Hesap zamanı? [Ekrem Dumanlı]

Ekrem Dumanli son dönemlerde cezaevlerinde yaşanan olaylarla ilgili açıklamalarda bulundu
Hesap Zamanı!

Sesli Battaniyeleri'nin sahibi Hazim Sesli, Menemen Kapalı Cezaevi'nde cinayetten iki defa mahkûm edilmiş Fatih Oktay'ın şişli saldırısına maruz kalmıştı Ondan önce de İstanbul Terörle Mücadele  müdürlüğü yapmış Ömer Köse hücrede 6 gardiyanın saldırısına uğramıştı. Başta Türkiye’nin cezaevlerinde olup bitenlerle ilgili  Adalet Bakanı Abdülhamit Gül sessiz. Diğer yetkililerde konuşmuşyor. Hatta başta İnsan Hakları kuruluşları olamak üzere gazeteciler, akademisyenler , sivil toplum örgütleri de konuya tepkisiz .

You Tube Kanalında bir yorum Videosu yayınlayan Gazeteci Ekrem Dumanlı  bu konuya tepki gösterdi. Hapishanede devlet gözetiminde ve sorumluluğunda olan tutukluların başlarına gelenlerin sorumluların ortaya çıkarılması gerektiğini söyleyen Dumanlı ' Bu kirli tezgahı kuranlar hesap vermeyecek mi?' dedi


[Samanyolu Haber] 15.3.2020

Sami Selçuk: Yargıçların ülkeyi kurtarma görevleri yok

Yargıtay eski başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’a göre siyasal iktidarın yargı kararları konusunda beyanat vermesiyle beraber hukuktan bahsetmek gülünç, hatta saçmalık. Türkiye’nin Batı’dan kanun alırken hukuku almadığını söyleyen Selçuk, dünyada en fazla adli hatanın Türkiye’de yapıldığını söylüyor. Selçuk’a göre yargıç, iktidara, basına, kamuoyuna, diğer yargıçlara ve hatta kendisine karşı bağımsız olmadığı sürece adaletin tesis edilmesi mümkün değil.

İnsanlık bir virüsle savaşırken, kendi içinde de adalet ve eşitlik savaşını sürdürüyor. Bu savaşın en çetin geçtiği ülkelerden biri de Türkiye. İktidarın yargı erkini de kontrol altına almasıyla birlikte adaletin terazisi tartışmasız bir biçimde siyasal iktidarın lehine çalışıyor. Başta Fransa olmak üzere şimdilerde görece demokratik pek çok ülke, çetin mücadeleler sonucunda, yine görece bağımsız bir yargı sistemi inşa edebildiler. Türkiye gibi ülkeler ise o sistemlerin bir tür “fotokopisini” çekerek uygulama yoluna giderken, adaletin terazisinin devlet ve iktidarlar lehine çalışması için başından itibaren “uyanık” davrandılar.

Peki biz buraya nereden geldik, nasıl çıkabiliriz? Türkiye’deki yargı sisteminin neredeyse yarım asırlık serencamının doğrudan tanığı ve aktörü olan Yargıtay eski başkanı ve halen Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’a bağlanıyoruz…

Yerel veya yüksek yargının siyasi iktidar tarafından bir sopa olarak kullanıldığı, yargının iktidarın direktiflerine göre hareket ettiği açık. Dahası, iktidarın kendisi de bunu inkâr etme yoluna gitmiyor. Yargı erkinin yasama, yürütme erklerinin boyunduruğu altına alındığı rejimlerin, yahut toplumların geleceği hakkında nasıl bir öngörüde bulunulabilir?

Türkiye, Batı hukukunu aldığını sanıyor. Bu doğru değil. Bunun nedenlerini Kendini Tüketen Hukukun Dramı, Bir Doğululaşma Serüveni adlı yapıtımda yeterince açıklamıştım. Aslında Türkiye Batı’dan hukuku değil, Batı hukukunun meyvesi olan yasaları aldı. Hukukun kökü ve gövdesi Batı’da kaldı. Dolayısıyla hukukun gövdesi ve kökleri doğrultusunda görüşler geliştiremedik. Hukuk, biçim değil, içeriği ve ilkeleri zengin bir bilim dalı. Hukukun binlerce beyinden yüzyıllarca süzülüp gelen kavramları bizde iyi anlaşılamamıştır. Dolayısıyla yasaları almışız, ama hukuk orada kalmış. Bu yüzden 1980 yılında, dünyanın en büyük cezacılarından “Yeni Toplamsal Okul”un kurucusu Marc Ancel, 765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın uygulanmasıyla, dolayısıyla alıntı yasaların başarısızlığıyla ilgili olarak şu tanıda bulunmuştu: “İtalyan Ceza Yasası, Türk uygulamasında büyük ölçekte yozlaştırılmıştır”.

BATI’DAN YASALARI ALMADAN ÖNCE HUKUKU ALMALIYDIK

Peki, ne yapmalıydık?

Batı’dan yasaları almadan önce hukuku almalı ve hukukun kavramlarını ve ilkelerini içselleştirmeli, bilinçlenmeliydik.

Ne demek bu?

1858 yılında Fransız Ceza Yasası’nı almıştık. Ama kavramları Türkçeleştirmede, özümsemede başarısız olduk. Yine Cumhuriyet’ten sonra 19. yüzyılda yapılan yasalar arasında en başarılı yasaları, Ceza Yasası’nı İtalya’dan ve Suç Yargılama Yasası’nı Almanya’dan aldık. Seçim doğruydu, ama uygulama başarısız oldu. Dolayısıyla Marc Ancel’in tanısı, kesinlikle doğrudur. Eğer Türkiye, yasaları almadan önce hukuku alsaydı ve o hukukla ilgili hukukçuları yetiştirseydi başımıza bunlar gelmezdi ve sonuç böyle olmazdı. Atatürk, aslında doğru düşünmüştü. Nitekim 1925’te Ankara Hukuk Mektebini açarken, yeni hukuku öğrenerek uygulayacak öğrencilerden söz eder. Ancak bu uygulamaya yansımadı. Osmanlı’nın yaptığı gibi yasaları aldık, ama hukuku almadık. Oysa bizden sonra Batılılaşmaya yönelen Japonya, Meiji döneminde (1868-1912 yılları) yalnızca yasaları değil, yasalardan önce hukuku aldı.

Japonya bunu nasıl yaptı?

Fransız Medeni Yasası’nı almadan önce dönemin Boissonade, Bousquet gibi en seçkin Fransız hocalarını ülkelerine çağırdılar. Önce yasaları uygulayacak olan geleceğin hukukçularını yetiştirdiler. Uzun süre Batı hukuku öğrenimini yaptıktan sonra Fransız Medeni Yasası’nı Japoncaya çevirttiler ve yürürlüğe soktular. Kimi hukuk kavramlarını olduğu gibi aldılar. Dahası, alfabelerinde kimi kavramları yazıya dökecek harf yoktu. Alfabeye yeni harfler eklediler. Hukukçular, uygulamaya geçtikleri zaman artık kavramları, ilkeleri ve kurumları özümsemiş, içselleştirmişlerdi. Hiç güçlük çekmediler. Batı hukuku, Batı’daki gibi yerleşti. Bugün Japonya çok ileri ve yerleşmiş bir hukuk düzenini yakalamıştır. Hukuk devrimi böyle yapılır, yani kökleriyle birlikte. Biz ise, bırakınız devrimi, hukuk alanında iyileştirmeyi bile henüz başaramadık.

Hukukun uygulanması konusunda kavramların, ilkelerin önemi nedir?

Hukuk kavramları, ilkeleri, binlerce yıldan bu yana, binlerce beyinden süzülüp gelmiş. Bunların bilincine varmazsanız, sonuç hüsrandır. Bunları özümsememişseniz, ne iyi yasa yapabilirsiniz ne de hukuku iyi uygulayabilirsiniz. O yasaları ana dilinizle bile iyi kotaramazsınız. Sözgelimi, Yeni Türk Medeni Yasası’nın dili çok parlak. Buna karşılık Türk Ceza Yasası, hem kavramlar hem de cümle kuruluşları açısından yanlışlıklarla doludur. Unutulmamalıdır ki, hukuku her şeyden önce diline göre yorumlayacak ve uygulayacaksınız.

Bunu biraz somutlaştırabilir misiniz?

Ceza Yasası’ndan hem terimi, hem de cümlesi bozuk basit bir örnek vereyim. Yasaların tümünde, çoğu hocaların kitaplarında “kasıt” sözcüğü “kast” olarak yazılmış ve öğrenciye böyle öğretilmiştir. Oysa kast, Hindistan’daki olaydır. Bu bir. İkinci olarak da Yasa’nın maddesi ve kastın tanımını okuyalım: “Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.” Oysa doğru tanım şöyle olmalıydı: “Kasıt, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilinerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir” ya da “Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurları bilerek ve isteyerek gerçekleştirmektir”. Görüyorsunuz hem kavram hem de cümle bozuk. Yasalar yapılırken kimi ülkelerde görüldüğü üzere, en az bir dilbilimcinin hazır olması gerekir. Bunlara uymazsanız “kasıt” kavramını Hindistan’daki “kast” ile karıştırırsınız.

DÜNYANIN HER YERİNDE DURUŞMA TEK OTURUMDA BİTER

Yani hiyerarşiye dayalı toplumsal tabakalaşma sistemi…

Evet, evet. Oysa kullanılması gereken kavram “kasıt”tır. Aslında bunun Türkçesi var: “Yönelim”. Bir kez daha söylüyorum, hukuk kavramlar dilidir ve kavramın hem içeriğini, hem de sınırlarını bilmek gerek. Ben, sık sık duruşma kavramına vurgu yaparım. Bakın, Afrika’da, Ortadoğu’da, hemen hemen dünyanın bütün ülkelerinde duruşma, kolay kolay ikinci oturuma kalmaz; tek oturumda biter. Doğrusu budur. Sözgelimi, ceza yargılaması, soruşturma ve kovuşturma olmak üzere iki evreye ayrılır. Kovuşturma evresinin en önemli aşaması duruşmadır. Duruşma, rastgele bir terim değildir. İlkeleri içeren içeriği zengin çok önemli bir kavramdır. Taşrada görev yaptığım sırada asliye ceza davalarını tek oturumda bitiriyorduk. Başarılı kararlar da verdik. Oysa Türkiye’de yaygın biçimde, herhangi bir bahaneyle, sürekli olarak oturumlar erteleniyor. Ben, 1960’larda il çapında bir ilçeden başka yere atandığımda oradan sıfır dava dosyasıyla ayrıldım. 2001 yılında aynı ilçeye bir konuşma yapmak üzere gittiğimde, “asliye ceza mahkemesinde kaç dava dosyası var?” diye sorduğumda 893 dediler ve kadın yargıcın çok çalışkan, bu yüzden sayının az olduğunu söylediler. “Ben buradan sıfır dosya ile ayrılmıştım” deyince elbette çok şaşırdılar. Türkçenin en güzel sözcüklerinden biri “duruşma”dır; anlamı derin bir terimdir. Ancak ülkemizde çoğu hukukçu, ne yazık ki, bu sözcüğün içeriğini algılayamamıştır. Hani halk ozanları karşılıklı atışırlar, diyalektik kurarlar ya, ona da “duruşma” denir. Türk Dil Kurumu’nun “taraflarla yüzleşme/karşılaşma” anlamına gelen “murafaa” karşılığı önerdiği olağanüstü anlamlı bir sözcük ve hukuk kavramı. Çünkü duruşma sözcüğü, duruşmanın olmazsa olmaz ilkelerini kucaklayan sıra dışı çok önemli bir kavram.

“Atışma” sözcüğüne de yakın aslında…

Evet, “atışma”, yani diyalektik, çelişme. Siz Türk duruşma uygulamasında başarılı bir diyalektik gördünüz mü?

Görmedik mi?

Göremezsiniz. Keşke biz de Batılılar gibi bu aşamanın adına “duruşma” değil de “tartışma” deseymişiz. Belki daha iyi olurdu.

TARTIŞMA BİR ÜSTÜNLÜK YARIŞMASI DEĞİL, İMECE ÇALIŞMASIDIR

Bu neyi değiştirirdi?

Türkçedeki “tartışma” sözcüğünün karşılığı olan Batı dillerindeki sözcükler aynı zamanda “dövüşme”, “çatışma” anlamlarına da gelir. Oysa “tartışma” sözcüğünün Türkçede çatışma gibi bir anlamı yoktur. Tam tersine, “tartışma” dilimizde doğruyu bulmak için tartışmaya katılanların imece bir çalışmasını yansıtır; dilbilgisi açısından işteş bir fiil türüdür. Benim düşüncemi siz tartacaksınız, sizin düşüncenizi ben tartacağım ve bir sonuca ulaşacağız. Dolayısıyla tartışma bir üstünlük yarışması değil, bir imece çalışmasıdır. Türkiye’de böyle bir kültür gelişmemiş; tam tersine tartışma çatışma, üstünlük yarışı olarak anlaşılmaktadır. Tartışma katılanların tek amacı birlikte doğruyu bulmaktır. Karşıdakini mat etmek için tartışma yapılmaz. Böyle yaparsanız ilkelleşirsiniz. Ama ne yazık ki, biz tartışmayı doğruyu bulmak için bir çaba olarak görmüyor, karşı görüştekini güç duruma sokmak için bir fırsat olarak görüyoruz.

