. asırda mazur görülmesini beklemiyorlar herhalde.
TEK ADAM REJİMİNİN MALİYETİ
Milyonlarca kişinin reyi ile seçilmiş belediye başkanların istifa ettirilmesi ve akabinde yaşanan medcezirler, AKP’nin millî irade kavramından tam mânâsıyla ne anladığını gayet müşahhas hale getiriyor.
Katılımcı demokrasi, AKP tornasında günden güne ucubeye dönüşürken kaybettiklerimizin yekûnu çok fazla. Demokrasiden caymanın bedelini hesaplayacak makine henüz icat edilmedi. Gelinen noktaya sadece metro ya da diğer projelerin iptal edilmesi olarak bakmamak lazım.
81 milyonu tek adam rejiminde başka nelerin beklediğine dair ilk işaretlerden ders çıkarıp arabaya kenara çekmeliyiz. Aksi takdirde araba ya duvara toslayacak ya da uçurumdan aşağı yuvarlanacak.
İSTANBUL’DA İPTAL EDİLEN METRO PROJELERİ
GÜZERGÂH İHALE TUTARI YÜKLENİCİ
1)Kaynarca-Pendik-Tuzla 1 milyar 613 milyon TL Alsim Alarko
2)Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli 2 milyar 342 milyon TL Doğuş-Özaltın-Yapı Merkezi
3)Ümraniye-Ataşehir-Göztepe 2 milyar 469 milyon TL Gülermak-Nurol
4)Kirazlı-Halkalı 2 milyar 414 milyon TL Makyol-Astur-İçtaş- Kalyon
5)Başakşehir-Kayaşehir 969 milyon 114 bin TL Özgün-Şenbay-Söğüt.
6)Mahmutbey-Bahçeşehir 3 milyar 49 milyon TL Makyol-IC İçtaş-Astur
[Semih Ardıç] 8.1.2018 [TR724]
Kamu İhale Kanunu’na göre yükleniciden (ihaleyi alan firma) kaynaklanmayan sebeplerle iptal kararı alınması halinde idare, yükleniciye yüzde 10 cayma bedeli (tazminat) ödemek mecburiyetinde. İptal edilen altı metro ihalesinin tutarı 12 milyar 859 milyon lira olduğuna göre Büyükşehir’in kasasından 1 milyar 285 milyon lira çıkacak. İptal edilen güzergâhlardan birinin tutarına denk para havaya saçılacak.
FİRMALARA KAYNAK TRANSFERİ
Madem bu kadar para var o halde ihaleler niye iptal edildi? Para yoksa ihaleler niye yapıldı? İstanbul’da ikamet eden herkes bu iki suâle cevap arıyor. Zira belediyenin firmalara ödeyeceği 1,3 milyar lira İstanbul halkının ödediği vergilerden karşılanacak.
Alarko haricindeki firmaların AKP’ye yakın olduğunu cümle âlem biliyor. Hemen her ihale yirmiye yakın firma arasında taksim ediliyor. Bu firmaların AKP iktidarının yeşil listesinde yer almalarından başka bir vasfı yok. 1,3 milyar liranın ekseriyeti çivi çakmadan o listedeki işadamlarına aktarılacak. Bir nevi servet transferi.
AKP İÇİNDE HİZİPÇİLİK
İhale iptallerinde vatandaşın cebindeki parayı alıp ‘yandaş’ diye bilinen işadamlarına aktaran belediye başkanlarının ve onları yönlendirenlerin halet-i ruhiyesi klinik bir vakadır. Yola beraber çıktıkları insanları bozuk para misali harcıyorlar. Her şart ve halde mutlak itaat bekliyorlar. Kendilerine tabi olmayan kendi arkadaşlarını bertaraf etmekte de mahirler.
Onun içindir ki “Borç bulamadık, iptal ettik.” sözü olup biteni izaha kâfi gelmez. Türkiye’nin artan riskleri sebebiyle yurt dışından borç bulma şartları eskiye nazaran ağırlaşsa da neticede İstanbul Büyükşehir’in lazım gelen kaynağı temin etmeme ihtimali yoktu. Esas iptalde kayıkçı kavgasının payı hafife alınmamalı.
