Masumları tehlikeye atan kim? [Ahmet Dönmez]

O malum ‘soru çalma’ yazısını yayınlayacağım sabah üzücü bir haber almıştım.

Kardeşim kadar yakın olan bir dostum, ‘soru çalma’ iddiası ile gözaltına alınmıştı.

Böyle bir suçu işlemediğinden adım gibi emindim.

O kadar iyi tanıyordum.

Çok üzüldüm ama masumiyetinden de bir saniye bile tereddüde düşmedim.

O gün Bülent Keneş’in evinde Almanya’dan gelen iki misafirle sohbet ediyorduk.

Hem Bülent abi hem de diğer iki misafirin gördüğü üzere telefon elimde, gözüm sürekli ekrandaydı. Gelecek bilgileri bekliyor, haber almaya çalışıyordum.

Bütün gün sancılı bekleyişin ardından müjdeli haber geldi. Serbest kalmıştı.

****

“Geç kalmış bir hasbihal-3” başlıklı yazım sonrası gösterilen tepkilerin başında, “Türkiye’deki masum insanları tehlikeye atmak” ve “Mahkemelerin eline delil vermek” argümanları geliyor.

Oysa o sırada benim başımda da böyle bir imtihan vardı.

O yüzden ‘mağdur’lar üzerinden gösterilen tepkinin bendeki karşılığı böyle.

Cemaat sempatizanı birileri o sınavda kopya çektiklerini itiraf etmiş, nasıl bir yöntem uyguladıklarını da anlatmıştı. O sınava giren ve cemaat bağlantısı olduğu düşünülen herkesi gözaltına alıyorlardı.

Yani diğer onlarcası gibi benim can dostum da haksız yere gözaltına alınmıştı.

Soru şu: Onu ve diğerlerini kim tehlikeye atmıştı?

Hiç bir hukuk, vicdan kırıntısı taşımayan, suçlu-suçsuz ayrımı yapmayan bu zorba rejimin kucağına kimler bırakmıştı onları?

O sınav sorularını aldıklarını ve belli bir yöntemi uyguladıklarını anlatan kişi, soruları kimden almıştı?

Bu organizasyonu kimler kurmuştu?

Polislere, savcılara delili kim üretmişti?

Günahsız insanları töhmet altında bırakan ve bir sabah gözaltına alınmalarına yol açanlar kimlerdi?

****

Yazılarım sonrası, tanıdığım bir avukat benimle bazı bilgiler paylaştı.

Sürgündeki avukatlardan biri kendisi.

Sosyal medyadaki seviyesizliklere muhatap olma korkusu nedeniyle adını vermemi istemedi.

Bana şu mesajları yazdı: “Bir avukat olarak o dosyaları okudum. KPSS’de soruların sınavdan önce ifşa olduğu iddiaları yüzde 99 doğru. Yani soru dağıtma yapıldığı iddiası doğru. Fakat şunu da yazınıza ekleseniz iyi olur; Bu yargı bile sanıkların yüzde 30 civarında kısmını soru çalmadan beraat ettiriyor. Mesela 2010 KPSS sınavı davasında bazı sanıklar tüm suçlardan beraat etmiş, bazıları soru çalmadan beraat edip üyelikten ceza almış, bazıları da soru çalmaktan hüküm giymiş. Keza Ankara 2. Ağır Ceza’daki bir davada 105 sanıktan 36 tanesi soru çalmaktan ceza alırken diğerleri bu konuda suçlu görülmemiş. Ayrıca Savcı Yücel Erkman’ın bu dosyadan şu anki Ankara Cumhuriyet Başsavcısı tarafından gorevden alınma nedeninin 10’a yakın üst düzey AKP’li bürokratın birinci derecede yakınını da şüpheli yapması olduğu gerçeği de unutulmamalı.”

“2010 KPSS sınavına Samanyolu Eğitim kurumlarında çalışıp giren sayısı 500’ün üzerinde idi, yalan olmasın dosyadaki şüpheli sayısı yüzde 10’un altında bir oranda (105 doğru ve üzeri yapan sayısı). Onlar da malum grup. Diğerlerinin haberi yok böyle bir olaydan.”

“Şurası çok önemli: Hizmet kurumlarındaki öğretmenlerden bu sınava girenlerin yüzde 10’dan daha azı bu dosyada şüpheli. Yüzde 90’ın bu olaydan haberi yok, işi yapanlar aslında fiili çalışan olmayıp kurumlarda sigortalı gösterilenler.”

****

Yine aynı soruyu sorayım: Mahkemelerde adil yargılama olduğunu iddia etmiyorum ama sonuçta üçte ikiden fazlanın beraat ettiği bir dosyada geri kalan üçte bir civarında sanığın soru çalmaktan hüküm giymesine ne neden olmuştur? Gerçekten de bu kişiler soru çalma suçunu işlemişse, geri kalan masumları ateşe atanlar kimlerdir? Onlara bu soruları verenler kimlerdir? Onlar üzerinden cemaate gönül vermiş herkesi zan altında bırakanlar kimlerdir?

Peki dönüp bu dava dosyalarını merak eden, ifadeleri okuyan, neticelerini merak eden kaç kişi var?

Hiç merak etmişler mi bu masum insanları ateşe atanlar kimler olmuş?

Hiç merak etmişler mi kim bu karayı üzerlerine çalmış?

Üzerine gitmişler mi?

Hesap sormuşlar mı?

Kimin yakasına yapışmışlar?

****

Bu sürecin bu noktaya gelmesinde payı olanları hiç sorun etmişler mi ya da?

Öyle ya, her şeyin bir başlangıcı var.

Sorgulamışlar mı?

Bugün var olan bir sürecin sonucu olan bir takım dosyaları konuşuyoruz.

Peki bu süreç nasıl başladı?

Başka türlüsü mümkün müydü?

Sürecin bu noktaya geleceğini bilselerdi yine aynı noktalarda aynı kararları alırlar mıydı?

Bu bir iktidar savaşı mıydı?

Kesin olarak galip çıkacaklarına inandıkları için mi bu savaşa girdiler?

Aksi takdirde uzlaşmacı yöntemlere başvururlar mıydı?

“Bir fiskelik işi var” diyorlar mıydı?

****

Bu soruları soran var mı?

Bugün eğer Türkiye’de kalan masumları tehlikeye atmak, yürüyen davalara delil oluşturmak diye bir endişe varsa bunun bir de geçmişi var, öyle değil mi?

Gözü dönmüş, bir camiayı toptan yok etmeyi kafasına koymuş bir despota istediği malzemeleri, ihtiyaç duyduğu gerekçeleri kim üretti?

Tasfiyeyi yürütecek rejim güçlerinin en büyük sıkıntısı neydi?

Cemaati ete kemiğe büründüremiyor, üye kaydı olmadığı için mensupları listeleyemiyorlardı.

Bir diğer önemli problem, cemaati terör örgütü ilan edebilmekti. Kriminalize edebilmekti yani. Bir bahaneye ihtiyaç vardı.

Önce isim listeleri meselesini hallettiler.

Nasıl hallettiler?

Sadece MİT fişlemeleri ile mi?

Hayır.

Sadece işkencelerde kabul ettirilen listelerle mi?

Hayır.

Mesela ne oldu?

Falanca ‘mahrem abiler’ üzerinde çıkan SD kartlar, USB’lerden çıkan çarşaf çarşaf listelerle…

Başka ne oldu mesela?

15 Temmuz’dan önce bu ‘mahrem abilerin’ toplantılarında yeni bir gündem vardı. “Arkadaşlar, herkes ilgilendiği birimdeki arkadaşların tamamının TC kimlik numaralarını getirecek” deniyordu. Buna itiraz edenler olmakla beraber çoğunluk bu bilgileri getirip teslim etti. Sonra bu listeler, operasyonlara dönüştü.

Daha başka ne oldu?

Mesela yine bazı ‘mahrem abiler’, telefon hatlarını kendileri adına almıyorlardı. Hiç bir şeyden haberi olmayan öğrencilerin, esnafların kimlik fotokopileri isteniyor, bunlar zarfla ilgili ‘abiye’ ulaştırılıyor, onlar da bu kimlikler üzerine hatlar alıp kullanıyorlardı.

Ne oldu o insanlara?

Ne olacak inim inim inliyorlar. O hatları kendilerinin kullanmadığını ispat etmeye çalışıyorlar ama kime anlatabilirler?

Başka ne mi var?

Bylock var.

Mesela bugün örgüt üyeliğinden açılan soruşturmaların ve verilen mahkumiyetlerin yüzde kaçının delili Bylock, biliyor musunuz?

Neredeyse yüzde 90’ında.

Bylock’u yazma kararını kimler, neden almış?

Bu uygulama nerede, hangi şirket altında, kimler tarafından yazılmış?

Server’ların önceden Almanya’da olduğu, sonradan Litvanya’ya taşındığı iddiası doğru mu?

Doğru ise bu kararı alanlar kimler?

Değilse sunucuyu Litvanya gibi kolay bir hedefe yerleştirme kararını kimler verdi?

MİT’in şifreleri ele geçirdiği anlaşılınca istişare kararı ile uygulamayı bütün cemaat tabanına yayma kararını alanlar kimler?

Bir istişarede, ‘azları çoklar içerisinde kaybetme’ kararını alan, 500 bin kişiye Bylock yükleten o ‘abiler’ şimdi nerede?

Kendi listelerindeki mahrem isimler bu uygulamadan çıkarken her şeyden habersiz yüzbinlere bu uygulamayı yüklettiler.

İşte o yüzbinler kim biliyor musunuz?

Bugün bana, “Tehlikeye atıyorsun” diye beddualar yağdırdığınız masumlar var ya, hah işte onlar.

İnsanlığından çıkmış vahşi bir rejimin kolluğu elinde, mahkemelerinde, hücrelerinde ırzlarına geçilenler…

Bylock’u yazan, online mağazalara yükleyen ve o istişarelerde 500 bin kişiye genişletme kararı alanlardan tutuklu var mı?

Kim bunlar?

Nerede, hangi şartlarda yaşıyorlar?

Bir tanesi ayağa kalkıyor mu?

AKP rejimini zora düşürecek Bylock gerçekleri ellerinde olmasına rağmen bunu paylaşmayanlar kimler?

Bir tanesi ağzını açıyor mu?

Ve siz bunlar içerisinden bir tanesinin, bir tekinin bile adını biliyor musunuz?

Hesap sormak isteseniz kime gideceğinizi biliyor musunuz?

Bu işin bir muhatabı var mı?

Gizlendikleri yerden çıkıyorlar mı?

Sorumluluk alan var mı?

Peki bana ‘masumları yaktın’ diyenler, bir kere olsun bu yüzbinleri yakan insanların peşine düşmüşler mi?

Kimin yakasına yapışmışlar?

****

Başka?

Ha, bir de cemaatin terör örgütü ilan edilmesi vardı.

Neyle oldu bu?

15 Temmuz.

15 Temmuz, öyle değil mi?

Ahval Podcast yayınında da söyledim, kimse oralı olmadı.

Bana masumların başını yakmak suçlaması yöneltenlerin teki bile üzerinde durmadı.

Önemsemediler.

Kulaklarının üzerine yattılar.

Neydi o?

İki tane örnek verdim.

Bir tanesi şuydu: 15 Temmuz gecesi ‘mahrem abiler’, bazı polislere güvenli iletişim ağı üzerinden mesajlar atmıştı. Bu mesajların ulaştığı polislerin bizzat kendi ağızlarından duydum. Ne deniyordu o mesajlarda? “Beylik tabancanı al, falanca yere git…” Mesela Genelkurmay’ın önüne. Mesela, kendi görev yaptığı müdürlüğe.

Hatta mesaja rağmen evinden çıkmayan bazılarının adresine taksi gönderip zorla belli adreslere göndermeye çalışan mahrem abiler bile oldu. Yetmedi, sabaha karşı bir daha aynı kanaldan “Arkadaşlar henüz her şey bitmedi. Bir daha yükleneceğiz. Allah’ını seven görev yerlerine gitsin, askere yardımcı olsun.” diye yeni mesajlar geliyordu.

Kimdi bunlar?

Biliniyor.

Evet evet, biliniyor.

Çünkü o kanala bir yabancı girip de o mesajları atmadı.

Tanıdıkları, bildikleri ‘abi’ atıyordu mesajları. Ona da ‘yukarıdan’ geliyordu.

Ben bunları anlattım bir kaç kez.

Peki bir Allah’ın kulu sordu mu?

Okuyuculardan bir kişi bile bana sormadı.

Peki cemaatte ilgili makamlara, “Bu darbe ile alakası olmayan polislere kim bu mesajları attı? Neden attı? Bu insanların başını kim yaktı? Bunları dinleyip de dışarı çıkan ve hapse giren var mı? O hapse girenlerin cemaat bağlantısı üzerinden bizimle 15 Temmuz arasında bağlantı kuruldu, buna kim sebep oldu? Kimin planına alet olduk biz?” diye soran çıktı mı?

Peki cemaatin kendisi bu konuda bir araştırma yapmış mı?

Hem mesajları atanlar hem de mesajı alanların çoğu yurtdışında.

Cemaat yönetimini böyle bir araştırma yapmaktan men eden nedir?

****

Siz bu soruların hiç birini sormayın, hiç kimsenin karşısına dikilmeyin, kimsenin yakasına yapışmayın ama bütün bu hukuksuz, kirli sürecin faturasını Ahmet Dönmez’e kesin.

‘Ahmet Dönmez zalime malzeme veriyormuş’.

Her tarafınız malzeme malzeme, çarşaf çarşaf ortalığa saçılmış, 7’den 70’e bu barbar güruhun eline isim isim, adres adres, liste liste satılmışsınız ama siz masumları Ahmet Dönmez’den koruyun.

