ABD’den kayyım açıklaması: Atamalar endişe verici [Sıtkı Özcan]

ABD Dışişleri Bakanlığı, HDP’li üç belediye başkanının görevden alınarak yerlerine kayyım atanmasıyla ilgili bir açıklama yaptı.

Dışişleri sözcüsü Morgan Ortagus tarafından yapılan kısa açıklamada “Dünyanın neresinde olursa olsun, seçilmiş yöneticilerin görevden alınarak yerlerine seçilmemiş olanların getirilmesi her zaman endişe vericidir.” denildi. Türkiye’de yaşananların da açık bir şekilde ‘kaygı sebebi’ olduğunu söyleyen Ortagus, “Türkiye’nin bu meseleyi, demokrasiye olan bağlılığıyla tutarlı bir şekilde çözeceğini umut ediyoruz.” diye konuştu.

[Sıtkı Özcan] 21.8.2019 [Kronos.News]

‘Provokasyona dönüşme ihtimali var… bu kadarını söyleyeyim’ [Eylem Yılmaz]

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) daha önce kayyım atanan belediyelerini 31 Mart yerel seçimlerinde, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ni yüzde 63, Mardin Büyükşehir Belediyesi’ni yüzde 56, Van Büyükşehir Belediyesi’ni de yüzde 54 oy ile kazanmasının ardından İçişleri Bakanlığı kararıyla bu belediyelere tekrar kayyım atandı. İkinci kez kayyım atanan belediye başkanlarının yerine valiler kayyım olarak görevlendirildi. Bakanlığın bu kararına ise başta Diyarbakır, Mardin ve Van seçmenleri olmak üzere çok sayıda siyasi, vakıf, sendika ve yazar tepki gösterdi.

Peki, kayyım atamaları yalnızca HDP’nin bu üç belediyesiyle mi sınırlı kalacak? HDP’nin Kars Büyükşehir Belediyesi Eş Genel Başkanı Ayhan Bilgen’le konuştuk. Bilgen, kayyım hazırlıklarının seçimden önce yapıldığını düşünüyor ve Türkiye’nin Osmanlı’nın son döneminde Arnavutluk, Bulgaristan gibi Balkanlar’da yaşanan dağılmaya benzer bir riskle karşı karşıya olduğunu savunuyor: “Osmanlı’nın son döneminde nasıl ki Arnavutluk, Bulgaristan ya da başka bölgelerde yaşanan bir takım sorunlar hem dış politikanın aracı haline gelmiş hem de devlet içinde, iktidar hatta ordu içinde çekişmelerin kurbanı olmuşsa galiba aynı riskle karşı karşıyayız.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun; “Sokağa çıkmayı doğru bulmayız” sözlerini ise, “Bir korkunun ifadesi” olarak yorumlayan Bilgen, Suriye’deki gelişmelerle kayyım atamalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Söz Ayhan Bilgen’de…

Sizin belediyenize de kayyım atanabileceğine ilişkin Twitter’da paylaşımlarınız da oldu. Beklentiniz ne yönde? Seçimden dört ay sonra gerçekleşen bu atamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kayyım atama hazırlığı seçim öncesinde yapılmış gözüküyor. Seçimlerden hemen sonra da yürürlüğe koyma arayışına girilmiş. Kaç belediye ve hangi belediyelere yapılacağı sadece tartışma konusu olmuş. Bundan sonrasına ilişkin bir öngörüde bulunmak zor… 400 milyon borçla devir aldığımız belediye. İller bankasından da 2 milyon bir gelir elde ediyoruz. Belediyede hiçbir kural ve kanuna uygun düzenleme kalmamış. Biz geçmişin enkazını toplamaya, gidermeye çalışırken buna rağmen kayyım atanır mı bilemiyorum. Ancak şu an belediye başkanlarımızın görevlerinden alınmalarına bakınca sanki çok önceden alınmış bir karar var.

Böyle düşünmenize neden olan şey ne?

Seçimlerden önce zaten bu konuda mesajlar verildi. Ayrıca medya organlarında yazılanlar da hazırlığın çok daha önceden olduğunu gösteriyor. Muhtemelen oralarda görevlendirilecek kişiler de, önceki kayyım döneminde çalışmış isimlerden, yeniden uygulamaya konulacak gözüküyor. Bunlarda hazırlığın daha önceden yapıldığını gösteriyor.

Twitter hesabınızdan; “Eğer Kars’a kayyım atamayı düşünürlerse yıllardır şehri soymalarına göz yumulan isimleri tavsiye ederim.” yorumunda bulundunuz. Bu isimler kimdir?

Bir ironi yapmak istedim. Sonuçta belediyelerin borçlanması kanunda bellidir. 400 milyonla kat kat aşılmış durumda. Yine belediyelerin personel sayıları bellidir. Bu da fazlasıyla aşılmış durumda. Dolayısıyla şimdiye kadar bu kadar usulsüzlük yapılırken buna seyirci kalmak, bunun ciddi ve etkin bir soruşturma konusu yapılmamış olması elbette kabul edilebilir bir durum değildir. Eğer ille bir atamayla yönetilecekse şehirler, halkın seçiminin bir önemi yoksa o zaman bari hiç olmazsa belediyeyi bu kadar soyanlar, belediyenin kaynaklarını çarçur edenler yönetsinler. Kendi enkazlarını kendileri kaldırsınlar. Bu anlamda söyledim.

Kayyım atamalarının Suriye’de gelişmelerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade ettiniz. Bunu nasıl somutlaştırabiliriz; Ve bir Balkan benzetmeniz oldu; bir dağılma mı öngörüyorsunuz?

Ne yazık ki Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılan hatalar aynen tekrarlanıyor. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Arnavut muhalefetinin talepleri, beklentileri, yürütülen tartışmalar ve onun karşısında yapılan yanlışlar. Osmanlı’nın iç sorunlarının uluslararası politikada araçsallaşmasına fırsat vermiştir. İç politikadaki tutarlı, kapsayıcı, kucaklayıcı yaklaşım ancak bir ülkede birlikteliği, ortaklaşmayı sağlayabilir, ortak savunma duygusunu güçlendirebilir. Ama dış politikadaki gerilim ve hesaplaşmaların bedelini eğer iç politikaya taşırsanız bu sadece toplumda ayrışmayı ve birlikte yaşama arzusunun zayıflamasını doğurur. 100 yıl önceki hataları da bir ülkenin ortak aklı açısından son derece üzücüdür, endişe vericidir.

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun kayyım atamalarını eleştirdiği açıklamasındaki, “Sokağa çıkmayı doğru bulmayız” yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anladığım kadarıyla, haklı olunan bir durumdan haksız olunan duruma düşülmemesi gerekir gibi bir kaygı var. Böyle bir refleksle söylenmiş bir söz. Mağduriyetin kriminalize edilmemesi gibi bir tercihten söz ediliyor. Ama sonuçta demokratik tepki bir haktır, sorumluluktur. Burada mutlaka bir suç ortaya çıkaracak, gerilim ve çatışma ortaya çıkaracak bir yaklaşımmış gibi tarif etmek de başka bir korkunun yansımasıdır. Bir korkunun ifadesidir.

“Başka bir korku” derken CHP belediyelerine de kayyım atanmasını mı kast ediyorsunuz?

Ben bunun farkındalığının yeterince olmadığı kanaatindeyim. Bence asıl kaygı duyulması gereken şey budur. Bu sürecin gerçekten kontrolden çıkması, dış politikada yaşanacak gerilimlerle eş zamanlı olarak içeride de büyük bir çatışma denklemine sürüklenmektir. Burada Öcalan’ın da son görüşmesinde dikkat çektiği Kürt-Türk çatışmasına girilmemelidir. Suriye’de yaşanan süreç uluslararası ilişkiler açısından büyük bir hassasiyet içeriyor. Bununla eş zamanlı olarak içeride bu kadar tehlikeli bir tercihin yapılmış olması herkes için kaygıyı, korkuyu büyütmektedir.

Eş Genel Başkanınız Sezai Temelli’nin; “Sokakları bırakmayın, hayatı durdurun” açıklaması oldu. Bu devam ettiği takdirde Türkiye’yi bahsettiğiniz gibi bir çatışma mı bekliyor? Olabilir mi böyle bir şey? Ve bu doğru bir politika mıdır?

Kitle psikolojisini, nerede, nasıl bir refleks göstereceğini öngörmek her zaman kolay olmayabilir. İnsanların verdikleri oya sahip çıkması son derece değerlidir. Bunun büyük bir provokasyona dönüşme ihtimalini görmesi gerekenler ise ülkeyi yönetenlerdir. Buna fırsat vermemek için yapılan yanlışı erken görmek ve erkenden geri dönmek; başka kırılmalarla, başka gerilimlerle oluşarak ortaya çıkaracağı telafisi imkânsız ve geri dönüşü olmayan bir süreçlerin farkına varmak gerekir. İleri görüşlü yöneticilik bunu gerektirir. Burada galiba bir tercih söz konusudur. Bu tercihin hem zamanlaması hem de varabileceği noktanın ifade ettiği boyut son derece risklidir. Bu kadarını ifade etmekle yetineyim.

İçişler Bakanı Süleyman Soylu, “Diğer belediye niye atamıyoruz, çünkü burada soruşturma dosyaları var. Nasıl görevlerine devam edebilirler.” dedi. Bakan’ın bu açıklamasından dolayı sizde diğer belediyelere kayyım atanmayacağına ilişkin bir beklenti doğdu mu?

Türkiye iç politikasındaki gelişmelerin Kürt sorununu araçsallaştırdığı düşüncesindeyim. Nasıl Kürt sorununu uluslararası kavgaların, kutuplaştırmaların malzemesi haline getirmek Türkiye için bir risk içeriyorsa aynı şekilde ülkenin ortak bir sorununu iç politikada kavga aracı haline getirmek, iç çekişmelerin aracı haline getirmek de son derece büyük bir tehlikeyi barındırır. Osmanlı’nın son döneminde nasıl ki Arnavutluk, Bulgaristan ya da başka bölgelerde yaşanan bir takım sorunlar hem dış politikanın aracı haline gelmiş hem de devlet içinde, iktidar hatta ordu içinde çekişmelerin kurbanı olmuşsa galiba aynı riskle karşı karşıyayız.

Hemen her sözünüzde bir dağılma uyarısı görüyorum. Galiba bunu göz ardı edilemez ciddi bir ihtimal olarak görüyorsunuz. Doğru mu anlıyorum?

Sonuçta Türkiye’nin demokratikleşme sürecini yönetmesi; özgürlükler ve insan güvenliğinin birlikte hayata hakim olmasını inşa etmesinin en önemli fırsatı, en önemli aracı aslında yerel yönetimlerdir. Osmanlı’nın son dönemindeki âdem-i merkeziyet mi, merkezileşme mi tartışması gibi; merkezileşmenin ortaya çıkardığı durum dağılmadır. Otoriterleşmenin ortaya çıkardığı durum dağılmadır. Eğer yerel yönetimlerde şeffaflığı, katılımcılığı, demokratik yaklaşımı egemen kılmayı Türkiye başarabilirse; katılımcılığın, demokrasinin sağlayacağı en büyük şey aidiyet duygusunun güçlenmesi ve birlikte yaşam iradesinin egemen olmasıdır. Yanlış zamanda, yanlış tercih yaptığınızda telafisi olmayan sonuçlar yaşanabilir.

[Eylem Yılmaz] 21.8.2019 [Kronos.News]

Kaçırılan Mülkiyeli Tunç’un eşi: “Polis eşimin nerede olduğunu bana soruyor” [Cevheri Güven]

Mülkiyeli Yusuf Bilge Tunç, KHK’yla ihraç edildikten yaklaşık 3 yıl sonra kaçırıldı. Eşi yaşadıklarını, ulaşabildikleri bilgileri ve son durumu anlattı.

BOLD – Zorla kaybedilme olaylarının son kurbanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un kaçırılmadan kısa süre önce hakkındaki “arama kararının” kaldırıldığı öğrenildi. Tunç’un eşi ise soruşturma sürecine tepkili: “Polis kendi cevaplaması gereken soruları arayıp bize soruyor.”

Yusuf Bilge Tunç, Türkiye’nin en önemli fakültelerinden “Mülkiye” olarak bilinen Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu başarılı bir isim. Adana’da başlayan eğitimini Mülkiye’de tamamladıktan sonra Savunma Sanayi Müsteşarlığında Mali Hizmetler Uzmanı olarak görev yapmaya başladı.

KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ

OHAL döneminde “iltisak ve irtibat” gerekçesiyle önce açığa alınan Tunç, ardından KHK’yla ihraç edildi. Tunç’un 10, 6 ve 2,5 yaşında üç çocuğu var.

Ailesini geçindirmek için karton bardak ve plastik ambalaj satan Tunç, 6 Ağustos 2019’da kaçırıldı. Tenkil sürecinin en ağır insan hakları ihlallerinden Siyah Transporter ile kaçırılma vakalarının sonuncusu olan Tunç’la birlikte kaçırılan kişi sayısı 29’a yükseldi.