Geçtiğimiz gün, fikir açıklama hürriyetini kullandığı için yargılanan bir arkadaş, duruşma boyunca yargıcın sürekli duruşuna, hâl ve hareketlerine taktığını, “kollarını bağlama, elini indir” gibi tepkiler gösterdiğini aktarıyordu…

Bunun yargıçlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Yargıç, duruşmada insanı özgür ve rahat bırakmak zorundadır. Yargıç olarak hiç kimseye manevi baskı yapamazsınız. Bu tutumun yargıçlık etiğiyle, ahlakıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Uygulamada oturumlar hukuksal “gerekçe”lerle değil, çeşitli “bahane”lerle sürekli erteleniyor. Bu asla kabul edilemez. Yargıçlığı böyle anlayıp yapanların aldığı maaş bile kanımca helâl değildir. Duruşma, diyalektiğe, çelişmeye dayanır. Diyalektik de doğrudan ilişkiler kurularak, yüz yüze gelinerek, sözlü sesli, kavramın tam anlamıyla her şey tartışılarak kurulur. Kanıtlarla doğrudan ilişki kurmayan, yüz yüze gelmeyen bir yargıç, dünyanın hiçbir ülkesinde karar veremez. Yargıcın bir engeli çıktığında duruşma baştan yapılmasın diye duruşmada hazır bulunan bir “yedek yargıç” kurumu getirilmiştir. Kanıtlarla doğrudan ilişki kurmamış, yüz yüze gelmemiş bir yargıç kanıtları nasıl değerlendirebilir? Yargıç, tanığı, bilirkişiyi görmemişse, yüksek sesle dinlememişse, yüzünün kızarıp kızarmadığına, kekeleyip kekelemediğine tanık olmamışsa onun doğru söyleyip söylemediğini, inandırıcı olup olmadığını nasıl takdir edecek?

.

DÜNYADA EN ÇOK ADLİ HATANIN YAŞANDIĞI ÜLKE TÜRKİYEDİR

Peki bu usul, kanun tarafından belirlenmemiş mi?

Ceza Yargılaması Yasası 217. maddesi, “duruşmadan edindiğin izlenimlere göre karar vereceksin” diye buyuruyor. Bütün ülkelerde yargıç değiştiği zaman duruşma sıfırdan, yeniden başlar. Petersburg’a gittiğim zaman oradaki istinaf mahkemesi başkanıyla görüşürken kendisine “Yargıç değiştiği zaman ne yapıyorsunuz?” diye sordum. “Yeni bir yargıçla yeniden duruşma yapılarak karar verilir” demişti. “Peki, yaşandı mı böyle bir durum?” diye sorduğumda yanıtı şu oldu: “Evet, bir hukuk mahkemesinde oldu. Duruşmayı yapıp bitiren yargıç, üç ayrı davanın duruşmasını yapıp kararını vermişti. Ama kararlarını yazamadan ölmüştü. Yeni bir yargıç, yeniden duruşmaları yaptı ve karar verdi” dedi. Dünyanın her yanında bu böyledir. Rusya’da da, Togo’da da, Irak’ta da böyledir. Ama Türkiye’de böyle değildir. Çünkü Türkiye’de dosya ve özellikle duruşma tutanakları okunarak karar verilir. Diyalektik ve duruşma sıfırlanmıştır. Bu yüzden de dünyada en çok adli hatanın yaşandığı ülke, kanımca ne yazık ki, Türkiye’dir.

Bu sadece bir “hata” mı, yoksa ideolojik bir tutumun sonucu mu?

Bunun ideolojiyle değil, duruşma kavramını bilmemekle ilgisi var. Türkiye duruşma kavramını, birçok kavram gibi işin başında yanlış anlamıştır ve yerleşmiş yanlışları da düzeltemiyor. Adalet Bakanlığı’nda toplanıyorlar, duruşma kavramını doğru anlayıp kavrayacak ve uygulayacak yerde sözgelimi, “Efendim ağır ceza 455 günde bitecek” diyorlar. Gülünç. Böyle bir saçmalık olur mu? Demek, bu konuya eğilenler de yargılamanın ve duruşmanın ne olduğunu bilmiyorlar. Siz önce yargıçlara duruşma ve yargılama nedir, onu öğretin. Türkiye bu ve benzeri birçok kavram ve kurumun ayrımında olmadığı sürece adli yanılgılar kaçınılmaz olacaktır. Halkımızın da bu konuda bilinçlendirilmesi gerek.

TARTIŞMA KÜLTÜRÜ OLMAYANLAR YALNIZCA DALAŞMAYI BİLİR

Nasıl?

Halkımız da bu yanlışlıkları doğru sanıyor ve ses çıkarmıyor. Size halkımızın savcılık, yargıçlık kavramlarını nasıl anladığına ilişkin bir örnek vereyim. Küçük bir ilçeden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yardımcılığına atandığımda evimizin karşısında oturan, hukukçu olmayan komşum bana yeni görevimde sadece taşra mahkemelerinden verilen karar dosyalarını inceleyeceğimi, artık insanların ifadesini almayacağımı söyleyince, “Tam size göre bir iş” demişti. Nedenini sorduğum zaman verdiği yanıtı hiç unutmadım: “Sizinki de savcılık mı savcı bey? Sizden önce burada bir savcı vardı. Hiç karakoldan çıkmaz, akşama değin insanları döverdi. Savcı dediğin böyle olmalı”. Çok şaşırmadım. Çünkü işkenceyle ifade alınmasına ne zaman karşı çıkmışsam, çoğu zaman böylesi düşüncelerle yalnızca sade yurttaşlar değil, devlet katında görev yapanlardan da karşı çıkanlar olmuştur. Ancak bırakınız sade insanımızı, gazete yazarları, hukukçular bile hukukla ilgili kimi kavramları ve ilkeleri yanlış yansıtıyor. Size basında, hatta hukukçuların katıldıkları toplantılarda sık sık yapılan yanlışlardan bir örnek vereyim. Bildiğiniz üzere Yassıada mahkemesi, dolayısıyla yargılamaları doğal yargıç ilkesine kesinlikle aykırıdır. Verilen ölüm cezası kararları ve bunların yerine getirilmeleri tasarlanmış bir cinayettir. Ayrıca Başkan Başol’un yargılama biçimi de elbette tartışılabilir, tartışmalıdır da. Sözgelimi, gereksiz sorular sormasını ben de eleştirmekteyim. Ancak Başol’un yargılamanın temel ilkelerinden birini dile getirmesi, kınanası değil, tam tersine övülesi bir tutumdur. Bir başka deyişle Başol’un “Sizi buraya getiren güç böyle istiyor” sözünü eleştirmek tam bir bilgisizlik ürünüdür. Bu sözler, Başkan Salim Başol tarafından Merhum Başbakan Menderes’e karşı değil, Samet Ağaoğlu’na karşı söylenmiştir.

Peki, hangi nedenle?

Olay şudur: “CHP Mallarının Yasayla Hazineye Aktarılması Davası”nın duruşması sırasında sanıklardan Manisa Milletvekili merhum Samet Ağaoğlu, Divan Başkanı merhum Salim Başol’a söz konusu Yasa’ya olumlu oy verenlerin hepsinin değil de niçin sadece 36 milletvekilinin yargılandığını, özellikle o dönemde Yasa’yı hükümet adına savunan sözcü merhum Fethi Çelikbaş’ın niçin sanıklar arasında bulunmadığını sorunca merhum Başol, “Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş, onu biz bilemeyiz. Divan, huzuruna getirilen davaya bakar” diye yanıt vermiştir.Bu yanıtta “Sizi buraya getiren güç böyle istiyor”, yani ”sizin mahkûm edilmenizi istiyor” anlamına gelen bir söz yok ortada. Tam tersine Merhum Başol, Roma hukukundan bu yana ceza yargılamasında benimsenen tarihsel, temel ve küresel bir ilkeyi dile getiriyor. O da şudur: “Davasız yargılama olmaz” ya da “yargıç, dava açılmadan yargılama yapamaz” yahut da “yargıç kendiliğinden olaya/davaya el koyamaz” (ne procedat index ex officio).” Ancak gelin görün ki, sadece sokaktaki insanımız değil, hukuk çıkışlı insanlarımız da bunu yanlış anlamışlardır. Hatta az önceki açıklamalarımı duyan hukukçulardan kimileri bile bu durumu hiç mi hiç anlamamışlardır. Sokaktaki insan gibi itirazlarını sürdürmektedirler. “Bilginden kuşkulan, bilmediğini bil” diyen Sokrates’in, Descartes’ın öğrencisi olmalıyız. Tartışma kültürü olmayanlar, yalnızca dalaşmayı bilirler. Bu nedenlerle hukuk konusunda konuşurken dikkatli olmalıyız. Televizyonlarda herkes hukuk konularında ahkâm kesiyor. Çok şaşkınım ve çok rahatsızım.

Türkiye’de yeni atanan genç yargıçların çoğunun iktidara veya ortağına yakın olduğuna dair sayısız iddia var…

Evet, ne yazık ki böyle bir kanı var. Ama bir yargıcın iç dünyasına girmeniz mümkün değil. Dolayısıyla ben onlarla ilgili değilim.

TÜRKİYE’DE HUKUKTAN SÖZ ETMEK SAÇMALIKTIR

Bizde, somut delil olmadığı halde hapiste tutulan sayısız insan bulunduğuna dair tespitleri yalanlayacak herhangi bir dayanak yok. Osman Kavala, iki yıl boyunca hapiste tutulduğu Gezi davasından, üzerine atılı suçlara dair hiçbir somut delil olmadığı için tahliye edilirken, yine somut hiçbir delil olmadığı halde bu sefer 15 Temmuz davası kapsamında tutuklandı. Bu ve benzeri sayısız dava, Türkiye’deki yargı sistemine ilişkin bize ne anlatıyor?

Bizim dönemimizde böyle olaylar yaşanmadı. Türkiye’de yargının bağımsızlığı hiçbir zaman şimdiki kadar tartışma konusu da olmadı. Bir ülkenin başındaki siyasetçiler, çoğu ülkede olduğu gibi bizde de şerefleri üzerine ant içerek Anayasa’ya uyacaklarına ilişkin halkına söz verirler. Ağır cezaların, ölüm cezalarının suçları önleyeceği gibi ilk insandan beri gündeme getirilen bilim dışı yüzeysel saplantıları dile getirenlere ilkin şunu belirtmek isterim: Günümüzde suç olgusuna eğilen on binin üzerinde kaynak yapıt, yüz bine yakın inceleme var. Ama bugüne değin insanlık, suç mikrobunu yok eden bir aşıyı bulan Pasteur çıkmamıştır. Anayasaya uyacaklarına ilişkin şerefleri, kutsalları üzerine ant içenler, yargıya ve yargıçlara asla “telkinde bile bulunulamaz” diyen Anayasa maddesini çiğneyerek yargıçlara “az ceza verdin”, yahut “beraat kararı verilmesi yanlıştır” diyebiliyorlarsa, orada artık bırakın yargı bağımsızlığını, hukukun var oluşundan bile söz edilemez. Üstelik bu sözleri kimileri alkışlayabiliyorlar. Bunları derin bir üzüntü ve şaşkınlıkla izlemekteyim. Demek, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını gerçekleştirmemiz için daha çok bekleyeceğiz. Bundan azap duymaktayım. Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti. Ülkeyi yönetenlerin yargıçlara yönelik bu tür konuşmalarından sonra, kanımca Türkiye’de hukuktan söz etmek saçmalıktır, gülünçtür. Bunlar, uygar bir toplumda yaşanmaması gereken, inanılamaz ve katlanılamaz durumlardır. Yargıçlara yönelik bu sözlerden sonra sanırım Montesquieu, Beccaria mezarlarında ters dönmüşlerdir. Beccaria’nın “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı ünlü yapıtını Türkçeye on altı yıl önce çevirmiştim. Bildiğimce sekizinci baskısı yapıldı. Ama onu okuyanlardan hiç kimse bu sözlere karşı çıkmadı. Bu yüzden de utanç içindeyim. Türk aydınlarının hepsi organik aydın mı ne? Suç ve cezaları yaratma tekeli, yasalarındır. Yargıç, suç ve ceza yaratamaz. Yasaların öngördüğü eylemi suç sayar ve yine yasaların öngördüğü cezalar çerçevesinde karar verir, yargıç. Hiç kimse şunu unutmasın Türkiye’de yargıçlar vardır; Osmanlı kadıları değil. Bu türden sözleri duyduğum zaman dehşete düşüyorum. Sanırım, Türkiye’de Zola’ların seslerini yükseltmelerini daha çok bekleriz bizler.