****

İkincisi şuydu: Keza aynı yayında Eşref konusuna da bir kez daha değindim.

Şu meşhur Eşref konusuna…

İsmini ilk gündeme getirdiğimden bu yana yaklaşık 3 sene geçti.

En son da işte geçen hafta Ahval Podcast’te konuştuk.

Kim mi bu Eşref?

Sivil teknik elemanlar ile bazı mühendislerin cemaat abisi.

Başka kim var bu abilerden?

Fuat var, Çağrı var.

15 Temmuz akşamı teknik sivil personeli Ümraniye’deki bir adrese toplayan bu Eşref işte.

Eşrefler onları bir evde toplarken bir başkası da isimlerini darbeye karışacak askerlere veriyordu. O listeleri alıp helikoptere atlayan asker, kendisine verilen cemaat evinin adresine gidiyor. Kapıyı çalıp isim listesini okuyor. Tek tek toplayıp helikoptere bindiriyor Digitürk’e götürüyor. Bunun gibi Telekom’a, Ankara’da TRT’ye, BTK’ya vs götürülenler de var.

Bu sivillerin neredeyse tamamı cemaate yakın kurumlarda çalışmış, sigortası bu kurumlar üzerinden ödenmiş kişiler.

Yani cemaatle darbe girişimi arasında bağlantı kurulurken gösterilen delillerden bir tanesini teşkil ediyorlar.

Hani şu ‘zalim’in eline verilen deliller var ya, onlardan. Hem de ağa babasından.

Yüzbinlerce insanın cehenneminin başlayacağı o mel’un geceye bu şekide iz bırakıyorlardı.

Erdoğan’a “Allah’ın lütfu” gibi gerekçe sunulurken bu masumları kim o ateşe atıyordu?

Peki askerler geldiğinde Eşref neden evde değildi?

Çünkü “Benim bir programım çıktı” deyip tüymüştü oradan.

Eşref’ler, Fuat’lar, Çağrı’lar diğer masumları postallar altına terkedip nasıl yurtdışına çıktılar?

O akşam o evde toplanan sivillere, “Hocamızın emri ile bir şeyler olacak, üstünüze düşeni yapacaksınız” diyen o adamlara hesap soran çıktı mı?

3 senedir yazıyorum.

ABD’de yaşıyorlar.

Bir kez olsun Pensilvanya’daki kamptan çağrılıp kendilerine soru sorulmuş mu?

Neyin ve kimin güvencesi ile yaşıyorlar?

Peki bana ‘zalimin eline koz veriyorsun’ diyen siz okuyuculardan kaçınız bu kozları verenlerin peşine düştünüz?

Bana “İsim ver isim, yüzlerine tükürelim” diyenlerin kaçı bu isimlerin ardına düşmüş?

Onlara yaklaşık 4 senedir hesap sormayan cemaat yönetimine “Neden?” diye soran kaç kişi çıkmış?

Bu Eşref’ler, Fuat’lar, Çağrı’lar hangi büyük mahrem abiye bağlı çalışıyormuş, biliyor musunuz?

O mahrem abi onlara gece “Bu iş daha bitmedi” deyip gaz vermiş mi?

Daha sonra “Cezaevlerinde isyan komplosu iddiası” ile karşımıza çıkacak bu büyük mahrem abiye hangi ceza verilmiş?

Tekrar tekrar ‘huzurda’ ağırlanıp baş köşelerde ağırlanan bu abinizin adını verip yazı üstüne yazı yazdığımda beni taşlamıştınız da hani, bir AfSV açıklaması ile çoğunuz özür dilemeye başlamıştınız tekrar, hatırladınız mı?

Ne oldu isim verdim de?

İşte o isim, bir kaç muvazzaf subay gidip de ‘itirafçı’ olduğunda, “Abileri gidip teslim olun dedi, gidiyorlar.” diyordu. Bunu güzel bir gelişme olarak anlatıyordu. Güya 15 Temmuz resmi tezini çökerteceklerdi. Sonra yüzlerce subay birer birer gitti itirafçı oldu.

Patır patır ihraç edildiler.

Efendim? Koz vermek mi?

Suçsuz insanları riske atmak mı dediniz?

Durun durun, daha bitiremedim.

Dinleyin.

****

Darbe gecesi yaşananların ne kadar büyük bir komplo olduğunu farkedip de yurtdışına çıkmak isteyen bazı hakim savcılara, “Sakın çıkmayın, bu iş bu gece bitecek” diye mesaj gönderen en büyük mahrem abiler nerede? Önce “Kimse çıkmasın, 1 hafta da sürse bu adam devrilecek” diye haber gönderip de sonra sabah saatlerinde aynı kişilere “Arkadaşlar gidip teslim olsunlar” diyen aynı adamlar değil miydi?

Peki bütün bu saydığım adamlar arasında nasıl bir bağlantı vardı? Birbirlerine yakınlıkları neydi?

Çoluk çocuk milyonlarca insanın hayatını karartacak bu vicdansız diktatöre en büyük ‘lütufları’ gönderen bu şahıslarla ilgili cemaat yönetiminin tavrı ne oldu?

“Gidip teslim olsunlar” diye haber göndererek tertemiz insanların hayatını bozuk para gibi harcama yetkisini kendinde gören bu adamların ilişkilerini araştıran oldu mu?

15 Temmuz gecesi fiili olarak sahada aktif olan, ismi dosyalarda geçen ve yurtdışına çıkan sivillerden bazıları halen cemaat koruması altında. Hatta organik bağı olanlar bile var.

Masumları riske atmak mı demiştiniz?

Ha pardon, zalime malzeme üretmek…

Değil mi?

Durun durun, daha bitmedi.

Söyleyecek daha çok şeyim var.

Soru çalmadan, Bylock’a; darbe çamuruna batmaktan Bank Asya rezaletine kadar bir çok pisliği üreten yer burası çünkü.

Kalabalıklar içerisinde kaybedilmeye çalışılan flu bölge…

Yüzbinlerce insanın uğruna feda edildiği…

Yüzde 99’un acılar içinde kıvranması pahasına bir türlü gözden çıkarılamayan yüzde 1’lik şaibeli birim…

‘Kıymetlimiz’.

Bana göre cıfıt çarşısı.

Hepsinin yazılması, konuşulması, ifşa edilmesi gerekiyor.

Ayrıca da halen çok canlı bir şebeke. Şu içinde bulunduğumuz günlerde bile ‘masum insanların’ başına çorap örmeye devam eden adamlar var.

Bir gazeteci olarak elbette bunları da yazacağım.

Sözüm onların önüne yatanlara: Bana yağdıracağınız bedduaları, hakaretleri, aşağılamaları, küfürleri, tehditleri bol keseden harcamayın. Birazını kenarda tutun.

Çok ihtiyacınız olacak.

“Masumları benden korurken” bolca boca edersiniz.

[Ahmet Dönmez] 10.3.2020 [https://www.ahmetdonmez.net/masumlari-tehlikeye-atan-kim/]

Ankara Emniyetindeki işkence iddiaları Meclis gündemine taşındı

Ankara Emniyetinde gözaltındaki üniversite öğrencilerine işkence yapıldığı iddiası TBMM gündemine taşındı. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya, “İddialarla ilgili inceleme ve soruşturma başlatılmış mıdır?” diye sordu

BOLD – CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 28 Şubat’ta çoğunluğu üniversite öğrencisi 56 kişinin gözaltına alındığını ve sağlık sorunu yaşayanların serbest bırakılmasının ardından 40’a yakın kişinin 11 gündür Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutulduğu iddialarını Meclis gündemine getirdi.

Gözaltındaki kişilerin işkence gördüğü, ters kelepçeyle bekletildiği, tırnaklarının kerpeten aracılığı ile sökmekle tehdit edildiği, çıplak arama yapıldığı ve avukatları olmadan sorguya alındığı iddialarının atını çizen Tanrıkulu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması istemiyle soru önergesi hazırladı.

Birgün’ün haberine göre CHP’li Tanrıkulu’nun İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yönelttiği sorular şöyle:

“İddialar doğru ise, 10 Mart 2020 tarihi itibariyle Ankara Emniyetinde gözaltında tutulan kaç kişi bulunmaktadır?

Gözaltında tutulan kişilerin yaşlarına, cinsiyetlerine göre dağılımı nedir ve aralarında kaç öğrenci bulunmaktadır?

TERS KELEPÇE, ÇIPLAK ARAMA, KERPETENLE TEHDİT

Bu kişilerin işkence gördüğü, gözaltında ters kelepçeyle bekletildiği, tırnaklarının kerpeten aracılığı ile sökmekle tehdit edildiği, çıplak arama yapıldığı ve avukatları olmadan sorguya alındığı iddiaları doğru mudur?

İddialar ile ilgili olarak yetkili makamlarca inceleme ve soruşturma başlatılmış mıdır ya da başlatılacak mıdır? Başlatılmışsa, güncel akıbeti nedir?

2015 – 2020 yıllar arasında yıllar bazında 10 Mart tarihi itibariyle Türkiye genelinde illere göre gözaltında işkence iddialarıyla ilgili kaç şikayet mevcuttur?

Yapılan şikayetlerle ilgili olarak ne tür yasal işlemler yapılmıştır?”

[BoldMedya] 11.3.2020

Bir çocuğun hayatının mahvedilişi: Türkiye birincisi de tutuklandı [Cevheri Güven]

Ankara’da 80 üniversite öğrencisinin gözaltına alındığı operasyonda tutuklananlardan biri de Türkiye SBS Birincisi… Baba cezaevinde öldü, annesi 28 Şubat mağduru.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – 80 üniversite öğrencisi, 28 Şubat’ta yapılan cemaat operasyonunda gözaltına alındı. 12 gün süren gözaltının ardından bir kısmı tutuklandı bir kısmı ise serbest bırakıldı.

Tutuklanan öğrencilerden birisi de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Muhammet Miraç Özer. Üniversiteye Türkiye 900’üncüsü olarak giren Miraç Özer, ortaokuldayken SBS Türkiye birincisi olmuş.

Miraç Özer’in babası OHAL döneminde cezaevinde hayatını kaybeden 48 yaşında bir doktordu. Annesi ise 28 Şubat mağduruydu.

23 yıl sonra 28 Şubat’a oğlunun gözaltına alınmasıyla uyanan anne Asuman Özer, yaşadıklarını anlattı.

ELLE TUTULUR HİÇBİR GEREKÇE YOK

“OHAL döneminde kocam Ali Özer tutuklandı. 2,5 ay sonra cezaevinde hayatını kaybetti. Tutuklanan oğlum büyük psikolojik sarsıntı yaşadı. O zaman Ankara Hukuk 2. sınıftaydı. Okula ara verdi bir yıl. Zor toparlandı. Elle tutulur hiçbir gerekçe olmadan tutukladılar.”

Çocuklarından biri Kanada’da diğeri Avrupa’da eğitim hayatına devam eden anne Asuman Özer, büyük oğlu Miraç’ın hukuk eğitimini tamamlamak için Türkiye’de kaldığına dikkat çekiyor:

“Bizim evimiz Ankara’da merkeze uzak bir semtteydi. Ankara Hukuk’un olduğu Cebeci’ye 1,5 saat yol. Okulun yakınında bir arkadaşıyla ev tutmuştu. Sonra arkadaşıyla anlaşamayınca tek başına kaldı. Bir süre sonra masrafları karşılamakta güçlük çekince iki arkadaşıyla birlikte kalmaya başladılar. Tamamen kendisinin kiraladığı bir evdi. İddia edildiği gibi yeniden yapılanma ya da başka türlü bir ev değildi kesinlikle.

SBS TÜRKİYE BİRİNCİSİ

Babası cezaevinde vefat ettiğinde 2. sınıftaydı. Psikolojisi çöktü. Çocuğumu neredeyse kaybediyordum. Okulu bıraktı. Bir yıl sonra toparlanıp okula tekrar devam etti. Kendimizi toparlamak çok zaman aldı. Derslerine verdi kendini.

SBS Türkiye birincisiydi ikinci sınıftayken, üçüncü sınıftayken de tek yanlış yaptı. Çok başarılı bir çocuktu. Üniversite sınavında Türkiye 900’üncüsü oldu. Bu başarıyla girdi Ankara Hukuk’a. Gerçekten çok başarılı çocuktu. Zayi ettiler evladımı.”

KIZ ÇOCUKLARINA İŞKENCE YAPAN ERKEK ÖĞRENCİLERE NELER YAPMIŞTIR

80 öğrencinin Ankara Emniyetinde sorgu sırasında işkence gördükleri Ankara Barosu tarafından gündeme getirildi. Baro’nun yayınladığı tutanakta, öğrencilerin iç çamaşırlarına kadar soyularak dövüldükleri, başörtülü öğrencilerin başlarının zorla açıldığı yazılıyordu. Bu raporu hatırlattığımız Asuman Özer oldukça endişeli:

“Kız çocuklarına işkence yapan erkek çocuklarına neler yapar. Düşünmek bile istemiyorum. Oğlumu 12 gün gözaltında tuttular ve ardından hiçbir elle tutulur delil olmadan tutukladılar. Oğlumun herhangi bir sıkıntısı olsa bizimle beraber yurt dışında devam ederdi eğitimine. Okulunu bitirmekten başka derdi olmayan çocuk.”

BİZDEN DAHA NE İSTİYORLAR

Eşini kaybetmenin acısını hala atlatamadığını söyleyen Asuman Özer, oğlunun da tutuklanması karşısında gözyaşlarını tutamıyor:

“Eşimi aldılar elimizden, şimdi de çocuğumu aldılar. Bizden daha ne istiyorlar. Ailemde herkes bir yerde. Miraç çok zor toparlanmıştı babasının kaybından sonra. Ben neredeyse oğlumu kaybediyordum. Kendi halinde bir çocuk, ne istiyorlar bizden, yeter artık.”