ARAMA KARARI KALDIRILDI MI?

Tunç hakkında 2017 Nisan ayında arama kararı çıkartılmış ve adresinde birkaç kez arama yapılmış. Ancak kaçırıldıktan sonra ailesinin yaptığı başvurularda hakkında polis kayıtlarında bir arama kararı bulunmadığı görüldü. Tunç’un kaçırılmadan önce hakkındaki arama kararının kaldırıldığı düşünülüyor.

Sosyal medya üzerinden sesini duyurmaya çalışan Tunç’un ailesi bir yandan da hukuk mücadelesi sürdürüyor.

Yusuf Bilge Tunç’un terkedilmiş halde bulunan aracı.

“POLİS KAÇIRILAN EŞİMİN NEREDE OLDUĞUNU BANA SORUYOR”

Yusuf Bilge Tunç’un kaçırılma nedeni hakkında hiçbir fikri olmadığını söyleyen eşine göre tek ihtimal, işkence ya da kendini kurtarmak için ifade veren bir kişinin beyanlarında isminin geçmiş olabileceği. Kocasının ailesini geçindirmek için çırpındığını anlatan Tunç, 15 Temmuz gününden başlayarak yaşadıkları süreci anlattı:

“Eşimle son olarak 6 Ağustos sabah konuştuk. Dağıtıma gidecekti. O zamandan beri haber yok. Polisler kendi gitmiş olabileceğine bizi inandırmaya çalıştı. Ama eşim bize haber vermeden asla hiçbir yere gitmez. Hele hasta anne ve babasına haber vermeden asla böyle bir şey yapmaz. Kaçırıldıktan sonra arabasını terk edilmiş biçimde bulduk. Kaçırıldığına eminiz.

Dün doğru bir polis aradı. Eşimin nerede olduğunu bana sordu. Savcılıktan bir yazı gelmiş Emniyete, eşimi bana soruyorlar. Arabasının ortaya çıkıp çıkmadığını sordular. Oysa dilekçede her şeyi yazmıştık. Arabayı bulduğumuzu, bunu polise zaten bildirdiğimizi, polisin incelemediğini, olay yeri ekibi göndermediğini, hatta ‘arabanın başında pusu kurun eşiniz gelir’ diyerek ilgilenmediklerini söyledim. Zaten şikayetçi olduğumuz, savcılığa bildirdiğimiz şeyleri bize soruyorlar saçma biçimde.”

“EŞİMİN NE 15 TEMMUZLA NE DARBEYLE HİÇBİR İLİŞKİSİ YOK”

Eşinin darbeyle, ya da herhangi bir suçla ilgisi olmadığını söyleyen Tunç, OHAL döneminde ve sonrasında yaşadıklarını 15 Temmuz gününden başlayarak anlattı:

“Ben 15 Temmuz sürecinde hamileydim. Eşimin kardeşinin hastalıkları var, eşim 15 Temmuz’da o gün yine rahatsızlanan kardeşinin yanına gitmişti. Akşam, geri döndü eve. Biz tabi korku içindeydik, Ankara’da Balgat’ta oturuyorduk, bütün bombaların seslerini duyduk korku içinde evde geçirdik o geceyi.

Ardından eşim önce açığa alındı ardından KHK’yla ihraç oldu. O ihraç olmuştu ben de sıkıntılı hamilelik nedeniyle ücretsiz izne ayrılmak zorunda kalmıştım. Eşim evi geçindirmek için toptan karton bardak satma işine başlamıştı. Sonra ambalaj ürünleri satışına geçti. O şekilde geçiniyorduk.

2017 Nisan ayında polisler Adana’daki adresimize gitmişler. Hakkında arama kararı olduğunu öğrendik. Gidip teslim olmadı. Ben mecburen ücretsiz izindeyim, üç çocuk var bakılması gerekiyor, eşim ailesinin geçimini sağlamak zorunda hissetti kendini bu nedenle gidip teslim olmak istemedi. Hem de o günlerde gözaltında ve hapiste çok fazla eziyet, işkence haberleri geliyordu. Ben de bu ortamda gidip, o muamelelerle karşılaşmasını istemedim.”

“KAÇIRILMA OLAYLARINI DUYMUŞTUK AMA KENDİMİZE KONDURAMADIK”

KHK’lıların peş peşe kaçırılmalarına ilişkin haberleri duyduğunu belirten Tunç, eşinin kaçırılması için hiçbir neden olmadığını, kendilerine bunu konduramadıklarını belirtiyor:

“Kaçırılma olaylarını duymuştuk ama biz kendimize hiç konduramadık. Eşimi kaçırmaları için hiçbir neden yoktu. Arama kararı çıktıktan sonra, yurt dışına çıkmak aklımızdan geçmedi değil. Ama yolda çocuklarımızın başına bir iş gelme ihtimali ve farklı pek çok nedenden dolayı öyle bir adım atmadık.

Eşimin, darbeyle, askerlerle ya da 15 Temmuz’la ilgili hiçbir şeyle ilgisi yoktu. Yüzde yüz buna inanıyorum.

15 Temmuz’dan sonra bazı insanlar samimi arkadaşını teröristmiş gibi anlattı ifadelerde, kimi gerçek olmayan şeyleri anlattı. Ben de buna ihtimal veriyorum. Herhalde birinin ifadesinde ismi geçti, ya iftirayla ya da zorla, işkenceyle eşimin ismi bir yerde geçti ve bu nedenle kaçırılmış olabileceğine ihtimal veriyorum. Aklıma başka bir ihtimal gelmiyor.”

“SONUNA KADAR EŞİMİN ARKASINDAYIM VE ONU ARAYACAĞIM”

Tunç, eşinin bulunması için hukuk mücadelesini sürdüreceklerini söylerken, olayın peşini asla bırakmayacaklarını belirtiyor:

“Biz hukuksuz hiçbir iş yapmayız. İnsanlara zarar verecek hiçbir iş yapmayız ne aklımızın ucundan geçer ne de fiiliyata dökebiliriz. Bundan sonra da hukuk çerçevesinde elimizden ne geliyorsa onu yapacağız. Eşimin arkasındayım. Elimden geleni ardına koymayacağım, onun sağlığı selameti ve bulunması için.

Eşimin de diğer kaçırılanların da bir an önce bulunmalarını istiyoruz. Daha önce kaçırılanları tanımıyorum ama onların da kötü insanlar olmadığını, masum olduklarını düşünüyorum. Bu insanlar zorla kaçırılıyor, zorla bazı şeylere imza attırılıyor, söylemedikleri ifadelere, işlemedikleri suçlara işkence altında imza atıyorlar. Ülkemizde sürekli bu kötülüğün devam etmesini anlamıyorum.”

KAÇIRILAN 29 KİŞİ VE İSİMLERİ

  • Sunay Elmas (27 Ocak 2016)
  • Ayhan Oran (1 Kasım 2016)
  • Mustafa Özgür Gültekin (21 Aralık 2016)
  • Durmuş Ali Çetin (17 Mayıs 2017)
  • Hüseyin Kötüce (28 Şubat 2017)
  • Mesut Geçer (26 Mart 2017)
  • Turgut Çapan (31 Mart 2017)
  • Önder Asan (1 Nisan 2017)
  • Cengiz Usta (4 Nisan 2017)
  • Mustafa Özben (9 Mayıs 2017)
  • Fatih Kılıç (14 Mayıs 2017)
  • Cemil Koçak (5 Haziran 2017)
  • Murat Okumuş (16 Haziran 2017)
  • Enver Kılıç (30 Eylül 2017)
  • Zabit Kişi (30 Eylül 2017)
  • Hıdır Çelik (6 Aralık 2017)
  • Ümit Horzum (6 Aralık 2017)
  • Ayten Öztürk (13 Mart 2018)
  • Orcun Şenyücel (21 Nisan 2018)
  • Hasan Kala (20 Temmuz 2018)
  • Fahri Mert (12 Ağustos 2018)
  • Ahmet Ertürk (16 Kasım 2018)

2019 Şubat sonrası kaçırılanlar ve tarihleri:

  • Gökhan Türkmen (7 Şubat 2019)
  • Yasin Ugan (12 Şubat 2019)
  • Özgür Kaya (12 Şubat 2019)
  • Erkan Irmak (16 Şubat 2019)
  • Mustafa Yılmaz (18 Şubat 2019)
  • Salim Zeybek (20 Şubat 2019)
  • Yusuf Bilge Tunç (6 Ağustos 2019)

[Cevheri Güven] 21.8.2019 [BoldMedya.Com]

Muhammed Yahya’nın elini kim tutacak? [Sevinç Özarslan]

Dört ay önce cezaevine giren hasta tutuklu Lütfi Koç’un eşi adalet istiyor: “Oğlum yüzde 100 engelli. Kızım kas hastası. 80 yaşındaki anneme bakıyorum. Eşim tutuksuz yargılansın!”

BOLD ÖZEL – Ev hanımı Züleyha Koç, eşinin tahliye edilmesi için dün (20 Ağustos 2019) İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesi hakimler heyetine bir dilekçe yazdı. Biri ağır engelli olmak üzere iki hasta çocuğu, 80 yaşındaki annesi ve cezaevinde endoskopi sırası bekleyen eşi için adalet çağrısında bulundu.

KALBİ DURDU…

Doğuştan engelli Muhammed Yahya, 24 saat bakıma, ilgiye, tedaviye muhtaç bir çocuk. Görmüyor, konuşamıyor, yürüyemiyor. Sadece elini sürekli tutan biri olunca sakinleşip mutlu oluyor.

Sık sık epilepsi nöbeti geçiren ve üst üste 3 gün hiç uyumayan 4 yaşındaki Muhammed Yahya’nın geçen sene doktor kararıyla dişlerinin çekildiğini belirten annesi, “Oğlumun dişleri yarım çıkmıştı. Çiğnemesi olmadığı için dişleri yumuşaktı ve devamlı enfeksiyondan yanağı şişiyordu. Doktorlar hepsinin çekilmesine karar verdi. Çünkü anestezi her zaman alamıyordu. Kalbi durdu bir keresinde, operasyonu yarım bıraktılar” ifadelerini kullandı. 

ENDOSKOPİ İÇİN SIRA BEKLİYOR

Tenkil sürecinde başlatılan soruşturmalar kapsamında 2 Kasım 2018’de İzmir’de gözaltına alınan baba Lütfi Koç (45), iki gün gözaltında kaldıktan sonra oğlu Muhammed Yahya’nın (4,5) durumu göz önünde bulundurularak denetimli serbestlikle bırakılmıştı. Fakat 7 ay sonra, 29 Nisan 2019’da kendi ayağıyla gittiği mahkeme bu kez ‘örgüt üyeliğinden’ tutuklanmasına karar verdi.

Koç ailesinin zaten zor olan hayatı o günden sonra daha zorlaştı. 4 aydır İzmir 1 Numaralı F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Koç, 95 kilo girdiği cezaevinde 20 kilo kaybetti.

Ağrıları nedeniyle eşinin 10 Haziran 2019’da Yeşilyurt Devlet Hastanesine sevk edildiğini söyleyen Züleyha Koç, “Eşimin karın ağrıları vardı ama üzerine düşmemişti. Cezaevindeki stres, koğuş ortamındaki sıkıntılar sanırım tetikledi. Doktor, ‘kanserden şüpheleniyorum, 3 gün sonra sizi kolonoskopi ve endoskopi için çağıracağım’ dedi ama hala bunlar çekilmek üzere hastaneye götürülmedi. Uyuşturarak yapacaklar tetkikleri, bunun için 6 ay beklemesi gerekiyormuş. Eşim ağrılarının devam devam ettiğini söylüyor ama dayanmaya çalışıyor” dedi.

9 Temmuz 2019’da çıkarıldığı ilk mahkemede, savunma yapamadan 8 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Lütfi Koç’un kendisi de, eşi de, çocukları da çaresiz. Ailesinin durumunu 9 maddede mahkeme heyetine özetleyen Züleyha Koç, tek başına tüm sorunlarla mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Muhammed Yahya’nın elinden kim tutacak bilemiyoruz ama Tenkil sürecinin en ibretlik belgelerinden biri olan Züleyha Koç’un tarihi dilekçesini sunuyoruz:

BU HAYAT MÜCADELESİNDE YALNIZ KALDIM

“Ben Züleyha Koç, ağır engelli annesiyim. Epilepsi nöbetleri olan oğlum yüzde 100 ağır engelli. 4 yaşında. Aynı zamanda görmüyor, konuşamıyor, yürüyemiyor, devamlı gergin ve güvende hissetmek için sürekli el tutmak istiyor. Uyku düzeni yok, bakıma muhtaç, devamlı birinin yanında olması gerekiyor. Her an nöbet geçirebiliyor.

Kızım 11 yaşında. Doğduğunda rahatsız doğdu. Çok zor günler atlattık. Onu hayata kazandırdık derken 10 yaşında kas rahatsızlığı başladı. Müsküler Distrofi (Çocuklarda görülen kas erimesi) tanısı ile takibe alındı.