YARGIÇ HERKESE OLDUĞU GİBİ KENDİNE KARŞI DA BAĞIMSIZ OLMALI

Türkiye’de mahkemelerin her daim siyasal iktidarların veya “devletin” yanında konumlandığı, bunun şimdiye has bir vaziyet olmadığı yorumu da var. Türk yargısının neredeyse yarım asırlık serencamının en önemli tanıklarından biri olarak, yargı bağımsızlığının sağlanması konusunda çözümü nerede görüyorsunuz?

İlkin yargı, Meclis’e, yani yasamaya karşı bağımsız olacak. Zaten Anayasa bunu söylüyor, ama dinlenmiyor. İkinci olarak, yargı, yürütme organına karşı bağımsız olacak. Bunun için Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu kuruyorsan, ki kurulmuştur, Adalet Bakanı’nı, müsteşarı oraya sokamazsın. Sonra HSK’ye, bağımsızlığı sağlayacak çapta insanları getireceksin. HSK üyelerini bağımsız yargı üyeleri seçecek; asla siyasetçi değil! HSK, sadece Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşturulmalı. Onlar da taşradan gelmişlerdir ve oradaki durumu, yaşanan sıkıntıları bilirler. Bugünkü sistem, eskiden de denendi. Taşradan gelen HSK üyeleri, gelecekte Yargıtay ve Danıştay üyeliklerine göz diktikleri için sağlıklı görev yapamamaktadırlar. Üçüncü olarak; bir yargıç, yasama ve yürütmeye karşı bağımsız olacağı gibi, başka bir yargıca karşı da bağımsız olacak. Ağır Ceza’da karar verilirken, en kıdemsiz yargıç başkana karşı ters düşebilmeli. Dolayısıyla yargıç, kendi meslektaşına karşı da bağımsız olmalı. Dördüncü olarak; bir yargıç, kamuoyuna karşı da bağımsız olmalı. Yargıç; basına, partilerin, derneklerin bildirilerine gözlerini, kulaklarını kapatmalı. Beşinci olarak; bir yargıç, kendi inançlarına, ideolojilerine karşı da bağımsız olmalı, nesnel kararlar verebilmeli, kendi kişilik dünyasından sıyrılabilmeli.

Ne demek bu?

Her insanın bir dini, inancı, ideolojisi olur. Ancak yargıç, bunları duruşma salonunun dışında bırakmak zorundadır. Geçmişte eski bir emekli yargıcı bir yazısını görmüştüm basında: “Vatan meselesi olduğunda ben hukuk, mukuk dinlemem” diyordu. Çarpılmıştım. O yargıç, böyle bir yanlışı, saçmalığı yalnız düşünmüyor, bir de basında övünerek yayımlayabiliyordu. Özrü kabahatinden büyüktü..

YARGIÇLIK ETİĞİNDE MADDELERİ ZORLAYARAK UYGULAMAK YASAKTIR

Ama bu çok yaygın bir kanaat.

Evet yaygın. Ama korkunç bir yaklaşım. Sözgelimi, bakıyorsunuz, orman sevdalısı bir yargıç. Ormanlarla ilgili davalarda yazılı hukuku sürekli orman köylüsü aleyhine yorumlayarak uyguluyor. Ormanları sevene elbette saygı duyulur. Ama yargıç, bu sevgisini işine, yargıya, adalet dağıtımına karıştıramaz. Onun görevi, yasa maddelerine işkence yaparak yorumlayıp karar vermek değil, onları doğru yorumlayıp doğru uygulamaktır. Yargıçlık etiğinde maddeleri zorlayarak uygulamak yasaktır. Yargıcın ülkeyi kurtarmak gibi bir görevi yok.

Nedir görevi peki?

Onun görevi, hukuku doğru uygulamaktır. Eğer Türkiye’yi kurtarmak istiyorsan, girersin siyasete, bu da yargıya işi düşenleri ilgilendirmez.

Yargıçların ve savcıların uyacağı evrensel etik ilkeleri var mı?

Bangalor ve Budapeşte’de yapılan toplantılar sonucu benimsenmiş yargıçlık ve savcılık etik kuralları vardır. Birleşmiş Milletler, Bangalor Yargı Etiği İlkeleri ve savcılara yönelik Budapeşte Savcılık Etiği İlkeleri iyi özümsenmeli. Bunlar, içtihatlarla da benimsenmiştir ülkemizde. Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilerime hep söylüyorum, “Sizlerin ülkeyi kurtarmak gibi bir göreviniz yok. Sizlerin görevi, hukuku doğru uygulamaktır.” Bakın, Batı bu konuda o kadar duyarlı ki, o ülkelerinden aldığımız denetlenemez nitelikte bir izin kurumu var. Sözgelimi, cumhurbaşkanına hakaret dolayısıyla dava açılması konusunda hukuk, dolayısıyla yasa savcıya diyor ki, “Delilleri topla. Eğer yeterli şüphe var ve dava açma gereğini duyarsan orada dur.” Bunun gerekçesi şudur: Sözgelimi, ünlü bir kişi cumhurbaşkanına hakaret etmişse, onun hakkında dava açılması ülkeyi uluslararası alanda güç durumda bırakabilir. Ancak böylesi bir takdir yetkisi, siyasal bir konudur. Bu yüzden savcıya diyor ki: “Davanın açılmasının ülkeyi güç durumda bırakıp bırakmayacağına ilişkin takdir yetkisi sana ait değildir. Çünkü sen siyaset yapamazsın, hukuka siyaseti karıştıramazsın. Yurdu, ülkeyi güç durumdan kurtarmak senin işin değil, Siyasetçinin işi. Bu yüzden bu yetkiyi bir siyasetçiye bırakıyorum. O da Adalet Bakanıdır. Dava açılıp açılmayacağına adalet bakanı karar versin”. Öte yandan dönüp Adalet Bakanı’na da diyor ki: “İzin verip vermeme senin mutlak takdirin içindedir. Ancak bu konuda sakın gerekçeni açıklama. Özellikle izin verirken gerekçeni açıklarsan, yargıyı etkileyebilirsin”. Bu türden siyasetçilere verilen yetkiler hukukla denetlenmediğinden Batı’da bunlara “tanrısal yetki” demiştir. Türkiye’de bu yetkinin özüne her zaman uyulduğunu söyleyemem. Geçmişte hukukçu olan bir Adalet Bakanı, “Şu adam hakkında dava açılmasına izin verecek misiniz?” diye soran gazetecilere, “Elbette vereceğim, ben yurduma sövdürtmem” demişti. Böyle bir açıklamadan sonra o mahkeme yargıcının aklanma, beraat kararı vermekte ne denli zorlanacağını söylemeye gerek var mı?

HER GÜN ZOLA’LARIN KONUŞMASI GEREK

1894 yılında Fransız Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Almanlara casusluk yapmakla suçlanarak ülkesinde yargılanıyor ve hapis cezasına çarptırılıyor. Tarihe Dreyfus Davası olarak geçen bu olay üzerine 2014 yılında bir kitap da yazdınız. Kitabınızda, Dreyfus’ün aklanmasında, o dönem Fransız aydınlarının, özellikle de Emile Zola’nın kararlı ve sert adalet talebinin belirleyici olduğu hatırlatıyorsunuz. Sizinle telefonda konuştuğumuzda Türkiye’de hemen her gün bir Dreyfus davası yaşandığını ifade etmiştiniz. Bizim de hukukun işletilmesi, adaletin tecelli etmesi için Zola’lara mı ihtiyacımız var?

Hem de çok sayıda Zola’lara gereksinme var. Her gün Zola’ların konuşması gerek. Bakın, 1960’lı yıllarda taşrada savcıyım. Adalet Partisi ilçe başkanı, aynı partiden iki kardeş tarafından, partinin ilçe seçiminden bir gün önce dövülmüş. Suçüstü yapıldı, sulh ceza yargıcı duruşma yapıyor. PTT de 80-100 metre ötemizde. PTT’den bir görevli telaşla odama geldi ve “Efendim Başbakan Süleyman Demirel telefonda” dedi. Demirel’in partisi tek başına iktidarda. Sanırım, merhum Demirel, ilçe başkanıyla konuşup gönlünü almak istiyordu. Görevliye duruşma salonuna girip yargıca durumu bildirmesini, izin verirse benim odamdan konuşturabileceğimi söyledim. Gitti ve döndüğünde yargıç, kendisine “Duruşma yapıyorum, Başbakan beklesin” yanıtını vermiş. Bu yüzden o yargıcı hiç kimse başka bir yere atamadı, hakkında hiçbir işlem yapılmadı.

GÖSTERİ VE YÜRÜYÜŞ HAKKINI YASAKLAYAN DEVLET ACİZ, ZAVALLI, BASKICI BİR DEVLETTİR

Yargıya hükmetmek isteyen iktidarlar, neden yargının içinden veya dışından bir dirençle karşılaşmıyor?

Her şeyden önce insanımızın bilinçlenmesi gerekir. Hukukun üstünlüğüne, hak ve özgürlüklere dayanan bir demokraside demokratik devletin en başat özgörevi, misyonu, insana doğal, kişisel ve toplumsal hak ve özgürlüklerini tanıyarak onu olabildiğince özgürlüklerin ve hakların sahibi kılmak; onu kendi alınyazısını belirleyen özsaygılı, şerefli bir birey yapmaktır. Bu birey, kişiye bağlı, başkalarına aktırılamayan, ahlak kurallarına aykırı olarak hiçbir güç tarafından sınırlandırılamayan, parayla ölçülemeyen haklar ve özgürlüklerin sahibi olduğu için “kişi”dir. Böyle bir düzende asıl olan bir bütün halindeki hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi üstlenen hukukun temel işlevi, “bütün hukuk insan içindir” (hominum causa omne ius costitutum est) ilkesini somut biçimde gerçekleştirmektir. Çünkü her hak ve özgürlük şerefli bireyin var oluş koşuludur; her hak ve özgürlük devletin bir lütfu değil, tam tersine bireyin birey ve kişi olduğu için özgürce kullanacağı bir erktir, iktidardır, yetkidir. Dolayısıyla insan ürünü olan devletin varlık nedeni, bireyin bu hakkını, erkini, iktidarını, yetkisini özgürce kullanmasını sağlamak; sağlamanın hukuksal temelini kotarmaktır. Demokratik devletin biricik işlevi ise, demokratik her hak ve özgürlüklerin, dolayısıyla erklerin, iktidarların, yetkilerin yaşamda somut olarak görünür ve duyumsanır kılınmasını, yaşama geçirilmesini sağlamaktır. Sözgelimi, bireyin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünü, hakkını, erkini, iktidarını, yetkisini demokratik devlet asla yasaklayamaz. Anayasa ve yasalara dayanarak böyle bir yasak getiren bir devlet; ya baskıcıdır yahut da insanından korkan yetersiz, âciz, zavallı bir devlettir.

Ama devlet, bu tür yasaklamaları “kamu güvenliği” adına aldığını söylüyor…

Fransa’da iki yıldan, hatta daha çok süredir toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını ve özgürlüklerini kullanan Sarı Yeleklilerin onca yıkımlarına karşın Fransız devleti, onların bu haklarını ve özgürlüklerini yasaklamadı, yasaklamamakta, yasaklayamaz da.

Niçin?

Çünkü Fransız devletinin varlık koşulu, insan hak ve özgürlüklerini yaşama geçirmektir. Her devletin varlık nedeni budur. Bu yüzden de Fransız devleti insanından korkmayan güçlü bir devlettir. O kadar. Böyle bir düzeni kotaran hukuka ulaşılmadığı, Türk insanını ve devletini yönetenler, böyle bir bilince ulaşmadıkları sürece, demokrasi bir düş olmaktan öteye gidemeyecektir. Gerisi boş sözdür.

.

ŞU AN BİR EMİLE ZOLA YOK BU ÜLKEDE

Ne olmalıydı peki?

Ne yazık ki şu an bir Emile Zola bu ülkede yok. Oysa Zola’ların konuşması gereken o kadar çok olay yaşanıyor ki! Osman Kavala olayına bakın… Ben dosyayı incelemedim; zaten yargılama sürerken hiçbir zaman davalar konusunda görüş de bildirmem. Ama mahkeme doğrudur ya da yanlıştır, bir karar vermiş. Bu kararın istinaf aşaması, temyiz aşaması söz konusuyken, siz çıkıp yargılamayı etkileyecek konuşmalar yapıyorsunuz. Sadece siyasetçi de konuşmuyor; açın televizyonları, bilgisi olan, olmayan herkes konuşuyor. Üstelik bunların arasında kulak dolgunluğu ile olaydan bilgisi olan hukukçular da var. Hukukun üstünlüğünü içselleştirmiş uygar bir toplumda bunlar yaşanmaz, yaşanamaz.

HER HAK SİZE VERİLMİŞ BİR İKTİDARDIR

Yaşanırsa ne olur?