28 ŞUBAT’TA DA MAĞDURDUM

Asuman Özer, kendisinin 28 Şubat’tan beri mağdur edildiğini, bugün de farklı olmadığını söylüyor:

“Milli Eğitim Bakanlığı’nda sınıf öğretmeniydim. Üç yıllık öğretmenken 28 Şubat sürecinde başörtüsü sorunu çıktı. Başörtülü olduğum için hakkımda soruşturma başlatıldı ve istifa etmek zorunda kaldım. 16 yıl mesleğimi yapamadım. Sonra başörtüsü sorunu çözülünce mesleğime döndüm. Üç yıl sonra bu sefer de OHAL döneminde KHK ile ihraç edildim.”

Çorum Cezaevinde hayatını kaybeden doktor Ali Özer.

KOCAMI KAYBETTİK

Asuman Özer’in eşi Ali Özer, Nallıhan Devlet Hastanesi Başhekimliği ardından Ankara Sincan’da Aile Hekimi olarak görev yaparken, OHAL döneminde gözaltına alınmış.

“9 Ocak 2017’de eşim tutuklandı. 2,5 aylık tutukluyken 22 Mart’ta da vefat etti. Tutuklanmadan önce rahatsızlığı yoktu. Kalp krizi diye kamuoyuna açıklandı ama ölüm raporunda iç kanama yazıyor. Doktorlara bu raporu gösterdik ardından suç duyurusunda bulunduk ama etkin bir soruşturma da yapılmadı. Bir şey iddia edemiyorum ama aydınlatılmadı eşimin ölümü de.”

Asuman Özer, çocuğunun hiçbir suça karışmadığını söyleyerek, eğitim hayatının ikinci kez yarım kalmaması için bir an önce serbest bırakılmasını istiyor.

[Cevheri Güven] 11.3.2020 [BoldMedya]

Bavulla 574 milyon dolar!

Türkiye ocak ayında 1,9 milyar cari açık verdi. Merkez Bankası'nın rezervleri 3 milyar dolara azaldı. Aynı dönemde yabancı yatırımcılar toplam 1,2 milyar dolarlık hisse senedi ve tahvil satarak Türkiye'yi terk etti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döviz açığını kapatmak için bildik yöntemi kullandı ve bavulla 574 milyon dolar getirdi.

SAMANYOLUHABER- Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre 2020 yılı ocak ayında cari işlemler açığı, geçen yılın aynı ayına göre 1 milyar 528 milyon dolar artarak 1 milyar 804 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Resmi döviz rezervleri 2,93 milyar dolar azalırken, "sıcak para" diye bilinen portföy yatırımları kaleminde 1 milyar 222 milyon dolar net çıkış oldu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti döviz açığını kapatmak için yine "bavulla döviz getirme" formülüne müracaat etti. Ocakta net hata/noksan kalemi 574 milyon dolar fazla verdi.

Söz konusu tutarın kaynağı meçhul. AKP bu yolla son 17 yılda yurt dışından 55 milyar dolar getirmişti. 

YABANCILAR BORSA İSTANBUL'DAN KAÇIYOR

Aynı dönemde yabancı yatırımcı Borsa İstanbul'da hisse senedi piyasasında 333 milyon dolar, devlet iç borçlanma senetleri (tahvil) piyasasında 498 milyon dolarlık net satış yaptı.

Cair açığın artmasında ithalat ile ihracat arasındaki farkın 2019'un aynı ayına kıyasla 1 milyar 994 milyon dolar artarak 3 milyar 245 milyon dolara yükselmesi etkili oldu.

Doğrudan yatırımlardan kaynaklanan net girişler, ocakta bir önceki yılın aynı ayına kıyasla 26 milyon dolar azalarak 765 milyon dolar seviyesinde gerçekleşti.

[Samanyolu Haber] 11.3.2020

15 Temmuz’da jandarmada neler oldu?

''Jandarma genel komutanlığının yanında atlı spor kulübü var, orası tamamen bağımsız bir kuruluş ama 15 Temmuz günü orada emniyet bir toplantı yapıyor. Ne toplantısı olduğunu bilmiyoruz ama bunu daha sonra beraat eden emekli albay Süleyman Karaca söylüyor mahkemede.''

Ahmet NESİN | artigercek.com
15 Temmuz’da jandarmada neler oldu?

15 Temmuz darbe gecesinin en ilginç olayı jandarma komutanlığında olanlardır ama nedense çok fazla üstünde durulmadı. Darbe girişimi başladıktan sonra kaç dakika yada saat geçti anımsamıyorum ama fazla geçmedi ki darbe girişiminin daha çok jandarma ayağının kuvvetli olduğu duyumları gelmeye başladı. Kara kuvvetleri ve bilhassa 1. Ordu komutanlığının desteklemediği darbe girişimi başarılı olamaz, bunu biliyorum ama jandarma darbe girişiminde ne kadar etkili olur, bunu hâlâ bilmiyorum.

15 Temmuz darbe girişimine karşı yapılan darbede tek emekli edilen komutan Jandarma genel komutanı Galip Mendi. Galip Mendi 1951 doğumlu ve 2016 yılında yaşından dolayı emekli ediliyor. Bu açıdan baktığımızda hiçbir yanlışlık yok, ancak 1952 doğumlu genelkurmay başkanı Hulusi Akar 2018 yılında, yani 66 yaşında emekli ediliyor. Oysa hem genelkurmay başkanı hem de kuvvet komutanları için ayrı uzatabilme yasaları var. Jandarma genel komutanlığı burada biraz üvey evlat gibi duruyor esasında, duruma göre kuvvet komutanlığı muamelesi görse de bu her zaman uygulanmıyor.

Bana göre Galip Mendi darbe gecesinin en şaibesiz komutanlarından birisi ancak Erdoğan hükümetiyle de hiç iyi geçinemeyen birisi. Mendi’nin 2 özelliği var, birincisi jandarmaya kara kuvvetleri komutanlığından gelmiş olması, ikincisi de jandarmanın içişleri bakanlığına bağlanmasına hep karşı duruşu ve bunu da emekli olana kadar başarması. Mendi darbe gecesi Ankara’daki düğünde şahitlik yapıyor ve emir subayı ve eski Konya bölge jandarma komutanı tarafından gözaltına alınıyor.

Gelelim jandarmadaki diğer olaylara. Jandarma genel komutanlığının yanında atlı spor kulübü var, orası tamamen bağımsız bir kuruluş ama 15 Temmuz günü orada emniyet bir toplantı yapıyor. Ne toplantısı olduğunu bilmiyoruz ama bunu daha sonra beraat eden emekli albay Süleyman Karaca söylüyor mahkemede.


Bu toplantıda neler konuşulduğunu şimdilik bilmiyorum ama mahkeme tutanaklarını didik didik edip öğrenmeye çalışacağım. Gelelim meclisteki soruşturmada açıklama yapan dönemin Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar’a. Kılıçlar soruşturmaya HTS kayıtlarını da getirdiğini söyleyerek 23.51’de komutan Arif Çetin’in konuşmalarını televizyondan dinlediğini söylüyor ve kendisine güvendiğini açıklıyor.

Mehmet Kılıçlar’ın açıklaması:

Gelelim bugünkü jandarma genel komutanı Arif Çetin’in bu konuda yaptığı açıklamaya:


Vali ve komutanın söylediği saatler arasında tamı tamına 2 saat 28 dakika gibi bir zaman dilimi farkı var. O kadar hata kadı kızında da olur diyorsanız söyleyecek bişey yok ama durum pek de öyle gözükmüyor.

Peki, Arif Çetin darbe girişimini öğrendikten sonra ne yapıyor, ne gibi önlemler alıyor, komutanlığa mı gidiyor, yoksa cami imamının evine mi, bunları da bir dahaki yazımda detaylı bir şekilde yazacağım.

[Samanyolu Haber] 11.3.2020

Ekonomi tamamen çökebilir!

Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Lagarde, Koronavirüs'e yönelik acilen tedbir alınmazsa Avrupa'nın 2008 benzeri kriz riski ile karşı karşıya olduğunu söyledi.

Avrupa Merkez Bankası (AMB) Başkanı Chrisine Lagarde, liderlerin Koronavirüs salgınına karşı harekete geçmemeleri durumunda Avrupa'nın 2008 mali krizine benzer büyük bir ekonomik şok riski ile karşı karşıya olduğunu söyledi.

Konuya yakın bir kaynağın verdiği bilgiye göre Lagarde dün geç saatlerde Avrupa Birliği (AB) liderleri ile telekonferans yoluyla yaptığı görüşmede adımların koordineli atılmaması gerektiğini vurguladı.

"2008 KRİZİNE BENZER BİR SENARYOYA HAZIRLIKLI OLUN!"

"Avrupa birçoğumuza 2008 Büyük Finans Krizi'ni hatırlatacak bir senaryo ile karşı karşıya kalabilir." diyen Lagarde, doğru tepki ile şokun muhtemelen kısa süreceğini sözlerine ekledi.

Lagarde, ECB'nin bu haftaki toplantıda tüm araçlara bakacağını ve bunların arasında özellikle "süper ucuz" fonlama sağlama ve likiditeyi garanti etme ve kredilerin kurumamasını sağlama olacağını kaydetti.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, AB liderlerini kriz tehlikesine karşı uyardı.

Aynı kaynak, ancak Lagarde'ın tedbirlerin, bankaların virüsten etkilenen alanlara kredi vermeye devam etmelerine sağlamaya yönelik adımlarının hükümetlerin tüm güçleri ile destek vermeleri halinde işe yarayabileceğini söylediğini kaydetti.

Bu dramatik müdahale, Lagarde'ın ECB Yönetim Konseyi toplantısında parasal teşvik konusunda hızlı hareket edilmesi için ısrarcı olacağını işaret ediyor.

İTALYA'DA FELÇ EDİCİ BİR EKONOMİK DARALMA

Birçok ekonomist ECB'nin 12 Mart Perşembe günkü toplantısında faiz indirimi yapmasını ve belki de parasal genişleme programında artışa gitmesini bekliyor.

Ülke çapında karantina uygulayan İtalya virüsün yayılmasından dolayı şimdiye dek en büyük darbeyi alan ülke konumunda ve felç edici bir daralma ile karşı karşıya.

Lagarde hasarın muhtemelen diğer ülkelere de yayılacağı uyarısında bulundu.

Lagarde liderlere, "Şimdi güçlü bir hareket yapılamaması durumunda, ekonomilerinizin bir kısmının çökme riski var" dedi.

[Samanyolu Haber] 11.3.2020

İşkencenin İslam’da ve hukukta yeri var mı?

Modern hukuk sistemlerinde işkence yapmak yasaklanmış ve işkence suçu için zamanaşımının söz konusu olmadığı şekilde insanlık suçu sayılmıştır. Peki İslam Dini İşkenceyi nasıl tanımlar

İlahiyatçı - Yazar Ergun Çapan ,  ALGILAR VE GERÇEKLER You Tube kanalında Türkiye'deki işkence iddialarıyla ilgili bir video yayınladı.
Özellikle kendini dindar olarak tanımlayan bir iktidar döneminde işkencenin sistematik bir şekilde yerleşmesi konusuna değinen Çapan ''İşkence suçunun' dini yönünü inceledi.


İslam, insan hayatına, şeref ve haysiyetine çok büyük değer vermiş ve hayatın her safhasında onu koruyacak prensipler getirdiğine dikkat çeken Ergun Çapan onun bu saygınlığına gölge düşürecek her türlü davranışın dinen yasaklandığını söyledi.
,
Kuranı Kerim'de işkence ilgili ayetlerden örnekler veren Çapan Kur’an-ı Kerîm’de, İşkenceyi yasaklayan en önemli deliller sıraladı

Kur’an, insanın en şerefli ve saygın bir varlık olduğunu bildirmiş (İsra, 17/70) ve ona eziyet ve işkence yapılmasını yasaklamıştır: “Mümin erkek ve mümin kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzap, 33/58)

Ergun Çapan ayrıca Peygamber Efendimiz'in hadislerinden de örnek verdi

[Samanyolu Haber] 11.3.2020

Ali Babacan'dan radikal çıkış

9 Mart 2020'de resmen kurulan Demokrasi ve Atılım Partisi'nin (DEVA) tanıtım toplantısında konuşan Genel Başkan Ali Babacan, Yüksek Öğretim Kurulu'nun (YÖK) eğitimin önünde bir engele dönüştüğünü belirterek, "YÖK'ü kapacağız." dedi. Partinin programında hukuk devleti ve demokrasi vurgusu dikkati çekti. DEVA Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle yayımladığı bütün kanun hükmünde kararnameleri (KHK) de iptal edecek.

SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AKP) istifa eden isimlerin kurduğu iki partiden biri olan Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), parti programını açıkladı.

Bugün Ankara'da Bilkent Oteli'nde 90 kişilik kurucu üye ile kameraların karşısına geçen DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan,  2017 yılındaki referandum sonucunda yapılan Anayasa değişikliğiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve yargının işlevsiz hâle getirildiğini söyledi.

Babacan, "Korku siyaseti hepimizi yordu. Bu ülkenin insanı son birkaç yıldır, çok üzüldü. Artık geldik buradayız. Bu üzüntülerin daha da büyümesine izin vermeyeceğiz, zaman Türkiye için sorumluluk alma zamanı." dedi.

BAŞKANLIK SİSTEMİNDEN PARLAMENTER SİSTEME DÖNÜŞ SİNYALİ

Adaletten basın özgürlüğüne, ekonomiden dış politikaya kadar pek çok konuda hükûmete eleştirilen yöneltilen parti programında, Türkiye'nin temel sorunlarının temelinde Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'nin yattığına dikkat çekildi.