Hastaneler, uykusuz günler-geceler, eşimle birlikte yardımlaşarak geçirdiğimiz bu hayat mücadelesinde yalnız kaldım. Çok zor durumdayım, ayrıca evin tek çocuğuyum. 80 yaşındaki anneme bakmak zorundayım. Hayat iyice zorlaştı. Lütfen kalbinizle, vicdanınızla merhamet edin. Sizin de çocuklarınız, eşiniz, anneniz vardır. Kendinizi benim yerime koyun.

Eşim 29 Nisan’da çocuklarıyla dahi kucaklaşmadan geri gelirim diye çıktığı evine geri dönemedi. Kendi ayaklarıyla gittiği mahkemede tutuklandı.

1- Yüzde 100 çocuğun ayak ameliyatı tedavisi,
2- 11 yaşındaki kızının fizik tedavisi,
3- Kendi rahatsızlığı (Yeşilyurt D.H Gastroentoloji kanser şüphesi doktor teşhisi),
4- Kendi isteği ile mahkemeye gitmesi,
5- Yıllardır aynı ikamette kalması,
6- Her hafta serbest denetim imzasına gitmesi,
7- Şikayetçilerin çelişkili ifadesi,
8- Tüm hukuki talepleri kabul etmemiz,
9- Sadece çocuklarımızın tedavisi için yanımızda olması talebimizin reddedilmesi, 8 yıl 10 ay çok ağır ceza verilmesi bizi çok üzdü. Kız çocuğumun psikolojisinin bozulmasına sebep oldu. Hayata küstü, içine kapandı, devamlı üzgün ve ağlamaklı. “Benim babam kötü biri değil, benim babam terörist değil” deyip ağlıyor. Yeni okul dönemine nasıl başlayacağız bilemiyorum.

Sizden RİCA EDİYORUM, çocuklarımı gözü yaşlı, boynu bükük bırakmayın. Bizim yardıma, desteğe, BABAMIZA ihtiyacımız var. Bu yardım talebimizi geri çevirmeyin. Çok perişan bir anne, bir kadın olarak sizlerden rica ediyorum. Bitmiş durumdayız.

Çocuklarımızın tedavilerinin yarım kalmaması ve hayata kazandırmak için EŞİM LÜTFİ KOÇ’un TAHLİYESİNİ TALEP EDİYORUM.”

[Sevinç Özarslan] 21.8.2019 [BoldMedya.Com]

Millet Nereye Koşuyor! - 1 [Asım Yıldırım]

Az sonra okuyacağınız yazı Mevdûdî’nin;

Hz.Hüseyin-Bir Uyarı/Bir Sembol (İstanbul-1985) isimli eserinden alınmıştır…

Hiçbir yorum katmadan paylaşıyorum:

“Yezid’in, babası Muaviye’ye halef tayin edilmesi, kişilerden Allah’ın hâkimiyetine dille inanmalarının istendiği monarşi türünün başlangıcının işaretidir.

Uygulamada bütün önceki monarklar gibi Müslüman yöneticiler de hâkimiyetin tek kaynağı imişcesine davranmışlardır, yani hâkimiyet monarkın ve kanunî haleflerinindir.

Monarkın hayat, mülkiyet, şeref ve tebaanın her şeyinin tartışmasız sahibi olduğu sanılmıştır.

İslam devletinin en önemli amacı Allah’ın sevmediği kötülükleri önlemek ve yok etmek olduğu gibi, râzı olduğu iyilik ve faziletleri de yerleştirmek ve emretmek iken; otokratik yönetimlerin amacı arazi gasp etmek, mal-mülk sahibi olmak, haraç-vergi toplamak ve hayvanî arzularını doyurmaktan öte geçmiyordu.

Bu dönemde Müslüman yöneticiler ve hükûmet Sezar’ın ihtişam ve debdebesini adaletin yerine ise zulmü ve otoriteyi benimsediler.

Lüks ve israf aldı yürüdü.

Yöneticiler meşru olanla gayri meşru olanı birbirinden ayırmadılar. Politika ahlaktan yoksun hale gelmişti.

Memurlar halkın içinde Allah korkusunu yerleştirmek yerine, onları kontrol altında tuttular, bilinçlerini arttırmak yerine, tahrik ve rüşvetle onları kazanmaya çalıştılar.

Yezid’in kendisine halef olarak atanmasıyla İslami yönetim sistemi temellerinden sarsılmış ve yerini babadan oğula geçen bir monarşizme bırakmıştı. O andan itibaren halifenin seçimini belirleyen ilke askıya alınıp zeki ve zengin olanlar, ümmetin serbest oylarıyla seçilme yerine, yönetimi birer birer ele geçirmişlerdir.

Krallığın egemen olmasıyla birlikte şûra sistemi de köklü bir değişime uğradı. Monarşik yönetim kişisel ve despotik yöntemlere dayanıyordu. Artık şûra heyetinin üyeleri, prensler, dalkavuklar, saraylılar, eyalet valileri ve askeri komutanlar olmuştu.
Kralların egemen olmasıyla birlikte vicdanların sesi boğuldu ve söz hürriyeti tümden inkâr edildi.

Bu dönemde ağzını açan ancak hükümdarın ve hükumetin lehine konuşabiliyordu. Aksi durumda ise susması gerekiyordu.

Vicdanların üzerindeki baskı öylesine ağırdı ki, gerçeği söylemekten kendisini alamayan olursa, ya özgürlüğünü yitirip zindana tıkılıyor ya da hayatından oluyordu.

İmparatorluk rejimi, sorumlu yönetim kavramından tümüyle yoksundu. Onun için Allah önünde sorumluluk sözde kalan bir şeydi ve pek az olarak uygulamada kendini gösterebiliyordu.

Halk önünde sorumluluk duygusuna gelince; kimsenin imparatorlardan bir açıklamada bulunmalarını istemek cesareti yoktu.

Hilafet otokratik yönetime dönüşünce kamu hazinesi ilahî veya kamu malı olacağı yerde tümüyle kralın özel mülkü haline geldi.

Hem meşru, hem meşru olmayan yollarla para alındı ve, meşru olsun olmasın, rastgele harcandı. Kimsede en ufak bir hesap sorma cesareti kalmamıştı.

Devletin gelirlerinin tümü, sıradan bir postacıdan devlet yöneticisine kadar herkesin harcayabildiği ölçüde bir zevk ve eğlence aracı haline geldi.

Yöneticilik yetkisinin kamu malını rastgele harcamak için bir belge olmadığı gerçeği, kimsenin umurunda değildi. Kamu hazinesini diledikleri biçimde tüketebileceklerine ve kimsenin kendilerine hesap sormaya cesaret edemeyeceğine iyiden iyiye inanmışlardı.

Yalnızca krallar, prensler, soylular, memurlar ve kumandanlar değil, sarayla uzaktan yakından ilgisi olan erkek ve kadın hizmetçiler bile hukukun üstünde sayılıyorlardı. Halk gerek bedenen, gerekse ahlaken devlet görevlilerinin merhametine kalmıştı.

Halkın kaderini çizen iki zıt ölçü vardı: Biri güçlüler, diğeri ise zayıflar için.

Mahkemede yargıçlara baskı yapılıyor, kararlarında adaletli olmaya çalışanlar, karşılığında ağır fiyat ödemek zorunda kalıyorlardı.

Allah’tan korkan kadılar ilahi cezaya çarpılmamak için işkence ve zindanları, zulmün ve şımarıklığın elinde oyuncak olmaya tercih ediyorlardı.”

Devam edecek...

[Asım Yıldırım] 21.8.2019 [Samanyolu Haber]

Efendimiz, sebeplere riayet ve tevekkül dengesini nasıl kurmuştu? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Allah Resûlü (s.a.s.) karşılaştığı büyük-küçük problemler karşısında nasıl hareket etmiştir? Çözüme giden yolda iradesinin, akıl-mantık ve muhakemesinin rolü nedir? Efendimiz, sebeplere riayetle tevekkül arasında nasıl bir denge kurmuştur?” (Kalender K.)

Sorunuz tek soru gibi gözüküyor ama aslında üç ayrı soru. Cevabı da uzun bir seminer konusu aslında. Ancak biz bir makale çerçevesinde sorunuzu cevaplandırmaya gayret edeceğiz.

Öncelikle irade, tedbir ve tevekkülün, Allah Resûlü’nün muhatap olduğu problemleri çözme noktasında ortaya koyduğu hamlelerinin sacayakları olduğunu görüyoruz.

Her şeyden önce Efendiler Efendisi, yirmi üç yıllık peygamberlik hayatında toplumu ıslah adına, insana dokunurken her daim iradesinin hakkını vermiştir. O, bir taraftan Allah’a olan engin tevekkül ve itimadını ortaya koymuş, öte yandan karşılaştığı problemlerin çözümü adına alınabilecek bütün önlemleri almış, atılabilecek bütün adımları yerinde ve zamanında atmıştır.

O’nun nübüvvet hayatı bu hakikatin misalleriyle doludur. Hangi misali verelim  diye düşünürken, konu Efendimiz olunca her zaman yaptığımız gibi öncelikle peygamberyolu.com sitesine bi bakalım dedik. Orada Yücel Men Hocamızın kaleme aldığı “Efendimiz’in hayatında sebeplere riayet ve tevekkül” başlıklı yazısı dikkatimizi çekti.

Yazıyı okuyunca Yücel Hoca’nın verdiği misaller tam da Kalender Bey’in sorusunun cevabı mahiyetindeydi. Yazıda verilen bir misali buyurun beraberce okuyalım:

Hz. Abbas’ı niçin Mekke’de bırakmıştı?

Habeşistan hicretinin ardından yaşanan gelişmeler göstermişti ki müşriklerin, Müslümanlara tahammülsüzlüğü sadece Mekke ile sınırlı değildi. Onlar, Allah’ın nurunu söndürmeyi hedefliyor ve yeryüzünde nefes alıp veren hiçbir Müslüman kalmasın istiyorlardı.

Bu yüzden her nereye giderlerse gitsinler Müslümanlar için en büyük tehdit ve tehlike, Mekkelilerdi. Nitekim hicretten sonra Medine’deki gayr-i müslim gruplara gönderdikleri ültimatom mektupları ve komşu kabileleri Medine aleyhine kışkırtmaları da bu gerçeğe işaret ediyordu. (Ebû Dâvûd, Harâc, 23)

Sebepler planında tehdit ve tehlikeyi bertaraf etmek ise her şeyden önce gelişmelerden zamanında haberdar olmaya bağlıydı. Ani bir saldırı, acı neticeler yaşanmasına vesile olabilirdi. Bundan dolayı Allah Resûlü, bazı Müslümanların, Mekke’de kalmalarına müsaade etmişti.

Henüz kimliği ortaya çıkmamış bu insanlar, Mekkelilerin nabzını yoklayacak, Mekke’deki havayı Müslümanlar lehine yumuşatacak, İslam’ı yok etmek için tasarlanan plan ve projeleri zamanında Medine’ye haber vereceklerdi.

Bu çerçevede arkada bırakılanlardan birisi de Efendimiz’in amcası Hz. Abbas’tı. Hatta o, bir defasında mektup yazıp Medine’ye hicret etme arzusunu dile getirse de Allah Resûlü,
“Ey amca! Yerinde kalmaya devam et! Zira senin Mekke’de kalman daha hayırlı ve güzel bir cihaddır!” (İbn-i Sa’d, Tabakât, 4/25) buyurmuş ve izin vermemişti.

Mekkelilerin, Müslümanların varlığını tehdit ettiği bir ortamda Hz. Abbas’a verilen misyon, hayati bir öneme haizdi. Ki Bedir’in intikamını alma ve Müslümanları yok etme düşüncesiyle harekete geçen Mekkelilerin çıkışını, gönderdiği bir mektupla Allah Resûlü’ne haber vermişti.

Bu da Müslümanlara kendilerini savunma adına gerekli istişareleri yapma, orduyu toparlayıp teçhiz etme ve her türlü tedbiri alma imkânı sağlamıştı. Sözün burasında şöyle bir soru soralım:

Peki bu haberleşme ağı nasıl kuruldu?

Mekke ve civarındaki gelişmelerden zamanında haberdar olma, ancak hızlı bir haberleşme ağının kurulmasıyla mümkündü. Gönderdiği güvenlik ve istihbarat devriyeleriyle bölgeyi yakın takibe alan Allah Resûlü, kendisi de seferlere çıkmış, Mekke ile Medine arasında yerleşen kabilelerle güvenlik anlaşmaları imzalamış ve hızlı bir haberleşme ağı kurmuştu. İki şehir arasındaki mesafe yaklaşık yedi-sekiz gündü.

Ancak Hz. Abbas’ın Mekkelilerin çıkışını haber veren mektubu, Allah Resûlü’ne üç günde ulaşmıştı. (Bkz. Vâkıdî, Megâzî, 1/189) Buradan belli noktalarda haberleşme için hazır insan ve atların bulundurulduğu anlaşılmaktadır.

