Siz onu tanıyorsunuz zaten [Abdullah Aymaz]

Burdur’un bir köyünde doğmuştu. İlkokul öğretmeni meşhur Fakir Baykurt idi. Ondaki zekâ ve kabiliyeti sezince, ilgisini artırdı. Çünkü o davasında idealist bir öğretmendi. Bu arada sol faaliyetleri devlet görevlilerinin gözüne battı ve Baykurt’u Şavşat’a sürdürdüler. Ama o, öğrencisini hiç unutmadı. İlk okulu bitirince, doğruca Şavşat’tan öğrencisinin köyüne geldi ve onun annesine ve babasına üst üste ziyaretler yaparak arkadaşlarının ve taraftarlarının çok yoğun olduğu bir öğretmen okulunda okuması gerektiği konusunda ikna etti. Her şey hazırlandı çantasına dolduruldu, artık eski öğretmeniyle öbür gün gidecekti. Fakat kaderin garip bir tecellisi olarak o akşam evlerine babasının hocası ziyarete gelmişti. O zat babasına oğlunun dini okullarda okutması gerektiğini telkin etti. Hatta Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğunu anlatma hususunda, “Eğer onun derin mânalarını bir anlarsan, başını taşlara vurursun!.’ dedi.  Artık bir mürşid vasiyeti alan babası, kendisini götürmeye gelen Fakir Baykurt’a ret cevabı verdi. O, bu değişikliğin sebebini bir türlü anlayamadı. Uğraştı, didindi, netice çıkmadı.

Babası onu alıp Isparta’ya götürdü. Orada açılan İmam-Hatip Okuluna kaydettirecekti. Ama kayıtlar çoktan dolup bitmişti. Ne yapacağını şaşırdı. Oralarda öyle dolaşırken  karşısına çıkan yaşlı bir Ispartalı ona, “Üzülme… Bu sene oğlunu bir Kur’an Kursuna gönder, Kur’an okumayı iyice öğrensin gelecek sene erken getir ve İmam-Hatip Okuluna kaydettir” dedi. Bu tavsiyeye uyarak köylerine döndüler.

Köylerinde beli bükük çok yaşlı bir imam vardı. O hocadan ders almaya başladı. Bir gün o yaşlı zat, onu alıp mezarlığa götürdü. Bir yere varınca durdu. Dualar okudu. Ama orada bir kabir yoktu. Merakla “Hocam burada bir kabir görünmüyor… Acaba çok yakınınız birisini mi kaybetmiştiniz?” diye sordu. İmam ona “Ah evladım!” deyip ağlamaya başladı. Dizlerinin bağı çözülmüştü, yığılıp kaldı. Sonra “Evladım biz buraya dinimizi, İslamiyeti gömdük! Korkumuzdan bütün dini kitaplarımızın hepsini buraya gömdük!.. Ama inanıyorum bunlar mezardan çıkacaklar. Çünkü Cenab-ı Hak senin gibilerini gönderiyor!..” dedi. Küçük yaşında bu inleyişin derin mânasını elbette hemen anlayacak değildi ama bir şeyler fark etmişti….

Annesi onun Kur’an-ı Kerim’i ezberleyip hâfız olmasını arzu ediyordu. Onun için, bir kamyona bindirip “Git Denizli’de hâfız yetiştiren bir Kur’an Kursunda oku, hâfız ol!..” diyerek uğurlamıştı. Denizli’de kamyondan inince Kur’an Kursu aramaya başladı. Bir sakallı amca gördü. “Bu bana zarar vermez” diyerek yanına yaklaştı. “Amca ben Kur’an Kursunda okumak istiyorum, oraya nasıl giderim.” diye sordu. Gözleri parlayan ihtiyar, onun elinden tuttu, çarşıda bir dükkana götürdü. Oradaki zata, “Bak bu çocuk, ta köyünden buraya hâfız olmak için gelmiş. Sen Kur’an Kursu'nun Dernek Başkanısın, bunu sana teslim ediyorum. Artık gerisini sen bilir ve gereğini yaparsın.” dedi. Dernek başkanı ona, dokuz maddelik yanında bulundurması gerekli şeylerin listesini verdi. Takunyadan pijamaya kadar her şey yazılı idi. “Amca benim hiçbir şeyim yok. Ne olur Allah için bana yardımcı ol!..” dedi. Bu sefer Kur’an Kursunun hocasına bir pusula yazıp onu, onun yanına gönderdi…

Gitti  baktı, talebeleri hafızlık çalışıyor. Bir Kur’an’a baktı, bir de kendi küçük kafasına…  “Bu kocaman Kitap benim kafama nasıl sığacak” diye düşünmeye başladı. Bir kenara çekildi ve ağlamaya başladı. Diğer öğrenciler hocalarına söylemişler. Ona dedi ki: “Öyle değil… Bak şimdi sana bir sayfa veriyorum, bunu bugün ezberleyeceksin” dedi. Bir kenara çekilip bir saat içinde ezberledi. Gidip hocasına okudu. Hocası “Aferin!... Bak bir günde değil, bir saatte bile ezberledin. İşte böyle her gün birer parça ezberleyip inşaallah bitirecek, ‘Hâfız’ olacaksın.” dedi. Morali düzelivermişti.

Hafızlığa çalışırken Hoca, onları dindar insanların dükkanına gönderiyordu… Mesela, tıraş’a Risale-i Nur talebelerinden Berber Mehmed’e gönderiyordu. Namaz kıldıracak seviyeye gelince, imamları izne gitmiş camilere gönderiyor, arkalarından da takip ediyor, onlara görünmeden en arkadaki safta namaz kılıp yine görünmeden camiden ayrılıyor ve yine Kur’an Kursuna dönerlerken  takip ediyordu. Çarşı Camiinin imamı ayrılmıştı. Onun yerine onu vekil yapacaktı. Cemaat gelmeden önce onu camiye götürdü. Sarık,  büyük geliyordu. Kendi namaz takkesini başına geçirip sarığı onun üstüne oturttu. Cübbe uzun geliyordu. Alttan kıvırıp yanında getirdiği iğnelerle durumu ayarladı. “Şimdi namazı sen kıldıracaksın” dedi. Cemaate “Bundan sonra imamınız bu!” diyerek arkasında namaz kıldı. Sonra yolda “Bak! Ben cemaate senin yetkin ve yeterli olduğunu göstermek için, arkanda cemaat olup namaz kılıyorum. Onlar tam itimad etsinler diye…” dedi….

Şimdi bakın kaderin işine, onu nasıl, nerelerden alıp nerelere getirdi. Siz onu tanıyorsunuz… Zaten çoktandır hatimlerini dinliyor, vaaz ve nasihatlerinden istifade ediyorsunuz…

Cenab-ı Hak hayırlı uzun ömürler versin…

[Abdullah Aymaz] 14.11.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Ekonomi ekmek değil ki gramajını düşüresiniz [Tarık Ziya]

Zamlar çuvala sığmayınca 250 gramlık ekmeği 200 grama düşürdüler. Vatandaşın ekmeğin küçülmesinden ne kadar memnuniyet duyduğunu haber yapma vazifesi de havuzun gediklisi ATV’ye verdiler.

Neymiş efendim!

Eline mikrofonu alan böylesine tarihî, millî ve yerli karara imza atan devletlûya şükranlarını arzediyor. Ekmekler artık çöpe atılmayacakmış, bayatlamadan tükenecekmiş, israfa son verilecekmiş vesaire vesaire...

Gariban vatandaş ekmeği bulamıyor ki niçin çöpe atsın! İlaveten ekmek bayatlasa da çöpe atılmaz ki Anadolu’da.

Bayat ekmekten çok nefis yumurtalı ekmek yapılır ki kahvaltıda tadına doyum olmaz.

Minik küpler halinde doğrayıp fırında kızartıp çorbalara katık edilmesi, köfte harcı yoğururken kullanılması da hayli yaygındır. Velhasıl bayat ekmek de nimetten addedilir.

TRİPLEKS VİLLAYA TAŞININCA...

Eski mahalleden, kirasını ucu ucuna ödeyebildikleri iki oda bir salon dairelerden havuzlu tripleks villa sitelerine taşınan siyasî İslamcılara bayat ekmekten mamül gıdalardan bahsetmek rahatsız edici olabilir. Zira onlara ekmeği artık hizmetliler/kapıcılar getiriyor.

Milyonluk Mercedeslere binen MÜSİAD’a, TÜMSİAD’a üye AKP’nin yeni zenginlerine ekmeğin fiyatını sorarak komünistlik yapmanın bir mânâsı var mı?

Sınıf tartışmasını geçelim lütfen...

Halka ninni söylemekte Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eşi menendi yok. Hakkını teslim etmek lazım.

ZAMMI OTOMATİK SİSTEM YAPIYOR

AKP akaryakıt fiyatlarına iki haftada 30 kuruş zam yapılmasını ‘otomatik sistem’ veya ‘fiyat güncellemesi’ gibi dahiyane kavramların altına saklamayı başardı.

Saray’ın kapısında talimat nöbeti tutan gazete ve televizyonlar cambaza bak numaralarına dünden razı.

Kırmızı plakadan inip kırmızı halının üzerinden geçtikleri VIP odalarda, köşklerde, saraylarda saltanat sürenler görmek istemese de halkta derinden derine öfke birikiyor.

Algı oyunları, baskı ve zorbalıkla bugünü kurtardıklarını zanneden Saray ve hükûmetin akl-ı evvellerine hatırlatmak mecburiyetindeyim:

İktidara geldiğinizde 25 Kuruş olan 250 gram ekmeğin fiyatı 1 lirayı aştı, yeni zamlar kapıda. Buğdayı bile ithal ederken, dolar günlük 2-3 kuruş artarken, elektrik ve doğalgaz ateş pahası iken ekmeğin ucuzlayacağını mı zannettiniz? Zam sağanağından elbette fırınlar da nasibini alacak.

KRİZİ NASIL SAKLAYACAKSINIZ?

Farzedelim ki dahiyane icadınızla ekmeğin ne kadar pahalı olduğunu sakladınız.

Pekâlâ diğer zamları, ekonomiyi kasıp kavuran krizi nasıl saklayacaksınız?

Mesela özel sektörün yedi düvele olan 216 milyar dolar borcunu da böyle küçültebilecek misiniz?

Bir Euro yakında 5 lira, bir dolar 4,5 lira olduğunda ne diyeceksiniz?

O gün ATV şöyle bir haber mi yapacak?: “Dış mihraklarını iddia ettiği gibi Türk Lirası erimiyor, ABD doları ve Euro artıyor. Sıkıntı bizde değil onlarda. Türk Lirası gördüğünüz gibi aynı. Değişen birşey yok. TL’yi çekemeyenlerin son komplosunu ispat edecek görüntüleri cuma günü yayınlayacağız.”

Bütçe açığı 60 milyar lirayı aştı aşacak. Bunu da ‘halka hizmet yarışı dolu dizgin’ diyerek anlatırsınız artık.

Öyle ya!

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin müsaade ettiği bütçe bile sizin hızınızı kesemez. Vatandaş uğruna değil 60 milyar lira, 600 milyar lira feda olsun! Harcadıysanız vardır bir sebebi.

Ver Mehteri Erkan!

TÜBİTAK VE TÜİK BİLE ÖTESİNE MALİK DEĞİL

Rakamlar büyüdükçe kılıf uydurmak da zorlaşıyor değil mi?

Hayvanat bahçesinden TÜBİTAK’a transfer ettiğiniz müdürün dehası ya da içini boşalttığınız TÜİK’in masa başı ekonomisi ile vatandaşın iliklerine kadar hissettiğiniz krizi kamufle edemiyorsunuz.

Artık yüzünüze aksediyor söylediğiniz yalanlar. Kırk fırın ekmek yeseniz de bunu saklamanıza imkân yok.

OHAL zorbalıklarınız, şirketlere el koyma pervasızlığınız yerli ve yabancı sermayeyi hukukun hâkim olduğu memleketlere kaçırdı. ‘Toplu açılış’ diye tertip ettiğiniz merasimlerde yakında trafo, çocuk parkı ve umumî tuvaletlerin kurdelesini keseceksiniz.

Fabrikalar sessiz sedasız kapanıyor. İşlerin iyi gittiği inşaatta tahsilat yüzde 50!

Terörle mücadele palavrasıyla milyarlarca doları buharlaştırdınız. Mülkiyet hakkını hiçe saydınız. Şimdi de anketlerde oylarınızın hızla düşüşe geçtiğini görünce ekmeğin gramajı ile oynuyorsunuz. 

EKONOMİK KRİZ OHAL KALKMADAN BİTMEYECEK

Altını çiziyorum: Türkiye OHAL’den normal hukuk zeminine rücu etmeden ekonomi toparlanmayacak. Ekmeği küçültseniz de akaryakıt fiyatlarını güncelleseniz de vatandaşın bu husustaki kısa ve berrak cevabını kurulacak ilk sandıkta cevabını alacaksınız. O gün trafoya giren kediler bile kurtaramayacak sizi.

Hadd-i zatında iktidarınızın ustalık devrinde her sahada geriye gittik.

Türkiye’nin maruz kaldığı çöküş un, su ve tuzdan müteşekkil ekmek değil ki gramajını küçültüp yola devam edesiniz.

AF İLK ADIM OLABİLİR

İlle de bir yerden başlamak istiyorsanız sebep olduğunuz her nev’i mağduriyeti biterecek af kanununa dair hazırlıkları hızlandırın.

700’e yakın bebek annesi ile bir günü daha demir parmaklıkların ardında geçirmemeli. 17 bin kadının eşine, çocuklarına duyduğu hasret dinmeli. 

Haklarında tek suç delili bulamadığınız halde 15-16 aydır mahpus tutulan 60 bine yakın masum insan tahliye edilmeli.

İade-i itibar KHK mağdurlarının maruz kaldığı acıları bir nebze dindirebilir.