DEVA Partisi iktidara geldiğinde Yüksek Öğretim Kurulu'nu (YÖK) lağvedecek.

Genel başkanın en fazla 10 yıl süreyle görev alacağı parti programına göre, İlkeler ve Değerler Kurulu da oluşturulacak.

Ali Babacan'ın bugün açıkladı vaatlerden bazıları şöyle:

*Okul öncesi eğitimi kademeli olarak 3 yaş altına indirecek ve parasız hâle getireceğiz.

*Öğretmenlerimizi eğitimle ilgili politika oluşturma ve kanun yapma süreçlerine dahil edeceğiz.

*Üniversite giriş sınavlarında yılda bir defa yerine, çoklu sınav imkânı sunacağız.

*Yüksek Öğretim Kurulu’nu (YÖK) kaldıracağız.

*Sosyal Yardım ve Hizmetleri, hak temelli olarak ve yerinden hizmet modeli ile sunacağız.

*Engellilerin ve bakıma muhtaç yaşlıların günü birlik yararlanabileceği bakım evleri açacağız.

*Kültür ve sanatın devlet tarafından araçsallaştırılma ve tekleştirilme girişimlerine kapalı olmasını esas alacağız.

*Kolektif ve bağımsız bir 'Türkiye Telif Ajansı' kuracağız.

*Çevreyi kirleten öder ilkesi doğrultusunda, en ağır ve caydırıcı yaptırımları uygulayacağız.

*Yerel yönetimlere gelir sağlama amaçlı mevzi imar planı değişiklikleri ve emsal artışlarına son vereceğiz.

*Çete ve mafyaların devletten güç aldığı algısını oluşturacak her türlü faaliyete ağır yaptırımlar gelecek.

*Zorunlu ve bedelli askerliğin bir arada uygulanmasını sona erdirerek profesyonel orduya geçilmesini hedeflemektedir.

*Göçle ilgili sorunların insani boyutunu hassasiyetle değerlendireceğiz.

DEMOKRASİ VE ATILIM PARTİSİ'NİN PROGRAMINDA ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR:

YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIK SİSTEMİNDEN ESKİYE DÖNÜŞ

Demokrasi ve Atılım Partisi'nin programında Türkiye'nin siyasi problemlerin temelinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin yattığı vurgusu yapılarak, yeni bir anayasa ile birlikte, kuvvetler ayrılığı ve güçlü parlamenter sistemin tesis edilmesi gerektiği vurgulandı.

Türkiye'deki anayasaların toplumun özgürlük ve demokrasi taleplerini yansıtmaktan, toplumsal barışı tesis etmekten uzak kaldığı belirtilen Demokrasi ve Atılım Partisi programında, devletin toplum ve birey tarafından tanımlanmadığı, toplumun ve bireyin kimliğine müdahale eden, ideolojik tarafsızlığı bulunmayan bir yapı olduğuna atıf yapıldı.


Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, "Bizim iktidarımızda kimse tweet atmaktan korkmayacak. Herkes özgür olacak." dedi.

2017 yılında gerçekleştirilen referandum sonrası yapılan Anayasa değişikliğiyle demokratik denge ve denetim mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı ifade edilen programda TBMM ve yargının işlevini yitirdiğine dikkat çekildi.

BASIN HÜRRRİYETİ KALMADI, BİLGİYE ERİŞİM ZORLAŞTI

"Basın Özgürlüğü" başlığında, basın özgürlüğünün demokrasinin temel taşı olduğu, özgür ve çoğulcu bir toplum oluşmasına sağladığı belirtilirken, günümüz Türkiye'sinde medya kuruluşlarının önemli kısmının siyaset etkisini girdiği ve propaganda aracı haline geldiğinden ötürü, basının görevini yerine getirmediği ifade edildi.

Sosyal medyanın, herkesin fikir ve eleştirilerini paylaştıkları bir ortak olmaktan çıktığı ve bilgiye erişimin giderek zorlaştığı bir mecra haline geldiğine işaret edildi.

İnternet mevzuatının uluslararası standartlara uygun, ifade özgürlüğünü kısıtlamayacak biçimde uygulanmasını sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirileceği vurgulandı.

Programın basın hürriyeti bölümünde dikkati çeken bir başka bölümde Anadolu Ajansı ve TRT'nin halkın doğru, tarafsız ve bağımsız haber almasını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılacağı oldu.

ADALETSİZLİK HUKUKTA ZORBALIKTIR

DEVA Partisi'nin adaleti, toplumsal ve siyasal yaşamın vazgeçilmez bir ilkesi kabul ettiği vurgulanan programda, toplumun adalet değerlerinden uzaklaştığı ve yaşanan sorunların temelinde adaletin olduğuna dikkat çekildi.

Programda adaletsiz hukukun sadece "yanlış hukuk" değil, hukukta zorbalık olduğu belirtilirken, hukuk devleti konusunda Türkiye'nin kaybettiği itibarını yeniden kazandırmak ve güçlü demokrasiler seviyesine ulaşılmasının DEVA Partisi'nin öncelikli hedeflerinden biri olduğu ifade edildi.

KÜRT MESELESİ

Türkiye'nin insan haklarına dayalı demokratik bir hukuk devleti olma konusundaki eksikliklerin Kürt meselesinin kaynağında yatan temel faktör olduğu saptaması yapılan programda, hayati önem taşıyan bu konunun çözümü için Kürt vatandaşların taleplerinin rahatlıkla tartışılacağı demokratik zemini inşâ ederek, özgürlük alanlarının genişletileceği ifade edildi.

Demokrasi ve Atılım Partisi'nin anadili bir çatışma konusu haline getirilmesini doğru bulmadıkları belirtilen programda; tüm vatandaşların anadillerini kullanmaları ve geliştirmeleri için gerekli düzenlemeleri yapacakları vaadinde bulunuldu.

DEVA'nın şiddet, sömürü ve ırkçılığı açıkça reddettiği ifade edilirken, işkenceye, insanlık dışı hiçbir davranışa izin verilmeyeceği ve bu konudaki atılması gereken adımların atılacağı belirtildi.

ÜRETİM YENİDEN TEŞVİK EDİLECEK

Türkiye'nin başta genç işsizlik olmak üzere işsizliğin yapısal bir sorun olarak devam ettiğine dikkat çekilen programda, işsizlikle mücadelede en etkin yöntemin ekonomide güven ve istikrar ortamının tesis edilerek, yatırımları ve büyümeyi artırmak olduğu vurgulandı.

Herkese nitelikli, adil ücret getiren, sosyal güvenlik kapsamına alınacağına dikkat çeken Demokrasi ve Atılım Partisi programında, işsizlikle ilgili yapısal sorunların çözümünün işgücü piyasası reformları, aktif işgücü politikaları ve mesleki eğitime yeni bir bakış açısı kazandırmaktan geçtiği belirtildi.

DIŞ POLİTİKADA İÇ BARIŞ VE DÜNYA HUZURU VURGUSU

Dış politikada Mustafa Kemal Atatürk'ün iç barış ve dünya huzurunu bağdaştıran şiarının bugün de geçerliliği koruduğu ifade edildi. Dış politikanın ulusal çıkarlara uygun ulusal mutabakata dayalı bir temel kazandırılacağı belirtildi.

[Samanyolu Haber] 11.3.2020

[ANALİZ] Tehlikenin ne kadar büyük olduğunu şimdi anladınız mı?

Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca 5 yıl önce tehlikenin büyüklüğü için uyarmıştı.

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- 180 ülke arasında yapılan incelemeye göre Türkiye cezaevinde en fazla gazetecinin olduğu ülke. Sadece gazeteciler için değil muhalif düşünce açıklamak sanatçılar, akademisyenler, sokaktaki vatandaşlar için de tehlikeli...

Cumhurbaşkanına hakaret, gizli belge açıklamak hatta terör örgütü üyesi olmak gibi suçlamalarla suçlanmak gazeteciler için normal karşılanıyor. Ancak Türkiye bir günde bu gibi bir durumla karşılaşmadı.

Son üç yıldır Türkiye Freedom House'un Özgürlükler Raporu'na göre  Türkiye "kısmen özgür" kategorisinden "özgür olmayan ülkeler" arasında.

2014 yılı aralık ayında tutuklanan ve son iki yılını hücrede geçiren Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca daha 2015'te her kesimi uyarmıştı.

Şimdilerde herkesimin şikâyet ettiği ifade özgürlüğü ile ilgili yaptığı uyarı 5 yıl sonra şimdilerde gerçek oldu.

Karaca’nın İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi'nden yazdığı mektubu Hollanda’nın en muteber gazetelerinden NRC Handelsblad, 2015 yılı mart ayında yayımlamıştı

Karaca, mektubunda Türkiye'de demokrasi ve insan haklarından yana tavır sergileyen bütün medya organlarının büyük bir tehlike altında olduğunu vurgulamıştı: “Basın özgürlüğünün ayakta kalabilmesi, tüm baskılara rağmen medya kuruluşların demokratik değerlere sahip çıkılmasına bağlı.”

DEMOKRASİ MÜCADELESİ SÜRECEK

Karaca, Türkiye’nin daha demokratik, daha özgür, daha yaşanabilir olması, Avrupa Birliği standartlarında bir demokrasiye sahip olabilmesi, ifade hürriyetine saygı gösterilmesi için mücadelesini sürdüreceğini belirtmişti.

“Benim tutukluluğumun ne terörle ne örgütle hiçbir ilgisi olmadığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce açıkladığı cadı avı çerçevesinde gerçekleştiğini ve bir intikam operasyonu olduğunu bütün dünya biliyor ve görüyor.” diyen Karaca, hükümetin ısrarla savunduğu “Bunlar gazeteci değil, terörist.” iddiasının da hiç kimseyi tatmin etmediğini belirtti.

Mektubu yazdığında tutuklanmasının üzerinden 82 gün geçtiğini belirten Karaca  “Daha demokratik bir Türkiye için mücadelemi sürdüreceğim.” bitirmişti.

[Samanyolu Haber] 11.3.2020

Çıkarcılık ve Demagoji [Safvet Senih]

Menfaatin en önemli özelliği, her arzuya kâfi gelmediğinden, o uğurda boğuşmadır. Hedefi MENFAAT olan her toplum, mevcut menfaatler bütün arzulara kâfi gelmediği için ardı arkası gelmeyen, zincirleme boğuşmalara, vuruşmalara sebebiyet verir. Kapitalizmin, komünizme, sosyalizmden faşizme kadar sonunda ‘izm’ bulunan bütün sistemlerin  içinde bulundukları durum, işte bu çerçevedeki menfaat mücadelesidir. Hatta bu mantığa göre, gerekiyorsa başkasının mâmelikine (malına, mülküne) el koymak bir yolunu bulup onun herşeyini almak câizdir. Evet menfaat üzerine kurulu veya menfaatin hedef aldığı Kur’an dışı sistemlerde yaşamak için, en mühim düstur çarpışmaktır… güçsüzün elenip gitmesidir ve yaşamanın muktedirlere has bir imtiyaz olmasıdır.

Halbuki kainatta çarpışma  değil yardımlaşma prensibi esastır. Herşey birbirinin imdadına, yardımına koşmaktadır. Elementler, toprak, hava, su bitkilerin ve diğer canlıların; bitkilerin hayvanların; hepsi birden de kainatın meyvesi, ahsen-i takvim üzere yaratılan insanların menfaatinedir. Doğurgan döngünün çarkı böyle dönmektedir. Bunu çatışmaya, ters döngüye, fasit ve kısır döngüye çevirdiğiniz zaman dünya dengeleri değişir, ekolojik denge bozulur… Kutuplardaki buz dağları erimeye, mevsimler değişmeye, ekolojik dengenin zincirleri parçalanmaya başlar, dünya yaşanmaz hale gelir… Diğer gezegenlerde başka güneş sistemlerinde yaşanacak yerler aramak için araştırma gayretleri başlar…

Bunu (menfaatçilik, güçlülerin haklılığı meselesini) BİYOLOJİYE  tatbik ettiğiniz zaman, karşınıza Lamark veya Darwin’in teorileri çıkar. TEK MÜL (Evrim) nazariyesinde ‘ıstıfâ-i tabii’  veya ‘Dehrin hadiseleri karşısında mukavemet edenler yaşama hakkına sahiptirler’ gibi çarpık esaslara dayandırılan bu sistemler GERÇEK  İNSANΠ DEĞERLERİ  yerle bir etmişlerdir. Bu prensibe inananlara göre, devletler ve toplumlar arası konularda da muhite müsait olan, hadiselere karşı koyabilen ve hayat mücadelesinde üstte kalanlar yaşama hakkına sahiptirler. Herşeyi ‘Hayat bir cidalden (karşılıklı mücadeleden ibarettir.’  esasına göre hayvanat âleminden nebâtat âlemine kadar bütün varlıkların birbiriyle münasebetlerini VURUŞMAYA,  KAVGAYA  bağlayan bu anlayış, insanların hâli hazırdaki hallerini de CİD LİN  bir neticesi olarak görmekte ve birbirini yemeyi meşru saymaktadır.