TOPBAŞ’IN YOĞURDUĞU HAMUR ÇÖPE
Saray’ın tayin ettiği Mevlüt Uysal, müstafi Başkan Topbaş’ın yoğurduğu hamurla ekmek pişirmek istemediği için yarım kalan her işi çöpe atmayı tercih etti. O kadar hamur, emek ve zamanın zayi edilmesine aldırılmadan Topbaş’ın izleri birer birer silinecek.
İnatlaşma, hizipçilik ve hesap bilmezliğin bedeli her zaman olduğu gibi vatandaşın sırtına yüklenecek. Halkın hizmet beklediği müessese ve şahısların kendisine verilen mührü şahsî ihtirasları istikametinde kullanması en hafif tabirle emanete hürmetsizliktir.
Sadece altı metro ihalesindeki medcezirin maliyeti 1,3 milyar lira. İptaller İstanbul ile mahdut değil. Ankara, Balıkesir, Düzce, Bursa ve Niğde gibi başkanları cebren istifa ettirilen şehirlerde de onlarca ihale iptal edildi. Muhtemelen önümüzdeki günlerde başka projelerin de iptal edildiğinden haberdar olacağız.
AKP İÇİNDE DEVR-İ SABIK
Firmalar ihale davetine icabet etmiş. İhale yapılmış. Bazılarının kredisi bile hazır.
Türkiye’de koltuğa farklı partiden bir isim oturduğunda devr-i sabık intibaı uyandıran işlemlere aşinayız. Mamafih aynı partiden kişilerin mazinin defterlerini kurcaladığı vaki değildir.
AKP içinde devr-i sabık… Altı şehir, altı metro ihalesi, altı selef-halef belediye başkanı… Hakikaten ibret verici hâdiselere şahit oluyoruz. Hizipçilik yapanlar, Saray entrikalarının 21. asırda mazur görülmesini beklemiyorlar herhalde.
TEK ADAM REJİMİNİN MALİYETİ
Milyonlarca kişinin reyi ile seçilmiş belediye başkanların istifa ettirilmesi ve akabinde yaşanan medcezirler, AKP’nin millî irade kavramından tam mânâsıyla ne anladığını gayet müşahhas hale getiriyor.
Katılımcı demokrasi, AKP tornasında günden güne ucubeye dönüşürken kaybettiklerimizin yekûnu çok fazla. Demokrasiden caymanın bedelini hesaplayacak makine henüz icat edilmedi. Gelinen noktaya sadece metro ya da diğer projelerin iptal edilmesi olarak bakmamak lazım.
81 milyonu tek adam rejiminde başka nelerin beklediğine dair ilk işaretlerden ders çıkarıp arabaya kenara çekmeliyiz. Aksi takdirde araba ya duvara toslayacak ya da uçurumdan aşağı yuvarlanacak.
İSTANBUL’DA İPTAL EDİLEN METRO PROJELERİ
GÜZERGÂH İHALE TUTARI YÜKLENİCİ
1)Kaynarca-Pendik-Tuzla 1 milyar 613 milyon TL Alsim Alarko
2)Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli 2 milyar 342 milyon TL Doğuş-Özaltın-Yapı Merkezi
3)Ümraniye-Ataşehir-Göztepe 2 milyar 469 milyon TL Gülermak-Nurol
4)Kirazlı-Halkalı 2 milyar 414 milyon TL Makyol-Astur-İçtaş- Kalyon
5)Başakşehir-Kayaşehir 969 milyon 114 bin TL Özgün-Şenbay-Söğüt.
6)Mahmutbey-Bahçeşehir 3 milyar 49 milyon TL Makyol-IC İçtaş-Astur
[Semih Ardıç] 8.1.2018 [TR724]
10 maddede: Erdoğan’a en büyük destek CHP’den! [Can Yılmaz]
Erdoğan’ın bugünlerde Cumhuriyet Halk Partisi’ne Ana Hıyanet Partisi demesi öyle olduğuna inandığından değil, Erdoğan da CHP’ye çok şey borçlu olduğunu biliyor ve bu söylemi CHP’yi “Böyle muhalefete can kurban!” dediği çizgide tutmak için kullandığı politik bir stratejiden ibaret.