El koyduğunuz binden fazla şirketi esas sahiplerine iade edin.

Tahribat o kadar fazla ki normalleşme için bunlar elbette kâfi gelmeyecek. Helalleşmekten bahsetmediğimi anlamışsınızdır herhalde.

Nitekim ‘helallik’ ayrı ve teferruatlı bir fasılda münferiden müzakere edilecek bir başlıktır.

Mamafih 2013’ten evvelki hukuk zemininde yeni bir muhakeme yapma imkânı ancak bu şekilde yakalanabilir.

Son bir söz daha...

Vatandaş evine kaç ekmek alacağını gayet iyi bilir. Milletin gözünün içine baka baka yalan söylemekten vazgeçin.

Samimiyseniz vatandaşın ekmeğiyle oynayacağınıza fiyatı düşürün.       

[Tarık Ziya] 14.11.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

‘R’ecepsel Kompleks [Ahmet Dönmez]

Bütün bu olup bitenler bir tür ‘arsızlık’ hali mi yoksa temelde çok daha derin politik kırılmalara mı işaret ediyor?

Ben Erdoğan’a ‘Karizmatik Zübük’ diyordum, ama son zamanlarda kafam karışıyor. Her yeni günde sarfettiği her bir cümleyle acaba bu lakabın içini daha da layıkıyla mı dolduruyor yoksa bir tür ‘R-kompleks’e (birazdan açacağım) soktuğu toplumu, avucunun içinde yoğurup ne zaman neye ihtiyaç duyarsa o kalıba mı sokuyor?

Maruz kalınan yüksek konfüzyon nedeniyle hepimiz ‘beyin yanması’ diye tabir edilen bir durum yaşıyoruz.

Her kavramı olur olmaz yerlerde kullandığımız için kelimelerin içini boşalttığımızdan mıdır nedir, son günlerde bazı durumlara ad koyarken çok zorlandığımı hissediyorum. Sözgelimi pişkinlik, yüzsüzlük, arsızlık gibi son derece güçlü ve vurucu kavramlar olmasına rağmen Erdoğan’ın konuşmalarını dinlerken adamakıllı çaresiz buluyorum kendimi. Hayır diyorum, daha başka, daha rijit, böyle daha bi ‘kodu mu oturtan’ bir türevi olmalı bunun… Bunlar hafif kalıyor. Durumu tam olarak karşılamıyor.

Bu, yüzsüzlükte had aşmış, sınıf atlamış, tanımsız yeni bir türe dönüşmüş formun belki başka bir adı vardır.

‘EN İYİ YOL, BAYAĞI PİŞKİN OLMAKTIR’

Sokağın içinden yazan, geçtiğimiz yüzyılın en sıra dışı yazarlarından Louis Ferdinand Celine’in sarsıcı romanı Voyage Au Bout De La Nuit’de (Gecenin Sonuna Yolculuk) bir cümle vardır. “Sizi aklı başında sanmalarını sağlamanın en iyi yolu bayağı pişkin olmaktır. İyiden iyiye pişkinseniz mesele yok. O zaman artık hemen hemen ne yapsanız yeridir. Ne isterseniz, çoğunluk sizden yanadır ve kimin deli olup kimin olmadığına karar veren de çoğunluktur” der.

Çok büyük ihtimalle son günlerde maruz kaldığımız mental tecavüzün izahı bu cümlelerde. Kendisiyle beraber taraftarlarını delirtmişti zaten. Fakat yetmiyor. Bu bataklıktan kurtulabilmesi için hepimizi delirtmeye çalışıyor. Yoksa diyorum ki her insanın az da olsa bir nirengisi, ayağını bastığı bir temel noktası, bir bel kemiği, ne bileyim bir kerterizi vardır ya hu.

Mesela her insanın bir arsızlık limitinin olduğu kanaatindeyim ben. Muhakkak bir utanma sınırı, bir “Ne yapıyorum lan ben?” eşiği vardır diye tahmin ediyorum. Öyle olmasını umut ediyorum. Ne ki ülkede olup bitenlere baktığımda başımızda limitsiz, eşiksiz, kerterizsiz, pusulasız, omurgasız bir adam görüyorum.

Hepimizin gözünün içine baka baka “Günümüz şehirleri insana huzur vermiyor. Beton beton beton… Orada ruh yok, huzur yok” diyebiliyor. Hani halk arasında bir söz vardır; “Kardeşin olacak, eline alıp evire çevire dövecen…” derler ya, öyle bir durum. İnsana, zekasıyla fena halde alay edilmesi duygusunu yaşatan, kanırtıcı, müteharrik, sinir bozucu bir durum. Ne tepki vereceğini şaşırıyorsun. Bir mavi ekran yahut ‘error’ pozisyonunda, arkadaşını yiyen aslana bön bön bakan zebralar gibi donup kalıyorsun.

“Ben dikey değil, yatay mimariden yanayım” diyor. Ne hoş! Sanki kış lastiğinden cam filme kadar her şeyi belirleyen ‘mutlak önder’ değilmiş de Mimarlık Fakültesi’nden bir kıza abayı yakmış şapşal aşıkmış gibi…

“İstanbul Boğazı’nın hali ortada, felç ettiler. Kararlı bir duruş sergilenmediği için bunlar oluyor” diyor. Kimler felç etmişler acaba? Ruhu faşist, söylemi Marksist çevreler mi? Sanki dün “İstanbul’a ihanet olur” dediği 3. köprüyü bugün orman tıraşlaya tıraşlaya oraya çakan benmişim gibi… Sanki o kararlı duruşu sergileyememiş olanlar kendileri değil de Adampol’ün Polenezleri imiş gibi…

‘NE KADAR KÖTÜ KOKARSAK O KADAR İYİ’

“İstanbul’da yeşili ancak mezarlıkta bulursunuz.” diyor. Yok canım, pazarda da bulursunuz… Kişi başına düşen yeşil miktarına ciddi etki edecek tere-maydanoz-roka üretimi var çok şükür. Ha bir de ayakkabı kutularında bulursunuz… “Yeşiller geldi mi?” diye soran eşine, dolarları sayarken, “Geldi geldi… Yeşil yeşil bakıyorlar bana” cevabını veren eski Halkbank Genel Müdürü’ne sorabilirsiniz isterseniz. Gerçi daha yakında Bilal var, o daha iyi bilir.

Sadece İstanbul’la ilgili açıklamalar değil sürmenajın nedeni. Yalnızca son birkaç gündür edilen laflara bakın, bunun bilinçli bir politika olduğunu anlarsınız. Louis Ferdinand Celine’in bahsettiği “iyiden iyiye pişkin olma” haline doğru hızla yol alıyoruz. Can Yücel’in şiirindeki gibi ‘Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi…’

“Bugün Türkiye’de hiç kimse inançlarından, hayat tarzlarından ve düşüncelerinden dolayı ötekileştirilmiyor” diyor mesela. Aşırı yıkanmaktan dolayı renk atan çamaşırlar gibi aşırı ötekileştirilip orijinali hatırlanmaz hale gelmiş kesimlere hitaben söylüyor bunu. Zaten artık gerek kalmadı, önce ötekileştirdiği kitlelere artık tek tek kendisi benzemeye başladı. Sırasıyla her kabine girip üst değiştiren sonradan görmeler gibi, kimlik değiştirip duruyor. Neyi ötekileştirecek ki artık?

PİŞKİNLİK PATLAMASI YAŞIYOR

“Nikahlanın, evlenin, çoğalın… Türkiye’deki terör örgütü üyelerinin en az 15 çocuğu var” diyor, hiç ötekileştirip sıkılmadan.

Sonra, “Avrupa bir açık hava cezaevine dönmüştür” diyor. Kendisi için söylenen ne kadar söz varsa hepsini başkalarına yapıştırarak bir tür pişkinlik patlaması yaşıyor. Dünyanın en büyük açık hapishanesinin başmüdürü olarak söylüyor bunu. Bir zamanlar genel başkan yardımcılığını yapan Ahmet Edip Uğur’u bile eşi ve çocukları üzerinden ikrah ettirip istifaya zorlayan bir zorba olarak hem de…

Başka ne diyor? “Belediye başkanlarının atamayla göreve gelmesi daha doğru. 2019’dan sonra bu da gündeme gelecek” diyor. Daha dün “Milli İrade Zaferinin Analizi” isimli kitabı imzalamış; “Milli irade bizim için kutsaldır”, “Demokrasi sandıktır”, “Atanmışların seçilmişlere vesayeti kabul edilemez”, “Bürokratik oligarşi var” diyen bir siyasetçi kendisi.

Keza, “Diktatörlük olsaydı, adamı alıp götürürlerdi” buyuruyor. Son 1 yılda sokak ortasından alıp götürdüklerinin sayısı sadece resmi rakamlarla 12 iken…

“Hırsız içeride olunca kapı kilit tutmaz” da diyor. Arsızlıkla ilgili Anadolu’da çok veciz deyimler var ama maalesef onları bu tür yazılarda kullanamıyoruz. Diyorum ya o yüzden insan bazen tepki vermekte biçare kalıyor.

Gel gelelim daha popüler gündem konusuna. “Beton Kemal”, AKP’nin kuruluşunun ardından Gazi Mustafa Kemal olmuştu biliyorsunuz. Şimdi oldu Atatürk. 20 yılda gelinen nokta burası. Birkaç yıl önce 10 Kasım törenlerine bile katılma gereği duymayıp “Anayasal suç mu, yasal suç mu?” diye atar yapan Bay Karizmatik Zübük, bugün, “Cumhuriyetimizin tüm önemli tarihleri gibi 10 Kasım’ları da artık iyi değerlendirmeli, Atatürk’ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız” diyor. “Atatürk’ü CHP’nin elinden kurtaracağız” diye vaat ediyor. Kimilerine göre İyi Parti’ye karşı bir oy ütme manevrası, kimine göre de derin devlet Erdoğan üzerinden Türkiye’yi fabrika ayarlarına döndürüyor.

AĞAM BİZİMLE EĞLENİR Mİ CİDDİ BİR İŞ Mİ YAPİR?

Yani, “Ağam bizimle eğlenir” mi, yoksa “ağamız aslında ciddi bir iş mi yapir?” Baştan beri anlatmaya çabaladığım ana fikir burada. Bir yandan kendi bünyesinde var olan ‘Zübüklük’ ile politik menfaatleri için elzem olan malzeme üst üste çakışmış vaziyette. Daha önceki bir yazımda bahsettiğim ‘totaliter yalanlar’ bahsi burada da geçerli: “Totaliter rejim inşasında yalan, yokluğu kabil olmayan, olmazsa olmaz temel parçadır. Polonyalı filozof Leszek Kołakowski buna ‘Yalan Medeniyeti’ diyor. Gerçeklerin ters yüz edilmesi, var olan hakikatlerin unutturulup yerlerine yalanın ‘yeni gerçek’ olarak ikame edilmesi yani… Bütün dünya tersini söylese de rejimin efendilerinin hep aynı yalanı pervasızca tekrarlayarak ‘kurumsallaştırması’… “

Kolakowski, bunun için ‘belleğin tahrip edilmesi’ gerektiğini vurgular. Belleğin tahribi, sınırsız bir şekilde ve hunharca yalan söylemekle olur. Hitler’in başarıyla uyguladığı ‘R-Complex’in önemli evrelerinden biridir bu aynı zamanda. Reptilian Complex (Sürüngen Kompleks) veya Reptilian Brain (Sürüngen Beyin) olarak ifade edilen bu uygulamada beynin ‘sürüngenleştirilmesi’ esastır. Amerikalı Nörolog MacLean’ın teorisinde Reptilian Brain, beynin 3 parçasından bir tanesidir ve ilkel ihtiyaçlar burada yaşamaktadır. Diktatörler bu 3 bölümden ‘Sürüngen’ olanını hedef alır ve geri kalan diğer 2 parçayı devre dışı bırakır.

REİS KOMPLEKS VEYA RECEPSEL BEYİN

‘Führer’ veya siz ona ‘Reis’ deyin; sizin adınıza her şeyi düşünür. Korkunç düşmanlar ülkenizi çevrelemiştir ve içeride de onlarla işbirliği halinde sinsi iç düşmanlar bulunmaktadır. Bu düşmana karşı daima sıkı sıkı dayanışma içinde olmanız ve beyninizi Reis’e emanet etmeniz gerekir. Biz buna Reis Kompleks veya Recepsel Beyin adlandırması ile yine ‘R-Kompleks’ adını takabiliriz.

Reis, mantığı ve düşünceyi baskılamak için sürekli yalanlar söyler. O kadar çok yalan söyler ki artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu karıştırmaya başlarsınız. Hatta yola ilk nereden ve nasıl çıktığınız bile bulanıklaşır. Kim olduğunuz da kimliğiniz de meçhuldür. Bellek tahrip olmuştur. Tarihe ve kronolojiye dair bildikleriniz yer değiştirmeye başlar. Acaba baştan beri hep Atatürkçü müydük biz yoksa ona dün küfür mü (e)diyorduk? Reis Kerkük için “Bir gece ansızın…” diyor. Acaba bir zamanlar açılım başlatmış mıydık biz? O dönem milliyetçiliği ayaklar altına almış mıydık? Kürdistan demiş miydik? Reis “Gökten ne yağar da yer kabul etmez” diyecek kadar cemaatçi miydi bir zamanlar? Yoksa hep cemaat düşmanı mıydık? Şimdi “Emperyalizm” diyor ya; bir zamanlar hiç “Amerikan askerleri Irak’ta ölmesin diye dua ediyorum” demiş miydi? Yoksa bütün bunlar düşmanların uydurmaları mı?

Reis her zaman için son kez göründüğü gibidir. Öncesi ve sonrası yoktur.