Kıyamet kopar! 1968 olaylarını Fransa’da yaşadım ve o olaylar bana çok şey öğretti. Üniversitede bir gün derste Prof. Maurice Duverger’yi (Fransız hukukçu ve siyaset bilimci) dinliyordum. 15-20 dakika ders yaptıktan sonra, öğrencilere olaylar hakkındaki düşüncelerini sordu. Lehte, aleyhte konuşanlar oldu. En son kendisi konuştu ve atlı polislerin avluya girişini de hatırlatarak şunları söyledi: “700 yıllık Sorbonne Üniversitesi’nin şerefi çiğnenmiştir. Buranın bağımsızlığına, özerkliğine sizler sahip çıkacaksınız. Gösterilerinize devam ediniz. Benim dersimden sınav hakkınızı yitirmeyeceksiniz. Eğer içinizden biri cezaevine düşerse gelip orada sınav yapacağım.” İşte özgür ülke, özgür düşünce budur. Özgürlük, insana hak tanır. Az önce söyledim; “Ben sokakta yürüyüş yapmak istiyorum” diyorsunuz ve bu da Toplantı Gösteri Yürüyüşleri Yasası’nca düzenlenmiş, bir haksa, o hak olarak size verilmiş bir iktidardır.

O iktidarı kullanamıyorsanız, ne yapabilirsiniz?

Eğer o iktidarı kullanamıyorsanız, henüz kişilik haklarına sahip bir kişi değilsiniz demektir. Bizde ne oluyor? Vali, “Hayır, ben bu yürüyüşe izin vermiyorum” diyor ve hak da ortadan kalkıyor. Ama Fransa’da hiçbir vali çıkıp da “Paris’te yürümek yasaktır” diyemiyor. Diyemez de. O yürüyüşler yapılacak, o hak kullanılacak ve yönetenler de o gösterinin en az zararla yapılmasını sağlayacaklardır.

Geçtiğimiz hafta bir polis şefiyle bir milletvekili arasında ilginç bir diyalog geçti. Basın açıklamasını engelleyen polis şefi aynen şöyle dedi: “Siz bir siyasi partisiniz ve siyasi partilerin hak ve özgürlükler kapsamında neler yapabilecekleri yine kanunlarla belirlenmiştir. Bu hak ve özgürlükler de sınırsız değildir. Dünyanın hiçbir yerinde zaten bu yok. Thomas Hobbes diye bir tane filozof var. Leviathan diye bir kitabı var. Orada bile, devletlerin yapılanmasında der ki, hiçbir zaman sınırsız özgürlük yoktur…” Türkiye’de hak ve özgürlük kullanımı söz konusu olduğunda iktidar cephesinden gelen ilk yanıt da bu: “Sınırsız özgürlük yoktur.” Bu argüman hemen her hak kullanımına karşı o kadar sık kullanılıyor ki, artık hiçbir özgürlük söz konusu olamıyor.

Maalesef öyle…

ÖMRÜMDEN İKİ YILI NİYE ALIYORSUNUZ KARDEŞİM!

Dahası, insanlar tweet attığı için bile doğrudan tutuklanıyor. Tutuklama bir tedbirden çıkıp cezaya dönüşmüş durumda…

Bakın, Ceza Yargılaması Yasası, tutuklamayı eski yasadan daha ileri bir şekilde düzenlenmiştir. Buna göre bir yargıcın bir insanı kolay kolay tutuklaması olanaksızdır. Ama Türkiye’de bu da tersine işliyor. Çünkü özgürlük, hak, tutuklama kavramlarını Türkiye özümsemiş değil. Başa dönüyoruz; özgürlük, hak, tutuklama birer kavramdır. Siz bu kavramları iyi özümsememişseniz sonuç, hükümden önce hapis cezasına hükümlülüğe dönüşür. Yasa koyucu açıkça “tutuklama mecburiyetinde değilsin” demekle de yetinmiyor, adli kontrol olanağını da tanıyor. Bunlar, Batı’dan kopya edilmiş, ama iyice özümsenip sindirilmediği için yanlış kararlar veriliyor. Osman Kavala örneğine dönelim. Kavala, suçlu da olabilir, suçsuz da. Bunu duruşma yapan yargı belirler. Ancak iki buçuk yıl içeride kalıyor. Bu bir doğa olayıdır. Bir doğa olayını olmamış hale getirebilir misiniz? Benim ömrümden iki yılı niye alıyorsunuz kardeşim siz? Hangi yetkiyle alıyorsunuz? Niye derinliğine, uzun uzun düşünerek karar vermiyorsunuz? İnsan özgürlüğü bu denli ucuz mu? Hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Böyle bir şey olur mu? Pat diye hemen insan hapse atılmaz. Öyleyse çabuk yargılayıp karar verin. Alınyazısını bilsin kişi. Ama bu da olmuyor.

YARGIDA HUKUK ANLAYIŞINI A’DAN Z’YE DEĞİŞTİRMEK ZORUNLU

Ama bu çok yaygın değil mi?

Yargılama çok duyarlı bir konudur. Herkes yargının önünde bir dava varsa olur olmaz konuşmalara kalkışmasın. Yargıyı etkilemesin. Yargıç da bir insandır. Dolayısıyla kanımca ilkin toplumda bu bilincin yerleşmesi gerek. Sonra da hukukçularda kavramların bilincinin oluşması gerek. Yargıda hukuk anlayışını A’dan Z’ye değiştirmek zorunlu. Aynı şeyleri yapmasınlar diye her gün Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilerime söylüyorum. “Bugünkü uygulamaların dışında olun” diyorum. Fakat yargı içinde yer aldıklarında buna ne kadar uyabileceklerinden kuşkuluyum.

Sizce yargıyı, yasama ve yürütme erklerine karşı bağımsız kılacak hiç mi koruma mekanizmaları yok?

Bizde bırakınız sokaktaki insanı, yasalara uyma bilinci hiçbirimizde gelişmemiş. Buna karşılık yasaları dolanma kurnazlığı çok gelişmiş. Ana yollara bakınız. Motosikletliler neler yapıyorlar? Her gün seyretmekteyiz. Hukuk bilincimiz, yetersiz. Karayollarında, “burada 82 km hızın üstüne çıkamazsınız” uyarısı görünce herkes hızını düşürüyor ama uyarıyı geçtiği anda gaza basıyor. O anda sanki yasa kaldırılmış, mülga. Hepimiz yapıyoruz bunu. Çünkü yapmazsanız, arkadan gelen araba sizi sıkıştırıyor. Herkes hukuku dışlamış durumda. Kendisine dokunmadığı sürece kimse başkasının hukukuna saygı duymuyor.

İlk soruya geri dönerek bitirelim: Sizce mevcut vaziyet, Türkiye’nin geleceğine dair bize ne anlatıyor?

Karanlığı. Bu durum, Türkiye’nin devlet olarak da saygınlığını da örseliyor. Bu da çok üzücü. Ancak başka karanlıklar da var.

BİLİM ALANI İLE İNANÇ ALANI KARIŞTIRILMAMALI

Ne tür karanlıklar var?

Bilim insanlarının bile inanç alanı ile bilim alanını birbirine karıştırmaları… Gerçekten yazının bulunmasından önceki ilkel, primitif, bulunmasından sonraki eskil, arkaik, hatta çağcıl dönemlerde dönemlerde nedensellik bağlantısı konusu hiç gündeme gelmemiştir. İlkel ve eskil dönemlerin insanı doğa olaylarını, nedensellik ilkesine göre değil, her varlıkta, her olguda bir ruh bulunduğunu ileri süren canlıcılık, animisme anlayışına göre, bir başka deyişle doğa ötesi yaklaşımlarla açıklamıştır. Nitekim ilk insan, bir olay olduğu zaman, “bunun nedeni nedir?” sorusunu hiç sormamış; yalnızca “bunu kim yaptı, bunun sorumlusu kim?” sorularını sormuştur. Oysa sorun, kör nitelikteki doğa yasalarını açıklayan “doğal nedensellik”le ilgili değildir. Ortaya çıkan sonuç, doğa olaylarını bile doğa ötesi güçlerle açıklayan, düzgü biçici, normatif yorumlarla ele alan “doğanın toplumsal-düzgüsel yorumudur. Bu dönemlerde tarih yerine söylence, mit, bilim yerine büyü vardır. Bilim dışı olan ve bilimsellik öncesinin yaşandığı bu dönemlerde ilkel ve eskil insan, sözgelimi, esen yeli, yağan yağmuru, yer sarsıntısını kimin yaptığı sorusunu sormuş; bunun yanıtını verirken bir özne, fail aramış, doğan sonucu, Tanrı ya da onun buyruğundaki görülmeyen öznelere, sözgelimi, meleklere ya da şeytanlara bağlamıştır. Böylelikle ilkin çok tanrılı dinler doğmuş, daha sonra da insanlık, tek tanrılı dinlere yönelmiştir. Bu yaklaşım hiç kuşkusuz yazgıcılıktır, fatalizmdir. Oysa yazgı, alınyazısı doğa yasasının karşıtıdır. Bunun en çarpıcı örneği, “süreç” felsefesinin kurucusu sayılan ünlü düşünür Herakleitos’un şu sözlerinde yatıyor: “Güneş kendisine buyrulan yolu izlemezse adaletin verdiği kararı yerine getirenler (Erinnyes), onu doğru hukukun yoluna sokacaklardır”. Günümüz insanına saçma görülen bu türden akıl dışı yaklaşımlar, özellikle Tanrı’nın yargısı temelinde gelişen dini kanıtlama yöntemlerine dayanılarak hükümler kurmalar, bu anlayışın ürünüdür.

Peki bu anlayışın hukuktaki sonuçları nedir?

Bu anlayışın hukuktaki en çarpıcı sonuçları , “tanrısal kanıtlama”, “halkın sesi, hakkın sesidir” uygulamaları ve on 19. yüzyıla değin hukuka uygunluğunu, meşruluğunu sürdüren “düello”dur. Gerçekten tanrısal kanıtlama işleminde ateşte elin yanması, halkın kararı, düelloda ölüm, “kim yaptı, sorumlusu kim?” sorusuna verilen şu yanıtlarda yatıyor: “Tanrı suçlu olanı cezalandırdığı için, suçlunun eli yandı; hakkın sesi olan halk (jüri), suçu işleyeni belirledi”. Nedensellik sorunu, bir inanç sorunu değil, bir bilim sorunudur; yalnızca belli bir bilimsel düşünme ve uygarlık düzeyine ulaşan toplumlarda ortaya çıkmıştır. Gerçekten nedensellik, doğanın çağcıl bilimidir; doğanın toplumsal ve ruhçu yorumundan kurtulmanın da çarpıcı bir kanıtıdır. Bunun için de en azından Rönesans dönemini beklemek gerekmiştir. Bu nedenlerle, uygar dünya bilim alanıyla inanç alanını birbirinden ayırmıştır.

BİLİM ALANI KAMUSAL VE ÇÜRÜTÜLEBİLİR; İNANÇ ALANI KİŞİSEL VE ÇÜRÜTÜLEMEZDİR

Bilim alanıyla inanç alanı arasındaki farkı nasıl özetlersiniz?

Bilim alanı evrende yaşanan olaylar ve olgular arasında neden-sonuç ilişkilerini kurarak sorunları anlamaya ve çözmeye dayanan, sürekli “çürütülebilen”, “yanlışlanabilen” bir alandır. Dolayısıyla bu alandaki tartışma ve çürütme alanı bir açıdan kamuya açıktır. Sağlıklı bir toplumda herkes bu tartışma ve çürütme etkinliğine katılabilir. Bilimin başka türlü ilerlemesi de düşünülemez. Buna karşılık inanç alanı “çürütülebilen”, “yanlışlanabilen” alan değildir. Bu yüzden inanç alanları bilimsel tartışmaların dışındadır. Böyle olduğu için de herkese açık bir alan değildir, kişiseldir. Ahmet, meleklere inanır, ama meleklerin varlığın kanıtlayamaz. Mehmet, meleklere inanmaz, ama o da meleklerin yokluğunu kanıtlayamaz. Bu nedenle uygar dünya bu alandaki bilimsel tartışmayı dışlamış, inanç alanını da saygıdeğer bir alan olarak güvence altına almıştır. Bu yüzden Anayasa’ya göre “Herkes, … kanı (kanaat, inanç) özgürlüğüne sahiptir. Her ne neden ve amaçla olursa olsun le olursa olsun kimse, … kanılarını açıklamaya zorlanamaz; …kanıları nedeniyle kınanamaz ya da suçlanamaz” (m. 25). Ancak çoğu insanımız, hatta bilim insanları bile bu iki alanı birbirine karıştırmaktadır. Bunun kimi örneklerini yaşadık, günümüzde de yaşamaktayız.

Sözgelimi?