Bu örnek, Efendimiz’in sebeplere sarılma istikametinde nasıl bir tavır sergilediğini görmemiz adına gerçekten çok dikkat çekici. Yücel Hoca yazısında bunun gibi daha pek çok örnek anlatıyor ve yazısının finalinde ise şu hususu dikkatlerimize sunuyor:

İradesinin hakkını veriyordu

Allah Resûlü, bir beşer, rehber, lider ve komutan olarak üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek için iradesini ortaya koymuş, asla “Ben peygamberim. Rabbimin beni koruyacağına dair vaadi var. Kudretini devreye sokar, Beni ve ümmetimi kurtarır. Evlerimizde oturup düşmanlarımızın helak olmasını bekleyelim ya da Uhud’a gidip meleklerin, Mekkelileri yerle bir edişini seyredelim…” gibi bir bakışın ve duruşun içerisinde olmamıştır.

Zira problemler karşısında iradenin hakkını verme, alınması gereken bütün tedbirleri alma ve sonra Allah’a tevekkül, Kur’ân’ın bir emri ve Allah Resûlü’nün karar, karakter ve kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.

O (s.a.s.), Uhud sürecinde de gerekli bütün tedbirleri almış ve ondan sonra Allah’ın yardımını beklemeye başlamıştır. Nitekim aldığı tedbirlere sadık kalınınca Allah’ın da yardımıyla muzaffer olmuş ve sadece birisi ihlal edilince kazanılan savaşın seyri değişmiş mutlak zafer geçici bir mağlubiyete dönüşmüştür. Bunun üzerine ashabı, bu hadiseden gerekli dersleri almış, ahiretleri adına da bir kayıp yaşamamak için neticeyi rıza ile karşılamış ve sabırla göğüslemişlerdir.

Evet, Allah Resûlü’nün hayatını şekillendiren bu hali, bizler için her meselede özellikle de kritik anlarda ve kriz zamanlarında mutlaka örnek almamız gereken ayrı bir yönü olduğunu düşünüyoruz.

Yazının detayını aşağıdaki linke tıklayarak okuyabilirsiniz:

https://www.peygamberyolu.com/uhud-ozelinde-efendimizin-sas-hayatinda-tedbir-ve-tevekkul/#.XVrxxN4zbIU

[Dr. Ali Demirel] 21.8.2019 [Samanyolu Haber]

Sırtımızda Yumurta küfesi var... [Safvet Senih]

Emirdağ’ın Çalışkanları ailesinden Sadık Çalışkan diyor ki:

“Bir keresinde Üstad Hazretleri kıra gitmişti. Bir kendini bilmez Başçavuş da Zübeyir Ağabeyin takkesini almak istemişti. Üstad, bu olay üzerine babamı çağırttı. Ona: ‘Rusya’da Çarın Dayısı olan Rus Kumandanı Nikola  Nikolaviç’e karşı ayağa kalkmayan  Said, Ankara’da Mustafa Kemal’e karşı çıkan Said, burada Zübeyir’in başından takke alındığı zaman ses çıkarmıyor, neden? Çünkü SIRTIMIZDA  YUMURTA  KÜFESİ  VAR’  demiş…”

Yumurta küfesi en ufak bir sarsıntıda zarar görür ve bir daha onlardan artık canlı civcivler çıkmaz. Bütün emekler hebâ olur. Onun çok dikkatli ve hassas davranılması gerekir… İman ve Kur’an Hizmeti iğne ile kuyu kazmak gibi çok zor, zahmetli bir iş… Ama yapılanların bozulmaması için, korunması mevzuunda elden gelen herşeyin de yapılması gerekir…

İhsan Atasoy’un tesbitine göre: “Emirdağ  hayatının  karanlık günlerinden birinde, Üstad, her zamanki teneffüs gezilerinden birini yapmaktadır. Bu defa at üzerinde bulunmakta, atın  yularından Ceylan çekmektedir. Şehrin içinden geçen dere üzerindeki köprüye vardıklarında, Üstad’ın sarığına bir el uzanır! Bu Emirdağ’da görevli jandarma yüzbaşının elidir. Yüzbaşı ani bir hareketle Üstad’ın başından sarığı alıp yere atar! Üstelik kendisi o sırada sivil giyimlidir. Üstad bu küstahça davranışa hiddetle karşılık verir: ‘Bu benim şahsî tercihimdir. Şahsî hayatıma karışmaya senin hakkın yoktur!”
 “O sırada Ceylan elini beline atar ve yüzbaşıya karşılık vermek ister. Üstad’ın hiç istemediği, düşmanlarının ekmeğine yağ sürecek bir olay patlak vermek üzeredir. Hemen döner, aynı şiddetle Ceylan’a: ‘Çek elini! diye seslenir ve olayın büyümesine meydan vermez. 

Emirdağ’lı İsa Şahan diyor ki:  “Bizim köyde Bizans’tan kalma bir Amirun Kalesi var. Darphaneleri varmış orada. Valilikten izin alıp orada kazı yapıyorlardı insanlar. Benim biraz canım sıkıldı, çıktım bir taşın üstüne oturdum. İki de süngülü nöbetçi vardı başımızda. Onların maiyetinde kazıyorlardı. Rahmetli babam çıktı; ‘Allahü Ekber, Allahü Ekber’ diye ezan okumaya başladı. Bizim dayı da vardı, o da muhtar. Askerler sormuşlar: ‘Kimdir o ezan okuyan?’  ‘Cemaatten bir kişi!’ demişler. ‘Nasıl olur? Eski ezanı okuyor?’ diye sorunca, ‘Yenisini bilmiyor’ demişler. Nöbetçi askerler ‘Bir daha tekerrür etmesin’ demişler. Ben, o ‘Üstad’a sataşan hain başçavuş, bizim pederi mahkemeye verirse’ diye telaşlandım.

“Askere giderken Üstad’ın yanına gittim. Dedi: ‘Sizin peder ikindi ezanını okurken o hain bir şey dedi mi?’ Ama böyle hiddetle, odanın içinde gezinerek soruyordu. Öfkelenince bakamıyorduk yüzüne, o kadar celallenirdi. ‘Demeye hakları yok, inşaallah diyemeyecekler’ dedi.
“Çok şükür Allah’a. Menderes geldi, ezanı serbest etti. Müezzin başladı ‘Allahü Ekber’ diye ezan okumaya. Ben askerdim, heyecanlandım. Hemen esas duruşa geçtim. Beni görünce siviller de esas duruşa geçtiler.

“Jandarma komutanlığına bakan hain başçavuş (veya yüzbaşı)  Üstad’a  ‘Niye cübbeyle, sarıkla geziyorsunuz?’  diye sataşmıştı. O da ‘Benim  hususî hayatım seni alakadar etmez!’ demişti. Ceylan mübarek de gene elini beline atmıştı. Üstad, ona da, ‘Çek oradan elini’ demiş. Hem ona cevap vermiş, hem de  Ceylan’a ‘Çek elini’ demiş. Bu anlattığımın çok canlı  şahidi var.
“Üstad, Pakistan’ın istiklal gününde ziyafet vermişti. Hamza Emek bana o ziyafeti anlatmıştı. Üstad evde geziniyor onlar da yiyorlarmış. Bir ara, ‘Vay oburlar vay, altı aylık yemeğimi yediniz!’  diye onlara takılmış.

“Ben askere giderken Ceylan, ‘Efendim İsa asker oluyor!’ dedi. ‘Nereye gidecek belli mi?’ diye sordu. Üstad. ‘Belli değil’ diye cevap verdi Ceylan. ‘İmkan olsa da İzmir’e gitse!’ dedi. Orada bir ‘Jandarma Alay Komutanı’ vardı. Üstad’a dosttu. İki defa resmi elbisesiyle Emirdağ’a,  Üstad’ı ziyarete gelmişti.  Hatta Ceylan’la Jandarma başçavuşunun yaşadığı hâdise günü gelmişti. Üstad’ı karakola çağırmışlardı o zaman. Albay da duyup peşinden karakola varmıştı. O varmadan Üstad başka yoldan dönüp gelmişti eve.

“Başgedikli bakıyor ki, karşısında bir Albay! Korkuyor tabii…  ‘Şu garip   misafirden ne istersiniz?’ diye onlara çıkışınca, başgedikli susuyor. Hiç cevap veremiyor. O Albay Üstad’ın yanına gelince, ‘Üstad’ım yeter artık bunların İslam’a ettiği hakaretler, müsaade et!’ diyor.   Üstad ona, ‘Otur yerine!’ diyor. ‘Biz kavgaya gelmedik. İstesem o binayı başlarına çökertirim, fakat yavruları var!..”
Aslen Urfalı olup Emirdağ’ın yerlilerinden olan Ahmet Urfalı, 1943’te asker olduğu için Üstad Hazretleriyle ancak 1945’te  İkinci Dünya Savaşı  sırasında vazifeli olarak gelince tanışabilmiştir. Bazı hatıralarını anlattıktan sonra diyor ki: “1952’de Gençlik Rehberi Mahkemesi olduktan sonra, Üstadımız İstanbul’dan Emirdağ’a gelince, mübarek koluna girdim merdivenden çıkarıyordum. Dedi: ‘Kardeşim, elhamdülillah, küfrün belini kırdık. Daha dünyanın sonuna kadar, belini kaldırıp doğrultamaz.”

Emirdağlı Hafız Namık Şenel diyor ki: “Hafızlığımı kendisinden yaptığım Çarşı Camii İmamı Hafız Ahmet vardı. Üstad’a ‘Koca Sultan’ derdi. Üstad anıldığı zaman göz yaşı dökerdi. “Oğlum bir velinin makamı hasımlarıyla belli olur. Koca Sultan bütün dünya dinsizliğini karşısına almış!’ derdi.

“Üstad’ın yakasına yapışan bedbaht birisi vardı. Çekildek Başçavuş denilen birisi. Bir gün Üstad’ın yakasına yapışmış. Üstad, ‘Çek elini!.’ demiş. Hatta orada bulunan Mustafa Acet’i göstererek ‘Bu en ednâ  talebelerimdendir. Buna bile ‘Git Stalini öldür!’ desem, ‘Soralım bakalım gider mi gitmez mi?’ demiş. Hemen Mustafa Acet ‘Vallahi giderim Üstadım!’ demiş. Bunu Üstad o bedbahta ‘Bak işte, en edna talebem böyle… Biz âsâyişin hatırı için bir şey yapmıyoruz!..” demiş.

Hizmet-i imaniyenin hedefi cihan sulhüdür. Bunun için de elbette ülkemizin barış ve huzuru en başta gelir. Onun için Hizmet elemanları aktif sabırla hedeflerine yürümelidirler.

[Safvet Senih] 21.8.2019 [Samanyolu Haber]

Favorilere kök söktüren takım: Wolverhampton [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig’de 2. haftanın kapanış maçında Manchester United galibiyet parolasıyla gittiği Wolverhampton deplasmanından 1-1 beraberlikle döndü. Kırmızı Şeytanlar, ilk haftada Chelsea karşısında aldığı 4-0 galibiyetten dolayı maçın mutlak favorisi gösteriliyordu. Ancak unutulan bir istatistik vardı; Wolverhampton son bir yılda Premier Lig’in favorilerine kök söktüren bir ekip olduğuydu.

Son iki sezondur Premier Lig’de boy gösteren Wolverhampton, ligin vasat takımlarından biri. Şampiyonluk rüyasını görmeyi bırakalı uzun yıllar oldu. Tarihinde en başarılı dönemlere 1950’li yıllarda imza attı. İlk şampiyonluğunu 1954’de yaşayan Wolverhampton, üst üste iki yıl 1958 ve 59’da zirveye çıktıktan sonra sessizliğe büründü. 3 lig şampiyonluğunun yanında 4 kez de FA Cup’u müzesine götürdü. FA Cup’u ilk kez 1893’de kazanan Wolverhampton kupayı son kez ise 1960’da kaldırdı. Ayrıca 2 kez Lİg Kupası, 4 kez de İngiltere Süper Kupası’nı müzesine taşıyan Wolverhampton için bu başarılar yıllar öncesinde kaldı. Yakın dönemde kayda değer bir başarı olmayan Wolverhampton, Premier Lig’e ilk kez 2008-09 sezonu sonunda yükselmişti.

Oyuncularının toplam piyasa değeri 313 milyon Euro olan Wolverhampton’da göze çarpan isimlerin başında Portekiz milli takımının kalesini de koruyan Rui Patricio geliyor. Defansta Willy Boly, önlibero Leander Dendoncker ile yine aynı mevkide oynayan Portekizli Ruben Neves takımın öne çıkan isimleri. Sol kanat Diogo Jota, orta sahada Joao Moutinho ve forvet Raul Jimenez, İngiliz ekibinin bir başka kalburüst oyuncuları.