Onun emriyle motorlu taşıtlar vergisinin azaltılmasını, onun getirdiği TEOG’un yine onun emriyle kaldırılmasını, yine onun müdahalesi ile cam film yasağından geri adım atılmasını ya da yukarıdaki ‘betonlaşma’ özeleştirilerini de hep bu kompleks içinde ele alabiliriz. Kendisine yönelebilecek bütün muhalefet kanallarını yine kendisi dolduran, kendinde bile içkin bir kuşatıcı önder o. Kirlendiği zaman öteki yüzü giyilebilen ceket gibidir… Kendi ile barışık, kendi hatalarının farkında ve bunları ortadan kaldırabilmek için gerekli iradeye sahip Yüce Lider… Olmaz ama olur da hata yaparsa, bunları yine ancak Reis’in kendisini bertaraf edebilir. Ondan ma’ada bir başka kurtarıcı başkomutan olmaz, olabilemez…

“Yahu bildiğin pişkinliği amma da allayıp pullayıp başka kavramlarla kitabileştirdin” diyebilirsiniz. O zaman kavramlarımız üzerinde yeniden düşünmeyi öneriyorum. Bana ‘arsızlığı’ aşabilecek ve durumu tam olarak izah edebilecek yepyeni bir kelime söylerseniz insanlık namına çok müteşekkir olacağım. Zira son günlerde çok çaresiz hissediyorum kendimi…

[Ahmet Dönmez] 14.11.2017 [TR724]

Köle diye satılan Müslüman alimler [TR724]

Amerika ve İslamiyet dendiği zaman akla ilk olarak Nation of Islam hareketi geliyor. Kuruluşu XX. yüzyıl başlarına kadar uzanan bu harekete ivme kazandıran ise hitabeti ve çalkantılı hayatıyla Malcolm X olmuştu. Müslümanların ABD’ye nasıl geldiği ve izlerinin nasıl silindiği hakkında henüz somut bir bilgi mevcut değil. Fakat Amerika’da bilinen en erken Müslüman izleri sömürgecilik faaliyetleri kapsamında yapılan köle ticaretine rastlıyor. Celal Emanet’in ‘Amerika’da Bir Osmanlı Muhammed A.R.Webb’ isimli kitabına göre, 1620’den sonra hızla artan köle ticareti yoluyla Yeni Kıta’ya yaklaşık 20 milyon siyahi insan taşındı. Afrika’nın doğu kıyılarından başta Portekiz, İngiliz ve İspanyol denizciler eliyle getirilen kitlelerin üçte ikilik bir kesimi Müslüman erkek ve kadınlardan oluşuyordu. Bu kimselerin arasında medrese tahsili yapmış hocalar, alimler hatta prensler dahi mevcuttu. Alıkonulmak ve satılmak suretiyle asimile edilen Müslüman kölelerden bazıları ne pahasına olursa olsun bu kimliklerini korudu ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslümanların ilk temsilcileri oldular.

Yarrow Mamout (Mahmut)’un hikâyesi

1736 yılında dünyaya gelen Yarrow Mamout’un hangi ülkeden getirildiğine dair kesin bir vesika bulunmasa da 1752 yılında Amerika’ya köle olarak satıldığı biliniyor. İlk olarak Virginia-Maryland’e getirilir ve buradaki tuğla fabrikalarında çalışır. Etrafına gayretli bir işçi olarak nam salmış ve özgürlüğüne kavuşunca yine bu alanda ticaret yapmış. Mahmut’un, Allah adını yüksek sesle devamlı zikrettiği, beş vakit namazını kıldığı, domuz eti yemediği ve içki içmediği biliniyor. Çevresinde Müslüman tüccar ismiyle ünlenince devrin önemli ressamlarından Charles Willson Peale, Yarrow Mamout’un tuval üzerine resmini de yapmış. Bu tablo günümüzde ABD’de sergilenmeye devam ediyor.

Kölelerin arasında bir prens

Abdulrahman İbrahim İbn Sori, bugünkü Gine sınırlarında kalan Futa Callon bölgesinde büyür. Ardından medreseleriyle ünlü Mali’nin Timbuktu şehrinde muteber alimlerin rahle-i tedrisinden geçer. Babasının tüm gayretine rağmen gözü askerliktedir. Genç yaşında 2 bin kişilik bir orduya kumandanlık yapar. 1788 yılında ordusu ile pusuya düşürülür, tutuklanır ve bir köle olarak Amerika’nın Mississippi eyaletine gönderilir. İbn Sori’nin lakabı bu nedenle ‘Kölelerin Prensi’ olarak kalır. Dile kolay tam 40 yıl boyunca tütün çiftliklerinde çalışır. Yöneticilik ve iradesi sayesinde kölelerin arasında sivrilir ve çiftliklerin muhafızlığını yapar.

90 yaşına kadar köle bir alim

Senegal’de 1770 yılında dünyaya gelen ve 25 yıl İslam medreselerinde tanınmış alimlerden ilim tahsil ettikten sonra 90 yaşına gelene kadar köle olarak kalan Omar İbni Said’in yaşadıkları tam bir dram. 1807 yılında ülkesindeki bir askerî harekat sırasında satılık köleler arasına konulur İbni Said. Sadece İslamiyet değil Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkında da malumat sahibidir. South ve North Carolina eyaletlerinde uzun süre çalıştırılır. Sahibinin yardımıyla İncil’i Arapçaya çevirir. Bazı kaynaklarda Said’in Hıristiyanlığı kabul ettiği söylense de kitabının medhaline yazdığı “Muhammed’e ithafen..” sözleri bu iddiaları yalanlar.

[TR724] 14.11.2017

Alo Merkez… [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) 2017 sonu için ABD Doları’nın 3,72 TL olacağı tahmininde bulunmuştu. İki hafta bile geçmeden tahminin tutmayacağı anlaşıldı ve o rakam artık 3,86 TL’ye çıktı. Bu da demek oluyor ki piyasanın önünde gitmesi icap eden TCMB dahilî ve haricî hâdiseler karşısında tam bir acziyet içerisinde.

İhracatçı, ithalatçı, sanayici ve tüccar Merkez Bankası’nın beyanlarına, rakamlarına bakarak yönünü tayin eder. Açıkladığı kur tahmini iki haftada hâk ile yeksan olan bir Merkez Bankası erbab-ı ticaret adına emniyetli liman sayılabilir mi? İki hafta evvel ilan edilen 3,72 TL’yi esas alarak önümüzdeki iki aylık siparişleri kabul etmiş firmaların vaziyetini tahayyül edebiliyor musunuz?

DOLAR 1 KURUŞ, BORÇ 3 MİLYAR TL ARTIYOR

Hal-i hazırda 3,90 TL’yi zorlayan dolar, 4,53 TL seviyesini aşındıran Euro, Merkez’in ikinci tahmininin de tutma ihtimali kalmadığını gösteriyor. Yabancı bankalar 4 TL ve fevkinde olabilecekleri konuşurken Türkiye’de Merkez’in döviz piyasası nezdinde bir ağırlığı hissedilmiyor.

Özel sektörün 216 milyar dolar tutarındaki döviz borçlarını dün teferruatı ile (http://www.tr724.com/turkiyenin-ucan-kusa-borcu-var/) aktardım. O makalede yer verdiğim borç tablosu hepimizin uykularını kaçırmalı. Zira dolar 1 kuruş arttığında firmaların döviz borcuna mukabil Türk Lirası mükellefiyeti yaklaşık 3 milyar TL artırıyor.

Merkez’i hüccet kabul edip 3,71 TL’ye göre fiyat veren firmaların aradaki sapmaya rağmen şimdi 3,86 TL’ye itimat etmesi mümkün mü? Son iki haftada 14 kuruşluk sapma olmuşsa maliyet hesabı yapılırken döviz maliyeti nasıl tespit edilecek?

Merkez, doların alıp başını gitmemesi için kalıcı bir adım atmayarak reel sektörü sisler bulvarının ortasında bir başına bırakıyor. Dolayısıyla 3,86’nın arkasında duran bir iradeden bahsedilemez. Reel sektöre ‘sağa sola çarpmadan, uçuruma yuvarlanmadan yola devam edeceksiniz’ deniliyor. Sis farı yokken bu nasıl mümkün olacak?

HAZİNENİN FATURASI KABARIYOR

Enflasyon ve faiz tırmanırken döviz kurları da kontrolden çıkmışsa ayakta kalmak isteyen herkes rantiye ekonomisine meyledecektir. İki senelik tahvil faizi yüzde 13,82’ye yükseldi. Merkez faiz artırana kadar tahvil yükselmeye devam edecek. O cenahtan da Hazine’nin maliyeti katlanacak.

Eylül ayında cari açık 5 milyar dolara yaklaştı. Türkiye aynı ayda sadece 450 milyon dolar doğrudan yabancı yatırım çekebildi. Cari açığın onda birini bile kalıcı yabancı yatırımlarla karşılayamıyoruz. Döviz açığının yüzde 90’ı sıcak para ile finanse ediliyor. Cari açık 2017’de 40 milyar doları aşacak. Dolayısıyla Türkiye sıcak parayı kaçırmamak için daha fazla faiz ödeyecek.

Bankalar tüketim pompası olarak kullanılıyorsa, kaynaklar imalat ve istihdam dostu yatırımlara aktarılmıyorsa bu neticeye şaşıranlara şaşırmak lazım.

DÖVİZ SATMAK DA ÇARE DEĞİL

Merkez Bankası’nın elinde etkili olabilecek iki cephane var. Ya faizleri artıracak ya da döviz satacak. Son iki haftada bankalardaki döviz hesaplarından 8 milyar dolar bozdurulduğu halde kur aşağı inmediğine göre döviz satmak netice vermez. Zaten net rezervler (30 milyar dolar) buna imkân vermeyecek kadar azaldı. Piyasa 27 Kasım’dan itibaren ABD’de başlayan Reza Zarrab davasına kulak kesilecek. Bu risk şu ana kadar fiyatlara aksetmemişti.

Merkez tribünde kalmaya devam ettikçe piyasayı kontrol etme kabiliyetini kaybedecek.

Alo Merkez… Orada kimse var mı?

[Semih Ardıç] 14.11.2017 [TR724]

Avrupalı Türkler için yanlışların bedelini ödeme vakti [Hasan Cücük]

‘Gurbetçiyi ateşe attık’ manşetini görünce hayırdır inşallah kötü bir durum mu var deyip okumaya başladım. Haberi okudukça yüzüm kızarmaya bir taraftan da sinirlenmeye başladım. Türkiye’nin de imzaladığı ‘Otomatik Bilgi Transferi’ nedeniyle bulunduğu ülkede sosyal yardım alan Türkleri zor günler bekliyordu. Hangi Türkler bunlar? Devletten haksız yere kazanç elde edenler… Yani üçkağıtçılar. Haberi manşete taşıyan Millî Gazete olunca aklıma ‘Çalıyor ama çalışıyor’ klişesi geldi.

DEVLET YARDIMI ALIRKEN, TÜRKİYE’DE MÜLK SAHİBİ OLMAK

Avrupa’ya işçi olarak gelen ilk kuşaktan Türkiye’de evi olmayan hemen hemen yoktur. Zaten gurbete gelişin gayesi, başımızı sokacağımız bir ev, bir tarla, bir traktör parası kazanmak değil miydi? Nitekim Avrupa’da zor şartlarda fabrikalarda çalışan Türkler, bir veya iki odalı dairelerde yıllarca oturup, kazançlarından arttırdıkları parayla Türkiye’de ev veya evler yaptırdılar. ‘Ahirette iman, dünyada mekân’ atasözünün dünya kısmını harfiyen yerine getirdiler. O dönemde yaptırılan evlerde daha çok Türkiye’de bıraktıkları eş ve çocukları oturdu. Zamanla eş ve çocukları da yanlarına alınca evler ya boş kaldı veya kiraya verildi. Genelde evdeki her erkek çocuk için bir daire düşünüldüğü için büyük kısmı kiraya verildi.

İlk nesil devletten sosyal yardım almadan hayatını devam ettirdi. İş gücüne ihtiyaç olduğu o yıllarda işsiz kalmadıkları gibi ne devletten sosyal yardım almayı biliyorlardı ne de iyi kazandıkları için devletin sosyal yardımda bulunacağı ‘fakir’ sınıfına giriyorlardı. Sosyal yardım almalar daha çok işsizlik ve emeklilik döneminde baş göstermeye başladı. İşsizlik maaşıyla geçinmek güç olunca devletin kapısına gidildi. Devlet yardım yaparken, yurtdışında mal varlığı olup olmadığını sordu. Bunun cevabı nedense hep ‘hayır’dı. ‘İzine gittiğimde oturduğum bir dairem var’ bile diyemediler. Çünkü, devlet git o daireyi sat deme hakkına sahip. Bunu sadece Türkler için demiyor. Sosyal yardım alan herkes için diyor.

TÜRKİYE, VATANDAŞLARININ HUKUKSUZLUĞUNU TEŞVİK ETTİ

Avrupalı Türkler’in, Türkiye’ye yatırım yaparken rahat olmalarının bir başka nedeni Türkiye’deki iktidarların bilgi paylaşımı yapmayacağı yönünde güven vermesiydi. Bir nevi suiistimalin yolunu Türk hükümeti açıyordu. Örneğin Türkiye’de prim borcunu yatırıp emekli olmak isteyenlere cazip şartlar sunuyordu. Bunu yaparken de güvence verip, asla bu konuda bulundukları ülkeyi bilgilendirmeyeceklerini söylüyorlardı. Yine benzer durum bulundukları ülkenin vatandaşlığını alanlar içinde geçerliydi. Çifte vatandaşlığı kabul etmeyen ülkelerin istediği bulunduğun ülkenin vatandaşlığından çıkış belgesi sadece kâğıt üzerinde oluyordu. Türk pasaportunu iade etmediği, gibi kullanmaya da devam ediyordu.