Erdoğan’ın CHP’yi tutmak istediği politik çizginin iki olmazsa olmazı var, bunlar;
i- CHP’nin Erdoğan’ın icat ettiği “fetö” jargonundan çıkmaması (ki CHP şimdiye kadar bu konuda Erdoğan’ı ziyadesiyle memnun etti. Bazı CHP’li siyasetçiler “fetö” iftirasını öyle büyük bir kin ve şehvetle kullanıyor ki Saray’daki zatın bunlar keşke benim partimde olsun dememesi mümkün değil.)
ii- İkincisi ise CHP’nin ulusalcı, etnik, anti demokratik taassubunu (bigotry) sürdürmesi ki bu, Kürt, Kürdistan, Cemaat, Din deyince bitmeyen bir hipnoz seansının anahtar kelimelerini duymuş gibi Ulus Devlet’in koltuk altına sığınan bir siyasi histeri olarak özetlenebilir.
Erdoğan tarafından sınırları çizilen bu sarı muhalefette CHP, Erdoğan’ı “Fetöcülük” ile suçlamak ve her türlü kötülüğün sorumluluğunu Cemaat & Erdoğan ittifakına fatura etmek dışında bir söylem üretemiyor. Bu siyasi söylem de AKP’nin 2013’ten bu yana sürdürdüğü otoriterleşme, tek adam olma, demokrasi ve hukuk devletini yok etme politikasına can suyu veriyor ve Erdoğan’ın OHAL adı altında yürüttüğü her türlü hak ihlalini meşrulaştırıyor.
Peki, Türkiye’yi esir almış olan kötülüğün tek nedeni, Cemaat & Erdoğan ittifakı, başka deyişle cemaat medyası ve gönüllülerinin 2002-2011 arasında AKP’yi desteklemesi mi? CHP’nin bugün yaşadığımız tablodaki payı nedir? Cemaat 2013’ten bu yana yeterince linç edildiği ve dayak yediği için bugün aynayı CHP’ye tutmak istiyorum:
1) ERDOĞAN’IN SİYASİ YASAĞININ KALDIRILMASI | 2002
Kasım-2002 seçimlerinde milletvekili adayı olmasına (haksız şekilde) izin verilmeyen Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmak için Anayasa değişikliği yaparak (ve CB Sezer’in vetosuna rağmen anayasa değişikliğini aynen iade ederek) Erdoğan’a 116 günde Başbakanlık yolunu açan Cumhuriyet Halk Partisi değil miydi?
Oysa Sezer’in vetosundan sonra CHP kurmaylarının yaptığı toplantıda Zülfü Livaneli değişikliğe karşı çıkmış ve şöyle demişti: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, … Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”
2) 367 OLAYI | 2007
2007-Cumhurbaşkanlığı seçiminde, önceki 10. CB seçiminde uygulanmayan 367 garabetini icat edip, hilkat garabeti icada Anayasa Mahkemesi’ni de ortak ederek seçimi iptal ettirten böylelikle Erdoğan ve AKP’ye mağduriyet sermayesi veren, CB’nı halkın seçmesi sistemine geçilmesini tetikleyip Erdoğan’ın tek adamlığının taşlarını döşeyen CHP değil miydi?
3) 411 EL KAOSA KALKTI & KAPATMA DAVASI | 2008
Siyasal İslam’ın bitmeyen siyasi sermayesi olan kamuda başörtüsü sorununu bitirecek ve AKP’nin elinden bir sömürü aracını alacak olan Anayasa değişikliğini “411 El Kaosa Kalktı!” (10 Şubat 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi manşeti) şeklinde görüp AYM’ye iptal davası açan (27 Şubat 2008) ve AKP’ye kapatma davası açılması (14 Mart 2008) ile sonuçlanan krizi çıkaran CHP ve Doğan Medya değil midir? Erdoğan bu krizle seçmenini bir kez daha konsolide ederek ve kapatma davasının reddedilmesi ile güçlenerek çıkmamış mıdır? Bu krizi 2010 Anayasa değişikliği için bir gerekçe olarak kullanmamış mıdır?