Aralık 2012’de Siirt’te bir evdeki eşyaların sürekli yanması üzerine sözüm ona bilimle uğraşan bir ilâhiyat profesörü bundan cinleri sorumlu tutmuş; aile bireyleri sürekli namaz kılmaya başlamışlar, Siirt Valiliği de, cinleri kovdurmak için bütçesinden aileye para ayırarak onların İstanbul’da ünlü bir din hocasına gönderileceklerini açıklamıştı. Haziran 2015’te TÜBİTAK, “hadron çarpıştırmak Allah’a şirk koşmaktır” sonucuna ulaşmıştı. 12 Aralık 2016 tarihinde bir bakan, terörden ölen arkadaşlarının acısıyla yanan polisleri sözde şu sözlerle teselli etmiştir: “Şehit olun!” Oysa şehitlik, Tanrı’nın takdir tekelinde kalan bir iştir. Devlet yönetimi ve politikanın işi ise bu dünyadır ve insanları mutlu yaşatmaktır. Onları ölüme özendirmek değil. Evet, ilkel insana acıyor ve onu anlıyoruz. Doğaya karşı çaresizdi. Elinde sadece bir sopası vardı. Ama o insan zamanla beynini kullandı; düşünen ve yaratan insana dönüştü. Bu beyin sayesinde uçağı, televizyonu, cep telefonu, televizyonu buldu, uzaklıkları yakın etti. Hayali’nin dediği gibi polislere ölmeyi salık veren “Ol mahiler ki, derya içredirler; deryayı bilmemektedirler”. Acıyalım mı onlara, ama neden? Kızalım mı onlara, ama neden? Çoğu üniversite çıkışlı bu insanlarla aynı dünyayı, Atatürk’ün aynı ülkesini, aynı devleti paylaşmak çok üzücü. Dahası yüz kızartıcı, kahredici!

[İrfan Aktan] 13.3.2020 [https://www.gazeteduvar.com.tr]

Sahih Hadis'in ana kriterleri

Hadis Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Tekineş, Wise Institute YouTube kanalında Hadis Usulü derslerine başladı.

Prof. Dr. Ayhan Tekineş, Hadis ile ilgili akıllardaki soruları cevaplıyor. Wise Institute YouTube kanalında Hadis Usulü derslerinde Tekineş, Hadis Usulü İlminin Gayesi  İmam-ı Malik ve Muvatta adlı eseri, Altın Sened Zinciri ne demektir?, Sahih Hadis'in Ana kriterleri nedir? gibi soruları cevapladı.

Hadis Usulü Dersleri - 1  Prof. Dr. Ayhan Tekineş


Hadis Usulü Dersleri - 2  Prof. Dr. Ayhan Tekineş


[Samanyolu Haber] 15.3.2020

108 yıl önce Çatalca’da şehit edilen 86. Alay’ın askerleri toplu mezarda bulundu!

Balkan Savaşı sırasında Çatalca’da şehit edilen 86. Alay’ın askerlerine ait toplu bir mezar ortaya çıkarıldı. 1912 yılında 86. Alay’a bağlı Alaiye Taburu’na sızan Bulgar askerleri bir gecede 657 askeri şehit etti.

1912’deki Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti, ayaklanan Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ devletlerine karşı savaşa girdi. Düşman Çatalca’ya kadar ilerlerken, ülkenin her yerinden gelen askerler onları durdurmak için savaşmaya başladı. Bu grup içinde bulunan ve Alanya’dan yola çıkan askerlerimiz de günlerce yollarda yürüyüp cephedeki askerlere katıldı. 86. Alay’a bağlı Alanyalılardan oluşan Alaiye (Alanya) Redif Taburu düşmanı püskürtüp Dağyenice köyü civarında mevzilerde konuşlanarak dinlenmeye başladı. Mevzilere sızan Bulgar askerleri, Alaiye Taburu’na saldırarak bir gecede 657 askeri şehit etti. 1912 yılının 17 Kasım gecesi yaşanan bu acı olaydan sonra bu tepe ‘Alaiye Şehitliği’ olarak kayıtlara geçti.

16’SI TOPLU MEZARA GÖMÜLEN 30 ŞEHİT BULUNDU

İstanbul Valiliği Yatırım İzleme Koordinasyon Bölümü tarafından bölgeye bir “Balkan Şehitliği Müzesi” yapılması planı gereği İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma bölge kurulundan izin alınarak İstanbul Arkeoloji Müzeler Müdürlüğü tarafından yaklaşık bir yıl önce çalışma başlatılmıştı. İstanbul Arkeoloji Müzelerinde çalışan Antropolog Yusuf Çurku ve Antropolog Gökhan Yıldırım tarafından yürütülen çalışma sonucu önce Alaiye Şehitlik anıtının bulunduğu bölge incelendi ancak bir şey bulunamadı. Bunun üzerine anıtın çevresinde bulunan alanda kazı başlatıldı. Çalışmalarda çok kısa süre sonra savaş kıyafetleriyle gömülmüş şehit mezarları bulunmaya başlandı.

İstanbul Arkeoloji Müzeler Müdürlüğü tarafından yürütülen çalışmalarda bugüne kadar 30 şehit mezarı bulunduğu öğrenildi. Şehitlerin 16’sının toplu bir mezara gömüldüğü, diğer mezarların ise tekil olduğu belirtildi. Şehitlerden geriye kalanlar müzeler müdürlüğü görevlilerince tasnif edildi. Bu bulgular arasında subay mühürleri çok sayıda üniforma düğmesi ile kemer, kayış tokaları, 1 adet pusula, çok sayıda tütün tabakası ile sigara ağızlığı, süngüler, çok sayıda ayna, 2 adet yüzük de var.

ÜZERLERİNDEN ÇIKAN OSMANLI MÜHÜRLERİNDEN İSİMLERİ TESPİT EDİLDİ

Üniformaları ile gömüldükleri anlaşılan şehitlerden geriye kalanlar bazılarının isimlerinin tespit edilmesini de sağladı. Yaka numaralarından 86.Alayın subayları olduğu öğrenilen şehitlerden 5’inin üzerinden çıkan mühürlerden de isimlerine ulaşıldı. “Mehmet Nuri”, “Necmettin” ve “Osman Binveli”‘nin birliklerinde subay oldukları düşünülüyor. Diğerlerinden biraz uzağa gömülen iki şehidin ise Osmanlı ordusunda, Bulgarlarla savaşan gayrimüslim Daniel ve Avedis isimli subaylar olduğu belirlendi.

KAZIDA BULUNAN PATLAMAMIŞ TOP MERMİLERİ İMHA EDİLDİ

Şehit mezarlarının bulunduğu alanın hemen yakınında kazılar sırasında bulunan binlerce mermi, yüzlerce top mermisi, şarjörler, kılıçlar, pusulalar, asker mataraları, top arabası tekerlekleri ve çok sayıda şarapnel parçası ise bölgede çok büyük bir savaşın yaşandığını gösteriyor. Patlamamış halde bulunan top mermileri İstanbul Arkeoloji Müzeleri yetkilileri tarafından imha edilmek üzere askeri yetkililere teslim edildi.

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELER MÜDÜRÜ: İLK DEFA ŞEHİTLİKTE KAZI YAPTIK

İstanbul Arkeoloji Müzeler Müdürü Rahmi Asal, şunları söyledi: “Bu alanda bir şehitlik kompleksi yapılması planlandı. Şehitlik olması nedeniyle kazı çalışmalarının bizim tarafımızdan yapılması istendi. Biz de yaklaşık bir yıl önce alanda çalışmaya başladık. Projenin müze alanı olarak ayrılan bölümünde yaptığımız çalışmalarda yüzeyin 50-60 cm altında şehit mezarları bulmaya başladık. Burada toplamda 30 şehidimizin mezarı tespit edildi. 16 tanesi toplu gömülmüş, diğerleri ise tekil gömüler şeklinde. Bulduğumuz şehitlerden ikisi Daniel ve Avedis adlı iki gayrimüslim Türk subayı. Ayrıca 3 Müslüman olan 3 Türk subayı isimlerini üzerlerinden çıkan Osmanlı mühürlerinden tespit edildi. Bunlar 86.Alayın askerleri, Askerlerin ne şekilde öldükleri yönünde çalışmalar devam ediyor. Şehitlerimiz üzerlerindeki kıyafetler ve özel eşyaları hatta üzerlerindeki mühimmatlarıyla birlikte gömüldüğünü gördük. Arkeoloji Müzeler müdürlüğü olarak daha önce arkeolojik alanlarda kazılar yapıyorduk. Bu bizim bir şehitlikte yaptığımız ilk kazı.”

AYNI ALANDA TARİH ÖNCESİ DÖNEMDEN PARÇALAR DA BULUNDU

Öte yandan bölgede yapılan kazılar sırasında ise topraktan adeta tarih fışkırdı. 1912 Balkan Savaşı kalıntılarının haricinde, İkinci dünya savaşı sırasında yapılan “Çakmak” hattının bir bölümünün de ortaya çıkarıldığı belirtildi. Bölgede ayrıca prehistorik döneme ait bir adet ok ucu, Bizans dönemine ait 1 kandil, yine Bizans dönemine ait pithos parçaları, kap dipleri ve amfora kulplarının da bulunduğu öğrenildi.

[TR724] 15.3.2020

Gözaltına alınan Mansimov 1 ay önce yazmıştı: Yarın sizi de satacaklar

Palmali Grubu'nun kurucusu Azeri kökenli Mubariz Mansimov Gurbanoğlu Gülen Cemaati ile ilişkisi olduğu iddiasıyla gözaltına alındı.

KRONOS -15 Mart 2020

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir Gülen Cemaati soruşturmaları kapsamında Palmali Grubu’nun kurucusu Azeri kökenli Mubariz Mansimov Gurbanoğlu gözaltına alındı.

Gurbanoğlu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir soruşturma kapsamında sabah saatlerinde İstanbul Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındı. Şüpheli işadamının adresinde arama yapıldı.

MANSİMOV OPERASYON YAPILACAĞINI GÖRDÜ!

Öte yandan Mansimov’un operasyon yapılacağını gördüğü ve sosyal medya hesabından 7 Şubat’ta bir açıklama yaptığı görüldü.

Mansimov’un “Sevgili Arkadaslarim, yurttaşlarim beni sevenler, namuslu bacı ve kardeslerim. Bu konuşmayı yapmak zorundayım. Bana karşı çok çirkin bir oyun kuruluyor.” sözleriyle başladığı açıklamasında, kendisini terörle, Gülen Cemaati ile ilişkide ve casuslukla itham ettiklerini, üzerine bazı suçlar atmak istediklerini söyleyerek, “Bunu yapanlar da bir grup kendi çıkarını gözetenlerdir” dediği ortaya çıktı.

“ADALETSİZLİĞİ PARAYLA ALMAYA ÇALIŞIYORLAR”

Açıklamasına, Azerbaycan Türkçesi ile, “Bildiğiniz kimi men haklarımı savunmak üçün ali mahkemelere baş vurmuşum. Bu hukuk savaşını kaybedecek ve bu günün artık yakın olduğunu gören özel ve devlet şirketleri iyice hırçınlaşmaya başladı. İnsan hırçınlaştıkça gözü ve mantığı kör olur ve peş peşe hatalar yapar. Hukuku, adaletsizliği parayla almaya kalkıyorlar. Parayla! Benim eski satılmış çalışanlarımı, bazı hakimleri, devlet adamlarını satılan mal gibi almışlar. Onlar da mal gibi paranın kulu olmuş, ne şeref kalmış ne de namus.” diyen Mansimov, “Tüm bunlara gülüb geçiyorum, bir zamanlar o hocanın peşinde koşanlar şimdi bana saçma, akıl almaz iftiralarla geliyorlar. Bunların hepsi yalan tümü uydurmadır və bunları çok kolaylıkla ispat etmek hiçde zor değil. Onlar bunu etdi ve bir gün bunun cezasını çekecekler. Allahın adaleti kılınc gibi keskindir. Zavallılar, bunu bir türlü anlamadınız, sizin sahipleriniz yarın sizi de satacak! Beni en çok üzeni söyleyim, bu satılmışların içinde benim hemşerilerim var. Azerbaycan Türkleri. Beni düşman mı zannettiniz? Ben düşman değilim! Ve bunu bilin sizin yaptığınız bu şerefsizliği düşman bile yapmazdı.” sözlerini sarf ettiği görüldü.

“KENDİ ÇOCUKLARINIZA BAKIN AY ZAVALLILAR”

“Bana FETO cu demektense kendinize, geçmişinize ve çocuklarınızın nerde eğitim aldığına bakın.” diyen Mansimov,  sözlerini şöyle tamamladı:

Siz zan ediyorsunuz bundan kimsenin haberi yok mu? Bu kadar mı safsınız? Ya da karşınızdakileri kandırıyorsunuz?

“Ay zavallılar siz hala anmadınız, benim için ne mal ne de devlet, namus ve şeref önde gider. Bunlar sizde olmadığı için beni anlamakta zorluk çekiyorsunuz. Ben her zaman helal kazandım helal da para harcadım. Benim Allah’ım var ve ben her zaman Allah’ımla oldum. O beni hiç bir zaman yalnız bırakmadı. Sizin sonunuzu ise ben hiç düşünemiyorum.”

[Kronos.News] 15.3.2020

Almanya’da 3 vakayla ilgilenen Türk hemşireden koronavirüse karşı tavsiyeler

Almanya’da çalıştığı hastanenin enfeksiyon bölümündeki 3 koronavirüs hastasının tedavisiyle ilgilenen 25 kişilik ekipte yer alan Türk hemşire Canan Emcan, 60 yaş üzeri insanları bağışıklık sistemlerini yüksek tutmaları konusunda uyardı.