Artık deniz bitti karaya dayandık. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) üye 57 ülke arasında Otomatik Bilgi Transferi anlaşması 1 Ocak 2018’ten itibaren yürürlüğe girecek. Uluslararası anlaşma kapsamında, Avrupa’daki Türklerin, Türkiye’deki bankalarda parası, evi, işyeri, arsası veya otomobili olup olmadığı incelenecek. Bu çerçevede ülkeler arasında vatandaşın banka bilgileri dahil olmak üzere mal varlıkları da öğrenilebilecek. Biriktirdikleri paraları Türkiye’de bankalara yatırıp ama bulundukları ülkelerden sosyal yardım alanların geçmişi incelenecek. Son 10 yılda aldıkları sosyal yardımı devlet geri isteme hakkına sahip olacak. İşte Millî Gazete’nin ‘Gurbetçiyi ateşe attık’ manşetinin sebebi bu gelişme. Millî Gazete, 57 ülkenin imza koyduğu anlaşmaya Türkiye’nin ‘Yurt dışında çalışan Türk vatandaşları hariçtir’ şerhi düşmeyerek hata yaptığını söylüyor.

HAKLI OLANI DEĞİL HAKSIZ OLANI SAVUNMAK

Bu manşet acınası bir durumu işaret ediyor. Avrupa’da sosyal yardımla geçinen Türklerin çoğunun üçkağıtçı olduğu iması var. Haksız kazanç elde etmeyi, devleti dolandırmayı, yalan söylemeyi mubah görüp legalleştiriyor. Siyasal İslamcı mantığı devreye girip ‘Darü’l Harpte’ her türlü melaneti işlemeyi normal hale getiriyor. Gazeteye göre, ülkelerin 10 yıla kadar verdikleri sosyal yardımları geri de isteyebilecek olması tam bir facia. Neden haksız kazanç elde ettin deme yerine hırsızlığın ortaya çıkan kişiye ceza kesilmesini haksızlık olarak görüyor.

Türkiye sıcak para uğruna Avrupa’da yaşayan Türkleri tehlikeye atmakta bir sakınca görmedi. Çifte vatandaşlık, emeklilik, dövizle askerlik, Türk bankalarına yüksek faizle para yatırma gibi konularda çifte standart davrandı. Türkiye bunu yaparken gurbetçiler de masum değildi. ‘Gâvurdan bir kıl koparmayı’ akıllılık olarak gördüler. Bulundukları ülkelerin iyi niyetle hazırlanan kanunlarını deforme edip lehlerine yontarken, o ülkeleri enayi yerine koydular. ‘Keriz silkeleyip’ keseyi doldururken, bunun bir gün sona ereceğini hiç düşünmediler. Veya düşünmek istemediler.

SUİİSTİMALLERİ SAVUNAN MANŞET

Avrupa’da 10 farklı yerden geliriniz olabilir. Devlet neden bu kadar çok gelirin var demez. Bunu beyan edip vergisini paşa paşa ödersin, istediğin lüks hayatı yaşarsın. Kimse karışamaz. Devletten sosyal yardım almıyorsan, yurtdışında bulunan gayri menkullerini de pek umursamazlar. Ne zaman devlet kapısına gidip ‘ben geçinemiyorum’ dersen, işin rengi değişir. Yıllarca üstünü örttüğümüz bir ‘pislik’ daha gün yüzüne çıkacak. Yüzümüz bir kez daha kızaracak diye utanmamız gerekirken tersine, yaptığımız suiistimalleri savunur tarzda haberler yapılması çok daha büyük bir ayıp.

Bundan daha utanç verici olan Türkiye’deki iktidar mensuplarının hala Avrupa’daki Türklere güvence vermek adına yalan söylemeye devam etmesidir. Türkiye AGİT üyesidir ve Otomatik Bilgi Transferi Antlaşması’na imza atmıştır. Buna rağmen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, ‘Biz gurbetçilerimizin bilgilerini vermeyeceğiz’ deyip yalanla insanları kandırmaya devam ediyor.

Avrupalı Türkler olarak çok yanlışlar yaptık. Şimdi bir bir bu yanlışların faturası önümüze geliyor. Yakın bir gelecekte, bulundukları ülkelerde masum insanları Türkiye’deki dikta rejimine ispiyonlayanlara sıra gelecek. Evet bir cisim yaklaşıyor. Ama bu cisim kanunları ve kuralları suiistimal edenlere yaklaşıyor.

[Hasan Cücük] 14.11.2017 [TR724]

Stratejik körlük ile ihanet arasında bir yerlerde Erdoğan’ın Rusya ziyareti [Prof.Dr.Mehmet Efe Çaman]

Türkiye cumhuriyet döneminin dış politika anlayışının temeli olan Batı yönelimini kademeli olarak terk ederken, giderek belirsizlikler ve risklerle dolu sulara yelken açıyor. Erdoğan’ın Rusya gezisini bu çerçevede okumak gerekiyor.

Dış politika neden değişti? İç ve dış politika, incelenirken her ne kadar birbirinden bağımsız iki alan olarak incelense de hem siyaset bilimciler hem de siyasetçiler bunun böyle olmadığını bilir. Dış politika kararları, iç politika hesaplarından bağımsız değildir. Özellikle dış politika karar alıcılarının algıları ve tahayyülleri, dış politika kararlarında başta gelen belirleyici faktörler arasındadır.

Dış politikada değişimlerin olması normal de olsa, aynı şeyi ana yönelim değişimleri için söylemek zordur. Mesela Rus Çarlığı’ndan sonra başa geçen Bolşevikler, Rusya’yı Birinci Dünya Savaşı’ndan çekerek ciddi bir dış politika kararı vermişlerdir. Ama Rus dış politikasının jeopolitik belirleyicileri ile stratejik çıkar algılamaları değişmediğinden, Sovyetler Birliği de bölgesel politikalarını şekillendirirken aynı Rusya gibi hareket etmeye devam etmiştir. Aynı şekilde, Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkmasından sonra her ne kadar tümüyle bambaşka bir rejim de kurulmuş olsa, yeni devlet Osmanlı mirasını dış politikada önemli ölçüde devam ettirmiştir. Örneğin toprak kaybının sonlandırılması, Batılı güçlerle denge siyaseti izlenmesi gibi konularda dış politika algıları, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da temel tutumlar olarak sürmüştür.

AKP’NİN DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ DIŞ POLİTİKA

AKP iktidara geldiğinde, bazı temel konularda dış politika tercihlerini değiştirdi. Komşularla sıfır sorun sloganlı dış politika, süre gelen sorunları belli bir normalleşme çerçevesinde yumuşatmaya gayret etti. Yunanistan ve Ermenistan’la diyalog kanallarını geliştirdi, Suriye ve Irak’la yapıcı ilişkiler kurmaya çabaladı, Kıbrıs sorununu çözmede istekli ve uzlaşıya açık davrandı. Dahası, Türk dış politikasının en uzun soluklu yönelimi olan Batı’lı kurumlarla bütünleşme stratejisine ivme katarak, AB üyeliği konusunda çok olumlu bir tutum izledi. 1982 Anayasası’nın AB reform sürecinde onlarca büyük değişiklik paketi ile demokratikleştirilmesi, Türk kamu yönetiminin şeffaflaştırılması, mevcut yasal çerçevenin AB standartlarına yaklaştırılması gibi somut adımlar atılırken, önceki hükümetlere göre çok daha istekli ve kararlı hareket edildi.

Ancak Erdoğan ve AKP giderek vesayet sistemini erittikçe ve kontrolü sağlamlaştırdıkça, tahakkümcü bir davranış içine girdi. Dış politikada da yukarıda ele alınan rasyonel tutumu terk etmeye başladı. Örneğin İran’ın nükleer programına açıktan destek oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliği esnasında Türkiye – Hakan Fidan’ın ve Ahmet Davutoğlu’nun etkisiyle – İran’ın uranyum zenginleştirme programının sonlandırılmasından yana olan Batı politikasına aykırı hareket etti. O zamanlar ben Zaman gazetesinde Acem Kılıcı 1 ve Acem Kılıcı 2 başlıklı yazılarda bu siyaseti eleştirdim, çok da tepki aldım. Sonrasında bir bilimsel makalede konuyu inceledim, Türkiye’nin bu politikasının Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmadığını izah ettim. Neden bu politikada ısrarcı olunduğunu sorguladım ve eleştirdim. Tabi o zamanlar Reza Zerrab adlı İranlı “hayırsever” ve İran’daki ortağı Babek Zencani üzerinden İran’a uygulanan ABD ambargosunun delindiğini, kara para aklamak ve İran’ın nükleer programına örtülü destek olunmak gibi şaibeli ve uluslararası hukukça sorunlu konularda kirli işlere bulaşıldığını kamuoyu bilmiyordu. Neden sonra bu işler ortaya saçıldı ve Türkiye’nin yüksek çıkarlarının değil, baştaki bazı siyasetçilerin şahsi menfaatlerinin bu politikalara dayanak teşkil ettiğini gördük.

ABD DÜŞMANLIĞI ÖN PLANA ÇIKARKEN

Bugün Rusya ile stratejik ortaklık rotasında ilerleyen ve Batı’dan kopan Türkiye’nin temel bir dış politika yönelimi değişikliğine gittiği genel kabul görüyor. Erdoğan yanlısı kalemler giderek ABD düşmanlığını ön plana çıkartıyor. PYD’ye silah vermek, 15 Temmuz’un arkasındaki güç olmak, Gülen’in ABD’de ikamet etmesi ve Türkiye’ye iade edilmemesi gibi bahanelerle ABD ilişkilerinin dibe vuruşuna gerekçe üretiliyor. Oysa son vize krizi de dâhil, asıl meselenin ABD’deki Zarrab ve Halkbank davaları olduğunu herkes biliyor.  Zarrab davasında binlerle ifade edilen rakamlarda Türkiye’de kabul edilmeyen tapenin ABD mahkemesi tarafından kabul edilmesi, başta Halkbank olmak üzere çok sayıda Türk devlet bankasının İran yaptırımlarının delinmesi işlemlerine bulaşması, Zafer Çağlayan’ın sanık olarak ABD’de arananlar listesinde olması ve Erdoğan’ın isminin onlarca kez iddianamede geçmesi, buzdağının dibinin nerelere uzandığını gösteriyor.

Doğu Perinçek’in ifadesinden Saray’ın ABD’de siyasi bağlantılarla bu işi yumuşatma gayretinde olduğunu ve bazılarının ABD’ye gitmeye dahi çekinir hale geldiğini öğreniyoruz. Türkiye’de herkes Kasım sonundaki Zarrab davasına kilitlenmiş durumda. Halkbank’ın ana dava konusu haline geldiği, Zarrab’ın savcılıkla anlaşma yoluna giderek itirafçı olduğu iddiaları var – bunları ABD’nin en saygın medya kuruluşları yazıyor artık. Bu mahkemenin sonunda Türk bankalarına milyarlarca dolarlık cezaların geleceğini düşünüyorum. Benim ceza hukukum değil, beni bağlamaz bu kararlar demek fiiliyatta ne kadar mümkün, bunu Türkiye’ye dış kredi veren kuruluşlara sorun isterseniz! Kimse ABD’nin alacağı böylesi bir kararı görmezden gelemez. Bunun kırılgan Türk ekonomisine etkisi korkunç olur. Dahası Türkiye’nin İran yaptırımlarını devlet politikası olarak deldiğine yönelik emareler mahkeme kararı ile tescillenecek olursa, başta Erdoğan olmak üzere Türkiye’yi yöneten siyasiler ve bürokratlar için çok sıkıntılı bir süreç başlar.

Rusya’ya yakınlaşmak, daha doğrusu yanaşmak ve yamanmak, bu bağlamda değerlendirilmeli. ABD’nin tutumu giderek sertleşecek ve şu anki rejim ABD tarafından haydut bir devlet olan, nükleer silah üretmek isteyen, Batı düşmanı anti semitist İran rejimine aleni olarak destek olan bir rejim konumuna düşecek. Türkiye’nin uluslararası saygınlığı zaten son bir buçuk yıldaki insan hakları ve hukuk karnesi nedeniyle dibe vurmuş durumdayken, bir de İran’la kirli ilişkiler kurmuş, ABD yaptırımlarını sistematik olarak delmiş bir haydut devlet konumuna düşmenin bedelinden kaçmak için, ABD ile kopuşun bahaneleri hazırlanıyor ve Türkiye kamuoyuna servis ediliyor. Kamuoyu Türkiye’nin yükselişine engel olmaya çalışan “kötü Amerika’dan” kopuşa güdümleniyor. Bu nedenle ABD’ye Soğuk Savaş gözlükleriyle bakan Avrasyacı Rusya’ya teslim olunuyor.

‘ARINDIRILMIŞ’ BİR TSK İLE NATO’DAN ÇIKIŞ MÜMKÜN

Erdoğan’ın 17/25 Aralık yolsuzluk davaları sonrasında sivil darbe yapabilmek için anlaştığı Avrasyacı derin yapının Rusya sempatisi bir sır değil. 28 Şubat’tan beri bu yapı Türkiye’nin NATO ile arasına mesafe koymasını ve Rusya, İran, Çin gibi aktörlerle özellikle savunma ve askeri politikalarda işbirliğine gidilmesini savunuyor. 17/25 Aralık sonrasında Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı vb. darbe davalarında mahkûm olmuş ne kadar Avrasyacı yüksek rütbeli varsa, bugün NATO’cuların tasfiyesi ile “arındırılan” yeni TSK’da çok kilit yerlerde. Bu ekip TSK’daki tüm general ve amiral kadrolarının neredeyse yüzde ellilere varan oranda 15 Temmuz kalkışması nedeniyle içeri alınmasını, TSK’nın Gladio’dan (yani NATO’culardan) temizlenmesi olarak görüyor. Dahası, Erdoğan’ın yumuşak karnı olan yolsuzluk dosyaları nedeniyle de politikalarını Erdoğan’a kabul ettirmeyi başarmış durumdalar. Örnek mi gerekiyor? Bakın Kürt politikalarına, bakın AB politikalarına, bakın kuzey Irak ve Suriye politikalarına. Bakın Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerine. Bunlar ve daha pek çok diğer sahada, Erdoğan 2002-2009 arasında ne dediyse ve ne yaptıysa, bugün tam tersini söylüyor ve yapıyor.