4) HSYK SEÇİMLERİNDE TEK OY KURALININ İPTAL EDİLMESİ | 2010
2010 Anayasa değişikliği ile getirilen HSYK üyelerinin seçim ile belirlenmesi düzenlemesinde yer alan ve çok sesli / heterojen bir kurul seçimi için hayati olan her hakim ve savcının tek adaya oy vermesi kuralının iptali için dava açan ve iptal edilmesi ile her hakim ve savcının seçilecek üye kadar oy kullanması sistemini uygulanması sağlayan ve böylelikle 2010 ve 2014 HSYK seçimlerinde YARSAV’ın üye seçtirmesine engel olan 2010’da hükümet & (tüm) cemaatler ve 2014’de (tam) hükümet kontrolünde, homojen, tek sesli bir HSYK belirlenmesine neden olan CHP değil miydi?
5) 17-25 DOSYASINA SAHİP ÇIKAMAMA | 2013
Türkiye tarihinin en büyük ve en sağlam delilli yolsuzluk operasyonları, siyasi müdahale ile hem de dosyada şüpheli olan İçişleri Bakanı’nın görevden alma / atama işlemleri ile engellenirken İçişleri Bakanlığı önünde toplanamayan, olayı ‘Cemaat ile AKP birbirini yesin biz nemalanırız’ kolaycılığı ile değerlendiren CHP değil miydi?
Dönemin Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Bakanlar hakkında düzenlenen fezlekeleri, fihristi yok vb. eften püften nedenlerle iade ederken CHP ne yapmıştı?
Operasyonu yapan savcı ve polislerin kendileri, eşleri çocukları tutuklanırken “Böyle bir şey olabilir mi?” bile diyemeyen, Kemal Bey’in Türkiye’yi bugün esir almış olan kötülükte sorumluluğu olmadığı söylenebilir mi?
6) CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ / EKMELEDDİN İHSANOĞLU | 2014
Ülke için en kritik dönemeçlerinden biri olan 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Ekmeleddin İhsanoğlu dışında aday, “Ekmek için Ekmeleddin”den başka slogan bulamayan Ana muhalefet Partisi bugün ağız dolusu “fetö” diyerek AKP tarafından çökertilen demokrasi, hukuk devleti ve Anayasal sistemin faturasını tutuklanan, işten atılan yüz binlere kesmeye çalışıyor.
7) 7 HAZİRAN SEÇİMLERİ, İSTİKŞAFİ GÖRÜŞMELER | 2015
13 yılda ilk kez Meclis çoğunluğunu kaybeden AKP’ye istikşafi görüşmeler tuzağı ile 45 gün zaman kazandıran, kendisine hükümet kurma yetkisi verilmemesini usluca kabullenen, geçici hükümete bakan vermeyerek AKP’yi rahatlatan, 5 ay sonra AKP’nin %49 oy almasına neden olan tablonun da sorumlusu Cemaat mi?
8) DOKUNULMAZLIKLARIN KALDIRILMASI | 2016
Yolsuzluk dosyalarına münhasıran dokunulmazlıkların kaldırılması söylemi ile yola çıkıp Ahmet Davutoğlu’nun siyasi kumpasına gelerek kürsü dokunulmazlığını dahi kaldıran Anayasa geçici maddesi teklifine, Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz diyerek destek veren, böylece Genel Başkanlar dahil 13 HDP, 1 CHP milletvekilinin tutuklanmasına neden olan, Parlamenter sistemin iğdiş edilmesine neden olan Cemaat mi?
2016 Haziran ayında kabul edilen Anayasa geçici maddesine dayanarak Kasım 2016’da HDP milletvekilleri toplu olarak tutuklanırken CHP ne yaptı, Enis Berberoğlu 25 yıl hapis cezası verilerek tutuklanırken ne yaptı?