Wolverhampton’da Portekizki oyuncuların fazla olması dikkat çekiyor. Yukarıda saydığımız takımın yıldızlarından ezici çoğunluğu Portekizli oyunculardan oluşuyor. Takımın teknik patronluk dümeninde de Portekizli bir isim oturuyor. Temmuz 2017’den bu yana teknik direktör olarak Nuno Espirito Santo görev yapıyor. Portekizli hoca görevi geldiği yıl Wolverhampton’u Premier Lige taşımayı başardı.

Geçen sezon sıradışı bir başarıya imza atan Wolverhampton ligi 7. sırada bitirdi. 57 puan toplayan Wolverhampton, 16 galibiyet, 9 beraberlik ve 13 yenilgi ile sezonu tamamlarken, 47 gol atıp, kalesinde 46 gol gördü. Bu yıl sezonu deplasmanda Leicester City maçıyla açan Wolverhampton, güçlü rakibiyle 0-0 kaldı. 2. hafta ise sahasında konuk ettiği Manchester United karşısında Anthony Martial’ın golüne engel olamayan Wolverhampton, ikinci yarı Ruben Neves’in ayağından bulduğu golle beraberliği sağladı. 68. dakikada United’in kazandığı penaltıda topun başına geçen Paul Pogba’nın vuruşunu kaleci Rui Patricio kurtararak takımının sahadan berabere ayrılmasını sağlayan isim oldu.

Geçen yılın ağustos ayından bu yana Wolverhampton, lig ve kupada karşılaştığı Premier Lig’in devlerine karşı sıradışı sonuçlar almayı başardı. Manchester City, Tottenham, Arsenal, Manchester United, Chelsea ve Liverpool son bir yılda Wolverhampton’un geçit vermediği devler oldular. Bu sezonda kaldığı yerden devam eden Wolverhampton, Leicester City ve United’e yenilmeyerek, favorilere boyun eğmeme geleneğini sürdürdü.

Son 1 yılda Wolverhampton’un boyun eğmediği devler

25 Ağustos 2018 – Premier Lig
Wolverhampton –  Manchester City: 1-1

22 Eylül 2018 – Premier Lig
Manchester United – Wolverhampton: 1-1

11 Kasım 2018 – Premier Lig
Arsenal – Wolverhampton: 1-1

5 Aralık 2018 – Premier Lig
Wolverhampton – Chelsea: 2-1

29 Aralık 2018 – Premier Lig
Tottenham – Wolverhampton: 1-3

7 Ocak  2019 – FA Cup
Wolverhampton – Liverpool: 2-1

10 Mart 2019 – Premier Lig
Chelsea – Wolverhampton: 1-1

16 Mart 2019 – FA Cup
Wolverhampton –  Manchester United: 2-1

2 Nisan 2019 – Premier Lig
Wolverhampton – Manchester United: 2-1

24 Nisan 2019 – Premier Lig
Wolverhampton –  Arsenal: 2-1

19 Ağustos 2019 – Premier Lig
Wolverhampton – Manchester United: 1-1

[Hasan Cücük] 21.8.2019 [TR724]

Ağaoğlu pahalı oyuncaklarını sattığına göre… [Semih Ardıç]

Talimatla iktisadî krize son verilemeyeceğini Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan da gayet iyi biliyor.

Komaya girmiş hastanın arada bir parmaklarını hareket ettirmesi ile hasta yakınları nasıl yeniden umutlanıyorsa Erdoğan’ın verdiği ara gazları ile de vatandaş krizin bittiği hissiyatına kapılıyor.

YENİ BİR 2008 KRİZİ Mİ?

Akabinde yeniden komaya girilse de insan fıtratı icabı tek tercih hakkını umuttan yana kullanıyor.

Erdoğan’ın Merkez Bankası (TCMB) başkanını gece yarısı darbesi ile değiştirdiği ve yeni başkana talimatla faizi indirttiği dönemde Arjantin başta olmak üzere pek çok gelişmekte olan piyasalar peşi sıra sarsılıyor.

Çin, Almanya, İngiltere ve Japonya gibi lokomotif ekonomilerin daralmaya başlaması ya da büyüme oranların gerilemesi “yeni bir 2008 krizi mi?” tartışmasını alevlendirdi.

Merkez bankalarının alelacele faiz indirimine geçmesi ile kontrolün piyasalara geçtiğine “Piyasalarda yangın an meselesi” (https://www.tr724.com/piyasalarda-yangin-an-meselesi/) başlıklı makale ile işaret etmiştim.

PİYASALARDA OTORİTE BOŞLUĞU

Piyasada otoritenin karışık mesajlar vermesi, mütereddit davranması veya hatalı karar vermesi risk hassasiyetini artırır.

Halihazırda dünyada altın fiyatları otorite boşluğu ve kaos sebebiyle tırmanışa geçti. “Güvenli liman” talebi arttıkça altın fiyatı yükseliyor. Otorite boşluğu ile serbest piyasa kavramı birbirine karıştırılmamalı.

Merkez bankaları kararlı duruşları ile piyasanın ihtiraslarını da dizginleyebilirse kararları deniz feneri misyonunu eda eder.

Ekonomileri bileşik kaplar misali olduğu bir dünyada Erdoğan’ın Saray’da yazıp çizdiği talimatlarla Türkiye’nin krizi atlatacağını zannetmek en hafif tabirle saf dilliktir.

O KADAR KAMPANYAYA RAĞMEN İNŞAATÇI KRİZDE


Belli bir sektöre ya da menfaat grubuna matuf iyileştirmelerin veya teşviklerin krizden çıkış reçetesi olmadığını anlamak için uzağa gitmeye lüzum yok.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) temmuz ayına ait konut satış rakamlarını ilan etti. Konut satışı geçen senenin aynı dönemine kıyasla yüzde 17,5 azaldı.

Daha çarpıcı olan kısmı ise ipotekli satışlarda. Bu kalemde düşüş yüzde 57. Temmuzda sadece 13 bin 64 mesken, banka kredisi mukabilinde satılabildi. Her 100 konuttan sadece 12’sinin ödemesi bankalar tarafından finanse edildi.

Hani Merkez Bankası ve kamu bankaları faiz indirmişti? Konutta büyük kampanya başlatmıştı bankalar. Kredi olmadan 3 milyona yakın yeni mesken nasıl satılacak?

EVVELA ENFLASYON VE İŞSİZLİĞE ÇARE BULUN

Her seferinde söylüyorum: Talimat vererek, verileri sansürleyerek krizi bitirilemez. Türkiye’nin son bir senesi kur şoku ve akabinde gelen iktisadi kriz şartlarında geçti. İşsizler ordusuna 1,7 milyon kişi daha ilave olundu.

Mevcut krizde yapışık ikize dönen enflasyon patlaması ve işsizliğin yıkıcı sarsıntılarına karşı AKP iktidarı inkârcılığı seçti.

Kolonlardaki çatlakları alçıpanla kaplamayı marifet sayan hükûmetin 31 Mart Mahallî İdareler Genel Seçimi’nde belediyeleri kaybetmemek için havaya savurduğu paraların maliyeti komadaki bünyeye öldürücü darbe oldu.

Temmuz ayında o kadar gürültüye rağmen konut satışları azaldı. Krizin hane bütçelerini delip geçtiği, halkın ekmek bulma derdine düştüğü bir dönemde faizin değil yüzde 0,9’a, yüzde 0,5’e indirilmesinin bir manası yok.

Üstelik gayrimenkul fiyatlarının serbest düşüşe geçti ve yatırımın geri dönüş süresi 17 seneden 22-23 seneye kadar çıktı.

ACİL İHTİYACE BİNAEN ALİ AĞAOĞLU’NDAN SATILIK BENTLEY

Gelinen noktaya bakın ki Ali Ağaoğlu gibi lüks harcamaları ile meşhur bir müteahhit bile pahalı oyuncakları” Rolls Royce ve Bentley’i satılığa çıkarmış. Acil ihtiyaca binean…

Büyük İstanbul depremini yerin altında bekleyen jeologların ihtisas sahasına girmek istemem. Depremin tarihine veya muhtemel hasarlarına dair her deprem mütehassısı ayrı tahminlerde bulunuyor.

Amma velâkin malî deprem yerin üstünde taş üstünde taş koymuyor. Ali Ağaoğlu müteahhitlerin içinde arsa zengini olanıydı.

O bile garajdaki pahalı oyuncaklarını haraç-mezat sattığına göre krizin artçıları başka grupları da yıkacak demektir.

Erdoğan’ın bin küsur odalı sarayı için “9 büyüklüğünde depreme mukavemet edebileceği” söyleniyordu. Muhtemelen Erdoğan o yüzden kendisinin emin ellerde olduğunu düşünüyordur.

Saray’ın hangi noktaya kadar mukavemet edeceği şimdilik meçhul olsa da Saray’a yaslanmış kâğıttan kuleler gümbür gümbür yıkılıyor.

[Semih Ardıç] 21.8.2019 [TR724]

AKP nasıl geldi, nasıl gidecek? [Ramazan Faruk Güzel]

Ağır siyasi, ekonomik krizlerin ardından 2002 yılında “adalet, kalkınma, özgürleşme” gibi büyük iddia ve vaatlerle iktidar olan AKP ve Erdoğan şimdilerde ülke demokrasisi ve güvenliği için tehdit haline gelmiş durumda… En koyu partililer bile partinin ve liderinin artık en az zayiatla nasıl gideceği/ gönderilebileceği hesapları yapıyor.

Her canlı mutlak ölümü tadacaktır. İnsanoğlu, hayvanlar, bitkiler, kurumlarda, devletler.. doğarlar, büyürler ve ölürler. AKP de 2002 seçimlerinden hemen önce doğmuş, 2010 yılına kadar yükselme yaşamış, 2010 anayasa değişikliğinden 2013 yılı 17/25 Aralık operasyonlarına kadar duraklama dönemine girmiş ve 2013 yılından itibaren de çöküşü başlamış bir siyasi partidir.

“Herkes biliyor geminin su aldığını, herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini..”

Ve şimdi homurtular iyice ortalığı aldı. Mehmet Metiner gibi partinin fedailiğini yapanlar dahi “Yeni bir AKP kurulsun, bu AKP’nin işi bitti” açıklamaları yaparken azledilmiş; eski başbakan Ahmet Davutoğlu dahi suskunluğunu bozmuş vaziyette…

Bir zamanlar AKP içinde yer almış kimselerin fotoğrafları silinirken, partiye omuz vermiş insanlar birer birer yollarını ayırıyor. Partiyi özel mülkü haline getiren Erdoğan’a en büyük destek, yıllarca rakibi hatta düşmanı gibi gözüken Bahçeli ve Perinçek’ten geliyor. Son röportajında da Perinçek, Erdoğan’ın böyle devamı etmesi için hep arkasında olacaklarını deklare etmişti.

AKP’NİN GELİŞİ

Erdoğan’ın ve arkadaşları; insan hakları, özgürlükler, adalet, eşit gelir dağılımı, Avrupa Birliği, gelişmiş dünyaya entegre olma gibi herkesin onay vereceği ilkelerle Fazilet Partisi’nden koparak, dini siyasete alet etmeyecekleri vaadiyle, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurmuşlardı.

O gün için çizdikleri gelecek planlaması ülkeye birkaç beden büyük gelen bir gömlekti. 2010 yılında yapılan “yetmez ama evet” sloganıyla özdeşleşen anayasa değişikliğine kadar her şey mükemmel olmasa da iyi işliyordu. Mesela, devlet yönetiminde:

– Bireysel hak ve özgürlüklerde iyileştirmeler yapılmış,

– Avrupa Birliği yolunda önemli adımlar atılmış,

– Kürt sorunu çözülemese de çözülmesi yolunda belli bir ortam oluşturulmuş,

– Meşhur 367 krizi sonrası cumhurbaşkanını halk seçmeye başlamış,

– Demokrasinin kara lekesi parti kapatma zorlaştırılmış,

– 2001 yılında 3048 dolara kadar gerileyen kişi başına düşen milli gelir, 2013 yılında zirve yaparak 12480 dolar seviyesine kadar çıkmış,

– BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine yüksek oyla seçilmiş, dünyada itibar gören, devletler arası ilişkilerde itilafların çözümünde arabuluculuk görevi verilen bir ülke olmuş,

– 27 Temmuz 2007 yılında Ergenekon gerçeği ile yüzleşip, derin devleti ile hesaplaşmaya başlanmış, askeri vesayet bitirilmişti… Ama sonra gidişat değişti.

ÇÖKÜŞ BAŞLIYOR…

Peki sonra ne oldu? Bu sorunun cevabını Murtaza Kılıç isimli hukukçu dostum güzel özetliyordu:

“Kibir oldu, halkı küçük görme, sırça köşkler, büyük paraları “çerez parası” olarak görme oldu. Muhalif herkesi düşman, hain görme oldu. AKP’nin 2002 yılında iktidara gelirken ülkeye diktiği gömleği ülke doldurdu, doldurduğu gibi sığmamaya, belli yerlerinden de yırtmaya başladı. Ancak AKP’nin ülkeye yeni bir gömlek dikecek ufku, hikayesi ve heyecanı kalmamıştı.