Böyle bir DEMAGOJİ gerçeği bulmak ve dürüst olmak için isabetli bir yol değildir…
Üstad Bediüzzaman  Hazretleri bilhassa imanî konuların münakaşa ve münazara şeklinde ele alınmasının doğru olmadığını söylüyor. Çünkü artık hakikatı ortaya çıkarmaktan çok nefislerin tatmini ön plana çıkar. Gerçeği öğrenmek bir tarafa atılır, demagojilere sapılıp, mağlup olmamak için yalanlara sarılmaya çalışılırdı…

Üstadın fikrinin isabetliliğini bir arkadaşımız şöyle anlatmıştı:

“Materyalist bir anlayışla yetişmiş ve çok okuyan birisiydim. İş yerimizin yakınında bir cami vardı. İmamlara şüphe ve tereddütlü sorular soruyor ve onları, hazır olmadıkları için sıkıştırıyordum. Ama Hizmetten bir imam gelmişti. Ona da bu soruları yönelttim ama o hep gülümsüyor ve “Zannetme ki, bunların cevabı yoktur.” diyordu. Bir gün bana “Gel seninle bir vaaza gidelim” diyerek, Bornova’da Hocaefendinin Cuma kıldırdığı camiye getirdi. Namazdan sonra  Hocaefendi, İmam Mehmet Özyurt’un imam odasına gitti. Biz de gittik. Ben hemen soru sormaya başladım. Hocaefendi hemen ayrılacaktı herhalde, beni Mehmet Özyurt’a havale eti. Bu sefer ben ona da sorular sormaya başladım. O da gülümsüyor, hemen cevap vermiyordu. Bana ‘Gel üniversite öğrencilerinin evlerini ziyaret edelim” dedi. Gittik, evler düzenli, öğrenciler düzgün ve efendi çocuklardı. Oturunca Mehmet Özyurt Hoca “Gelin bir ders yapalım. Sözleri getirin” diyor. Bazı bölümler okuyordu. Onlara sohbet ediyordu ama aslında bana cevap veriyordu. Birkaç ziyaret ettik. Ya Mektubatı veya Lema’lar kitabını istiyor, alıp okuyor. Ama hep benim sorularıma cevaplar veriyordu. Benimle asla münakaşaya girmiyor ve muarazaya girişmiyordu. Hakikatları tanıyıp tam kabul ettikten sonra Üstadın, münakaşa tarzı ile meseleleri ele almama hususundaki ikazının sırrını da öğrenmiş oldum.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin şu tesbitleriyle meseleyi bitirelim:

“Kur’an dışı terbiyenin fertler ve toplumlar arası kabul ettiği en önemli râbıta KABA  IRKÇILIK ve bazen de –bu asırda çokça şahit olduğumuz gibi – temelinde tamamen ‘iştirak’  (sosyalizm)  fikri olan ‘şuyûiyye’  ve komünizmdir. Bu telâkkiler, toplumu bu râbıtalarla bir araya getirmeyi düşünürler. Halbuki, ırkçılık, şövenizm ve benzer cereyanlar başkalarını yutma esasına göre planlanmışlardır ve öyle hareket ederler. Mesela komünizm, karşısındaki bütün sistemleri yutmaya  programlanmıştır. Faşizm veya Nazizm, karşısındaki bütün sistemleri yutmakla beslenmeye planlandığını yakın tarih göstermektedir. Evet bu terbiye anlayışlarının, Birinci ve İkinci Cihan Harplerinde ortaya koyduğu netice bütün vuzuhu ve şenaatiyle ortadadır.”

“Kur’an dışı sosyal ve felsefi sistemlerde dayanma noktası KUVVETTİR. Kim kuvvetliyse, o haklıdır, bu da tam bir firavun ahlakıdır. İnsanî değerlere saygılı olmayan kuvvetin işi TEC VÜZDÜR. Meseleyi kuvvet prensibiyle ele alan, herşeyi kuvvete bağlayan bir insanın tecavüzden (haddini aşmaktan)  kendini alıkoyması çok zordur. İnsanlık hususiyle yirminci asırda yığın yığın bunun örneklerini yaşadı. Öyle ki, fertlerin saldırganlığı bir yana, toplumlar dahi sadece birbirini yiyip bitirme içgüdüsüyle hareket etmeye başladılar. Kur’an dışı ahlâkın onların ruhlarında yaptığı tahribatın tesirleridir ki, müminlerde dahi âdeta bu olumsuzluğun radyoaktif tesiri mâhiyetinde çeşit çeşit menfilikler zuhur etmeye başladı.”

[Safvet Senih] 11.3.2020 [Samanyolu Haber]

Yargı nasıl işliyormuş? [Ali Emir Pakkan]

Osman Kavala ve Odatv operasyonlarına ciddi tepkiler var. Barolar bildiri yayınlıyor. Bazı yazarlar eleştiriyor. Muhalefet ayakta. Nasıl olurmuş da gazetecilerin gece yarısı evleri basılırmış! Haber sitesine erişim engeli getirilirmiş!

Kendi mahallelerinden birilerine dokunulursa “aydınlanma” yaşıyorlar.

Yargı hedefe konuyor.

Peki ülkede yargı nasıl işliyormuş?

İstanbul barosu Eski başkanı, avukat Turgut Kazan’a sormuşlar o da “yargı mekanizmasına” ayna tutmuş.

Tarihe not düşelim.

Özetle şöyle diyor Kazan:

“Günümüz yargısında savunmanın yeri yoktur. Sadece, Uluslararası sözleşmeler, AİHM kararları ve çağdaş dünyadaki uygulamalar nedeniyle, avukatın varlığına katlanılması gerektiğini düşünüyorlar, o kadar. Soruşturma ve kovuşturmada, şüpheli ve sanığın avukatı olsun, vekaletnamesi dosyaya konsun ve görüntü şeklen tamamlansın yeter diyorlar. Örneğin, soruşturma aşamasında dosyayı belli medyaya servis ederken, avukata kesinlikle ve mutlaka yasaklıyorlar. Müvekkilinizin tam neyle suçlandığını, hangi delillere dayanıldığını görüp öğrenemiyorsunuz.

Yargılama aşamasında da, avukat bulunsun, ama öylece dursun/görünsün diyorlar. İstekleriniz dinlenmiyor ve asla kabul edilmiyor. Suçlamanın dayanağı niteliğindeki CD, belge ve başkaca delilleri toplama isteğiniz bile geri çevriliyor. Avukat suçlamaya ilişkin delili bizzat kendisi bulup dosyaya sununca da, o delili suç sayarak hemen dava açıyorlar. Böylece, müvekkilinizi savunurken sanık oluyorsunuz. Kimi zaman bu dava sonucu, kimi zaman örgüt üyeliği veya örgüte yardımla suçlanıyor, tutuklanıyor, yargılanıp cezalandırılıyorsunuz. Doğaldır ki, bu koşullarda savunma hakkı kullanılamıyor ve adil yargılanma hakkı kesinlikle çiğneniyor.

Beraat kararı veren yargıçlarla ilgili soruşturma ise, yargıyı hepten esir alma arayışıdır. Asla kabul edilemez. Yargıyı etkileme suçu ise, zaten tek başına yargıyı siyasetin baskısından korumaya yetmez. “ ( Kaynak: Odatv, Nurzen Amuran)

2013’ten bu yana hizmet hareketi işte Kazan’ın anlattığı yargı mekanizması tarafından yargılanıyor! Bu davaların hiç biri hukuki değil. Mahkeme kararları çöp!

Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Hülya Kılınç, Murat Ağırel, Ferhat Çelik, Aydın Keser ve Osman Kavala kararları da hukuki değil, tamamen siyasidir. Burada asıl soru şudur: Ergenekon Erdoğan ittifakı ile kurulan “kirli yapı”, ne oldu da yandaşlarını ısırdı?

[Ali Emir Pakkan] 11.3.2020 [Samanyolu Haber]

Ahmet Burhan Türkiye’ye geri döndü: Çocuğumun hayatıyla oynadılar

Annesine hukuksuz bir şekilde uzun süre pasaport verilmediği için yurtdışındaki tedavisi aksayan kemik kanseri hastası Ahmet Burhan’ın Almanya’daki tedavisi sonlandı. Ahmet annesiyle birlikte Türkiye’ye geri döndü. Anne Zekiye Ataç, ‘Bir çocuğun hayatı ile oynadılar, çok geç kaldık, çok geç bırakıldık.’ ifadelerini kullandı.


Yurtdışı çıkış yasağı kaldırıldıktan sonra pasaport ve vize alan ancak İstanbul Havaalanı’nda ‘yeni bir yurtdışı yasağı’ olduğu gerekçesiyle çıkışlarına izin verilmeyen Zekiye ve Ahmet Burhan Ataç geldikleri Almanya’dan kısa sürede dönmek zorunda kaldı. Ahmet Burhan’nın tekrar Türkiye getirilmesinin sebebi ise doktorların tedaviye başlanabilmesi için çok geç kalındığının söylenmesi oldu.

Krononews’ten Selahattin Sevi’nin haberine göre, Köln Havalimanı’ndan dün Türk Hava Yolları’nın 14.45 tarifeli uçağı İstanbul’a uçan ve 10 buçuk saatlik bir rötarla Türkiye’ye ulaşabilen Ahmet Burhan’ın ağrılarından dolayı oldukça acı çektiği görüldü.

Almanya’ya oğlunun tedavisinin olacağı umuduyla geldiklerini söyleyen anne Zekiye Ataç, “Ama çok geç kaldık, geç bırakıldık” diyerek şunları söyledi.

Doktoru Ahmet’i görür görmez şok oldu. Normalde 27 Şubat’ta başlayacaktı tedavi, 5 Mart’ta başlandı. Engellendiğimizden dolayı gidemedik. Doktor, “Hiç böyle beklemiyordum” dedi. Sonra da, “Ahmet’i birinci tedavide belirli bir aşamaya getirdiğimiz için ikincisine çağırdım. Ama böyle bir durum karşısında şaşırdım. Yeni tümörler var, çocuğun hareketleri kısıtlı, kalçası çıkık, birçok yeri kırık. Kan değerleri düşük. Tedavi sırasında eğer yoğun bakıma alırsak bu vücut bu tedaviyi kaldıramaz” dedi. Bu sefer üzülen ve dünyası kararan ben oldum.

“RESMEN ÇOCUĞUMUN HAYATIYLA OYNADILAR”

Çok üzgün olduğu gözlenen anne Ataç, “Resmen bir çocuğun hayatıyla oynadılar” diyerek şöyle konuştu:

Açık söylüyorum, Ahmet Burhan bitmek tükenmek bilmeyen zulümlerden dolayı bu durumda. Düşünebiliyor musunuz, İstanbul’da tam uçağa bineceğiz, sedye olduğu için yanımızda sağlık personeli de var, birden polisler geldi, elimden pasaportumu aldı. “Hayır gidemezsiniz, yurt dışına çıkış yasağınız var” dedi. Mahkeme kağıtlarım var, gitmem lazım diyorum… Bütün bunları hasta bir çocuğun yanında söylediler… Ahmet revire geldi, oradan bekleme yerine getirildi. Bütün bu gel gitlerde Ahmet’i bir oraya bir buraya koydular, adeta sürüklediler çocuğu… Çocuğun sağ omuzunu kırmışlar. Bunu Almanya’da öğrendik. Almanya’daki evde, “Anne koluk çok ağrıyor, kolumu kaldıramıyorum” dedi, baktık hiç oynatamıyor. Öğrendik ki, kolu kırılmış. Sadece kolu mu, çocuğumun vücudunda belki onlarca kırık var. Resmen eziyet ettiler Ahmet’ime.”

[TR724] 11.3.2020

KHK’lı öğretmen gözyaşlarıyla anlattı: Öğrencilerim rüyalarıma giriyor, onları çok özledim

KHK’lı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Beyza Ayar, öğrencilerini çok özlediğini anlatıyor. KHK TV’ye konuşan Beyza öğretmen, “Bana en ağır gelen şey, ‘terörist’ yaftasıyla yaftalanmaktı. Sabrediyorum. Biliyorum bugünler geçecek. Öğrencilerimi çok özlüyorum. Rüyalarıma giriyorlar. Çok mutlu oluyorum.” derken göz yaşlarını tutamadı.

Beyza Ayar, İhraç Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni. 2016 yılının 1 Eylül’ünde ihraç olduğunda 10 yıllık öğretmendi. Eşi de tıpkı kendisi gibi öğretmendi ve o da kendisi gibi ihraç oldu. 28 Eylül’de gözaltına alındı. 3 gün sonra, 1 Ekim 2016’da tutuklandı. Cezaevine gönderildiğinde çocukları 7 yaşındaydı. 4 ay cezaevinde kaldı. 6 yıl 3 ay örgüt üyeliğinden ceza aldı. Dosyası Yargıtay’da…


EN AĞIRI TERÖRİST DİYE YAFTALANMAK

Beyza Ayar, son 3,5 yılda yaşadıklarını KHK TV’ye anlattı. İşte o röportajdan bazı bölümler: “Biliyorum ki hiç bir suçum yok. En zoru zaten ülkesini, mesleğini çok seven bir insan olarak ‘terörist’ yaftasıyla yaftalanmak en ağırı. Öğrencilerimi çok özlüyorum. Rüyalarıma giriyorlar. Ara ara görüştüklerim var ve çok mutlu oluyorum. Sabrediyorum, geçecek diyorum. Allah’a tevekkül etmeye çalışıyorum. Biliyorum geçecek. Biz kötü bir şey yapmadık. Bizim de sınavımız bu. inşaallah bir gün bitecek. Sabredeceğiz.”

ANNE, O CAMLI OKULA GİTME!

“Cezaaevindeyken çocuklarım benim hasta çocuklara eğitim verdiğimi sanıyorlardı. O zaman birinci sınıftaydılar. Bana şimdi, ‘Anne bir daha o arada cam olan okula gitme’ diyorlar…”

BİR ANDA HER ŞEYİNİZİ KAYBEDEBİLİYORSUNUZ

“Her şeyinizi bir anda kaybedebiliyorsunuz. Bizi tanıyan insanların bizim yanımızda olmaması çok yaraladı. Rıskı veren Allah’tır, kimdesen böyle bir talebimiz yok. Öğrencilerim evimi ziyaret ediyorlar, sürpriz yapıyorlar. Sağolsunlar…”

BU ÜLKE BİZİ İSTEMİYOR

“Yaşadığım süreç hayata bakışımızı da değşitirdi. Bazen ‘neden bu ülkedeyim ki diyorum. Keşke gidebilsem. Bu ülke bizi istemiyor. Yabancı bir ülkede gibiyim. Bir insanı asla görüşünden ve görüntüsünden ötürü yargılamamak gerektiğini çok iyi öğrendim.”