Etkin bir HDP siyaseti olsaydı 16 Nisan referandumunda AKP kolaylıkla hile yapabilir, ‘Evet’ sonucunu çıkarabilir miydi?
HDP milletvekillerinin 67 kez gözaltına alınması, 13 HDP milletvekili tutuklanması tablosunun sorumlusu CHP değil mi?
Dokunulmazlık düzenlemesi Anayasal Parlamenter Sistemi lağvetme düzenlemesi değil midir?
9) REFERANDUM | 2017
Mühürsüz oy pusulalarının kullanılması kararına engelleyemeyen, şaibeli referandum sonuçlarını sineye çeken, şaibeli referanduma yönelik toplumsal tepkiyi sonuçları kabullenerek söndüren, şaibeli referanduma karşı reddedileceği kesin olan AYM ve AIHM müracaatları dışında bir şey yapmayan CHP midir yoksa Cemaat mi?
10) OHAL’İ MEŞRULAŞTIRMA | 2016-2017-2018
AKP’nin 18 aydır ülkeyi OHAL ile yönetmesine itiraz etmeyen, OHAL mağduru deyince sadece Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı (direnişlerini selamlıyorum) hatırlayan, OHAL KHK’ları TBMM, yasama erki felç edilirken hala Meclis’te oturarak KHK’ları meşrulaştırma vazifesini ifa eden CHP değil midir?
Kendisini seçen seçmeninin iradesinin gasp edilmesinden bir gün sonra eşi ve çocuğunun pasaportu iade edildiği için CB Erdoğan’a teşekkür eden belediye başkanına sahip CHP’ye “böyle muhalefete can kurban” denmez de ne denir?
Evet, Erdoğan’ın tek adamlık yürüyüşündeki en büyük ortağı, destekçisi CHP’dir, Anayasal Parlamenter düzen, hukuk devleti, demokrasi, hukuk devleti CHP’nin yaptıkları ve yapmadıklarının katkısı ile yok edilmiştir.
CHP bu sorumluluğundan her cümlesinde ağız dolusu “fetö” diyerek kurtulamaz, Erdoğan, diktatörlüğe yürürken hepiniz oradaydınız!
[Can Yılmaz] 8.1.2018 [TR724]
Erdoğan’ın CHP’yi tutmak istediği politik çizginin iki olmazsa olmazı var, bunlar;
i- CHP’nin Erdoğan’ın icat ettiği “fetö” jargonundan çıkmaması (ki CHP şimdiye kadar bu konuda Erdoğan’ı ziyadesiyle memnun etti. Bazı CHP’li siyasetçiler “fetö” iftirasını öyle büyük bir kin ve şehvetle kullanıyor ki Saray’daki zatın bunlar keşke benim partimde olsun dememesi mümkün değil.)
ii- İkincisi ise CHP’nin ulusalcı, etnik, anti demokratik taassubunu (bigotry) sürdürmesi ki bu, Kürt, Kürdistan, Cemaat, Din deyince bitmeyen bir hipnoz seansının anahtar kelimelerini duymuş gibi Ulus Devlet’in koltuk altına sığınan bir siyasi histeri olarak özetlenebilir.
Erdoğan tarafından sınırları çizilen bu sarı muhalefette CHP, Erdoğan’ı “Fetöcülük” ile suçlamak ve her türlü kötülüğün sorumluluğunu Cemaat & Erdoğan ittifakına fatura etmek dışında bir söylem üretemiyor. Bu siyasi söylem de AKP’nin 2013’ten bu yana sürdürdüğü otoriterleşme, tek adam olma, demokrasi ve hukuk devletini yok etme politikasına can suyu veriyor ve Erdoğan’ın OHAL adı altında yürüttüğü her türlü hak ihlalini meşrulaştırıyor.