Tek adam olma ihtirası, rant ekonomisi, parayı betona gömme yoluyla kısa yoldan zengin olma hevesi, teknolojiyi, sanayi ve bilimi önemsememek geldiğimiz noktada bizi eksi büyüme ile tanıştırdı.”

Sonra; rüşvet, yolsuzluklar, 17/25, Mit Tırları gibi skandallar patlak verdi, bunları silmek için yargıda ve devlette yapılan darbeler, uluslararası ilişkilerde yapılan telafisi mümkün olmayan yanlışlar… Geliştirilen FETÖ” heyulası, ardından kurgulanan 15 Temmuz! Ve artık KHK’larla, kayyumlarla yönetilen bir ülke!

SON DURUM

Enkaz haline dönmüş ülkede son durum:

– Dolar 6 liraya dayandı,

– Bütçe açığı had safhada; işsizlik parasına çöküldü, Merkez Bankasının yedek akçesine göz dikildi,

– Enflasyon kağıt üzerinde oynamalara rağmen %20,

– İşsizlik yine oynamalara rağmen %14,

– Faizler almış başını gidiyor,

– Dış borç Mart 2019 yılı rakamlarıyla brüt 453 milyar dolar,

– İnşaat, enerji, otomobil dahil tüm sektörler kapanma, iflas durumunda,

– Eğitim, 17 yıllık iktidarlarında defaatle bakan ve sistem değişti; artık çökme noktasında (Şimdi baktığımızda bunun kasten yapıldığı, cahil, sorgulamayan, düşünmeyen, kısa yoldan zengin olmak isteyen bir nesil hesaplandığı ortaya çıkıyor),

– Dini hassasiyeti olan vatandaşlar bile dinden soğutulmuş, deizm katlanmış, din şekilden ibaret olmuş halde…

– Askeriyenin, emniyetin, yargının içi boşaltılmış, yerine AKP militanları yerleştirilerek ‘Polis Devleti’ ya da ‘Parti Devleti’ oluşturulmuş, gelişmiş dünya ile ve müslüman ülkelerle köprüler atılmış, Çin, Rusya, İran’ın yörüngesine girilmiş bir ülke. (Bu da yine Hükümetin ortağı ve yol göstericisi Perinçek’in verdiği istikamet doğrultusunda gerçekleştirildi.

– Hukuku iğdiş etmişken seçim ve demokrasiye dair bütün teamülleri de, beklentileri de yerle bir ettiler… Nitekim son seçimlerde de hukuksuzlukları tavan yaptı. Kaybettikleri İstanbul seçimi vermemek için yaptıkları tarihe geçti. Yüksek Seçim Kurulu eliyle seçimi yenilettiler, gerekçeleri yandaşlarını bile tatmin etmedi, “milli irade” söyleminin onlar için slogandan başka bir anlam taşımadığını herkese gösterdiler.

23 Haziran seçiminde oy için Abdullah Öcalan ve kardeşi Osman Öcalan’dan medet uman, hükümet, şimdi HDP’nin kazandığı 3 büyük büyükşehir Diyarbakır, Mardin ve Van’a “terörle bağlantıları var” diye kayyum atadı. CHP’nin 3 büyükşehiri de (Ankara, İstanbul, İzmir) topun ağzında.

YA BUNDAN SONRA…?

Ve bugün AKP başladığı noktanın çok gerisinde artık…

Her alanda 2002 yılında iktidarı devraldıkları dönemi bile insanlar arar oldu…

“Mağduruz” dedikleri konularda halkı mağdur ettiler. Zulümlerinden ve hukuksuzluklarından nasiplenmeyen kesim kalmadı. Bir partinin içinden çıkarak bugünlere gelmişlerdi. Şimdi ise içinden bir veya daha fazla partinin çıkacağı, parti içinin kazan gibi kaynadığı kapalı kapılar ardında Erdoğan’ın liderliğinin sorgulandığı günlere geldiler.

Batı, Erdoğan sonrası döneme hazırlanıyor, uygulamalar ve aldıkları kararlar bunu gösteriyor. Son 15 Temmuz yıldönümünde işin içinde Tayyip Erdoğan’ın da olduğu söylemler iyice arttı.

Bunun arkasından yargılamalar başlar. Sonrası çorap söküğü gibi gelir.

Her şeyin bir sonu olduğu gibi AKP ve Tayyip Erdoğan’ın da var… Krizle geldikleri gibi krizle gidecekler anlaşılan. Erdoğan Türkiyesi artık K. Kore gibi, “Öngörülemez ülkeler” kategorisinde… O yüzden de bu krizin bedelini kestirmek imkansız. Yaşayarak öğreneceğiz!

[Ramazan Faruk Güzel] 21.8.2019 [TR724]

Kucaklaşmayın ama şunu yapabilirsiniz! [Tarık Toros]

Ülkede, yaşanan gelişmeleri;

-Demokrasi

-Hukuk

-Fikir hürriyeti

-İnsan hakları

..açılarından kritik etmenin manası yoktur.

**

“Ben oynamıyorum” dönemi çare olmaktan çıkalı çok oldu.

Baroların başının…

Saray’da adli yıl açılışına katılacak olmasını protesto eden kimi baroların çıkışı da çok çok geçtir.

Önce…

Tutuklu meslektaşları için bir şey yapacaklardı.

Avukat yollamadıkları sanıklar için bildiri yayımlayacaklardı.

O sanıklar, delilsiz yıllardır tutuklu.



**

Geç bile kalındı esasen:

Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp yerlerine küfreder gibi yolsuzlukları belgeli valileri atadılar.

Muhalifler öyle parçalı ki;

Kimi “oh olsun” diyor,

Kimi “destekliyor”,

Kimi “tepkisiz”,

Kimi de önüne arkasına bir şey koyup “HDP’li belediyeler” ifadesinde olduğu gibi…

Güya protesto ediyormuş gibi yapıyor.

**

İktidar:

5 yılı geçti demir yumrukla ülkeyi yönetiyor.

Elinde devlet sopası, geleni geçeni dövüyor.

Kimi ölüyor, kimi sakat kalıyor, kimi deliğe tıkılıyor, kimi açlığa mahkum.

Böyle iş tutan biri ile anlaşılmaz, uzlaşılmaz, masaya oturulmaz, aynı hava teneffüs edilmez.

Hele hele…

Bırakın demokrasi ve hukuk dersini…

İnsanlık dersi dahi verilmez.

**

Aklı başında herkes bilmeli ki:

Mesele duvardaki Atatürk tablosu değildir.

Gelgelelim…

Ülkenin genel tablosu vahimdir ve bu her kavle göre zulümdür.

Lakin…

Olan biten, iktidar için yanlış değildir.

Onlar doğru bildiklerini yapıyorlar.

Yavaşlayamazlar.

Dururlarsa bu kendi kıyametleri olur.

Bilakis şiddeti artıracaklar.

**

Demokrasi yoluyla gelmiş olabilir.

Sandığı bir seçim olarak düşünmüyor ki, oradan sonuç çıkarsın!

Hatırlayın şu yorumu:

“İktidar demokratik kimi hakları geri verecek, kısmi rahatlama sağlayacak.”

Bu neviden analizlere gülümsemiştim, üç ay kadar önce.

**

İktidarı orada tutan şey, derli toplu en büyük taban gücüne sahip olması.

Karşısı parçalı oldukça girdiği her mücadeleyi lehine çevirme şansına sahip.

Hatırlayalım:

İktidarla koalisyon görüşmesi yapan kimdi?

Hükümete bakan veren…

15 Temmuz sonrası Yenikapı’ya koşan…

Ülkenin üçüncü partisinin tepe kadrosuna hapis yolu açan…

Başkanlık sistemine payanda olan…

Sandıktaki oyuna bile sahip çıkamayıp seçim gecesi ortadan kaybolan…

En son 19 Mayıs’ta Samsun’da Saray’daki zatın iki yanında hizalanan…?

Daha sayayım mı, bunlar başlıklar sadece.

Ders alındı mı peki:

Bugün olsa gene aynını yaparlar.

**

Konsensüs:

Tek başına Demirtaş’ın, tek başına Akşener’in, tek başına İmamoğlu’nun, tek başına Babacan’ın yanına hizalanmakla sağlanmaz.

Çare, evrensel ilkelerde buluşmak.

Dönem, kılıçları kınına sokma dönemi.

Kucaklaşın demiyorum.

Yan yana durun yeter.

Millet ittifakını asıl o zaman görürüz.

[Tarık Toros] 21.8.2019 [TR724]

Kayyım Cumhuriyeti [Ekrem Dumanlı]

Daha birkaç ay önce Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da seçim kazanmış belediye başkanları, İçişleri Bakanlığı’nın tasarrufu ile bir anda görevlerinden uzaklaştırıldı.

Nerde kaldı “Milli irade”!

Ortada bir yargılama yok, somut bir suçlama yok müdafaa hakkı yok…

Peki nasıl oluyor da milyonlarca insanın verdiği oy bir lahzada tuzla buz ediliyor?

Tek adam rejiminin, tek parti diktatörlüğünün sürekli sığındığı sistem: Kayyım ataması.

Birine mi kızdılar, birilerini yok etmek mi istiyorlar, birilerinin malına mı göz koydular; anında kayyım ataması yapıyorlar.

Kayyım uygulaması tarihte de bir zülüm aracıydı. Birinin canına, malına kast ettiklerinde bir müsadere kararı çıkarır insanların ocağını söndürürlerdi. İnsanların göz nuru, alın teri, keyfî bir kararla yok edilirdi.

Ak Parti ‘devlet terörü’nün önüne geçeceği vaadi ile kurulmuştu. Devlet küçülecek birey hakları genişleyecekti. Batı demokrasilerinde olduğu gibi bireyin hakları devletin kutsanmış; hatta tanrısallaştırılmış kavramlarından daha önemli hale gelecekti. Hal böyle olunca birey haklarını garanti altına alan demokratik devlet modeli devletin bir zulüm çarkına dönüşmesine mani olacaktı.

Heyhat!

Kayyım zulmü kısa vadede nasıl başladı diye sorsam belki Türkiye’de pek çok insan hatırlamayacak. Oysa 17 Aralık 2013’te yolsuzluk ve rüşvetten suçüstü yakalanan Erdoğan ve yakınları hakkında ‘gereğini yapmak’ yerine, bunun sorumlusu olarak gördüğü Cemaat’i bitirmek için kayyım sopasını kullanmayı tercih etmişti AKP iktidarı.

Kayyım, kamuoyunun o kadar yabancı olduğu bir kavramdı ki önce bir şaşkınlık yaşandı. Hatta o dönemde ‘kayyım’ diye mi yazılır ‘kayyum’ diye mi tartışmasına şahit olduk.

Neydi kayyım?

Özellikle 2015 yılından itibaren gündemimize giren kayyım uygulaması, Cemaat’e yakınlığıyla bilinen şirketlere el koymak şeklinde tezahür etti. Herhangi bir yargılama yapılmaksızın, karşı tarafın savunması alınmaksızın bir savcı talep etti, bir Sulh Ceza Hâkimi karar verdi ve bir gecede şirketlere el konuldu. Görünürde bir savcı ve bir hakim tarafından verilen bu kararlar aslında Reis’in talimatlarının yerine getirilmesinden başka bir şey değildi. Hakim ve savcı cübbesi giyen bazı insanlar da utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, insanların malına mülküne alın terine el koyuyordu.

Diyarbakır'da kayyım protestosuna polis müdahale etti... Foto: Reuters
Diyarbakır’da kayyım protestosuna polis müdahale etti… Foto: Reuters
Erdoğan iktidarı ilk geniş çaplı kayyım operasyonunu başarılı iş adamı Akın İpek üzerinde denedi.

Önce dolandırıcılıktan sabıkalı bir bilirkişiye düzmece rapor hazırlattılar, ardından iktidarın yandaşı bir Sulh Ceza Hakiminin karıyla alın teriyle kazanılan malvarlığına haramiler gibi çöktüler.

Bunun adı resmen gasptı. Devlet zırhına bürünmüş, hangi tecrübeye sahip olduğu, hangi mahareti olduğu bilinmeyen kayyımlar aracılığıyla milyarlarca liralık malvarlıklarına el konulup talan edildi.

15 Temmuz sonrasında işler iyice çığırından çıktı. Hizmet hareketi ile irtibatlı gördükleri herkesin ve her kurumun malına mülküne kayyım adını verdikleri haramileri gönderdiler.

Ak Parti iktidara gelmek için mustazaflar kavramına sığındı, mazlumları yanına aldı, zalimlerin karşısına dikildi, birey haklarını geliştireceğini iddia etti. Maalesef zaman içinde “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar” kuralı bir kere daha işledi. Bundan sonra öyle azıttı ki; sadece muhaliflerinin mallarına el koymakla yetinmedi, bir dönem kutsadıkları milli iradeye kayyım atamaya başladı.