Rusya devlet başkanı Putin’in bugün kabul edeceği Erdoğan, artık ABD’yi düşman olarak algılayan, NATO yanlısı generallerini tasfiye etmiş olan, Suriye’de Rusya’nın (ve İran’ın) dümen suyuna girmiş bulunan bir devlet. Aynı Türkiye Rusya’ya nükleer santraller yaptıran, Rusya’ya doğal gaz konusunda göbekten bağımlı, Rus yapımı S-400 füze savunma sistemlerini alarak NATO’dan kopuşunu adeta tescilleyen bir ülke konumunda. Tüm bunlar 2000’li yılların başlarında Aleksandr Dugin tarafından teorisi yazılan ve Putin tarafından uygulanan Rus Avrasyacılık stratejisinin hedefleriydi. Türkiye gibi bir NATO ülkesini pakttan kopartmak ve kendisine bağımlı kılmak Rusya için çok stratejik bir hedefti. Bunu başardılar. Erdoğan’ın şahsi zayıflıkları üzerinden başardılar. Türk Avrasyacı derin yapısının ideolojik ve stratejik miyopluğu üzerinden başardılar!

DENİZE DÜŞMÜŞÜN YILANA SARILMASI

Erdoğan kendisini kurtarmak için denize düşmüş, yılana sarılıyor. TSK’nın ikinci takımı olan bir takım kurmaylar da, “büyük Türkiye” hülyasına kapılmış Enver’in torunları olarak ülkeyi kumar masasına yatırmış durumdalar. Elbette her ikisi de Batı’nın hukuk devleti, demokrasi, insan ve azınlık hakları, mülkiyet hakkı, inanç ve ifade özgürlüğü gibi liberal-demokratik değerlerin kendi mutlak kontrolleri önünde engel teşkil ettiğini gayet iyi biliyorlar. Batı’dan kopuşla beraber çok daha rahat at oynatacaklarını hesaplıyorlar.

Rus güdümüne girmek ve Rusya karşısında ABD-NATO ittifakıyla güç dengesi sağlamak, 1945’ten bu yana Türkiye’nin Rus hegemonyasına karşı koymasına yönelik bir stratejiydi. Şimdi bu güvenceler ortadan kalkmak üzere. Türkiye’yi Rusya’nın insafına terk eden bu stratejik körlüğün sonunda Türkiye 1920’den bu yana ilk kez çok ciddi şekilde toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı bakımından risklerle dolu bir dönmeme giriyor. Çok büyük hatalar yapılıyor! Bu hataların vebali önümüzdeki 10 yıl içinde büyük pişmanlıklara, acılara, yıkımlara ve hayal kırıklıklarına yol açacak. Tıpkı Enver, Talat ve Cemal Paşaların maceracılıklarının bedeli gibi, bu dönemin hataları da stratejik körlük ile ihanet arasında bir yerlerde değerlendirilecek gelecek kuşaklarca.

[Prof.Dr.Mehmet Efe Çaman] 14.11.2017 [TR724]

Ellerini yıkayıp Saray peçetesiyle kurulayacaklar [Tarık Toros]

Dün duruşmaları vardı.

Takip eden birkaç gazetecinin paylaştığı notları, Twitter’ı sürekli yenileyerek satır satır takip ettik.

Nazlı Ilıcak, gözaltına alındığı günden itibaren 476 gündür…

Ahmet ve Mehmet Altan ise gözaltına alındıkları günden bu yana 430 gündür özgürlüklerinden mahrum.

Davada, Fevzi Yazıcı, Tuğrul Özşengül ve Yakup Şimşek de tutuklu yargılanan sanıklar arasında.

***

Süreler hesaplanırken bir şey yanlış yapılıyor.

Tutuklamadan itibaren “gün sayacı” çalıştırılıyor, bu doğru değil.

Nazlı Ilıcak, gözaltına alındıktan 4 gün sonra tutuklandı.

Altan kardeşler ise 13 gün sonra.

1 ay gözaltında kaldıktan sonra tutuklanan var.

Bu süreleri eklemezseniz, doğru hesaplama yapmış olmazsınız.

Kaldı ki, gözaltında ağır psikolojik veya fiziki işkenceye maruz kalanlar var.

Öyle ki…

İfadelerinde görüyorsunuz; tutuklanıp cezaevine konulduklarında rahat bir nefes almışlar, o derece…

Yarın bu dönem serbestçe konuşulmaya başlandığında göreceksiniz; sanıklara en ağır zulüm, gözaltında iken yapıldı.

***

Dönelim davaya.

Altanlar ve Ilıcak hakkındaki en temel gözaltı ve tutuklama gerekçesi:

“Darbeden bir gün önce subliminal mesaj vermeleri.”

Yani…

14 Temmuz 2016 gecesi birlikte katıldıkları, Can Erzincan TV’deki program.

Savcı, bu programda darbe çağrışımı yapan mesajlar verdikleri gerekçesiyle bu üçlüyü gözaltına aldırdı. İddianamesini bu temele oturttu. Hâkim de “tutukluluk hallerini” her defasında buna göre uzatıyor.

Nazlı Ilıcak, yaşına binaen tahliyesini isterken şöyle haykırıyordu:

“Yani (Genelkurmay Başkanı) Hulusi Akar’ın bilmediği darbeyi ben, Ahmet, Mehmet mi biliyorduk da bir gece önce bunun için bir panel düzenledik?” 

***

“Benzer iddialardan yargılananlar tahliye edildi” gibi tezler Türk yargısı için bir anlam ifade etmiyor.

Yine…

Bırakın subliminali, açık “darbe geliyor” yazıları var, kimse çağırıp sormamış.

Bu da Türk yargısının odaklandığı bir alan değil.

Onun için bu tür argümanlarla hareket etmek, zaman ve enerji kaybı.

“Bana Cemaatçi diyorlar, halbuki onlarla en büyük kavgayı ben verdim” argümanı ne kadar abes ise… Bunlar da o kadar abes.

Ahmet Altan’ın kestirip attığı gibi, adeta bir ortaoyunu oynanıyor:

“Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne raporunda bu davaya ‘tiyatro’ dedi. Biraz evvel savcının repliklerini dinlerken bu tiyatroda bir aktör olduğunu anladım. Dosyaya hâkim olmayan bir savcı nasıl böyle ezberden konuşabiliyor. Böyle hukuk olmaz, böyle mahkeme olmaz. Sözlerim bu kadar.”

***

Özellikle Mehmet Altan’ın sözlerini okuyunca, oradaymış gibi içimde hissettim:

“Niye bizim durumumuzdakiler tutuksuzken biz tutukluyuz? Niye avukat kısıtı var? Reddi hâkim kararınızı bekliyorum ama avukatlarım olmadığı için tahliyemi ben talep ediyorum. 419 gündür hiç somut delil görmeden aynı kağıtlardan tutuklu olmanın sıkıntısını yaşıyorum. Allah rızası için delil gösterin. İddianame savcısı olağanüstü bir hukuksuzlukla algı operasyonuna devam ediyor, nedir bu husumet anlayamadım.” 

***

Mehmet Altan tahliyesini niye kendi talep etti?

Avukatları salondan tek tek atıldı da ondan.

Altan’ların dört avukatı en doğal hakları olan savunma için söz almak istediler ve hâkim bunu vermedi. Sonra da sırayla hepsini salondan attı. Bir anda avukatsız kaldılar.

Yargının niyeti besbelli.

Kural, kaide, usul dinlemiyor.

Mehmet Altan’ın dediği gibi, muazzam bir husumet var.

Bir yerlerde “tutuklu kalacaklar” kararı verilmiş, hukuk kitabı çoktan duvara asılmış, sadece “ayıp olmasın” diye duruşma yapılıyor.

Duruşmayı takip eden onca yabancı diplomat da bunun farkında; “Güzel adliye binaları yapmışsınız ama hukuk yok” diyorlar.

***

Takip edenlerin ne kadar dikkatini çekti bilemiyorum. İki ayrı müdahillik talebi vardı:

CHP Milletvekili Dursun Çiçek ile eski Deniz Kuvvetleri mensubu Hasan Ataman, Taraf gazetesinin hakkındaki yayınları nedeniyle davaya katılma talebinde bulundular.

Zira…

Yargılamaya konu faaliyetler, TV ekranlarında ve gazete köşelerinde ifade edilen düşünceler.

Ve bu tutarsızlık özellikle dış baskıları artırıyor.

Haliyle, ilave bazı kulvarlar açılmak isteniyor olabilir.

***

Genel bir hastalığımız var bizim:

Belli bir grubu hedef tahtasına oturtup…

Doğru dürüst araştırmadan belli günahları oraya yüklemek!

Altanlar için de bu geçerli.

Davayı görmezden gelen “gazeteciler”, Taraf gazetesinin yayınlarını gerekçe gösteriyor.

Oysa…

Davada, Taraf gazetesinin yayınları yargılanmıyor.

İddianame bambaşka.

Yine mesela… Ahmet Altan, Ahmet Hakan’ın iddialarına bir dizi yazı ile cevap vermiş, Taraf’ın suçlandığı çoğu şeyin Taraf’ta hiç çıkmadığını veya Taraf’ın o günlerde henüz yayında olmadığını anlatmıştı.

Bunu da gördüler ama işlerine gelmediği için, aynı yalanları ısıtmaya devam ettiler.

Hem…

Mehmet Altan, Taraf’ta ne çalıştı ne de yazdı.

Uzatmayayım: Bir hesap var ve bu hesap farklı suçlar üretilerek veya algılar dolaşıma sokularak görülmeye çalışılıyor.

***

Hep “Saray Yargısı” deniyor ya…

Bu, büyük resmi görmeye mâni.

Altan’ların davasında atılan avukatlara, hâkim-savcı husumetine, olmayacak gerekçelerle tutukluluk halinin sürdürülmesine ve müdahillik taleplerine bakın, tekrar düşünün.

Egemenler, yargı sopasıyla hesap görüyor, intikam alıyor.

Tepkiler, doğal olarak o sopayı elinde tutan Saray’a gidiyor ve bu da en çok egemenlerin hoşuna gidiyor.

Emin olun… Dönem bitince ellerini yıkayıp Saray peçetesi ile kurulayacaklar.

[Tarık Toros] 14.11.2017 [TR724]

İtiraf sakrementi mi, yoksa ‘utanmazsan dilediğini yap’ faslı mı? [Bülent Keneş]

“Vah vah adam alzheimer olmuş,” diyenler de çıktı, kendisiyle taban tabana çeliştiği ve herkesin gözü önünde yaptıklarını başkalarına mal ettiği için “çoklu kişilik bozukluğu” teşhisi koyanlar da. Evet, her ikisi de ihtimal dahilinde ama bence karşı karşıya bulunduğumuz sorunun başka yönleri de var.

Her şeyden önce Erdoğan olsa olsa politik bir alzheimerdır. Yani siyaseten işine gelenleri cin gibi hatırlarken işine gelmeyenleri unutmuş gibi yapmakla kalmayıp herkesin de kendisiyle birlikte unutmasını dayatan bir cins alzheimer… Daha önce bir yazıda değindiğim şizofreni ya da “çoklu kişilik bozukluğu” teşhisi için söyleyeceklerimiz de aşağı yukarı aynı minvaldedir.

Öte yandan, bazen “Acaba Erdoğan Katoliklerin ‘günah çıkarma’ ya da ‘itiraf sakramenti’ dedikleri şeyi mi yapıyor?” diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Ancak, Erdoğan’ın son haftalarda sıklıkla yaptığı şeyin itiraf sakrementi olamayacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü, günah çıkarma ya da itiraf sakrementi de siyasi veya ticari hesaplarla veya bir menfaat beklentisiyle değil çok ciddi bir iç muhasebe, bir iç hesaplaşma ve insanın kendisiyle yüzleşmesi sonucu karar verdiği samimi bir durumu ifade eder. Erdoğan’ın bol alkış alan itirafımsı ifadeleri için ise, herhalde ‘samimiyet” ya da ‘samimi pişmanlık” akla gelebilecek en son kelimeler olsa gerektir.

BİR KIZARMAZ YÜZ, BİR YAŞARMAZ GÖZ

Çünkü, Erdoğan’ın yakın zamana kadar her türlü hakareti ettiği, stadyumlardan bile ismini sildirttiği, ilan ettiği bayramları es geçip adeta tarihteki yerini yok saydığı halde birdenbire en hızlı Atatürkçü rolü keser hale gelmesi; İstanbul başta olmak üzere tarihi şehirlerin ve eserlerin katledilmesine dair akılalmaz itiraflarda veya bu yıkım konusunda alakası olmayan çevrelere dair inanılmaz suçlamalarda bulunması; Türkiye’de özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukuk, ahlak adına geriye gram bir şey bırakmamışken, sürekli dünyanın en demokrat, en özgür, en hukuki ülkesiymiş gibi bahsetmesi; çoğu başörtülü 20 bine yakın masum kadını zindanlara atmışken fırsat buldukça başörtüsü üzerinden Avrupa ülkelerine ağız dolusu hakaretler edip çemkirmesi; 0-6 yaş grubu 700 bebeği, binlerce çocuğu hapishanelerde süründürürken hiç utanıp sıkılmadan anne-babalara çocuklarıyla ilgilenme tavsiyelerinde bulunması ve daha nice benzer tavrı kelimenin tam anlamıyla Mehmet Akif Ersoy’un “Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi; Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi,” dizelerindeki teşhise denk düşmektedir.