[TR724] 11.3.2020

Siyasette Demirel, futbolda Samsunspor! [Hasan Cücük]

Türk siyasetinin efsane isimlerinden rahmetli Süleyman Demirel için ‘Altı kez gitti, yedinci kez geldi’ yorumu yapılır. Demirel benzeri bir durumu Samsunspor yaşıyor. Süper Lig’e 6 kez yükselen Karadeniz ekibi, tam 7 kez ligden düştü. Şimdilerde TFF 2. Lig’de mücadele eden Samsunspor, efsane oyuncusu Ertuğrul Sağlam yönetiminde yeniden üst liglere çıkmanın hesaplarını yapıyor.

Türk futbolunun efsane kulüpleri sıralaması yapılırken mutlaka Samsunspor adı listede yer bulur. Bir zamanlar boy gösterdiği Süper Lig’de 23 hafta lider kalan Samsunspor, bu alanda Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor ve Sivasspor’dan sonra en başarılı takımdır. 1959’da start alan lig tarihimizde puan sıralamasında 11. olan Samsunspor, 1.Lig’in en çok şampiyon olan takımıdır. 1. Lig’de 6 kez şampiyon olan Samsunspor, 7 kez  de Süper Lig’den düşerek bu alanda rekorun sahibidir.

1980’li yılların ortasında yükselişe geçen Samsunspor’un altın döneminde imzası olan kişi başkan Hasbi Menteşeoğlu’dur. ‘Hasbi Ağa’ döneminde 172 maçta 93 galibiyet ve 48 beraberlik alırken, 261 gol atıp kalesinde 125 gol gördü. Bu dönemde iki kez gol kralı çıkaran, Samsunspor milli takıma dört oyuncu gönderdi. Türk futbolunun en önemli golcülerinden Tanju Çolak adını ilk kez Samsunspor’da duyurdu. İki kez gol krallığı yaşayan Çolak, daha sonra Galatasaray’a transfer oldu.

Samsunspor tarihinin en hüzünlü günü ise 20 Ocak oldu. 1988-89 sezonunun ikinci devresine Uludağ’da hazırlanan Samsunspor, devrenin ilk maçı olan Malatyaspor deplasmanına giderken 20 Ocak 1989’da trafik kazası geçirdi. Saat 9.30 civarında Havza ilçesinde kafileyi taşıyan kulüp otobüsü bir kamyonla çarpışması sonucu uçuruma yuvarlandı. Kazada teknik direktör Nuri Asan, futbolcular Muzaffer Badalıoğlu ve Mete Adanır ile otobüs şoförü Asım Özkan olay yerinde, Sırp futbolcu Zoran Tomiç ise ülkesi Yugoslavya’da 6 ay komada kaldıktan sonra hayatını kaybetti. Kaptan Emin Kar ile Erol Dinler ise sakat kalarak yeşil sahalardan koptu. Bu kazadan sonra Samsunspor, kırmızı – beyaz olan renklerine siyahı da ekledi.

Bir zamanlar Süper Lig’de boy gösteren Samsunspor şimdilerde TFF 2.Lig’de yeniden eski günlerine dönmenin mücadelesini veriyor. Takımın dümeninde ise efsane oyuncusu Ertuğrul Sağlam var. 1994 yazında Samsunspor’a rekor bir bonservis bedeli ödenerek Beşitaş’a transfer olan Ertuğrul Sağlam, ilk sezonunda attığı 28 golle siyah beyazlı kulübü şampiyonluğa taşımıştı. 6 sezon siyah beyazlı formayı giyen Sağlam, görev yaptığı 167 maçta 103 gol kaydetmişti. Golcü bir oyuncu olmasına rağmen John Benjamin Toshack döneminde stoper olarak görev yapan Ertuğrul Sağlam, 2000 yılında Beşiktaş’tan ayrılıp, yeniden Samsunspor’a dönmüştü. Bursaspor’u şampiyonluğa taşıyarak adını Süper Lig tarihine yazdıran Ertuğrul Sağlam bir zamanlar formasını terlettiği Samsunspor’u yeniden ait olduğu yere çıkarmak için şimdi saha kenarında görev yapıyor.

15 Kasım 2019’da göreve gelen Ertuğrul Sağlam’la Samsunspor TFF 1.Lig yolunda koşar adım ilerliyor. Samsunspor, 27. haftayı 70 puanla tamamlayarak Türkiye profesyonel liglerinin en fazla puan toplayan takımı oldu. Karadeniz ekibi ayrıca üst üste 11’inci galibiyetini alarak 35 yıl önceki kendi rekorunu da kırdı.

Samsunspor, ligde topladığı 70 puanla Süper Lig’de Başakşehir FK, Trabzonspor, Galatasaray, Sivasspor, Beşiktaş, Fenerbahçe, TFF 1. Lig’de Hatayspor, Büyükşehir Belediye Erzurumspor, Adana Demirspor, Bursaspor gibi takımları geride bıraktı. Samsunspor 27 haftada 22 galibiyet, 4 beraberlik ve 1 mağlubiyet aldı. Samsunspor iç sahada 38, deplasmanda da 32 puan toplayarak Türkiye liglerinde en fazla puan toplayan takımı oldu. Ligde 11 maç üst üste galip gelme serisi yakalayan Karadeniz temsilcisi kendi rekorunu da kırmış oldu. Samsunspor en son 1984-1985 sezonunda üst üste 10 maç galip gelme serisi yakalamıştı. Ligde 27 haftada kalesinde sadece 10 gol gören Kırmızı-Beyazlı ekip, bu alanda da Türkiye liglerinde en az gol yiyen takım oldu. Kaleci Nurullah Aslan, 27 maçın tamamında 90 dakika sahada kalırken, 20 maçta kalesini gole kapatan 2,05 metre uzunluğunda 22 yaşındaki kaleci, sadece 7 maçta kalesinde gol gördü.

[Hasan Cücük] 11.3.2020 [TR724]

AİHM nereye gidiyor ve neler yapılabilir? [Ramazan Faruk Güzel]

Konunun takipçileri bilirler; son günlerde verilen yeni kararlarından yola çıkarak AİHM kararlarını ve perde arkasını irdelemeye çalışıyoruz… Geçen hafta karar çıkar çıkmaz aynı gün kaleme aldığımız “AİHM’in “Hâkim Hakan Baş Kararı” ne diyor?” başlıklı yazımızda, Hakim Baş ile verilmiş olan kararın olumlu tarafları yanında olumsuz ve hatta art niyet bile sayılabilecek hususlara parmak basmıştık…

Daha sonraki “AİHM yargıçları neden böyle davranıyor?” başlıklı yazımızda ise AİHM yargıçları ve raportörlerine dair hazırlanmış önemli bir rapor üzerinde bu kararların perde arkasını ve işin seyir sürecini gözler önüne sermeye çalışmıştık.

Sıcağı sıcağına kaleme aldığımız “AİHM’in “Hâkim Hakan Baş Kararı”ndaki bazı hassas noktaları tekrar hatırlatmakta fayda olduğunu düşündüğümüz için yeni bir yazı daha yazma gereği duyduk. Zira Hakim Hakan Baş’ın durumuna benzeyen ve halen AİHM’de bekleyen nice KHK Mağduru dosyası var. Onlardan çıkabilecek muhtemel menfi hususlara dair başvurucuları uyarma ve şimdiden bazı girişimde bulunmaları için bir ön bilgi mahiyetinde de diyebilirsiniz…

BAŞ KARARININ OLUMLU TARAFLARI VAR AMA…

AİHM’in, 66448/17 b. no’lu Baş/Türkiye Kararı’nda olumlu olarak ortaya çıkan belki de en önemli husus –esasen Alpaslan Altan Başvurusu’nda kabul edilmiş olan– 15 Temmuz’da hakimlerin tutuklanmasında “suçüstü halinin olmadığının” tespitidir.

15 Temmuz kurgu darbesinde tutuklanan insanların hemen hepsi de benzer durumdaydı ve emsal teşkil edecektir. Bu da demektir ki bu kadar mağdur insanın tutuklanmaları, ihraçları tamamen hukuka aykırı idi. Bu yönden çok önemli ve pozitif bir karar idi.

Fakat AİHM’nin o kararında dikkat edilmesi gereken başka hususlar daha vardı. Şöyle ki:

AİHM’nin sözde “Fetö” bağlantılı kararlarında ortaya çıkan tehlikeli bir gidişat var… Evet, bu ana kadar verilen kararların bir kısmında lehe noktalar olsa da temelde AİHM’nin verdiği kararlar ile Türkiye’deki yeni rejimin tezleri arasında bir senkronizasyon olduğu ve rejim tezlerinin yerleştirilmeye çalışıldığı gözleniyor!

AİHM, temelde rejimin canını sıkacak hemen hiçbir noktaya temas etmez iken, özellikle “Gülen Cemaati” / “Hizmet hareketi” ile ilgili dosyalarda ileride aleyhe kullanılabilecek ifadeleri karar içeriğine yerleştirmekte oluğu görülmekte…Bu da, “Acaba AİHM daha sonra vereceği kararların köprü ayaklarını mı kurmaya çalışmakta ki?!” sorusunu akla getiriyor.

Bu bakımdan da bu “tuzak” gibi duran detayı fark edilip gereken tedbirlerin alınmasında fayda var…

KARARIN GİRİŞİ, MAHKEMENİN BAKIŞ AÇISI ÖZETİ:

Evet, kararın ana omurgası Rejimin tezleri üzerine oturmakta…

Ve 89 sayfadan oluşan bu karar “olaylar” kısmı ile başlıyor. Bu kısım, tarafların değil mahkemenin bizzat başvuruya konu olayları anlattığı giriş bölümü…  Bu girişin Paragraf 6-12 arası sanki Rejimin “15 Temmuz” ile ilgili iddianamesinden bire bir kopyası gibi! Ve bu senaryo bize gerçeklik gibi sunulmakta…

Bu kısımda özetle şunlar var:

– “Yurtta Sulh Konseyi” –denilen ve halen ne idüğü belirsiz olan kimseler– tarafından demokratik olarak seçilmiş hükûmeti, meclisi ve başkanı devirmek üzere darbe yapıldığı,

– Göstericilere aynı kişilerce ateş açıldığı,

– Genelkurmay Başkanının esir alındığı,

– Meclisin bombalandığı,

Ve toplamda 251 kişinin öldüğü, 2194 kişinin yaralandığı…

Bu tartışmalı bilgiler bir realite olarak ayrıntılı olarak verilirken; Ergenekon ve PKK başvurularında dahi kullanılmayan “Silahlı Terör Örgütü” ifadesine yer verilmekte! Ve dahi (mensuplarının kullandığı) “Gülen Cemaati”, “Hizmet hareketi” ifadeleri yerine “network” ifadesi bilinçli olarak ifadeler arasına yerleştirilmekte.

MESLEKTEN ÇIKARILMIŞ HAKİMLERİ DURUMUNA GELİNCE…

Meslekten Çıkartılan Hakimlerin Genel Durumuna bakacak olursak:

Meslekten Çıkartılan hakimlerin genel durumunun anlatıldığı Paragraf 15. Ve devamı kısımları oldukça tehlikeli!.. Adeta Türkiye’deki malum iddianamelerdeki “Yargıda Fetö Yapılanması” kısmının birebir kopyalanmış hali var. AİHM’nin meseleyi örgülemesi aynen şöyle:

– Hâkim ve Savcıların HSK kararı ile meslekten ihraç edilmeleri ile ilgili ifadeleri ile konuya başlıyor,

– Aralarında Başvurucu Hâkim Baş’ın da bulunduğu 2735 hâkim savcı hakkında HSK 3.dairenin önerisi üzerine HSYK 2.Dairesi ilgililerin darbeye kalkıştıkları

– Ve terör örgütü üyesi oldukları yönünde ciddi şüphelerin olduğundan bahisle açığa alma kararı verdiği,

– Bu karara dayanak yapılan bilgilerin istihbarı olarak elde edildiğinden bahsediliyor.

Görüldüğü gibi; AİHM, HSYK 2.Dairesi’nin 669 sayfalık açığa kalma kararını merkeze alarak buradaki iddiaları gerçeklik gibi yansıtıyor. Bu bağlamda da Gülen Hareketi ile ilgili davalarda olumlu karar veren hakimler, sosyal medya paylaşımları, hizmet içi faaliyetlere katılım, atandıkları görevler, teftiş kuruluna atanmalarına kadar fişleme sayılan her konu sanki kararan dayandığı ciddi gerekçelermiş gibi anlatılıyor.

Devamında (Paragraf 22) ByLock yazışmalarına, gizli tanık ifadelerine de yer verdiğini eklemesi de çok dikkate değer!… Böylece 5000 yakın hâkim ve savcının meslekten atılması konusunda tamamen Rejimin söylemlerini birebir işleyen, HSK kararını birebir referans alan AİHM; hiçbir karşı görüş, rapor, davacı iddiasına yer vermeden konuyu bağlamış oluyor.

Ve AİHM, Alpaslan Altan Kararı’nda olduğu gibi, başvuran aleyhine olan, iddianame, devlet savunmasında yer alan delillere uzun uzun, ayrıntılı yer veriyor. Yapılan uzun alıntılamalarla başlangıçta tutuklanmasını gerektiren yeterli delil olmadığı halde sonrasında tutukluluğunun devamına ve mahkumiyetine esas yeterli delil varmış algısını zihinlere iyice oturtuyor.