BOLD – Hemşire Canan Emcan, Almanya Duisburg Essen Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü’nde yönetici unvanıyla çalışıyor. Tecrübeleri ışığında 60 yaş üstü hastaları, dünyayı etkisi altına alan koronavirüse (Kovid-19) karşı dikkatli olmaları yönünde uyarıyor.

3 VARDİYA HALİNDE ÇALIŞIYOR

Emcan, enfeksiyon hastalıkları bölümünde 3 koronavirüs hastası bulunduğu belirterek izole odalarda, dönüşümlü olarak 25 sağlık personeli eşliğinde tedavinin sürdüğünü belirtti. Koronavirüse karşı sıkı bir eğitim programından geçtiklerini ifade etti.

ÜLKEDE 2 BİNDEN FAZLA İNSANDA VİRÜS GÖRÜLDÜ

Almanya’daki duruma ilişkin bilgi veren hemşire Emcan şunları söyledi: “Koronavirüsten 60 yaş üstü 3 kişi hayatını kaybetti. En son Baden Württemberg eyaletinde 67, Bavyera’da 80 yaşındaki kişiler yaşamını yitirdi.”

BAĞIŞIKLIKLARINI YÜKSEK TUTACAK GIDALAR ALMALILAR

60 yaş üstü kişilerin vücut dirençlerinin düşük olması hasebiyle daha dikkatli hareket etmesi gerektiğine işaret ederek “Bağışıklık sistemlerini yüksek tutacak gıdalar almaları ve açıklanan önlemler ile ilgili kurallara daha dikkatli olmalarını uyarıyorum” diye konuştu.

BENİM MUTLULUĞUM, HASTALARIMIZIN İYİLEŞMESİ

Ölümlerin ailelerini de tedirgin ettiğini belirten Canan Emcan, sözlerini şöyle noktaladı:

“Tedavi sırasında son derece dikkatli davranıyoruz. Özel önlemler aldığımız için korkmuyoruz, bu işimiz. İşi uzman birileri yapacak, biz de mesleğimizin uzmanıyız. Bizlerin de aileleri tedirgin ama işimiz bu. Benim mutluluğum, hastalarımızın iyileşmesi, sağlığına dönmesi.”

[BoldMedya] 15.3.2020

New York Times: Türkiye geri adım attı mülteciler otobüslerle İstanbul’a taşınıyor

New York Times’ın haberine göre, Yunanistan sınırındaki mülteci akını sonrası gerilen Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkiler Türkiye’nin geri adım atmasıyla yumuşadı.

BOLD- Türkiye’nin, İdlib saldırısı sonrası mültecilere yönelik sınır kontrollerini sonlandırdığını açıklamasının ardından Türkiye’de bulunan yüz binlerce Suriyeli mülteci Yunanistan sınırına ve Ege kıyılarına akın etti. Göç dalgasını önlemek isteyen Yunanistan sınırda ve denizde önlemleri arttırdı. Sertleşen önlemler yüzünden can kayıpları yaşanırken yüzlerce göçmen de yaralandı.

Gerilim devam ederken Erdoğan Başkanlığındaki Türk heyeti ile Avrupalı yetkililerin görüşmeleri de sonuçsuz kaldı. Avrupa ve Türkiye dünyayı sarsan koronavirüs ile uğraşırken sınırdaki mülteci akını da gündemdeki yerini kaybetti.

MÜLTECİLER İSTANBUL’A YOLA ÇIKTI

Öte yandan, New York Times sınırda tansiyonun düştüğünü okurlarına duyurdu. Türkiye’nin geri attığını iddia eden gazete mültecilerin otobüslerle İstanbul’da taşındığını öne sürdü.

Sosyal medya hesabından New Yok Times haberini değerlendiren gazeteci Şirin payzın da, ”Yunanistan sınırındaki mülteciler otobüslerle İstanbul’a taşınıyor, gerilim azaldı , Türkiye geri adım attı demiş NYTimes. Mülteciler İstanbul’a taşınıyor ya sonra?” diye sordu.
[BoldMedya] 15.3.2020

Baba hapiste, anne yoğun bakımda başında! Menenjit geçiren Muhammed Enes’in durumu kritik! [Sevinç Özarslan]

KHK’lı Şahin çiftinin oğlu Muhammed Enes, bir haftadır Kahramanmaraş’ta yoğun bakımda yatıyor. 3,5 yıldır tutuklu olan baba Kemal Şahin hapiste, anne hastanede perişan.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL- Bir hafta önce hastaneye kaldırılan Muhammed Enes Şahin’e menenjit teşhisi konuldu. Kahramanmaraş Sütçü İmam Tıp Fakültesi yoğun bakımda yatan Muhammed Enes, aşağıdaki videoada görüldüğü şekilde her gün atak geçiriyor.  Yapılan tedavilere henüz tam olarak cevap vermeyen Muhammed Enes’in durumu kritik.

Dün tekrar muayene edilen Enes’in annesi “Çocuk beyin cerrahı geldi baktı. Bu kadar tedaviye bu atakların geçmesi lazımdı. Bunlar iyiye işaret değil. Her an her şeye hazırlıklı olun dedi.” diye konuştu.

Önce başının ağrıdığını söyleyen, daha sonra kusma nöbetleri geçirip bayılan Muhammed Enes,  7 Mart 2020 Cumartesi gece yarısı saat 3’te bayılıp bilincini kaybedince Elbistan Devlet Hastanesine kaldırıldı. Pazar sabahı ise Kahramanmaraş Sütçü İmam Tıp Fakültesine sevk edildi.

ANNE 24 SAAT BAŞINDA

Atak geçirdiği sırada bilinci kapandığı ve serum ile üzerine takılı diğer cihazları çıkardığı için anne Serap Şahin de 24 saat oğlunun başucunda nöbet tutuyor. Dün 4 kez atak geçiren Muhammed Enes’in hastaneye kaldırılma sürecini Şahin şöyle anlattı:

“Geçen hafta içi başım ağrıyor dedi. Ağrı kesici ilaç verdim, geçti. Cuma günü tekrar başım ağrıdı dedi. Yine ilaç verdim, bu sefer geçmedi. Sonra bir antibiyotik verdim. Biraz rahatlattı. Uyudu akşam. Gece saat 03.00 gibi kustu. Elini yüzünü yıkadım. Tekrar yattı. Sonra birden kalktı, tekrar kustu. O elini yüzünü yıkarken ben etrafı temizliyordum. Lavaboya gittim ki, boş boş bakıyordu. Enes Enes Enes diye seslendim. Birden ağzı gözü eğildi, oraya yığıldı. Bilincini kaybetti. Hemen komşulara gittim, oğlum ölüyor diye yardım istedim. Elbistan Devlet Hastanesine götürdük.”

KAFASINDA ÇATLAK TESPİT EDİLDİ, İKİ GÜN BİLİNCİ KAPALI KALDI

Yoğun bakıma alınan ve tomografi çekilen Muhammed Enes’in ayrıca kafasına çatlak tespit edildi. Serap Şahin, “Oğlum düştüğüne ya da darbe aldığına dair hiçbir şey söylemedi. İki gün bilinci kapalı kaldı. Ondan sonra da bu videoada olduğu gibi gün içinde 4-5 kez atak geçiriyor. Sonra bilinci yerine geliyor.” ifadelerini kullandı.

KONUŞMA YETENEĞİNİ KAYBETTİ, ÇİFT GÖRÜYOR

Bu sabah görüştüğümüz Serap Şahin oğlunun durumuna dair verdiği son bilgi ise şöyle konuştu:

“Önceki gün akşamdan itibaren bilinci nöbetler geçirirken kapanmıyor. Ama dün ataklar sonrası konuşma yeteneğini yitirdi. Sabaha karşı yeniden düzeldi. Bir ara görme bozuldu düzeldi, şimdi yeniden anne çift görüyorum diyor. Doktor çok ciddi tedavi alıyor, artık nöbet geçimemesi lazım dedi. İlk iki gün bilinci kapalıydı, şu anda açık ama iyi demeye korkuyorum. Bir anda her şey değişiyor.”

ANNE DE BABA DA KHK İLE İHRAÇ

Cemaat soruşturmaları kapsamında Ağustos 2016’da tutuklanan sınıf öğretmeni Kemal Şahin, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.Tutuklandıktan sonra KHK ile ihraç edilen Kemal Şahin’in dosyası Yargıtay’da bulunuyor. Halen Elbistan Cezaevinde tutuklu. Teknoloji ve tasarım öğretmeni Serap Şahin’in ise Temmuz 2018’de çıkarılan son KHK ile ihraç edildi.

DURUŞMALAR VE GÖRÜŞLER İPTAL

17 Mart 2020 Salı günü karar duruşması görülecek olan Serap Şahin’in mahkemesi koronavirüsü nedeniyle ertelendi. Cezaevi görüşleri de 2 hafta sürüyle iptal edildi.

Şahin çiftinin üç çocukları var. Birinci ve beşinci sınıfa giden diğer çocuklarla aile yakınları şimdilik aile yakınları ilgileniyor. Baba hapiste, anne yoğun bakım odasında oğlunun başında. Tıpkı Ahmet Burhan Ataç olayında olduğu gibi bir aile daha perişan.

[Sevinç Özarslan] 15.3.2020 [BoldMedya]

Fransa’da koronavirüs alarmı: Ölü sayısı 91, market, banka, eczane hariç her yer kapalı

Avrupa’da hızla yayılan koronavirüs salgını Fransa’da 91 cana mal oldu. Ülkede gayrıresmi seferberlik ilan edildi. Market, banka ve eczaneler hariç tüm işyerleri kapatıldı.

BOLD – Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sebebiyle Fransa’da hayatını kaybedenlerin sayısı 91’e ulaştı. Market, banka ve eczaneler dışındaki tüm ticari mağazaların bu gece itibarıyla kapatılmasına karar verildi.

HIZLI YAYILIYOR BAZI BÖLGELERDE YOĞUN BAKIMDA HASTA SAYI ARTIYOR

Fransa Başbakanı Edouard Philippe, Sağlık Bakanlığı Genel Müdürü Jerome Salomon ile koronavirüs salgınına ilişkin basın toplantısı düzenledi.

Philippe, virüsün hızlı yayıldığını ve bazı bölgelerde yoğun bakımda bulunanların sayısının ciddi anlamda arttığını belirtti.

İNSANLAR ZORUNLU OLMADIKÇA DIŞARI ÇIKMAMALI

Market, banka ve eczane dışındaki tüm ticari mağazaların bu geceden itibaren yeni bir emre kadar kapatılacağını duyurdu. İnsanların zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamaları gerektiğini söyledi.

YEREL SEÇİMLERİN İLK TURU İPTAL EDİLMEDİ

Toplu taşıma araçlarının durdurulmayacağını ve yarın düzenlenecek yerel seçimlerin ilk turunun iptal edilmediğini kaydetti.

VAKA SAYISI SON 72 SAATTE İKİYE KATLANDI

Salomon da salgında yaşamını yitirenlerin sayısının 12 artarak 91’e ulaştığını, vaka sayısının da son 72 saatte ikiye katlanarak 4 bin 500’e çıktığını açıkladı.

Vakaların Fransa’nın tüm adalarında da görüldüğünü ifade eden Salomon, salgında alarm uyarısının 3’üncü seviyeye geçtiğini sözlerine ekledi.

İSPANYA’DA 15 GÜNLÜK OLAĞANÜSTÜ HAL İLAN EDİLDİ

Öte yandan İspanya’da salgınına karşı bu akşamdan itibaren yürürlüğe giren olağanüstü hal kapsamında ülke genelinde serbest dolaşıma sınırlamalar getirildi.

Başbakan Pedro Sanche, “İspanyollar, işe, eczaneye, hastaneye, markete gitmek ya da bankadan para çekmek için sokağa çıkabilir ama örneğin restorana, plaja, pikniğe ya da bir arkadaşına ev ziyaretine gidemez” dedi.

OKUL VE ÜNİVERSİTELERDE EĞİTİME ARA VERİLECEK

İspanyolların ikamet yerlerine geri dönmelerinin garanti edileceğini ancak Balear ve Kanarya Adalarına uçuşların kısıtlanacağını söyleyen Sanchez, olağanüstü hal süresince tüm okul ve üniversitelerde eğitime ara verileceğini aktardı.

GÜVENLİK VE SAĞLIK TAMAMIYLA MERKEZE BAĞLANDI

İspanya’daki 17 özerk yönetimin Kovid-19’a karşı mücadelede ayrı ayrı kararlar almasını önlemek için öncelikle güvenlik ve sağlık konularında alınacak kararların merkezi hükumete bağlandığını açıklayan Sanchez, koordinasyondan Savunma, İçişleri, Sağlık ve Ulaştırma bakanlarının sorumlu olacağını duyurdu.