Belli ki ar damarı iyiden iyiye çatlamış Erdoğan, Peygamber Efendimizin “Utanmazsan dilediğini yap,” hadisini yanlış anlamış. Yalan söylemekten, sözünün eri olmaktan ve olmadığı ya da yapmadığı şeyleri söylemekten çekinmediği için hiçbir sınır tanımadan kendisinde dilediği her şeyi yapma hakkını görebiliyor. Oysa ki emir kalıbında bir haber cümlesi olan bu hadis “Eğer haya duygusu sana engel olamıyorsa artık sen nefsinin arzu ettiği bütün kötülükleri yaparsın,” niteliğindeki bir uyarıdır.

Hiç şüpheniz olmasın ki yalan, iftira, ikiyüzlülük, sahtekarlık, aldatma ve hezeyan kavramları Erdoğan’la birlikte yepyeni bir anlam kazanmıştır. Tüm bunların yaşayan örneği olan Erdoğan ve çevresine topladığı şahsiyet yoksunu bir kitle, çok uzak olmayan bir gelecekte tüm bu yüz kızartıcı sıfatların somut örnekleri olarak anlatılacaklardır.

BU YIKIMI VE TAHRİBİ SANKİ SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA YAPMIŞ GİBİ…

İşte bu Erdoğan bir süredir, sanki İstanbul’u 1994’ten bu yana kendisi yönetmiyormuş gibi; dışarıdan bakan herhangi birinin dozere, kepçeye, çimentoya, betona tapan bir kavim olarak görebileceği ülkeyi 14 yıl boyunca sanki kendisi bu hale getirmemiş gibi, hiç utanıp sıkılmadan büyük büyük laflar edip başkalarını suçlayabiliyor.

Sanki yeşilin, doğanın, tarihi ve kültürel varlıkların katliamını kendisi değil de Sarı Çizmeli Mehmet Ağa yapmış gibi; sanki binlerce yıllık Sur’u yerle bir eden, medeniyetin başladığı Hasankeyf’i sular altına gömecek olan kendisi değilmiş gibi; sadece bol para getiren kupon araziler olarak gördüğü, şehrin böğrüne birer hançer gibi gökdelenler, AVM’ler dikmeyi marifet saydığı İstanbul’u, bizzat haraca bağladığı yandaş iş yamyamları ile birlikte görgüsüz barbarlar gibi talan eden sanki kendisi değilmiş gibi, çıkıp hiç utanmadan abuk subuk laflar edebiliyor, kendi hayasız günahlarını başkalarının üzerine yıkmaya yeltenebiliyor.

Belediye Başkanı olduğu 1994 yılında sadece 4 gökdelenin bulunduğu İstanbul’a bir kabus gibi çöküp şehrin o muazzam siluetini iğfal eden (2016 rakamlarıyla) 117 gökdelen sanki kendi döneminde yapılmamış gibi ahkam kesebiliyor ve kendi marifetlerinden dolayı muhalefeti suçlayabiliyor. CHP’li Musa Çam’ın verdiği bilgilere göre Erdoğan’ın iktidar olduğu 14 yıl boyunca ortalama yüksekliği 77 metre olan tam tamına 1,075 adet 47 metre veya daha yüksek bina yapılmış. Türkiye genelinde de 2010-2015 arasında her sene 100’den fazla bu tarz yapı inşa edilirken, rekor 158 binayla 2013 yılında gerçekleşmiş.

BİNA YAPMAYI DEVLETİ YÖNETMEK ZANNEDİYORLAR…

İstanbul’u bir beton yığınına çeviren yüzlerce beton heyulanın yanısıra bugün var olan 121 gökdelenden 117’sinin inşa edildiği dönemin tek sorumlusu olan Erdoğan’ın icraatları, bir söyleşisinde “Bunları en çok inşaat heyecanlandırır. Her şeye inşaatla cevap verirler. Bu arkadaşlar bina yapmayı devleti yönetmek zannediyor. Adalet dersiniz, ‘Ne güzel adliye binaları yaptık,’ derler. Adalet binasını yapmak yetmez, içinde hukuka saygılı yargıç da olmalı,” diyen eski kültür bakanı Ertuğrul Günay’ı fazlasıyla doğruluyor.

Bu somut gerçeklere rağmen bakın Erdoğan geçenlerde katıldığı “Kültürel Mirası İhya Projeleri Tanıtım Programı”nda neler diyor: “Valilerimiz, belediye başkanlarımızdan rica ediyorum; lütfen şu dikey yapılaşmaya illerimizde, ilçelerimizde müsaade etmeyelim. Bu konuda, bizim mimari anlayışımızda yatay mimari esastır, biz buna odaklanmalıyız… Fatih’te selatin camilerin ara bölgelerindeki yüzlerce mescidi, o malum, tarihi inkar edenler yıktılar. Onlar yıktı biz ise inşa ediyoruz, ihya ediyoruz. O yıkan zihniyet hangi zihniyetti? Malum CHP zihniyetiydi.”

Aman ha bir kafa karışıklığı olmasın. Bu sözleri doymak bilmez kör olası gözlerini bir damla yeşilin kaldığı Taksim’deki Gezi Parkı’na dikip orayı müttaki betonperestler gibi betona boğup bir kârhaneye çevirmek uğruna şehrine, ağacına, yeşiline sahip çıkan çevreci yüzlerce insanın gözlerini çıkaran, 10’dan fazlasının canını alan Erdoğan ediyor. Hani şu kafayı Atatürk Kültür Merkezi’ne (AKM) takıp yıllarca kendi kaderine terk ederek önce taammüden bir harabeye dönüşmesine, sonra da harabe halini bahane ederek çatısında dönercilerin, işkembecilerin mekan tutacağı ballı bir rant mahalline çevirmeyi başaran Erdoğan.

HAYIR BEYEFENDİ, SEN SADECE GÖRMEKLE KALMADIN BİZZAT YAPTIN

Sanki şehirleri talan eden, tarihi eserleri bol komisyonlu, bol haraçlı ballı kamu ihaleleriyle yandaş laz müteahhitlerin insafına terkeden her fırsatta küfrettiği o CHP zihniyetiymiş gibi şu sözleri eden de Erdoğan’dan başkası değil: “Şehirlerimizin çirkin binalarla kirletilmesine daha fazla tahammül edemeyiz. Köylerimizi, yaylalarımızı çirkin yapıların istilasına izin vermemeliyiz. Sınırlarımızın içinde ve dışında tarihimizi ayağa kaldırma mücadelesini verdik. Dönemimizde yılda ortalama 250 restorasyon projesi hayata geçirildi… Restorasyon deyince akla içimizi acıtan nice görüntü de geliyor. Tüm gayretlerimize rağmen tarih ve kültür cellatları kol geziyor. Güya aslına uygun restore edilen ama üzeri çimento ve kumla kaplanan nice eserler gördük. Asırlık taşları sökülen nice surlar, binalar gördük. Her santimi el emeği göz nuru kapıları, pencereleri sökülen nice konaklar, evler gördük.”

Biri de çıkıp demiyor ki, “Hayır Beyefendi, sen bu söylediklerini sadece görmekle kalmadın, bizzat sen yaptın!”

Erdoğan’ın İstanbul’u iğfal ederek nefessiz bırakan gökdelenlerini gördükçe, çok defa keşke terbiyem el verse de bir zamanlar yönettiğim İngilizce gazetede “Erdoğan’s erected buildings” diye bir başlık atabilsem diye içimden geçirmişimdir. Keşke bunu yapsaydım ve böylece mürailerin şahı Erdoğan’ın herkesin gözleri önünde bu mübarek şehrin ırzına nasıl hayasızca tasallut ettiğini bu çarpıcı ifadelerle tarihe geçirseydim. Bir türlü yapamadığım için pişmanım. Oysa ki Erdoğan’ın hayasızlığının yanında bu hayasızlığı tarihe geçirmekte kullanacağım kelimelerin lafı bile olmazdı.

Gözü dönmüş bir rant hırsıyla şehrin orasından burasında dikelmiş birer sap gibi çıkan, birçoğunun açılışını bizzat kendisinin yaptığı sayısız ucube gökdeleniyle İstanbul’a tecavüz eden Erdoğan, şimdi çıkmış hiç utanmadan şu sözleri edebiliyor: “Ben dikey mimariden yana değilim. Ben yatay mimariden yanayım. İnsan, topraktan uzak değil; toprağa yakın olarak yaşamalıdır. Böyle düşünüyorum. Bugünün Türkiye’si, böyle bir çirkinliği, böyle bir nobranlığı asla hak etmiyor. Dikey mimarinin altında yatan gerçek, az topraktan çok büyük para kazanmak.”

Görüyorsunuz işte, nasıl da biliyor neyin ne olduğunu…

2014 yılında açıklanan Küresel Orman Takip ve Uyarı Sistemi verilerine göre, AKP’nin talancı iktidarı döneminde Kayseri büyüklüğünde orman yok olmuş. 12 yılda 164 bin 222 hektar ormanını kaybeden Türkiye’de bu konudaki en büyük kayıplar ise Antalya ve İstanbul’da gerçekleşmiş. Ne tesadüf ki, bu dönem İstanbul’un Avrupa’nın gökdelen şampiyonu haline geldiği dönemle aynı. Hani düçar oldukları iflah olmaz aşağılık komplekslerini, ruhlarının derinliklerine sinmiş ezikliklerini her şeyin en büyüğünü inşa ederek aşabileceklerini sanan Erdoğan ve avenelerinin her şeye hakim oldukları bir dönem.

TÜM TÜRKİYE’Yİ AÇ GÖZLÜ YANDAŞ YAMYAMLARA PEŞKEŞ ÇEKTİ

Erdoğan, “Milletin …. koyacağız” deyip ırzına göz diken talancı yamyam sürülerinin önünü açan, sadece İstanbul’u değil tüm Türkiye’yi bu aç gözlü ahlaksız yamyamlara peşkeş çekerek karşılığında aldığı haraçlarla, komisyonlarla, rüşvetlerle haram havuzları oluşturan sanki kendisi değilmiş gibi şu lafları da edebiliyor: “Kot, denilen bir olay var. Bununla ne yazık ki müteahhitler, acımasız bir şekilde yolsuzluk yapıyor. Meyilli bir arazide beyefendi, inşaatı en yüksek noktadan alıyor. Kazanmak istiyorum, derken şehre ihanet ediyorsun. Eğer medeni olacaksak böyle olacağız. Aksi takdirde olamayız.”

Henüz daha 2016 Temmuz’unda bile “İstanbul’da ucube inşaatlar yaptık,” itirafında bulunan Erdoğan, belli ki tarihe ve kültüre, ata mirasına yönelik ihanetlerini perdelemek için yeni bir yöntem bulmuş: Bütün bu günahların faili sanki kendisi değilmişçesine, bu fecaatler yapılırken kendisi muhalefetmişçesine hayasızca başkalarını suçlamak. Tüm bu vebali şantajla, tehditle görevden el çektirdiği seçilmiş belediye başkanlarına yıkmanın hazırlıklarını yaptığı da söylenebilir. Topyekûn AKP’yi satacağı ve AKP’yi toptan suçlayarak kendisini aklamaya çalışacağı günlerin de eli kulağındadır.

Hayatı Ülkücülere ve Milliyetçilere hakaretle geçtiği halde samimiyetten uzak üç beş cümleyle ya da ne olduğunu bilemediğimiz bir başka yöntemle Devlet Bahçeli’yi sarayın kurt köpeğine çevirebilmenin, MHP’yi ise her türlü kirli işlerinde maharetle kullanabildiği bir maşaya dönüştürebilmenin verdiği muazzam cesaretle, tüm hayatı Atatürk’e küfretmekle geçtiği halde Erdoğan’ı son zamanlarda yüzüne domuz gönünden bir maske geçirip Atatürkçü rolü keserek Bahçeli’den elde ettiği sonucu elde etmeye çalışırken görüyoruz. Yani İslam’ı, tarihi, kültürü, Osmanlı’yı, Selçuklu’yu, ahlakı her şeyi siyasi amaçları için istismar edip bozuk para gibi harcayarak kirleten Erdoğan, şimdilerde yeni bir istismar alanı bulmuş gözüküyor.

BUNDAN GAYRI SAMİMİ ATATÜRKÇÜLER DÜŞÜNSÜN!

Kirli siyasi amaçlarla, sinsi niyetlerle dokunduğu her şeyi kirletip mundar eden bu şahıs, bugün Atatürk’le var olan toplumsal kesimlerden bile daha büyük Atatürkçü olduğunu savunabiliyor ve şunları söyleyebiliyor: “Birileri çıkmış biz Atatürk’e Atatürk dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor. Adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bizim bunu ifade etmemizden daha doğal ne olabilir. Ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız. CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz,” diyebiliyor.

Demokrasiyi hedefe götüren bir tramvay olarak gören, iktidara varınca sadece o tramvaydan inmekle kalmayıp soyup soğana çevirerek tarumar eden Erdoğan’ın alabildiğine esnek bir oyun hamuru gibi şekilden şekle girebilen, kah iktidar için papaz elbisesi giyebileceğini söyleyip kah camide kameralar önünde Kur’an okuyup şov yapabildiğini biliyoruz. İşte bu binbir surat Erdoğan, müthiş bir aydınlanma yaşamış ve son günlerde birdenbire Atatürkçü olmaya karar vermiş.

Yıllar önce durduk yere “Tehlikenin farkında mısınız?” diye yeri göğü inletenler umarım şimdi kapılarına dayanan gerçek tehlikenin farkındadırlar. Yoksa dinbazlığıyla dine, ahlaksızlığıyla ahlaka, kültürsüzlüğüyle kültüre, eğitimsizliğiyle eğitime büyük darbeler vuran Erdoğan, kılığına büründüğü Atatürkçülükle de Atatürk’ün mirasını yerle yeksan ve tarumar edebilir. İslam, AB, Milliyetçilik istismarında denizi tüketen Erdoğan’ın hiçbir değer tanımayan nasıl istismarcı bir yok edici olabileceğini biz acı tecrübeler pahasına yaşadık gördük. Bundan sonrasını Atatürkçüler düşünsün!