Peki, Türkiye’yi esir almış olan kötülüğün tek nedeni, Cemaat & Erdoğan ittifakı, başka deyişle cemaat medyası ve gönüllülerinin 2002-2011 arasında AKP’yi desteklemesi mi? CHP’nin bugün yaşadığımız tablodaki payı nedir? Cemaat 2013’ten bu yana yeterince linç edildiği ve dayak yediği için bugün aynayı CHP’ye tutmak istiyorum:
1) ERDOĞAN’IN SİYASİ YASAĞININ KALDIRILMASI | 2002
Kasım-2002 seçimlerinde milletvekili adayı olmasına (haksız şekilde) izin verilmeyen Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmak için Anayasa değişikliği yaparak (ve CB Sezer’in vetosuna rağmen anayasa değişikliğini aynen iade ederek) Erdoğan’a 116 günde Başbakanlık yolunu açan Cumhuriyet Halk Partisi değil miydi?
Oysa Sezer’in vetosundan sonra CHP kurmaylarının yaptığı toplantıda Zülfü Livaneli değişikliğe karşı çıkmış ve şöyle demişti: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, … Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”
2) 367 OLAYI | 2007
2007-Cumhurbaşkanlığı seçiminde, önceki 10. CB seçiminde uygulanmayan 367 garabetini icat edip, hilkat garabeti icada Anayasa Mahkemesi’ni de ortak ederek seçimi iptal ettirten böylelikle Erdoğan ve AKP’ye mağduriyet sermayesi veren, CB’nı halkın seçmesi sistemine geçilmesini tetikleyip Erdoğan’ın tek adamlığının taşlarını döşeyen CHP değil miydi?
3) 411 EL KAOSA KALKTI & KAPATMA DAVASI | 2008
Siyasal İslam’ın bitmeyen siyasi sermayesi olan kamuda başörtüsü sorununu bitirecek ve AKP’nin elinden bir sömürü aracını alacak olan Anayasa değişikliğini “411 El Kaosa Kalktı!” (10 Şubat 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi manşeti) şeklinde görüp AYM’ye iptal davası açan (27 Şubat 2008) ve AKP’ye kapatma davası açılması (14 Mart 2008) ile sonuçlanan krizi çıkaran CHP ve Doğan Medya değil midir? Erdoğan bu krizle seçmenini bir kez daha konsolide ederek ve kapatma davasının reddedilmesi ile güçlenerek çıkmamış mıdır? Bu krizi 2010 Anayasa değişikliği için bir gerekçe olarak kullanmamış mıdır?
4) HSYK SEÇİMLERİNDE TEK OY KURALININ İPTAL EDİLMESİ | 2010
2010 Anayasa değişikliği ile getirilen HSYK üyelerinin seçim ile belirlenmesi düzenlemesinde yer alan ve çok sesli / heterojen bir kurul seçimi için hayati olan her hakim ve savcının tek adaya oy vermesi kuralının iptali için dava açan ve iptal edilmesi ile her hakim ve savcının seçilecek üye kadar oy kullanması sistemini uygulanması sağlayan ve böylelikle 2010 ve 2014 HSYK seçimlerinde YARSAV’ın üye seçtirmesine engel olan 2010’da hükümet & (tüm) cemaatler ve 2014’de (tam) hükümet kontrolünde, homojen, tek sesli bir HSYK belirlenmesine neden olan CHP değil miydi?
5) 17-25 DOSYASINA SAHİP ÇIKAMAMA | 2013
Türkiye tarihinin en büyük ve en sağlam delilli yolsuzluk operasyonları, siyasi müdahale ile hem de dosyada şüpheli olan İçişleri Bakanı’nın görevden alma / atama işlemleri ile engellenirken İçişleri Bakanlığı önünde toplanamayan, olayı ‘Cemaat ile AKP birbirini yesin biz nemalanırız’ kolaycılığı ile değerlendiren CHP değil miydi?
Dönemin Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Bakanlar hakkında düzenlenen fezlekeleri, fihristi yok vb. eften püften nedenlerle iade ederken CHP ne yapmıştı?
Operasyonu yapan savcı ve polislerin kendileri, eşleri çocukları tutuklanırken “Böyle bir şey olabilir mi?” bile diyemeyen, Kemal Bey’in Türkiye’yi bugün esir almış olan kötülükte sorumluluğu olmadığı söylenebilir mi?
6) CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ / EKMELEDDİN İHSANOĞLU | 2014
Ülke için en kritik dönemeçlerinden biri olan 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Ekmeleddin İhsanoğlu dışında aday, “Ekmek için Ekmeleddin”den başka slogan bulamayan Ana muhalefet Partisi bugün ağız dolusu “fetö” diyerek AKP tarafından çökertilen demokrasi, hukuk devleti ve Anayasal sistemin faturasını tutuklanan, işten atılan yüz binlere kesmeye çalışıyor.
7) 7 HAZİRAN SEÇİMLERİ, İSTİKŞAFİ GÖRÜŞMELER | 2015
13 yılda ilk kez Meclis çoğunluğunu kaybeden AKP’ye istikşafi görüşmeler tuzağı ile 45 gün zaman kazandıran, kendisine hükümet kurma yetkisi verilmemesini usluca kabullenen, geçici hükümete bakan vermeyerek AKP’yi rahatlatan, 5 ay sonra AKP’nin %49 oy almasına neden olan tablonun da sorumlusu Cemaat mi?
8) DOKUNULMAZLIKLARIN KALDIRILMASI | 2016
Yolsuzluk dosyalarına münhasıran dokunulmazlıkların kaldırılması söylemi ile yola çıkıp Ahmet Davutoğlu’nun siyasi kumpasına gelerek kürsü dokunulmazlığını dahi kaldıran Anayasa geçici maddesi teklifine, Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz diyerek destek veren, böylece Genel Başkanlar dahil 13 HDP, 1 CHP milletvekilinin tutuklanmasına neden olan, Parlamenter sistemin iğdiş edilmesine neden olan Cemaat mi?
2016 Haziran ayında kabul edilen Anayasa geçici maddesine dayanarak Kasım 2016’da HDP milletvekilleri toplu olarak tutuklanırken CHP ne yaptı, Enis Berberoğlu 25 yıl hapis cezası verilerek tutuklanırken ne yaptı?
Etkin bir HDP siyaseti olsaydı 16 Nisan referandumunda AKP kolaylıkla hile yapabilir, ‘Evet’ sonucunu çıkarabilir miydi?
HDP milletvekillerinin 67 kez gözaltına alınması, 13 HDP milletvekili tutuklanması tablosunun sorumlusu CHP değil mi?
Dokunulmazlık düzenlemesi Anayasal Parlamenter Sistemi lağvetme düzenlemesi değil midir?
9) REFERANDUM | 2017
Mühürsüz oy pusulalarının kullanılması kararına engelleyemeyen, şaibeli referandum sonuçlarını sineye çeken, şaibeli referanduma yönelik toplumsal tepkiyi sonuçları kabullenerek söndüren, şaibeli referanduma karşı reddedileceği kesin olan AYM ve AIHM müracaatları dışında bir şey yapmayan CHP midir yoksa Cemaat mi?
10) OHAL’İ MEŞRULAŞTIRMA | 2016-2017-2018
AKP’nin 18 aydır ülkeyi OHAL ile yönetmesine itiraz etmeyen, OHAL mağduru deyince sadece Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı (direnişlerini selamlıyorum) hatırlayan, OHAL KHK’ları TBMM, yasama erki felç edilirken hala Meclis’te oturarak KHK’ları meşrulaştırma vazifesini ifa eden CHP değil midir?
Kendisini seçen seçmeninin iradesinin gasp edilmesinden bir gün sonra eşi ve çocuğunun pasaportu iade edildiği için CB Erdoğan’a teşekkür eden belediye başkanına sahip CHP’ye “böyle muhalefete can kurban” denmez de ne denir?
Evet, Erdoğan’ın tek adamlık yürüyüşündeki en büyük ortağı, destekçisi CHP’dir, Anayasal Parlamenter düzen, hukuk devleti, demokrasi, hukuk devleti CHP’nin yaptıkları ve yapmadıklarının katkısı ile yok edilmiştir.
CHP bu sorumluluğundan her cümlesinde ağız dolusu “fetö” diyerek kurtulamaz, Erdoğan, diktatörlüğe yürürken hepiniz oradaydınız!
[Can Yılmaz] 8.1.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)