UZATMAK GEREKTİĞİNDE MECLİS ONAYI İSTEYECEK

Sanchez, olağanüstü hal ilan etmek için yasa gereği hükümete verilen 15 günlük hakkı kullandıklarını, bunu uzatmak gerektiğinde meclisin onayını isteyeceklerini ifade etti.

ÖLÜ SAYISI 193 VAKA SAYISI 6 BİN 250 OLDU

İspanya’da koronavirüs nedeniyle ölü ve vaka sayılarında bu zamana kadarki en yüksek artışın bugün görülmesi dikkati çekti. Son verilere göre ölü sayısı 73 artışla 193, vaka sayısı ise 2 binden fazla artışla 6 bin 250’nin üzerine çıktı.

Kovid-19’dan dolayı 80’den fazla ülke İspanya’dan gelen yolcuların girişine yasak getirdi.

[BoldMedya] 15.3.2020

SGK, salgın nedeniyle 143 hizmeti e-devlet üzerinden sağlayacak

SGK, koronavirüs nedeniyle 143 hizmeti e-devlet üzerinden sağlayacak. Risk grubundaki yaşlılar için elektronik hizmetler genişletilecek. İsteyen emeklilerin maaşları evlerinde ödenecek.

BOLD – Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, koronavirüsle ilgili bir dizi yeni tedbir aldı. Bu konu ile ilgili hazırlanan genelge illere gönderildi. Bakanlık bu genelgeyle önceden alınmış tedbirlerin sahada daha etkin uygulanmasını hedefliyor.

YAŞLILARIN DIŞARI ÇIKMASINA İZİN VERİLMEYECEK

81 ile gönderilen genelgede tüm kurum ve kuruluşlarda Sağlık Bakanlığının, Bilim Kurulunun ve Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının yayınladığı rehberlere riayet edilmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Koronavirüs nedeniyle 143 hizmetin e-devlet üzerinden sağlanacağının belirtildiği genelgeye göre, bakanlığa bağlı kuruluşlardan hizmet alan özellikle engelli, yaşlı ve kronik rahatsızlığı olanlar zorunlu olmadıkça dışarı çıkılmasına müsaade edilmeyecek. Kuruluşlara yapılan zorunlu ziyaretlerde ziyaretçiler sağlık kontrolünden geçirilecek.

BİTEN SAĞLIK RAPORLARI GEÇERLİ SAYILACAK

Bakanlık izniyle açılan özel kreş, gündüz bakımevi ve çocuk kulüpleri bir sonraki açıklamaya kadar tatil edilecek. Sosyal Güvenlik Kurumu tedbirleri kapsamında, kronik hastalığı nedeniyle raporla ilaç ve tıbbi malzeme alan hastaların, 1 Mart itibarıyla süresi sona eren sağlık raporları bir sonraki açıklamaya kadar geçerli sayılacak. Yine bu kapsamdaki hastalar, yeni bir reçeteye ihtiyaç duymaksızın ilaç ve tıbbi malzemelerini sözleşmeli eczanelerden temin edebilecek.

İŞ GÖREMEZLİK ÖDENEĞİNİ SGK KARŞILAYACAK

Yurtdışından gelen kişilere hekim tarafından 14 güne kadar istirahat raporu düzenlenecek ve bu vatandaşların iş göremezlik ödeneği SGK tarafından karşılanacak. Biyometrik tanımlama yönteminin özel sağlık hizmet sunucularındaki zorunlu kullanımı da SGK’nın bir sonraki açıklamasına kadar askıya alınacak. Kuruluşlarda bakım hizmeti alanlar ile personel arasında, risk gözlenen kişilerin ivedilikle sağlık kurumlarına başvurmaları sağlanacak.

DEZENFEKTAN BULUNDURMAK ZORUNLU

Toplu etkinlikler ve hizmet içi eğitim programları, bir sonraki açıklamaya kadar ertelenecek. Yurt dışına zorunlu çıkacak olan personelden, göreve başlamadan önce sağlık raporu istenecek. Bu madde doğrultusunda, virüsün kuluçka süresi olan 14 gün kuralına riayet edilecek. Kurum ve kuruluşlardaki ortak kullanım alanları, sık sık havalandırılacak ve temizlenecek. Ayrıca ortak alanlarda dezenfektan bulundurulması zorunlu hale getirilecek. Ortak cihaz ve ekipmanlar düzenli olarak temizlenecek.

ARAÇLAR DÜZENLİ TEMİZLENECEK

Personellere, ellerin düzenli aralıklarla en az 20 saniye yıkanması gerektiği konusunda yazılı ve sözlü bilgilendirme yapılacak. Havalandırma sistemleri kontrol edilerek, çalışma ofisleri düzenli olarak havalandırılacak. Bakanlık araçlarıyla, personel servisleri düzenli olarak temizlenecek. Vatandaşların e-devlet uygulamalarını, web sitesi, iletişim merkezi ve kurumsal medya hesaplarına daha kolay erişim sağlayabilmesi için tanıtım çalışmaları etkinleştirilecek.

[BoldMedya] 15.3.2020

Etil alkol sınırlaması kaldırıldı, dezenfektanları artık eczaneler üretecek

Koronavirüsün Türkiye’de görülmesinin ardından hızla artan dezenfektan talebine eczaneler yetişemiyor. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, vatandaşların dezenfektan talebini karşılayabilmek için eczanelere getirilen etil alkol kotasını kaldırdı.

BOLD – Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, serbest eczanelerin ecza depolarından tıbbi kullanım amaçlı etil alkol teminine ilişkin sınırlamayı ikinci bir emre kadar kaldırdı.

ECZANELER DEZENFEKTAN ÜRETECEK

Sözcü’den Mehmet Andaç’ın haberine göre koronavirüs vakasının görülmesinin ardından vatandaşlar dezenfektan almak için eczanelere yöneldi. Fakat piyasada dezenfektan temini konusunda bazı sorunlar yaşanıyor. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ise eczanelerin aylık en fazla 2 litre etil alkol alma kotasının kaldırıldığını açıkladı. Kotanın kaldırılması ile birlikte, eczacıların kendi dezenfektanlarını üretebileceği yorumları yapıldı.

ECZACILARA YAZI GÖNDERİLDİ

Konuyla ilgili Türk Eczacıları Birliği’ne gönderilen yazıda şu ifadeler yer aldı: “Bilindiği üzere Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından Covid-19’un pandemik bir hastalık olduğu ilan edilmiştir. Bakanlığımızca ülkemizde Covid-19’un yayılmasını önlemek amacıyla gerekli tedbirler alınmış ve alınmaya devam etmektedir. Bu kapsamda, ilgide kayıtlı yazımızla tarafınıza bildirilen, serbest eczanelerin ecza depolarından tıbbi kullanım amaçlı etil alkol teminine ilişkin sınırlamanın ikinci bir emre kadar kaldırıldığı ve konu hakkında İl Sağlık Müdürlüklerine de bilgi verildiği, bu doğrultuda üyelerinize gerekli bilgilendirmelerin yapılması hususlarında bilginizi ve gereğini rica ederim.”

[BoldMedya] 15.3.2020

Öğrencileri yurttan çıkartıp, umreden dönenleri karantinaya aldılar

Umreden dönen bir vatandaşta koronavirüse rastlanması üzerine Medine’den Ankara’ya gelen umre yolcuları karantinaya alınıyor. Sağlık taramasından geçirilenler 3 farklı öğrenci yurduna götürülürken, öğrenciler gece apar topar yurttan çıkarıldıklarını söyledi.

BOLD -Sağlık Bakanı, ülkedeki 6’ıncı vakanın umreden dönen bir vatandaş olduğunu söylemişti.

Umreden dönen vatandaşlardan birinde Koronavirüs tespit edilmesinin ardından bugün de gelmeye devam edecek yolcular için alınacak önlemler merak konusu oldu. Bilim Kurulu Üyesi Dr. Ateş Kara, umreden dönen yolcuların uçaktan indiğinde sağlık taramasından geçeceğini ve herhangi bir bulgu bulunmayanların evlerinde 14 gün karantinada bekleyeceğini söyledi. Öte yandan dün gece saatlerinde Ankara’ya inen uçaktaki umre yolcuları 3 farklı öğrenci yurduna götürüldü.

ÖĞRENCİ YURTLARINDA KARANTİNAYA ALINACAKLAR

T24’ün haberine göre, Medine’den Ankara’ya havalanan uçak gece geç saatlerde Ankara Esenboğa Havalimanı’na indi. Uçak piste indiği anda apronda ayrı bir bölüme çekilerek kapıları kapalı bir şekilde sağlık ekipleri beklendi. Kısa sürede uçağın olduğu bölgeye ulaşan özel kıyafetli sağlık ekipleri, uçağın içerisine girerek Umre yolculuğundan gelen Türk vatandaşlarını sağlık taramasından geçirdi.

14 GÜN GÖZLEM ALTINDA TUTULACAK

Umre seyahatinden dönen vatandaşlar, uçakta yapılan sağlık taramasının ardından tedbir amaçlı karantinaya alınmak üzere Ankara Büyükşehir Belediyesine ait otobüslerle Gölbaşı’nda 3 ayrı öğrenci yurduna götürüldü. Buraya götürülen Umre yolcuları, daha önceden kendileri için boşaltılan öğrenci yurtlarında 14 gün boyunca gözlem altında tutulacak. Öte yandan polis ekipleri ise yurtlara çıkan yolları güvenlik gerekçesiyle kapatarak trafik akışını alternatif yollardan sağladı.

APAR TOPAR GİTMEK ZORUNDA KALDIK

Gece geç saatlerde yurt öğrencilerine haber veren görevliler, öğrencilerin yurdu boşaltmasını istedi. Bunun üzerine apar topar hazırlanan yurt öğrencileri, eşyalarını alarak dışarıya çıktı. Öğrenciler, yurt önüne gelen otobüslerle Ankara otogarına ya da başka yurtlara götürüldü.

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğrencisi Furkan Tufanoğlu, gece geç saatlerde kendilerine yurttan çıkmaları gerektiğinin bildirildiğini belirterek, “Evlerimize apar topar gitmek zorunda kaldık. Hem belediye otobüsleri hem de özel servislerle bize ulaşım imkanı sağladılar. Ancak bunu aktif öğrencilerin olduğu yurtta yapmalarından dolayı kızgınım” dedi. Memleketine döneceğini söyleyen Tufanoğlu, geceyi arkadaşında geçireceğini daha sonra ise Ankara otogarından memleketine gideceğini belirtti.

6’NCI VAKA UMREDEN DÖNEN BİR VATANDAŞ

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, son bir hafta içinde umreden dönen bir vatandaşın yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) testinin pozitif çıktığını açıklamıştı. Bakan Koca’nın yeni vaka tespit edildiğini açıklamasıyla Türkiye’de Koronavirüs vaka sayısı 6’ya yükseldi.

[BoldMedya] 15.3.2020

AKP’de ‘özgürlükçü olmalıyız’ itirafı: İnsanlar nefes alamıyor

AYM’nin iptal kararı üzerine güvenlik soruşturması düzenlemesi üzerinde çalışan AKP’de, hukuksuzlukların itirafı geldi. Bir AKP yöneticisi, Soylu’nun kapsamın geniş tutulması isteğine “İnsanlar nefes alamıyor, özgürlükçü olmalıyız” itirazı yaptığı belirtiliyor.

BOLD – AKP yöneticisinin “Bunu o kadar genişletiyor ki insanlar nefes alamıyor. Annesi bir deneğe üye oldu diye, oğlunun ya da kızının ataması yapılmıyor” dediği kaydedildi.

AKP, bir süre önce torba tekliften parti içindeki itirazlar üzerine çıkardığı “güvenlik soruşturması” düzenlemesini yeniden gündemine aldı. Ancak İçişleri Bakanı Soylu, Adalet Bakanı Gül, AKP grup yöneticileri, hukukçu milletvekilleri ve bakanlık bürokratlarıyla yapılan toplantılarda farklı yaklaşımlar nedeniyle ortak bir metin üzerinde henüz görüş birliğine varılamadı.

Cumhuriyet’in haberine göre AKP yöneticileri, “Yapmaya çalıştığımız şey arşiv soruşturması ile güvenlik soruşturmasını ayrıştırıp tanımlamak. İçişleri Bakanı ile Adalet Bakanı’nın, milletvekillerinin farklı yaklaşımları var. Biz daha özgürlükçü yaklaşıyoruz. Ancak İçişleri Bakanı, daha geniş bir kapsam olsun istiyor” görüşünü dile getiriyor. Değerlendirme Komisyonu’nun hangi kriterlere göre değerlendirme yapacağı konusunda da bir karar verilemediğini belirten AKP yöneticileri, “Yönetmelikte ‘ahlaki durum’ diye bir ifade var. Biz bunların kanunda olmasını istemiyoruz. Bunlar çok sıkıntılı yuvarlak, geniş ve özel ifadeler” değerlendirmesini yapıyor. Toplantılarda arşiv taraması ile güvenlik soruşturmasının nerelerde uygulanacağı konusunda da görüş birliği sağlanamıyor. Toplantıya katılan AKP yöneticileri, “Devlette çalışan ya da taşeron olarak iş yapan hangi mesleklerde, hangi iş türlerinde arşiv araştırması, hangilerinde güvenlik soruşturması istensin? Çünkü güvenlik soruşturması çok geniş bir şey” ifadesini kullanıyor.