“AKP’li yöneticiler sürekli bir ‘dava’dan söz ediyor. Nedir bu dava?” sorusuna Ertuğrul Günay, “Benim dönemimde öyle bir dava yoktu. Şimdiki davayı 14 yıllık iktidarın sağladığı imkanların elden çıkarılmaması üzerine kurulu bir ‘saadet zinciri’ olarak tanımlıyorum. AKP’nin davası, oturdukları koltuktan kalkmamak için verdikleri mücadeleden ibaret…” diyordu.

Oldum olası harami dinbaz, sonradan olma ‘Atatürkçü’ Erdoğan ve destekçilerinin bu ‘asil’ davası bakalım kendilerini daha hangi kılıklara sokacak? İbretle takip edeceğiz.

[Bülent Keneş] 14.11.2017 [TR724]

Geçmişler ola Türkiye! [Naci Karadağ]

Tarih ayrıntıları tozlanmış sayfalarda tutabilir ama öyle bazı anları sonsuzlaştırır ki, dünyevi gücünüz ne olursa olsun silmeye, unutturmaya gücünüz yetmez.

Bazı anlar vardır ki saniye bile değildir ama sonsuzluğa nakşedilir…

Türkiye’de son birkaç yıldır böylesine anların çokluğu bir gerçek…

Hatta gün aşırı böylesine bir serlevha tarihin köşe duvarına çakılıyor, desek abartı olmayacaktır. Beni en çok etkileyen bu anlardan biri Hizmet Hareketine ait bir okulun levhasının gözü dönmüş bir güruh tarafından inanılmaz bir kinle parçalanmasıdır.

Nasıl bir nefret motivasyonuysa artık, hani içlerinde ne kadar şiddet, nefret, öfke, düşmanlık varsa hepsini metal plakaya boşaltıyordu okulu basanlar.

Hani canı olmayan tenekenin bile canını alacak kadar boyut atlatan bir nefretten bahsediyorum.

Portakal bıçaklayan bir nefret bu. Dantelli kefen nefreti!

‘BUNU DA MI YİYORLAR?’ SORUSUNU GEÇTİK

Eğitim sisteminin düşürüldüğü içler acısı durumu bizzat eğitimden sorumlu ama habersiz bakan, itiraf etti.

Yok nitelikliymiş, yok eve en yakın beş okuldan biriymiş filan.

Düşünsenize, çocuğunuz “nitelikli” okulda eğitim görmeyi beş puanla değil, beş metre ile kaçırıyor!

Ne ala sistem değil mi?

Sarayın veliahdına teslim edilmiş durumda eğitim sistemimiz.

Sadece sistem değil aslında teslim edilen.

Mal mülk ne varsa hepsi Türgev ve Ensar denen iki Erdoğan uzantısı yapıya devredildi. Kazanç ve varlıklarının haddi hesabı yok artık bu iki yapının. Her şeyleri şaibe, her icraatlarının gizli bir amacı var, tüm kadroları problemli. İçlerinde bir tanesinin bile bu ülkenin geleceği adına kaygı duyduğuna inanmıyorum. Reis’in ve kendilerinin geleceğiyle ilgileniyor onlar.

Geçtiğimiz gün Prens Efendi, bir konuşmasında ‘blok flüt’ü de hainler kervanına kattı. İstanbul’u işgal etmek isteyenler okullarda kaval yerine flüt çaldırarak darbe yapacaklarmış!

Artık, “Bunu da mı yiyorlar?” filan gibi gereksiz sorularla uğraşmıyoruz.

Malzeme bu zira.

İMAM HATİP AÇARAK ÜLKE SELAMETE ERECEK Mİ?

Bu ülkenin Cumhuriyet döneminde ürettiği uluslararası en değerli marka olan eğitim hareketini yerle bir etmeyi marifet sanan bir zihniyetin pespayeliğine dair epey çalışma yapılacaktır eminim.

Yıkılan ve yok edilenin aslında bu ülkenin geleceği olduğunu idrak ettiklerinde ise artık iş işten geçmiş olacak.

Flüt ile ülkenin yıkılacağına inanan “dahi irade” elbette ülkenin geleceğini İmam Hatip açarak kurtaracağını zanneder.

O zanneder ki ne kadar imam hatip, o kadar oy…

Yanıldığını anladığında ise muhtemelen ya kayıplara karışmış ya da kodeste gün dolduruyor olacak.

Dediğimiz gibi iş işten geçmiş olacak.

Ülkenin dört bir yanını İmam Hatip yapmanın dindar bir nesil değil, tersine her türlü ajitasyon, provokasyon ve kötülüğe müsait bir gençliğe sebep olacağını galiba çok ağır bedeller görerek ödeyecek, bugünün muktedirleri.

BU MİLLET BİR 50 YIL DİN ADINA HAMLE YAPAMAYACAK

Bu millet ise, belki bir 50 yıl İmam Hatip açamayarak çekecek acısını.

Bırakınız okulları, sokakta bile başörtüsü ile dolaşmak zorlaşınca anlayacak felaketin büyüklüğünü.

Siyasi ikballeri uğruna ülkeyi darmadağın eden sefillerin bıraktığı enkazda en çok ‘din’ toz toprak içinde kalmış olacak ne yazık ki!

Hayrettin Karaman, Cübbeli Ahmet Hoca, Nihat Hatipoğlu gibi isimlerin vitrinde olduğu bir “din” algısı, bugünkü siyasi iradenin hoşuna gidebilir ama aynı zamanda felaketleri olacak. İstedikleri kadar ekranlara bunları çıkarsınlar, okullarda bunların kitaplarını okutsunlar. Ne kadar tepinirlerse tepinsinler sonuç değişmeyecektir.

İşte bu felaket tablosunu izleyenler arasında ise zindanlarda çürütülen, horlanan, ezdirilen, her türlü iftira atılarak küstürülen eğitim neferleri de olacak. İçleri yanacak belki ama her tarafları yara bere içinde yattıkları yerden bu büyük hezimetin sonsuzluğa geçen anlarını izleyecekler…

Bugün okulların ve eğitimin üzerinde tepinen şuursuzlara söylemek anlamsız ama en azından tarihe bir not bırakmak da lazım:

Geçmişler ola Türkiye!

[Naci Karadağ] 14.11.2017 [TR724]

Tamir ve tenkid [Mahmut Akpınar]

Nasrettin Hoca ile oğlunun bir merkepte seyahat hikayesi uzaktan eleştirinin yüzeyselliğini anlatmak için güzel bir örnektir.

Hoca binek üzerindedir; çocukluktan gençliğe evrilen oğlu ise yayadır. Bir topluluk önünden geçerken insanlar, “Adamın yaptığı ne ayıp! Bi kucak sakalı da var; kendisi merkebe binmiş çocuğu yaya yürütüyor” diye duyulacak şekilde söylenirler. Hoca bundan etkilenir ve kendisi hayvandan iner oğlunu bindirir. Bu defa başka bir topluluk önlerinden geçerken, “Gencin yaptığı amma da ayıp şey! Yaşlı babasını yaya yürütüyor, kendisi binekte” derler. Bunun üzerine hoca ve oğlu birlikte binerler. Bir köyün ortasından geçerlerken ahali, “şu merhametsizlere bakın! Zavallı merkebe ikisi bir binmiş” diye konuşurlar. Fesuphanallah çeken Hoca oğluna, “İn evlat, ikimiz de binmiyoruz” der. Hoca ve oğlu eşeğin yularını çekip giderlerken başka bir topluluk bu defa, “Şu ahmaklara bakın! Eşek boş ve hiçbiri binmiyor” diye kahkaha ile gülerler.

Eleştirmek kolaydır, bir sorumluluk istemez. Sen lafını söyler geçersin ama o laf muhatabı çoğu zaman altüst eder. Moral ve motivasyonunu bozar, verimini düşürür.

Karşıdan bakarsın ve gördüğün taraflarıyla eksikleri, bildiğin kadarıyla yanlışları söylersin, yazarsın. Eğer eleştirenler süreçlerden, olaylardan, insanlardan kopuksa, eleştiri gerçeklikten uzaksa söylenen-yazılan problem çözmekten, katkı vermekten öte iş yapanları demoralize eden, kuru, faydasız demagojiye dönüşebilir. Eleştiri bazen de eleştirenin takıntılarını gösteren, egosunu tatmin eden, intikam-beklenti muhtevalı şeyler olabilir.

BİR DENGE ARAYIŞI

Çalışmayan, üretmeyen aylakçı kişiler geleni geçeni kritik eder. En karmaşık olayları kendilerince “bir hamlede” çözerler. Bilgilerinin, ilgilerinin olmadığı konularda dahi ahkam keserler. Her konuda kolayca söz söyler, hüküm verirler. Zira konuştuklarının onlara bir maliyeti yoktur. Ne etki oluşturacağını da umursamazlar. Sosyal, siyasi konular ise bizim gibi ülkelerde herkesin serbest atış yaptığı alanlardır. Uzmanlığın, birikimin çoğu zaman bir kıymeti yoktur.

Ağzı olanın konuşması, eline kalem alanın yazması, eleştirmesi kötü mü? Engellenmeli mi?

Susmak, yok saymak, toplumun veya toplumsal bir kesimin sağır olması en kötüsüdür. Toplum yönünü kaybeder. Suskunluk sarmalına maruz kalan ve konuşmaya korkan bir toplum/kesim eğrilere boyun eğer, doğrulara destek veremez. Zaman içinde de neyin eğri neyin doğru olduğunu temyiz edecek iradeden, bilgiden, veriden uzak kalır. Suskunluk baskıdan kaynaklanıyorsa insanlar yanlışı alkışlar, onay vermediğini desteklemek zorunda kalır. O nedenle bir ahenk ve olgunluk, sorumluluk içinde olmasa da konuşmak, yazmak, söylemek suskunluktan, kulak tıkamaktan iyidir. Eleştiri, yazma, alan bilgisiyle desteklenirse hayattan, gerçeklikten kopuk olmaz. O nedenle sosyal bilimlerde alan araştırmaları, insana temas etmek, yüz yüze mülakat önemsenir. Eğer yararlı olmak, problemin çözümüne katkı vermek isteniyorsa sözü ölçerek, tartarak, vicdan ve insaf süzgecinden geçirerek, muhatabın durumunu, psikolojisini dikkate alarak söylemek/yazmak gerekir.

KRİZ DÖNEMLERİNDE HİZMET ETMEK

Kriz dönemlerinde insanlara hizmet etmek en zorudur. Kimseyi memnun edemezsiniz. Herkes burnundan solur. Sıkıntı içindeki insanlar önce sorumlu-yetkili görünenlere toslar. Deprem, kaza, kriz gibi travmatik vakalar sonrası insanlar sorumluluğu, vebali yükleyecek kimse arar. Bulduğu muhatabın üzerine birikmiş şikayetleri boca eder. Kastı aşan tenkitlerde, ithamlarda bulunabilir. Böylesi dönemlerde insanlar bütünü görmek yerine kendi problemine, sıkıntısına odaklanır. Dünyaya o pencereden bakar. “İnsanın acısı nerdeyse canı ordadır” sözü gereği kendi problemlerini “hemen çözülmesi gereken en büyük sorun” olarak görür.

Bu psikolojik, sosyo-psikolojik gerçekler nedeniyle şu anda Hizmet eden, koşturan, krizde sorumluluk alanların sabırlı, kararlı, iradeli olması gerekir. Şikayetlere kulak tıkamak, tepki vermek, mağdur ve travmatik insanları itham etmek sadece problemi büyütür. Kriz dönemlerinde krize-felakete maruz kalan insanları dinlemek, muhatap almak problemi çözmenin yarısıdır. Öte yandan mağdurlar için bir işin ucundan tutmak, çözüme yönelik faaliyetlere destek vermek sorumluların işini kolaylaştıracağı gibi mağdurların psikolojisine olumlu katkıda bulunacak, onları daha rasyonel, makul bir zemine çekecektir. Hayata intibakı, depresif halden çıkmayı kolaylaştıracaktır. Sürekli şikâyet eden, destek vermeyen tutumlar iş yapanları demoralize edecek, çözümü geciktirecek, uhuvveti darbeleyecektir.

TAHRİPKÂR OLMAMA ÖLÇÜSÜ

Çoğulcu demokrasilerde düşünce özgürlüğü, eleştiri, soru sormak, problemleri dile getirmek önemlidir ve bir haktır. Ancak bunu tahrip edici, motivasyonu bozucu şekilde yapmak yarar getirmez. Eğer zor zamanlardan geçiliyorsa sert ve kastı aşan eleştiriler iyi niyetten uzak görülür ve ciddi tepkiye neden olabilir.

Yanlışlar, ihmaller, eksikler varsa omuz verip çabalamak, öte yandan arızaları düzeltmeye çalışmak daha iyi sonuç verir, kabul görür. Felaket zamanlarında moral motivasyonu, birlik ve bütünlüğü korumak çok önemlidir. Ama hataları düzeltmeye, eksikleri tekmil etmeye çalışmak ve insanların düşüncelerini, hissiyatını dikkate almak da o kadar önemlidir. Birlik ve bütünlüğü korumanın gereğidir.

[Mahmut Akpınar] 14.11.2017 [TR724]

Ne Bylock’um var ne sendika üyeliği! Sadece…[Sefer Can]

‘Ne Bank Asya’da hesabım var ne de ByLock. Sadece Digitürk iptali var, o da tuttuğum takımın performansından.’