Paragraf: 23-31’da başvuranın tutuklanması ve tutukluğun devamına dair süreci anlatırken de genel uygulamasından tamamen ayrılarak, Sulh Ceza hakimlerinin aylık periyotlarla verdiği kararları, gerekçelerini ayrıntılı anlatıyor! SCH’ler sanki bağımsız, adil yargı mercileri gibi bahsedilen bu kısımlarda başvuran açısından hiçbir olumlu detay yok; onun yerine davalı devlet savunması birebir ayrıntılı yerleştirilmesi var!..

Bir hakikatmiş gibi aktarılan bu savunmalar arasında, “başvuranın tahliye edilmesi halinde diğer yargı üyelerini etkileyeceği”, darbe teşebbüsünden aylar geçmiş olmasına rağmen “hala darbe tehlikesi ve karşı saldırı” gibi ihtimallere yer verilmesi ise tam bir fecaat!..

Yine Prag 41-51 arasında yer alan İstanbul Sulh Ceza Hakimliklerinin ByLock CBS sorgu raporunda yer almış olan detaylar da skandal:

– Başvurucunun “Bylock kullanıcısı” olduğu bilgisi,

– Detaylı ByLock araştırma talebi,

– Hakkında hazırlanan İddianame, İddianamenin kabulü,

– Tanık C.U.’nun “Başvuranın Fetö üyesi olduğuna dair ifadesinden” bahsedilmesi…

Başvuranın somut iddialarına hiç yer vermeksizin sürekli Sulh Ceza Hakimliklerinin ve Ağır Ceza Mahkemesinin “tutukluluğun devamına” dair yeni bir işlem ve gerekçesi alıntılanarak anlatıma devam eden AİHM’nin;

Başvuran hakkında verilen (henüz kesinleşmemiş) hükmü, masumiyet karinesinin ihlaline varan bir netlikte detaylı istemiş olması üzücü… Halbuki AİHM’nin, “yerel mahkemenin mahkûmiyet kararı verdiğini” kısaca ifade etmesi yeterli iken:

“Terör örgütü üyeliğinden 7 yıl 6 ay ceza aldığı”, “hükme esas olarak ByLock kullandığı”, “ByLock’a kaç defa girdiği”,” bu kullanımın baz istasyonundan teyit edildiği”, “aynı mahkemede görev yapan meslektaşı C.U.’nun aleyhinde tanıklık yaptığı”, “HSYK seçimlerinde belli bir grubu desteklediği” gibi hükmün içeriğine ait detayları paylaşmakta… Bu da “Başvurucunun başlangıçta tutuklanması için yeterli delil olmasa da aslında suçlu olduğu” algısını pekiştirmeye dönük hareket edildiğini göstermektedir!

-AİHM’nin işbu kararında Sulh Ceza Hakimliklerinin bağımsız ve tarafsız olmadığı iddiası reddedilirken, Anayasa Mahkemesi Karalarına uzun atıflar yapılarak “Halen iç hukuk yolunda etkin olduğu” algısı noktasında AYM’ye can suyu verilmiş oluyor!

SON OLARAK…

Daha önceki yazılarımızda diğer bazı sakıncalı noktalara işaret etmiş olduğumuz için, o kısımları o yazılarımıza havale ediyorum. Ve yazımızın sonucunda sadece şu hususu hatırlatmak istiyorum;

AİHM’nin Türkiye ile ilgili kararlarında -özellikle de Cemaat iddiasının olduğu dosyalarda- bilinçli bir alt yapı çalışması olduğu görülüyor. Bu da ileride daha ağır ifadelerin çıkmasına zemin hazırlandığı anlamına gelebilir…

Bunun sebebi AİHM yargıçlarının ve raportörlerinin bağlantıları ve geçmişleriyle de ilintili olabileceği gibi, Erdoğan’ın malum Avrupa mahkemelerini ve kurumlarını göçmen kartı vb hususlarla esir almış olması olabilir… Ya da -daha da kötüsü- AİHM yargıçları mağdur o meslektaşlar konusunda Türkiye’deki rejim ve yargısı ile aynı düşüncede olabilir.

Ama her hâlükârda;

– Ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiği konusunda da fikir üretmeye başlamakta,

– Bahse konu bu sakıncalı ihtimaller göz önünde bulundurarak AİHM ve AB nezdinde evrensel hukuk kurallarını bir kez daha hatırlatmakta

– Ve kamuoyuna bu gerçekleri duyurma/ kamuoyu oluşturma adına girişimlerde bulunmakta fayda var!

Davası AİHM’de bulunan, fakat henüz hükümetten savunma isteme aşamasında olmayan kişilerin varlığından da haberdarım… Bu dosyalara –bu kararlardaki tezleri AİHM içtihatlarına göndermelerde bulunarak çürüten– ek beyanlar vermek de icap edebilir. Bu hususları göz önünde bulundurup ona göre hazırlık yapacağına inanıyorum.

[Ramazan Faruk Güzel] 11.3.2020 [TR724]

Ahmet’i ve umudu kaybetmek [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hayatları altüst eden birkaç yıl… Ayaklarımızın altından kayıp giden bir zemin gibi… Bununla bir grubu, bir ideolojiyi, bir siyasi hareketi, partiyi veya bir dini cemaati falan kastetmiyorum. Kastettiğim, insanlar. Aileler. Özellikle de masum çocuklar.

Natali Avazyan’ın paylaştığı tweet sonrası Ahmet’in

vücudunun tedaviye cevap vermediğini öğrendim. Bürokratik engellerle kamufle ettikleri faşizmleriyle riske attıkları kaçıncı can, artık saymak da mümkün değil. Sadece Ege’de ve Meriç’te yitip giden çocuklar ve kadınlar değil; işkencelerde hayatını ya da aklını kaybeden zavallılar da değil. Dolaylı etkileri rejimin bunlar. Kötülük makinesinin yarattığı depremin artçı sarsıntıları, yaşanan! Ahmet’in yaşama şansı kalmadı. Çocuğu resmen ölüme mahkûm ettiler. Hatta onu infaz ettiler. Ahmet ölecek. Bunu yazmak ne kadar acı! Ama olan bu!

Demokrasi ve insan hakları mücadelesinin en temel gerekçesini hatırlatıyor bize bu. İnsanları yaşatmak! En temel insan hakkı olan yaşam hakkının sağlanması, insan hakları müktesebatının en tepesinde yer alan birincil bir önceliktir. Hayat olmadan demokrasinin de hukukun da anlamı yok. Ahmet’in hapishanede süründürdükleri babasının da, dışarıda cehennemi yaşattıkları gariban anneciğinin de artık umrunda olabilir mi, insan hakları falan? Geçiniz! Bu rejim, acıdan başka bir şey üretmiyor derken, arabesk bir şarkının kafiyeye uydurulmuş bir mısrasından bahsetmediğimiz sanırım artık anlaşılıyor olmalı. Yoksa çok mu iyimserim? Oysa içimdeki iyimserlik ölmeye yüz tuttu. Altüst olan hayatlarımızda biraz da çocuklarımıza ve sevdiklerimize, yani korumakla mükellef olduklarımıza küçük roller yapmıyor muyuz? İşte o Oscar’lık rollerin en önemlisi, güler yüzle “her şey yolunda!” demektir. İçiniz kan ağlarken, tebessüm etmek, Karadeniz’de gemileriniz batmışken doğan güneşin güzelim tan vaktinde suluboya ile boyanan pembe mavi gökyüzünü çocuklarınıza gösterip, “ne güzel bir gün bu böyle!” demek! Bu sahtekârlık mı? Olsa bile, bunu yapmadan nasıl ayakta kalacağız sahi?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Ama yarın ben bunu yapabileceğimi zannetmiyorum! Bu akşam batan güneşe karşı yazımı yazarken, klavyemde buğulanan harfleri görmeye çabalarken, buğulu gözlerimi çocuklarım görmesin diye içeri girmemeleri için adeta dua ediyorum! Ahmet hayata veda ederken, biz de umuda veda ediyoruz. Umutlar tükenirken, Ahmetler de tükenmiyor mu? Kara Efe Ahmet’in küçük ve sıska vücudu artık ruhunu serbest bırakmaktan başka çıkar yol görmedi herhalde. Demokrasi ve insan hakları nedir diye soran öğrencilerime Ahmet’i anlatsam, olmaz mı? Ahmet’in öyküsü, neden hukukun evrensel olması gerektiğine örnek oluşturmuyor mu? Ahmet’e üzülmek, bizim belki de insan olmamız için gereken en önemli ölçütlerden biri olamaz mı? Batan güneşe karşı ben bunları düşünürken, acaba Ahmet’in babası hapishanede ne düşünüyordur? Annesi, kocasına Ahmet’in vücudunun tedaviye yanıt vermediğini nasıl söyleyecek? Nasıl bir konuşma geçecek aralarında? Güneş batmak üzere! Sizin toplumunuz ve ülkeniz batsın demiyorum! Çünkü o ülkenin ve toplumun da kurban olduğunu biliyorum. Bu siyasi cehennemin mimarı rejimin oluşmasına katkı veren herkese lanet olsun! Ahmet yaşarken onu ölüme mahkûm eden tüm sorumlular, sizlerden hukuk önünde hesap sorulana kadar demokrasi mücadelesini bırakmamaya ant olsun.

Kendi sorunlarımıza nasıl eğilebiliriz ki bu ortamda? Ortada Ahmetler varken, nasıl olur da kendi küçük dünyalarımızın günlük problemlerine odaklanabiliriz? Oysa acıları yarıştırmayalım diyordu biri, haklı olarak geçenlerde. Evet! Herkesin acısı kendine yeter. Fakat tamir edilemeyecek olana daha çok üzülmek gerekmiyor mu? Gözümün önünde o sedyede yatan ve buruk-buruk bana bakan Ahmet!

Tüm bunlar yaşanırken, hiçbir şey yokmuş gibi insanlar havadan sudan konuşmaya devam ediyor. Kız öğrencilere en aşağılık işkenceler yapılırken, Diyarbakır Belediye Başkanı’na dokuz buçuk yıl hapis cezası verilirken, samimi arkadaşlarımdan birine savcılık mütalaasında bir dolar bulundurmaktan ve gazetede yazı yazmaktan terörizmle iltisak fabrikasyonu yapılarak hapis cezası talep edilirken, ben de üniversitede işimi kaybetmek üzereyim. Birbirinden kopuk tüm bu olayların bir ortak noktası var, o da rejim. Bu rejim, varlığı ile hiç durmadan, hatta geometrik bir artışla zulmediyor. Ahmet, bu zulmün bir deri bir kemik kalmış, ete kemiğe bürünmüş şekli! Ahmet’i ah bir yaşatabilseydik! Umudumuzu da yaşatmış olacaktık işte.

Çok geç kalınmış, öyle diyor annesi. Geç bırakıldı aslında. Bilerek ve isteyerek anne oğul onları öyle süründürdüler. Evraklarının altında imzası olanlar, Ahmet yaşamasın istedi. Ahmet’in adını televizyondan okumaya korkan “gazeteciden”, onun annesine pasaport yasağı koyan hâkime, pasaport yasağı kalkmış olmasına karşın ona pasaport verdirtmeyen görevli aşağılık mahlûktan, onları uçağa binerken geri çevirten şerefsize, bir kötülük çığı altında kalmış durumdayız! Geç kalınma bundan. Ahmet’ten umut kesilirken, demokrasiden ve insan haklarından umudumuz olabilir mi bizim? Tüm bunlar olurken bir şey olmuyormuş gibi yapmaya devam eden bir toplumdan medet ummak nedir?

Bu kaçıncı üzüntü yazısı? Son bin senesi ağıt olmuş Anadolu’da mutluluğa ve güneşli güzel günlere varmayı istemek çok mu ütopik? Hep ölenlere ağlamaktansa artık biraz da kalanları yaşatmaya çabalamak için çok mu geç? Ahmet bir ilk değil. Son da olmayacak. O hala annesinin babasının biricik oğlu. Kendi, yaklaşan sonu biliyor mudur? Annesi oğlundan o sonu gizleyebiliyor mudur? Ahmet’e büyüyünce ne olacağını soramıyor annesi! Büyüyemeyecek Ahmet’in artık sadece acı çekmemesi için dua edecek! Düşünebiliyor musunuz!

Ahmet’in tedavisinde geç kalındı. Sanırım Türkiye’nin tedavisinde de! Acı ekip acı biçen bu Türkiye toplumu, Fiziken ölen küçük bir çocuktan çok daha hızla yaklaşıyor ölüme. Bu ölüm, vicdanın, etik ölçütlerin, sevginin, şefkatin, acımanın, affetmenin, fedakârlığın, kısacası bir toplumun var olmasına gerekçe ve meşruiyet oluşturabilecek tüm güzelliklerin ölümüdür. Kupkuru, maddi çıkarlarına göre hareket eden, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, tüm haksızlıkları ve hukuksuzlukları kolaylıkla kabullenen ve benimseyebilen bir toplum, var olsa ne olur, olmasa ne olur? Rejimin bu kötülüğün bir yansıması olduğunu anlamadan bu rejim gitmeyecek, toplumda da rehabilitasyon başlamayacak.

Ahmet’i kaybettik. Umudu kaybettik.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.3.2020 [TR724]

Kara ölüm vebadan koleraya insanlığın salgın hastalıklarla imtihanı [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

İnsanlık tarihi kadar eski olan salgın hastalıklar modern dönemde de toplum ve devletlerin korkulu rüyası olmaya devam ediyor. İnsanlık tıpta yaşanan bunca gelişmeye rağmen salgınların önüne bir türlü geçemiyor.