ANNESİ BİR DERNEĞE ÜYE OLDU DİYE OĞLU ATANMIYOR

Askeriye ve güvenlik birimleri için güvenlik soruşturması yapılması, diğer kurumlarda çalışanlar için arşiv taramasının yeterli olacağı görüşlerinin dile getirildiği toplantılarda, İçişleri Bakanlığı’nın 15 Temmuz darbe girişimini anımsatması nedeniyle bu konuda da bir karar verilemiyor. AKP yöneticileri, “Adam öğretmen ama asker imamı. İçişleri Bakanı, ‘Bak böyle bir şey yaşandı, bunu unutmamamız lazım’ diyor. Ama bunu yaparken de bir öcü olup da herkesin hayatını zorlaştırmamamız lazım. Adalet Bakanı biraz daha özgürlükçü. İçişleri Bakanı da ‘Biz bilgiyi verelim, siz takdirin sınırlarını belirleyin, o kurum takdir etsin’ diyor. Ama problem zaten takdir yetkisini kullananın sorumluluk almamasında. Bunu o kadar genişletiyor ki insanlar nefes alamıyor. Annesi bir deneğe üye oldu diye, oğlunun ya da kızının ataması yapılmıyor” görüşünü dile getirdi. AKP yöneticileri, iki bakanlığın ortak bir noktada buluşması ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan da onay alınması durumunda yasa teklifini TBMM gündemine getirecek.

[BoldMedya] 15.3.2020

Yeni tip koronavirüs hangi yüzeyde kaç gün yaşıyor?

Çin'de ortaya çıktıktan sonra binlerce can alan koronavirüs (Kovid-19) zaman içinde iki alt tür oluşturacak şekilde mutasyona uğrayarak başka formlar alırken, yeni tür virüsün yüzeylerde ne kadar yaşadığı ve nasıl temizleneceği de bilim insanların araştırdıkları hususlardan.

NPR'de yer alan habere göre, yeni tür koronavirüs yüzey üzerinde iki-üç gün kadar yaşayabiliyor ve temizliği için izlenmesi gereken bir dizi yöntem var.

Virüsle enfekte olmuş bir kişinin kapı kolu gibi yüzeylere dokunmasıyla bıraktığı virüs, bu noktalarda iki-üç gün kadar hayatta kalabiliyor.

Bu hafta yayımlanan bir araştırmaya göre, virüs plastik ve paslanmak çelik gibi, kapı kolu gibi yüzeylerde 72 saate kadar yaşayabiliyor. Bir karton üzerindeki ömrü ise 24 saat kadar.

Kaliforniya Üniversitesi biyoloji bölümünden Doç. James Lloyd Smith, virüsün yüzeylerde günlerce yaşama kapasitesi olduğuna değindi.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), virüsün patlak verdiği günlerde yüzeylerde yaşama ömrünü 'birkaç saatten birkaç güne kadar değişen aralık' şeklinde açıklamıştı.

Ancak dünyayı sarsan mevcut salgına neden olan SARS-CoV-2 virüsü çok daha uzun hayatta kalabiliyor.

Söz konusu virüsün bakır bir yüzey üzerinde sadece birkaç saat yaşadığı gözlemlendi.

Yüzeylere virüsün geçme şekli ise, kişilerin öksürmesi, aksırması ile gerçekleşiyor. Solunum yolundan gelen virüs yüklü damlacıklar kapı kollarına, asansör düğmelerine, merdiven korkuluklarına ve benzer yüzeylere düşüyor. Sonrasında da bu yüzeylerle temas eden insanlara bulaşıyor.

Uzmanlar yeni virüsün 2003'te ortaya çıkan SARS virüsü ile benzerlik taşıdığını da ortaya koydu.

Laboratuvar ortamında iki virüsü kıyaslayan Lloyd-Smith, "İki virüs, benzer ortamlarda tutunabilme ve hayatta kalma açısından birbirine çok benziyor" yorumunu yaptı.

[Samanyolu Haber] 15.3.2020

Koronavirüsü atlatanlar için önemli tespit! Eskisi gibi olamıyorlar...

Hong Kong Hastanesi'nden Enfeksiyon Hastalıkları Merkezi Başkanı Margaret Owen Zeng yaptığı açıklamada koronavirüsün etkilerini gözler önüne serdi.

Hong Kong Hastanesi İdaresi, yeni tür koronavirüs hastalığını atlatan kişilerin hızlı yürüyüş sırasında akciğer fonksiyonunun azalması ve nefes darlığı konusunda sıkıntı yaşayabileceklerini belirtti.

Spuntik'in haberine göre Hong Kong Hastanesi'nden yapılan açıklamada, koronavirüs hastalığını atlatmış olan 12 kişiden oluşan bir grup üzerinde yapılan araştırma sonrası böyle bir sonuca ulaşıldığı kaydedildi.

DAHA ÖNCE YAPABİLDİKLERİNİ YAPAMIYORLAR

Hong Kong Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Merkezi Başkanı Margaret Owen Zeng, hastalığı atlatanlardan iki veya üçünün daha önce yapabildiklerini yapma yeteneğinden yoksun kaldığını belirterek, "Hızlı yürürken nefes darlığı çekiyorlar. Bazı hastaların akciğer fonksiyonlarında yüzde 20 ila 30'luk bir düşüş görülüyor" dedi.

FİZYOTERAPİ UYGULANIYOR

Bu hastaların solunum fonksiyonlarının ne kadar zayıfladığını belirlemek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirten Owen Zeng, hastalara akciğerleri güçlendirmek için fizyoterapi uygulandığını ifade etti.

[Samanyolu Haber] 15.3.2020

AKP'de ‘güvenlik soruşturması’ krizi

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) iptal kararı üzerine güvenlik soruşturmasıyla ilgili düzenleme üzerinde çalışan AKP’de, kriz çıktı

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) iptal kararı üzerine güvenlik soruşturmasıyla ilgili düzenleme üzerinde çalışan AKP’de, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, kapsamın geniş tutulması isteğine Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ile hukukçu milletvekillerinin “İnsanlar nefes alamıyor, özgürlükçü olmalıyız” itirazları nedeniyle çıkmaz yaşandığı iddia edildi.

Cumhuriyet gazetesinden Emine Kaplan’ın haberine göre, AKP, bir süre önce torba tekliften parti içindeki itirazlar üzerine çıkardığı “güvenlik soruşturması” düzenlemesini yeniden gündemine aldı. Ancak İçişleri Bakanı Soylu, Adalet Bakanı Gül, AKP grup yöneticileri, hukukçu milletvekilleri ve bakanlık bürokratlarıyla yapılan toplantılarda farklı yaklaşımlar nedeniyle ortak bir metin üzerinde henüz görüş birliğine varılamadı.

AKP yöneticileri, “Yapmaya çalıştığımız şey arşiv soruşturması ile güvenlik soruşturmasını ayrıştırıp tanımlamak. İçişleri Bakanı ile Adalet Bakanı’nın, milletvekillerinin farklı yaklaşımları var. Biz daha özgürlükçü yaklaşıyoruz. Ancak İçişleri Bakanı, daha geniş bir kapsam olsun istiyor” görüşünü dile getiriyor.

Değerlendirme Komisyonu’nun hangi kriterlere göre değerlendirme yapacağı konusunda da bir karar verilemediğini belirten AKP yöneticileri, “Yönetmelikte ‘ahlaki durum’ diye bir ifade var. Biz bunların kanunda olmasını istemiyoruz. Bunlar çok sıkıntılı yuvarlak, geniş ve özel ifadeler” değerlendirmesini yapıyor. Toplantılarda arşiv taraması ile güvenlik soruşturmasının nerelerde uygulanacağı konusunda da görüş birliği sağlanamıyor. Toplantıya katılan AKP yöneticileri, “Devlette çalışan ya da taşeron olarak iş yapan hangi mesleklerde, hangi iş türlerinde arşiv araştırması, hangilerinde güvenlik soruşturması istensin? Çünkü güvenlik soruşturması çok geniş bir şey” ifadesini kullanıyor.

[Samannyolu Haber] 15.3.2020

İngiltere'nin virüs politikasına gazetelerden tepki: 'Bu bir kumar'

İngiltere'de yayılmaya devam eden yeni koronavirüs ve hükümetin salgına dair politikası, İngiliz gazetelerinin bir numaralı gündemi oldu, politikalar 'kumar' olarak tanımlandı.

İngiltere'de yayılmaya devam eden koronavirüs ve hükümetin salgına dair politikası, İngiliz gazetelerinin başyazılarında yer aldı.

İngiltere'de hükümetin yeni koronavirüse karşı politikası eleştiri konusu olmaya devam ediyor.

Financial Times gazetesi konuya ilişkin haberinde "Britanya'nın virüse karşı stratejisi bir kumar" başlığını kullandı.

İrlanda'nın okullarını, Danimarka'nın sınırını kapattığını ve Fransa'nın da toplu etkinlikleri yasakladığını hatırlatan FT, İngiltere'nin buna benzer hiçbir önlem almadığına dikkat çekti.

BBC Türkçe'nin aktardığı habere göre, FT, Başbakan Boris Johnson ve hükümetinin koronavirüs konusunda "bilim tarafından yönlendirilen" bir politika izlediklerini açıkladığını yazdı ve ekledi:

"Fakat bu strateji büyük bir kumar."

İngiltere'de koronavirüsün zaman içinde nüfusun büyük kısmına bulaşması, böylece halkın "sürü bağışıklığı" geliştirmesi planlanıyor.

Hükümet, böylece halkın her yıl mutasyona uğrayarak grip gibi tekrar hasta etme ihtimali bulunan bu virüse bağışıklık geliştirmesini umuyor.

İngiliz hükümetine göre virüsün yayılmasını engelleyen ülkelerde halk böylesi bir bağışıklığa sahip olmayacak.

Hükümetin İngiltere'de odaklandığı nokta, virüsün tüm halka bir anda değil yavaşça bulaşması, böylece sağlık hizmetlerinde bir anda yüklenme yaşanmaması.

Fakat FT, alınan önlemlerin bulaşma hızını yavaşlatacağının kesin olmadığını, İngiltere'nin koronavirüs politikasının sıkı karantina önlemlerine kıyasla daha fazla ölüme yol açacağının kesin olduğunu yazdı.

Hükümetin açıkladığı "makul en kötü senaryoya" göre 66 milyonluk İngiltere nüfusunun yüzde 80'i virüs kapacak ve öldürücülük oranı yüzde 1 bile olsa 500 binden fazla insan ölecek. Bu İngiltere'de bir yılda ölen kişi sayısına denk.

FT, koronavirüsle ilgili çok az şey bilindiği için hükümetin planının başarıya ulaşıp ulaşmayacağını bilmenin mümkün olmadığını belirtiyor.

Gazeteye göre bilinmeyen bir şey de bir kere Kovid-19 hastalığına yakalandıktan sonra insanların ne kadar süre boyunca koronavirüse bağışıklık göstereceği.

Guardian gazetesi de başyazısında İngiltere'de toplumsal yaşamın durma noktasına doğru yavaşlamakta olduğunu yazdı.

Mayıs'ta gerçekleşmesi gereken yerel seçimlerin bir yıl sonraya ertelenmesinin bu etkilerden biri olduğunu belirten Guardian, ülkedeki huzurevlerinin kapılarını ziyaretçilere kapamaya başladığını, henüz kapanmamış olanlarda da içerdekilerin akrabalarının virüs bulaştırma riskine rağmen ziyaret etmek veya uzunca bir süre görememe riskine rağmen ziyaret etmemek ikileminde bırakıldığını aktardı.

İngiliz hükümetinin toplu etkinlikleri iptal etmeme kararına rağmen Premier Lig'in maçları iptal ettiğini, devlet dışı aktörler ve bireylerin önlem alma konusunda hükümetin ilerisinde olduğunu söyleyen Guardian, hükümetin şimdiye kadarki önlemlerinin minimalist olduğu yönünde bir çekince bulunduğunu yazdı.

Gazeteye göre okulları açık bırakma kararın arkasındaki nedenlerden biri de kilit öneme sahip sağlık işçilerinin evde çocuklarına bakmak yerine işlerine devam edebilmesini sağlamak.

İngiltere'de şu ana kadar binin üzerinde vaka görülürken, hayatını kaybeden sayısı ise 21.

[Samanyolu Haber] 15.3.2020

Cezaevlerinde infaz girişimlerine karşı hukuki tedbirler

Tutuklu iş adamı Hazım Sesli ve eski TEM müdürü Ömer Köse’ye yapılan saldırılar, “Cezaevlerinde infaz dönemi mi başladı?” sorusunu akıllara getirdi.

Bu tür vakalar karşısında yasal olarak #neyapılabilir?

Av. Mehmet Tahsin soruyor Av. Nurullah Albayrak cevaplıyor


[TR724] 15.3.2020