Ve gelinen son nokta: Diyarbakır, Mardin, Van gibi sandıktan ezici çoğunlukla çıkan HDP adaylarının belediye başkanları, bir yargı kararı olmaksızın İçişleri Bakanının hukuksuz tasarrufuyla görevden alınıyor, yerlerine iktidar bürokratları konuluyor.

Daha birkaç ay önce seçilmiş belediye başkanlarının suçu ne? İçişleri Bakanı sıfatını taşıyan, siyasi kariyerinde bir uçtan öbür uca zıplamayı, o saftan bu safa geçerken keskin ifadeler kullanmayı marifet zanneden zata göre ‘teröre destek’ vereceklermiş. Anlaşılan o ki ortada somut suç yok. Herhangi bir bilgi ve belge de yok. Eğer olsaydı birkaç ay önce seçime girmelerine müsaade edilmezdi, mahkemeye gidilirdi, ifadeleri alınırdı, savunmalar yapılırdı ve herkesin saygı duyacağı bir karar verilirdi.

İşte tam da bu noktada ‘kayyım formülü’ devreye giriyor. Çünkü belediyelere kayyım için bir yargı süreci işletmeye ihtiyaç yok. İçişleri Bakanlığından gönderilen bir emir, milli irade ile göreve gelmiş başkanları alaşağı edip, yerlerine vasıfsız çapsız iktidar bürokratları atanıyor.

Tabii ki sandıktan çıkan sonucu hazmedemeyen tek adam rejiminin bundan daha farklı bir şey yapması beklenemezdi. Buna rağmen halk, kendi iradesini yok sayan bu despotluğa karşı çıkıyor.

Haksız da değil.

Sonuçta HDP kanunlara uygun olarak kurulmuş, seçimlere girme hakkı olan bir parti. Daha birkaç ay önce seçimlere girme hakkı olan, aday gösterebilen, adayları seçim kazanabilen bir partiye terör suçlaması yapılması, devlet gücünü hunharca kullanan tek adam rejiminin ne kadar riyakar ve sahtekar olduğunu ortaya çıkarıyor.

Bu bir sürpriz mi? Tabii ki hayır.

Cemaatle irtibatlı görülen insanların bir anda terör suçlamasıyla karşı karşıya kalmasına, mallarının mülklerinin müsadere edilmesine, insanların keyfi bir şekilde tutuklanıp hapse atılmasına bugüne kadar sessiz kalanlar, şimdi kayyım atamanın ne kadar zalimce olduğunu söylemek durumunda kalıyor.

Bu da bir aşama.

Nedense bizim topraklarımızda zülüm başa gelmeden zalime zalim denemiyor. Masanın altından kafasını çıkaramayan, çadırını aralayıp dışarıya bakamayan, baksa bile göremeyen insanlar, kendi otağları dağıtıldığında ancak mevzuyu anlayabiliyor. Dün meseleyi AKP-Cemaat tartışması olarak basite indirgeyen, insan hakları ihlallerini keyifle seyredip ‘Bırakın birbirlerini yesinler’ diyenler tehlikenin adım be adım kendilerine yaklaştığını görüyorlar.

Evet gerçeği görmek lazım. Kayyım zulmünün HDP belediyeleriyle sınırlı kalacağını sananlar yine büyük bir hatanın içine düşmüş durumda.

Bugün Diyarbakır, Van, Mardin belediyelerini işgal eden, yarın Ankara, İstanbul, Adana veya İzmir belediyelerini gasp etmeyeceğini kim garanti edebilir!

Tekrar başa dönelim. Eğer kayyım uygulaması ilk ortaya çıktığında topyekûn herkes ‘Yahu bu asırlar öncesinde kalmış vahşi ve zalim bir uygulamadır; devletin gelişigüzel terör suçlaması yapması ve insanların mallarına mülklerine el koyması ancak ve ancak faşizmde görülür!’ diyebilseydi bugün bu acılar hiç yaşanmamış olacaktı.

Bari bugün insanlar “Bu uygulama evrensel hukuka da aykırıdır Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na da” diyebilse! Hiç olmazsa bugün kayım rezaletinin nereye kadar dayanabileceği görülebilirse ve topyekûn bütün kitleler demokrasiye insan haklarına mal ve can güvenliğine sahip çıkabilse.

Aksi halde yarın bütün partiler, sivil oluşumlar terör suçlamasıyla karşı karşıya kalacak ve hiç kimse canından, malından ve özgürlüğünden emin olamayacak.

Zaten Türkiye Kayyım Cumhuriyeti olmaya doğru savrulmuş gidiyor. Bu uygulamaya demokratik direnişle cevap vermeyenlerin ne demokrasiden ne de insanlıktan nasibi yoktur…

[Ekrem Dumanlı] 21.8.2019 [TR724]

O heyeti merakla bekliyoruz [Adem Yavuz Arslan]

Yeni Şafak’ın haberine göre Erdoğan rejimi, sürgün gazeteciler ve Gülen Cemaati’nin önde gelen mensuplarını bulundukları ülkelerden alabilmek için ‘teknik heyet’ oluşturacakmış.

Karar Büyükelçiler Zirvesi’nde alınmış.

Yıllık toplantıda bir araya gelen büyükelçiler mealen “kimse bizi ciddiye almıyor, iade taleplerimiz havada kalıyor, teknik heyetler oluştursanız, gelip onlar anlatsa” demişler.

Aslında büyükelçilerin yaptığı diplomat kurnazlığı.

Çünkü Ankara çıkışlı iade talepleri utanç verici. Büyükelçiler bu tür dosyalarla muhataplarının karşısına çıktığı zaman rezil oluyorlar.

Onlar da topu Ankara’ya atmışlar.

Hukukun olmadığı ülkelerden rüşvetle adam kaçırtan Erdoğan rejimi ABD ve Avrupa ülkelerinde ise yargı duvarına tosluyor.

Şahsen teknik heyet oluşturma kararını memnuniyetle karşıladım. Böylece uygar dünya Türk yargısını daha yakından tanıma, görme imkanı bulacak. Ben de hakkımdaki suçlamaların dayanağını görebilirim. En azından öyle umuyorum.

Şöyle ki:

2014 Haziran’ından bu yana Washington’yadım. AKP rejiminin 28 Ekim 2015’te gasp edip yağmaladığı, sonrada kapattığı Bugün Gazetesi’nin Washington Temsilcisiydim.

TOMA’larla İpek Medya’nın kapısını kıran, meslektaşlarımı gaza boğup gözaltına aldıran AKP kayyımları ilk iş olarak da benimde aralarında bulunduğum bir düzine gazeteciyi işten attı. Yasa tanımadıkları için bu işlemi yaparken de hak hukuk gözetmediler.

Sonrasında malum süreçler yaşandı. Onlarca gazeteci tutuklanırken benimle ilgili tutuklama kararı verilmemesi mümkün değildi.

Merak ettiğim konu bunu nasıl yapacaklarıydı.

Havuz medyasında adımı ilgisiz bir dosyada gördüm. Sonra iddia ettikleri tarihte Türkiye’de bile olmadığımı fark edip o konuyu kapattılar.

Ardından da Hrant Dink Cinayeti’ne dair 2011’de çıkan ‘Bi Ermeni Var: Hrant Dink Operasyonunun Şifreleri” ve 2012’de çıkan “Ergenekonun Zirvesi” kitaplarım bahane edilerek hakkımda dava açıldı.

Yine Havuz’dan gördüğüm kadarıyla yazdığım kitaplar ‘terörist faaliyet’ olarak tanımlanmış.

Nedim Şener’in kankası savcı Gökalp Kökçü evlere şenlik bir iddianame yazmış.

AKP yargısının bile ‘yetersiz’ bulup 3 kez iade ettiği iddianameye göre kitap yazarak 4 yıl önceki cinayete iştirak etmişim.

Dahası iddiaya göre gazeteciler Ercan Gün, Ekrem Dumanlı, Faruk Mercan ve avukat Halil İbrahim Koca ile Zaman’da bir toplantı yapmışız.

Gerçekte böyle bir toplantı hiç olmadı. Bu iddia neye dayanıyor aradan geçen bunca zamana rağmen öğrenemedik.

Savcı Kökçü’ye göre gazeteciler arasında ‘yoğun irtibat’ varmış. Gazetecilerin kendi arasında konuşması normaldir ama AKP yargısında işler farklı işliyor.

Ancak orada da absürtlük diz boyu.

İddianame savcı Kökçü’nün hukuk ve dil bilgisinin zayıf olduğunu gösteriyordu. HTS kayıtları da matematik bilmediğini gösterdi.

Yada pervasızca yalan söylüyor.

Mesela savcının yoğun irtibat dediği kayıtlara (Mahkeme HTS kayıtlarına bile bakmamış) göre benimle Ercan Gün arasında tek telefon görüşmesi var. O da 44 saniye. Diğer isimler arasında hiç irtibat yok.

Ama savcıya göre ‘çok yoğun irtibat’ varmış.

Mahkemenin ABD’ye yolladığı iade talep yazısı ise ayrı bir komedi. Anayasal düzeni ortadan kaldırmakla suçlanıyorum.

Bunu da kitap yazarak yapmışım.

ABD’li hukukçuları dumur eden metinde şöyle bir ifade daha var:

“Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçu beraberinde başka suç işleme” diye bir madde var.

Fakat o suçun ne olduğuna dair bir bilgi, açıklama ya da delil yok.

Uzman bir ceza hukukçusuna sordum o da anlayamadı. TCK’da böyle bir suç  tanımı yok çünkü.

ABD’ye yollanan metinde ‘firari’ deniyor.

Halbuki benim Washington’a atanmam 2014 Haziran’da oldu. Tüm resmi dokümanlarım ABD makamlarında mevcut. ABD’de akredite basın kartım var. Hatta yakın zamanda yeniledim.

Hakkımdaki dava ben Washington’a atandıktan neredeyse 3 yıl sonra açıldı.

Yani teknik olarak ‘firari’ olamam.

4 sayfalık metinde o kadar çok hukuki hata var ki, neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

Mesela ‘olgular’ kısmında kasten adam öldürmeye dair bir veri yok. ‘Suçun maddi ve manevi unsurları’ ortada yok.

‘Adam öldürme’ suçunun neresinde olduğum, ilgim ne belli değil.

Anayasal düzeni değiştirme ve terör örgütü üyesi olmaya dair de bir delil, bulgu vs. yok. Hakim ağırlaştırılmış müebbet istenen bu suçlara dair tek bir delil, bulgu vs. göstermiyor.

Şimdi başa dönelim.

Erdoğan rejiminin sürgün gazetecileri bulundukları ülkelerden almak için görevlendireceği ‘teknik ekip’ ne anlatacak çok merak ediyorum.

ABD makamları da bu sayede zaten çok iyi bildikleri Türk yargısını daha yakından tanımış olacaklar. Heyetler arası toplantıların hayli renkli geçeceği kesin.

Sürgün gazetecilerden biri olarak o heyeti merakla bekliyorum.

KALEM, DEFTER VE ÇELİK YELEK

Amerika gerçekten enteresan bir ülke. Dünyanın en eski ve en kısa anayasalarından birine sahipler.

Birinci ek maddesi fikir ve ifade özgürlüğünü düzenliyor. Bu madde adeta kutsal. Üzerine teklif dahi yapılamıyor.  Gerçekten de düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda haklı bir şöhrete sahipler.

Ancak aynı Amerikan Anayasasının ikinci ek maddesi ise bireysel silahlanma özgürlüğünü düzenliyor. Tıpkı birinci ek madde gibi bu madde de dokunulmaz.

Her yıl onlarca silahlı saldırının olduğu, binlerce kişinin hayatını kaybettiği bir ülke ama kimse silahlanmaya dur diyemiyor.

Mesela çetrefilli.

İfade özgürlüğünden silah lobilerine kadar farklı etkenler var. Her silahlı saldırı sonrası tartışma tekrar alevlense de çözüm bulunamıyor.

Hal böyle olunca da serbest piyasa kendine göre çözümler üretiyor. En ilginç ‘çözümlerden’ birisi ise okul çağındaki çocuklara yönelik.

ABD’nin bazı eyaletlerinde okullar geçen hafta açıldı. Büyük bir bölümü ise önümüzdeki hafta yeni eğitim öğretim yılına başlayacak.

Aileler okul araç gereçlerini toparlamakla meşgul. -Gerçi ortalama Amerikalı bu işi geçen dönemin sonunda hallediyor. Son dakikaya kalanlar ise bizim gibi sonradan bu ülkeye gelenler ve hala Amerikalı olamayanlar-

Okullar açılırken dünyanın her yerinde benzer tablolarla karşılaşmak mümkün. Ancak ABD’de sıra dışı bir durum yaşanıyor.

Yaşanan keşmekeşi fırsata çeviren girişimciler okul çağındaki çocuklar için kurşun geçirmez sırt çantası, saldırıya dayanıklı minder yada kurşun geçirmez yazı tahtası üretiyorlar.