Bugünkü salgınların farklı bir yönü daha bulunuyor. Geçmişteki salgın hastalıklar yavaş yayılırken artık büyük bir köy haline gelen dünyamızda bir bölgede ortaya çıkan hastalık modern ulaşım vasıtaları sayesinde çok kısa bir sürede bütün insanlığı etkiliyor.

Geçmiş dönemlerde dünya nüfusunun yapısını değiştirecek kadar etkili olan hastalıklar karşısında insanlar bugünkü gelişmişlik seviyesine rağmen yüzlerce yıl öncesinin yöntemi olan karantinaya başvurmaktan başka bir çare bulamıyorlar.

Kara Ölüm: Veba

Tarih boyunca insanlığı en çok etkileyen salgın hastalıkların başında veba gelmektedir. Veba salgınlarının başlangıcı Tunç Çağı’na kadar götürülmekte ve yayılma nedeni olarak da Avrasya steplerindeki göçler gösterilmektedir.

Tarihçiler veba salgınlarını üç büyük kitlesel salgın (pandemi) şeklinde incelemektedirler. “Justinyen Vebası” denilen ilk büyük kitlesel salgın 541 yılında ortaya çıkmış ve aralıklarla 750 tarihine kadar devam etmiştir.

İkinci büyük salgın Avrupalıların “kara ölüm” adını verdikleri salgın olup 1346-1353 yıllarında başlamış ve yüzyıllarca etkili olmuştur. “İkinci Pandemi” 18. Yüzyılda Avrupa’da etkisini kaybederken Rusya’yı bu yüzyılın sonuna kadar etkilemiş, Osmanlı topraklarında ise 19. Yüzyıl boyunca etkili olmuştur.

“Üçüncü Pandemi” ise 1894’de Hong Kong’da başlamış ve gemilerle limandan limana taşınarak bütün dünyaya yayılmıştır. Bu salgının 1960’ta sona erdiği belirtilse de günümüzdeki veba salgınları da üçüncü salgının devamı olarak kabul edilmektedir.

Avrupa’da Veba

Ortaçağda veba;| hıyarcıklı, septisemik ve pönomik olmak üzere üç tipti. En yaygın olarak hıyarcıklı veba görülmüştü. Bu vebanın “yersinia pestis” adlı bakteri ile enfekte olmuş bir kemirgenden diğerine taşıdıkları pireler yoluyla geçtiği tespit edilmişti. Mikrop dağ sıçanları, tarla sincapları ve çayır köpekleriyle taşınmakta özellikle farelerle de insanlara bulaşmaktaydı. Veba nedeniyle ölüm ani bir şekilde gerçekleşmekteydi. Hastalığa “kara ölüm” denmesinin nedeni bir görüşe göre hastada oluşan kan ve iltihapla dolu koyu şişliklerden bir başka görüşe göre de tahribatın korkunçluğundan kaynaklanıyordu.

Avrupalılar vebanın yayılma nedeni olarak ilk zamanlar farklı görüşler ileri sürdüler. İlk görüşe göre “Tanrı bu yolla insanları cezalandırıyordu”. İkinci görüşe göre veba; Mars, Satürn ve Jüpiter’in birleşmesi nedeniyle yayılmıştı. En çok kabul gören görüş ise kötü havanın bu hastalığı yaydığı şeklindeydi. Bu görüşe göre sıcak ve nem yüzünden havanın kalitesi bozulmakta ve akciğerlere giren “kötü hava” hastalığa neden olmaktaydı.

15. yüzyılın başına kadar bütün Avrupa’ya yayılan veba, insanlarda büyük bir çaresizliğe yol açmıştır. Dönemin doktorları çare olarak yeme ve içmede aşırılıktan kaçınmayı, çok az meyve yemeyi ve evden ayrılmadan önce güzel kokular sürülmesini önermişlerdir. Ancak vebanın önünün bir türlü alınamaması insanların psikolojilerini bozmuş, bazı insanlar kendilerini sefahate verirken bazıları da dindar bir hayat yaşamaya çalışmışlardır. Hastalığın yayılmasına engel olmak için dezenfekte işlemi başlamış ve ayrıca ilk defa İtalya’da hastaların dışarıyla irtibatını kesme yöntemi yani “karantina” uygulanmıştır.

Vebanın Avrupa demografisine etkisi ise korkunç boyutlardaydı. Bazı köyler tamamen haritadan silinmiş bazıları da çok az kişinin yaşadığı yerlere dönüşmüştür. Hesaplamalara göre veba salgını Avrupa’nın 1340’da 76 milyon olan nüfusunu 1450’de 50 milyona düşürmüş, ölümler bazı şehirlerin nüfusunun %90 oranında azalmasına yol açmıştır. Vebadan Paris’te 50.000, Londra’da 100.000 kişi ölürken ölenlerin çoğunluğunu halk kesimleri ve ruhban sınıfı oluşturmuştur.

Nüfusun bu derecede azalması, ekonomik hayatı da doğrudan etkilemiştir. Toprak sahipleri arazilerinde çalışacak insan bulmakta zorlanmışlar, topraklar işlenememiştir. Veba tehdidi gemilerin bir limandan diğerine gidişini de engellediğinden uluslararası ticarette önemli oranda gerileme yaşanmıştır. Hayat şartlarının giderek zorlaşmasının bir sonucu da vergi artışlarına tepki olarak çok sayıda isyan çıkmasıdır.

Vebanın sosyal etkilerinden birisi de Yahudi karşıtlığının çok ciddi boyutlara ulaşmasıdır. Bunun nedeni toplumun bir kesiminin vebanın Yahudilerin su kuyularını zehirlemelerinden kaynaklandığına inanmalarıydı. Bu iddianın yayılmasıyla vaftiz olmayı kabul edenler dışında “günah keçisi” olarak binlerce Yahudi yakılmış, kılıçtan geçirilmiş ya da asılmıştır. Bu iddialar bazı yerlerde şehri Yahudilerden tamamen arındırma gerekçesi yapılmıştır.

Osmanlılarda Veba

Osmanlı Devleti de veba salgınlarından etkilenmiş hatta Orhan Bey’in Bursa’da vebadan öldüğü iddia edilmiştir. Özellikle sınırların genişlemesine paralel bir şekilde veba etkisini artırmıştır. Osmanlı Devleti’nde 1517-1570 arasında hemen her üç yılda bir tekrarlayan veba salgınları görülmüş, şehirli nüfusun artmasıyla ölüm oranları fazlalaşmış, İstanbul’da XV. Yüzyıl sonlarında günlük beş yüz ölüm korkunç olarak değerlendirilirken bu sayı yüz yıl sonra bini geçmiştir. Salgının bir türlü önüne geçilememesiyle payitaht İstanbul, vebanın diğer bölgelere taşınmasına aracılık da yapmıştır.

Osmanlı ülkesi 17. Yüzyıl boyunca da büyük ölçekli veba salgınlarına maruz kaldı. 18. Yüzyılda hafifleyen veba vakaları, 19. Yüzyılda bu kez İstanbul dışında görüldü ve yüzyıl boyunca devam etti. Üçüncü Pandemi ise Osmanlı ülkesini etkilemedi. Türkiye’de son veba vakasının 1947’de Urfa-Akçakale’de ve Suriye sınırındaki iki köyde görüldüğü kabul edilmektedir.

Osmanlı tebaası vebayı “semavi bir musibet, işlenen günahlara karşılık Allah’ın uyarısı ve kıyamet alameti” olarak görmüştü. Ancak zamanla vebanın kıyamet alameti olduğu yaklaşımının terk edildiği ve hastalığın belirtileri, seyri, korunma yöntemleri gibi konularda önemli bir bilgi birikimin oluştuğu anlaşılmaktadır. Kaleme alınan risalelerde bir taraftan bilimsel verilerin yer aldığı diğer taraftan da bu verilerin İslamiyet’le uzlaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir.

Hastalığın yayılmasını önlemek için defin alanları düzenlenmiş, İstanbul başta olmak üzere şehirlerde temizlik ve hijyene önem verilmiş, sokakların temizlenmesi, kaldırım taşlarının döşenmesi, içme suyu temini gibi tedbirler alınmıştır. Yine düşünülen bir diğer tedbir de ahlaki konularda olmuş, halkın ahlakını bozduğu düşünülen yasa dışı göçmenler, han odalarını dolduran bekârlar gibi unsurlarla mücadele edilmiştir.

Çözüm: Karantina

Vebanın yayılmasına karşı yolcuların kontrol altında tutulma süresi anlamında İtalyanca “quaranta (kırk-40)” kelimesinden gelen “karantina (İtalyanca quarantena)” ilk defa 1465’de Raguza, 1485’de de Venedik’te uygulanmıştır. Osmanlı Devleti’nde ise karantinaya “usul-i tahaffuz”, mekâna da “tehaffuzhane” denilmiştir.

Bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek için hastaların tecrit edilmesi uygulaması, Eski Ahid’de yer almaktadır. Peygamberimiz de Buhari ve Müslim’de yer alan rivayetlere göre bir yerde veba olduğunu duyanların oraya girmemelerini, bulunulan yerde veba başladığında da dışarı çıkılmamasını emretmiştir. Hz. Ömer de Suriye’ye gitmek için yola çıktığında orada veba salgınını haber alınca geri dönmüştür.

19. yüzyılın karakteristik salgın hastalığı ise kolera oldu. Hindistan’dan çıkan ve “Asya Kolerası” olarak adlandırılan salgın, bütün dünyaya yayıldığı gibi Osmanlı ülkesini de etkiledi ve 1817, 1829, 1852, 1863, 1888 ve 1899 yıllarında kitle ölümlerine yol açtı.

Osmanlı Devleti’nde ilk karantina uygulaması II. Mahmut devrinde 1831’de gerçekleşti. Alınan karar doğrultusunda İstanbul’a gelen bütün gemiler limanda bekletildi. Yine karantina ile ilgili risaleler yazıldı ve Takvim-i Vekayi’de karantinanın faydalarını anlatan yazılar yayınlandı. Karantina daha sonra da Çanakkale’de daha kapsamlı olarak uygulandığı gibi birçok yerde de karantina noktaları oluşturuldu ve Karantina Meclisi kuruldu.

Osmanlı Devleti’nin önlem alması gereken yerlerden birisi de Hicaz bölgesiydi. 1831’deki kolera salgınında bölgedeki ölü sayısı 20.000’i bulmuş, 1865’de de 15.000 kişi koleradan vefat etmişti. Salgının kaynağı hac mevsiminde Hicaz’a gelen ve sayıları 20.000-25.000 olan Hintli hacılardı. 1865’de ortaya çıkan salgın hızla yayılmış ve 30.000 civarında insan buraları terk ederek çeşitli limanlara yönelmiş, bu da salgının diğer yerlere hatta Amerika’ya kadar taşınmasına yol açmıştı.

1866’da İstanbul’da toplanan Milletlerarası Sağlık Kongresi’nde buraya bir sağlık komisyonunun gönderilmesi kararı alınmıştı. 1893’de Hicaz’da kolera salgınının çok ağır tahribata yol açması nedeniyle de buraya mahsus “Mekke Sıhhiye İdaresi” kuruldu. Ancak Osmanlı idaresinin aldığı tedbirlere rağmen 1911’de 2.078 hacı koleradan vefat etti.



Koleradan İspanyol Nezlesine 

Osmanlı Devleti bundan sonra da salgın hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldı. Hatta Osmanlı ordusunun Balkan Harbindeki mağlubiyetinde önemli faktörlerden birisi de kolera salgını oldu. Örneğin orduda 15 Kasım 1912’de bir günde koleradan ölenlerin sayısı 817 olmuştu.

Kolera sadece Osmanlı ordusuna mahsus bir salgın değildi. Nitekim Avusturya-Macaristan ordusunda 1915 Eylül’ünde 26.000 kolera vakası yaşanmıştı. Yine Osmanlı ordusunda VI. Ordu komutanı olarak görev yapan Alman Von der Goltz Paşa koleradan vefat etti.

Birinci Dünya Savaşı yıllarının (1914-1918) diğer salgın hastalığı ise İspanyol gribiydi. İlk olarak ABD’de başlayan ve askerlerle birlikte halkı da etkileyen gribin faturası çok ağırdı. Örneğin İstanbul’da İspanyol gribinden üç yılda 10.000 civarında insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Salgın savaştan daha etkili olmuş, İspanyol gribi kaynaklı ölümler ABD’de 675.000, İngiltere’de 250.000, Almanya’da 225.000, Endonezya’da 1.500.000, Hindistan’da ise 18.500.000 olarak hesaplanmıştı.

Son olarak dünyayı kasıp kavuran Coronavirüsün yayılmasının önüne geçilmesini, bu virüsten etkilenen insanların bir an önce sağlıklarına kavuşmalarını ve insanlığın bir daha bu tür salgınlar yaşamamasını diliyorum.

Kaynaklar: N. Varlık, “Osmanlılarda Veba Salgınları”, Toplumsal Tarih, Ağustos 2018, S. 296; Ö. Genç, “Kara Ölüm: 1348 Veba Salgını ve Avrupa’ya Etkileri”, Tarih Okulu, 2011, S. X; H. İnalcık, “Orhan Bey”, TDV İA, C. 33; N. Yıldırım, “Tanzimat’tan Cumhuriyete Koruyucu Sağlık Hizmetleri”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ans., C. V; G. Sarıyıldız, “Karantina”, TDV İA, C. 24; “Karantina Meclisinin Kurulması ve Faaliyetleri”, Belleten, S. LVIII; S. Kuneralp, “Osmanlı Yönetiminde Hicaz’da Hac ve Kolera”, OTAM, Çev. M. Atalar, S. 7, 1996; M. Yolun, İspanyol Gribi ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri, AÜ SBE yüksek lisans tezi, Adıyaman, 2012.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 11.3.2020 [TR724]