‘Ne çocuklarımı okula gönderdim ne gazeteye abone oldum, sadece ByLock var onu da Masonlar arası iletişim için kullandım.’

‘Ne sendika üyeliğim var ne de Kimse Yok Mu derneğine bağış yaptım, Bank Asya’daki  hesabım kira ödemek içindi.’

Bu ve benzeri cümleler Türkiye mahkemelerinde binlerce defa kuruldu, ne yazık ki devam edecek gibi görünüyor. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi sürüklediği uçurumun en güzel özeti bu savunmalar. Hukukun bittiğini anlatan çırpınışlar. Çaresiz insanlar, kurtulmak adına absürt suçlamalar arasında sınıflandırma yapıyor ve kendisi dışındakilere yönelene normal gözüyle bakmaya başlıyor.

Devlet izni ve denetimiyle faaliyet sürdüren dershaneye gitmek, sendikaya üye olmak, gazeteyi okumak gibi  eylemler dünyanın bilinen hukuk sistemlerinde suç olarak nitelenemez. Suçun ve cezanın önceden tanımlı olması temel esas. Ayrıca uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan bir hakkı suç olarak kanuna bile yazamazsınız. Türkiye iki imkansızı birlikte ‘başarıyor’. Kanunlarda tanımlanmamış bir suçu hem de geçmişe yürüterek uygulamaya çalışıyor. Suç dediği eylemlerin temel insan hakkı olması da cabası.

SİHİRLİ DEĞNEK BYLOCK

Absürt suçlamalardan biri ve belki en karmaşığı ByLock kullanıcısı olmak. Karmaşıklığı aynı zamanda kullanışlı olmasını sağlıyor. Sihirli bir değnek gibi dokunduğunu müebbete varan cezaları verebileceğiniz bir ‘suçlu’ haline getiriyor. Banka, okul ya da sendika kaydı gibi kolaylıkla yalanlanamıyor olması sebebiyle Erdoğan ve onun özel örgütüne dönüşen MİT,  bu aparattan vazgeçmiyor.

Tepkiler yükseldikçe bir parmak bal çalıyor, düzelme umudu pompalayıp kaldıkları yerden devam ediyorlar. O balın zamanı geldiği için dün Karar Gazetesine yine manşet yaptırdılar. Bu haberlerle bir taşla iki kuş vurmayı da ihmal etmiyorlar. Habere göre “ByLock’u yazanlar gerçek kullanıcıları gizleyebilmek için başka uygulamalardan aynı server’a gidiş vermiş. Böylece aynı server’daki başka uygulamayı indirenler de ByLock’lu sanılıyormuş. MİT’e toz kondurmayan ve sihirli değneğin kullanılmaya devam etmesini isteyen Karar’cılar, mağduriyetlerin abartıldığını da savunuyor. Şu cümleler o haberden:

“Uygulamaları indirdiği için ByLock izi tespit edilen bir çok kişi hakkında da işlem yapılmadığı bilgisini paylaşan güvenlik kaynakları, uygulamalarla tespit edildiği için mağduriyet oluşmasının engellendiğini ifade etti. FETÖ’nün tuzağıyla ilgili çalışmaların sürdüğünü belirtilen kaynaklar, şüphelilerde ByLock’un nasıl kurulduğu ve nasıl kullanıldığının dikkatli değerlendirildiğini belirtti. ByLock’un örgüt üyeliğini gösteren en temel kanıtlardan biri olduğunu vurgulayan kaynaklar, telefonuna örgüt talimatıyla kripto sistemi kuran kişilerle, yine FETÖ tuzaklarıyla farkında olmadan bu programın izi bulunan kişilerin birbirinden rahatlıkla ayrılabildiği ifade ediliyor.”

KARAR’IN ÇALDIĞI BAL

Karar, 7 Nisan 2017’de ‘Bylock’a hassas sorgu ekranı’ manşetiyle çıkmıştı. Müjdeyi veren gazeteye göre Milli İstihbarat Teşkilatı isim listelerinin yer aldığı veri tabanını güncellemiş. Çünkü çok sayıda şikayet ve hata tespiti gündeme gelmiş. Karar’ın olumlu haber diye verdiği örnek bile tek başına skandalın boyutlarını gösteriyor.

7 Nisan’daki habere göre İzmir’deki darbe girişimi davasında 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na gönderdiği yazıda, 206 sanığın ByLock sorgulamasının yeniden yapılmasını talep etmiş. KOM sadece 56 sanığın ByLock kullandığını mahkemeye iletmiş, 153 sanık için “ByLock kaydı yoktur” ifadelerine yer verilmiş. Gazete, Ankara Başsavcılığı’nın hataların kaynağını ortaya çıkarmak için soruşturma başlattığını da yazmış. ‘İhmal mi kasıt mı?’ sorusuna cevap aranıyormuş. “Soruşturmalara güveni sarsmak üzere kriptolar kasıtlı yapıyor” diyen Karar’a göre zinhar, hukuka aykırı delillerle soruşturma yapanlarda bir kabahat yok!

Yandaş gazeteler 6 Temmuz 2017 tarihli haberlerinde, ‘tutuklamalarda yeni kriter’ müjdesi vermişti. İndirdiği ve en az üç kere kullandığı tespit edilenler dışındakilerin tahliye olacağını söylediler. Bir kaç torpilli dışında kimse çıkamadı.

KEYNES NEDEN SORGULANMADI?

ByLock uygulamasının sahibi David Keynes’in 12 Haziran ile 7 Ağustos 2016 arasında Türkiye’de olduğu biliniyor. 7 Ağustos’ta elini kolunu sallayarak Atatürk Havalimanından çıkıp gitmiş. Litvanya’dan sunucuları alıp geldiği efsaneleri anlatılan istihbarat servisi uyumuş. Her türlü şifreyi elde edebileceği bir numaralı sanık; olmadı en önemli tanık tam darbe günlerinde Türkiye’deymiş! CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu konuyu ‘ikinci Adil Öksüz olayı’ nitelemesiyle Meclis’te gündeme getirdi. Yetmedi Keynes, 15 Temmuz’u Araştırma Komisyonu Başkanı Reşat Petek’le iletişime geçerek ifade vermek istedi. Petek, bizim ilgi alanımızda değil cevabıyla reddetti. Bunu tutanaklarda açıkça görmek mümkün. Adam Hürriyet’ten İsmail Saymaz’a kadar düştü, en nihayet ona ifade verdi.

Aynı şüpheli hakkında her seferinde farklı cevap alan mahkemeler bunalmış durumda. Cep telefonuna dair bilirkişi raporu getirmek bile yetmiyor, yargıçlar anayasanın üstünde olan MİT listelerini baz alıyor. Sulh Ceza Hakimi ‘ben tutuklayayım, başım yanmasın. Kovuşturma aşamasında heyet salıverir,’ diyor. Mahkeme cesaret edemeyip temyize havale ediyor. Binlerce insan hukuksuz yere içeride. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Mehmet Yılmaz, ByLock kullanıcısı olduğu gerekçesiyle ihraç edilen 4 yargıcın göreve iade edildiğini açıkladı.

Avukat Ali Aktaş gibi isimler Karar’ın haberini bir gelişme olarak yorumluyor. Müzmin Cemaat düşmanı Aktaş, Cemaat’ten de epey müvekkil topladı. Bir kişiyi bile kurtarsa helal olsun. Ama asıl hukuksuzluğun kökünden çözülmesine çaba sarf etmek gerekiyor. Onun gibilerin pek görmek istemediği usul kanunları uygulansa sorun büyük oranda çözülür. Usul kanunları bireyle birlikte ama öncelikle hukuku korumak için vardır. Usul onun için esasa mukaddemdir. Usule uymazsanız körlerin fil tarifi gibi bir hukuk doğar. Usule uygun delil toplamazsanız, muktedirin kapısında hukuk dilenir hale gelirsiniz. Eşi ağaca çıkan ya da Saray’a elçi gönderebilen kurtuluyor. Diğerleri iddianame bile görmeden aylarca içerde kalıyor.

[Sefer Can] 14.11.2017 [TR724]

Bir kere gözden düşmeye gör! [Efe Yiğit]

Futbol dünü olmayan bir dünya. Dün kazanılan başarılar bugünün garantisi değil. Bir dönem manşetleri süsleyip dev takımların kadrosunda kendine yer bulan oyuncular, bir süre sonra ya form düşüklüğünden ya da yaşlılıktan ötürü sıradan takımlarda ancak kadroya girebiliyorlar. Büyük takımlarda futbolu bırakmak, lüks. İşte aktif futbol hayatına devam eden, bir dönemin yıldızları…

John Terry (Aston Villa – Championship): Ada futbolunun yetiştirdiği en iyi savunma oyuncularından biri olan Terry, 15 yaşındayken kendini Chelsea kulübünde buldu. 18 yaşından itibaren Chelsea’nin A takım kadrosunda bulunan Terry, aralıksız 19 yıl ter döktü. Son yıllarda yaşlanınca gözden düştü ve bu sezon başında Championship (1. Lig) takımlarından Aston Villa’ya transfer oldu. Chelsea ile lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi sevinci yaşamış, milli formayı 78 maçta giymişti.

Federico Macheda (Novara – Serie B): Futbola Lazio altyapısında başlayan 1991 doğumlu Macheda 2007’de Manchester United genç takımına transfer oldu. 2008’den itibaren A takıma çıkarılan oyuncu, bir türlü kendinden beklenen patlamayı yapamadı.  Çeşitli takımlara kiralık gönderildi ve Man Utd formasını sadece 19 maçta giyebildi. 2014-16 arasında İngiliz Cardiff City’de oynayan İtalyan oyuncu 2016’da İtalyan Serie B takımlarından Novara’ya transfer oldu.

Daniel Güiza (Atletico Sanluqueno – 3. Lig): Türk futbolseverlerin unutamadığı futbolculardan Daniel Güiza şu sıralar 3. Lig’de top koşturuyor. Mallorca formasıyla 2007-08 sezonunda attığı 26 golle La Liga’nın kralı olan Güiza, 2008’de 14 milyon Euro karşılığında Fenerbahçe’ye transfer olmuştu. Türkiye’ye gelen en pahalı yabancı oyunculardan biri olan Güiza’nın sarı lacivertli yılları büyük hayal kırıklığıydı. Türkiye’den ayrıldıktan sonra sıradan takımlarda ancak kendine yer bulabilen Güiza’nın 37 yaşındaki son durağı İspanya 3. Lig takımlarından Atletico Sanluqueno’da oldu.

Georgios Samaras (Samsunspor – TFF 1. Lig): Yunan futbolunun son dönemde yetiştirdiği önemli isimlerden biri olan Samaras, Manchester City, Celtic ve Zaragoza gibi takımların formasını giydi. Özellikle Celtic formasını giyerken tüm Avrupa’nın yakından tanıdığı bir isim oldu. Yunanistan milli formasını da 81 maçta giyen 32 yaşındaki Samaras, sürpriz bir şekilde bu sezon TFF 1. Lig takımlarından Samsunspor’a transfer oldu.

Alberto Gilardino (Spezia – Serie B): Son dönemde İtalyanların yetiştirdiği en önemli golcülerden biri olan Gilardino, Parma, Milan ve Fiorentina formalarını başarıyla giyip, rakip ağları bol bol havalandırdı. Şu sıralar 35 yaşında olan İtalyan oyuncu, son birkaç yıldır gözden düşünce kendini sezon başında Serie B takımlarından Spezia’da buldu. Eski günlerinden uzak bir görüntü çizmeye devam eden Gilardino, İtalya milli formasını 57 maçta giyip 19 gol atmıştı.

Alan Smith (Notts County – League Two): Adını Leeds United’ın 2000’li yıllarda fırtına gibi estiği dönemde duymaya başlamıştık. 1998-2004 arasında Leeds formasıyla harika maçlar çıkaran Smith, 3 yıl Manchester United, 5 yıl da Newcastle formalarını terletti. Sakatlığından dolayı gözden düşmeye başlayan 36 yaşındaki Alan Smith 2014’ten bu yana League Two (4. Lig) takımlarından Notts County formasını giyiyor.

Gökhan Ünal (Menemen Belediyespor – 2. Lig Kırmızı Grup): Adını Kaysersipor’da duyurup gol kralı olan Gökhan Ünal’ın kariyerinde Trabzonspor ve Fenerbahçe yılları bulunuyor. Trabzonspor’dan sonra geldiği Fenerbahçe’de fazla forma şansı bulamayan Gökhan Ünal, Karabük ve Ankaraspor’dan sonra Süper Lig takımlarına veda edip, alt liglerde top koşturmaya başladı. 35 yaşındaki Gökhan Ünal 2 yıldır Menemen Belediyespor için ter döküyor.

Hamit Altıntop (Darmstadt – 2. Bundesliga): Altıntop kardeşlerin adını Schalke 04’te duyduk. Hamit Altıntop 2003-07 arasında Schalke 04 orta sahasında ortaya koyduğu başarılı futbolla Bundesliga’nın devi Bayern Münih’e transfer oldu. 4 yıl Bayern formasını giydikten sonra 2011’de Real Madrid’e giden Hamit’in yolu 2012’de Galatasaray ile kesişti. Son yıllarda sakatlığından dolayı uzun süre yeşil sahalardan uzak kalan 34 yaşındaki Hamit Altıntop, sezon başında 2. Bundesliga takımlarından Darmstadt takımına transfer oldu.

John O’Shea (Sunderland – Championship): İrlanda’nın yetiştirdiği en önemli isimlerden biri olan O’Shea 1999-2011 arasında Manchester United formasını giydi. Alex Ferguson’un defansta güvendiği isimlerin başında gelen O’Shea 2011’de Sunderland’a transfer oldu. İrlanda milli formasını 116 maçta giyen O’Shea şu sıralar alışkın olduğu Premier Lig yerine Championship’te ter döküyor.

[Efe Yiğit] 14.11.2017 [TR724]