Düşünsenize çocuğunuzun okul gereçleri listesini yaparken kalem, defter gibi temel ihtiyaçların yanına kurşun geçirmez sırt çantası gibi şeyler eklemek durumunda kalıyorsunuz.

3 yıldır piyasada olan ürünlere rağbet her geçen gün artıyor. Hatta öğrenciler dışında risk gruplarına giren meslek mensupları da bu tür ürünlere rağbet ediyor. Satış rakamları sürekli artış gösteriyor.

Yeri gelmişken şu hatırlatmayı da yapayım.

ABD’de her şeyin başı güvenlik. İlköğretimden üniversiteye kadar her aşamada, yeni ders yılının ilk gününde güvenlik tedbirleri anlatılıyor.

Silahlı saldırı olursa ne yapılır, nasıl davranılır, yangın-sel durumunda ne olur uygulamalı olarak gösteriliyor.

Başta da dediğim gibi ABD enteresan bir ülke. Silah boyutuyla da hala ‘Vahşi Batı’.

[Adem Yavuz Arslan] 21.8.2019 [TR724]

Türkiye’de Eğitimin Muhasebesi: 5+3+3/8+3/4+4+4=? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Başlıktaki rakamlar Türk eğitim sisteminin son yirmi yıl içinde geçirdiği aşamaları gösteriyor. Beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul ve üç yıllık lise eğitimi şeklindeki sisteme 28 Şubat’ın “çokbilmiş” askerlerinin baskılarıyla son verilmiş ve sekiz yıllık zorunlu eğitime geçilmişti.

Bu elbette tarihi bir karardı. 1973’de 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunuyla zorunlu eğitimin sekiz yıl olması kararlaştırılmış ancak üzerinden yirmi beş yıl geçmesine rağmen bu konuda bir adım atılmamıştı.

Türkiye’de bu tür radikal kararların uygulanması hep olağanüstü dönemlerde gerçekleştiğinden yine öyle oldu ve 28 Şubatçılar,  dönemin Refahyol Hükümeti’ne ve onun başbakanı Erbakan’a “zorunlu sekiz yıllık eğitim”  kararını imzalattılar.

8+3’ten 4+4+4’e

Bu kararın uygulamaya geçilmesi için hiçbir hazırlık yapılmamış, her şey oldu bittiye getirilmişti. Darbeci askerler içinse bunun bir ehemmiyeti yoktu.

Sekiz yıllık eğitim Türkiye’de çok büyük sorunları beraberinde getirdi. 6-15 yaş grubunun aynı ortamda eğitim almak zorunda kalması ve yabancı dil öğretiminin temelini oluşturan Anadolu liselerinin hazırlık sınıflarının kaldırılması, en çok öne çıkan problemler oldu.

Buna benzer birçok sorun yaşansa da “ideolojik saplantılarla” hareket eden darbeci askerler için bunların önemi yoktu. Onların tek takıntısı “Türkiye’nin çağdaş milletler seviyesinde yer almasının önünde en büyük engel olan İmam Hatiplerin arka plana atılmasıydı!”.

Sekiz yıl ilköğretim ve 8+3 sistemi eğitimcilerin büyük çoğunluğunun tepkilerine rağmen devam etti. 28 Şubat mağduriyetlerinin etkisiyle iktidara gelen AKP’nin hedeflerinden birisi de bu garabete son vermekti.

Sistemin yenilenmesi ihtiyacı, bütün eğitimci ve velilerin farkında olduğu bir realiteydi. Ancak iktidarının ilk yıllarında bu tür kararları geniş katılımla almaya özen gösteren AKP, bir gecede 8+3’ün yerine 4+4+4 şeklinde bir sisteme geçiverdi.

28 Şubatçıların “İmam Hatip takıntısı” gibi AKP’nin de “İmam Hatip sevdası” uzun süre tartışılması gereken bir uygulamanın oldubittiye getirilmesiyle sonuçlandı. AKP için imam hatiplerin kalitesinin bir önemi yoktu. İmam Hatipler, AKP’nin oy deposuydu ve sayıları ne kadar artarsa oyları da o kadar artacaktı.

Türk Sağının ufuksuzluğu

AKP’nin eğitim alanındaki benzer tutarsızlıklarına pek çok örnek verilebilir. Çok büyük tepkilere rağmen dershanelerin kapatılmasına karar verilmesi, ortaöğretime geçiş sisteminin şeklinin sürekli değiştirilmesi ve Bakanlık teşkilatının çok partili dönemin en kötü “kadrolaşma örneklerine sahne olması” akla gelen ilk örneklerdir.

Özellikle “15 Temmuz meşum darbe teşebbüsü” sonrasında on beş üniversitenin kapatılması, binlerce akademisyenin bir yargı kararı olmaksızın ve çoğunlukla da “yandaş” akademisyenlerin arkadaşlarını fişlemeleriyle ihraç edilmesi, AKP’nin eğitime bakışının en somut örnekleridir.

Bu eleştirilere önceki sağ iktidarlar gibi “çok sayıda okul açıldığı, her ilde üniversite kurulduğu, öğretmen sayısının artırıldığı, okul kitaplarının ücretsiz verildiği gibi” cevaplar verileceği açıktır.

Türkiye’de 1950’den bu yana “sol siyasetin” Milli Eğitimi yönettiği süre çok azdır. Dolayısıyla Türk eğitiminin bugünkü seviyesizliğinin temel sorumlusu “eğitimi sadece binalardan ve sayılardan ibaret gören” DP’den AP’ye, ANAP’tan AKP’ye sağ iktidarlardır.

Türkiye’de sol siyasetin “ideolojik körlüğüne karşılık” sağ siyaset de niteliğe eğilememiş ve eğitimdeki kötü tabloya zemin hazırlamıştır. Nitekim AKP’nin kurmakla övündüğü üniversitelerden Türkiye’de bile öne çıkmış bir üniversitenin olmaması, üniversite kurmanın kaliteyi artırmadığının ispatıdır.

AKP de bu kıskançlıkla her fırsatta Türkiye’nin ODTÜ ve Boğaziçi gibi en kaliteli üniversitelerini hedef almaktadır.

Benzer durum liseler için de geçerlidir. Bugün Türkiye’nin en iyi liseleri; temeli Fransız ekolüne dayanan Galatasaray Lisesi, Alman ekolüne dayanan İstanbul Erkek Lisesi ve Amerikan sistemini esas alan Robert Koleji’dir. Bu da başta AKP olmak üzere sürekli “yerli ve milli” vurgusu yapan sağ iktidarların ülkeye kaliteli okullar kazandıramadıklarını göstermektedir.

Cahilliğe methiye ve kitap yakmakla övünen Bakan

AKP iktidarının en büyük hayal kırıklıklarından birisi de on yedi yıl boyunca Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen ve ismi icraatından çok önde gelen bakanlardır. İlk bakan Hüseyin Çelik’in Hilmi Yavuz’dan mülhem olduğunu düşündüğüm “sosyal bilimler liseleri” sayılarının artmasıyla sıradanlaştırılmış yine Çelik tarafından başlatılan “Liselere Geçiş Sistemi” her bakan döneminde farklı bir isim ve şekle dönüşmüş ve bütün bunlar AKP’nin bir eğitim politikası olmadığını ortaya koymuştur.

Ömer Dinçer’in bakanlık teşkilatını yeniden düzenleme bahanesiyle yaptığı tasfiyeler ve Nimet Çubukçu’nun bir fiyaskoya dönüşen FATİH Projesi’nden sonra herhalde en büyük fiyasko Nabi Avcı’nın bizzat kendisi olmuştur.

Yıllarca “İslamcı camianın entelektüeli” zannedilen ve Bakanlığa “felsefi bir derinlik kazandıracağı” zannedilen Nabi Hoca’nın “talimatları uygulayan” bir “etkisiz eleman” olarak tarihe geçmesi her yönüyle ilginçtir.

Hayal kırıklarının son halkası ise Ziya Selçuk Hoca’dır. Parlak bir akademik kariyere sahip olması ve bizzat eğitimin içinden gelmesi nedeniyle bakanlığının başlangıcında büyük beklentiler olsa da bugün gelinen noktada Ziya Hoca’nın da Nabi Hoca’ya benzer akıbeti paylaşacağı anlaşılmaktadır.

Son olarak Bakan Selçuk’un 300.000 kitabı yakmakla övünmesi, AKP’nin kitap düşmanlığının ancak totaliter rejimlerde görülecek seviyede olduğunu da göstermiştir.

Bu süreçte AKP’den birçok isim, eğitimli insanların kendilerine oy vermediği gerekçesiyle “cahilliğe methiye” tarzında konuşmalar yapmış hatta Halil İnalcık’ın talebesi olmakla övünen bir akademisyen “cahilliğe yaptığı övgülerin” mükâfatı olarak AKP tarafından YÖK üyeliğiyle ödüllendirilmiştir.

Tuba Ağacı Nazariyesi

Bütün bunlar ister istemez akıllara yüz yıl öncenin “Tuba Ağacı Nazariyesi” tartışmalarını getirmektedir. 1908-1909 ve 1910-1911 yıllarında Maarif Nazırlığı da yapan Emrullah Efendi’nin ortaya attığı bu teori o dönemde ciddi şekilde tartışılmıştı.

Bilindiği gibi “Şecere-i Tuba” Kur’an-ı Kerim ve hadislerde yer almakta ve dünyadaki ağaçların tersine dallarının ve meyvelerinin yerde, kökünün yukarıda olduğuna inanılmaktadır. Emrullah Efendi de cennetteki Tuba ağacından ilham alarak geliştirdiği teoriye bu ismi vermişti.

Bu nazariyeye göre eğitimdeki gelişmeler Tuba’nın kökünün yukarıda olması gibi üstten yani üniversitelerden başlamalı ve kaliteli üniversiteler vasıtasıyla eğitim yeniden düzenlenmeliydi. Emrullah Efendi’ye göre “Darülfünunları kaliteli olan memleketlerin “ilim yüksek zümreden aşağıya doğru yayıldığından” alt kademe okulları da kaliteli olacaktı”.

Emrullah Efendi’nin bu teorisine karşılık aynı dönemde Darülmuallimin Müdürlüğü yapan Satı Bey ise yenileşmenin önce ilköğretimden başlaması gerektiğini ileri sürerek zayıf bir ilköğretimle yükseköğretimin de gelişemeyeceğini savunmuştu. Satı Bey’e göre, eğitimin bütün kademeleri birbiriyle irtibatlıydı ve sadece birisinin iyi olmasıyla eğitimin mükemmel hale gelmesi mümkün değildi.

Satı Bey eğitimin temelinin ilkokul öğretmenlerine dayandığını, öğretmenler yeterli olmazsa ülke genelinde eğitimin de kaliteli olamayacağını düşünüyordu. Satı Bey’e göre “bizde eğitim meselesi para meselesi olarak görülmüş, güzel binalar inşa ederek araç gereçlerle donatarak” problemlerin çözüleceği zannedilmişti. Hâlbuki asıl mesele “kaliteli öğretmen” yetiştirilmesiydi.

Yüz yıl sonra

Emrullah Efendi ve Satı Bey, II. Meşrutiyet döneminde yukarıdaki düşüncelerle eğitim için hedefler koymuşlardı.

Aradan geçen süre içinde Türkiye’de okullar köylere kadar ulaştığı gibi okullaşma oranında da çok önemli gelişmeler yaşandı. Buna karşılık yüz yıl önce tartışılan üniversite kalitesi bir türlü artırılamadığı gibi diğer okulların kalitesinde de kayda değer bir artış görülmedi.

15 Temmuz ihraçlarından sonra Tuba Ağacı Nazariyesinin temelini oluşturan üniversitelerde yüzlerce bölümde yeterli akademisyen bile kalmadığından ciddi bir kalite kaybı ortaya çıktı.

Diğer yandan yapılan tasfiyelerle benzer problemin ilkokul, ortaokul ve liselerde de yaşandığı açıktır. Üniversiteye giriş sınavlarındaki ortalamaların “kolay sorulara rağmen” sürekli düşmesi bu durumu onaylamaktadır.

Kadrolu öğretmenlik yerine “ücretli öğretmenlik” uygulamasıyla da Satı Bey’in yüz sene önce savunduğu “öğretmenliğin bir meslek olması” tezinin bile gerçekleşmemesi, her yönüyle üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Ama bunların bir önemi var mı acaba? Her seçim döneminde sayılarla övünen, her savunduğunun tersini yapan ve “cahilliği kutsayan” bir anlayıştan daha fazla bir şey beklenebilir mi?

Kaynaklar: M. Ergün, “Emrullah Efendi, Hayatı, Görüşleri”, DTCF Dergisi, S. 30, 1982; M. Üke, “Emrullah Efendi ve Tuba Ağacı Nazariyesi”, TALİD, S. 12, 2008; Y. Nizamoğlu, Osmanlı Eğitim Sisteminin Atatürkçü Eğitim Sistemiyle Karşılaştırılması, İÜ AİİT yüksek lisans tezi, 1995.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 21.8.2019 [TR724]